Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Bahçeli’nin siyasi ajandası

Devlet Bahçeli, MHP’nin genel başkanı seçildiği 1997 yılından bu yana, Türk siyasetinin en önemli aktörlerinin başında geliyor.

2002 yılında Başbakan Yardımcılığını yaptığı Bülent Ecevit hükümetinin yıkılmasındaki rolünden, Tayyip Erdoğan’a başkanlık yolu açmasına kadar 27 yılda pek çok kritik hamleye imza attı.

Hamleleri Türkiye’ye kaybettirdiyse de kendisine ve desteklediklerine kazandırdı. Bu özel kayıp-kazanç tablosunu sadece Bahçeli’nin mi, yoksa yola Soğuk Savaş partisi olarak çıkan MHP’nin hanesine mi yazmak gerekir, siz takdir edin…

Bahçeli’nin Erdoğan ve Akşener mesajları

Bahçeli, 31 Mart öncesinde Erdoğan’a ve 31 Mart sonrasında Meral Akşener’e yaptığı çağrı ile yine Türk siyasetinde iz bırakacak hamleler yapıyor.

31 Mart’tan önce “yasanın verdiği yetkiyle bu son seçimim” diyen Erdoğan’a adeta “bizi bırakma” diye yalvaran Bahçeli, 31 Mart’ta ortaya çıkan siyasal tablo nedeniyle partisinin başından ayrılma kararı alan Akşener’e çağrı yaptı bu kez: “Sayın Meral Akşener ayrışma kararından vazgeçmeli. Partinin başında kalmalıdır.

Peki ne oldu da Bahçeli daha düne kadar çok sert tepki gösterdiği Akşener’e böyle siyasi jest yapar oldu? Ne oldu da Bahçeli MHP’den kopmuş, MHP’ye muhalefet etmiş Akşener’den partisinin başında kalmasını istedi?

‘Plana sadık kal’

Geçen yılki cumhurbaşkanlığı seçim sürecine dönelim…

Sadece Akşener değil, Sinan Oğan da Bahçeli’ye muhalefet ederek MHP’den kopan isimdi. Mayıs 2023 seçiminde ilk turda cumhurbaşkanı adayıydı. Önemli bir tabana dayanıyordu. Arkasında, yine Bahçeli’ye muhalefet ederek MHP’den kopmuş Ümit Özdağ’ın liderlik ettiği Zafer Partisi vardı. Yani MHP’den kopmuş iki tane yaklaşık MHP büyüklüğünde parti vardı.

Akşener’in liderlik ettiği İYİP Altılı Masa’da Kemal Kılıçdaroğlu’nun cephesindeydi. Ümit Özdağ ve Sinan Oğan ittifakı ise üçüncü bir yol açmaya çalışıyordu. Ama ilk turun ardından ilginç bir durum yaşandı. Sinan Oğan AKP-MHP’nin Cumhur İttifakı’nı destekledi, asla dediği siyasetçilerle kol kola girip aynı cephede mevzilendi; Ümit Özdağ ise bir protokol imzalayarak Millet İttifakı’nı destekledi.

Asıl ilginci de şuydu: Sinan Oğan bu ani dönüşünü gece yarısı “plana sadık kal” mesajıyla yaptı. Ortada nasıl bir plan vardı, açık değil. Ama neticede Erdoğan, Anayasa’nın 101. maddesine aykırı olarak üçüncü kez seçildi.

Altılı Masa süreci

Geçen yılki cumhurbaşkanlığı seçim sürecine yeniden dönelim…

Akşener, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını dayatmasına tepki göstererek Altılı Masa’dan kalkmıştı. Ekrem İmamoğlu ya da Mansur Yavaş çağrısıyla aday olmayınca da tekrar masaya dönmüştü. (O sürecin ayrıntıları için bkz: Aytunç Erkin, Masa, Kırmızı Kedi, 2023).

O süreçte Erdoğan da Bahçeli de masadan kalkan Akşener’e sıcak mesajlar vermişti. Bahçeli, Altılı Masa kurulmasından önce de Akşener’e “evine dön” çağrısı yapmıştı.

Ya bugünkü “partinin başında kal” mesajı?

Akşener’in rafa kaldırılan davetiyesi

Akşener Altılı Masa’yı dağıttı, seçime “hür ve müstakil” olarak girdi. Muhalefet partisi olarak da iktidardan çok ana muhalefet partisini hedef alan bir seçim kampanyası yürüttü. Erdoğan ve Bahçeli çok memnundu ama daha önce İYİP’e oy vermiş seçmen memnun değildi; oyu yüzde 3.7’de kaldı. Seçmen böylece Akşener’e emeklilik bileti kesmiş oldu.

İYİP daha çok oy alarak CHP’ye kaybettirse ve seçimden AKP-MHP ortaklığı zaferle çıksa, Akşener’i Cumhur İttifakı’na davet edip, yeni anayasa sürecinde kullanacaklardı.

Seçim kaybedildiği için şimdi partisinin başında, muhalefete muhalefet görevinde daha yararlı görüyorlar. Çünkü CHP’nin birinci, AKP’nin ikinci parti durumunda olduğu siyasi tablo sürprizlere açık…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Nisan 2024

1 Yorum

Atlantik-Avrasya hattındaki yeni sorun

NATO 5 Nisan günü Brüksel’de 75. yaşını kutladı. Kutlama programına katılan Dışişleri Bakanları, dört ay sonra yapılacak zirvede alınacak kararların ilk taslakları üzerinde görüş alışverişi yaptı.

ABD/NATO’nun önünde iki temel konu var: 1) NATO Asya-Pasifik’e nasıl genişletilecek? 2) Ukrayna’daki “uzun savaş” nasıl sürdürülebilecek?

Bir de NATO’nun önünde yeni genel sekreterin belirlenmesi sorunu var. 16 Mart’ta yazmıştım: “ABD, İngiltere ve Almanya’nın adayı Hollanda Başbakanı Mark Rutte. Ancak Romanya Devlet Başkanı Klaus Iohannis de adaylığını açıkladı. Genel sekreter oybirliğiyle seçileceğinden ve Romanya kendine oy vereceğinden, bir uzlaşma olmadığı takdirde bir tıkanma yaşanacağı görülüyor. Bu, 2014’ten beri genel sekreter olan Jens Stoltenberg’in belki de beşinci uzatma almasına neden olacak.”

Yeni bir seçenek daha belirmiş görünüyor: Estonya Başbakanı Kaja Kallas’ın ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın desteğiyle NATO’nun yeni genel sekreteri olabileceği değerlendiriliyor.

ABD’nin NATO’yu Pasifik’e genişletme çabası

NATO’nun Asya-Pasifik’e nasıl genişletilebileceği konusu, ABD açısından en önemli konu. Çünkü ABD gelecekte hesaplaşacağı asıl rakibinin Çin olduğu gerçeğine göre hazırlık yapıyor. Bu amaçla AUKUS, QUAD gibi ittifaklar kurdu, Japonya ve Güney Kore’yi bir savunma ortaklığı içinde askerileştirmeye başladı.

Ancak NATO’nun kuruluş tüzüğü, ABD’nin elini sıkıştırıyor. Çünkü NATO bir “Kuzey Atlantik” örgütü. Washington bunu dolaylı aşmak için iki hamle yaptı:

1) Japonya ve Güney Kore’yi NATO ortağı yapıp, bu ilişkileri koordine edebilmek için de Tokyo’ya “NATO irtibat ofisi” açmaya çalıştı. Fransa’nın itirazı nedeniyle ofis şimdilik kurulamadı.

2) ABD’nin 50. eyaleti Hawaii, Pasifik’te bulunduğu için ve NATO da tüzüğü gereği Kuzey Atlantik örgütü olduğu için, 5. maddenin kapsamı dışındaydı. ABD’nin Hawaii Adaları’nı sorumluluk alanına katabileceği öne sürüldü.

Ukrayna’da NATO ortak misyonu

Fakat ABD açısından daha sıcak ve yakın konu ise ikincisi; Ukrayna’da “uzun savaş” stratejisini sürdürebilmek.

ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken, “Ukrayna’nın eninde sonunda NATO üyesi olacağını, bunun için net bir yol haritasının şimdiden belirlenmesi gerektiğini” söyledi. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de “Ukrayna’yı uzun yıllar boyunca desteklememiz gerekiyor” dedi.

Ancak Trump’ın ayak seslerinin de duyulmaya başladığı Washington’da Ukrayna konusunda Biden politikalarına itirazlar yükseliyor. Bu durumda Ukrayna nasıl desteklenecek?

ABD’nin buna bulduğu “yol” şu: Ukrayna’da NATO ortak misyon kurmak! Bunu “Savaşa gireceğimiz anlamına gelmiyor, NATO’nun koordinasyon, eğitim, planlama imkanlarını Ukrayna’yı desteklemekte kullanmak anlamına geliyor” diye sunuyorlar. ABD’nin bu tarz hamlelerinin bir bütünlük içinde olduğunu da belirtelim. Zira daha önce de NATO ile Ukrayna’nın Polonya’da “Taktik-Analiz Merkezi” kurması ele alınmıştı.

CHP’nin önündeki sorun

Meselenin bizi ilgilendiren kısmı öncelikle şu: “Savaşa girmeyeceğiz” denilerek kurulsa bile, Ukrayna topraklarında “NATO ortak misyonu” kurmak, Moskova açısından NATO’nun savaşa iyice dahil olması anlamına gelir. Diğer yandan Ukrayna cephesindeki eksik mühimmat için ABD’nin Türkiye ile “ortak üretim” yoluna girmesi, Türkiye’yi bu savaşa iyice bulaştırmış olacaktır.

Yani Erdoğan’ın Beyaz Saray’daki 9 Mayıs programı, ülkemiz için risklerle doludur. Dolayısıyla Türkiye’nin yeni birinci partisinin, Atlantik’te ağırlık artırmaya çalışan ikinci partisi üzerinde bağımsızlıkçı, bölgeci ve Atlantik-Avrasya hattında dengeci bir basınç oluşturup oluşturmayacağı kritik önemdedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Nisan 2024

1 Yorum

İsrail’in İran’ı vurmasının 4 nedeni

İsrail’in Şam’da İran konsolosluğunu vurması, “uluslararası hukukun ihlali” düzleminde değil, ancak “terör” düzleminde ele alınabilir. Çünkü İsrail’in ikinci bir ülkenin topraklarında üçüncü bir ülkenin diplomatik temsilciliğini hedef alması, bir devlet terörüdür.

Kuşkusuz İsrail son tahlilde bir terör devletidir. İsrail 1948’de kurulurken, devlet aygıtı ve mekanizmaları, Haganah ve İrgun terör örgütlerinin üzerinde inşa olmuştu. Bu iki terör örgütü, sadece ordunun, güvenlik ve istihbarat mekanizmalarının kökü değil, sonrasında İsrail’de hükümetleri kuran iki partinin de kökü durumundaydı.

Bir kaç örnek verecek olursak: İzak Rabin, Ariel Şaron, Moşe Dayan gibi isimler Haganah üyesiydi. Bugün Gazze’de soykırım uygulayan resmi “İsrail Savunma Kuvvetleri”, Haganah’ın devamıdır. Haganah’dan ayrılanların kurduğu Irgun ise Kral David Oteli’nin bombalanması ve Deir Yassin katliamı gibi terör eylemlerine imza atmış bir örgüttü. İsrail siyasetinin önde gelen partilerinden Likud’un çekirdeğini oluşturan Herut, Irgun’un devamıydı.

Netanyahu ABD içinde gedik açma peşinde

Peki İsrail Suriye topraklarında neden İran’ı hedef aldı? Meselenin İsrail açısından, daha doğrusu Netanyahu açısından bir kaç boyutu olduğu anlaşılıyor:

1) Gazze’de işler İsrail hükümetinin istediği gibi ilerlemiyor. ABD Refah için çizgi çekti. Dahası Biden açık açık Netanyahu’dan rahatsızlığını dile getiriyor. Hatta ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğü, İsrail’de başka bir hükümeti olası gördüğünü rapor etti. Diğer yandan Biden, Netanyahu yerine savaş kabinesinin önemli isimlerinden Gantz ile çalışmaya başladı. Kısacası Netanyahu hükümeti topun ağzında. İsrailliler istifasını, Gantz ise erken seçim istiyor.

Netanyahu İran’ı vurarak bu sıkışmışlığını iki yönlü açmaya çalışıyor: İran karşısında hem içeride hem de dışarıda etrafında kenetlenme sağlayarak, siyasi pozisyonunu sağlama almaya çalışıyor. İran’ın sahaya çekilmesi durumunda, Netanyahu ABD içinde de bir kırılma yaşanacağını, İran karşıtlarının ve İsrail yanlılarının Biden’ı sıkıştıracağını, bunun da üzerindeki Biden basıncını hafifleteceğini hesaplıyor.

İsrail, Golan’daki mevzisini koruma peşinde

2) İsrail, İran’ı hedef alarak, “direniş eksenine” karşı bölgede hamle üstünlüğü kazanmaya çalışıyor. 3H’ye, yani Hamas, Hizbullah ve Husiler’e, İran’ı vurarak mesaj veriyor.

3) İsrail, Şam’da İran konsolosluğunu vurarak, Suriye topraklarındaki pozisyonunu da korumaya çalışıyor. Zira Gazze’deki durum, İsrail’i istemediği şekilde Golan’da da zor durumda bırakabilir. Nitekim Rusya’nın bu bölgede bir karakol kurması, İsrail açısından istenmeyen bir durum oluşturdu.

Tel Aviv yönetimi işte bu nedenle Suriye topraklarına saldırılar düzenleyerek ve İran’ı hedef alarak, Golan’daki pozisyonunu sağlama almak istiyor.

İsrail, ABD’nin çekilmesini önlemeye çalışıyor

4) İsrail ve Ortadoğu uzmanlarının üzerinde en çok durdukları olasılık ise İsrail’in İran’ı hedef alarak ABD’yi bölgeye çekmeye çalıştığı şeklinde…

Kuşkusuz ABD varlığının Ortadoğu’da artması, İsrail’in güvenliğine kalkan oluşturması demek. Ancak ABD’nin Ortadoğu’da kuvvet artırmaya niyeti yok. Nitekim ABD’li yetkililer, İsrail’in saldırısının ardından İranlı yetkililere “ilgimiz yok” mesajı gönderdiler.

Çünkü İsrail ABD’yi Ortadoğu’ya çekmeye çalışsa da, ABD’nin buna gücü ve niyeti yok; bir kaç cephede birden savaşıyor ve hepsine yetişemiyor. O nedenle 7 Ekim’den hemen sonra açık açık “savaşın bölgeselleşmesini” istemediğini bölgedeki aktörlere bildirmişti.

Tersine bugün ABD’nin başında Irak ve Suriye’nin kuzeyinden çekilmeye zorlanmak sorunu var. Irak hükümeti açık açık “topraklarımdan çık” dedi ve IŞİD Karşıtı Koalisyonun geleceği müzakere ediliyor. Irak’tan çıkan bir ABD’nin ise Suriye’de kalabilmesi pek olası görünmüyor.

İşte İsrail ABD’nin Irak-Suriye hattından çekilmesini “direniş ekseninin” zaferi olarak görüyor. O nedenle Suriye’de ve Irak’ta İran’ı hedef alarak, aslında ABD’nin yeni kuvvet getirmesini değil, mevcut kuvvetini götürmesini önlemeye çalışıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Nisan 2024

Yorum bırakın

Tabanın Erdoğan’a İsrail tepkisi

Erdoğan 31 Mart seçiminden iki gün önce İstanbul Sancaktepe’deki mitingde halka şöyle sesleniyordu: “İnsanımızın Gazze hassasiyetini istismar etme peşinde koşan fırsatçıların, ahlaksız ve asılsız söylemlerine prim vermeyin.”

Ama halk Erdoğan’ı dinlemedi, çünkü Erdoğan’ın iddia ettiği gibi Gazze eleştirileri “ahlaksız ve asılsız” değildi, gerçekti. Bu nedenle de Gazze hassasiyeti taşıyan AKP tabanından YRP tabanına oy kaydı; Fatih Erbakan liderliğindeki YRP, CHP ve AKP’nin ardından üçüncü parti oldu.

Erdoğan, seçim sonrasında toplanan AKP MYK toplantısında Gazze’nin oy kaybına neden olduğunu kabul etti: “Gazze krizi gibi elimizden gelen her şeyi yaptığımız ve bedel ödediğimiz bir meselede dahi siyasi saldırıları savuşturmayı, kimi çevreleri ikna etmeyi maalesef başaramadık.”

Erdoğan’ın “sürekli u dönüşlü” İsrail politikası

Erdoğan elbette Gazze konusunda inandırıcılıktan uzak. Çünkü 22 yıldır İsrail’le her normalleşmesinde ilk söylediğinin tersini söylüyor olması ve daha önemlisi söylediği ile yaptığının uymaması, artık üzeri örtülemeyecek derecededir.

Örneğin kamuoyunun neden İsrail’le ticaretin sürdüğüne yönelik tepkileri karşısında seçimden yaklaşık 15 gün önce şöyle demişti Erdoğan: “Hiçbir siyasetçinin cesaret edemediği duruşu ‘one minute’ diyerek ortaya koyduk.

Oysa aynı Erdoğan, İsrail’le normalleşme süreçlerinden birinde ise “one minute” tepkisine şu açıklamayı getirmişti: “Benim tepkim moderatöreydi. İsrail’e, Peres’e veya Musevilere değildi.

İsrail devleti de, Netanyahu hükümeti de bu gerçeğin farkında. Nitekim bir keresinde Netanyahu şöyle demişti: “Eskiden Erdoğan bana her 3 saatte bir Hitler derdi. Şimdi 6 saatte bir diyor fakat şükür İsrail-Türkiye ticareti arttı.

Özetle, İsrail Gazze’de Filistinlilere soykırım yaparken, Türkiye’nin İsrail’le ticareti sürdürüyor olması AKP tabanında tepki gördü; Erdoğan’ın fiilen değil ama sözlü olarak İsrail’e karşı sert tepki göstermesi bu kez tabanını ikna etmeye yetmedi.

AKP-İsrail temas trafiği

Peki Erdoğan Gazze konusunun oy kaybettireceğini gördüğü halde neden taktik bir hamle yapamadı? Ya da şöyle soralım: Müslüman olmayan kimi ülkeler bile Gazze’deki soykırımı nedeniyle İsrail’le ticareti kesmişken, Erdoğan neden buna cesaret edemedi? Türkiye’nin İsrail’le yıllık 8 milyar dolarlık ticaret hacmi, “Almanya bizi kıskanırken” çok mu kritik önemde?

Erdoğan İsrail’le ticaretten çok, Yahudi lobisi üzerinden Batı finans merkezlerinden alabileceği büyük borçların peşinde. Önceki Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın en önemli görevi Yahudi örgütleriyle iyi ilişki kurmaktı; bunu Yahudi finans kapitali girişine çevirmekti ve İsrail üzerinden ABD’yle ilişkileri restore etmekti. İnternette arama motoruna Murat Mercan ve Yahudi örgütleri, üstüne Erdoğan ve Yahudi örgütleri yazarsanız, son 3-4 yılda yapılmış ne çok temas olduğunu görürsünüz.

Erbakan’ın basıncı

Tabanın Gazze dışında, İsveç’in NATO üyeliğine onaya da tepki gösterdiği anlaşılıyor. Seçim sonucunu yorumlayan YRP lideri Erbakan da o görüşte: “Bu sonucun oluşmasında İsrail ile siyonist katillerle ticareti devam ettirme ayıbı ve utancı çok büyük bir rol oynamıştır. Terör örgütlerine kucağını açan İslam ve Kur’an düşmanı İsveç’in göz göre göre NATO üyeliğine onay verilmesi bu sonucun oluşmasında rol oynamıştır.”

Erdoğan’ın İsrail’e karşı eylemli tepki gösterememesi, ABD’nin talebi ile İsveç’in NATO üyeliğine onay vermesi, AKP’nin ikinciliğe düşmesinde ve YRP’nin üçüncülüğe çıkmasında etkili olmuşken, Erdoğan’ın 9 Mayıs’ta Beyaz Saray’da Biden’la görüşecek olması elbette iktidarın durumunu daha da zorlaştıracaktır.

Ne çare, neoliberal program içinde Batı finans kapitaline muhtaç Erdoğan’ın yapabilecekleri sınırlı…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Nisan 2024

1 Yorum

31 Mart sonucunun dış politikaya etkisi

Seçimden sonra dile getirilen tezlerden biri şu: AKP’nin yerel seçimde ikinci parti konumuna düşmesi nedeniyle Erdoğan’ın eli zayıfladı, Batı ne isterse yapmaya mecbur kalacak, Türkiye kaybedecek…

Bu tezin hiçbir geçerliliği yok. Çünkü Erdoğan’ın eli güçlüyken de Batı’nın istediklerini yapıyordu!

AKP TBMM’nin üçte iki çoğunluğunu aldığında Erdoğan ABD’nin BOP eşbaşkanı oldu. Erdoğan Irak’a saldırıda kullansın diye ABD’ye Türkiye’nin limanlarını, havaalanlarını açtığında eli güçlü bir başbakandı.

Çok eskide mi kaldı dediniz? Daha dün Erdoğan ABD’nin talebiyle İsveç’in NATO üyeliğini onaylarken güçlü cumhurbaşkanı değil miydi? Erdoğan son 10 yıldır ABD ve AB’nin talebiyle milyonlarca sığınmacıyı fon karşılığında Türkiye’de tutarken güçlü cumhurbaşkanı değil miydi?

Neoliberal ekonomi – dış politika ilişkisi

21 yılın dış politika tavizlerini burada listelemeye gerek yok, tablo ortada.

“Seçim sonrası eli zayıfladı, Batı’nın istediklerini yapmaya mecbur kalacak” varsayımı, Erdoğan’ın Atlantik düzeni karşıtı olduğu hayaline dayanıyor. Oysa Erdoğan hep Atlantikçidir. O düzen içinde zaman zaman taktik seviyede itirazlarda bulunması, stratejik konumunu değiştirmez. Kaldı ki neoliberal ekonomi programı uygulayan birinin Atlantik düzeninin dışında olma şansı yoktur.

Evet, Türk dış politikasın yönünü belirleyen en önemli etkenlerden biri uygulanan ekonomik programdır. Neoliberal program ile Atlantikçilik birbirinin bütünleyenidir. Şöyle de söyleyebiliriz: Neoliberal programı uygulayan hükümetlerin Atlantik düzeninden çıkma şansı yoktur; o düzenin içinde en fazla taktik seviyede itirazları olur. O itirazlar da “stratejik değerlenme” çabasıdır.

İşte Erdoğan’ın sabah “Eyyy ABD” dedikten sonra akşam ABD’nin talebini yerine getirmesinin “sırrı” buradadır.

Dış politikanın borç bulma sorunu

Erdoğan’ın dün “nas” diyerek faizleri düşürmesi neoliberal programın dışında değildi. Hatta uygulanan “kur korumalı programla” ortaya çıkan “Türk doları” sonucu, tam da neoliberalizmdi. Büyük sermaye transferleri oldu, her neoliberal programın kaçınılmaz sonucu gibi, zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı…

Bu sermaye transferlerinin, bu belli kesimleri zenginleştirme programının sonucu olarak kasa boşaldı. Dolayısıyla Erdoğan’ın önüne ikinci bir sorun olarak, iktidarını sürdürebilmek için “büyük borç” bulma sorunu çıktı. İşte bu da Türk dış politikasını etkileyen yeni faktör olarak önümüzde duruyor.

Kaldı ki Erdoğan zaten bu faktör nedeniyle yeniden “Amerikan açılımı” denilecek bir sürece başlamıştı. Hükümet temsilcilerinin “beyaz sayfa” güzellemeleri altında savunma sanayisinde NATO müdürlükleri kurmak, savunma diyalog grupları oluşturmak, ortak üretim işbirlikleri aramak, ABD’nin talebiyle Yunaistan’la normalleşerek Doğu Akdeniz’de geri adım atmak gibi hamlelerle 9 Mayıs’a gelinmişti. Yani Erdoğan’ın 4 yıldır Biden’la Beyaz Saray’da görüşme umudu işte böyle doğmuştu.

Yani “9 Mayıs’ta taviz” 30 Mart günü vardı, 31 Mart sonucuyla ortaya çıkmadı.

Dış politika dinamiği

31 Mart seçim sonucunun dış politikaya etkisi için asıl üzerinde durulması gereken konu şudur:

AKP’nin 2019 yerel seçimindeki yüzde 44 oyu, yüzde 35’e geriledi. CHP’nin 2019’daki yüzde 30 oyu ise yüzde 37’nin üstüne çıktı.

Peki CHP’nin yüzde 37’nin üzerine çıkarak birinci parti olmasındaki “belirleyici yeni oylar” kimlerin oyudur? Açık ki iktidarın neoliberal ekonomi programına tepki gösterenlerin oyudur; açlığa mahkûm edilen emekliler, yarısı asgari ücretle çalıştıran işçiler; özetle ezilenler, yoksullar, emekçiler, alt sınıflar…

Kısacası emekçiler neoliberal ekonomi programına itiraz oyu kullandı.

Diğer yandan AKP’nin Gazze politikası ile ABD ve NATO’nun taleplerini yerine getiren tutumunun da tepki oylarına dönüştüğü ortada.

Sonuç olarak neoliberal ekonomi programına itiraz ile dış politikadaki tavizlere itirazları topladığınızda, ortaya önemli bir “dış politikayı etkileyen dinamik” oranına ulaşırsınız.

Dolayısıyla bugünün meselesi şudur: CHP, bu dinamiğe dayanarak Türkiye’nin dış politikasını değiştirmeye ve bunun için AKP’ye basınç uygulamaya yönelecek mi? AKP’deki “neoliberal ekonomi – Atlantikçilik” ilişkisi ne yazık ki -belki biraz daha alt tonda- CHP’de de mevcut.

Dolayısıyla yarının meselesi de şudur: Sosyalistler, CHP’nin yukarıda işaret ettiğimiz dinamiğe dayanarak dış politikayı değiştirmeye yönelmesini zorlayabilecek mi?

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
2 Nisan 2024

1 Yorum

Emeklilerin kestiği siyasi fatura

31 Mart 2024 yerel seçimi, emeklilerin iktidara “siyasi fatura” kestiği ve 10 ay sonra “asıl genel seçim bu” dediği bir seçim oldu.

Tabii ben bu analizi gazeteye teslim ettikten sonraki saatlerde iktidar şapkadan bir tavşan çıkarmadıysa!

17.00’deki ilk işaret

Saat 17.00 itibariyle Erdoğan’ın “yol ve dava” arkadaşlarına “sandığı terk etmeyin” çağrısı yapması ve iktidarın İstanbul adayı Murat Kurum’un “manipülasyona dikkat edelim” demesi, işlerin iktidar açısından iyi gitmediğinin ilk işaretiydi.

İkinci işaret ise her seçimde hızla iktidarı yüzde 80 bandında gösteren Anadolu Ajansı’nın seçim sonuçlarını açıklamaya bir türlü başlamamasıydı.

Üçüncü işaret ise ilk veriler akmaya başladığında iktidara yakın medyanın İstanbul başta pek çok yerde AKP’yi geride göstermek zorunda kalmasıydı.

AKP’ye Nas ve Gazze yanıtı

10 ay önce yapılan genel seçim sonuçlarının aksine bir sonuç ortaya çıktı. O gün genel seçime yansımayan ekonomik tablo, bugün yerel seçime yansıdı. Talepleri yerine getirilmeyen ve insanca yaşama çıtasının çok altına mahkum edilen milyonlarca emekli, iktidara esaslı bir yanıt vermiş oldu.

Seçime damgasını vuran elbette öncelikle ekonomiydi ancak siyasal faktörleri de, hele de AKP tabanında önemi olan yeni dış politika gündemini de dikkate almalıyız.

Özellikle AKP’nin Gazze’deki soykırıma karşı uygulamada hiçbir şey yapmaması ve tabanının talebine rağmen İsrail’le ticareti kesmemesi, AKP’de önemli bir oy kaybına neden olmuş görünüyor.

Diğer yandan Erdoğan’ın ekonomik tablo nedeniyle yeniden bir “Amerikan açılımı”na dönmesinin, daha düne kadar 15 Temmuz’un arkasında olduğunu belirttiği adreslerle yakın işbirliğine girmesinin, ABD ve NATO’nun taleplerini yerine getirmesinin, AKP tabanında tepki gördüğü anlaşılıyor.

31 Mart’ın siyasete yansıması

Peki bu sonuçları nasıl yorumlamalıyız?

1) AKP iktidarının “nas”lı neoliberal ekonomi uygulamasının altında ezilen emekliler başta tüm alt sınıflar, iktidara “siyasi fatura” kesti.

2) Emekliler sadece iktidara yanıt vermekle kalmadı, muhalif bloktan ayrılarak yola çıkan kimi siyasilere de “emekli ol” uyarısı yaptı. Millet İttifakı içerisindeki partilerin, CHP lokomotifliği olmadığı taktirde, rayların üzerinde kalabilecek potansiyel taşımadığı görüldü.

3) “İstanbul’u kazanan, Türkiye’yi kazanır” diyordu Erdoğan. İstanbul’u kaybetti ama devleti “seçim aktörü” haline getirerek Türkiye’yi kazanmayı sürdürebildi. Şimdi ikinci kez İstanbul’u kaybetmesi, artık Türkiye’yi de kaybedeceğinin işaretidir.

4) Seçim AKP açısından da CHP açısından da önemli sonuçlar doğuracaktı. CHP açısından belki erken kurultayı dayatacaktı ama AKP açısından da erken seçim olasılığı taşıyacaktı. Dolayısıyla sonuçları aynı zamanda Türk siyasetinin son 14 yılına damga vuran Erdoğan-Kılıçdaroğlu ikilisi için de “birlikte” bir yenilgi olarak yorumlayabiliriz. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin genel başkanlık koltuğuna dönme olasılığı kalmadı ve “yasaya göre son seçimim” diyen Erdoğan’ın kucağında, artık bir de meşruiyet sorunu var.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1.4.2024

2 Yorum

AKP’nin Amerikan açılımı

Seçime üç kala, Ankara-Washington hattında dikkat çeken temaslar yaşanıyor.

ABD Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesi heyeti Ankara’da. Komite Başkanı Mike Rogers, Kıdemli Üye Adam Smith ile üyeler Salud Carbajal ve Veronica Escobar, sırasıyla Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı İbrahim Kalın’la görüşüyor.

Öte yandan Dışişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Kemal Bozay, ABD Temsilciler Meclisinde enerji, ticaret, mali hizmetler ve bütçe komiteleri mensuplarından oluşan bir heyetle görüşüyor.

Tarafların açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla toplamda Erdoğan’ın 9 Mayıs’ta ABD’ye yapacağı ziyaretten Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğine, Ukrayna’dan Gazze’ye, Karadeniz’den Akdeniz’e, Yunanistan’dan Azerbaycan-Ermenistan konusuna, PKK/YPG’den IŞİD’e, F-16’dan enerji güvenliğine neredeyse her konuyu ele almışlar. Sanırsın Temsilciler Meclisi üyeleri değil, ABD hükümetinin bakanları!

Erdoğan’a açılan kapı

ABD heyetinin Türkiye’nin güvenlik kare ası durumundaki Akar-Güler-Fidan-Kalın dörtlüsü ile görüşmüş olması pek çok açıdan dikkat çekici. Bu dörtlü, belki de AKP içinde Türk-Amerikan ve NATO ilişkilerinin en hararetli savunucuları durumunda…

Bu dörtlünün özellikle İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanması sürecindeki rolleri, Meclis adına muhataplarına söz vermeleri, fazlasıyla dikkat çekiciydi.

Nitekim, ABD’nin talebiyle İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanması, öncelikle F-16 satışı kapısını açtı. Erdoğan şimdi o kapıdan geçerek 9 Mayıs’ta ABD’de, dört yıldır istediği şekilde, Beyaz Saray’da Joe Biden ile görüşmeyi umuyor.

Savunma ve ekonomi kapanı

Arada olanlar mı?

ABD yatırım bankası JP Morgan, “Türkiye’yi 2024’ün potansiyel büyük hikayelerinden biri olarak görüyoruz” dedi. Bir diğer ABD yatırım bankası Goldman Sachs, seçim sonuçlarından bağımsız olarak Türkiye’de hem parasal hem de mali politikanın devam edeceğini raporladı. Kısacası ABD finans kapitali, 31 Mart sonrası için Erdoğan’a göz kırptı.

Ve yine bu süreçte ABD’nin talebiyle Türk-Yunan normalleşmesi başlatıldı, Doğu Akdeniz’deki “Mavi Vatan” tutumundan geri adım atıldı, 7 Ekim’den bu yana İsrail’e yüksek perdeden sözlü tepki gösterildi ama uygulamada örneğin ticaretin kesilmesi konusunda en ufak adım atılmadı.

Savunma Sanayii Başkanı Haluk Örgün, 18 Şubat’ta Antalya’da yaptığı konuşmada, başkanlık bünyesinde bir “NATO müdürlüğü” kuracaklarının “müjdesini” verdi. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, 13 Mart’ta yaptığı açıklamada, Stratejik Mekanizma altında “Türkiye-ABD Savunma Ticareti Diyaloğu” grubu kurduklarını duyurdu. Ve en önemlisi; NATO’nun yeni planlamalarında Türkiye’ye önemli roller verildi.

31 Mart taktiği mi, mayıs programı mı?

Açık ki son aylarda ortaya çıkan bu tablo, yeni bir duruma işaret ediyor. Siyasi ve ekonomik nedenler, Erdoğan’ı yeniden bir “Amerikan açılımı”na itmiş görünüyor. Bunun ne kadarının gönüllü ne kadarının zorunlu olduğu ayrıca tartışılır.

Kuşkusuz Türkiye’de her “Amerikan açılımı”, aynı zamanda “Kürt açılımı” ve “Yeni Anayasa açılımı” potansiyeli de taşır. Baksanıza, Erdoğan daha dün oy veren kitlesini bile hedef aldığı DEM Parti’nin yönetimine bugün “Parti yönetimi ülkeye ve kendi tabanına siyasi irade sahibi olduğunu ispatlamalı” çağrısı yapıyor; TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş “Yeni Anayasa” için hazırlıklara başlıyor.

Peki Erdoğan ve Kurtulmuş’un hamleleri 31 Mart seçim taktiği mi, yoksa “mayıs programı”nın adımları mı? Göreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mart 2024

1 Yorum

Çin ve Rusya’ya açılan “özel savaş”

Sadece Rusya değil, Çin de terörün hedefinde. Moskova’daki saldırının öncesinde ve sonrasında, Çin doğrudan Pakistan’da hedef alındı:

1) 20 Mart’ta, Çin’in işlettiği Gwadar Limanı idari binasına düzenlenen ilk saldırıda beş güvenlik personeli öldü.

2) 26 Mart’ta Dasu Hidroelektrik Santrali projesinde görevli personeli taşıyan servise saldırıda beş Çinli, bir Pakistanlı personel öldü.

Kuşak ve Yol’a saldırı

Gwadar Limanını bu köşede birkaç kez ele almıştık. Kuşak ve Yol’da kritik öneme sahip ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridorunun parçası.

Önemi şu: Çin gemileri Arap/Fars Körfezi’nden çıkınca Pakistan’daki Gwadar Limanına demirliyor, petrol limandan boru hatlarıyla Pakistan’ın kuzeyine ve Çin’in Kaşgar kentine ulaştırılıyor. Çin bu şekilde hem yol ve yakıt tasarrufu sağlıyor ama daha önemlisi, ABD’nin etkili olduğu Malaka Boğazını baypas etmiş oluyor. Petrolün bağlandığı Kaşgar ise Sincian-Uygur Özerk Cumhuriyeti’nin batısında. (Bu arada Keşmir bölgesi de Çin, Hindistan ve Pakistan’ı birleştiren coğrafyadadır. Yani ABD’nin Uygur ve Keşmir meselelerine burnunu sokması, enerji-politik nedenledir.)

20 Mart’ta terör saldırısına uğrayan Gwadar Limanı idari binası da limana 7 km mesafedeydi ve doğrudan Çin hedef alınmıştı.

26 Mart’taki saldırıda hedef alınan servis aracı ise Dasu Hidroelektrik Santrali projesinde çalışanları taşıyordu. Pakistan’ın Hayber Pahtunhva eyaletindeki santral, Çin-Pakistan ekonomik işbirliğinin önemli işlerinden biri.

Özetle bir haftada iki kez, teröristler, Çin’in Pakistan’daki kurum ve projelerini hedef almış oldu.

İran-Pakistan-Çin hattı

Gwadar Limanına saldırıyı Belucistan Kurtuluş Ordusu’na (BLA) bağlı Majeed Tugayı üstlendi. Tam burada anımsamamız gereken bir olay daha var.

IŞİD’in İran’da 3 Ocak’ta terörist saldırılar düzenlediği süreçte, Belucistan Kurtuluş Cephesi de İran’ı hedef almıştı. İran sonrasında Pakistan topraklarında bu örgüte misilleme düzenlemişti. İki ülke arasında kısa süreli bir gerginlik oluşmuştu.

İran’ın eş zamanlı olarak farklı terör örgütleri tarafından hedef alınması elbette tesadüf değildi.

3 Ocak’ta İran’ı hedef alan saldırılardan sonra işaret etmiştik: ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri varlığının gerekçesi IŞİD’le mücadeleydi. Irak hükümetinin “IŞİD bitti, topraklarımı terk et” dediği süreçte IŞİD aktif hale geliyor ve İran, Irak, Suriye ve Türkiye’de terör eylemleri düzenliyor, “kullanışlı düşman” olarak ABD’nin askeri varlığının sürmesine gerekçe üretiyor!

IŞİD 22 Mart’ta bu kez Moskova’da ortaya çıkıyor. 20 ve 26 Mart’ta ise Çin BLA tarafından Pakistan’da hedef alınıyor.

Bunlar tesadüf mü?

ABD’ye yarayan terör

Moskova’ya terörist saldırıyı incelediğim son makalemi şu sözlerle bitirmiştim: “Orta Asya’dan Ukrayna’ya, Irak ve Suriye’den Karadeniz’e, geniş coğrafyamızda çok boyutlu bir güç mücadelesi sürmektedir; sadece faile işaret eden parmaklara bakmak aldatıcı olabilir, o nedenle geniş siyasi arka plana bakılmalıdır.”

Nitekim Rusya Devlet Başkanı Putin de “Terör saldırısının kimin eliyle gerçekleştirildiğini biliyoruz, ilgi odağımızda ise azmettirenler var” diyerek saldırıyı üstlenen IŞİD’i azmettirenlere işaret etti.

Emperyalist ABD’nin hedefinde hangi ülke varsa, o ülkeyi hedef alan terörist saldırılar yaşanıyor. Adları ne olursa olsun, o terörist örgütlerin saldırıları son tahlilde ABD’ye yarıyor.

Çünkü terör, ABD’nin “özel savaş” yönteminin bir parçasıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mart 2024

3 Yorum

Moskova’ya terörist saldırının siyasi arka planı

22 Mart’ta Moskova’da bir konser salonunu hedef alan ve 130’dan fazla insanın ölümüne yol açan terörist saldırı, Rusya’nın da merkezinde olduğu geniş coğrafyamızdaki güç ilişkileri açısından dikkat çekici.

O nedenle saldırının siyasi arka planını analiz etmeliyiz öncelikle…

ABD IŞİD’e, Rusya Ukrayna bağına işaret ediyor

Moskova’daki terörist saldırının ortasında, daha operasyon sürerken, ABD’li yetkililerin “saldırıya Ukrayna’nın ya da Ukraynalıların dahli olduğuna ilişkin bir emare yok” açıklaması yapması, fazlasıyla şüpheli.

Oysa Putin başta Rus yetkililer “Ukrayna bağı”na işaret ediyor, teröristlerin Ukrayna’ya geçme hazırlığındayken yakalandığının altını çiziyor.

Öte yandan saldırıyı IŞİD’in üstlenmesi meseleyi daha da ilginç kılıyor. ABD’nin “kullanışlı düşmanı” IŞİD, ağırlıklı olarak üç aydır “yeniden” sahnede: ABD’nin hedef aldığı ülkelerde; İran, Türkiye, Irak, Suriye ve Rusya’da saldırılar düzenliyor!

3 Ocak’ta İran’ı, 22 Mart’ta Rusya hedef alan kanlı saldırılar, yeri, büyüklüğü ve etkisi bakımından iki ülke için de ilkti. Bu iki takvim arasında, Irak, Suriye ve Türkiye’de de IŞİD eylemdeydi.

YPG devletçiği kaldıracı olarak IŞİD

Bölgenin son dönemdeki en önemli tartışma konularının başında, ABD’nin askeri varlığı sorunu geliyor. Rusya, İran ve Türkiye’nin oluşturduğu Astana Platformu’nun da ele aldığı konulardan biri bu.

İşte ABD’nin Irak ve Suriye’den çıkarılmasının gündeme geldiği, Iraklı yetkililerin “IŞİD bitti, topraklarımızda ABD’ye gerek yok” dediği ve “IŞİD karşıtı koalisyonun” varlığının müzakere edilmeye başlayacağı süreçte IŞİD ortaya çıktı ve üç aydır saldırılar düzenliyor.

IŞİD, 2014’ten itibaren ABD tarafından PYD/YPG’ye uluslararası meşruiyet sağlamanın aracı olarak değerlendirilmişti. “Kötü IŞİD’e karşı insanlığı savunan iyi PYD/YPG” teması Atlantik medyasında ince ince işlendi. Böylece Suriye’nin kuzeyinde bir PYD/YPG devleti yolunun taşları döşenmiş oldu.

Ancak ABD’nin Irak’tan çekilmesi demek, Suriye’den de çekilmeye mecbur kalması demekti. ABD’nin Suriye’den çekilmesi ise PYD/YPG devleti inşa sürecinin çökmesi demekti.

İşte IŞİD’in tam da bu süreçte, ABD’nin bölgedeki varlığını sürdürmesine gerekçe üretecek şekilde yeniden aktif olması, elbette onun “kullanışlı düşman” olma özelliğiyle ilgiliydi.

Ukrayna cephesine özel savaş ihracı

Meselenin Ukrayna cephesi boyutu da önemli. ABD’nin daha çatışmanın ortasında parmağıyla IŞİD’i gösteren tutumu karşısında, Rus yetkililerin “Ukrayna bağı”na dikkat çekmesi önemli. Önümüzdeki günlerde netleşecektir.

Bu boyut konusunda bir siyasi arka plan analizinde altını çizebileceğimiz iki unsur var:

1)Nuland’ın isrifası”nı ele aldığım 22 Mart tarihli son yazımda anımsatmıştım. Kiev’i son olarak 31 Ocak’ta ziyaret eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Ukrayna operatörü Nuland, buradan Putin’e “savaş alanında güzel sürprizler” sözü vermişti!

2)Ukrayna’ya özel savaş ihracı” başlıklı 2 Mart tarihli yazımda iki olasılığı incelemiştim: “ABD ve İngiltere nasıl ‘uzun savaş’ sürdürecek? Ya Ukrayna’ya ‘savaşacak asker’ gönderecekler ya da Ukrayna’ya ‘özel savaş’ ihraç edecekler.”

Kısacası, Orta Asya’dan Ukrayna’ya, Irak ve Suriye’den Karadeniz’e, geniş coğrafyamızda çok boyutlu bir güç mücadelesi sürmektedir; sadece faile işaret eden parmaklara bakmak aldatıcı olabilir, o nedenle geniş siyasi arka plana bakılmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mart 2024

2 Yorum

Nuland’ın istifası: Ukrayna stratejisinin çöküşü

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland’ın istifası sıradan bir olay değil. Çünkü hem Nuland sıradan bir diplomat değil, hem de istifasının gerisinde “istifaya zorlanma” işaretleri var.

İstifanın nedenlerine geçmeden önce, bilmeyenler için Nuland’ı tanıtalım:

Kurabiyeci diplomat

Victoria Nuland, her şeyden önce ABD’nin “operasyonel” diplomatlarındandı.

Ukrayna’da 2014’te düzenlenen “turuncu darbe” sırasında eylemcilere dağıttığı kurabiyelerle hafızalara kazınan Nuland, Rusya’yı hedef alan Ukrayna stratejisinin uygulayıcılarındandı.

Hatta Nuland, “Ukrayna halkının jeopolitik yönelimini” değiştirmek için yaklaşık 5 milyar dolar harcadıklarını da övünerek açıklamıştı.

İllüzyonist Atlantik medyası tarafından “demokrasi” diye pazarlanan 2014’teki Maydan olayları, yani turuncu darbe, arkasında bizzat ABD’nin olduğu ve Rusya’yı hedef alan kapsamlı bir operasyondu.

Bizzat ABD Başkanı Barack Obama, 3 Şubat 2015’te CNN’e verdiği röportajda ABD’nin bu hükümet darbesindeki rolünü ortaya koymuştu: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.

Kısacası Nuland’ın elinden yenilen, aslında kurabiye değildi; Ukrayna’nın Rusya’ya karşı “ileri karakol” yapılmasında yutulan zokaydı!

Nuland’ın son başarısızlığı

Bugün sürmekte olan Ukrayna-Rusya savaşı, gerçekte 2014’te başlayan bir Rusya-ABD çatışmasıdır.

Ve tüm bu süreç boyunca, Nuland hep başrolde oldu. Son olarak 31 Ocak 2024’te Kiev’i ziyaret eden Nuland, buradan Putin’e “savaş alanında güzel sürprizler” sözü vermişti! Sözünü tutamadan istifa etmek zorunda kaldı.

Nuland’ın son görevi, Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski ile Genelkurmay Başkanı Zalujni arasındaki sorunları çözmekti. Çözemedi, Zelenski yeni bir genelkurmay başkanı atadı, Zalujni Londra’ya büyükelçi olarak gönderildi.

ABD’nin Ukrayna hesabı tutmadı

ABD’de Nuland’ın istifası sonrası ona ateş püskürenler, izlediği çizginin doğurduğu sonuçlara tepki gösterenler var. Bunlardan biri de CIA’in eski üst düzey yetkililerinden olan terörle mücadele uzmanı ve gazeteci Philip Giraldi. Eski CIA yetkilisi Giraldi, “Nuland’ın ABD-Rusya ilişkilerini bozarak dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirdiğini” belirtti.

Kurabiyeci Victoria Nuland’ın “kötü mirası” ortada. Ama meseleyi şöyle de yorumlayabiliriz: Nuland’ın istifası, uygulayıcısı olduğu Ukrayna stratejisinin çöküşüyle ilgilidir. Çünkü:

– 2014’teki darbe sonrasında Ukrayna’yı NATO’ya üye yapacaklardı, olmadı. Tersine Donbas’taki Rus nüfusun yaşadığı bölgeler bağımsızlık kararı aldılar. Bağımsızlık kararı alan bölgelerden Kırım Rusya’ya katıldı.

– Sonrasında Ukrayna cephesi üzerinden Rusya’yı gerileteceklerini düşündüler, olmadı. Bu kez Kırım’dan sonra Donbas cumhuriyetlerini de kaybettiler.

– Güya yaptırımlarla Rusya’nın ekonomisi bozulacak ve muhalefet Putin’i devirecekti; tersine Avrupa ekonomileri bozuldu, Putin yüzde 88 ile başkanlığını pekiştirdi.

Kısacası ABD’nin Ukrayna stratejisi başarısız oldu, Putin Ukrayna’nın hem en önemli sanayi bölgesini hem de Karadeniz açısından en kritik olan yerleri Rusya’ya kattı.

Olan Nuland’ların kurabiyesini yiyerek “zehirlenen” Ukraynalılara oldu. Yönetenlerin emperyalistlerin çıkarlarına alet olduğu yerde, bedelini kanlarıyla hep yoksul halk ödüyor ne acı ki…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mart 2024

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın