Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

CIA uzmanı gözüyle Kanal İstanbul

Paul Goble: Rusya ve Avrasya uzmanı. ABD Dışişleri Bakanlığında özel danışmanlık yaptı. CIA’da uzman analist olarak çalıştı.

Amerika’nın Sesi’nden Mehmet Toroğlu, dün kendisiyle önemli bir söyleşi yaptı. Goble’ın mesajları özetle şunlar:

– “Girit, İncirlik’in alternatifi değil. Haritaya ya da NATO’nun tarihine bakan herhangi bir kişi, Yunanistan’ın günün birinde Türkiye’nin yerini alabileceğini söylemeye hiç niyet etmez.”

– “Türkiye İncirlik’i kapatmaz, ABD de yakın vadede İncirlik’ten vazgeçmez.”

– “Boğazlar ve Karadeniz’den dolayı kilit bir coğrafi konuma sahip Türkiye ABD için muazzam önemde.”

– “S-400 alımı Türkiye’nin yön değiştirdiği anlamına gelmiyor.”

– “Türkiye Orta Asya’daki nüfuzunu ABD’yle görüşmelerinde masaya getirmeli.”

Fakat önemli bulduğum mesajı başkaydı…

Kanal İstanbul Montrö’yü değiştirir’

Kanal İstanbul’un Montrö’yü riske atacağı çokça vurgulandı, en son 104 amiral bu konuda kamuoyunu bilgilendirdi. İktidar ise hem bu görüşleri sindirmek için kamuoyuna “Kanal İstanbul ile Montrö Sözleşmesi’nin bir ilgisi yok” diyor ama hem de “Kanal İstanbul’dan gerekirse savaş gemileri geçirmeyi” savunuyor, “daha iyisi yapılana kadar Montrö’ye bağlıyız” diyerek konuyu müzakere açık hale getiriyor.

CIA analisti Paul Goble, “Kanal İstanbul’la birlikte Montrö’de bazı değişiklikler yapılabilir” diyor ve bunun nasıl olacağını da şöyle açıklıyor: “Ankara Montrö’nün kanal için uygulanmayacağını çok açık ortaya koymuştu ve eğer kanal için uygulanmayacaksa, o zaman aslında şu anki önemini aynı şekliyle sürdürmeyecek anlamına geliyor bu. Dolayısıyla bu durum, Türkiye’yi Karadeniz bölgesinde daha da önemli hale getirecek.”

Bu köşede birkaç kez yazdık: Washington, Karadeniz’i Türkiye-Rusya ilişkilerini bozma konusu olarak görüyor. Erdoğan’ın “Karadeniz Rus gölü olmasın” diyerek NATO’yu bölgeye çağırması ve iktidarın Ukrayna politikaları, ABD’nin işini kolaylaştırıyor. Bu şartlarda Kanal İstranbul’un yapılması ve bu nedenle Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması, Türkiye ve “Karadeniz Barışı” için büyük sorundur.

AKP’nin Patriot rüşveti

Cumhurbaşkanlı Sözcüsü İbrahim Kalın, dün Hürriyet’te Erdinç Çelikhan’a “beş kritik mesaj” açıkladı. Kalın, özetle haziranda NATO Zirvesinde yapılacak Erdoğan-Biden görüşmesinde iktidarın “esneyebileceği” sinyalini veriyor.

Masadaki en önemli konu olan S-400 konusunda Kalın’ın söyledikleri, Türkiye adına vahim: “ABD’yle iki müttefik ve stratejik ortaksak, S-400 konusunu müzakere yoluyla çözebiliriz. Şartlar uygun olursa, S-400’lerin yanında Patriotları da alabiliriz.

Türkiye ABD’yle S-400’ün nesini müzakere edecek? Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın gündeme getirdiği Girit Modeli’ni mi? AKP medyasında yer alan “S-400 kumandasında ABD’li subayın da olması” modelini mi? Nahcıvan’a taşıma modelini mi?

S-400’ler ABD’yle müzakere edilemez! Hele de ABD’ye karşılığında “patriot rüşveti” hiç verilemez! ABD’ye bu konuda rüşvet teklif etmek, emperyalizme kesinlikle yetinmeyeceği tavizi vermek demektir.

İsrail’e en iyi yanıt: Kürecik

Güya S-400’leri 2020 nisanında çalıştıracaklardı. Kamuoyunu kandırdılar ve hiç ilgisi olmadığı halde “salgın nedeniyle erteledik” dediler. Oysa yaptıkları ortada: Hâlâ S-400’leri ABD’yle pazarlık için kullanıyorlar.

S-400’leri Türkiye’nin hava savunması ihtiyacı için değil de, ABD-AKP sorunlarının çözümünde kullanılacak bir pazarlık kartı olarak almış gibi hareket ediyorlar…

Aynı anlayış İsrail konusuna da yansıyor: “Kudüs’e Mehmetçiği gönderelim”, “TSK öncülüğünde Kudüs’te Barış Gücü oluşturalım” çağrıları AK-medyada…

Üç yıl önce de benzer açıklamaları yapıyorlardı. Hatta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “İslam Dünyası bir karar aldı. Filistinli kardeşlerimizin ve Kudüs’ün korunması için oraya uluslararası bir güç göndereceğiz” demişti. Ne oldu? Hiç! Çünkü maksatları tabanın gazını almak…

Oysa İsrail’e yanıt vermek isteyen için yapılacak ilk iş belli: İsrail’in güvenliğini sağlayan Kürecik Radarı’nı kapatmak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mayıs 2021

1 Yorum

Dış politikada iki zıt model

İktidarın Ortadoğu’daki normalleşme arayışı, 19 yıllık yanlış dış politikadan dönüş çabası olarak -19 yılın kayıplarına ve dönülen noktada artık eski konumu bulamayacak olmaya rağmen- yine de ve elbette olumludur.

19 yıl dememiz şundan: Bu iktidar, iktidar olabilmesinin karşılığı olarak daha ilk günden “yanlış dış politika” uygulamaya başladı çünkü…

Bir de şunun altına çizelim: İktidar 19 yıllık yanlıştan, doğruyu gördüğü için değil, kendi yanlış dış politikasını sürdürebilme şansı artık kalmadığı için taktik nedenlerle dönüyor. Yani şartlar değiştiğinde, yapısal olarak aynı yanlışa dönme potansiyelini fazlasıyla taşıyor.

Türk dış politikasının üç modeli

Son 19 yılda yaşadığımız, kabaca ülkemizin üçüncü dış politika modelinin ikinci dönemiydi.

Birinci model, “aktif kolektivizm” olarak Atatürk’ün dış politika modeliydi.

İkinci model, Batı ittifakı içinde bölge merkezli dış politika modeliydi: İnönü’yle başlayan, Menderes ve Demirel’le ilerletilen, bölge merkezli dış politikayı Batı’yla NATO içinde içinde uygulayan bir modeldi.

Üçüncü model ise “Alt bölgesel düzen kurma” modeliydi: Birinci dönemini Özal, ikinci dönemini Erdoğan uyguladı. Özetle ABD’nin küresel düzeninin altında ve ona bağlı bir alt bölgesel düzen kurma hedefli dış politikaydı. Bu modelin Erdoğan döneminin bir kanadında BOP eşbaşkanlığı, diğer kanadında da neo-Abdülhamitçilik vardı.

Atatürk’ün kolektif güvenlik anlayışı

Birinci model, yani aktif kolektif güvenlik” modeli, Atatürk’ün “tam bağımsızlık” ve “yurtta barış, dünyada barış” hedeflerinin gereğiydi. Bu iki hedef ise dünyayı emperyalizm ve “mazlum milletler” şeklinde çözümlemenin sonucuydu.

Yurttaki barış ile komşulardaki barış arasında birbirini besleyen ve destekleyen diyalektik bir ilişki kuran bu model, komşuların barış içinde olmasına özen gösteriyordu.

Somutlarsak: Atatürk, Türkiye’nin gücüne dayanarak ve bu gücü ittifaklarla destekleyerek ülkemizin etrafında “barış kuşakları” inşa etti. 1934’te Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ile Balkan Paktı kurarak Türkiye’nin batısının güvenliğini sağladı. 1937’de Irak, İran ve Afganistan’la Sadabad Paktı kurarak Türkiye’nin güney ve doğusunun güvenliğini sağladı. Kuzeyden güvenlik zaten temelleri Kurtuluş Savaşı içinde atılmış Türkiye-SSCB dostluğu ile sağlanmıştı. Özetle Atatürk Türkiye’nin dört bir tarafında “kolektif güvenlik” anlayışı ile barış ve güvenlik kuşakları oluşturdu.

Erdoğan’ın neo-Abdülhamitçiliği

Erdoğan’ın dış politika modeli ise şu dört nedenle kökten Atatürk’ün modeline zıttır:

1) Erdoğan’ın dış politika modeli antiemperyalist değil, tersine emperyalizmin bölgemizi hedef alan Büyük Ortadoğu Projesinin eşbaşkanlığının uygulanmasıdır.

2) Erdoğan’ın dış politikasının hedefi “komşularda barış” değildir. Öyle olmadığı için de “yurtta barış” zaafa uğramıştır. Komşulara müdahale, terör ithali ve büyük sığınmacı sorununa dönüşmüştür.

3) Erdoğan’ın dış politikası, genişlemeyi hedef almaktadır ve bu ihtiyaçla emperyalizmin teorisi olan jeopolitikçiliği uygulamaktadır. Tehdidi, komşulara rağmen, komşuların toprağında asker bulundurarak önlemeye çalışmaktadır. Atatürk ise tehdidi, komşularla birlikte, “kolektif güvenlik” anlayışı içinde önleme yolunu seçmişti. Bu jeopolitikçi yaklaşım haliyle, Hatay’ın güvenliğini Suriye toprağı Afrin’e, Afrin’in güvenliğini daha ilerideki Suriye toprağı İdlib’e bağladı. AKP-MHP ortaklığının Halep’i 82. il ilan eden yaklaşımları, bu jeopolitikçi tutumun kaçınılmaz sonucuydu. (Jeopolitikçilik konusunda Amerikan Hegemonyasının Sonu kitabımda yer alan ilgili bölümü ve Cumhuriyet’teki kimi makalelerimi okumanızı öneririm. Daha geniş bir değerlendirme için ise Hasan Bögün’ün haber2021.com’da yayımlanmakta olan “Jeopolitik emperyalizmin teorisidir” başlıklı yazı dizisini okumanızı öneririm.)

4) Erdoğan, neo-Abdülhamitçi bir dış politika uygulamaktadır: Rusya’yla anlaşarak kendisine alan açmaya çalışmakta, Rusya’yla ilişkisini ABD’yle pazarlıkta kullanmakta ve bu iki gücü de AB’yle dengelemeye çalışmaktadır.

Sonuç

Dış politikadaki “Atatürk modeli”ne zıt yürütülen “Erdoğan modeli”nin iflası ortada. Türkiye’nin ihtiyacı, hükümetin o iflası görerek “taktik dönüşler” yapması değil, “Atatürk modeli”ni bugünün koşullarında kapsamlı bir şekilde uygulayacak yeni bir iktidar anlayışıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Mayıs 2021

3 Yorum

Ortadoğu’da iki zıt normalleşme

Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı “normalleşme” özetle şöyleydi:

– Körfez ülkeleri İsrail’le normalleşecek.

– Bölgede İran’a karşı İsrail-Mısır-Suudi Arabistan ekseni oluşturulacak.

– Bu siyasi ittifakın “Ortadoğu NATO’su” olacak.

Bu konularda oldukça önemli ilerlemeler kat edildi. İsrail Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Sudan ve Fas’la normalleşti. Suudi Arabistan’la gayriresmi olarak zaten normelleşmişti, adım adım resmiyete taşımaya başladı. Oluşturulan yeni ekseni Doğu Akdeniz’e taşıdılar. Hatta Türkiye’nin müttefiki Katar’ı da Körfez-Katar barışıyla sürece dahil ettiler. Bir tek “Ortadoğu NATO’sunu” oluşturamadılar.

İkili normalleşme hamleleri

ABD’nin “İsrail’in güvenliği” ana hedefli bu normalleşme sürecini, şimdilerde zıt yönde bir başka normalleşme süreci izliyor. Özetlersek:

Suudi Arabistan – İran normalleşme girişimi: Suudi Arabistan ve İran istihbarat şefleri iki kez Bağdat’ta görüştü. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Bin Selman, İran’la iyi ilişkiler kurmak istediklerini söyledi.

Suudi Arabistan – Suriye normalleşme girişimi: Suudi İstihbarat Şefi Hamid Humeydan Şam’da Devlet Başkanı Beşşar Esad ve Ulusal Güvenlik Büro Başkanı Ali Memlük ile görüştü.

BAE – Suriye normalleşme girişimi: BAE Şam’daki büyükelçiliğini yeniden açtı. BAE’nin Dışişleri ve Uluslararası İşbirliğinden Sorumlu Bakanı Abdullah bin Zayed el Nahyan, Suriye’nin Arap Ligi’ne dönmesinin “kaçınılmaz” olduğunu söyledi.

Türkiye – Suudi Arabistan normalleşme girişimi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ramazan bayramı dolayısıyla tebriklerini iletmek üzere” Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz El Suud ile görüştü.

Türkiye – Mısır normalleşme girişimi: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Ramazan ayını tebrik amacıyla” Mısır Dışişleri Bakanı Semih Şükrü’yü aradı. Ardından iki ülke dışişleri heyetleri 5-6 Mayıs’ta Kahire’de biraraya geldi. Çavuşoğlu,”ilişkileri normalleştirmek için atılabilecek adımlar konusunda görüşmelerin devam edeceğini” açıkladı.

Türkiye – BAE normalleşme girişimi: BAE’nin Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Enver Gargaş, Türkiye ile karşılıklı olarak egemenliğe saygı çerçevesinde normalleşmek istediklerini söyledi.

Türkiye-Mısır normalleşmesi

Kuşkusuz masadaki tüm sorunların çözümü mümkün değil. Dahası, normalleşme sürecinde, ilk duruma dönme olanağı da artık yok. Ancak her durumda bölgenin istikrarı adına bu ülkelerin belli çıkarlarda ortaklaşarak normalleşmesi, oldukça yararlıdır.

Bu normalleşme girişimleri içinde, sonuca etkisi bakımından bizim için en önemlisi Türkiye – Mısır normalleşme girişimidir. Mısır medyasına göre Kahire’nin masaya koyduğu üç dosya var:

– Türkiye’nin Müslüman Kardeşler (İhvan) dosyasını tamamen kapatması. (Türkiye bu konuda geçen haftalarda bazı adımlar attı ve İhvan’ın yayınlarına kısıtlama getirdi.)

– AKP iktidarının Mısır ve Arap ülkelerinin içişlerine karışmaması.

– Türkiye’nin Libya, Suriye ve Irak’taki askerlerini çekmesi.

En önemli dosyanın üçüncüsü olduğu görülüyor. Ancak müzakereler başlarken masaya pek çok ülkedeki askeri varlığın sorun olarak konulması, “yüksek elle müzakereye başlama” isteğinden öte bir anlam ifade etmiyor. Zamanla sadece Libya’daki askeri varlık konusu müzakere edilecektir. Kahire’yle eşzamanlı Batı da bu konuda baskı yapmaktadır. Son olarak Almanya Başbakanı Angela Merkel, Erdoğan’a “Libya’da bulunan yabancı kuvvetlerin ülkeden çekilmesi” çağrısı yaptı.

Ankara’nın bu konuda Mısır’la normalleşme sürecinde esas alacağı ana çıkarı, Libya’yla yapılan MEB anlaşmasını korumak olmalıdır.

ABD’nin boşluğu fırsat dönemi açtı

Kuşkusuz bu normalleşme, tek tek ülkelerin kendi çıkarlarının gereğidir. Ancak bunun hangi zeminde olabildiği de önemlidir.

O zemin, ABD’nin Ortadoğu’daki ağırlığını azaltmak zorunda kaldığı zemindir. 2,5 savaş konseptinden 1,5 cephede savaş konseptine gerileyen ABD, ağırlığını Çin ve Rusya cephelerine vermeye çalışıyor. İşte bunun gereği olarak Suudi Arabistan’ın Yemen savaşına silah satışını durdurdu, İran’la nükleer müzakere döndü vb.

ABD’nin boşluğunu askeri olarak Rusya’nın, ekonomik olarak Çin’in doldurmaya başladığı yeni bir Ortadoğu şekilleniyor özetle…

Bu, Ankara için de bir fırsat dönemidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mayıs 2021

1 Yorum

Bahçeli’nin on altı sabıkası

2015’te yitirdiğimiz Ergenekon kumpası mağdurlarından değerli hukukçu ve gazeteci Emcet Olcaytu, AKP’nin 2002 yılında tek başına iktidar olmasını sağlayan sürecin sorumlularından birinin de Devlet Bahçeli olduğunu saptayarak, “siyasi sabıkalarını” ortaya koymuştu.

Devlet Bahçeli’nin Dokuz Sabıkası ismiyle Kaynak Yayınları tarafından 2006 yılında basılan kitap, Bahçeli yönetimindeki MHP’nin pozisyonunu en net sergileyen çalışmaların başında geliyordu.

Olcaytu’nun saptadığı dokuz sabıka

Emcet Olcaytu, Bahçeli’nin “siyasi sabıkalarını” madde madde şu sorularla ortaya koyuyor ve belgeleriyle yanıtlarını veriyordu:

1) Bahçeli, küreselleşmeyi mi yoksa ulusal menfaatlarımızı mı savundu?

2) Bahçeli, AB konusunda gerçekçi mi yoksa hayalci mi davrandı?

3) Bahçeli, Kuzey Irak’taki Barzani devletine nasıl yardım etti?

4) Bahçeli, IMF ve Dünya Bankası operasyonlarına nasıl teslim oldu?

5) Bahçeli, ülkücü tabanı neden ve nasıl kandırdı?

6) Bahçeli, Türkçülerle neden ters düştü?

7) Bahçeli, Karen Fogg‘un casusluğuna neden göz yumdu?

8) Bahçeli niçin erken seçim istedi?

9) Bahçeli, Telafer katliamına niçin sessiz kaldı?

Erdoğan’ı başbakan yaptı

Kitap 2006 yılında yayımlandı. Birkaç yıl sonra Emcet Olcaytu Ergenekon kumpasıyla hedef alındı. 26 ay hapis yattı. Ancak sağlığı oldukça bozulmuştu ve gördüğü tedaviye rağmen 2015’te aramızdan ayrıldı.

Zaman zaman Gazeteci Hasan Bögün’le birlikte kendisini evinde ziyaret eder, siyasi gelişmeleri tartışırdık. Bahçeli’nin sabıkalarının artışını, yani kitabının genişletilmesi gerektiğini konuşurduk. Sağlığı elvermedi ne yazık ki…

Oysa Bahçeli’nin sicilindeki “siyasi sabıkalar” 2006’dan sonra daha da artmıştı.

ABD-AB’nin ekonomik krizle ve DSP’yi bölerek yıkamadığı Ecevit Hükümeti’ni koalisyonu bozarak yıkan Bahçeli, sadece Erdoğan’a başbakanlık yolu açmakla kalmamış, adım adım Erdoğan’la birlikte rejimi yıkıma götürmüştü:

Gül’ü cumhurbaşkanı, Erdoğan’ı başkan yaptı

10) Abdullah Gül TBMM’de 367 bulunamadığı için seçilemiyor, dahası artık umut da görmediği için cumhurbaşkanlığı sevdasından vazgeçiyordu. İmdadına Bahçeli yetişti ve 367’yi sağlayarak Gül’ü 2007’de cumhurbaşkanı yaptı.

11) Bahçeli, Kılıçdaroğlu ile birlikte Türkiye’yi Ekmeleddin İhsanoğlu’nu mecbur ederek fiilen Erdoğan’a cumhurbaşkanı olma yolunu açtı.

12) Bahçeli, 7 Haziran 2015 seçimi sonrasında hükümet kuramayacak konuma gerileyen AKP’ye, koalisyon seçeneklerini baltalayarak tekrar erken seçime gitme ve hükümet oluşturacak sayıya kavuşma olanağı sağladı.

13) Bahçeli, hükümet kuramayan AKP’ye, TBMM başkanlığı kazandırdı.

14) Bahçeli pek çok kez başkanlık sistemine karşı olduğunu açıklamasına rağmen ve de AKP de bu sistemi getiremeyeceğini görüp çalışmasını rafa kaldırmışken, Erdoğan’a el uzattı ve raftaki komployu siyaset arenasına indirdi. 2017’de çok sorunlu bir referandumla parlamenter sistem yıkıldı.

15) Bahçeli 2019 seçiminde Cumhur İttifakıyla Erdoğan’ı destekleyerek, tek adam rejiminin biraz daha kurumsallaşmasını ve hukuk devletinden iyice uzaklaşılmasını sağladı.

Bahçeli’nin ‘yeni anayasa’ hamlesi

16) Bahçeli’nin son siyasi sabıkası da yeni anayasa girişimidir. Son dönemde sık sık anayasa mahkemesini kapatmakla tehdit eden Bahçeli, 100 maddeli yeni anayasa hazırladığını ilan etti.

Anayasasının girişini ise Bahçeli şu sözlerle açıkladı: “Başlangıca, ‘Allah’ın lütfu, kardeşlik ruhu ve vatan sevgisiyle varlık bulmuş biz Türk Milleti’ düsturu ile giriş yapılmıştır.”

Allah’ın lütfu” sözleriyle giriş yapılan bir anayasa laikliğe karşı olmasının ötesinde, bir karşı-devrim sürecinin devamına işaret ediyor: Anımsayın, rejimin yıkılışı ve yeni bir rejimin inşası “Allah’ın lütfu” sözleriyle başlamıştı. Erdoğan 15 Temmuz darbe girişimi için “Allah’ın lütfu” demişti; o lütuf ile Türkiye OHAL ve kararnameler ülkesine dönmüş, o lütuf ile “Türk tipi başkanlık” modeline geçilmiş, o lütuf ile “tek adam rejimi” inşa edilmeye başlamıştı…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Mayıs 2021

2 Yorum

ABD’yle değil, bölgeyle beyaz sayfa açılmalı

Joe Biden ABD başkanı seçildiğinden bu yana, Erdoğan sık sık ABD’yle “beyaz sayfa” açmak istediğini dile getiriyor.

Son olarak Erdoğan, Biden’ın “soykırımı” tanıyarak “Türk-Amerikan defterinin” bir sayfasını daha karaladığı şartlarda, “Haziran’da yeni bir dönemin kapılarını aralayacağımıza inanıyorum” dedi.

Kapkara defter

İnternetten arşivleri taradığınızda göreceksiniz: Erdoğan’ın ABD’ye “beyaz sayfa” çağrıları önceki yıllarda da var. Biden’dan önceki ABD Başkanı Trump’a yapılmış çağrılar örneğin; 2016’da, 2017’de, 2018’de, 2019’da…

ABD ise Erdoğan’ın her “beyaz sayfa” çağrısında “Türk-Amerikan defterinin” bir sayfasını daha karalamış; yaptırımlar eklemiş, davalar eklemiş, Astana’yı eklemiş, Türk-Rus normalleşmesini eklemiş, Türkiye’nin komşusu İran’la ilişkisini eklemiş…

Dahası, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’ye gönderdiği silah ve teçhizat dolu her TIR’da defterin sayfaları forma forma karalanmış…

Kısacası, neredeyse kapkara defterde açılacak beyaz sayfa kalmamış!

Defterde neler var?

Deftere karalanmış ve doğrudan Türkiye’yi hedef alan şu sorunlar çözülmeden, ABD’yle yeni bir sayfa açılamaz:

1) ABD’nin PKK ve FETÖ’yü desteklemeyi sürdürdüğü şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?

2) ABD’nin Kıbrıs Türklerini Rumlarla zorla birleştirme ve Türkiye’nin garantörlüğünü zayıflatma girişimleri sürdüğü müddetçe beyaz sayfa açılabilir mi?

3) ABD’nin “soykırımı” tanıyarak Türk-Ermeni düşmanlığını kaşıdığı şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?

4) ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi karasularına sıkıştırmaya çalıştığı şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?

5) ABD’nin Montrö’yü delerek Karadeniz’i bir NATO gölü yapmaya çalıştığı şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?

Erdoğan, Karadeniz başta bir ikisini kabullenmiş olabilir ama Türkiye bunu kabul edemez!

Doğu Akdeniz’de beyaz sayfa

Türkiye ABD’yle değil, komşularıyla ve bölge ülkeleriyle beyaz sayfa açmak zorundadır:

Türkiye Suriye ve Mısır’la beyaz sayfa açmalıdır. ABD’nin son “soykırım” sopasına siyasi arenada verilecek en iyi yanıt Ankara’nın Şam’la anlaşması olacaktır. Yine Ankara’nın Kahire’yle normalleşmesi Libya’dan Doğu Akdeniz’e olumlu sonuçlar doğuracaktır.

Türkiye ile İsrail arasında beyaz sayfa açılmalıdır. Doğu Akdeniz’deki doğalgazın Avrupa pazarına ulaştırılacağı en ekonomik güzergah hâlâ Türkiye’dir. Eastmed’in çıkmazları ortadadır ve Türkiye-İsrail normalleşmesi, Doğu Akdeniz’deki güzergah çatışmasının bölge yararına çözümünü kolaylaştırır.

Kıbrıs konusunda Türkiye ile İngiltere arasında beyaz sayfa açılmalıdır. Ankara’nın Denktaş karşıtı çizgisi ve AB hayalleri, Kıbrıs’ı bir AB konusu yaptı. Bu da hem Rumların hem de garantörü Yunanistan’ın elini güçlendirdi. İngiltere’nin AB’den ayrıldığı şartlarda Kıbrıs konusunun AB konusu olması, elbette İngiltere’yi çok memnun eden bir durum değil. İşte Ankara bu yeni durumu iyi değerlendirmeli ve KKTC’nin tanınması konusuna odaklanmalıdır. Eski İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw’ın geçen ay “Kıbrıs’ta iki bölgeli, iki toplumlu federal bir yapı artık mümkün değil. Bugün tek çözüm iki devletli bir yapıdır” demesi fırsata çevrilmelidir.

Kafkasya’da beyaz sayfa

Türkiye ile Ermenistan arasında beyaz sayfa açılmalıdır. Öyle AKP’nin “Ermeni Açılımı” gibi değil, ABD ve diğer emperyalistlerin “soykırım” şantajlarını boşa çıkarak şekilde bütünlüklü bir yol haritası uygulayarak…

Şartlar düne göre kolaylaşmıştır üstelik: Dün Türklerin bir bölümünü haklı olarak Ermenistan’la anlaşmaya ikna edemezdiniz, çünkü Azerbaycan’ın toprakları işgal altındaydı, ama o sorun birkaç ay önce çözülmüş oldu. Dahası, beyaz sayfaya asıl ihtiyacı olan Ermenistan’dır; ekonomisi, denize kapalı olması, sıkışmışlığı Ermenistan için Türkiye’nin dostluğunu nesnel olarak değerli kılmaktadır.

Unutulmamalı; Ermenistan’ın resmi lügatinde 1965’e kadar “soykırım” yoktu; 70’lerle birlikte “soykırım” bir emperyalist argüman olarak Türklerle Ermenilerin arasına girdi, ardından da ASALA terörü…

Her şeye rağmen, Ankara ve Erivan, acıları yarıştırmadan, geleceğe ortak çıkarlar ve iyi komşuluk penceresinden bakabilmelidir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Mayıs 2021

2 Yorum

Tek adam rejimi ve CEO’lar kabinesi

Tek adam rejimi, anımsayın, hukuksuzluk üzerinden inşa oldu. Öyle ki, Erdoğan’ın ortağı Bahçelifiili duruma hukuk kazandıralım” demiş ve arkasından “Türk tipi başkanlık” sisteminin yolu açılmıştı.

Yani hukuksuz şekilde uygulanmakta olan tek adam rejimine, anayasal kılıf ve hukuk örtüsü sağlanmıştı.

Kuşkusuz bu durum bile meşruiyet sağlamadı, zira tek adam rejimi pek çok uygulamasıyla hâlâ hukuksuz! Son örneği de yasaya aykırı alkol yasağıdır.

Tek adam rejimi, beğenmediği kararı nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin kararını bile tanımayan, hatta o kararı verdi diye “Anayasa Mahkemesi de kapatılsın” diyebilen bir rejimdir. Öyle ki alt mahkemeler, sarayın güvencesiyle Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını bile uygulamaz durumdadırlar.

Özetle rejimin pek çok uygulaması tam bir hukuksuzluk örneğidir.

Pekcan vakası

Tek adam rejiminin doğurduğu sonuçlardan biri de Ruhsar Pekcan vakasıdır. Günlerdir başta Serpil Yılmaz ve İsmail Saymaz olmak üzere gazetecilerPekcan vakasını bütün vehametiyle kamuoyuna anlatıyorlar. Özetlersek:

3 Kasım 2016 gecesi saraya bir ihbar gidiyor. Ruhsar Pekcan isimli bir işinsanının “Emine Erdoğan’ın yakınıyım” diyerek vergi ödemeksizin eşya ithali girişiminde bulunacağı belirtiliyor. Bu ihbar üzerine Emine Erdoğan’ın özel kalem müdürü Sema Silkin Ün, Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfekçi’nin özel kalem müdürünü bilgilendiriyor. Olayın ciddiyeti nedeniyle Gümrükler Genel Müdürlüğü Özel Bürosu, hemen ertesi sabah bölge müdürlerine bu konuda bir uyarı gönderiyor ve müdürlüklerden dikkatli olmasını istiyor.

20 ay sonra 8 Temmuz 2018 günü Ruhsar Pekcan, kendisi hakkında dikkatli olunmasının istenildiği Ticaret Bakanlığı’na bakan yapılıyor!

Sonrası daha da vahim: Pekcan eşi ve iki ortağıyla kurduğu şirketine 2019 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’ndan 1,4 milyon TL teşvik alıp “dezenfektan” üretiyor. Sonra o dezenfektanı Ticaret Bakanlığı’na, yani kendi bakanlığına satıyor. Litresini 3 TL’ye mal ettikleri dezenfektanı THY’nin bir şirketine 14.35 TL’ye satıyor ama satan kendi alan kendi olunca iş kolaylaşıyor ve aynı ürünü Ticaret Bakanlığı’na 35 TL’den satıyor!

Pekcan vakasının sorumlusu Erdoğan

Konu ortaya çıkınca, Erdoğan sessiz sedasız mini kabine değişikliği yaparak Pekcan’ı görevden aldı. Ancak normalde hükümet düşürecek bu yüce divanlık vakayla ilgili soruşturma bile açılmadı.

Neden? Çünkü Ruhsar Pekcan vakasının asıl sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır.

Neden? Çünkü Erdoğan eski rejimi yıkıp yeni bir rejim inşa ederken, kendisine normal bir kabine değil, CEO’lar kabinesi kurmuştu.

Neden? 3 yıl önce bu köşede yazdık: “15 Mart 2015’te ‘Ben bu ülkenin şirket gibi yönetilmesini istiyorum’ diyen ve ‘başkanlık sistemi’ adı altında Türkiye’ye CEO olan Erdoğan’ın yönetim maliyeti, gün geçtikçe daha da ağırlaşıyor…

Türkiye’yi şirket gören Erdoğan “baş CEO” oldu ve kabinesini de CEO’lardan oluşturdu: Özel hastane sahibi Sağlık Bakanı, özel okul sahibi Eğitim Bakanı, otel sahibi Turizm Bakanı, patates şirketi danışmanı Tarım Bakanı, işinsanı Ticaret Bakanı yapıldı.

Ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan örneğinde görüldüğü gibi, CEO kamuyu, kendi şirketinin çıkarı için kullanmış oldu.

En hayati konu

Konu vahimdir ve bir rejimin röntgenini çırılçıplak gözümüzün önüne getirmiştir…

Dolayısıyla, en az “128 milyar dolar” konusu kadar önemlidir. Muhalefetin bu konunun üzerine önemle gitmesi ve Ruhsar Pekcan üzerinden “CEO’lar kabinesini” bir bütün olarak sorgulaması Türkiye için en öncelikli ihtiyaçlardan biridir.

Tek adam rejimi ve CEO’lar kabinesi” konusu, hükümet etme özelliğinden hareketle diğer tüm konulara etkisi nedeniyle, ulusal çıkarlar bakımından en hayati konumuzdur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Mayıs 2021

1 Yorum

Erdoğan neden 48 saat bekledi?

AK-Medyada bir yazar aynen şöyle yazmış: Erdoğan’ın Biden’ın “soykırım” suçlamasına ilk iki gün yanıt vermemesi, “seni kaale almıyorum” mesajıymış!

Okuru ve halkı kandırmakta sınır tanımıyorlar!

Oysa Erdoğan’ın ilk iki gün yanıt vermemesinin nedeni açık: Erdoğan Biden’ın “soykırım” diyeceğini zaten biliyordu. 24 Nisan’da açıklanacak metinden önce Biden’ın 23 Nisan’da Erdoğan’ı araması ve Haziran’da NATO zirvesinde görüşme kararı almaları da pakete dahil.

AKP’nin ilk dışişleri bakanı Yaşar Yakış, Biden’ın açıklamasından dakikalar sonra Halk TV Ana Haber’de söyledi: Biden’ın “soykırım” metni, “kuvvetle muhtemel” iki dışişleri arasında gidip geldi, son hali verildi!

Erdoğan’ın tepkisizliğine tepkiler

Aslında kamuoyunda güçlü tepki olmasa, Erdoğan 48 saat sonra verdiği tepkiyi de vermeyecekti. Konu, Cumhurbaşkanı Sözcüsü, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı üçgeninde yapılacak açıklamalarla soğutulacaktı.

Ancak tepkiler, hele de Erdoğan’ın tepkisizliğine karşı tepkiler, Erdoğan’ı 48 saat sonra bir açıklama yapmak zorunda bıraktı.

O açıklama da, gördüğünüz gibi, olabilecek en düşük seviyede tepkiydi: Erdoğan, Biden’ın metninde “soykırım” ifadesine Ermeni çevrelerin baskısıyla yer verildiğini düşünüyormuş! Biden’ın bu ifadesi haksız ve hakikatlere aykırıymış!

Konu tarihçilere havale edilemez

Daha vahimi ise şu oldu: Erdoğan, Biden’a konu “tarihçilere bırakılmalıdır, siyasetçilere değil” çağrısında bulundu!

Oysa konu siyasetçinin konusu olmadığı gibi tarihçinin de konusu değildir. Soykırım hukukun konusudur, çünkü suçtur. Suçluya siyasetçiler karar veremeyeceği gibi tarihçiler de karar veremez.

1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 6. maddesine göre “soyrkırım suçunu işleyenler, suçun işlendiği devletin yetkili bir mahkemesinde ya da sözleşmeci devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanır.”

BM Sözleşmesi, soykırım konusunda siyasetçilere ya da tarihçilere değil, mahkemelere işaret ediyor.

Yine benzer şekilde, AİHM de “Perinçek-İsviçre Davası”nda cumhurbaşkanlarının, parlamentoların ve hükümetlerin soykırım konusunda hüküm vermeye yetkili olmadığını karara bağlamıştı.

Bunlar ortadayken, Erdoğan’ın Biden’a “konuyu tarihçilere bırakalım” demesi, yukarıda belirttiğimiz hukuka dayanma kozunu kullanmamak demektir.

Hrant Dink ‘soykırım kullanılmasın’ istedi

Yaşar Aksoy’un 1915 isimli kitabını karıştırırken anımsadım: ÖDP yıllar önce 1915’le ilgili bir açıklama yaptığında, BDP ve BDP’nin etkisindeki sol tarafından “açıklamada neden soykırım kavramı yok” diye tepki görmüştü.

ÖDP Genel Başkanı Alper Taş’ın yanıtı aynen şöyle: “Soykırım ifadesinin kullanılmamasını ÖDP üyesi Hrant Dink önerdi.

Peki Hrant Dink neden soykırım kavramının kullanılmamasını istemişti? Alper Taş’ın açıklamasından okuyalım: “Meseleyi Türkiye toplumuna soykırım kavramı üzerinden anlatmanın meselenin idrakini zorlaştıracağı önerisi onun önerisidir.”

Önceki yazımızda da Hrant Dink’in bu konudaki görüşlerine yer vermiştik. Onun derdi 100 yıllık acılar üzerinden Türk-Ermeni düşmanlığı üretmek değil, tersine Türk-Ermeni dostluğuydu…

Soykırım suçlaması, açık düşmanlıktır

ABD Başkanı Joe Biden’ın “soykırım” ifadesini kullanması da işte bu nedenledir: 1915 kaşınsın, Türkler ve Ermeniler arasında kavga konusu olmaya devam etsin… Etsin ki ABD’nin bölgeye müdahalesi için bir zemin olsun, ABD’nin elinde Türkiye’ye karşı bir baskı aracı olsun…

Hedefi bu olan Joe Biden’ı “tarihçilerin bilgilendirmesini” beklemek, siyasetsizliktir!

Zira ABD yönetimi bilmektedir ki, bir ülkeyi soykırımla suçlamak, açık düşmanlıktır! Açık düşmanlığa karşı alttan almak, düşük profilli tepki vermek bir yarar getirmez. Tersine, bu zayıf profil, başka ülkeleri de benzer suçlama yapmaya cesaretlendirir.

Erdoğan’ın Türkiye’nin beklediği kararlı yanıtı verememiş olması ise ne yazık ki önceliği kendi siyasi geleceğine vermesindendir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Nisan 2021

2 Yorum

Hrant Dink: ABD doktor değil!

Hrant Dink bir söyleşisinde şu soruyu sormuştu: “Ermeniler, Türklere yönelik büyük travma yaşıyor. Türkler ise Ermenilere yönelik paranoya yaşıyor. Tam klinik vakalar… Kim tedavi edecek? Fransız Senatosunun kararı mı? ABD Senatosunun kararı mı? Kim reçeteyi verecek? Kim bizim doktorumuz?”

Dink, sorusunun yanıtını da şöyle vermişti: “Ermeniler Türklerin doktoru, Türkler de Ermenilerin doktoru… Bunun dışında ilaç, doktor ve çözüm yok”

Ve Hrant Dink, başka ülkelerin soykırım tartışmasına girmesine de şöyle itiraz ediyordu: “Dünyaya diyorum ki, senin Ermeni soykırımını tanımış olman ya da tanımamış olman, benim için beş para ifade etmez.”

Ermenistan’ın ilk başbakanının saptaması

Ermenistan’ın ilk başbakanı Ohannes Kaçaznuni’nin 1923’te yazdığı rapor, tarihsel olarak konuyu yerli yerine oturtuyor.

Kaçaznuni özetle “’denizden denize Ermenistan projesi’ gibi emperyalist bir talebe kapıldıklarını, bu yönde kışkırtıldıklarını”, bu hedefle “Ermenilerin, Müslüman nüfusu katlettiğini” ve bu nedenle “Türklerin aldığı tehcir kararının doğru ve uygun olduğunu” belirtiyor.

Nitekim, sonraki yıllarda Hrant Dink başta bazı aydınlar da bu saptamayı vurguladılar hep; tarihsel olarak Ermenilerin Türklere karşı kullanıldığını savundular. Hatta Hrant Dink, bir tarihsel benzerliğe dikkat çekerek, Kürtleri de aynı oyuna gelmemeleri için uyardığı konuşmalar yaptı.

1915’e saplanma sorunu

Emperyalist devletler, dün Ermenileri Türklere karşı kışkırttıkları gibi, bugün de parlamentolarında “soykırım” kararları alarak bu meseleyi kaşımayı sürdürüyorlar.

Oysa soykırım bir hukuk kavramıdır, suçtur. Soykırım kararını hükümetler ve parlamentolar değil, ancak mahkemeler verebilir. Hukuk literatürüne “Perinçek-İsviçre Davası” diye giren AİHM kararında açıkça cumhurbaşkanlarının, parlamentoların ve hükümetlerin soykırım konusunda hüküm vermeye yetkili olmadığı belirtilmiştir.

O nedenle Biden’in “soykırımı” tanımasının hukuken hiçbir anlamı yoktur; ancak siyaseten önemlidir; ABD’nin Türkiye’ye düşmanlığını göstermektedir.

1915’i kaşımak; ne Türklerin ne de Ermenilerin yararınadır, bir tek emperyalistlerin çıkarınadır. O nedenle 1915’e saplanıp kalınmamalıdır. Hrant Dink bu uyarıyı çokça yapmıştır: “Ermenilere sesleniyorum. 1915’e takılıp kalmayın. Kendinizi dünyadaki insanların soykırımı kabul edip etmemesine zincirlemeyin. Bu tarihsel bir acı mıdır? Atalarımız yaşadı. Anadolu’da hoş bir laf vardır: ‘Acıyı onurla sırtlayıp taşımak’. Yaygara yapmadan, patırtıya vermeden sırtlar taşırsın.”

Ve Hrant Dink, az ya da çok acı demeden, Ermenilerin de Türklerin de o yıllarda acı çektiğini belirtmiştir. Çünkü Hrant Dink tarihsel gerçekliğe bağlı kalarak, Ermenilerin de Türkleri öldürdüğü gerçeğini dile getirmiştir.

Tarihsel gerçeklik

1915’te, hatta 1877 Osmanlı-Rus savaşından itibaren bölgede yaşananlar karşılıklı kırımdır. 1915’de alınan tehcir kararı ise Kaçaznuni’nin de saptadığı gibi, savaşın ihtiyacı olan doğru bir karardır.

Kuşkusuz tehcir sırasında pek çok suç işlenmiştir, o suç konusu uygulamalar nedeniyle ölümler yaşanmıştır. Ancak bu, ortada “etnik nefrete dayalı bir soykırım” olduğunu göstermez. Zira tehcir savaşın ihtiyacı olduğu için uygulanmıştır; tüm Ermenileri kapsamamıştır, pek çok yerde Ermeniler yerlerinde kalmıştır.

Uygulamadaki suçların da olabildiğince hesabı sorulmuştur. Hükümet, yollardaki katliamlardan sorumlu olanları idam etmiştir. Bunun “etnik nefrete dayalı bir soykırım” olmadığının bir diğer göstergesi de 18 Aralık 1918 tarihli kararnameyle Ermenilerin evlerine dönebileceğinin ilan edilmesiydi…

ABD “insanlık soykırımı” yaptı

ABD’nin derdi Ermeni’nin iyiliği değildir; dün Çarlık Rusyası ve İngilizler nasıl Ermenileri Türklere karşı kullandılarsa, bugün de ABD ve AB emperyalistleri soykırım üzerinden yine Ermenileri Türkiye’ye karşı kullanmak istiyorlar.

ABD doktor değildir! Geçmişi en kirli devlettir: Kızılderililerden Vietnamlılara, Güney Amerika yerlilerinden Araplara milyonlarca insanı katletti; “insanlık soykırımı” yaptı. Dünyada “insan hakkı” diyecek en son devlettir ABD!

Emperyalizme anladığı dilden yanıt verilmelidir: İşe S-400’lerin çalıştırılması ve İncirlik Üssü’nün kapatılmasıyla başlanmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Nisan 2021

1 Yorum

Tek adam rejiminin siyasi ve ekonomik karakteri

“128 milyar dolar nerede” sorusu, Merkez Bankası rezervlerinin nasıl eritildiğinin, nereye satıldığının sorusu olmaktan öteye anlamlar taşımaya başladı. Sarayın faizi düşürmek ve kuru baskılamak için 2 bakanı, 3 Merkez Bankası başkanını feda etmesine rağmen faizin de, kurun da, enflasyonun da, işsizliğin de yükseldiği bir rejimin, bu kez geniş kitlelerce sorgulanmasının sembolü oldu “128 milyar dolar nerede?” sorusu…

Nasıl bir rejim peki? Son üç günde yaşananlar bile yıktıkları rejimin yerine inşa etmeye çalıştıkları “tek adam rejiminin” tüm defolarını ortaya koymaya yetiyor:

En özelleştirmeci iktidar

Bu iktidar neoliberal ekonomi anlayışına, serbest piyasacılığa, özelleştirmeciliğe, yabancılaştırmacılığa en bağlı iktidardır: Satmadık kamu birikimi, yabancılaştırmadıkları stratejik kurum kalmadı!

Dün Cumhuriyet’te Mustafa Çakır’ın haberinden öğrendik: Hazine ve Maliye Bakanlığı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Ankara’dan İstanbul’a, Kayseri’den Erzurum’a kadar Türkiye’nin değişik noktalarındaki çok sayıda taşınmazı da satışa çıkarmış!

Elde avuçta ne bıraktılarsa, onları da satacaklar yani…

Halkın cebinden şirketlerin cebine

İktidar, sadece özelleştirmekle yetinmiyor, özelleştirdiği, kamunun kaynaklarını sattığı kurumları da fırsat buldukça destekliyor; hem de halkın parasıyla…

Dün Sözcü’de Erdoğan Süzer’in haberinden öğrendik: Elektrik Piyasası Kapasite Mekanizması Yönetmeliği Değişiklik Taslağı’na göre elektrik şirketlerine salgında yaşadıkları “zorluklar” nedeniyle 3 milyar TL yardım yapılacak. Bedel faturaya yansıyacak.

Hangi zorluğu yaşamış bu şirketler? Salgın boyunca artan zamlarla fatura kesmeyi sürdürdüler oysa. Ama tek adam rejiminin karakterini yansıtan tipik uygulamadır: Salgının zorluğunu asıl yaşayan halk, AKP’nin düzenlemesiyle faturaya yapılacak ilave ile o şirketleri besleyecek…

AKP tipi ihalecilik

AKP, iktidarı boyunca ihale kanunu yaklaşık 200 kez değiştirdi. Her değişiklikte yandaşa sermaye transferi kolaylaştırıldı, şeffaflık ortadan kalktı…

İş artık, bir bakanın kendi bakanlığına mal alımını, kendi şirketinden yapabilmesine kadar uzandı. Öyle ki Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan tepkilere “ne var bunda” havasında yanıt bile vermeye kalktı. Tepkilerin büyüklüğü nedeniyle Erdoğan’ın dört gün sonra Pekcan’ı görevden alması ise aslında sonuçları bakımından bir cezalandırma değil, ödüllendirmedir!

Pekcan’ın durumu sıradışı bir durum değil, tek adam rejiminde sıradanlaşmış bir durumdur. 17 Haziran 2020’de airporthaber.com’da okumuştuk: Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı İlker Aycı’nın bir yakını tarafından 20 Mart 2020’de kurulan “Aycı Medikal” şirketi, kurulduktan hemen sonra THY’nin medikal ihtiyaçlarını karşılayan şirkete dönüşebilmişti!

Menderes’ten Erdoğan’a

Şu üç günlük tablo bile, tam bir ekonomik çürüme tablosudur. Ama ekonomik çürümeyle siyasi çürüme arasında her zaman doğru orantı vardır.

Adnan Menderes’in “ticaret yaparsan alıp sattığın ben olurum” diyerek oğluna başbakanlığı döneminde ticaret yapmayı yasakladığı Türkiye’den, kendi şirketinden bakanlığına mal satan ticaret bakanı dönemine geldik. (İsmet İnönü’yü değil de Adnan Menderes’i örnek vermemiz, bugünkü iktidarın köklerini Menderes’e dayandırmasındandır.)

Bu çürümenin örtüsü de dağıtılan makarnalar, kömürler, patatesler, soğanlar ve Ramazan’dan Ramazan’a yoksul sofralarına oturmaktır…

Oysa Ramazan’da yoksulun sofrasına oturmak ve yoksula patates-soğan dağıtmak değildir mesele; yoksulu patates-soğana muhtaç etmemek ve sofrasını zenginleştirmektir mesele!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Nisan 2021

1 Yorum

ABD’nin PKK mesajının üç hedefi

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği, 14 Nisan günü sosyal medyadan dikkat çeken bir yayın yaptı: “Hatırlatma: PKK’nın kilit isimleri Murat Karayılan’ın yerini ihbar edenlere 5 milyon dolara, Cemil Bayık için 4 milyon dolara, Duran Kalkan içinse 3 milyon dolara kadar ödül verilecektir. Bilgi sağlayan kişilerin kimliği tamamen gizli tutulacaktır.”

Peki nereden çıktı bu 2,5 yıl önceki duyuruyu “hatırlatma” mesajı?

ABD’nin AKP’ye YPG teklifi

Cumhuriyet’teki 19 Kasım 2018 tarihli “ABD’nin PKK stratejisi” başlıklı makalemizde, 1-7 Kasım 2018 arasındaki şu üç gelişmeye dikkat çekmiştik:

– ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey 1 Kasım 2018’de, “Kürtler ile Türkiye arasında bir çözüm için çabalarımızı yeniden başlattık” dedi.

– ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Matheew Palmer 6 Kasım 2018’de, ülkesinin PKK üst düzey yöneticileri Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan için 12 milyon dolar ödül koyduğunu duyurdu.

James Jeffrey 7 Kasım 2018’de, “YPG’yi PKK gibi terör örgütü olarak değerlendirmiyoruz” dedi.

Bu üç gelişme, aslında ABD Savunma Bakanı James Mattis’in 15 Şubat 2018’deki NATO toplantısı sırasında, dönemin Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli’ye yaptığı “YPG’yi PKK’ye karşı savaştırabiliriz” teklifiyle birlikte anlam kazanıyordu!

Gelelim 14 Nisan 2021’e…

1. Çıpalı tutma jesti

ABD’nin Ankara Büyükelçiliğinin üç PKK liderinin başına ödül koyulmasını anımsatması, tipik bir Amerikan jestidir! Muhatabını, iç politikada elini güçlendirecek bir konuda fazlasıyla memnun ederek, esas hedefine ulaşmanın yollarını oluşturma çabasıdır.

Yeni ABD yönetiminin Türkiye stratejisi şu: “Ankara’yı daha fazla Moskova’nın yanına itmemek ve Atlantik’e çıpalı tutmak.”

Washington bu amaçla Biden-Erdoğan görüşmesine kadar masadaki konuları elden geçiriyor, dışişleri ve savunma bakanları arasında yapılan görüşmelerde tartıyor. Bir yandan da AB’nin Türkiye’ye yaptırımlarını ertelettiriyor, NATO üzerinden Türkiye’ye yeni sorumluluklar üstlendiriyor. Sahada da, Türkiye’nin Irak’ta PKK’ye karşı hava operasyonu yapabilmesi için kontrolündeki hava sahasını açıyor.

Kısacası ABD, askeri ve ekonomik jestler yaparak, hem S-400’ün etkinleştirilmesini önlemeye/geciktirmeye hem Ukrayna/Karadeniz ve İdlib üzerinden Türkiye-Rusya işbirliğini sabote etmeye hem de yeni NATO sorumlulukları ile Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutmaya çalışıyor.

Bunlar ABD’nin PKK mesajının ilk hedefiydi…

2. ABD’nin “PKK ayrı PYD ayrı” taktiği

ABD’nin bu mesajla varmak istediği ikinci hedef ise Türkiye’yi PKK ile PYD ayrımına zorlamak.

ABD, Suriye’de bir PYD devleti inşa edebilmek ve Türkiye’ye bunu kabul ettirebilmek için sürekli PKK ile PYD’nin ayrı örgütler olduğu propagandasını yapıyor. Kuşkusuz bu, kendisinin teröre desteğini örtebilmenin de argümanı aynı zamanda.

ABD bu amaçla geçen yıllarda ana omurgasını PYD’nin askeri örgütü olan YPG’nin oluşturduğu, farklı etnik grupların da yeraldığı “Demokratik Suriye Güçleri” gibi bir organizasyon bile kurdu!

3. PKK’yi Suriyelileştirmek

ABD’nin üçüncü hedefi ise PKK’yi Suriyelileştirmek! ABD Türkiye kökenli isimlerin etkisizleşmesini, PKK’nin Suriye kolu olan PYD’ye ve onun askeri örgütü olan YPG’ye tamamen Suriye kökenli isimlerin egemen olmasını istiyor.

Bunun çok katmanlı nedenleri var kuşkusuz: Türkiye kökenli isimlerin geçmişte bıraktıkları Marksist formasyonlarının etkisiyle zaman zaman emperyalizmle ilişkileri sorgulamasından tutun da ABD’nin Kandil-İmralı ilişkilerini istediği oranda koordine edememesine kadar uzanır…

Ancak en önemli neden, ABD’nin bu konudaki stratejisinin ihtiyacı nedeniyledir: ABD öncelikle Suriye’nin kuzeydoğusunda, mümkün olduğunda da kuzeyinde bir devlet kurmak istemektedir. Örgüt bu nedenle Suriyelileşmelidir!

ABD emperyalizmine dikkat

Görüleceği gibi mesaj sıradan bir mesaj değildir; ulusal güvenliği, dış politikayı, komşularla ilişkileri, hatta Rusya’yla ilişkileri bile sonuçları itibariyle etkileyecek türden bir mesajdır.

Türkiye, HDP’yi kapatma kampanyası nedeniyle iç enerji harcayacağına ve siyaseti boğma tuzağına düşeceğine, asıl ABD emperyalizminin yukarıda özetlediğimiz incelikte götürdüğü bu faaliyetlerine odaklanmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Nisan 2021

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: