Archive for category CRI Türk

Pentagon’da Çin Görev Gücü

ABD Başkanı Joe Biden, “Eğer harekete geçmezsek Çin bizi geçecek. Hızlanmak zorundayız” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de “Trump’ın Çin’e karşı sert yaklaşımı doğruydu” diyerek, aynı sertliği sürdüreceklerini işaret etmiş oldu. Nitekim Blinken o konuşmasında, Çin’e karşı askeri bakımdan caydırıcı bir şekilde konumlanarak bu ülkeye karşı güçlü pozisyonda olmak istediklerini belirtti.

Bu yaklaşım, sahaya da yansıma başladı:

ABD’nin iki uçak gemisiyle Güney Çin Denizi’nde Çin’i hedef alan tatbikatı, Covid-19 üzerinden Çin’i ve DSÖ’yü hedef alması, Uygur ve Hong Kong konularında bir ülkenin içişlerine müdahale etmenin bile ötesine geçen açıklamaları; Biden yönetiminin Çin’e saldırganca bir tutum izleyeceğini gösteriyor.

15 KİŞİLİK EKİP

Cumhuriyet gazetesinde köşemizde iki gün boyunca incelediğimiz Atlantik Konseyi’nin yayımladığı “Daha Uzun Telgraf” başlıklı “Çin’e karşı ABD stratejisi” raporu, görülmekte ki Biden yönetimi tarafından uygulanacak.

O strateji, esas olarak Çin yetişmeden bu ülkeyi olabilecek en saldırgan yöntemlerle baskılamayı, kuşatmayı hatta askeri kışkırtmalar uygulamayı öngörüyor…

Washington yönetimi neredeyse o strateji raporuna tıpatıp uyan adımlar atmaya başladı. Örneğin ABD Başkanı Joe Biden, Pentagon bünyesinde “Çin Görev Gücü” adlı bir birimin kurulduğunu açıkladı.

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un konuyla ilgili açıklamasında “Çin Görev Gücü’nün ana odağının Çin’e yönelik politika, program ve süreçlerin analizi olacağı” belirtildi.

Açıklamada, Çin Görev Gücü’nün asker ve sivil 15 kişiden oluştuğu, direktörlüğüne Savunma Bakanlığı Özel Müsteşarı Dr. Ely Ratner’in atandığı kaydedildi.

PASİFİK CAYDIRICILIK İNİSİYATİFİ

Çin Görev Gücü direktörü olan Ely Ratner oldukça deneyimli bir bürokrat. Daha ilginci, Ratner’in Kurt Campbell’le ortak Çin karşıtı yaklaşımı sergilemiş olması…

Kurt Campbell da, Biden’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’ne atadığı bir bürokrat. Campbell’ın konsey içindeki görevi Hint-Pasifik Koordinatörlüğü.

Hint-Pasifik stratejisi, ABD’nin Trump döneminde güncellediği Asya-Pasifik stratejisiydi. Özetle ABD’nin Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinde Çin’i kuşatmasını ve baskılamasını öngörüyor.

Stratejinin isminin 2019’da Asya-Pasifik’ten Hint-Pasifik’e dönüşmesi, ABD’nin Çin’i ancak Hindistan gibi bir büyük kuvvetle dengeleyebileceği gerçeğinin gereğiydi.

ABD, bu stratejiye uygun olarak Pasifik Komutanlığını da Hint-Pasifik Komutanlığına dönüştürmüştü.

Anımsatalım: Pentagon’un 2021 bütçesinde bu komutanlığa 2,2 milyar dolarlık bir ek fon ayrılmış, yine bütçede “Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi”nin kurulması öngörülmüştü.

CAMPBELL-RATNER ORTAKLIĞI

İşte o fonu, o caydırıcılık inisiyatifini kullanacak konumdaki ABD Ulusak Güvenlik Konseyi Hint-Pasifik Koordinatörü Kurt Campbell ile ABD Savunma Bakanlığı bünyesindeki Çin Görev Gücü’nün direktörü Ely Ratner, 7 yıl önce birlikte çok önemli bir çalışmaya imza atmışlardı.

Dış İlişkiler Konseyi’nin ünlü dergisi Foregn Affairs tarafından 2014 yılında yayımlanan Campbell-Ratner ortak çalışması, “Uzakdoğu Vaatleri: Washington Neden Asya’ya Odaklanmalı?” başlığını taşıyordu.

İkili “21. yüzyılın tarihi büyük ölçüde Asya-Pasifik’te yazılacaktır” diyerek ABD’nin Asya-Pasifik bölgesine daha fazla ilgi ve kaynak ayırmak üzere dış politikasını yeniden belirlemesini istiyordu.

İşte ikili artık daha fazla kaynakla o ilgiyi gösterecek iki ayrı kurulun başına geçmiş oldular.

BIDEN’IN ÇİN TAKIMI

Sadece Kurt Campbell ve Ely Ratner mi?

Aslında Joe Biden’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’ne atadığı diğer isimler de oldukça özel isimler.

Örneğin Çin’den sorumlu direktörler Laura Rosenberger ve Rush Doshi… Örneğin Demokrasi ve İnsan Hakları Koordinatörü Shanthi Kalathil… Örneğin Teknoloji ve Ulusal Güvenlikten Sorumlu Baş Direktör Tarun Chhabra

Bu dört isim Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Kurt Campbell ile birlikte ABD’nin Çin politikalarını belirleyecek takımı oluşturuyorlar.

Bu arada Biden’ın Ticaret Temsilciliğine Katherine Tai’yi ataması da, yeni yönetimin tamamen Çin’e odaklanacağına işaret ediyor. Tai’nin anne ve babası Çin kökenli; Tayvan’dan ABD’ye göçmüşler. Katherine Tai haliyle Çince biliyor ve Çin’i yakından tanıyor. Nitekim Dünya Ticaret Örgütü’nde ABD-Çin ticaret anlaşmazlıkları için hukuk müşavirliği yapmış.

ZAMAN ÇİN’İN LEHİNE, ABD’NİN ALEYHİNE

Özetle, Biden döneminde ABD Çin’e karşı oldukça saldırgan bir strateji izleyecek. Bunun için de dışişlerinde değil ama savunma bakanlığı bünyesinde “Çin Görev Gücü” kuruyor!

Yani Biden bir bakıma Çin konusunu diplomasiden askeri alana doğru kaydırmış oluyor. Ulusal Güvenlik Konseyi içindeki Çin karşıtı takımı oluşturan beş isim de Pentagon’daki “Çin Görev Gücü” ile paralel çalışacak.

Ancak bu emperyalist saldırganlığın Çin üzerinde ele geçirebileceği bir hedef yok: Çin sakince ekonomisini büyütüyor, buna paralel olarak da ABD’nin askeri saldırganlığına karşı askeri gücünü artırarak önlem alıyor. Zaman, üretimi her yıl azalan ABD’ye değil, her yıl büyüyen Çin’e yarıyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
16 Şubat 2021

2 Yorum

Biden’ın önündeki ABD-Çin rekabet tablosu

Çin Halk Cumhuriyeti, ısrarla yeni ABD yönetimine “ilişkileri düzeltme” çağrısı yapıyor. Beijing yönetimi Çin ile ABD ilişkisinde “barışçı ve yapıcı bir işbirliği” temeli olması gerektiğini savunuyor.

Geçen hafta Çin Komünist Partisi (ÇKP) Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Yang Cieçı ülkesinin bu amacını tekrarladı ve “Çin, ABD ile ilişkisini, çatışma ve cepheleşmeye yer olmadan karşılıklı saygı ve kazanç temelinde yürütmeye hazırdır” dedi (AA, 2.2.2021).

Daha önce ülkesinin Washington Büyükelçiliğini ve Çin Dışişleri Bakanlığını da yapan Yang Cieçı konuşmasında iki önemli vurgu yaptı: 1. Çin ABD’nin dünyadaki konumuna meydan okumuyor. 2. Çin ABD’nin yerini alma niyetinde değil.

ÇİN ABD KARŞISINDAKİ TUTUMU

ÇKP Dış İlişkiler Komisyonu Başkanının açıklaması, Biden yönetimine bir çağrı elbette ama aynı zamanda Trump döneminde de ıslarla dile getirdiği bir tutum, bir çizgi aslında…

Örneğin geçen yaz ünlü ABD’li stratejist Henry Kissinger ile 30 kadar diplomatın katıldığı bir kolokyumda, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ülkesinin ABD’yle ilgili genel tutumunu özetlemişti. Wang Yi, “Çin asla ABD’ye meydan okuma, yerini alma ya da ABD ile karşı karşıya gelme niyetinde değil” demişti (Global Times, 9.7.2020).

Wang Yi, Çin’in ABD politikasının aynı olduğuna dikkat çekerek şunları söylemişti: “Çin ve ABD, farklı sistemler ve medeniyetler olarak barış içinde bir arada yaşamanın yollarını bulmalı. Çin’in ABD politikası değişmedi. Çin-ABD ilişkilerini hâlâ iyi niyet ve samimiyetle büyütmeye hazırız. ABD’deki bazı arkadaşlar Çin’e karşı ihtiyatlı davranmış olabilirler. Bir daha vurgulamak isterim ki, Çin asla ABD’ye meydan okuma, yerini alma ya da ABD ile karşı karşıya gelme niyetinde değil.”

Çin yönetimi, ABD’nin her saldırgan tavrı karşısında ısrarla bu çizgiyi savunmuştu. Örneğin yine geçen yaz ABD’nin Çin’i uluslararası düzeni yıkmaya çalışmakla suçlaması karşısında Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua ÇunyingÇin’in hiçbir zaman ABD’nin yerini alma niyeti olmadığını ve iki ülkenin orta yolda buluşması gerektiğini” söylemişti (Haber Türk, 17.7.2020).

BIDEN YÖNETİMİNDE SALDIRGANLIK İŞARETLERİ

Ancak Biden yönetiminin açıklamaları, yeni ABD yönetiminin Trump’ın başlattığı ticaret savaşlarını sürdüreceğine, dahası Güney ve Doğu Çin Denizi’nde daha saldırgan bir politika izleyeceğine işaret ediyor.

Kısacası emperyalist Washington yönetimi, Beijing’in “barışçı ve yapıcı işbirliği” tavrına karşı saldırganlığını artırarak sürdüreceğini ilan ediyor.

Neden? Çünkü emperyalist ABD’nin temsilcileri, zamanın Çin’e yaradığını, Çin’e karşı aktif tutum sergilemedikleri taktirde Çin tarafından geçileceklerini, bunun da kendi emperyalist çıkarlarını tehlikeye atacağını görüyor.

Kısası emperyalist ABD, Çin’in “dayanışmacı ve paylaşımcı küreselleşmeciliği” yerine kendi çıkarlarını gözeten “emperyalist küreselleşmeciliğin” sürebilmesini sağlamaya çalışıyor.

ÜRETİM-SÜPER GÜÇ İLİŞKİSİ

Ancak ABD saldırganlığının da genel gidişatı değiştiremeyeceğini görüyoruz. Zira elbette askeri güç önemlidir ancak genel gidişatı belirleyen tek parametre askeri güç değildir. 10 bin yıllık sınıflı toplumlar tarihi göstermiştir ki üretim biçimi ve ilişkileri eskiyen, üretimi zayıflayan süper kuvvetler yıkılır ve onların yerini yeni üretim güçleri alır: Sümer ve Mısır’dan Roma’ya, İngiltere’den ABD’ye bu gerçek hiç değişmemiştir.

Uygarlığın lokomotifliğini yapan “süper güçler” yükselir ve inişe geçer; kimi çarpışarak çöker kimi yerini adım adım bırakır. Bu tarihsel gerçeklik ABD için de geçerlidir.

Sosyalist üretim ilişkisi kapitalist üretim ilişkisinden daha üretkendir; sosyalist piyasa, kapitalist piyasadan daha verimlidir; sosyalist kültür kapitalist kültürden daha insan merkezlidir özetle…

Emperyalist ABD’nin adım adım üretim, ticaret hatta teknoloji gibi alanlarda liderliğini yitiriyor olması bundandır.

BÜYÜK DEĞİŞİMİN TABLOSU

Çin, Satın Alma Gücü Paritesine göre bir süredir dünyanın en büyük ekonomisidir. Kısa bir süre sonra, piyasa fiyatları ölçüsüyle de ABD’yi geçeceği görülüyor. ABD ile Çin arasındaki makasın son 30 yılda nasıl kapandığı, iki ekonomi modelinin hangi büyüme oranlarıyla seyrettiği iktisat teorileri açısından önemli derslerle doludur.

Üretim, elbette ticaret verilerine de yansıdı. Çin’in dünya ticaretindeki payı örneğin 2003’te yüzde 5,9’du; 2019’da yüzde 13,2’ye çıktı. ABD’nin payı aynı yıllarda yüzde 9,8’den yüzde 8,5’e düştü.

ABD’nin perakende piyasalarındaki hacmi örneğin 2009’da 4 trilyon dolar iken Çin’in hacmi 1,8 trilyon dolardı. Çok değil, sadece 10 yılda tablo değişti: 2020 yılında ABD’nin perakende piyasalarındaki hacmi hâlâ 4 trilyon dolar iken, Çin’in 5,5 trilyon dolara yükseldi.

En büyük 500 şirket içindeki tablo da büyük değişime işaret ediyor: Örneğin 2008 yılında ilk 500 şirket içinde 29 Çin şirketi vardı; gelirleri 1,1 trilyon dolardı ve toplam içindeki payı yüzde 5’ti. Sadece 10 yıl sonra tablo şöyle değişti: 2020’de ilk 500’de 129 Çin şirketi var; gelirleri 8,3 trilyon dolar ve toplam içindeki payı yüzde 25.

UÇAK GEMİLERİNE KARŞI HİPERSONİK FÜZE

Öte yandan Trump döneminde ABD’nin Çin’e ticaret savaşı açması da, o alanda ortaya çıkan büyük değişim nedeniyleydi. Çin 5G ve yapay zeka gibi en gelişmiş teknoloji alanlarında ABD’yi geçmiş durumda. Alınan patent sayısında bile büyük değişim yaşanıyor artık.

Kısacası hemen her alanda emperyalist ABD ya geçildi ya da geçilmek üzere. ABD’nin hâlâ açık ara üstünlük sağladığı alan ise askeri gücü…

İşte ABD Biden döneminde bu güce, açık ara önde olduğu askeri gücüne olabildiğince yaslanmak istiyor. Ancak orada da ölçüleri sadece bütçe büyüklüğü ve silah sayısıyla yapmanın oldukça yanıltıcı olduğunu belirtelim: Zira savunma pozisyonu, bu gibi durumlarda saldırı pozisyonundan her zaman daha avantajlıdır. Çin’in uçak gemisi avlayan hipersonik füzelere yatırımı boşuna değil…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Şubat 2021

3 Yorum

KISSINGER’IN PASİFİK TOPLULUĞU HAYALİ

UÇAK GEMİSİ AVLAYAN HİPERSONİK FÜZELER DÖNEMİ

Henry Kissinger, ABD’nin geçen yüzyıl dış politikasının en önemli isimlerinin başında geliyordu…

ABD-Çin barışının mimarı olan Kissinger, o barışın 40. yılında, 2012 yılında bir beklentisini dile getirmişti: Pasifik Topluluğu…

Kissinger’a göre Pasifik’in iki ucundaki ABD ve Çin kutuplaşmış bloklar halinde rekabet etmek yerine, ortak bir girişimin tarafı olmalıydılar.

Kissinger, Immanuel Kant’ın Edebi Barış’ına atıfla, barışın ya insanın iç görüsüyle ya da büyük bir çatışmanın sonucunda geleceğini belirterek, dünyanın bir yol ayrımında olduğuna dikkat çekmişti.

Özetle ABD ve Çin’in çatışması felaket, işbirliği ise barıştı…

İşte bunun yolu da Pasifik Topluluğu’ydu…

TRUMP’IN ÇEKİLDİĞİ ORTAKLIK

Kissinger’ın Pasifik Topluluğu hayalini anımsamama neden olan, Biden’ın yeni bir Trans-Pasifik Ortaklığı oluşturacağı haberleri oldu…

Zira Trans-Pasifik Ortaklığı Ticaret Paktı, Biden’ın başkan yardımcısı olduğu dönemin projesiydi. Görüşmeleri 2010 yılında başlamış ve 2016 yılında anlaşma imzalanmıştı.

Ancak ABD Başkanı Donald Trump Ocak 2017’de pakttan çekilmişti.

ABD çekildikten sonra 11 üye 30 Aralık 2018’de Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve İlerlemeye Açık Anlaşma imzalamıştı.

Çin ise bu süreçte çok önemli bir başka ortaklığı geliştirmişti…

Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP), sekiz yıl süren müzakerelerin ardından Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (ASEAN) 10 üye ülkesi tarafından 15 Kasım 2020’de imzalanmıştı.

Bu ortalığın en önemli özelliği ise dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluşturmasıydı.

ÇİN-ASEAN İLİŞKİSİNİN SEYRİ

Pasifik bölgesindeki siyasi ve ekonomik ortaklıkları anlayabilmek ve ondan daha önemlisi Pasifik’teki güç mücadelesinin ne yönde evrildiğini görebilmek için aslında ASEAN’daki değişime bakmamız gerekiyor…

Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ASEAN, ABD’nin komünizmi engellemek için kurduğu örgütlerden en önemlisiydi. 8 Ağustos 1967’de Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur arasında kurulan örgütün hedefi, Vietnam Savaşı’ndan kaynaklanan yeni devrimci dalgaya barikat olmaktı.

Yıllar içinde örgütün misyonu değişti. Hatta 1995’te Vietnam, 1997’de Laos ve 1999’da da Kamboçya örgüte katıldı.

ABD için örgütün 2000’li yıllardaki önemi ise Çin’e karşı denge araçlarından biri olabilmesinden geçmekteydi. ABD bu amaçla hem doğrudan ASEAN’la hem de tek tek ASEAN üyesi ülkelerle Çin’e karşı işbirliği yaptı.

Ancak 2013’te bir kırılma yaşandı. Amerika’nın Sesi, o yıl yapılan ASEAN Zirvesi haberine “ASEAN Zirvesi Çin’e yaradı” başlığını attı (10 Ekim 2013). ABD Başkanı Barack Obama, federal hükümetin kapatılması yüzünden zirveye gidememişti. Yorumlara göre Çin, Münhasır Ekonomik Bölge sorunu yaşadığı 10 ASEAN üyesinin dördüyle, bu fırsatta “ikili çözüm” olanağı yakalamıştı.

Ardından Çin adım adım ASEAN’la ilişkilerini geliştirdi ve en sonunda Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı da katarak 10 ASEAN üyesiyle Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP) imzalayıp, dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluşturdu.

BIDEN’IN YAPABİLECEKLERİ SINIRLI

Durum bu…

Ve Joe Biden’ın önceliği, ABD’nin “baş rakip” ilan ettiği Çin’i durdurabilmek…

ABD bunu Hint-Pasifik stratejisi olarak isimlendirdiği strateji ile yani Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinden Çin’i kuşatmaya çalışarak yapacak…

Yani öyle Henry Kissinger’ın hayal ettiği gibi ABD’nin Çin’le işbirliği aradığı ve Pasifik Topluluğu kurmak istediği bir durum yok.

Tersine ABD’nin makası kapatmak üzere olan Çin’e karşı daha da sertleşebileceği bir sürece girmiş görünüyoruz.

Ancak önemle belirtelim: O sertleşme tabloyu değiştirmeyecek zira “uçak gemisi avlayacak özellikte hipersonik füzeler” dönemi başlamış durumda!

Biden’ın yapabileceği iç karışıklık kışkırtmalarından ve Çin’e karşı alternatif bölgesel ortaklıklar kurmaya çalışmaktan ibaret kalacak…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
2 Şubat 2021

4 Yorum

EŞİTSİZLİK VİRÜSÜ RAPORU: SÜPER ZENGİNLER ZENGİNLEŞTİ

KÜRESEL BÜYÜME MODELİ YERİNE ÇOK TARAFLILIK

Eşitsizlik virüsü, uluslararası yardım kuruluşu Oxfam’ın hazırladığı raporun ismi…

79 ülkeden 300 ekonomistin görüşüne başvurularak hazırlanan rapor, Dünya Ekonomik Forumu’nun hemen öncesinde açıklandı.

Raporun önemli saptamaları şunlar:

6 SAPTAMA

1. Dünyanın en zengin 10 kişisi, 18 Mart 2020 ile 31 Aralık 2020 arasında servetlerini net 540 milyar dolar artırdı!

2. Mart-Aralık 2020’de milyarderlerin serveti toplam 3,9 trilyon dolar arttı ve 12 trilyon dolara ulaştı.

3. Zenginler Covid-19 salgınının ekonomik etkilerini 9 ayda atlattı, ancak yoksulların toparlanması 10 yılı aşabilir.

4. Dünya 90 yıldır gördüğü en büyük istihdam krizini yaşıyor. 100 milyonlarca insan gelirini ya da işini kaybetti.

5. 2020 yılında dünyadaki yoksulların sayısı 200 ila 500 milyon daha arttı.

6. Artan eşitsizlikle mücadele edilmediği takdirde, 2030’da salgının başlangıcına oranla 500 milyon daha fazla kişi günde 5,50 dolardan daha az parayla yoksulluk içinde yaşayabilir.

Özetle Oxfam’ın hazırladığı rapor, daha önceki makalelerimizde belirttiğimiz bir gerçeği doğruluyor: “Salgında zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı.”

Gerek Cumhuriyet gazetesinde gerekse CRI Türk’te yazdığımız ve “virüsün ekonomi-politiği” dediğimiz incelemelerimizde dikkat çektiğimiz gibi, virüs ve salgın sınıfsaldır: “Virüsün bulaşması da tedavisi de sınıfsaldır. Parası olanın kendi kişisel karantinasını oluşturarak virüsten korunduğu ancak çalışmak zorunda kalan emekçinin virüsten kaçınamadığı görülecektir. Nitekim ABD’de virüse en çok yakalananlar siyahlar ve hispaniklerdi. Nitekim İstanbul’da virüsün en çok görüldüğü yerler emekçilerin yaşadığı Bağcılar ve Esenler gibi ilçelerdi.”

2 ÖNERİ

Uluslararası yardım kuruluşu Ozfam, bu altı saptaması dışında, raporda iki de temel önermede bulunuyor:

1. Rapor, salgında en zengin 10 kişinin elde ettiği bu 540 milyar dolarlık gelirin “tüm dünya nüfusunun aşılanması” ve “hiç kimsenin salgın nedeniyle yoksulluğa düşmemesi için” yeterli olduğunu belirtiyor.

2. Rapor, bu dönemde kârını artıran küresel şirketlerden alınabilecek geçici bir vergi ile 2020’de 104 milyar dolar toplanabileceğini, bu miktarın, düşük-orta gelirli ülkelerdeki tüm çalışanlar için işsizlik yardımı ve çocuklar ile yaşlılara mali destek sağlamak için yeterli olacağını belirtiyor.

Peki, bir nevi “süper-zenginlerden daha çok vergi alma” önerisi olan bu öneriler ne kadar gerçekçi?

O servetini 540 milyar dolar artıran en zengin 10 kişi örneğin, salgınla mücadele için ne yaptılar derseniz, birkaç örnek verelim:

Örneğin Amazon’un sahibi Jeff Bezos salgınla mücadele için 125 milyon dolar, Twitter kurucusu Jack Dorsey 1 milyar dolar, Microsoft kurucusu Bill Gates 350 milyon dolar bağışladı.

Yani “süper zenginlerin” salgınla mücadeleye katkıları, salgın krizini fırsata çevirerek kazandıklarının yanında oldukça düşük paralardır…

Bu sistem içinde süper-zenginleri etkili bir vergi politikasına tabi tutmak pek mümkün değil. Zira kapitalist sistemde vergi/gelir oranına bakıldığında, aslında vergisini en yüksek ödeyenlerin işçiler, emekçiler olduğu görülecektir.

Dolayısıyla tek tek ülkeler açısından mesele kapitalist ekonomi modelinden kurtulmak, tüm ülkeler açısından da mesele yeni bir dayanışmacı ve paylaşımcı düzen inşa etmektir.

Xİ JİNPİNG’İN DÜNYAYA 7 ÖNERİSİ

Bu bakımdan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Dünya Ekonomik Forumu’nda (Davos 2021) dile getirdiği kapsamlı öneriler oldukça önemlidir.

Xi Jinping’in hepsi birbirini tamamlayan bütünlüklü önerileri şunlar:

1. Küresel büyüme modeli değiştirilmeli, mevcut zorluklardan çıkış yolu olarak çok taraflılık desteklenmeli.

2. Siyasi güven stratejik iletişim ile sağlanmalı.

3. Ülkelerin barışçıl varlığı, uluslararası hukuka uyulmasına bağlı.

4. Soğuk Savaş zihniyeti ve ideolojik önyargılar terk edilmelidir. Hiçbir ülke diğerinden üstün değildir. Hiyerarşi iddiasında bulunulmamalı ve kimse kendi sistemini diğerlerine dayatmamalı.

5. Ticaret-yatırım-teknolojik alışveriş kısıtlamaları kaldırılarak makro ekonomik işbirliğine gidilmeli.

6. Karşılıklı kazan-kazan ilkesi uygulanmalı.

7. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurum kapatılmalı.

YOKSULLARIN TALEBİ

Sonuç olarak “süper-zenginlerden daha çok vergi almak”, pratikte kapitalist dünya için mümkün değildir.

Oxfam’ın ortaya koyduğu “virüs eşitsizliği”, toplam dünya açısından ancak Xi Jinping’in önerilerinin adım adım hayata geçebilesiyle aşılabilecektir.

Yoksullar açısından hem ülkeler arasındaki uçurumu kapatmak hem de ülke içindeki sınıflar arasındaki uçurumu kapatmak, önümüzdeki yıllarda çok daha yakıcı sorun ve talep olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Ocak 2021

4 Yorum

ABD-ÇİN TİCARET SAVAŞININ BİLANÇOSU

TRUMP KAYBETİ, ÇİN KAZANDI

Donald Trump’un ABD başkanlığının bitmesine bir gün kaldı.

Trump döneminin en önemli işlerinden biri, Çin’e açılan ticaret savaşıydı.

Peki Trump giderken, o savaşta durum ne? Bir bilanço çıkaralım…

Ancak o savaş nasıl başlamıştı, hangi gerekçeyle Trump savaş açmıştı, anımsayalım…

ABD’NİN BÜYÜK TİCARET AÇIĞI

ABD-Çin ticaretinde, ABD her yıl dış ticaret açığı veriyordu. Bu Trump’ın çözmek istediği sorunların başında geliyordu.

Örneğin 2017 yılında, ABD ile Çin’in ticaret hacmi yaklaşık 582 milyar dolardı. Çin ABD’ye 432 milyar dolarlık mal satıyorken, ABD Çin’e ancak 150 milyar dolarlık mal satabilmişti. Yani ABD 2017’de Çin’le ticaretinde 282 milyar dolar açık vermişti.

Trump, işte o şartlarda 2018’de Çin’e ticaret savaşı başlatmıştı.

Peki 2018’de tablo nasıldı?

Çin ABD’ye 478 milyar dolarlık al satabilirken, ABD Çin’e sadece 155 milyar dolarlık mal satabilmişti. Yani ticaret savaşına rağmen ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık artmış, 322 milyar dolara çıkmıştı.

Ticaret savaşı 2019 yılında da Trump’ın istediği sonucu vermedi. Çin ABD’ye 452 milyar dolarlık mal satarken, ABD Çin’e 107 milyar dolarlık mal satabildi. ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık böylece 345 milyar dolara çıktı.

BLOOMBERG: TRUMP KAYBETTİ

Gelelim 2020 yılına…

Bloomberg, geçen hafta 2020 yılı için Ocak-Kasım verilerini yayımladı. Buna göre ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık, kasım ayında 287 milyar dolara ulaştı.

Son 10 yılın ticaret verilerini bir grafikle değerlendiren Bloomberg’in tespiti şöyleydi: “Çin’in ABD’ye olan ticaret fazlası Trump yönetimi boyunca artışını sürdürdü.

İşte Bloomberg bu nedenle haberine şu net başlığı atmıştı: “Ticaret savaşının kaybedeni Trump oldu”.

ABD-ÇİN İŞ KONSEYİ RAPORU: 245 BİN KİŞİLİK İŞ KAYBI

Bu arada ABD-Çin İş Konseyi, Oxford Exonomics ile birlikte “ABD-Çin Ekonomik İlişkileri: Kritik Dönemeçte Önemli Bir Ortaklık” başlıklı rapor hazırladı.

O rapor da özetle, Trump’ın Çin’e başlattığı ticaret savaşının, beklediği gibi Çin’e değil, tersine ABD ekonomisine zarar verdiğini ortaya koyuyordu.

Rapor, ABD’nin 2019 yılında Çin’e yaptığı ihracatın, ABD’de 1,2 milyon kişiye istihdam sağladığını belirtiyor ancak ticaret savaşı nedeniyle aslında bir istihdam kaybı yaşandığını saptıyor: “Ekonomiye fayda sağlamak yerine, ABD ekonomik büyümesini ve istihdamı azalttı, tahmini olarak 245 bin kişilik iş kaybıyla sonuçlandı.

Rapor, iki ülkenin geçen yıl ocak ayında imzaladığı birinci faz ticaret anlaşmasına rağmen gümrük tarifelerinin yüksek olduğunu, bunun da ticarete olumsuz yansıdığını belirtiyor. Rapora göre ticari savaş sürdürülür ve gerilim artarsa, Çin’le ayrışmanın ABD ekonomisine daha fazla zarar vereceği, bunun da istihdamı azaltacağı belirtiliyor.

OXFORD’UN İKİ SENARYOSU: KAYDEDEN ABD

Rapor, iki senaryoyu incelemiş.

İlk senaryoda, her iki ülkenin gümrük tarife oranlarını yüzde 12’ye düşürdüğü durum incelenmiş. Bu senaryoya göre “ABD ekonomisinin önümüzdeki 5 yıl içinde ek 160 milyar dolarlık reel GSYH üreteceği ve 2025 yılına kadar ek 145 bin kişiyi istihdam edeceği” hesaplanmış.

Rapor, ikinci olarak da, ticaret savaşının daha da tırmandığı bir senaryoyu incelemiş. O senaryoya göre “ABD ekonomisinde GSYH’nin gelecek 5 yıl içinde 1,6 trilyon dolar azalabileceği, 2022’de 732 bin ve 2025’te 320 bin kişilik iş kaybının yaşanabileceği” öngörülüyor.

‘ÖNCE AMERİKA’ STRATEJİSİ ÇİN’İ DURDURAMADI

Sonuca gelecek olursak…

Trump dönemi, aslında bir sentez dönemiydi. Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda bunu şöyle açıklamıştık:

“Mevcut ekonomik tablo ve hegemonik güç kaybından hareketle, 2008 yılından bu yana iki temel görüş ortaya çıktı: 1. Birinci görüşe göre ABD ‘dünya jandarmalığını’ bırakmalı, geri çekilmeli ve ekonomisini güçlendirmeliydi. Sonra yeniden ‘dünya jandarmalığına’ elbette soyunabilirdi. 2. İkinci görüşe göre ‘dünya jandarmalığı’ndan vazgeçmek mümkün değildi. ABD nasıl olsa hâlâ en büyük askeri güçtü ve kendisinden sonraki 10 ülkenin savunma bütçesinden fazla savunma bütçesi vardı. O zaman ABD yangın çıkarabilirdi, nasılsa yangından en az etkilenen yine ABD olacaktı.

Obama’nın iktidar olması, işte bu tablonun ihtiyacının sonucuydu. Obama da Irak’tan askerlerinin tamamına yakınını çekmiş, Afganistan’daki askerlerinin sayısını da azaltmıştı. Ancak ABD tekellerinin çıkarları, özetlediğimiz iki görüşün çarpışmasına neden oldu. Aslında hâlâ da çarpışıyorlar.

“İşte Donald Trump’ın ABD başkanı olması, bu çarpışmanın bir senteze ulaşmasının sonucudur. Trump öyle şans eseri başkan olan biri değildir. Dayandığı bir sınıf, temsilciliğini yaptığı emperyalist tekeller var. Trump, yukarıda özetlediğimiz iki görüşün bir sentezi olarak, ‘vekâlet bırakarak geri çekilme’ stratejisini uygulamak üzere seçilmiştir.”

İşte Trump’ın Çin’e ticaret savaşı da o “sentez” döneminin ve “önce Amerika” stratejisinin gereğiydi.

Ancak ABD’nin inişini ve Çin’in yükselişini durduramadı. Tersine, yeni araştırma raporlarına göre makasın beş yıl daha önce kapanacağı hesaplanıyor…

Özetle; Amerikan rüyası bitti, yeni bir dünya kuruluyor

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Ocak 2021

4 Yorum

ÇİN-AB ANLAŞMASININ POLİTİK DEĞERİ

‘BÜYÜK BEŞLİ MÜCADELE’ ÖNCESİ STRATEJİK HAMLELER

Çin’in son 1,5 ayda küresel çapta iki büyük hamlesi oldu:

1. Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP), sekiz yıl süren müzakerelerin ardından Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (ASEAN) 10 üye ülkesi tarafından 15 Kasım 2020’de imzalandı. Böylece dünyanın en büyük serbest ticaret alanı oluşturuldu.

2. Altı yıldır süren müzakerelerin ardından Çin Halk Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği (AB) arasında, 30 Aralık 2020’de Kapsamlı Yatırım Anlaşması imzalandı.

2019 yılında karşılıklı ticareti 650 milyar doları bulan Çin ve AB, Kapsamlı Yatırım Anlaşması ile bu ticaret hacmini hızla yükseltecekler. Ancak bu anlaşma, ekonomi anlaşmasının ötesinde, siyasi anlamı, değeri ve etkisi de olan bir anlaşmadır. Şundan:

Çin, bu anlaşmayla AB yatırımcılarına pazarını görülmemiş ölçüde açmış oldu. Bu ilk bakışta Çin’in aleyhine gibi görünen bu durum, ancak “büyük beşli mücadele” açısından, olağanüstü değerde stratejik bir hamle aslında…

SONU VE ÜST SINIRI OLMAYAN İŞBİRLİĞİ

Büyük beşli mücadele, yani ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’ın mücadelesi, 21. yüzyılın ikinci çeyreğine damgasını vuracak.

Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz gibi ABD, 1990’larda Çin’e karşı “daha geniş Batı” stratejisi belirlemişti. “Daha geniş Batı”, Çin’e karşı Rusya’yı kazanmaktı özetle…

Putin’in Rusya’sı bu stratejiyi reddetti ve Çin’le stratejik ortaklık kurdu. Öyle ki Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi, bu stratejik işbirliğini artık “sonu, üst sınırı ve kısıtlı alanları olmayan” bir işbirliği diye niteliyor (2.1.2021).

ABD Kongresi de Pentagon da Dışişleri de bu gerçeği çoktan saptamış durumda ve o nedenle “Hindistan’ı kazanmak” stratejisini hayata geçirmeye çalışıyor. Çünkü Washington biliyor ki, ABD’nin Çin ve Rusya ikilisini geniş Asya’da dengeleyebilmesi, ancak Hindistan’la ittifak yapabilmesine bağlı.

BIDEN’IN ABD-AB İLİŞKİLERİNİ RESTORE ETME HEDEFİ

ABD için Çin-Rusya işbirliğine karşı başarının bir diğer ölçütü, AB’yi bu mücadeleye katabilmesindedir. Aslında son ABD başkanlık seçimi de “üst siyaset” çevreleri açısından bu probleme çözüm bulma seçimiydi. ABD “üst siyaset” çevreleri, egemen sınıf temsilcileri, büyük tekeller, Trump’ın “önce Amerika” stratejisi ile ihmal ettiği hatta yer yer tahrip ettiği Transatlantik ittifakın yeninden restore edilmesini istiyor.

Joe Biden’ın başkanlığı, bu ihtiyacın sonucudur. Nitekim Biden AB’yle ilişkileri düzeltme hedefini, başkanlık hedef listesinin en üstlerine koydu. 

İşte Çin’in altı yıldır süren müzakereleri Biden’ın göreve başlamasından 20 gün önce sonuçlandırarak AB’yle Kapsamlı Yatırım Anlaşması yapması, bu bakımdan oldukça önemlidir.

Öyle ki, Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışması Jake Sullivan, AB yetkililerinden anlaşmayı imzalamadan önce Biden’ı beklemelerini bile istemişti: “Biden-Harris yönetimi Avrupalı partnerleri ile Çin’in ekonomik pratiklerinin yarattığı endişeleri konuşmaktan memnun olacaktır.”

ÇİN EKONOMİSİ AB İÇİN CAZİBE MERKEZİ

Ancak AB Çin’le anlaşmayı tercih etti. Çünkü salgının bütün ekonomileri tahrip ettiği şartlarda, büyük ekonomiler içinde bu yılı büyüyerek çıkaran tek ekonomi Çin oldu. Brüksel için 2021’nin de kötü olabileceği şartlarda Çin’le anlaşmak, büyük ekonomik kazançtı…

İki yıl öne Çin ekonomisinin ABD ekonomisini 2032 yılında yakalayacağı belirtilirken, bu yıl makas daraldı ve Çin’in 2028’de ABD’yi yakalayacağı hesaplandı. (Satın Alma Paritesine göre Çin ekonomisi ABD’yi zaten yakalayıp, geçmişti.)

İngiliz Ekonomi ve İş Araştırmaları Merkezi’nin (CEBR) raporu, Çin’in ekonomik büyümesini 2021’den 2025’e kadar ortalama yüzde 5,7 ve 2026’dan 2030’a kadar ortalama yüzde 4,5 oranında öngörüyor (26.12.2020).

İNİSİYATİF ÇİN’DE 

Özetle, Çin son 1,5 ayda önce Güneydoğu Asya ülkeleriyle dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluşturdu, ardından da AB’yle Kapsamlı Yatırım Anlaşması yaptı.

Bu iki anlaşma, pratikte ABD’nin ekonomi alanını daraltan hamlelerdi.

Çünkü Trump 2017’de Trans-Pasifik Ortaklığı’nı bozmuş, yerine 2018’de 11 ortaklı Kapsamlı Trans-Pasifik Ortaklığını kurmuştu. Çin’in 15 üyeli Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP) ise onu aşan bir boyutta ortaya çıkmış oldu.

ABD’nin AB’yle ilişkileri restore etme hedefini ilan ettiği ve AB yetkililerinden “Çin’le anlaşmadan önce bizi bekleyi”n çağrısı yaptığı şartlarda, Brüksel’in Çin’le anlaşmayı tercih etmesi şu anlama geliyor: ABD AB’yle ilişkileri restore edebilse bile öyle Soğuk Savaş dönemindekine benzer türden bir ilişkiyi yeniden oluşturabilmesi olası görünmüyor.

Kısacası “büyük beşli mücadelede” inisiyatif Çin’de…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Ocak 2021

2 Yorum

ÇİN’İN SALGINLA MÜCADELE DERSLERİ

KÜRESEL SALGINA KARŞI KÜRESEL İŞBİRLİĞİ

2020’nin CRI Türk’teki bu son yazısını, yılın en önemli olayının, yani Covid-19 salgının genel bir değerlendirmesine ayırmak istiyorum.

Değerlendirmeye Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) bu konudaki saptamasını aktararak başlayayım. Çin Komünist Partisi’nin değerlendirmesi ve 25 Aralık’ta bu konuda yaptığı açıklamada belirttiği sonuç şu: “Covid-19’a karşı olağanüstü zafer elde ettik.”

Batı medyası bunu “ÇKP’nin kendi kendini beğenmesi” şeklinde sığ bir yorumla haberleştirdi. Ancak burada oldukça derin bir saptama var. Üstelik sadece Çin için değil, dünya için…

Salgınla mücadelenin başarısının küresel çapta topyekûn mücadeleden geçtiği gerçeği, ÇKP’nin bu saptamasını daha da önemli kılıyor.

Artık genel bir değerlendirmeye geçebiliriz.

ÇİN’İN SERT AMA SONUÇ ALAN ÖNLEMLERİ

1. Çin, Covid-19 salgınıyla karşılaştığında ve bunun boyutu anlaşıldığında iki şey yaptı: Birincisi, salgının boyutunu iyi anlayamayan yerel yönetimdeki kritik yöneticileri değiştirdi. İkincisi, salgınla mücadeleyi, salgının görüldüğü eyalete bırakmayıp, merkezi olarak üstlendi.

2. Çin yönetimi bu aşamada Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere tüm dünyayı bilgilendirdi.

3. Çin yönetimi hızla salgının görüldüğü Vuhan’ı karantinaya aldı; sert ve disiplinli kurallar koydu. Öyle ki başta ABD’liler olmak üzere Batılı siyasetçiler, yorumcular ve gazeteler bu sert yöntemleri “Çin yönetiminin halkına zulmü” gibi sundular!

İlginç olanı, Çin’i salgınla mücadeledeki sert önlemleri nedeniyle eleştirenler, birkaç ay sonra salgın kendi ülkelerine ulaştığında, bu kez de Çin’i salgın konusunda dünyayı geç bilgilendirmekle suçlamaya kalktılar! Oysa, örneğin ABD Ticaret Bakanı’nın o insanlık dışı açıklamasında görüldüğü gibi, ABD salgından en başından beri haberdardı ve salgının Çin ekonomisine zarar vereceğini, bunun da ABD ekonomisine yarayacağını düşünüyordu!

4. Çin’in sert ve tam önlemler alabilmesinin birkaç nedeni vardı: Birincisi, Çin ekonomisi, ekonomik faaliyetleri askıya alıp tam karantina uygulayabilecek güçteydi. İkincisi, Çin toplumu, disiplinli ve dayanışmacı bir toplumdu. Üçüncüsü, 80 milyon üyeli Çin Komünist Partisi’nin kadroları salgınla mücadelenin sağlıkçılar dışındaki önemli bir neferleriydi.

AB ÜYESİNE SINIRLARINI KAPATTI

5. Salgın İtalya’ya sıçradığında, kâr odaklı kapitalist sistemin ne kadar insanlık düşmanı olabileceği gerçeği geniş kitlelerce görüldü. Çin’in sert önlemlerini “halka zulüm” diye gören Avrupa başkentleri, anında İtalya’ya sınırlarını kapattı!

İtalya’da bazı partiler ve halk hem serbest piyasa ekonomi modelini hem de AB üyeliğini sorgulamaya başladılar.

Salgın İtalya’dan İspanya’ya ulaştığında da artık “kamuculuk” ve “kamulaştırma” gibi kavramlar tartışılmaya başladı Avrupa’da…

6. AB’nin İtalya’ya sırt döndüğü şartlarda Çin ve Küba, İtalya’ya doktor heyetleri ve tıbbi ekipmanlar gönderdi.

ABD YÖNETİMİ SALGINA YENİLDİ

7. Salgın ABD’ye sıçradığında emperyalist kapitalist modelin salgınla mücadele gibi konularda ne kadar başarısız olduğu ortaya çıktı. Özel sağlık anlayışının nasıl çuvalladığı ve kamu sağlığını nasıl göz ardı ettiği görüldü.

ABD yönetimi, halkı değil kapitalist şirketlerin gelirlerini düşündüğü için Çin gibi ekonomik faaliyetleri askıya alamadı. Amerikalıların ücretsiz test yaptıramadığı, sigortası ve parası olmadığı için hastaneye yatamadığı tablolar, evsizlerin trajik sahneler oluşturduğu yıkım görüntüleri “Amerikan Rüyası”nın sonuydu…

8. ABD yönetimi bu tabloyu değiştiremeyeceğini gördüğünde, çareyi “düşman yaratmakta” buldu; Çin’i suçladı.

“Çin virüsü” diyerek ırkçılık yaptı, virüse pasaport oluşturdu. “Çin salgını geç bildirdi” diyerek yalana sarıldı. Kendisini doğrulamayan veriler nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü’nü hedef aldı.

9. ABD’nin bu yöntemi en çok Amerikalılara zarar verdi. Çünkü küresel salgına karşı küresel mücadele vermek gerekiyordu ancak ABD Çin’le işbirliği yapacağına bu ülkeye düşmanlık yaptığından, salgınla küresel mücadelede zaaflar oluştu. Bu da vaka ve ölüm sayılarında görüleceği üzere, ne yazık ki en çok Amerikalılara olumsuz yansıdı.

Özetle sosyalist Çin’e kötülük yapmak isteyen ABD yönetimi, aslında kendi halkına, Amerikalılara kötülük yapmış oldu.

VİRÜS DE SALGIN DA SINIFSAL

10. İster ABD’ye isterse Türkiye bakın; göreceğiniz ilk gerçek şudur: Virüsün bulaşması da tedavisi de sınıfsaldır.

Parası olanın kendi kişisel karantinasını oluşturarak virüsten korunduğu ancak çalışmak zorunda kalan emekçinin virüsten kaçınamadığı görülecektir. Nitekim ABD’de virüse en çok yakalananlar siyahlar ve hispaniklerdi. Nitekim İstanbul’da virüsün en çok görüldüğü yerler emekçilerin yaşadığı Bağcılar ve Esenler gibi ilçelerdi.

11. Virüsün bu sınıfsallığı kapitalist ekonomilerde şu tabloyu ortaya çıkardı: Salgında zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı. ABD’nin en zengin 400 milyarderinin serveti, salgında yüzde 34 arttı örneğin. En zengin yüzde 1’in serveti, yüzde 50’nin servetine denkti. Zenginle yoksul arasındaki makas açılıyordu yani…

KÜRESEL İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMA

Salgında bir yıl dolmak üzere. Umarız insanlık bundan büyük dersler çıkaracaktır. Zira Covid-19, son 20 yılda görülen virüslerin devamıdır. Önümüzdeki yıllarda başka virüslerin olacağı da kesindir. Bu evrimin gereğidir. Virüs gibi hızla çoğalan, yayılan ve değişen yapılar, evrimin hızlandırılmış bir görüntüsüdür bir ölçüde.

İşte bu gerçek nedeniyle, yeni salgınlarla mücadele için ülkeler önlerine “küresel işbirliğini” koymalıdır. Aşı geliştirme, aşıyı yoksul ülkelerin erişimine açma, salgınla mücadelede ekonomiden tıbbi ekipman dayanışmasına pek çok alanda yardımlaşma, Dünya Sağlık Örgütü’nün fonlarını artırma gibi ilk elden kimi önlemlere geçilmelidir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Aralık 2020

2 Yorum

ABD YAPTIRIMINA HANGİ YANITLAR VERİLMELİ?

TRUMP’IN S-400 YAPTIRIMI MESAJLARI KİMLERE?

ABD Başkanı Donald Trrump, ABD Kongresi’nin uzun zamandır istemesine rağmen uygulamadığı Türkiye’ye yaptırımı, başkanlığının bitmesine 40 gün kala uyguladı.

Hatta ABD Kongresi, sırf Trump uygulamıyor diye, yaptırımı en sonunda Pentagon bütçesi yasa tasarısının içine de koymuştu. Trump ise bütçe yasa tasarısını yaptırım nedeniyle değil ama istediği sosyal medya maddesi dahil edilmediği için veto edeceğini açıklamıştı.

Haliyle ilk soru, “neden şimdi” sorusu oldu.

YAPTIRIM’IN ZAMANLAMASI VE MESAJLARI

1. Trump, Türkiye’ye yaptırıma karşıydı. Dahası Türkiye’nin S-400 almasını da kendinden önceki ABD yönetiminin Ankara’ya Patriot vermemesine bağlayarak, haklı görüyordu. Bu durumda 40 gün kala Trump kendiyle de çelişmiş oldu.

2. CAATSA yaptırımları 12 maddeden oluşuyor ve yasa en az beşinin uygulanmasını öngörüyor. Trump’ın daha hafif olan maddeleri tercih ettiği görülüyor.

3. ABD Dışişleri Bakanlığı “Yaptırımların Türkiye’yi değil Rusya’yı hedef aldığını” iddia etti. Açıklamada şöyle dendi: “CAATSA yasasının 231. maddesi ve bugünkü eylemler Türkiye ya da ABD’nin başka bir müttefik veya partnerinin askeri potansiyelini veya savaşa hazır durumunu bozmaya yönelik değil. Aksine yaptırımlar Rusya’yı, çeşitli kötü niyetli eylemlerine yanıt olarak bir bedel ödemesini sağlamaya yöneliktir.”

Böylece Washington, Ankara’ya “pazarlığa açığız” mesajı vermiş oldu.

4. ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Christopher Ford’un yaptırım sonrası yaptığı açıklamada “Başka ülkeler de yaptırım kararımızı not etmeli” demesi önemli. ABD bu kararla, aynı zamanda Suudi Arabistan başta potansiyel S-400 müşterilerini tehdit etmiş oldu.

5. Trump 40 gün kala yaptırım kararı alarak, Biden’e “enkaz devretme” taktiğini sürdürmüş görünüyor. Ama aslında bu yöntemle Biden’e “çözüm platformu” da sağlamış oluyor. Şöyle ki, Trump yaptırım kararı almasaydı, Biden Pentagon bütçesi yasa tasarısı nedeniyle zaten yaptırım kararı alacaktı, almak zorundaydı. Şimdi başkan olduğunda eline “yaptırımı Trump uyguladı, gelin konuşalım” deme şansı geçti.

TÜRK-AMERİKAN SORUNLARI

Kuşkusuz teknik olarak ABD’nin yaptırımının nedeni S-400 görünüyor. Ama gerçekte S-400’ler Türk-Amerikan sorunlarının kaynağı değil, tersine sorunların sonuçlarından biri.

Peki sorunların kaynağı ne? Sorunlar ne zaman başladı?

Kuşkusuz Türk-Amerikan ilişkilerinde Ankara’nın, ABD’nin Özal’a rağmen birinci, Erdoğan’a rağmen ikinci Irak saldırısına Washington’un istediği ölçüde katılmamasından kaynaklı sorunlar vardı ama esas olarak bugüne biriken sorunların kaynağı 2011 yılına uzanmaktadır.

AKP hükümeti 2011 yılında ABD ve AB’yle önce Libya operasyonuna dahil olup Kaddafi’yi devirdi, ardından da yine Atlantik ittifakı içinde Suriye’de Esad rejimini devirmeye ve bu ülkeyi parçalamaya soyundu.

Şam yönetiminin direnmesi, İran’ın sahada ve Rusya’nın 2015’e kadar uluslararası platformda Suriye’ye destek vermesi, ardından Rusya’nın sahaya askeri olarak inmesi, Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesi sonrasında bir kırılma oluştu ve AKP hükümeti Suriye’de ikili bir politika izlemeye başladı:

1. Rusya’yla “normalleşti”, Rusya ve İran ile Astana Platformunu kurdu, ABD’nin PYD devleti kurma girişimine karşı Suriye topraklarında askeri operasyon başlattı. Ancak Şam’la anlaşmamakta direttiği için bu çabalar tam sonuç vermedi.

2. Tüm bu süreçte ABD’yi Suriye’de aktif müdahaleye davet etti, ABD kimyasal komplolarda Suriye’yi vurduğunda “yetmez, daha çok füze atılmalı” çağrıları yaptı, ABD’yle “Suriye’nin kuzeydoğusunda PYD bölgesine karşı kuzeybatısında ÖSO bölgesi” pazarlığı yaptı.

Sonrasında Türkiye, ABD’yle Doğu Akdeniz’de de karşı karşıya geldi.

Yani özetle S-400’den bağımsız olarak Türkiye ile ABD arasında çok sayıda sorun bulunmaktadır. Bunları yok sayarak sanki S-400’den vazgeçilse ortada sorun kalmayacakmış şeklinde değerlendirmeler yapmak doğru değildir.

TÜRKİYE İÇERİDE NE YAPMALI?

Türkiye iki kutuplu dünya koşullarında, 1975’te ABD yaptırımlarına karşı İncirlik Üssünü kapatarak yanıt verebildi. 2020’nin çok kutuplu dünyasında şartlar daha da uygun.

Peki ne yapmalı?

1. AKP hükümetinin S-400’leri, bir ölçüde ABD’yle pazarlığının kartı haline getiren, çalıştırılmasını geciktiren ve toplamda Türkiye’yi oyalayan tutumu, artık bir son bulmalı. Madem yaptırım uygulandı, Ankara S-400’leri artık çalıştırmalı!

Dahası “tam bağımsızlık” adına kendi füze savunma sistemini kurmaya yönelmeli. ABD’ye bağımlılığın kırılmasında önemli bir aşama olan “silah envanterini çeşitlendirmek” ve ortak üretimle adım adım “yerli sistem” kurabilmek hedefiyle daha uygun şartları olan Çin füze savunma sistemi için de anlaşma yapılmalı.

2. İncirlik Üssü derhal kapatılmalı. AKP’nin buna cesareti yoksa, en azından İncirlik uçuşları öncelikle askıya almalı.

3. İsrail’in güvenliğini sağlamak üzere İran’ı hedef alan Kürecik Radarı kapatılmalı. AKP’nin buna cesareti yoksa en azından öncelikle radarın faaliyeti askıya alınmalı.

TÜRKİYE DIŞARIDA NE YAPMALI?

Yaptırım, özellikle Trump döneminde ABD’nin yoğun uygulamaya başladığı bir dış politika silahı oldu. Öyle ki ABD bu silahı sadece düşmanlarına ya da rakiplerine değil, müttefiklerine karşı da uyguladı. ABD’nin AB’ye karşı uyguladığı daha düşük yaptırımlar örneğin…

ABD’nin uluslararası hukuka aykırı “yaptırım” silahı, uygulamada oldukça “kirli” sorunlara da yol açmaktadır.

İşte Sudan bunun son örneğidir. Yıllardır ABD’nin teröre destek veren ülkeler listesinde olan Sudan, ABD baskısıyla İsrail’le normalleşme kararı alınca, bu listeden çıkartıldı. Politikasını beğenmediği ülkeyi teröre destek verenler listesine alan emperyalist ABD, o ülkeye istediği şartları kabul ettirdiğinde listeden çıkarmakla ödüllendirmektedir!

Diğer yandan ABD Venezüella örneğinde görüldüğü gibi darbe girişimleriyle yıkamadığı bir yönetimi başarısız kılabilmek için petrolüne, parasına el koyabilmekte, başka ülkeleri de yaptırıma zorlayarak halkı yönetime karşı kışkırtmaktadır. Kaldı ki bu bir suçtur!

Diğer yandan İran örneğinde görüldüğü gibi ABD “kapsamlı yaptırımlarla” ve ambargoyla bir halkı toptan cezalandırmaya çalışmakta, insanlık suçu işlemektedir.

ABD’nin Çin’e karşı Trump döneminde başlattığı ticaret savaşı ve yaptırımlar da bir başka örnektir.

İşte bu nedenle dünya ABD’nin “yaptırım silahına” karşı işbirliği yapmak durumundadır. Türkiye’nin ABD yaptırımına karşı verebileceği en değerli yanıt, Astana Platformunu kurumsallaştırması, yaptırıma maruz kalan Çin başta dünya devletleriyle ilişkileri geliştirmesidir.

Ve Ankara elbette biriken sorunlarının nedeni olan Esad karşıtlığını bitirmeli ve Şam’la anlaşmalıdır.

Unutulmamalı: Emperyalistlerin yaptırımına boyun eğmenin faturası, yaptırımın kendisinden daha ağırdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Aralık 2020

3 Yorum

ABD’NİN PASİFİK CAYDIRICILIK İNİSİYATİFİ

ABD’YE TAŞERONLUK KAYBETTİRİR, ÇİN’E DOSTLUK KAZANDIRIR

ABD’nin 740 milyar dolarlık savuna bütçesinin Çin ve Asya-Pasifik açısından en dikkat çeken yanı, bütçede Çin’e karşı “Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi” kurulmasının öngörülmesidir.

ABD Kongresi, Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi için 2,2 miyar dolarlık bir fon ayırdı. Bu fon, ABD’nin Hint-Pasifik Komutanlığının bütçesine eklenecek.

Pek ABD bu fonla ne yapacak?

Pentagon’un bütçesinde bu fonun ABD’nin Pasifik bölgesindeki askeri gücünü tahkim etmek, bölgedeki ortak ve müttefiklere askeri destek sağlanması için kullanılacağı belirtiliyor.

ABD’NİN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ

Pentagon bütçesindeki bu fon, ABD’nin Hint-Pasifik stratejine işaret ediyor.

ABD, Obama döneminden bu yana Çin’i “baş rakip” olarak ilan etmiş durumda ve buna göre konumlanıyor.

İlk olarak Obama’nın Dışişleri Bakanı Hillary Clinton 2011’de “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesi açıklamıştı. Belgenin tezi özetle şuydu: “Politikaların geleceği Afganistan ya da Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak.”

Washington daha sonra bu esasa uygun olarak “Asya-Pasifik stratejisi” belirledi. Hindistan’ın önem kazanmasıyla da Trump döneminde “Asya-Pasifik stratejisi”ni, “Hint-Pasifik Stratejisi”ne dönüştürdü.

Pentagon’un 1 Haziran 2019’da açıkladığı 64 sayfalık “Hint-Pasifik Strateji Raporu” özetle şu saptamayı yapıyor: Pentagon için, ABD’nin batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölge “ABD’nin geleceği için en kritik bölge”dir. Çünkü “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7’si Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”

İşte ABD Kongresi, Pentagon’un 2019’daki bu saptamasına uygun olarak 2021 bütçesinde bir fon ayırmış oldu.

ABD’NİN ASYA’DAKİ OLASI MÜTTEFİKLERİ

Yukarıda belirttik: ABD bu fonu iki şekilde kullanacağını ilan ediyor:

1. Pasifik bölgesindeki kendi askeri gücünü tahkim edecek.

2. Bölgedeki ortak ve müttefiklerine askeri destek sağlayacak.

Peki ABD’nin bölgedeki ortak ve müttefikleri kim?

Pentagon’un 2021 bütçesinde bu sorunun da yanıtı var aslında. ABD Savunma Bakanlığı, hangi ülkelere askeri yardım yapılacağını açıklamış: İsrail, Tayvan, Baltık ülkeleri, Hindistan, Vietnam ve Japonya.

Ayrıca ABD Kongresi, bu bütçe yasa tasarısıyla, Güney Kore’deki ABD askeri sayısının azaltılmasını da yasaklamış.

Buna göre ABD’nin Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi içinde birlikte hareket etmeyi planladığı ülkeler şunlar: Hindistan, Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Vietnam.

Bu ülkeler içinde ABD açısından en kritik ülke Hindistan. Bu köşede birkaç kez yazdık. Önümüzdeki küresel mücadelenin en önemli konusu Hindistan’ı kazanmak olacak.

Zira ABD, Çin’i durdurabilmenin ancak Hindistan’la ittifak kurmaktan geçtiğini hesaplıyor ki doğrudur. Hindistan, 1,3 milyarlık nüfusuyla neredeyse Çin büyüklüğünde. Hızla büyüyen bir ekonomiye sahip. Ayrıca nükleer bir güç.

İşte ABD bu nedenle Hindistan’ı kazanmaya, Hindistan-Çin sorunlarını kaşımaya, Çin’e karşı Hindistan’a siyasi ve askeri destek vermeye çalışıyor.

ABD HİNDİSTAN’I ÇİN’E KARŞI KULLANABİLİR Mİ?

Ancak ABD’nin Hindistan’ı kazanmasının, daha doğrusu onu Çin’e karşı bir partner olarak kullanmasının öyle çok kolay olmadığını da belirtelim.

Bir kere Hindistan tarihsel kökleri derinliklerde olan bir devlet, üstelik uzunca bir süre Batı’nın sömürgesi olmuş bir devlet. Hindistan, Batı adına kolayca komşusuna karşı kullanılabilecek bir devlet değil yani…

Diğer yandan Rusya faktörü önemli. Geçen yüzyıl boyunca Hindistan’ın Rusya’yla iyi ilişkileri oldu. Öyle ki o ilişki Hindistan’ı Şanghay İşbirliği Örgütü’ne bile taşıdı. Üstelik Çin’in desteklediği Pakistan’la birlikte… Yani Çin ve Rusya ikilisi, Asya’nın iki sorunlu ülkesi Hindistan ve Pakistan’ı birliğe alarak hem birliği genişletmiş hem de Asya’nın önemli bir sorununu çözme hamlesi yapmıştı.

Diğer yandan Hindistan Çin ve Rusya’yla birlikte BRICS üyesi.

Kısacası ABD’nin Çin’e karşı Hindistan’ı kullanabilmesi pek mümkün görünmüyor.

ABD-JAPONYA-FRANSA TATBİKATI

Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi’nin Pentagon bütçesinde yer aldığı süreçte, uluslararası ajanslara bir başka dikkat çeken haber düştü.

Japon medyasına göre 2021 yılının mayıs ayında, ABD, Japonya ve Fransa, bölgede ortak askeri tatbikat yapacaklar. Haber doğruysa, ilk kez yapılacak böylesi bir tatbikatla Fransa da kendisini Pasifik’te göstermiş olacak.

Çin’i sıkıştırma amaçlı bu girişimler işe yarar mı? Yaramayacağı görüldü, görülecek.

Japonya’nın çıkarı bölgede ABD adına Çin karşıtlığı yapmak değil, tersine Çin’le işbirliği yapmaktır. ABD taşeronluğu bir şey kazandırmaz ama Çin dostluğu Japonya’ya 1980’lerdeki ekonomik atılımı yeniden sağlayabilir.

Aslında bu durum sadece Japonya için değil, Avrupa için de geçerli. Pekin’den Londra’ya kuşak ve yol inşası, yol üzerindeki her ülkeye, Avrupa dahil büyük kazanç vaat ediyor. Bundan doğrudan çıkarı olmayan tek ülke ABD.

 İşte “NATO reformu” çalışmaları sürdüren AB’nin görmesi gereken de budur.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Aralık 2020

4 Yorum

ORTADOĞU’DA ABD-İSRAİL TERÖRÜ

ÇİN’DEN ‘EN AĞIR ŞEKİLDE’ KINAMA

İran’ın nükleer programının öncü isimlerinden Muhsin Fahrizade 27 Kasım’da Tahran yakınlarındaki Abserd’de suikasta uğradı.

Böylece 2007’den bu yana İran’ın sekizinci nükleer bilimcisi öldürülmüş oldu.

2007’de nükleer bilimci Erşid Hüseyinpur uranyum zehirlenmesiyle, 2010’da fizik profesörü Mesud Ali Muhammedi evinden çıkarken bombayla, 2010’da Mecid Şehriyari bir motosikletlinin otomobiline yapıştırdığı bombayla, 2011’de Daryuş Rızayinejad evinin önünde silahla, 2012’de nükleer fizikçi Mustafa Ahmedi Ruşen bombayla öldürüldü.

NETANYAHU İŞARET ETTİ, MOSSAD VURDU

2010’da öldürülen fizik profesörü Mesud Ali Muhammedi’nin zanlısı Mecid Feşi bomba eğitimini MOSSAD’dan aldığını ve bu iş için 120 bin dolar ödendiğini itiraf etmişti.

Son öldürülen Muhsin Fahrizade’nin de İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun bizzat hedef aldığı isim olduğunu da belirtelim. Netanyahu, 2018’de “Bu ismi unutmayın” diyerek Fahrizade’yi hedef göstermişti. Aynı yıl İsrailli yetkililer MOSSAD’ın Fahrizade’ye suikast girişiminde bulunduğunu belirtmişti.

Son olayda İsrail’in rolü sorulunca Netanyahu “Bu hafta yaptıklarımın tamamını sizlerle paylaşamam” yanıtını verdi!

Ancak İsrail suikastın arkasında olduğunu gizlemek istememiş olmalı ki, 29 Kasım’da New York Times’a konuşan bir İsrailli yetkili suikastla ilgili “Dünya İsrail’e teşekkür etmeli” dedi!

BM: HUKUK DIŞI

Bu arada çok çarpıcıdır:

İsrailli gazeteci Yossi Melman suikastla ilgili İngilizce ve İbranice bir mesaj paylaştı: “MOSSAD tarafından yıllardır aranıyordu. Ölümü İran için büyük bir darbe.

ABD Başkanı Donald Trump, işte bu mesajı paylaştı!

Bu Trump’ın İsrail’in suikastını onayladığı anlamına gelmektedir. Hatta geçmiş örnekleri de dikkate alırsak, MOSSAD’ın bu operasyonu Beyaz Saray ve CIA’nın oluruyla yaptığını söyleyebiliriz!

Kaldı ki ABD daha bu yılın başında İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi füzeyle öldürmüştü. Uluslararası hukuku ayaklar altına alan bu terör saldırısı, 9 kişi tarafından hazırlanan bir BM raporuyla “hukuk dışı” ilan edilmişti!

İSRAİL’İN BIDEN’A MESAJI MI?

Peki bu son suikastın hedefi neydi?

ABD başkanlık seçimi bitmiş, İsrail’in çok memnun kaldığı Trump kaybetmiş ve İsrail’in karşı çıktığı nükleer anlaşmayı İran’la imzalayan Obama’nın yardımcısı Biden başkan seçilmişti.

Biden’a koltuğa oturmadan bir ay önce, “sakın nükleer anlaşmaya geri dönme” mesajı mı veriliyordu aslında?

Burayı biraz açalım:

Obama Afganistan ve Irak’tan çekilme programı başlatmıştı. Ancak ABD yönetimi bölgeden çekilirken, İsrail’in güvenliğini garantiye almak için İran’ı “uluslararası sisteme dahil ederek” sınırlama taktiği izlemişti. İşte İran’la yapılan nükleer anlaşma bu nedenleydi. İsrail bu anlaşmaya karşı çıkmış ama Obama uygulamıştı.

Trump başkan olunca bu anlaşmadan çekildi ve İsrail’i oldukça memnun etti. Gerçi Trump da Obama döneminde başlatılan programı izliyor ve Afganistan ile Irak’tan çekilmeyi sürdürüyordu. Ancak Trump yönetiminin İsrail’in güvenliği için izlediği yol, Obama’dan farklı olarak İran’ı “tam ablukaya” almak ve İran’a karşı bölgede bir Arap-İsrail ittifakı kurmaktı.

Nitekim Trump bunu belli ölçülerde uyguladı ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi ülkelerle İsrail’i “normalleştirdi”. Trump Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı ve büyükelçiliğini buraya taşıdı, İsrail’in yasadışı bulunduğu Golan Tepelerindeki “egemenliğini” tanıdı, önceki yönetimden farklı olarak İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini uluslararası hukuka aykırı görmediğini ilan etti vb.

Kısacası Trump, İsrail’in en memnun kaldığı ABD başkanlarının başında geliyordu.

O nedenle İsrail Yerleşim Birimleri Bakanı Tzachi Hanegbi, Biden’ın ABD’deki başkanlık seçimini kazanması ve Obama döneminde yapılan nükleer anlaşmaya dönmesi halinde, bunun İsrail ile İran arasında şiddetli bir çatışmaya kadar gidebileceğini söylüyordu (AA, 5.11.2020).

BIDEN’IN İRAN POLİTİKASI

Peki Biden’ın İran’la yeniden nükleer anlaşmaya dönme olasılığı var mı?

Aslında bu çok olası görünmüyor. Nitekim Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, konvansiyonel füze teknolojisi gibi konularda önemli taviz vermediği müddetçe anlaşmaya dönüş olamayacağını zaten açıklamıştı.

Kabinesinin ağır toplarını ilan ettiği gün dile getirdiği “gereksiz çatışmalardan uzak durulacak” sözleri, Biden’ın, Obama’nın başlattığı ve Trump’ın da uyguladığı Afganistan ve Irak’tan çekilmeyi sürdüreceğine işaret ediyor. Bu, kuşkusuz Beyaz Saray’ın İran politikasına da yansıyacak.

Öteden beri ABD içinde bir kanat İran’ın sadece İsrail-Körfez ittifakıyla durdurulamayacağını, asıl Türkiye’nin bu cepheye dahil edilmesi gerektiğini, nitekim ABD’nin Irak ve Suriye’den İran’ı çıkarabilmesinin de ancak Türkiye ile mümkün olabileceğini savunmaktadır.

Ancak Türkiye’nin Rusya ve İran’la Astana Platformu’nda işbirliği yaptığı, dahası bu işbirliği sayesinde bazı problemleri de (örneğin son olarak Karabağ) çözebildiği şartlarda, Washington’un Ankara’yı bu tür bir işbirliğine çekebilmesi, ancak oldukça pahalı bir koz sayesinde gerçekleşebilir. Fakat bu da değişen dünya dengeleri açısından artık pek olası görünmemektedir.

ÇİN’İN SORUŞTURMA VURGUSU

Son olarak Çin Halk Cumhuriyeti’nin İranlı nükleer bilimciye suikasta sert tepki gösterdiğine dikkat çekelim.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua Chunying, “suikastın Çin’i şoke ettiğini ve bu şiddet eyleminin en ağır şekilde kınandığını” belirtti.

“Çin, bölgesel gerilimi artıran ve bölgesel barış ve istikrarı baltalayan her türlü eyleme karşı çıkıyor” diyen sözcü, olay hakkında soruşturma yapılması arzusunu dile getirdi.

Çin’in ABD ambargolarına rağmen hem İran’ın hem de Venezüella’nın en önemli petrol müşterisi olduğunu belirtelim.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Kasım 2020

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: