Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Endüstriyel futboldan finansal futbola

İlk kez bir futbol dünya kupasını izlemiyorum. Çünkü 2022 Dünya Kupası’nın Katar’a verilmesi, futbolun düşürüldüğü bir çukurdur: Katar’ın kupaya ev sahibi olabilmek için dağıttığı rüşvetler, FIFA yöneticilerinin Katar mali sermayesiyle kirli ilişkileri, olmayan stadyumların yetiştirilmesi için köle gibi çalıştırılan ve katledilen binlerce işçi…

Kısacası, 2000’lerde başlayan futbolun finansallaşması, 2022 Dünya Kupası ile dönüşümünü tamamlıyordu ve bu emekçilerin kanları üzerinden yapılmıştı. Bu nedenle Katar’daki turnuvayı izlemiyorum, izlemeyeceğim.

Fakat sanayi kapitalizminin yerini finans kapital/mali sermaye düzeninin alması üzerinden futboldaki bu dönüşümü tartışmalıyız.

Futbol ekonomisinin dönüşümü

Futbol, önce stadyum merkezliydi. Futbol ekonomisi stadyum/seyirci geliriyle, stadyumun etrafında satılan ürünlerle sınırlıydı.

Futbol maçları TV’lerden yayınlanmaya başlayınca, futbolun endüstrileşme sürecine girildi. Büyüyen ekonomisiyle futbol metalaştı, endüstriyel futbol egemen oldu.

Ancak son yıllarda futbolun ekonomisi de değişime uğramaya başladı. Futbol kulüpleri şirketleşti, halka arz yoluyla sermaye piyasalarına girdi, kulüpler tahvil-bono gibi finansal araçlar çıkardı, stadyum etrafında satılan ürünlerin yerini kulüp mağazalarının profesyonel satışları aldı, taraftarlar müşteriye dönüştü, finans kapital kulüpleri satın aldı, liglerin yayın hakları finans savaşlarına dönüştü, kara para aklamanın kulvarı bahis sektörü futbola hakim olmaya başladı vb.

İşte 2022 Katar Dünya Kupası, bu sürecin geldiği son zirvedir. Artık endüstriyel futbol değil, finansal futbol dönemindeyiz.

Finans kapital–FIFA ilişkisi

Avrupa’nın büyük kulüplerini ve Türkiye dahil bir çok ligin yayın hakkını satın alan Katar mali sermayesi/finans kapitali, bir dünya kupasına ev sahipliği yapabilmek için kesenin ağzını açmıştı.

Tuğrul Akşar’ın 21 Kasım 2022’de Cumhuriyet’te yazdığı “FIFA’nın kirli yüzü” başlıklı makale, finans kapitalin dünya kupasını satın almasının bilançosunu çıkarmıştı, oradan özetleyerek aktarayım:

– Katar oylama öncesinde 15 ülkeye yüksek tutarlı bağış yaptı, bu 15 ülkenin altısı, oylamada karar verecek yönetim kurulundaydı. Konu FIFA’da bir soruşturmaya dönüştü ama finans kapital soruşturmayı da biçimlendirdi: Bir usulsüzlük olmadığı raporlandı. Ancak rapor pek çok hata ve eksiklik içeriyordu, başmüfettiş Michael Garcia bunları kamuoyuna açıklayarak istifa etti.

– Katar Dünya Kupası’nı alabilmek için FIFA’ya 880 milyon dolar gizli ödeme yaptı (The Times). FIFA Başkanı Joao Havalange ve iki FIFA yönetim kurulu üyesi Katar lehine oy kullanmak için birer buçuk milyon dolar aldı (The Guardian). FIFA Genel Sekreter Yardımcısı Jack Warner’ın, Katar’ın Dünya Kupası’nı satın aldığına dair e-postaları ortaya çıktı. FBI soruşturmasında yönetim kurulunun yarısının bu kirli ilişkilere bulaştığı anlaşıldı.

Finans kapital güvenliği de satın aldı

Ancak sonuç değişmedi: Katar, 2022 Futbol Dünya Kupası’na ev sahibi oldu.

Böylece haziran-temmuz aylarında yapılan dünya kupası, Katar için kasım-aralık aylarına çekildi.

Finans kapital, bir stadyumu olan Katar’da göçmen işçileri ölümleri pahasına ağır şartlarda çalıştırarak stadyum sayısını yediye çıkardı.

Dünya kupası organizasyonuna yeterliliği olmayan Katar mali sermayesi, organizasyonun güvenliğini de dışarıdan satın aldı: 3 bin 500 Türk polisi, Katar’da görevlendirildi. Dünya Kupası için özel seçilen polislerin günlük 80 dolar harcırah alacağı açıklandı.

Bu arada, endüstriyel futboldan finansal futbola geçişin tamamlandığı Katar 2022 Dünya Kupası’nın eşleşmeleri de dikkat çekiciydi: İran, nasıl bir tesadüfse, ABD, İngiltere ve Galler’le aynı gruba düşüyordu! Dolayısıyla takımının her maçı İran’a karşı propaganda savaşının platformu yapılabilecekti.

Özetle, finans kapital sömürü düzeni, futbolu da bitiriyor. Adana Demirsporumuzu koruyabilmek dileğiyle…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2022

Yorum bırakın

Astana’ya yeni aktör: Çin

23 Kasım’da yapılan Astana Üçlüsü toplantısı, devletlerarası ilişkiler açısından kritik önemde bir gelişmeye sahne oldu: Rusya, “Suriye’de çözüme önemli katkı sunacağını” belirterek, Çin’i Astana Platformu’na “gözlemci üye” olarak önerdi.

Peki Astana Platformu’nun diğer iki üyesi, Türkiye ve İran, Çin’in gözlemci üye olmasını nasıl değerlendiriyor? Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, 19. Astana görüşmesinin sonunda düzenlediği basın toplantısında bu soruyu yanıtladı: “İranlılar kabul etti. Türk tarafı konuyu inceliyor ve bir mola aldı” (Sputnik, 23.11.2022).

Peki Çin’in Astana Platformu’na “gözlemci üye” olarak katılması ne anlama gelir, Ortadoğu’yu/Batı Asya’yı nasıl etkiler?

Suriye’de siyasi çözüm zamanı

1) Dünyanın “satın alma paritesine göre” en büyük ekonomisi olan Çin’in varlığı, Astana Platformu’nu Ortadoğu’da daha etkili bir yapıya dönüştürür. Çin’le birlikte Astana Platformu, daha fazla kurumsallaşır

2) Atlantik cephesini bölen, ABD’nin Suriye’deki taşeron cephesini bozan Rusya-İran ikilisi, Türkiye’yi de dahil ettikleri Astana Platformu ile Atlantik’in askeri saldırganlığını büyük oranda önledirler; ABD-İsrail ikilisinin Suriye’yi etnik ve mezhepsel temelde bölme projesini durdurdular. Ancak siyasi çözüme istenilen oranda geçilemedi.

İşte Çin’in Astana’ya katılımı, siyasi çözüme geçişi hızlandıracak ve Suriye yararına bir sonuç alınmasını kolaylaştıracaktır. (Ankara’nın geciktirdiği Şam’la normalleşmeyi hızlandırmasına da etkisi olacaktır.)

Bölgede sorun çözme gücü artar

3) Astana Platformu, her ne kadar Suriye merkezli olsa da, bölge merkezli bir “sorun çözme platformu” olma potansiyeli taşıyor. O potansiyelin hayata geçtiği ilk alan Karabağ oldu. Astana Platformu’ndan kaynaklı Türk-Rus işbirliği, yıllardır çözülemeyen Karabağ sorununa Azerbaycan lehine çözüm getirdi. Dahası, Türk-İran-Rus işbirliği, Kafkaslar’ı ABD ve AB etkisinden çıkarma potansiyeli ortaya koydu.

Çin’in Astana Platformu’na katılımı, platformun bu potansiyelini büyük oranda yükseltecektir. Astana Dörtlüsü, İsrail-Filistin anlaşmazlığından İran-Arap sorunlarına kadar pek çok konuda çözüm adresi özelliği taşıyacaktır.

Ortadoğu’da Amerikan etkisi kırılır

4) Astana Platformu içinde Çin, Rusya, İran ve Türkiye işbirliği, Ortadoğu’daki ABD nüfuzunu kıracaktır. Küresel hegemonyası zayıflayan ABD emperyalizminin bölgedeki etkisi, zaten son yıllarda aşama aşama azalmaktaydı. Rusya’nın ardından Çin’in de varlık göstermesi, ABD’nin bölgede at oynatabilmesini iyice zorlaştıracaktır.

5) Asya, Avrupa ve Afrika’nın önündeki en büyük uygarlık projesi, Kuşak ve Yol İnisiyatifi’dir. Çin’in Astana Platformu’na katılımı, Kuşak ve Yol kapsamındaki koridorların inşasının hızlanmasına olumlu etki yapar. Tarihi önemdeki Kuşak ve Yol’u hedef alan ABD’nin Ortadoğu’daki etkisinin zayıflamaması, Ortadoğu’nun Kuşak ve Yol’dan daha fazla yararlanması, daha fazla kazanması anlamına gelecektir.

Ne yapmalı?

Kısacası, Çin’in Astana’ya katılımı Türkiye’nin ve bölgenin yararına olacaktır.

“Seçim kazanmak isteyen” muhalefet, iktidarın Rusya ve Çin’le ilişkilerini “Batı’dan kopma” diyerek eleştireceğine ve Putin’in “ortak gaz merkezi” önerisine “seçimde iktidara katkı” diye karşı çıkacağına, tersine AKP’nin bu çizgiyi zikzaklı yürütmesini eleştirerek kendisinin daha net ilerletebileceğini ortaya koyabilmeli.

Muhalefet, Çin’in Astana’ya katılımı konusunda, “konuyu inceleyen ve mola alan” iktidarı hızla olumlu karar vermesi yönünde zorlamalı. Üstelik, hazır Erdoğan Suriye ve Mısır’da aslında muhalefetin dediğine dönmüşken.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Kasım 2022

Yorum bırakın

Terörle mücadelenin doğru yolu

7 yıl önce Suriye’ye sınır ötesi harekat düzenlenirken önemli bir konuyu tartışmış ve askeri harekatın kısa zamanda Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya “mecbur edeceği” iddiasına karşı çıkmıştım. Çünkü hayatta/sahada mecburiyetten öte mecburiyetler vardır ve daha büyük/belirleyici mecburiyetler gelip sizin mecburiyetinizin üstüne çıkar.

Ve 7 yıldır olmayan, yarın olsa bile, “sonunda mecbur etti” denilemez. Çünkü 7 yıl, siyaset için çok uzun bir süredir; siyasette 7 yıl gecikmeli öngörü, öngörü olamaz.

Normalleşebilmenin yolu

Peki Suriye’ye askeri harekatlar neden Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya mecbur etmedi?

“Vatan savaşı, saray savaşı” ikileminde boğulmaya çalışıldı: Erdoğanlar, Türk ordusunun Amerikan Koridoru’nu kesme hedefini, kendilerinin “Suriye topraklarında ÖSO nüfuz bölgesi inşa etme” hedefine alet ediyorlardı. “Küresel düzenin altında alt bölgesel düzen kurma” diye tarif ettikleri ve pratiğe “güvenli bölge” diye geçirmeye çalıştıkları o hedef olduğu müddetçe Erdoğan Esad’la anlaşmazdı, anlaşamazdı; bu şartlar altında hiçbir askeri harekat Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya “mecbur” edemezdi.

Kısacası, Ankara’nın Suriye topraklarında “ÖSO nüfuz bölgesi” hedefi ortadan kalkmadan, Şam’la normalleşme olası değil. Nitekim Suriye Dışişleri Bakanlığı da, normalleşmeyi Ankara’nın “Türk askerlerinin aşamalı çekilme programı” vermesine bağlamış durumda.

Güvenli bölge stratejisinin yanlışlığı

13 Kasım’da İstiklâl’de patlatılan “terör bombası”, Ankara’nın “güvenli bölge” siyasetinin çözüm olmadığının göstergesidir. Türkiye’nin “terörü kaynağında yok etmek” gerekçesi üzerinden inşa etmeye çalıştığı “güvenli bölge” İstanbul’un göbeğinde bomba patlatılmasını önlemiyor. Tersine, “güvenli bölge” siyasetinin öznesi olan ÖSO altı gruplarla ilişkiler, teröre zemini kolaylaştırıyor. 13 Kasım terör eyleminde PKK’den ÖSO’ya uzanan unsurların bulunması bile, tek başına bu kolaylaştırıcılığın göstergesidir.

“Terörü kaynağında yok etmek”, ABD yönetiminin 2001 sonrasında “Büyük Ortadoğu” coğrafyasındaki asıl hedeflerini uygulayabilmek için formüle ettiği jeopolitikçi bir yaklaşımdır.

ABD, Afganistan’da ya da Irak’ta terörü yok etmemiş, merkezi devletleri zayıflatarak “kullanışlı terör örgütleri” için “güvenli bölgeler” inşa etmiştir. Örneğin ABD’nin Saddam Hüseyin yönetimine karşı ilan ettiği 36. paralel, PKK için “güvenli bölge” olmuştur. ABD’nin bugün Suriye’nin kuzeydoğusunda ilan ettiği güvenli bölge PKK/PYD/YPG için “güvenli bölge” niteliğindedir.

ABD’nin PKK için inşa ettiği güvenli bölgeye karşı sonuç alıcı mücadelenin tek yolu ise Türkiye ile Suriye’nin işbirliğidir; iktidarın ABD’nin “güvenli bölgesine” karşı kendisi ve ÖSO için “karşı güvenli bölge” oluşturması, çözüm değil, asıl çözümün önündeki yeni sorundur.

ABD’ye karşı Ankara-Şam işbirliği zemini

40 yılın dersidir ve Türkiye için terörle mücadelede tek doğru yoldur: Terör, “kaynağında yok etmek” hedefiyle komşunun toprağında komşuya rağmen askeri operasyon düzenleyerek değil, “kolektif güvenlik” anlayışı içerisinde komşuyla işbirliği zemininde yok edilir. Irak’ta Barzani’yi Saddam Hüseyin’le anlaşma yapmaya mecbur eden “Eşref Bitlis Planı” ya da Suriye’de “Adana Mutabakatı” bu doğru yolun uygulamalarıdır.

Mevcut askeri harekatı, ÖSO karargahını dağıtıp İdlib’den başlayarak aşamalı çekilmenin ve Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasını kolaylaştırmanın yolu yaparak ABD’ye karşı Ankara-Şam işbirliğini başlatabilmek hâlâ mümkündür.

Not: Sağlık sorunum (covid) nedeniyle yazamadığım bir hafta boyunca geçmiş olsun dileklerini ileten tüm okurlara ilgileri için çok teşekkür ediyorum.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Kasım 2022

Yorum bırakın

Yunanistan’ın çektiği acı!

NATO Parlamenterler Asamblesi’nin “Akdeniz ve Ortadoğu Görev Gücü” toplantısında Türkiye’ye karşı ilginç bir suçlama vardı. Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Miltiadis Varvitsiotis, Rusya’ya karşı yaptırımlara katılmayan Türkiye’yi “özel ekonomik kazançlar” elde etmekle suçladı.

Daha ilginci, Varvitsiois’in, “Yunanistan ve diğer ülkeler acı çekip gelir kaybederken Türkiye para kazanıyor” demesiydi (cumhuriyet.com.tr, 10.11.2022).

Bile bile lades

Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Varvitsiois’in sözleri, bana Türkiye’deki bazı muhaliflerin tavrını anımsattı. Putin “Avrupa’ya gaz sevkiyatı için Türkiye’ye büyük bir merkez kurabiliriz” (TRT Haber, 12.10.2022) dediğinde, kimi muhalifler bunu Putin’in AKP’ye seçim desteği olarak yorumlamıştı. Hatta içlerinde “Putin Cumhur İttifakı’na katıldı” diyerek politika(!) yapanlar bile olmuştu.

İlginç olan şu ki, Putin’in açıklamasının seçimde AKP’ye katkı olacağını görebilenler, yine de seçimde Batıcılık yapmayı sürdürüyor!

Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Varvitsiois de benzer durumda: Rusya’ya yaptırımlar uygulamanın ülkesine kaybettirdiğini görüyor, bu nedenle “acı çektiklerini” söylüyor ama bu politikayı savunuyor ve sürdürüyor. Üstelik kendileriyle benzer şekilde acı çekmediği için, Türkiye’yi NATO içinde “sorunlu” ilan ediyor.

Almanya girdaptan çıkış arayışında

Varvitsiois’in belirttiği gibi acı çeken sadece Yunanistan değil, “diğer ülkeler” de var. Yunan politikacının “diğer ülkeler” dediği, Rusya’ya yaptığım uygulayan Avrupalı ABD müttefikleri.

Avrupa ekonomileri daralmış durumda, daha büyük enerji krizi kapıda. Öyle ki Brüksel’deki AB Komisyonu yetkilileri Avro Bölgesi’nin 2023 yılı büyüme tahminini yüzde 1,4’ten yüzde 0,3’e düşürdü, enflasyon tahminini yükseltti, resesyon uyarısı yaptı (bloomberght.com, 11.11.2022). Özetle Avrupa, Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle kaybetmeye ve acı çekmeye devam edecek.

Yazmıştık: Almanya ABD’nin soktuğu bu girdaptan çıkmaya, Rusya’daki kayıplarını Çin’le işbirliğini geliştirerek dengelemeye çalışıyor ama Atlantik kampı içinde de büyük tepki görüyor.

Yunanistan’ın çekeceği asıl acı

Bu arada Yunanistan aslında iki kere kaybediyor ve acı çekiyor: Hem Varvitsiois’in belirttiği gibi Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle ama hem de o yaptırımların zorlayıcı sahibi olan ABD’yle kurdukları özel ilişki nedeniyle.

Anımsarsınız: Yunanistan Başbakanı Kiryakos Mitçotakis o ilişkiyi, yani ABD’yle imzaladığı anlaşmayı parlamentoda savunurken şöyle demişti: “ABD, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdi.”

ABD’nin Yunanistan’ı boydan boya büyük bir Amerikan üssüne dönüştürmesinin Yunan halkına kaybettireceği ve vereceği acı, Rusya’ya yatırımlardan kaynaklanan kayıplardan daha büyük olacak üstelik.

Muhalefetin görmesi gereken gerçek

Görüldüğü üzere, AKP hükümetinin neo-Abdülhamitçiliği nedeniyle sorunlu ilerlese bile, Ankara’nın Moskova’yla yürüttüğü işbirliği, Türkiye’ye avantajlar doğuruyor. (Türkiye Rusya’ya yaptırımlara katılsaydı, AKP’nin rezervleri erittiği borcu borçla çevirme ekonomisi şimdilerde çok daha büyük yıkım yaratmış olurdu.)

Muhalefet, işte bu nedenle Rusya’yla ilişkileri daha da geliştireceğini; Moskova’yla ilişkileri Doğu Akdeniz’de pozisyon kazanma, KKTC’nin konumunu güçlendirme ve enerjide avantaj elde etme gibi politikalarda kaldıraç haline getireceğini kamuoyuna anlatmalı.

Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un ülkesine ekonomik kayıplar yaratan ABD politikaları karşısında Çin başkentinde denge aradığı şartlarda, Türkiye’nin muhalefetinin hâlâ ABD ve İngiltere başkentlerinde seçim avantajı araması, dünyanın yeni gerçekleriyle son derece terstir.

Türkiye acı çekmemelidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Kasım 2022

1 Yorum

Pentagon ‘erken hesaplaşma’ mı istiyor?

ABD’de devletin bir kanadı, eninde sonunda hesaplaşacaklarını düşündükleri “esas düşman” Çin’le erken hesaplaşılmasını savunuyor.

Ki bu görüş uzun zamandır var. 20 yıldır ABD içinde kabaca şu iki strateji çarpışıyor: “Önce içeride yeniden ekonomiyi büyütelim, güçlenelim” diyenler ile “en büyük askeri güçken yangını erkenden çıkarıp yangından en az hasarı görelim” diyenler…

Obama, Trump ve Biden dönemleri

Obama dönemi bu iki stratejinin senteziydi: Afganistan ve Irak’tan çekilme kararı alındı. Ortadoğu’daki işler taşeronlara havale edildi. Çin’e kaptırılan ekonomi alanlarına yatırım planlandı. Çin “stratejik rakip” ilan edildi. Çin’e karşı “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” isimli dış politika belgesi yayımlandı.

Trump dönemi bu iki stratejinin senteziydi ve o nedenle Obama döneminin de devamıydı: Afganistan’dan çekilme uygulandı. Ortadoğu’daki işler taşeronlarla sürdürüldü. Çin “meydan okuyan stratejik rakip” ilan edildi. “Önce Amerika” denilerek “gümrük duvarları” yükseltildi. Çin’le ticaret savaşı başlatıldı. Çin’e karşı Asya-Pasifik (Hint-pasifik) stratejisi benimsendi. Stratejinin gereği olan cephelerin oluşturulması kararlaştırıldı.

Biden dönemi bu iki stratejinin senteziydi ve o nedenle Obama ile Trump dönemlerinin de devamıydı: Afganistan’dan çekilme tamamlandı. Çin’le ticaret savaşı sürdürüldü. Çip başta en önemli konularda ABD içi yatırım esas alındı. Transatlantik ilişkilerin restorasyonu hedeflendi. Rusya ve Çin’e karşı cepheler inşa edilmeye çalışıldı. Çin, ABD ve NATO belgelerine hesaplaşılacak esas rakip olarak işaretlendi.

ABD’li Amiralin üç mesajı

Yukarıda çok kısaca özetlediğimiz tabloya dikkat edilirse, ABD birbirinin devamı olan stratejilerle adım adım Çin’i hedef alıyor, Çin’i bölgesine sıkıştırmaya çalışıyor, Çin’e karşı müttefikler ağı oluşturuyor…

Buna rağmen ABD içinde bir kanadın, “işlerin hızlandırılmasını” istediği anlaşılıyor: Üç başkanın da uyguladığı sentez stratejide, ikincilerin yani “yangın çıkaralımcıların” lehine ağırlık oluşturulması savunuluyor.

İşte ABD Strateji Komutanlığı Komutanı Amiral Charles A. Richard’ın, Donanma Denizaltı Birliği’nin 2022 Yıllık Sempozyumunda yaptığı konuşma, o kanadın görüşleriydi. Amiral Richard’ın mesajları şöyleydi:

– Ukrayna’daki savaş ABD için “ısınma”dır, asıl ve “çok uzun savaş” Çin’le olacak.

– ABD’nin Çin’e karşı konvansiyonel ve nükleer caydırıcılık seviyesi aşınıyor.

– Zaman Çin’in lehine. Hızlı hareket edilmezse Çin ABD’yi geride bırakacak.

Özetle ABD Strateji Komutanlığı Komutanı, geç kalınmaması için “erken hesaplaşmak” gerektiğini savunuyor.

ABD’nin asıl korkusu

Peki ABD nereye geç kalıyor? Çin ABD’yle hesaplaşmayı planlıyor da ABD bunun için mi erken hareket etmeli? Değil tabi. Çin’in ne ABD’yle hesaplaşmak ne de ABD gibi bir düzen kurmak hedefi var. Çin, Batı’nın işlediği bu propagandaya karşı son olarak ÇKP’nin 20. Kongresi’nde bir kez daha net olarak açıkladı: “Hegemonya peşinde değiliz.”

Emperyalist ABD, Çin’in ekonomik gücü büyüdükçe, kendi hegemonyasının ve sömürü düzeninin daha da zayıflayacağını bildiği için endişeli. Fakat asıl önemlisi, emperyalist ABD, Çin’in yolunun kendi yoluna alternatif olması nedeniyle endişeli. ABD o nedenle Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan ediyor, CFR’nin dergisi Foreign Affairs o nedenle “Kızıl Çin’in dönüşü” diyerek ÇKP’nin 20. Kongresi’ni yorumluyor.

Özetle ABD’nin esas korkusu sosyalist modeldir ve bunun pratikteki uygulaması olan “Çin’e özgü sosyalizm”dir.

Başlığa dönersek: Pentagon’un, hatta Pentagon içinde bir kanadın “erken hesaplaşma/savaş” istemesi, elbette ABD’nin bunu yapabileceği anlamına gelmiyor. ABD Çin’i tehdit ederek, şu aşamada daha çok müttefik toplamaya çalışıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Kasım 2022

1 Yorum

Londra tefecilerinin kirli parası

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ABD’den sonra İngiltere’ye gitti. ABD’ye giderken bunu “bilim ve teknoloji ziyareti” diye açıklamıştı. İngiltere ziyaretinde bu gündemine ek yaptı: “Temiz para bulmaya gidiyorum.”

Baştan belirtelim: İngiltere’de temiz para yok, Londra tefecilerinin verdiği borçlar dünyanın en kirli paralarıdır!

AKP’nin yolu

Kılıçdaroğlu’nun burada “temiz paradan” kastettiği, yasal paradır kuşkusuz. Paranın yasallığının ölçüsü ise sistem içi para olup olmamasıdır. Hangi sistem? Atlantik sistemi.

New York bankerlerinin ve Londra tefecilerinin kontrolündeki sistem, bazen ambargo uygulayarak, bazen doğrudan sistemden atarak rakiplerinin/düşmanlarının paralarını “kirli para” haline getirirler.

Oysa asıl “kara/kirli para”, New Yok bankerlerinin ve Londra tefecilerinin sömürü düzeniyle ele geçirdikleri ve o düzeni sürdürmek üzere borç vererek kullandıkları paralardır.

Yıllardır AKP’yi bunun için eleştiriyoruz: IMF’ye gitmemenin karşılığında New York bankerlerinden ve Londra tefecilerinden borçlanmak, çözüm değil. Tersine borcu borçla çevirme yöntemi, en sonunda siyasi tavizler vermenizin beklendiği bir ekonomik iflas yoludur. AKP 20 yıldır Türkiye’yi “sıcak para bulma” yöntemiyle yönetti ve geldiğimiz yer büyük borçluluktur.

Sıcak paracılık sorunu

Kılıçdaroğlu’nun “temiz para” söylemi, iktidarın yukarıda işaret ettiğimiz o borç çemberinin zaman zaman dışına çıkarak bulmaya çalıştığı paralarla ilgili aynı zamanda.

İktidarın bulabildiği borçların yetmediği durumlarda ülkeye çağırdığı o paralara tepki göstermek ne kadar doğruysa, bunlara itiraz ederken Londra tefecilerinin parasına sarılmak da o kadar yanlıştır!

Rıza Zarraf örneği tipiktir. Zarraf temsilciliğini yaptığı İran’daki asıl para sahibini dolandırmış, AKP’nin kolaylaştırıcılığı sayesinde hem Türkiye’yi hem İran’ı kazıklayarak ABD’ye sığınmıştır. Bundan ders çıkarmayanlar, “sıcak para” ihtiyacıyla Balkanlardan Kafkaslara, Doğu Avrupa’dan Ortadoğu’ya, yüzlerce para sahibine kolaylaştırıcı fırsatlar sunmaya devam ediyorlar. İş, rakiplerin ülkemizde silahlı çatışmalarının rutinleşmesine dönüştü.

Yani sorun “sıcak para”cılıktır; sıcak parayı New Yok bankerlerinden mi, Londra tefecilerinden mi, kara paracılardan mı, yoksa Körfez şeyhlerinden mi bulacağınız, durumu değiştirmiyor.

Nitekim, Altılı Masa’nın Ali Babacan’ı da özetle “ben AKP’den daha iyi sıcak para bulurum, çünkü geçmişte AKP’ye sıcak parayı ben buldum” diyor. Dolayısıyla iktidar ile muhalefetin ekonomi-politik farkı, sıcak paraya ulaşma kolaylığı-zorluğu farkından ibaret kalıyor.

Övünülecek konu değil

Böyle olacağı en başından belliydi. Örneğin Kılıdaroğlu, belirli isimlere verilen elektrik işlerini kamulaştırabileceği sinyalini verdiğinde, AKP’den önce Altılı Masa ortağı DEVA’dan tepki görmüştü. Babacan’ın yardımcıları ekran ekran dolaşıp “kamulaştırma değil, daha çok özelleştirme” propagandası yapmıştı. Çünkü Türkiye’nin o en büyük özelleştirme adı altında yapılan yağmasında, Babacan’ın da rolü vardı.

Babacan, 31 Mayıs 2013’te TBMM’de şöyle diyordu: “Bizden önce 13 hükümet sadece 8 milyar dolarlık özelleştirebildi. Biz ise tam 42 milyar dolarlık özelleştirdik.” Babacan’ın bu sözlerine CHP milletvekili sıralarından tepki geliyor, Süleyman Çelebi “bu övünülecek bir şey değil” diyordu. İşte o CHP’den, Londra tefecilerinden para bulabilmeyle övünen CHP’ye gelmiş bulunmaktayız.

Tüm bu eleştirileri niye yapıyoruz? “Cumhuriyet’i yıkmakta olan olan AKP’nin” yıkılabilmesi için. İktidarın ilk kez bu kadar dezavantajlı başladığı seçim yarışında muhalefetin yaptığı hatalara o nedenle tepki gösteriyoruz. Olmayan türban sorununa “yasallık çözümü” açıklayıp ABD’ye gitmek, TBMM’deki “sansür yasası” oturumlarında olunmamasını “nasıl olsa AKP sayısal çoğunluğuyla yasayı çıkaracaktı” diye gerekçelendirmek, ardından “temiz para” bulmak için İngiltere’ye gitmek, oralarda Taraf’çılarla poz vermeyi sürdürerek tarafını işaretlemek…

Tüm bunların AKP saflarında yarattığı memnuniyet bile öğretici olabilmeli oysa!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2022

4 Yorum

AKP’nin Suriye’de ‘düzenli ordu’ adımı

ÖSO komutanları ile Türk yetkililer Gaziantep’de 4 saatlik bir toplantı yapmışlar. Toplantıdan çıkan karar şu: “ÖSO düzenli ordu olacak” (Türkiye Gazetesi, 4.11.2022).

Daha önce de “düzenli ordu” kararı almış ancak hayata geçirememizlerdi.

O zaman da söyledik: İkinci bir ordu demek, ikinci bir devlet demektir; Suriye’nin bölünmesi demektir.

Hani normalleşme?

Bu hayalden vazgeçmeyen bir iktidar, nasıl Şam yönetimiyle normalleşebilecek? Yoksa amaç gerçekten normalleşme değil de, normalleşme sözleriyle seçim sürecinde iç kamuoyunu oyalamak mı?

Aynısını sığınmacı sorununda da yaşamadık mı? Muhalefet sığınmacı sorununu gündeme getirdiğinde Erdoğan itiraz ediyor, hatta “Türkiye göç alırken mevcut imkanlarıyla alıyor, finansmanı iyi yönettiği için bunu başarıyor. Bundan sonra da yine finansı iyi yöneterek bu tür adımları atacağız” diyordu (7.8.2021). Ancak seçim iklimine girilince Erdoğan “sığınmacı sorununu çözen kişi” olabilmek için taktik değiştirdi, sığınmacıları Suriye’ye gönderme planı açıkladı.

Ama şu farkla: AKP iktidarı “güvenli bölge” adı altında oluşturmak istediği “ÖSO nüfuz bölgesi”nde briket ev projesi yaparak sığınmacıları oraya yerleştirecekti. Yani aslında sığınmacıları asıl hedefi için kullanacaktı. Moskova ve Tahran itiraz etti, “sığınmacıların geldikleri bölgelere gönderilmesi yöntemine” işaret etti.

AKP’nin Türkiye’yi sıkıntıya sokan hayalleri

Döne döne aynı şeyi yaşıyoruz: AKP, Türkiye’nin dış politika ihtiyaçlarını, kendi siyasi hedefini gerçekleştirmenin ve iktidarını sürdürebilmenin aracı haline getiriyor.

Rusya Devlet Başkanı Putin, Erdoğan’a “PYD’ye karşı Ankara-Şam işbirliği” önerdiğinde, AKP bunu kendi “ÖSO nüfuz bölgesi inşa etme” hedefiyle birleştirmeye çalıştı. Çavuşoğlu “Suriyeli muhalifler ile rejim arasında barış olması gerekir” derken de, Erdoğan “güvenli bölgeye sığınmacı göndermeyi” açıklarken de hedef Suriye’de “ÖSO nüfuz bölgesi” inşa etmekti.

Öyle olduğu için de o zaman uyarmıştık: “Olması gereken Ankara’nın Esad ile ÖSO’yu barıştırmaya çalışması değil, ÖSO’ya desteğini çekip Türkiye’deki karargâhını dağıtmasıdır. ÖSO’ya destek kesilirse, Ankara-Şam normalleşmesi zaten başlar” (Cumhuriyet, 13.8.2022).

Bırakın ÖSO’yu dağıtmayı, şimdi ÖSO’dan “düzenli ordu” kurma peşindeler. Neden peki?

Biliyorsunuz, ÖSO’yu Kuvayı Milliye’ye benzetmişlerdi. O benzetmeden hareket edersek, şunu sormak zorundayız: Hedefiniz “Kuvayı Milliye’den düzenli orduya” geçişteki gibi bir taarruz ordusu inşa etmek mi? Geçiniz!

Erdoğan’ın Suriye’de mandater olma hevesi

Önemle anımsamalıyız. Üç yıl önce, yani “artık BOP eşbaşkanı değil, tersine antiemperyalist oldu” denilen zamanlarda, 7 Ocak 2019’da, Erdoğan ABD’nin ünlü New York Times gazetesine “Türkiye Suriye’de işi halleder” başlıklı bir makale yazmıştı.

O makalesinde Erdoğan ABD’ye şu çağrıyı yapıyordu: “Türkiye’nin gözetiminde (…) Suriye toprakları, (…) yerel meclisler tarafından idare edilecektir. (…) Suriye’nin kuzeyinde, nüfusunun çoğunluğu Kürt olacak yerlerde kurulacak yerel meclislerde Kürt toplumunun temsilcileri çoğunluğu oluşturacaktır. (…) Deneyimli Türk yetkililer, bu meclislere belediye işleri, eğitim, sağlık ve acil durum hizmetleri gibi alanlarda danışmanlık verecektir.”

Tablo ortada: Yola çıkarken savundukları “küresel düzenin altında bir alt bölge düzeni kurma” hedefleri/hayalleri sürüyor.

O nedenle, Türkiye’nin Suriye’yle normalleşme konusu da her konu gibi, öncelikle bir iktidar değişimi sorunudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Kasım 2022

1 Yorum

Yeni Cumhurbaşkanının programı

İsimler elbette önemlidir. Ancak isimleri fikirlerden ve olaylardan çok tartışmak iyi değildir. Günlük siyasetimiz ne yazık ki böyle yürüyor: Altılı Masa’nın adayı kim olacak? İktidar bunu tartışıyor ve tartıştırıyor. Muhalefetin bir kısmı da bu tartışmaya katılıyor.

Evet, isim önemli ama program daha önemli. Asıl isimden önce programı tartışmalıyız. Erdoğan’ın karşısına çıkacak cumhurbaşkanı adayının programı ne olmalı?

Üstelik bu tartışma Erdoğan’ın karşısına çıkarılan önceki cumhurbaşkanı adayı nedeniyle iki kere önemli. Çünkü Ekmeleddin İhsanoğlu ile Erdoğan’ın programları neredeyse aynıydı. Haliyle Erdoğan’ın benzeriyle Erdoğan’ı yenemediler. Nitekim CHP’nin cumhurbaşkanı adayı MHP’nin TBMM adayı, MHP de AKP’nin iktidar ortağı oldu.

Yeni bölüşüm

1. Yeni cumhurbaşkanının ekonomi-politikasının en tepesinde “yolsuzluklarla hesaplaşmak” olmalıdır. Geçmiş dönemde kamu ihalesi, belediye, vakıf vb. yöntemlerle yapılan büyük sermaye transferleriyle ortaya çıkan “yeni zenginleşmeler” tek tek incelenmelidir.

2. Özal’la başlayan, Çiller’le gelişen ve Erdoğan/Babacan ile zirve yapan özelleştirmeler, stratejik kurumlardan başlayarak kamulaştırılmalıdır.

3. Ekonomide kamuculuğun ağırlığı artırılmalıdır.

4. Zenginlerin zenginleştiği, yoksulların yoksullaştığı bir dönemin ardından hızla makası daraltacak bölüşüm politikaları hayata geçirilmelidir.

5. AKP döneminde inşa edilen “oy için sadaka dağıtan devlet” yerine, yeniden güçlü sosyal devlet inşa edilmelidir.

6. İşçi sınıfının ve emek örgütlerinin önündeki tüm yasaklar kaldırılmalı, emek temsilcilerinin çalışma başta tüm ekonomi-politikalarda özne olmasının anayasal yolu sağlanmalıdır.

7. Finans kapital düzenine karşı endüstriyel tarım ve ağır sanayi atılımı yapılmalıdır; tarımda ve sanayide üretim programları desteklenmelidir.

Cumhuriyeti ve savcılarını ayağa kaldırmak

8. Yeni Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet’i ve savcılarını ayağa kaldırmalıdır; adalet tanrıçasının gözünü kapatmalı, yargıçların cübbesindeki düğmeleri koparmalıdır.

9. Laikliği tavizsiz uygulamalıdır. Bir ucu “katı laiklik”, diğer ucu “özgürlükçü laiklik” olan laikliği sulandırma çabalarına karşı ideolojik mücadele yürütmelidir.

10. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek yeniden bilimsel eğitime dönmelidir.

11. FETÖ’yle, FETÖ’cülükle ve tüm tarikatlarla mücadele etmelidir.

Aktif kolektivizm

12. Erdoğan/Gül/Davutoğlu üçlüsünün inşa ettiği ve yayılmacı yönleri olan “ABD’nin küresel düzeni altında alt bölgesel düzenler kurma” politikası reddedilerek Atatürk döneminin “aktif kolektivizm” modeli yeniden uygulanmalı. Tam bağımsızlık hedefiyle ve “yurtta barış, komşularda barış” anlayışıyla, antiemperyalist bir dış politika oluşturulmalı.

13. Atlantik yüzyılının ardından belirmeye başlayan Asya-Pasifik yüzyılına uygun konumlanmalıdır. Bloklar yerine işbirliği platformları, ittifaklar yerine ortaklıklar tercih edilmelidir (Bağlantısızlık bu yüzyılda çok daha kolaydır).

14. Ulusal savunma için ulusal silahlanma programı temel alınmalı; bunun gereklerini yerine getirecek bir bilim-teknoloji eğitimi hedeflenmelidir.

15. Sığınmacı sorunu doğuran politikalar terkedilmeli ve emperyalistlerle yapılan göç anlaşmaları iptal edilmelidir. Bölgesel sorunlara bölgesel çözümler üreterek, sığınmacıların yurtlarına kavuşturulmasının yolu açılmalıdır.

Programsızlıkta ittifak

Altı Masa’nın aktörleri, şu anda daha çok “programsızlıkta ittifak” yapmış görünüyorlar.

Ancak geçmiş seçimler incelendiğinde görülecektir ki, seçimlerin sonucunu asıl belirleyen, ortaya konulan güçlü programlardır.

O nedenle Erdoğan’ın karşısına isim tartışmasından önce bir program konmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Kasım 2022

1 Yorum

Tahıl koridoruna İngiliz operasyonu

1 Ağustos’tan bu yana, tahıl koridoru anlaşması sayesinde toplam 408 gemi seferi ile 9,2 milyon ton Ukrayna tahılı taşındı. Müşterek Koordinasyon Merkezi’nin verilerine göre, bu tahılların yüzde 47’si Avrupa’ya, yüzde 20’si Asya’ya, yüzde 16’sı Türkiye’ye, yüzde 13’ü Afrika’ya ve yüzde 4’ü Ortadoğu’ya gitti.

Bu veriler, öncelikle ABD-İngiltere ikilisinin o dönem yürüttüğü “Rusya yüzünden Afrika’da insanlar aç, Afrika ülkeleri Ukrayna tahılına erişemiyor” propagandasının doğru olmadığını belgeledi. Çünkü Ukrayna tahılının sadece yüzde 13’ü Afrika’ya gitti.

O dönemde de dikkat çekmiştik: ABD-İngiltere ikilisi, tahıl krizi üzerinden Ukrayna gemilerine NATO kalkanı oluşturarak Karadeniz’e girmenin peşindeydi. İşte temmuz ayında kotarılan tahıl koridoru anlaşmasıyla ABD-İngiltere ikilisinin bu planını boşa çıkarılmıştı. Ankara-Moskova ekseni, Ukrayna gemilerinin güvenliğinin sağlanması için Anglosakson savaş gemilerine ihtiyaç bırakmayarak, Karadeniz’in güvenliğini korumuştu.

Moskova’nın işaret ettiği İngiliz parmağı

Tüm bunları şu nedenle anımsattık: Rusya, önceki gün tahıl koridoru anlaşmasını askıya aldığını ilan etti. Çünkü Kırım’da Rus gemileri saldırıya uğradı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgili açıklaması şöyle: “Kiev rejiminin, İngiliz uzmanların da yardımıyla Karadeniz Filosu’na ve ‘tahıl koridoru’nun güvenliğinin sağlanmasında görev alan sivil gemilere karşı gerçekleştirdiği terör eylemini dikkate aldık. Rusya, Ukrayna limanlarından tarım ürünlerinin ihracatına ilişkin anlaşmaların uygulanmasına katılımı askıya almıştır” (TASS, 29.10.2022).

Açıklamadaki dikkat çekici nokta, Ukrayna’nın saldırıyı “İngiliz uzmanların yardımıyla” yaptığının belirtilmesidir. Rus devleti, boru hatlarına sabotajda Anglosakson ize, yani ABD-İngiltere ikilisine işaret ederken, Kırım’daki saldırıda sadece İngiltere’ye işaret etti.

Londra-Kiev görüşü

Başta da belirttik: ABD-İngiltere ikilisi için tahıl krizi Karadeniz’e girebilmenin aracıydı ve Türkiye-Rusya anlaşması o planı bozdu. Dolayısıyla tahıl koridoruna operasyon elbette öncelikle ABD-İngiltere ikilisinin işine gelecektir. ABD ile İngiltere’nin ne imza sonrasında tahıl koridoru anlaşmasından memnuniyet duyduklarını açıklaması, ne de şimdi Rusya’nın anlaşmayı askıya aldığını belirtmesine tepki göstermeleri bu gerçeği değiştirmiyor.

Öte yandan Londra ve Kiev’den gelen “Rusya anlaşmadan çekilmeye bahane arıyor” söylemi de yanıltıcı. Zira Rusya’nın anlaşmadan çekilmek için bahaneye ihtiyacı yok. Anlaşmanın “Rus tarım ürünlerinin sevkiyatına yönelik kısıtlamaların kaldırılması” kısmının yerine getirilmemesi bile Moskova’nın anlaşmayı askıya almasına yeterli gerekçe zaten.

İngiltere’nin amacı

Moskova’nın doğrudan İngiltere’ye işaret etmesinin özel bir anlamı var. Zira ABD içinde de “artık barış masası kurulmalı” görüşü seslendirilmeye başlandı. Son olarak ABD Kongresi’nin 30 üyesi, Biden’a “Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmek için diplomatik çözüm sağlaması çağrısı” içeren bir mektup gönderdi (cumhuriyet.com.tr, 25.10.2022).

Tahıl koridoruna operasyon ise barış masası kurulması olasılığını zayıflatan bir operasyondur. Moskova’nın bu kez ABD-İngiltere yerine sadece İngiltere’yi adres göstermesi, barış masasına en çok karşı çıkana işaret etmektedir.

Yani İngiltere tahıl koridoruna operasyon yaparak, Batı içinde ağırlık kazanmaya başlayan “artık barış masası kurulmalı” görüşünün önünü kesmeye çalışmaktadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2022

2 Yorum

İkinci yüzyılın önündeki iki sorun

Gerçi bugün Cumhuriyet’in 99. yaşı ama seçim iklimine katkısı üzerinden siyaset erken doğumla “yüzyıl”ı tamamladı bile!

Biz de buradan hareketle yüzyıl biterken, ikinci yüzyıla işaret eden bir değerlendirme yapalım: Birinci yüzyılda ortaya çıkan ve ikinci yüzyılda mutlaka çözülmesi gereken iki temel sorunu tartışalım.

1. Sorun: Bağımlılık

Mustafa Kemal Atatürk “bağımsızlık benim karakterim” derken, kişisel bir özelliğine değil, kurucu öznesi olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi karakterine işaret ediyordu.

Kurtuluş Savaşı, sadece bir işgalden kurtulma savaşı değil, çeşitli düzlemlerdeki bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldırma savaşıydı:

a) İstanbul’un siyaseten son elli yılda önce Londra’ya, sonra Berlin’e bağımlı olmasının kesilmesidir.

b) Ekonominin Düyûn-ı Umûmiye ve benzeri mekanizmalarla büyük devletlere bağımlılığının kesilmesidir.

c) Kul-hanedan ilişkisinin kesilmesi ve çağdaş devlet-yurttaşlık ilişkisinin inşa edilmesidir.

Ancak Cumhuriyet’in birinci yüzyılında, Kemalist Devrim’in sürdürülememesi sonucunda Türkiye tüm bunları yitirmeye başladı:

a) Ankara, NATO üzerinden Washington’a bağlandı; Atlantik kampı içinde ve blok siyasetleri düzleminde tam bağımsızlığını kaybetti. AB üyeliği gibi tam bağımsızlık ilkesine aykırı bir “hayal” hedef, hâlâ Ankara’nın stratejik hedefi.

b) Türkiye, ekonomide önce IMF’ye, ardından Londra tefecileri ile New York bankerlerine bağlandı. Türkiye’de lira değil dolar egemen oldu. Üreten değil satın alan, parası bitince borçlanan ülkeye dönüşüldü.

c) Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasının siyasi mekanizması olan meclis pek çok işlevini yitirdi ve birinci yüzyılın sonunda bu topraklarda yeni tür bir saray rejimi oluştu.

2. Sorun: Ön-Sünni İslam devleti

Kurtuluş Savaşı ve devrimci Cumhuriyet ile kul yurttaşa, ümmet ulusa dönüştü. Kulun ve ümmetin hanedanla ve hilafetle ilişkisi yerine yurttaşın ve ulusun laik devletle ilişkisi inşa edildi.

Ancak Atlantik kampı içinde bağımsızlığın yitirilmesiyle birlikte, laiklik de aşındırılmaya başlandı. Çünkü Ankara’nın çağdaşlaşma hedefinin yerini, Ankara’nın bağlandığı emperyalist merkezin stratejik hedefi almaya başladı. Emperyalizmin stratejik hedefi, komünizmle mücadeleydi ve SSCB’yi İslamcılıkla kuşatmaktı.

Türkiye o çizginin devamında adım adım bugün bir “ön-Sünni İslam devleti” haline gelmeye başladı. Artık Diyanet kadroları eğitim kurumlarından hastanelere kadar hemen her yerde görevlendirilir oldu. Diyanet kadrosu imamlara, saray kararnameleriyle psikologluktan öğretmenliğe kadar pek çok ek işlev yüklenerek toplumun dinsel dönüşümü hızlandırılmaya çalışılıyor.

Çağdaş yasalar “iki ayyaşın yaptığı yasalar” olarak küçümseniyor ve dini emirlerin kanunların üstünde olmasının önü adım adım açılıyor.

Kısacası, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında önümüzdeki bir diğer önemli sorun da laik devletin bir ön-Sünni İslam devletine dönüşmüş olmasıdır.

Devrimci Cumhuriyet

Dolayısıyla 2023’te Türk milleti şu kararı verecek: Cumhuriyet’in birinci yüzyılının başındaki bağımsızlık ve laiklik hedeflerine mi sahip çıkılacak, yoksa birinci yüzyılın ortasında başlatılan ve sonuna doğru hızlandırılan din devleti hedefine mı teslim olunacak?

Cumhuriyetin 98. yılına girerken bu köşede “çıkarılacak asıl ders şudur” demiştim: Devrimcilik, Atatürk’ün altı oku içinde en önemlisidir. O ok olmayınca, diğer okların ulaşacağı mesafe kısalmaktadır. Artık korunacak bir Cumhuriyetimiz yok, yeniden devrimci programla inşa edilecek bir Cumhuriyet ihtiyacımız var.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ekim 2022

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: