Archive for category CRI Türk

ABD Taliban’a isteyerek anahtar teslim etmedi!

Taliban’ın Kâbil’i almasıyla ABD için bir dönem kapanmış oldu: ABD’nin personelini Kâbil’den tahliye görüntüleri, Vietnam’dan kaçış görüntülerini anımsattı…

Ancak o görüntülere rağmen, üstelik Amerikan medyasının “yenilgi” manşetlerine ve dahası ABD’li yetkililerin gerçek tabloyu ortaya koyan açıklamalarına rağmen, Türk kamuoyunun bir bölümünde “ABD yenilmedi, tersine oyun kuruyor” özetli görüşler hakim.

Bu, daha çok “süpergüç olarak ABD’nin yenilmezliği” varsayımına dayalı bir bakış kuşkusuz.

Ama gerçek hiç de öyle değil.

ABD 2014’TEN BERİ ÇEKİLİYOR

ABD, Afganistan’ı isteyerek Taliban’a bırakmış değil. Ortada ABD ile Taliban arasında danışıklı bir dövüş yok.

ABD, hegemonyasının zayıflaması nedeniyle Afganistan’dan çekilme kararını Obama yönetiminin son döneminde almıştı zaten. Trump döneminde de peyderpey çekildi nitekim. ABD 2014 yılından bu yana karada Taliban’la karşı karşıya gelmiyor, sahaya sürdüğü Afgan güçlerine hava operasyonlarıyla destek veriyordu.

Bu sürdürülemez durum sonucunda, Trump Taliban’la 20 Şubat 2020’de, Doha’da anlaşmak zorunda kaldı; o anlaşmanın gereği olarak da Biden tam çekilmeyi uyguladı.

Özetle ortada Afganistan işgalini artık sürdüremeyen ve çekilmek zorunda kalan bir ABD var. Yoksa iş niyetlere kalsa, emperyalist ABD bırakın Afganistan’dan çekilmeyi, Orta Asya’daki tüm ülkeleri işgal etmek ister.

Anımsayın: Büyük Ortadoğu Projesi’ni ilan ettiklerinde birkaç yıl içinde Irak’ı parçalayıp, Suriye’yi yıkıp, sırayı İran’a getirmeyi planlamışlardı. Irak’ı işgal ettiler ama istedikleri gibi üçe bölemediler; Suriye’ye baskıları sürüyor ama Esad’ı yıkamadılar; İran’la ise dönüp dolayıp anlaşmak zorunda kaldılar.

BÜYÜK GÜÇLERİ DOĞRU DEĞERLENDİREBİLMEK

Bardağın sadece dolu kısmına bakarak ABD’nin istediğini aldığını, bilerek Taliban’a anahtarı teslim ettiğini, emperyalizmin yeni bir oyun kurduğunu, bu işin altında bir Amerikan cinliği olduğunu varsaymak da hatalı; bardağın boş tarafına bakarak ABD’nin tamamen havlu attığını savunmak da…

ABD, hegemonyasının zayıflamasına rağmen hâlâ askeri olarak en güçlü ülke ve Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Afganistan’da istediğini tam olarak yapamasa da, bu ülkelere ve etkileri bakımından komşularına zarar vermiş oldu.

ABD hegemonyası zayıflıyor, ABD geri çekiliyor ama mücadele sürüyor.

Emperyalist devletlerin öyle kolayca havlu atması kapitalist sınıfın çıkarları nedeniyle mümkün değil. O nedenle ABD hem güç toplamaya çalışacak, hem müttefik kazanmaya çalışacak hem de elinden geldiği ölçüde hedef ülkeleri karıştırmaya, onlara zarar vermeye çalışacak.

Ancak son tahlilde, önümüzdeki yıllara bakarak belirtelim: ABD hegemonyasının sonu görünüyor ve yeni bir dünya kuruluyor.

ORTAÇAĞDAN ÇIKIŞ YOLU

Öte yandan, Türkiye’deki hükümetin siyasal İslamcı karakteri nedeniyle, kamuoyunun bir bölümünde haklı olarak Taliban yönetimi endişesi var.

Taliban’ın ideolojisinin, yönetim anlayışının elbette onaylanabilir yanı yok. O ideolojinin Türkiye’deki türevleriyle bile mücadele ederken, Afgan halkına o yönetimi reva görmeye hakkımız yok.

Burada konuya temel ilkeler düzleminde bakabilmeliyiz: Son tahlilde, ülkelerin kaderine o ülkelerin yurttaşları karar vermelidir. Neticede en kötü yönetimler bile, başka ülkelerin işgalinden daha iyidir.

Kamuoyunda Taliban karşıtlığının ABD işgali savunuculuğuna, ABD işgali karşıtlığının da Talibanseverliğe dönüşmesi büyük yanlıştır.

Ve en önemlisi: Her toplum, kendi ortaçağından ancak kendi mücadelesiyle kurtulabilir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Ağustos 2021

2 Yorum

Türkiye ile Çin’in 50 yılı

Türkiye Cumhuriyeti ile Çin halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkilerin 50. yılındayız…

Yarım yüzyıl; ilk 15 yılı görece sessiz ve sakin, ikinci 15 yılı karşılıklı adımların atıldığı ve son 20 yılı da ilişkilerin geliştiği bir dönem oldu.

İki ülke arasındaki ilişkilerin gelişim sıçraması, 28 Şubat süreciyle oldu. Türkiye’nin Batı ittifakıyla ilişkilerini sorgulamaya başladığı o dönem, Batı dışı silah arayışını ve Çin’le bu amaçla temasları ve işbirliğini getirmişti.

EKONOMİK TABLO

Türkiye ile Çin’in öncelikle ekonomik tablosuna kısaca göz atalım:

1987 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 275 milyon dolar. Bu hacim 1999’da 931 milyon dolara çıkıyor. 2005 yılında 7,3 milyar dolara ve 2013 yılında da 28,3 milyar dolara uzanıyor.

Bu, iki ülke arasındaki ticaret hacminin zirve yaptığı yıl oluyor. Ardından üç yıl boyunca 27 milyar dolar seviyesinde kalıyor ve 2017’de 26 milyar dolara, 2018’de 23 milyar dolara ve 2019’da da 21 milyar dolara geriliyor.

Bu 7 yıllık gerilemenin kuşkusuz Türkiye açısından iç ve dış bazı nedenleri var. Şu kadarını söyleyebiliriz; aynı yıllarda Türkiye ekonomisi de ne yazık ki küçüldü.

Tablonun iyi yanı ise şu: İki ülke arasındaki ticaret açığı azaldı. Türkiye ticaret hacminin zirve yaptığı 2013 yılında Çin’e 3,6 milyar dolarlık ihracat yaparken, Çin’den 24,7 milyar dolarlık ithalat yapmıştı. 2019 yılında Türkiye Çin’e 2,6 milyar dolarlık ihracat yaparken, Çin’den yapılan ihracat 18,5 milyar dolara geriledi.

Son yılları baz alırsak, ortalama 25 milyar dolar düzeyinde seyreden Türkiye-Çin ticaret hacmi, potansiyelinin yanında oldukça düşüktür. Bu hacmi, Kuşak ve Yol İnisiyatifi içerisinde önümüzdeki yıllarda hızla yükseltmek ve 10 yıl sonra 50 milyar dolar seviyesine çıkartmak gerçekçidir.

ASKERİ TABLO

Ayrıntılı olarak bu köşede 2 Mart 2021 tarihinde, “Çin’le gizli füze anlaşması” başlıklı yazımızda incelemiştik: 28 Şubat süreciyle Türkiye, Batı dışında silah arayışına girmiş ve Çin’le füze anlaşması yapmıştı.

ABD’nin Black Hawk helikopter satışına, Almanya’nın Leopard tank satışına terörle mücadelede nedeniyle engel getirdiği şartlarda 28 Şubat süreci, dış politikada iki temel hedef belirlemişti: 1) Türkiye’nin bölgesinde Rusya ve İran’la işbirliği yapması, 2) ABD ve NATO’ya silah bağımlılığının azaltılması…

İşte bugün gurur duyulan MİLGEM projesi savaş gemileri, o günlerin mirasıdır. Bir diğer miras da füzelerdir.

Çin’den, karadan karaya 80 kilometre menzilli, toplam 19 üniteden oluşan bir WS-1 bataryası alındı. Anlaşmaya göre teknoloji transferi ile 5 batarya Türkiye’de ortak üretildi. O süreçte bu resmi olarak açıklanmadı. Türkiye, Çin’den teknoloji transferi ve ortak üretimle geliştirilen Toros füzelerini, TÜBİTAK ve SAGE üretimi olarak IDEF Fuarı’nda sergiledi. TSK envanterine giren füzeler, 70-100 km menzilli ve karadan karaya ya da denizden karaya kullanılabiliyor. Türkiye, sonraki yıllarda Toros’u geliştirdi ve 160 km menzilli Toros-260’ı üretti.

ŞİÖ ÜYELİĞİ HEDEFİ

1996 yılında Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan, “Şanghay Beşlisi” adıyla bir birlik oluşturdu. Birlik 2000 yılında Şanghay Forumu’na, 2001 yılında da Özbekistan’ın katılımıyla Şanghay İşbirliği Örgütüne dönüştü.

Örgüte 2017 yılında Hindistan ve Pakistan da katıldı. Böylece Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) 8 üyeli, 4 gözlemci ve 6 diyalog ortağı olan Asya kıtasının en önemli işbirliği örgütü oldu.

Türkiye bu çok önemli örgüte Nisan 2011’de diyalog ortağı olmak için başvurdu ve 2012 yılında kabul edildi.

Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda ŞİÖ’ye tam üye olabilmesi çok önemlidir. Bu üyelik bölge ülkeleriyle terör başta pek çok konuda işbirliğinin zeminini doğurmasının ötesinde, Türkiye’nin dış politikada elini güçlendirecek bir kart olacaktır.

İKİ PROJE

50 yıl bitip, ikinci 50 yıla girilirken, Türkiye ile Çin’in önündeki en önemli fırsat alanı Kuşak ve Yol İnisiyatifidir.

Türkiye halihazırda bu inisiyatifin Kara İpek Yolu bölümünün Orta Koridor içinde katılımcısıdır.

Ancak Türkiye’nin Deniz İpek Yolu içinde de yer bulma şansı, büyük fırsat kaçmasına rağmen, hâlâ var. Bu aynı zamanda Türkiye’nin yalnızlaştığı Doğu Akdeniz’de elini güçlendirecek bir getiri olur.

Neler yapılabilir ya da yapılmalıdır?

Doğu Akdeniz, Kuşak ve Yol İnisiyatifi adlı üç kıtayı birbirine bağlayan dev projede önemli bir yer tutmaktadır. Nitekim Çin, projenin Deniz İpek Yolu için İsrail’de ve Yunanistan’da limanlar kiralamıştır.

Türkiye geç kaldıysa da, Doğu Akdeniz’de hâlâ Çin’le şu iki projeyi hayata geçirebilir:

1) Türkiye ile Çin arasında liman-teknopark işbirliği: Ceyhan Limanı ile Çukurova’da dev bir teknopark ortaklığı, hem Çin’e, bölgeden temin ettiği hammaddeleri yine bölgede işleyerek Avrupa’ya kısa yol ve zamanda satma avantajı sağlayacak, hem de ABD ve AB’nin de yer aldığı büyük enerjipolitik mücadelede Doğu Akdeniz’de önemli bir köşe tutmasını kolaylaştıracak.

2) Çin’le İzmir Limanı merkezli bir işbirliği de Yunanistan’ın Pire Limanına rağmen hâlâ mümkündür ve Pekin yönetimi için de Ankara için de kârlı bir ortaklıktır.

Umarız, ikinci 50 yıla girilirken bu iki projeyi hayata geçirecek siyasi ilişki derinleştirilir. Çünkü Çin artık dünya ekonomisinin lokomotifidir; Çin’le ticarette avantajlı ülkeler, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin büyük ekonomileri olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Ağustos 2021

2 Yorum

ABD’den Çin’e işbirliği teklifi

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ve Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı Şie Fıng ile yaptığı görüşmeleri, Associated Press ajansına değerlendirdi.

Sherman, ABD ile Çin arasında sorunlar bulunduğunu ancak küresel bir güç olan Çin’in, tüm dünyayı ilgilendiren konularda, bu sorunları bir kenara koyarak ABD’yle birlikte çalışmasını istedi.

Sherman’ın Çin’e işbirliği teklif ettiği alanların başında ise Covid-19 salgınıyla mücadele ve iklim geliyor.

ABD’NİN SALGINDA BİRİNCİ AŞAMASI

Covid-19 salgının ilk döneminde, bu salgına karşı mücadelesi nedeniyle Çin’i suçlayan, Çin’in aldığı önlemlerin insan haklarına ve demokrasiye aykırı olduğunu savunan, hatta Amerikan Ticaret Bakanının ağzından salgının Çin ekonomisine zarar vereceği için Amerikan ekonomisine yarayacağını savunan bir ABD vardı…

Bu birinci aşamada, ABD Başkanı Donald Trump başta pek çok Amerikalı yetkili, Covid-19’u küçümsemiş, griple eşdeğer tutmuştu.

ABD’NİN SALGINDA İKİNCİ AŞAMASI

Ardından ABD salgınla tanıştı ve bu kez Çin’i salgını gizlemekle ve dünyayı geç bilgilendirmekle suçlamaya başladı. Hatta Trump yönetimi salgının faturası büyüdükçe, Çin’i doğrudan salgının sorumlusu diye suçlamaya bile kalktı.

Trump’un tüm baskısına rağmen, Amerikan istihbaratı bu yönde bir “kanıt” bulamadı. Amerikan gazeteleri, Trump’ın nafile çabalarının komplodan ötesi olmadığını yazdı.

Trump’ın seçimi kaybedip Biden’ın başkan olmasına rağmen bu aşama, inişli çıkışlı olarak hâlâ sürüyor. Washington zaman zaman Çin’e baskı uygulamak için Trump’tan kalma komploları raftan indirip kullanmaya çalışıyor.

Ancak onca çabaya rağmen ABD bırakın Çin’in virüsü bilerek yaydığı saçmalığına dayanak üretebilmeyi, yanlışlıkla Vuhan’daki laboratuvardan sızdığına dair iddiasına bile en ufak bir kanıt üretemedi. Tersine, örneğin İtalya’da biliminsanları, Çin’den birkaç ay önce Covid-19’un görüldüğüne dair kanıtları raporladırlar.

ABD’NİN SALGINDA ÜÇÜNCÜ AŞAMASI

Dolayısıyla ABD Dışişleri Bakanı Wendy Sherman’ın ağzından ABD’nin Çin’e yaptığı Covid-19 salgınıyla mücadele işbirliği teklifini, ABD’nin salgında izlediği Çin politikasının üçüncü aşaması olarak isimlendirebiliriz.

Bu işbirliğinde ABD ne kadar samimi ya da Washington yönetimi salgınla mücadelede Çin’le işbirliğine gerçekte ne oranda açık, bunu önümüzdeki haftalarda göreceğiz.

Ama salgında küresel dördüncü dalganın konuşulduğu ve tüm dünyada delta varyantıyla birlikte vaka sayısının yeninden arttığı şartlarda, ABD ve Çin’in salgınla mücadelede işbirliği yapması gerektiği hiç şüphesiz ortadadır.

Zira ulaşımın kolaylığı ve küreselleşmenin geldiği boyut düşünülürse, dünyanın en zengini de olsa hiçbir devletin tek başına salgından çıkma ve kurtulma şansı yok. Dünya, salgınla topyekûn mücadele etmek zorunda.

AŞI EŞİTSİZLİĞİ

İşte bu noktada aşı eşitsizliği konusu büyük önem kazanıyor. Hindistan’ın delta varyantının dördüncü dalgayı tetiklediği şartlarda, nüfusu Hindistan’ın nüfusunun yaklaşık dörtte biri olan ABD’nin, Hindistan’dan dört kat fazla aşı yapması, dördüncü dalgadan korunmasına yetmiyor.

ABD ve Hindistan arasındaki bu 16 katlık ilişki, küresel salgına karşı küresel mücadele edilmesi gerektiği gerçeğini en açık şekilde gösteriyor.

Ancak emperyalist ve büyük kapitalist Batı devletlerinin henüz bu yönde adım atmaya hevesli olmadığı görülüyor. Aşı eşitsizliği konusunda tabloyu özetlersek:

Kanada her vatandaşı için 10.5 doz, İngiltere 8.2 doz, AB 6.9 doz ve ABD 4.6 doz aşı stoklamış durumda!

Tersine tabloda ise 1 dozun altında pek çok ülke var: Örneğin Bangladeş şimdiye kadar her vatandaşı için ancak 0.2 doz, Pakistan 0.3 doz ve Afrika Birliği 0.4 doz aşı temin edebildi.

Pakistan’ın 0.3 doz aşı oranı 3’lere çıkmadığı müddetçe, İngiltere’nin elindeki 8.2 doz aşı miktarı bu ülkeyi salgından tamamen kurtaramayacak. Antikorun vücuttaki oranının azalma hızı göz önüne alındığında, bu eşitsizlik sürdüğü müddetçe, dünyanın aynı periyotta yüzde 70’inin aşılanması mümkün olmayacak. Bu da yeni dalgaların, ek dozların artması anlamına gelecek.

NE YAPMALI?

Bu kısır döngüden çıkmak açısından dünyanın en büyük iki ekonomisi olan ABD ve Çin’in işbirliği yapması iyi bir başlangıç olacaktır.

Ancak devamında mutlaka aşıda patent sorunun çözülüp, seri üretimi kolaylaştıracak önlemlerin alınması gerekmektedir.

Unutulmamalı, salgının sürmesi, küresel ekonomiye maliyeti daha da artıracaktır. Bugün harcanacak paralar, yarın daha çok para harcanmasını önleyecektir.

Dördüncü dalganın başladığı şu günlerde, bir dört dalgayla daha karşılaşmamak için “aşı eşitsizliği” konusu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun en önemli sorunu olarak hep gündemde olmalıdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Temmuz 2021

1 Yorum

Abluka insanlık suçudur

Yaptırım, ambargo, abluka…

ABD emperyalizminin en modern silahları…

Üstelik emperyalizm bu silahları sadece düşmanlarına karşı değil, hizadan çıkmasınlar diye müttefiklerine de uyguluyor.

Örneğin Rusya’yla enerji işbirliği yapıyor diye G-7 ve NATO ortağı Almanya’ya, örneğin Rusya’dan S-400 aldı diye NATO ortağı Türkiye’ye yaptırım uyguluyor…

Tabi emperyalizm esas olarak kendi küresel sistemine dahil olmayan ülkeleri hedef alıyor.

ABD AMBARGOLARI

Örneğin nükleer programı gerekçe göstererek İran’a ambargo uyguluyor; İran halkının ilaca erişimini bile engelliyor. 2006 yılında İran’da kişi başına milli gelir 6.600 dolar iken, ABD ambargosu nedeniyle 2015’te 5.900 dolara geriliyor.

Örneğin Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne karşı ağır ambargo uyguluyor. 1950’den 1971’e kadar iki Kore’nin ekonomik büyüklüğü neredeyse eşitken, ABD emperyalizminin ağır ambargosu nedeniyle 40 yılda uçurum oluştu. Bugün güneyde kişi başına düşen milli gelir 22 bin dolar iken, kuzeyde 1.300 dolarda kalmış durumda…

Örneğin Rusya’ya yaptırım uyguluyor, Çin’e ticaret savaşı açıyor…

Örneğin kamucu iktidarı nedeniyle Venezüella’ya ambargo uyguluyor. Bu ülkenin uluslararası piyasalardaki parasına, altınına, petrolüne el koyuyor; açık hırsızlık yapıyor emperyalizm…

Buna rağmen halkı istediği oranda iktidara karşı ayaklandıramadığında da, özel harekatçılarının kumanda ettiği paralı askerlerle Venezüella’da iki kez darbe yapmaya soyunuyor.

AMAÇ, HALKLARI YÖNETİME KARŞI AYAKLANDIRMAK

ABD’nin yaptırım, ambargo, abluka gibi silahlarıyla hedeflediği, açlığa mahkûm ettiği halkı yönetimlere karşı kışkırtabilmek, ayaklandırabilmek… O ana kadar ilaca erişemeyen on binlerce bebeğin ölümü, yeterli gıdaya erişemeyen geniş kitlelerin açlığı emperyalizmin umurunda olmuyor tabii ki…

Üstelik ABD bu ağır ambargoların işe yarayabilmesi için başka ülkeleri de ambargo uygulamaya mecbur ediyor; ekonomik ve siyasi sopalarla elbette. Böylece kendisi bir ülkeye ilaç ya da gıda satmadığı gibi, başkasının da satmasını önlüyor. Dahası hedef ülkenin parasının bulunduğu ülkeleri, o paraya el koymaya zorluyor.

Bu, 21. yüzyılın en büyük insanlık suç türlerinin başında geliyor…

KÜBA’DA SOKAKLAR DEVRİMCİLERİNDİR!

ABD’nin ağır abluka uyguladığı ülkelerden biri de Küba. Sosyalist Küba’ya karşı emperyalizm 1958 yılından bu yana abluka uyguluyor. Bu küçük ada ülkesinin sosyalizm hedefinden pes edebilmesi için geride kalan 60 yılda ablukadan CIA operasyonlara, pek çok yola başvurdu, başvuruyor emperyalizm.

Salgın ve Amerikan ablukasının birleşmesinin doğurduğu katlanmış olumsuz tablo, bu küçük ülkede 11 Temmuz günü bir protesto gösterisine dönüştü. Kimi kışkırtıcı fırsatçılar, dünyaya mesaj verebilmek için gösteride Amerikan bayrağı açtılar.

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, Havana’da gösterinin yapıldığı yere gidip halkla görüştü, ardından da ekrandan tüm Kübalılara seslendi. Díaz-Canel, Küba’nın yaptırımlar nedeniyle çok zorlu bir süreçten geçtiğini, durumu krize çevirmek isteyenlere fırsat vermeyeceklerini belirterek Küba halkını sokağa davet etti, “Küba’da sokaklar devrimcilerindir, sokağın kime ait olduğunu göstereceğiz” dedi. Çağrıyla halk sokaklara döküldü ve devrime sahip çıkıp emperyalizmi protesto etti.

ABD Başkanı Joe Biden ise “ABD, Kübalıların yanında” diyerek, Amerikan bayraklı protestocuları kışkırtmayı sürdürdü.

DÜNYANIN BÜTÜN KAPİTALİSTLERİ KÜBA’YA KARŞI

Bu küçük ada ülkesine karşı, daha doğrusu sosyalizme karşı kin ve nefret dolu kesimler ise Biden’ın işaretiyle tüm dünyada harekete geçti. Türkiye’deki neoliberaller de dahil, sosyal medyadan ABD’ye “Küba’ya müdahale” çağrısı yaptılar.

Kapitalistler, neoliberaller, sömürgenler, adeta “dünyanın bütün kapitalistleri, sosyalist Küba’ya karşı birleşin” diye slogan attılar 12 Temmuz günü boyunca…

Kuşkusuz yine başaramayacaklar. Onurlu Küba halkı, her türlü zorluğa karşı, 60 yıldır olduğu gibi emperyalizme karşı dimdik ayakta duruyor, duracak!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
13 Temmuz 2021

3 Yorum

ABD’nin Orta Asya planı

ABD, Taliban’la yaptığı ve tüm yabancı askerleri kapsayan anlaşmayla, 20 yıl sonra, 11 Eylül 2021’de Afganistan’dan tamamen çekilmiş olacak.

Taliban’ı yok etmek üzere NATO müttefikleriyle Afganistan’ı işgal eden ama Taliban’ı sadece yönetimden uzaklaştırabilen ABD için Taliban’la anlaşarak çekilmek, kuşkusuz bir yenilgidir.

Nitekim, çekilmenin başlamasıyla birlikte Taliban özellikle kuzeyde parça parça Afgan güvenlik kuvvetlerinin elinden pek çok yerleşim bölgesini almaya başladı. Kimi verilere göre Taliban daha şimdiden yerleşim yerlerinin yüzde 30’unu ele geçirmiş durumda.

ABD istihbaratı başta, Afganistan’ı çok iyi bilen ve geçmişte NATO bünyesinde bu ülkede görev alan asker ve sivil uzmanlara göre çekilmenin ardından altı ay içinde Taliban’ın yeniden yönetimi ele geçirmesi oldukça güçlü olasılık.

İşte bu şartlarda, sırf Erdoğan hükümeti Biden yönetimi ile “yeni bir sayfa” açabilsin diye Türkiye’nin Afganistan’da Kabil havalimanının güvenlik ve işletmesini üstlenmesi, stratejik bir konumlanma hatası olacaktır.

ABD ÖZBEKİSTAN VE TACİKİSTAN’DAN ÜS İSTİYOR

ABD Afganistan’dan çekiliyor ama çeşitli Pentagon belgelerine ve ABD’nin üs arayışlarına bakılırsa, ABD Orta Asya’ya bulunmak istiyor.

ABD Körfez’deki üslerini azaltırken ve mevcutları kaydırırken (Son olarak Katar’daki üç üssü kapatıp, bir kısmını Ürdün’e nakletti), Özbekistan ve Tacikistan’da üs açmaya çalışıyor. ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad, bu hedefle temaslarda bulundu.

Halilzad ayrıca 14 Haziran’da Kazakistan’ı ziyaret etti ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev ve Kazakistan Dışişleri Bakanı Muhtar Tileuberdi ile ayrı ayrı görüştü; çekilmenin ardından Afganistan’da istikrarın korunması için ABD ile Kazakistan’ın birlikte neler yapabileceğini ele aldı.

Görünen o ki ABD Afganistan’daki Bagram dahil altı üssü Afgan güvenlik kuvvetlerine teslim ederken, Afganistan’ın komşularında hızla üs edinmek istiyor.

Özbekistan’ın Karşi-Hanabad üssünü 2005’e kadar, Kırgızistan’ın Manas Üssü’nü 2014’e kadar kullanan ABD, özellikle Tacikistan’a yerleşmek istiyor.

MOSKOVA’NIN ORTA ASYA UYARISI

22 Mayıs’ta Cumhuriyet gazetesinde yazmıştım:

“Pentagon Mühendisler Birliği’nin Amerikan medyasına yansıyan bir talep metni belgesi, ABD’nin yaklaşık 20 ülkede yeni tesis yapımı için bazı şirketlerle beş yıllık anlaşma yaptığını ortaya koydu. 240 milyon dolarlık harcama planı görülen belgede ABD’nin askeri tesis yapmayı planladığı ülkeler arasında Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın yer alıyor olması dikkat çekiyor.”

Moskova da durumun farkında. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Afganistan Özel Temsilcisi Zamir Kabulov’un şu mesajı, Moskova’nın durumun farkında olduğuna işaret ediyor: “Bu süreç, ABD ve NATO’nun askeri altyapısının Orta Asya ülkelerine yerleştirilmesi sürecine dönüşemez ve dönüşmemelidir.” (AA, 2.7.2021)

ABD ÜSLER ÜZERİNDEN HEDEFİNE ULAŞABİLİR Mİ?

ABD, Çin ve Rusya’yı doğrudan hedef almak istediği ve bu iki ülkeye karşı cepheler inşa etmek istediği için Ortadoğu’daki üslerini azaltıyor ve Afganistan’dan çekiliyor. Bunu, ABD’nin aynı anda artık her yerde kuvvet bulunduramaması şeklinde de yorumlayabiliriz. Nitekim Pentagon planlamacıları, bir süredir çekilen yerlerdeki askeri gücün nereye nasıl kaydırılacağı üzerinde çalışıyor.

ABD, Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz-Kafkasya-Osta Asya hattı ile Rusya’ya karşı; Orta Asya-Hint Denizi-Güney Çin Denizi-Japonya hattı ile de Çin’e karşı geniş cepheler inşa etmek istiyor. Bu stratejik hedefler için de AB ve NATO ile NATO’nun ortaklarını harekete geçirmeye çalışıyor.

Orta Asya, ABD’nin hem Çin ve Rusya arasına girebileceği bölge olması nedeniyle hem de Çin’in Batı’ya, Rusya’nın güneye açılan kapıları olması nedeniyle oldukça önemli.

Çin’in Kuşak ve Yok İnisitiyatifini kesebilmeyi amaçlayan ABD için Orta Asya’da istikrarsızlık yaratabilmek, kritik önemde. İşte ABD bu nedenle Afganistan’dan çekilirken, Orta Asya’daki birkaç ülkede üs açabilmek istiyor.

Kuşkusuz temel soru şu: Afganistan’da askeri varlığı varken bile hedefine ulaşamayan ABD, ola ki iki Orta Asya ülkesinde üs edindi, o üslerle hedefine ulaşabilecek mi?

Pek olası görünmüyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Temmuz 2021

3 Yorum

Türkiye’nin Kabil görevine Çin ve Rusya nasıl bakıyor?

Türkiye’ye Afganistan görevinin ilk işaret fişeği, “İstanbul Konferansı” önerisiydi. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 7 Mart 2021 günü, Afgan liderlere yazdığı mektupta şu ifadeyi kullandı: “Türkiye’den gelecek haftalarda, barış anlaşmasının sonuçlandırılması için iki taraf arasındaki üst düzey görüşmelere ev sahipliği yapmasını isteyeceğiz.”

Bir hafta sonra, 14 Mart 2021’de, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Afganistan Dışişleri Bakanı Muhammed Hanif Atmar, ABD’nin teklifini konuştu. Atmar, Taliban’la yapacakları barış görüşmelerine Türkiye’nin evsahipliği yapmasının “siyasi çözüm yönünde atılmış bir adım olacağını” belirtti. Görüşme 24 Nisan – 4 Mayıs tarihleri arasında yapılacaktı.

Konu, 15 Nisan 2021’de yapılan NATO Konseyinin savunma ve dışişleri bakanları toplantısında da gündeme geldi. Toplantıdan sonra yayımlanan NATO Konseyi bakanlar toplantısı bildirisinde “İstanbul Konferansı’nı memnuniyetle karşılıyoruz” mesajı verildi.

Ancak Taliban, “tüm yabancı birlikler Afganistan’dan çekilmedikçe konferanslarda yer almayacağını” ilan etti. Çavuşoğlu, 24 Nisan’da yapılacak İstanbul Konferansı’nın Ramazan sonrasına ertelendiğini duyurdu.

İSTANBUL KONFERANSI OLMADI HEDEF KARZAİ HAVALİMANI

Teklif Washington’dan gelmişti ancak Ankara, Afganistan görevini büyük memnuniyetle karşılamıştı. Çünkü ABD ve NATO’nun çekileceği şartlarda Türkiye’nin Afganistan’da görev alması, AKP’nin ABD ve Batı desteği için önemli bir fırsattı.

O nedenle İstanbul Konferansı olmayınca, Ankara bu kez Washington’a başka bir görev için başvurdu. 1 Haziran 2021’de yapılan NATO savunma bakanları toplantısında, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar Afganistan’ın başkentindeki Karzai Havalimanının güvenliğine talip oldu.

7 Haziran’da Hürriyet’e konuşan Akar, konuyla ilgili şu bilgiyi verdi: “ABD’liler ile heyetler arasında konuşuluyor. Bizim şartlara bağlı olarak Afganistan’da kalma niyetimiz var. Şartlarımız nedir? Siyasi, mali ve lojistik destek. Bunlar yapıldığı takdirde biz Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’nda kalabiliriz. Şartlarımızla ilgili cevabı bekliyoruz.”

Taliban sözcüsü Şahin, 11 Haziran’da Reuters’a yaptığı açıklamada, Türkiye’nin teklifine itiraz etti: “Türkiye, son 20 yıldır NATO güçlerinin bir parçası olduğundan, 29 Şubat 2020’de ABD ile imzaladığımız anlaşma temelinde onların da Afganistan’dan çıkmaları gerekir.”

ERDOĞAN-BIDEN MUTABAKATI

Ve konu, bu gelişmelerin ardından 14 Haziran’da Brüksel’de yapılan NATO Zirvesinde gündeme geldi. Erdoğan, Batı desteği almak ve NATO içindeki rolünü artırmak için Afganistan’da “havalimanı bekçiliği” görevine resmen talip oldu ne yazık ki.

Beyaz Saray, 17 Haziran’da yaptığı açıklamada, Biden ile Erdoğan’ın “Kabil Havalimanı konusunda genel bir mutabakata vardığını” duyurdu.

Rusya ise Türkiye’nin Afganistan’da rol olmasına, birkaç ağızdan birden itiraz etti. Rusya Dışişleri Sözcüsü Mariya Zaharova, 17 Haziran’da yaptığı açıklamada, Türkiye’nin Afganistan’da askeri varlık bulundurmasının “ABD ile Taliban arasında varılan anlaşmaya aykırı olacağını” söyledi. Yine Rusya Devlet Başkanlığı Afganistan Özel Temsilcisi Zamir Kabulov da, 18 Haziran’da yaptığı açıklamada, Türkiye’nin Afganistan’da rol almasının “ABD-Taliban anlaşmasını ihlal edeceğini” savundu.

ÇİN İÇİN AFGANİSTAN’IN ÖNEMİ

Peki Türkiye’nin Afganistan’da rol almasına Çin nasıl bakar? Beijing yönetiminin henüz bu konuda bir açıklaması olmadı. Ancak Afganistan konusu Çin’i yakından ilgilendiriyor. Zira Afganistan Çin’e dar bir koridor üzerinden ve Sincan bölgesinden komşu. Diğer yandan ayrılıkçı “Doğu Türkistan İslami Hareketi”nin Afganistan’da kolu var. Ayrıca Afganistan, Çin’in Batı’ya açılan kapısı üzerinde ve bu nedenle Kuşak ve Yol İnisiyatifi içinde de oldukça önemli bir yere sahip.

Dahası, 20 yıllık ABD işgali dönemi boyunca, Çin bir yandan işgale karşı çıkarken, bir yandan da Afganistan’ın altyapısını sağlayan anlaşmalar yaptı. Öyle ki Robert Kaplan 2011 yılında New York Times’ta tabloyu şu sözlerle özetliyordu: “Bölgeye kan ve para dökenler Amerikalılar, ama işin kaymağını Çinliler yiyor.

Yakın döneme gelirsek…

ÇİN-AFGANİSTAN-PAKİSTAN MUTABAKATI

ABD’nin Afganistan’dan tamamen çekileceğinin ve İstanbul Konferansı’nın yapılamayacağının açıklanmasından sonra Çin devreye girdi. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, 17 Mayıs’ta Afganistan Dışişleri Bakanı Atmar ile yaptığı görüşmede, “Kabil ile Taliban arasında barış müzakereleri yapmaya hazır olduğunu” ilan etti. Aynı görüşmede Afganistan’ın Çin’den askeri destek talep ettiği, Çin’in bu yönde “olumlu sinyaller” verdiği basına yansıdı.

Kısa bir süre sonra, 3 Haziran 2021’de, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, Afganistan Dışişleri Bakanı Muhammed Hanif Atmar ve Pakistan Dışişleri Bakanı Mahmud Kureyşi, video konferans yoluyla üçlü diyalog toplantısı yaptılar. Üç dışişleri bakanı, ardından sekiz maddelik bir mutabakat ilan etti.

Afganistan’daki müzakerelerin ilerletilmesinden Kuşak ve Yol’da işbirliğini derinleştirmeye, “Doğu Türkistan İslami Haraketi” başta terör örgütleriyle mücadeleden iyi komşuluk ve ekonomik ilişkileri geliştirmeye kadar pek çok alanı kapsayan mutabakat, zamanlaması ve içeriğiyle oldukça önemliydi.

Sonuç olarak Afganistan’ın Çin ve Rusya için önemi, Türkiye’nin Afganistan’da rol almak istemesinin önünde önemli bir sorun olarak duruyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
22 Haziran 2021

3 Yorum

G7 ve NATO zirvelerinin anlamı

Peşi sıra gelen ABD-İngiltere, G7, NATO ve ABD-AB zirvelerini birlikte ve bir bütünün parçaları olarak değerlendirmek gerekir. Zira ABD Başkanı Joe Biden’ın bu dört zirveden hedeflediği tek sonuç, müttefiklerini Çin-Rusya ikilisine karşı konumlandırabilmekti…

Nitekim Beyaz Saray o beklentiyi baştan ilan etti: “NATO, Rusya’nın saldırganlığına ve Çin’in meydan okumasına karşılık vermek için stratejik konseptini gözden geçirecek.”

Öyle de oldu…

Önce G7’de, ardından da NATO’da Çin ve Rusya’ya karşı pozisyon ilan edildi.

KUŞAK VE YOL’A KARŞI ‘GERİ İNŞA’ PROJESİ

En zengin ya da en gelişmiş 7 ülke olan ABD, Japonya, Kanada, Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya, Washington’un talebine uygun olarak Çin ve Rusya ikilisine karşı “birleşik cephe” görüntüsü açıkladı.

G7 ülkeleri özetle;

– “Çin’in statükoyu değiştirme girişimlerine kuvvetle karşı çıkacağını” ilan etti.

– Uygur, Hong Kong ve Güney Çin Denizi konuları üzerinden Çin’i hedef aldı.

Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifine karşı “Dünya İçin Daha İyisini Geri İnşa” projesi duyurdu.

– Rusya’ya “istikrarsızlaştırıcı davranışlar ve kötücül faaliyetlere son” mesajı verdi.

Kısacası 1975’te kurulan G7 ülkeleri, tıpkı eski günlerdeki gibi dünya patronluğu sergileme çalıştı. Doğru, G7, dünya ekonomisinin 2/3’üne sahipken patronluk yapabiliyordu ancak oranın 1/3’e düştüğü günümüzde patronluk “taslamaktan” öteye gidemez artık…

Çin’in projesine/inisiyatifine karşı ancak alternatif proje açıklamak durumunda kalması bile gerçek tabloyu resmediyor…

BRÜKSEL’DE ÇİN VE RUSYA’YA KARŞI BİRLİK MESAJI

G7’nin devamında NATO zirvesinde de benzer sonuç açıklandı. İki maddede özetlersek;

– Liderler, NATO 2030 Konseptini kabul etti.

– Çin ve Rusya’ya karşı birlik mesajı verdiler.

Açıklanan 79 maddelik Brüksel Zirve Bildirisinin maddelerinin yarıya yakını doğrudan ve dolaylı olarak Rusya’yla; önemli bir bölümü de doğrudan ve dolaylı olarak Çin’le ilgili…

Bildiride, tıpkı başta belirttiğimiz Beyaz Saray açıklamasında olduğu gibi, Rusya’nın “saldırganlığından” ve Çin’in “meydan okumasından” hareketle NATO müttefiklerinin yapacakları sıralanıyor.

Peki nedir Rusya saldırganlığı, nedir Çin’in meydan okuması? Rusya kime saldırıyor? Çin kime meydan okuyor?

Ortada ne saldırganlık ne de meydan okuma var! Dahası ülkelere saldıran da, darbeler yapan da, suikastler düzenleyen de bizzat ABD’nin kendisi… Ancak ABD sürekli “Rusya saldırganlığı” ve “Çin’in meydan okuması” nitelemelerini tekrarlayarak, bir varsayımı, bir büyük yalanı, tıpkı yıllar önce BM salonunda Saddam’ın kitle imha silahı diye salladığı gibi sallıyor!

Tabii bunun Brüksel Zirve Bildirisine yansıması da, diplomasi açısından oldukça absürt olmuş. Örneğin bildirinin 10. maddesinde Rusya’nın NATO’yu ve Atlantik bölgesini nasıl tehdit ettiği madde madde sıralanırken, işi Rusya’nın “geniş çaplı habersiz ve ani tatbikatlar yapmasına” kadar getirmişler! 55. maddede ise Çin’in bazı Rus tatbikatlarına katılıyor oluşunu bile sorun olarak değerlendirmişler!

ABD’NİN BİRLEŞİK CEPHE KURABİLMESİ OLASI MI?

Sonuç olarak ABD, Rusya ve Çin’e karşı iki büyük cephe oluşturmaya çalışıyor:

Rusya’ya karşı Baltık bölgesinden başlayan, Doğu Avrupa ve Karadeniz üzerinden Kafkasya’ya, oradan da Orta Asya’ya uzanan geniş bir yay-cephe…

Çin’e karşı Orta Asya’dan başlayan, Hindistan ve Çin’in güneyindeki ülkeleri kapsayarak Güney Kore ve Japonya’ya uzanan bir yay-cephe…

ABD bu iki cephede AB’den İngiltere ve Türkiye’ye, Hindistan’dan Avustralya ve Japonya’ya kadar bir dizi ülkeyi harekete geçirmek istiyor.

Peki bu ne kadar gerçekçi?

20 yıl önce ya da 10 yıl önce bile böyle geniş bir “birleşik cephe” kuramayan ABD’nin bugün, yani hegemonyasının düne göre daha zayıf olduğu şartlarda, büyük bir cephe inşa edebilmesi olası mı?

Olamayacağı daha bugünden belli: NATO Genel Sekreteri Jens StonltenbergGüvenlik tehdidi oluşturuyor ama Çin düşman değil” demesi de, İngiltere Başbakanı Boris Johnson’un “Kimse Çin’le yeni bir soğuk savaş istemiyor” demesi de, olası olmadığına işaret ediyor.

Ankara, NATO bağlamında Afganistan ve Orta Asya’da rol talebinde bulunurken, işte bu gerçeği dikkate almalıdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Haziran 2021

1 Yorum

ABD-Çin Mücadelesinde Orta Asya cephesi

Kuşak ve Yol İnisiyatifi, özetle Asya’nın doğusundan Avrupa’nın batısına uzanan kara ve deniz ticaret yolları inşası projesidir. ABD, bu projenin gerçekleşmesi halinde AB üzerindeki denetimini yitireceğinden endişe ediyor. Bu nedenle bir yandan AB ülkelerini bu inisiyatife katılmamaları için zorluyor, bir yandan Çin’in bu projeye dahil olan ülkeleri borçlandırarak kontrolü altına alacağı propagandası yürütüyor, bir yandan da Kuşak ve Yol’u düğüm noktası olarak gördüğü yerlerden kesmeye çalışıyor.

ORTA ASYA’NIN KUŞAK VE YOL’DAKİ ÖNEMİ

Kuşak ve Yol İnisiyatifi açısından kritik öneme sahip bölge Orta Asya’dır. Batısında Afganistan’ın ve doğusunda Sincan Uygur Özerk Bölgesinin bulunduğu bu alan, ABD’nin Kuşak ve Yol İnisiyatifine karşı yığınak yapmak istediği bölge olarak görülüyor.

ABD bu bölge üzerinden öncelikle Çin’i ama ek olarak da Rusya’yı rahatsız etmeyi hesaplıyor. ABD, buradaki varlığını, aynı zamanda Hindistan ile Çin arasında sık sık sorun çıkartabilmenin aracı olarak görüyor.

Son üç haftada yaşananlara dikkatinizi çekmek istiyorum:

ABD’NİN ASKERİ TESİS İNŞA PLANI

1) Amerikan Newsweek dergisi, iki yıl süren araştırma sonucunu yayımladı: Rapora göre ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, son 10 yılda yaklaşık 60 bin kişilik büyük bir gizli ordu kurdu. Bu ordunun yarısı özel harekât kuvvetlerinden oluşuyor. Bu ordu, dünyanın belirli noktalarında askeri üniforması ya da sivil kılıkla, 130 şirkete bağlı olarak operasyonlar yapıyor (Sputnik, 17.5.2021).

2) Pentagon Mühendisler Birliği’nin Amerikan medyasına yansıyan bir talep metni belgesi, ABD’nin yaklaşık 20 ülkede yeni tesis yapımı için bazı şirketlerle beş yıllık anlaşma yaptığını ortaya koydu. 240 milyon dolarlık harcama planı görülen belgede ABD’nin askeri tesis yapmayı planladığı ülkeler arasında Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın yer alıyor olması dikkat çekiyor (Sputnik, 20.5.2021).

TÜRKİYE’YE AFGANİSTAN ROLÜ

3) Amerika’nın Sesi Radyosuna Türkiye değerlendirmesi yapan CIA uzman analisti Paul Goble, ABD yönetimiyle görüşecek AKP hükümetine şu tavsiyede bulundu: “Türkiye, Orta Asya’daki nüfuzunu ABD’yle görüşmelerinde masaya getirmeli.” (Amerika’nın Sesi, 12.5.2021).

4) Obama döneminde başlayan, Trump döneminde ilerletilen “Afganistan’dan çekilme” planı, Biden döneminde de sonuçlandırılmak üzere yürürlükte. Washington bunun hazırlığı olarak Afgan yönetimiyle Taliban arasında barış görüşmeleri başlatacak ve Türkiye’den bu barış görüşmelerinin ev sahibi olmasını istedi. Ankara da kabul etti.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan Beyaz Saray’daki basın toplantısında, Biden ile Erdoğan arasında yapılacak 14 Haziran görüşmesinde “Türkiye’nin, Afganistan’daki müzakereler ve diplomasi konusunda oynayacağı rolün de ele alınacağını” açıkladı (Sputnik, 7.6.2021).

SİNCAN UYGUR BÖLGESİNİN ÖNEMİ

İşte ABD’nin ve Batı’nın sık sık işlediği Uygur meselesi de Tibet meselesi de bu düzlemde önem kazanıyor. Yoksa ABD emperyalizmi açısından Uygur’un da Tibetlinin de bir değeri yok! Uygur ya da Tibet konusu, ABD’nin Çin’i sıkıntıya düşürebilme potansiyeli olarak değerli sadece…

Sincan Uygur ile Tibet bölgeleri, Çin’in batı kapıları…

Dahası bu bölge, Çin’in Pakistan’da işletmeye başladığı Gwadar limanı nedeniyle daha da önem kazanıyor. İran’dan petrol yükleyen bir tanker, ABD’nin savaş gemisi bulundurduğu Malaka Boğazı’na girmeye gerek kalmadan hemen Körfez’in yakınındaki Gwadar limanına yük boşaltıyor, petrol Pakistan’ın güney-kuzey yönünde boru hattı ile Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesinin batısında bulunan Kaşgar’a ulaşıyor.

Böylece Çin hem yolu kısaltıyor, hem de ABD’nin denetlediği boğazı baypas ediyor.

ABD’NİN SAHTE UYGURCULUĞU

İşte Orta Asya’da askeri tesis planlaması yapan ABD, 130 şirkete bağlı “gizli ordu” birlikleriyle bu bölgede önümüzdeki dönemde sabatoj faaliyetlerinden kışkırtıcı eylemlere kadar bir dizi “özel savaş” operasyonu yapmak istiyor. Pentagon’un basına yansıyan planlamaları açık bir şekilde bu türden faaliyetlere işaret ediyor.

O nedenle başta Uygur meselesi olmak üzere demokrasi ve insan hakları eksenli konular Batı’da artan oranda kullanılmaya çalışılacak.

Uygur meselesi aynı zamanda ABD ve işbirlikçileri tarafından Türkiye ile Çin’in arasını açma hedefli olarak sık sık kaşınacak.

NATO 2030 KONSEPTİ

ABD, Çin’i ve Rusya’yı 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde birkaç cephede birden baskı altında tutmak istiyor.

Peki bunu kimlerle yapacak? AB’yle, İngiltere ve Türkiye gibi NATO’nun güçlü ülkeleriyle ve Doğudaki Japonya, Güney Kore, Yeni Zelanda ve Avustralya gibi NATO ortaklarıyla…

ABD, Baltık bölgesinden başlayarak Ukrayna cephesi, Karadeniz ve Kafkaslar üzerinden Orta Asya’ya uzanan hattı hem Çin’e hem de Rusya’ya karşı kullanmanın ve bu hattın doğusunda Çin ile Rusya arasına girmenin planlamasını yapıyor.

İşte NATO 2030 konsepti özetle bu hedefin konseptidir.

14 Haziran’da başlayacak NATO Zirvesinin esas hedefi bu konsepte hazırlanmaktır.

Ancak tüm bunlar, 21. yüzyılın Asya Yüzyılı olmasını durduramayacak…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Haziran 2021

4 Yorum

ABD Dunhammer Operasyonu ile AB’yi dinliyor

ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA) başta Almanya Başbakanı Angela Merkel olmak üzere bir çok Avrupalı siyasetçiyi dinlediği ortaya çıktı.

Merkel dışında Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, eski Almanya ana muhalefet partisi lideri Peer Steinbrück, Norveçli, İsveçli, Alman ve Fransız siyasetçiler ile üst düzey kamu görevlilerinin, NSA tarafından hedef seçilerek izlendiği ve dinlendiği belirlendi.

Bu skandalı ortaya çıkaran ise “ortak gazetecilik çabası” oldu: Haberi yayımlayan Danimarka Devlet Televizyonu DR’ydi. DR bu büyük araştırma dosyası haberini İsveç Devlet Televizyonu (SVT), Norveç Devlet Televizyonu (NRK), Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung, Alman Birinci Televizyon Kanalının (ARD) bünyesinde bulunan WDR ve NDR ile Fransız Le Monde gazetesinin katkılarıyla yaptı.

Peki neden Danimarka Devlet Televizyonu? Çünkü ABD, Merkel başta Avrupalı siyasetçileri Danimarka üzerinden dinlemişti.

ABD-DANİMARKA ANLAŞMASI

Habere göre ABD ile Danimarka arasında 1990’lı yılların sonlarına dayanan bir kablo anlaşması var. Bu anlaşmaya göre Danimarka hükümeti, topraklarından ve kara sularından geçen internet ve telekomünikasyon kablolarındaki bilgileri ABD’nin erişimine veriyor.

Aslında ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) ile Danimarka Askeri İstihbaratı (FE) arasında yapılan anlaşma, Rusya ve Çin’i izlemek içinmiş. Ancak NSA, bu anlaşmayı aynı zamanda Avrupalı müttefiklerini izlemek için de kullanmış ve bunu da Dunhammer Operasyonu olarak adlandırmış.

Danimarka Askeri İstihbaratı, NSA’nın Avrupalı siyasetçileri izlediğini fark edip, Mayıs 2015’te raporlamış. Ancak bu rapor kurum içinde kalmış. Danimarka Savunma Bakanı Trine Bramsen ise İstihbarat Teşkilatlarını İnceleme Kuruluna eksik belge ve yanlış bilgiler verdiği için Danimarka Askeri İstihbaratı’nın üç üst düzey yetkilisini 21 Ağustos 2020’de görevden uzaklaştırmış.

8 YIL ÖNCE DE AYNI DURUM YAŞANMIŞTI

Bu skandal, ABD’nin müttefiklerini dinlemekten asla vazgeçmediğini bir kez daha ortaya koymuş oldu. Zira ABD Soğuk Savaş boyunca müttefiklerini denetim altında tutmak için Gladyo tipi gizli NATO örgütlenmesine ek olarak, istihbaratı aracılığıyla Avrupalı siyasetçileri ve yöneticileri dinlemiş ve izlemişti.

Ancak ABD’nin bunu Soğuk Savaş’tan sonra da sürdürdüğü anlaşılmıştı. Obama döneminde ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA) Merkel başta dünya liderlerini dinlediği belirlenmişti. Skandal, ABD istihbarat analisti Edward Snowden’in 2013’te ifşa ettiği binlerce gizli belge sayesinde ortaya çıkmıştı. Berlin Washington’a tepki göstermiş, Merkel “Dostlar arasında birbirini dinlemek olmaz” demişti. Ancak Alman Federal Başsavcılığının konuyla ilgili açtığı soruşturma 2015’te durdurulmuştu!

Zira ABD, hâlâ Almanya’da güçlüydü ve gizli NATO örgütlenmeleri hâlâ işbaşı halindeydi!

MACRON’DAN SERT, MERKEL’DEN YUMUŞAK TEPKİ

8 yıl sonra ABD’nin Avrupalı müttefiklerini dinlemeyi sürdürdüğünün ortaya çıkması, ne yazık ki Fransa dışında güçlü bir tepki görmedi.

Fransa’nın AB İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Clement Beaune olayı “son derece vahim” olarak niteledi ve “AB üyesi Danimarka’nın Amerikan istihbaratıyla işbirliğinde yanlışlar ve hatalar yapıp yapmadığının teyit edilmesi gerektiğini” belirtti.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise Almanya-Fransa Bakanlar Konseyi toplantısının ardından Almanya Başbakanı Angela Merkel ile yaptığı ortak basın toplantısı sırasında konuya değindi ve olayı “kabul edilemez” diye niteledi. “Müttefikler arasında böyle bir şey kabul edilemez, hele müttefiklerle Avrupalı ortakları arasında daha da kabul edilemez” diyen Macron, ABD ve Danimarka’dan açıklama beklediğini söyledi.

Merkel ise olayı Macron’a göre oldukça yumuşak değerlendirdi ve “Almanya’nın Danimarka ve ABD ile ilişkilerinde kalıcı bir zarar görmediğini” belirtti. Merkel, “Yakın müttefiklerimize yönelik saldırılar kabul edilemez. Bu, Danimarka yetkililerinin sadık kaldığı sistematik bir ilkedir” diyen Danimarka Savunma Bakanı Trine Bramsen’in açıklamasını yeterli bulduğunu ve memnuniyetle karşıladığını söyledi.

ABD’NİN ÖZEL SAVAŞ HAZIRLIĞI

Dunhammer Operasyonu, ABD’nin Soğuk Savaş operasyonlarının belli ölçülerde devam ettiğini bir kez daha gösterdi. ABD’nin “müttefiklik” ilişkisinin, müttefiklerini denetim altında tutabilmek için her türlü hukukdışılığı barındırdığını bir kez daha ortaya koydu.

Soğuk Savaş döneminin Avrupa’daki Gladyo örgütlenmeleri anımsanınca, yine geçen haftalarda ortaya çıkan Pentagon’un 60 bin kişilik gizli ordusuna daha fazla odaklanmak gerektiği anlaşılıyor.

Zira 130 şirket üzerinden kurulan bu 60 bin kişilik gizli ordu, ABD’nin “özel savaşa” hazırlandığına işaret ediyor.

Önemle belirtelim: Müttefikleri dinlemek ve izlemek, son tahlilde müttefik ülkelerde operasyon yapmak içindir!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Haziran 2021

2 Yorum

Türkiye-Rusya işbirliğini derinleştirmenin önemi

AKP hükümetininMoskova’yla işbirliğini pratikte stratejik değil taktik düzeyde tutması, hatta ABD’ye beyaz sayfa çağrısı yaptığı her açıklamasına “Rusya’yla sorunlu alanların, işbirliği yapılan alanlardan daha fazla olduğu” vurgusunu önemle eklemesi, Türk-Rus işbirliğinin önündeki en önemli risk faktörüdür.

ABD’nin Ukrayna ve Karadeniz üzerinden Türkiye-Rusya işbirliğini sabote etmeye çalıştığı şartlarda, Ankara’nın Kırım-Tatar açıklamaları, bu riski daha da artırmış durumda.

Nitekim önce Rusya Dışişleri Sözcüsünün, ardından da Rusya Dışişleri Bakanı’nın bu konuda ciddi kaygı ve mesajları oldu.

AKP’NİN YANLIŞ KIRIM POLİTİKASI

Ankara’nın sık sık “Kırım’ın ilhakını tanımıyoruz” demesi Moskova’yı birkaç nedenle rahatsız ediyor:

Birincisi, Ankara bu açıklamayla Kırım halkının bir referandumla Ukrayna’dan ayrılıp Rusya’ya katılmasını tanımamış oluyor.

İkincisi ise bunu bir halk tercihi olarak değil de ilhak olarak görerek, doğrudan Rusya’yı hedef almış oluyor.

Bu tablo, Türkiye’nin Ukrayna’yla her türlü ilişkisini Rusya’nın gözünde kendisine karşı yapılan bir girişim olarak değerlendirmesine yol açıyor. Buna Ankara’nın Ukrayna yönetimine Silahlı İnsansız Hava Aracı (SIHA) satması da, korvet anlaşması yapması da, NATO desteği vermesi de, Karadeniz’de ortak tatbikat yapması da dahil…

TATAR SÜRGÜNÜ-ERMENİ TEHCİRİ

Ankara son olarak Kırım Tatarlarıyla ilgili bir bildiri yayımladı ve şöyle dedi: ““Türkiye, sürgünden 77 yıl sonra.. Kırım Tatarlarının mağduriyetlerinin giderilmesi, kimliklerinin korunması, refah ve esenliklerinin sağlanması için soydaşlarının yanında olmayı sürdürecektir.”

Tatarların, Türkiye Türklerinin ne kadar “soydaşı” olduğu tartışmasını bir kenara bıraktığımızda bile, her tarafıyla sorunlu bir açıklama bu. Zira Tatarların Nazilerle işbirliği nedeniyle Özbekistan başta SSCB içlerine sürgünü, II. Dünya Savaşı koşullarının zorunlu bir önlemidir Moskova için. Tıpkı, Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşı koşullarında benzer gerekçeyle Ermeni tehcirini zorunlu görmesi gibi.

Ankara’nın bu gerçeği atlayarak, “Tatar sürgünü” açıklaması yapması Moskova’yı oldukça rahatsız etti. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova şu karşılığı verdi: “2014 yılına kadar Kırım Tatarlarının bu sorunları konusunda Ukrayna’ya yöneltilen eleştirileri Ankara görmezden geldi. Demek ki Ankara için konu konjonktürel. Türkiye’nin etnik, dinsel, dilsel çözülmemiş sorunları var. Ankara’nın bu tür söylemlere devam etmesi halinde, Rusya Türkiye’deki benzer sorunlara dikkat çekmek zorunda kalacaktır.” (Sputnik, 21.5.2021).

Yani Zaharova açıkça, Ankara’nın tavrını sürdürmesi halinde Moskova’nın da örneğin Kürt sorununu kaşıyacağını belirtmiş oluyor. Kuşkusuz Ankara da buna karşılık, “Tatar sürgünü” açıklamasından çok önce Moskova’nın zaten Kürt sorununu kaşıdığını belirtebilir. Ama politik sahnenin ihtiyacı bakımından mesele kimin ilk kaşıyan olduğu değil, kaşıma işleminin Türkiye’ye de Rusya’ya da bir yarar getirmeyeceği gerçeğidir.

LAVROV’UN SERT MESAJI

Zaharova’nın ardından, sonuçları bakımından çok daha sert bir açıklama ise Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dan geldi.

Lavrov, “Ukrayna’yı Kırım konusunda cesaretlendirmeyi, Rusya’nın toprak bütünlüğüne kastetmek ile eşdeğer gördüklerini Türkiye’ye son derece açık bir biçimde ilettiklerini” belirtti (Sputnik, 24.5.2021).

Rusya Dışişleri Bakanı, Türkiye’nin, Rusya’nın “meşru endişelerini dikkate alarak izlediği çizgiyi değiştireceğini” umduklarını belirtti.

Bakalım Ankara, Ukrayna politikasında bir değişikliğe gidecek mi? Ama görünen o ki, AKP hükümetinin bu mevcut çizgiyi sürdürmesi halinde, Türkiye ile Rusya arasında turizm ve tarım konusunu aşan nicelikte maliyetli bir tablo oluşacak.

BAĞIMSIZ DIŞ POLİTİKA

Oysa Türkiye ile Rusya’nın taktik düzeyde yürüdüğünde bile bölgede oldukça yararlı sonuçlar doğuran işbirliği, stratejik düzeye çıkarıldığında katlanarak artan sonuçlar alacaktır. Başta Doğu Akdeniz olmak üzere Batı’nın ağırlık oluşturmaya başladığı sahalarda Türkiye’nin elini güçlendirecektir.

AKP hükümeti ise Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın başta Saray takımının sözleriyle bu işbirliği sürecini sabote etme riski taşıyan çıkışlar yapmaktadır sürekli.

Ancak unutulmaması gereken şudur: Ankara’nın bu tavrı, ABD’yle beyaz sayfa açılmasına değil, tersine ABD’nin ağır baskı uygulayacağı türden bir ilişki dayatmasına neden olur.

Zira son 70 yılın en büyük dersidir: Türkiye’nin Batı nezdinde gerçek anlamda ağırlık kazanmasının yolu Batı’nın çıkarlarına uygun politikalar izlemesinde değil, bağımsız dış politika uygulamasından geçmektedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
25 Mayıs 2021

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: