Archive for category CRI Türk

ABD-ÇİN TİCARET SAVAŞININ BİLANÇOSU

TRUMP KAYBETİ, ÇİN KAZANDI

Donald Trump’un ABD başkanlığının bitmesine bir gün kaldı.

Trump döneminin en önemli işlerinden biri, Çin’e açılan ticaret savaşıydı.

Peki Trump giderken, o savaşta durum ne? Bir bilanço çıkaralım…

Ancak o savaş nasıl başlamıştı, hangi gerekçeyle Trump savaş açmıştı, anımsayalım…

ABD’NİN BÜYÜK TİCARET AÇIĞI

ABD-Çin ticaretinde, ABD her yıl dış ticaret açığı veriyordu. Bu Trump’ın çözmek istediği sorunların başında geliyordu.

Örneğin 2017 yılında, ABD ile Çin’in ticaret hacmi yaklaşık 582 milyar dolardı. Çin ABD’ye 432 milyar dolarlık mal satıyorken, ABD Çin’e ancak 150 milyar dolarlık mal satabilmişti. Yani ABD 2017’de Çin’le ticaretinde 282 milyar dolar açık vermişti.

Trump, işte o şartlarda 2018’de Çin’e ticaret savaşı başlatmıştı.

Peki 2018’de tablo nasıldı?

Çin ABD’ye 478 milyar dolarlık al satabilirken, ABD Çin’e sadece 155 milyar dolarlık mal satabilmişti. Yani ticaret savaşına rağmen ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık artmış, 322 milyar dolara çıkmıştı.

Ticaret savaşı 2019 yılında da Trump’ın istediği sonucu vermedi. Çin ABD’ye 452 milyar dolarlık mal satarken, ABD Çin’e 107 milyar dolarlık mal satabildi. ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık böylece 345 milyar dolara çıktı.

BLOOMBERG: TRUMP KAYBETTİ

Gelelim 2020 yılına…

Bloomberg, geçen hafta 2020 yılı için Ocak-Kasım verilerini yayımladı. Buna göre ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık, kasım ayında 287 milyar dolara ulaştı.

Son 10 yılın ticaret verilerini bir grafikle değerlendiren Bloomberg’in tespiti şöyleydi: “Çin’in ABD’ye olan ticaret fazlası Trump yönetimi boyunca artışını sürdürdü.

İşte Bloomberg bu nedenle haberine şu net başlığı atmıştı: “Ticaret savaşının kaybedeni Trump oldu”.

ABD-ÇİN İŞ KONSEYİ RAPORU: 245 BİN KİŞİLİK İŞ KAYBI

Bu arada ABD-Çin İş Konseyi, Oxford Exonomics ile birlikte “ABD-Çin Ekonomik İlişkileri: Kritik Dönemeçte Önemli Bir Ortaklık” başlıklı rapor hazırladı.

O rapor da özetle, Trump’ın Çin’e başlattığı ticaret savaşının, beklediği gibi Çin’e değil, tersine ABD ekonomisine zarar verdiğini ortaya koyuyordu.

Rapor, ABD’nin 2019 yılında Çin’e yaptığı ihracatın, ABD’de 1,2 milyon kişiye istihdam sağladığını belirtiyor ancak ticaret savaşı nedeniyle aslında bir istihdam kaybı yaşandığını saptıyor: “Ekonomiye fayda sağlamak yerine, ABD ekonomik büyümesini ve istihdamı azalttı, tahmini olarak 245 bin kişilik iş kaybıyla sonuçlandı.

Rapor, iki ülkenin geçen yıl ocak ayında imzaladığı birinci faz ticaret anlaşmasına rağmen gümrük tarifelerinin yüksek olduğunu, bunun da ticarete olumsuz yansıdığını belirtiyor. Rapora göre ticari savaş sürdürülür ve gerilim artarsa, Çin’le ayrışmanın ABD ekonomisine daha fazla zarar vereceği, bunun da istihdamı azaltacağı belirtiliyor.

OXFORD’UN İKİ SENARYOSU: KAYDEDEN ABD

Rapor, iki senaryoyu incelemiş.

İlk senaryoda, her iki ülkenin gümrük tarife oranlarını yüzde 12’ye düşürdüğü durum incelenmiş. Bu senaryoya göre “ABD ekonomisinin önümüzdeki 5 yıl içinde ek 160 milyar dolarlık reel GSYH üreteceği ve 2025 yılına kadar ek 145 bin kişiyi istihdam edeceği” hesaplanmış.

Rapor, ikinci olarak da, ticaret savaşının daha da tırmandığı bir senaryoyu incelemiş. O senaryoya göre “ABD ekonomisinde GSYH’nin gelecek 5 yıl içinde 1,6 trilyon dolar azalabileceği, 2022’de 732 bin ve 2025’te 320 bin kişilik iş kaybının yaşanabileceği” öngörülüyor.

‘ÖNCE AMERİKA’ STRATEJİSİ ÇİN’İ DURDURAMADI

Sonuca gelecek olursak…

Trump dönemi, aslında bir sentez dönemiydi. Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda bunu şöyle açıklamıştık:

“Mevcut ekonomik tablo ve hegemonik güç kaybından hareketle, 2008 yılından bu yana iki temel görüş ortaya çıktı: 1. Birinci görüşe göre ABD ‘dünya jandarmalığını’ bırakmalı, geri çekilmeli ve ekonomisini güçlendirmeliydi. Sonra yeniden ‘dünya jandarmalığına’ elbette soyunabilirdi. 2. İkinci görüşe göre ‘dünya jandarmalığı’ndan vazgeçmek mümkün değildi. ABD nasıl olsa hâlâ en büyük askeri güçtü ve kendisinden sonraki 10 ülkenin savunma bütçesinden fazla savunma bütçesi vardı. O zaman ABD yangın çıkarabilirdi, nasılsa yangından en az etkilenen yine ABD olacaktı.

Obama’nın iktidar olması, işte bu tablonun ihtiyacının sonucuydu. Obama da Irak’tan askerlerinin tamamına yakınını çekmiş, Afganistan’daki askerlerinin sayısını da azaltmıştı. Ancak ABD tekellerinin çıkarları, özetlediğimiz iki görüşün çarpışmasına neden oldu. Aslında hâlâ da çarpışıyorlar.

“İşte Donald Trump’ın ABD başkanı olması, bu çarpışmanın bir senteze ulaşmasının sonucudur. Trump öyle şans eseri başkan olan biri değildir. Dayandığı bir sınıf, temsilciliğini yaptığı emperyalist tekeller var. Trump, yukarıda özetlediğimiz iki görüşün bir sentezi olarak, ‘vekâlet bırakarak geri çekilme’ stratejisini uygulamak üzere seçilmiştir.”

İşte Trump’ın Çin’e ticaret savaşı da o “sentez” döneminin ve “önce Amerika” stratejisinin gereğiydi.

Ancak ABD’nin inişini ve Çin’in yükselişini durduramadı. Tersine, yeni araştırma raporlarına göre makasın beş yıl daha önce kapanacağı hesaplanıyor…

Özetle; Amerikan rüyası bitti, yeni bir dünya kuruluyor

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Ocak 2021

2 Yorum

ÇİN-AB ANLAŞMASININ POLİTİK DEĞERİ

‘BÜYÜK BEŞLİ MÜCADELE’ ÖNCESİ STRATEJİK HAMLELER

Çin’in son 1,5 ayda küresel çapta iki büyük hamlesi oldu:

1. Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP), sekiz yıl süren müzakerelerin ardından Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (ASEAN) 10 üye ülkesi tarafından 15 Kasım 2020’de imzalandı. Böylece dünyanın en büyük serbest ticaret alanı oluşturuldu.

2. Altı yıldır süren müzakerelerin ardından Çin Halk Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği (AB) arasında, 30 Aralık 2020’de Kapsamlı Yatırım Anlaşması imzalandı.

2019 yılında karşılıklı ticareti 650 milyar doları bulan Çin ve AB, Kapsamlı Yatırım Anlaşması ile bu ticaret hacmini hızla yükseltecekler. Ancak bu anlaşma, ekonomi anlaşmasının ötesinde, siyasi anlamı, değeri ve etkisi de olan bir anlaşmadır. Şundan:

Çin, bu anlaşmayla AB yatırımcılarına pazarını görülmemiş ölçüde açmış oldu. Bu ilk bakışta Çin’in aleyhine gibi görünen bu durum, ancak “büyük beşli mücadele” açısından, olağanüstü değerde stratejik bir hamle aslında…

SONU VE ÜST SINIRI OLMAYAN İŞBİRLİĞİ

Büyük beşli mücadele, yani ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’ın mücadelesi, 21. yüzyılın ikinci çeyreğine damgasını vuracak.

Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz gibi ABD, 1990’larda Çin’e karşı “daha geniş Batı” stratejisi belirlemişti. “Daha geniş Batı”, Çin’e karşı Rusya’yı kazanmaktı özetle…

Putin’in Rusya’sı bu stratejiyi reddetti ve Çin’le stratejik ortaklık kurdu. Öyle ki Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi, bu stratejik işbirliğini artık “sonu, üst sınırı ve kısıtlı alanları olmayan” bir işbirliği diye niteliyor (2.1.2021).

ABD Kongresi de Pentagon da Dışişleri de bu gerçeği çoktan saptamış durumda ve o nedenle “Hindistan’ı kazanmak” stratejisini hayata geçirmeye çalışıyor. Çünkü Washington biliyor ki, ABD’nin Çin ve Rusya ikilisini geniş Asya’da dengeleyebilmesi, ancak Hindistan’la ittifak yapabilmesine bağlı.

BIDEN’IN ABD-AB İLİŞKİLERİNİ RESTORE ETME HEDEFİ

ABD için Çin-Rusya işbirliğine karşı başarının bir diğer ölçütü, AB’yi bu mücadeleye katabilmesindedir. Aslında son ABD başkanlık seçimi de “üst siyaset” çevreleri açısından bu probleme çözüm bulma seçimiydi. ABD “üst siyaset” çevreleri, egemen sınıf temsilcileri, büyük tekeller, Trump’ın “önce Amerika” stratejisi ile ihmal ettiği hatta yer yer tahrip ettiği Transatlantik ittifakın yeninden restore edilmesini istiyor.

Joe Biden’ın başkanlığı, bu ihtiyacın sonucudur. Nitekim Biden AB’yle ilişkileri düzeltme hedefini, başkanlık hedef listesinin en üstlerine koydu. 

İşte Çin’in altı yıldır süren müzakereleri Biden’ın göreve başlamasından 20 gün önce sonuçlandırarak AB’yle Kapsamlı Yatırım Anlaşması yapması, bu bakımdan oldukça önemlidir.

Öyle ki, Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışması Jake Sullivan, AB yetkililerinden anlaşmayı imzalamadan önce Biden’ı beklemelerini bile istemişti: “Biden-Harris yönetimi Avrupalı partnerleri ile Çin’in ekonomik pratiklerinin yarattığı endişeleri konuşmaktan memnun olacaktır.”

ÇİN EKONOMİSİ AB İÇİN CAZİBE MERKEZİ

Ancak AB Çin’le anlaşmayı tercih etti. Çünkü salgının bütün ekonomileri tahrip ettiği şartlarda, büyük ekonomiler içinde bu yılı büyüyerek çıkaran tek ekonomi Çin oldu. Brüksel için 2021’nin de kötü olabileceği şartlarda Çin’le anlaşmak, büyük ekonomik kazançtı…

İki yıl öne Çin ekonomisinin ABD ekonomisini 2032 yılında yakalayacağı belirtilirken, bu yıl makas daraldı ve Çin’in 2028’de ABD’yi yakalayacağı hesaplandı. (Satın Alma Paritesine göre Çin ekonomisi ABD’yi zaten yakalayıp, geçmişti.)

İngiliz Ekonomi ve İş Araştırmaları Merkezi’nin (CEBR) raporu, Çin’in ekonomik büyümesini 2021’den 2025’e kadar ortalama yüzde 5,7 ve 2026’dan 2030’a kadar ortalama yüzde 4,5 oranında öngörüyor (26.12.2020).

İNİSİYATİF ÇİN’DE 

Özetle, Çin son 1,5 ayda önce Güneydoğu Asya ülkeleriyle dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluşturdu, ardından da AB’yle Kapsamlı Yatırım Anlaşması yaptı.

Bu iki anlaşma, pratikte ABD’nin ekonomi alanını daraltan hamlelerdi.

Çünkü Trump 2017’de Trans-Pasifik Ortaklığı’nı bozmuş, yerine 2018’de 11 ortaklı Kapsamlı Trans-Pasifik Ortaklığını kurmuştu. Çin’in 15 üyeli Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP) ise onu aşan bir boyutta ortaya çıkmış oldu.

ABD’nin AB’yle ilişkileri restore etme hedefini ilan ettiği ve AB yetkililerinden “Çin’le anlaşmadan önce bizi bekleyi”n çağrısı yaptığı şartlarda, Brüksel’in Çin’le anlaşmayı tercih etmesi şu anlama geliyor: ABD AB’yle ilişkileri restore edebilse bile öyle Soğuk Savaş dönemindekine benzer türden bir ilişkiyi yeniden oluşturabilmesi olası görünmüyor.

Kısacası “büyük beşli mücadelede” inisiyatif Çin’de…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Ocak 2021

2 Yorum

ÇİN’İN SALGINLA MÜCADELE DERSLERİ

KÜRESEL SALGINA KARŞI KÜRESEL İŞBİRLİĞİ

2020’nin CRI Türk’teki bu son yazısını, yılın en önemli olayının, yani Covid-19 salgının genel bir değerlendirmesine ayırmak istiyorum.

Değerlendirmeye Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) bu konudaki saptamasını aktararak başlayayım. Çin Komünist Partisi’nin değerlendirmesi ve 25 Aralık’ta bu konuda yaptığı açıklamada belirttiği sonuç şu: “Covid-19’a karşı olağanüstü zafer elde ettik.”

Batı medyası bunu “ÇKP’nin kendi kendini beğenmesi” şeklinde sığ bir yorumla haberleştirdi. Ancak burada oldukça derin bir saptama var. Üstelik sadece Çin için değil, dünya için…

Salgınla mücadelenin başarısının küresel çapta topyekûn mücadeleden geçtiği gerçeği, ÇKP’nin bu saptamasını daha da önemli kılıyor.

Artık genel bir değerlendirmeye geçebiliriz.

ÇİN’İN SERT AMA SONUÇ ALAN ÖNLEMLERİ

1. Çin, Covid-19 salgınıyla karşılaştığında ve bunun boyutu anlaşıldığında iki şey yaptı: Birincisi, salgının boyutunu iyi anlayamayan yerel yönetimdeki kritik yöneticileri değiştirdi. İkincisi, salgınla mücadeleyi, salgının görüldüğü eyalete bırakmayıp, merkezi olarak üstlendi.

2. Çin yönetimi bu aşamada Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere tüm dünyayı bilgilendirdi.

3. Çin yönetimi hızla salgının görüldüğü Vuhan’ı karantinaya aldı; sert ve disiplinli kurallar koydu. Öyle ki başta ABD’liler olmak üzere Batılı siyasetçiler, yorumcular ve gazeteler bu sert yöntemleri “Çin yönetiminin halkına zulmü” gibi sundular!

İlginç olanı, Çin’i salgınla mücadeledeki sert önlemleri nedeniyle eleştirenler, birkaç ay sonra salgın kendi ülkelerine ulaştığında, bu kez de Çin’i salgın konusunda dünyayı geç bilgilendirmekle suçlamaya kalktılar! Oysa, örneğin ABD Ticaret Bakanı’nın o insanlık dışı açıklamasında görüldüğü gibi, ABD salgından en başından beri haberdardı ve salgının Çin ekonomisine zarar vereceğini, bunun da ABD ekonomisine yarayacağını düşünüyordu!

4. Çin’in sert ve tam önlemler alabilmesinin birkaç nedeni vardı: Birincisi, Çin ekonomisi, ekonomik faaliyetleri askıya alıp tam karantina uygulayabilecek güçteydi. İkincisi, Çin toplumu, disiplinli ve dayanışmacı bir toplumdu. Üçüncüsü, 80 milyon üyeli Çin Komünist Partisi’nin kadroları salgınla mücadelenin sağlıkçılar dışındaki önemli bir neferleriydi.

AB ÜYESİNE SINIRLARINI KAPATTI

5. Salgın İtalya’ya sıçradığında, kâr odaklı kapitalist sistemin ne kadar insanlık düşmanı olabileceği gerçeği geniş kitlelerce görüldü. Çin’in sert önlemlerini “halka zulüm” diye gören Avrupa başkentleri, anında İtalya’ya sınırlarını kapattı!

İtalya’da bazı partiler ve halk hem serbest piyasa ekonomi modelini hem de AB üyeliğini sorgulamaya başladılar.

Salgın İtalya’dan İspanya’ya ulaştığında da artık “kamuculuk” ve “kamulaştırma” gibi kavramlar tartışılmaya başladı Avrupa’da…

6. AB’nin İtalya’ya sırt döndüğü şartlarda Çin ve Küba, İtalya’ya doktor heyetleri ve tıbbi ekipmanlar gönderdi.

ABD YÖNETİMİ SALGINA YENİLDİ

7. Salgın ABD’ye sıçradığında emperyalist kapitalist modelin salgınla mücadele gibi konularda ne kadar başarısız olduğu ortaya çıktı. Özel sağlık anlayışının nasıl çuvalladığı ve kamu sağlığını nasıl göz ardı ettiği görüldü.

ABD yönetimi, halkı değil kapitalist şirketlerin gelirlerini düşündüğü için Çin gibi ekonomik faaliyetleri askıya alamadı. Amerikalıların ücretsiz test yaptıramadığı, sigortası ve parası olmadığı için hastaneye yatamadığı tablolar, evsizlerin trajik sahneler oluşturduğu yıkım görüntüleri “Amerikan Rüyası”nın sonuydu…

8. ABD yönetimi bu tabloyu değiştiremeyeceğini gördüğünde, çareyi “düşman yaratmakta” buldu; Çin’i suçladı.

“Çin virüsü” diyerek ırkçılık yaptı, virüse pasaport oluşturdu. “Çin salgını geç bildirdi” diyerek yalana sarıldı. Kendisini doğrulamayan veriler nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü’nü hedef aldı.

9. ABD’nin bu yöntemi en çok Amerikalılara zarar verdi. Çünkü küresel salgına karşı küresel mücadele vermek gerekiyordu ancak ABD Çin’le işbirliği yapacağına bu ülkeye düşmanlık yaptığından, salgınla küresel mücadelede zaaflar oluştu. Bu da vaka ve ölüm sayılarında görüleceği üzere, ne yazık ki en çok Amerikalılara olumsuz yansıdı.

Özetle sosyalist Çin’e kötülük yapmak isteyen ABD yönetimi, aslında kendi halkına, Amerikalılara kötülük yapmış oldu.

VİRÜS DE SALGIN DA SINIFSAL

10. İster ABD’ye isterse Türkiye bakın; göreceğiniz ilk gerçek şudur: Virüsün bulaşması da tedavisi de sınıfsaldır.

Parası olanın kendi kişisel karantinasını oluşturarak virüsten korunduğu ancak çalışmak zorunda kalan emekçinin virüsten kaçınamadığı görülecektir. Nitekim ABD’de virüse en çok yakalananlar siyahlar ve hispaniklerdi. Nitekim İstanbul’da virüsün en çok görüldüğü yerler emekçilerin yaşadığı Bağcılar ve Esenler gibi ilçelerdi.

11. Virüsün bu sınıfsallığı kapitalist ekonomilerde şu tabloyu ortaya çıkardı: Salgında zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı. ABD’nin en zengin 400 milyarderinin serveti, salgında yüzde 34 arttı örneğin. En zengin yüzde 1’in serveti, yüzde 50’nin servetine denkti. Zenginle yoksul arasındaki makas açılıyordu yani…

KÜRESEL İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMA

Salgında bir yıl dolmak üzere. Umarız insanlık bundan büyük dersler çıkaracaktır. Zira Covid-19, son 20 yılda görülen virüslerin devamıdır. Önümüzdeki yıllarda başka virüslerin olacağı da kesindir. Bu evrimin gereğidir. Virüs gibi hızla çoğalan, yayılan ve değişen yapılar, evrimin hızlandırılmış bir görüntüsüdür bir ölçüde.

İşte bu gerçek nedeniyle, yeni salgınlarla mücadele için ülkeler önlerine “küresel işbirliğini” koymalıdır. Aşı geliştirme, aşıyı yoksul ülkelerin erişimine açma, salgınla mücadelede ekonomiden tıbbi ekipman dayanışmasına pek çok alanda yardımlaşma, Dünya Sağlık Örgütü’nün fonlarını artırma gibi ilk elden kimi önlemlere geçilmelidir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Aralık 2020

2 Yorum

ABD YAPTIRIMINA HANGİ YANITLAR VERİLMELİ?

TRUMP’IN S-400 YAPTIRIMI MESAJLARI KİMLERE?

ABD Başkanı Donald Trrump, ABD Kongresi’nin uzun zamandır istemesine rağmen uygulamadığı Türkiye’ye yaptırımı, başkanlığının bitmesine 40 gün kala uyguladı.

Hatta ABD Kongresi, sırf Trump uygulamıyor diye, yaptırımı en sonunda Pentagon bütçesi yasa tasarısının içine de koymuştu. Trump ise bütçe yasa tasarısını yaptırım nedeniyle değil ama istediği sosyal medya maddesi dahil edilmediği için veto edeceğini açıklamıştı.

Haliyle ilk soru, “neden şimdi” sorusu oldu.

YAPTIRIM’IN ZAMANLAMASI VE MESAJLARI

1. Trump, Türkiye’ye yaptırıma karşıydı. Dahası Türkiye’nin S-400 almasını da kendinden önceki ABD yönetiminin Ankara’ya Patriot vermemesine bağlayarak, haklı görüyordu. Bu durumda 40 gün kala Trump kendiyle de çelişmiş oldu.

2. CAATSA yaptırımları 12 maddeden oluşuyor ve yasa en az beşinin uygulanmasını öngörüyor. Trump’ın daha hafif olan maddeleri tercih ettiği görülüyor.

3. ABD Dışişleri Bakanlığı “Yaptırımların Türkiye’yi değil Rusya’yı hedef aldığını” iddia etti. Açıklamada şöyle dendi: “CAATSA yasasının 231. maddesi ve bugünkü eylemler Türkiye ya da ABD’nin başka bir müttefik veya partnerinin askeri potansiyelini veya savaşa hazır durumunu bozmaya yönelik değil. Aksine yaptırımlar Rusya’yı, çeşitli kötü niyetli eylemlerine yanıt olarak bir bedel ödemesini sağlamaya yöneliktir.”

Böylece Washington, Ankara’ya “pazarlığa açığız” mesajı vermiş oldu.

4. ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Christopher Ford’un yaptırım sonrası yaptığı açıklamada “Başka ülkeler de yaptırım kararımızı not etmeli” demesi önemli. ABD bu kararla, aynı zamanda Suudi Arabistan başta potansiyel S-400 müşterilerini tehdit etmiş oldu.

5. Trump 40 gün kala yaptırım kararı alarak, Biden’e “enkaz devretme” taktiğini sürdürmüş görünüyor. Ama aslında bu yöntemle Biden’e “çözüm platformu” da sağlamış oluyor. Şöyle ki, Trump yaptırım kararı almasaydı, Biden Pentagon bütçesi yasa tasarısı nedeniyle zaten yaptırım kararı alacaktı, almak zorundaydı. Şimdi başkan olduğunda eline “yaptırımı Trump uyguladı, gelin konuşalım” deme şansı geçti.

TÜRK-AMERİKAN SORUNLARI

Kuşkusuz teknik olarak ABD’nin yaptırımının nedeni S-400 görünüyor. Ama gerçekte S-400’ler Türk-Amerikan sorunlarının kaynağı değil, tersine sorunların sonuçlarından biri.

Peki sorunların kaynağı ne? Sorunlar ne zaman başladı?

Kuşkusuz Türk-Amerikan ilişkilerinde Ankara’nın, ABD’nin Özal’a rağmen birinci, Erdoğan’a rağmen ikinci Irak saldırısına Washington’un istediği ölçüde katılmamasından kaynaklı sorunlar vardı ama esas olarak bugüne biriken sorunların kaynağı 2011 yılına uzanmaktadır.

AKP hükümeti 2011 yılında ABD ve AB’yle önce Libya operasyonuna dahil olup Kaddafi’yi devirdi, ardından da yine Atlantik ittifakı içinde Suriye’de Esad rejimini devirmeye ve bu ülkeyi parçalamaya soyundu.

Şam yönetiminin direnmesi, İran’ın sahada ve Rusya’nın 2015’e kadar uluslararası platformda Suriye’ye destek vermesi, ardından Rusya’nın sahaya askeri olarak inmesi, Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesi sonrasında bir kırılma oluştu ve AKP hükümeti Suriye’de ikili bir politika izlemeye başladı:

1. Rusya’yla “normalleşti”, Rusya ve İran ile Astana Platformunu kurdu, ABD’nin PYD devleti kurma girişimine karşı Suriye topraklarında askeri operasyon başlattı. Ancak Şam’la anlaşmamakta direttiği için bu çabalar tam sonuç vermedi.

2. Tüm bu süreçte ABD’yi Suriye’de aktif müdahaleye davet etti, ABD kimyasal komplolarda Suriye’yi vurduğunda “yetmez, daha çok füze atılmalı” çağrıları yaptı, ABD’yle “Suriye’nin kuzeydoğusunda PYD bölgesine karşı kuzeybatısında ÖSO bölgesi” pazarlığı yaptı.

Sonrasında Türkiye, ABD’yle Doğu Akdeniz’de de karşı karşıya geldi.

Yani özetle S-400’den bağımsız olarak Türkiye ile ABD arasında çok sayıda sorun bulunmaktadır. Bunları yok sayarak sanki S-400’den vazgeçilse ortada sorun kalmayacakmış şeklinde değerlendirmeler yapmak doğru değildir.

TÜRKİYE İÇERİDE NE YAPMALI?

Türkiye iki kutuplu dünya koşullarında, 1975’te ABD yaptırımlarına karşı İncirlik Üssünü kapatarak yanıt verebildi. 2020’nin çok kutuplu dünyasında şartlar daha da uygun.

Peki ne yapmalı?

1. AKP hükümetinin S-400’leri, bir ölçüde ABD’yle pazarlığının kartı haline getiren, çalıştırılmasını geciktiren ve toplamda Türkiye’yi oyalayan tutumu, artık bir son bulmalı. Madem yaptırım uygulandı, Ankara S-400’leri artık çalıştırmalı!

Dahası “tam bağımsızlık” adına kendi füze savunma sistemini kurmaya yönelmeli. ABD’ye bağımlılığın kırılmasında önemli bir aşama olan “silah envanterini çeşitlendirmek” ve ortak üretimle adım adım “yerli sistem” kurabilmek hedefiyle daha uygun şartları olan Çin füze savunma sistemi için de anlaşma yapılmalı.

2. İncirlik Üssü derhal kapatılmalı. AKP’nin buna cesareti yoksa, en azından İncirlik uçuşları öncelikle askıya almalı.

3. İsrail’in güvenliğini sağlamak üzere İran’ı hedef alan Kürecik Radarı kapatılmalı. AKP’nin buna cesareti yoksa en azından öncelikle radarın faaliyeti askıya alınmalı.

TÜRKİYE DIŞARIDA NE YAPMALI?

Yaptırım, özellikle Trump döneminde ABD’nin yoğun uygulamaya başladığı bir dış politika silahı oldu. Öyle ki ABD bu silahı sadece düşmanlarına ya da rakiplerine değil, müttefiklerine karşı da uyguladı. ABD’nin AB’ye karşı uyguladığı daha düşük yaptırımlar örneğin…

ABD’nin uluslararası hukuka aykırı “yaptırım” silahı, uygulamada oldukça “kirli” sorunlara da yol açmaktadır.

İşte Sudan bunun son örneğidir. Yıllardır ABD’nin teröre destek veren ülkeler listesinde olan Sudan, ABD baskısıyla İsrail’le normalleşme kararı alınca, bu listeden çıkartıldı. Politikasını beğenmediği ülkeyi teröre destek verenler listesine alan emperyalist ABD, o ülkeye istediği şartları kabul ettirdiğinde listeden çıkarmakla ödüllendirmektedir!

Diğer yandan ABD Venezüella örneğinde görüldüğü gibi darbe girişimleriyle yıkamadığı bir yönetimi başarısız kılabilmek için petrolüne, parasına el koyabilmekte, başka ülkeleri de yaptırıma zorlayarak halkı yönetime karşı kışkırtmaktadır. Kaldı ki bu bir suçtur!

Diğer yandan İran örneğinde görüldüğü gibi ABD “kapsamlı yaptırımlarla” ve ambargoyla bir halkı toptan cezalandırmaya çalışmakta, insanlık suçu işlemektedir.

ABD’nin Çin’e karşı Trump döneminde başlattığı ticaret savaşı ve yaptırımlar da bir başka örnektir.

İşte bu nedenle dünya ABD’nin “yaptırım silahına” karşı işbirliği yapmak durumundadır. Türkiye’nin ABD yaptırımına karşı verebileceği en değerli yanıt, Astana Platformunu kurumsallaştırması, yaptırıma maruz kalan Çin başta dünya devletleriyle ilişkileri geliştirmesidir.

Ve Ankara elbette biriken sorunlarının nedeni olan Esad karşıtlığını bitirmeli ve Şam’la anlaşmalıdır.

Unutulmamalı: Emperyalistlerin yaptırımına boyun eğmenin faturası, yaptırımın kendisinden daha ağırdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Aralık 2020

3 Yorum

ABD’NİN PASİFİK CAYDIRICILIK İNİSİYATİFİ

ABD’YE TAŞERONLUK KAYBETTİRİR, ÇİN’E DOSTLUK KAZANDIRIR

ABD’nin 740 milyar dolarlık savuna bütçesinin Çin ve Asya-Pasifik açısından en dikkat çeken yanı, bütçede Çin’e karşı “Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi” kurulmasının öngörülmesidir.

ABD Kongresi, Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi için 2,2 miyar dolarlık bir fon ayırdı. Bu fon, ABD’nin Hint-Pasifik Komutanlığının bütçesine eklenecek.

Pek ABD bu fonla ne yapacak?

Pentagon’un bütçesinde bu fonun ABD’nin Pasifik bölgesindeki askeri gücünü tahkim etmek, bölgedeki ortak ve müttefiklere askeri destek sağlanması için kullanılacağı belirtiliyor.

ABD’NİN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ

Pentagon bütçesindeki bu fon, ABD’nin Hint-Pasifik stratejine işaret ediyor.

ABD, Obama döneminden bu yana Çin’i “baş rakip” olarak ilan etmiş durumda ve buna göre konumlanıyor.

İlk olarak Obama’nın Dışişleri Bakanı Hillary Clinton 2011’de “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesi açıklamıştı. Belgenin tezi özetle şuydu: “Politikaların geleceği Afganistan ya da Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak.”

Washington daha sonra bu esasa uygun olarak “Asya-Pasifik stratejisi” belirledi. Hindistan’ın önem kazanmasıyla da Trump döneminde “Asya-Pasifik stratejisi”ni, “Hint-Pasifik Stratejisi”ne dönüştürdü.

Pentagon’un 1 Haziran 2019’da açıkladığı 64 sayfalık “Hint-Pasifik Strateji Raporu” özetle şu saptamayı yapıyor: Pentagon için, ABD’nin batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölge “ABD’nin geleceği için en kritik bölge”dir. Çünkü “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7’si Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”

İşte ABD Kongresi, Pentagon’un 2019’daki bu saptamasına uygun olarak 2021 bütçesinde bir fon ayırmış oldu.

ABD’NİN ASYA’DAKİ OLASI MÜTTEFİKLERİ

Yukarıda belirttik: ABD bu fonu iki şekilde kullanacağını ilan ediyor:

1. Pasifik bölgesindeki kendi askeri gücünü tahkim edecek.

2. Bölgedeki ortak ve müttefiklerine askeri destek sağlayacak.

Peki ABD’nin bölgedeki ortak ve müttefikleri kim?

Pentagon’un 2021 bütçesinde bu sorunun da yanıtı var aslında. ABD Savunma Bakanlığı, hangi ülkelere askeri yardım yapılacağını açıklamış: İsrail, Tayvan, Baltık ülkeleri, Hindistan, Vietnam ve Japonya.

Ayrıca ABD Kongresi, bu bütçe yasa tasarısıyla, Güney Kore’deki ABD askeri sayısının azaltılmasını da yasaklamış.

Buna göre ABD’nin Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi içinde birlikte hareket etmeyi planladığı ülkeler şunlar: Hindistan, Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Vietnam.

Bu ülkeler içinde ABD açısından en kritik ülke Hindistan. Bu köşede birkaç kez yazdık. Önümüzdeki küresel mücadelenin en önemli konusu Hindistan’ı kazanmak olacak.

Zira ABD, Çin’i durdurabilmenin ancak Hindistan’la ittifak kurmaktan geçtiğini hesaplıyor ki doğrudur. Hindistan, 1,3 milyarlık nüfusuyla neredeyse Çin büyüklüğünde. Hızla büyüyen bir ekonomiye sahip. Ayrıca nükleer bir güç.

İşte ABD bu nedenle Hindistan’ı kazanmaya, Hindistan-Çin sorunlarını kaşımaya, Çin’e karşı Hindistan’a siyasi ve askeri destek vermeye çalışıyor.

ABD HİNDİSTAN’I ÇİN’E KARŞI KULLANABİLİR Mİ?

Ancak ABD’nin Hindistan’ı kazanmasının, daha doğrusu onu Çin’e karşı bir partner olarak kullanmasının öyle çok kolay olmadığını da belirtelim.

Bir kere Hindistan tarihsel kökleri derinliklerde olan bir devlet, üstelik uzunca bir süre Batı’nın sömürgesi olmuş bir devlet. Hindistan, Batı adına kolayca komşusuna karşı kullanılabilecek bir devlet değil yani…

Diğer yandan Rusya faktörü önemli. Geçen yüzyıl boyunca Hindistan’ın Rusya’yla iyi ilişkileri oldu. Öyle ki o ilişki Hindistan’ı Şanghay İşbirliği Örgütü’ne bile taşıdı. Üstelik Çin’in desteklediği Pakistan’la birlikte… Yani Çin ve Rusya ikilisi, Asya’nın iki sorunlu ülkesi Hindistan ve Pakistan’ı birliğe alarak hem birliği genişletmiş hem de Asya’nın önemli bir sorununu çözme hamlesi yapmıştı.

Diğer yandan Hindistan Çin ve Rusya’yla birlikte BRICS üyesi.

Kısacası ABD’nin Çin’e karşı Hindistan’ı kullanabilmesi pek mümkün görünmüyor.

ABD-JAPONYA-FRANSA TATBİKATI

Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi’nin Pentagon bütçesinde yer aldığı süreçte, uluslararası ajanslara bir başka dikkat çeken haber düştü.

Japon medyasına göre 2021 yılının mayıs ayında, ABD, Japonya ve Fransa, bölgede ortak askeri tatbikat yapacaklar. Haber doğruysa, ilk kez yapılacak böylesi bir tatbikatla Fransa da kendisini Pasifik’te göstermiş olacak.

Çin’i sıkıştırma amaçlı bu girişimler işe yarar mı? Yaramayacağı görüldü, görülecek.

Japonya’nın çıkarı bölgede ABD adına Çin karşıtlığı yapmak değil, tersine Çin’le işbirliği yapmaktır. ABD taşeronluğu bir şey kazandırmaz ama Çin dostluğu Japonya’ya 1980’lerdeki ekonomik atılımı yeniden sağlayabilir.

Aslında bu durum sadece Japonya için değil, Avrupa için de geçerli. Pekin’den Londra’ya kuşak ve yol inşası, yol üzerindeki her ülkeye, Avrupa dahil büyük kazanç vaat ediyor. Bundan doğrudan çıkarı olmayan tek ülke ABD.

 İşte “NATO reformu” çalışmaları sürdüren AB’nin görmesi gereken de budur.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Aralık 2020

4 Yorum

ORTADOĞU’DA ABD-İSRAİL TERÖRÜ

ÇİN’DEN ‘EN AĞIR ŞEKİLDE’ KINAMA

İran’ın nükleer programının öncü isimlerinden Muhsin Fahrizade 27 Kasım’da Tahran yakınlarındaki Abserd’de suikasta uğradı.

Böylece 2007’den bu yana İran’ın sekizinci nükleer bilimcisi öldürülmüş oldu.

2007’de nükleer bilimci Erşid Hüseyinpur uranyum zehirlenmesiyle, 2010’da fizik profesörü Mesud Ali Muhammedi evinden çıkarken bombayla, 2010’da Mecid Şehriyari bir motosikletlinin otomobiline yapıştırdığı bombayla, 2011’de Daryuş Rızayinejad evinin önünde silahla, 2012’de nükleer fizikçi Mustafa Ahmedi Ruşen bombayla öldürüldü.

NETANYAHU İŞARET ETTİ, MOSSAD VURDU

2010’da öldürülen fizik profesörü Mesud Ali Muhammedi’nin zanlısı Mecid Feşi bomba eğitimini MOSSAD’dan aldığını ve bu iş için 120 bin dolar ödendiğini itiraf etmişti.

Son öldürülen Muhsin Fahrizade’nin de İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun bizzat hedef aldığı isim olduğunu da belirtelim. Netanyahu, 2018’de “Bu ismi unutmayın” diyerek Fahrizade’yi hedef göstermişti. Aynı yıl İsrailli yetkililer MOSSAD’ın Fahrizade’ye suikast girişiminde bulunduğunu belirtmişti.

Son olayda İsrail’in rolü sorulunca Netanyahu “Bu hafta yaptıklarımın tamamını sizlerle paylaşamam” yanıtını verdi!

Ancak İsrail suikastın arkasında olduğunu gizlemek istememiş olmalı ki, 29 Kasım’da New York Times’a konuşan bir İsrailli yetkili suikastla ilgili “Dünya İsrail’e teşekkür etmeli” dedi!

BM: HUKUK DIŞI

Bu arada çok çarpıcıdır:

İsrailli gazeteci Yossi Melman suikastla ilgili İngilizce ve İbranice bir mesaj paylaştı: “MOSSAD tarafından yıllardır aranıyordu. Ölümü İran için büyük bir darbe.

ABD Başkanı Donald Trump, işte bu mesajı paylaştı!

Bu Trump’ın İsrail’in suikastını onayladığı anlamına gelmektedir. Hatta geçmiş örnekleri de dikkate alırsak, MOSSAD’ın bu operasyonu Beyaz Saray ve CIA’nın oluruyla yaptığını söyleyebiliriz!

Kaldı ki ABD daha bu yılın başında İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi füzeyle öldürmüştü. Uluslararası hukuku ayaklar altına alan bu terör saldırısı, 9 kişi tarafından hazırlanan bir BM raporuyla “hukuk dışı” ilan edilmişti!

İSRAİL’İN BIDEN’A MESAJI MI?

Peki bu son suikastın hedefi neydi?

ABD başkanlık seçimi bitmiş, İsrail’in çok memnun kaldığı Trump kaybetmiş ve İsrail’in karşı çıktığı nükleer anlaşmayı İran’la imzalayan Obama’nın yardımcısı Biden başkan seçilmişti.

Biden’a koltuğa oturmadan bir ay önce, “sakın nükleer anlaşmaya geri dönme” mesajı mı veriliyordu aslında?

Burayı biraz açalım:

Obama Afganistan ve Irak’tan çekilme programı başlatmıştı. Ancak ABD yönetimi bölgeden çekilirken, İsrail’in güvenliğini garantiye almak için İran’ı “uluslararası sisteme dahil ederek” sınırlama taktiği izlemişti. İşte İran’la yapılan nükleer anlaşma bu nedenleydi. İsrail bu anlaşmaya karşı çıkmış ama Obama uygulamıştı.

Trump başkan olunca bu anlaşmadan çekildi ve İsrail’i oldukça memnun etti. Gerçi Trump da Obama döneminde başlatılan programı izliyor ve Afganistan ile Irak’tan çekilmeyi sürdürüyordu. Ancak Trump yönetiminin İsrail’in güvenliği için izlediği yol, Obama’dan farklı olarak İran’ı “tam ablukaya” almak ve İran’a karşı bölgede bir Arap-İsrail ittifakı kurmaktı.

Nitekim Trump bunu belli ölçülerde uyguladı ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi ülkelerle İsrail’i “normalleştirdi”. Trump Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı ve büyükelçiliğini buraya taşıdı, İsrail’in yasadışı bulunduğu Golan Tepelerindeki “egemenliğini” tanıdı, önceki yönetimden farklı olarak İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini uluslararası hukuka aykırı görmediğini ilan etti vb.

Kısacası Trump, İsrail’in en memnun kaldığı ABD başkanlarının başında geliyordu.

O nedenle İsrail Yerleşim Birimleri Bakanı Tzachi Hanegbi, Biden’ın ABD’deki başkanlık seçimini kazanması ve Obama döneminde yapılan nükleer anlaşmaya dönmesi halinde, bunun İsrail ile İran arasında şiddetli bir çatışmaya kadar gidebileceğini söylüyordu (AA, 5.11.2020).

BIDEN’IN İRAN POLİTİKASI

Peki Biden’ın İran’la yeniden nükleer anlaşmaya dönme olasılığı var mı?

Aslında bu çok olası görünmüyor. Nitekim Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, konvansiyonel füze teknolojisi gibi konularda önemli taviz vermediği müddetçe anlaşmaya dönüş olamayacağını zaten açıklamıştı.

Kabinesinin ağır toplarını ilan ettiği gün dile getirdiği “gereksiz çatışmalardan uzak durulacak” sözleri, Biden’ın, Obama’nın başlattığı ve Trump’ın da uyguladığı Afganistan ve Irak’tan çekilmeyi sürdüreceğine işaret ediyor. Bu, kuşkusuz Beyaz Saray’ın İran politikasına da yansıyacak.

Öteden beri ABD içinde bir kanat İran’ın sadece İsrail-Körfez ittifakıyla durdurulamayacağını, asıl Türkiye’nin bu cepheye dahil edilmesi gerektiğini, nitekim ABD’nin Irak ve Suriye’den İran’ı çıkarabilmesinin de ancak Türkiye ile mümkün olabileceğini savunmaktadır.

Ancak Türkiye’nin Rusya ve İran’la Astana Platformu’nda işbirliği yaptığı, dahası bu işbirliği sayesinde bazı problemleri de (örneğin son olarak Karabağ) çözebildiği şartlarda, Washington’un Ankara’yı bu tür bir işbirliğine çekebilmesi, ancak oldukça pahalı bir koz sayesinde gerçekleşebilir. Fakat bu da değişen dünya dengeleri açısından artık pek olası görünmemektedir.

ÇİN’İN SORUŞTURMA VURGUSU

Son olarak Çin Halk Cumhuriyeti’nin İranlı nükleer bilimciye suikasta sert tepki gösterdiğine dikkat çekelim.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua Chunying, “suikastın Çin’i şoke ettiğini ve bu şiddet eyleminin en ağır şekilde kınandığını” belirtti.

“Çin, bölgesel gerilimi artıran ve bölgesel barış ve istikrarı baltalayan her türlü eyleme karşı çıkıyor” diyen sözcü, olay hakkında soruşturma yapılması arzusunu dile getirdi.

Çin’in ABD ambargolarına rağmen hem İran’ın hem de Venezüella’nın en önemli petrol müşterisi olduğunu belirtelim.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Kasım 2020

2 Yorum

ABD YERİNE KOLEKTİF YÖNETİM

YENİ BİR DÜNYA KURULURKEN

Joe Biden’ın ABD başkanı olmasıyla birlikte, ABD’nin “ara verdiği” dünyayı yönetme işine yeniden başlayacağı hayalleri kuruluyor…

Hayal çünkü birincisi ABD’nin eskisi gibi hükmedebileceği bir gücü kalmadı, ikincisi de ABD’nin gücünü dengeleyebilen bir dünya var artık.

Kısacası küresel güç mücadelesi sürecek ancak bu güç mücadelesine dair iki hatalı yargı var:

Birincisi, ABD’nin yenilmez olduğu şeklindeki görüştür.

İkincisi de “ABD gider Çin gelir ama düzen değişmez” diyenlerin yaklaşımıdır.

DOĞU-BATI MÜCADELESİ

Birinci görüş, Amerikancılığın derin etkisinin de yansımasıdır. Kültür emperyalizmi öylesine işlemiştir ki bünyeye, ABD’nin yenilmezliğini mutlak doğru kabul eder.

Bu görüşün bir türevi de batının üstünlüğü konusudur. Batı sanki hep üstündü, hep üstün kalacak gibi yorumlarlar…

Oysa MÖ 5 bini baz alırsak, bu 7 bin yılda batıdan çok doğunun üstünlüğü vardı. Daha doğru biçimde ifade edersek, uygarlığın lokomotifini batıdan çok doğu üstlendi…

Mezopotamya; Sümer, Babil, Asur…

Mısır elbette.

Hatta daha doğuda Hint ve Çin tabii ki…

Sonra Grek ki aslında Batı saymak da mümkün değil, Mısır-Anadolu birikiminin (uygarlığının) üzerinde yükselmiş ama İskender’le yeniden doğuya yönelmiş…

Ve Roma: Batının ilk üstünlüğü diyebileceğimiz zaman ancak yine de doğuyla iç içe bir batı üstünlüğü. Çünkü Roma aynı zamanda Anadolu’dur, aynı zamanda Mısır’dır…

Sonra doğu yeniden uygarlığın lokomotifi oluyor: İslam dünyası…

Ardından Türk göçü, Moğollar…

Batı, ancak 15. yüzyılda öne geçiyor: Akdeniz’de kendisine kapatılmış ticaret yolları nedeniyle coğrafi keşifler yapıp yeni yollar, hatta yeni dünyalar keşfedip, ticaretle, talanla, sermaye biriktirip gelişmiş, sonra sanayi devrimiyle bu kez “tam manasıyla” üstün olduğu dönemi başlatmış…

Yani anlayacağınız son 500 yıl…

UYGARLIĞIN LOKOMOTİFLERİ

Şu çok kısa özetle bile görülmektedir ki, üstün güç üstünlüğünü koruyamıyor; çünkü geride kalan onu geçebilmek için ondan hızlı koşuyor, hatta zıplıyor…

Uygarlık tarihi bu nedenle düz bir doğru değildir, inişleri çıkışları olan sinüzoidal bir dalgadır: Uygarlık hep ilerler ama belli bir üretim ilişkisi döneminde yeni bir güç, toplam uygarlığa lokomotiflik yapar.

Yani batının ürettiği arabada, doğuda üretilmiş at arabasının izleri vardır. Yani batının ürettiği bilgisayarda doğunun geliştirdiği cebirin, alfabenin, geometrinin izleri vardır… Yani uzaya çıkan Sputnik’te, Babil’de yıldızları gözlemleyenlerin katkısı vardır.

Zamanı daha da daraltarak söylersek, Pisagor’un, Thales’in üçgenlerinde Mısır’da Nil nehrinin taşmasını hesaplayanların izleri vardır…

AMERİKAN HEGEONYASININ SONU

Uygarlığın ilerleyişini bu tarihsel perspektiften incelediğiniz zaman, “ABD’nin mutlak yenilmezliği” gibi bir durumun olamayacağını görürsünüz. Kapitalist ekonominin lider ülkesi ABD de, daha üretken bir ekonomi modeli tarafından geçilecek, geçiliyor…

ABD’nin yenilmezliğini savunanların elinde sadece yaslanabilecekleri askeri güç istatistiği kaldı: Haklılar, o alanda ABD hâlâ açık ara üstün güç…

Ama ekonomide geçildi; üretimde, ticarette, yatırımda geçildi…

Teknolojide yakalandı, hatta bazı alanlarda orada da geçildi (5G telaşı o nedenle), dahası patent alma sayısında da geçildi…

Amerikancıların aksine, bu gerçeği ABD’nin strateji ve politika üreticileri görüyor, hem de yıllardır. O nedenle Çin’i nasıl durdurabileceklerine ilişkin planlar hazırlıyorlar…

ABD hegemonyasının inişe geçtiği ve hızla sonunun geldiği gerçeği artık batı dünyasının bile görmeye başladığı bir gerçektir özetle…

DÜZEN DEĞİŞİR

“ABD gider Çin gelir ama düzen değişmez” görüşü ise daha çok dünyanın birkaç özel aile tarafından yönetildiğini savunan komplo teoricilerinin üzerinden gelişen görüştür.

Bu görüş sahiplerine göre o özel aileler, ekonominin merkezi olarak geçen yüzyıl ABD’yi kullandılar, bu yüzyılda da Çin’i kullanmaya başladılar!

Kuşkusuz bir ciddiyeti yok…

Ama bu görüşten hareketle üretilen ve benim asıl üzerinde durmak istediğim görüşe gelebiliriz: Bu görüştekiler, ABD’nin liderliği ile Çin’in liderliği arasında, dünyanın sömürülmesi ya da baskı altında tutulması bakımında bir fark olmayacağını savunuyorlar.

Bu bakış, kuşkusuz batıdan bakmaktan kaynaklanan bir görüş; hegemonyacı yaklaşımdan kaynaklanan bir bakıştır.

Ancak Çin’in böyle bir hedefi yok. Yani Çin yönetimi, ABD’nin yerine dünyaya kendisinin hükmedeceği bir modeli savunmuyor. Çünkü komünist Çin yönetimi hegemonyacılığa karşı…

Bunu Çinli yöneticiler açık açık söylüyor; dahası Çin Komünist Partisi’nin yöneticileri, bu gerçeği daha iyi anlatabilmek için özetle “Çin emperyalist olmaya kalkarsa, Çin’e karşı ilk bir ayaklanırız” diyorlar…

YENİ DÜNYA DÜZENİ

Peki ABD gerilerken ve Çin yükselirken, nasıl bir düzen olacak bu durumda?

İşte asıl odaklanmamız gereken yer orası….

Çin’in yaklaşımı “birlikte yönetme” modeli şeklinde.

ABD gibi tek başına hükmeden değil, kolektif bir yönetim yani…

Aslında Çin bunu bulunduğu platformlarda uyguluyor da… Örneğin Şanghay İşbirliği Örgütü’nde Çin diğer üyeleri, örneğin ABD’nin NATO’daki diğer üyeleri baskı altında tuttuğu gibi tutmuyor. Şanghay İşbirliği Örgütü’nden BRICS’e, bulunduğu bütün platformlarda eşit ortaklığı savunuyor; kağıt üzerinde değil, pratikte de…

Çin’in ticaret yaptığı ülkelerle ilişkisi de bunun bir yansıması: Çin, ABD gibi yatırım yaptığı ülkeye “hukukunu değiştir” diye dikte etmiyor örneğin ya da ABD gibi kazancın büyüğünü alıp, ortağına küçük bir parça vermiyor.

Çin, birlikte kazanmayı, birlikte büyümeyi, birlikte gelişmeyi, birlikte kalkınmayı savunuyor ve bunu uyguluyor.

Çin’in Afrika’da tutulmasının nedeni de bu yaklaşımdan kaynaklanıyor. Afrikalılar, bu nedenle Çin’i, bugüne kadar kendilerini sömürmeye gelen batılılardan çok farklı yere koyuyorlar.

Çin’in bu yaklaşımının, örneğin BM’de kurumsallaştığını, Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üye sayısının arttığını, daha kolektif bir yönetim modeline geçildiğini, önümüzdeki uzak olmayan yıllarda göreceğiz…

Zira Amerikan hegemonyasının sonu, beklenenden daha önce geliyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Kasım 2020

1 Yorum

ABD VE ÇİN’İN HİNDİSTAN MÜCADELESİ

BIDEN VE ABD’NİN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ

En çok sorulan soru: Joe Biden’ın ABD başkanı olması Amerikan dış politikasında neyi değiştirecek? Biden Trump’ın hangi politikalarını değiştirir? Biden’ın Türkiye ve Ortadoğu (Güney Batı Asya) politikaları ne olur? Biden’in Çin ve Rusya politikaları ne olur?

Israrla belirttik: ABD başkanlarının değişmesi bu ülkenin “büyük stratejisi”nde köklü bir değişime neden olmuyor. Zira o büyük stratejiler uzun dönemlidir, en 3-4 on yılı kapsar ve “ana hedefi” gerçekleştirmek için belirlenmiştir.

Biden’lı dönem de o uzun dönemin içindedir.

ABD’NİN BÜYÜK STRATEJİSİ

Nedir peki ABD’nin büyük stratejisi?

Strateji, hedefi gerçekleştirmek için izlenecek yol, uygulanacak yöntem ve kullanılacak araçların bütünüdür.

ABD’nin ana hedefi, “baş rakibi” Çin’i küresel liderlik mücadelesinde önlemek ve yerini koruyabilmektir.

ABD’nin bu ana hedef için belirlediği büyük stratejisi ise Çin’i çevrelemektir. ABD Çin’i çevreleyebilmek için de iki yol belirlemiştir:

1. Malaka Boğazı’ndan Japonya’ya uzanan yay içinde kendi askeri gücüne dayanmak.

2. Hindistan’dan Japonya’ya uzanan yay içinde ittifaklar ile Çin’i kuşatmak.

OBAMA-TRUMP-BIDEN SÜREKLİLİĞİ

Bu büyük strateji, Obama döneminin de Trump döneminin de ABD’nin büyük stratejisiydi. Biden döneminin de ABD’nin büyük stratejisi olmaya devam edecek.

Nitekim Obama da Trump da bu büyük stratejinin gereği olarak Afganistan ve Irak/Suriye’den asker çekmeye ve bunları Çin’i çevreleme stratejisinde kullanmaya çalıştı. Her ikisi de bunda belli ölçülerde başarılı oldu.

Hem Afganistan’dan hem de Irak/Suriye’den tam olarak çekilememenin, bir miktar asker bulundurmanın nedenleri ABD içindeki iki farklı güç odağının stratejik yaklaşım farkı nedeniyledir. Konumuz olmadığı için ayrıntılı üzerinde durmuyoruz.

ABD ÇİN’İ KİMLE DENGELEYEBİLİR?

Biden döneminin ve Biden’dan sonraki dönemlerin de ABD açısından en önemli problemi, Hindistan’ı kazanıp kazanamama problemi olacaktır.

Yani ABD için bundan sonra en önemli problem, Hindistan’ı Çin’i çevreleme hedefi içinde büyük stratejisine dahil edip edemeyeceğidir.

Şöyle anlatalım:

ABD, Çin’in hızla kendisiyle arasındaki makası daraltmaya başladığını gördüğünden beri şunu saptadı: ABD, Asya-Pasifik devi Çin’i tek başına dengeleyemez. Asker bulundurduğu Japonya ve Güney Kore ile birlikte de dengeleyemez. Hatta Avustralya ve Yeni Zelanda gibi İngiliz Milletler Topluluğu üyeleriyle birlikte de dengeleyemez. Dahası coğrafi nedenlerle geleneksel ABD-AB transatlantik ittifakı da Asya-Pasifik devi Çin’i dengelemeye yetmeyecektir.

Peki nasıl dengelenecektir? Asya-Pasifik devi Çin, Asya’daki Çin’e komşu büyük bir kuvvetle dengelenebilir.

İşte bunun için ABD’nin stratejistleri “daha geniş Batı” kavramını ortaya attılar. “Daha geniş Batı”, Rusya’nın eklemlenmesiyle olacaktı. Nitekim Yeltsin dönemi Rusya’sı hem AB’ye hem de NATO’ya “ortak” yapılmıştı. Ancak bu tutmadı. Putin dönemi Rusya’sı hızla Yeltsin çizgisini terk etti ve bugünkü konumuna yerleşti.

İşte bu tablo üzerine ABD, Çin’i dengeleyebilmek üzere Hindistan’a yöneldi!

ÇİN’İN İKİ BÜYÜK HAMLESİ

Evet, Hindistan 1,3 milyar nüfusu ile Çin’den sonraki en kalabalık ülkeydi; ekonomisi her yıl büyüyordu, nükleer güçtü vb. Üstelik Hindistan’ın Çin’le sınır sorunu vardı, hatta bu geçen yüzyılın ortasında bir savaşa bile dönüşmüştü. Üstelik Çin Hindistan’ın baş rakibi Pakistan’a destek veriyordu.

Yani Washington için Hindistan, Çin’i dengelemede ortak edinilecek ideal ülkeydi.

Çin ise bu geniş süreçte ABD’nin müttefik bulma yaklaşımını kesebilmek için iki büyük hamle yaptı:

1. Önce ABD’nin “daha geniş Batı”ya dahil etmeye çalıştığı Rusya’yla Şanghay İşbirliği Örgütü’nü kurdu ve bunu “stratejik ortaklığa” yükseltti.

2. Ardından Rusya’yla birlikte hareket ederek Hindistan ve Pakistan’ı Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dahil etti.

ASYA-PASİFİK’TEN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİNE DÖNÜŞÜM

Ancak ABD Hindistan’a “kayıp” gözüyle bakmadı. Çin’i dengeleyebilmenin tek aracı olduğu için Hindistan’a yoğunlaşmaya ve bu ülkenin Çin’le arasını bozacak fırsatları oluşturmaya/değerlendirmeye çalıştı.

ABD Obama döneminde “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesini açıkladı. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Kasım 2011’de Foreign Policy’de, ülkesinin yeni dış politika yol haritasını ilan etti. Buna göre “politikaların geleceği Afganistan ya da Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak”tı.

Ardından buna uygun olarak ABD “Asya-Pasifik stratejisi” belirledi.

Hindistan’ın önem kazanmasıyla da ABD “Asya-Pasifik stratejisi”ni, “Hint-Pasifik Stratejisi”ne dönüştürdü.

ABD Savunma Bakanlığı’nın 1 Haziran 2019’da açıkladığı 64 sayfalık “Hint-Pasifik Strateji Raporu” özetle şu saptamayı yapıyor: Pentagon için, ABD’nin batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölge “ABD’nin geleceği için en kritik bölge”dir. Çünkü “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7’si Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”

SONUÇ

İşte Biden dönemi de bu büyük stratejiye uygun olarak Çin’i çevreleyebilmeyi, bunun için de Hindistan’ı kazanabilmeyi esas alacak.

Bu büyük stratejinin alt stratejilerinde ve taktik/politikalarında kuşkusuz kimi değişimler olacaktır. Örneğin Biden Trump’ın çok önemsemediği AB’yle ilişkileri yeniden güçlendirmeye çalışacaktır. Çin’in İpek Yolu projesini zaafa uğratabilmek için AB’yi kazanmaya çalışacaktır. Çin’i Afrika’da dengelemek için ABD-AB işbölümü kurmaya çalışacaktır.

Ancak önümüzdeki yılların küresel liderlik mücadelesi bakımından asıl mücadelesi, Hindistan’ı kazanma mücadelesi olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Ekim 200

2 Yorum

LİBERAL EKONOMİNİN GELECEĞİ VE 3. DÜNYA SAVAŞI RİSKİ

KAPİTALİST DÜNYANIN NAFİLE UMUDU: BIDEN

Ya savaşlar devrime yol açar ya da devrimler savaşı önler! Büyük devrimci Vladimir Lenin‘in bu sözleri, bugün yine günceldir.

Kapitalizm, 2008 küresel krizinden tam çıkamamışken, 2020’de covid salgını ile iyice krize girmiş durumda. Gelişmiş kapitalist ülkeler, ekonomilerindeki bu büyük daralmayı şimdilik emekçi halkın sırtına yükledikleri ağır yüklerle geçiştirmeye çalışıyorlar.

Peki ya sonra? Dünya Bankası’nın, Uluslararası Para Fonu IMF’nin beklenti raporları kapitalist dünya açısından hiç de iç açıcı değil. Büyük enerji, ilaç ve teknoloji şirketlerinin raporları da öyle…

Tablo, kapitalizmin önüne yeniden Keynes’i getirdi; yani piyasaya devlet müdahalesini…

Pek çok ülkede kamucu açılımlar gündemde ya da en azından tartışılıyor…

Ancak bu son tahlilde, en büyük şirketleri/tekelleri tatmin etmiyor!

ALMANYA VE JAPONYA’NIN ABD’YE ÇAĞRISI

ABD seçimlerinin tüm dünyada her zamankinden çok daha fazla izlenir olması biraz da bu nedenleydi. Kapitalist Batı dünyası, ABD seçimlerine “liberal ekonominin” geleceği bakımından odaklandı.

Nitekim Joe Biden’ın kazandığının anlaşılmasıyla, başta Almanya Şansöylesi Angela Merkel olmak üzere “kapitalist Batı”nın şefleri, ABD’ye “AB ile ABD’nin omuz omuza vererek küresel sorunların üstesinden geleceği” mesajını verdi (Sputnik, 9.11.2020).

Kapitalist dünyanın en doğudaki temsilcisi Japonya Başbakanı Suga Yoşihideikili ittifak” vurgulu bir açıklama yaptı ve ABD ile Japonya’nın “Hint-Pasifik refahı ve barışını sağlamak için” birlikte çalışması gerektiğini savundu (AA, 9.11.2020).

Hint-Pasifik refahı dedikleri, özetle ABD ile Japonya’nın Çin’i bölgesine hapsetmesiydi elbette!

Kısası Biden’ın seçilmesi ile gelişmiş kapitalist dünya liderleri, krizdeki kapitalizmi kurtaracak bir işbirliği için umutlandılar. Zira Donald Trump “önce Amerika” diyerek geleneksel müttefikleriyle işbirliğini azaltmış, rekabeti artırmış, hatta kimilerine ağır yaptırımlar uygulamıştı.

Peki Biden’lı ABD’nin ABD ve Japonya’yla işbirliğini esas alması kapitalizmi bu krizinden çıkarabilecek mi?

İNGİLTERE GENELKURMAY BAŞKANININ 3. DÜNYA SAVAŞI UYARISI

Tam bu noktada İngiltere Genelkurmay Başkanı Nick Carter’ın açıklaması dikkat çekiciydi. Carter açık açık 3. dünya savaşı olasılığına dikkat çekti: “Şu anda dünya endişe içerisinde ve belirsiz bir gidişatta yaşıyoruz. Küresel rekabet oldukça yüksek ve sahip olduğumuz risk oldukça büyük. Bunun yanında her geçen gün artan tansiyon da, yanlış hesaplamalar ve planlar yapmamıza zemin hazırlıyor. Bu durum yeni bir dünya savaşı riskini de artırıyor. Bu risklerin bilince olmamız gerek.” (Hürriyet, 9.11.2020).

Carter’a göre en büyük risk, insanların gittikçe savaşa girmenin makul olduğunu düşünmeleriydi: “Geçmişte yapılan hataları tekrarlayabilecek kişilere sesleniyorum. Önceki savaşlarda ölen insanları hatırlayın. Şu anda karşı karşıya kaldığımız en büyük risk, insanların yeni bir savaşa girmenin makul olduğunu düşünmeleridir. Geçmişi hatırlayın. Savaşa girmenin bir süreci, ritmi var. Önceki yüzyılda tansiyon arttı ve bu bazı yanlış hesaplamalara neden oldu ve sonunda da savaş çıktı. Umarım, bir daha böyle bir durumla karşılaşmayız.”

Benzer uyarılar ABD içinden de geliyor: Prof. Christopher Layne’in CFR’nin yayın organı Foreign Affairs’teki “Yaklaşan Fırtınalar” başlıklı makalesi bu bakımdan oldukça önemliydi. Prof. Layne, ABD içinde gittikçe Çin’e karşı şahinleşen bir anlayışa dikkat çekiyor ve ABD’nin Soğuk Savaş retoriğini tekrarladığına ve kamuoyunun Çin karşıtlığı üzerinden savaşa hazırlandığına dikkat çekiyordu (Aydınlık, 9.11.2020).

Bunun büyük bir hata olduğunu belirten Prof. Layne, “Çin’le savaşın faturasının çok ağır olacağını” belirtiyordu!

KAMUCULUK SAVAŞIN PANZEHRİ

ABD’deki seçimlerde ortaya çıkan “yarılma” aslında 2008’den beri toparlanamayan ve salgınla iyice derinleşen krizin de bir yansımasıydı: İşsiz Amerikalı sayısının 50 milyona yaklaştığı, en zengin yüzde 1’in malvarlığının ABD’nin yüzde 50’sinden fazla olduğu, ekonomik düzenin de siyasi düzenin de çatırdadığı bir tablo var…

Ekonomist Daron Acemoğlu’nun belirttiği gibi “Son 40 yılda yüksek eğitimliler ve geri kalanlar ile sermaye ve emek arasındaki büyük eşitsizlik arttı” (CRI Türk, 9.11.2020).

İşte hem ABD içindeki tablo hem de liberal düzenin çatırdaması, pek çok politikacı, ekonomist, diplomat ve askerde “3. Dünya Savaşı” riski endişesi yaratıyor.

Nükleer caydırıcılık başta olmak üzere kimi faktörler ise bu riskin önünde barikat olmayı sürdürüyor. Ancak asıl barikat, kapitalist dünyada hızla gelişen kamuculuk anlayışıdır. Kapitalist merkezlerde “liberal ekonominin” insanlık adına bir gelecek olmadığı, salgınla çok daha iyi görüldü. Ve bu anlayışın gelişmesi, insanlığın önündeki büyük felaket olasılığının panzehridir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10.11.2020

4 Yorum

İKİNCİ SOĞUK SAVAŞ

ABD RAKİPLERİYLE DE MÜTTEFİKLERİYLE DE SORUNLU

ABD’nin SSCB’yle son vuruşmayı yaptığı yıllarda, 1982-1989 arasında dışişleri bakanlığı yapan George Shultz, geçen günlerde Trump yönetimini iki konuda uyardı:

1. Eski ABD Dışişleri Bakanı Shultz, Trump’ın eylemleri nedeniyle ABD’nin Çin ve Rusya ile ikinci bir Soğuk Savaşın eşiğine geldiğini belirtti (1.11.2020).

2. Shultz, Trump’ın politikaları nedeniyle ABD’nin Avrupa ve Asya’da yakın müttefikleriyle bile ilişkilerini bozduğunu, Beyaz Saray’ın diplomasiyi bırakıp askeri tehditleri tercih ettiğini belirtti.

ABD’NİN ONLARCA ÜLKEYLE İLİŞKİSİ BOZUK

ABD başkanlık seçiminden hemen önce yapılan bu açıklama, kuşkusuz seçimlere dönüktü. Ancak doğruları, hatta eksik doğruları içeriyordu.

İkincisinden başlarsak…

Evet, ABD Shultz’un da işaret ettiği gibi Avrupa ve Asya’daki yakın müttefikleriyle bile ilişkilerini bozdu.

Avrupa ülkelerine ekonomik ambargo uyguladı: Fransa ve Almanya ile NATO aidatları konusunda karşı karşıya geldi. Almanya’nın Rusya’yla inşa ettiği Kuzey Akım-2 boru hattını en sert şekilde hedef aldı, boru hattında yer alan şirketlere ambargo uyguladı. 5G alt yapı işlerini Çinli şirketle yürüten İngiltere’yi açıkça tehdit etti ve belli ölçülerde geri adım attırdı. Çin’e en önemli limanını 25 yıllığına kiralayan İsrail’i tehdit etti.

ABD’nin Türkiye’yle ilişkileri ise tarihinin en kötü döneminde. ABD’nin PKK’ye binlerce TIR silah vermesinden FETÖ’yü desteklemesine, Doğu Akdeniz’den Ege’ye Türkiye’nin karşısındaki bölge ülkelerini arkalamasına, Rusya’yla ilişkisi ve özellikle S-400 hava savunma sistemi nedeniyle Türkiye’yi açıkça sert yaptırımlarla tehdit etmesine uzanan bir dizi problem var…

TRUMP YERİNE CLINTON OLSA TABLO FARKLI MI OLURDU?

Mesele şu ki, bu çok kısa özetlediğimiz sorunlar acaba Trump’tan mı kaynaklandı? Geçen dönem Trump yerine rakibi Hillary Clinton başkan olsaydı, ABD bu sorunları yaşamayacak mıydı?

Üç nedenle büyük oranda yaşayacaktı.

1. ABD başkanlarının değişimi, ABD’nin “büyük stratejisinde” köklü bir değişikliğe neden olmuyor.

2. ABD’nin sadece rakipleriyle değil, müttefikleriyle de sorunlar yaşaması, hegemonyasının zayıflamasının zorunlu sonucudur.

3. Trump’ın “önce Amerika” stratejisi karma bir stratejiydi ve kökü rakibi Clinton’un da bakanlık yaptığı Obama dönemindeydi.

Dolayısıyla asıl soru şudur: Yarın Trump yerine Biden başkan olsa, Shultz’un işaret ettiği sorunlar ortadan kalkacak mı?

Yani Çin ve Rusya’yla soğuk savaşın eşiğine geldiğini belirttiği ABD, ilişkileri normalleştirebilecek mi?

TRUMP MI, BIDEN MI?

ABD’nin Trump döneminde oldukça sorunlu hale gelen Çin ve Rusya’yla ilişkisi, Biden başkan olsa bile düzelmez…

Zira Trump’ın ABD’nin “baş rakibi” Çin’e karşı uyguladığı politikalar selefi Obama döneminde de uygulandı, bu ya da bir sonraki dönemdeki halefi tarafından da uygulanacak.

Bakmayın Trump’ın kamuoyuna “Biden kazanırsa Çin kazanacak, Çin ABD’yi ele geçirecek” sözlerine…

Ki aslında bu sözler kamuoyuna “esas rakip Çin’le ben daha iyi mücadele ederim” demekten başka da bir anlama gelmiyor aslında.

Dolayısıyla Trump ya da Biden fark etmez, ABD “büyük stratejisi” temelinde Çin’i bölgesine sıkıştırma hedefini sürdürecek.

O bakımdan asıl soru şudur: Çin’i durdurma şansı olmayan ABD’nin daha az hasar alması acaba hangi başkanla mümkündür?

ABD seçmeninin asıl üzerinde durması gereken işte budur!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Kasım 2020

3 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: