Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

AKP-MHP’nin Kürt Açılımı

Cumhur İttifakının 2023 (ya da erken seçim) planı netleşiyor: AKP-MHP ittifakının “Kürt Açılımı” anlamına gelen bu plana, daha somut olarak “HDP’yi CHP’yle ittifaktan uzak tutma operasyonu” diyebiliriz.

Daha iyi anlatabilmek için, bir süredir yapılmakta olan karşılıklı mesajlaşmaları anımsamamız gerekiyor:

AKP’den HDP’ye: CHP’yle bedava dostluk kurmayın

Bu köşede 19 Haziran’da “Konu: HDP’nin oyu” başlıklı bir inceleme yazmıştık. AKP’li Mehmet Metiner’in “Kürtleri yanlış politikalarla HDP’nin kucağına itmenin vebali ağır olur” (Yeni Şafak, 11.6.2021); Sırrı Süreyya Önder’in “Mevcut iktidar gidecek de gelecek olan kör bıçağıyla bekliyor gibiyken neyle umutlanacağız?” (Gazete Duvar, 12.6.2021); Selahattin Demirtaş’ın “Kimse bizi iki kötü arasında tercihe zorlamaya kalkmasın” (Politik Yol, 14.6.2021) ve Altan Tan’ın “Neden Erdoğan’a keskin bir düşmanlık, öbür tarafa bedava bir dostluk kuruyorsunuz? Kürtler, Cumhurbaşkanlığı seçiminde altından değerli bir fırsat yakalayacak. Bu fırsatı iyi değerlendirmeleri gerekir” (Medyascope, 15.6.2021) mesajlarını değerlendirmiştik.

Ve “Erdoğan’ın MHP’den vazgeçmeden Kürtlerin oyunu almaya ihtiyacı olduğunu” belirtmiş, “HDP’nin bölünerek Öcalan üzerinden bir parçasının Cumhur İttifakı’na eklemlenmesi beklentisi konuşuluyor” demiştik.

Erdoğan-Bahçeli operasyonu

Bu mesajlaşmaların ardından 9 Temmuz’da Diyarbakır’a giden Erdoğan iki temel mesaj verdi:

1)Diyarbakır’da 2005 yılında ne demişsek bugün de aynı yerdeyiz.” (Erdoğan 2005’te “Kürt sorunu benim sorunumdur” demişti ancak sonraki yıllarda da birçok kez “Kürt sorunun olmadığını” dile getirmişti.)

2) “Çözüm sürecini biz başlattık ama sonlandıran biz olmadık.”

Peki bu çizgi değişikliği AKP-MHP ittifakında çatlak yaratır mı? Hayır. Çünkü Devlet Bahçeli’nin Erdoğan’dan üç gün önce grup toplantısında verdiği şu mesajlar, aralarında bu konuda bir uzlaşma olduğuna işaret ediyor: “Kürt’ten terörist olmaz, teröriste Kürt denilemez. Diyen varsa bu milletin evladı olamaz. Var diyen varsa vatan hainidir.”

Sarayın dört hedefi

AKP’nin HDP’yle kaldığı yerden yeniden bir “Kürt açılımı” yapması, pek olası değil. AKP o nedenle, MHP’ye de kabul ettirerek, bir başka açılıma yönelmiş görünüyor:

1) Sarayın birinci hedefi, “HDP kapatma davası” gibi nedenlerle AKP’nin Kürt oylarının erimesini engellemek.

2) Sarayın ikinci hedefi, HDP yerine Kürtlerle açılım yaparak, Cumhur İttifakına yeni Kürt oyları kazandırmak. (Bu hedef için yeniden Öcalan’a başvurulacak.)

3) Sarayın üçüncü hedefi, HDP’yi bölmek; içinden yeni bir parti çıkmasını sağlamak (Bazı HDP’lilerin HDP’ye karşı yeni parti hazırlıkları basına yansıdı.)

4) Sarayın dördüncü hedefi, HDP’nin CHP’yle ittifak yapmasını engellemek.

Erdoğan’ın CHP’ye kurduğu tuzak

SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran, “Erdoğan’ın Diyarbakır söylemleri kime yarar” (Sabah, 17.7.2021) başlıklı yazısında, aslında bu hedefleri dolaylı doğruluyor.

Duran, Erdoğan’ın yeni çıkışının “HDP’yi baskılama hedefi” taşıdığını, Bahçeli’nin de Erdoğan gibi “Kürt seçmeni, Millet ittifakı tarafına bırakmamak gerektiğini gördüğünü” belirtiyor.

Duran’ın yazısında daha dikkat çeken kısım ise Erdoğan’ın CHP’yi sıkıştırma taktiğini anlattığı bölümdü: “CHP ve İP, özerklik ya da anadilde eğitim konularına giremedikçe Erdoğan’ın yeni söylemi ile HDP arasında sıkışacak. Onlar bir şey vaat edemezken Erdoğan kimlik hakları ile ilgili reformlara ve çözüm süreci iradesine sahip çıkıyor olacak. Kılıçdaroğlu ve Akşener, HDP’ye açık destek verirse bu defa Erdoğan’ın ‘hiçbir zaman meşru demokratik hukuk düzeni içinde siyaset yapmayı düşünmeyen’ HDP ile neden birliktesiniz sorusuna muhatap olacak.”

Kısacası HDP’nin yüzde 10 oyu, sarayın yeni operasyon alanını oluşturmuş durumda. O oyun bir bölümüne ve kendi Kürt oylarının erimemesine çok ihtiyacı olan Erdoğan, her türlü aracı çekmecesinden çıkarmaya ve yeni araçlar oluşturmaya başladı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Temmuz 2021

1 Yorum

Afganistan görevi hangi ulusal çıkarın gereği?

Türkiye’nin ABD ve NATO çekilirken Afganistan’da görev yapması gerektiğini savunanların “neden” sorusuna tek bir doyurucu yanıtı yok.

Bazıları, TRT’deki dizilere uygun argümanlar üretmeye çalışıyor: “Türkiye dünyanın yarısıdır” diyor; “Türkiye’yle baş edemeyen ABD çekilirken, yerini mecburen bize bırakıyor” diyor.

Bazıları, jeopolitikçi anlayışla, “harita öyle istiyor” diyor.

Bazıları, Azerbaycan’dan Orta Asya’ya uzanan klasik Turancı söylemlere sarılıyor.

Bazıları da, Türkiye’nin ABD’ye karşı Avrasya güçleriyle hareket ederek Afganistan’da bulunacağını iddia ediyor. Bu görev ABD’ye karşıysa, neden ABD’yle müzakere ediyoruz ve neden karşılığında ABD’den mali ve lojistik destek istiyoruz peki?

Mehmetçik bagaj mı taşıyacak?

Türkiye’nin Afganistan görevi konusuna mesafeli duran ve risklere dikkat çekenlerin temel argümanı ise şu: “Afganistan hükümet güçleri ve Taliban, Türkiye’nin Kabil havalimanı görevini onaylamazsa, orada işgalci konumuna düşeriz.”

Bu doğruya yanıt vermeye çalışanlar ise şu itirazı dile getiriyor: “Türkiye Afganistan’da hiç muharip güç olmadı, şimdi de olmayacak. İşimiz havalimanını işletmek ve güvenliğini sağlamaktan ibaret.”

Ciddi ciddi ekranlardan bunu söyleyebiliyorlar! Sonucu da şunu soramıyor tabii: Mehmetçik havalimanında yer hizmetleri çalışması mı yapacak? Uçağa bagaj mı taşıyacak? Yolcuların pasaport kontrolünü ve üst aramasını mı yapacak?

Görev bunlarsa, Mehmetçiğe ne gerek? ABD parasını bastırıp sivil personel yerleştirsin!

Uydurulan en tuhaf gerekçe ise Afganistan’dan Türkiye’ye göçü engellemek! Sanırsın göç için uçak kullanılıyor ve Mehmetçik Türkiye’ye yasadışı yollarla girecek olanları havalimanında engelleyecek!

Türkiye’nin bu görevden ulusal çıkarı ne?

Özetle, bu görevi savunanlar “neden” sorusuna ciddi bir yanıt veremiyor.

Türk ordusu “neden” Afganistan’da görev yapmalı? Yani Türkiye’nin bu işten çıkarı ne? Bu soruya yanıt verilmediği müddetçe, yok “harita istiyor”, yok “Türkiye dünyanın yarısı”, yok “görev aslında ABD’ye karşı” gibi gerçek olmayan savunmaların hiçbir anlamı olmaz.

Evet, Türkiye’nin Afganistan’da görev yapması hangi ulusal çıkarımızın gereğidir? Petrol kazancı mı? Bakır başta maden gelirleri mi? Afganistan’a inşaat yapabilme avantajı elde etmek mi? Aklımıza gelmeyen bir başka maddi kazanç mı?

Bakınız, bunların toplamı bile, bir ülkede işgalci konumunda bulunmanın karşılığı olamaz. Kaldı ki bunlar “egemen sınıfın” çıkarlarıdır sonuçta!

Ancak iktidarın Afganistan’da görev almak istemesinin nedeni bunlar bile değil. Bu görev, sadece ve sadece Erdoğan’ın iktidarını koruyabilmek için ihtiyacı olan “olası” siyasi ve ekonomik desteğin bedelidir. Yani sırf Erdoğan iktidarını sürdürebilsin diye Mehmetçik orada bulundurulacak.

Türkiye-Rusya-İran işbirliğine sabotaj görevi

Görünen o ki, devletin koridorlarında şu gerçeği de düşünen kalmamış: ABD’nin Türkiye’yle ilgili en rahatsız olduğu konu nedir? S-400 mü? Geçiniz, S-400 sorunun sonucudur; sorun ortadan kalktığında bir önemi kalmaz.

Nedir peki? ABD’nin en rahatsız olduğu konu Türkiye’nin Rusya ve İran’la işbirliğidir. ABD, dikkatini Türkiye-Rusya işbirliğini bozmaya vermiş durumda. Libya’yı da, Suriye’de İdlib’i de, Karadeniz’i de, bu işbirliğini sabote edebileceği zeminler olarak görüyor.

Şimdi o zeminlere Afganistan da ekleniyor. Washington, Türkiye’nin Afganistan’da havalimanı bekçiliği görevini, Türkiye-Rusya-İran işbirliğini sabote edebilecek bir fırsat olarak görüyor.

Ama ne yazık ki Ankara’da bu gerçeği kimse görmüyor. Ya da görüyorsa bile sesini çıkarmıyor.

Henüz Akar ile Austin arasında “mali ve lojistik destek” pazarlığı sürüyorken, bu tarihi hatayı engellemeye çalışmayı sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Temmuz 2021

4 Yorum

88 şairin bilmediği Çin

9 Şubat 2019 tarihli Yeni Şafak şöyle yazıyordu: “2017 yılından beri Çin hükümeti tarafından esir tutulan Doğu Türkistanlı dünyaca ünlü halk ozanı Abdurrehim Heyit, şehit oldu.” Haberin devamında ozanın Çin işkencesine ancak 2 yıl dayanabildiği belirtiliyordu.

Aynı gün akşam saatlerinde Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy açıklama yapıyordu: “Abdurrehim Heyit‘i ve Türk ve Müslüman kimliğine sahip çıkmak uğruna hayatını kaybeden tüm soydaşlarımızı rahmetle anıyoruz.” Bakanlık Çin’in “asimilasyon” politikalarını kınıyor, Birleşmiş Milletler’i Çin’e karşı harekete geçmeye çağırıyordu!

Amerikan yalanı

Dört dörtlük bir psikolojik savaştı. Çünkü Abdurrehim Heyit’in öldüğü yalandı. Çin bir açıklama yaparak iddianın gerçek dışı olduğunu belirtti. Ertesi gün Abdurrehim Heyit “Yasa ihlalinden dolayı soruşturma altındayım. Sağlığım çok iyi ve hiçbir kötü muamele görmedim” diye açıklama yaptı.

Heyit’in kendi sesinden bu videosuna rağmen “ABD merkezli Uygur İnsan Hakları Projesi”nin başındaki Nury Turkel, Çin’in teknolojik olanakları sayesinde videoyu “yarattığını” iddia etti. Ve kimi siyasi partiler de bu “Amerikan yalanına” alet olup, Çin karşıtlığı korosuna dahil oldular.

İmza aydıncılığı

Ozan Abdurrehim Heyit hâlâ hayatta ama ABD’nin Çin karşıtı tuzaklarından bir başkasına bu kez 88 şair düştü (ya da atladı).

88 şair, 8 Temmuz 2021’de imzaladıkları bir metinle Çin’i insanlıktan özür dilemeye davet ettiler! Metin, Çin’i “711 yılında Uygur Türklerinin yurduna sahip çıkmaya çalışmakla” suçlayarak başlıyor. Yani 88 şair 1300 yıl öncesine gidiyor, yani bugün pek çok halkın, başka topraklarda yaşadığı tarihlere…

Devamında da 88 şair, Çin’in Uygur Türklerine “etnik soykırım” uyguladığını iddia ediyor ve ABD merkezli “Doğu Türkistancılık-Uygurculuk” argümanlarını sıralıyor.

88 şair listesine bakıyorum: Tanıdıklar var, daha önce FETÖ’nün önlerine koyduğu “Ergenekon karartılmasın” metnini imzalayan kimi şairler, bu kez de önlerine konan Çin karşıtı metni imzalamışlar!

Düpedüz bir “aydın” hastalığı oldu bu içeriği Atlantik yapımı imza metinleri…

Bil(me)diğimiz Çin

Uygurların yaşadığı topraklar, Çin Halk Cumhuriyeti içinde özerk bir bölge. “Etnik soykırım” yapıldığı iddia edilen bu bölge, nüfusa oranla dünyada en fazla cami olan bölgedir. Bölgede tabelalar dahil iki dil mevcuttur. Uygurca iki resmi dilden biridir ve okullarda çift dilli eğitim yapılmaktadır. Paraların üstünde Uygurca vardır.

Çin; geçen yüzyılda Japon, Rus Çarlığı, İngiliz hatta Alman işgali bile yaşadı. O işgal yılları ve uzun süren savaşlar sonrasında Çin Komünist Partisi, Çin Halk Cumhuriyeti’ni 1949 yılında kurdu. 56 etnik unsurun yaşadığı dünyanın bu en kalabalık ülkesi, fakirlikten kurtulabilmek için 70 yıldır büyük mücadele veriyor. Uygur meselesine gerçekten eğilmek isteyenler, özerk bölgeleri hem kendi geçmişleriyle hem merkezle hem de birbirleriyle karşılaştırmalıdırlar.

Özetle, Amerikan gözlüğü takarak Uygur meselesine bakmanın Uygurlara en ufak bir yararı yok. 1990’da gittiği Çin’de en uzun süre gazetecilik yapmış meslektaşım Kamil Erdoğdu’nun Kırmızı Kedi Yayınlarından bu hafta çıkan Bilmediğimiz Çin kitabı, bu konularda gerçekleri öğrenmek isteyenler için çok önemli bir kılavuz. Kitapta Amerikan yalanlarının uluslararası ajanslar üzerinden nasıl servis edildiğini, ABD’nin neden Uygur konusuna eğildiğini ve Orta Asya merkezli enerji-politik mücadeleyi bütün boyutlarıyla okuyacaksınız.

Mesele Uygurculuk değil, Çin karşıtlığı

Sonuç olarak…

Dün Alman faşizminin SSCB’ye karşı Türkistancılık/Özbekçilik yapmasıyla bugün ABD emperyalizminin Çin’e karşı Uygurculuk yapması arasında fark yoktur. Almanya’nın derdi Özbekler değil, SSCB’yi zayıflatacak araç oluşturmaktı; ABD’nin derdi de Uygurlar değil, Çin’i meşgul edecek konu bulmaktır.

88 şair, en azından şu sorunun peşine düşmelidir: Uygur Türklerini Çin’den ayırmak isteyen ABD emperyalizmi, Kıbrıs Türklerini neden Rumlarla yaşamaya zorluyor peki?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Temmuz 2021

3 Yorum

Taliban’ın Moskova ve Tahran’a taahhütleri

Planlama şöyleydi:

1) Türkiye, 24 Nisan’da Afgan hükümet güçleri ile Taliban görüşmesine “İstanbul Konferansı” ile ev sahipliği yapacaktı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Afgan liderlere 7 Mart 2021 günü yazdığı mektupta Türkiye’ye bu konuyu teklif edeceklerini belirtmişti.

2) Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, 1 Haziran’da, NATO Savunma Bakanları toplantısında Afganistan görevi için teklifte bulunacaktı.

3) 14 Haziran’daki NATO Zirvesinde Erdoğan ve Biden konuyu görüşüp, genel bir mutabakata varacaktı.

Masada S-400 mü var?

Taliban reddettiği için İstanbul Konferansı olmadı ama Hulusi Akar’ın teklifi ve Erdoğan-Biden zirvesinde “genel mutabakat” sağlandı.

Genel mutabakatı, iki gün süren Türkiye ve ABD askeri heyetler görüşmesiyle, yine iki gün peş peşe yapılan Türk ve Amerikan savunma bakanları telefon görüşmeleri izledi. Yapılan açıklamalardan, ilerleme sağlandığını ancak henüz kesin anlaşmaya varılamadığını anlıyoruz. Demek ki bu görevin risklerini ve siyaseten yanlışlığını anlatabilmek için hâlâ zamanımız var.

Erdoğan ve Biden’ın ilan ettiği “genel mutabakatın” hâlâ neden “kesin anlaşmaya” dönüştürülemediğiyle ilgili ise önemli bir iddia var. Zeynep Gürcanlı’nın belirttiğine göre masada S-400 konusu var: “Türkiye’nin Kabil Havaalanı’nın güvenliğini üstlenmesi karşılığında, Washington’dan ‘S-400 sessizliği’ istenmiş. Ankara’nın tüm ısrarlarına rağmen Washington yönetimi S-400 konusunu Afganistan pazarlığına dahil etmekten yana değil” (Dünya, 3.7.2021).

Taliban’ın Rusya ve İran diplomasisi

Taliban İstanbul’a gelmedi ama Tahran’a ve Moskova’ya gitti. Ankara bu mesajı, Taliban sözcüsünün 11 Haziran’da yaptığı “Türkiye de ABD’yle çekilmeli” açıklamasıyla birlikte okumalı!

Açık ki Taliban, Afgan güçleriyle bir masaya oturmayı ve anlaşmayı, Batı kampının istediği yerde ve zamanda değil, komşularıyla müzakere içinde ve geri çekilme sırasında Afgan topraklarında belli bir güç kazanma durumuyla paralel yapmak istiyordu.

Nitekim Taliban, İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in girişimiyle Tahran’da Afganistan hükümet temsilcileri ile müzakere masasına oturdu. Üstelik müzakereler altı maddelik bir ortak bildiriyle sonuçlandı: İki tarafta da sorunun savaşla çözülmeyeceğinde birleşti ve anlaşmak üzere daha fazla istişarede uzlaştı (Yakın Doğu Haber, 8.7.2021).

Bu süreçte bir diğer Taliban heyeti de Moskova’da görüşmeler yaptı. Rusya Dışişleri Bakanlığının o temaslarla ilgili yaptığı yazılı açıklamaya göre Taliban heyeti, 1) Orta Asya ülkelerinin sınırlarını ihlal etmemeyi, 2) Afganistan’daki yabancı diplomatik misyon temsilciliklerin güvenliğini garanti etmeyi taahhüt etti, 3) müzakere yoluyla sürdürülebilir barışın sağlanmasına hazır olduğunu teyit etti, 4) IŞİD ile mücadele etme ve uyuşturucu üretimini ortadan kaldırma konusunda kararlı olduğunu vurguladı (Sputnik, 8.7.2021).

Afganistan görevi Türk-Amerikan sorunlarını çözmeyecek

Taliban’ın Moskova ve Tahran temaslarından ortaya çıkan üç sonuç var:

1) Taliban, Afgan güçleriyle anlaşmaya ve hatta ilk etapta ortak yönetime açık.

2) Taliban, sorunu komşularının rızasıyla çözmekten yana.

3) Taliban, 1996-2001 döneminden, en azından diplomasi alanında bazı dersler çıkarmış görünüyor.

Hal böyleyken, yani Türkiye’nin Astana Platformu ortakları Rusya ve İran, Taliban’la görüşür ve onunla sorunu çözme sürecine girerken, Türkiye’nin NATO adına Afganistan’da görev üstlenmek istemesi çok sorunlu bir hamledir. Üstelik Taliban açık bir şekilde Türkiye’nin bu görevine karşı çıkarken.

Türkiye, ABD ve NATO adına değil, ancak Rusya ve İran’la hareket ederek ve askeri seçeneğin dışındaki alanlar üzerinden Afganistan’a yardım edebilir.

Erdoğan’ın kendi iç politika ihtiyaçları nedeniyle ABD ve Batı desteği almak adına Afganistan’da görev üstlenmesi, Türkiye’nin hem ABD’yle olan asıl sorunlarının çözümünü sağlamayacaktır, hem de Rusya ve İran’la (hatta Çin’le) ilişkilerine olumsuz yansıyacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Temmuz 2021

Yorum bırakın

Rusya’dan ABD’ye Karadeniz uyarısı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Antalya’daki görüşmesi ve ortak basın toplantısı, medyada daha çok “Kanal İstanbul Montrö’yü etkilemez” yorumlarıyla haber oldu.

O söz elbette Çavuşoğlu’nun sözüydü ve şöyle diyordu: “Şunu net söylemek isterim, ne Kanal İstanbul’un Montrö Anlaşması’na bir etkisi var ne de Montrö Anlaşması’nın Kanal İstanbul’a bir etkisi var” (30.6.2021).

Oysa o bağı kuran en başından itibaren Erdoğan’dı. Erdoğan Kanal İstanbul’u, “Montrö Türkiye’nin boğazlardaki egemenlik haklarını sınırlıyor” tezi üzerinden savunuyordu.

Moskova: Montrö’yü deldirmeyeceğim

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ise Çavuşoğlu’yla ortak basın toplantısında, bu konuda özenle seçilmiş kelimelerden oluşan bir ifade kullandı:

“Montrö anlaşmasının uygulanması konusunda Türk dostlarımızla, meslektaşlarımızla olan etkileşimden memnunuz. Bugün görüşmeler sırasında, Kanal İstanbul’un inşasına ilişkin planların Karadeniz’deki yabancı devletlerin donanmalarının varlık parametrelerini hiçbir şekilde etkilemeyeceğini tespit ettik.”

Bu sözler açık ki Moskova’nın “Montrö’yü deldirmeyeceğim” demesi anlamına geliyordu.

ABD’nin Karadeniz’i ‘NATO gölü’ yapma hedefi

Bu tartışmalar, önümüzdeki süreçte daha da yoğunlaşacak. Çünkü 14 Haziran’daki NATO Zirvesinde, bu konuda iki önemli karar alındı:

1) NATO, Karadeniz’deki varlığını, denizde, karada ve havada artırma kararı aldı.

2) Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üye yapılması hedefi teyit edildi ve o sürece kadar NATO ülkelerinin bu iki ülkeyle askeri işbirliğini geliştirmesi istendi.

ABD böylece Karadeniz’de kıyısı olan NATO ülkeleri Türkiye, Bulgaristan ve Romanya’ya, Ukrayna ve Gürcistan’ı da ekleyerek, Karadeniz’i Rusya’ya karşı bir “NATO gölü” yapmak istiyor.

Böylece ABD, kendisinin bu denize sınırsızca girmesini engelleyen şartların da (Montrö Sözleşmesi) değişeceğini düşünüyor.

‘Karadeniz’e burnunu sokma’

Son altı aydır Karadeniz’de yoğun bir askeri hareketlilik var. Boğazlardan Karadeniz’e sürekli NATO gemi trafiği yaşanıyor. NATO ülkeleri, Türkiye de dahil, ya Ukrayna’yla, ya Gürcistan’la ortak tatbikat yapıyor. Yine Batı Karadeniz’de, Romanya ve Bulgaristan ile NATO faaliyetleri yürütülüyor.

Diğer yandan, İngiliz savaş gemisi Defender’ın sınır zorlama kışkırtmasında olduğu gibi, sıcak çatışma riski taşıyan NATO hamleleri yaşanıyor.

Son olarak NATO üyeleri ve NATO partneri ülkelerden oluşan 32 ülke, Karadeniz’de Deniz Esintisi 2021 tatbikatı yapıyor (10 Temmuz’da bitecek). Karadeniz’le uzaktan yakından ilgili olmayan pek çok ülke buraya savaş gemileri göndermiş oldu.

Rusya, haliyle bu durumu oldukça önemli bir tehdit olarak algılıyor. Moskova bu nedenle başta ABD ve İngiltere olmak üzere NATO ülkelerini uyarıyor. Son olarak Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, “Defender gemisiyle provokasyon düzenleyen İngiltere ve müttefiklerine Karadeniz’e burunlarını sokmama çağrısı” yaptı (6.7.2021).

Karadeniz’i NATO’ya açmak intihardır

Rusya’nın algıladığı tehdit, aslında Türkiye için de geçerli. Karadeniz’le hiçbir bağı olmayan ülkelerin buraya gittikçe sıklaşan bir şekilde savaş gemileri göndermesi, Moskova’nın tabiriyle “Karadeniz’e burnunu sokması”, NATO üyesi olsa da, gerçekte Türkiye’nin de çıkarına değildir.

Karadeniz’in, kıyıdaş ülkelere ait bir kapalı deniz olma statüsünün korunması sadece Moskova için değil, Ankara için de hayati önemdedir.

NATO planları da, Kanal İstanbul ve Montrö tartışmaları da Türkiye’nin ulusal güvenliğini doğrudan ilgilendiren gelişmeler olarak önümüzde duruyor.

Montrö’yü tartışmaya ve Karadeniz’i NATO’ya açmak, telafisi çok zor mevzi kaybı olacaktır. Emekli büyükelçiler ve amirallerin iktidar baskısını göze alarak kamuoyunu uyarmaları boşuna değil.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Temmuz 2021

1 Yorum

ABD’nin ‘çocuk asker’ sahtekarlığı

ABD’nin demokrasi, insan hakları, insan ticareti gibi raporları, gerçekte her biri siyasi hedefi olan sahtekarlık belgeleridir.

ABD bu konularda söz söyleyebilecek dünyadaki son devlet bile değildir: Amerikan demokrasisi, sömürü ve ırkçılığı gizlemeye çalışan bir illüzyondur. İnsan hakları, emperyalist ABD’nin en çok ihlal ettiği kavramdır. Savaş suçları, ABD’nin açık ara şampiyon olduğu alandır.

Şu kısa özet bile, ABD’nin ne denli “insanlık düşmanı” olduğunu belgelemektedir: “Yanlışlıkla” müttefik gemisi vuran, “yanlışlıkla” rakip ülkenin büyükelçiliğini bombalayan; Venezüella ve Türkiye’de darbe girişimlerinde bulunan; dünyanın dört bir tarafında suikastlar düzenleyen, örneğin son olarak İranlı askeri yetkili Kasım Süleymani’yi öldüren; Ortadoğu’daki jandarması İsrail’in MOSSAD’ına CIA desteği vererek bölgede suikastlar, sabotajlar düzenleyen; CIA üzerinden uluslararası uyuşturucu trafiğini denetleyen, buradan sağlanan gelirleri terör örgütlerine aktaran, bu yolla kendi denetiminde terör ağı kuran; Guantanamo’da hukuku rafa kaldıran, Avrupa semalarında uçak içinde işkenceli sorgular yapan; Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye savaş yürüttüğü ülkelerde yüzbinlerce sivili katleden bir emperyalist ülkedir ABD.

ABD’nin İnsan Ticareti Raporu

ABD’nin “2021 İnsan Ticareti Raporu”nda Türkiye, “çocukların asker olarak kullanılmasına karışan ülkeler” listesinde yer alıyor. Türkiye’yi bu listeye sokan ise AKP hükümetinin kurduğu “Suriye Milli Ordusu” çatısı altındaki “Sultan Murat Tümeni”ndeki çocukların varlığı…

Bu “sopa” işlevli rapora dair üç noktaya dikkat çekelim:

1) Esad yönetimini yıkma hedefiyle başlatılan saldırı kampanyası boyunca, ilk günden beri kullanılan örgütlerin neredeyse tamamının içinde çocuklar var. ABD’nin de Suriye’de desteklediği örgütler, başta YPG olmak üzere “çocuk asker” kullanıyor.

2) ABD’nin Türkiye’nin desteklediği örgütlerdeki “çocuk asker” varlığını 10 yıl sonra “fark etmesi” sahtekarlıktır. Gerçek şudur; askeri politikalar ABD’yle uyumlu olduğunda “çocuk asker” problem değildir; uyumsuzluk olduğunda ya da Türkiye-Rusya işbirliğini hedefleyen bir “sopa” gerektiğinde “çocuk asker” problem olmaktadır.

SETA’dan ABD’ye pas

3) ABD’nin raporuna dayanak olan ise AKP’nin düşünce merkezi SETA’nın raporudur. SETA 2020 Kasım ayında hazırladığı raporda “Ankara’nın desteklediği Suriye Milli Ordusu saflarında savaşan silahlı milislerin çocuk yaşta silah altına alındığına dair veriler” yayımlamıştı. Sonradan bunun doğuracağı sonuçlar fark edilerek, rapor apar topar SETA’nın internet sitesinden kaldırılmıştı.

Yani Türkiye, yine AKP’nin SETA’sı nedeniyle kendi ayağına kurşun sıkmış, ABD’ye koz vermiş oldu.

Yeri gelmişken belirtelim; SETA’daki son tasfiyeler için çeşitli yorumlar yapıldı, yapılıyor. İzleyebildiğim kadarıyla, tasfiyeler, Amerikancı çizgide yazılar yazan mevcut Genel Koordinatörün isteği doğrultunda yapılmış görünüyor.

Yurt savunmasında çocuk-kadın

“Çocuk asker” konusuna dönecek olursak…

Ankara’nın Suriye’de desteklediği örgütlerin içinde “çocuk asker” bulunması elbette kabul edilemez. Fakat mesele bundan fazlasıdır. Zira Ankara’nın bu örgütleri desteklemesi, içlerinde “çocuk asker” olmasa bile uluslararası ilişkiler ve komşuluk hukuku açısından kabul edilemez. Ankara’nın Şam yönetimini yıkmak hedefiyle resmi Suriye Ordusuna karşı “Suriye Milli Ordusu” kurması yeterince sorunlu zaten.

Bunun Cumhur İttifakı bileşenlerince “Kuvayı Milliye” diye nitelenmesi ise Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’na yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Zira Kuvayı Milliye, emperyalizme karşı kurtuluş savaşı verdi; AKP’nin Kuvayı Milliye ilan ettiği Suriye Milli Ordusu ise onlarca ülkeden gelmiş cihatçılarla emperyalizm desteğinde Suriye’nin bağımsızlığına kasteden bir girişimdir.

Diğer yandan “çocuk asker” kategorik olarak yok sayılacak bir konu değildir. Yurt savunması savaşlarında, istenmeyen bir durum olsa bile, çocuklar da, kadınlar da yurdunu düşmana karşı savunmak zorunda kalabilir ne yazık ki…

Ama saldırı ve haksız savaşlarda, bırakın çocuk askerlerin varlığını, ordunun toplamı tümden gayrimeşrudur zaten! Yani ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgal eden ordularındaki askerler “çocuk” değiller diye meşru olmuyorlar mazlum halklar nezdinde!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Temmuz 2021

2 Yorum

Hırsızlık rejimi

Sezgin Baran Korkmaz’ın tabaklarda artan döner parçalarını biriktirip, bunları sonra yarım ekmek arası dönere çevirip pazardaki gariban emekçiye ucuza satmasını anlattığı videoyu gördünüz mü?

Kürsüde, sol eli cebinde “nereden nereye nasıl geldiğini” anlatıyor büyük bir keyifle. Daha vahimi, dinleyenler bu “başarı öyküsünü” memnuniyetle alkışlıyorlar. Nasılsa ağızdan ağıza hastalık bulaştırma riski yüksek artık döneri yiyenler kendileri değil, pazardaki garibanlar!

Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya

Sezgin Baran Korkmaz (SBK), yaşadığımız sistemin tipik bir çıktısıdır; sistem SBK’ler, Tosuncuklar üretiyor. Ve bunlar “uyanık”, “işini bilen” diye alkışlanıyor, el üstünde tutuluyor; dahası sistemin uygulayıcısı olan siyaset, bunlara ödüller veriyor.

İşte o alkışlanma, aslında toplumun da çürümesinin derecesini gösteriyor. Toplum SBK’lerin anlattığı hikayeleri dinlerken ne kadar kuvvetli alkışlıyorsa, o kadar kirlenmiş demektir.

SBK ile onu alkışlayan kitle arasındaki ilişkinin, altyapı ile üstyapı arasındaki ilişkinin çözümlenebilmesi; sistemin, düzenin, rejimin anlaşılmasını sağlayacaktır:

1) Hırsızlık rejimleri, tüm dünyada, finans-kapitalin lokomotifliğindeki neo-liberal ekonomilerin kaçınılmaz sonucudur, çünkü üretim yerine paradan para kazanma egemendir.

2) Hırsızlık rejimlerinin inşası yukarıdan aşağıya başlar ancak toplum aşağıdan yukarı, miktarı küçükten büyüğe artan hırsızlığa bulaştırılırsa inşa tamamlanabilir.

Sessizlik ilişkisi inşası

Kısacası, SBK’nin artık döneri satarak para kazanmasını alkışlayanlar, SBK’nin daha büyük vurgunlarını onaylamış olurlar.

Biraz daha açacak olursak…

Bedava kömür alanlar, bedava makarna alanlar, iktidarın miting meydanlarında dağıttığı Sedat Peker hibesi bedava kahveleri içenler aslında “hırsızlık rejimine” bulaştırılıyorlar.

Çünkü sistemi yukarıdan aşağı inşa edenler biliyor: Bedava kömür alan belediyesindeki rüşvet mekanizmasına sessiz kalır; işadamının otelinde bedava kalan gazeteci kamu bankasına ödenmeyen krediyi yazamaz; partisinin torpiliyle oğlunu hak etmediği işe yerleştiren, kamu ihaleleriyle ortaya çıkan zenginleşmeyi sorgulayamaz…

Bu aşağıdan yukarı “sessizlik” ilişkisi kurulunca, yukarıdan aşağı ilişki de tamamlanmış oluyor.

Kamuculuk – özelcilik farkı

Rejim bu ilişkiyi türlü yollarla inşa etmeye çalışıyor. İşte örneklerden biri:

Sözcü’de Ali Ekber Ertürk’ün haberiydi: Diyanet İşleri Başkanlığının yeni fetvasına göre bir kadın, kendisine yeterince para vermeyen kocasının cebinden habersizce para alabilirmiş!

Hırsızlığı, kadın-erkek ilişkisine bakışı, güven konusunu, kadının konumlandırıldığı yeri geçtim; bu fetva ne acı ki “kadının hukukunu savunmak” diye alkışlanabiliyor!

50 yıl önce yerde bulduğu paslı ve eğri çiviyi milli sermaye diye alıp düzelten insan tipinden, artık dönerleri garibanlara satıp para kazanan insanlara…

50 yıl önce mahallesindeki ihtiyaç sahibine, onuru kırılmasın diye gizlice yardım yapan komşuluk ilişkisinden, kocasının cebinden gizlice para almayı onaylayan din anlayışına…

Bu insan dönüşümü, bu anlayış dönüşümü nasıl oldu peki? Yanıtı sistemde. Her sistem, kendi ihtiyacı olan insanı üretir, her sistemin çıktısı farklıdır.

Kamucu anlayışın egemen olduğu sistemde, o paslı çivi hepimizin çivisidir; özelci anlayışın egemen olduğu sistemde, eller başkasının cebindedir.

Kamuculuk tasfiye edilip özelci-bireyci neo-liberal ekonomi egemen hale getirilirken; sistem “benim memurum işini bilir” diyerek, “köşe dönmeciliği” kutsayarak, “uyanıklığı” alkışlayarak, “başkasının sırtına basıp yükselmeyi” marifet sayarak kendi ihtiyacı olan insanları yetiştirdi.

Çıktılardan öte rejimle mücadele

SBK’ler, Tosuncuklar, mala çökenler, otel basanlar, FETÖ borsası kuranlar ve benzerleri işte bu sistemin kaçınılmaz çıktılarıdır.

Dolasısıyla bizim Sedat Peker ifşalarıyla ortalığa saçılan isimlerle tek tek mücadeleden öte, sistemle, düzenle ve rejimle topyekun mücadeleye ihtiyacımız var.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Temmuz 2021

1 Yorum

100 yıllık iki parti: ÇKP ve CHP

Bugün Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) kuruluşunun 100. yılı. 1 Temmuz 1921’de kurulan ÇKP, işgale karşı mücadele ve iç savaşın ardından 1949’da devrim yaptı.

Çin devrimini ve ÇKP’nin on binlerce üyesinin ölümüyle sonuçlanan mücadelesini anlamak için bu ülkenin şartlarını bilmek lazım: İşgal edilmiş, Afyonla uyuşturulmuş, emperyalistlerin açtıkları kafelere “Çinliler ve köpekler giremez” diye tabela astığı, zenginliğinin acımasızca sömürüldüğü bir ülke…

İşgal dediysek, öyle sadece İngiliz emperyalizminin işgal ettiği bir ülke değil Çin; Rus Çarlığı da işgal etti, Alman faşizmi de, Japon faşizmi de…

Kısacası uzun işgal dönemlerinde sömürülmüş bir ülkede devrim yaptı ÇKP. Ve 1949’da fakir bir tarım ülkesi olan Çin’i, 2021’de satın alma gücüne göre dünyanın en büyük ekonomisi yaptı…

ABD için baş tehdit: ÇKP

Bu başarının temel nedeni, ÇKP’nin liderliğinde Çin’e özgü sosyalizm pratiğidir.

Kimi solcuların dudak büktüğü, hatta kapitalist bulduğu Çin’i en iyi anlayan ABD’dir; düşmanının seni nasıl gördüğü çok daha öğreticidir zaten.

Geçen yıl ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, ÇKP’yi “baş tehdit” ilan etmişti. Yani emperyalist ABD, Çin’den öte ÇKP’yi hedef görüyor. Bundan daha öğretici bir saptama olamaz.

Yine anımsayın, Biden yönetiminin işbaşı yapması sırasında Atlantik Konseyi’nin yayımladığı 85 sayfalık “Daha uzun telgraf” raporunda şu dört saptama yer alıyordu:

1- Xi Jinping, Çin’i Marksizm-Leninizm’e döndürdü.

2- ÇKP, Xi Jinping önderliğinde “piyasa reformlarını” durdurdu.

3- Özel sektör ÇKP kontrolü altında.

4- Çin, artık statüko gücü değil, revizyonist güçtür (düzen değiştirici anlamında).

SBKP dersleri

Bir diğer saptama da şuydu: “ÇKP, SSCB’de neyin yanlış gittiği üzerine çok iyi çalıştı ve önemli dersler çıkardı.

Gerçekten de öyle. SSCB’yi kuran Bolşevik Partinin (Sovyetler Birliği Komünist Partisi – SBKP), devrimin çökmesine ve ülkenin dağılmasına engel olamaması derslerle doludur. Ve o dersleri, aslında ÇKP daha Mao döneminde görüyor ve alıyordu. SBKP’de Leninizm ve Stalinizm yavaş yavaş terk ediliyor, “yeni burjuva” sınıfı oluşuyor ve partiyi adım adım ele geçiriyordu. (SBKP’nin on binlerce devrimci kadrosunun II. Dünya Savaşı’nda cephelerde ölmesi, yeni burjuva sınıfın partiyi ele geçirmesini kolaylaştırdı ne yazık ki.)

Aslında benzerini Türk devrimini yapan partide, CHP’de de yaşamıyor muyuz? Devrimciliği bıraktıkça, Kemalist Devrim programını terk ettikçe, CHP de erimedi mi? CHP eridikçe, Türkiye de çözülmedi mi?

CHP’nin kireçlenen devrimciliği

Bir partinin devrimciliğinin ölçüsü, sadece ideolojisinin devrimciliği değildir; pratikte kitleleri devrimcileştirebilme kabiliyetinin derecesidir aslında…

Örneğin Türk devrimi açısından Köy Enstitüleri programı, CHP’nin köylüleri/kitleleri devrimcileştirme programıydı; çiftçiyi topraklandırma kanunu çabası, köylüleri/kitleleri özgürleştirme programıydı; laiklik ümmeti milletleştirme programıydı. CHP bunlardan vazgeçtikçe, kitlelerin devrimcileşmesi durdu, devrim kireçlendi ve dondu.

Öyledir zaten; devrim arasız ve sürekli olmalıdır, ilerleme bırakıldığı anda kireçlenir. Lenin’in de, Mao’nun da, Atatürk’ün de, devrim yapan devrimcilerin de devrimin sürekliliğine vurgusu bu nedenledir.

Atatürk’ten kopma – Mao’da ısrar

Geçen yüzyılın başında kurulmuş üç devrimci parti, farklı sınıflara dayanan farklı devrimler yapmışsa da, ortak yönleri devrimle bir ülke inşa etmiş olmalarıdır.

Ve çıkarılması gereken en önemli ders de şudur:

SBKP, Lenin ve Stalin’i terk ettikçe devrimciliğini kaybetti, yeni burjuva sınıfa teslim oldu ve en sonunda SSCB dağıldı.

CHP, Kemalizmi sembol olarak değil ama program olarak terk ettikçe, Kemalist Devrim programını parça parça rafa kaldırdıkça devrimciliğini taşlaştırdı; CHP’nin devrimciliği azaldıkça, Cumhuriyet yavaş yavaş yıkıma uğradı.

ÇKP ise Mao’dan vazgeçmediği ve devrimde/devrimcilikte ısrar ettiği için Çin’i güçlü bir ülke haline getirdi.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Temmuz 2021

3 Yorum

Afganistan jandarmalığının psikolojik harekatı

Erdoğan ile Biden’ın Afganistan’da “havalimanı bekçiliği” konusunda genel bir mutabakata varması sonrasında, oluşacak tepkileri azaltmak amacıyla ilk günden zihinleri hedef alan propaganda çalışması başladı.

Bunlar tabii ki sıradan propagandalar değil, “psikolojik harekat” kapsamındaki propagandalardır. Her biri farklı kitleyi hedef alan, o nedenle de yöntemi ve içeriği farklı olan propagandalardır. Bugün dördünü inceleyeceğiz:

1. ‘Türkiye dünyanın yarısıdır’

Doğrudan AKP tabanını hedef alan psikolojik harekat propagandası şu: “Türkiye dünyanın yarısıdır.”

Öyle bir iddia ki, ABD’nin Türkiye karşısında diz çöktüğünü, dünyanın yarısından çekilirken buraları Türkiye’ye bırakmak zorunda kaldığını, Türkiye’nin de Fransa’yı Afrika’dan, Rusya’yı Kafkasya-Orta Asya bölgesinden çıkararak dünyanın yarısına yerleşmekte olduğunu iddia edebiliyor!

Özetle AKP tabanına, Reis’in ABD’yle anlaşmadığını, ABD’nin Reis karşısında diz çökerek onunla anlaşmaya çalıştığını kitlenin zihnine zerketmeye çalışıyorlar.

2. ‘Türkiye zaten Afganistan’da’

Muhalif partilerin tabanını hedef alan psikolojik harekat propagandası ise şu: “Medyada ‘Afganistan’a neden asker gönderiyoruz’ diye tepki gösterenler halkı kandırıyor, psikolojik harekat yapıyor. Türkiye zaten 2002’den beri Afganistan’da.”

Gerçek şu: Birincisi, Türkiye, NATO istediği için Afganistan’daydı. İkincisi ABD’nin Taliban’la yaptığı anlaşma, Afganistan’daki tüm yabancı askerlerin çekilmesini içeriyor. Dolayısıyla anlaşma kesinleşirse, Türk askeri de teknik olarak çekilmiş ve tekrar Afganistan’a girmiş olacak.

Dahası “Türk askeri zaten 2002’den beri orada” demek iç hukukumuz açısından da bir şey ifade etmiyor. Çünkü periyodik olarak “Afganistan tezkeresi” çıkararak, Türk askerinin oradaki varlığını hukuken yenilemiş oluyoruz. Siz hiç şimdiye kadar, “Neden Afganistan’a Türk askeri göndermek için tezkere yeniliyoruz, Türk askeri zaten orada” diye bir hükümet savunması duydunuz mu!

3. ‘Türkiye Taliban’la karşı karşıya gelmeyecek’

Genel kamuoyu endişesini giderme amaçlı bu psikolojik harekat propagandasını yapanlar ikiye ayrılıyor.

Amatörleri, Taliban’ın Türkiye’den çok memnun olduğunu bile iddia edecek düzeyde.

Daha profesyonelleri ise alet oldukları propagandada, ileriye dönük olarak kendilerince sübap noktaları belirleyip önlem alıyorlar. “Taliban Türk ordusunun havalimanı misyonuna karşı çıkarsa veya Türk okullarını hedef alırsa, Türkiye Taliban’la çatışmak zorunda kalır elbette” diyorlar.

4. ‘ABD’yle iyi ilişkiler için doğru görev’

En tehlikeli psikolojik harekat propagandası ise ulusalcı kesimleri hedef alanı. Profesyonelce yapılan bu psikolojik harekatta, ABD’yle neden anlaşmak zorunda kalındığı doğru bir şekilde saptanıyor ama buna rağmen Türk ordusunun Afganistan görev alması gerektiği savunuluyor.

Önce doğrularla hedef kitle avlanıyor: “Ülkemizin YPG, S-400, F-35, Doğu Akdeniz, Kıbrıs vb. çok sayıda çözülmemiş sorunları bulunmaktadır. Türkiye’nin bu sorunlarına yönelik kısa vadede çözüm öngörülmemektedir. Türkiye en azından bu sorunları kısa vadede rafa kaldırarak Avrupa ve ABD ile bozulan ilişkilerini tamir yoluna gitmek için böyle bir göreve (Afganistan görevi) talip olmuştur.”

Normal bir durumda, tam da bu saptama gereği, bu göreve karşı çıkılması gerekir, değil mi? Ama propaganda sahibi, işte bu doğruyu görenleri bile Afganistan görevine ikna etmek istiyor.

Riskli de olsa Türkiye’nin bu görevi Müslüman olmasının da avantajıyla üstlenmesi gerektiğini, Türkiye’nin ortaya çıkacak riskleri bertaraf edecek tedbirleri alacağını, Türk ordusunun bu görevi herkesten iyi yapacağını, bu görevin Türkiye’nin “ABD ve NATO indindeki önemini” artıracağını savunuyor. Dahası “Türkiye’nin bu görevi almasına karşı çıkan” bizleri “psikolojik harekat uygulamakla” suçluyor.

Afganistan jandarmalığı reddedilmeli

Tablo ortada: Erdoğan, iç ve dış politikadaki ihtiyaçları nedeniyle, ABD’yle hiçbir sorun çözülmemesine rağmen, Biden’ın desteğini alabilmek için Afganistan görevini kabul etti.

ABD’den “mali destek” alabilmek için “kesin anlaşma” öncesi pazarlığı süren bu görevi Türkiye kesinlikle kabul etmemelidir.

Tam bağımsızlık ilkesiyle kurulmuş, emperyalizme karşı verdiği kurtuluş savaşı mazlum milletlere örnek olmuş ülkemizin, emperyalizm adına Afganistan’da görev üstlenmesi, en başta tarihimize aykırıdır.

Yeter artık Amerikancılığınız, NATO’culuğunuz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Haziran 2021

1 Yorum

Erdoğan’ın NATO görevleri: Kırım-Kafkasya-Afganistan

Afganistan’ı konuşuyoruz ama NATO bildirisine yansıyanlara göre AKP iktidarının NATO görevleri Afganistan’la sınırlı değil.

Burada “dayatılan bir görev” durumundan daha çok, fazlasıyla görev almaya hevesli bir tutum olduğunu öncelikle belirtelim. Baksanıza, zirveden bir hafta sonra Erdoğan, sıraladığı coğrafyalara “beklenen güçlü iradesini” ortaya koyamamasından yakındığı NATO’dan, buralara müdahil olmasını istemektedir. Hem de ne coğrafyalar:

“Irak’tan Suriye’ye, Filistin’den Libya’ya, Kırım’dan Karabağ’a kadar nice can yakıcı meselede NATO kendisinden beklenen güçlü iradeyi ortaya koyamamıştır.” (tccb.gov.tr, 21.6.2021).

1. Kırım-Karadeniz görevi

Türkiye’nin de onayladığı NATO’nun Brüksel Bildirisinin 14. maddesinde, Rusya’nın Kırım’ı “ilhakının” tanınmayacağı belirtiliyor ve “geçici işgal” diye niteleniyor. “Geçici işgal” kavramı önemli, zira ABD, İngiltere ve Türkiye’nin desteklediği Kırım Platformu, Ukrayna’nın uygulamaya soktuğu “Kırım’ı işgalden kurtarma” stratejisi kapsamında kuruldu ve ilk toplantısını 23 Ağustos 2021’de Kiev’de yapacak.

Brüksel Bildirisinin 69. maddesinde, Ukrayna’nın NATO’ya üyeliği hedefi yineleniyor; o sürece kadar NATO müttefikleriyle Ukrayna’nın askeri işbirliği ve kapasitesinin geliştirilmesi isteniyor.

Bildirinin 34. maddesinde ise NATO’nun Karadeniz’deki varlığını kara, deniz ve havada artıracağı belirtiliyor ve devamında da “Türkiye için özel olarak hazırlanmış güvence önlemlerimize katkılarımızı artırdık” deniliyor.

Türkiye’nin Ukrayna’yla savunma işbirliğinden Karadeniz’de ortak tatbikatlara kadar bir dizi faaliyet içinde olduğu bir sürecin, yeni dönemde artırılmaya çalışılacağı görülüyor.

2. Gürcistan-Kafkasya görevi

NATO Bildirisinin 68. maddesinde Gürcistan’ın NATO’ya üye yapılacağı belirtildikten sonra, Karadeniz’in güvenliği için Gürcistan’la da yakın çalışılacağı, 2022 yılında NATO ile Gürcistan tatbikatlarının yapılacağı kaydediliyor.

Bildirinin 14. maddesinde, “Rusya’nın Gürcistan’ın Abhazya ve Güney Osetya bölgelerini bağımsız devletler olarak tanımasının tersine çevrilmesi”ne vurgu yapılıyor.

Erdoğan’ın yukarıda alıntıladığımız sözlerindeki NATO’nun Kırım’la birlikte Karabağ’da da “güçlü iradesini” ortaya koyması beklentisi ve Azerbaycan Meclisi’nde geniş bir Kafkasya değerlendirmesi yapıp “NATO Zirvesinde de işte bunları konuştuk” demesi (Cumhuriyet, 16.6.2021), burada anlam kazanıyor. Zira Ankara’nın Washington’la başlayan “yeni dönem” işaretleri, Moskova tarafından Kafkasya açısından da dikkatle izleniyor. Örneğin Kremlin, Türkiye ile Azerbaycan’ın askeri işbirliğini “Rusya sınırları yakınında NATO ülkelerinin askeri altyapı kurması, dikkatimizi gerektiren bir güvenlik konusudur” (Sputnik, 18.6.2021) diye niteliyor.

3. Afganistan görevi

Afganistan konusunu daha NATO zirvesinden çok önce, Hulusi Akar’ın NATO savunma bakanları toplantısında bu göreve talip olduklarını açıklamasından beri yazıyoruz.

Anımsatalım: CIA uzman analisti Paul Goble, ABD yönetimiyle görüşecek AKP hükümetine şu tavsiyede bulunuyordu: “Türkiye, Orta Asya’daki nüfuzunu ABD ile görüşmelerinde masaya getirmeli” (Amerika’nın Sesi, 12.5.2021).

Olan tam da budur. Mevcut sorunları paranteze alan Erdoğan ve Biden, yeni işbirliği alanlarına odaklanmış ve Afganistan’da “havalimanı bekçiliği” konusunda genel bir mutabakata varmıştır. Artık Türkiye’ye gelen ABD askeri heyetiyle mali ve lojistik destek müzakere edilmektedir.

ABD’nin Çin ve Rusya cepheleri

Kırım, Kafkasya, Afganistan görevlerinin önemi, ABD’nin Çin ve Rusya karşıtı ana stratejisi nedeniyledir.

ABD Rusya’ya karşı Baltık bölgesinden başlayan, Doğu Avrupa ve Ukrayna’yı kapsayan, Kırım’dan Karadeniz’e bağlanan ve oradan Gürcistan üzerinden Kafkasya’ya, ardından da Afganistan’a uzanan bir cephe inşa ediyor.

ABD Çin’e karşı da Afganistan’dan başlayan, oradan Hint Okyanusu’na inen, sonrasında doğuya doğru Güney Çin Denizi’ni izleyerek Güney Kore ve Japonya’ya ulaşan bir cephe inşa ediyor.

Bu iki cephenin bağlantısı Afganistan’dır; hem Çin’in Batı’ya açılan kapısı olan Sincan bölgesinin bağlandığı bölgedir ve bu nedenle ABD’nin kesmek istediği Kuşak ve Yol açısından önemlidir, hem Çin’in İran petrollerine erişimde yolunu kısaltan ve Malaka Boğazı’ndaki ABD tehdidini baypas eden Gwadar-Kaşgar boru hattı açısından değerlidir, hem de Rusya ve Orta Asya petrol ve doğal gazlarının güneye açılmasının hattı üzerindedir.

Özetle, Kırım, Kafkasya ve Afganistan görevleri sıradan taktik görevler değil, stratejik düzlemde, AKP’nin Türkiye’yi konumladığı cepheyle ilgilidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Haziran 2021

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: