Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Yunanistan ayaklar altında

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in, başlığa taşıdığım sözlerini okuyunca aklıma geldi:

İzmir’in kurtuluşunun ardından Atatürk şehre geldiğinde, konaklaması için İplikçizade Köşkü’ne götürülür. Atatürk merdivenlerde yere serilmiş kocaman bir Yunan bayrağı görür. “Nedir bu” diye sorduğunda, “Yunan Kralı bu eve girerken bu basamaklarda Türk bayrağını çiğnemişti Paşam” derler. Atatürk kaşlarını çatar ve şöyle der: “Hata etmiş! Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak bir milletin şerefidir, ne olursa olsun yerlere serilemez ve çiğnenemez, kaldırınız!”

ABD’nin Yunanistan’daki ayak izi

Yunanistan, Ekim 2021’de bir “yenileme anlaşması” olarak ABD ile Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması imzalamıştı. Yunan parlamentosu, anlaşmanın onaylanması için toplandı önceki gün. İmzaladığı anlaşma için oy isteyen Yunanistan Başbakanı Miçotakis, ABD’nin neden bu anlaşmayı imzalamak istediğini anlatırken şu ifadeyi kullandı: “ABD, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdi.

Vahim sözler. Miçotakis, açıkça Yunanistan’ı emperyalist ABD’nin ayaklarının altına serdiğini söylüyor. Demek ki ABD Avrupa’da bir Zelenski daha kazanmış! Üstelik ülkesini emperyalizmin çıkarları için kullandırtanların, halklarına nasıl ağır bedeller ödettiği ortadayken…

Ekim 2021’de imzalanan anlaşma sonrasında ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken şöyle demişti: “Bu yenileme, anlaşmanın süresiz olarak yürürlükte kalmasını sağlayacak ve ABD güçlerinin Yunanistan’daki mevcut üslerin dışında ek olarak başka üslerde de eğitim ve faaliyet göstermesine olanak tanıyacak.”  

Miçotakis ise parlamentodaki oylama sürecinde, bu anlaşmayla Yunanistan’ın “ABD’nin daha geniş bölgedeki ana ortağı olarak, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de söz sahibi olacağını” savundu!

Ne büyük aldanmaca! Oysa Yunanistan bu anlaşmayla; 1) silah deposu haline geliyor, 2) ABD’nin Rusya’yı hedef aldığı stratejiye eklemlenerek, barışı riske sokuyor, 3) ABD’ye verdiği üslerle bölgede hedef haline geliyor, 4) Kendisini cephe ülkesi haline getirerek, bozuk ekonomisini daha da kötüye götürecek şekilde daha fazla silah satın alan ülke konumuna yuvarlanıyor, 5) Türkiye’ye karşı elinin güçlendiğini varsayıp, çözüm bekleyen sorunları daha da çıkmaza sokarak, aslında kendi ekonomisini baltalıyor

Komünistler uyardı ve direndi

Emperyalist ABD’yle savunma anlaşmaları, hiçbir zaman sadece savunma anlaşmaları değildir. ABD, güvenlik üzerinden o devletin sinir uçlarına kumanda etmeye başlar adım adım. Oradan da topluma doğru yayılır ve zehirli bir avcı gibi avını zehirleyerek felç edip, etkisizleştirir…

Miçotakis’in anlaşmayı savunması bile bu gerçeği doğrulamaktadır: “ABD ile yapılan anlaşma, sadece savunma ve diplomasiyi değil, aynı zamanda ekonomiyi ve enerjiyi de etkileyen bir anlaşmadır.”

Açık ki ilk zehirlenen, ülkenin sağcı iktidarıdır.

Yunanistan’ı ABD’nin ayaklarının altına seren bu anlaşma, solun itirazına rağmen 300 üyeli parlamentoda 181 oyla geçti. İktidardaki Yeni Demokrasi Partisi ile muhalefetteki Değişim Hareketi Partisi (KINAL) anlaşmaya “evet” oyu verdi. Ana muhalefet partisi Radikal Sol İttifak (SYRIZA), Yunanistan Komünist Partisi KKE ve Mera 25 Partisi ise “hayır” dedi.

Yunanistan Komünist Partisi, ilk günden beri bu anlaşmaya itiraz ediyor ve anlaşmaya karşı kamuoyunu harekete geçirmek için eylemler düzenliyordu. Komünistlerin eylemi oylama günü de sürdü.

Tarih, komünistlerin uyarılarının dikkate alınmadığı durumlarda o ülkelerin büyük bedeller ödediğini yazıyor ne yazık ki!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Mayıs 2022

Yorum bırakın

AKP’nin sığınmacıları kullanma planı

Adım adım nüfusun yüzde 10’una ulaşmış sığınmacı sayısının er geç büyük probleme dönüşeceğini Erdoğan görmüyor muydu? Görmemesi mümkün değil.

Peki bu riski neden aldı? Yanıtı, dünkü BOP eşbaşkanlığı görevi ile bugünkü 13 yerel meclisle işbirliği içinde Suriyelileri bölgeye yerleştirme planının bütününde. Anlatalım:

Türkiye’yi genişletme(!) hayali

ABD’nin BOP planının Irak ayağındaki hedefi, bu ülkeyi üç parçaya bölmekti: Kuzeyde Kürtlere, ortada Sünni Araplara, güneyde Şii Araplara devletçik inşa etmekti.

ABD’nin Suriye hedefi de bu ülkeyi dört parçaya bölmekti: Kuzeyde Kürtlere, batıda Nusayrilere, doğuda ve ortada Sünnilere, güneyde de Dürzilere devletçik vermekti.

Sonra Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyindeki devletçikler birleşecek ve Doğu Akdeniz’e bağlanan bir Kürdistan inşa olacaktı. Suriye’nin orta ve doğu bölgesindeki Sünni devletçiği de Irak’ın ortasındaki Sünni devletçiğiyle birleşecekti.

Arap ve Fars faktörüne karşı, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürdistan’ın (en azından bir süreliğine) Türkiye’nin himayesinde olması da ara plandı. Bu ara plan, Erdoğan’ın da işine geliyordu. Böylece Türkiye’yi Kürtlerle Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyine genişletebileceğini düşünüyordu. Hatta Erdoğan açısından işler iyi giderse, ara plan, ana plan bile olabilirdi. İşte içerideki Kürt Açılımı da bu dış politikanın gereğiydi.

Erdoğan’ın ÖSO devletçiği hedefi

Iraklılar da direndi, Suriyeliler de… İran etkisini artırıyor, Rusya sahaya inmeye hazırlanıyordu. Üstelik Amerikan hegemonyası da zayıflıyordu. Sonuçta ABD-İsrail-İngiltere projesi Ortadoğu’da hayata geçemedi. Kuşkusuz büyük tahribat oluşturdu, oluşturmayı da sürdürüyor.

İçeride rejim yıkan ama yerine yenisini inşa etmekte zorlanan Erdoğan’ın, bir fetih tarihi yazabilmeye ihtiyacı vardı. Yeni tabloyu göz önünde bulundurarak hedefini Suriye’nin kuzeybatısında, “Türkiye himayesinde bir ÖSO devletçiği” inşa etmeye çevirdi. İşte Suriyeli sığınmacılar, o inşanın tuğlaları olacaktı. “Lozan hezimettir” dedikleri halde “Misakı Milli”cilik yapmaları da bu hedefin gereğiydi.

ÖSO gruplarını çeşitli bölgelerde iktidar odağı haline getirmeye çalıştılar, iktidar olunan yerlerde yerel meclisler kurdular; ardından Türkiye’nin denetiminde 2017 yılında 425 üyeli bir genel meclis kurdular, o meclisin içinden de “milli kurtuluş hükümeti” çıkardılar.

Erdoğan 2019’da New York Times’a yazdığı “Türkiye Suriye’de İşi Halleder” başlıklı makalesinde, “yerel meclisler” planını ortaya koyuyor ve bu yerel meclislere “danışmanlık” vereceklerini belirtiyordu. Yani Erdoğan ABD’ye, Suriye’nin bir bölümünde “mandater” olmak istediğini söylüyordu.

Geldik 2022’ye… Ne diyor şu anda Erdoğan? “1 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü geri dönüşü için Azez, Cerablus, El Bab, Tel Abyad ve Resulayn başta olmak üzere 13 bölgede yerel meclislerle çalışıyoruz.”

Çözüm önce AKP’yi göndermekte

Görüldüğü gibi, Erdoğan’ın açıkladığı proje, Türkiye’deki sığınmacıları vatanlarına kavuşturma projesi değil, onların bir bölümünü kendi “fetih planında” kullanma projesidir. O nedenle Şam/Esad karşıtlığını sürdürüyor, o nedenle Şam’daki Meclis’e karşı kurdukları yerel meclislerle çalışıyor.

Dolayısıyla kamuoyu Suriyelileri değil, AKP’nin işte bu Suriye politikasını masaya yatırmalıdır. Çünkü Türkiye’nin asıl sorunu sığınmacı sorunu değil, sığınmacı sorunu doğuran AKP dış politikası sorunudur.

Ve AKP’nin yukarıda özetlediğim “fetih planı” nedeniyle, sığınmacıları “gönderebilmenin” yolu da AKP’yi göndermekten geçmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Mayıs 2022

Yorum bırakın

Soros istedi, AKP Türkiye’yi ‘tampon ülke’ yaptı

AKP-FETÖ kumpaslarının medya ayağında görev yapmış Nagehan Alçı’nın, Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz gezisine davet edilmesine tepki gösterenlere karşı “ben demokrat yazarım” demesi mi, yoksa mafya lideri Alaattin Çakıcı’nın Ümit Özdağ’ı “Adliye yolu varken sokak kabadayılığı yapmakla” suçlaması mı daha absürt, bilemedim…

Ama bir absürtlük listesi yapılacaksa, AKP yöneticilerinin önüne geleni Sorosçulukla suçlayabilmesini, bu listenin en başına yazabilirim.

Soros’un işaret ettiği o anlaşma

George Soros, kurucusu olduğu Açık Toplum Enstitüsü’nün faaliyetleri ve sığınmacı sorunuyla ilgili temaslar için Kasım 2015’te Türkiye’ye gelmişti. 8 Kasım 2015’te WSJ’den Emre Peker’in sorularını yanıtlayan Soros iki mesaj vermişti:

“1- Sığınmacılar Türkiye’de kalmalı, bu daha ucuz ve verimli çözümdür.

“2- Avrupa’ya giden mültecileri Türkiye’de durdurmak için işbirliği şart ve başta Almanya Başbakanı Angela Merkel olmak üzere Avrupalı liderler bu işbirliği için istekli.”

Soros’un bu mesajından dört ay sonra, AKP hükümeti ile AB arasında, 20 Mart 2016’da “yeni düzensiz göçmenlerin geri kabulü” anlaşması imzalandı. Bu imzayla birlikte, Türkiye’den Avrupa’ya çeşitli yollarla geçen sığınmacılar, 4 Nisan’dan itibaren Türkiye’ye gönderilmeye başlandı!

Soros’un mesajı ve Merkel’in liderliğindeki AB’nin AKP’yle imzaladığı bu anlaşma sonrası, Türkiye iki yönlü sığınmacı akınına uğradı: Hem Suriye’den Türkiye’ye gelişler devam etti, hem de Türkiye’den Avrupa’ya geçenler yeniden Türkiye’ye gönderildi. Böylece Sorosların, Merkellerin isteğiyle AKP Hükümeti Türkiye’yi Avrupa’nın önünde bir “tampon ülke” haline getirdi.

Önceki yazımda dikkat çekmiştim. AKP Hükümeti’nin Başbakanı Binali Yıldırım da, Soros’un işaret ettiği ve Merkel’in imzalattığı bu anlaşmadan sekiz ay sonra, 24 Kasım 2016’da TRT’de şöyle diyordu: “Türkiye olmasa, akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek.”

Sorosçuluk: Toplumları neoliberalizme açma

Soros, “sığınmacılar Türkiye’de kalmalı, Avrupa’ya geçmemeli” diyerek, liderlik ettiği “açık toplum” anlayışının gerçekte ne olduğunu ortaya koyuyordu: Avrupa, sığınmacı Suriyeliler için “açık toplum” değil, ama Türkiye sığınmacı Suriyelilere “açık toplum” olmalı…

Kendine “demokrat yazar” Nagehan Alçı ve benzerleri, çok sevdiği ve işbirliği yaptığı Sorosçuları yıllarca Türk toplumuna “demokrasi, insan hakları, özgürlükçülük” savunucuları olarak pazarlayıp durdular. Bizler ise kısıtlı imkanlarla bunun bir büyük yalan olduğunu anlatmaya çalıştık. Soros’un açık toplumculuğu, pratikte, eski sosyalist ülkeler başta olmak üzere bizimki gibi kamuculuğu bir şekilde hâlâ sürdüren ülkeleri, toplumları dizginsiz bir şekilde neoliberalizme açma işiydi.

Bu bakımdan 3 Kasım 2002’de Sorosların, Bushların desteğiyle daha bir yıllık parti olan AKP’nin sandıktan tek başına iktidar olarak çıkarılması, aslında Gürcistan ve Ukrayna’dan bile önceki, ilk turuncu darbeydi! Nitekim Soros’un Açık Toplum Vakfı’nın Türkiye şubesi de tam bu süreçte, 2001’de faaliyete geçti!

Sonuç mu? AKP’nin Başbakan Yardımcısı olan Ali Babacan 2013’te TBMM’de şöyle övünüyordu: “Bizden öncekiler 8 milyar dolarlık özelleştirebildi, biz tek başımıza 42 milyar dolar özelleştirdik.”

Evet, Sorosçuluk, toplumları neoliberalizme açma işidir ve bu nedenle en Sorosçu olan da AKP iktidarıdır: 2013’te 42 milyar dolarlık Sorosçu olan bu iktidar, 9 yılda üstüne ekledi ve 2022’de 63 milyar dolarlık Sorosçuluk mertebesine yükseldi!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mayıs 2022

1 Yorum

Binali Yıldırım ‘sesli istila’ demişti

Sığınmacı sorunu konusunda hazırlanan Sessiz İstila kısa filmi/belgeseli büyük tartışma doğurdu. Öyle ki kısa sürece milyondan fazla kişi tarafından izlenmesi üzerine, iktidar, yapımcısını gözaltına aldırarak belgesele operasyon bile düzenledi! Dahası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Sessiz İstila belgeseli üzerinden Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ı, Türk siyasetinin gördüğü göreceği en düşük seviyede hakaret ve küfürlerle hedef aldı.

Sorunun kaynağı-nedeni

Belgeseli elbette beğenmeyebilirsiniz, konuya yaklaşımını kışkırtıcı da bulabilirsiniz ama önemli bir soruna işaret ettiği ortada: Türkiye gibi ekonomisi kötü olan bir ülkede kısa sürede nüfusun yüzde 10’una ulaşmış sığınmacı sayısı, konuya nasıl bakarsanız bakın, ciddi sorundur. Ve bugün çözülemezse, yarın çok geç olur.

Benim açımdan belgeselin en sorunlu kısmı, “Suriye Dışişleri Bakanı Lavrov” ifadesiydi. Belgeselin sahipleri bu ifadeyle Suriye’yi Rusya’nın sömürgesi gibi göstermeye çalışmışlar. Bu bakış vahim bir siyasi hataya işaret ediyor ve aslında sorunun gerçek nedenini ıskalama riski taşıyor. Şundan:

Rusya, sömürgeci değil, tersine Suriye’yi sömürge yapma ve parçalama hedefiyle işgal etmeye kalkan Atlantik kuvvetlerine karşı Suriye yönetimi tarafından ülkeye davet edilen bir kuvvet. Suriye’den sığınmacı sorunu yaşanmasında neden Rusya değil, birincisi ABD, ikincisi de ABD’nin politikalarıyla işbirliği içerisinde Suriye’de rejim değişikliğine soyunan AKP’dir! Rusya’nın Esad’ın davetiyle sahaya asker sokması ise ABD’nin Suriye’yi parçalamasını ve dolayısıyla sığınmacı sorununun daha da büyümesini önleyen bir faktördür.

AKP: Avrupa’yı istiladan koruyoruz

Sessiz İstila’ya karşı çıkanlar, yukarıda işaret ettiğim yaklaşım yanlışlıkları nedeniyle değil, politik gerekçelerle sığınmacılığı savundukları için belgeseli hedef alıyorlar. İstila kelimesi üzerinde duruyorlar, böyle bir tehlike olmadığını savunuyorlar…

Oysa böyle bir tehlike olduğunu, aslında doğrudan kendileri söylüyorlar. Nasıl mı? Anımsatalım:

Tampon Ülke – Emperyalizmin Göç Stratejisi (Kırmızı Kedi Yayınları) kitabımda önemle dikkat çekmiştim. Başbakanı Binali Yıldırım, 24 Kasım 2016’da TRT’de gazetecilerin karşısında aynen şunları söylemişti: “Düşünün, Türkiye olmasa ne olacak? Bütün bu Ortadoğu’dan, kargaşanın, savaşın yaşandığı bölgelerden akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek ve çok büyük bir sorunla yaşamak zorunda kalacaklar. Türkiye buradan bütün bu sorunları, kendi içerisinde yönetebilen bir ülkedir. Avrupa’nın bunu görmesi lazım.”

Yani AKP’nin Başbakanı Binali Yıldırım, 5-6 milyon mültecinin Avrupa’yı istila etmek yerine kendi yönettiği ülkeyi istila ediyor olmasını, övünülecek bir politika olarak anlatmıştı!

İki yanlış çizgi

Dolayısıyla Sessiz İstila belgeseline kızanlar, aslında Binali Yıldırım’a ve elbette Tayyip Erdoğan’a kızmalıdır; hem de iki kere: Birincisi, rejim değiştirme hedefli yanlış dış politikalarıyla sığınmacı sorununun nedeni oldukları için, ikincisi de imzaladıkları anlaşmalarla Avrupa’yı “istiladan” koruyup, Türkiye’yi bir “göçmen deposu” haline getirdikleri, Avrupa’nın önünde bir “tampon ülke” yaptıkları için…

Kitabımda önemle vurguladım: Sığınmacılara değil, sığınmacı sorunu doğuran politikalara karşı çıkmalıyız. Emperyalizmin Ortadoğu planlarını ve o planlarla işbirliği yapan iktidarın çizgisini hedef almalıyız.

Emperyalizmin göç stratejisini esas almadan “sığınmacı dostluğu” sergileyen “bir tür solculuk” da, sığınmacıların neden değil sonuç olduğunu dikkate almadan işi yabancı düşmanlığına ve ırkçılığa götüren “bir tür sağcılık” da, büyük yanlış içindedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Mayıs 2022

1 Yorum

Ortadoğu’nun ‘normalleşme’ tablosu – 2

AKP Suudi Arabistan’la neden anormalleşmişti de şimdi normalleşmeye çalışıyor? Hatırlayalım: 1) Mısır’da Erdoğan’ın desteklediği İhvancı Mursi devrilince Erdoğan sadece Mısır’la köprüleri atmamış, Mursi’nin devrilmesine destek veren Suudi Arabistan’la da ikili ilişkileri bozmuştu. 2) Suudi Arabistan liderliğinde Körfez ülkeleri 2017’de Katar’la ilişkilerini kestiğinde, AKP, Katar’la ticari ilişkilerinin gereği olarak Körfez’le ilişkileri iyice bozmuştu. 3) 2020’deli Kaşıkçı cinayeti sonrası AKP hükümeti açık bir şekilde Prens Muhammed’i hedefe koymuş ve bu ülkeyle kalan ilişkiyi de ortadan kaldırmıştı.

AKP Suudilere SİHA satışı peşinde mi?

Suudiler İhvan/Mursi karşıtlığını bırakmış ve Mısır’da Sisi’ye desteğini çekmiş değil; Kaşıkçı cinayeti de olduğu yerde kanıtlarıyla duruyor. Açık ki Suudi Arabistan’la normalleşme eğiliminin AKP açısından temel motivasyonu, tıpkı 15 Temmuz’un finansörü dedikleri Birleşik Arap Emirlikleri’yle (BAE) normalleşmede olduğu gibi, “mali kaynak” bulabilmektir.

Erdoğan’ın Suudi Arabistan ziyaretinde yer alan SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran yazdı: “Suudi Arabistan’ın bölgedeki güvenlik kaygılarına (Husiler) cevap verecek şekilde savunma sanayisinde müşterek adımlar atılması bekleniyor” (3.5.2022).

Bu ifadeden, AKP hükümetinin Yemen’de Husilere karşı Suudi Arabistan’a SİHA satma peşinde olduğu anlaşılmaktadır. Peki AKP hükümeti bu SİHA satışında devletin (TUSAŞ) SİHA’larını mı, yoksa özel bir şirket olan Bayraktar’ın SİHA’larını mı pazarlıyor?

Ayrıca İran destekli Husilere karşı Suudi Arabistan’a SİHA satmaya kalkmak, birincisi Türkiye-İran ilişkilerini nasıl etkiler, ikincisi Suudi Arabistan ile İran arasındaki normalleşme çabalarını torpillemez mi?

ABD’yle normalleşmenin İsrail yolu

Peki AKP’nin İsrail’le anormalleşmeye gerekçe yaptığı konular değişti mi? Değişmediyse, AKP İsrail’le hangi motivasyonla normalleşmeye çalışıyor?

İki motivasyon sayabiliriz:

1. AKP iflas noktasına sürüklediği bu ekonomiyle 2023 seçimini kazanamayacağını biliyor. Körfez parasıyla, SWAP’larla pansumandan öteye gidemeyeceğini görüyor. AKP finans kurmaylarının sık sık Londra tefecilerine, New York bankerlerine koşmasının nedeni bu. İşte AKP oralardan sonuç alabilmek için, önce İsrail’le arayı düzeltmesi gerektiğini görüyor. Bizzat Türkiye-İsrail normalleşmesinde rol alan Haham Rabbi Mark Schneier, AKP’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’a şu tavsiye bulunmuştu: “Türkiye’nin ABD’yle ilişkileri düzeltmesinin yolu, İsrail’den geçiyor.”

2. Ukrayna krizi ve Avrupa pazarına doğalgaz arayışı, ABD’nin Doğu Akdeniz Boru Hattı (EastMed) planını değiştirdi. ABD Dışişleri Müsteşarı Nuland açıkça söyledi: “10 yıl beklememize ve EastMed’e milyarlarca dolar harcamamıza gerek yok. Gazı şimdi getirmeliyiz. LNG yoluyla gaz taşınması için Türkiye, Yunanistan, Mısır, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum kesiminin geniş perspektifli bir işbirliği içerisinde olması gerekiyor.”

AKP normalleşmesinin iki karakteri

Sonuç olarak iktidarın BAE, Suudi Arabistan ve İsrail’le yürüttüğü normalleşme sürecinin iki karakteristik özelliği öne çıkmaktadır: 1. Bu ülkeler Türkiye’yle değil, Türkiye bu ülkelerle normalleşiyor. 2. Normalleşme ihtiyacının kaynağı Türkiye’nin ulusal çıkarları değil, AKP’nin 2023 seçimlerini kazanabilmek için ihtiyacı olan finanstır.

Oysa Türkiye’nin asıl ihtiyacı ve ulusal çıkarı, hele de sığınmacı sorunu açısından, önce Suriye’yle normalleşmektir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Mayıs 2022

Yorum bırakın

Ortadoğu’nun ‘normalleşme’ tablosu – 1

Ortadoğu’da çerçevesi geniş bir “normalleşme süreci” yaşanıyor. Bu “normalleşmeler”, ABD’nin girişimiyle başlayan “İsrail-Arap” normalleşmesinin devamı mı, yoksa her ülkenin kendi çıkarı gereği başlattığı bir çalışma mı, veya artan Çin ve Rusya etkisi nedeniyle bölge ülkelerinin harekat alanının açılması ve bunun sonucu olarak “çok taraflılık” izlenebilmesi mi?

Bu soruya şu aşamada “hepsi birden” yanıtı vermek daha doğru gibi görünüyor. İnceleyelim:

Suudi Arabistan

Ortadoğu’daki normalleşmeler açısından, sonuçları bölgeye en çok etki yapacak olanı kuşkusuz Suudi Arabistan ile İran normalleşmesidir. İki ülke bir süredir Irak ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) aracılığıyla ve Irak’ta görüşmeler yapıyordu. Nisan 2021’de başlayan ilk görüşmenin ardından, taraflar bir yıl sonra 23 Nisan 2022’de önemli bir aşamaya geldiler. Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi’nin de hazır bulunduğunu görüşmede, iki ülkenin Dışişleri Bakanları çeşitli konuları ele aldı. İran’ın Bağdat Büyükelçisi İrec Mescidi’nin İRNA’ya 29 Nisan’da yaptığı açıklamaya göre, iki ülke bir yol haritası üzerinde anlaştı.

Bu arada Suudi Arabistan’ın son dönemde izlediği bazı politikaların Washington’da rahatsızlık doğurduğunu belirtelim: Örneğin Wall Street Journal’ın 9 Mart tarihli haberine göre, ABD Başkanı Biden, Ukrayna’ya destek ve enerji piyasalarının kontrolü için birlikte hareket etmek amacıyla Suudi Arabistan Veliaht Prensi Bin Selman ve BAE Veliaht Prensi Bin Zayid ile üçlü görüşme yapmak istedi, ancak iki taraftan da reddedildi. Yine Wall Street Journal’ın 15 Mart tarihli haberine göre Suudi Arabistan, petrolü dolar yerine yuan üzerinden satmak üzere Çin yönetimiyle görüşüyordu.

Bu arada Suudi Veliaht Prensi Bin Selman, 16 Nisan 2022’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüştü ve iki ülke, petrol piyasalarının kontrolü konusunda yakın hareket etmeyi sürdürme kararı aldı.

Birleşik Arap Emirlikleri

BAE, Körfez’deki Arap-İran gerginliğine rağmen her halükârda İran’la ilişkisini iyi tutmaya özen gösteren bir devlettir. Nitekim, yukarıda da belirttiğimiz gibi İran’ın Suudi Arabistan’la normalleşmesinde etkili bir faktördür. Diğer yandan BAE, Körfez ortaklarından farklı olarak Suriye ile normalleşmeye ilk başlayan ülke oldu. Yine BAE, Türkiye’yle de normalleşme başlattı. Elbette tüm bunlardan önce ve bu sürece ters gibi değerlendirilebilecek, elbette bir de BAE-İsrail normalleşmesi var.

İsrail

İsrail’in Ukrayna krizi sürecinde izlediği politikalar da Washington’da rahatsızlık yaratı. İsrail önce Ukrayna’nın “demir kubbe” satın alma talebini reddetti, ardından Rusya’ya karşı ABD yaptırımlarına katılmadı.

İsrail’in Çin’le ilişkileri ve Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi projesi kapsamında İsrail’in Hayfa Limanı’nın işletmesini alması, ABD’yi zaten çok rahatsız eden bir durumdu. Şimdi buna bir ikincisi eklendi: İsrail Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Andrew Abir, bugüne kadar sadece dolar ve avro bulunan Merkez Bankası döviz rezervlerine Çin’in para birimi yuan’ı da eklediklerini duyurdu.

Bu arada, Asya’nın Davos’u olarak bilinen ve 20-22 Nisan 2022’de yapılan BOAO Forumu’na İsrail Cumhurbaşkanı Herzog da katıldı. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, forumda ülkesinin “küresel güvenlik inisiyatifini” açıklamıştı.

Ve anımsatalım: İsrail Başbakanı Naftali Bennett ve ailesine geçen hafta iki kez ölüm tehditleri ve kurşun içeren mektup gönderildi!

AKP hükümetinin dış finans bulmaya ayarlı “normalleşme” hamlelerini de daha sonraki yazımızda inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mayıs 2022

1 Yorum

ABD-İngiltere’nin ‘küresel NATO’ hedefi

İngiltere Dışişleri Bakanı Liz Truss’un şu dört mesajı, önümüzdeki süreçte yaşanacak güç mücadelesine ve yeni cephe çabalarına ışık tutuyor:

1. İngiltere, “küresel ekonominin yaklaşık yarısını” temsil ettiklerini belirterek, Çin’i, kendilerinin geçen yüzyılda belirlediği uluslararası kurallara uymaya çağırdı.

2. İngiltere, “küresel ekonominin yaklaşık yarısı” olan G7’nin, artık “ekonomik bir NATO gibi hareket etmesi gerektiğini” açıkladı.

3. İngiltere, NATO’nun bugüne kadar Avrupa’nın savunmasına odaklandığını, ancak şimdi Pasifik’in korunması ve Tayvan’ın savunulması gerektiğini, bunun için de artık “küresel bir NATO’ya ihtiyaçları olduğunu” belirtti.

4. İngiltere, NATO’nun genişletilmesini savundu; bu amaçla hem Finlandiya ve İsveç’e katılım çağrısını tekrarladı hem de Gürcistan ve Moldova gibi ülkelerin NATO tarafından desteklenmesi gerektiğini söyledi (28.4.2022).

Emperyalizmin ‘yarı-iletken’ arzusu

Londra’nın bu dört mesajında üç kritik yer var: Tayvan, Gürcistan ve Moldova… Her üçü konusunda da kritik gelişmeler var:

ABD Senato Dışilişkiler Komisyonu’nda konuşan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, “Tayvan’ın gerekli tüm askeri araçlara sahip olması için her şeyi yapacaklarını” söyledi. Blinken bu amaçla 2017’den beri Tayvan’a 20 milyar dolarlık silah sattıklarını ifade etti.

Peki ABD Tayvan’ı neden silahlandırıyor? Yanıtın bir bölümünü, Dışilişkiler Komisyonu Başkanı Senatör Bob Menendez açıklıyor: “Küresel piyasadaki yarı iletkenlerin yüzde 90’ını Tayvan üretiyor, bu Çin’in eline geçemez.”

Gürcistan’da ikinci cephe tezgâhı

Gürcistan Başbakanı İraklı Garibaşvili, Ukrayna’nın Gürcistan ve Moldova’da yeni cepheler açılmasını istediğini açıkladı (27.4.2022). Ukrayna’da savaşın geçen Kasım veya Aralık’ta başlayacağına dair raporlar bulunduğunusöyleyen Garibaşvili, Saakaşvili’nin hükümetin devrilmesi hedefli istikrarsızlık eylemlerinin düzenlenebilmesi için ülkeye döndüğünü, bunda amacın Gürcistan’ı Rusya ile savaşa sürüklemek olduğunu belirtti.

Tamda öyle: 2003’te turuncu darbeyle Gürcistan’da iktidar olan ancak 2008’de Rusya’nın müdahalesi sonrası kaçan, 2014’te Ukrayna’daki turuncu darbe sırasında silahlı adamları rol alan ve ardından Ukrayna’nın önemli yerleşim yerlerinden Odesa’ya vali yapılan Saakaşvili, Ekim 2021’de Gürcistan’a dönme kararı almıştı. Ancak Saakaşvili’nin, daha doğrusu onu cepheye sürenlerin hesabı tutmamıştı.

Ukrayna’nın Kasım veya Aralık 2021’de başlatacağı savaş ise Dombass’a yönelik Batı destekli taarruz hazırlığıydı. Moskova’nın özel askeri operasyonunu “savaşı önleyen savaş” diye nitelemesi, bu nedenleydi.

Amaç: Yarım dünyanın kontrolü

ABD ve İngiltere, elbette Gürcistan ve Moldova’da yeni cephe açılmasını ister, elbette Tayvan’ı Çin’e karşı kullanmak ister, elbette NATO’yu genişletmek ve “küresel bir NATO” oluşturmak ister…

Ancak bu hedef ve hamleler, Atlantik açısından bir yenilginin sahaya yansımasından başka bir şey değildir. Zira Londra’nın mesajındaki “dünyanın yaklaşık yarısı biziz” ifadesi, dünyanın yarısını kaybettiklerinin itirafıdır. Çünkü Atlantik dünyası bir süre öncesine kadar dünyanın çoğuydu, küreselleşme ile neoliberalizmi her yere götüreceklerdi, 21. yüzyıl “Amerikan-Atlantik Yüzyılı” olacaktı…

ABD-İngiltere’nin “küresel NATO” hedefi, işte bu ellerinde kalan “yarım dünya” içindeki “oynak müttefiklerini” denetim altında tutabilmenin ve Atlantik dünyası üzerinde hegemonyalarını sürdürebilmenin gereğidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Nisan 2022

Yorum bırakın

Gezi turuncu değil kırmızıydı

Gezi, bu topraklardaki devrimci geleneğin, isyan ve direniş kültürünün 21. yüzyıla taşınmasıdır. Namık Kemallerden Mustafa Kemallere, Nazım Hikmetlerden ve Deniz Gezmişlerden Ali İsmail Korkmazlara ulaşan bir gelenektir…

Bu gerçeği Türkiye’de en iyi anlayanların başında da saray yönetimi gelmektedir. Öyle olduğu için de Gezi’yle boğuşmaktadırlar.

İktidarın Gezi’ye 4 kumpası

1. Gezi’yi Osman Kavala üzerinden Soros’la irtibatlandırarak lekelemeye çalıştılar: Oysa Soros’un asıl temsilcisi Can Paker ve akrabası olan Barlasgiller ailesi sarayın “entelijansiya” takımında… Kaldı ki Kavala’ya kinleri Sorosçuluktan değil, Kavala’nın AKP-FETÖ kumpası günlerinde, Balyoz sanığı Çetin Doğan’ın kızı Pınar Doğan ve damadı Dani Rodrik’in “kumpasın belgelerini ve gerçekleri” duyurabilmeleri için toplantı düzenlemesi nedeniyleydi.

2. Gezi’yi Henri Barkey üzerinden CIA ile irtibatlandırarak lekelemeye çalıştılar: Oysa Barkey, Kemalizm karşıtlığı konusunda, ilk günden itibaren akıl hocalarıydı…

3. Gezi’yi PKK ile irtibatlandırarak lekelemeye çalıştılar: Oysa Gezi günlerinde, PKK’yle açılım yapan kendileriydi. Dahası HDP, o zamanki adıyla BDP, AKP’den de önce Gezi’de “darbe gören” siyasi partiydi! Demirtaş, “Gezi’de hükümeti devirmeye çalıştıklarını gördük ve mesafe koyduk” deyince, sık sık MİT’le görüşmekte olan Öcalan devreye girmiş ve Demirtaşlara “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” mesajı göndermişti! (Öcalan’ın AKP gümrüğünden geçen o açıklaması sonrası Taksim’e Öcalan posterleri ve PKK flamaları doluştu, hükümet de yol verdiği bu işi daha sonra “Gezi-PKK ortaklığı” diye kullanmaya çalıştı!)

4. Gezi’yi, FETÖ ile irtibatlandırarak lekelemeye çalıştılar. Güya FETÖ’cü polisler, halkı kışkırtmak için bilerek Gezi’deki gençlere sert davranmış ve iş büyümüştü. Oysa polisin o sert müdahalesi sonrası “emri ben verdim” diyen de, daha sonra “polis Gezi’de kahramanlık destanı yazdı” diyen de kendileriydi.

Kısacası, Gezi’yi Sorosçu turuncu eylem gibi göstermeleri mümkün değildir. Zira turuncu eylemlerin iki tipik özelliği vardır; eylemcilerin bir bölümü silahlıdır ve eylem Amerikancılık zeminindedir. Oysa Gezi’de eylemcilerin elinde yan yana geldikleri diğer eylemcilerin avuçları vardı ve eylem sloganlarında görüldüğü gibi antiemperyalistti. Yani turuncu değil kırmızıydı.

Saray muktedir görünme peşinde

Verilen “cezaları”, hukuk dışılığı üzerinden tartışmaya gerek yok, tablo ortada: Daha önce suç bulunamadığından ceza verilememiş bir dava için yeniden mahkeme kurup ağır ceza vermek, hukukun değil, siyasetin konusudur. Kaldı ki saray cezaları, kamu vicdanı nezdinde ceza değil, madalyadır.

O nedenle konunun hukuk boyutunu değil, esası olan “Gezi’ye cezanın” siyasetini konuşmalıyız. Bu cezalar, seçim atmosferine girilmiş Türkiye’de, oyları eriyen ve tabanı erozyona uğrayan sarayın “muktedirlik” gösterisi gereğidir. AKP hükümeti bu cezalarla Gezi’ye katılan milyonlarca yurttaşın iradesini tehdit etmektedir; krizle boğuşan ve AKP’nin ekonomi politikalarına eleştiriler dile getirmeye başlayan burjuvaziye Kavala örneği üzerinden “çok konuşma” sopası göstermektedir, bir türlü ele geçiremediği TMMOB’u sindirmeye çalışmaktadır; sıradan vatandaşta “zengin Kavala’yı zindanda çürüten bize ne yapmaz” duygusu uyandırmayı amaçlamaktadır…

Fakat 2013 Mayıs’ında ağaçları savunan bir avuç genci ezerek halkın hak arama iradesini önleyebileceklerini sanarak nasıl yanıldılarsa, bugün de yanılmaktadırlar.

TMMOB’un örnek yöneticisi Mücella Yapıcı başta olmak üzere hepimiz Gezi’deydik, yine Gezi’deyiz… Gezi, bir mekânın değil, bir mücadelenin adıdır ve her yerdir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Nisan 2022

2 Yorum

Stratejik saflaşmanın ana ölçütü

İster Kuzey-Güney isterse Batı-Doğu, ister gelişmiş-gelişen devletler isterse ezen-ezilen uluslar çelişmesi temelinde bakılsın; küresel düzeyde ve stratejik düzlemde saflaşmanın esas ölçütü Çin-Rusya işbirliğine karşı tutumdur. 21. yüzyılın birinci yarısının turnusol kâğıdı budur.

İşte Fransa’nın cumhurbaşkanı adayı Le Pen’in sözleri: “Gelecekte güvenliğimizin başına gelebilecek en kötü şey Çin ve Rusya’nın yarı-birleşmesi, bu iki ülke arasında parasal, ekonomik ve askeri olabilecek bir bloğun oluşturulmasıdır. Bu belki de 21. yüzyılda Fransa ve Avrupa’nın güvenliğine yönelik en büyük tehdit olacak.”

Le Pen’in sözleri şu bakımdan önemli: Çin-Rusya işbirliği, Rusya’nın Ukrayna harekâtından sonra artık bir varsayım olmaktan çıktı, 1945 dünyasının tabutuna çiviler çakan bir gerçekliğe dönüştü. Dolayısıyla şimdi Çin-Rusya işbirliğine karşı tutum, nasıl bir dünya arzu edildiğini belirliyor.

Anti-Putin’cilik, Le Pen’cilik

Batı açısından asıl tehlike olarak Çin-Rusya işbirliğini gören anlayış, sadece Le Pen’in değil, Amerikan hakim sınıfının Trump’ın da içinde olduğu kanadı başta olmak üzere Batı’daki pek çok siyasetçinin esas görüşü. Hatta sadece siyasetçilerin değil, devletlerin de egemen görüşü. Biden yönetimi de Ukrayna savaşı boyunca Çin’in Rusya’ya desteğini ve Çin-Rusya işbirliğini kesmeye ağırlık verdi. Çin’i yaptırımlara zorlamak, bunun somut ifadesidir.

Zira en iyi emperyalist devletler bilmektedir; Çin-Rusya işbirliği ekonomi, siyaset, güvenlik ve uluslararası hukuk alanlarında adım adım yeni bir dünya düzeni inşa etmeye çalışıyor.

Stratejik düzlemdeki bu ana saflaşmayı esas almayan bir tür solculuk, nasıl Putin’in ve Rusya’nın kapitalist olmasından hareketle Ukrayna’da yanlış çizgiye düştüyse, diğer tür bir solculuk da NATO karşıtı sözleri üzerinden Le Pen’ciliğe savruldu. (Oysa Fransa’da NATO karşıtlığı zaten yükselen değer, nitekim Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözleri de o değerin siyasete yansımasıydı zaten.)

Ukrayna savaşının iki sonucu

Batı basını üzerinden “Putin tuzağa düştü, Putin yanlış Ukrayna hamlesiyle ABD ile AB’yi birleştirdi, NATO ülkelerini işbirliğine itti” şeklinde propagandalar ne kadar yapılırsa yapılsın, emperyalist merkez şu gerçeğin farkında: Ukrayna krizi; 1) Çin-Rusya işbirliğini kesemedi, tersine Çin-Rusya-Hindistan işbirliğini geliştirdi, 2) Transatlantik ilişkileri restore edemedi, tersine Avrupa’yı böldü.

Almanya ve Fransa liderliğindeki Batı Avrupa’nın ABD’den bağımsız Asya ile yürütmek istediği ilişkinin ABD tarafından bu denli kabul edilemez görülmesinin arkasında işte bu küresel saflaşma var. O nedenle Avrupalı ülkelerin siyasetçilerinin Çin-Rusya işbirliğine karşı nasıl tutum aldıkları, diğer tüm siyasetlerinin üstünde ve belirleyici olandır.

Aynı durum ülkemiz için de geçerlidir.

AKP’nin manevrası

Ukrayna krizini ABD’yle işbirliğinde fırsata çevirme hesabı yapan iktidar, yeni pozisyonlar almaya başladı:

– Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Suriye’ye asker taşıyan Rus uçaklarına hava sahasını kapattıklarını” duyurdu!

Çavuşoğlu, “ABD, Türkiye’nin S-400’ü Ukrayna’ya vermesini önermedi. Bizim taleplerimiz ortada zaten, onların bize teklif ile gelmesi lazım” diyor.

– AKP Sözcüsü Ömer Çelik, “Türkiye’nin sınırları NATO’nun, AB’nin sınırları anlamına geliyor. (…) Bazıları hadlerini aşarak Türkiye’nin NATO üyeliğini tartışmaya çalıştı” diyor. Ki yakın zamanda Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim KalınNATO’ya kayıtsız şartsız bağlıyız” demiş, ÇavuşoğluNATO’nun birliğini, Türkiye’nin savunması öneminde gördüğünü” açıklamış, Milli Savunma Bakanı Hulusi AkarNATO’nun güvenliğinin tam merkezindeyiz” demişti.

Bitirirken önemle belirtelim: NATO’culuk, yukarıda özetlediğimiz stratejik düzeydeki küresel saflaşmada, son örneği Macaristan’da görüldüğü üzere iç siyasetlerde de kaybediyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Nisan 2022

1 Yorum

Yeni küresel güvenlik inisiyatifi

Ukrayna savaşı, eski küresel güvenlik düzeninin yerini yeni küresel güvenlik düzeninin de almaya başlamasının miladıdır.

Avrupa güvenlik mimarisini Rusya’nın güvenliğini tehdit ederek inşa eden ABD, Yugoslavya’yı sekize parçalayarak başlatmış, Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz hattında derinleştirmişti. İşte Rusya, ABD’nin bu güvenlik inşa çabasına Ukrayna’da müdahale ederek yeni bir süreç başlatmış oldu.

Avrupa’da ABD ile Almanya-Fransa karşı karşıya

Avrupa’nın güvenliği konusunda iki temel yaklaşım var.

İlki, bir süredir Almanya ile Fransa’nın liderliğini yaptığı ve ABD’den “stratejik özerklik” kazanmayı hedefleyen yaklaşımdır. Bu çizgi, Rusya’yla ve Çin’le ABD’den bağımsız ve ayrı ilişki kurmayı hedefliyor. Bu durum haliyle, Avrupa’nın güvenliğini sağlamada Rusya’ya da rol veriyor. Krizin şu aşamasında bile Paris’in “Rusya’sız Avrupa barışı mümkün değil” mesajı vermesi önemli…

Avrupa güvenliği konusundaki ikinci yaklaşım ise ABD’nin Avrupa hegemonyasını sürdürebilmeyi hedefleyen yaklaşımıdır. Bu yaklaşım birincisi Almanya ve Fransa ile Rusya’nın işbirliğini kesmeyi, ikincisi de Avrupa içinde Batı Avrupa’ya karşı dengeleyici ve Batı Avrupa’yı ABD hegemonyasını kabule zorlayıcı bir merkez inşa etmeyi hedefliyor.

Bunun pratikteki uygulaması şöyle: 24 Şubat’tan önce inşa edilen ve adına “Küçük Avrupa İttifakı” denilen İngiltere-Polonya-Ukrayna ittifakını, Baltık (hatta mümkünse İskandinav), Doğu Avrupa ve Karadeniz ülkeleriyle genişletmek. ABD bu stratejide, askeri gücü nedeniyle Türkiye’ye de önem veriyor. Hatta İngiltere-Türkiye ikilisini, bu ittifakın ana dinamosu yapmak istiyor.

Şi Cinping’in beş önerisi

Çin, yeni dünya düzeni inşasının başladığı bu süreçte, önceki gün, dünyanın önüne bir barış projesi koydu. Asya’nın Davos’u diye bilinen Boao Asya Yıllık Konferansı’nda konuşan Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping, ülkesinin “küresel güvenlik inisiyatifi”ni ilan etti.

Maddeler halinde özetleyecek olursak, Çin’in “küresel güvenlik inisiyatifi” önerisi şöyle:

1. Güvenlik, işbirliği içinde ortak savunulmalı.

2. Egemenliğe ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmeli: İçişlerine müdahaleler son bulmalı ve ülkelerin toplumsal sistem tercihine saygı gösterilmeli.

3. Güvenliğin bölünmezliği prensibi esas alınmalı: Kendi güvenliğini başkalarının güvensizliği üzerine inşa etmeme yaklaşımı temel prensip olmalı.

4. Krizlere barışçıl çözüm aranmalı ve tek taraflı yaptırımlar kaldırılmalı.

5. Terör ve iklim gibi küresel sorunlar, birlikte göğüslenmeli.

ABD’yi savaşsız çözüme zorlamak

Çin, önerdiği bu “küresel güvenlik inisiyatifi” ile pratikte üç amacı hedefliyor görünüyor:

1. Ukrayna’da Rusya’nın güvenliğini esas alan bir barış sağlanması.

2. NATO’nun sadece Avrupa’da değil, AUKUS gibi alt modellerle Asya-Pasifik’te de genişlemesinin önlenmesi.

3. Rusya ve Çin başta pek çok ülkeye uygulanan ABD yaptırımlarının kaldırılması.

Sonuç olarak, Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesiyle son verilen 1945 düzeninin yerini artık yeni bir düzen almaya başlıyor. Bu düzenin siyasi, ekonomik, güvenlik, hukuki boyutları 21. yüzyılın ikinci çeyreği boyunca adım adım inşa edilecek.

Böylece ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’ın güç mücadelesi yürüttüğü beş merkezli dünya şekillenecek. Çin bu süreçte, Rusya’yla işbirliği yaparak ve Hindistan ile AB’yi de “Büyük Avrasya Ortaklığı”na dahil ederek, emperyalist ABD’yi “savaşsız” çözümü kabule zorlayan bir strateji izliyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Nisan 2022

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: