Archive for category CRI Türk

Dünya 5’ten büyüktür: New York’ta 35 katlı Türkevi

Erdoğan’ın New York’ta açtığı 35 katlı Türkevi binası, AKP iktidarı açısından betonun sadece bir belediyecilik ve ihalecilik faaliyeti olmadığını, ak-diplomasinin de motoru anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

Erdoğancılığın hâkim olduğu çeyrek yüzyılın sonunda İstanbul’un beton-gökdelen siluetine bakarak “bu şehre ihanet ettik” diyen anlayış, gökdelenler şehri New York’un siluetine 35 katlı bir bina kazandırmakla övünüyor ne yazık ki…

Tablo o kadar vahim ki, Türkiye’nin önceki Washington Büyükelçisi Namık Tan durumu şu sözlerle özetledi sosyal medyada: “Beton diplomasisi diye bir kavram kazandırdık literatüre…Zira, New York’a 35 katlı bina dikmek ile övünüyoruz. Tek konu bu… Öylesine abarttık ki, sanki gökdelenler şehrinde bu boyutlarda ilk binayı biz yapmışız. Orada bizimkine benzer onlarca bina var. Lütfen, dönüp etrafınıza bakın.”

NEW YORK’TA DA AYNI ŞİRKET

Kısacası “dünya 5’ten büyüktür” parolasıyla gidilen New York’ta, 35 katlı bina yapmakla övünen bir diplomasi anlayışıyla karşı karşıyayız…

Ancak AKP’nin ihalesinde de diplomasisinde de merkezde hep aynı isimler var. Bir nevi sermayeyi merkezde tutma anlayışı…

291 milyon dolara mal olan New York’taki Türkevi’ni kim yaptı dersiniz?

IC İçtaş İnşaat…

Hani şu Kuzey Marmara Otoyolu ile Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün işletmecisi olan şirket!

GENÇLER YURT BULAMAZKEN

Erdoğan New York’ta 35 katlı binayla övünürken, Türkiye’de öğrencilerin “barınamıyoruz eylemleri” de sürüyordu.

Yurt bulamayan ve kira ödeyecek gücü olmayan binlerce öğrencinin kayıt dondurma durumunda olduğu şartlarda, Erdoğan’ın “hedef 2023” parolasıyla New York’ta 291 milyon dolara 35 katlı bina yaptırması, haliyle büyük tepki çekiyor…

Bu parayla binlerce öğrenci için yurtlar yapılabileceği ortada.

Dahası bu şekilde gençlerimizi FETÖ’vari cemaat yurtlarına düşmekten de kurtarmış oluruz ki bu, konunun parasal boyutundan çok daha önemlidir.

HANGİ ATANIN SÖZÜ!

Erdoğan, büyük şaşaayla açtığı Türkevi’ndeki konuşmasında sık sık 35 katlı bu binayla nasıl da gurur duyduğunu dile getirdi: “Gururluyuz, çünkü bu eserle New York’un siluetine tarihi ve geleneksel mimarimizin güzelliklerini ve zarafetini yansıtıyoruz.”

Fakat daha dikkat çeken sözleri ise şu oldu: “Ülkemizde de sık sık tekrarladığım bir atasözümüzü burada paylaşmak istiyorum. Atalarımız ‘şerefü’l mekan bi’l mekin’ diyor.”

Anlaşılan Erdoğan New York’ta ataları da karıştırmıştı. Zira böyle bir Türk atasözü yok. Dahası söz Türkçe de değil!

TAMPON ÜLKE

BM binasının karşısındaki Türkevi’nin açılışına BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de katıldı.

Gutarres ülkemizin en önemli sorunlarından biri haline gelen göç sorununa değinerek, Erdoğan’ın konuşmasındaki bol “gururluyuz” ruh halini gıdıkladı: “Türkiye’nin ve Türk toplumunun mültecilere yönelik muazzam cömertliğine bizzat aşinayım. Korunmaya muhtaç mültecilere desteği için Türkiye’ye içten teşekkürlerimi sunuyorum.”

Oysa Türkiye’nin övülmeye ve teşekküre değil, bu ağır göç yükünün paylaşılmasına ihtiyacı var!

Kırmızı Kedi Yayınlarından çıkan son kitabın Tampon Ülke- Emperyalizmin Göç Stratejisi, Türkiye’nin geride kalan yıllarda nasıl “övülerek” sırtına bol bol yük yüklendiğinin örnekleriyle dolu…

DÜNYA KESİNLİKLE 5’TEN BÜYÜKTÜR

Evet, dünya kesinlikle 5’ten büyüktür…

Ancak bu politika, sözle ve 35 katlı binayla değil, eylemle hayata geçirilir; komşularla barışarak, Suriye’deki yanlıştan dönerek, emperyalist politikalara alet olmayarak, Kabil’de havaalanı bekçiliğine soyunmayarak, AB’nin geri kabul anlaşmasıyla tampon bölge olmayarak…

Dünya 5’ten kesinlikle büyüktür; Amerikan hegemonyasının zayıfladığı, Amerikan rüyasından uyanıldığı şartlarda, yeni bir dünya kurulurken, dünya çok merkezli bir hale gelirken, Türkiye de o dünyada yerini alarak…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
21 Eylül 2021

Yorum bırakın

BOP’un 20 yıllık muhasebesi

Neydi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi?

Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice, 7 Ağustos 2003’te Washington Post’ta yazdığı “Ortadoğu’nun Dönüşümü” başlıklı makalede, bu soruya “resmi” yanıtı verdi:

Rice, makalesinde Ortadoğu’nun “Amerika’nın güvenliğine sürekli bir tehdit oluşturduğunu” iddia ederek, 22 ülkenin yer aldığı bu coğrafyada büyük ve uzun vadeli bir dönüşüm gerektiğini belirtiyordu.

“Ortadoğu’nun dönüşümü hiç kolay olmayacak, hem de çok fazla zaman alacak” diyen Rice, bu dönüşün yöntemlerini de şöyle ifade etmişti: “Bu, öncelikli olarak bir askeri adanmışlık değildir, bunun yerine, tüm ulusal gücümüzü -ekonomik, siyasi ve kültürel- kullanmamız gereken bir iştir.”

Evet, Rice’ın “resmi” BOP tarifi buydu. Pratikte uygulaması ise ABD’nin önce Afganistan’ı, ardından Irak’ı işgal etmesi demekti. Sıranın Suriye, Libya ve İran’a gelmesi demekti. Irak’ın ve Suriye’nin parçalanarak, etnik ve mezhepsel temelde yeni devletler oluşturmak demekti.

BARDAĞIN DOLU VE BOŞ TARAFLARI

Ancak ABD’nin bu “ulus inşa” projesi hedefine ulaşamadı.

Tamam, ABD iki ülkeyi işgal etti. Tamam, diğer iki ülke hâlâ iç savaş tehdidi altında. Tamam, bunlar elbette ABD’nin “başarı” hanesine yazılacak bardağın dolu tarafındakilerdir.

Ancak bir de bardağın boş tarafı var ki, doludan daha çok; yani ABD’nin gerçekleştiremedikleri…

20 yılın sonunda gelin o muhasebeyi yapalım; bardağın ABD açısından boş tarafını inceleyelim:

İŞGAL VE “ULUS İNŞA” PROJELERİ ÇUVALLADI

1) Afganistan: ABD 20 yıl işgal ettiği Afganistan’dan çekildi. Üstelik çekilme görüntüleri, ABD açısından büyük bir itibar kaybına dönüştü.

Aslında ABD daha 2011 yılından itibaren Afganistan’da kazanamayacağını gördü ve askeri operasyonlarını havayla sınırlayarak sahada geri adımlar attı. Ardından 2014 yılında, Obama döneminde artık Afganistan’dan çekilmek gerektiği gündeme geldi. Trump döneminde bu parça parça uygulandı. Biden yönetimiyle de sonuçlandırıldı.

2) Irak: ABD işgal ettiği ve fiilen içinden üç ayrı ülke çıkarmak istediği Irak’tan da büyük oranda çekilmişti. Kalan askerlerini de bu yılın sonunda çekme anlaşması imzalamış durumda.

ABD’nin Irak’taki “ulus inşa” projesi iflası, daha 2004’te Felluce’deki direnişte görülmüştü. Sonraki yıllarda ABD Irak’ta emperyalist işgalini sürdüremedi ve zamanla kuzeye doğru çekildi. En sonunda da tamamen çekilecek.

BÖLGEDE İRAN’IN NÜFUZU ARTTI

3) Suriye: Suriye’de yıkılması hedeflenen Esad yönetimi ayakta. Dahası Şam yönetimi adım adım ülkenin bütününde egemenliğini sağlıyor. ABD sahada ve çözüm masalarında inisiyatifi tamamen Rusya’ya kaptırmış durumda.

4) Libya: ABD Libya’da da sahada yok. Çözüm inisiyatifi, AB ile Rusya arasında…

5) Lübnan: ABD-İsrail ikilisinin Lübnan hedefi gerçekleşmedi. Tersine Hizbullah daha da güçlendi. Son olarak ABD, Suriye’ye yaptırımları da gevşeterek, Mısır doğalgazı ile Ürdün elektriğinin Suriye üzerinden Lübnan’a taşınmasını kabullenmek zorunda kaldı. Suriye, Mısır, Lübnan ve Ürdünlü bakanların Amman toplantısı bile tek başına ABD’nin başarısızlık hanesini resmetmeye yetiyor.

6) İran: Irak ve Suriye’den sonra hedeflenen İran, 20 yılda bölgesinde daha da güçlendi. ABD geride kalan yıllarda bırakın İran’a doğrudan müdahale edebilmeyi, hedefini bu ülkenin Irak ve Suriye’deki nüfuzunu kesmeye geriletti; ancak onda bile başarılı olamadı. ABD’nin Süleymani suikastı gibi terörist eylemleri ise pratikte İran’ı etkilemedi, tersine ABD’nin itibarına olumsuz etki yaptı.

Diğer yandan ABD, İran’la bu süreçte nükleer anlaşma bile yapmak zorunda kaldı. Trump o anlaşmadan çekildiyse de, Biden yönetimi yeniden anlaşabilme yolu arıyor.

7) Suudi Arabistan: ABD, Suudi Arabistan’daki füze savunma sistemlerini geri çekti. Bu ülkenin Yemen saldırısına desteğini birkaç ay önce zaten çekmişti.

Riyad şimdilerde Bağdat’ın ev sahipliğinde Tahran’la ilişkileri normalleştirmeye çalışıyor.

KAFKASYA ve ORTA ASYA’DA İNİSİYATİF BÖLGE ÜLKELERİNDE

8) Gürcistan: ABD’nin Kafkas Seddi, 2008’de Rusya’nın müdahalesiyle yıkıldı. Washington’un adamı Saakaşvili ortada kaldı, ardından ülkesini terk etti.

9) Ermenistan-Azerbaycan: ABD emperyalizmin işine gelen ve kendisi için bir müdahale zemini olarak gördüğü Dağlık Karabağ sorunu, Azerbaycan lehine çözüldü. Dahası Ermenistan adım adım “bölge barışına” razı olma mesajları vermeye başladı.

10) Orta Asya: ABD’nin Afganistan işgaline ek olarak komşularında başlattığı üs açma hamleleri, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün girişimleriyle tersine çevrildi. ABD önce Özbekistan’daki Karşi-Hanabad üssünü 2005’te, ardından Kırgızistan’daki Manas Üssü’nü de 2014’te boşaltmak zorunda kaldı.

BİR DÖNEM KAPANDI

Özetle, 11 Eylül 2001’i baz alırsak, ABD’nin Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyasına dair hedefleri bakımından 20 yılın özeti ve sonucu budur.

ABD bölgeye ağır tahribatlar verdiyse de, etkisi önümüzdeki on yıllarda da sürecek sorunlar ürettiyse de, son tahlilde, temel hedefi bakımından başarısız oldu.

Emperyalist saldırganlığın sınırlandırılmaya başlaması, başta bölgemiz olmak üzere dün dünyanın yararınadır. Gerilemekte olan ABD’nin emperyalist tekellerin çıkarları için farklı silahlarla farklı türden saldırganlığı ise elbette sürecektir.

Ancak işgallerle kıyaslandığında, artık bir dönem kapanmıştır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Eylül 2021

4 Yorum

NATO’da ‘AB ordusu’ endişesi

ABD’nin ve NATO’nun Afganistan yenilgisi, “AB ordusu” tartışmalarını yeniden ateşledi.

ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından konuyu yeninden gündeme getiren AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell şöyle söylemişti: “Avrupalılar olarak, bölgeyi güvence altına almak için Kâbil Havalimanı’nın çevresine 6 bin asker gönderemedik. Stratejik Pusula’mızda acil bir durumda hızlı hareket edebilecek kalıcı bir Avrupa ‘İlk Giriş Gücü’ oluşturulmasını öneriyoruz. Amerikalılar dâhil olmak istemediğinde AB, çıkarlarımızı korumak için müdahale edebilmelidir. İlk Giriş Gücümüz, kısa sürede harekete geçebilecek 5 bin askerden oluşmalıdır” (30.8.2021).

Borrell ardından Slovenya’da düzenlenen gayriresmi AB dışişleri bakanları toplantısında da bu görüşünü sürdürdü: “Batı destekli hükümetin ani çöküşü ve yabancı güçlerin kaotik çekilmesi dahil Afganistan’daki dramatik gelişmeler, AB’nin acil müdahale gücü dahil kendi ortak savunmasını oluşturması için katalizör görevi görebilir. Bazen tarihi harekete geçiren, çığır açan olaylar oluyor ve Afganistan’ın da bu durumlardan biri olduğunu düşünüyorum” (2.9.2021).

STOLTENBERG: NATO ZAYIFLAR, AVRUPA BÖLÜNÜR

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilci Borrell’in bu çıkışına, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’den endişe yüklü itiraz geldi.

Borrell’in gündeme getirdiği proje NATO’ya zarar verir” diyen Stoltenberg, şu mesajları verdi: “Savunma alanında Avrupa’nın daha fazla çaba göstermesini memnuniyetle karşılıyorum, ama bu asla NATO’nun yerini alamaz ve bizim Avrupa ile Kuzey Amerika’nın birbirine bağlılığını garanti altına almaya ihtiyacımız var. Bu bağı zayıflatabilecek her türü girişim NATO’yu zayıflatmakla kalmaz, Avrupa’yı da böler.” (Telegraph, 6.9.2021).

“NATO’nun Afganistan konusunda ders çıkarma sürecinde olduğunu” dile getiren Stoltenberg, “İttifakın kıt kanaat kaynakları da gözönüne alındığında, kumanda yapısını ikili hale getirecek çabalar ve paralel yapılar yaratılması, birlikte çalışmaya yönelik ortak kabiliyetimizi zayıflatmaktan başka bir şeye yaramaz” dedi.

PARİS’İN ‘EGEMEN AB RODUSU’ TALEBİ

AB ordusu konusu bir süredir Avrupa’nın gündeminde:

Yaklaşık üç yıl önce Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “ABD’ye bağımlı olmayan, egemen bir AB ordusu kurmadıkça Avrupalıların güvende olamayacağını” söylemişti (6.11.2018). Almanya Başbakanı Angela Merkel de bir “Avrupa Güvenlik Konseyi” kurulmasını önermişti (13.11.2018).

Washington ise bu çabalara şiddetli tepki göstermiş, AB ülkelerinin NATO’ya borçlarını ödemelerini istemişti.

Aslında Macron ve Merkel’in çıkışları, 13 Kasım 2017 tarihli “Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması (PESCO)” imzalanmasına dayanıyordu. Berlin ve Paris, önüne “ABD’ye ve NATO’ya bağımlılığı azaltma” hedefi koymuş, bu amaçla savunma alanında daha sıkı işbirliği ve koordinasyon için PESCO’yu imzalamıştı.

AB’NİN ABD’DEN STRATEJİK ÖZERKLİK ARAYIŞI

Merkel ve Macron’un ABD Başkanı Trump’la sürdürdüğü o tartışmalardan sonra, Avrupa’nın asıl hedefini ortaya koyan kişi, yine AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell olmuştu.

Borrell, Project Syndicate’te yayımlanan makalesinde, özetle, “ortaya çıkan yeni koşullar nedeniyle AB’nin kendi kaderini kendi ellerine alması gerektiğini” belirtmiş ve “bunun gerçekleşebilmesi için de AB’nin ‘stratejik özerklik’ geliştirmek zorunda olduğunu” kaydetmişti (13.11.2020).

Borrell, “stratejik özerklik” kavramını ise şöyle açıklamıştı: “Bir yandan ittifakları güçlendirip çok taraflılık ve açıklığa bağlı kalırken, kendi adına düşünme ve kendi değerlerine ve çıkarlarına göre hareket etme yeteneği.”

AFGANİSTAN YENİLGİSİNİN SONUCU

Afganistan yenilgisi, AB’nin önüne yeniden ve daha güçlü bir şekilde AB ordusu ihtiyacını getirdi. NATO Genel Sekreteri’nin “bölünme” riskine dikkat çekerek buna itiraz etmesi, doğrudan Washington’un endişelerine sözcülük anlamına geliyor.

Aslında Stoltenberg’in “AB ordusu olursa, NATO’da ikili kumanda yapısı ortaya çıkar” demesi de çok önemli bir gerçeğe işaret ediyor: NATO eşittir ABD.

Bu söz, açıkça “ABD ordusu olması NATO’da ikilik değil ama AB ordusu olması NATO’da ikilik yaratıyor” anlamına gelir ki, bunun da sonucu NATO’nun aslında ABD olduğudur!

Diğer yandan AB ordusunun gittikçe daha çok ihtiyaç olduğunun vurgulanması, ABD hegemonyasının zayıflamasının kaçınılmaz sonucudur. ABD zayıfladıkça, AB kendisini garantiye almak istiyor.

İşte Afganistan yenilgisi, AB ordusu tartışmalarını ateşlendirdi: Atlantik’in iki yakasını karşı karşıya getirdi ve NATO’nun siyasi karargahında büyük endişeye yol açtı.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
7 Eylül 2021

2 Yorum

BM kararına Çin ve Rusya’dan terör itirazı

AB ülkeleri Almanya ve Fransa, ABD’nin Afganistan tutumuna itirazda başı çekiyorlar. Ancak bu ikiliye, AB’den ayrılan İngiltere de destek veriyor.

Öyle ki geçen hafta İngiltere Başbakanı Boris Johnson’un acil kodlu talebiyle G7 ülkeleri toplandı ve Londra-Berlin-Paris üçlüsü, Afganistan tahliyesinin 31 Ağustos’tan sonrası için de uzatılmasını istedi.

Ancak ABD Başkanı Joe Biden, üçlünün talebini reddetti ve 31 Ağustos’un tahliye için son tarih olduğunu belirtti.

Nitekim ABD son askerini 30 Ağustos gecesi tahliye etti. ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Kenneth McKenzie, ABD güçlerinin Afganistan’dan çekilme sürecinin tamamlandığını duyurdu.

FRANSA’NIN GÜVENLİ BÖLGE TALEBİ

Bu kez Fransa, tahliyelerin sürebilmesi için “BM kontrolü altında güvenli bölge” talebini gündeme getirdi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron BM’ye sunacakları öneriyi ve gerekçesini şu sözlerle açıkladı: “Bu güvenli bölgenin kurulması çok önemli. Böyle bir mekanizma, Birleşmiş Milletler’in acil bir durumda harekete geçmesi için bir çerçeve sağlayacak. Her şeyden önce herkesin sorumluluklarıyla yüzleşmesine ve uluslararası toplumun, Taliban üzerindeki baskıyı sürdürmesine olanak sağlayacak.”

Paris’in bu talebini, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden İngiltere de destekledi.

BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerden Rusya da teklife karşı çıkmadı. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Paris’in teklifinin ele alınması gereken bir konu olduğunu belirtti. Ancak Peskov, “Taliban’ın bu konuya nasıl baktığını anlamamız gerekiyor” dedi.

Taliban ise öneriye karşı çıktığını ilan etti. Taliban sözcüsü Süheyl Şahin, “Afganistan’ın bağımsız bir ülke olduğunu, böyle bir güvenli bölgeye gerek olmadığını” belirterek, Paris ve Londra’nın önerisini reddettiklerini açıkladı.

BM’NİN KABUL ETTİĞİ AFGANİSTAN KARARI

Ancak Paris’in önerisi, BM Güvenlik Konseyi’ne açıklanandan ve konuşulandan farklı geldi. Öyle ki ABD de tasarının üç sahibinden biri olmuştu.

ABD, Fransa ve İngiltere üçlüsü tarafından Güvenlik Konseyi’ne sunulan tasarı “BM kontrolü altında güvenlik bölge talebi” değil, “Afganlar ile tüm yabancıların güvenli bir şekilde kara ve havayolu ile ülkeden ayrılmalarına izin verilmesi” çağrısı ile “tahliyelerin ardından Kâbil Havalimanı’nın hızlı ve güvenli bir şekilde yeniden açılması” talebiydi!

Karara Güvenlik Konseyi’nin 13 üyesi destek verirken, Rusya ve Çin çekimser oy kullandı.

IŞİD VE DTİH UYARISI

Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Vassily Nebenzia, oturumun ardından yaptığı açıklamada “Güvenlik Konseyi’nin Afganistan kararıyla ilgili oylamada çekimser oy kullanmak zorunda kaldık. Bunu, tasarıyı hazırlayanların temel endişelerimizi görmezden gelmesi sebebiyle yaptık” dedi.

Rus diplomat tasarıda terör örgütlerine yer verilmemesine tepki gösterdiklerini belirtti: “Öncelikle, kararın korkunç bir terör saldırısı bağlamında önerilmiş olmasına rağmen tasarıyı hazırlayan ülkeler, tasarıdaki terörle mücadele bölümünde, tüm dünyanın terör örgütü olarak kabul ettiği IŞİD ve Doğu Türkistan İslami Hareketi’nden kesinlikle bahsetmeyi reddetti. Bunu, bariz olanı kabul etmek istememeleri ve teröristleri dost ve düşman olarak ayırma arzusu olarak görüyoruz.”

ABD’NİN DÜNYA ARENASINDAN KOPUŞU

Afganistan konusunun ABD ile AB arasında gerilime neden olduğu gerçeği, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in sözlerine de yansıdı. Borrell durumu “kriz” sözcüğüyle niteledi ve “bu krizi, transatlantik ilişkimizi daha dengeli bir şekilde inşa ederek güçlendirmek için kullanmalıyız” dedi.

Borrell, İtalyan Corriere della Sera gazetesine verdiği röportajda öncelikle ABD’nin durumunu ortaya koydu. ABD Başkanı Joe Biden’ın söyleminden “ABD’nin artık başkalarının savaşları için mücadele etmeye istekli olmadığı” mesajını aldığını belirten Borrell, “ABD’nin dünya arenasında belli bir kopuşu olduğunu görüyoruz” dedi.

Borrell ardından, bununla bağlantılı olarak AB’nin eksik olan yönüne dikkat çekti: “Avrupalılar olarak, bölgeyi güvence altına almak için Kâbil Havalimanı’nın çevresine 6 bin asker gönderemedik. Stratejik Pusula’mızda acil bir durumda hızlı hareket edebilecek kalıcı bir Avrupa ‘İlk Giriş Gücü’ oluşturulmasını öneriyoruz. Amerikalılar dahil olmak istemediğinde AB, çıkarlarımızı korumak için müdahale edebilmelidir. İlk Giriş Gücümüz, kısa sürede harekete geçebilecek 5 bin askerden oluşmalıdır.”

ABD’NİN LİDERLİK SORUNU

Sonuç olarak ABD’nin Afganistan kararı ve müttefiklerinin taleplerine olumlu yaklaşmaması, Washington ile Brüksel arasında bir gerilim oluşturmuş durumda…

Bu ise haliyle Joe Biden’ın dış politika önceliklerinin başına koyduğu “müttefiklerle ilişkileri restore etme” kararını daha göreve gelmesinin 8. ayında olumsuz etkilemiş oldu.

Özetle, ABD’nin Çin ve Rusya’ya karşı geliştirdiği stratejisi içerisinde müttefiklerine liderlik edebilme kapasitesini sorgulayan bir durum oldu Afganistan’da yenilmesi ve çekilmesi…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
31 Ağustos 2021

1 Yorum

ABD kalpgâhtan kuşağa geriledi

Soğuk Savaş boyunca SSCB’yi geniş bir kuşakla çevreleyen ABD, bu ülkenin dağılmasıyla esas hedefine ilerleme şansı yakalamış oldu.

Doğu Avrupa ülkeleri ile SSCB’den kopan ülkeleri aşama aşama Batı kampına dahil eden ABD, böylece Rusya’yı çevrelemeyi daraltmış, daha iç bir kuşakla çevrelemeye başlamıştı.

ABD aynı dönemde Orta Asya’ya da girmeye çalıştı; böylece hem eski rakibi Rusya’nın ama ondan daha önemlisi yeni rakibi Çin’in dibine yerleşmiş olacaktı.

Soğuk Savaş boyunca SSCB’yi çevrelemede “yeşil kuşak” projesi içinde kilit bir öneme sahip olan Türkiye, bu yeni dönemde de ABD adına rol alacaktı: Bir ucu FETÖ’nin Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde eğitim seferberliğine soyundurulması, diğer ucu da Türkiye-Kafkasya-Orta Asya hattında bir Turan hedefi belirlemekti.

AMERİKAN YÜZYILI HAYALİ

Ünlü ABD’li strateji uzmanı Zbigniew Brzesinksi artık tabloyu şöyle niteliyordu ünlü kitabı Büyük Satranç Tahtası’nda: “Artık, Avrasyalı olmayan bir güç (yani ABD) Avrasya’daki üstün güçtür ve ABD’nin küresel üstünlüğü doğrudan doğruya Avrasya kıtasındaki hakimiyetinin ne kadar süre ve ne kadar etkili sürdürüldüğüne bağlıdır.”

ABD 21. yüzyılı “Amerikan yüzyılı” ilan etmişti ve Avrasya kıtasına, dolayısıyla da dünyaya sonsuza kadar egemen olacaktı. ABD’li siyaset bilimci Francis Fukuyama “tarihin sonu”nun geldiğini ilan etmişti; ABD’nin kapitalist sistemi tarihin sonuydu.

ABD bu hedefle 2001’de Avrasya’nın kalbine, Afganistan’a girdi; Özbekistan ve Kırgızistan’da üsler açtı.

Ünlü Jeopolitikçi Harold Mackinder’in teorisi gerçekleşiyordu: “Doğu Avrupa’ya hükmeden, kalpgâha hükmeder; kalpgâha hükmeden dünya adasına hükmeder; dünya adasına hükmeden dünyaya hükmeder.”

Yani Doğu Avrupa’ya hükmeden ABD, Orta Asya’ya hükmederdi; Orta Asya’ya hükmeden ABD Avrasya’ya hükmederdi; Avrasya’ya hükmeden ABD dünyaya hükmederdi…

Ancak…

ÇİN-RUSYA İTTİFAKI

İşler hiç de ABD’nin istediği gibi gitmedi.

Tam da Brzesinki’nin Büyük Satranç Tahtası’nda öngördüğü oldu: “Eğer ABD’nin üstünlük sağladığı orta alan (Rusya), batının (Avrupa) giderek genişleyen yörüngesine çekilebilir, güney bölgesi (Ortadoğu) tek bir oyuncunun hakimiyetine tabi olmaz ve doğu (Çin), ABD’yi deniz üslerinden çıkartacak şekilde birleşmezse, ABD’nin egemen olduğu söylenebilir. Fakat orta alan (Rusya) batıyı (Avrupa) reddeder ve iddialı, tek ve bağımsız bir mevcudiyet olursa ve güneyi (Ortadoğu) kontrol eder ya da doğulu esas oyuncularla (Çin) bir ittifak kurarsa, o zaman ABD’nin Avrasya’daki üstünlüğü bariz biçimde azalır.”

Böyle oldu: Çin ve Rusya ittifak yaptı; yanlarına Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini de aldılar ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nü kurdular. Bu ittifakın ilk işi ABD’yi önce Özbekistan’dan ardından da Kırgızistan’dan kovmak oldu.

ABD 2005 yılında Özbekistan’daki Hanabad Üssü’nü, 2014 yılında da Kırgızistan’daki Manas Üssü’nü boşaltmak zorunda kaldı.

Ve ABD en sonunda 20 yıllık işgalin ardından Afganistan’dan da çekilmek zorunda kaldı.

Yani ABD kalpgâhtan çıkmak ve kuşağa gerilemek zorunda kaldı.

İşte asıl büyük küresel mücadele ve sonucu budur.

ABD’NİN MÜTTEFİKLERİNE LİDERLİK SORUNU

ABD şimdi iki kuşaktan, Rusya’yı batısından çevreleyen Baltık-Doğu Avrupa-Ukrayna hattından ve Çin’i çevreleyen güney kuşaktan Avrasya’yı zorlayacak.

Fakat artık şöyle bir problemi var: Joe Biden, Donald Trump’tan farklı olarak, ABD’nin geleneksel müttefikleriyle ilişkilerini yeniden düzeltme ve onlara liderlik ederek ittifak halinde Rusya ve Çin’e yönelme programına sahipti.

Ancak ABD’nin Afganistan yenilgisi ve büyük yara alan imajı, Avrupa başta müttefiklerine liderlik edebilme yeteneğini zora soktu.

Öyle ki, ABD’nin Tayvan’ı Çin karşısında yalnız bırakabileceği de, Doğu Avrupa’daki müttefiklerine verdiği sözleri tutamayabileceği de ve Ortadoğu’daki araçlarını koruyamayabileceği de artık analistlerinin üzerinde durduğu yeni konular olmaya başladı…

Taliban tartışmasından ziyade asıl odaklanmamız gereken, işte bu büyük tablodaki olağanüstü değişimdir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Ağustos 2021

7 Yorum

ABD Taliban’a isteyerek anahtar teslim etmedi!

Taliban’ın Kâbil’i almasıyla ABD için bir dönem kapanmış oldu: ABD’nin personelini Kâbil’den tahliye görüntüleri, Vietnam’dan kaçış görüntülerini anımsattı…

Ancak o görüntülere rağmen, üstelik Amerikan medyasının “yenilgi” manşetlerine ve dahası ABD’li yetkililerin gerçek tabloyu ortaya koyan açıklamalarına rağmen, Türk kamuoyunun bir bölümünde “ABD yenilmedi, tersine oyun kuruyor” özetli görüşler hakim.

Bu, daha çok “süpergüç olarak ABD’nin yenilmezliği” varsayımına dayalı bir bakış kuşkusuz.

Ama gerçek hiç de öyle değil.

ABD 2014’TEN BERİ ÇEKİLİYOR

ABD, Afganistan’ı isteyerek Taliban’a bırakmış değil. Ortada ABD ile Taliban arasında danışıklı bir dövüş yok.

ABD, hegemonyasının zayıflaması nedeniyle Afganistan’dan çekilme kararını Obama yönetiminin son döneminde almıştı zaten. Trump döneminde de peyderpey çekildi nitekim. ABD 2014 yılından bu yana karada Taliban’la karşı karşıya gelmiyor, sahaya sürdüğü Afgan güçlerine hava operasyonlarıyla destek veriyordu.

Bu sürdürülemez durum sonucunda, Trump Taliban’la 20 Şubat 2020’de, Doha’da anlaşmak zorunda kaldı; o anlaşmanın gereği olarak da Biden tam çekilmeyi uyguladı.

Özetle ortada Afganistan işgalini artık sürdüremeyen ve çekilmek zorunda kalan bir ABD var. Yoksa iş niyetlere kalsa, emperyalist ABD bırakın Afganistan’dan çekilmeyi, Orta Asya’daki tüm ülkeleri işgal etmek ister.

Anımsayın: Büyük Ortadoğu Projesi’ni ilan ettiklerinde birkaç yıl içinde Irak’ı parçalayıp, Suriye’yi yıkıp, sırayı İran’a getirmeyi planlamışlardı. Irak’ı işgal ettiler ama istedikleri gibi üçe bölemediler; Suriye’ye baskıları sürüyor ama Esad’ı yıkamadılar; İran’la ise dönüp dolayıp anlaşmak zorunda kaldılar.

BÜYÜK GÜÇLERİ DOĞRU DEĞERLENDİREBİLMEK

Bardağın sadece dolu kısmına bakarak ABD’nin istediğini aldığını, bilerek Taliban’a anahtarı teslim ettiğini, emperyalizmin yeni bir oyun kurduğunu, bu işin altında bir Amerikan cinliği olduğunu varsaymak da hatalı; bardağın boş tarafına bakarak ABD’nin tamamen havlu attığını savunmak da…

ABD, hegemonyasının zayıflamasına rağmen hâlâ askeri olarak en güçlü ülke ve Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Afganistan’da istediğini tam olarak yapamasa da, bu ülkelere ve etkileri bakımından komşularına zarar vermiş oldu.

ABD hegemonyası zayıflıyor, ABD geri çekiliyor ama mücadele sürüyor.

Emperyalist devletlerin öyle kolayca havlu atması kapitalist sınıfın çıkarları nedeniyle mümkün değil. O nedenle ABD hem güç toplamaya çalışacak, hem müttefik kazanmaya çalışacak hem de elinden geldiği ölçüde hedef ülkeleri karıştırmaya, onlara zarar vermeye çalışacak.

Ancak son tahlilde, önümüzdeki yıllara bakarak belirtelim: ABD hegemonyasının sonu görünüyor ve yeni bir dünya kuruluyor.

ORTAÇAĞDAN ÇIKIŞ YOLU

Öte yandan, Türkiye’deki hükümetin siyasal İslamcı karakteri nedeniyle, kamuoyunun bir bölümünde haklı olarak Taliban yönetimi endişesi var.

Taliban’ın ideolojisinin, yönetim anlayışının elbette onaylanabilir yanı yok. O ideolojinin Türkiye’deki türevleriyle bile mücadele ederken, Afgan halkına o yönetimi reva görmeye hakkımız yok.

Burada konuya temel ilkeler düzleminde bakabilmeliyiz: Son tahlilde, ülkelerin kaderine o ülkelerin yurttaşları karar vermelidir. Neticede en kötü yönetimler bile, başka ülkelerin işgalinden daha iyidir.

Kamuoyunda Taliban karşıtlığının ABD işgali savunuculuğuna, ABD işgali karşıtlığının da Talibanseverliğe dönüşmesi büyük yanlıştır.

Ve en önemlisi: Her toplum, kendi ortaçağından ancak kendi mücadelesiyle kurtulabilir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Ağustos 2021

2 Yorum

Türkiye ile Çin’in 50 yılı

Türkiye Cumhuriyeti ile Çin halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkilerin 50. yılındayız…

Yarım yüzyıl; ilk 15 yılı görece sessiz ve sakin, ikinci 15 yılı karşılıklı adımların atıldığı ve son 20 yılı da ilişkilerin geliştiği bir dönem oldu.

İki ülke arasındaki ilişkilerin gelişim sıçraması, 28 Şubat süreciyle oldu. Türkiye’nin Batı ittifakıyla ilişkilerini sorgulamaya başladığı o dönem, Batı dışı silah arayışını ve Çin’le bu amaçla temasları ve işbirliğini getirmişti.

EKONOMİK TABLO

Türkiye ile Çin’in öncelikle ekonomik tablosuna kısaca göz atalım:

1987 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 275 milyon dolar. Bu hacim 1999’da 931 milyon dolara çıkıyor. 2005 yılında 7,3 milyar dolara ve 2013 yılında da 28,3 milyar dolara uzanıyor.

Bu, iki ülke arasındaki ticaret hacminin zirve yaptığı yıl oluyor. Ardından üç yıl boyunca 27 milyar dolar seviyesinde kalıyor ve 2017’de 26 milyar dolara, 2018’de 23 milyar dolara ve 2019’da da 21 milyar dolara geriliyor.

Bu 7 yıllık gerilemenin kuşkusuz Türkiye açısından iç ve dış bazı nedenleri var. Şu kadarını söyleyebiliriz; aynı yıllarda Türkiye ekonomisi de ne yazık ki küçüldü.

Tablonun iyi yanı ise şu: İki ülke arasındaki ticaret açığı azaldı. Türkiye ticaret hacminin zirve yaptığı 2013 yılında Çin’e 3,6 milyar dolarlık ihracat yaparken, Çin’den 24,7 milyar dolarlık ithalat yapmıştı. 2019 yılında Türkiye Çin’e 2,6 milyar dolarlık ihracat yaparken, Çin’den yapılan ihracat 18,5 milyar dolara geriledi.

Son yılları baz alırsak, ortalama 25 milyar dolar düzeyinde seyreden Türkiye-Çin ticaret hacmi, potansiyelinin yanında oldukça düşüktür. Bu hacmi, Kuşak ve Yol İnisiyatifi içerisinde önümüzdeki yıllarda hızla yükseltmek ve 10 yıl sonra 50 milyar dolar seviyesine çıkartmak gerçekçidir.

ASKERİ TABLO

Ayrıntılı olarak bu köşede 2 Mart 2021 tarihinde, “Çin’le gizli füze anlaşması” başlıklı yazımızda incelemiştik: 28 Şubat süreciyle Türkiye, Batı dışında silah arayışına girmiş ve Çin’le füze anlaşması yapmıştı.

ABD’nin Black Hawk helikopter satışına, Almanya’nın Leopard tank satışına terörle mücadelede nedeniyle engel getirdiği şartlarda 28 Şubat süreci, dış politikada iki temel hedef belirlemişti: 1) Türkiye’nin bölgesinde Rusya ve İran’la işbirliği yapması, 2) ABD ve NATO’ya silah bağımlılığının azaltılması…

İşte bugün gurur duyulan MİLGEM projesi savaş gemileri, o günlerin mirasıdır. Bir diğer miras da füzelerdir.

Çin’den, karadan karaya 80 kilometre menzilli, toplam 19 üniteden oluşan bir WS-1 bataryası alındı. Anlaşmaya göre teknoloji transferi ile 5 batarya Türkiye’de ortak üretildi. O süreçte bu resmi olarak açıklanmadı. Türkiye, Çin’den teknoloji transferi ve ortak üretimle geliştirilen Toros füzelerini, TÜBİTAK ve SAGE üretimi olarak IDEF Fuarı’nda sergiledi. TSK envanterine giren füzeler, 70-100 km menzilli ve karadan karaya ya da denizden karaya kullanılabiliyor. Türkiye, sonraki yıllarda Toros’u geliştirdi ve 160 km menzilli Toros-260’ı üretti.

ŞİÖ ÜYELİĞİ HEDEFİ

1996 yılında Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan, “Şanghay Beşlisi” adıyla bir birlik oluşturdu. Birlik 2000 yılında Şanghay Forumu’na, 2001 yılında da Özbekistan’ın katılımıyla Şanghay İşbirliği Örgütüne dönüştü.

Örgüte 2017 yılında Hindistan ve Pakistan da katıldı. Böylece Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) 8 üyeli, 4 gözlemci ve 6 diyalog ortağı olan Asya kıtasının en önemli işbirliği örgütü oldu.

Türkiye bu çok önemli örgüte Nisan 2011’de diyalog ortağı olmak için başvurdu ve 2012 yılında kabul edildi.

Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda ŞİÖ’ye tam üye olabilmesi çok önemlidir. Bu üyelik bölge ülkeleriyle terör başta pek çok konuda işbirliğinin zeminini doğurmasının ötesinde, Türkiye’nin dış politikada elini güçlendirecek bir kart olacaktır.

İKİ PROJE

50 yıl bitip, ikinci 50 yıla girilirken, Türkiye ile Çin’in önündeki en önemli fırsat alanı Kuşak ve Yol İnisiyatifidir.

Türkiye halihazırda bu inisiyatifin Kara İpek Yolu bölümünün Orta Koridor içinde katılımcısıdır.

Ancak Türkiye’nin Deniz İpek Yolu içinde de yer bulma şansı, büyük fırsat kaçmasına rağmen, hâlâ var. Bu aynı zamanda Türkiye’nin yalnızlaştığı Doğu Akdeniz’de elini güçlendirecek bir getiri olur.

Neler yapılabilir ya da yapılmalıdır?

Doğu Akdeniz, Kuşak ve Yol İnisiyatifi adlı üç kıtayı birbirine bağlayan dev projede önemli bir yer tutmaktadır. Nitekim Çin, projenin Deniz İpek Yolu için İsrail’de ve Yunanistan’da limanlar kiralamıştır.

Türkiye geç kaldıysa da, Doğu Akdeniz’de hâlâ Çin’le şu iki projeyi hayata geçirebilir:

1) Türkiye ile Çin arasında liman-teknopark işbirliği: Ceyhan Limanı ile Çukurova’da dev bir teknopark ortaklığı, hem Çin’e, bölgeden temin ettiği hammaddeleri yine bölgede işleyerek Avrupa’ya kısa yol ve zamanda satma avantajı sağlayacak, hem de ABD ve AB’nin de yer aldığı büyük enerjipolitik mücadelede Doğu Akdeniz’de önemli bir köşe tutmasını kolaylaştıracak.

2) Çin’le İzmir Limanı merkezli bir işbirliği de Yunanistan’ın Pire Limanına rağmen hâlâ mümkündür ve Pekin yönetimi için de Ankara için de kârlı bir ortaklıktır.

Umarız, ikinci 50 yıla girilirken bu iki projeyi hayata geçirecek siyasi ilişki derinleştirilir. Çünkü Çin artık dünya ekonomisinin lokomotifidir; Çin’le ticarette avantajlı ülkeler, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin büyük ekonomileri olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Ağustos 2021

2 Yorum

ABD’den Çin’e işbirliği teklifi

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ve Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı Şie Fıng ile yaptığı görüşmeleri, Associated Press ajansına değerlendirdi.

Sherman, ABD ile Çin arasında sorunlar bulunduğunu ancak küresel bir güç olan Çin’in, tüm dünyayı ilgilendiren konularda, bu sorunları bir kenara koyarak ABD’yle birlikte çalışmasını istedi.

Sherman’ın Çin’e işbirliği teklif ettiği alanların başında ise Covid-19 salgınıyla mücadele ve iklim geliyor.

ABD’NİN SALGINDA BİRİNCİ AŞAMASI

Covid-19 salgının ilk döneminde, bu salgına karşı mücadelesi nedeniyle Çin’i suçlayan, Çin’in aldığı önlemlerin insan haklarına ve demokrasiye aykırı olduğunu savunan, hatta Amerikan Ticaret Bakanının ağzından salgının Çin ekonomisine zarar vereceği için Amerikan ekonomisine yarayacağını savunan bir ABD vardı…

Bu birinci aşamada, ABD Başkanı Donald Trump başta pek çok Amerikalı yetkili, Covid-19’u küçümsemiş, griple eşdeğer tutmuştu.

ABD’NİN SALGINDA İKİNCİ AŞAMASI

Ardından ABD salgınla tanıştı ve bu kez Çin’i salgını gizlemekle ve dünyayı geç bilgilendirmekle suçlamaya başladı. Hatta Trump yönetimi salgının faturası büyüdükçe, Çin’i doğrudan salgının sorumlusu diye suçlamaya bile kalktı.

Trump’un tüm baskısına rağmen, Amerikan istihbaratı bu yönde bir “kanıt” bulamadı. Amerikan gazeteleri, Trump’ın nafile çabalarının komplodan ötesi olmadığını yazdı.

Trump’ın seçimi kaybedip Biden’ın başkan olmasına rağmen bu aşama, inişli çıkışlı olarak hâlâ sürüyor. Washington zaman zaman Çin’e baskı uygulamak için Trump’tan kalma komploları raftan indirip kullanmaya çalışıyor.

Ancak onca çabaya rağmen ABD bırakın Çin’in virüsü bilerek yaydığı saçmalığına dayanak üretebilmeyi, yanlışlıkla Vuhan’daki laboratuvardan sızdığına dair iddiasına bile en ufak bir kanıt üretemedi. Tersine, örneğin İtalya’da biliminsanları, Çin’den birkaç ay önce Covid-19’un görüldüğüne dair kanıtları raporladırlar.

ABD’NİN SALGINDA ÜÇÜNCÜ AŞAMASI

Dolayısıyla ABD Dışişleri Bakanı Wendy Sherman’ın ağzından ABD’nin Çin’e yaptığı Covid-19 salgınıyla mücadele işbirliği teklifini, ABD’nin salgında izlediği Çin politikasının üçüncü aşaması olarak isimlendirebiliriz.

Bu işbirliğinde ABD ne kadar samimi ya da Washington yönetimi salgınla mücadelede Çin’le işbirliğine gerçekte ne oranda açık, bunu önümüzdeki haftalarda göreceğiz.

Ama salgında küresel dördüncü dalganın konuşulduğu ve tüm dünyada delta varyantıyla birlikte vaka sayısının yeninden arttığı şartlarda, ABD ve Çin’in salgınla mücadelede işbirliği yapması gerektiği hiç şüphesiz ortadadır.

Zira ulaşımın kolaylığı ve küreselleşmenin geldiği boyut düşünülürse, dünyanın en zengini de olsa hiçbir devletin tek başına salgından çıkma ve kurtulma şansı yok. Dünya, salgınla topyekûn mücadele etmek zorunda.

AŞI EŞİTSİZLİĞİ

İşte bu noktada aşı eşitsizliği konusu büyük önem kazanıyor. Hindistan’ın delta varyantının dördüncü dalgayı tetiklediği şartlarda, nüfusu Hindistan’ın nüfusunun yaklaşık dörtte biri olan ABD’nin, Hindistan’dan dört kat fazla aşı yapması, dördüncü dalgadan korunmasına yetmiyor.

ABD ve Hindistan arasındaki bu 16 katlık ilişki, küresel salgına karşı küresel mücadele edilmesi gerektiği gerçeğini en açık şekilde gösteriyor.

Ancak emperyalist ve büyük kapitalist Batı devletlerinin henüz bu yönde adım atmaya hevesli olmadığı görülüyor. Aşı eşitsizliği konusunda tabloyu özetlersek:

Kanada her vatandaşı için 10.5 doz, İngiltere 8.2 doz, AB 6.9 doz ve ABD 4.6 doz aşı stoklamış durumda!

Tersine tabloda ise 1 dozun altında pek çok ülke var: Örneğin Bangladeş şimdiye kadar her vatandaşı için ancak 0.2 doz, Pakistan 0.3 doz ve Afrika Birliği 0.4 doz aşı temin edebildi.

Pakistan’ın 0.3 doz aşı oranı 3’lere çıkmadığı müddetçe, İngiltere’nin elindeki 8.2 doz aşı miktarı bu ülkeyi salgından tamamen kurtaramayacak. Antikorun vücuttaki oranının azalma hızı göz önüne alındığında, bu eşitsizlik sürdüğü müddetçe, dünyanın aynı periyotta yüzde 70’inin aşılanması mümkün olmayacak. Bu da yeni dalgaların, ek dozların artması anlamına gelecek.

NE YAPMALI?

Bu kısır döngüden çıkmak açısından dünyanın en büyük iki ekonomisi olan ABD ve Çin’in işbirliği yapması iyi bir başlangıç olacaktır.

Ancak devamında mutlaka aşıda patent sorunun çözülüp, seri üretimi kolaylaştıracak önlemlerin alınması gerekmektedir.

Unutulmamalı, salgının sürmesi, küresel ekonomiye maliyeti daha da artıracaktır. Bugün harcanacak paralar, yarın daha çok para harcanmasını önleyecektir.

Dördüncü dalganın başladığı şu günlerde, bir dört dalgayla daha karşılaşmamak için “aşı eşitsizliği” konusu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun en önemli sorunu olarak hep gündemde olmalıdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Temmuz 2021

1 Yorum

Abluka insanlık suçudur

Yaptırım, ambargo, abluka…

ABD emperyalizminin en modern silahları…

Üstelik emperyalizm bu silahları sadece düşmanlarına karşı değil, hizadan çıkmasınlar diye müttefiklerine de uyguluyor.

Örneğin Rusya’yla enerji işbirliği yapıyor diye G-7 ve NATO ortağı Almanya’ya, örneğin Rusya’dan S-400 aldı diye NATO ortağı Türkiye’ye yaptırım uyguluyor…

Tabi emperyalizm esas olarak kendi küresel sistemine dahil olmayan ülkeleri hedef alıyor.

ABD AMBARGOLARI

Örneğin nükleer programı gerekçe göstererek İran’a ambargo uyguluyor; İran halkının ilaca erişimini bile engelliyor. 2006 yılında İran’da kişi başına milli gelir 6.600 dolar iken, ABD ambargosu nedeniyle 2015’te 5.900 dolara geriliyor.

Örneğin Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne karşı ağır ambargo uyguluyor. 1950’den 1971’e kadar iki Kore’nin ekonomik büyüklüğü neredeyse eşitken, ABD emperyalizminin ağır ambargosu nedeniyle 40 yılda uçurum oluştu. Bugün güneyde kişi başına düşen milli gelir 22 bin dolar iken, kuzeyde 1.300 dolarda kalmış durumda…

Örneğin Rusya’ya yaptırım uyguluyor, Çin’e ticaret savaşı açıyor…

Örneğin kamucu iktidarı nedeniyle Venezüella’ya ambargo uyguluyor. Bu ülkenin uluslararası piyasalardaki parasına, altınına, petrolüne el koyuyor; açık hırsızlık yapıyor emperyalizm…

Buna rağmen halkı istediği oranda iktidara karşı ayaklandıramadığında da, özel harekatçılarının kumanda ettiği paralı askerlerle Venezüella’da iki kez darbe yapmaya soyunuyor.

AMAÇ, HALKLARI YÖNETİME KARŞI AYAKLANDIRMAK

ABD’nin yaptırım, ambargo, abluka gibi silahlarıyla hedeflediği, açlığa mahkûm ettiği halkı yönetimlere karşı kışkırtabilmek, ayaklandırabilmek… O ana kadar ilaca erişemeyen on binlerce bebeğin ölümü, yeterli gıdaya erişemeyen geniş kitlelerin açlığı emperyalizmin umurunda olmuyor tabii ki…

Üstelik ABD bu ağır ambargoların işe yarayabilmesi için başka ülkeleri de ambargo uygulamaya mecbur ediyor; ekonomik ve siyasi sopalarla elbette. Böylece kendisi bir ülkeye ilaç ya da gıda satmadığı gibi, başkasının da satmasını önlüyor. Dahası hedef ülkenin parasının bulunduğu ülkeleri, o paraya el koymaya zorluyor.

Bu, 21. yüzyılın en büyük insanlık suç türlerinin başında geliyor…

KÜBA’DA SOKAKLAR DEVRİMCİLERİNDİR!

ABD’nin ağır abluka uyguladığı ülkelerden biri de Küba. Sosyalist Küba’ya karşı emperyalizm 1958 yılından bu yana abluka uyguluyor. Bu küçük ada ülkesinin sosyalizm hedefinden pes edebilmesi için geride kalan 60 yılda ablukadan CIA operasyonlara, pek çok yola başvurdu, başvuruyor emperyalizm.

Salgın ve Amerikan ablukasının birleşmesinin doğurduğu katlanmış olumsuz tablo, bu küçük ülkede 11 Temmuz günü bir protesto gösterisine dönüştü. Kimi kışkırtıcı fırsatçılar, dünyaya mesaj verebilmek için gösteride Amerikan bayrağı açtılar.

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, Havana’da gösterinin yapıldığı yere gidip halkla görüştü, ardından da ekrandan tüm Kübalılara seslendi. Díaz-Canel, Küba’nın yaptırımlar nedeniyle çok zorlu bir süreçten geçtiğini, durumu krize çevirmek isteyenlere fırsat vermeyeceklerini belirterek Küba halkını sokağa davet etti, “Küba’da sokaklar devrimcilerindir, sokağın kime ait olduğunu göstereceğiz” dedi. Çağrıyla halk sokaklara döküldü ve devrime sahip çıkıp emperyalizmi protesto etti.

ABD Başkanı Joe Biden ise “ABD, Kübalıların yanında” diyerek, Amerikan bayraklı protestocuları kışkırtmayı sürdürdü.

DÜNYANIN BÜTÜN KAPİTALİSTLERİ KÜBA’YA KARŞI

Bu küçük ada ülkesine karşı, daha doğrusu sosyalizme karşı kin ve nefret dolu kesimler ise Biden’ın işaretiyle tüm dünyada harekete geçti. Türkiye’deki neoliberaller de dahil, sosyal medyadan ABD’ye “Küba’ya müdahale” çağrısı yaptılar.

Kapitalistler, neoliberaller, sömürgenler, adeta “dünyanın bütün kapitalistleri, sosyalist Küba’ya karşı birleşin” diye slogan attılar 12 Temmuz günü boyunca…

Kuşkusuz yine başaramayacaklar. Onurlu Küba halkı, her türlü zorluğa karşı, 60 yıldır olduğu gibi emperyalizme karşı dimdik ayakta duruyor, duracak!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
13 Temmuz 2021

3 Yorum

ABD’nin Orta Asya planı

ABD, Taliban’la yaptığı ve tüm yabancı askerleri kapsayan anlaşmayla, 20 yıl sonra, 11 Eylül 2021’de Afganistan’dan tamamen çekilmiş olacak.

Taliban’ı yok etmek üzere NATO müttefikleriyle Afganistan’ı işgal eden ama Taliban’ı sadece yönetimden uzaklaştırabilen ABD için Taliban’la anlaşarak çekilmek, kuşkusuz bir yenilgidir.

Nitekim, çekilmenin başlamasıyla birlikte Taliban özellikle kuzeyde parça parça Afgan güvenlik kuvvetlerinin elinden pek çok yerleşim bölgesini almaya başladı. Kimi verilere göre Taliban daha şimdiden yerleşim yerlerinin yüzde 30’unu ele geçirmiş durumda.

ABD istihbaratı başta, Afganistan’ı çok iyi bilen ve geçmişte NATO bünyesinde bu ülkede görev alan asker ve sivil uzmanlara göre çekilmenin ardından altı ay içinde Taliban’ın yeniden yönetimi ele geçirmesi oldukça güçlü olasılık.

İşte bu şartlarda, sırf Erdoğan hükümeti Biden yönetimi ile “yeni bir sayfa” açabilsin diye Türkiye’nin Afganistan’da Kabil havalimanının güvenlik ve işletmesini üstlenmesi, stratejik bir konumlanma hatası olacaktır.

ABD ÖZBEKİSTAN VE TACİKİSTAN’DAN ÜS İSTİYOR

ABD Afganistan’dan çekiliyor ama çeşitli Pentagon belgelerine ve ABD’nin üs arayışlarına bakılırsa, ABD Orta Asya’ya bulunmak istiyor.

ABD Körfez’deki üslerini azaltırken ve mevcutları kaydırırken (Son olarak Katar’daki üç üssü kapatıp, bir kısmını Ürdün’e nakletti), Özbekistan ve Tacikistan’da üs açmaya çalışıyor. ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad, bu hedefle temaslarda bulundu.

Halilzad ayrıca 14 Haziran’da Kazakistan’ı ziyaret etti ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev ve Kazakistan Dışişleri Bakanı Muhtar Tileuberdi ile ayrı ayrı görüştü; çekilmenin ardından Afganistan’da istikrarın korunması için ABD ile Kazakistan’ın birlikte neler yapabileceğini ele aldı.

Görünen o ki ABD Afganistan’daki Bagram dahil altı üssü Afgan güvenlik kuvvetlerine teslim ederken, Afganistan’ın komşularında hızla üs edinmek istiyor.

Özbekistan’ın Karşi-Hanabad üssünü 2005’e kadar, Kırgızistan’ın Manas Üssü’nü 2014’e kadar kullanan ABD, özellikle Tacikistan’a yerleşmek istiyor.

MOSKOVA’NIN ORTA ASYA UYARISI

22 Mayıs’ta Cumhuriyet gazetesinde yazmıştım:

“Pentagon Mühendisler Birliği’nin Amerikan medyasına yansıyan bir talep metni belgesi, ABD’nin yaklaşık 20 ülkede yeni tesis yapımı için bazı şirketlerle beş yıllık anlaşma yaptığını ortaya koydu. 240 milyon dolarlık harcama planı görülen belgede ABD’nin askeri tesis yapmayı planladığı ülkeler arasında Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın yer alıyor olması dikkat çekiyor.”

Moskova da durumun farkında. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Afganistan Özel Temsilcisi Zamir Kabulov’un şu mesajı, Moskova’nın durumun farkında olduğuna işaret ediyor: “Bu süreç, ABD ve NATO’nun askeri altyapısının Orta Asya ülkelerine yerleştirilmesi sürecine dönüşemez ve dönüşmemelidir.” (AA, 2.7.2021)

ABD ÜSLER ÜZERİNDEN HEDEFİNE ULAŞABİLİR Mİ?

ABD, Çin ve Rusya’yı doğrudan hedef almak istediği ve bu iki ülkeye karşı cepheler inşa etmek istediği için Ortadoğu’daki üslerini azaltıyor ve Afganistan’dan çekiliyor. Bunu, ABD’nin aynı anda artık her yerde kuvvet bulunduramaması şeklinde de yorumlayabiliriz. Nitekim Pentagon planlamacıları, bir süredir çekilen yerlerdeki askeri gücün nereye nasıl kaydırılacağı üzerinde çalışıyor.

ABD, Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz-Kafkasya-Osta Asya hattı ile Rusya’ya karşı; Orta Asya-Hint Denizi-Güney Çin Denizi-Japonya hattı ile de Çin’e karşı geniş cepheler inşa etmek istiyor. Bu stratejik hedefler için de AB ve NATO ile NATO’nun ortaklarını harekete geçirmeye çalışıyor.

Orta Asya, ABD’nin hem Çin ve Rusya arasına girebileceği bölge olması nedeniyle hem de Çin’in Batı’ya, Rusya’nın güneye açılan kapıları olması nedeniyle oldukça önemli.

Çin’in Kuşak ve Yok İnisitiyatifini kesebilmeyi amaçlayan ABD için Orta Asya’da istikrarsızlık yaratabilmek, kritik önemde. İşte ABD bu nedenle Afganistan’dan çekilirken, Orta Asya’daki birkaç ülkede üs açabilmek istiyor.

Kuşkusuz temel soru şu: Afganistan’da askeri varlığı varken bile hedefine ulaşamayan ABD, ola ki iki Orta Asya ülkesinde üs edindi, o üslerle hedefine ulaşabilecek mi?

Pek olası görünmüyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Temmuz 2021

3 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: