Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

AKP’nin ‘değerli NATO üyeliği’ hevesi

ABD ve NATO’nun Rusya karşıtı “genişlemeci” çizgisi, iktidarda “daha NATO’cu” bir pozisyon alma hevesi doğurdu. Durumu “Rus baskısını yeniden ABD-AB-NATO ile dengelemek” diye tarif etmeye çalışıyorlar. NATO’nun genişleme programında yer alan üç ülkeye (Ukrayna, Gürcistan ve Bosna-Hersek) komşuluk ve siyasi-kültürel yakınlık gibi avantajların, Türkiye’yi ABD ve NATO nezdinde yeniden “değerli” hale getireceğini savunuyorlar.

Çeşitli özel temas ve açıklamalara bakılırsa, iktidar ABD/NATO-Rusya mücadelesini, ekonomik kriz koşullarında bir seçim avantajına çevirme fırsatı olarak görüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AB Büyükelçileriyle buluşup “AB stratejik önceliğimiz olmayı sürdürüyor, AB’ye tam üyelik hedefine bağlıyız” mesajı vermesi de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “NATO’nun değerlerini ve sorumluluklarını paylaşan Türkiye, 1952 yılından bu yana kendisine tevdi edilen tüm görev ve misyonları başarıyla yerine getirmektedir. NATO’nun her zamankinden daha aktif ve canlı olduğuna inanıyoruz” demesi de, yeni pozisyon alma bağlamında yorumlanabilir.

Ankara’nın normalleşme hamleleri

Kuşkusuz sahadaki gelişmeler de bunu destekliyor. Türkiye’nin Körfez-İsrail-Ermenistan üçgeninde başlattığı normalleşme hamleleri, yeni pozisyon almayı fırsat gören konjonktürün içindedir.

ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı kurulan East Med projesine desteğini çektiğine dair Atina’ya bir mektup göndermesi, hem Ankara’nın Körfez-İsrail-Ermenistan üçgeniyle normalleşmesini kolaylaştırma hamlesi, hem de Ankara’nın Washington’a doğru daha kolay adım atabilmesini hızlandırmanın aracı olarak yorumlanabilir.

ABD’nin NATO üzerinden Rusya karşıtı bir “yeni Soğuk Savaş”a soyunduğu şartlarda, East Med desteğini çekmesinin Atina’da ortaya çıkaracağı huzursuzluğun Washington açısından pek bir önemi yok. Neticede yeni üsler edinerek ABD Yunanistan’dan alacağının fazlasını aldı zaten…

Türk-Rus işbirliğinin somut getirileri

 “Türkiye, ABD-Rusya cepheleşmesinden yararlanmalı ve NATO’daki değerini yükseltmeli” çizgisi ile Kazakistan olaylarını Türkiye karşıtı Rusya hamlesi olarak propaganda eden çizgi, aynı hedefte birleşmiş görünüyor: Türk-Rus işbirliğinden rahatsızlık…

Oysa bu işbirliği, üstelik iktidar tarafından stratejik düzeye çıkarılmadığı ve ilk günden itibaren Batı’yla pazarlık kartı olarak kullanıldığı halde, Türk dış politikasına büyük kazanç alanı açtı: Türk-Rus işbirliği, Suriye’nin parçalanmasını önleyici faktör oldu. ABD-İsrail hedefi gerçekleşse ve Suriye parçalansa, bundan en olumsuz etkilenecek ülke Türkiye olacaktı. Türk-Rus işbirliği, Karabağ sorununa adil çözüm getirdi; Bakü’nün önünü açtı, işgal altındaki topraklarını kurtarma sürecinde ilerlemesini kolaylaştırdı.

Yeni Soğuk Savaş’ın sonucu belli

Türk-Amerikan işbirliği 70 yılda Türkiye’nin tek bir dış politikasının önünü açmamışken, 5 yıllık Türk-Rus işbirliğinin kazançları ortadadır. Dahası bu 70 yılda bırakın önünü açmayı, ABD, Kıbrıs’tan başlayarak pek çok alanda Türkiye’nin karşısında konumlandı.

ABD-Rusya mücadelesinden yararlanma ve bunu Türkiye’nin ABD ve NATO nezdinde değerini yükseltme fırsatı olarak kullanma çizgisi, Türkiye’nin ulusal ve bölgesel çıkarlarına aykırı bir çizgidir. Türkiye, tersine Rusya ile işbirliğini bölge çıkarları gereği daha da derinleştirmeli ve en önemlisi, Körfez-İsrail-Ermenistan normalleşmesinden önce Suriye ile normalleşmelidir.

ABD-Rusya cepheleşmesi, daha geniş perspektifte ABD-Çin/Rusya cepheleşmesidir. Çok kontrollü dış politikasıyla bilinen Çin’in bu hafta Suriye ile Deniz İpek Yolu anlaşması yapması, Pekin’in bu cepheleşmede sonucu nasıl gördüğünü yeterince iyi anlatmaktadır.

21. yüzyılın ikinci çeyreğinde sertleşecek küresel mücadelede doğru tarafta kalabilmek kritik önemdedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ocak 2022

Yorum bırakın

ABD’nin U dönüşü ne anlama geliyor?

Önce Yunan basınında çıktı: “ABD East Med projesini desteklemediğini Atina’ya bildirdi.” Ardından Reuters ajansı, Yunan hükümet kaynaklarına dayandırarak, ABD’nin konuyla ilgili mektubunun Atina’ya ulaştığını duyurdu.

Proje, başından itibaren ekonomik değil, siyasiydi. Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya taşıyacak ekonomik güzergâh Kıbrıs-Türkiye hattıydı. ABD’nin siyasi desteğiyle İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında imzalanan East Med projesi ise pahalıydı; Kıbrıs’tan Girit’e, Girit’ten Yunanistan’a uzun boru hatları inşası gerektiriyordu. Projeyi ekonomik yapabilmek için, Körfez gazını İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e taşıma projesini hayata geçirmeye çalıştılar.

Fakat ABD en sonunda projeye desteğini çekti. Gerçi konuyla ilgili henüz resmi bir açıklama yok ve durum “belge olmayan belge” diye ifade edeceğimiz bir mektuptan ibaret. Ancak bir haftadır tartışılan ve Yunanistan’da öfke yaratan mektup, yalanlanmış da değil.

Peki Washington, son birkaç yıldır yaptığı askeri anlaşmalarla büyük önem verdiği Yunanistan’ı öfkelendiren bu mektubu neden gönderdi?

Rusya: ABD’nin flört taktiği

ABD, projenin ekonomik olmadığını sonunda anladığı için mi görüş değiştirdi? Olası değil, zira projenin ekonomik olmadığı konusunda neredeyse tüm enerji uzmanları fikir birliği içindeydi.

Peki ABD, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki baskısı nedeniyle mi geri adım attı? Tersine, Türkiye 2019’da başlattığı Doğu Akdeniz’deki aktif hamle dönemini geçen yıl kapattı ve Doğu Akdeniz’de geri çekilme sürecine girdi. Mavi Vatan politikalarını terk etti. Dahası Türkiye’nin kıta sahanlığıyla örtüşen parselde Güney Kıbrıs’ın ABD-Katar ortaklığı ile anlaşmasına Ankara gerçek bir tepki göstermedi, geçiştirdi. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, ABD ve Katar’ın, Exxon Mobil ile Katar Petrol ortaklığındaki çalışmanın Türkiye’nin kıta sahanlığı dışında kalacağı garantisi verdiğini açıkladı!

Yunanistan’daki baskın görüş, ABD’nin U dönüşünün Türkiye’ye taviz olduğu yönünde. Nitekim Rusya Ulusal Enerji Güvenliği Fonu Başkan Yardımcısı Aleksey Grivaç da ABD’nin U dönüşünün “Washington’un Ankara ile diplomatik flört taktiğinin bir parçası olabileceğini” belirtiyor.

Yeni Soğuk Savaş’ın gereği

Daha önce çok kez yazdık. Rusya’nın Avrupa açısından başat enerji tedarikçi rolünden rahatsız olan ABD, Doğu Akdeniz gazını o rolü azaltmanın bir yolu olarak görüyor. ABD, Ukrayna’yı baypas eden Rusya ile Almanya arasındaki Kuzey Akım-2 projesini engelleyemedi. Bu projenin varlığı, Ukrayna merkezli Rusya karşıtı stratejik hamleye, ABD’nin Almanya’yı istediği oranda çekememesine neden oluyor.

ABD ile Rusya arasında bu hafta yapılan Ukrayna merkezli gerilimi düşürme görüşmeleri bir sonuç vermedi. Önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi masada Rusya’nın üç vazgeçilmezi ile ABD’nin iki kabul edilmezi var. ABD’nin Doğu Akdeniz’deki bu U dönüşü, Ukrayna merkezli yeni Soğuk Savaş’ın bir gereği görünüyor.

ABD’nin Çin-Rusya ittifakına karşı Batı Avrupa’ya da, Türkiye’ye de (ve en çok Hindistan’a) ihtiyacı var. Enerji hatları üzerindeki Kafkasya ve Orta Asya’da son dönemde yaşanan Azerbaycan-Ermenistan savaşı ile Kazakistan olaylarının Türk kamuoyunda propaganda ediliş tarzı dikkat çekici. Her iki konu da Rusya karşıtlığı üzerinden işlendi.

AKP’ye ABD fırsatı

Libya, Suriye/İdlib ve Ukrayna/Karadeniz konularını Türkiye ile Rusya arasındaki işbirliğini sabote edebilecek alanlar olarak gören ABD, bunda henüz başarılı olamadı. Doğu Akdeniz’deki U dönüşünü, ekonomik kriz ile seçim baskısı altındaki Erdoğan iktidarına sunulan bir ABD fırsatı olarak yorumlanmayı gerektirecek olgular var. Zira Erdoğan’ın 13 Ocak’ta yeniden “AB üyeliğini stratejik hedef” ilan etmesi ve 12 Ocak’ta “Edirne’deki (Demirtaş), en büyük hesabı İmralı’dakine (Öcalan’a) verecek” demesi ilginç. Ayrıca, hatırlanacaktır, ABD Dedeağaç’ta üs kurar ve askeri yığınak yaparken, iktidar çevreleri ABD’ye “Yunanistan’ın değil Türkiye’nin tercih edilmesinin onun çıkarlarına daha uygun olduğu” mesajlarını veriyordu. U dönüşünü, ABD’nin bu mesajları olumlu anlamda not ettiğinin işareti olarak görmek olası.

Murat Mercan ve İbrahim Kalın ikilisinin geçen ayki ABD temaslarının içeriği, şimdi daha da önem kazanıyor!

Oysa, Suriye’nin üç gün öce Çin’le Deniz İpek Yolu anlaşması imzaladığı şartlarda, aslında Doğu Akdeniz’de çok daha büyük bir fırsat var Türkiye için! Tartışacağız…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ocak 2022

Yorum bırakın

Üç vazgeçilmez – iki kabul edilmez çarpışması

Rusya, NATO’nun sınırlarına doğru iyice genişlemesi karşısında geçen ay ABD ve NATO’dan 9 maddelik bir güvenlik garantisi istemişti. Moskova yönetimi, maddeler üzerinde spekülasyon olmaması için, ABD ve NATO’ya sunduğu “güvenlik anlaşması taslağını” yayımlamıştı.

Washington, önce bu taslağı görmezden geldi ancak Moskova’nın baskısı nedeniyle, taslağı müzakere etmeyi kabul etti. Önce 10 Ocak’ta Rus ve ABD heyetleri arasında görüşülen taslak, ardından 12 Ocak’ta NATO-Rusya Konseyi’nde ele alındı (yazıyı yazıişlerine teslim ettiğimde, toplantı hâlâ sürüyordu), bugün de AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) toplantısında ele alınacak. Böylece Rusya’nın talepleri ABD, NATO ve Avrupa düzlemlerinde müzakere edilmiş olacak.

Moskova’nın ilan ettiği üç vazgeçilmez

Rus heyeti ile Amerikan heyeti arasındaki yedi saat süren ilk müzakereden bir uzlaşma çıkmadı. ABD yetkililerinin taslakla ilgili zaman zaman yaptığı açıklamalar, zaten ilk müzakereden bir uzlaşı çıkabileceğine işaret etmiyordu.

Sert müzakereyi özetlemek gerekirse, Rusya’nın “üç vazgeçilmez”i ile ABD’nin “iki kabuledilemez”i karşı karşıya geldi.

Rusya’nın üç vazgeçilmezi şunlar:

1) NATO, genişlemeyeceğine dair yasal garanti vermek zorunda.

2) NATO, Rusya sınırları yakınında, Rus topraklarındaki hedefleri vurabilecek silahlar konuşlandırmayacağına dair yasal garanti vermek zorunda.

3) NATO, 1997’den sonraki genişleme politikası çerçevesinde Doğu Avrupa ülkelerine yerleştirdiği silahları ve askeri tesisleri geri çekmeli.

Rus heyetine başkanlık yapan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, yedi saatlik müzakerenin ardından yaptığı açıklamada, bu üç maddenin “vazgeçilmezleri” olduğunu dünyaya ilan etti.

ABD’nin iki kabul edilmezi

Amerikan heyetine başkanlık eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman’ın ilk müzakere sonrası yaptığı açıklamalar ise, ABD’nin Rusya’nın “üç vazgemez”inin karşısına, “iki kabul edilemez” koyduğunu gösteriyor.

ABD’nin o “iki kabul edilemez”i şunlar:

1) NATO’nun merkezi unsuru olan “açık kapı” politikasının engellenmesi kabul edilemez.

2) ABD, kendisiyle çalışmak isteyen ülkelerle işbirliğinden azla vazgeçmeyecek.

Nitekim Sherman’dan sonra ABD’nin NATO Daimi Temsilcisi Julianne Smith de bir açıklama yaptı ve “uzlaşı konusunda pek fırsat görmediğini” belirtti.

Kuşkusuz bu açıklamalar, sonraki iki müzakere öncesi el tutma hamleleriydi. Ancak ABD’nin Rus talepleri karşısında esnemeyeceği şartlarda da, gerçekten bir uzlaşı görünmüyor.

Uzlaşı yok ama sıcak çatışmaya da dönüşmez

Bu üç müzakereden bir uzlaşı çıkmaması, elbette “soğuk çatışma”nın “sıcak çatışma”ya evrileceği anlamına gelmiyor.

Bir kere ABD’nin buna gücü yok; daha doğrusu o gücü sağlayacak müttefiki yok. Washington, NATO’yu da bir araç olarak kullanmasına rağmen, Berlin-Paris eksenli Batı Avrupa’yı Çin ve Rusya’ya karşı “daha ileri gitmeye” ikna edebilmiş değil. ABD bu amaca, sadece Polonya merkezli Doğu Avrupa’yı ikna edebilmiş durumda.

ABD Rusya’yı, batısında ve güneyinde rahatsız etmek için kışkırtıcı eylemlerini sürdürecek. Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya üzerinde, “özel savaş” konseptli ABD eylemleri olası. Nitekim RAND öneriler listesinden Pentagon belgelerine kadar pek çok emare, ABD’nin “rejim değiştiremese” bile, Rusya’yı rahatsız etmek amacıyla fırsat buldukça bu coğrafyalarda çeşitli eylemlerde bulunacağını ortaya koyuyor. ABD’nin geçen yıl olduğu gibi bu yıl da yine Rusya’nın “sinirleriyle oynamak” amacıyla, Karadeniz’de sık sık plansız tatbikatlar yapacağını söyleyebiliriz.

Peki Washington’un bunlardan bir sonuç elde edebilmesi mümkün mü? Değil elbette; hegemonyası zayıflayan ABD’nin, kurulmakta olan yeni dünyayı geciktirmeye yönelik nafile hamleleri sadece…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ocak 2022

1 Yorum

Türk-Rus işbirliğine sabotaj zemini olarak Kazakistan

Kazakistan olaylarını, “Türkiye ile Kazakistan’ın liderlik ettiği Türk Devletleri Topluluğu’na (TDT) karşı bir Rus operasyonu” olarak yorumlayanlar, sadece AKP medyasının kalemleri değilmiş…

Bizzat sarayın içinden de yapılıyor bu değerlendirme. Hem de ne tonda!

Erdoğan’ın danışmanına göre Rus işgali!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı İhsan Şener, “15 Temmuz’u Unutturmayacağız” konferansında, Rusya’yı Kazakistan’ı işgal etmekle suçladı: “Türk devletleri, birliklerini yeni oluşturdu. Bu birlik oluştuktan sonra bunların patronajı olarak görülen devletleri Türkiye ve Kazakistan’dır. Gaz parasıdır, pazar ücretlerinin artırılması bahane edilerek bugün Kazakistan işgal ediliyor. 30 yıllık Sovyet boyunduruğundan kurtulmuş, kendi zenginliğine, kültürüne, değerlerine yönelmiş devleti yeniden o sığ, anlamsız cendereye almak istiyorlar. Hayat pahalılığı, petrol pahalılığı işin kılıfıdır. Türk Devletleri Topluluğu kurulduktan sonra buna karşı bir takım menfi süreçler yaşandı.”

Şener’in tüm diplomatik kuralları da hiçe sayarak, valisinden emniyet müdürüne yetkililerin bulunduğu ve kamuya açık bir etkinlikte bu ifadeleri kullanması, bu görüşlerin saray çekirdeği tarafından da paylaşıldığına işaret ediyor. Ancak…

1. Erdoğan’ın başdanışmanının Türkiye ve Kazakistan’ı, TDT’nin “patronajı” ilan etmesi başlı başına vahim bir tutumdur. Bu tür ittifaklarda “patronluk” ilişkisi yoktur. Sarayın zihniyetini yansıtan bu anlayış, ittifak ilişkilerine zarar verir.

2. Kazakistan’ın üyesi olduğu Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nden (KGAÖ) yardım istemesini “Rus işgali” saymak, sadece Rusya karşıtlığı değil, sonuçları itibariyle Kazakistan karşıtlığıdır da!

3. Rusya’nın Türk Devletleri Topluluğu’ndan rahatsız olduğu için önce Kazakistan’da olaylar çıkmasını sağladığını, sonra o olayları bastırmak için asker gönderdiğini ve ülkeyi işgal ettiğini savunmak, hem gerçeğe aykırıdır ama hem de Türk-Rus işbirliğini hedef almaktadır!

Suriye’deki varlığı tartışmaya açan tutum

Kazakistan olaylarını Rus operasyonu saymak, temelde ABD’nin görüşüdür. Dahası ABD, KGAÖ’nün Kazakistan’a asker göndermesini de gayri meşru ilan etmektedir. Eş zamanlı olarak, AKP medyasında KGAÖ’nün Kazakistan’a asker göndermesinin hukuka aykırılığını iddia eden yorumlar yapılmaktadır.

Başdanışman Şener’in görüşü, sonuçları itibariyle, ABD’nin temel tezine paraleldir. Bu çizgi, Türk Devletler Topluluğu’nu, daha oluşumunun başında, Avrasya’da istikrarsızlık üreten bir numaralı kuvvet olan ABD’nin yedeğine sürükler. Oysa Türk devletlerinin, aralarında kendilerine olduğu kadar bütün Avrasya’ya yarar ve istikrar sağlayacak bir Türk devletleri örgütü oluşturması meşrudur. ABD’nin yedeğine düşmüş bir örgüt ise, o meşruiyeti zedeler.

Peki, Kazakistan’ın üyesi olduğu KGAÖ’den asker istemesi üzerine Rusya’nın ve diğer üye devletlerin Kazakistan’a asker göndermesini hukuki bulmayanlar, Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını Rusya’ya ve İran’a karşı nasıl savunacaklar? Rusya’nın açıktan, “Bizi Esad davet etti ama siz Suriye topraklarında davetsiz bulunuyorsunuz” demesi mi isteniyor?

ABD’nin Türk-Rus işbirliği rahatsızlığı

Israrla belirtiyoruz: ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in ifadesiyle Washington’un hedefi, Türkiye ile Rusya’nın işbirliğinin gelişmesini önlemek ve kritik konularda Türkiye’yi ABD safında tutmaktır.

ABD birincisi Libya ve Suriye/İdlib konularını Türkiye ile Rusya işbirliğinin sabote edileceği, ikincisi Ukrayna ve Karadeniz konularını Türkiye’nin ABD safında tutulacağı ve üçüncüsü de Kafkasya-Orta Asya hattındaki gelişmeleri Türkiye ile Rusya’nın çıkarlarını çatıştırıcı alanlar olarak görüyor.

Saray ekibinden yayılan “Türk Devletler Topluluğu’na operasyon ve Kazakistan’da Rus işgali” görüşü, işte tam da ABD’nin istediği gibi Türkiye-Rusya ilişkilerine kama sokma işlevi görüyor.

Tür-Rus işbirliğinin Ortadoğu ve Kafkasya bölgesinde sağladığı başarıyı geliştirmek ve işbirliği alanını Doğu Akdeniz’e da taşıyarak genişletmek varken, Kazakistan üzerinden sabote etmeye kalkışmak, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına vurulacak bir darbedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ocak 2021

1 Yorum

Kazakistan’dan Ukrayna çıkmaz

Kazakistan’daki ayaklanma, birbiriyle mücadele eden iki büyük küresel gücün operasyonu olarak yorumlanıyor: Bir taraf, olayların ABD’nin Rusya’yı hedef alan kadife devrim girişimi olduğunu; diğer taraf ise hem Ukrayna görüşmelerinde ABD’ye karşı güç gösterisi yapmak hem de Türk Devletleri Teşkilatı’nı zayıflatmak için Rusya’nın operasyonu olduğunu savunuyor. Oysa bir büyük gücün, eğer içeride uygun dinamik yoksa, bir başka ülkede, sıfırdan, düğmeye basarak ayaklanma çıkarabilmesi kolay değildir.

Diğer yandan, olayları Rusya’nın eseri gören yorumun dayanaksız olduğu da ortada. Zira Kazakistan’ı karıştırmak Rusya’nın elini ABD’ye karşı güçlendirmez ama Kazakistan’ın karışması, Ukrayna cephesini sağlamlaştırmak isteyen ABD’nin elini Rusya’ya karşı kesinlikle güçlendirir!

Ayaklanmanın zemini

Aralık ayında enerji sektöründe 40 bin işçinin işten atılması, yeni yılın ilk günlerinde Hazar havzasındaki şirketlerde grev dalgası başlattı. Tam da işten atmalar ve grevler sırasında Kazakistan hükümetinin yakıt fiyatlarına yüksek oranda zam yapması, başta işsiz gençler olmak üzere halkın tepkisine yol açtı ve şehirlerde ayaklanma başladı.

Petrol ve doğalgaz ülkesi olan bir ülkede yakıt zamlarına tepki göstermek, elbette halkın en doğal hakkıdır. Nitekim zamlar geri çekildi ve hükümet istifa etti. Yani hedefi bakımından başarıya ulaşıldı. Neden? Çünkü talep haklıydı, hedef doğruydu.

Ancak devamında eylemlerin yöntemi de, hedefi de rayından çıkmaya başladı. Durumdan yararlanmak isteyen kuvvetlerin devreye girmeye yeltendiği anlaşılıyor. Çünkü güvenlik kuvvetlerini doğrudan hedef alan silahlı eylemler, kitle eylemi de halk hareketi de değildir.

İşte bu noktada Batı destekli kimi sözde Kazakistan muhalefet liderlerinin hem de karargâh kurdukları Ukrayna üzerinden “rejim yıkma” hedefi ilan ederek ayaklanmaya yön vermek istemeleri, güneyden ülkeye sızan bazı siyasal İslamcı grupların olaylara dahli, Batı fonlarıyla faaliyet yürüten kimi kurumların devreye girmesi, tipik bir “turuncu darbe” girişimini işaret ediyor.

İç darbe olasılığı

Peki, grevlerle başlayan haklı eylemlerden yararlanmak isteyen ve yönünü, yöntemini, hedefini saptırarak bunu kendi amacı için kullanmaya çalışan sadece ABD-İngiltere ikilisi mi?

Bazı göstergeler, tablonun “iç darbe” şeklinde yorumlanabilmesini de olanaklı kılıyor. Şöyle ki, Devlet Başkanı Tokayev, hükümetin istifasını istedikten sonra, ülkeyi yaklaşık 30 yıl yöneten ve 2019’da istifa eden ama fiilen ipleri hâlâ Devlet Konseyi Başkanlığı ile elinden tutan Nursultan Nazarbayev’in bu “görevini” de üstüne aldı!

Tokayev’in kendi gücünü sağlamlaştırmak için eylemleri fırsata çevirmiş olabilmesi de olası yani. Zaten Kazakistan, feodal faylar üzerinde. Bunu kendileri “üç (büyük-orta-küçük) cüz” diye tanımlıyorlar. Bu feodal tabakaların en üstünde de Nazarbayev ailesi var.Ailenin büyük şirketleri, enerji sektöründeki güçleri, Kazakistan’daki ve Batı’daki büyük malvarlıkları zaten halkın bir bölümünün tepki gösterdiği bir durumdu.

Karışıklık ABD’ye yarar

Sonuç olarak Kazakistan’ın haritadaki yeri, ABD ile Çin-Rusya arasındaki büyük güç mücadelesi açısından bu ülkeyi çok önemli hale getiriyor. ABD, batısında cephe açtığı Rusya’yı zorlayabilmek için güneyinde karışıklık çıkmasından, çekilmek zorunda kaldığı Afganistan’ın ardından Orta Asya’da problem doğmasından ve Çin’in Kuşak-Yol projesinin güzergahında kaos bulunmasından en memnun olacak ülkedir elbette.

Ancak ABD’nin Ukrayna’dan farklı olarak, Kazakistan’da bu hedeflerine ulaşabilecek ve karışıklığı sürdürebilecek gücü yok. Yani ABD, Kazakistan’dan bir Ukrayna çıkaramayacak.

Bitirirken halk hareketleri bağlamında şunu söylemeliyim: Doğru hedefi ve programı olmayan, örgütlü bir önderliği bulunmayan halk hareketlerinin amacına ulaşamaması, dış müdahaleyle yönünün sapması, sızmalarla iktidarın karşı-propagandasına malzemeye dönüşmesi ve en sonunda sönümlenmesi yüksek olasılıktır. Örneğin Mısır’da böyle oldu. Süveyş Kanalı başta Mısır’daki yaygın grevler üzerinden yükselen halk hareketi, Mübarek’i yıktı ama eylemlere sonradan katıldığı halde en örgütlü kuvvet olduğu için İhvan tarafından çalındı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ocak 2021

1 Yorum

Çözüm çemberin dışında

Krizi incelediğimiz bir makalede sormuştuk: Ekonomik krizin nedeni, mali sermaye sınıfı ve o sınıfın iktidardaki temsilcisi AKP midir, yoksa emekçi sınıflar ve o sınıflar adına siyaset yapan partiler mi?

Bu soruyu şu nedenle sormuştuk: Krizin faturası mali sermaye sınıfına ve o sınıfın temsilcisi AKP’ye mi kesilecek, yoksa emekçilere mi?

Birincisi 20 Aralık operasyonu, ikincisi de 31 Aralık-1 Ocak gecesi yapılan zamlar bu sorunun açık yanıtını verdi:

1) İktidar 20 Aralık operasyonu ile mali sermayeyi ve bankaları memnun etti, Hazine ve Maliye Bakanı Nebati’nin ifadesiyle küçük yatırımcı, yani üç kuruşunu enflasyona ezdirmemek için çare arayan gariban çarpıldı.

2) İktidar 31 Aralık-1 Ocak gecesi yaptığı zamlarla da, yine mali sermaye gruplarının tekelindeki enerji sektörünü memnun etti, krizin faturasını emekçilere kesti.

Çemberin içinde sanayici bile kaybedecek

Bu tablo, çözümün çemberin dışında olduğu gerçeğini bir kez daha önümüze koydu. Çemberin içinde, yani sistem dahilinde, yani 41 yıldır uygulanmakta olan serbest piyasa ekonomi modeli içinde bir çözüm yok.

Sadece emekçiler ve halk için değil, üretici için de, sanayici için de, reel sektör için de artık çember dahilinde bir çözüm yok. TOBB Başkanı’nın bile “Feda reel sektörde, kâr mali sektörde şeklinde bir paylaşım olamaz” diye çıkış yapmak zorunda kalması boşuna değil.

Çemberin içinde kalındığı müddetçe, yani neoliberal sistem içinde yola devam edildiği müddetçe, emekçiler açlığa mahkûm edilecek ama sanayi burjuvazisi de iflasa doğru gidecek!

Çemberin dışında kamulaştırma var

“Serbest piyasa ekonomisine bağlılığını” açıklamalarıyla sürekli teyit eden iktidarın enerji sektöründe yaptığı zam bile, tek başına bir örnek olarak, sistemin dışına çıkılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Enerji sektörünü özelleştiren, ülkeyi 20 parçaya ayırıp kendine yakın gruplara paylaştıran ve bu şirketleri sürekli palazlandıran iktidarın son zam operasyonu ibretliktir: 2021’in son çeyreğinde bu şirketlere elektriğin birim fiyatını 23,76 kuruştan satan iktidar, 2022’nin ilk çeyreğinde birim fiyatı 31,85 kuruşa çıkardı. Yani yaklaşık yüzde 35 zam yaptı. Peki şirketler bunu vatandaşa nasıl yansıtacak? 2021’in son çeyreğinde elektriğin birim fiyatı 91,72 kuruşken, 2022’nin ilk çeyreğinde, ortalama 165 kuruşa çıkarılmış oldu. Yani yüzde 76 zam yapılmış oldu. Devlet şirketlere verdiği elektriğin birim fiyatını yüzde 34 artırırken, şirketler de vatandaşa sattığı elektriğin birim fiyatını yüzde 76 artırmış oldu. Yani devlet de, şirketler de halkın sırtına bindirmiş oldu!

Devletten alınan elektriği vatandaşa dağıtmak için aracılık yapan bu şirketlerin varlığı, “halkçı ekonominin” temel ilkelerine aykırıdır. Başından beri özelleştirmeler, işte bu kazançları oluşturmak içindi. Şirketler kazanabilsin diye de vatandaş elektriğe daha çok ödedi.

Çemberin içindeki çözüm, “devlet şirketlere verdiği elektriğe yüzde 34 zam yaptıysa, şirketler vatandaşa vereceği elektriğe yüzde 76 değil, yüzde 30-40 oranında yapsın” şeklinde olacaktır. Ancak çemberin dışındaki çözüm, devlet ile vatandaş arasındaki bu gereksiz aracılığı kaldırmak, yani kamulaştırmak şeklinde olacaktır. Dahası bunca yıl kazandıkları nedeniyle de, kamulaştırmanın bedelsiz olarak yapılmasını sağlamak şeklinde olacaktır.

Çemberin dışındaki çözüm: karma ekonomi

Bu, Özal-Çiller-Erdoğan iktidarlarının 30 yıldır özelleştirdiği tüm stratejik kurumlar için geçerli olmalıdır: Kâğıt fabrikalarının yeniden açılmasından, santrallerin, limanların, köprü ve otoyolların yeninden kamulaştırılmasına kadar…

Bunlar yapılmadığı müddetçe, Türkiye dışarıdan saman almayı sürdürecek, bacası tüten fabrikalar da hızla kapanacaktır.

Çünkü çemberin içindeki her çözüm, Türkiye’yi daha da borçlandıracaktır. Borcu borçla kapatan bu ekonomi modeli, Türkiye’yi iflasa götürecektir.

O nedenle Türkiye’nin problemi sadece AKP’den kurtulmak değildir, çemberin dışındaki çözümü getirecek, yani karma ekonomi modelini uygulayacak iktidarı oluşturabilmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ocak 2021

2 Yorum

ABD’nin Türkiye politikası ve üç hedefi

Washington’un mevcut Türkiye politikasının temelini, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in ilan ettiği şu iki madde oluşturuyor: 1. “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.” 2. “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı” (9.6.2021).

ABD-Türkiye ilişkileri açısından Washington’un hedefini 2022’de de bu iki madde oluşturuyor. Peki bu sahaya nasıl yansıyor?

ABD’nin iki çapası: NATO ve AB

ABD’nin Türkiye’yi Batı’ya çapalanmış şekilde tutabilmesinin iki temel aracı var: NATO üyeliği ve AB aday üyeliği.

AB aday üyeliği, AKP’nin Türk devletini dönüştürmesinin de aracı olacağı için iktidar tarafından kuvvetle sahiplenildi. Dönüşüm sağlandıktan sonra kullanım değeri olan bir araç olmaktan çıkarıldı. AB açısından da aday üyelik ya da pratikteki anlamıyla “Türkiye’yi kapıda tutma” politikasının kullanım değeri pek kalmadı. AB için Türkiye, Doğu’yla AB sınırları arasındaki tampon ülkedir artık. Türkiye’nin Batı’ya geçmek isteyen göçmenleri tutan konumda tutulması, Brüksel açısından oldukça değerlidir!

AB aracının kullanım değerini kaybetmesi, ABD açısından NATO aracını daha da önemli hale getirmiş durumda. Üstelik bu sadece Ankara için değil, örneğin ABD politikalarına zaman zaman itiraz eden Paris için de geçerli!

ABD’nin üç rahatsızlığı

Gelelim ABD’nin iki temel üzerinden şekillendirmeye çabaladığı üç hedefine… Bu üç hedef, ABD açısından bir inşa değil, inşa olmakta olanı bozma hedefidir: ABD, birincisi Türkiye-Rusya işbirliğinin gelişmesini, ikincisi Türkiye-Rusya-İran’ın Astana Platformu’nun kurumsallaşmasını, üçüncüsü de Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesini engellemeye çalışmaktadır.

Bu üç ilişkinin engellenmesi, ABD’nin yukarıda belirttiğimiz iki maddelik politika temelinin gerçekleşmesi içindir. Yani Türkiye’nin, “bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olmasının sağlanması” içindir. Şöyle ki…

ABD açısından Türkiye-Rusya işbirliğinin gelişmesi Ukrayna ve Karadeniz stratejisinin, Türkiye-Rusya-İran işbirliğinin kurumsallaşması Ortadoğu, Kafkasya Orta Asya hattındaki planlarının, Türkiye-Suriye normalleşmesi de PYD devleti hedefinin önündeki kritik engeldir.

İşte ABD bu nedenle bu üç ilişkiyi bozmaya odaklanan politik sabotajlar peşindedir.

ABD’nin sabotaj alanları

ABD, İdlib’i Türkiye-Rusya işbirliğini zayıflatmanın ve Türkiye-Suriye normalleşmesini önlemenin bir yolu olarak kullanmaktadır. Libya’daki tabloyu yine Türkiye-Rusya işbirliğini zayıflatmanın zemini olarak görmektedir. Karadeniz’deki NATO faaliyetlerini ve yine NATO yükümlülükleri üzerinden inşa olan Türkiye-Ukrayna ilişkilerini Türkiye-Rusya işbirliğini sabote edebilecek konular olarak ele almaktadır.

ABD, İsrail üzerinden etkide bulunduğu Azerbaycan konusunu ve Suriye’deki Türk askeri varlığını, Türkiye-İran ilişkilerini hedef almanın malzemesi yapmaya çalışmaktadır.

Çelişki gibi görünebilir: Suriye’deki Türk askeri varlığı bir yönüyle ABD’nin enerji koridorunu kesmenin aracıdır ama Şam karşıtlığına devam ederek Suriye’de Türk askeri bulundurmayı sürdürmek, aynı zamanda İran’la ilişkilere olumsuz yansıyan ve Türkiye-Suriye ilişkilerini tahrip eden bir durumdur. Dahası, ABD açısından da Rus askerini ve İran milislerini dengeleme fırsatı olarak görülebilmektedir. ABD’nin İdlib’te Türkiye’yi desteklemesi bu nedenledir. İdlib merkezli bu askeri tablonun sürmesi, Washington için aynı zamanda Fırat’ın doğusundaki konjonktürün devam edebilmesi demektir.

Türkiye ne yapmalı?

Bu kısa özet, Türkiye açısından “ne yapmalı” sorusunun da yanıtlarını barındırıyor:

1. Türkiye, Suriye’yle normalleşmeli, İdlib başta bulunduğu alanlara Suriye ordusunun egemen olmasının önünü açmalı, terörle mücadelede işbirliği şartlarına dönmeli.

2. Türkiye, Ukrayna ve Karadeniz politikalarını değiştirmeli. ABD’nin planlı-plansız Karadeniz’de NATO tatbikatları yaparak Rusya’yı kışkırtmasına karşı durmalı. “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin konusudur” yaklaşımına sıkı sıkıya sarılmalı. Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliğine karşı çıkmalı.

3. Türkiye, Astana Platformu’nun kurumsallaştırılmasına katkı sunmalı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ocak 2021

Yorum bırakın

Son zirve ve büyük dönüşüm

Yeni yılın ilk gününe, eski yılın son zirvesi damga vurdu.

Türkiye saati ile 30-31 Aralık 2021 gece yarısı ABD Başkanı Joe Biden ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir telefon görüşmesi yaptı. Konu, Ukrayna merkezli ABD-Rusya mücadelesiydi…

10 Ocak 2022’de ABD ve Rusya heyetleri arasında yapılacak “güvenlik garantileri müzakeresi” öncesi, iki lider karşılıklı birbirini tarttı: Biden, Putin’e “Ukrayna’ya saldırırsanız, ABD ve müttefikleri yanıt verecek, kararlıyız” derken, Putin’in yanıtı reste restti: “Sınırlarımıza tahkimat yapılmaması ve NATO genişlememesi açısından yazılı (legal) garantiler vermelisiniz. Yaptırım uygularsanız ilişkiler sona erer.”

Bu son zirve mücadelesinin sonucuna gelince: “Nükleer savaşın başlatılmaması gerektiğini, bunun kazananı olmayacağını” belirten Biden, Putin’e “gerginliği düşürme” çağrısı yaptı!

Güvenlik garantisi görüşmeleri

Rusya yönetimi ABD ve NATO’ya 9 maddelik bir güvenlik anlaşması taslağı önermişti. CRI Türk’te “Rusya’dan NATO’ya ‘iki olmaz’” başlığıyla incelediğim taslak metni, Moskova’nın iki kırmızı çizgisini, iki olmazını özetliyordu: “Birincisi; Ukrayna NATO’ya üye olamaz. İkincisi; NATO, Ukrayna’nın yanı sıra Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer ülkelerin topraklarında askeri faaliyet yürütemez” (21.12.2021).

Washington, bir süre ayak diredi ama bu konuları Moskova’yla konuşmayı kabul etmek zorunda kaldı; tabii masaya kendi “endişelerini” getireceğini belirterek…

İşte yeni yılın ilk ayına ve sonuçlarına göre tüm yıla damgasını vuracak görüşmeler karşılıklı güvenlik garantisi elde etme mücadelesi şeklinde olacak: Görüşmeler 3 formatta; önce 10 Ocak’ta Cenevre’de Rusya ve ABD heyetleri arasında, ardından 12 Ocak’ta Brüksel’de NATO-Rusya Konseyi’nde ve 13 Ocak’ta Viyana’da AGİT Daimi Konseyi’nde ele alınacak.

ABD’nin Ukrayna politikası Avrupa’yı böldü

ABD yönetimi, güvenlik garantisi görüşmeleri nedeniyle, Körfez’e doğu yola çıkmaya hazırlanan uçak gemisi ve eşlik eden savaş gemilerine, Akdeniz’de beklemesi emri verdi. Bunu da “Avrupa’ya güvence” diye açıkladılar. Gerçek mesaj elbette “güvence” değil. ABD’nin hedefi üç görüşme boyunca diplomasiyi askeri güçle desteklemek ve Avrupa’yı ikna etme yolunda güç gösterisi sergilemek.

Şundan: Her ne kadar son zirvede Biden, Putin’e “Ukrayna’ya saldırırsanız, ABD ve müttefikleri yanıt verecek” dese de, Rusya’ya yanıt verecek güçlü bir müttefiki yok!

2021 yılı boyunca ABD, Rusya’ya karşı AB’yi yanına çekmeye çok çalıştı ama bunda başarılı olmadı. NATO’yu da devreye sokarak “Rusya’nın saldırganlığı ve Çin’in meydan okuması” gibi gerçekle ilgisi olmayan tehdit algılamaları dayattıysa da, ABD Berlin-Paris eksenini ikna edemedi. Hatta bu ısrar AB’yi de böldü. Polonya merkezli Doğu Avrupa ABD’nin krizi tırmandırma politikalarına tam destek verirken, Berlin-Paris eksenli Batı Avrupa, özetle şöyle bir sınır koydu ABD taleplerine: “Rusya’ya yaptırım uygulanması ve Ukrayna’ya siyasi destek verilmesi gibi hamleler tamam ama sıcak çatışma riski taşıyacak kadar ileri gidilmesine karşıyız.”

Yeni bir dünya kuruluyor

Yılın son zirvesi böyleydi. Aslında yılın ilk kritik zirvesi de böyleydi. 18 Mart’ta Alaska Zirvesi’nde bir araya gelen ABD ve Çin heyetleri, sert bir müzakere yürütmüştü. Biden yönetiminin işbaşı yaptığı süreçte ABD Çin’e Alaska’da “ayar vermeye” çalışmış ancak beklemediği sertlikte yanıt almıştı. Çin heyeti zirvede saldırgan tutum takınan ABD heyetine “bela istemediğini ama belaya da hak ettiği yanıtı vereceğini” göstermişti.

Bu ilk ve son zirveler, 15 Aralık’ta yapılan Şi Jinping- Putin zirvesinde dile getirilen dönüşümün yansımasıdır. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya-Çin ilişkilerinin. 21. yüzyılda devletler arası işbirliği anlamında “örnek” olduğunu savunurken, Çin Devlet Başkanı Şi Jinping de dünyanın “büyük değişim” dönemine girdiğini belirtmişti.

Nedir büyük değişim? ABD’nin emperyalist saldırganlığının dizginlenmeye başladığı ve yeni bir dünyanın kurulmakta olduğu…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ocak 2021

Yorum bırakın

AKP-Bankalar-JP Morgan üçgeni

Erdoğan’ın “köpüğünü aldık”, Nebati’nin “küçük yatırımcı çarpıldı” dediği 20 Aralık operasyonunun ayrıntıları netleşiyor.

Öyle iddia edildiği gibi Erdoğan’ın “kur korumalı mevduat” açıklamasıyla vatandaş elindeki dövizini bozdurmuş değil. Tersine, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) verilerine göre 20-21 Aralık günlerinde döviz hesapları 218 milyon dolar artmış.

Peki bu durumda olan ne?

MB’nin arka kapı satışı

Merkez Bankası (MB) verilerine göre, 20-21 Aralık’ta hiçbir müdahale açıklaması olmamasına rağmen, “arka kapıdan” 7 milyar dolar satılmış! Buna açıklanan 22 Aralık’taki 2 milyar dolar da eklenirse, MB 9 milyar dolarlık satış yapmış demektir. Peki bu dövizi kim aldı? Bu 9 milyarı kamu bankalarının aldığı ve bunu da ekleyerek operasyonda 20 milyar dolarlık satış yaptığı anlaşılıyor (CHP Sözcüsü Öztrak’ın açıklamaları, 27.12.2021 tarihli haber siteleri).

Yani MB ile kamu bankaları arasında bir operasyon işbirliği yapılmış oldu. Tabii iktidarın mimarlığında! Ya özel bankalar?

AKP-Bankalar işbirliği

Hazine ve Maliye Bakanı Nebati’nin 20 Aralık operasyonundan iki gün önce, 18 Aralık’ta banka genel müdürleriyle bir toplantı yaptığı, “TL’nin değer kazanımına yönelik bir mekanizma açıklanacağını” bildirdiği basına yansıdı (bloomberght.com, 19.12.2021). Nitekim kimi özel banka yöneticileri, 20 Aralık operasyonu sonrası, tarifsiz mutluluk açıklamaları yapmış, kendilerinin bile akıl edemediği böylesi bir mekanizma için iktidara bol bol teşekkür etmişlerdi.

Daha önce de yazdığımız gibi, mali sermayenin merkezindeki bankalar, “kur korumalı mevduat” ile çifte kazanç elde etmiş; Hazine, bankanın garantörü haline getirilmişti. Sonuçta 20 Aralık operasyonunda mali sermaye sınıfının partisi olarak AKP, gereğini yapmış ve bankaları mutlu etmişti. Peki operasyon AKP-Bankalar işbirliğiyle mi sınırlı?

AKP’den JP Morgan’a danışmanlık izni

JP Morgan’ın da işin içinde olduğu anlaşılıyor. Şöyle ki, JP Morgan 18 Aralık’ta, yani operasyondan iki gün önce müşterilerine bir mektup yazıyor ve “TL için yeni algoritma emri almayacağını” belirtiyor, “eski emirlerin de en kısa sürede iptal edilmesini” tavsiye ediyordu. Belli ki JP Morgan iki gün sonra olacaklardan müşterilerini uzak tutuyordu!

Bitmedi… Operasyondan bir gün sonra, 21 Aralık’ta Resmi Gazete’de çarpıcı bir gelişme duyuruldu: BDDK, JP Morgan’a Türkiye’de danışmanlık yapma izni veriyordu! Oysa bir süre önce JP Morgan hakkında soruşturma gündemdeydi!

Küresel mali sermaye sınıfının en önde gelen isimlerinden JP Morgan, Türkiye ve benzeri ülkeler için kredi musluğudur, Londra tefecilerine ve New Yok bankerlerine açılan kapıdır. Tüm dünyada, 20 Aralık türündeki büyük para operasyonlarının içinde yer almaktadır. İktidarın daha önceki MB-kamu bankaları arka kapı operasyonları başarılı olmamıştı. JP Morgan’ın 20 Aralık’tan önce TL algoritma işlemlerini iptal etmesinin, operasyonun bu kez başarılı olmasına yaradığı görülüyor.

Feda reel sektörde, kâr mali sektörde

2 Aralık tarihli “AKP büyükelçisinin finans görüşmeleri” başlıklı yazımızda önemle dikkat çekmiştik: Yılmaz Polat, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın Ankara’nın talimatıyla yürüttüğü temasları fotoğraflarıyla belgelemişti. Çeşitli Yahudi etkinliklerine katılan Mercan, buralarda IMF Başkanı Kristalina Georgieva, Dünya Bankası Grup Başkanı David Malpass ve çeşitli finans kurumları yöneticileriyle görüşmeler yapmıştı (tele1.com.tr, 30.11.2021). Son olarak Yılmaz Polat, Erdoğan’ın en yakınındaki isim olan İbrahim Kalın’ın bir süredir sessiz sedasız ABD’de olduğunu yazdı (tele1.com.tr, 27.12.2021).

Mercan’ın AKP adına finans kurumlarıyla yaptığı bu görüşmeler mutlaka mercek altına alınmalı. Böylece hem AKP’nin içeride yürüttüğü “dış güçlere karşı mücadele”, “doları dize getirme” gibi propagandanın gerisindeki asıl gerçek açığa çıkar, hem de JP Morgan gibi şirketlerle yapılan işbirliğinin derinliği anlaşılır.

Olayın “üretim ekonomisi” boyutuna gelince… Onu da TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’ndan aktaralım: “Bazı bankaların yüzde 25-30’lar seviyesinde, hatta kredili mevduat hesaplarına 35 civarında kredi faizleri uyguladıklarını duyuyoruz. Feda reel sektörde, kâr mali sektörde şeklinde bir paylaşım olamaz” (28.12.2021).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2021

Yorum bırakın

ABD’de darbe olasılığı

Üç emekli Amerikan generali, 17 Aralık 2021’de Washington Post’ta “Ordu şimdi 2024 ayaklanmasına hazırlanmalı” başlıklı bir makale yazdı.

Paul D. Eaton, Antonio M. Taguba ve Steven M. Anderson isimli emekli generaller, “ordu içerisinde her şeyi alt üst edecek ölümcül kaos potansiyeli konusunda giderek daha fazla endişe duyduklarını” belirterek, “Amerikalılar ciddi risk altında” uyarısı yapıyorlar. Üç emekli general, 6 Ocak 2021 Kongre baskınının yıldönümü yaklaşırken, bir dahaki seçimde, 2024’te “bir darbe olacağı düşüncesiyle iliklerimize kadar donuyoruz” diyorlar.

Başkomutanın emrini reddeden general

Üç emekli generali böyle düşünmeye iten etkenlerden şu ikisi önemli:

1) Generaller “6 Ocak Kongre saldırısında suçlananların 10’da 1’inden fazlasının hizmet kaydı olduğuna” dikkat çekiyorlar. Doğru, davada yargılanan yaklaşık 700 kişinin 100’den fazlasının gazi ve emekli ordu mensubu olduğu basına yansıdı. Nitekim o tür bir baskının öyle bir Şaman’ın liderliğiyle olamayacağı, organizasyonunda “askeri deneyim” gerektiği ortadaydı.

2) Oklahoma Ulusal Muhafız Komutanı General Thomas Mancino, ABD Başkanı Biden’ın “tüm Ulusal Muhafız üyeleri koronavirüse karşı aşılanacak” emrini reddetti ve başkomutanının eyaletin Cumhuriyetçi valisi olduğunu belirtti!

 Üç emekli general, ayrıca ordu içinde gruplaşmaların/particiliğin arttığına dikkat çekiyorlar ve başa baş geçecek 2024 seçiminde, ordunun, bir bölümünün seçimi kazanacak ve başkomutan olacak kişi yerine seçimi kaybedenden emir alabilecek kadar bölündüğünü belirtiyorlar. Ve askeri çöküşün de iş savaşa yol açacağına dikkat çekiyorlar.

Emekli askerlerin bekleme süresi uzatıldı

Aslında ordu içinde birtakım rahatsızlıkların yaşandığını, küçük çaplı tasfiye ve ön alma operasyonlarının olduğunu Pentagon’un 2022 bütçesine yansıyan bazı ayrıntılardan da anlayabiliyoruz.

Temsilciler Meclisi’nden ve Senato’dan geçen, onay için Biden’ın önüne gelen Pentagon’un 768 milyar dolarlık yeni bütçesinde, emekli askerlerin hükümet üyesi olmak için gerekli bekleme süreleri uzatıldı. Buna göre ABD ordusundan emekli olduktan sonra bir kişinin savunma bakanı olabilmesi için geçmesi gereken süre 7 yıldan 10 yıla, dışişleri bakanı olabilmesi için de 5 yıldan 7 yıla çıkarıldı. Savunma bakanlığı için ek üç yıla, dışişleri bakanlığı için ek iki yıla neden ihtiyaç duyuldu acaba? En önemlisi de bu süre uzatımı, hangi generalleri engellemek için yapıldı?

124 general/amiral bildirisi

ABD ordusu içindeki bölünme işaretlerinden biri de ünlü 124 general ve amiral mektubuydu. 9 Ocak Kongre baskınından ve Biden’ın görevi devralmasından birkaç ay sonra, 12 Mayıs 2021’de 124 emekli general ve amiral, “ulusumuz büyük tehlike içinde” diyerek Biden karşıtı bir bildiri yayımlamıştı.

Seçimleri şaibeli ilan eden ve Biden’ın “fiziksel ve zihinsel durumunu” sorgulayan 124 general ve amiral, Kongre liderlerini de “ABD ordusunu siyasi piyon olarak kullanmakla” suçlamıştı. 124 general ve amiral, ABD’nin Çin’e karşı sertleşmesini, İran’la anlaşmaya dönmemesini ve İsrail’in güvenliğini sağlamasını istemişti.

Felaketi önlemek vatanseverliktir

Trump’ın ABD Genelkurmay Başkanı Mark Miley’ı “vatan haini” ilan ettiği olayı da anımsamalıyız: Org. Miley’in Kongre baskını sürecinde Çin Genelkurmay Başkanı Li Zuocheng ile görüştüğü ve Milley’in Çinli mevkidaşına, “iki devlet arasında savaşın çıkmasına izin vermeyeceğini” söylediği ortaya çıkmıştı birkaç ay önce. Konu “Amerikan komutanından Çin’e saldırmama güvencesi” denilerek eleştirilmişti.

Miley, Afganistan yenilgisinin konuşulduğu Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde bu telefon görüşmesi sorulunca, ABD Genelkurmay Başkanının görevinin yanlış hesaplamaları önlemek ve gerilimi azaltmak olduğunu belirtmişti. Haklıydı…

ABD’nin Çin’e saldırması tüm dünya için felakettir ve felaketi önlemek Trump’ın iddia ettiği gibi “vatan hainliği” değil, tersine vatanseverliktir!

Son not: Türkiye dahil pek çok ülkede onlarca darbeye imza atan ABD’nin darbe endişesi yaşıyor olması, “büyük dönüşüm” belirtilerindendir.  

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Aralık 2021

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: