Archive for category CRI Türk

Çok taraflılık

ABD hegemonyasının zayıflaması ve küresel güç merkezlerinin çoğalması, bölgesel kuvvetlere geniş manevra alanı sağladı. İşte bu geniş manevra alanı içinde kazanç sağlayıcı bir şekilde hareket edebilmeye “çok taraflılık” diyoruz.

İki kutuplu ya da tek kutuplu (merkezli) dönemde bölge güçleri, bağlı oldukları kutbun stratejisine eklemlenerek, yani onun çıkarlarını esas alarak dar alanda hareket edebiliyorlardı. Küresel güç merkezlerinin artmasıyla, şimdi bölgesel güçler, çok taraflı hareket ederek, geniş alanda manevra yapabiliyorlar.

HİNDİSTAN

Örneğin Hindistan…

Önümüzdeki süreçte bir küresel güç merkezi olma potansiyeli de taşıyan bu bölgesel güç, hem ABD ile Asya-Pasifik’te ortaklıklar kuruyor ama hem de Çin ve Rusya ile birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi yapıların içinde yer alabiliyor.

Ve Hindistan hem ABD’yle ortaklık yürütüyor ama hem de ABD’ye rağmen Rusya’yla işbirliğini geliştiriyor; Washington’un talebini elinin tersiyle itip Moskova’ya yaptırımlara katılmıyor, tersine bunu fırsata çevirerek Rusya’dan daha ucuza daha çok mal alıyor.

Ve Hindistan hem ABD’yle ortaklık yürütüyor ama hem de Rusya’dan S-400 alıyor.

Ve Hindistan hem ABD’yele ortaklık yürütüyor ama hem de Çin ve Rusya ile ticarette ulusal paraların kullanımına adım adım geçiyor.

Kısacası Hindistan çok taraflı politika ile hem ABD’yle, hem Rusya’yla hem de Çin’le ilişkiler kurup daha çok kazanabiliyor.

SUUDİ ARABİSTAN

Benzer durum Suudi Arabistan için de geçerli. ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli ortaklarının başında gelen Suudi Arabistan küresel güç merkezlerinin çoğalmasının sayesinde çok taraflılık uyguluyor ve çok taraftan kazanıyor.

Örneğin Suudi Arabistan ABD’nin petrol üretimi talebini reddedip Rusya’yla işbirliği yaparak daha az petrolle daha çok kazanıyor.

Örneğin Suudi Arabistan, topraklarındaki ABD askeri varlığına rağmen Rusya’yla S-400 alımını görüşüyor.

Örneğin Suudi Arabistan, Çin’e petrolü dolar yerine Çin Yuan’ıyla satmayı görüşüyor.

İRAN

Benzer durum İran için de geçerli.

Tahran yönetimi hem Rusya ve Çin’le işbirliğini derinleştiriyor ama hem de çeşitli Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor.

İran Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılıyor, Rusya ve Türkiye ile Astana Platformu kuruyor ama hem de Fransa ve Almanya ile ekonomik ilişkilerini geliştiriyor.

Ve İran küresel güç merkezlerinin artmış olmasını fırsata çevirerek geniş alanda manevra yaparak ABD baskısını frenleyebiliyor.

İSRAİL

Çok taraflılık İsrail’e de kazandırıyor.

Hem ABD’nin Ortadoğu’daki karakolu olmayı sürdürüyor ama hem de ABD’nin itirazlarına rağmen Çin’le işbirliğini geliştiriyor; Çin’le liman kiralıyor, Çin parasını merkez bankasında rezerv para yapmaya başlıyor…

Ve çok taraflılık üzerinden hem ABD’nin Ukrayna’ya demir kubbe satması talebini reddediyor hem Rusya’yla ilişkilerini bozmadan Ukrayna’ya destek açıklayabiliyor ama hem de Rusya’ya yaptırımlara büyük ölçüde katılmıyor.

TÜRKİYE

Ve Türkiye…

Erdoğan’ın şansı ve 20 yıldır iktidarda kalabilmesinin kolaylaştırıcısı da küresel güç merkezlerinin bu süreçte artmış olması ve bunun da Türkiye’ye çok taraflılık uygulama olanağı vermesi oldu.

Şu farkla ki, Erdoğan bunu neo-Abdülhamitçi bir çizgide uyguladığı için yukarıda sıraladığımız diğer bölgesel güçler kadar Türkiye’ye kazandıramadı. Tersine neo-Abdülhamitçi çizgi, Türkiye’nin çok taraflılık ile çok taraftan kazanması yerine, çok tarafa taviz vermesine neden oldu. Erdoğan’ın kazancı ise bunu iktidarını sürdürebilmeye araç yapabilmesi oldu.

Önemle belirtelim: Çok taraflılık dengecilik demek değildir; çok taraflılık çok tarafla bağımsız ilişki yürütebilmektir. Taraflardan biriyle kurduğunuz ilişkiyi diğerine karşı pazarlık kartı yapmaya çalışırsanız, taraflar büyük güç olduğu için, çok taraftan kazanmak yerine çok tarafa taviz vermek durumunda kalabilirsiniz.

Sonuç olarak Türkiye’nin önünde altın bir fırsat dönemi var. Türkiye neo-Abdülhamitçilik yerine doğru bir şekilde çok taraflılık uygularsa, önümüzdeki dönemde siyasette ve ekonomide büyük kazanımlar elde edebilir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Kasım 2022

Yorum bırakın

Güvenli bölge stratejisinin iflası: İstiklâl’e bomba

13 Kasım’da İstiklal Caddesi’nde bomba patlatılarak düzenlenen terör saldırısı 6 kişinin ölümüne, 81 kişinin yaralanmasına yol açtı.

Failin Arap olduğu, PKK tarafından “özel istihbarat ajanı” olarak yetiştirildiği, talimatı Aynelarap’taki örgüt merkezinden aldığı, 4 ay önce Suriye’nin Afrin bölgesinden Türkiye’ye geldiği, kamufle olabilmek için bir tekstil atölyesinde çalıştığı, saldırıdan sonra Yunanistan’a kaçırılacağı ve orada infaz edileceği açıklandı.

Bu açıklama, AKP hükümetinin uyguladığı “güvenli bölge” stratejisinin işe yaramadığının resmi ifadesidir.

AKP’NİN “ALT BÖLGESEL DÜZEN” HAYALİ

“Güvenli bölge stratejisi”, tehdidin kaynağında önlenmesi esasına dayanan jeopolitikçi bir anlayıştır. AKP özetle Suriye’den Türkiye’ye yönelen terörü Suriye topraklarında “güvenli bölge” kurarak önlemek diye tarif ediyor bu anlayışı…

Daha geniş anlamda ise bu jeopolitikçi yaklaşım, ABD Başkanı Bush’un Irak ve Afganistan işgallerine dayanak yapılan stratejiydi. 11 Eylül’de saldırıya uğrayan ABD, teröristleri kaynağında, Irak’ta, Afganistan’da, sonra sıra sıra diğer “Büyük Ortadoğu” ülkelerinde, kaynağında “önleyici vuruş”la yok edecekti.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığını yapan AKP Genel Başkanı ve kurmayları, bu stratejiyi, kendi ajandalarıyla birleştirdiler ve ortaya bir model koydular: Alt bölgesel düzen modeli.

AKP iktidarı, ABD’nin küresel düzeni altında alt bölgesel düzen kuracaktı.

Alt bölgesel düzen iki ayaklıydı:

1) Türkiye Kürtlerle Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyine genişleyecekti. Bunun gereği olarak içeride Kürt Açılımı başlattılar, yine bunun gereği olarak Misakı Millicilik yaptılar.

2) Türkiye’nin liderliğinde Suriye, Ürdün ve Lübnan’la Ortadoğu Birliği kurmaya soyundular. İşte “kardeşim Esad” denilen dönem o dönemdi.

Birkaç nedenle olmadı: Hegemonyası zayıflayan ABD Büyük Ortadoğu Projesini ilerletemiyordu. Bölgedeki işlerini taşeronlara havale ederek Asya-Pasifik’e yönelmek istiyordu. Bu arada Arap Halk ayaklanmaları yaşandı.

Ve Atlantik Cephesi, Suriye’ye çullandı.

MODEL TERÖRÜ ÖNLEMEDİ

AKP iktidarı, Katar ve Suudi Arabistan’la birlikte ABD’nin Suriye’deki taşeronuydu. Hep birlikte Esad rejimini yıkacaklardı. Olmadı.

Önce İhvan ayrışması nedeniyle taşeronlar bölündü. ABD, stratejisini kuzeyde bir PYD devleti inşa etmek olarak belirledi. Bunun için “IŞİD’in kolaylaştırıcılığında” PYD’ye meşruiyet kazandırmaya çalıştı.

AKP iktidarı bu aşamada, ABD’nin PYD devletine karşı kendi ÖSO nüfus bölgesini kurmaya yöneldi.

İşte Suriye’de “güvenli bölge” stratejisi böyle doğdu. Öyle ki Türkiye’nin İçişleri Bakanı, Suriye topraklarındaki “güvenli bölgelere” kaymakam, emniyet müdürü, jandarma komutanı atamakla övünür oldu.

Türkiye terörü kaynağında, Suriye topraklarında yok edecekti. Ancak bunun mümkün olmayacağı açıktı. Çünkü ABD’nin PYD için güvenli bölgesiyle, Türkiye’nin ÖSO için güvenli bölgesi, birbirlerine karşı olsalar bile, Suriye’nin bütünlüğünü hedef aldığı için terörü besliyor, büyütüyor ve yerel iktidar yapıyordu!

Tersine Türkiye Suriye’yle anlaşarak güvenli bölgeleri dağıtmalı ve terörün ana sponsoru olan ABD’yi bölgeden çıkarmalıydı. Yapılmadı. AKP iktidarı kamuoyundan gelen “Şam’la normalleşme” taleplerini kendi “alt bölgesel düzen kurma” hayali nedeniyle hep geçiştirdi.

Ve model, Türkiye’ye yönelik terörü de önlemiyordu: İşte bunu bir kez daha 13 Kasım’da İstanbul’un göbeğinde yaşadık.

ATATÜRK’ÜN KOLEKTİF GÜVENLİK MODELİ

İstiklal’e bomba, bizi bir kez daha şu gerçekle yüzleştiriyor: AKP’nin “komşulara rağmen komşunun toprağında güvenli bölge” modeli değil, Cumhuriyet’in “komşularla birlikte barış ve güvenlik kuşağı oluşturma” modeli uygulanmalı.

Atatürk’ün “barış kuşağı” modeli tarihi önemdedir ve bugünün de ihtiyacıdır. Atatürk ve Genç Cumhuriyet’in kurmayları Türkiye’nin etrafında bir barış kuşağı oluşturdular: 1934’te Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’yla Balkan Paktı kurarak Türkiye’nin batısını güvenli kıldılar. 1937’de Irak, İran ve Afganistan’la Sadabad Paktı’nı kurarak Türkiye’nin güneyini ve doğusunu güvenli kıldılar. SSCB’yle dostluk zaten Türkiye’nin kuzeyini güvenli kılmıştı.

Atatürk barış kuşaklarını, “kolektif güvenlik” anlayışı ile inşa edebilmişti. “Yurtta barış, dünyada (komşularda) barış” hedefi, ancak “kolektif güvenlik” ile mümkündü. Türkiye’de barış Irak ve Suriye’ye barış getirecek, Irak ve Suriye’de barış da Türkiye’deki barışı besleyecekti.

Bu model, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar Türkiye’nin güvenliğinin garantisi oldu. Ne zaman ki Türkiye Atlantik kampına girdi, bu model ortadan kalktı ve Türkiye ABD stratejisine eklemlenerek komşularıyla karşı karşıya gelmeye başladı.

NE YAPMALI?

Ve bugün Atatürk’ün modelinin tam tersi yapılıyor. Türkiye dün komşularıyla birlikte barış kuşağı kurarken, bugün komşularına karşı komşularının toprağında güvenli bölge kuruyor ama gerçekte güvenliğini zayıflatıyor.

Dolayısıyla terör bugün program ve strateji sorunudur:

1) Türkiye “alt bölgesel düzen” modelinden “kolektif güvenlik” modeline dönecek mi, dönmeyecek mi meselesidir.

2) Türkiye, ABD’ye karşı konumlanacak mı, konumlanmayacak mı meselesidir.

3) Türkiye teröre karşı komşularıyla işbirliği yapacak mı, yapmayacak mı meselesidir.

Bunlar yerine 40 yıldır yapılanı yapmak, 40 yıl daha aynı şeylerin yaşanacağı anlamına gelir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Kasım 2022

Yorum bırakın

AKP’nin ters normalleşmesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dış Politika Danışma Kurulu Üyesi Şakir Özkan Torunlar’ı 11 Kasım 2022’de “İsrail Devleti nezdinde Türkiye Büyükelçisi” olarak atayarak, İsrail’le normalleşme sürecini tamamlamış oldu.

Böylece Suriye ve Mısır’la normalleşme başlayamadan, İsrail’le normalleşme tamamlandı bile. Bu terslik, AKP’nin normalleşmeyi stratejik düzlemde değil de taktik düzlemde yürütmesinden ve Türkiye’nin çıkarlarından önce iktidarda kalmayı öncelemesinden kaynaklandı.

Oysa tersine Türkiye Ortadoğu normalleşmelerine Suriye ile başlamalı, Mısır ile sürdürmeli, ardından Körfez ülkeleri Suudi Aranbistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile geliştirmeli ve programa en son İsrail’i eklemeliydi.

Bu şu bakımdan da önemli: İsrail’le hızla normalleşmek, Suriye’yle normalleşmeyi zorlaştıracak parametrelere sahip…

Golan, hava saldırısı, Türk hava sahası kullanımı

Şu soru artık önümüzde: İsrail’in Suriye topraklarındaki (Golan) işgalini sürdürdüğü, periyodik şekilde Suriye topraklarına hava saldırısı düzenlediği şartlarda, Türkiye-İsrail normalleşmesi Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesini nasıl etkiler?

Zira şu kısmı Türkiye’yi ilgilendiriyor: Anımsayın, İsrail uçakları AKP’nin izniyle Türk hava sahasını kullanarak kuzeyden bile Suriye’yi bombalıyordu. İsrail uçakları Akdeniz’de uçup, Türk topraklarına girip, dönüp Hatay-Urfa hattından Suriye topraklarına giriyordu. Hatta İsrail uçaklarının bombardımandan sonra bıraktığı yakıt tanklarının topraklarımıza düşmesi büyük sıkıntı yaratıyordu.

Bu arada, İsrail’in Türk hava sahasını kullanarak Suriye topraklarını vurması sadece 2011’den sonra, yani Türkiye’nin de içinde yer aldığı Atlantik cephesinin Esad yönetimini devirme operasyonuna başlamasından sonra değildi. Daha 2007’lerde bile “İsrail yakıt tanklarını bulan Türk çoban” başlıklı haberleri arşivlerde bulabilirsiniz.

Türkiye-İsrail ilişkileri bozulunca, en azından bu konu fiilen ortadan kalkmış oldu. Şimdi İsrail’le normalleşmek, bunların yeniden yaşanması riskini doğurmayacak mı? O nedenle Ankara’nın Türk hava sahasını İsrail savaş uçaklarına açmaması kritik önemdedir; zira şartlar geçmişte “yanlışlıkla” meydana gelen durumların bile artık kabul edilemeyeceği nazikliktedir.

İsrail’in Suriye hedefleri

AKP’nin hedefi Esad’ı devirmek, İsrail’in hedefi de Suriye’nin dörde bölünmesiydi. İsrail Savunma Bakanı “Suriye’nin bir omlet olduğunu, omletten yeniden yumurta yapılamayacağını” savunuyordu. Sonuç? AKP de İsrail de kaybetti, Esad ayakta.

Ancak İsrail açısından mesele şu: Suriye’yi omlet yapamadılarsa da, Suriye’de siyasi çözüme geçilmesini engellemeye çalışıyorlar. Bunu da periyodik hava saldırısı düzenleyerek ve ABD sponsorlu PYD devletinin kurulabilmesini destekleyerek sağlamaya çalışıyorlar.

Suriye’nin krizli hali, İsrail için biri kısa, diğer ikisi uzun vadeli üç hedef demek çünkü:

1) Ortadoğu’daki İsrail sorununun ve İsrail’in parça parça sürdürdüğü Filistin’i işgal politikasının üzeri örtülmüş oluyor. Filistin meselesi esas gündem olamıyor.

2) “PYD devleti” inşası, İsrail açısından “paratoner devlet” işlevi görecek. Şimşekler oraya düşerken, İsrail rahatlayacak.

3) İsrail, fırsat çerçevesinde Suriye topraklarındaki işgalini genişletecek.

Sorunlar konu edilmeden normalleşildi

Kısacası, İsrail’le “normal” bir şekilde normalleşildi. Normalleşirken hiçbir konu masaya getirilmeden, konu edilmeden, normal normal eski ilişkiye dönüldü.

Yukarıda işaret ettiğimiz doğrudan Suriye’yi ilgilendiren konular da, Filistin sorunu da, İsrail’in işgal politikası da, Gazze ablukası da sorun edilmedi…

Haliyle sormak durumundayız: Normalleşirken hiçbir konu sorun edilmediyse, Türkiye İsrail’le neden anormalleşmişti peki?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2022

Yorum bırakın

ABD’nin Almanya-Çin işbirliği rahatsızlığı

Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un 4 Kasım’da Çin’i ziyaret etmesi, küresel güç mücadelesi açısından kritik önemdeydi. Öyle olduğu için de ziyaret hem ABD’den hem de Almanya’daki Amerika’dan büyük tepki gördü.

27 Ekim’de Cumhuriyet gazetesinde yazdığım “İki Almanya” başlıklı makalede tam da buna işaret etmiştim: Hükümet içindeki SPD-Yeşiller, yani Scholz-Baerbock farkına, Çin’le işbirliği konusundaki iki zıt tutuma…

Bu zıtlık ne kadar yönetilebilir, belli değil. Ama yönetilemezse Almanya’da iki olasılık belirebilir: Ya Almanya’daki Amerikancılık Scholz’a Ukrayna’daki gibi geri adım attırır ya da SPD-Yeşiller koalisyonunun yerini SPD-CDU koalisyonu alabilir. Şimdilik görünen “iki Alman tutumunun” idare edilebilir olduğu…

ABD’YE DİRENEN VOLKSVAGEN

Duetsche Bank’tan BMW’ye, Siemens’ten Volksvagen’e, Adidas’tan BionTech’e, büyük Alman şirketlerinin yöneticileri Olaf Scholz’un heyetindeydi…

Scholz’un beraberinde Alman sermayesinin çok önemli temsilcileriyle Çin’i ziyaret etmesi, işbirliğinin merkezinde elbette ticaret olduğunu resmediyor.

Almanya ile Çin arasındaki ticaret hacminin yaklaşık 250 milyar dolar olduğunu, Alman otomotiv ve kimya devlerinin Çin’de büyük yatırımlarının ve ortak işletmelerinin olduğunu, en büyük Alman otomotiv şirketlerinin satışlarında Çin pazarının büyük payının olduğunu önemle belirtelim.

Ki Volkswagen, 1983’ten beri Çin’in Sincian-Uygur Özerk bölgesinde bulunan fabrikasını kapatma baskısıyla karşı karşıyaydı bir süredir ama hükümetin de desteğiyle bu Atlantik baskısını reddetmişti.

ABD’NİN STRATEJİSİ VE ALMANYA

Scholz’un Çin ziyaretinin küresel güç mücadelesi düzleminde ne anlama geldiğini inceleyebilmek için birkaç temel stratejik hedefi not edelim:

ABD’nin “büyük stratejisi”, esas rakip gördüğü Çin’le hesaplaşma üzerinedir. ABD bunu, özetle Çin’i bölgesine sıkıştırarak yapmaya çalışıyor. Bunun için de Çin’in Asya’yı Avrupa ve Afrika’yla entegre eden Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ni düğüm noktalarından kesmeye çalışıyor. ABD’nin bu stratejiyi bölgedeki müttefikleri Japonya, Güney Kore ve Avustralya’yla yapması mümkün değil. O nedenle stratejisine Hindistan’ı ve AB’yi eklemlemeye çalışıyor.

ABD bu stratejisini hem kendi strateji belgelerine hem de liderlik ettiği NATO belgelerine işlemiş durumda. Almanya ve AB strateji belgeleri de bunu kabul etmiş durumda. Nitekim Almanya Asya-Pasifik’e savaş gemisi de gönderdi, Tayvan’a heyet de…

Ya daha fazlası?

RUSYA’DAKİ KAYIPLARI ÇİN’LE DENGELEMEK

Ağırlıkla otomotiv, makine ve kimya sektörlerine dayanan Alman sanayisi açısından Almanya ekonomik tehdit/kriz riski altında. ABD, uyguladığı ağır baskıyla kesemediği Almanya-Rusya enerji işbirliğini, Ukrayna krizi üzerinden önemli oranda kesebildi. Bunun Alman ekonomisine maliyeti büyük…

Alman sanayi devleri bu nedenle Alman hükümetine hem Rusya’ya yaptırımları yumuşatması hem de Rusya’daki kayıpları Çin’le işbirliğini geliştirerek dengelemesi için baskı uyguluyor.

Bunun somuta yansıması ise şu: Alman sermaye sınıfının temsilcileri birincisi Ukrayna-Rusya savaşında barış masasının kurulmasını, ikincisi de Avrupa’nın güvenlik mimarisinin, Rusya’sız mümkün olmadığı gerçeğine göre inşa edilmesini istiyor.

Bunun somuta diğer yansıması da şu: Yukarıda sorduğumuz “ya daha fazlası” sorusunun yanıtının olumsuz olması. Yani Alman sermaye sınıfı ABD’ye, “Asya-Pasifik’e savaş gemisi, Tayvan’a heyet tamam ama daha fazlası olmaz, Çin’le ekonomi merkezli işbirliği yapmak zorundayım” diyor özetle…

SCHOLZ’UN ÇOK KUTUPLULUK VURGUSU

Kuşkusuz her ekonomi merkezli işbirliği, aynı zamanda siyasi işbirliğidir. Nitekim Olaf Scholz’un Çin’e ziyaretinden ve Xi Jinping’le görüşmesinden önce kaleme aldığı makale o siyasi işbirliğine işaret etmektedir.

Scholz 2 Kasım’da Frankfurter Allgemeine Zeitung’a yazdığı makalede üç temel mesaj veriyor:

1) “Soğuk Savaşı özellikle acı bir şekilde yaşamış bir ülke olarak yeni bir kutuplar arası çatışmanın ortaya çıkmasına karşıyız.”

2)Çok kutuplu bir dünyada yeni güç merkezleri ortaya çıkıyor ve hepsiyle ortaklıklar kurmayı ve genişletmeyi hedefliyoruz”

3) “Çin’den ayrılmak istemiyoruz.”

Özetin özeti şudur: Scholz, dünyanın artık çok kutuplu olduğunu, Almanya’nın ABD stratejisine eklemlenerek Çin’e karşı pozisyon almayacağını, çıkarı gereği hem ABD’yle hem de Çin’le işbirliği yapacağını belirtiyor.

Demek ki Almanya’daki “İki Almanya” çatışması büyüyecek…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Ekim 2022

Yorum bırakın

Biden neden petrolcüleri hedef aldı?

ABD Başkanı Joe Biden, büyük petrol şirketlerinin elde ettiği rekor kârlarını tüketiciye yansıtmadığını belirterek, o kârlara karşı yüksek vergi ya da başka kısıtlamalar için Kongre’yle çalışmaya gideceğini açıkladı (AA, 1.11.2022).

Özetle Biden ABD petrol devlerinden yüksek kârlarını düşürerek benzin fiyatlarında 50 sentlik bir düşüş istiyor.

BIDEN’IN 8 KASIM ENDİŞESİ

Neden? Çünkü 8 Kasım’da ABD’de Kongre ara seçimi var ve Biden’ın en büyük zorluğu artan benzin fiyatları!

Öyle ki yaklaşık 10 gün önce bu konuda Beyaz Saray’da düzenlediği bir basın toplantısında “benzin fiyatlarını kontrol altında tutma stratejisi” açıklamıştı. Biden’ın stratejisi özetle aralık ayı sonuna kadar stratejik petrol rezervlerden piyasaya parça parça petrol sürmek (AA, 19.10.2022).

Ancak bunun çözüm olmadığı görülüyor. Biden’ın şimdi petrol şirketlerini hedef almasının nedeni bu. Çareyi petrol şirketlerinin kârlarını kısarak benzin fiyatlarını düşürmesinde arıyor.

ABD ŞİRKETLERİNİN UKRAYNA KÂRI

Biden petrolcüleri hedef alırken önemli bir gerçeğe işaret etti: ABD petrol şirketleri rekor kârlarını yenilikçi bir şey yaptıkları için değil, Ukrayna’daki savaş nedeniyle elde etmişlerdi.

Oysa Ukrayna savaşını siyasi hedefleri için “uzun savaş” stratejisiyle yürüten doğrudan Biden’ın kendisi: Biden yönetimi savaşı uzatarak Rusya’yı askeri ve ekonomik yönlerden yıpratmayı, Rusya-Avrupa bağını kesmeyi, Almanya-Fransa’yı zayıflatarak Avrupa üzerindeki tahakkümünü sürdürebilmeyi hedefliyor.

Diğer yandan Biden’ın “uzun savaş” stratejisinden en çok enerji (petrol/doğalgaz) ve silah şirketleri kazanıyor. Rus doğalgazının boşluğu, pahalı ABD sıvılaştırılmış doğalgazıyla kapatılmaya çalışılıyor.

Silah şirketleri ise üç şekilde kazanıyor: 1) Doğrudan ABD’nin Ukrayna’ya gönderdiği silahlar. 2) O silahların yerini alacak ve depoya girecek yeni silahlar. 3) ABD baskısıyla Ukrayna’ya silah gönderen Avrupalıların boşalan silah depolarının yerini alacak yeni ABD silahları.

Özetle ABD petrol şirketlerine rekor kârlar sağlayan siyasetlerin sahibi olarak Biden, şimdi onlardan 8 Kasım Kongre ara seçimi öncesinde destek istiyor!

6 ŞİRKETİN 6 AYLIK KÂRI 100 MİLYAR DOLARIN ÜZERİNDE

Ancak iş o kadar kolay değil zira kapitalist şirketlerin kârlarından rahatça vazgeçebilmesi sistemin doğasına aykırı. Nitekim Biden daha önce de defalarca bu petrol devlerine çağrılarda bulunmuş ama sonuç alamamıştı.

Örneğin Biden ExxonMobil, Chevron, BP ve Shell’in de aralarında bulunduğu şirketlere bir mektup yazarak, artan benzin fiyatlarına karşı “üretimi ve tedariki artırın” çağrısı yapmıştı (AA, 15.6.2022).

Hatta Biden artan benzin fiyatlarıyla mücadele amacıyla “federal benzin vergisinin eylül ayına kadar 3 ay süreyle askıya alınması için Kongre’ye çağrı” da yapmıştı (AA, 22.6.2022)

Yine Biden, “Ian Kasırgasını fiyat arttırmak için kullanmayın” diyerek petrol şirketlerini uyarmıştı (AA, 28.9.2022).

Sonuç? Örneğin Exxon Mobil, üçüncü çeyrekte 19,7 milyar dolar rekor kâr etmişti. Oysa geçen yılın aynı dönem kârı 6,8 milyar dolardı.  Örneğin Chevron üçüncü çeyrekte 11,2 milyar dolar rekor kâr etmişti ve geçen yılın aynı dönemine göre artış yüzde 84’tü.

Tabloyu topluca değerlendiren Biden’a göre son 6 ayda en büyük 6 petrol şirketinin toplam kârı 100 milyar doların üzerinde.

RUSYA-SUUDİ ARABİSTAN-BAE ÇIKAR ORTAKLIĞI

Biden, Kongre desteği alabilirse, elbette petrol şirketlerinin yükse kârlarına yüksek vergi gibi yollarla tırpan vurabilir. Ancak bu artan petrol fiyatlarını durdurmaz, kısmi etkisi olur.

Zira Biden’ın içeride petrol şirketlerine yönelik yapabilecekleri varken, dışarıdaki asıl faktöre karşı eli kolu bağlı. Şöyle ki:

Biden “benzin fiyatlarını kontrol altında tutma stratejisi”ni açıkladığı basın toplantısında, artan petrol fiyatlarından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i sorumlu tutmuştu.

Yine Biden’ın ve diğer ABD yöneticilerin başka açıklamalarından da biliyoruz ki, fiyatların artmasından Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ikilisini de sorumlu tutuyorlar. Doğru, çünkü bu iki ülke ABD’nin “üretimi artır” baskısının tersine, üretimi azalttı. Böylece fiyatların düşmesini engelleyerek kendi kazançlarını artırdılar. Bu elbette iki ülkenin de çıkarınaydı. Fiyatların artmasıyla gelirini koruyabilmesi, elbette Rusya’nın da çıkarınaydı.

İşte Biden bu dış faktörü önleyemediğinden, 8 Kasım seçiminde elini rahatlatabilmek için, bu kez iç faktör olan ABD’li şirketlere yönelmiş durumda.

Ne çare, çünkü seçime kaldı bir hafta…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Kasım 2022

1 Yorum

Kurallara dayalı düzen mi, ABD’nin kurallarını belirlediği düzen mi?

ABD’nin 12 Ekim’de açıkladığı yeni Ulusal Güvenlik Strateji belgesinde en sık kullanılan kavramlardan biri, “kurallara dayalı uluslararası düzen” kavramıdır.

Belge, bu düzeni merkeze alarak güç mücadelesini ise şöyle tarif etmektedir: “Kurallara dayalı uluslararası düzene” meydan okuyan Çin ve “kurallara dayalı uluslararası düzeni” savunan ABD…

ABD’NİN KONUMU

Bu bakıldığı yöne göre değişen bir denklemdir. Şundan:

Eğer ABD’nin çekildiği uluslararası kuruluşları listelersek, “kurallara dayalı uluslararası düzene” uymayan ülkenin ABD olduğunu görürüz. Çünkü ABD Dünya Sağlık Örgütü ve UNESCO gibi uluslararası kuruluşlardan çekildi.

Eğer ABD’nin imzasının gereğini yapmadığı anlaşmaları listelersek, “kurallara dayalı uluslararası düzene” uymayan ülkenin ABD olduğunu görürüz. Örneğin ABD imzaladığı Anti-Balistik Füze Antlaşması, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması ve Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndaki yükümlülüklerini yerine getirmemektedir.

Eğer uluslararası düzen örgütü olan BM kurallarına uymayı ölçü alırsak, düzene en uymayan ülkenin ABD olduğunu görürüz. Çünkü ABD, BM Güvenlik Konseyi’nin onayı olmadan başka ülkelere askeri müdahalelerde bulunmuş, rejim inşasına soyunmuş, hükümetler devirmiştir.

Bu ölçülerle bakarsanız, tersine “kuralara dayalı uluslararası düzeni” asıl savunan Çin’dir. Öyle ki Çin, ABD’yi Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına bile uymamakla suçlamaktadır.

ABD’NİN SAVUNDUĞU DÜZEN

Ancak denkleme bakış yönünüzü değiştirirseniz, tablo değişir. Şöyle ki ABD’nin asıl işaret ettiği konumlanma, kurallarını kendisinin yazdığı ve belirlediği düzene karşı konumlanmadır. İşte ABD Çin’i asıl buna meydan okumakla suçlamaktadır.

Yani ABD kurallarını kendisinin yazdığı düzeni savunmakta ama “kurallara dayalı uluslararası düzene” pratikte karşı çıkmaktadır.

Çünkü ABD için o düzen, kendi çıkarlarına uyduğu müddetçe kurallarına uyulacak düzendir.

Örneğin ticaret ABD’nin lehineyse Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları Washington için geçerli ama ticaret Çin’in lehineyse Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları Washington için geçersizdir.

Örneğin ABD için Güney Çin Denizi ve Karadeniz gibi ülkeler “özgür ve açık” olmalı ama ABD’nin sınırlarına yakın bölgelerdeki denizler diğer ülkelere kapalı olmalı!

Örneğin ABD Çin ve Rusya’nın karasuları sınırında her türlü askeri gemi dolaştırabilmeli ama Çin ve Rusya askeri gemileri, ABD’nin karasularının yakınına bile sokulmamalı!

KÜRESEL GÜÇ MÜCADELESİNİN ASIL KONUSU

İşte ABD’nin savunduğu düzen budur ve bu aslında “kurallara bağlı uluslararası düzen” değil, ABD’nin işine gelen kuralların olduğu düzendir.

Kurallarını ABD’nin yazdığı ve ABD’nin işine geldiği ölçüde uyduğu ya da istediği zaman değiştirdiği düzen, tek kutuplu dünyaya ait bir düzendi.

Artık dünya çok kutupludur ve dolayısıyla geçerli olması gereken düzen, “kurallara dayalı uluslararası düzen”dir.

İşte küresel güç mücadelesinin asıl konusu budur.

Çin başta pek çok ülke “kurallara dayalı uluslararası düzen”i inşa etmeye çalışırken, ABD bunu önlemeye ve kurallarını işine geldiği gibi kendisinin yazdığı-sildiği-değiştirdiği düzeni korumaya çalışmaktadır.

ABD’nin 12 Ekim’de yayınladığı 48 sayfalık Ulusal Strateji Belgesi’nin ruhu da, Çin Komünist Partisi’nin 64 sayfalık 20. Ulusal Kongre Raporu’nun ruhu da işte buna işaret etmektedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
25 Ekim 2022

1 Yorum

Çelik duvar: ÇKP

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, geçen yıl Çin Komünist Partisi’nin 100. kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmada, hiç kimsenin “Çin’e tahakküm etmemesi” uyarısında bulunmuş, edenlerin “kafalarını büyük bir çelikten duvara çarpacağını” söylemişti.

İşte o çelik duvar ÇKP’dir; bu hafta 20. Ulusal Kongresi’ni yapmakta olan Çin Komünist Partisi’dir.

ABD’NİN BAŞ HEDEFİ: ÇKP

Emperyalist saldırı altındaki yaklaşık bir buçuk milyar Çinlinin en büyük güvencesi; birincisi Çin Komünist Partisi, ikincisi de Çin Halk Kurtuluş Ordusu’dur.

Öyle olduğu için de ABD ÇKP’yi baş tehdit ilan etmektedir. Anımsayın: Trump döneminin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, 2020 yılında Londra’da yaptığı bir konuşmada Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan etmişti.

Biden yönetiminin işbaşı yapma sürecinde de Washington’un bu çizgisi sürdü. Atlantik Konseyi’nin yayımladığı 85 sayfalık “Daha uzun telgraf” raporu, ÇKP’yi ve onun genel sekreteri Xi Jinping’i hedef alıyordu doğrudan. 

Rapordaki şu dört saptama dikkat çekiciydi: 

1) Xi Jinping, Çin’i Marksizm-Leninizm’e döndürdü. 

2) ÇKP, Xi Jinping önderliğinde “piyasa reformlarını” durdurdu. 

3) Özel sektör ÇKP kontrolü altında. 

4) Çin, artık statüko gücü değil, revizyonist güçtür (düzen değiştirici anlamında).

Atlantik Konseyi’nin dikkat çektiği bu saptamalar, ABD’nin “daha Marksist, daha kamucu” ÇKP ve Xi Jinping rahatsızlığıdır.

DEVRİMİN KORUNMASINDA KURUCU DEVRİMCİ PARTİNİN ROLÜ

Devrimle kurulmuş ülkelerde kurucu partilerin süreklilikteki rolü önemlidir. Kurucu parti devrimciliğini koruyabildiği ve köklerine sahip çıkabildiği oranda devrimi de korur ve ilerletir.

Örneğin Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Lenin ve Stalin’i terk ettikçe devrimciliğini kaybetti, yeni burjuva sınıfa teslim oldu ve en sonunda SSCB dağıldı. 

Örneğin CHP, Kemalizmi sembol olarak değil ama program olarak terk ettikçe, Kemalist devrim programını parça parça rafa kaldırdıkça devrimciliğini taşlaştırdı; CHP’nin devrimciliği azaldıkça, laik Cumhuriyet adım adım siyasal İslamcıların yıkımına uğradı.

ÇKP ise Mao’dan vazgeçmediği, devrimde ve devrimcilikte ısrar ettiği için Çin’i güçlü bir ülke haline getirdi.

İşte ABD’nin ÇKP’yi “merkezi tehdit” ilan etmesinin nedeni buradadır. 

DEVRİMİN KORUNMASINDA DEVRİMCİ ORDUNUN ROLÜ

“Xi Jinping Düşüncesi” olarak adlandırılan ve 14 temel prensipten oluşan “Yeni Çağda Çin Karakterinde Bir Sosyalizm Doktrini”nin en dikkatimi çeken prensibi şudur: “Silahlı kuvvetlerde parti liderliğinin mutlak yönetiminin korunması.”

Çin yönetimi, ÇKP kontrolünde Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nu, devrimin korunmasının teminatı görmektedir. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu, ÇKP’nin ordusu olarak hem Japon emperyalizmine karşı savaşı hem de milliyetçilere karşı iç savaşı zaferle sonuçlandırdı. Çin’e özgü sosyalizm inşası mücadelesini emperyalist sisteme rağmen sürdürebilmek de en az bu iki savaş kadar önemlidir. 

İşte ÇKP önderliği, bu savaşın da başarısı için ordu üzerinde “mutlak yönetimin korunabilmesini” hayati önemde görmektedir. 

Ki aslında bu da Sovyetler Birliği deneyiminin sonucudur: Sovyet Ordusu da Sovyet devrimini koruyamamıştır. Ordu içinden bir teşebbüs ortaya çıktıysa da, tıpkı SBKP gibi Sovyet Ordusu da devrimciliğini önemli ölçüde yitirdiği için başarılı olamadı.

İşte ÇKP önderliği buralardan çıkardığı derslerle, Çin’e özgü sosyalizmin başarısını garantiye alacak kararlılık sergilemektedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Ekim 2022

4 Yorum

Moskova’nın Kiev üzerinden beş mesajı

Kırım’ı Rus anakarasına bağlayan Kerç Köprüsü’ne düzenlenen “bombalı kamyon” saldırısının Ukraynalı yetkililer tarafından “bu daha başlangıç” diye kutlanmasının ve Putin’e yaş günü hediyesi olarak alkışlanmasının yanıtı sert oldu.

Rusya, ertesi sabah Ukrayna’nın başkenti Kiev başta birkaç şehirdeki “önemli merkezleri” füzelerle vurdu. Bu önemli merkezlerin başında, Moskova’nın Kerç saldırısının faili ilan ettiği Ukrayna Gizli Servisi’nin binaları var.

Öte yandan füzelerden birinin de Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin çalışma ofisinin bulunduğu sokağı hedef aldığı açıklandı. Diğer hedefler de Ukrayna açısından önemli altyapı tesisleriydi.

KUZEY AKIM’A, TÜRK AKIMI’NA, KURSK’E, KERÇ’E SALDIRIYA YANIT

Rusya, askeri harekatının bundan önceki aşamalarında bile bu ölçüde yoğun füze saldırıyla hükümet binalarını, devlet kurumlarını hedef almamıştı. Moskova’nın “misliyle misilleme” içeren bu sert yanıtının arkasında Kerç Köprüsü’nden fazlası, mesajının arkasında da Ukrayna’dan ötesi var…

Kuşkusuz yanıt, Kerç’ten önceki sabotaj olan Kuzey Akım 1 ve 2 için de var. Sadece Rusya’yı değil, dolaylı olarak Almanya’yı da cezalandırmayı hedefleyen o sabotajın faili olarak doğrudan ABD ve taşeronlarını değerlendiriliyor Moskova…

Kuzey Akım’a sabotaj nedeniyle bir ara Rusya’dan Avrupa’ya doğalgaz akışı bir tek Türk Akımı üzerinden yapılıyordu. Meğer Türk Akımı da hedef alınmış ancak önlenmiş. Putin, Ukrayna Gizli Servisi’nin Türk Akım gaz sevkiyat sisteminin hatlarından birini havaya uçurmayı denediğini, ayrıca Rusya’daki Kursk nükleer enerji santraline de üç saldırı girişiminde bulunduğunu açıkladı.

İşte Rusya’nın askeri harekatının önceki aşamalarından farklı olarak devlet ve hükümet binalarını hedef alıyor oluşunun ardında bunlar var…

RUSYA, ABD SAVUNMA SİSTEMİNİN İŞE YARAMADIĞINI GÖRTERDİ

Moskova, yüze yakın füzeyle çoklu mesaj vermiş görünüyor.

Kuşkusuz ilk mesaj, binaları vurulan Ukrayna Gizli Servisi’ydi. Rusya, Kerç, Türk Akımı ve Kursk santraline saldırıları ile Kuzey Akım’a saldırıdaki rolü nedeniyle Ukrayna Gizli Servisini açıkça uyarmış oldu.

İkinci mesaj, çalışma ofisinin bulunduğu sokak vurulan Zelenski’ydi. Moskova ABD’nin “uzun savaş” piyonuna dönüşen Ukrayna Devlet Başkanı’na “seni doğrudan hedef alabilirim” mesajı vermiş oldu.

Moskova’nın üçüncü mesajı ABD’yeydi. Zelenski, geçen ay CBS News’e verdiği röportajda, ABD’nin verdiği Ulusal Gelişmiş Karadan Havaya Füze Sisteminin (NASAMS) kendilerine ulaştığını söylemişti. Moskova Washington’a sistemin işe yaramadığı mesajını vermiş oldu.

Moskova’nın dördüncü mesajı, Washington-Londra-Kiev üçgenindeki “savaş propagandasını” hedef alır nitelikte. Bir süredir “Rusya’nın kaybettiği, Ukrayna’nın taarruza geçtiği” propagandası yapılıyor. Moskova’nın askeri harekâtını Rus çoğunluğun yaşadığı bölgenin güvenliğini almakla ve referandumla Rusya’ya katılımını sağlamakla sınırlamış olması, Batı tarafından “yenilme ve geri çekilme” diye sunuluyordu haftalardır. Putin Kiev başta birkaç şehri hedef alarak, Rusya’nın kapasitesini göstermek istemiş görünüyor.

ABD İÇİNDE ‘UZUN SAVAŞ’A İTİRAZ

Moskova’nın beşinci mesajı ise hem Avrupa’da ama hem de ABD içinde “barış masası” kurulmasını savunan kesimlere yönelik bir çağrı niteliği taşıyor gibi görünüyor. ABD yönetimi “uzun savaş” istiyor, Ukrayna’yı bu savaşı uzatabildiği kadar uzatmaya zorluyor. Bunun için Ukrayna’ya silah, para, askeri eğitmen ve danışman, paralı savaşçı veriyor.

Ancak ABD’de bunun doğru bir yol olmadığını savunanlar da var. Bu isimlerin başında Henry Kissinger geliyor. ABD’nin eski dışişleri bakanı ve eski ulusal güvenlik danışmanı olan Kissinger, savaşın uzatılmaması gerektiğini savunarak, barış masası kurulabilmesi için Ukrayna’nın toprak vermesi gerektiğini bile söylemişti.

Artık buna benzer sesler ABD Kongresi içinden de çıkmaya başladı. Örneğin ABD Kongre Üyesi Matt Rosendale, ülkesinin Ukrayna’yı mali açıdan desteklemek için parasının olmadığını savunarak, izlenen yola karşı çıktı. Örneğin ABD Kongre Üyesi Paul Gosar, Washington yönetiminin Ukrayna’ya sağladığı askeri desteği eleştirdi ve şu mesajı paylaştı: “Karışmamamız gereken bir savaşı finanse etmemek için artık daha fazla dış yardım yapmamalıyız. Biden ve suç ailesi, Zelenski’ye borçlu olabilir, fakat ABD ona hiçbir şey borçlu değil.”

MÜZAKERE MASASI OLASILIĞI

Batı ile Rusya’nın eninde sonunda “müzakereye başlayacağı” o zamanın daha fazla uzatılmasının ABD’ye yaramadığını savunanların seslerinin daha da yükseleceği ve ABD yönetimini “uzun savaş”tan caydırmaya çalışacağı anlaşılıyor.

Kremlin Sözcüsü Peskov’un mesajı, tam da buna işaret ediyor: “Putin ile Erdoğan, Rusya ile ABD, Fransa, Almanya ve İngiltere arasında müzakere olasılığını Astana’da konuşabilir. Bu tür müzakerelerin varsayımsal olasılığını değerlendirmeden önce bunun amacını, ne için ve kiminle yapıldığını ve sonucunun ne olabileceğini anlamak gerekir. Ancak bunun ardından bir karar alınabilir.”

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Ekim 2022

1 Yorum

Ukrayna savaşının beş cephesi

Ukrayna’da asıl çarpışan Ukrayna ile Rusya değil, ABD ile Rusya’dır. İlk turuncu darbeyi bir kenara bırakırsak, bu çarpışma gerçekte 2014 yılında başladı ve 24 Şubat 2022’de yeni bir aşamaya geçti.

ABD-Rusya çarpışması, Ukrayna üzerinde birincisi jeopolitik, ikincisi politik, üçüncüsü enerji-politik, dördüncüsü ekonomik ve beşincisi askeri cephelerde sürmektedir.

Bu cephelerdeki tabloyu inceleyelim:

1) JEOPOLİTİK CEPHE

ABD, Arktik Okyanusu’ndan başlayıp Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği ile bu ülkeleri kapsayan, Baltık Denizi ve Baltık ülkeleri üzerinden Polonya-Ukrayna merkezli Doğu Avrupa’ya inen, Romanya ve Bulgaristan ile Batı Karadeniz’i içeren, Yunanistan’ı kuzeyden güneye katederek Doğu Akdeniz’de Girit’e kadar inen bir stratejik hat inşa ediyor.

ABD, Avrupa ile Asya arasına yeni bir demir perde indirerek Avrasyalaşmayı önlemeyi ve bu stratejik hat üzerinden Rusya’yı sıkıştırmayı hedeflemektedir.

Rusya ise bu stratejik hatta karşı güneybatısından dayanak bölgeleri oluşturmaya çalışıyor. İşte Donetsk, Lugansk, Herson ve Zaporijya’nin Rusya’ya katılımı bu amaçladır ve fiilen Ukrayna’nın Karadeniz’e bağlantısını kesebilmeyi hedeflemektedir. Moskova için Karadeniz’in güvenliği ve burasının bir “NATO gölü” olmaması hayati önemdedir.

2) POLİTİK HEDEF

ABD’nin temel politik hedefi Rusya’yı yalnızlaştırmak, Avrupa’yla işbirliğini sınırlamak, enerji bağını koparmaktır.

ABD’nin ikincil politik hedefi ise AB’nin “stratejik özerkliğini” engellemek, Avrupa üzerindeki tahakkümü sürdürmek ve Soğuk Savaş’ta olduğu gibi kendi stratejisine eklemlemek istemektedir.

Bunun yolu ise önce Almanya-Rusya işbirliğini bozmaktan, ardından da enerji faktörü üzerinden Alman sanayisini baskılamaktan geçiyor. Alman sanayisi ne kadar zayıflarsa, Berlin ABD’ye o kadar bağımlı olacak ve Paris’le birlikte 2014 yılından bu yana geliştirmeye çalıştıkları “stratejik özerklik” arayışından uzaklaşacaktır.

ABD’nin üçüncül politik hedefi ise SSCB’nin dağılması sonrası fiilen varlığı gereksizleşen NATO’yu, “Rus tehdidi üzerinden” canlandırmak, büyütmek ve ilerde Asya-Pasifik’e genişletmektir. ABD için NATO sadece bir askeri aygıt değil, üyeleri denetim altında tutan bir siyasi araçtır.

3) ENERJİ-POLİTİK CEPHE

ABD, Almanya-Rusya enerji bağını keserek, AB-Rusya işbirliğini de bozmayı hedefliyordu uzun yıllardır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu Alman sanayisinin zayıflamasına ve Berlin’in Washington tahakkümüne girmesi demektir.

Diğer yandan ABD enerji-politik cephede Rus gazına karşı kendi gazını seçenek yapmaya ve emperyalist LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) şirketlerine pazar oluşturmaya çalışıyor.

ABD enerji-politik cephede son olarak işi, Rusya ile Almanya arasındaki Kuzey Akım boru hatlarına sabotaja kadar vardırdı.

Rusya ABD’nin bu saldırganlığına karşı Asya pazarını güçlendirmeye, Çin ve Hindistan’a petrol ve doğalgaz ihracını artırmaya, Türkiye ve Güney Kore gibi ülkelerle enerji ticaretini belli bir seviyede tutabilmeye çalışıyor.

4) EKONOMİK CEPHE

ABD, ekonomik cephedeki saldırılarını öncelikle Rus ekonomi varlığına “çökerek” sürdürüyor. Rus vatandaşlarına ait yaklaşık 20 milyar dolarlık varlıklara el koymak dışında, Washington Rusya Merkez Bankası’nın Batı’daki rezervlerini de dondurdu.

ABD, ekonomik cephede ikincil olarak Rusya’yı ağır ambargo altında tutarak bu ülkenin ekonomisini batırmayı hedefliyor. Ancak geride kalan altı ayda bu gerçekleşmedi, tersine Avrupa ekonomileri yaptırım nedeniyle büyük sorunlar yaşamaya başladı.

Rusya ise ABD’nin ekonomik cephedeki bu saldırılarına karşı “ulusal paralarla ticaret” hamlesini uyguluyor. 5-6 yıldır konuşulan ve sembolik düzeyde başlayan “ulusal paralarla ticaret”, ABD’nin yaptırımları nedeniyle ivme kazandı ve adım adım oranı artarak uygulanıyor.

5) ASKERİ CEPHE

ABD, Ukrayna’yı silahlandırırken hem stratejik planda “savaşı uzatmayı” ama hem de Amerikan silah sanayisine para kazandırmayı hedefliyor.

ABD bu yolla hem atıl duran silahlarını cephelere sürerek tüketmiş hem de yeni silah üretimine alan açmış oluyor.

Emperyalizmin en önemli karakteristiğidir: Enerji ve silah tekellerini beslemek, emperyalist ABD’yi yönetenlerin ilk ve en önemli işidir.

SONUÇ

Görüldüğü üzere Ukrayna meselesi sadece Ukrayna meselesi değildir. ABD, Ukrayna üzerinden kendi küresel düzenini sürdürebilmeyi, Avrupa’yı tahakkümü altında tutabilmeyi, Rusya’yı geriletmeyi ve asıl rakibi Çin’e karşı geniş bir cephe inşa edebilmeyi hedeflemektedir.

Ancak tablo tersi yönde gelişme işaretleri taşımaktadır: ABD’nin hegemonyası zayıflıyor ve kurallarını kendisinin yazdığı düzen çatırdıyor. Enerji krizi ise ABD’nin beklediğinin tersine, Avrupa’da kendisine karşı yeni bir politik süreç başlatma potansiyeli taşıyor.

Çin’e karşı geniş cephe mi? ABD’nin cepheyi genişletebilmeden önce mevcut cephesini sağlam tutabilme sorunu var!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ekim 2022

3 Yorum

8 gün geciken protesto notası

Yunanistan’ın askersiz statüde olması gereken Midilli ve Sisam adalarına silah sevkiyatı yaptığı ortaya çıktı. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait İnsansız Hava Araçları (İHA) sevkiyatı bütün çıplaklığıyla görüntüledi.

25 Eylül günü medyaya servis edilen görüntülere göre Midilli’ye 23, Sisam’a 18 taktik tekerlekli zırhlı araç sevk edilmişti. Üstelik bu araçlar ABD’nin Yunanistan’a hibe ettiği araçlardı.

Peki olay ne zaman oldu? Bu sorunun yanıtı üzerinden söylenecek çok şey var. Başlayalım…

18 EYLÜL’DE NEDEN HAREKETE GEÇİLMEDİ?

Ege Denizi üzerinde görev uçuşu yapan TSK’ye ait İHA’lar bir hareketlilik tespit etti. Yunanistan’a ait iki çıkarma gemisi Midilli ve Sisam’a hareket halindeydi. İzlendi ve sonrasında da görüntülendi.

Yunan sevkiyatı 18 ve 21 Eylül’de yapılmıştı. Peki 18 Eylül’de bu görüntüler ortaya çıktıysa, neden 7 gün sonra, 25 Eylül’de Türk kamuoyunun önüne getirildi? Neden 7 gün beklendi?

Daha vahimi, bu görüntüler medyada servis edildikten bir gün sonra, ancak 26 Eylül’de Türk Dışişleri Bakanlığı olayı protesto edebildi: “Dışişleri’ne çağrılan Yunanistan’ın Ankara Büyükelçisi’nden ‘adalardaki ihlallere son verilmesi ve gayriaskeri statüyü ihya etmesi’ istendi. Türkiye, ABD’ye verdiği protesto notasında, Doğu Ege adalarının statüsüne riayet etmesini ve silahların statünün ihlali için kullanılmaması konusunda tedbir almasını istedi.”

Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da ancak o notadan sonra bu konuda konuştu ve “Yunanistan ne siyasi ne askeri ne de ekonomik olarak bizim dengemiz değildir” dedi.

İŞGAL EDİLEN ADALARIN KARASUYU ALANI

Oysa Türkiye, daha Yunanistan’ın iki çıkarma gemisinin Midilli ve Sisam’a yöneldiğini tespit ettiği anda harekete geçmeliydi; iş işten geçtikten sonra değil.

18 Eylül’de adalara silah sevk edildikten 8 gün sonra Yunanistan’ı protesto etmek, adalara silah sevkiyatını önlemiyor sonuçta.

Nitekim, 2004’ten beri aynı şeyi yaşıyoruz. Yunanistan ada, adacık ve kayalık işgaline başladığında, buna ses çıkarılması gerektiğini söyleyenlere iktidar katından yapılan eleştiri şöyleydi: “İki keçinin otladığı kaya parçası için Yunanistan’la mı savaşalım?”

İşte böyle söylene söylene 152 ada, adacık ve kayalık işgali izlendi…

Kuşkusuz ada, adacık ve kayalıkların önemi, karasuyu alanıyla birlikte anlamlıydı. Şu veriler ne dediğimizi anlatmaya yeterli sanırım: “Ege Denizi’nde bugün Yunanistan yüzde 43,5, Türkiye ise yüzde 7,5 oranında karasuları alanına sahiptir. Osmanlı Devleti’nden ‘halefiyet yolu’ ile Türkiye’ye intikal eden 150’nin üzerindeki ada, adacık ve kayalıkların karasuyu alanı ise yüzde 6’dır.” (Bora Serdar, Kardak, Kırmızı Kedi, 1. Basım, s. 12)

SULANDIRILAN CAYDIRICILIK

İşte 2004’ten beri dile getirilen “İki keçinin otladığı kaya parçası için Yunanistan’la mı savaşalım?” anlayışı, bugün de sürüyor. Erdoğan “Yunanistan ne siyasi ne askeri ne de ekonomik olarak bizim dengemiz değildir” diyor, AKP’li yorumcular da ekranlarda “30-40 taktik tekerlekli zırhlı aracın bir önemi yok” diyerek olayı küçümsüyor.

İşte “caydırıcılık” böyle sulandırılıyor.

Elbette Yunanistan’a savaş açılsın diyen yok, zaten konu Yunanistan’dan çok ABD’yle ilgilidir. Ancak mesele caydırıcılığınızdır, bu sulanırsa, 152 ada, adacık ve kayalığın işgal edilmesi gibi, adalar da küçümsediğiniz taktik tekerlekli zırhlı araçlardan fazlasıyla dolmaya başlar.

ERDOĞAN-MİÇOTAKİS FARKI

Peki ne mi yapılmalı?

Yunanistan’ın Ege’deki karasularını 12 mile çıkarmaya niyetlendiğinde ne yapılarak sonuç alındıysa, o yapılmalı.

Anımsayın; 1995’te TBMM toplanmış ve Yunanistan’ın o kararı alması halinde bunu “casus belli” yani “savaş nedeni” saymıştı. Bu kararlılık hali de güçlü caydırıcılık oluşturarak savaşı önlemiştir.

Böyledir; caydırıcılık savaşı önler, tersine caydırıcılığın sulandırılması ise savaş riskini artırır.

Caydırıcılığı güçlendiren şey ise somut işlerdir; TBMM’de karar almaktan sahada önleyici manevralara kadar…

Bunlar yoksa, “bir gece ansızın gelebiliriz” sözü havada kalır.

Nitekim mevcut tablo şu haldedir: Erdoğan söylemde sert gücü, sahada yumuşak gücü; Miçotakis ise tersine söylemde yumuşak gücü ama sahada sert gücü kullanıyor.

“Bir gece ansızın geliriz” deniyor ama adalara silah sevkiyatı ancak 8 gün sonra protesto edilebiliyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Eylül 2022

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: