Archive for category CRI Türk

ABD-Çin Mücadelesinde Orta Asya cephesi

Kuşak ve Yol İnisiyatifi, özetle Asya’nın doğusundan Avrupa’nın batısına uzanan kara ve deniz ticaret yolları inşası projesidir. ABD, bu projenin gerçekleşmesi halinde AB üzerindeki denetimini yitireceğinden endişe ediyor. Bu nedenle bir yandan AB ülkelerini bu inisiyatife katılmamaları için zorluyor, bir yandan Çin’in bu projeye dahil olan ülkeleri borçlandırarak kontrolü altına alacağı propagandası yürütüyor, bir yandan da Kuşak ve Yol’u düğüm noktası olarak gördüğü yerlerden kesmeye çalışıyor.

ORTA ASYA’NIN KUŞAK VE YOL’DAKİ ÖNEMİ

Kuşak ve Yol İnisiyatifi açısından kritik öneme sahip bölge Orta Asya’dır. Batısında Afganistan’ın ve doğusunda Sincan Uygur Özerk Bölgesinin bulunduğu bu alan, ABD’nin Kuşak ve Yol İnisiyatifine karşı yığınak yapmak istediği bölge olarak görülüyor.

ABD bu bölge üzerinden öncelikle Çin’i ama ek olarak da Rusya’yı rahatsız etmeyi hesaplıyor. ABD, buradaki varlığını, aynı zamanda Hindistan ile Çin arasında sık sık sorun çıkartabilmenin aracı olarak görüyor.

Son üç haftada yaşananlara dikkatinizi çekmek istiyorum:

ABD’NİN ASKERİ TESİS İNŞA PLANI

1) Amerikan Newsweek dergisi, iki yıl süren araştırma sonucunu yayımladı: Rapora göre ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, son 10 yılda yaklaşık 60 bin kişilik büyük bir gizli ordu kurdu. Bu ordunun yarısı özel harekât kuvvetlerinden oluşuyor. Bu ordu, dünyanın belirli noktalarında askeri üniforması ya da sivil kılıkla, 130 şirkete bağlı olarak operasyonlar yapıyor (Sputnik, 17.5.2021).

2) Pentagon Mühendisler Birliği’nin Amerikan medyasına yansıyan bir talep metni belgesi, ABD’nin yaklaşık 20 ülkede yeni tesis yapımı için bazı şirketlerle beş yıllık anlaşma yaptığını ortaya koydu. 240 milyon dolarlık harcama planı görülen belgede ABD’nin askeri tesis yapmayı planladığı ülkeler arasında Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın yer alıyor olması dikkat çekiyor (Sputnik, 20.5.2021).

TÜRKİYE’YE AFGANİSTAN ROLÜ

3) Amerika’nın Sesi Radyosuna Türkiye değerlendirmesi yapan CIA uzman analisti Paul Goble, ABD yönetimiyle görüşecek AKP hükümetine şu tavsiyede bulundu: “Türkiye, Orta Asya’daki nüfuzunu ABD’yle görüşmelerinde masaya getirmeli.” (Amerika’nın Sesi, 12.5.2021).

4) Obama döneminde başlayan, Trump döneminde ilerletilen “Afganistan’dan çekilme” planı, Biden döneminde de sonuçlandırılmak üzere yürürlükte. Washington bunun hazırlığı olarak Afgan yönetimiyle Taliban arasında barış görüşmeleri başlatacak ve Türkiye’den bu barış görüşmelerinin ev sahibi olmasını istedi. Ankara da kabul etti.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan Beyaz Saray’daki basın toplantısında, Biden ile Erdoğan arasında yapılacak 14 Haziran görüşmesinde “Türkiye’nin, Afganistan’daki müzakereler ve diplomasi konusunda oynayacağı rolün de ele alınacağını” açıkladı (Sputnik, 7.6.2021).

SİNCAN UYGUR BÖLGESİNİN ÖNEMİ

İşte ABD’nin ve Batı’nın sık sık işlediği Uygur meselesi de Tibet meselesi de bu düzlemde önem kazanıyor. Yoksa ABD emperyalizmi açısından Uygur’un da Tibetlinin de bir değeri yok! Uygur ya da Tibet konusu, ABD’nin Çin’i sıkıntıya düşürebilme potansiyeli olarak değerli sadece…

Sincan Uygur ile Tibet bölgeleri, Çin’in batı kapıları…

Dahası bu bölge, Çin’in Pakistan’da işletmeye başladığı Gwadar limanı nedeniyle daha da önem kazanıyor. İran’dan petrol yükleyen bir tanker, ABD’nin savaş gemisi bulundurduğu Malaka Boğazı’na girmeye gerek kalmadan hemen Körfez’in yakınındaki Gwadar limanına yük boşaltıyor, petrol Pakistan’ın güney-kuzey yönünde boru hattı ile Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesinin batısında bulunan Kaşgar’a ulaşıyor.

Böylece Çin hem yolu kısaltıyor, hem de ABD’nin denetlediği boğazı baypas ediyor.

ABD’NİN SAHTE UYGURCULUĞU

İşte Orta Asya’da askeri tesis planlaması yapan ABD, 130 şirkete bağlı “gizli ordu” birlikleriyle bu bölgede önümüzdeki dönemde sabatoj faaliyetlerinden kışkırtıcı eylemlere kadar bir dizi “özel savaş” operasyonu yapmak istiyor. Pentagon’un basına yansıyan planlamaları açık bir şekilde bu türden faaliyetlere işaret ediyor.

O nedenle başta Uygur meselesi olmak üzere demokrasi ve insan hakları eksenli konular Batı’da artan oranda kullanılmaya çalışılacak.

Uygur meselesi aynı zamanda ABD ve işbirlikçileri tarafından Türkiye ile Çin’in arasını açma hedefli olarak sık sık kaşınacak.

NATO 2030 KONSEPTİ

ABD, Çin’i ve Rusya’yı 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde birkaç cephede birden baskı altında tutmak istiyor.

Peki bunu kimlerle yapacak? AB’yle, İngiltere ve Türkiye gibi NATO’nun güçlü ülkeleriyle ve Doğudaki Japonya, Güney Kore, Yeni Zelanda ve Avustralya gibi NATO ortaklarıyla…

ABD, Baltık bölgesinden başlayarak Ukrayna cephesi, Karadeniz ve Kafkaslar üzerinden Orta Asya’ya uzanan hattı hem Çin’e hem de Rusya’ya karşı kullanmanın ve bu hattın doğusunda Çin ile Rusya arasına girmenin planlamasını yapıyor.

İşte NATO 2030 konsepti özetle bu hedefin konseptidir.

14 Haziran’da başlayacak NATO Zirvesinin esas hedefi bu konsepte hazırlanmaktır.

Ancak tüm bunlar, 21. yüzyılın Asya Yüzyılı olmasını durduramayacak…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Haziran 2021

4 Yorum

ABD Dunhammer Operasyonu ile AB’yi dinliyor

ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA) başta Almanya Başbakanı Angela Merkel olmak üzere bir çok Avrupalı siyasetçiyi dinlediği ortaya çıktı.

Merkel dışında Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, eski Almanya ana muhalefet partisi lideri Peer Steinbrück, Norveçli, İsveçli, Alman ve Fransız siyasetçiler ile üst düzey kamu görevlilerinin, NSA tarafından hedef seçilerek izlendiği ve dinlendiği belirlendi.

Bu skandalı ortaya çıkaran ise “ortak gazetecilik çabası” oldu: Haberi yayımlayan Danimarka Devlet Televizyonu DR’ydi. DR bu büyük araştırma dosyası haberini İsveç Devlet Televizyonu (SVT), Norveç Devlet Televizyonu (NRK), Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung, Alman Birinci Televizyon Kanalının (ARD) bünyesinde bulunan WDR ve NDR ile Fransız Le Monde gazetesinin katkılarıyla yaptı.

Peki neden Danimarka Devlet Televizyonu? Çünkü ABD, Merkel başta Avrupalı siyasetçileri Danimarka üzerinden dinlemişti.

ABD-DANİMARKA ANLAŞMASI

Habere göre ABD ile Danimarka arasında 1990’lı yılların sonlarına dayanan bir kablo anlaşması var. Bu anlaşmaya göre Danimarka hükümeti, topraklarından ve kara sularından geçen internet ve telekomünikasyon kablolarındaki bilgileri ABD’nin erişimine veriyor.

Aslında ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) ile Danimarka Askeri İstihbaratı (FE) arasında yapılan anlaşma, Rusya ve Çin’i izlemek içinmiş. Ancak NSA, bu anlaşmayı aynı zamanda Avrupalı müttefiklerini izlemek için de kullanmış ve bunu da Dunhammer Operasyonu olarak adlandırmış.

Danimarka Askeri İstihbaratı, NSA’nın Avrupalı siyasetçileri izlediğini fark edip, Mayıs 2015’te raporlamış. Ancak bu rapor kurum içinde kalmış. Danimarka Savunma Bakanı Trine Bramsen ise İstihbarat Teşkilatlarını İnceleme Kuruluna eksik belge ve yanlış bilgiler verdiği için Danimarka Askeri İstihbaratı’nın üç üst düzey yetkilisini 21 Ağustos 2020’de görevden uzaklaştırmış.

8 YIL ÖNCE DE AYNI DURUM YAŞANMIŞTI

Bu skandal, ABD’nin müttefiklerini dinlemekten asla vazgeçmediğini bir kez daha ortaya koymuş oldu. Zira ABD Soğuk Savaş boyunca müttefiklerini denetim altında tutmak için Gladyo tipi gizli NATO örgütlenmesine ek olarak, istihbaratı aracılığıyla Avrupalı siyasetçileri ve yöneticileri dinlemiş ve izlemişti.

Ancak ABD’nin bunu Soğuk Savaş’tan sonra da sürdürdüğü anlaşılmıştı. Obama döneminde ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA) Merkel başta dünya liderlerini dinlediği belirlenmişti. Skandal, ABD istihbarat analisti Edward Snowden’in 2013’te ifşa ettiği binlerce gizli belge sayesinde ortaya çıkmıştı. Berlin Washington’a tepki göstermiş, Merkel “Dostlar arasında birbirini dinlemek olmaz” demişti. Ancak Alman Federal Başsavcılığının konuyla ilgili açtığı soruşturma 2015’te durdurulmuştu!

Zira ABD, hâlâ Almanya’da güçlüydü ve gizli NATO örgütlenmeleri hâlâ işbaşı halindeydi!

MACRON’DAN SERT, MERKEL’DEN YUMUŞAK TEPKİ

8 yıl sonra ABD’nin Avrupalı müttefiklerini dinlemeyi sürdürdüğünün ortaya çıkması, ne yazık ki Fransa dışında güçlü bir tepki görmedi.

Fransa’nın AB İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Clement Beaune olayı “son derece vahim” olarak niteledi ve “AB üyesi Danimarka’nın Amerikan istihbaratıyla işbirliğinde yanlışlar ve hatalar yapıp yapmadığının teyit edilmesi gerektiğini” belirtti.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise Almanya-Fransa Bakanlar Konseyi toplantısının ardından Almanya Başbakanı Angela Merkel ile yaptığı ortak basın toplantısı sırasında konuya değindi ve olayı “kabul edilemez” diye niteledi. “Müttefikler arasında böyle bir şey kabul edilemez, hele müttefiklerle Avrupalı ortakları arasında daha da kabul edilemez” diyen Macron, ABD ve Danimarka’dan açıklama beklediğini söyledi.

Merkel ise olayı Macron’a göre oldukça yumuşak değerlendirdi ve “Almanya’nın Danimarka ve ABD ile ilişkilerinde kalıcı bir zarar görmediğini” belirtti. Merkel, “Yakın müttefiklerimize yönelik saldırılar kabul edilemez. Bu, Danimarka yetkililerinin sadık kaldığı sistematik bir ilkedir” diyen Danimarka Savunma Bakanı Trine Bramsen’in açıklamasını yeterli bulduğunu ve memnuniyetle karşıladığını söyledi.

ABD’NİN ÖZEL SAVAŞ HAZIRLIĞI

Dunhammer Operasyonu, ABD’nin Soğuk Savaş operasyonlarının belli ölçülerde devam ettiğini bir kez daha gösterdi. ABD’nin “müttefiklik” ilişkisinin, müttefiklerini denetim altında tutabilmek için her türlü hukukdışılığı barındırdığını bir kez daha ortaya koydu.

Soğuk Savaş döneminin Avrupa’daki Gladyo örgütlenmeleri anımsanınca, yine geçen haftalarda ortaya çıkan Pentagon’un 60 bin kişilik gizli ordusuna daha fazla odaklanmak gerektiği anlaşılıyor.

Zira 130 şirket üzerinden kurulan bu 60 bin kişilik gizli ordu, ABD’nin “özel savaşa” hazırlandığına işaret ediyor.

Önemle belirtelim: Müttefikleri dinlemek ve izlemek, son tahlilde müttefik ülkelerde operasyon yapmak içindir!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Haziran 2021

2 Yorum

Türkiye-Rusya işbirliğini derinleştirmenin önemi

AKP hükümetininMoskova’yla işbirliğini pratikte stratejik değil taktik düzeyde tutması, hatta ABD’ye beyaz sayfa çağrısı yaptığı her açıklamasına “Rusya’yla sorunlu alanların, işbirliği yapılan alanlardan daha fazla olduğu” vurgusunu önemle eklemesi, Türk-Rus işbirliğinin önündeki en önemli risk faktörüdür.

ABD’nin Ukrayna ve Karadeniz üzerinden Türkiye-Rusya işbirliğini sabote etmeye çalıştığı şartlarda, Ankara’nın Kırım-Tatar açıklamaları, bu riski daha da artırmış durumda.

Nitekim önce Rusya Dışişleri Sözcüsünün, ardından da Rusya Dışişleri Bakanı’nın bu konuda ciddi kaygı ve mesajları oldu.

AKP’NİN YANLIŞ KIRIM POLİTİKASI

Ankara’nın sık sık “Kırım’ın ilhakını tanımıyoruz” demesi Moskova’yı birkaç nedenle rahatsız ediyor:

Birincisi, Ankara bu açıklamayla Kırım halkının bir referandumla Ukrayna’dan ayrılıp Rusya’ya katılmasını tanımamış oluyor.

İkincisi ise bunu bir halk tercihi olarak değil de ilhak olarak görerek, doğrudan Rusya’yı hedef almış oluyor.

Bu tablo, Türkiye’nin Ukrayna’yla her türlü ilişkisini Rusya’nın gözünde kendisine karşı yapılan bir girişim olarak değerlendirmesine yol açıyor. Buna Ankara’nın Ukrayna yönetimine Silahlı İnsansız Hava Aracı (SIHA) satması da, korvet anlaşması yapması da, NATO desteği vermesi de, Karadeniz’de ortak tatbikat yapması da dahil…

TATAR SÜRGÜNÜ-ERMENİ TEHCİRİ

Ankara son olarak Kırım Tatarlarıyla ilgili bir bildiri yayımladı ve şöyle dedi: ““Türkiye, sürgünden 77 yıl sonra.. Kırım Tatarlarının mağduriyetlerinin giderilmesi, kimliklerinin korunması, refah ve esenliklerinin sağlanması için soydaşlarının yanında olmayı sürdürecektir.”

Tatarların, Türkiye Türklerinin ne kadar “soydaşı” olduğu tartışmasını bir kenara bıraktığımızda bile, her tarafıyla sorunlu bir açıklama bu. Zira Tatarların Nazilerle işbirliği nedeniyle Özbekistan başta SSCB içlerine sürgünü, II. Dünya Savaşı koşullarının zorunlu bir önlemidir Moskova için. Tıpkı, Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşı koşullarında benzer gerekçeyle Ermeni tehcirini zorunlu görmesi gibi.

Ankara’nın bu gerçeği atlayarak, “Tatar sürgünü” açıklaması yapması Moskova’yı oldukça rahatsız etti. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova şu karşılığı verdi: “2014 yılına kadar Kırım Tatarlarının bu sorunları konusunda Ukrayna’ya yöneltilen eleştirileri Ankara görmezden geldi. Demek ki Ankara için konu konjonktürel. Türkiye’nin etnik, dinsel, dilsel çözülmemiş sorunları var. Ankara’nın bu tür söylemlere devam etmesi halinde, Rusya Türkiye’deki benzer sorunlara dikkat çekmek zorunda kalacaktır.” (Sputnik, 21.5.2021).

Yani Zaharova açıkça, Ankara’nın tavrını sürdürmesi halinde Moskova’nın da örneğin Kürt sorununu kaşıyacağını belirtmiş oluyor. Kuşkusuz Ankara da buna karşılık, “Tatar sürgünü” açıklamasından çok önce Moskova’nın zaten Kürt sorununu kaşıdığını belirtebilir. Ama politik sahnenin ihtiyacı bakımından mesele kimin ilk kaşıyan olduğu değil, kaşıma işleminin Türkiye’ye de Rusya’ya da bir yarar getirmeyeceği gerçeğidir.

LAVROV’UN SERT MESAJI

Zaharova’nın ardından, sonuçları bakımından çok daha sert bir açıklama ise Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dan geldi.

Lavrov, “Ukrayna’yı Kırım konusunda cesaretlendirmeyi, Rusya’nın toprak bütünlüğüne kastetmek ile eşdeğer gördüklerini Türkiye’ye son derece açık bir biçimde ilettiklerini” belirtti (Sputnik, 24.5.2021).

Rusya Dışişleri Bakanı, Türkiye’nin, Rusya’nın “meşru endişelerini dikkate alarak izlediği çizgiyi değiştireceğini” umduklarını belirtti.

Bakalım Ankara, Ukrayna politikasında bir değişikliğe gidecek mi? Ama görünen o ki, AKP hükümetinin bu mevcut çizgiyi sürdürmesi halinde, Türkiye ile Rusya arasında turizm ve tarım konusunu aşan nicelikte maliyetli bir tablo oluşacak.

BAĞIMSIZ DIŞ POLİTİKA

Oysa Türkiye ile Rusya’nın taktik düzeyde yürüdüğünde bile bölgede oldukça yararlı sonuçlar doğuran işbirliği, stratejik düzeye çıkarıldığında katlanarak artan sonuçlar alacaktır. Başta Doğu Akdeniz olmak üzere Batı’nın ağırlık oluşturmaya başladığı sahalarda Türkiye’nin elini güçlendirecektir.

AKP hükümeti ise Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın başta Saray takımının sözleriyle bu işbirliği sürecini sabote etme riski taşıyan çıkışlar yapmaktadır sürekli.

Ancak unutulmaması gereken şudur: Ankara’nın bu tavrı, ABD’yle beyaz sayfa açılmasına değil, tersine ABD’nin ağır baskı uygulayacağı türden bir ilişki dayatmasına neden olur.

Zira son 70 yılın en büyük dersidir: Türkiye’nin Batı nezdinde gerçek anlamda ağırlık kazanmasının yolu Batı’nın çıkarlarına uygun politikalar izlemesinde değil, bağımsız dış politika uygulamasından geçmektedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
25 Mayıs 2021

2 Yorum

Çin’den ABD’ye İsrail uyarısı

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden biri olan ABD’nin veto kartı, İsrail saldırganlığının en önemli kalkanıdır. ABD, bugüne kadar İsrail’e karşı çıkarılması istenen onlarca kararı konseyde veto etmiştir.

ABD son olarak geçen hafta, BM Güvenlik Konseyi’nin İsrail’in Doğu Kudüs ve Gazze saldırılarına son vermesi çağrısı içeren ortak açıklamasını engelledi.

ABD’nin bu tutumu, aslında Birleşmiş Milletler’in varlık nedenini de sabote ediyor…

ÇİN: ABD ENGEL YARATMAMALI

Aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi’nin dönem başkanı olan Çin, video konferans yoluyla düzenlenen ve halka açık olan Güvenlik Konseyi’nin Filistin-İsrail toplantısında ABD’yi uyardı.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD’nin engellemesi nedeniyle Güvenlik Konseyi’nin şimdiye kadar bu konuda bir adım atamadığını belirterek, ABD’yi engel yaratmaması için uyardı ve Güvenlik Konseyi’nin bir daimi üyesi olarak sorumluluk üstlenmeye çağırdı.

Wang Yi, “ABD, gerginliğin azaltılması, güvenin tesis edilmesi ve siyasi çözüm için uluslararası toplumla birlikte BM Güvenlik Konseyine destek vermeli” dedi.

Wang Yi ayrıca İsrail-Filistin gerginliğinin tehlikeli boyutlara ulaştığına dikkati çekerek uluslararası toplumu derhal hareket etmeye çağırdı.

Filistin halkının samimi bir dostu olduğunu vurgulayan Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, BM Güvenlik Konseyi’nin sorunun çözümünde bir fark yaratıp yaratamayacağını dünya halklarının yakından izlediğini ve tarihin de kaydettiğini belirtti.

Çin’in bu çıkışı, ABD’nin İsrail’e BM’de kalkan olan tavrına karşı doğrudan bir uyarı olarak oldukça önemli…

ÇİN’İN 4 AŞAMALI ÇÖZÜM PLANI

BM Güvenlik Konseyi’nin dönem başkanı Çin’in Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD’yi uyardığı toplantıda, mevcut gerilime karşı dört aşamalı bir çözüm planı açıkladı:

1) Çin’e göre en önemli öncelik, ateşkes ve şiddetin durdurulması.

2) Çin’e göre insani yardım acil bir ihtiyaç. Bu nedenle İsrail biran önce Gazze ablukasını kaldırmalı ve uluslararası toplum Filistin’e yardım etmeli.

3) Çin’e göre başta BM olmak üzere Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı ve bölgede önemli etkiye sahip ülkeler aktif rol oynayarak, “geniş ve etkili bir barış geliştirme çabası” oluşturmalı.

4) Çin’e göre “iki devletli çözüm” sorunun temel çıkış yoludur. Çin, “iki devletli çözüm” temelinde barış görüşmelerinin mümkün olan en kısa sürede başlatılmasını ve 1967 sınırına dayanan, başkent Doğu Kudüs olan, tamamen egemen ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını destekliyor.

NEO-ABDÜLHAMİTÇİLİK HABERCİLİĞİ

Çin, İsrail konusunda ABD’yi BM Güvenlik Konseyi’nde bu şekilde sıkıştırırken, AKP’nin haber ajansı gibi çalışan Anadolu Ajansı ise tuhaf bir haber yaparak abonelerine servis etti.

Betül Yürük imzalı, 12 Mayıs tarihli “ABD’den BM Güvenlik Konseyi’nin Kudüs açıklamasına engel” başlıklı haberi, yukarıda belirttiğimiz ABD’nin İsrail’e kalkan olan son hamlesini konu etmişti.

Ancak haberin ilerleyen satırlarında araya sokuşturulan “özel amaçlı” yorumlar, Anadolu Ajansı’nın amacının haberden çok, AKP’nin “yanlış dış politikasının” sözcülüğü olduğunu ortaya koydu.

Anadolu Ajansı, BM Güvenlik Konseyi’ndeki tutumu nedeniyle ABD’yi haber yaparken, şu yorumla Çin ve Rusya’yı da hedef aldı: “Uluslararası barış ve güvenliği sağlamakla sorumlu BM’nin en güçlü organı Güvenlik Konseyi, son yıllarda veto gücüne sahip ülkeler Rusya’nın Suriye’de, Çin’in Myanmar’da, ABD’nin ise İsrail-Filistin sorunun çözümündeki yanlı tutumları nedeniyle hiçbir somut adım atamıyor ve meşruiyetini kaybetmekle eleştiriliyor.”

Suriye’de Türkiye’yle işbirliği yapan Rusya’yı ve ABD’yi İsrail konusunda uyaran Çin’i aynı haber içinde ABD’yle birlikte hedef almak, sözde dengecilik yapan tipik bir Neo-Abdülhamitçilik haberciliği olmuş!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Mayıs 2021

1 Yorum

İsrail terörünün destekçileri

İsrail, Ramazan Bayramı’na doğru Doğu Kudüs’te terör estirmeye başladı. Mescidi Aksa’ya saldırdı, Filistinlileri Şeyh Cerrah Mahallesi’ndeki evlerinden zorla çıkardı, Şeyh Cerrah mahallesine saldırısında çocukları ve kadınları katletti.

İslam dünyası olayı yine kınıyor, bölgedeki ülkelerin liderleri telefon diplomasisi ile İsrail’i ayıplıyor vb. Ya sonra?

İSRAİL ABD EMPERYALİZMİNİN KANATLARI ALTINDA

İsrail, binlerce kez yaptığını yine tekrarlamış oldu: Terör estirerek adım adım genişliyor, Filistinlileri katlederek onların topraklarına yerleşiyor. İsrail haritası 70 yılda böyle adım adım genişledi…

Peki İsrail bu cüreti nereden alıyor? İsrail terörünün doğrudan ve dolaylı destekçileri kimlerdir?

1) İsrail’in en büyük dayanağı ABD emperyalizmidir.

İsrail, ABD’nin onayıyla Ortadoğu’da terör estirebiliyor yıllardır. Nasılsa ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’denki veto kartı, İsrail’i “uluslararası düzenin” çatı kurumunda koruyabiliyor.

ABD için İsrail’in güvenliğinin sağlanabilmesi, Ortadoğu’daki çıkarlarının en başında geliyor çoğu zaman.

Ve İsrail de ABD adına Ortadooğu’da jandarmalık yapıyor karşılığında.

MISIR VE ÜRDÜN’ÜN İHANETİ

2) Mısır’ın Cemal Abdülnasır dönemi İsrail karşıtı politikaları, Enver Sedat döneminde değişmeye başladı. ABD, İsrail ve Mısır’a Camp David Sözleşmesi imzalattı. Böylece İsrail’in Filistin’i işgalinin önündeki önemli engel olan Mısır-Suriye bloğu parçalanmış oldu. Dahası Arap dünyasının askeri ve siyasi lideri durumundaki Mısır’ın yeni konumu, Arap dünyasını böldü.

Enver Sedat’ın Camp David Sözleşmesi sürecinin başında, 1977’de Kudüs’ü ziyaret etmesini Fas, Sudan ve Umman destekledi; Ürdün ve Suudi Arabistan tarafsız kaldı; Suriye, Irak, Libya, Güney Yemen, Cezayir ve Tunus karşı çıkarak “ret cephesi” oluşturdu.

3) Ürdün’ün en başında beri Filistin konusunda izlediği sorunlu tutum, hatta Ürdün Kraliyet ailesinin özellikle Arafat’ın şahsında Filistin’deki ulusal kurtuluşçuluğu ve devrimciliği kendisine tehdit görmesi, bu ülkenin “Filistin’e ihaneti” sonuçlarını doğurdu. (Filistin’e Arap ihaneti konusunda ayrıntılı bilgiler için, Hüsnü Mahalli’nin Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan Filistin Benimdir- Ortadoğu’nun Kanlı Tarihi kitabını mutlaka okuyun.)

ABD’NİN ORTADOĞU İŞGALİ İSRAİL’E YARADI

4) ABD’nin Irak’ı işgali, Libya ve Suriye’ye saldırısı ve İran’ı hedef alması en çok İsrail’e yaradı.

Irak lideri Saddam Hüseyin, Libya lideri Muammer Kaddafi, Suriye liderleri baba-oğul Esad’lar ve İran yönetimi, Filistin’in en büyük destekçileriydi. ABD’nin son 30 yılda bu dört ülkeyi hedef alması, İsrail’in Filistin’de terör estirmesini kolaylaştırdı.

Haliyle ABD’nin bu saldırılarına destek verenler, nesnel olarak İsrail’in Filistin saldırganlığını kolaylaştırmaya dolaylı omuz vermiş oldular, oluyorlar.

İSRAİL’İN EN ÖNEMLİ DESTEKÇİSİ: SUUDİ KRALİYET AİLESİ

5) İsrail’in son dönemde Ortadoğu’daki en önemli destekçisi Suudi Kraliyet ailesidir. İki ülkenin temsilcileri geçen yıllarda ABD’de biraraya gelmiş ve Ortadoğu’yu ilgilendiren pek çok sorunla ilgili ortak tutum geliştirmişlerdir.

İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold ile Suudi Arabistan hükümet danışmanı Enver Macid’in ABD direktörlüğünde 4 Haziran 2015’te Washington’da imzaladığı 7 maddelik anlaşma ibretliktir. (Türkiye ve İran’ı da hedef alan bu anlaşmasının ayrıntıları için Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabıma bakınız lütfen.)

6) ABD’nin Arap-İsrail normalleşme projesi, İsrail’i pervasızlaştırıyor. Önceki ABD Başkanı Donald Trump “Yüzyılın Anlaşması” diyerek bazı Arap ülkelerini “siyasi, ekonomik ve askeri destek” karşılığında İsrail’le normalleştirdi. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas, Sudan, hatta Katar’ın sıra sıra İsrail’le normalleşmesi, Arap ve İslam dünyasını böldü ve İsrail karşıtı cepheyi iyice daralttı.

İSRAİL’İN SOYKIRIM RANTI

7) Nazizmin Yahudi soykırımı, ne acı ki İsrail terörünün en büyük kalkanı haline gelmiş durumda.

İsrail devleti soykırım acısını kullanarak, bunu kendi terörüne dayanak yapıyor ve AB ülkelerini soykırım rantı üzerinden tepkisizliğe hatta destek vermeye zorluyor.

Nazilerin Çingene, Polonyalı, Slav, komünist katliamlarının yok sayılarak, sadece ve sadece Yahudi Soykırımının öne çıkarılması, bir İsrail devlet politikasıdır. Öyle ki İsrailliler, Nazilerin diğer katliamlarından bahsedilmesini “Yahudi Soykırımını küçültme girişimi” sayıyor ve susturmaya çalışırlar. Neden? Çünkü İsrail Devleti, Nazizmin Yahudi soykırımını, kendi Filistin düşmanlığına örtü olarak kullanıyor.

PANZEHİR: ANTİEMPERYALİST MÜCADELE

İsrail’in ABD destekli teröründen ve Filistin’i işgalinden, pek çok İsrailli de rahatsız. Zira onlar Filistinlilerle barış içinde yaşamak istiyorlar; sürekli savaş ortamı içerisinde alarm halinde olmak istemiyorlar.

Ancak ne yazık ki İsraillilerin çoğunluğu tablodan memnun; dinsel nedenlerle memnun olanlar da var, işgalin ve yeni toprakların zenginliği nedeniyle memnun olanlar da… Mescidi Aksa Camisi yanarken sevinç içinde gösteri yapan o dindar Yahudilerin görüntüsü, insanlık adına büyük utançtır…

Peki bu tablo nasıl değişecek? İsrail sürekli genişlemeye ve terör estirmeye devam mı edecek? Yanıtı, yukarıda sıraladığımız nedenlerin ortadan kaldırılmasına bağlı.

ABD emperyalizminin Ortadoğu’dan kovulması, bu sorunun biricik çözümüdür. ABD desteğinden olmak, İsrail’i frenleyecek ve Filistinlilerle barış içinde içinde yaşamak isteyen İsrailli azınlığın elini güçlendirecektir.

Özetle, antiemperyalizm, pek çok sorunun olduğu gibi, bu sorunun da panzehridir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Mayıs 2021

1 Yorum

Emperyalizmin soykırım ve yaptırım sopası

22 Nisan’da İngiltere Parlamentosu, Çin’in Uygur Türklerine “soykırım” yaptığı iddiasıyla bir karar aldı! Avam Kamarası, hükümete, “Uygur Türkleri için harekete geçme” ve Pekin’e baskıyı artırma çağrısı da yaptı.

24 Nisan’da ABD Başkanı Joe Biden, 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıdı.

Böylece iki gün arayla ABD ve İngiltere, Türkiye ve Çin’i hedef alan soykırım kararları almış oldu.

PARLAMENTOLAR KARAR VEREMEZ

Her iki kararın da hiçbir bağlayıcılığı ve hükmü yok. 1948 tarihli BM Soykırımla Mücadele Sözleşmesi’ne göre bir olayın soykırım olup olmadığına ancak o olayın yaşandığı ülkenin mahkemeleri ya da yetkili kılınmış bir uluslararası mahkeme karar verebilir. Hükümetler ya da parlamentolar değil!

Kaldı ki Uluslararası mahkemelerden biri olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2013 ve 2015’te “Perinçek-İsviçre Davası”nda verdiği karar var: Cumhurbaşkanları, parlamentolar ve hükümetler soykırım konusunda hüküm vermeye yetkili değildir!

Dolayısıyla Biden’ın sözleri de, İngiliz parlamentosunun kararı da hükümsüzdür!

ABD YÜKSEK MAHKEMESİ REDDETTİ

Amerikan ve İngiliz emperyalizminin derdi Ermenilerin ya da Uygur Türklerinin iyiliği değil kuşkusuz. Her iki ülke de Türkiye ve Çin’i baskı altında tutmak için “soykırım” sopasını sallıyorlar. Yoksa Washington da Londra da bu kararların hukuken hükümsüz olduğunu biliyor.

Örneğin 1981’de dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan da “soykırım” demişti ve kimi Ermeniler bundan hareketle Türkiye’den tazminat için mahkemelere koşmuştu. Ne oldu? ABD Yüksek Mahkemesi reddetti!

O karar hâlâ orada ve yaşayan tüm ABD başkanları toplanıp Beyaz Saray’da Biden’la birlikte hep bir ağızdan “soykırım” deseler bile sözlerinin hukuken hiçbir hükmü yoktur!

EMPERYALİZM: MODERN HIRSIZ!

Uygur Türklerini Çin’den ayırmak ama Kıbrıs Türklerini zorla Rumlarla birleştirmek isteyen emperyalistler için “soykırım” bir uluslararası şantaj kartıdır.

Emperyalizmin bir diğer şantaj kartı da yaptırımdır. ABD, İran ve Venezuella gibi hedef aldığı ülkelere yaptırım ve ambargo uygulayarak, halkın ekonomik sıkıntılar nedeniyle hükümetlerine karşı ayaklanmasını arzu etmektedir.

Bu öylesine insanlık dışı bir yaptırım ve ambargodur ki, mesele bu ülkelere mal satışını yasaklamaktan da ötedir; bu ülkelerin paralarına, altınlarına bile el koyabilmektedirler!

Ve emperyalist ABD’nin özellikle sağlık konusundaki ambargosu ve bu ülkelerin ilaca erişimini zorlaştırması, on binlerce çocuğun yaşamını olumsuz etkilemektedir.

AMERİKAN YALANLARI

Emperyalizm hedef aldığı her ülke için kamuoyuna yutturacağı bir gerekçe bulmaya çalışır: Yugoslavya’yı insan hakları için parçalamışlardır! Irak’ı kitle imha silahı geliştirdiği için işgal etmişlerdir! Kaddafi’yi diktatör olduğu için öldürmüşlerdir! Suriye’yi demokrasi için iç savaşa sürüklemişlerdir!

Kuşkusuz hepsi yalan! Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın BM salonunda elinde kimyasal silah diye salladığı şişe içindeki beyaz tozun uydurma olduğu başta olmak üzere emperyalistlerin her argümanı sahte, her argümanı kurguydu.

İşte Suriye’de iki kez kimyasal komploları ortaya çıktı!

DARBEDE YAKALANDI!

Daha yeni, Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko’ya suikast girişimi ve darbe planlamasında yakalandırlar!

Son beş yılda Venezuella Devlet Başkanı Maduro’ya üç kez darbe girişimi yapmaya kalkarken yakalandılar!

Ama ne ellerinde salladıkları beyaz tozdan, ne de yakalanan özel harekat askerlerinin itiraflarından utanıyorlar! Dahası, Obama örneğinde olduğu gibi, Ukrayna Devlet Viktor Yanukoviç’i devirdikleri Maydan Olaylarını bizzat tezgahladıklarını utanmazca itiraf edebiliyorlar!

ABD’YE BİRLİKTE TAVIR

Yaptırım, soykırım, sözde demokrasi ve insan hakları baskısı, suikastler…

Dünya, emperyalist ABD’nin bu “modern” devletlerarası ilişkiler silahlarını birlikte teşhir etmeli ve bu şantajlara karşı birlikte yanıt vermelidir.

Çin ve Rusya gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin iki daimi üyesi başta olmak üzere, ABD’nin bu şantajlarına maruz kalan ülkeler emperyalizmin kirli yüzünü sergilemek üzere birlikte hareket etmelidir.

Azgınlığın dizgini, kararlı tavırdır!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Nisan 2021

1 Yorum

ABD’nin nükleer tehdidinin anlamı

Yeni yönetimlerin ilkleri; yani ilk hangi devletle temas kurduğu, ziyaret ettiği ya da davet ettiği gibi konular, o yönetimin esas hedefine, o hedefe ulaşmak için kimlerle ittifak yapacağına, hangi stratejiyi uygulayacağına işaret eder.

ABD Başkanı Joe Biden’ın, göreve geldikten sonraki ilk yüz yüze liderler görüşmesini Japonya Başbakanı Yoşihide Suga’yla yapması bu bakımdan önemlidir. Biden’ın Suga’yı Beyaz Saray’a davet etmesi, ABD’nin doğrudan Çin’i hedef almasının gereğiydi.

ABD’NİN HEDEFİ

ABD, Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay içerisinde Çin’i çevreleyerek “uzun vadeli stratejik rekabet” yürüteceği rakibini boğmayı planlıyor.

Bu çevreleme ile Çin’i bölgesinde sıkıştırarak küresel bir deniz gücüne dönüşmesini önlemeyi, Asya’da bir kara gücü olarak tutmayı hesaplıyor.

Hint-Pasifik bölgesinde kuracağı ittifaklarla ve askeri varlık bulundurarak, olabildiğince Çin’in Kuşak ve Yol inisiyatifini belirlediği düğüm noktalarından kesmeyi istemektedir.

Kuşak ve Yol İnisiyatifi açısından kritik konumda bulunan Sincian’ı Uygur meselesi üzerinden karıştırmak, Tibet ve Hong Kong konularını kaşıyarak Çin’i rahatsız etmeye çalışmaktadır.

EMPERYALİST YÜZSÜZLÜK

İşte Japonya, ABD’nin bu hedefleri içinde önemli bir yere sahiptir. Biden bu nedenle Suga’yı davet etmiş ve Çin’e karşı ABD-Japonya ortaklığını vurgulamıştır.

Biden, yeni bir durum olarak, 1960 tarihli “Karşılıklı Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması”na atıf yaparak Japonya’yı nükleer silahlarla savunmaya hazır olduğunu belirtmiştir.

Japonya’yı nükleer bombalarıyla yerle bir eden ABD’nin, Japonya’yı nükleer bombalarıyla savunmaya hazır olduğunu söylemesi, elbette en hafifinden bir emperyalist yüzsüzlüktür!

ABD Başkanı Biden’ın bu yüzsüzlük sergilemesindeki esas hedefi elbette birini korumak değil, birini tehdit etmektir. Japonya’yı nükleer silahlarla koruma kararlılığı açıklamak, doğrudan Çin’i nükleer silahlarla tehdit etmek demektir.

TAYVAN KONUSU

ABD ile Japonya zirvesinde bir ilk daha yaşandı: En son ABD Başkanı Richard Nixon ile Japonya Başbakanı Eisaku Sato’nun 1969’daki görüşmesinden sonra yapılan ortak açıklamada doğrudan kullanılan Tayvan konusu, 52 yıl sonra Biden-Suga görüşmesinde yeniden ortak açıklamaya girdi.

Bu, emperyalist ABD’nin Pasifikteki müttefikleriyle birlikte her türlü kışkırtıcı faaliyete gireceklerinin de somut bir işareti…

ABD MÜTTEFİKLERİNİ HİZADA TUTMAYA ÇALIŞIYOR

ABD’nin Japonya’yı savunmak üzerinden Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne ve esas olarak Çin’e yönelttiği nükleer tehdit, aslında hegemonyasındaki zayıflamanın bir yansımasıdır: Zayıfladığını örtmek ve güç gösterisi yaparak bölgedeki müttefiklerini yörüngesinde tutmak istemektedir.

ABD ancak bu türden “güç gösterileri” ile Pasifik’teki ülkelerin çok cazip bir çekim merkezi olan Çin’e doğru kaymalarını önleyeceğini düşünmektedir. Son 10 yıldaki kimi gelişmeler, ABD ağırlığını koymadığı taktirde Japonya ve Güney Kore’nin dahi Çin’le ikili ilişkiler geliştirme eğilimine girdiklerini göstermektedir.

İşte ABD nükleer tehdit ile aslında kendi müttefiklerini hizada tutmaya çalışmaktadır.

ÇİN’İN DÖRT MESAJI

Çin’in ABD-Japonya ortak tavrına yanıtı, barışı gözeten ve saldırganlığa karşı uluslararası düzene işaret eden bir yaklaşım sergiledi. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin’in çok önemli dört mesajı oldu:

1) “Dünyanın tek sistemi, merkezinde BM’nin yer aldığı uluslararası sistemdir; dünyanın tek kuralı ise temelinde BM Tüzüğü’nün bulunduğu uluslararası ilişkiler ilkeleridir.”

2) “ABD ve Japonya uluslararası toplumu temsil etmiyor. Dolayısıyla uluslararası düzeni yönetme ve kendi standartlarını başkalarına dayatma hakları yok.”

3) “ABD ve Japonya’nın eylemleri uluslararası kurallara ve uluslararası düzene zarar veriyor. Çağın gelişim eğilimi, ayrışma yerine dayanışmayı, hegemonyacılık yerine eşitliği, zıtlaşma yerine iş birliğini gerektiriyor.”

4) “Son yüzyıl, Japonya ile ABD’nin İnsan hakları konusunda Çin halkına ve dünya halklarına borçlu olduğunun tarihidir.”

ABD’NİN KİRLİ SİCİLİ

Çin’e ya da bir başka ülkeye insan hakkı dersi vermeye kalkabilecek en son iki devletir ABD ve Japonya. Zira son yüzyılda en çok insan hakkı ihlal eden beş emperyalist devletten ikisidir ABD ve Japonya…

ABD “insan hakkı savunuculuğu” adı altında işgal ettiği ülkelerde milyonları katletti.

ABD “özgürlük ve açıklık” adı altında son 20 yılda dört ülkede turuncu darbe yaptı, iki ülkede turuncu darbe yapmaya çalıştı.

ABD “demokrasi” adı altında son 10 yılda Venezuella’da üç, Türkiye’de bir darbe girişiminde bulundu. İranlı Kasım Süleymani başta olmak üzere pek çok isme suikast düzenledi. Daha yeni, Belarus Devlet Başkanı Lukoşenko’ya suikast planlaması içinde yakalandı!

Yani en çok insan katledenin, en çok insan hakkı diye propaganda yaptığı bir “karartma çağı”ndayız.

Neyse ki aydınlanma başladı!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Nisan 2021

Yorum bırakın

ABD Ukrayna’yı üçüncü kez neden cepheye sürüyor?

Ukrayna krizi ABD ve NATO’nun Rusya’yı tehditleri nedeniyle gittikçe büyüyor. ABD, Ukrayna’yı bir kez daha cepheye sürmüş durumda. Peki neden?

Bu sorunun yanıtını verebilmek için, önce, 2003 ve 2014’teki operasyonları anımsamamız lazım…

2003’TE TURUNCU DARBE

ABD’nin Ukrayna’yı ilk kez cepheye sürdüğü tarih 2004’tü. Bu ülkede bir “turuncu darbe” yaptı. Washington’un iki hedef vardı: Birincisi Rusya sınırına kadar sokulmak, ikincisi de Karadeniz’i NATO gölü yapmaktı.

Nitekim ABD bu amaçla bir yıl önce 2003’te Karadeniz’in doğusundaki Gürcistan’da da bir turuncu darbe yapmıştı. Öte yandan 2004 yılında Karadeniz’in batısındaki Romanya ve Bulgaristan’ı NATO’ya üye yaptı.

Böylece Karadeniz’e kıyısı olan altı devletten üçü, yani Türkiye, Romanya ve Bulgaristan NATO üyesi olmuş, diğer ikisi Ukrayna ve Gürcistan ise üye hedefiyle NATO’ya ortak yapılmıştı.

Moskova, kendisini çevreleyen bu stratejik hamleye sert yanıt verdi; 2008’de Gürcistan ve 2010’da Ukrayna’da Batıcı iktidarlar etkisizleştirildi.

2014’TE MAYDAN AYAKLANMASI

Ukrayna’da 2013 yılının son günlerinde iktidar değişikliği için yeni bir ayaklanma başladı ve 2014’ün ilk iki ayı boyunca sürdü. Elbette arkasında ABD vardı. Nitekim ABD Başkanı Barrack Obama, bir yıl sonra 3 Şubat 2015’te CNN’ye verdiği röportajda ayaklanmadaki rollerini sergilemişti: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.

Putin belki hazırlıksız yakalanmıştı ama sonrasında şartlar Rusya lehine gelişti: 16 Mart 2014 tarihinde yapılan referandum sonucunda Kırım yüzde 97 ve Sivastopol yüzde 96 ile Rusya’ya bağlanma kararı aldı.

Sonuçta ABD’ye bel bağlayan Ukrayna, çok önemli bir parçasını kaybetmiş oldu!

2021’DE AB-RUSYA MÜCADELESİ

Yeni ABD yönetimi, şimdi Ukrayna’yı üçüncü kez cepheye sürüyor. Joe Biden yönetiminin bu kez temel amacı, Ukrayna cephesi üzerinde AB-Rusya mücadelesi doğurarak, ordusuz Avrupa’yı NATO üzerinden yeninden kendi yörüngesine almak. Böylece “geleneksel müttefikiyle ilişkisini de restore etmiş” olacak!

Washington bu çatışmalı tablonun öncelikle Rusya-Almanya enerji işbirliğini kesmesini umuyor. Nitekim Biden yönetimi Almanya’dan asker çekme kararını da durdurdu. Hatta ABD Savunma Bakanı Lloyd AustinAlmanya’dan asker çekmek yerine ilave asker konuşlandıracağız” dedi.

İNGİLTERE AB’DEN DAHA HEVESLİ

Almanya başta AB’nin geneli ABD’nin Ukrayna cephesi oluşturma stratejisine mesafeli. Bu konuya Avrupa’da en hevesli ülke ise AB’den ayrılan İngiltere. İngiliz yetkililer Ukrayna’yı Rusya’ya karşı kışkırtıyorlar.

Öte yandan İngiltere’nin ABD adına Türkiye’yi Ukrayna cephesine dahil etme konusunda da rol aldığı anlaşılıyor. İngiliz Savunma Bakanı Ben Wallace bu amaçla Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı geçen hafta Londra’ya davet etti. İki Bakanın görüşmelerinin merkezinde Karadeniz vardı.

ABD, TÜRK-RUS İŞBİRLİĞİNİ HEDEF ALIYOR

ABD’nin Ukrayna’yı üçüncü kez cepheye sürmesinin alt hedeflerinden biri de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmek.

Yeni ABD yönetimi, Antony Blinken’in ifadesiyle “Türkiye’yi Rusya’ya daha fazla itmeden Atlantik’te tutma” stratejisini belirlemiş durumda. Biden-Blinken-Austin üçlüsü, Ukrayna krizinin Türk-Rus işbirliğinde iki nedenle gedik açacağını umuyor:

Birincisi Erdoğan yönetiminin İHA satışından Kırım desteğine Ukrayna’yla kapsamlı işbirliğinin; ikincisi de Ukrayna krizi nedeniyle Karadeniz’de artırılacak NATO varlığının Rusya’yı ciddi ölçüde rahatsız edeceğini görüyor.

Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Mısır temasları sırasında “Moskova, Türkiye’yi Kiev’in militarist eğilimlerinin teşvik edilmemesi konusunda uyarıyor” açıklaması yapması, bir yönüyle Putin’in Erdoğan’a yaptığı Montrö Boğazlar Sözleşmesi uyarısının da devamıydı.

KAYBEDEN UKRAYNA OLUR

Ukrayna krizi, gittikçe sertleşiyor. Kuşkusuz bunun silahlı bir çatışmaya dönmesi, bölge için felaket olacaktır. Binlerce kilometre öteden gelen ABD emperyalizminin bölgede çıkaracağı bir yangın, kuşkusuz en çok Ukrayna’yı yakacaktır. ABD’nin önceki hamlesinde Kırım’ı kaybeden Ukrayna’nın, bu kez ülkenin doğusunu kaybetmesi oldukça olasıdır.

Ancak bu yangından büyük zarar görecek bir diğer ülke de ne yazık ki ülkemiz olacaktır. Olası Türk-Rus düşmanlığının faturası, her iki taraf için de oldukça ağır olacaktır.

Ankara’nın ekonomi ve dış politikadaki sıkışmışlık nedeniyle Washington’un Ukrayna operasyonuna bir ölçüde destek verebileceği ihtimal dahilinde. Oysa Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin savaş ve barış şartları dışındaki “kendi güvenliğini tehdit altında görme” şartı bağlamında Karadeniz’e NATO yığınağını frenlese, ABD’nin saldırganlığını da frenlemiş olacaktır.

Görüldüğü gibi Montrö konusu, önümüzdeki kritik günler için hayat mamat meselesi olmuş durumda…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Nisan 2021

1 Yorum

Karadeniz’e ‘darbecilik’ örtüsü

İktidarıyla ve muhalefetiyle siyasetimizin çapsızlığının resmidir: 126 emekli büyükelçinin ve ardından 104 emekli amiralin Montrö konulu uyarısı, “darbecilik” tartışmasına boğuldu!

Oysa normal bir ülkede, ülkenin uluslararası bir sözleşme konusundaki en kıdemli ve en deneyimli 230 asker ve diplomatı o sözleşme konusunda bir riske dikkat çekiyorsa, o ülkede iktidarıyla ve muhalefetiyle herkes o dikkat çekilen konuya odaklanmalıydı.

Yapılmadı…

İktidar, “darbe bildirisi” diye işi amirallere operasyona kadar götürdü, muhalefetin bir bölümü de “iktidara yarar” diyerek bildiri sahiplerini kınadı…

DARBENİN İMASI BİLE YOK!

Bildirilerin elbette darbeyle ilgisi yok. Nitekim amiralleri darbecilikle suçlayan iktidar bile “darbe iması” var diyebiliyor en fazla ki o da yok.

Diğer yandan Cumhurbaşkanı, özetle amirallerin bildirideki görüşleri zaten tek tek değişik mecralarda dile getirdiğini, hiçbirine operasyon yapılmadığını, o nedenle ortada bir ifade özgürlüğü sorunu olmadığını ama amirallerin o görüşleri topluca bir bildiri haline getirmesinin “darbe iması” olduğunu savundu ki hukuken soruşturmayı iki kere çökertir!

Zira tek tek suç olmayan konu topluca da suç olmaz, kaldı ki anayasa açıktır; isteyen tek tek, isteyen topluca, ister yazılı, ister sözlü görüşlerini açıklar.

ABD’NİN MONTRÖ’YÜ DELME TEKLİFİ

Konuyu darbe tartışmasında boğmak, meselenin özünü örtmenin bir yolu elbette… Peki ne örtülüyor?

Bakınız imzacı amirallerden Atilla Kıyat iki yıl önce açıklamıştı: Dönemin ABD Büyükelçisi James Jeffrey, Türk ordusuna Montrö’yü delme teklifi yapmıştı. Teklife itiraz eden amiraller FETÖ’nün Ergenekon-Balyoz kumpaslarına uğradı!

Silivri duruşmalarında dava tutanaklarına da girdi: Bir bölümü bugünkü imzacılar olan amiraller, tek tek ABD’nin Montrö’yü delerek nasıl Karadeniz’e girmek istediğini, kendilerinin bunu nasıl engellediğini belgeleriyle anlattılar.

Bunlardan kamuoyunun en fazla bildiği örneklerden biri, ABD’nin Gürcistan’a 2008’de yardıma gitmeye çalışmasının önlenmesiydi örneğin…

Ki bırakın bizim amirallerimizin bu konuda ne dediğini, ABD’nin kendisinin dediği bile konunun esasını ortaya koyuyor. Geçen yaz, tam da Montrö Sözleşmesinin yıldönümü olan günlerde bir askeri tatbikat nedeniyle mesaj yayımlayan ABD’nin Ankara Büyükelçiliği şöyle demişti: “… Karadeniz’in dünyanın tüm milletlerine açık ve serbest olması umuduyla…”

ABD’NİN HEDEFİ KARADENİZ’E GİRMEK

Darbeydi, imaydı, şuydu, buydu, geçiniz…

Konunun esası budur! ABD, dünyada giremediği tek deniz olan Karadeniz’e girmek istemektedir. 1936 tarihli Montrö Sözleşmesi, ABD’yi gün ve tonaj olarak sınırlamaktadır. ABD 21 gün ve 15 bin ton sınırının kaldırılmasını ve Karadeniz’de sınırsızca bulunmayı istemektedir.

Neden? Çünkü ABD Avrasya’nın göğsüne oturmak istemektedir. Karadeniz’in kuzey batısındaki Doğu Avrupa’dan, Karadeniz’in güneydoğusundaki Kafkaslar’a kadar tüm bölgeyi denetim altında tutmak istemektedir.

Yeni ABD yönetiminin iki hedefi var: Almanya-Rusya enerji işbirliği ile Türkiye-Rusya enerji ve siyasi işbirliğini kesmek…

Almanya ABD’nin bu talebini kabul etmedi.Kuzey Akım-2 projesi tamamlanmak üzere. ABD ise Rusya’yı “şeytanlaştırılıp” AB ve NATO için “resmi düşman” ilan ederek ve Ukrayna cephesi üzerinden Avrupa ile Rusya’yı karşı karşıya getirerek hedefine ulaşmaya çalışıyor. Böylece AB’yle ilişkileri düzeltmek adı altında Avrupa’yı yeniden yedeğine almak istiyor.

Yeni ABD yönetimi, Türkiye’yi Rusya’ya daha fazla itmeden Atlantik kampında tutma stratejisi belirlemiş durumda. Bunun için de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirebileceği Karadeniz konusunu ve onunla bağlantılı olarak Ukrayna konusunu deşebildiği kadar deşmek istiyor.

Son dönemde Karadeniz’de artan askeri hareketlilik bu nedenle önemli. Ukrayna merkezli Rusya-NATO gerilimi bu nedenle önemli. Ankara’nın Rusya’ya karşı Ukrayna’yı destek veriyor olması bu nedenle önemli.

MONTRÖ’NÜN FESİH RİSKİ

İşte ABD tüm bunları kullanarak hem Türkiye’yi hem de Almanya’yı Rusya ile karşı karşıya getirmeye çalışıyor.

Montrö Sözleşmesi de ABD’nin tüm bu stratejik planlaması içerisinde kritik öneme sahip. O nedenle konunun Kanal İstanbul projesi üzerinden, Karadeniz’e kıyısı olan ABD denetimindeki ülkelerce tartışmaya açılabilme olasılığı büyük risktir. İşte büyükelçiler ve amiraller buna dikkat çekmektedir.

Nitekim Erdoğan’ın dünkü sözleri de o risk konusundaki haklılığı ortaya koymaktadır. Zira Erdoğan’ın “daha iyisi olana kadar Montrö’ye bağlılığımızı sürdürüyoruz” sözleri, sözleşmeden rahatsız olan taraflara “yeni masa kurma” teklifi sunma fırsatı doğurmaktadır!

AMİRALLER RİSK ALDI

Görüldüğü gibi konu gerçekte Türkiye’nin ulusal çıkarları bakımından hayati önemdedir. O nedenle hem büyükelçiler hem de amiraller, üstelik bu siyasi iklimde büyük risk olduğunu bile bile, bildiriler hazırlayarak kamuoyunu bilgilendirmektedir.

Ancak başta da belirttiğimiz gibi, ne yazık ki iktidarı da muhalefetinin bir bölümü de konuyu “darbe tartışması” içerisinde boğdu ve bu tartılmayı Karadeniz merkezli yeni güç mücadelesine örtü yaptı!

Hayat er geç bu kritik konuyla yüzleştirecek hepimizi…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Nisan 2021

4 Yorum

Büyük Ortadoğu Projesinden Batı Asya-Çin ittifakına

Alaska’daki ABD-Çin zirvesinin en önemli sonucu; Beijing (Pekin) yönetiminin artık vites yükselttiği gerçeğiydi.

Zira 18 Mart’ta başlayan zirvede, yeni ABD yönetimi tüm kibri ve üstenci bakışıyla muhatabına “ayar vermeye” kalktı. Fakat hiç alışık olmadığı bir tepkiyle karşılaştı!

ÇİN’İN YENİ-DİPLOMASİSİ

Çinli yetkililer, ABD’nin insan haklarından bahsedecek durumda olmadığını, uluslararası toplum adına konuşamayacağını ve üst perdeden buyuramayacağı karşılığını verdiler.

Bu emperyalist ABD’nin pek ummadığı, Çin’in geleneksel diplomasi anlayışıyla pek örtüşmeyen bir tepkiydi. Açık ki Çin yönetimi, artık ABD’ye karşı yeni-diplomasisini uygulayacaktı: Alttan almayan, bela istemeyen ama belaya da hakettiği yanıtı vereceğini gösteren tutum…

Peki Çin’i bu yeni tutuma iten neydi?

RAKİP ÇİN, DÜŞMAN RUSYA

Yeni ABD yönetiminin nasıl bir küresel politika izleyeceği netleşmeye başladı. Buna göre ABD Çin’i “uzun vadeli stratejik rekabet” yapacağı “rakip” olarak değerlendiriyor, Rusya’yı ise Avrupa ve NATO’ya “yakın tehdit” ilan ederek düşmanlaştırıyordu.

Bunun nedeni elbette ABD’nin öncelikle AB’yle ilişkileri onarma ihtiyacıydı. Yoksa ABD için “esas düşman” elbette Çin’di.

Nitekim ABD yönetimi Alaska Zirvesinden önce 12 Mart’ta Japonya, Avustralya ve Hindistan’la, Çin’e karşı Quad Zirvesi’ni düzenlemiş; ardından ABD Dışişleri ve Savunma bakanları, ikili basınç için Hindistan, Japonya ve Güney Kore’yi turlamıştı.

Kısacası ABD, Rusya’yı düşman ilan etse de, esas olarak Hint-Pasifik bölgesinde, Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinde Çin’i kuşatmaya çalışıyordu.

İşte Beijing yönetimi bu nedenle artık vites yükseltmeye karar verdi.

KAZAN-KAZAN ÖRNEĞİ: ÇİN-İRAN ANLAŞMASI

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin 6 Batı Asya (Ortadoğu) ülkesini kapsayan ziyareti, işte bu vites yükseltme durumunun önemli bir yansımasıydı. Çin, Batı Asya’ya, yani bir zamanlar ABD’nin sınır ve rejim değiştirmek üzere Büyük Ortadoğu Projesi ilan ettiği bölgeye, kazan-kazan yaklaşımı içinde zenginlik getirmeye geliyordu…

Çin yönetiminin bu ziyaret kapsamında yaptığı en önemli anlaşma İran’la oldu. Çin ve İran, ilişkilerinin “stratejik ortaklık” seviyesine ulaştığını ilan ederek, aralarında 25 yıllık bir işbirliği anlaşması yaptılar.

Anlaşma bankacılık, telekomünikasyon, liman, demiryolları, sağlık ve bilgi teknolojileri gibi birçok sektöre Çin’in 400 milyar dolarlık yatırım yapmasını öngörüyor. Çin bu yatırımın karşılığında da İran’dan düzenli olarak büyük iskontoyla petrol alacak.

Yani iki taraf da kazanacak; Ambargo altındaki İran 400 milyarlık yatırıma kavuşmuş ve petrol satışını garanti etmiş olacak; Çin ise karşılığında ucuz petrol almış olacak.

MASADA ÖNEMLİ PROJELER VAR

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin Suudi Arabistan ziyareti de önümüzdeki dönem için önemli gelişmelerin olabileceğine işaret etti. Zira Çin ve Suudi Arabistan, Körfez Serbest Ticaret Anlaşması konusunu masaya koydu.

Yine Çin’in diğer ülke ziyaretleri de benzer şekilde önümüzdeki süreçte çok önemli projelerin hayata geçebileceğini resmetti.

Wang Yi’nin Suudi Arabistan’dan sonra ve İran’dan önce ziyaret ettiği adres ise ülkemizdi. Wang Yi, muadili Mevlüt Çavuşoğlu’yla görüştükten sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da kabul edildi. Çin-Türkiye temasının önemi ise iki ülkenin de “stratejik ortaklık” seviyesinde ilişki kurma iradesini ortaya koyması oldu.

BEŞ MADDELİ PLAN

Çin’in Batı Asya’ya neyle geldiği ve ABD’den farkını ortaya koyan ise Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin ilan ettiği beş maddeli plandı:

1) Karşılıklı saygı.

2) Eşitlik ve adalet.

3) Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi.

4) Kolektif güvenlik.

5) Kalkınma ve işbirliği.

Bu beş madde, Çin’in karşılıklı saygı temelinde Batı Asya ülkeleriyle kazan-kazan temelinde, tıpkı İran’la olduğu gibi, çok büyük hacimli işbirliği anlaşmaları yapmak istediğini ortaya koyuyor.

ABD’nin füzelerinden, katliamlarından ve petrol hırsızlığından sonra Çin, bölgeye füze yerine ticaret, katliam yerine yatırım ve petrol hırsızlığı yerine indirimli petrol alım taahhüdü getiriyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
30 Mart 2021

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: