Archive for category CRI Türk

ABD Ukrayna’yı üçüncü kez neden cepheye sürüyor?

Ukrayna krizi ABD ve NATO’nun Rusya’yı tehditleri nedeniyle gittikçe büyüyor. ABD, Ukrayna’yı bir kez daha cepheye sürmüş durumda. Peki neden?

Bu sorunun yanıtını verebilmek için, önce, 2003 ve 2014’teki operasyonları anımsamamız lazım…

2003’TE TURUNCU DARBE

ABD’nin Ukrayna’yı ilk kez cepheye sürdüğü tarih 2004’tü. Bu ülkede bir “turuncu darbe” yaptı. Washington’un iki hedef vardı: Birincisi Rusya sınırına kadar sokulmak, ikincisi de Karadeniz’i NATO gölü yapmaktı.

Nitekim ABD bu amaçla bir yıl önce 2003’te Karadeniz’in doğusundaki Gürcistan’da da bir turuncu darbe yapmıştı. Öte yandan 2004 yılında Karadeniz’in batısındaki Romanya ve Bulgaristan’ı NATO’ya üye yaptı.

Böylece Karadeniz’e kıyısı olan altı devletten üçü, yani Türkiye, Romanya ve Bulgaristan NATO üyesi olmuş, diğer ikisi Ukrayna ve Gürcistan ise üye hedefiyle NATO’ya ortak yapılmıştı.

Moskova, kendisini çevreleyen bu stratejik hamleye sert yanıt verdi; 2008’de Gürcistan ve 2010’da Ukrayna’da Batıcı iktidarlar etkisizleştirildi.

2014’TE MAYDAN AYAKLANMASI

Ukrayna’da 2013 yılının son günlerinde iktidar değişikliği için yeni bir ayaklanma başladı ve 2014’ün ilk iki ayı boyunca sürdü. Elbette arkasında ABD vardı. Nitekim ABD Başkanı Barrack Obama, bir yıl sonra 3 Şubat 2015’te CNN’ye verdiği röportajda ayaklanmadaki rollerini sergilemişti: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.

Putin belki hazırlıksız yakalanmıştı ama sonrasında şartlar Rusya lehine gelişti: 16 Mart 2014 tarihinde yapılan referandum sonucunda Kırım yüzde 97 ve Sivastopol yüzde 96 ile Rusya’ya bağlanma kararı aldı.

Sonuçta ABD’ye bel bağlayan Ukrayna, çok önemli bir parçasını kaybetmiş oldu!

2021’DE AB-RUSYA MÜCADELESİ

Yeni ABD yönetimi, şimdi Ukrayna’yı üçüncü kez cepheye sürüyor. Joe Biden yönetiminin bu kez temel amacı, Ukrayna cephesi üzerinde AB-Rusya mücadelesi doğurarak, ordusuz Avrupa’yı NATO üzerinden yeninden kendi yörüngesine almak. Böylece “geleneksel müttefikiyle ilişkisini de restore etmiş” olacak!

Washington bu çatışmalı tablonun öncelikle Rusya-Almanya enerji işbirliğini kesmesini umuyor. Nitekim Biden yönetimi Almanya’dan asker çekme kararını da durdurdu. Hatta ABD Savunma Bakanı Lloyd AustinAlmanya’dan asker çekmek yerine ilave asker konuşlandıracağız” dedi.

İNGİLTERE AB’DEN DAHA HEVESLİ

Almanya başta AB’nin geneli ABD’nin Ukrayna cephesi oluşturma stratejisine mesafeli. Bu konuya Avrupa’da en hevesli ülke ise AB’den ayrılan İngiltere. İngiliz yetkililer Ukrayna’yı Rusya’ya karşı kışkırtıyorlar.

Öte yandan İngiltere’nin ABD adına Türkiye’yi Ukrayna cephesine dahil etme konusunda da rol aldığı anlaşılıyor. İngiliz Savunma Bakanı Ben Wallace bu amaçla Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı geçen hafta Londra’ya davet etti. İki Bakanın görüşmelerinin merkezinde Karadeniz vardı.

ABD, TÜRK-RUS İŞBİRLİĞİNİ HEDEF ALIYOR

ABD’nin Ukrayna’yı üçüncü kez cepheye sürmesinin alt hedeflerinden biri de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmek.

Yeni ABD yönetimi, Antony Blinken’in ifadesiyle “Türkiye’yi Rusya’ya daha fazla itmeden Atlantik’te tutma” stratejisini belirlemiş durumda. Biden-Blinken-Austin üçlüsü, Ukrayna krizinin Türk-Rus işbirliğinde iki nedenle gedik açacağını umuyor:

Birincisi Erdoğan yönetiminin İHA satışından Kırım desteğine Ukrayna’yla kapsamlı işbirliğinin; ikincisi de Ukrayna krizi nedeniyle Karadeniz’de artırılacak NATO varlığının Rusya’yı ciddi ölçüde rahatsız edeceğini görüyor.

Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Mısır temasları sırasında “Moskova, Türkiye’yi Kiev’in militarist eğilimlerinin teşvik edilmemesi konusunda uyarıyor” açıklaması yapması, bir yönüyle Putin’in Erdoğan’a yaptığı Montrö Boğazlar Sözleşmesi uyarısının da devamıydı.

KAYBEDEN UKRAYNA OLUR

Ukrayna krizi, gittikçe sertleşiyor. Kuşkusuz bunun silahlı bir çatışmaya dönmesi, bölge için felaket olacaktır. Binlerce kilometre öteden gelen ABD emperyalizminin bölgede çıkaracağı bir yangın, kuşkusuz en çok Ukrayna’yı yakacaktır. ABD’nin önceki hamlesinde Kırım’ı kaybeden Ukrayna’nın, bu kez ülkenin doğusunu kaybetmesi oldukça olasıdır.

Ancak bu yangından büyük zarar görecek bir diğer ülke de ne yazık ki ülkemiz olacaktır. Olası Türk-Rus düşmanlığının faturası, her iki taraf için de oldukça ağır olacaktır.

Ankara’nın ekonomi ve dış politikadaki sıkışmışlık nedeniyle Washington’un Ukrayna operasyonuna bir ölçüde destek verebileceği ihtimal dahilinde. Oysa Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin savaş ve barış şartları dışındaki “kendi güvenliğini tehdit altında görme” şartı bağlamında Karadeniz’e NATO yığınağını frenlese, ABD’nin saldırganlığını da frenlemiş olacaktır.

Görüldüğü gibi Montrö konusu, önümüzdeki kritik günler için hayat mamat meselesi olmuş durumda…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Nisan 2021

1 Yorum

Karadeniz’e ‘darbecilik’ örtüsü

İktidarıyla ve muhalefetiyle siyasetimizin çapsızlığının resmidir: 126 emekli büyükelçinin ve ardından 104 emekli amiralin Montrö konulu uyarısı, “darbecilik” tartışmasına boğuldu!

Oysa normal bir ülkede, ülkenin uluslararası bir sözleşme konusundaki en kıdemli ve en deneyimli 230 asker ve diplomatı o sözleşme konusunda bir riske dikkat çekiyorsa, o ülkede iktidarıyla ve muhalefetiyle herkes o dikkat çekilen konuya odaklanmalıydı.

Yapılmadı…

İktidar, “darbe bildirisi” diye işi amirallere operasyona kadar götürdü, muhalefetin bir bölümü de “iktidara yarar” diyerek bildiri sahiplerini kınadı…

DARBENİN İMASI BİLE YOK!

Bildirilerin elbette darbeyle ilgisi yok. Nitekim amiralleri darbecilikle suçlayan iktidar bile “darbe iması” var diyebiliyor en fazla ki o da yok.

Diğer yandan Cumhurbaşkanı, özetle amirallerin bildirideki görüşleri zaten tek tek değişik mecralarda dile getirdiğini, hiçbirine operasyon yapılmadığını, o nedenle ortada bir ifade özgürlüğü sorunu olmadığını ama amirallerin o görüşleri topluca bir bildiri haline getirmesinin “darbe iması” olduğunu savundu ki hukuken soruşturmayı iki kere çökertir!

Zira tek tek suç olmayan konu topluca da suç olmaz, kaldı ki anayasa açıktır; isteyen tek tek, isteyen topluca, ister yazılı, ister sözlü görüşlerini açıklar.

ABD’NİN MONTRÖ’YÜ DELME TEKLİFİ

Konuyu darbe tartışmasında boğmak, meselenin özünü örtmenin bir yolu elbette… Peki ne örtülüyor?

Bakınız imzacı amirallerden Atilla Kıyat iki yıl önce açıklamıştı: Dönemin ABD Büyükelçisi James Jeffrey, Türk ordusuna Montrö’yü delme teklifi yapmıştı. Teklife itiraz eden amiraller FETÖ’nün Ergenekon-Balyoz kumpaslarına uğradı!

Silivri duruşmalarında dava tutanaklarına da girdi: Bir bölümü bugünkü imzacılar olan amiraller, tek tek ABD’nin Montrö’yü delerek nasıl Karadeniz’e girmek istediğini, kendilerinin bunu nasıl engellediğini belgeleriyle anlattılar.

Bunlardan kamuoyunun en fazla bildiği örneklerden biri, ABD’nin Gürcistan’a 2008’de yardıma gitmeye çalışmasının önlenmesiydi örneğin…

Ki bırakın bizim amirallerimizin bu konuda ne dediğini, ABD’nin kendisinin dediği bile konunun esasını ortaya koyuyor. Geçen yaz, tam da Montrö Sözleşmesinin yıldönümü olan günlerde bir askeri tatbikat nedeniyle mesaj yayımlayan ABD’nin Ankara Büyükelçiliği şöyle demişti: “… Karadeniz’in dünyanın tüm milletlerine açık ve serbest olması umuduyla…”

ABD’NİN HEDEFİ KARADENİZ’E GİRMEK

Darbeydi, imaydı, şuydu, buydu, geçiniz…

Konunun esası budur! ABD, dünyada giremediği tek deniz olan Karadeniz’e girmek istemektedir. 1936 tarihli Montrö Sözleşmesi, ABD’yi gün ve tonaj olarak sınırlamaktadır. ABD 21 gün ve 15 bin ton sınırının kaldırılmasını ve Karadeniz’de sınırsızca bulunmayı istemektedir.

Neden? Çünkü ABD Avrasya’nın göğsüne oturmak istemektedir. Karadeniz’in kuzey batısındaki Doğu Avrupa’dan, Karadeniz’in güneydoğusundaki Kafkaslar’a kadar tüm bölgeyi denetim altında tutmak istemektedir.

Yeni ABD yönetiminin iki hedefi var: Almanya-Rusya enerji işbirliği ile Türkiye-Rusya enerji ve siyasi işbirliğini kesmek…

Almanya ABD’nin bu talebini kabul etmedi.Kuzey Akım-2 projesi tamamlanmak üzere. ABD ise Rusya’yı “şeytanlaştırılıp” AB ve NATO için “resmi düşman” ilan ederek ve Ukrayna cephesi üzerinden Avrupa ile Rusya’yı karşı karşıya getirerek hedefine ulaşmaya çalışıyor. Böylece AB’yle ilişkileri düzeltmek adı altında Avrupa’yı yeniden yedeğine almak istiyor.

Yeni ABD yönetimi, Türkiye’yi Rusya’ya daha fazla itmeden Atlantik kampında tutma stratejisi belirlemiş durumda. Bunun için de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirebileceği Karadeniz konusunu ve onunla bağlantılı olarak Ukrayna konusunu deşebildiği kadar deşmek istiyor.

Son dönemde Karadeniz’de artan askeri hareketlilik bu nedenle önemli. Ukrayna merkezli Rusya-NATO gerilimi bu nedenle önemli. Ankara’nın Rusya’ya karşı Ukrayna’yı destek veriyor olması bu nedenle önemli.

MONTRÖ’NÜN FESİH RİSKİ

İşte ABD tüm bunları kullanarak hem Türkiye’yi hem de Almanya’yı Rusya ile karşı karşıya getirmeye çalışıyor.

Montrö Sözleşmesi de ABD’nin tüm bu stratejik planlaması içerisinde kritik öneme sahip. O nedenle konunun Kanal İstanbul projesi üzerinden, Karadeniz’e kıyısı olan ABD denetimindeki ülkelerce tartışmaya açılabilme olasılığı büyük risktir. İşte büyükelçiler ve amiraller buna dikkat çekmektedir.

Nitekim Erdoğan’ın dünkü sözleri de o risk konusundaki haklılığı ortaya koymaktadır. Zira Erdoğan’ın “daha iyisi olana kadar Montrö’ye bağlılığımızı sürdürüyoruz” sözleri, sözleşmeden rahatsız olan taraflara “yeni masa kurma” teklifi sunma fırsatı doğurmaktadır!

AMİRALLER RİSK ALDI

Görüldüğü gibi konu gerçekte Türkiye’nin ulusal çıkarları bakımından hayati önemdedir. O nedenle hem büyükelçiler hem de amiraller, üstelik bu siyasi iklimde büyük risk olduğunu bile bile, bildiriler hazırlayarak kamuoyunu bilgilendirmektedir.

Ancak başta da belirttiğimiz gibi, ne yazık ki iktidarı da muhalefetinin bir bölümü de konuyu “darbe tartışması” içerisinde boğdu ve bu tartılmayı Karadeniz merkezli yeni güç mücadelesine örtü yaptı!

Hayat er geç bu kritik konuyla yüzleştirecek hepimizi…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Nisan 2021

4 Yorum

Büyük Ortadoğu Projesinden Batı Asya-Çin ittifakına

Alaska’daki ABD-Çin zirvesinin en önemli sonucu; Beijing (Pekin) yönetiminin artık vites yükselttiği gerçeğiydi.

Zira 18 Mart’ta başlayan zirvede, yeni ABD yönetimi tüm kibri ve üstenci bakışıyla muhatabına “ayar vermeye” kalktı. Fakat hiç alışık olmadığı bir tepkiyle karşılaştı!

ÇİN’İN YENİ-DİPLOMASİSİ

Çinli yetkililer, ABD’nin insan haklarından bahsedecek durumda olmadığını, uluslararası toplum adına konuşamayacağını ve üst perdeden buyuramayacağı karşılığını verdiler.

Bu emperyalist ABD’nin pek ummadığı, Çin’in geleneksel diplomasi anlayışıyla pek örtüşmeyen bir tepkiydi. Açık ki Çin yönetimi, artık ABD’ye karşı yeni-diplomasisini uygulayacaktı: Alttan almayan, bela istemeyen ama belaya da hakettiği yanıtı vereceğini gösteren tutum…

Peki Çin’i bu yeni tutuma iten neydi?

RAKİP ÇİN, DÜŞMAN RUSYA

Yeni ABD yönetiminin nasıl bir küresel politika izleyeceği netleşmeye başladı. Buna göre ABD Çin’i “uzun vadeli stratejik rekabet” yapacağı “rakip” olarak değerlendiriyor, Rusya’yı ise Avrupa ve NATO’ya “yakın tehdit” ilan ederek düşmanlaştırıyordu.

Bunun nedeni elbette ABD’nin öncelikle AB’yle ilişkileri onarma ihtiyacıydı. Yoksa ABD için “esas düşman” elbette Çin’di.

Nitekim ABD yönetimi Alaska Zirvesinden önce 12 Mart’ta Japonya, Avustralya ve Hindistan’la, Çin’e karşı Quad Zirvesi’ni düzenlemiş; ardından ABD Dışişleri ve Savunma bakanları, ikili basınç için Hindistan, Japonya ve Güney Kore’yi turlamıştı.

Kısacası ABD, Rusya’yı düşman ilan etse de, esas olarak Hint-Pasifik bölgesinde, Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinde Çin’i kuşatmaya çalışıyordu.

İşte Beijing yönetimi bu nedenle artık vites yükseltmeye karar verdi.

KAZAN-KAZAN ÖRNEĞİ: ÇİN-İRAN ANLAŞMASI

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin 6 Batı Asya (Ortadoğu) ülkesini kapsayan ziyareti, işte bu vites yükseltme durumunun önemli bir yansımasıydı. Çin, Batı Asya’ya, yani bir zamanlar ABD’nin sınır ve rejim değiştirmek üzere Büyük Ortadoğu Projesi ilan ettiği bölgeye, kazan-kazan yaklaşımı içinde zenginlik getirmeye geliyordu…

Çin yönetiminin bu ziyaret kapsamında yaptığı en önemli anlaşma İran’la oldu. Çin ve İran, ilişkilerinin “stratejik ortaklık” seviyesine ulaştığını ilan ederek, aralarında 25 yıllık bir işbirliği anlaşması yaptılar.

Anlaşma bankacılık, telekomünikasyon, liman, demiryolları, sağlık ve bilgi teknolojileri gibi birçok sektöre Çin’in 400 milyar dolarlık yatırım yapmasını öngörüyor. Çin bu yatırımın karşılığında da İran’dan düzenli olarak büyük iskontoyla petrol alacak.

Yani iki taraf da kazanacak; Ambargo altındaki İran 400 milyarlık yatırıma kavuşmuş ve petrol satışını garanti etmiş olacak; Çin ise karşılığında ucuz petrol almış olacak.

MASADA ÖNEMLİ PROJELER VAR

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin Suudi Arabistan ziyareti de önümüzdeki dönem için önemli gelişmelerin olabileceğine işaret etti. Zira Çin ve Suudi Arabistan, Körfez Serbest Ticaret Anlaşması konusunu masaya koydu.

Yine Çin’in diğer ülke ziyaretleri de benzer şekilde önümüzdeki süreçte çok önemli projelerin hayata geçebileceğini resmetti.

Wang Yi’nin Suudi Arabistan’dan sonra ve İran’dan önce ziyaret ettiği adres ise ülkemizdi. Wang Yi, muadili Mevlüt Çavuşoğlu’yla görüştükten sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da kabul edildi. Çin-Türkiye temasının önemi ise iki ülkenin de “stratejik ortaklık” seviyesinde ilişki kurma iradesini ortaya koyması oldu.

BEŞ MADDELİ PLAN

Çin’in Batı Asya’ya neyle geldiği ve ABD’den farkını ortaya koyan ise Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin ilan ettiği beş maddeli plandı:

1) Karşılıklı saygı.

2) Eşitlik ve adalet.

3) Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi.

4) Kolektif güvenlik.

5) Kalkınma ve işbirliği.

Bu beş madde, Çin’in karşılıklı saygı temelinde Batı Asya ülkeleriyle kazan-kazan temelinde, tıpkı İran’la olduğu gibi, çok büyük hacimli işbirliği anlaşmaları yapmak istediğini ortaya koyuyor.

ABD’nin füzelerinden, katliamlarından ve petrol hırsızlığından sonra Çin, bölgeye füze yerine ticaret, katliam yerine yatırım ve petrol hırsızlığı yerine indirimli petrol alım taahhüdü getiriyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
30 Mart 2021

2 Yorum

Dolar savaşları

Emperyalist ABD’nin iki büyük gücü var; biri devasa askeri gücü, diğeri de dolar…

ABD, geride kalan on yıllarda, doları küresel para rezervi yaparak saltanatını kurdu. Böylece karşılıksız dolar basabildi. Doların küresel rezerv para olmasının arkasındaki güç de kuşkusuz askeri gücüydü…

ABD şimdi üretimde ve ticarette gerilerken, hâlâ doların küresel rezerv para birimi olmasının avantajlarını kullanıyor.

Ancak “yeni dünya”, emperyalist ABD’nin bu ayrıcalığını da ortadan kaldırabilmek için önemli adımlar atıyor…

DOLARI VE BATI ÖDEME SİSTEMİNİ AZALTMA

Bu adımlardan sonuncusu, önümüzdeki Çin-Rusya zirvesinde de gündeme gelecek. İki ülke; ABD’nin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i “katil” ilan etmesinin ve ABD ile Çin arasındaki Alaska görüşmelerinin ardından bir araya gelerek, Washington’a karşı ortak tutum arayacak daha çok…

Zira Joe Biden’ın önce Münih Güvenlik Konferansı konuşması, ardından yayınladığı geçici strateji belgesi kılavuzu, emperyalist ABD’nin Çin ve Rusya’ya karşı açık bir mücadeleye girişeceğinin işaretlerini ortaya koyuyor…

Peki Çin ve Rusya, pratikte ABD’ye karşı neler yapacaklar?

İşte Lavrov’un Çin-Rusya zirvesinden önce söyledikleri buna ışık utuyor:

– “Teknolojik anlamda bağımsızlığımızı artırarak, ulusal ve dolara alternatif uluslararası para birimleri ile işlem yaparak yaptırım risklerini azaltmalıyız.”

– “Batı kontrollü uluslararası ödeme sistemlerinin kullanımından uzaklaşmalıyız.”

Bu “doların ve Batı kontrollü ödeme sistemlerinin kullanımını azaltma” hedefi, özellikle ve öncelikle, ABD’nin diplomasi yerine kullanmaya başladığı yaptırım kartına karşı bir önleme amacı taşıyor.

ÇİN, RUSYA VE HİNDİSTAN’IN DOLAR KARŞITI HAMLELERİ

Aslında Çin ve Rusya başta olmak üzere, Hindistan ve İran gibi ülkeler, hatta Türkiye bile son birkaç yıldır dolara karşı uluslararası ticarette ulusal para kullanımını savunuyor ve bu ülkeler bu konuda şu önemli adımları da attı:

Çin ve Rusya, ulusal para birimleriyle ticaret yapılmasını öngören hükümetler arası anlaşma imzaladı (28.06.2019).

Rusya ve Türkiye, ulusal para birimlerinin kullanılması yönünde anlaşma imzaladı (08.10.2019).

Hindistan ve İran, petrol ticaretinde Hint Rupisi kullanma kararı aldı (08.12.2018).

Rusya Merkez Bankası, dolar rezervinin bir bölümünü Çin yuanı, Japon yeni ve avroya dönüştürerek, doların payını en düşük seviyeye indirdi (10.01.2019).

Görüldüğü gibi üç büyük merkez, Çin, Rusya ve Hindistan, adım adım kendi aralarındaki ve başka ülkelerle aralarındaki ticareti dolardan diğer paralara doğru kaydırıyorlar.

Bu eğilimin Avrupa’da da olduğunu önemle belirtelim. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un şu sözleri, Avrupa’nın genel yaklaşımını yansıtıyor: “Avro henüz doların alternatifi değil, ama dolara daha az bağımlı olmak bir egemenlik meselesi” (12.11.2018).

MALİ SERMAYENİN ELİNDEKİ BALON

Doların küresel para rezervi olma özelliğinin azaldığı koşullarda, küresel emperyalist sistem açısından en önemli sorun, mali sermayenin kontrolündeki doların ne olacağıdır. Zira bu kimi önemli kapitalist ekonomistlere göre bile oldukça büyük bir balondur. Bu balonun patlaması, kapitalist dünyanın gördüğü göreceği en büyük kriz ve yıkım olacaktır.

O nedenle kimi kapitalist merkezler, yavaş yavaş resmiyet kazanan dijital paraları da değerlendirerek, sistemi yıkmayacak bir dönüşüm aramaktadırlar.

Ancak her halükarda önümüzdeki yıllar, doların saltanatının zayıflayacağı ve en sonunda yıkılacağı yıllar olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
23 Mart 2021

1 Yorum

Erdoğan’ın Batı’ya çağrısı ve Astana’nın reddi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye krizinin 10. yılı dolayısıyla ABD’nin ünlü yayın organı Bloomberg için bir makale kaleme aldı.

Erdoğan, “Batı, Suriye iç savaşının bitmesi için Türkiye’ye yardım etmeli” başlıklı makalesinde, Washington ve Brüksel’den destek istedi!

ERDOĞAN’A GÖRE BATI’NIN ÜÇ SEÇENEĞİ

Erdoğan, Suriye krizinin 10. yılında, Batı’nın önünde üç seçenek olduğunu savundu:

1. Erdoğan’a göre Batı’nın önündeki ilk seçenek, Batı’nın Suriye’ye müdahale etmemesi… Bunu “tribünden izlemek” olarak niteleyen Erdoğan, Batı’nın sahaya inmesi gerektiğini savunuyor. Dahası, Batı Suriye’ye müdahale etmediği taktirde, bunun hem Batı’nın ahlaki iddiasını zayıflatacağını hem de terör ve göç üzerinden Avrupa’nın siyasi istikrarının tehdit altında kalacağını savunuyor.

2. Erdoğan’a göre Batı’nın önündeki ikinci seçenek ise Batı’nın askeri, ekonomik ve diplomatik olarak tüm imkanlarını seferber ederek Suriye’ye müdahale etmesi!

Ancak Erdoğan bu ikinci seçeneği olası görmemekten yakınıyor.

3. Erdoğan’a göre Batı’nın üçüncü ve en makul seçeneği ise şu: Türkiye’yi desteklemek!

BATI, ERDOĞAN İÇİN NE YAPMALI?

Peki Erdoğan’a göre Batı Türkiye’yi Suriye’de nasıl desteklemeli?

1. Batı (ABD), YPG yerine Türkiye’nin kurduğu ve desteklediği ÖSO’ya yardım etmeli.

2. Batı (AB), yeni göç dalgalarının oluşmaması için Türkiye’ni yükünü (mali) paylaşmalı.

3. Batı (ABD-AB), Türkiye’nin Suriye’de oluşturduğu güvenli bölgelere yatırım yapmalı.

AKP’NİN SURİYE HEDEFİ: YENİ SİYASİ SİSTEM

Tek kelimeyle vahim!

Batı’nın ABD’siyle, Fransa’sıyla 10 yılda hedefine ulaşamadığı, Beşar Esad yönetimini yıkamadığı ve Suriye’yi birkaç parçaya bölemediği şartlarda, Erdoğan hâlâ Batı’dan medet umuyor, hâlâ Batı’dan yardım istiyor!

Ne için? Sözde Suriye’ye demokrasi götürmek üzere Esad yönetimini yıkabilmek için!

Öyle ki, Erdoğan, Batı’dan destek istediği bu makalesinde, yanlış olduğu onlarca kez ortaya çıkan Suriye politikasını hâlâ savunuyor ve başından beri pozisyonlarının hiç değişmediğini gururla savunuyor!

Ve değişmeyen hedefini de vurguluyor: Yeni bir siyasi sistemin kurulması!

ASTANA’NIN İLKELERİNE AYKIRI

Erdoğan’ın Batı’dan yardım isteyen bu makalesi, öncelikle Türkiye’nin içinde yer aldığı Astana Platformunun ilkelerine ve Astana’daki ortakları Rusya ile İran’ın Suriye politikasına aykırıdır.

Nedir özetle Rusya ve İran’ın Suriye politikası? Erdoğan’ın yardım istediği o Batı’nın Suriye’yi yıkma ve parçalama hedefini durdurmak. Nitekim Rusya ve İran bunu çok büyük ölçüde sağlamıştır da…

Moskova ve Tahran’ın varlığı nedeniyle Batı, Suriye’den önemli oranda çekilmek zorunda kalmış, yıkamadığı rejimi istikrarsız kılabilmek için terörü desteklemeyi sürdürmüştür.

İşte bu şartlarda Ankara’nın Moskova ve Tahran’ın konumuna aykırı bir şekilde Washington ve Brüksel’i Suriye’de yardıma çağırması, vahimdir, Astana’nın reddidir!

AKP’NİN SURİYE HEDEFİ

Aslında ortada bir sürpriz yok. Rusya’yla normalleşme ve Suriye’deki hamleler, iddia edildiği gibi Türkiye’nin bölgede ABD’yle bir savaşı değildi elbette. Erdoğan, neo-Abdülhamitçi bir anlayışla, Rusya’yla anlaşarak kendisine Suriye’de alan açıyor, bunu ABD’yle pazarlığında kullanıyor ve bu iki büyük kuvveti de AB ile dengelemeye çalışıyordu.

İşte İdlib’in bir düğüm olmaya devam etmesi de bu nedenleydi. Nitekim Erdoğan, Batı’dan yardım istediği bu son makalesinde, İdlib’deki konumlarını da bir kez daha ortaya koymuş: “Muhalefetin son kalesi olan İdlib’e yönelik saldırıyı durdurmak amacıyla Suriye rejiminin pozisyonuna müdahale ettik.”

Bugün İdlib’deki muhalefeti (Astana belgelerinde ılımlı ve radikal teröristler) korumanın, pratikte Şam yönetiminin topraklarına egemen olmasını engellemekten ve bu yolla Suriye’deki iç savaşının sürmesini sağlamaktan başka anlamı yok!

ERDOĞAN’IN ALAMADIĞI DERSLER!

Özetle Erdoğan Suriye’de hâlâ Esad’ı yıkma hayali kuruyor, hâlâ “güvenli bölge” dediği kontrolü altındaki bölgeleri elinde tutmak istiyor, hâlâ bunun için Batı’nın desteğini arıyor ve hâlâ PYD bölgesine karşı ÖSO bölgesi pazarlığına açık!

Yani krizin 10. yılında Erdoğan’ın Suriye’den çıkardığı tek bir olumlu ders yok!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
16 Mart 2021

3 Yorum

ABD’den AB’ye NATO sopası

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Avrupa Birliği’nin Avrupa’yı savunacak durumda olmadığını belirtmesi ve Avrupa’yı AB üyesi olmayan ABD, İngiltere ve Türkiye’nin koruduğunu söylemesi, oldukça önemli mesajdı.

STRATEJİK ÖZERKLİK

Stoltenberg’in bu açıklamasını, Washington’un bir mesajı ve uyarısı olarak okuyoruz. Şundan:

NATO Genel Sekreteri, bu mesajıyla esas olarak başını Paris’in çektiği “savunmada stratejik özerklik” isteyen anlayışı hedef alıyor.

Anımsayalım: AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Project Syndicate’te yayımlanan makalesinde, özetle, “ortaya çıkan yeni koşullar nedeniyle AB’nin kendi kaderini kendi ellerine alması gerektiğini” belirtmiş ve “bunun gerçekleşebilmesi için de AB’nin ‘stratejik özerklik’ geliştirmek zorunda olduğunu” kaydetmişti.

Borrell, “stratejik özerklik” kavramını ise şöyle açıklamıştı: “Bir yandan ittifakları güçlendirip çok taraflılık ve açıklığa bağlı kalırken, kendi adına düşünme ve kendi değerlerine ve çıkarlarına göre hareket etme yeteneği.”

AVRUPA ORDUSU

Atlantik içinde “stratejik özerklik” isteyenlerin asıl düşüncesinin bir Avrupa ordusu kurmak olduğu ise sır değil. İki yol önce Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Rusya tehlikesine dikkati çekerek, “ABD’ye bağımlı olmayan, egemen bir AB ordusu kurmadıkça Avrupalıların güvende olamayacağını” söylemişti.

Öte yandan Almanya Başbakanı Angela Merkel de bir “Avrupa Güvenlik Konseyi” kurulmasını önermişti.

Washington ise bu çabalara şiddetli tepki göstermiş, AB ülkelerinin NATO’ya borçlarını ödemelerini istemişti.

ABD’NİN AB’Yİ DENETİMDE TUTMA ÖRGÜTÜ

Peki ABD neden AB’nin ordu kurmasını istemiyor?

Bu sorunun yanıtı, NATO’nun gerçek anlamına da işaret ediyor: NATO bir askeri örgüt olmaktan ötesidir, bir siyasi örgüttür ve ABD’nin müttefiklerini denetim altında tutma aracıdır.

ABD bu nedenle ilk günden itibaren Avrupa ülkelerinin askeri ihtiyaçlarını kendisi üstlendi; karşılığında da başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkelerine yerleşti. Böylece Soğuk Savaş’ta Avrupa’yı denetim altında tuttu ve SSCB’ye karşı kullandı.

Bu elbette iki dünya savaşıyla büyük yıkım yaşayan Avrupa’nın da işine geldi. Savunmaya ayıracağı kaynağı, ekonomik kalkınmada kullanabildi. Ta ki ABD Başkanı Donald Trump’ın AB ülkelerinden NATO’ya katkılarını artırmalarını isteyene kadar…

Zira ABD’nin ekonomisi geriliyordu, hegemonyası zayıflıyordu; “önce Amerika” diyen ABD de, “koruduğu mahallenin kabadayısı” olarak haraç istiyordu…

RUSYA TEHDİDİYLE AB’Yİ HİZAYA SOKMAK

Yeni ABD Başkanı Joe Biden, “uzun vadeli stratejik mücadele” edeceği Çin’e karşı, AB’yi yeniden müttefik yapma peşinde. Biden da, Blinken de bunu açık açık ifade ettiler.

AB’yi bu konumlanmaya ikna etmenin gerekçesi ise Çin’le birlikte hareket eden Rusya’nın AB için yakın tehdit olduğunu savunmak ve Rusya’ya karşı da AB’yi savunacak araç olarak yeniden NATO’yu öne çıkarmak…

Biden bunu Münih Güvenlik Konferansında dile getirdi. Zaten Trump döneminde başlayan Baltık’tan Doğu Akdeniz’e inen hattın inşası da bu amaçladır…

TÜRKİYE’Tİ ATLANTİK’E ÇIPALI TUTMA ARACI

Aslında ABD’nin AB için NATO’yu bu şekilde araç olarak kullanması, Türkiye için de geçerli…

ABD, Türkiye’yi Atlantik cephesinde tutabilmenin en önemli aracı olarak NATO’yu görüyor; NATO üzerinden Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirebileceğini hesaplıyor.

Karadeniz’de ABD-Türkiye ortak tatbikatı başta olmak üzere kimi faaliyetler, Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutabilmeyi hedefliyor.

MÜTTEFİKLERİN YÖRÜNGEDEN ÇIKMA EĞİLİMİ

Aslında bu tartışma, kurulmakta olan yeni dünyanın da işaretlerindendir: Tek kutuplu dünyanın ardından beş merkezli dünyanın oluşmaya başlaması, geçen yüzyıl boyunca ABD’nin müttefiki olmuş, onun yörüngesinde kalmış, NATO üzerinden Washington’un uydusuna dönüşmüş devletlere geniş bir manevra alanı kazandırıyor.

ABD’nin zayıflaması, yörüngeden sapmalar ortaya çıkarıyor. ABD’nin müttefikleri Atlantik içinde “stratejik özerklik” kazanmaya, hatta görece bağımsız hareket etmeye çalışıyor.

O nedenle AB içinde bu “stratejik özerklik” tartışmasını önümüzdeki süreçte daha çok yaşayacağız.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Mart 2021

3 Yorum

Çin’le gizli füze anlaşması

28 Şubat süreci, daha çok irticayla mücadele boyutuyla anımsanıyor. Oysa 28 Şubat süreci, özü itibariyle Türkiye’nin Atlantik bağı karşısında “stratejik özerklik” arayışıydı. İrtica da, bu eksen içinde, ABD’nin “ılımlı İslam” projesi olması üzerinden hedef alınıyordu.

Sürecinin salt türban konusuna indirgenerek ele alınıyor olması, sadece bir “28 Şubat mağduriyeti” oluşturma ihtiyacı nedeniyle değil, ondan daha çok sürecin Atlantik karşıtı boyutunu gizlemek içindir.

28 ŞUBAT’IN İKİ TEMEL HEDEFİ

Oysa 28 Şubat;

1. Türkiye’nin bölgesinde Rusya ve İran’la işbirliği yapması gerektiğini savunuyordu.

2. ABD ve NATO’ya silah bağımlılığının azaltılmasını hedefliyordu.

İşte bugün Türkiye’nin gurur duyduğu Milli Gemi Projesi (MİLGEM) bir 28 Şubat eseridir. MİLGEM ile Türk Deniz Kuvvetleri büyük oranda millileştirildi. Türkiye kendi savaş gemilerini yapar ve ihraç eder hale geldi.

28 Şubat, sadece denizde değil, karada ve havada da ulusal savunma ve silahlanma anlayışına ulaşmak istiyordu. Bunun için ABD ve NATO’ya olan silah bağımlılığından kurtulmak gerekiyordu. Bu hedefin ara aşaması da öncelikle silah envanterini çeşitlendirmekti. O sürecin devamı, teknoloji transferi ile ulusal silahlanma yoluydu.

TOROS FÜZELERİ

Pek bilinmez…

Türkiye, 28 Şubat sürecinde Çin’le gizli bir füze anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre karadan karaya 80 kilometre menzilli, toplam 19 üniteden oluşan bir WS-1 bataryası alındı. Anlaşmaya göre teknoloji transferi ile 5 batarya Türkiye’de ortak üretildi.

O süreçte bu resmi olarak açıklanmadı. Türkiye, Çin’den teknoloji transferi ve ortak üretimle geliştirilen “Toros” füzelerini, TÜBİTAK ve SAGE üretimi olarak IDEF Fuarı’nda sergiledi. TSK envanterine giren füzeler, 70-100 km menzilli ve karadan karaya ya da denizden karaya kullanılabiliyor (“Ordudan Çin açılımı- Çin’le ‘uzay’da işbirliği”, Milliyet, 4 Nisan 2005).

Türkiye, sonraki yıllarda Toros’u geliştirdi ve 160 km menzilli Toros-260’ı üretti (“Toros topçu roketi”, 14 Mayıs 2016: http://www.millisavunma.com/toros-topcu-roketi/).

Yine Hava Kuvvetleri Komutanı Org. İbrahim Fırtına’nın Çin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Çiao Çingçen’i ziyaretinde de “orta menzilli hava savunma füzeleri” konusunda önemli görüşme yapılmıştı (Kamil Erdoğdu, “Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Fırtına Çin’de”, Anadolu Ajansı, 4 Nisan 2005).

Ancak Türkiye arkasını getirmemişti…

MEVCUT BAĞIMLILIK – OLASI BAĞIMLILIK

Türkiye’nin Çin ve Rusya’yla ilişkilerini geliştirmesini savunduğumuzda, hatta Ankara’nın her iki başkentle işbirliğini stratejik düzeye çıkarması gerektiğini belirttiğimizde karşımıza hep şu argüman çıkıyor: “ABD’ye bağımlı olmayalım da Rusya ve Çin’e mi bağımlı olalım?”

“Tam bağımsızlığı” savunuyor gibi görünen bu argüman, pratikte “ABD’ye bağımlılığı sürdürmeyi” savunmaktadır.

Zira Türkiye’nin ABD’ye “mevcut” bağımlılığı ile Çin ve Rusya’ya “olası” bağımlılığını kıyaslamak eşyanın tabiatına aykırıdır.

Rusya’dan ya da Çin’den füze almak, Türkiye’yi bu iki ülkeye bağımlı yapmaz ama silah envanterini çeşitlendirmesi bakımından ABD’ye bağımlılığının oranını düşürür.

S-400 ÇALIŞTIRILMALI – F35 UNUTULMALI

Elbette esas hedef “tam bağımsızlık” ve ulusal savunma-silahlanmadır.

Ancak 70 yıldır neredeyse yüzde 100 oranında ABD ve NATO silahlarına bağımlı olan bir ülkede, birden yüzde 100 ulusal silahlanmaya geçebilmek olası değildir.

Bu gibi durumlarda birinci adım silah envanterini çeşitlendirmek, ikinci adım da teknoloji transferi ve ortak üretimdir. Ulusal silahlanma bu ikinci adımın arkasında gelir.

Türkiye, 28 Şubat’ın bu anlayışını, kesintilere, bocalamalara, gelgitlere rağmen sürdürmek zorundadır. Bu nedenle Türkiye’nin hızla atması gereken iki önemli adım vardır:

1. Salgın gibi ucuz bir bahaneyle çalıştırılması ertelenen ve Girit Modeli gibi açıklamalar üzerinden ABD’yle pazarlığı sürdürülen S-400’ler, aktif hale getirilmelidir.

2. ABD’nin S-400 nedeniyle Türkiye’yi F-35 programından çıkartması karşısında parayla lobi tutup o programa yeniden dönmeye çalışmaktan vazgeçilmelidir. F-35 programı ile Türk Hava Kuvvetlerinin ABD’ye yüzde 100’e yakın oranda bağımlı hale geleceği gerçeği görülmelidir.

Kaldı ki F-35 açısından gerçek durum şudur: ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Test ve Değerlendirme Ofisi, F-35’lerde 871 kusur tespit etmiş durumda (Bloomberg, 14.1.2021). Bu oran Nisan 2018’de 941’di. Yani iki yılda 941 kusurdan yalnızca 70 adeti çözülebilmiş durumda.

Bu nedenle Türkiye, kendi ulusal uçağını yapma hedefiyle bir başka 5. nesil uçak alımına hızla yönelmelidir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
2 Mart 2021

1 Yorum

Teksas’ta neoliberalizminin sefaleti

Sistemlerin gerçek anlamda yetkinliği ya da başarısı olağan zaman ve durumlarda değil, olağanüstü zaman ve durumlarda anlaşılır.

İşte Covid-19 salgını da neoliberal kapitalist sistemin yetkinliğinin test edildiği bir olağanüstü durum oldu: Neoliberal kapitalist sistemin merkezi olan ABD, salgın karşısında tel tel döküldü!

ABD’NİN COVİD’LE MÜCADELE BAŞARISIZLIĞI

ABD’nin salgınla mücadeledeki başarısızlığını salt Trump’ın kötü yönetimine bağlayamayız elbette.

Tamam, Trump salgını ciddiye almadı, gerekli önlemleri almakta geç kaldı, salgını Çin düşmanlığının bir aracı olarak kullanmaya çalıştı ve başka pek çok hata yaptı ama Trump yerine Biden da olsa ABD’nin neoliberal kapitalist sistemi yine de başarısız olacaktı.

Çünkü kâr odaklı bir sitem, salgın gibi büyük felaketler karşısında geniş kitlelerin çıkarlarını değil, doğası gereği sermayeyi gözetir. Nitekim ABD’de de öyle olmuştur: Salgında zenginler daha da zenginleşirken, yoksullar daha da yoksullaşmıştır.

ABD’nin en zengin yüzde 1’inin servetinin toplamı, yüzde 50’nin servetinin toplamına eşitlenmiştir. Böylece zengin ile yoksul arasındaki makas açılmıştır.

Diğer yandan ABD’de işsiz sayısının 50 milyona yaklaşması, sokaklarda yaşayan evsizlerin çoğalması, özel sağlık sigortası olmayan Amerikalıların durumu, tedavinin olağanüstü pahalı olması, salgının ilk zamanlarında sağlık sigortası olmayan Amerikalılara test yapılmaması gibi sisteme ait ilkellikler dahil pek çok konu, salgın karşısında neoliberal kapitalist sistemin başarısızlıklarını resmeden çıktılardı…

TEKSAS HAVAYA DEĞİL SİSTEME YENİLDİ

ABD’nin sisteminin yetkinliğini test eden bir diğer olağanüstü durum da şimdi Teksas’ta yaşanıyor. Havalar mevsim normallerinin altında, son 30 yılın en soğuğu yaşanıyor. Elektrikler kesik, doğalgaz şebekeleri çökmüş durumda, internet ve telefonlar kapalı, sular akmıyor…

Birkaç günde içinde 70 Amerikalı soğuktan donarak öldü. 21. yüzyılda bir insanın soğuktan donarak ölebilmesi, “Amerikan rüyasının” pembe tablosuna hiç de uymuyor elbette…

Peki ölümlerin esas sebebi ne? Havaların soğuk olması mı?

Değil elbette! Havalar dünyanın pek çok ülkesinde de soğuk. Hatta pek çok ülkede Teksas’tan çok daha soğuk.

O nedenle Teksaslı aslında havaya değil, sisteme yenildi.

FELAKETİN İKİ NEDENİ

Teksas dünyanın enerji merkezlerinden biri oysa. Üstelik Teksas’ın petrol baronları sistemin de ağababaları durumunda. Ancak buna rağmen bu felaket yaşandı.

Teksas’ın güçlü ekonomisine, enerji merkezi olmasına rağmen soğuğa teslim olmasının birbirini bütünleyen iki nedeni var:

1. Teksas’ın elektrik şebekesini ulusal ağdan çıkarmış olması.

2. Elektrik üretimi ve dağıtımı tamamen özelleşmiş durumda. Bu da birincisi plansızlığı ikincisi de aşırı rekabeti doğuruyor. Aşırı rekabet de şirketlerin altyapıya gerekli önemi vermemesine neden oluyor. Böylece yenilenmemiş altyapı da havanın normalden fazla soğuması gibi olağanüstü durumlarda yetersiz kalmış oluyor.

TÜRKİYE’NİN ÇIKARMASI GEREKEN DERSLER

Teksas’taki felaketten en çok ders çıkarması gereken ülkelerin başında Türkiye geliyor. Çünkü Türkiye de “Küçük Amerika” olma hayali içinde 1980’de serbest piyasa ekonomisine geçtikten sonra, adım adım yıllar içerisinde enerjisini özelleştirdi.

AKP döneminde ise illerin enerji üretimi ve dağıtımı pek çok farklı şirketlere dağıtıldı. Aynı şekilde plansızlık ve aşırı rekabet nedeniyle altyapı yatırımlarının olması gerektiği gibi yapılmadığı görülüyor.

İstanbul’da sıra sıra ilçelerin uzun saatlere yayılan elektrik kesintileri, sistemin altyapı sorunları açısından bir alarm aslında…

Elektrik ile doğalgazın birbirine bağlanması, birinin yokluğunun diğerini etkilemesi ise ayrı bir sorun zaten.

ÖZELCİLİK DEĞİL KAMUCULUK

Dünyanın Teksas felaketinden çıkaracağı yegâne sonuç ise şudur: İnsanı değil kârı odak alan kapitalist sistem, öldürüyor!

Serbest rekabet adı altında sermayenin dizginsiz şekilde piyasaya egemen olduğu özelciliğin felaketler karşısındaki tek başarısı, özelciliğe kazandırmasıdır; krizlerde zenginlerin daha zengin ama yoksulların daha yoksul olması bundandır.

Felaketler kamusal sorunlardır; o nedenle felaketler karşısında özelcilik değil, ancak kamuculuk başarılı olur.

Covid-19 salgını Avrupa’ya geldiğinde bu gerçek görülmüştü; İtalya’da ve İspanya’da bir anda kamuculuğun önemi görülmüş; özel hastanelerin kamulaştırılması gündeme gelmişti. Yine salgın boyunca görüldü ki Çin’in salgınla mücadelesindeki başarısının temel nedeni de kamuculuğuydu.

Kısacası, dünya “kamuculuk mu, özelcilik mi” sorusunun yakıcılığıyla artık çok daha fazla karşı karşıya…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
23 Şubat 2021

4 Yorum

Pentagon’da Çin Görev Gücü

ABD Başkanı Joe Biden, “Eğer harekete geçmezsek Çin bizi geçecek. Hızlanmak zorundayız” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de “Trump’ın Çin’e karşı sert yaklaşımı doğruydu” diyerek, aynı sertliği sürdüreceklerini işaret etmiş oldu. Nitekim Blinken o konuşmasında, Çin’e karşı askeri bakımdan caydırıcı bir şekilde konumlanarak bu ülkeye karşı güçlü pozisyonda olmak istediklerini belirtti.

Bu yaklaşım, sahaya da yansıma başladı:

ABD’nin iki uçak gemisiyle Güney Çin Denizi’nde Çin’i hedef alan tatbikatı, Covid-19 üzerinden Çin’i ve DSÖ’yü hedef alması, Uygur ve Hong Kong konularında bir ülkenin içişlerine müdahale etmenin bile ötesine geçen açıklamaları; Biden yönetiminin Çin’e saldırganca bir tutum izleyeceğini gösteriyor.

15 KİŞİLİK EKİP

Cumhuriyet gazetesinde köşemizde iki gün boyunca incelediğimiz Atlantik Konseyi’nin yayımladığı “Daha Uzun Telgraf” başlıklı “Çin’e karşı ABD stratejisi” raporu, görülmekte ki Biden yönetimi tarafından uygulanacak.

O strateji, esas olarak Çin yetişmeden bu ülkeyi olabilecek en saldırgan yöntemlerle baskılamayı, kuşatmayı hatta askeri kışkırtmalar uygulamayı öngörüyor…

Washington yönetimi neredeyse o strateji raporuna tıpatıp uyan adımlar atmaya başladı. Örneğin ABD Başkanı Joe Biden, Pentagon bünyesinde “Çin Görev Gücü” adlı bir birimin kurulduğunu açıkladı.

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un konuyla ilgili açıklamasında “Çin Görev Gücü’nün ana odağının Çin’e yönelik politika, program ve süreçlerin analizi olacağı” belirtildi.

Açıklamada, Çin Görev Gücü’nün asker ve sivil 15 kişiden oluştuğu, direktörlüğüne Savunma Bakanlığı Özel Müsteşarı Dr. Ely Ratner’in atandığı kaydedildi.

PASİFİK CAYDIRICILIK İNİSİYATİFİ

Çin Görev Gücü direktörü olan Ely Ratner oldukça deneyimli bir bürokrat. Daha ilginci, Ratner’in Kurt Campbell’le ortak Çin karşıtı yaklaşımı sergilemiş olması…

Kurt Campbell da, Biden’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’ne atadığı bir bürokrat. Campbell’ın konsey içindeki görevi Hint-Pasifik Koordinatörlüğü.

Hint-Pasifik stratejisi, ABD’nin Trump döneminde güncellediği Asya-Pasifik stratejisiydi. Özetle ABD’nin Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinde Çin’i kuşatmasını ve baskılamasını öngörüyor.

Stratejinin isminin 2019’da Asya-Pasifik’ten Hint-Pasifik’e dönüşmesi, ABD’nin Çin’i ancak Hindistan gibi bir büyük kuvvetle dengeleyebileceği gerçeğinin gereğiydi.

ABD, bu stratejiye uygun olarak Pasifik Komutanlığını da Hint-Pasifik Komutanlığına dönüştürmüştü.

Anımsatalım: Pentagon’un 2021 bütçesinde bu komutanlığa 2,2 milyar dolarlık bir ek fon ayrılmış, yine bütçede “Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi”nin kurulması öngörülmüştü.

CAMPBELL-RATNER ORTAKLIĞI

İşte o fonu, o caydırıcılık inisiyatifini kullanacak konumdaki ABD Ulusak Güvenlik Konseyi Hint-Pasifik Koordinatörü Kurt Campbell ile ABD Savunma Bakanlığı bünyesindeki Çin Görev Gücü’nün direktörü Ely Ratner, 7 yıl önce birlikte çok önemli bir çalışmaya imza atmışlardı.

Dış İlişkiler Konseyi’nin ünlü dergisi Foregn Affairs tarafından 2014 yılında yayımlanan Campbell-Ratner ortak çalışması, “Uzakdoğu Vaatleri: Washington Neden Asya’ya Odaklanmalı?” başlığını taşıyordu.

İkili “21. yüzyılın tarihi büyük ölçüde Asya-Pasifik’te yazılacaktır” diyerek ABD’nin Asya-Pasifik bölgesine daha fazla ilgi ve kaynak ayırmak üzere dış politikasını yeniden belirlemesini istiyordu.

İşte ikili artık daha fazla kaynakla o ilgiyi gösterecek iki ayrı kurulun başına geçmiş oldular.

BIDEN’IN ÇİN TAKIMI

Sadece Kurt Campbell ve Ely Ratner mi?

Aslında Joe Biden’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’ne atadığı diğer isimler de oldukça özel isimler.

Örneğin Çin’den sorumlu direktörler Laura Rosenberger ve Rush Doshi… Örneğin Demokrasi ve İnsan Hakları Koordinatörü Shanthi Kalathil… Örneğin Teknoloji ve Ulusal Güvenlikten Sorumlu Baş Direktör Tarun Chhabra

Bu dört isim Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Kurt Campbell ile birlikte ABD’nin Çin politikalarını belirleyecek takımı oluşturuyorlar.

Bu arada Biden’ın Ticaret Temsilciliğine Katherine Tai’yi ataması da, yeni yönetimin tamamen Çin’e odaklanacağına işaret ediyor. Tai’nin anne ve babası Çin kökenli; Tayvan’dan ABD’ye göçmüşler. Katherine Tai haliyle Çince biliyor ve Çin’i yakından tanıyor. Nitekim Dünya Ticaret Örgütü’nde ABD-Çin ticaret anlaşmazlıkları için hukuk müşavirliği yapmış.

ZAMAN ÇİN’İN LEHİNE, ABD’NİN ALEYHİNE

Özetle, Biden döneminde ABD Çin’e karşı oldukça saldırgan bir strateji izleyecek. Bunun için de dışişlerinde değil ama savunma bakanlığı bünyesinde “Çin Görev Gücü” kuruyor!

Yani Biden bir bakıma Çin konusunu diplomasiden askeri alana doğru kaydırmış oluyor. Ulusal Güvenlik Konseyi içindeki Çin karşıtı takımı oluşturan beş isim de Pentagon’daki “Çin Görev Gücü” ile paralel çalışacak.

Ancak bu emperyalist saldırganlığın Çin üzerinde ele geçirebileceği bir hedef yok: Çin sakince ekonomisini büyütüyor, buna paralel olarak da ABD’nin askeri saldırganlığına karşı askeri gücünü artırarak önlem alıyor. Zaman, üretimi her yıl azalan ABD’ye değil, her yıl büyüyen Çin’e yarıyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
16 Şubat 2021

2 Yorum

Biden’ın önündeki ABD-Çin rekabet tablosu

Çin Halk Cumhuriyeti, ısrarla yeni ABD yönetimine “ilişkileri düzeltme” çağrısı yapıyor. Beijing yönetimi Çin ile ABD ilişkisinde “barışçı ve yapıcı bir işbirliği” temeli olması gerektiğini savunuyor.

Geçen hafta Çin Komünist Partisi (ÇKP) Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Yang Cieçı ülkesinin bu amacını tekrarladı ve “Çin, ABD ile ilişkisini, çatışma ve cepheleşmeye yer olmadan karşılıklı saygı ve kazanç temelinde yürütmeye hazırdır” dedi (AA, 2.2.2021).

Daha önce ülkesinin Washington Büyükelçiliğini ve Çin Dışişleri Bakanlığını da yapan Yang Cieçı konuşmasında iki önemli vurgu yaptı: 1. Çin ABD’nin dünyadaki konumuna meydan okumuyor. 2. Çin ABD’nin yerini alma niyetinde değil.

ÇİN ABD KARŞISINDAKİ TUTUMU

ÇKP Dış İlişkiler Komisyonu Başkanının açıklaması, Biden yönetimine bir çağrı elbette ama aynı zamanda Trump döneminde de ıslarla dile getirdiği bir tutum, bir çizgi aslında…

Örneğin geçen yaz ünlü ABD’li stratejist Henry Kissinger ile 30 kadar diplomatın katıldığı bir kolokyumda, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ülkesinin ABD’yle ilgili genel tutumunu özetlemişti. Wang Yi, “Çin asla ABD’ye meydan okuma, yerini alma ya da ABD ile karşı karşıya gelme niyetinde değil” demişti (Global Times, 9.7.2020).

Wang Yi, Çin’in ABD politikasının aynı olduğuna dikkat çekerek şunları söylemişti: “Çin ve ABD, farklı sistemler ve medeniyetler olarak barış içinde bir arada yaşamanın yollarını bulmalı. Çin’in ABD politikası değişmedi. Çin-ABD ilişkilerini hâlâ iyi niyet ve samimiyetle büyütmeye hazırız. ABD’deki bazı arkadaşlar Çin’e karşı ihtiyatlı davranmış olabilirler. Bir daha vurgulamak isterim ki, Çin asla ABD’ye meydan okuma, yerini alma ya da ABD ile karşı karşıya gelme niyetinde değil.”

Çin yönetimi, ABD’nin her saldırgan tavrı karşısında ısrarla bu çizgiyi savunmuştu. Örneğin yine geçen yaz ABD’nin Çin’i uluslararası düzeni yıkmaya çalışmakla suçlaması karşısında Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua ÇunyingÇin’in hiçbir zaman ABD’nin yerini alma niyeti olmadığını ve iki ülkenin orta yolda buluşması gerektiğini” söylemişti (Haber Türk, 17.7.2020).

BIDEN YÖNETİMİNDE SALDIRGANLIK İŞARETLERİ

Ancak Biden yönetiminin açıklamaları, yeni ABD yönetiminin Trump’ın başlattığı ticaret savaşlarını sürdüreceğine, dahası Güney ve Doğu Çin Denizi’nde daha saldırgan bir politika izleyeceğine işaret ediyor.

Kısacası emperyalist Washington yönetimi, Beijing’in “barışçı ve yapıcı işbirliği” tavrına karşı saldırganlığını artırarak sürdüreceğini ilan ediyor.

Neden? Çünkü emperyalist ABD’nin temsilcileri, zamanın Çin’e yaradığını, Çin’e karşı aktif tutum sergilemedikleri taktirde Çin tarafından geçileceklerini, bunun da kendi emperyalist çıkarlarını tehlikeye atacağını görüyor.

Kısası emperyalist ABD, Çin’in “dayanışmacı ve paylaşımcı küreselleşmeciliği” yerine kendi çıkarlarını gözeten “emperyalist küreselleşmeciliğin” sürebilmesini sağlamaya çalışıyor.

ÜRETİM-SÜPER GÜÇ İLİŞKİSİ

Ancak ABD saldırganlığının da genel gidişatı değiştiremeyeceğini görüyoruz. Zira elbette askeri güç önemlidir ancak genel gidişatı belirleyen tek parametre askeri güç değildir. 10 bin yıllık sınıflı toplumlar tarihi göstermiştir ki üretim biçimi ve ilişkileri eskiyen, üretimi zayıflayan süper kuvvetler yıkılır ve onların yerini yeni üretim güçleri alır: Sümer ve Mısır’dan Roma’ya, İngiltere’den ABD’ye bu gerçek hiç değişmemiştir.

Uygarlığın lokomotifliğini yapan “süper güçler” yükselir ve inişe geçer; kimi çarpışarak çöker kimi yerini adım adım bırakır. Bu tarihsel gerçeklik ABD için de geçerlidir.

Sosyalist üretim ilişkisi kapitalist üretim ilişkisinden daha üretkendir; sosyalist piyasa, kapitalist piyasadan daha verimlidir; sosyalist kültür kapitalist kültürden daha insan merkezlidir özetle…

Emperyalist ABD’nin adım adım üretim, ticaret hatta teknoloji gibi alanlarda liderliğini yitiriyor olması bundandır.

BÜYÜK DEĞİŞİMİN TABLOSU

Çin, Satın Alma Gücü Paritesine göre bir süredir dünyanın en büyük ekonomisidir. Kısa bir süre sonra, piyasa fiyatları ölçüsüyle de ABD’yi geçeceği görülüyor. ABD ile Çin arasındaki makasın son 30 yılda nasıl kapandığı, iki ekonomi modelinin hangi büyüme oranlarıyla seyrettiği iktisat teorileri açısından önemli derslerle doludur.

Üretim, elbette ticaret verilerine de yansıdı. Çin’in dünya ticaretindeki payı örneğin 2003’te yüzde 5,9’du; 2019’da yüzde 13,2’ye çıktı. ABD’nin payı aynı yıllarda yüzde 9,8’den yüzde 8,5’e düştü.

ABD’nin perakende piyasalarındaki hacmi örneğin 2009’da 4 trilyon dolar iken Çin’in hacmi 1,8 trilyon dolardı. Çok değil, sadece 10 yılda tablo değişti: 2020 yılında ABD’nin perakende piyasalarındaki hacmi hâlâ 4 trilyon dolar iken, Çin’in 5,5 trilyon dolara yükseldi.

En büyük 500 şirket içindeki tablo da büyük değişime işaret ediyor: Örneğin 2008 yılında ilk 500 şirket içinde 29 Çin şirketi vardı; gelirleri 1,1 trilyon dolardı ve toplam içindeki payı yüzde 5’ti. Sadece 10 yıl sonra tablo şöyle değişti: 2020’de ilk 500’de 129 Çin şirketi var; gelirleri 8,3 trilyon dolar ve toplam içindeki payı yüzde 25.

UÇAK GEMİLERİNE KARŞI HİPERSONİK FÜZE

Öte yandan Trump döneminde ABD’nin Çin’e ticaret savaşı açması da, o alanda ortaya çıkan büyük değişim nedeniyleydi. Çin 5G ve yapay zeka gibi en gelişmiş teknoloji alanlarında ABD’yi geçmiş durumda. Alınan patent sayısında bile büyük değişim yaşanıyor artık.

Kısacası hemen her alanda emperyalist ABD ya geçildi ya da geçilmek üzere. ABD’nin hâlâ açık ara üstünlük sağladığı alan ise askeri gücü…

İşte ABD Biden döneminde bu güce, açık ara önde olduğu askeri gücüne olabildiğince yaslanmak istiyor. Ancak orada da ölçüleri sadece bütçe büyüklüğü ve silah sayısıyla yapmanın oldukça yanıltıcı olduğunu belirtelim: Zira savunma pozisyonu, bu gibi durumlarda saldırı pozisyonundan her zaman daha avantajlıdır. Çin’in uçak gemisi avlayan hipersonik füzelere yatırımı boşuna değil…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Şubat 2021

3 Yorum

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: