Archive for category CRI Türk

ORTADOĞU’DA ABD-İSRAİL TERÖRÜ

ÇİN’DEN ‘EN AĞIR ŞEKİLDE’ KINAMA

İran’ın nükleer programının öncü isimlerinden Muhsin Fahrizade 27 Kasım’da Tahran yakınlarındaki Abserd’de suikasta uğradı.

Böylece 2007’den bu yana İran’ın sekizinci nükleer bilimcisi öldürülmüş oldu.

2007’de nükleer bilimci Erşid Hüseyinpur uranyum zehirlenmesiyle, 2010’da fizik profesörü Mesud Ali Muhammedi evinden çıkarken bombayla, 2010’da Mecid Şehriyari bir motosikletlinin otomobiline yapıştırdığı bombayla, 2011’de Daryuş Rızayinejad evinin önünde silahla, 2012’de nükleer fizikçi Mustafa Ahmedi Ruşen bombayla öldürüldü.

NETANYAHU İŞARET ETTİ, MOSSAD VURDU

2010’da öldürülen fizik profesörü Mesud Ali Muhammedi’nin zanlısı Mecid Feşi bomba eğitimini MOSSAD’dan aldığını ve bu iş için 120 bin dolar ödendiğini itiraf etmişti.

Son öldürülen Muhsin Fahrizade’nin de İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun bizzat hedef aldığı isim olduğunu da belirtelim. Netanyahu, 2018’de “Bu ismi unutmayın” diyerek Fahrizade’yi hedef göstermişti. Aynı yıl İsrailli yetkililer MOSSAD’ın Fahrizade’ye suikast girişiminde bulunduğunu belirtmişti.

Son olayda İsrail’in rolü sorulunca Netanyahu “Bu hafta yaptıklarımın tamamını sizlerle paylaşamam” yanıtını verdi!

Ancak İsrail suikastın arkasında olduğunu gizlemek istememiş olmalı ki, 29 Kasım’da New York Times’a konuşan bir İsrailli yetkili suikastla ilgili “Dünya İsrail’e teşekkür etmeli” dedi!

BM: HUKUK DIŞI

Bu arada çok çarpıcıdır:

İsrailli gazeteci Yossi Melman suikastla ilgili İngilizce ve İbranice bir mesaj paylaştı: “MOSSAD tarafından yıllardır aranıyordu. Ölümü İran için büyük bir darbe.

ABD Başkanı Donald Trump, işte bu mesajı paylaştı!

Bu Trump’ın İsrail’in suikastını onayladığı anlamına gelmektedir. Hatta geçmiş örnekleri de dikkate alırsak, MOSSAD’ın bu operasyonu Beyaz Saray ve CIA’nın oluruyla yaptığını söyleyebiliriz!

Kaldı ki ABD daha bu yılın başında İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi füzeyle öldürmüştü. Uluslararası hukuku ayaklar altına alan bu terör saldırısı, 9 kişi tarafından hazırlanan bir BM raporuyla “hukuk dışı” ilan edilmişti!

İSRAİL’İN BIDEN’A MESAJI MI?

Peki bu son suikastın hedefi neydi?

ABD başkanlık seçimi bitmiş, İsrail’in çok memnun kaldığı Trump kaybetmiş ve İsrail’in karşı çıktığı nükleer anlaşmayı İran’la imzalayan Obama’nın yardımcısı Biden başkan seçilmişti.

Biden’a koltuğa oturmadan bir ay önce, “sakın nükleer anlaşmaya geri dönme” mesajı mı veriliyordu aslında?

Burayı biraz açalım:

Obama Afganistan ve Irak’tan çekilme programı başlatmıştı. Ancak ABD yönetimi bölgeden çekilirken, İsrail’in güvenliğini garantiye almak için İran’ı “uluslararası sisteme dahil ederek” sınırlama taktiği izlemişti. İşte İran’la yapılan nükleer anlaşma bu nedenleydi. İsrail bu anlaşmaya karşı çıkmış ama Obama uygulamıştı.

Trump başkan olunca bu anlaşmadan çekildi ve İsrail’i oldukça memnun etti. Gerçi Trump da Obama döneminde başlatılan programı izliyor ve Afganistan ile Irak’tan çekilmeyi sürdürüyordu. Ancak Trump yönetiminin İsrail’in güvenliği için izlediği yol, Obama’dan farklı olarak İran’ı “tam ablukaya” almak ve İran’a karşı bölgede bir Arap-İsrail ittifakı kurmaktı.

Nitekim Trump bunu belli ölçülerde uyguladı ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi ülkelerle İsrail’i “normalleştirdi”. Trump Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı ve büyükelçiliğini buraya taşıdı, İsrail’in yasadışı bulunduğu Golan Tepelerindeki “egemenliğini” tanıdı, önceki yönetimden farklı olarak İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini uluslararası hukuka aykırı görmediğini ilan etti vb.

Kısacası Trump, İsrail’in en memnun kaldığı ABD başkanlarının başında geliyordu.

O nedenle İsrail Yerleşim Birimleri Bakanı Tzachi Hanegbi, Biden’ın ABD’deki başkanlık seçimini kazanması ve Obama döneminde yapılan nükleer anlaşmaya dönmesi halinde, bunun İsrail ile İran arasında şiddetli bir çatışmaya kadar gidebileceğini söylüyordu (AA, 5.11.2020).

BIDEN’IN İRAN POLİTİKASI

Peki Biden’ın İran’la yeniden nükleer anlaşmaya dönme olasılığı var mı?

Aslında bu çok olası görünmüyor. Nitekim Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, konvansiyonel füze teknolojisi gibi konularda önemli taviz vermediği müddetçe anlaşmaya dönüş olamayacağını zaten açıklamıştı.

Kabinesinin ağır toplarını ilan ettiği gün dile getirdiği “gereksiz çatışmalardan uzak durulacak” sözleri, Biden’ın, Obama’nın başlattığı ve Trump’ın da uyguladığı Afganistan ve Irak’tan çekilmeyi sürdüreceğine işaret ediyor. Bu, kuşkusuz Beyaz Saray’ın İran politikasına da yansıyacak.

Öteden beri ABD içinde bir kanat İran’ın sadece İsrail-Körfez ittifakıyla durdurulamayacağını, asıl Türkiye’nin bu cepheye dahil edilmesi gerektiğini, nitekim ABD’nin Irak ve Suriye’den İran’ı çıkarabilmesinin de ancak Türkiye ile mümkün olabileceğini savunmaktadır.

Ancak Türkiye’nin Rusya ve İran’la Astana Platformu’nda işbirliği yaptığı, dahası bu işbirliği sayesinde bazı problemleri de (örneğin son olarak Karabağ) çözebildiği şartlarda, Washington’un Ankara’yı bu tür bir işbirliğine çekebilmesi, ancak oldukça pahalı bir koz sayesinde gerçekleşebilir. Fakat bu da değişen dünya dengeleri açısından artık pek olası görünmemektedir.

ÇİN’İN SORUŞTURMA VURGUSU

Son olarak Çin Halk Cumhuriyeti’nin İranlı nükleer bilimciye suikasta sert tepki gösterdiğine dikkat çekelim.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua Chunying, “suikastın Çin’i şoke ettiğini ve bu şiddet eyleminin en ağır şekilde kınandığını” belirtti.

“Çin, bölgesel gerilimi artıran ve bölgesel barış ve istikrarı baltalayan her türlü eyleme karşı çıkıyor” diyen sözcü, olay hakkında soruşturma yapılması arzusunu dile getirdi.

Çin’in ABD ambargolarına rağmen hem İran’ın hem de Venezüella’nın en önemli petrol müşterisi olduğunu belirtelim.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Kasım 2020

2 Yorum

ABD YERİNE KOLEKTİF YÖNETİM

YENİ BİR DÜNYA KURULURKEN

Joe Biden’ın ABD başkanı olmasıyla birlikte, ABD’nin “ara verdiği” dünyayı yönetme işine yeniden başlayacağı hayalleri kuruluyor…

Hayal çünkü birincisi ABD’nin eskisi gibi hükmedebileceği bir gücü kalmadı, ikincisi de ABD’nin gücünü dengeleyebilen bir dünya var artık.

Kısacası küresel güç mücadelesi sürecek ancak bu güç mücadelesine dair iki hatalı yargı var:

Birincisi, ABD’nin yenilmez olduğu şeklindeki görüştür.

İkincisi de “ABD gider Çin gelir ama düzen değişmez” diyenlerin yaklaşımıdır.

DOĞU-BATI MÜCADELESİ

Birinci görüş, Amerikancılığın derin etkisinin de yansımasıdır. Kültür emperyalizmi öylesine işlemiştir ki bünyeye, ABD’nin yenilmezliğini mutlak doğru kabul eder.

Bu görüşün bir türevi de batının üstünlüğü konusudur. Batı sanki hep üstündü, hep üstün kalacak gibi yorumlarlar…

Oysa MÖ 5 bini baz alırsak, bu 7 bin yılda batıdan çok doğunun üstünlüğü vardı. Daha doğru biçimde ifade edersek, uygarlığın lokomotifini batıdan çok doğu üstlendi…

Mezopotamya; Sümer, Babil, Asur…

Mısır elbette.

Hatta daha doğuda Hint ve Çin tabii ki…

Sonra Grek ki aslında Batı saymak da mümkün değil, Mısır-Anadolu birikiminin (uygarlığının) üzerinde yükselmiş ama İskender’le yeniden doğuya yönelmiş…

Ve Roma: Batının ilk üstünlüğü diyebileceğimiz zaman ancak yine de doğuyla iç içe bir batı üstünlüğü. Çünkü Roma aynı zamanda Anadolu’dur, aynı zamanda Mısır’dır…

Sonra doğu yeniden uygarlığın lokomotifi oluyor: İslam dünyası…

Ardından Türk göçü, Moğollar…

Batı, ancak 15. yüzyılda öne geçiyor: Akdeniz’de kendisine kapatılmış ticaret yolları nedeniyle coğrafi keşifler yapıp yeni yollar, hatta yeni dünyalar keşfedip, ticaretle, talanla, sermaye biriktirip gelişmiş, sonra sanayi devrimiyle bu kez “tam manasıyla” üstün olduğu dönemi başlatmış…

Yani anlayacağınız son 500 yıl…

UYGARLIĞIN LOKOMOTİFLERİ

Şu çok kısa özetle bile görülmektedir ki, üstün güç üstünlüğünü koruyamıyor; çünkü geride kalan onu geçebilmek için ondan hızlı koşuyor, hatta zıplıyor…

Uygarlık tarihi bu nedenle düz bir doğru değildir, inişleri çıkışları olan sinüzoidal bir dalgadır: Uygarlık hep ilerler ama belli bir üretim ilişkisi döneminde yeni bir güç, toplam uygarlığa lokomotiflik yapar.

Yani batının ürettiği arabada, doğuda üretilmiş at arabasının izleri vardır. Yani batının ürettiği bilgisayarda doğunun geliştirdiği cebirin, alfabenin, geometrinin izleri vardır… Yani uzaya çıkan Sputnik’te, Babil’de yıldızları gözlemleyenlerin katkısı vardır.

Zamanı daha da daraltarak söylersek, Pisagor’un, Thales’in üçgenlerinde Mısır’da Nil nehrinin taşmasını hesaplayanların izleri vardır…

AMERİKAN HEGEONYASININ SONU

Uygarlığın ilerleyişini bu tarihsel perspektiften incelediğiniz zaman, “ABD’nin mutlak yenilmezliği” gibi bir durumun olamayacağını görürsünüz. Kapitalist ekonominin lider ülkesi ABD de, daha üretken bir ekonomi modeli tarafından geçilecek, geçiliyor…

ABD’nin yenilmezliğini savunanların elinde sadece yaslanabilecekleri askeri güç istatistiği kaldı: Haklılar, o alanda ABD hâlâ açık ara üstün güç…

Ama ekonomide geçildi; üretimde, ticarette, yatırımda geçildi…

Teknolojide yakalandı, hatta bazı alanlarda orada da geçildi (5G telaşı o nedenle), dahası patent alma sayısında da geçildi…

Amerikancıların aksine, bu gerçeği ABD’nin strateji ve politika üreticileri görüyor, hem de yıllardır. O nedenle Çin’i nasıl durdurabileceklerine ilişkin planlar hazırlıyorlar…

ABD hegemonyasının inişe geçtiği ve hızla sonunun geldiği gerçeği artık batı dünyasının bile görmeye başladığı bir gerçektir özetle…

DÜZEN DEĞİŞİR

“ABD gider Çin gelir ama düzen değişmez” görüşü ise daha çok dünyanın birkaç özel aile tarafından yönetildiğini savunan komplo teoricilerinin üzerinden gelişen görüştür.

Bu görüş sahiplerine göre o özel aileler, ekonominin merkezi olarak geçen yüzyıl ABD’yi kullandılar, bu yüzyılda da Çin’i kullanmaya başladılar!

Kuşkusuz bir ciddiyeti yok…

Ama bu görüşten hareketle üretilen ve benim asıl üzerinde durmak istediğim görüşe gelebiliriz: Bu görüştekiler, ABD’nin liderliği ile Çin’in liderliği arasında, dünyanın sömürülmesi ya da baskı altında tutulması bakımında bir fark olmayacağını savunuyorlar.

Bu bakış, kuşkusuz batıdan bakmaktan kaynaklanan bir görüş; hegemonyacı yaklaşımdan kaynaklanan bir bakıştır.

Ancak Çin’in böyle bir hedefi yok. Yani Çin yönetimi, ABD’nin yerine dünyaya kendisinin hükmedeceği bir modeli savunmuyor. Çünkü komünist Çin yönetimi hegemonyacılığa karşı…

Bunu Çinli yöneticiler açık açık söylüyor; dahası Çin Komünist Partisi’nin yöneticileri, bu gerçeği daha iyi anlatabilmek için özetle “Çin emperyalist olmaya kalkarsa, Çin’e karşı ilk bir ayaklanırız” diyorlar…

YENİ DÜNYA DÜZENİ

Peki ABD gerilerken ve Çin yükselirken, nasıl bir düzen olacak bu durumda?

İşte asıl odaklanmamız gereken yer orası….

Çin’in yaklaşımı “birlikte yönetme” modeli şeklinde.

ABD gibi tek başına hükmeden değil, kolektif bir yönetim yani…

Aslında Çin bunu bulunduğu platformlarda uyguluyor da… Örneğin Şanghay İşbirliği Örgütü’nde Çin diğer üyeleri, örneğin ABD’nin NATO’daki diğer üyeleri baskı altında tuttuğu gibi tutmuyor. Şanghay İşbirliği Örgütü’nden BRICS’e, bulunduğu bütün platformlarda eşit ortaklığı savunuyor; kağıt üzerinde değil, pratikte de…

Çin’in ticaret yaptığı ülkelerle ilişkisi de bunun bir yansıması: Çin, ABD gibi yatırım yaptığı ülkeye “hukukunu değiştir” diye dikte etmiyor örneğin ya da ABD gibi kazancın büyüğünü alıp, ortağına küçük bir parça vermiyor.

Çin, birlikte kazanmayı, birlikte büyümeyi, birlikte gelişmeyi, birlikte kalkınmayı savunuyor ve bunu uyguluyor.

Çin’in Afrika’da tutulmasının nedeni de bu yaklaşımdan kaynaklanıyor. Afrikalılar, bu nedenle Çin’i, bugüne kadar kendilerini sömürmeye gelen batılılardan çok farklı yere koyuyorlar.

Çin’in bu yaklaşımının, örneğin BM’de kurumsallaştığını, Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üye sayısının arttığını, daha kolektif bir yönetim modeline geçildiğini, önümüzdeki uzak olmayan yıllarda göreceğiz…

Zira Amerikan hegemonyasının sonu, beklenenden daha önce geliyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Kasım 2020

1 Yorum

ABD VE ÇİN’İN HİNDİSTAN MÜCADELESİ

BIDEN VE ABD’NİN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ

En çok sorulan soru: Joe Biden’ın ABD başkanı olması Amerikan dış politikasında neyi değiştirecek? Biden Trump’ın hangi politikalarını değiştirir? Biden’ın Türkiye ve Ortadoğu (Güney Batı Asya) politikaları ne olur? Biden’in Çin ve Rusya politikaları ne olur?

Israrla belirttik: ABD başkanlarının değişmesi bu ülkenin “büyük stratejisi”nde köklü bir değişime neden olmuyor. Zira o büyük stratejiler uzun dönemlidir, en 3-4 on yılı kapsar ve “ana hedefi” gerçekleştirmek için belirlenmiştir.

Biden’lı dönem de o uzun dönemin içindedir.

ABD’NİN BÜYÜK STRATEJİSİ

Nedir peki ABD’nin büyük stratejisi?

Strateji, hedefi gerçekleştirmek için izlenecek yol, uygulanacak yöntem ve kullanılacak araçların bütünüdür.

ABD’nin ana hedefi, “baş rakibi” Çin’i küresel liderlik mücadelesinde önlemek ve yerini koruyabilmektir.

ABD’nin bu ana hedef için belirlediği büyük stratejisi ise Çin’i çevrelemektir. ABD Çin’i çevreleyebilmek için de iki yol belirlemiştir:

1. Malaka Boğazı’ndan Japonya’ya uzanan yay içinde kendi askeri gücüne dayanmak.

2. Hindistan’dan Japonya’ya uzanan yay içinde ittifaklar ile Çin’i kuşatmak.

OBAMA-TRUMP-BIDEN SÜREKLİLİĞİ

Bu büyük strateji, Obama döneminin de Trump döneminin de ABD’nin büyük stratejisiydi. Biden döneminin de ABD’nin büyük stratejisi olmaya devam edecek.

Nitekim Obama da Trump da bu büyük stratejinin gereği olarak Afganistan ve Irak/Suriye’den asker çekmeye ve bunları Çin’i çevreleme stratejisinde kullanmaya çalıştı. Her ikisi de bunda belli ölçülerde başarılı oldu.

Hem Afganistan’dan hem de Irak/Suriye’den tam olarak çekilememenin, bir miktar asker bulundurmanın nedenleri ABD içindeki iki farklı güç odağının stratejik yaklaşım farkı nedeniyledir. Konumuz olmadığı için ayrıntılı üzerinde durmuyoruz.

ABD ÇİN’İ KİMLE DENGELEYEBİLİR?

Biden döneminin ve Biden’dan sonraki dönemlerin de ABD açısından en önemli problemi, Hindistan’ı kazanıp kazanamama problemi olacaktır.

Yani ABD için bundan sonra en önemli problem, Hindistan’ı Çin’i çevreleme hedefi içinde büyük stratejisine dahil edip edemeyeceğidir.

Şöyle anlatalım:

ABD, Çin’in hızla kendisiyle arasındaki makası daraltmaya başladığını gördüğünden beri şunu saptadı: ABD, Asya-Pasifik devi Çin’i tek başına dengeleyemez. Asker bulundurduğu Japonya ve Güney Kore ile birlikte de dengeleyemez. Hatta Avustralya ve Yeni Zelanda gibi İngiliz Milletler Topluluğu üyeleriyle birlikte de dengeleyemez. Dahası coğrafi nedenlerle geleneksel ABD-AB transatlantik ittifakı da Asya-Pasifik devi Çin’i dengelemeye yetmeyecektir.

Peki nasıl dengelenecektir? Asya-Pasifik devi Çin, Asya’daki Çin’e komşu büyük bir kuvvetle dengelenebilir.

İşte bunun için ABD’nin stratejistleri “daha geniş Batı” kavramını ortaya attılar. “Daha geniş Batı”, Rusya’nın eklemlenmesiyle olacaktı. Nitekim Yeltsin dönemi Rusya’sı hem AB’ye hem de NATO’ya “ortak” yapılmıştı. Ancak bu tutmadı. Putin dönemi Rusya’sı hızla Yeltsin çizgisini terk etti ve bugünkü konumuna yerleşti.

İşte bu tablo üzerine ABD, Çin’i dengeleyebilmek üzere Hindistan’a yöneldi!

ÇİN’İN İKİ BÜYÜK HAMLESİ

Evet, Hindistan 1,3 milyar nüfusu ile Çin’den sonraki en kalabalık ülkeydi; ekonomisi her yıl büyüyordu, nükleer güçtü vb. Üstelik Hindistan’ın Çin’le sınır sorunu vardı, hatta bu geçen yüzyılın ortasında bir savaşa bile dönüşmüştü. Üstelik Çin Hindistan’ın baş rakibi Pakistan’a destek veriyordu.

Yani Washington için Hindistan, Çin’i dengelemede ortak edinilecek ideal ülkeydi.

Çin ise bu geniş süreçte ABD’nin müttefik bulma yaklaşımını kesebilmek için iki büyük hamle yaptı:

1. Önce ABD’nin “daha geniş Batı”ya dahil etmeye çalıştığı Rusya’yla Şanghay İşbirliği Örgütü’nü kurdu ve bunu “stratejik ortaklığa” yükseltti.

2. Ardından Rusya’yla birlikte hareket ederek Hindistan ve Pakistan’ı Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dahil etti.

ASYA-PASİFİK’TEN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİNE DÖNÜŞÜM

Ancak ABD Hindistan’a “kayıp” gözüyle bakmadı. Çin’i dengeleyebilmenin tek aracı olduğu için Hindistan’a yoğunlaşmaya ve bu ülkenin Çin’le arasını bozacak fırsatları oluşturmaya/değerlendirmeye çalıştı.

ABD Obama döneminde “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesini açıkladı. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Kasım 2011’de Foreign Policy’de, ülkesinin yeni dış politika yol haritasını ilan etti. Buna göre “politikaların geleceği Afganistan ya da Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak”tı.

Ardından buna uygun olarak ABD “Asya-Pasifik stratejisi” belirledi.

Hindistan’ın önem kazanmasıyla da ABD “Asya-Pasifik stratejisi”ni, “Hint-Pasifik Stratejisi”ne dönüştürdü.

ABD Savunma Bakanlığı’nın 1 Haziran 2019’da açıkladığı 64 sayfalık “Hint-Pasifik Strateji Raporu” özetle şu saptamayı yapıyor: Pentagon için, ABD’nin batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölge “ABD’nin geleceği için en kritik bölge”dir. Çünkü “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7’si Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”

SONUÇ

İşte Biden dönemi de bu büyük stratejiye uygun olarak Çin’i çevreleyebilmeyi, bunun için de Hindistan’ı kazanabilmeyi esas alacak.

Bu büyük stratejinin alt stratejilerinde ve taktik/politikalarında kuşkusuz kimi değişimler olacaktır. Örneğin Biden Trump’ın çok önemsemediği AB’yle ilişkileri yeniden güçlendirmeye çalışacaktır. Çin’in İpek Yolu projesini zaafa uğratabilmek için AB’yi kazanmaya çalışacaktır. Çin’i Afrika’da dengelemek için ABD-AB işbölümü kurmaya çalışacaktır.

Ancak önümüzdeki yılların küresel liderlik mücadelesi bakımından asıl mücadelesi, Hindistan’ı kazanma mücadelesi olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Ekim 200

2 Yorum

LİBERAL EKONOMİNİN GELECEĞİ VE 3. DÜNYA SAVAŞI RİSKİ

KAPİTALİST DÜNYANIN NAFİLE UMUDU: BIDEN

Ya savaşlar devrime yol açar ya da devrimler savaşı önler! Büyük devrimci Vladimir Lenin‘in bu sözleri, bugün yine günceldir.

Kapitalizm, 2008 küresel krizinden tam çıkamamışken, 2020’de covid salgını ile iyice krize girmiş durumda. Gelişmiş kapitalist ülkeler, ekonomilerindeki bu büyük daralmayı şimdilik emekçi halkın sırtına yükledikleri ağır yüklerle geçiştirmeye çalışıyorlar.

Peki ya sonra? Dünya Bankası’nın, Uluslararası Para Fonu IMF’nin beklenti raporları kapitalist dünya açısından hiç de iç açıcı değil. Büyük enerji, ilaç ve teknoloji şirketlerinin raporları da öyle…

Tablo, kapitalizmin önüne yeniden Keynes’i getirdi; yani piyasaya devlet müdahalesini…

Pek çok ülkede kamucu açılımlar gündemde ya da en azından tartışılıyor…

Ancak bu son tahlilde, en büyük şirketleri/tekelleri tatmin etmiyor!

ALMANYA VE JAPONYA’NIN ABD’YE ÇAĞRISI

ABD seçimlerinin tüm dünyada her zamankinden çok daha fazla izlenir olması biraz da bu nedenleydi. Kapitalist Batı dünyası, ABD seçimlerine “liberal ekonominin” geleceği bakımından odaklandı.

Nitekim Joe Biden’ın kazandığının anlaşılmasıyla, başta Almanya Şansöylesi Angela Merkel olmak üzere “kapitalist Batı”nın şefleri, ABD’ye “AB ile ABD’nin omuz omuza vererek küresel sorunların üstesinden geleceği” mesajını verdi (Sputnik, 9.11.2020).

Kapitalist dünyanın en doğudaki temsilcisi Japonya Başbakanı Suga Yoşihideikili ittifak” vurgulu bir açıklama yaptı ve ABD ile Japonya’nın “Hint-Pasifik refahı ve barışını sağlamak için” birlikte çalışması gerektiğini savundu (AA, 9.11.2020).

Hint-Pasifik refahı dedikleri, özetle ABD ile Japonya’nın Çin’i bölgesine hapsetmesiydi elbette!

Kısası Biden’ın seçilmesi ile gelişmiş kapitalist dünya liderleri, krizdeki kapitalizmi kurtaracak bir işbirliği için umutlandılar. Zira Donald Trump “önce Amerika” diyerek geleneksel müttefikleriyle işbirliğini azaltmış, rekabeti artırmış, hatta kimilerine ağır yaptırımlar uygulamıştı.

Peki Biden’lı ABD’nin ABD ve Japonya’yla işbirliğini esas alması kapitalizmi bu krizinden çıkarabilecek mi?

İNGİLTERE GENELKURMAY BAŞKANININ 3. DÜNYA SAVAŞI UYARISI

Tam bu noktada İngiltere Genelkurmay Başkanı Nick Carter’ın açıklaması dikkat çekiciydi. Carter açık açık 3. dünya savaşı olasılığına dikkat çekti: “Şu anda dünya endişe içerisinde ve belirsiz bir gidişatta yaşıyoruz. Küresel rekabet oldukça yüksek ve sahip olduğumuz risk oldukça büyük. Bunun yanında her geçen gün artan tansiyon da, yanlış hesaplamalar ve planlar yapmamıza zemin hazırlıyor. Bu durum yeni bir dünya savaşı riskini de artırıyor. Bu risklerin bilince olmamız gerek.” (Hürriyet, 9.11.2020).

Carter’a göre en büyük risk, insanların gittikçe savaşa girmenin makul olduğunu düşünmeleriydi: “Geçmişte yapılan hataları tekrarlayabilecek kişilere sesleniyorum. Önceki savaşlarda ölen insanları hatırlayın. Şu anda karşı karşıya kaldığımız en büyük risk, insanların yeni bir savaşa girmenin makul olduğunu düşünmeleridir. Geçmişi hatırlayın. Savaşa girmenin bir süreci, ritmi var. Önceki yüzyılda tansiyon arttı ve bu bazı yanlış hesaplamalara neden oldu ve sonunda da savaş çıktı. Umarım, bir daha böyle bir durumla karşılaşmayız.”

Benzer uyarılar ABD içinden de geliyor: Prof. Christopher Layne’in CFR’nin yayın organı Foreign Affairs’teki “Yaklaşan Fırtınalar” başlıklı makalesi bu bakımdan oldukça önemliydi. Prof. Layne, ABD içinde gittikçe Çin’e karşı şahinleşen bir anlayışa dikkat çekiyor ve ABD’nin Soğuk Savaş retoriğini tekrarladığına ve kamuoyunun Çin karşıtlığı üzerinden savaşa hazırlandığına dikkat çekiyordu (Aydınlık, 9.11.2020).

Bunun büyük bir hata olduğunu belirten Prof. Layne, “Çin’le savaşın faturasının çok ağır olacağını” belirtiyordu!

KAMUCULUK SAVAŞIN PANZEHRİ

ABD’deki seçimlerde ortaya çıkan “yarılma” aslında 2008’den beri toparlanamayan ve salgınla iyice derinleşen krizin de bir yansımasıydı: İşsiz Amerikalı sayısının 50 milyona yaklaştığı, en zengin yüzde 1’in malvarlığının ABD’nin yüzde 50’sinden fazla olduğu, ekonomik düzenin de siyasi düzenin de çatırdadığı bir tablo var…

Ekonomist Daron Acemoğlu’nun belirttiği gibi “Son 40 yılda yüksek eğitimliler ve geri kalanlar ile sermaye ve emek arasındaki büyük eşitsizlik arttı” (CRI Türk, 9.11.2020).

İşte hem ABD içindeki tablo hem de liberal düzenin çatırdaması, pek çok politikacı, ekonomist, diplomat ve askerde “3. Dünya Savaşı” riski endişesi yaratıyor.

Nükleer caydırıcılık başta olmak üzere kimi faktörler ise bu riskin önünde barikat olmayı sürdürüyor. Ancak asıl barikat, kapitalist dünyada hızla gelişen kamuculuk anlayışıdır. Kapitalist merkezlerde “liberal ekonominin” insanlık adına bir gelecek olmadığı, salgınla çok daha iyi görüldü. Ve bu anlayışın gelişmesi, insanlığın önündeki büyük felaket olasılığının panzehridir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10.11.2020

4 Yorum

İKİNCİ SOĞUK SAVAŞ

ABD RAKİPLERİYLE DE MÜTTEFİKLERİYLE DE SORUNLU

ABD’nin SSCB’yle son vuruşmayı yaptığı yıllarda, 1982-1989 arasında dışişleri bakanlığı yapan George Shultz, geçen günlerde Trump yönetimini iki konuda uyardı:

1. Eski ABD Dışişleri Bakanı Shultz, Trump’ın eylemleri nedeniyle ABD’nin Çin ve Rusya ile ikinci bir Soğuk Savaşın eşiğine geldiğini belirtti (1.11.2020).

2. Shultz, Trump’ın politikaları nedeniyle ABD’nin Avrupa ve Asya’da yakın müttefikleriyle bile ilişkilerini bozduğunu, Beyaz Saray’ın diplomasiyi bırakıp askeri tehditleri tercih ettiğini belirtti.

ABD’NİN ONLARCA ÜLKEYLE İLİŞKİSİ BOZUK

ABD başkanlık seçiminden hemen önce yapılan bu açıklama, kuşkusuz seçimlere dönüktü. Ancak doğruları, hatta eksik doğruları içeriyordu.

İkincisinden başlarsak…

Evet, ABD Shultz’un da işaret ettiği gibi Avrupa ve Asya’daki yakın müttefikleriyle bile ilişkilerini bozdu.

Avrupa ülkelerine ekonomik ambargo uyguladı: Fransa ve Almanya ile NATO aidatları konusunda karşı karşıya geldi. Almanya’nın Rusya’yla inşa ettiği Kuzey Akım-2 boru hattını en sert şekilde hedef aldı, boru hattında yer alan şirketlere ambargo uyguladı. 5G alt yapı işlerini Çinli şirketle yürüten İngiltere’yi açıkça tehdit etti ve belli ölçülerde geri adım attırdı. Çin’e en önemli limanını 25 yıllığına kiralayan İsrail’i tehdit etti.

ABD’nin Türkiye’yle ilişkileri ise tarihinin en kötü döneminde. ABD’nin PKK’ye binlerce TIR silah vermesinden FETÖ’yü desteklemesine, Doğu Akdeniz’den Ege’ye Türkiye’nin karşısındaki bölge ülkelerini arkalamasına, Rusya’yla ilişkisi ve özellikle S-400 hava savunma sistemi nedeniyle Türkiye’yi açıkça sert yaptırımlarla tehdit etmesine uzanan bir dizi problem var…

TRUMP YERİNE CLINTON OLSA TABLO FARKLI MI OLURDU?

Mesele şu ki, bu çok kısa özetlediğimiz sorunlar acaba Trump’tan mı kaynaklandı? Geçen dönem Trump yerine rakibi Hillary Clinton başkan olsaydı, ABD bu sorunları yaşamayacak mıydı?

Üç nedenle büyük oranda yaşayacaktı.

1. ABD başkanlarının değişimi, ABD’nin “büyük stratejisinde” köklü bir değişikliğe neden olmuyor.

2. ABD’nin sadece rakipleriyle değil, müttefikleriyle de sorunlar yaşaması, hegemonyasının zayıflamasının zorunlu sonucudur.

3. Trump’ın “önce Amerika” stratejisi karma bir stratejiydi ve kökü rakibi Clinton’un da bakanlık yaptığı Obama dönemindeydi.

Dolayısıyla asıl soru şudur: Yarın Trump yerine Biden başkan olsa, Shultz’un işaret ettiği sorunlar ortadan kalkacak mı?

Yani Çin ve Rusya’yla soğuk savaşın eşiğine geldiğini belirttiği ABD, ilişkileri normalleştirebilecek mi?

TRUMP MI, BIDEN MI?

ABD’nin Trump döneminde oldukça sorunlu hale gelen Çin ve Rusya’yla ilişkisi, Biden başkan olsa bile düzelmez…

Zira Trump’ın ABD’nin “baş rakibi” Çin’e karşı uyguladığı politikalar selefi Obama döneminde de uygulandı, bu ya da bir sonraki dönemdeki halefi tarafından da uygulanacak.

Bakmayın Trump’ın kamuoyuna “Biden kazanırsa Çin kazanacak, Çin ABD’yi ele geçirecek” sözlerine…

Ki aslında bu sözler kamuoyuna “esas rakip Çin’le ben daha iyi mücadele ederim” demekten başka da bir anlama gelmiyor aslında.

Dolayısıyla Trump ya da Biden fark etmez, ABD “büyük stratejisi” temelinde Çin’i bölgesine sıkıştırma hedefini sürdürecek.

O bakımdan asıl soru şudur: Çin’i durdurma şansı olmayan ABD’nin daha az hasar alması acaba hangi başkanla mümkündür?

ABD seçmeninin asıl üzerinde durması gereken işte budur!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Kasım 2020

3 Yorum

ABD VE ÇİN ARASINDA KORE SAVAŞI SÜRÜYOR

ABD SALDIRGANLIĞININ VE YENİLGİSİNİN 70. YILI

Kore Savaşı, Türkiye için başka, Çin için başka anlamlar taşıyor. O nedenle savaşa verilen isimler bile farklı.

Türkiye için Kore Savaşı’dır, coğrafi bir adlandırmadır; vatan savunmasıyla ilgili değildir. Peki Türkiye neden Kore’dedir?

Nazım Hikmet’in “Kore’de Ölen Bir Yedek Subayımızın Menderes’e Söyledikleri” başlıklı şiirindeki o yedek subayın Başvekil Menderes’ten istediği “diyet”, Türkiye’nin neden Kore’de olduğunu anlatmaktadır: “Diyetimi istiyorum, Adnan Bey, göze göz, ele el, bacağa bacak, diyetimi istiyorum, alacağım da.”

Evet, Türk askeri Kore’ye ABD emperyalizminin çıkarlarını korumak için gönderilmiştir; Mehmetçik Türkiye NATO’ya girebilsin diye şehit olmuştur Kore’de…

Ve kahraman Mehmetçik, ABD’nin gözünde 23 sentlik asker olmuştur Kore’de…

ABD Dışişleri Bakanı Dulles, “NATO’nun en ucuz askeri Türk askeridir. Bir Türk askeri 23 sente mal oluyor” demiştir.

Yanıtını da yine Nazım Usta vermiştir: “Hani şaşmayın, yarın çok pahalıya mal olursa size, bu 23 sentlik asker, yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim, her millet gibi büyük Türk milleti.”

ÇİN’DEN ABD’YE ‘SAVAŞA HAZIRLIKLIYIZ’ UYARISI

Kore Savaşı 25 Haziran 1950’de başladı. Türkiye ise 26 Kasım 1950’de savaşa dahil edildi.

Bugün bu girişi yapmamızın nedeni ise Çin’in Kore Savaşı’na dahil olması nedeniyle: 1 yaşındaki Çin Halk Cumhuriyeti, 25 Ekim 1950’de Kore Savaşı’na dahil oldu.

Bu yıl 70. yılı olması ve ABD’nin Kore yarımadası üzerinden Çin’i tehdit etmeye devam etmesi edeniyle, daha da önem kazandı.

Zira 3 Kasım ABD Başkanlık seçimi de iki aday arasında “hangimiz Çin’e daha düşmanız” yarışmasına dönmüş durumda.

İşte bu şartlarda Çin, Kore Savaşı’nın 70. yılında ABD’ye “savaşa hazırlıklıyız” mesajı verdi. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ülkesinin barış istediğini, ama savaştan da geri adım atmayacağını söyleyerek “Çin halkı işgalcilerle anladıkları dilde konuşmamız gerektiğini söylüyor” dedi.

ÇİN İÇİN KORE SAVAŞI’NIN ANLAMI

Başta da belirttik: Kore Savaşı, Türkiye için başka, Çin için başka anlamlar taşıyor. O nedenle savaşa verilen isimler bile farklı.

Çin’in bu savaşa verdiği isim şu: “ABD Saldırganlığına Karşı Direnme ve Kore’ye Yardım Savaşı

Çin’in bu savaşı böyle isimlendirmesi çok yerinde, zira Çin Kore Savaşı’nda hem Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne yardım etti, hem de doğrudan kendisini de hedef alan ABD saldırganlığına karşı direndi.

Nitekim savaşa 4 ay sonra, 25 Ekim’de dahil olması da bu nedenledir. Çünkü ABD 38. paraleli geçmiş ve Çin sınırına dayanmıştı, Çin’i de hedef alıyordu.

Zaten 20. yüzyılda Kore Yarımadası önce Japonya için, ardından da ABD için Çin’e saldırı amaçlı atlama tahtası olmuştur. Kore’yi 1905’te Rusya’yla savaş sonrasında işgal eden Japonya, burayı Çin’e saldırı üssü olarak kullandı. ABD de 1950’de yine bu yarımadayı “komünist Çin’e karşı” saldırı üssü haline getirmeye çalışıyordu.

Meseleye işte bu esas yönü ile baktığımızda, Kore Savaşı’nın ABD ile Çin arasında hâlâ sürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira ABD hâlâ Güney Kore’de ve Japonya’da asker bulundurarak Çin’i tehdit etmektedir.

EMPERYALİST ABD’NİN İLK YENİLGİSİ

Öte yandan Kore Savaşı, emperyalist ABD’nin de ilk yenilgisidir!

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına sonradan katılan ve her iki savaştan da güçlenerek çıkan ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist Batı blokunun liderliğini almış ve dünyayı şekillendirmeye soyunmuştu.

Dünyayı şekillendirmeye de, Kore iç savaşını fırsata çevirip bölgeye asker göndererek Kore Yarımadası’ndan başladı. Ancak ilk yenilgisini de burada aldı!

MacArthur komutasındaki ABD/NATO birlikleri (BM güçleri) Çin sınırına dayanınca, bir yaşındaki Çin Halk Cumhuriyeti “Çin Halk Gönüllüler Ordusu” oluşturarak Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin yardımına koştu. Mao Zedung’un çağrısıyla 1 milyon Çinli savaşa katıldı. 1 milyon Çinlinin arasında Mao Zendung’un 28. yaşındaki oğlu Mao Anying de vardı ve bu savaşta şehit oldu.

ÇİN HEGEMONYA PEŞİNDE KOŞMAYACAK

Türkiye Kore’de 721 şehit verdi ne acı ki…

Emperyalist ABD, dünyayı şekillendirme saldırganlığında, 721 Mehmetçiğimizin de kanını kullandı…

Neyse ki ABD hegemonyasının sonu geliyor; ABD emperyalizmi “21. yüzyılı Amerikan yüzyılı” yapma hedefini çoktan yitirmiş durumda ve Hint-Pasifik stratejisi ile Çin’i durdurmaya çalışıyor.

Ancak görünen o ki, bu mümkün olmayacak. Zira ekonomik güç merkezinin ardından siyasi güç merkezi de Atlantik’ten Pasifik’e kayıyor ve 21. yüzyıl, Asya yüzyılı olarak yükseliyor.

Emperyalist saldırganlıkların son bulacağı, hegemonyacılığın kaybedeceği, emperyalist tekellerin çıkarları adına ezilen ulus askerlerinin savaşlara sürülemeyeceği, barış içinde bir yüzyıl mümkün mü?

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in “ABD Saldırganlığına Karşı Direnme ve Kore’ye Yardım Savaşı”nın 70. yılında yaptığı konuşmada söylediği şu sözler umut veriyor: “Çin asla hegemonya ve genişleme peşinde koşmayacak, hegemonyacılık ile zorbalık siyasetine kesinlikle karşı çıkacak, daima vatan savunması niteliğinde askeri politika izleyecek.”

Mehmet Ali Güller
CRI TÜRK
27 Ekim 2020

3 Yorum

EKONOMİYE ÇİN AŞISI

ÇİN BÜYÜRSE DÜNYA BÜYÜR

Yılın ilk aylarıydı. Çin’de koronavirüs salgını başlamıştı. ABD durumdan oldukça memnundu. Öyle ki ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross, 30 Ocak’ta “Çin’deki korona salgını Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” diye seviniyordu!

Dahası ABD Başkanı Donald Trump gayriciddi açıklamalar yapıyor, salgına dönüşmeyeceğinden çok emin şekilde virüsü küçümsüyordu. 22 Ocak’ta “salgın değil” diyerek, 10 Şubat’ta “Nisan’da biter” diyerek, 27 Şubat’ta “Mucize gibi bir anda bitecek” diyerek sürekli salgını hafife alıyordu.

Mart’ta salgın Avrupa’dan ABD’ye geçtiğinde, sağlık dünyasının uyarılarına rağmen Beyaz Saray hâlâ meseleyi küçümsüyordu.

TRUMP’IN ÇİN’İ SUÇLAMA KOLAYCILIĞI

İşin boyutu ortaya çıkmaya başlayınca, Trump kolayını buldu ve salgınla ilgili Çin’i suçlamaya başladı: Çin dünyayı geç bilgilendirişti!

 Oysa Çin merkezi hükümeti, Vuhan eyaletinin ilk iki haftaki yarım tedbirlerinin eksikliğini görmüş, tehlikeyi saptamış ve katı, disiplinli ama tam tedbirlerle Vuhan’ı karantinaya almış, dünyayı da yılın hemen başında bilgilendirmişti.

Çin’in bilgilendirmesinden üç hafta sonra, ABD Ticaret Bakanı “Çin ekonomisi yıkıma uğrayacak ve bu ABD’ye yarayacak” diye varsayarak seviniyordu!

Bu kısa özeti, yılın üçüncü çeyreğiyle ilgili ekonomik verilerin açıklanması nedeniyle anımsatıyoruz.

Tablo, salgını küçümseyen ve salgının Çin’i batıracağını düşünerek sevinenlerinin kendi ekonomilerinin nasıl “enfekte” olduğunu gösteriyor zira…

ABD KÜÇÜLDÜ, ÇİN BÜYÜDÜ

Bu kısa özetin gerçekleştiği ilk üç ayın ardından ekonominin ilk çeyrek verileri açıklandığında, Çin’in kaybı ABD’den daha çoktu.

ABD yüzde 5 küçülürken, Çin’in küçülmesi yüzde 6,8’i bulmuştu.

Ancak ABD açısından asıl korkunç tablo ikinci çeyreğin sonunda ortaya çıktı. Çin birinci çeyrekteki küçülmeyi durdurmuş, hatta yüzde 3,2 büyümeye geçmişken, ABD ekonomisi rekor bir şekilde, yüzde 32,9 küçülmüştü!

ABD-ÇİN FARKI

Bu tabloyu ortaya çıkaran üç neden vardı:

1. Salgın gibi en olumsuz şartlarda, kamucu ekonominin liberal ekonomiye olan üstünlüğü daha bariz ortaya çıkmıştı. Kamuculuğun önemi, zor zamanlarda daha iyi anlaşılıyordu. Öyle ki ABD içinde de Avrupa’da da kamulaştırma, devletin piyasaya müdahalesi gibi argümanlar konuşulmaya başladı.

2. Çin meseleyi ciddi almış ve “tam tedbir” uygulayarak sorunu zamana yaymadan 3 ayda halletmişti. ABD yönetimi ise hem meseleyi ciddiye almamıştı hem de ekonomiyi kapatmamak için yarım tedbirlerle yetinmeye çalışmıştı. Bu ise salgını Çin’dekine nazaran daha geniş zamana yaymıştı.

3. Çin devleti “önce insan” perspektifiyle taramadan maske dağıtımına, ilaçtan tedaviye kadar vatandaşının yanındaydı. Kamucu ve halk sağlığı anlayışı her Çinlinin hizmetindeydi. ABD’de ise sigortası olmayanlara test yapılıp yapılmayacağı tartışmalarından tutun, hastanelerde yüksek tedavi maliyeti nedeniyle yaşanan sorunlara kadar ciddi insanlık dramları sergilendi. Dahası Beyaz Saray’ın açıkladığı ekonomik paket de sıradan ABD’liyi değil, şirketleri desteklemeyi hedef almıştı. Üstüne, beyaz polis zorbalığı nedeniyle siyah öfke patlaması da yaşandı.

ÇİN ÜÇÜNCÜ ÇEYREKTE DE BÜYÜDÜ

Çin ve ABD ekonomilerinin durumu, haliyle tüm dünyayı yakından ilgilendiriyor. ABD ekonomisinin ikinci çeyrekteki rekor küçülmesi sonrası Çin’in üçüncü çeyrekte ne yapacağı, bu nedenle önemle bekleniyordu.

Zira dünyanın dörtte biri büyüklüğündeki Çin’in ekonomik göstergelerindeki iyileşme, dünyanın ekonomik küçülmesini durdurabilecek yegâne çareydi.

İşte bu beklentiler içinde dün üçüncü çeyrek verileri açıklandı. Çin yüzde 4,9 büyümüştü!

ABD’nin üçüncü çeyrek oranı ise henüz açıklanmadı.

İkinci çeyreğin ardından Çin’in üçüncü çeyrekte biraz daha büyümesi, küçülen dünya ekonomisine bir nevi aşı oldu.

Çin ekonomisinin yeniden canlanması, özellikle Asya ekonomisine olumlu yansıyacak.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Ekim 2020

2 Yorum

ABD ÇİN’İ HİNDİSTAN’LA DENGELEME ARAYIŞINDA

HİNT-PASİFİK BÖLGESİNDE ABD’NİN NAFİLE HAMLELERİ

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin’e karşı geliştirilen ve ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya’nın yer aldığı “Quad ittifakının” Tokyo’da düzenlediği toplantı öncesinde, Hint-Pasifik bölge ülkelerine “Çin’e karşı birlik” çağrısı yaptı (6.10.2020).

Pompeo, Güney Çin Denizi ve Doğu Çin Denizi’nde Çin’in askeri gücüyle gösteriş yaptığını iddia ederek, “Dünya uzun zamandır Çin tehdidi altında. Şimdi bu konuyu ciddi bir şekilde ele almak zorundayız” dedi.

Pompeo’nun dünyanın uzun süredir ABD tehdidi altında değil de Çin tehdidi altındaymış gibi konuşmasını, ya da Çin Silahlı Kuvvetlerinin Güney Çin ve Doğu Çin denizindeki varlığından sanki ABD sahilindeymiş gibi rahatsızlık açıklaması, elbette “basit bir propagandadan” ibarettir. O nedenle üzerinde durmayacağız.

Bizi asıl ilgilendiren, ABD’nin “Hint-Pasifik bölge” yaklaşımıdır. Çünkü bu yaklaşım, küresel mücadeledeki ABD “büyük stratejisine” işaret etmektedir.

PENTAGON’UN HİNT-PASİFİK STRATEJİ RAPORU

ABD, Asya-Pasifik stratejisini geçen yıl Hint-Pasifik stratejisi diye değiştirdi.

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un 1 Haziran 2019’da açıkladığı 64 sayfalık “Hint-Pasifik Strateji Raporu” özetle şu saptamayı yapıyor: Pentagon için, ABD’nin batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölge “ABD’nin geleceği için en kritik bölge”dir.

Neden? Çünkü Pentagon raporuna göre “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7’si Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”

Pentagon’a göre ABD’nin esas rakibi kim? “Ekonomik, siyasi ve askeri yükselişiyle 21. yüzyılın en belirleyici unsuru” olan Çin.

Peki Çin’e karşı ABD’nin müttefiki kim? Rapora göre ABD’nin 2016’da “büyük savunma ortaklığı” statüsü verdiği Hindistan!

ABD ÇİN’İ ANCAK HİNDİSTAN’LA DENGELEYEBİLİR

Nitekim bu rapordan bir yıl önce, 30 Mayıs 2018’de, ABD Pearl Harbour’da bulunan 375 bin kişilik Pasifik Komutanlığının (PACOM) ismini de değiştirdi; Hint-Pasifik Komutanlığı (INDOPACOM) yaptı.

Pentagon’un Pasifik ya da Asya-Pasifik stratejini Hint-Pasifik stratejisi diye isimlendirmesi ve Pasifik Komutanlığını Hint-Pasifik Komutanlığı diye yenilemesi, Washington’un Çin’i dengeleyebilecek esas müttefik olarak Hindistan’ı görmesinden kaynaklanmaktadır.

ABD’ye göre 1,4 milyar nüfuslu gelişmiş Çin’i durdurabileceği ve dengeleyebileceği yegâne kuvvet 1,3 milyar nüfuslu ve hızla gelişen ekonomisi ve nükleer askeri gücüyle Hindistan’dır.

ABD’NİN ÇİN’E KARŞI 1DAHA GENİŞ BATI” HEDEFİ

Aslında ABD SSCB’nin dağıldığı ve dünyanın “tek kutuplu” hal aldığı 90’ların başından itibaren, Çin’in hızla geliştiğini ve 2050’lerde kendisine yetişebileceğini hesap ediyordu. Ancak bu makasın çok daha erken kapanacağı görüldü.

İşte bu süreçte ABD’nin ileride Çin’i dengeleyebilmek için “daha geniş Batı” inşa etmesi fikri ortaya çıktı. Buna göre ABD, Rusya’yı Batı’ya dahil ederek, Çin’e karşı “daha geniş Batı” kurmalıydı. Nitekim ABD Yeltsin’li Rusya’yla “NATO-Rusya Konseyi” bile oluşturuldu.

Ancak bu sürecin ABD’nin SSCB ülkelerine yerleşerek doğrudan Rusya’yı çevreleyen yönünün esas olduğu anlaşıldı ve Putin’li Rusya, yönünü Çin’le işbirliğine döndü.

ABD için Çin’e karşı yeni dengeleyeci müttefik ihtiyacı doğdu: Bu AB olamazdı, hem Çin’e uzaktı hem de askeri gücü yoktu. Japonya ve Avustralya Çin’e yakındı ama Çin’i dengeleyecek askeri güce sahip değillerdi.

ABD için en uygun “dengeleyici” Hindistan’dı. Hem Çin’e komşuydu, hem Çin kadar büyük nüfusu vardı, hem Çin’in 90’lardaki ekonomi performansını gerçekleştiriyordu, hem de nükleer bir askeri güçtü. Dahası Hindistan’ın geçen yüzyılda savaşa da dönüşen Çin’le tarihi sınır sorunu da vardı.

PASİFİK YÜZYILI

İşte ABD bu süreçte “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesini açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Kasım 2011’de Foreign Policy’de, ülkesinin yeni dış politika yol haritasını ilan etti. Buna göre “politikaların geleceği Afganistan ya da Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak”tı.

Clinton, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland’ın ABD’nin Pasifik stratejisi için kaldıraç olduğunu, Washington’un bu ülkelere dayanacağını, bu ülkelerle ortak savunma ve ortak hedefler konusunda işbirliğini geliştireceğini belirtiyordu.

Ve ABD’de de buna uygun olarak Afganistan ve Irak’tan, Ortadoğu’dan adım adım çekilecekti. İşte Obama döneminde başlayan ve Trump döneminde de süren Irak ve ve Afganistan’dan çekilme konusu bu yeni strateji nedeniyleydi.

Nitekim Trump iktidarıyla birlikte ABD açıktan Çin’i “baş rakip” ilan etti ve onunla ticaret ve teknoloji alanlarında açık savaş başlattı.

ABD’NİN B2, HP4 ve G11 HEDEFLERİ

İşte 2018’de Pasifik Komutanlığının Hint-Pasifik Komutanlığına dönüşmesi ve 2019’da Pentagon’un “Hint-Pasifik Strateji Belgesi” açıklaması, 2011’de Clinton’un ilan ettiği “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesinin Hindistan merkezli güncellenmesidir.

ABD Çin’e karşı artık birbirini bütünleyen üç hedefe sahiptir:

1. B2: Çin’e karşı iki büyüğün, ABD ve Hindistan’ın blok oluşturması hedefi.

2. HP4: Çin’e karşı Hint-Pasifik bölgesinde dörtlü ittifak oluşturmak, ki kuruldu: ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya.

3. G11: G7’yi yeni dört ülke ile G11 yapmak. Trump 31 Mayıs 2020’de G7’ye Rusya, Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’nın da eklenmesini ve böylece G11’in kurulmasını önerdi. Batı bloğunun 7 ülkesinden oluşan G7, gelişmiş Asya ülkelerini bulunduğu bir dünyaya artık liderlik yapmaktan uzaktı. G20 ise Çin’in bulunduğu ve ABD’nin ağırlığının gün geçtikçe azaldığı bir platformdu. İşte ABD bu nedenle Çin’i dışlayarak G11 inşa etmeye çalışıyor. Ancak Rusya sorunları çözmeye en uygun platformun G20 olduğunu savunarak ABD’nin bu önerisini reddetti.

Peki tüm bu çabalar ABD’nin Çin’i dengeleyebilmesini sağlayabilecek mi? Olamayacağı görülüyor. Bunu da bir başka makalemizde inceleriz.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
13 Ekim 2020

3 Yorum

ABD-ÇİN TEKNOLOJİ SAVAŞI VE TÜRKİYE

ABD’NİN GELENEKSEL MÜTTEFİKLERİ ‘KENDİ YOLUNU’ ÇİZİYOR

ABD ile Çin arasındaki mücadele birkaç boyutlu sürüyor. Bir ucu ticaret savaşı diğer ucu da ABD’nin Çin’i askeri olarak çevreleme çabası şeklinde süren bu büyük mücadele, bir çok ülkeyi de doğrudan ilgilendiriyor.

Bunun birinci nedeni elbette Çin’in dünyadaki ülkelerin çoğunun ticarette bir numaralı partneri olmasıdır.

İkinci nedeni ise ABD’nin Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifini çeşitli noktalardan kesmeye çalışmasıdır. Kuşak ve Yol İnisiyatifinin Doğu Asya’dan başlayıp Batı Avrupa’ya uzanan kara ve deniz güzergâhları onlarca ülkeden geçtiği için, haliyle ABD-Çin çarpışması bu ülkeleri de ilgilendirmektedir.

Nitekim ABD doğrudan Çin’le yararlı işbirlikleri yapan bu ülkeleri açık açık tehdit de etmektedir. Bunlardan biri de Çin’le liman anlaşması yapan İsrail’di örneğin…

ABD’NİN 5G ENDİŞESİ

Bir ucu ticaret diğer ucu askeri çevreleme olan bu mücadelenin alanlarından biri de teknolojidir.

Teknoloji alanındaki mücadele, önceleri rekabet alanıyla sınırlıyken, gittikçe ABD’nin yaptırım hatta üçüncü ülkeleri tehdit ettiği bir alana dönüştü.

Rekabetin bu döşümü, kuşkusuz teknolojideki liderlik değişiminden kaynaklandı. ABD kurumlarının da saptadığı gibi, Çin son yıllarda teknolojinin bazı özel alanlarında ABD’yi geçti.

Örneğin ABD Senatosu’nda bu yaz hazırlanan bir raporda, “ABD önlem almazsa internetin kurallarını artık Beijing yazacak” deniyordu!

ABD’nin en çok endişe ettiği konu, 5G teknolojisi. Bu alanda Çin tartışmasız lider durumunda ve dünyanın pek çok ülkesinde 5G altyapısını, Huawei şirketi ile Çin kurmakta….  

ABD, bu nedenle en yakın müttefiklerinden İngiltere ile bile karşı karşıya geldi.

POMPEO HUAWEI NEDENİYLE ANKARA’YI UYARDI

ABD’nin Huawei üzerinden tehdit ettiği son ülke Türkiye oldu.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, “Türkiye’nin Huawei ve diğer Çinli şirketlere bağımlılığının artmasının ABD ile askeri işbirliğini olumsuz etkileyebileceğini” açıkladı (23.9.2020).

Pompeo, Türkiye’de önemli miktarda veri bulunduğunu, bu verilerin Huawei üzerinden Çin Komünist Partisi’nin eline geçeceğini savundu!

Çin teknolojisinin ABD’nin iletişim, savunma ve güvenlik ağlarını tehdit ettiğini savunan ABD Dışişleri Bakanı Pompeo şunları söyledi: “İletişim ağlarımızın, savunma ve güvenlik ağlarımızın güvenli olduğundan emin olmamız gerekiyor. Huawei’in Türkiye içinde ya da başka ülkelerde gittikçe artan faaliyetinden yalnızca askeri ve güvenlik iletişim ağları etkilenmeyecek. ABD verilerinin korunmasını sağlayacağız.”

SOSYAL MEDYA YASAKÇISI ABD

ABD’nin hedefi sadece Huawei değil. Çin’in teknoloji altyapı hizmetleri veren şirketlerinden ZTE de Washington’un hedefinde…

Dahası, mesele teknoloji şirketlerinden öteye geçmiş durumda ve artık sosyal medya programları da çatışmanın konusu halinde.

Yıllarca kendisini Batı’nın “özgürlükler” ülkesi olarak sunan ve “kapalı” Çin’in facebook gibi sosyal medya uygulamalarını yasakladığı propagandasını yapan ABD, asıl yasakçılığa kendisi soyundu.

Örneğin TikTok, yasaklanmaya çalışılan Çinli sosyal medya programlarından biri. ABD yönetimi TikTok’un ya ABD’li bir şirkete satılmasını ya da yasaklanacağını dile getiriyor.

Başka Çinli sosyal medya uygulamaları için de benzer süreçler işliyor.

HERKESİN KENDİ YOLU

Sonuç olarak ABD ile Çin arasında teknoloji alanında kıyasıya bir çarpışma yaşanmakta. Çin’in iletişim teknolojisinden uydu teknolojisine kadar pek çok alanda ABD’yi geçmiş olması, Washington’daki karar vericileri daha sert hamleler yapmaya zorluyor.

Görünen o ki, 3 Kasım başkanlık seçimlerinden sonra ABD ile Çin arasındaki teknoloji savaşı daha da sertleşecek ve ülkemiz başta pek çok ülke, ABD’nin tehditleri nedeniyle konumunu daha radikal bir şekilde belirleyecek.

Çin’le ilişkileri nedeniyle ABD baskısı altındaki AB’nin “kendi yolunu” seçeceği şeklindeki açıklamaları, aslında yeni dönemin gidişatına işaret etmektedir.

Anımsayalım: AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell, birliğin dışişleri bakanlarına yaptığı konuşmada “Frank Sinatra gibi olmalıyız: ‘My Way’ (Benim yolum). Çin’e karşı ABD’nin tarafını seçmeyeceğiz çünkü Çin ile ilişkilerimizde aynı çıkarlara sahip değiliz” demişti.

Görünen o ki, Soğuk Savaş dönemi müttefiklik ilişkilerinin gittikçe zayıfladığı ve hemen her ABD müttefikinin Washington’a rağmen Beijing’le ilişkilerini hızla geliştireceği bir sürece giriyoruz.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Ekim 2020

3 Yorum

PATRONSUZ BİR ULUSLARARARI SİSTEM

ÇİN’İN ‘ABD ZORBALIĞINA SON’ MESAJI

Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in Birleşmiş Milletler’in (BM) 75. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, içerdiği mesajlar nedeniyle oldukça önemliydi.

Özetlersek:

Xİ JİNPİNG’İN 6 MESAJI

1. Xi Jinping, “Kovid-19’un insanlığın karşı karşıya olduğu son kriz olmadığına” dikkat çekerek, “bütün ülkelerin el ele vermesi ve küresel zorluklara karşı birlikte mücadele etmesi” çağrısı yaptı.

2. Çin Cumhurbaşkanı “Herhangi bir ülke ile ne soğuk savaş ne de sıcak çatışmaya girme niyetindeyiz” dedi.

3. Xi Jinping, “Farklılıkları gidermek ve başkalarıyla olan anlaşmazlıkları çözmek için diyalog ve müzakereye devam edeceklerini” vurguladı.

4. Çin Cumhurbaşkanı “Sadece kendimizi kalkındırmaya çalışmayacağız ve biri kazanırken diğerinin kaybedeceği bir oyun oynamayacağız” dedi.

5. ABD’ye mesaj veren Xi Jinping, “Hiçbir ülkenin tek başına küresel meselelere hükmetme, başkalarının kaderini kontrol etme ya da kalkınma konusunda bütün avantajları kendi elinde tutma hakkı yok. Dahası kimseye, her istediğini yapma, hegemonya kurma, zorbalık ya da dünyanın patronluğunu üstlenme konusunda müsaade edilmemeli” dedi.

6. Çin Cumhurbaşkanı “Ülkeler arasında ikili ilişkilerin ‘güçlü yumruk sallamak’ yerine kurallara, uluslararası hukuka ve karşılıklı taahhütlere dayalı olması gerektiğini” savundu.

ÇİN, ABD’NİN KURDUĞU KURUMLARDA AĞIRLIK OLUŞTURUYOR

Özetle Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping, merkezinde BM’nin olduğu uluslararası sistemi savundu.

Bu oldukça çarpıcı bir tablo: ABD, kurucu olduğu uluslararası sistemi tahrip ederken, Çin Halk Cumhuriyeti tersine o sistemi savunuyor!

ABD, Avrupalı müttefiklerini NATO’dan çıkmakla tehdit ediyor, Çin’in gölgesinde olduğunu iddia ederek Dünya Sağlık Örgütü’nden çekiliyor….

Dahası ABD Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına ve kendi kurduğu serbest piyasa ekonomisine karşı hareket ediyor. Tersine Çin, ABD’yi Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına aykırı hareket etmemeye çağırıyor.

Ve diğer yandan, Çin’in IMF ve Dünya Bankası içindeki ağırlığı artıyor…

Bu, ilk bakışta ters görünen durum, ABD hegemonyasının inişe geçmesiyle ilgili bir durum elbette…

Çin bir yandan ABD’nin kurduğu ve liderlik ettiği uluslararası kurumlardaki ağırlığını arttırıyor ama diğer yandan da ŞİÖ’de, BRICS’te benzerlerini ve alternatiflerini (yatırım bankası gibi) oluşturuyor.

DÜZENİ DEĞİŞTİRME VE DÖNÜŞTÜRME

Bunu çok kaba biçimde, “güçlenen Çin ABD’nin rolünü alıyor ve onun düzenini sürdürüyor” diye değerlendiremeyiz.

Zira Çin o düzeni adım adım değiştiriyor ve dönüştürüyor.

İşte Xi Jinping’in BM Genel Kurulu’ndaki mesajlrı bu değişime işaret ediyor.

1. “Biri kazanırken diğerinin kaybedeceği” bir düzene itiraz, ABD’nin 70 yıldır kendi çıkarları gereği dünyanın geriye kalanını kaybetmeye zorladığı mevcut düzene itirazdır.

2. “Hegemonya kurma, zorbalık ya da dünyanın patronluğunu üstlenmeye müsaade edilmemeli” diyerek, ABD emperyalizminin “jandarmalık düzenine” itiraz edilmektedir.

Bu sözlerin anlamı şu: ABD’nin “emperyalist küreselleşmesi” değil, dünya devletlerinin “dayanışmacı küreselleşmesi” önümüzdeki dönemde egemen olacak.

O “dayanışmacı küreselleşme” de, devletler arasındaki eşitlik, karşılıklı egemenliğe saygı ve uluslararası taahhütlere bağlılık anlayışı üzerinde yükselecektir.

Gerçekleşmesi halinde bu, uluslararası düzenin değişimi demektir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Eylül 2020

5 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: