Archive for category CRI Türk

Tek Çin – Bir Buçuk Savaş

1969’dan önce ABD’nin askeri doktrini, “iki buçuk savaş” stratejisi üzerine inşa edilmişti. Buna göre ABD aynı anda (bir) SSCB’nin Batı Avrupa’ya saldırısına, (iki) Çin’in Güneydoğu Asya’da saldırısına ve (buçuk) Ortadoğu’daki bir karışıklığa karşı koyabilirdi.

Vietnam, ABD’ye boyunun ölçüsünü öğretti.  Amerikan kamuoyu, ABD askerlerinin büyük kayıp verdikleri bu savaşa artık karşı çıkıyor ve evlatlarının ülkeye dönmesini istiyordu. İşte Richard Nixon bu şartlarda ABD başkanı oldu.

Nixon’un ilk önemli işi ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atadığı Henry Kissinger’dan “iki buçuk savaş” stratejisini ABD gerçeğiyle uyumlu hale getirmesini istemesi oldu.

NIXON DOKTRİNİ

Kissinger ve ekibi konu üzerinde çalıştı, önce beş, ardından üç strateji ürettiler. Kissinger’a göre SSCB ve Çin’in aynı anda saldırısı olası değildi.

Nihayetinde karar verilen “bir buçuk savaş” stratejisi oldu. Buna göre ABD aynı anda (bir) SSCB’nin Batı Avrupa’ya saldırısına, (buçuk) Ortadoğu’daki bir karışıklığa karşı koyabilirdi.

Nixon, bunu Dış Politika Raporu’nu açıkladığı Kongre’deki 18 Şubat 1970 oturumunda şöyle savunacaktı: “Doktrin ve imkanları birbiriyle uyumlu hale getirmeye yönelik çabamızda, en iyi tanımlanan şey olarak ‘bir buçuk savaş’ stratejisini seçmiştik” (Henry Kissinger, Beyaz Saray Yıllarım, 1. Cilt, Kopernik, 2021, s.299-300).

Ardından Nixon Doktrini açıklandı. Buna göre ABD müttefiklerine nükleer koruma sağlayacaktı ancak saldırıya uğrayana talep etmesi halinde sadece silah, eğitim ve ekonomik destek verecekti, artık savaşlara Amerikan askeri göndermeyecekti.

ABD bu doktrin gereği Vietnam’dan çekildi.

VARŞOVA MÜZAKERELERİ

İki buçuk savaş stratejisi, bir buçuk savaş stratejisine indirildiğine göre ABD stratejiden eksilen Çin’le normalleşmeliydi. Kissinger bu ihtiyacı “küresel bir dengeyi şekillendirebilmek için Çin’e yöneldik” diye açıklayacaktı.

ABD, 2 Mart 1969’da başlayan ve 7 ay sürecek olan Zenbao Adası’ndaki Çin-SSCB çatışmasını Çin’le normalleşebilmek için fırsat olarak görüyordu. Ancak temas nasıl sağlanacaktı?

Dünya turuna çıkan ABD Başkanı Nixon, her durakta muhataplarına “Beijing’le iletişime açığız” mesajı verdi. Pakistan lideri Yahya Han ve Romanya Cumhurbaşkanı Nikolay Çavuşesku’dan açıkça “temas kanalı” olmalarını istedi.

Temas Varşova’da sağlandı. Kissinger’ın talimatıyla ABD’nin Varşova Büyükelçisi Stoessel, Yugoslav Moda Şovu’nda Çin Maslahatgüzarı Lei Yang’a merdivenlerde “ciddi görüşmelere hazırız” mesajı verdi. Böylece diplomasi tarihine Varşova Müzakereleri diye geçen görüşmeler başladı.

ABD KABUL ETTİ: TAYVAN ÇİN’İN PARÇASI

Bu görüşmeler bir ara ABD’nin Kamboçya operasyonu nedeniyle kesildiyse de, Pinpon Diplomasi ile ivme kazanmış ve en sonunda Kissinger’ın Nixon adına 9 Temmuz 1971’de Çin’e ziyaretinin kabul edilmesiyle sonuçlanmıştı.

Beijing yönetimi, iki yılın sonunda, Washington’a ABD-Çin normalleşmesinin şartını kabul ettirmişti: Tayvan.

Tayvan, BM Genel Kurul kararıyla ihraç edildi, Kissinger “Tayvan’ı Çin’in parçası kabul ettiklerini” açıkladı. 21 Şubat 1972’de Çin’i ziyaret eden ABD Başkanı Nixon da 28 Şubat’ta Şanghay Bildirisi’ni imzalayarak “tek Çin” ilkesini, “Tayvan’ın Çin’in parçası” olduğunu ve kademeli olarak Tayvan’dan çekilmeyi kabul etti.

ATEŞLE OYNAN KENDİNİ YAKAR

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin ziyaretiyle kışkırttığı Tayvan konusunun tarihsel arka planı işte budur.

ABD şimdi zayıflayan hegemonyası nedeniyle çözülen düzenini koruyabilmek için Tayvan kartı ile oynama çalışıyor. Tayvan’da kriz yaratarak Asya-Pasifik’te Çin’e karşı ittifaklar inşa etmeye çalışıyor.

Ancak Xi Jinping’in Joe Biden’a söylediği gibi “ateşle oynayan kendisini yakar!”

Biden ekibinin tarihten çıkarması gereken sayısız ders var…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Ağustos 2022

1 Yorum

Rusya’nın Yahudi Ajansı’nı kapatma hamlesi

Rusya Federasyonu Adalet Bakanlığı, ay başında Yahudi Ajansı’na (JAFI) gönderdiği bir mektupta, ülke içindeki tüm faaliyetlerini durdurmasını istedi.

Rusya Adalet Bakanlığı’nın Yahudi Ajansı’nın Rusya’daki temsilciliğini tasfiye etme talebinin ön inceleme duruşması 28 Temmuz’da yapılacak.

Moskova’nın bu hamlesi, İsrail’de şaşkınlık yarattı.

İsrail Başbakanı Yair Lapid, hızla konuyla ilgili toplantı düzenledi. Toplantıya çeşitli bakanlar, Yahudi Ajansı Genel Direktörü ve Dünya Siyonist Örgütü Başkanı ile Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı üst düzey yetkilileri katıldı.

Toplantıdan çıkan karar, hızla Moskova’ya bir heyet gönderilmesiydi. Ancak Moskova, dün itibariyle, o heyete giriş izni vermedi!

Peki nedir bu Yahudi Ajansı ve Rusya neden bu kurumu kapatmak istiyor?

100 YILLIK YAHUDİ AJANSI’NIN GÖREVİ

Yahudi Ajansı 1929 yılında kuruldu. Hedefini “Tüm dünyadaki Yahudi halklarının, mirası ve topraklarıyla bağlantı kurmalarını sağlamak ve gelişen bir Yahudi geleceği ile güçlü bir İsrail’i inşa etmek için onları güçlendirmek” olarak açıklıyor.

Ajans, pratikte, yaklaşık 100 yıldır çeşitli ülkelerdeki Yahudilerin Filistin topraklarına yerleştirilmesi faaliyetini yürütüyor.

Yahudi Ajansı Rusya’daki faaliyetine 1989’da, SSCB’nin yıkılma sürecinde başladı. O tarihten bu yana binlerce Rus Yahudi’sinin Filistin topraklarına gelişini sağladı.

Kremlin, 33 yıldır Rusya’da faaliyet yürüten bu kuruma “artık yeter” dedi. Peki neden?

AJANS RUSYA VATANDAŞLARINI FİŞLİYOR

Konu, Kremlin Sözcüsü Dmitry Peskov’a soruldu. Bu kararın “ülkedeki beyin göçünü engellemek için alınıp alınmadığı” soruldu. Peskov, “Bu, beyin göçüyle değil, Rus mevzuatına uyulmasıyla ilgilidir” dedi.

Mesele sadece mevzuat mı? Yahudi Ajansı’nın 33 yıldır Rusya’da faaliyet yürüttüğüne bakılırsa, sorun mevzuatın ötesinde…

Moskova’nın hamlesinin birinci nedeni, Yahudi Ajansı’nın yürüttüğü faaliyetin “ağır bir istihbarat faaliyeti” niteliğinde oluşu gibi görünüyor. Zira Yahudi Ajansı’nın İsrail’e götürülecek Yahudiler üzerinde çalışması, nihayetinde bir nevi Rusya vatandaşlarını fişlemesi demek. Moskova’nın, Yahudi Ajansı’nın faaliyetin bu yönünün artmış olmasından rahatsızlık duymuş olabileceği olasılıklar içinde.

Diğer yandan savaş koşullarında Yahudi Ajansı’nın Rusya vatandaşı Yahudileri İsrail’e taşıması, aynı zamanda sermaye taşıması anlamına da gelmektedir. Yaptırım altındaki Moskova, elbette bunu önlemek isteyecektir. Bu da kapatma kararının ikinci nedeni gibi görünüyor.

BENNETT-LAPID FARKI

Öte yandan, Kremlin’in, yeni İsrail yönetiminden rahatsızlığı da Yahudi Ajansı’nın kapatma hamlesinin üçüncü nedeni olasılığı taşıyor. Çünkü önceki İsrail Başbakanı Naftali Bennett ile şimdiki İsrail Başbakanı Yair Lapid arasında Rusya-Ukrayna savaşına dair hem dün hem de bugün görüş ayrılığı var. Lapid, Bennett kabinesinde dışişleri bakanıyken de farklı tonda açıklamalar yapıyordu.

Örneğin İsrail Başbakanı Bennett Ukrayna kriziyle ilgili açıklamalarında Rusya’nın ismini anmazken, bugünün Başbakanı dünün Dışişleri Bakanı Lapid “Rusya’nın saldırılarını kınamış ve Moskova’nın rolüne dikkat çekmişti.”

İsrail Dışişleri, BM Genel Kurulu’nun Rusya’yı İnsan Hakları Konseyi üyeliğinden çıkarması sırasında da ön almış ve kararda lehte oy kullanmıştı. Rusya Dışişleri buna tepki gösterip, İsrail’i “Ukrayna’daki durumu kullanarak uluslararası toplumun dikkatini Filistin meselesinden çekmeye çalışmakla” suçlamıştı.

‘YAHUDİ HİTLER’ BOMBASI

İşte o süreçte, Rusya-İsrail ilişkilerinin ortasına bir de “Yahudi Hitler” bombası düşmüştü. 

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, mayıs başında bir İtalyan televizyonuna verdiği demeçte şöyle demişti: “Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin Yahudi olduğunu söylüyorlar. Bana göre Hitler’in de Yahudi kökleri vardı. En büyük Yahudi karşıtları, Yahudilerdir.”

Bu açıklamaya İsrail sert tepki gösterdi.

Üzerine Rusya Dışişlerinden ikinci bomba geldi. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, İsrailli politikacıların enformasyon kampanyasını şişirdiğini belirterek, “Onların duymak istemeyeceği bir şeyi söyleyeceğim. Belki ilgilenirler. Ukrayna’da İsrailli paralı savaşçılar, Azak militanlarıyla omuz omuza bulunuyor” dedi.

Putin ile Bennett’in görüşmesi sonrası İsrail tarafının yaptığı açıklamada “Putin’in Lavrov’un ifadesi nedeniyle Bennett’ten özrü dilediği” savunulurken, Kremlin’den yapılan yazılı açıklamada özre değinilmiyor, “iki liderin Ukrayna’daki durumu görüştüğü” belirtiliyordu. Hatta iki lider 9 Mayıs tarihinin iki ülke halkları açısından önemine de değinmiş, Putin Nazilerin öldürdüğü altı milyon Yahudi’nin yüzde 40’ının SSCB vatandaşı olduğunu belirtirken, Bennett de “Kızıl Ordu’nun Nazizm’e karşı zafere olan belirleyici katkısına” dikkat çekmişti.

RUSYA, SURİYE’YE SALDIRAN İSRAİL’E TEPKİ GÖSTERDİ

Bir de Suriye faktörü var elbette. Bunu da Moskova’nın Yahudi Ajansı’nı kapatma hamlesinin dördüncü nedeni olarak not edebiliriz.

Keza, Rusya Dışişleri Bakanlığı, son haftalarda birkaç kez İsrail’in Suriye’deki saldırılarının kabul edilemez olduğu yönünde açıklama yaptı ve İsrail’den saldırılarını durdurmasını istedi.

Suriye’nin Ukrayna’yla diplomatik ilişkilerini kestiği şartlarda, İsrail’in Ukrayna’yı desteklemesi, elbette Rusya’yı Suriye’ye saldıran İsrail’e karşı tepki göstermeye götürecekti…

RUSYA-İSRAİL İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ

İşaret ettiğimiz bu dört neden üzerinde İsrail yeni bir pozisyon alacak mı? Örneğin Yahudi Ajansı Rusya’daki faaliyetinin dozunu azaltacak mı?

Yoksa 28 Temmuz’daki ön inceleme duruşması sonrası işler daha da mı keskinleşecek?

Kuşkusuz Yahudi Ajansı’nın kapatılıp kapatılmayacağı, Rusya-İsrail ilişkilerinin geleceği üzerinde çok önemli bir etken olacak.

Dahası, bunun Lapid kabinesinin geleceğini etkileyecek bir faktör de olabileceğini belirtmeliyiz.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Temmuz 2022

3 Yorum

NATO’nun ‘tehdit’ yalanları

NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti, ağırlıkla ABD’nin belirlediği “tehditlere” dayanan ve o tehditlere karşı NATO’nun ne yapacağına işaret eden, 2030’a kadar geçerli, 8 yıllık bir belgedir.

Bu “tehditler”, çeşitli kavramlar üzerinden sıralanırlar. Örneğin yakın tehdit, doğrudan tehdit gibi… Stratejik rakip, rakip, meydan okuyan kuvvet, sınama kaynağı gibi ifadeler de pratikte tehdit çeşitleridir.

Bugün NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti’ni bu açıdan inceleyelim:

RUSYA KİME TEHDİT?

Stratejik Konsept, Rusya’yı “doğrudan tehdit” olarak başa yerleştiriyor. (Madde 8.) Peki Rusya hangi NATO üyelerini tehdit ediyor? ABD’yi mi? Almanya’yı mı? Fransa’yı mı? Bulgaristan’ı mı? Romanya’yı mı?

Kuşkusuz hiçbirini… Dahası, 24 Şubat 2022’den önce, yani Putin’in Ukrayna’ya müdahale kararından önce Avrupa ülkelerin çoğu, Rusya’yla iyi işbirliği içindeydi. Tersine ABD özel olarak Almanya-Rusya ama genel olarak da AB-Rusya ilişkisinden rahatsızdı.

Asıl Rusya’ya tehdit olan ABD’ydi. ABD, NATO’yu Rusya’ya doğru genişleterek savaşı kışkırtan aktördü. ABD’nin stratejik hedefinin Ukrayna ve Gürcistan gibi ülkeleri de NATO üyesi yaparak Rusya’yı denizlerden karaya doğru geriletmek olduğu Amerikan hükümetine, dışişlerine, Pentagon’a politika üreten düşünce kuruluşlarının strateji belgelerinde açıkça yer alıyordu. Dahası ABD’nin pek çok eski devlet yetkilisi de, Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinin NATO’nun genişleme stratejisinin kaçınılmaz sonucu olduğunu belirtiyorlar. İçlerinde durumu en kibarca ifade edenin de Davos’ta “Kiev NATO üyeliği peşinde koşarak bugünkü çatışmaların taşlarını döşedi” diyen ünlü Kissinger olduğunu belirtelim.

Diğer yandan NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in “Rusya ile çatışma hazırlıklarını 2014’te başlatmıştık” (Ceyda Karan, Birgün, 4.7.2022) sözleri de, kimin kimi tehdit ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Kısacası Ukrayna’da gerçekte saldıran kuvvet (hem de 2004’ten beri) ABD’dir, Rusya ise savunmada olandır.

ÇİN KİME TEHDİT?

NATO’nun stratejik konsepti, Çin Halk Cumhuriyeti’ni, NATO’nun güvenliğine ve değerlerine meydan okuyan kuvvet olarak tanımlıyor. Konsept, Çin’in “kurallara dayalı uluslararası düzeni yıkmaya çalıştığını” savunuyor (Madde 13.)

Böylece ABD ilk kez bir strateji konseptinde Çin’e yer veriyor ve bu ülkeyi “stratejik rakip” ilan ediyor.

NATO açısından başka stratejik rakipler de olmalı ki, konseptin pek çok maddesinde, “stratejik rakiplerin”, hatta bazı maddelerde “potansiyel düşmanların” NATO’nun savunmasına ve güvenliğine zarar vermeye çalıştığı ifade ediliyor.

Kısacası, “stratejik rakip” ifadesi de, son tahlilde ve pratikte, yukarıda belirttiğimiz gibi, ABD açısından bir “tehdit düzeyi”nin ifadesidir. NATO’nun güvenliğine zarar vermek, sonuçta bir tehdittir zira…

Peki Çin gerçekten NATO’yu tehdit mi ediyor? Çin’in dünyadaki en önemli ortaklarının Avrupa ülkeleri olduğu gerçeğini göz önüne alırsak, Çin’i aslında tehdit görenin ABD olduğunu söylemeliyiz.

Ancak bu da tıpkı Rusya konusu gibi büyük bir yalandır. Zira Çin ABD’yi değil, ABD Çin’i tehdit etmektedir. Çin’in ABD’nin karasularının dibinde onlarca üssü, onlarca savaş gemisi ve binlerce askeri yok ama ABD’nin Çin’in etrafında onlarca üssü, onlarca savaş gemisi ve Japonya-Güney Kore gibi ülkelerde 90 bin ABD askeri var.

ABD, Çin’i kuşatmaya çalışan, dolayısıyla tehdit eden saldırgan kuvvet iken, Çin kuşatmaya direnen, kuşatmayı yarmaya çalışan, tehdit edilen savunmadaki kuvvettir.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ, GÖÇ TEHDİDİ

NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti’nde yer verilen tehditlerden biri de iklim değişikliği… Bu tehdit, silahlı kuvvetlere, güvenliğe etkisinden başlayarak pek çok yönüyle pek çok maddede ele alınıyor.

Peki “insan kaynaklı” iklim değişikliği tehdidinin kaynağı kim? Karbon salınımından geniş tarım alanları açmak üzere büyük ormanların katledilmesine, madenlerin talanından, kıyıların yağmalanmasına kadar pek konu, daha sömürge döneminden başlayarak bizzat Batı’nın kendisidir.

NATO’nun bugün iklim değişikliğine dikkat kesilmesi kuşkusuz Afrika’daki, Ortadoğu’daki insanları düşünmesinden değil fakat Arktik Okyanusu’na dikkat kesilmesinden kaynaklanmaktadır. Önümüzdeki dönemin en önemli mücadele alanı olacaktır Arktik. Nitekim ABD’nin İsveç ve Finlandiya’yı NATO’ya üye yapmak istemesi de o mücadeleye hazırlık içindir. Şundan:

Buzulların erimesi birincisi Arktik Okyanusunda yeni petrol ve doğalgaz rezervlerinin keşfi demektir, ikincisi de dünya ticareti açısından yeni ve daha kısa bir yol demektir. Nitekim geçen yıl bir Danimarka ticaret gemisi Çin’in doğusundan aldığı yükü normal rotadan değil, kuzeyden taşıyarak hem zamandan hem de yakıttan büyük tasarruf etti.

Stratejik konseptte göç konusu da iki maddede ele alınmış. Otoriter aktörlerin göçü demokratik NATO bölgesine karşı bir “tehdit” olarak kullandığı savunulmuş.

Bu da tam bir ikiyüzlülük ve yalandır. Zira bugün yaşanan göç tehdidinin asıl kaynağı ABD’nin kendisidir. ABD’nin Afganistan, Irak, Suriye ve Libya saldırıları, bu ülkelerde göç haraketliliğinin başlamasının esas nedenidir. NATO ülkeleri de emperyalist ABD’nin bu saldırganlığına destek vererek göç sorununda sorumlu olmuştur.

EMPERYALİST İKİYÜZLÜLÜK

Görüldüğü gibi NATO, daha doğrusu ABD, asıl tehdit eden ve küresel sorunların kaynağı durumundayken, kendi tehdit ettiklerini, NATO Stratejik Konseptinde tehdit edenler gibi sunmaktadır.

Tam bir emperyalist ikiyüzlülük ve yalancılık yani…

Son olarak sorumuzu ülkemiz açısından soralım: Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de, güneyimizde Türkiye’ye tehdit kimden gelmektedir? ABD’den mi? Rusya’dan mı? Çin’den mi?

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Temmuz 2022

1 Yorum

Kuzey-Güney çarpışması

Çin’in dönem başkanlığında toplanan BRICS’in 14. Zirvesi, tarihe öneme sahip mesajlar içeriyordu. Cumhuriyet gazetesinde önceki gün (25 Haziran) “Demokratik dünya düzeni” başlığıyla yazdım: “Xi Jinping ve Vladimir Putin’in BRICS Zirvesindeki birbirini bütünleyen ‘yeni tip uluslararası ilişkiler sistemi’ ve ‘çok kutuplu devletlerarası ilişkiler sistemi’ oluşturulması mesajları, aslında yeni bir dünya düzenine, ‘demokratik dünya düzenine’ işaret ediyor.”

Ayrıntılar için o makaleyi okumanızı öneririm. Bugün BRICS İş Forumu’nun arkasından yapılan “Küresel Kalkınma Üst Düzeyli Diyalogu” toplantısına dikkatinizi çekeceğim.

GÜNEY’İN KÜRESEL KALKINMA PROGRAMI

Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping, BRICS üyeleri ile bazı kalkınmakta olan ülkelerin yer aldığı diyalogda önemli bir paket açıkladı. Bunlar arasında öne çıkan beşi şunlar:

1) Küresel Kalkınma ve Güney-Güney İşbirliği Fonu’nun kurulması (mevcut Güney-Güney İşbirliği Fonu’nun kapsamı genişletilmiş oldu).

2) Çin-Birleşmiş Milletler (BM) Barışçıl Kalkınma Fonu’na yatırımın artırılması.

3) Küresel Kalkınma Teşvik Merkezi’nin kurulması.

4) Küresel Kalkınma Raporu’nun yayımlanması.

5) Küresel Kalkınma Bilgi Ağının oluşturulması.

Diyalog, bunların yanında Yoksulluğu Azaltma ve Kalkınma İçin Küresel Ortaklık kurulması, Gıda Üretimini Teşvik Etmek İçin Özel Eylem’in başlatılması, Uluslararası Aşı İnovasyon ve Ar-Ge İşbriliği İttifakı’nın oluşturulması, Küresel Temiz Enerji Konusunda Ortaklık, Küresel Sürdürülebilir Orman Yönetim Ağı’nın kurulması, Küresel Kalkınma Uluslararası Forumu’nun düzenlenmesi ve gelişmekte olan ülkeler için 100 bin eğitim ve seminer kotasının sağlanması gibi toplam 32 önlemi içeren bir sonuç listesi yayımladı.

Özetle BRICS, geniş Güney dünyası için kapsamlı bir “küresel kalkınma programı” açıklamış oldu.

KUZEY’İN KÜRESEL ALTYAPI VE YATIRIM ORTAKLIĞI PROGRAMI

Zengin Kuzey ise Güney’in ezilen, yoksul ve kalkınmakta olan ülkeleri için açıklanan bu “küresel kalkınma programının” karşısına, bir gün sonra, kendi programlarını koydu:

Almanya’nın ev sahipliğinde Elmau Sarayı’nda toplanan G7 ülkeleri, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Birleşik Krallık (İngiltere), İtalya, Fransa, Japonya ve Kanada, yeni bir program ortaya koydu: Küresel Altyapı ve Yatırım Ortaklığı.

G7 Liderler Zirvesi’nin ortak basın toplantısında programı duyuran ABD Başkanı Joe Biden, G7’nin bu programla gelişmekte olan ülkelerde sürdürülebilir altyapının sağlanabilmesi için finans yardımı yapacağını belirtti.

Biden, ABD’nin gelecek beş yıl içinde Küresel Altyapı ve Yatırım Ortaklığı programına 200 milyar dolar ayıracağını açıkladı. Biden, G7’nin bu program için ayıracağı toplam finansın da, 600 milyar dolar olacağını belirtti.

İKİ PROGRAM, ÜÇ FARK

BRICS ile G7’nin eş zamanlı ilan ettikleri bu iki programın dört temel farkı var:

1) Programlara iki ayrı dünya ev sahipliği yapıyor: G7, yani emperyalist kapitalist zengin Kuzey’in programı ile yoksul-kalkınmakta olan Güney’in programı…

2) Zengin Kuzey’in programı, kendi küresel sermayesinin ihtiyacı için gelişmekte olan ülkelerin altyapısını güçlendirmeyi merkeze koyuyor. Güney’in programı ile yoksulun ve gelişmekte olanın “kalkınmasını” esas alıyor.

3) Kuzey’in gelişmekte olan ülkelere yatırımı “siyasal şartlara” bağlı; Güney’in yatırımı ise “siyasal şartlara” bağlı değil.

4) Kuzey’in yatırımı, ağırlıklı olarak özel şirketlere, Güney’in yatırımı ise daha çok devlete/kamuya

Kısacası, 50 yıllık Soğuk Savaş’ın ve kısa süreli tek kutuplu dünyanın ardından ortaya çıkan yeni çok kutuplu dünyada, Kuzey dünyası sömürerek biriktirdiği kendi zenginliğini sürdürebilmenin, Güney dünyası ise kalkınarak halklarını refah içinde yaşatabilmenin mücadelesini yürütüyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
28 Haziran 2022

1 Yorum

Yeni NATO stajyeri: Japonya

ABD’nin son dönemde Japonya’yı askerileştirmeye çalıştığı ve NATO’yu küreselleştirme hedefi doğrultusunda Japonya’yı da dahil ettiği yeni ortaklıklar inşa ettiği görülüyor. 

Özellikle son 15 gün içerisinde hem siyasi mesaj olarak açıklananlar hem de sahaya yansıyan kimi olgular, ABD’nin bu ülkeyi bir “NATO stajyeri” gibi değerlendirdiğini ortaya koymaktadır. İşte o mesaj ve olgular:

JAPONYA NATO ZİRVESİNE DAVETLİ

1) NATO’dan yapılan açıklamaya göre, Japon savaş gemileri JS Kashima ve JS Shimakaze, 6 Haziran’da NATO Deniz Görev Grubu-2’ye bağlı Türkiye’nin TCG Salihreis ve İtalya’nın ITS Margottini gemileriyle Doğu Akdeniz’de ortak deniz tatbikatı yaptı (TRT Haber, 9.6.2022).

2) NATO Askeri Komite Başkanı Amiral Rob Bauer, Japonya’yı ziyaret etti ve Tokyo’da Japonya Genelkurmay Başkanı General Yamazaki Koji ile görüştü. “Japonya, NATO’nun Avro-Atlantik bölgesi dışındaki en uzun süreli partneri” diyen Amiral Bauer, NATO-Japonya ilişkilerini derinleştirmek istediğini açıkladı (AA, 8.6.2022).

Japon General Yamazaki Koji ise “Avrupa ile Hint-Pasifik güvenliği ayrılmaz” diyerek, ülkesinin NATO’yla ilişkileri derinleştirmek istediğini belirtti.

3) Japonya Savunma Bakanı Nobuo Kishi, Shangri-La Diyaloğu forumunda yaptığı konuşmada, Çin ve Rusya arasındaki askeri işbirliğinin bölgede güvenlik kaygılarını keskinleştirdiğini söyledi (Reuters, 11.6.2022).

4) Japonya Savunma Bakanı Nobuo Kişi ve Avustralya Savunma Bakanı Richard Marles, Hint-Pasifik bölgesinde, ikili askeri ve ekonomik işbirliğinin artırılmasına yönelik anlaşmaya vardı (TRT Haber, 15.6.2022).

5) Japonya Başbakanı ilk kez bir NATO Zirvesine davet edildi. Japonya Başbakanı Kişida Fumio, 29-30 Haziran’da İspanya’nın başkenti Madrid’de yapılacak NATO Zirvesine katılacak. 

JAPONYA ÖZ SAVUNMA KUVVETİNİ ORDULAŞTIRIYOR

Son 15 günde yaşananlara bazı eklemeler yapmalıyız:

7) ABD ve Japonya mart ayında Çin’e karşı askeri tatbikat yaptı.

8) Japonya Savunma Bakanı Nobuo Kişi, mayıs ayında Pentagon’u ziyaret etti. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile Japon mevkidaşı, “ABD ve Japonya’nın güvenlik stratejilerinin daha uyumlu hale getirilip pekiştirilmesinde” mutabık kaldı. Bu kapsamda ABD, Japonya’nın bölgesel caydırıcılığının artırılması ve müdahale kapasitelerinin genişletilmesi hedefiyle Tokyo yönetimine çok boyutlu destek sağlayacak.

ABD işgali ve bu ülkeyi askerisizleştirme kararı nedeniyle 2. Dünya Savaşı’nın ardından düzenli ordusu bulunmayan Japonya’nın sadece Öz Savunma Kuvvetleri var. Ancak ABD son yıllarda Japonya’nın Öz Savunma Kuvvetlerinin “ordulaşmasını” teşvik ediyor. ABd bu amaçla hem Japonya’nın savunma harcamalarını 50 milyar dolar seviyesine çıkarmasını teşvik etti, hem de başta F-35 olmak üzere Japonya’ya güçlü silahlar sattı.

Bu arada anımsatalım: ABD’nin Japonya’da 85 üs ve tesisi, bu tesislerde de 55 bin askeri personeli bulunuyor. 

PASİFİK-NATO’SU PARÇALARI

Peki ABD Japonya’ya neden NATO stajı yaptırıyor? Çünkü;

1) ABD Çin’i askeri olarak kuşatmak istiyor. 

2) ABD bu amaçla NATO’yu küreselleştirmeyi hedefliyor.

3) ABD,, önümüzdeki süreçte Pasifik’i NATO alanı haline getirmeyi amaçlıyor.

ABD son dönemde Çin’e karşı hem ekonomik hem de güvenlik yapıları inşa etmeye, var olanları geliştirmeye çalışıyor. 

Bunlar arasında en dikkat çekenleri QUAD (ABD, Hindistan, Japonya, Avustralya), AUKUS (ABD, İngiltere, Avustralya) ve IPEF’tir (Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi). 

ABD bu yapıları, bir nevi “Pasifik-NATO’su parçaları” olarak değerlendirmeye çalışıyor. Japon yetkililerin “Avrupa ile Hint-Pasifik güvenliği ayrılmaz” mesajı ise tam bu noktada NATO’ya pasa dönüşüyor. 

ÇİN KARŞITLIĞI KAYBETTİRECEK

ABD’nin Çin’e karşı bu “askeri” hamleleri, emperyalizmin saldırganlığını daha da artıracağına işaret ediyor. 

Ancak bu “askerileştirme” programının, Asya-Pasifik ülkeleri açısından Çin’le boy ölçüşmeye yetmeyeceği ortada. Tersine bu ülkelerin ateşe atılmasından başka bir anlama gelmiyor. 

Nitekim Avustralya içinde Çin gibi büyük bir ticari ortakla hasım politikası izlenmesine tepkiler yükseliyor. Benzer tepkilerin başka ülkelerde de ortaya çıkmaya başlayacağını göreceğiz…

Mehmet Ali Güller

CRI Türk

21 Haziran 2022

1 Yorum

ABD’nin Pasifik-NATO’su inşa çabası ve Çin’in yanıtı

ABD bir süredir Asya-Pasifik’te “Tayvan gerilimi” artırmaya çalışıyor. ABD Başkanı Joe Biden’ın Japonya ziyareti sırasında “Çin Tayvan’ı işgal ederse askeri yanıt veririz” (23.5.2022) çıkışı ile başlayan söz düellosu, zaman zaman sahaya da yansıdı.

Çin Dışişleri Bakanlığı aynı gün Biden’ı “sözlerinize dikkat edin” diyerek uyardı. Bir hafta sonra 30 Mayıs’ta ABD’li Senatör Tammy Duckworth’ün başkanlığındaki bir heyetin Tayvan’ı ziyaret etmesi üzerine ise Beijing yönetimi 30 savaş uçağını ada yakınında uçurdu. Çin Halk Kurtuluş Ordusu, “Tayvan yakınında askeri güç gösterimiz, ABD’nin peşine takılmanın ciddi sonuçlarına dair uyarı”dır dedi (2.6.2022).

Bu restleşmenin ardından gözler Singapur’da yapılacak Shangri-La Diyaloğu forumuna çevrildi. Zira ABD ve Çin Savunma Bakanları bu forumda karşı karşıya gelecekti.

ÇİN SAVUNMA BAKANI’NIN ÜÇ UYARISI

Çin Savunma Bakanı Vey Fınghı, mevkidaşı ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’e ikili görüşmede “Tayvan’ın bağımsızlığına yönelik girişimleri her ne pahasına olursa olsun bastıracakları ve gerekirse bu uğurda savaşacakları” (11.6.2022) mesajını verdi.

Çin Savunma Bakanı, ertesi gün forumda yaptığı “Bölgesel güvenlik vizyonu” başlıklı konuşmasında üç kritik uyarı yaptı:

1. “Çin kesinlikle (Tayvan ile) yeniden birleşmeyi gerçekleştirecektir. Eğer ki birileri Tayvan’ı Çin’den koparmaya çalışırsa savaşmaktan kaçınmayacağız.”

2.ABD, tek Çin ülkesine bağlılığını ihlal ediyor, ayrılıkçı güçlere destek veriyor ve Tayvan İlişkileri Yasası’nı öne sürerek Çin’in iç işlerine müdahale ediyor.”

3. “ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi, ‘özgür ve açık Hint-Pasifik’ adı altında özel bir küçük grup oluşturma, belirli bir ülkeyi hedef almak üzere bölge ülkelerinin iradesini gasp etme girişimidir.”

EMPERYALİST İKİYÜZLÜLÜK

ABD Savunma Bakanı Austin’in Shangri-La Diyalogu forumunda yaptığı konuşmada dile getirdiği şu sözler, bir geri adım olarak değerlendirildi: “Tayvan’daki statükoyu tek taraflı olarak değiştirecek her türlü girişime kategorik olarak karşıyız. Tek Çin ilkesine bağlıyız. Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyoruz. Taraflar arasındaki anlaşmazlıkların barışçı yöntemlerle çözülmesi gerektiği ilkesine sonuna kadar bağlıyız.”

Elbette geri adımdı ancak ABD’nin sık sık yaptığı “bir ileri bir geri adım” türünden hamleydi. Dahası emperyalist ikiyüzlülüğü resmeden türden bir açıklamaydı. Çünkü ABD resmi olarak “tek Çin” ilkesini savunuyor, Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyor ama Tayvan’ın bağımsızlığı için siyasi ve askeri destek veriyor! (Kuşkusuz Türk kamuoyu için ABD’nin hiç de şaşırtıcı olmayan bir politika yapma şekli bu: ABD PKK’ye sözde terör örgütü diyor ama uygulamada PKK’nin Suriye koluna askeri destek veriyor.)

ABD’NİN MÜTTEFİK AĞI ÖRME HEDEFİ

Peki ABD en sonunda “Tek Çin ilkesine bağlıyız, Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyoruz” diyecekse, neden öncesinde “Tayvan’ı savunuruz, askeri yanıt veririz” gibi çıkışlar yapıyor? Ki daha önce de olmuştu bu…

Bunun tek nedeni var: ABD, Tayvan kışkırtması üzerinden bölge ülkelerine Çin’i tehdit göstermeye ve karşılığında da Asya-Pasifik’te müttefik ağı örmeye, bu yolla Pasifik-NATO parçaları oluşturmaya çalışıyor.

İşte Çin Savunma Bakanı Vey Fınghı’nın yukarıda dikkat çektiğimiz üçüncü uyarısı tam da buna işaret ediyor. Çin, ABD’yi Asya-Pasifik’ye “cepheleşme yaratmakla” suçluyor.

ABD’nin yaptığı bu: QUAD (ABD, Hindistan, Japonya, Avustralya), AUKUS (ABD, İngiltere, Avustralya) ve IPEF (Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi) gibi güvenlik ve ekonomi örgütleriyle Çin’e karşı cepheler inşa etmeye çalışıyor.

BÖLGE ÜLKELERİ ABD UĞRUNA ÇİN’LE KARŞI KARŞIYA GELMEK İSTEMİYOR

Peki bu bir işe yarıyor mu? Hayır. Tersine ABD’nin Japonya-Güney Kore ve Avusturalya-Yeni Zelanda gibi müttefiklerine eklemek istediği ülkeler, bölgede cepheleşmeye karşı olduklarını, hem ABD’yle ama hem de Çin’le iyi ilişkiler kurmak istediklerini belirtiyorlar.

Özellikle IPEF’e katılan ülkelerin bu yöndeki mesajları ve Çin’in de bu örgüte katılması gerektiğini savunmaları, önemliydi. Dahası yeni Avustralya hükümeti bile AUKUS sonrası Çin’le gerilen ilişkileri düzeltme sinyalleri veriyor. Avustralya Ticaret Bakanı Don Farrell 11 Haziran’da Shangri-La Diyaloğu forumundaki konuşmasında Çin’le ticaret ilişkisini normale döndürmeye istekli olduklarını belirtirken, Avustralya Savunma Bakanı Richard Marles de aynı gün Çin’le verimli ilişkiler kurmaya önem verdiklerini dile getirdi.

Öte yandan Çin Dışişleri Bakanı’nın geçen ay ziyaret ettiği 9 Pasifik Adaları ülkesi ile ikili ilişkileri geliştirme hamlesi de ABD’nin çabalarının nihai sonuç almaya yetmediğini gösteriyor.

ABD, Çin’e karşı müttefik ağı örmeye çalıştıkça, Çin de Asya-Pasifik’te daha çok ülkeyle ikili ilişkisini geliştirecek adımlar atıyor. Ve Asya-Pasifik ülkelerinin Çin’den kazanacakları, ABD’den kazanacaklarından çok daha fazla…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Haziran 2022

1 Yorum

Türkiye ve Rusya ‘tahıl koridoru’ ile ABD planını bozuyor

Batılı liderler bir süredir “gıda krizi” alarmı veriyorlar. Krizin, Rusya’nın Ukrayna buğdayının Batı pazarlarına ulaşmasını engellemesi nedeniyle yaşandığını savunuyorlar.

Peki öyle mi? “Gıda krizi” var mı, yok mu? Krizin sorumlusu Rusya mı? Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Türkiye ziyareti bu krizi çözebilecek mi? İnceleyelim:

UKRAYNA BUĞDAYININ PAYI SADECE YÜZDE 3!

Önce verilere bakalım: 2021 yılı verilerine göre dünyada 775 milyon ton buğday üretimi yapılmış. Peki Ukrayna’nın üretimi ne kadar? Sadece 25 milyon ton! Yani dünya üretiminin yaklaşık yüzde 3’ü…

Peki dünya sadece bu yüzde 3’lük pay nedeniyle mi kriz yaşıyor? Rusya’nın bu yüzde 3’lük Ukrayna buğdayının Batı pazarlarına ulaşmasını engellemesi(!) gıda krizine mi neden oldu?

Değil elbette. Öte yandan Rusya’nın bir engellemesi de söz konusu değil zaten. Ukrayna’ya silah gönderilebilen sınırlardan pekâlâ Ukrayna da Avrupa’ya buğdayını gönderebilir!

O zaman nedir sorun?

RUSYA’YA YAPTIRIM GIDA KRİZİNDE DAHA BÜYÜK FAKTÖR

ABD ve İngiltere ikilisi, bir süredir “gıda krizi” alarmı üzerinden Karadeniz’e girmenin peşindeler. Rusya’nın Odesa’daki Ukrayna buğdayının Ukrayna gemileriyle taşınmasını engellediğini, bu nedenle dünyanın açlık riskiyle karşı karşıya olduğunu savunarak, NATO gücü ile buğdayların güvenli şekilde Batı’ya taşınmasını savunuyorlar.

Fakat yukarıda da belirttim gibi, Ukrayna’nın dünya buğday üretimi içindeki payı yüzde 3 ve bu “alarm” gerektiren bir oran değil. Batı’nın Rusya’ya yaptırımlarının “gıda krizine” etkisi çok daha fazla.  Çünkü Rusya’nın 775 milyon tonluk dünya buğday üretimi içindeki payı yaklaşık yüzde 11 ile 85 milyon tondur.

Bu arada diğer üreticilerin payları da şöyledir:

Çin 134 milyon ton ile birinci, AB 124 milyon ton ile ikinci, Hindistan 108 milyon ton ile üçüncü, Rusya 85 milyon ton ile dördüncü, ABD 50 milyon ton ile beşinci büyük buğday üreticisi durumunda. Ukrayna 25 milyon ton ile dokuzuncu, Türkiye 21 milyon ton ile onuncu sırada.

Görüldüğü gibi Batı’nın yaptırımları nedeniyle ihraç edilemeyen Rusya buğdayı, Ukrayna buğdayının üç katından fazladır.

Yani birincisi “gıda krizi”ne Rusya buğdayına yaptırımın etkisi, Ukrayna buğdayından üç kat daha fazladır; ikincisi de Ukrayna buğdayının Avrupa’ya ihracatı için silah transferi yapılabilen sınırları zaten açıktır.

İSTANBUL PLANI

Rusya Karadeniz üzerinden Ukrayna buğdayının ihraç edilmesinin önündeki engelin kendileri değil, Ukrayna’nın döşediği mayınlar olduğunu açıkladı.

Şimdi Ankara ve Moskova bu mayınların temizliği konusunda işbirliği yapmaya çalışıyorlar. Ardından Ukrayna’yı da dahil ederek, Türkiye üzerinden bir “tahıl koridoru” ile Rusya ve Ukrayna’nın buğdaylarını Batı pazarlarına ulaştırmayı istiyorlar.

Böylece Türkiye-Rusya işbirliği pratikte, ABD ile İngiltere’nin “gıda krizi” üzerinden NATO’yu Karadeniz’e sokma hesaplarını bozmuş olacak!

Ukrayna gerçekten buğdayını Batı’ya ihraç etmeyi istiyorsa, bu işbirliğine dahil olmalı elbette. Ancak Kiev yönetiminden Ankara-Moskova işbirliğini karalamaya dönük suçlamalar geliyor. Örneğin Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Vasyl Bodnar, Rusya’yı Ukrayna’nın tahılını “çalmakla” ve özellikle Türkiye’ye götürmekle suçluyor (DW, 4.6.2022).

Sonuç olarak:

1. Ukrayna buğdayının dünyadaki payı %3, Rusya’nın payı ise %11. Yani Batı’nın Rusya’ya yaptırımının “gıda krizine” etkisi çok daha büyük.

2. Ukrayna’nın buğday ihracını önleyen Ukrayna’nın kendisidir. a) Ukrayna’ya silah gönderilebilen sınırlardan Ukrayna da Avrupa’ya buğdayını ihraç edebilir. B) Ukrayna’nın gemilerle buğday gönderebilmesinin önündeki engel, Ukrayna’nın Karadeniz’e döşediği mayınlardır.

3. Ankara-Moskova işbirliği ile “tahıl koridoru” inşası, ABD’nin “gıda krizi” üzerinden Karadeniz’e girme planını bozuyor.

Bakalım Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un Türkiye ziyaretinde bu süreç ilerletilebilecek mi?

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
7 Haziran 2022

1 Yorum

Anastasiadis’in işaret ettiği fırsat

Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis, Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi ile Türkiye’nin Kıbrıs’a barış harekâtı arasında, gerekçesi ve argümanları bakımından “tıpatıp benzerlik” olduğunu savundu (cumhuriyet.com.tr, 27 Mayıs 2022).

Konumuz iki harekatın Anastasiadis’in ifadesiyle “tıpatıp” benzeyip benzemediğini incelemek ya da ne kadar benzeyip benzemediği ortaya çıkarmak değil. Konumuz Anastasiadis’in kurduğu benzerlik denkleminin uluslararası ilişkilerde nasıl değerlendirilebileceği…

LAVROV’UN KKTC İFADESİNİN ÖNEMİ

Somutlarsak: Türkiye açısından Kıbrıs meselesinde en önemli hedef, KKTC’nin tanınmasını sağlayabilmektir. TC yönetiminin de KKTC yönetiminin de temel hedefi bu olmalıdır.

Rumların, Türklerin Kıbrıs ile Rusların Ukrayna harekâtı arasında bir benzerlik ilişkisi kurması, bu temel hedefi kolaylaştıracak fırsatlar sunuyor. Üstelik, Moskova’nın meseleye bakışı da ortadayken, bu iki kere fırsat demek.

Anımsayın, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Ukrayna’daki harekâtı gerekçelendirirken KKTC’yi örnek göstermişti ve şöyle demişti: “Birleşmiş Milletler’in ele aldığı bir ihtilafta Batı, doğrudan diyaloga giren ülkelerin ilkesini reddetmez. Kıbrıs’a bakın. Kuzeyde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tek taraflı olarak ilan edildi. BM Güvenlik Konseyi kararlarına uymayı reddediyor, ancak kimse Kuzey Kıbrıs temsilcilerinin diyaloğun bir parçası olma hakkını inkâr etmiyor” (28 Şubat 2022).

Lavrov’un sözleri Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta büyük rahatsızlık yaratmış, Rum basını Lavrov’a verilen nişanın geri alınmasını bile istemişti.

İKİ HAREKATIN GEREKÇELERİNİN BENZERLİĞİ

Ruslar açısından aslında Lavrov’un sözleri “ilk” değildi. Daha önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de “sözde” demeden KKTC demişti. Dolayısıyla uygun politikalarla Rusya KKTC’yi tanımaya zorlanabilir.

Ancak Ankara’nın ve Lefkoşa’nın izlediği mevcut politikalarla bu mümkün değil. Çünkü Ankara’nın “Kırım’ın ilhakını tanımama” çizgisi ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunma perspektifi, başkalarına da “Kıbrıs’ın bölünmüşlüğünü kabul etmeme” kozu vermektedir.

Oysa Anastasiadis’in dediği doğru: Türkiye’nin Kıbrıs ve Rusya’nın Ukrayna harekâtı benzer gerekçelere sahip. Çünkü Türkiye Kıbrıs Türklerini Rumlara karşı, Ruslar da Ukrayna Ruslarını Nazilere karşı savunmak için harekât düzenledi.

ABD ve AB, Ukrayna’da Aralık 2014’te turuncu darbe düğmesine bastığında, mevcut hükümeti yıkıp yerine NATO’ya girmeyi hedefleyen ve AB’yle katılım ortaklığı anlaşması imzalayacak bir hükümet atamaya kalktığında, Ukrayna’nın bazı bölgeleri itiraz etmişti. Kırım, Donetsk, Lugansk gibi bölgeler bağımsızlık kararı almıştı. Coğrafi avantajı olan Kırım bir halk oylamasıyla hızla Rusya’ya katılmış ancak Donetsk ve Lugansk Ukraynalı Nazi taburlarının yoğun saldırısı altında kalmıştı. 2015’ten 20022’ye kadar, bu iki bölgede resmi olarak 14 bin kişi öldürülmüştü. Yani 7 yıldır orada savaş yaşanıyordu. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri de bu iki cumhuriyeti boğmak üzere bir büyük saldırıya hazırlanıyordu. İşte Moskova’nın Ukrayna harekâtını “savaşı önleyen savaş” diye nitelemesi bu nedenleydi.

TATAR’IN ÇELİŞKİSİ

Tablo ortada: Kıbrıs Türklerinin ayrılma hakkı ile Kırım’ın, Donetsk’in, Lugansk’ın ayrılma hakkı arasında benzerlik var. Öyle ki o benzerliği Rumların lideri Anastasiadis bile kurabiliyor.

Hal böyleyken, siz Kırım halkının oylayarak verdiği kararı tanımazsanız, hatta Ukrayna’nın Kırım’ı yeninden ele geçirme hedefini desteklerseniz, Donetsk ve Lugansk halklarının “bağımsız cumhuriyet” olma mücadelesini tanımazsanız, Ruslara Kıbrıs Türklerinin aynı hakkı kullanmış olmasını resmi olarak nasıl kabul ettirebilecekseniz?

KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın Rusya’nın Donetsk ve Lugansk’ı savunma harekâtını “Ukrayna’nın işgali” olarak gören açıklamaları altında, Rusların KKTC’yi tanıması nasıl sağlanabilir? Rusya’nın Donetsk ve Lugansk’ı Nazi saldırılarından kurtarması ile Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı Rum saldırılarından kurtarması aynı şey değil mi? Bu durumda KKTC lideri ve de Türkiye yöneticileri, birine işgal diyerek diğerinin sağlam zeminini torpillemiş olmuyor mu?

KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın hem “Lavrov’un KKTC adını kullanması, egemenliğimizin ifadesi olarak kayıtlara geçti. Haklı mücadelemizin göstergesi oldu” sözleri ama hem de “Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik başlattığı işgal harekâtının…” demesi birbiriyle çelişmiyor mu?

NE YAPMALI?

Sonuç olarak KKTC’nin tanınmasını sağlamak açısından Ankara ve Lefkoşa’nın önünde altın bir fırsat var: Rusya Devlet Başkanı Putin de, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov da artık KKTC adını kullanıyor; Rumların lideri Anastasiadis, Türkiye’nin Kıbrıs ve Rusya’nın Ukrayna harekatlarının benzerliğine işaret ediyor; Kuzey Kıbrıs ile Kırım, Donetsk ve Lugansk arasında paralellik kuruluyor…

İşte bu şartlarda Ankara ve Lefkoşa, “Rus işgali” söyleminden çıkarak Kırım, Donetsk ve Lugansk halklarının iradesini destekleme karşılığında Rusların da Kıbrıs Türklerinin iradesini desteklemesini talep etmelidir. 

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
31 Mayıs 2022

1 Yorum

ABD-Çin mücadelesinde yeni perde: BRICS’e karşı IPEF

BRICS, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan ekonomi grubu, dünyanın en önemli birliklerinden biri durumunda.

2009 yılında kurulan, 2010’da Güney Afrika’nın katılımıyla bugünkü şeklini alan grup, çeşitli ülkelerin katılma talebiyle karşı karşıya. Arjantin Devlet Başkanı Alberto Fernandez, bu yılın başında ülkesinin gruba katılmak istediğini açıklamıştı. Yine Asya-Pasifik bölgesinin önemli ülkelerinden Endonezya’nın da gruba katılmak istediği biliniyor.

GENİŞ BRICS

Çin’in dönem başkanlığını yürüttüğü grubun son toplantısında, BRICS ülkeleri dışişleri bakanları, grubun “genişletilmesini” konuştu.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin önerisini, diğer ülke dışişleri bakanları da destekledi. Toplantı sonrasında yayınlana açıklamada, genişleme hedefi için ilke, standart ve prosedürlerin belirlenmesi kararı alındığı belirtildi.

Şimdilik BRICS’in genişlemesine hangi ülkelerin katılacağı belli değil. Ama yukarıda belirttim gibi Arjantin ve Endonezya gruba katılmak isteyen ülkelerin başında geliyor.

Diğer yandan BRICS üyeleri, “BRICS Artı Diyalogu” kapsamında bir toplantı da yaparak, “yükselen ekonomileri” bir araya getirme hedefini ilan etti. Dolayısıyla “BRICS Artı Diyalogu” toplantısına katılan üyeleri de, “geniş BRICS”in potansiyel üyeleri sayabiliriz.

“BRICS Artı Diyalogu”na katılan o üyeler şunlar: Kazakistan, Suudi Arabistan, Arjantin, Mısır, Endonezya, Nijerya, Senegal, Birleşik Arap Emirlikleri ve Tayland.

ABD’nin enerji piyasalarını kontrol altında tutmak için birlikte çalışmayı önerdiği ancak Rusya’yla çalışan Suudi Arabistan ile BAE’nin bu toplantıya katılması ayrıca önemliydi.

Öte yandan “geniş BRICS”in potansiyel üyeleri arasında Türkiye’nin de mutlaka olması gerektiğini belirtelim. Keza İran da bu gruba üye olmak isteyecektir büyük olasılıkla.

Dolayısıyla zaten önemli bir grup olan BRICS, yükselen ekonomilerle en büyük grup haline gelecektir.

HİNT-PASİFİK EKONOMİK ÇERÇEVESİ

BRICS’in “Geniş BRICS” olma hedefiyle hareket ettiği bir süreçte, ABD de Hint-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı yeni bir hamle çabası içinde. Washington bu amaçla, bölgedeki bazı ülkelerle “Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi (IPEF)” isimli bir grup kurdu.

ABD Başkanı Joe Biden’ın Japonya ziyareti sırasında duyurduğu grupla ilgili açıklamasındaki şu saptama, her şeyi özetliyordu: “Bugün bir amaç için buradayız. 21. yüzyılın ekonomisinin geleceği büyük oranda Hint-Pasifik’te yazılacak.”

Evet, 21. yüzyılın ekonomisi Hint-Pasifik’te, daha doğrusu Asya-Pasifik’te yazılıyor. Atlantik yüzyılı bitti, Asya-Pasifik yüzyılı başladı. (Bu arada ABD önceleri Asya-Pasifik ismini kullanırken ve bölgeye ilişkin Asya-Pasifik stratejisi belirlemişken, daha sonra bunu, Hindistan’ı kendi stratejisine eklemleyebilmek için Hint-Pasifik’e çevirdi.)

Beyaz Saray’ın açıklamasına göre IPEF’te ABD ve Japonya’nın dışında Hindistan, Güney Kore, Avustralya, Endonezya, Tayland, Singapur, Malezya, Filipinler, Vietnam, Yeni Zelanda ve Bruney yer alıyor. (Hindistan’ın aynı zamanda BRICS üyesi olduğunu, Endonezya’nın da BRICS’e katılmak istediğini belirtelim.)

ABD GİRİŞİMİNİN İKİ ZAYIF YANI

Peki IPEF, BRICS’in önüne geçebilecek mi? Daha doğrusu ABD Asya-Pasifik’te Çin’e “ekonomik kuşatma” uygulayabilecek mi? IPEF böylesi bir “ekonomik kuşatma” aracına dönüşebilir mi?

Pek olası görünmüyor. Çünkü IPEF’in iki zayıf yanı var:

1) ABD’nin dahil etmek istediği ülkelerin bölgedeki en büyük ticari partneri Çin. O nedenle Asya ülkeleri, Çin’in olmadığı bir ekonomi birliğine imza atmak istemiyor.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, her ne kadar belirlenen kriterlere uymayacağına inandıkları için Çin’i davet etmediklerini belirtse de, IPEF anlaşması, bazı Asya ülkelerinin talebi nedeniyle hâlâ Çin’in katılımına açık.

2) IPEF gümrük vergisi indirimi içermiyor. Oysa Obama döneminde başlayan ama Trump’ın sonlandırdığı Trans-Pasifik Ortaklığı’nın en önemli özelliği, gümrük indirimi içermesiydi…

Konu ABD Kongresi’nde de olumsuz karşılandı. ABD ihraç ürünlerinin yurtdışına satılmasında gümrük vergisi indirimi uygulanmayacak olması hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin yoğun eleştirisine uğradı. Kongre üyeleri bu nedenle IPEF’i yeterince iddialı bulmadıklarını belirttiler. ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai ise anlaşmanın yeterince iddialı olmadığı eleştirilerine katılmadığını belirtti.

HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ BAŞARISIZLIĞA MAHKÛM

ABD Kongre üyeleri haklı: IPEF, BRICS’e karşı yeterince iddialı bir anlaşma gibi görünmüyor.

Asya-Pasifik’te Çin’i dışlayarak bir başarı kazanamayacağını ABD istese de istemese de yaşayarak görecek.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin önemle vurguladığı gibi, ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi başarısız olmaya mahkûm

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Mayıs 2022

1 Yorum

Küresel terörizmin ana sponsoru

İsveç ve Finlandiya, NATO üyeliği için başvuru kararı aldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, önce “iki ülkenin NATO üyeliğine olumlu bakmadığını” söyledi. 24 saat sonra sözcüsü İbrahim Kalın, “iki ülkeye kapıyı kapatmadık” diyerek bir düzeltme yaptı.

Ancak Erdoğan dün, bu kez daha net bir şekilde veto kartını kullanacağını dile getirdi: “Teröristleri teslim etmeyeceklerine dair mesajları var. Türkiye’ye yaptırım uygulayan ülkelerin NATO’ya girmesine ‘evet’ demeyiz.”

Erdoğan, Finlandiya ve İsveç heyetlerinin Türkiye’ye ziyaretiyle ilgili de, “İknaya mı gelecekler? Kusura bakmasınlar, yorulmasınlar” dedi.

AKP’NİN NATO ÇARKLARI

Türkiye’nin terör destek veren ülkelere karşı veto kartını kullanması elbette hakkıdır, kullanmalıdır, kamuoyunun çok büyük bir kısmı da o vetoyu alkışlayacaktır. Ancak konu NATO olunca, AKP’nin “veto” söylemlerinin kısa sürede tersine döndüğü de bir vakıadır.

Örneğin Erdoğan’ın 2009’da Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği adaylığına karşı çıkıp sonra onaylaması gibi…

Örneğin Erdoğan’ın 2013’te “NATO’nun Libya’da ne işi var” diye rest çekip operasyona karşı çıktıktan kısa bir süre sonra, “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için bu ülkeye girmelidir” şeklinde tarihe geçecek bir gerekçeyle geri adım atması ve operasyona katılması gibi…

ERDOĞAN BİR AY ÖNCE DESTEK VERMİŞTİ

Erdoğan, bir kez daha NATO konusunda söylediğinin tersini yapacak mı, yine geri adım atıp Türkiye’nin ağırlığını zayıflatacak mı, göreceğiz…

AKP cephesindeki ağırlıklı görüş; Erdoğan’ın veto kartının pazarlık amaçlı ve  İsveç ile Finlandiya’nın teröre desteğini kesmeye yönelik olduğu, bu konuda kısmi bir başarı kazandığı taktirde üyeliklerini onaylayacağı şeklinde…

Bu türden bir pazarlığın işe yarayıp yaramayacağı bir yana, Erdoğan’ın daha bir ay önce Finlandiya Cumhurbaşkanı Niinisto’ya şu söyledikleri, vetonun “teröre destek” gerekçesini zayıflatıyor: “Açık olmak gerekirse biraz kafam karıştı çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaklaşık bir ay önce bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim ve benden önce inisiyatif aldı ve ‘NATO’ya başvuruyorsunuz ve biz bunu olumlu değerlendireceğiz’ dedi. Kendisine teşekkür ettim ve teşekkürün karşısında çok memnun oldu. Yani anlayacağınız, kafam biraz karıştı. İki gün önce duyduklarımız farklıydı. Dün yeniden Türkiye’nin üyeliğimize açık olduğunu duyduk fakat hayıra dönüştü ya da olumsuza dönüştü diyelim. Sanırım şu anda net bir yanıta ihtiyacımız var.”

Haliyle bir ay önce Finlandiya’nın NATO üyeliğine “teröre destek” gerekçesi olmadan destek verip, bir ay sonra “teröre destek” gerekçesiyle karşı çıkmak, pazarlık argümanını zayıflatıyor.

ADRES İSVEÇ DEĞİL ABD

Dolayısıyla konu pazarlıktan ziyade, Erdoğan’ın iç kamuoyuna “uluslararası siyasette önemli bir aktör olduğunu” resmedebilme hamlesi olarak da yorumlanabilir. Zira Erdoğan’ın kötüye giden ekonomi nedeniyle içeride pozisyonunu sağlam göstermeye ihtiyacı var. Diğer yandan mesele teröre destek ise, pazarlığın ve kavganın adresi İsveç ve Finlandiya değil, ABD olmalıdır!

Çünkü terörizmin asıl destekçisi ABD’dir; dahası ABD küresel terörizmin ana sponsorudur.

İsveç ve Finlandiya da, diğer devletler de teröre, ABD destek verdiği için destek vermektedir. ABD destek vermese, ne İsveç ne de Finlandiya, ne de çok daha büyük Avrupa devletleri teröre destek verebilir.

O nedenle asıl mesele ABD’nin teröre desteğini kesebilmektir.

ABD’NİN TERÖRE DESTEĞİ NASIL KESİLİR?

Üstelik bu mümkündür: Suriye’de Esad yönetimi ile anlaşarak, bölgede Ankara-Şam-Bağdat-Tahran hattı inşa ederek, dört ülkeyi ayrı ayrı hedef alan terör örgütlerini karşılıklı terör örgütü kabul edip topluca mücadele ederek, terör sorunu ABD’ye karşı esastan çözülebilir.

NATO içinde pazarlık yaparak ABD’nin PKK’ye desteğinin kesilemediği de, ABD’nin FETÖ gibi gladyo yapılarıyla açık darbe girişiminde bulunabildiği de görüldü, yaşandı…

Dolayısıyla Türkiye bu meselede yığınağı esasa yapmalı ve doğrudan ABD’nin teröre desteğine karşı kartlarını kullanmalıdır. Bu arada İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerinin veto edilmesi de, bu stratejiyi besleyen bir taktik hamle olarak elbette değerli olacaktır, olabilecekse…

Dahası bu iki ülkenin, Türkiye ya da bir başka ülke tarafından NATO üyeliklerinin veto edilebilmesi, savaşın Avrupa’nın geneline sıçrama riskini de önleyecektir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Mayıs 2022

3 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: