Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Amerikancılık yarışı!

Muhalefetin bir bölümü, daha ABD seçimleri başlarken Joe Biden’dan yana taraf olmuştu. Bu bir ölçüde, Erdoğan karşıtlığı nedeniyleydi. Erdoğan Trump’la çalışmayı tercih ettiğine göre muhalifleri de Biden’ı desteklemeliydi!

Birkaç kez yorumladık bu tabloyu: İktidar adına da muhalefet adına da vahim bir tabloydu!

Muhalefetin batıcılığı

Muhalefetin batıcılığı derken AKP’den kopan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın partilerini kastetmiyorum: Onlar genetik olarak Amerikancı zaten.

HDP’yi de kastetmiyorum: Etnikçiliğin solculuğu öldürdüğünü, sıkı Amerikancı olarak resmediyorlar zaten.

Asıl üzerinde durmak istediğim CHP’dir.

CHP Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, Amerikan Alman Marshall Fonu (GMF) adlı düşünce kuruluşunun çevrimiçi panelinde konuştu. Öne çıkan üç mesajı oldu:

1. ABD ile AB arasındaki transatlantik birlik yeniden güçlendirilirse, bunun “Türkiye’yi NATO üyeleri topluluğuna geri getireceğini” savundu!

2. CHP olarak iktidar olurlarsa, S-400’leri iptal edeceklerini ilan etti!

3. Biden’dan beklentilerini “demokrasiye çok güçlü bir vurgu yapması” şeklinde açıkladı! (Amerika’nın Sesi, 21.11.2020)

Neresinden tutsanız elinizde kalacak açıklamalar, CHP’nin kurucu ayarlarındaki “bağımsızlıkçı” ve “antiemperyalist çizgiye” 180 derece ters yaklaşımlar…

Sanıyorlar ki, Amerikancılık ve Batıcılık yaparlarsa, iktidar olacaklar!

İktidarın batıcılığı

Fakat önemle belirtelim: Batıcılık yarışında muhalefetin iktidar karşısında hiç şansı yok. Amerikancılık yapılması gerekiyorsa, AKP’den daha sıkı Amerikancılığı hiçbir parti yapamaz!

Nitekim Trump kazanma umutlarını kaybettikçe, AKP adım adım Atlantik’e rota kırmaya başladı: Erdoğan’ın “hukukta, ekonomide ve demokraside seferberlik ilan” etmesi, bir haftadır tüm konuşmalarında “reform başlatıyoruz” mesajları vermesi, yeni Maliye Bakanı Lütfi Elvan’ın “piyasa ekonomisine bağlılık” açıklamaları, Atlantik’e, ABD ve AB’ye, “serbest piyasa” düzenine, New York bankerleri ve Londra tefecilerine mesajdı.

Orada kalmadı elbette. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Brüksel’i ziyaret etti ve çeşitli AB yetkilileriyle görüştü. Kalın’ın Brüksel’e mesajı şuydu: “AB üyeliğini stratejik bir öncelik olarak görüyoruz” (Sputnik, 24.11.2020).

Erdoğan’ın ABD ve AB mesajı

Sözcüsü Brüksel’de AB’yle görüşürken, Erdoğan da video konferans yöntemiyle partisinin çeşitli il kongrelerinde sesleniyordu: “Kendimizi başka yerde değil, Avrupa’da görüyor ve orada bir gelecek inşa etmek istiyoruz.” (Cumhuriyet, 21.11.2020).

Erdoğan bununla da yetinmiyor, ABD’ye de sıcak mesaj veriyordu: “ABD ile uzun ve yakın müttefiklik ilişkilerimizi, bölgesel ve küresel tüm meselelerin çözümünde kullanma niyetindeyiz.

ABD’yle müttefikliği bölgesel konularda kullanmak demek; Suriye’de, Doğu Akdeniz’de, Libya’da ABD’yle çalışma arzusu demektir.

Erdoğan özetle bu mesajıyla yeninden direksiyon kırıp Biden’lı ABD’yle bölgede çalışabileceğini belirtiyor.

Amerikancılıkla kazanma günleri geride kaldı

Muhalefetin de iktidarın da anlamadığı şu: Amerikan rüyası biti!

Önceki yazımızda belirttik: AB bile “ABD’den stratejik özerklik” için “stratejik pusula” oluşturmaya başladı. Zira AB yetkilileri de biliyor ki, Trump’tan sonra Biden’ın gelmesi bile her şeyi eski haline getirmeyecek. Yani ABD ile AB arasında eski türden bir “bağımlı” ilişki kurulamayacak.

Evet, mesele Amerikancılıksa bunu Türkiye’de en iyi uygulayabileceğini gösteren politikacı Erdoğan oldu. Ancak o bile, artık eskisi türden, BOP eşbaşkanlığına benzer bir ilişki kuramaz.

Çünkü yeni bir dünya kuruluyor ve Almanya başta çoğu Batı ülkeleri bile bu gerçeğe göre konumlanıyor.

Hal böyleyken, ana muhalefet partisinin iktidar olabilmek için AKP’yle Amerikancılık ve Batıcılık yarışına girmesi, iktidarı yeniden ve yeniden Erdoğan’a teslim etmekten başka bir sonuç doğurmaz!

Ve CHP şu gerçeği dikkatle görmelidir: Erdoğan, iktidarını Asya’ya bir parça dümen kırabildiği için uzattı!

Ancak artık o bile nafile, çünkü araba kontrolden çıkmış durumda. ABD’ye mesajlar, Erdoğan’ın freni patlayan arabayı daha az hasarla çarpabilmek için direksiyonu çaresizce bir sağa bir sola kırmasından başka bir şey değil.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Kasım 2020

4 Yorum

Stratejik özerklik

ABD’nin ve dünyadaki tüm Amerikancıların Joe Biden’dan iki beklentisi var:

1. ABD’yi yeniden “dünyanın efendisi” yapması.

2. ABD’nin geleneksel müttefikleriyle (özellikle AB) ilişkilerini restore etmesi.

Peki bu iki beklentinin de gerçekleşmesi olası mı?

Amerikan hegemonyasının sonu

Biden’in ABD’yi yeniden “dünyanın efendisi” yapması olası değil. Olası olsaydı, Trump da yapardı zaten.

ABD’nin durumu Trump’ın kötü yönetiminden değil; üretimde, ticarette ve ekonomik büyüklükte geçilmesinden, bilim ve teknolojide yakalanmasından kaynaklanıyor.

Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımda ayrıntılı incelemiştim. Veriler ortada: ABD Trump’tan çok önce gerilemeye başlamıştı zaten. ABD hegemonyasının inişe geçtiğini, Amerikan rüyasının bittiğini, tek kutuplu dünyanın sona erdiğini, yeni bir dünyanın kurulduğunu, ABD hegemonyası zayıfladıkça geleneksel müttefiklerinin daha bağımsız hareket etmeye başladığını, kitapta somut verilerle ortaya koymuştum.

Anımsıyorum: Kitap ilk yayımlandığında, Türkiye’deki pek çok Amerikancı hayal gördüğümü, ABD’nin hâlâ dünyayı yönettiğini, tüm tezlerimin yakında çöp olacağını dile getirmişlerdi.

Oysa kitabın yayımlanmasından bu yana geçen süre içinde, tersine ABD hegemonyası daha da zayıfladı. Artık ABD döneminin kapandığı, Amerikan rüyasının bittiği, ABD hegemonyasının geride kaldığı, uygarlığın lokomotifinin batıdan doğuya geçtiği değerlendirmesi daha sık yapılır olmaya başladı.

Sonuç olarak, başta sorduğumuz ilk sorunun yanıtı ABD ve Amerikancılar adına olumsuzdur: ABD’nin yeniden “dünyanın efendisi” olması olası değil!

Yeni transatlantik ilişki

Peki, Biden’ın ABD’nin geleneksel müttefikleriyle (özellikle AB) ilişkileri restore etmesi olası mı?

Evet, bu hâlâ olası ancak restore edilebilecek ilişkinin eskisi türünden bir ilişki olamayacağını belirtelim. Yani artık Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi ya da ABD’nin Yugoslavya’yı parçaladığı, Irak’ı işgal ettiği yıllardaki gibi bir ilişki olası değil.

ABD hegemonyasının gerilemesine bağlı olarak zayıflayan ilişkilerin, bir restorasyonla eski haline dönmesi olası değil ama daha eşitler arası bir işbirliği olası elbette…

Nitekim AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in Project Syndicate’te yayımlanan makalesi, artık eskisi gibi bir işbirliği modelinin olamayacağını birinci ağızdan ifade etmiş oluyor.

Borrell özetle, “ortaya çıkan yeni koşullar nedeniyle AB’nin kendi kaderini kendi ellerine alması gerektiğini” söylüyor ve “bunun gerçekleşebilmesi için de AB’nin ‘stratejik özerklik’ geliştirmek zorunda olduğunu” belirtiyor.

AB yetkilisi, “stratejik özerklik” kavramını ise şöyle açıklıyor: “Bir yandan ittifakları güçlendirip çok taraflılık ve açıklığa bağlı kalırken, kendi adına düşünme ve kendi değerlerine ve çıkarlarına göre hareket etme yeteneği.”

Borrell, gazetecilerin “Biden döneminde ABD-AB ilişkilerinin nasıl olacağı” sorusuna verdiği yanıtla da makalesindeki görüşlerini tamamlıyor: “İki tarafın da NATO üyesi, Batı ailesinin parçası olduğunu söylemek yetmez. Aile olmaktan çok ortak olmak istiyoruz. Aile içinde her zaman biri liderlik eder, diğerleri takip eder. Biz her iki tarafın da görevlerinin ve sorumluluklarının belirli olduğu bir ortaklık istiyoruz. Yeni transatlantik ilişkisi eşitlik temelinde kurulmalı.

Yeni kaptan gereksinimi

Türkiye’deki Amerikancıların da Biden’dan beklentileri var: Türkiye’nin Rusya ve İran’la işbirliğini kesmesi, AKP hükümetini BOP eşbaşkanlığı boyutunda olmasa bile bir ölçüde Washington’a çıpalaması vs.

İktidarının kimi yeni yaklaşımları, ekonomi ve hukuk konularında verdiği yeni mesajlar, Amerikancıları umutlandırmış görünüyor.

Tamam, Erdoğan, iktidarını sürdürebilme yolunda ne derece “taktik esnekliğe” sahip olduğunu geride kalan yıllar içinde pek çok kez gösterdi. Ancak genetik kodlarındaki Amerikancılığa rağmen, AKP’nin bile ABD’yle eski tür bir ilişkiye dönme olasılığı yok.

Çünkü yeni bir dünya kuruluyor ve Asyacı, bölgeci, Çin ve Rusya’yla ortaklığı esas almayan bir hükümetin artık Türkiye’yi yönetebilme şansı yok.

Türkiye’nin yeni sorunu, bu rotayı izleyecek iyi bir kaptanı dümene geçirebilmesidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Kasım 2020

3 Yorum

‘Tek adam’ devleti

Erdoğan “Ekonomi, hukuk ve demokraside yepyeni bir seferberlik başlatıyoruz.” diyerek, yeni bir sürece işaret etti.

Bu sözler, kuşkusuz öncelikle bir çöküşün itirafı olarak görülmelidir. Zira 18 yıldır iktidarda olan bir parti ekonomide, hukukta ve demokraside “seferberlik” ilan etmek zorunda kalmıştır. Seferberlik savaşların konusudur ve bu ifade “savaş boyutunda bir çöküş” yaşandığını göstermektedir.

Diğer yandan bu sözler, Batı’ya “birlikte çalışma” mesajı olmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. Nitekim Erdoğan’ın damadının istifasıyla ilgili şu değerlendirmesi, Batı’ya “birlikte çalışma” mesajını biraz daha netleştirmektedir: “Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndaki görev değişikliği küresel düzeyde, siyasi ve ekonomik değişime uygun şekilde ülkemizde hukuk ve ekonomi alanında köklü değişiklik yaptığımız zamana denk düşmüştür.”

İleri demokrasiden samimi demokrasiye

Bu sözleri elbette daha somut olarak AKP’nin Joe Biden’lı ABD yönetimiyle “uyumlu” çalışma arayışı olarak yorumlayabiliriz. Türkiye ile ABD arasındaki çelişmelerin gittikçe derinleşmesi nedeniyle “uyumlu çalışma” olasılığı gün geçtikçe azalsa da, “taktik esnekliğe” sahip Erdoğan’ın, ABD’nin “Türkiye’yi kaybetmek istemeyen” kanadının elini güçlendirecek bazı adımlar atabilmesi olasıdır.

Fakat son tahlilde bizi vatandaş olarak asıl ilgilendiren “Ekonomi, hukuk ve demokraside yepyeni bir seferberliğin” başlayıp başlamayacağıdır; reform yapılıp yapılmayacağıdır. Ancak 18 yılın deneyimiyle söyleyelim: Olası değildir!

İktidarın reform diye pazarladığı, hiçbir zaman reform olmamıştır; çünkü Erdoğan’ın kavramlarıyla bilimin kavramları örtüşmemektedir. Bunun en somut göstergesi “demokrasi” kavramıdır. Erdoğan için “demokrasi” uygun durakta inilecek tramvaydır, hedefe varmak için kullanılacak araçtır. Örtü olarak da kavram bir dönem boyunca “ileri demokrasi” şeklinde kullanılmıştır; bu dönem için de “samimi demokrasi” ifadesi seçilmiştir!

Ak-devlet

Modern dönem “tek adam” rejimleri açısından bir genellemedir: Demokrasi kullanılarak otokrasi inşa edilir; milletin oyuyla “milletin egemenliği” meclislerden saraylara taşınır. Bizde de böyle olmuştur:

Devletin yönetim biçimi, düzeni, rejimi aynı yolla bir ‘tek adam’ rejimine dönüştürülmeye çalışılmaktadır:

1. İktidar partisinin genel başkanı, ‘Reis’ sıfatıyla literatürde cumhurbaşkanlığı, fiiliyatta devlet başkanlığı yapmaktadır.

2. İktidar partisinin Reis tarafından atanan il başkanları, illerde “paralel vali” olarak görev yapmakta; bulunmaması gereken protokollerde yer almaktadır.

3. Reis, AKP’nin başarısı için çalışmayı, “milli görev” ilan etmektedir; AKP’nin bekası devletin bekası sayılmaktadır.

4. İstanbul’un muhalif partili belediye başkanına, Reis’in “Kanal İstanbul” projesine karşı çıktığı için, “devlet projesine karşı çıkılamaz” diyerek soruşturma açılmaktadır.

5. Ekranlarda “tek adam” rejimi sözcülüğü yapan eski bir Pensilvanya güzellemecisi, ana muhalefet partisinin eski bir milletvekiline “Türkiye’yi biz yönetiyoruz, Tayyip Erdoğan’a ram olacaksınız, itaat edeceksiniz” diye bağırmaktdır.

Mafya-tarikat rejimi

Örnekleri çoğaltabiliriz. Hatta şu birkaç örnekle rejimin karakterini, “mafya-tarikat rejimi” olarak da saptayabiliriz:

6. Reis ve fiili yardımcısı tarafından hapisten çıkarılan bir mafya lideri, ana muhalefet partisi liderini “kazığa oturtmakla” tehdit edebilmektedir.

7. Yine bir başka mafya lideri, Reis’e muhalif olanları açık açık tehdit edebilmesiyle tanınmaktadır.

8. Ana muhalefet partisi lideri saldırılara uğrayabilmekte, linç girişimleriyle karşı karşıya gelebilmektedir.

9. Bir “tarikatlar koalisyonu” olan iktidar partisi, devleti tarikatlara parsellemektedir; belediyelerin kaynakları vakıf adı altında tarikatlara kaydırılmaktadır.

Kitaplar dolduracak olguları elbette bu köşeye sığdıramayız. Çoğu son bir haftaya yansıyanları listeledik.

Egemenlik mücadelesi

Bunları bir karamsarlık oluşturması için değil, durumu saptamak için yazıyorum. Zira durum doğru saptanmadığında, “sistem içi çözüm arama” yanlışlığı yapılmaktadır. Dahası bu saptama, gerçeğin bir yüzüdür ama gerçeğin diğer yüzünü iyi görmemiz içindir. Nedir o diğer yüz?

18 yıldır “tek adam” rejimi inşa etmeye çalışıyorlar ama edemiyorlar, edemeyecekler! Damadın istifası bile aslında bir ölçüde bunun göstergesidir: Damat bile olsa, son tahlilde sarayın kendisine rağmen yaptığı bir atamayı sindirememiş, istifa etmiştir.

Egemenliğini bir devrimle padişahtan koparıp alarak milletleşen bir toplum, egemenliğini elbette yüz yıl sonra reislere teslim etmeyecektir. Göreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Kasım 2020

4 Yorum

Şam karşıtlığının maliyeti

Şam’da iki gün süren önemli bir konferans vardı: Uluslararası Sığınmacı ve Yerelde Yer Değiştiren Kişiler Konferansı. 27 ülkeden heyetlerin katıldığı konferansın amacı, çoğu komşu ülkelerde bulunan Suriyeli sığınmacıların ülkeye dönüşü için bir program belirlemekti.

Şam’da “geri dönüş” konusunun gündeme gelmesi, kuşkusuz öncelikle Atlantik’in Esad’ı devirmek ve Suriye’yi etnik ve mezhepsel temelde parçalamak üzere başlattığı operasyonun artık sona geldiğine ve tersine, Suriye’nin yeniden imar sorununu, yeniden birlik sorununu çözme aşamasına geçtiğine işaret etmektedir.

Nitekim Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, konferans mesajında, sığınmacının artık eve dönüş yaparak vatanlarını yeniden inşa etmeye başlayabileceğini çünkü artık Suriye’nin büyük kısmında huzur ve istikrar oluştuğunu savundu.

Sığınmacıların önündeki iki engel

Sığınmacılar konusundaki en önemli problem, sığınmacıların bulundukları ülkelerden dönmek isteyip istemeyeceğidir. Savaşta rejim karşıtı konumlanmaktan, döndüğünde bir evi olmamaya kadar uzanan pek çok faktör, Suriyeli sığınmacıların vatana dönme kararını etkilemekte.

Ancak Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın “vatanına dönmek isteyen sığınmacılara kucak açan” mesajı, dönüşler konusunda iyimser bir olasılığa işaret ediyor.

Esad’a göre sığınmacıların dönüşünün önünde iki engel var:

1. Yaptırım: Ülkenin altyapısı yıllarca süren çatışmalar nedeniyle büyük yıkım yaşadı. Sığınmacıların dönüşünü kolaylaştırmak için altyapıyı yeninden inşa etmek gerekiyor. Ancak Esad haklı olarak “ABD ve müttefikleri, haksız yaptırımlarla Suriye’nin yeniden inşa edilmesini engelliyorlar” diyor.

2. Terör: Esad, sığınmacıların dönüşünün önündeki bir diğer problemin de ülkenin bazı bölgelerinde hâlâ terör ve şiddet sorununun yaşanması olduğunu belirtiyor.

Türkiye davet edilmedi

Şam’daki konferansta Rusya ve Çin başta 27 ülke vardı ama Türkiye yoktu!

Neden? Çünkü maalesef AKP hükümeti Şam’a, “Emevi Camisinde zafer namazı kılma” hedefiyle girmeyi planlıyordu. Geçen yıllar içinde o hedefin hayal olduğunu gördüyse de hâlâ Esad karşıtlığını sürdürdüğü ve Şam’la diplomatik bağı olmadığı için Şam’a gidemedi.

Oysa Şam’da konuşulan sorun, Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri. Zira Türkiye’de yaklaşık 5 milyon Suriyeli sığınmacı var.

Esad’ın konferans mesajında AKP hükümetine yönelttiği suçlama, ülkemizin neden Şam’da olamadığını da resmediyor maalesef. Esad, Batılı ülkelerle Türkiye’yi, sığınmacıların Suriye’ye dönmesini engellemekle suçladı. Esad’a göre kimi ülkeler, bu insani sorunu “en korkunç biçimde pazarlık konusu” yapmaktadır.

Sığınmacı, AKP için araç

Evet, acı bir gerçektir: Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de bulunmasının baş sorumlusu AKP hükümetidir. AKP Suriye’de rejimi yıkma hedefi belirlemeseydi, dünyanın dört bir tarafından gelen savaşçılara sınırını açmasaydı, Suriyeli muhaliflerden bir ordu kurmasaydı, Türkiye’nin sığınmacılar diye bir sorunu olmayacaktı!

O nedenle AKP’nin sorumluluğunun üzerinden atlayarak, kaba bir Suriyeli sığınmacı karşıtlığı yapmak hem politik hem de insani olarak büyük yanlıştır.

AKP hükümeti için Suriyeli sığınmacılar, birincisi Suriye içinde bir tampon/güvenli bölge kazanmanın aracı olarak, ikincisi de AB’den fon alabilmenin aracı olarak kullanıldı.

Fırsat kaçıyor

Tüm bunların hayal olduğunu sıradan yurttaşlar bile görüyor ama Ankara’nın politika yapıcıları “pay kapma” hedefiyle yanlışlarında ısrar ediyorlar. 

Suriye’de PYD devletçiğini engelleme hedefli askeri operasyonlar başladığında, bunun Ankara’yı Şam’la anlaşmaya mecbur edeceği savunuluyordu. Defalarca uyardık: Şam’la anlaşmadan PYD devletçiğine karşı yapılacak askeri müdahale “eksik çözümdür”, “kesin çözüm” getirmez. Tersine AKP bunu kendi “nüfuz alanını” kurma hedefi için kullanacaktır.

Nitekim öyle oldu: Aradan geçen dört yıl boyunca AKP hükümeti Şam’la anlaşmamakta diretti ve Halep merkezli bir nüfuz alanı oluşturmaya çalıştı. Halep’te Suriye ordusu kontrolü sağlayınca da hedef Afrin-İdlip merkezli daha küçük bir nüfuz alanına dönüştü. Bunun da hayal olduğu ortada.

Ancak AKP’nin “fetih” ısrarı, şimdi Türkiye’nin önüne gelmiş olan Suriyeli sığınmacı sorununu çözme fırsatını bile tepmiş oluyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Kasım 2020

1 Yorum

Damadın ‘Tek Adam’a isyanı

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın sosyal medyadan itfası, hükümetin 24 saat boyunca konuyla ilgili resmi bir açıklama yapamaması, dolayısıyla hükümet medyasının en önemli habere sessiz kalması, kısacası ortaya bir “yönetememe krizi” çıkması, pek çok boyutuyla yazıldı, yazılmaya da devam ediyor.

Olayın benim daha çok önemsediğim boyutu ise şu oldu: Damat bile ‘Tek Adam’a isyan etmişti aslında!

Sarayın damadı bile olsa, bir bakan, bakanlığını ilgilendiren bir konuda, ‘Tek Adam’ın kendisine rağmen bir uygulamaya gitmesini sindirememişti!

Buradan AKP’liler için çıkarılacak en önemli ders kuşkusuz şudur: ‘Tek Adam’ rejimi uygulanamıyor, uygulanamayacak! 150 yıllık parlamento geleneği olan bir topluma, yeniden “padişahvari” bir yönetim, yeniden bir saray düzeni dayatılamıyor!

İşte en sonunda damat bile ‘Tek Adam’ uygulamasını kabullenemedi.

Fatura sadece Albayrak’a kesilemez

Bu durum, aynı zamanda ekonomi de dahil hemen her sorunumuzun kaynağıdır. Bu gerçeği dikkate almayan her analiz, son tahlilde faturayı sadece Berat Albayrak’a kesme hatasına düşecektir.

Nitekim saray merkezli bilgi akışının yansıdığı konuyla ilgili haberlerde, okurun bu sonuca ulaşması isteniyor: Bülent Arınç, bir abi olarak Erdoğan’ın koluna girip ona ekonomiyle ilgili gerçekleri anlatmıi, Erdoğan Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin erimiş olduğunu duyunca çok şaşırmış, hemen Merkez Bankası başkanı Murat Uysal’a telefon etmiş, Uysal’ın “rapor hazırlayıp, Bakan Berat Albayrak Beyle gelip size arz edelim” yanıtına kızmış, Naci Ağbal’dan brifing almış, Ağbal özetle kasanın boşaldığını anlatmış, Erdoğan bunun üzerine Murat Uysal’ı görevden alıp yerine Naci Ağbal’ı atamış…

Açıkça belirtelim: AKP’nin FETÖ’yle işbirliğine uydurulan “kandırıldım” kılıfı, bu kez de ekonomik krizin üzerine örtülmeye çalışılıyor!

Merkez Bankası rezervlerinin son iki yılda parça parça nasıl harcandığını, işin kasanın tam takır olmasına gittiğini neredeyse yazmayan “bağımsız” ekonomist kalmadı!

Erdoğan’ın kasanın boşaltıldığını önce Bülent Arınç’tan, ardından da Naci Ağbal’dan öğrendiği haberleri, “faturayı Berat Albayrak’a kesme” operasyonundan başka bir şey değildir! Güya böylece kötü ekonomi yönetiminden sarayı aklamış olacaklar!

Ancak belirtelim: Merkez Bankası kasasının boşaltılmasının üzerini örtebilecek bir kılıf yok! Bizzat Erdoğan’ın zaman zaman dile getirdiği “Türkiye ekonomisinin sorumlusu benim, ben” sözleri, o kılıfın dikilmesini engellemektedir!

Üretim devrimi için siyasi devrim

Piyasalar önce Berat Albayrak’ın istifasına, ardından da Erdoğan’ın “faiz arttırılabilir” sinyali olarak yorumlanan açıklamasına olumlu tepki verdi ve döviz düştü, TL değerlendi.

Ancak TL’deki bu değerlenme, hatta Erdoğan’ın konuşmasında uygulanacağını belirttiği “acı reçete” Türkiye’nin ekonomik krizinin çözümü değildir.

Türk ekonomisinin durumu, “ameliyatlık” sorundur. Berat Albayrak, bırakın ilaç kullanmayı, pansumanla yetindi. Erdoğan verdiği sinyallerle pansumana ek olarak ilaç da kullanılabileceğine işaret etmiş oldu. Ancak hasta acilen ameliyat olmayı bekliyor!

Yani serbest piyasaya eklemlenmiş, özelleştirilmiş, yabancılaştırılmış ekonomiye devletçilik aşısı gerekiyor. Köylünün yeniden tarlada üretebildiği, fabrika bacalarının yeniden tüttüğü bir “üretim devrimi” kısaca…

Bunun için elbette emperyalist büyük tekellerle/şirketlerle yapılan anlaşmaların iptal edilmesi ve tarıma kotaların kalkması, üreticiye, sanayiciye tam destek verilmesi gerekiyor.

Bunun için elbette son sözün Erdoğan tarafından söylendiği şeffaflığı ortadan kalkmış ihale anlayışına son verilmesinden, kamu kaynaklarının hükümete yakın vakıflara kaydırılmasına kadar uzanan “sermaye transferi” uygulamalarına son verilmesi gerekiyor.

Bunların yapılabilmesi için de Türkiye’nin “Tek Adam” rejiminden kurtulması gerekiyor!

Yani “üretim devrimi” için önce “siyasi devrim” gerekiyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2020

2 Yorum

Dağlık Karabağ’ın üç kazananı, üç kaybedeni

Moskova, Bakû ve Erivan arasında imzalanan anlaşmayla çeyrek yüzyıllık Karabağ sorununa “büyük ölçüde” bir çözüm getirilmiş oldu.

Her anlaşmanın olduğu gibi, bu anlaşmanın da kazananları ve kaybedenleri var elbette. İnceleyelim:

Üç kazanan

1. Azerbaycan kazandı: İşgal altındaki topraklarının yüzde 70’ini kurtardı. Anlaşmaya göre Kelbecer 15 Kasım, Agdam 20 Kasım ve Laçin 1 Aralık’ta Azerbaycan’a iade edilecek. Yine anlaşmaya göre, Azerbaycan ile Nahçıvan arasında, güvenliği Rusya’ya ait olan bir ulaşım koridoru açılacak.

2. Rusya kazandı: Anlaşmaya göre Rusya temas hattına ve Laçin koridoruna barış gücü yerleştirecek. Barış gücünün 5 yıl olan görev süresi, taraflardan birinin süre dolmasından 6 ay önce itiraz etmemesi halinde, 5 yıllık dönemler için kendiliğinden uzayacak.

3. Astana modeli ve Türkiye kazandı: Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, savaşın başladığı 27 Eylül’den dört gün önce, Azerbaycan Milli Meclis Başkanı Sahiba Gafarova’ya “Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından işgal edilen 5 bölgesinin geri verilmesinden yanayız” demişti. Rusya’nın Azerbaycan’a topraklarını kurtarması için yaktığı bu yeşil ışık, kuşkusuz Türk-Rus işbirliğinin bir sonucuydu.

Üç kaybeden

4. ABD kaybetti: İkinci Kafkas Seddi girişimi yıkıldı: 100 yıl önce İngiltere’nin bölgede inşa etmeye çalıştığı Kafkas Seddi, Kemalist-Bolşevik ittifakınca yıkılmıştı. Bugün de ABD’nin inşa etmeye çalıştığı ikinci Kafkas Seddi yıkıldı.

ABD 2003’te Gürcistan’da “renkli darbe” ile Batıcı Saakaşvili’yi iktidar yaparak Kafkas Saddi inşasına başlamıştı. Putin’in 2008’de sert müdahalesiyle o girişim boşa düşürülmüştü. ABD’nin ikinci girişimi, Batıcı Peşinyan’ın yine bir “renkli darbe” ile 2018’de Ermenistan’a başbakan olmasıydı. İşte o girişim de iki yıl sonra boşa düşürülmüş oldu.

Öte yandan ABD’nin iki hafta önce Ermenistan ve Azerbaycan dışişleri bakanları üzerinden denediği ateşkesin başarısız olması da kısa vadede “Washington süreci”nin, orta ve uzun vadede Minsk Grubu yaklaşımının artık geçerli olamayacağını gösterdi.

5. Ermenistan ve Batıcılık kaybetti: Peşinyan’ın şahsında cisimleşen batıcılık ve Karabağ kökenlilerin Ermenistan politikasındaki ağırlığı kaybetti; Dağlık Karabağ nedeniyle kuşatılmışlığın Ermenistan’a verdiği zarara dikkat çeken ve bölge ülkeleriyle ilişkileri normalleştirmek isteyen kesimin uzun vadede önü açıldı.

6. Hükümet içindeki Amerikancılık kaybetti: SETA Dağlık Karabağ savaşının ilk gününden beri şu üç mesajı verdi: Bir; Ermenistan’ı Rusya kışkırttı ve Azerbaycan’a saldırttı. İki; Ankara ile Moskova arasında yeni bir rekabet alanı açıldı. Üç; Batı, Türkiye’nin Batı adına Rusya’yı dengelediğini görmeli.

Bu Amerikancı ve Türk-Rus ilişkilerini sabote etmeye çalışan anlayış kaybetti. Çünkü tezleri temelden yanlıştı; Rusya Ermenistan’ı kışkırtmış değil, tersine Azerbaycan’a yeşil ışık yakmıştı. Dahası, Ermenistan’ın anlaşmalara dayanarak Rusya’yı müdahale etme çağrılarına Putin her seferinde “çatışma Ermenistan topraklarında değil” yanıtını vermişti.

Altılı barış bölgesi

Türkiye’den anlaşmaya ve bu sonuca iki sorunlu yaklaşım var:

Birincisi, tabloyu sadece Rusya’nın başarısı olarak okuyan ve Azerbaycan’ın tam topraklarının tamamını kurtaracakken Moskova’nın araya girdiğini ve bölgeye yerleşerek Azerbaycan’ı da kendine bağımlı hale getireceğini savunan sağcı yaklaşım. Azerbaycan’ın topraklarının tamamını kurtarabilmesi maalesef gerçekçi politikaya uymuyor. 25 yıl sonra Azerbaycan’ın topraklarının yüzde 70’ini kurtarması, bugünün gerçekleştirilebilir en azami hedefiydi ve gerçekleşti.

İkincisi, Azerbaycan ile Nahçıvan arasında ulaşım koridoru kurulmasıyla bunun “Turan kapısı” olarak artık Türkiye’ye kesintisiz Orta Asya kapısı açtığını savunan daha sağcı yaklaşım. Irkçı Turancılığın gerici bir anlayış ve hayal olduğu ortadayken bunu zorlamak, “Asya Yüzyılı”na girildiği şu şartlarda Türkiye’yi Rusya ve Çin’le karşı karşıya getirmekten başka bir şeye yaramaz.

Artık yapılması gereken, Astana modelini kurumsallaştırarak; Güney Kafkasya’da 3+3’ü inşa etmek, yani Türkiye, İran ve Rusya üçlüsü ile Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan üçlüsünü “altılı barış bölgesi”nde buluşturmaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Kasım 2020

2 Yorum

Çinci Biden, Rusçu Trump’ı yendi

Başlık, ABD başkanlık seçimlerinin özetidir ve nedeni de Amerikan hegemonyasının inişe geçmiş olmasıdır.

Yaşadık: Emperyalist ABD’nin hegemonyası zayıfladıkça; seçimler içeride bir yarılmaya dönüşüyor, adaylar birbirini “düşman” bir ülkenin “adamı” olmakla suçluyor ve “dış mihrakların” seçimlere müdahale ettiği dile getiriliyor. Bunlar tipik “zayıflayan” devlet görüntüsüdür.

Trump’ın ‘Çin korkusu’ merkezli kampanyası

Donald Trump seçim kampanyası boyunca rakibi Joe Biden’ı Çincilikle suçladı!

Örneğin “Seçimleri ben kazanamazsam, Çin ABD’nin sahibi olacak. Sonra da ABD’liler Çince konuşmayı öğrenmek zorunda kalacak” dedi (11.8.2020). Örneğin “Sıcak Gelişme: Çin devlet medyası ve Çin liderleri, Biden’ın ABD seçimlerini kazanmasını istiyor. Bu olursa ki olmayacak, Çin ülkemizin sahibi olacaktır.” dedi (26.8.2020).

Özetle Trump, “ABD’nin büyük stratejisinde baş rakibi olan Çin” korkusu üzerinden kamuoyunu etkileyeme çalıştı.

Bu, son tahlilde, bir “küresel süper devlet” için, liderliğinin kaybedilmekte olduğunun açık işaretiydi.

Demokratların ‘Trump-Rusya işbirliği’ kampanyası

Demokratlarise neredeyse başkanlığının tüm bölümü süresince Trump’ı Rusçulukla suçlandı. Daha 2016’da seçilmesinde Rusya’nın seçimlere müdahalesinin belirleyici olduğu iddia edildi, hatta konu yargıya taşındı.

Trump, Putin’le ortak basın toplantısında “Rusya’nın seçimlere müdahale ettiğine inanmak için bir sebep olmadığını” söylediğinde kendisine Cumhuriyetçi senatörler bile tepki göstermişti. Örneğin Senatör John McCain “Daha önce hiçbir ABD Başkanı kendisini böyle bir despot karşısında hiç bu kadar sefilce aşağılamamıştı” derken, Senatör Lindsey Graham da Trump’ın Kremlin’e ABD’yle ilgili “zayıflık” mesajı verdiğini savunmuştu (17.07.2018).

Demokratlar ise Trump’a ateş püskürüyor, onu Rusçu olmakla suçluyordu. Örneğin Senatör Mark Warner, “Trump’ın açıklamalarının ABD’nin rakiplerine karşı ülkeyi korumakla ilgili görevinin ihmali anlamına geldiğini” belirtiyordu. Demokratların Senato’daki lideri Chuck Schumer, “Trump’ın ABD’nin hukuki yaptırımlarına, savunma yetkililerine ve istihbarat servislerine karşı Rusya Devlet Başkanı Putin’in yanında yer almasının düşüncesizce, tehlikeli ve zayıf olduğunu” söylüyordu.

ABD istihbarat raporu

Seçim sürecinin daha başlarında, çok çarpıcı bir ABD istihbarat raporu yayımlandı:

ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi Direktörü William Evanina tarafından kaleme alınan rapor, açık açık Rusya’nın 3 Kasım’da yapılacak seçimlerde Trump’ı desteklediğini, bu nedenle Biden’ı karaladığını savunuyordu.

7 Ağustos 2020 tarihinde yayımlanan bu rapor, Çin’in ise Trump’ın ikinci kez seçilmesini istemediğini, bu nedenle Pekin yönetiminin Beyaz Saray’ı artan dozda eleştirdiğini savunuyordu.

Amerikan Hegemonyasının Sonu

Özetle ABD başkanlık seçimlerinde başkan adaylarından biri Rusçulukla, diğeri de Çincilikle suçlandı. Bu, ABD emperyalizminin ve küresel liderliğinin durumu açısından olağanüstü bir tabloya işaret ediyor.

Ve başta da belirttiğimiz gibi bu tablo, Amerikan hegemonyasının zayıflamasıyla ilgilidir. Hegemonyası zayıflayan ABD’nin küresel politikaları da zayıflıyor, normal bir seçim yapabilme kapasitesi de!

Okumayanların, Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımı bu kapsamda incelemesini özellikle öneririm.

Türkiye’deki saflaşma!

ABD seçimleri, Türkiye açısından ise vahim bir tabloya sahne oldu:

İktidar bloğunun neredeyse tamamı Trump’ı, muhalefetin ise bir bölümü Biden’ı destekledi. Türkiye’deki siyasi kutuplaşma ve yarılma, ABD seçimlerine de yansıdı. ABD’deki yarılma da Türkiye’deki yarılmayı besledi.

“Kapitalist emperyalizm” olgusundan kopuk bu ABD başkan tahlilciliğinde son durum ise şöyle oldu: Trumpseverler üzülüyor, Bidenseverler seviniyor!

Ne acı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Kasım 2020

2 Yorum

İsrail’in Biden endişesi

Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın son yılında, 2015’te P5+1 ülkeleri ile İran arasında nükleer anlaşma imzalanmıştı.

Joe Biden’ın yardımcılığını yaptığı Obama, bu anlaşmayla İran’ı bir yönüyle “uluslararası sisteme” dahil etmeye çalışmıştı. Böylece İran, İsrail için güvenlik tehdidi olmaktan çıkacaktı…

Trump ise başkan olduktan sonra ABD’yi bu anlaşmadan çekti.

Biden İran’la nükleer anlaşmaya döner mi?

Biden, adaylığı sırasında başkan olduğu taktirde bu anlaşmaya dönebileceğinin işaretlerini verdi.

İşte bu olasılık, İsrail’de ciddi endişe yaratmış durumda.

İsrail Yerleşim Birimleri Bakanı Tzachi Hanegbi, Joe Biden’in ABD’deki başkanlık seçimini kazanması ve Obama döneminde yapılan nükleer anlaşmaya dönmesi halinde, bunun İsrail ile İran arasında şiddetli bir çatışmaya kadar gidebileceğini söyledi (AA, 5.11.2020).

Kuşkusuz, bu oldukça abartılmış ve Amerikan kamuoyuna şimdiden verilen “o anlaşmaya dönülmesin” mesajıdır.

İsrail Trump’tan çok memnundu

İsrail devleti, Trump yönetiminden oldukça memnundu. Trump hem Obama’nın İran’la yaptığı nükleer anlaşmadan çekilmiş hem de Körfez ülkeleri ile İsrail arasında “normalleşme” başlatmıştı. İsrail-Körfez ittifakı, İran için oldukça tehditkâr bir gelişmeydi.

Önceki yazılarımızda da işlemiştik: Obama ve Trump’ın İran politikaları birbirine zıttı ama aslında aynı büyük stratejinin altındaki farklılıktı. Obama da Trump da ABD’nin büyük stratejisi gereği esas rakibi Çin’e yönelmek üzere Ortadoğu’dan asker çekmeye çalıştı, önemli ölçüde de çekti.

Bu süreçte İsrail’in güvenliği için Obama farklı bir yolu, Trump ise farklı bir yolu seçti. Fakat İsrail devleti Trump’ın yolundan memnundu, Obama’nınkinden değil…

Amerikan Yahudileri Biden’ı destekledi

Ancak buna rağmen ABD başkanlık seçiminde Yahudilerin Trump’ı desteklemediği belirtiliyor.

Eski İsrail İletişim Bakanı Eyüb Kara, Amerikan Yahudilerinin büyük çoğunluğunun başkanlık seçiminde Demokrat Partinin adayı Biden’a destek vererek Başkan Trump’a “ihanet” ettiğini savundu (Odatv, 5.11.2020).

Eyüb Kara’ya göre Amerikan Yahudilerinin yüzde 72’si Biden’a, yüzde 28’i Trump’a oy vermişti.

Bu oran doğru mudur, yoksa Trump’ın kaybetmekte olmasından İsrailli eski bir bakanın duyduğu memnuniyetsizliğinin abartısı mıdır, bilinmez ama son tahlilde İsrail’in devlet olarak Biden yerine Trump’la çalışmayı tercih ettiği ortada.

İsrail işgali genişliyor

Biden’ın nükleer anlaşmaya dönme olasılığından endişe eden İsrail Yerleşim Birimleri Bakanı Tzachi Hanegbi’nin dikkat çektiği diğer bir durum ise şu: İsrail, Biden’ın seçimi kazanması halinde işgal altındaki Batı Şeria’da yer alan yasadışı Yahudi yerleşim birimleri dahil birçok konuda sorun yaşanabileceği endişesini ise hiç taşımıyor!

Yani, Trump da seçilse, Biden da seçilse, İsrail’in işgal planına tam destek verecek, veriyor!

Nitekim, siz bunları okurken bile İsrail yeni yerleşim bölgeleri işgal etme peşinde ne yazık ki…

Önceki gün Sputnik’te bu konuda önemli bir haber vardı: “Uluslararası toplum ABD seçimiyle meşgulken, İsrail, Batı Şeria’da son 10 yılın en büyük yıkımını gerçekleştiriyor.”

Filistin Benimdir

Filistin ve bölge açısından asıl sorun budur; İsrail işgalinin kesintisiz genişlemesi…

ABD’nin başına Trump mı yoksa Biden mı geçmiş, fark etmiyor; ABD’yi bir Cumhuriyetçi mi yoksa bir Demokrat mı yönetiyor, fark etmiyor. İsrail ABD desteğiyle Filistin işgalini genişletmeyi sürdürüyor!

Bu işgale Arap tepkisini iyice sönümlemek için de İsrail-Arap normalleşmesi başlattılar. Körfez ülkeleri, karşılığında da petrollerini bir boru hattıyla İsrail limanından Doğu Akdeniz’e indirme kazancı elde etmiş olacaklar.

Kısacası İsrail’in Filistin’i işgal sorunu bölgemizin en önemli sorunlarından biri olmayı yeni dönemde de sürdürecek.

Konunun oldukça kapsamlı olan siyasi tarihi konusunda, Ortadoğu umanı Hüsnü Mahalli tarafından geçen günlerde çok önemli bir kitap yayımlandı: Filistin Benimdir (Kırmızı Kedi Yayınevi).

19. yüzyılın sonunda ortaya çıkmaya başlayan sorunun özellikle 20. yüzyılda hangi hatalarla ne noktaya geldiğini ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinde nasıl şekillendiğini tüm ayrıntılarıyla okuyacaksınız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2020

5 Yorum

Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği

Önceki yazımızda belirttik: Başkanın kim olacağı, ABD’nin “büyük stratejisi”ni etkilemiyor. Hangisi gelirse gelsin, o “büyük stratejiyi” uygulayacak. Farkları, alt stratejilerde, politika ve taktiklerde, yöntemlerde olacak…

ABD’nin esas hedefi Çin’i durdurmak.

ABD’nin bu hedefi gerçekleştirmek için belirlediği “büyük stratejisi” ise Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay ile Çin’i çevrelemek. Bu amaçla bölgede Çin karşıtı ittifaklar kurmaktan, bölgeye askeri yığınak yapmaya kadar pek çok hamleyi deniyor.

Öte yandan ABD, büyük güç mücadelesinde Çin-Rusya ortaklığı nedeniyle, “büyük stratejisi” gereği Rusya’yı da Baltıklardan başlayan, Ukrayna, Karadeniz ve Kafkasları kapsayan hat üzerinden sıkıştırmaya çalışıyor.

Asker çekme meselesi

Bu “büyük strateji” geçen yazımızda da belirttiğimiz gibi, neredeyse hazırlığı Bush’un son yılında başlayan ve Obama döneminde kesinleşen stratejiydi.

Obama bu nedenle Irak ve Afganistan’dan asker çekmek ve o askerlerin bir bölümünü Güney Çin Denizi’ne taşımak hedefini ilan etmişti ve bir ölçüde uygulamıştı.

Aynı hedefi Trump da birinci döneminde sürdürdü ve büyük oranda uyguladı.

Başkan kim olursa olsun, bu hedefi yine sürdürecek.

Ortadoğu ve İsrail’in Güvenliği

ABD açısından sorun şu: Geniş Ortadoğu’dan (Irak, Suriye ve Afganistan’dan, hatta Körfez ülkelerinden) nasıl çekilecek?

İşte Obama da Trump da bu sorunla uğraştı. İki başkanın farkı da burada oluştu.

İki başkan açısından da çekilirken değişmeyecek dört temel hedef var: Kürdistan’ın inşası, İsrail’in güvenliği, Körfez’in istikrarı, enerji nakil hatlarının kontrolü…

Obama bu hedefi sağlayabilmek için arkasında kendi çıkarlarını koruyacak bir bölge koalisyonu inşa etmeye çalıştı: Türkiye-İsrail-Körfez koalisyonu…

İsrail’in güvenliği için de İran’ı uluslararası sisteme dahil etmeye çalıştı, bu ülkeyle nükleer anlaşma imzaladı.

Trump ise İsrail’in güvenliği için farklı bir yönteme soyundu: Nükleer anlaşmayı bozdu, İran’ı ablukaya almaya çalıştı ve bu ülkeye karşı İsrail-Körfez ittifakı oluşturdu. Arap-İsrail normalleşmesi işte budur.

Çelişmeler derinleşiyor

Türkiye açısından ABD başkanının kim olacağının strateji düzleminde bir önemi yok. Hangi başkan olursa olsun, Türk-Amerikan ilişkilerini ABD lehine düzeltebilecek kudrette değil. İki nedenle; birincisi ABD hegemonyası zayıflıyor, ikincisi de Türkiye ile ABD’nin çelişmeleri derinleşiyor.

Türkiye açısından fark yok ama AKP açısından kısmen bir fark var. İktidar açısından Trump’la çalışmak, Biden’la çalışmaktan daha kolay. Zira daha önce de belirttiğimiz gibi Trump da Erdoğan gibi politikayı “şirket yöneten işadamı” kıvamında yapıyor. Bu durum ikili arasında pazarlıkçı bir ortak nokta oluşturuyor.

Ancak bu bile son tahlilde Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltemez. Şundan:

ABD başkanı kim olursa olsun, PKK’ye destek vermeyi sürdürecek, bölgede Kürdistan inşası için fırsat kollayacak.

ABD başkanı kim olursa olsun, Türk-Rus ilişkilerini sabote etmeye çalışacak; Libya’da, Suriye’de, hatta Karadeniz de Ankara ile Moskova’yı karşı karşıya getirmeye çalışacak.

ABD başkanı kim olursa olsun, Doğu Akdeniz ve Ege’de Türkiye’nin karşısında konumlanacak.

Daha pek çok alanda tablo bu…

Yeni bir dünya kuruluyor

Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltebilmek, tüm bu meselelerde ABD’nin çıkarları lehine geri adım atabilmekle ancak mümkün olur.

O geri adımı Türkiye’de atma potansiyeline en çok sahip olan iktidar, zaten mevcut iktidardır. Zira ABD projelerine bile eşbaşkanlık yapmış bir iktidardır!

Ancak bu iktidarın bile ABD lehine geri adım atabilmesi gün geçtikçe zorlaşmaktadır.

Buna en başta dünyanın yeni dengeleri izin vermemektedir: ABD hegemonyası zayıflıyor, Çin-Rusya ortaklığı küresel liderlik mücadelesinde ABD’nin emperyalist saldırganlığını dengeliyor ve belli oranda önlüyor ve bu mücadeleye bağlı olarak da yeni bir dünya kuruluyor…

Bu tabloya rağmen ABD lehine geri adım atan ve ABD şantajlarıyla (Halkbank, Reza Zarraf) uzlaşan bir iktidar, belki bir süre daha iktidarını koruyabilir ama en sonunda ve tümden yıkılır gider!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ekim 2020

11 Yorum

Trump mı, Biden mı?

Herkesin sorduğu soru: 3 Kasım’daki ABD Başkanlık seçimini kimin kazanması Türkiye’nin çıkarına?

Aslında soruyu daha da genişletebiliriz: Çin, Rusya, Asya, bölgemiz, Doğu Akdeniz vd. bölgeler açısından Trump mı, yoksa Biden mı daha “yararlanılabilir” ABD başkanı olur?

Başkandan başkana büyük değişim olur mu?

ABD politikalarını birey, devlet ve sistem düzeyinde incelediğimizde, karşılaşacağımız genelleme şudur: ABD başkanlarının değişimi, ABD’nin “büyük stratejisinde” köklü bir değişikliğe neden olmuyor. Bireyin politikaya getireceği değişim, devletin hele de sistemin üzerinde olamıyor. Şöyle de söyleyebiliriz: Bireylerin farkları esasta değil, uygulamada ve yöntemdedir daha çok.

Ancak şunu da belirtelim: Soğuk savaş boyunca bir kural olan bu durum, ABD hegemonyası zayıfladıkça kaçınılmaz olarak esneyecektir, esnemektedir…

ABD’de çatışan iki görüş

ABD açısından 21. yüzyılın en önemli problemi Çin’in nasıl durdurulacağıydı. Çin ekonomisi ABD’yi yakalıyor ve geçiyordu; askeri alanda makas daralıyordu; teknolojide Çin yetişiyor ve hatta 5G teknolojisinde görüldüğü gibi ABD’yi geçiyordu.

Daha 90’lardan itibaren ABD’de iki temel görüş oluşmaya başladı:

Birinci görüş, ABD’nin bir süre geri çekilmesi ve ekonomiyi yeniden güçlendirmesi şeklinde özetlenebilecek görüştü.

İkinci görüş ise ABD’nin hâlâ çok büyük askeri güç olduğu gerçeğinden hareket ederek, “yangını çıkaralım, yangından en az hasar gören biz oluruz” şeklinde özetlenebilecek görüştü.

Bu iki görüşün temsilcisi olan emperyalist tekeller ve onların politik arenadaki ideolojik gladyatörleri, bu konuda uzun süre çatıştırlar. Sonuçta ortaya “karma” bir strateji çıktı: Hem geri çekilecek ve içeride ekonomiyi güçlendirmeyi esas alacak ama hem de kritik düğüm noktalarında yangınlar çıkaracak.

Trump, Obama döneminin devamı

İşte Obama dönemi, bu karma dönemin başlangıcıydı. Hatta Bush’un ikinci döneminin son yılı da aslında bu karma dönemin hazırlığıydı. Öyle olduğu için de Obama, Bush’un en önemli bakanı ve bürokratlarıyla çalışmayı sürdürdü ilk iki yıl.

Obama döneminde ABD, “karma stratejiye” uygun olarak önüne hem Ortadoğu’dan ve Afganistan’dan çekilmeyi koydu ama hem de kritik yerlerde, örneğin Ukrayna, Libya ve Suriye’de yangınlar çıkardı.

Bu dönemde (ve sonrasında Trump döneminde de) geri çekilme konusunda Beyaz Saray ile Pentagon arasında yaşanan çelişmeler, hep bu “karma strateji” nedeniyleydi. Başta belirttiğimiz iki görüş uzlaşsa da çatışmayı sürdürüyordu.

Trump dönemi de bu “karma stratejinin” devamıydı. O nedenle başlatılan Ortadoğu ve Afganistan’dan çekilmeyi sürdürmeye çalıştı. Karma stratejiye uygun olarak geri çekildi, “önce Amerika” stratejisi açıklayarak gümrük duvarlarını yükseltti, rakiplerine de müttefiklerine de çelikten enerjiye pek çok alanda ekonomik ambargo uyguladı.

Yine karma stratejiye göre Obama da Trump da Çin’i çevrelemeyi esas aldı, Asya-Pasifik merkezli strateji geliştirdi, Çin’e karşı ittifaklar oluşturmaya çalıştı.

ABD Türkiye’den vazgeçmeyecek

Dolayısıyla Trump ya da Biden’ın kazanması, bu özetlediğimiz “karma stratejisi” açısından büyük değişiklik göstermeyecek. Ancak Biden’ın yangın çıkarılmış bölgelerde közü yeniden harlamaya çalışması muhtemeldir. İşte Türkiye’yi esas ilgilendiren de budur.

Kişisel olarak Erdoğan’ın Trump’ı tercih ettiği ortada. Zira ikisinin politika yapma yöntemi birbirine benziyor; ülkelerini şirket gibi görüp, işadamı olarak yönetiyorlar. Dolayısıyla daha iyi frekans kuruyorlar. Halkbank’tan Rahip Brunson’a, hatta Suriye’de PYD’yi doğrudan hedef alan operasyonun frenlenmesine kadar pek çok konuda, iki işadamı olarak pazarlık yaptılar.

Dolayısıyla Biden’ın kazanması, Türkiye üzerindeki Amerikan basıncını biraz daha arttırabilecektir.

Ancak son tahlilde Washington açısından durum şudur: İster yeniden Trump kazansın, isterse Biden; ABD her koşulda Türkiye’yi “kaybetmemek” için çaba göstermeye devam edecektir. Emperyalist ABD, Türkiye gibi bir ülkeyi S-400 ya da Astana Platformu’nun varlığı gibi nedenlerle tümden karşısına almayacak. S-400 vb. konuları Trump döneminde yaptığı gibi “geciktirmeye” zorlayacak. Türk-Rus işbirliğini sabote edebilmek için de Suriye’den Libya’ya çeşitli alanlarda fırsatlar kollayacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Kasım 2020

5 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: