Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Sorunun kaynağı, soruna çözüm bulamaz-1

Türk dış politikasının en önemli iki sorunu, Doğu Akdeniz’deki enerji savaşı ve Suriye’nin kuzeyindeki Amerikan Koridoru inşasıdır.

Türkiye bu iki soruna “doğru çözümü” bulamamaktadır. Neden?

Çünkü dış politika uygulayıcıları, çözüm aradıkları sorunun aynı zamanda kaynağıdır da ondan…

Açıklayalım:

Jeoekonomik ve jeopolitik sorun

Bugün Doğu Akdeniz’de ne oluyor, kısaca anlatalım: 2000’lerin başında Doğu Akdeniz’de doğalgaz olacağı öngörüldü. 2009’da İsrail’in Tamar ve Leviathan bölgeleriyle GKRY’nin Afrodit bölgesinde gaz bulundu.

ABD ve AB, bu gazın Avrupa’ya taşınmasını istiyor, zira böylece Avrupa’nın Rusya’ya gaz bağımlılığı bir ölçüde kırılmış olacak.

Bu gazın nereden Avrupa’ya ulaştırılacağı ise önemli bir sorun.

a) Ekonomik yol, Türkiye’ye denizden boru hattıyla, Türkiye üzerinden de Avrupa’ya taşınması.

b) Diğer yol ise denizden Girit’e, oradan da Avrupa’ya taşınması. Tabii 3 bin km’lik boru hattının maliyetinin 10 milyar avro olması ve Girit sonrası deniz tabanındaki jeolojik zorluklar, bu East-Med boru hattını ekonomik olmaktan çıkarıyor.

Fakat İsrail ve GKRY, bu jeoekonomi problemini, Türkiye’yi siyaseten sıkıştırmak için aynı zamanda jeopolitik bir probleme dönüştürmüş durumdalar.

ABD-Rusya çarpışması

Aynı şekilde ABD de, Rusya’yı devre dışı bırakabilmek içi konuyu jeopolitik bir problem olarak ele alıyor.

Zira Rusya, Şam yönetiminin davetiyle 2015 yılında Suriye’ye askeri olarak da gelince, aynı zamanda Doğu Akdeniz’in belli bir bölgesine de inmiş oldu. Üstelik üsleri, gemileri ve füze savunma sistemiyle bölgenin belli bir kısmını da rakiplerine kapatmış oldu.

Şimdi ABD, Doğu Akdeniz gaz savaşları içerisinde aynı zamanda Rusya’ya karşı hamle kuruyor.

AKP’nin atmadığı adımlar

Peki AKP hükümeti ne yapıyor? Tamam, bölgeye korvetlerle destekli keşif-sondaj gemileri yollayarak Doğu Akdeniz Gaz Forumu üyelerine (İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan, Mısır, Ürdün, Filistin ve İtalya) “beni dışlayamazsınız, Türkiye ve KKTC’nin haklarından vazgeçmem” mesajı veriyor ama yeterli mi? Daha doğrusu salt bu yöntemle sorun çözülür mü?

Örneğin AKP hükümeti, Körfez ülkelerine karşı cansiperane savundukları, asker yolladıkları, Türkiye’de her türlü ticaret kolaylıkları sağladıkları Katar’ın Doğu Akdeniz’de bu ülkelerle işbirliği yapmasını neden engelleyemiyor?

Örneğin AKP hükümeti, Doğu Akdeniz Gaz Forumu üyesi olmayan Doğu Akdeniz ülkesi Suriye ile bu düzlemde neden bir anlaşma yapmıyor?

Örneğin AKP hükümeti neden hâlâ Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etmiyor? Konunun uzmanı olan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Dr. Tümamiral Cihat Yaycı’nın hazırladığı kitapta “MEB’in tek taraflı ilan edilemeyeceğine ilişkin bir düzenlemenin olmadığı” önemle belirtiliyor.

Nitekim Güney Kıbrıs, 2 Nisan 2004’te tek taraflı MEB ilan etmişti.

İşte başlıkta belirttiğimiz konunun esasına gelmiş bulunuyoruz…

Annan Planı ile başlayan problem

Güney Kıbrıs 2 Nisan 2004’te MEB ilan etti, yani 24 Nisan 2004’ten sadece 22 gün önce.

Peki 24 Nisan 2004’te ne vardı? Annan Planı oylaması, yani Rauf Denktaş’a rağmen AKP hükümetinin desteklediği planın oylanması…

AKP o süreçte Denktaş’ı devre dışı bırakıyor, “o adam bitti” diyor ve ABD ile AB’nin geçmesini istediği Annan Planı’nı destekliyordu.

Rum yönetimi o boşlukta hem planı reddetti, hem 22 gün öncesinde tek taraflı MEB ilan etti, hem de oylamadan 1 hafta sonra AB üyesi oldu!

O gün ABD ve AB talepleri nedeniyle Rauf Denktaş’a rağmen Annan Planı’nı destekleyerek Rumların önünü açan AKP hükümeti, böylece sorunun kaynağı oldu! Bugün aynı soruna doğru çözümü bulması bekleniyor!

Amerikan Koridoru konusundaki tabloyu da ikinci yazımızda inceleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ağustos 2019

Reklamlar

1 Yorum

AKP-ABD mutabakatının 4 sonucu

AKP ile ABD’nin Suriye’nin kuzeyi için Fırat’ın doğusunda bir “güvenli bölge” uzlaşmasına varması ve bunun için Şanlıurfa’da “Müşterek Harekât Merkezi” kurulmaya başlaması, gerek Türk-Amerikan ilişkileri açısından, gerekse Suriye’de süren savaş açısından yeni bir aşamadır.

Türkiye’nin, AKP’ye rağmen, önümüzdeki süreçte bu anlaşmadan dönmesi olasılığına rağmen; “Müşterek Harekât Merkezi” bazı olası sonuçlar ortaya çıkarmıştır:

1. ABD hem PYD’yle hem de AKP’yle çalışacak

Suriye’de IŞİD tehdidinin ortaya çıkmasından itibaren AKP’nin ABD’ye yaptığı çağrı özetle şuydu: “PYD/YPG ile değil, benimle çalış.

Oysa ABD’nin IŞİD stratejisinin hedefi, “bölgedeki en yeterli kuvvetlerle IŞİD’i hızla ortadan kaldırmak” değildi! ABD’nin IŞİD stratejisi, IŞİD üzerinden PYD/YPG’yi “meşru” kuvvet yapmak ve oradan hareketle bu örgüte Suriye’nin kuzeyinde bir devletçik kurmaktı.

Dolayısıyla ABD’nin o süreçte PYD’ye karşı AKP’yi seçmesi olası değildi. O zamanlar da belirttiğimiz gibi ABD birine stratejik, diğerine taktik araç olarak bakıyordu.

AKP ile ABD’nin “güvenli bölge” uzlaşmasına bu perspektiften baktığımızda, ortaya şu tablo çıkmış oluyor: AKP ABD’ye “PYD’yle değil, benimle çalış” diyordu; varılan mutabakat ABD’nin PYD’den vazgeçmeden AKP’yle çalışmasının “taktik aşaması” oldu!

2. Güvenli bölge Suriye’yi böler

Derin analizlere gerek yok: “Güvenli bölge” pratikte “ABD Suriye’yi YPG ile değil, TSK+ÖSO ile bölsün” demektir!

ABD’nin PYD ile Suriye’nin kuzeyinde “güvenli bölge” kurması ile, AKP’nin ABD ile Suriye’nin kuzeyinde “güvenli bölge” kurması arasında, Suriye’nin parçalanması bakımından bir fark yoktur.

Türkiye ve bölge için temel mesele, dün Irak’ın parçalanmamasıydı, bugün de Suriye’nin parçalanmamasıdır. Zira dün Irak’ın parçalanması, bugün de Suriye’nin parçalanması, Türkiye’nin de parçalanabilmesi riskini getirir.

ABD’nin stratejik hesaplar yaptığı bölgemiz için denklem basittir: Komşunun toprak bütünlüğü, bizim toprak bütünlüğümüzün garantisidir.

3. AKP bölgesi için PYD bölgesini tanıma

AKP’nin Suriye’nin kuzeyinde, belli bir derinlikte ABD’yle güvenli bölge” kurması, o derinliğin altını da fiilen tanıması demektir.

ABD’nin hedefi de budur: AKP’ye Suriye’nin kuzeyinde 15 km derinliğinde bir bant (tampon, kuşak) hediye ederek, altındaki geniş PYD bölgesini Ankara’da kabul ettirmek!

PYD bu nedenle belli bir derinliğe kadar AKP güvenli bölgesini kabul edebileceğini açıklamıştı.

4. “Yeni Açılım” olasılığı

AKP’nin ABD’yle “güvenli bölge” uzlaşması, sonuçları itibariyle PYD bölgesini tanımasını getireceğinden, içeride Kürt politikasında kimi değişikliklere neden olacaktır.

Nitekim HDP sözcüsü Kubilay Güney, parti olarak AKP ile ABD arasındaki “güvenli bölge” uzlaşmasını “olumlu bir gelişme olarak” değerlendirdiklerini açıklamıştır.

Anlaşma sürecine paralel olarak Öcalan’la yeniden görüşmelere başlanması, Öcalan’a daha 6 Mayıs’ta “PYD Türkiye’nin hassasiyetlerine duyarlı olmalı” mesajı verdirilmesi, “yeni açılım” olasılığına işaret etmektedir.

ABD’nin hedefi Ankara’ya PYD bölgesini kabul ettirmek olduğundan, bu kez “yeni açılım”da PYD’nin PKK’den “bağımsızlaştığı” işlenecek, buna paralel olarak da Öcalan’dan PKK’ye “silah bırakma çağrısı” gelebilecektir.

ABD’yle değil Suriye’yle “müşterek harekât”

Kuşkusuz bu dört sonuç da henüz olasılık boyutundadır. Türkiye’nin bu sonuçları yaşamak yerine önünde bir başka olasılık daha vardır:

Türkiye ABD ile değil, Suriye ile “müşterek harekât merkezi” kurmalıdır!

Türkler için de, Araplar için de, Kürtler için de, en hayırlı çözüm, Amerikasız çözümdür!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2019

Yorum bırakın

NATO stratejisi ve Amerikan tuzağı

ABD’yle “güvenli bölge” ne anlama gelmektedir? ABD’yle “güvenli bölge” kurarak “Amerikan Koridoru” yıkılabilir mi?

Konuyu geçen yazımıza ek olarak bir de tarihselliği içinden anlatmaya çalışalım:

 

“Esnek Mukabele” stratejisi

NATO’nun Soğuk Savaş boyunca uyguladığı iki temel strateji vardır: İlki “Kitlesel (Topyekûn) Mukabele” stratejisiydi. NATO’nun kendi yayınlarından çıkardığı “NATO’nun Dönüşümü” adlı kitapçıkta bu strateji şöyle özetleniyor: “‘Kitlesel Mukabele’ stratejisi, NATO’nun üyelerinden herhangi birine karşı yapılacak bir saldırıya nükleer silahlar dahil, emrindeki her türlü vasıtayı kullanarak mukabelede bulunacağı tehdidinin getirdiği caydırıcılığı vurguluyordu.”

NATO’nun bu stratejisi John F. Kennedy’nin ABD Başkanlığı dönemiyle birlikte değişti ve 1967’den itibaren “Esnek Mukabele” stratejisine dönüştü. Yine NATO’nun kendi kitapçığında bu strateji şöyle özetleniyor: “1967’de potansiyel bir saldırganın zihninde NATO’nun mukabelesinin konvansiyonel mi yoksa nükleer mi olacağı yolunda bir belirsizlik yaratmayı amaçlayan ‘Esnek Mukabele’ stratejisi getirildi. ‘Esnek Mukabele’ Soğuk Savaş’ın sonuna kadar NATO’nun benimsediği strateji oldu.”

Peki neydi “Esnek Mukabele” stratejisi?

 

Toroslardan savunma stratejisi

Belçikalı akademisyenlerden Luc Crollen, NATO bursuyla “NATO’nun Kanatları Tehdit Altında mıdır?” konulu bir araştırma yapmıştı. Doğan Avcıoğlu bu araştırmayı 2 Haziran 1970’de Devrim dergisinde okurlarına aktarmıştı.

Crollen, NATO yetkilileriyle yaptığı etraflı görüşmelerden sonra şu sonuca varmıştı: “Esnek Mukabele” stratejisi, aslında merkezi Avrupa’yı değil, Norveç ve Danimarka ile Türkiye ve Yunanistan gibi NATO’nun kanattaki üyelerini ilgilendirmekteydi. Zira merkezdeki ülkeleri hedef alan saldırılarda klasik silahlardan nükleer silahlara tırmanma hemen olacaktı ancak kanat ülkelerinde, özellikle güney kanadında durum farklı olacaktı.

Yunanistan’a bir SSCB-Bulgar saldırısı halinde Trakya’nın savunulamayacağı öngörülerek savunma hattı Güney Makedonya’dan kurulacaktı!

Türkiye’yi hedef alacak 24 tümenlik SSCB saldırısı için de Anadolu korunamayacak ve “Esnek Mukabele” stratejisi içinde savunma hattı Toroslardan kurulacaktı!

Yani NATO, daha doğrusu ABD, bir SSCB saldırısında aslında Anadolu’yu değil, Torosların altındaki bölgeyi koruyacaktı!

Peki neresidir o bölge?

 

ABD’nin federasyon teklifi

ABD acaba daha o tarihten itibaren kurmak istediği “Kürdistan”ı mı korumak istiyordu öncelikle? Hem de Türk Silahlı Kuvvetleri ile!

Zira “Esnek Mukabele” stratejisinin hazırlandığı yıllarda, daha 1965’te ABD Türkiye’ye “federasyon” öneriyordu. Senato üyesi Sadi Koçaş, ABD’nin 1965’te Demirel hükümetine “Irak, İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım” önerisi getirdiğini açıklamıştı.

ABD aynı projeyi güncelleyerek 12 Mart’tan sonra 1974’te ve 12 Eylül’den sonra 1986’da Türkiye hükümetlerinin önüne koydu yine.

 

Amerikan Koridoru

ABD’nin bu uzun yıllara dayanan hedefi neydi peki? Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan bir enerji ve güvenlik koridoru kurmak! Bu koridor üzerinde yaşayanlar da çoğunlukla Kürt olduğu için bunu onlara dayanarak yapmak…

İşte ABD’nin Irak’a saldırısıyla 25 yılda ülkenin kuzeyinde inşa ettiği Barzanilerin devletçiği ile 8 yıldır Suriye’nin kuzeyinde oluşturmaya çalıştığı PYD devletçiği bu hedefin parçalarıdır.

Dün Irak’ta birinci aşamada Çekiç Güç ile korunan, ikinci aşamada Türkiye’ye kabul ettirilen ve üçüncü aşamada resmi olarak tanınır hale getirilip Ankara ile işbirliği yaptırılan Barzani devletçiği için uygulanan aşamalar, bugün de Suriye’de uygulanmaya çalışılıyor…

Dün Suriye’de birinci aşamada ABD üs ve askerleriyle korunan PYD devletçiği, “güvenli bölge” tuzağı ile Türkiye’ye kabul ettirilme aşamasında!

Çünkü ABD’yle belli bir derinliğe kadar “güvenli bölge”de anlaşmak, derinliğin altını da kabul etmektir!

Ne demişti Marx: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak.”

Peki çıkış yok mu? Elbette var: Suriye ile anlaşarak Amerikan Koridoru’nu yıkmak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ağustos 2019

1 Yorum

Güvenli bölgede “uzlaşma” ne anlama geliyor?

Türk ve Amerikan askeri heyetleri arasında süren güvenli bölge görüşmelerinden “anlaşma” çıktı. Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre:

a)Türkiye’nin güvenlik endişelerini gidermek üzere ilk aşama tedbirleri alınacak.

b)Bunun için ABD ile “Müşterek Harekât Merkezi” kurulacak.

c)Güvenli bölgenin bir barış koridoruna dönüştürülmesi için ek tedbirler alınacak.

Anlaşılan o ki, ABD Türkiye’yi kaybetmemek için, AKP de ABD’yle daha fazla karşı karşıya gelmemek için bir orta noktada uzlaştı. Ancak iki ülkenin stratejik hedeflerinin birbirine zıt olması nedeniyle kesin bir uzlaşmanın sağlanamayacağını şimdiden belirtelim!

Dolayısıyla varılan nokta aslında bir anlaşma değil, geçici bir uzlaşmadan ibarettir bize göre. Şundan:

 

Üçüncü seçenek: ABD’yle anlaşma

AKP’nin ABD ile müzakere ettiği güvenli bölge, Türkiye’nin önündeki seçeneklerden üçüncüsü ve en sorunlu olanıdır. Türkiye’nin ABD ile anlaşarak kuracağı bir güvenli bölge, Irak örneğinde de görüleceği gibi, yıllar içerisinde bir PYD güvenli bölgesine dönme riski taşımaktadır.

Bu konuda çokça yazdık. Türkiye ile ABD’nin güvenli bölge konusunda ortak bir çıkarı yoktur, zira hedefleri farklıdır. ABD güvenli bölgeyle, tıpkı Irak’ta olduğu gibi, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt Koridoru, daha doğrusu bir Amerikan Koridoru kurmaya çalışıyor. ABD’nin istediği güvenli bölge, “PYD için bir güvenli bölge”dir.

Türkiye’nin güvenli bölge anlayışı ise AKP’nin ajandası nedeniyle ikili bir durum sergiliyor. Türkiye bir yandan haklı olarak ABD’nin “PYD için güvenli bölge” hedefine karşı çıkıyor ama aynı zamanda bunu fırsata çevirerek, o güvenli bölgenin içinden “ÖSO için güvenli bölge” kurmayı hayal ediyor!

 

İkinci seçenek: tek başına operasyon

Türkiye’nin önündeki ikinci seçenek ise anlaşma seçeneğinin ortadan kalktığı koşullarda operasyon seçeneğini devreye sokmasıdır. Yani Fırat’ın doğusuna operasyon yapmasıdır.

Bu seçenek, Amerikan Koridoru’nu fiilen hedef alması bakımından yararlı, ancak Suriye’nin onayını almadığı için uluslararası hukuk açısından sorunlu olacaktır.

Elbette “Suriye’nin olurunu almak, Amerikan Koridoru’nu ortadan kaldırma hedefinin yanında önemsizdir” denilebilir, deniliyor da…

Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, AKP’nin Amerikan Koridoru’nun yerine ya da o koridorun içinden bir ÖSO koridoru çıkarma hayali, “daha önemsiz” denilen Suriye’nin olurunu alma sorununu, orta ve uzun vadede büyük sorun haline getirebilir!

 

Birinci seçenek: Suriye’yle anlaşma

Dolayısıyla Türkiye için en yararlı seçenek, Suriye ile anlaşarak Amerikan Koridoru’nu ortadan kaldırma seçeneğidir.

Üstelik bu seçenek Türkiye açısından en maliyetsiz seçenektir. TSK’nin komşu topraklarda alacağı askeri riski, bu seçenekte, kendi topraklarında Suriye ordusu alacaktır. Elbette Suriye ordusu bunda zorlanacaktır. Ancak Rusya’nın hava desteği ile Türkiye’nin hava ve özel kuvvet desteği Şam yönetimi için de maliyeti düşürecektir.

Diğer yandan bu birinci seçenek, 5 milyon Suriyeli sığınmacı sorununun da herkes için en yararlı çözümünü getirecektir.

AKP hükümetinin hâlâ “zalim ve katil” diyerek Esad karşıtlığını sürdürmesinin akılcı bir yanı yoktur. Kimi AKP sözcülerinin “halkına zulmeden biriyle anlaşmayız” diyerek sanki ilkeli bir tutum sergiliyormuş izlenimi vermesi, yukarıda anlattığımız ajandayı perdelemeye çalışmaktan başka bir şey değildir.

Amerikan Koridoru’na karşı tek gerçek seçenek, Suriye ile anlaşarak birlikte koridoru ortadan kaldırmaktır. Amerikan Koridoru’na karşı ÖSO koridoru kurmak bir seçenek değil, yeni ve daha büyük sorun demektir!

AKP’nin güvenli bölge konusunda şu aşamada ABD ile “uzlaşması” sorunu çözmemektedir. Türkiye birinci seçeneğe yönelmezse, bu “uzlaşma” ileride çok daha büyük bir soruna dönüşecektir!

 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2019

 

2 Yorum

YAŞ kararlarının anlamı

Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararları nasıl değerlendirilmeli?

İki ölçütümüz olmalı:

Birincisi, terfi edenlerin yeterliliklerinden önce terfi etmesi gerekenlerin neden ettirilmediği üzerinde durarak bir değerlendirme yapmalıyız.

İkincisi, YAŞ kararlarını hükümetin Türk ordusunu ilgilendiren politikalarıyla birlikte ve bir bütün olarak değerlendirmemiz gerekiyor.

 

Kararları hangi ölçütle değerlendirmeli?

Ölçütümüz neden terfi edenlere bakmaktan ziyade terfi ettirilmeyenlere bakmak şeklinde?

Şundan: Terfi edenler elbette iyi askerdir, vatanseverdir, henüz o görevin rütbesinde olmasalar bile elbette verilen görevleri en iyi şekilde yapmaya çalışacaklardır, bunda bir tereddüt yok.

Salt, terfi edenlere bu gözlükten ve toptancı bir yaklaşımla bakmak, bir YAŞ analizi olmaz; kuru bir TSK propagandası olur. Ve elbette öylesi bir değerlendirme en çok YAŞ’ın tek karar verici mekanizmasına dönüşe sarayı memnun eder!

Sağlıklı bir analiz için, süresi dolmadan emekli edilenlere, terfisi geldiği halde bekletilenlere bakmak gerekir.

 

FETÖ-metre rahatsızlık mı yarattı?

Uzun uzun isimleri ele almayacağız. Zira meselemiz isimler değil, yukarıda da belirttiğimiz gibi, tasfiye edilenlerin yerine gelenler de ellerinden geleni yapacaktır. Ancak “tipik” olması nedeniyle iki örnek üzerinde duracağız:

İlki Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan Tümamiral Cihat Yaycı.

Tüma. Yaycı’nın terfi etmesi bekleniyordu. Çünkü Yaycı iki özelliği nedeniyle öne çıkan bir isimdi. Hazırladığı FETÖ-metre ile FETÖ’cülerin temizlenmesinde çok etkili bir isimdi. Öyle ki, yönteminin ordu dışındaki kurumlarda da uygulanması gerektiği herkesin mutabık olduğu bir konuydu.

Onu öne çıkaran bir diğer özelliği ise Doğu Akdeniz konusunda hazırladığı çok önemli kitabıydı: Sorular ve Cevaplarla Münhasır Ekonomik Bölge. Akademisyen kimliği de olan Tüma. Yaycı, Türkiye’nin bu en önemli sorununda yapılması gerekenleri anlatıyordu kısacası…

Ancak Tüma. Yaycı, iki yıl önce birlikte terfi ettiği ismin terfi etmesine rağmen, terfi ettirilmedi!

 

FETÖ raporu rahatsızlık mı yarattı?

İkinci örneğimiz Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan. Tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu geçen yılki YAŞ’ta pasif bir göreve atanmıştı, şimdi de emekli edildi.

Oysa Tuğg. Bitlislioğlu, Genelkurmay’ın o çok önemli FETÖ raporunu yazan kritik önemde bir isimdi! TSK içinde FETÖ’yle mücadelede en öndeki komutanlardan biriydi!

15 Temmuz gecesi FETÖ’cülere direnenleri, Ergenekon-Balyoz kumpaslarında FETÖ’nün hedefi olanları ama bu YAŞ’ta tasfiye edilenlerin uzun listesinin dökümünü yapmıyoruz bile…

Zira sayıları, aynı özellikte olup da terfi ettirilenlerden çokça fazla!

 

TSK’ye kumpaslar sürüyor!

Gelelim diğer ölçütümüze…

Bu YAŞ’ı, hükümetin TSK’yi ilgilendiren politikalarından bağımsız, tek başına bir teknik mesele olarak değerlendiremeyiz.

Öncelikle YAŞ artık, konuya vakıf sicil amirlerin karar merci olduğu bir yapı değil; Maliye Bakanı’nın, Milli Eğitim Bakanı’nın içinde yer aldığı mini bir bakanlar kurulu adeta. Dolayısıyla kimin terfi edeceğinde askerlik ölçütlerinden çok, siyasi ölçütler kullanılıyor artık!

Diğer yandan biliyorsunuz, 15 Temmuz’u fırsata çeviren iktidar TSK’nin yapısını bozdu: Jandarma Genel Komutanlığı ile Sahil Güvenlik Komutanlığı’nı İçişleri Bakanlığı’na, kuvvet komutanlıklarını Milli Savunma Bakanı’na, Genelkurmay Başkanı’nı ise saraya bağladı! Askeri liseleri kapattı, harp okullarının yerine sivil bir rektöre bağlı savunma üniversitesi kurdu. Askeri hastaneyi askerden koparıp Sağlık Bakanlığı’na bağladı. Askeri yargıyı lağvetti. Kısacası orduyu parçalara ayırdı!

Ve son olarak askerliği 6 aya indirerek ve bedelli askerliği sürekli hale getirerek, TSK’yi pratikte askersizleştirmiş oldu!

Dolayısıyla YAŞ kararları bu politikalardan ayrı yorumlanamaz. Zira tek başına şu karar bile YAŞ’ın sonuçlarının AKP politikalarıyla birlikte okunması gerektiğini göstermeye yetmektedir: Hiçbir korgeneral orgeneral yapılmadı ama iki ordu komutanı emekli edildi. Dolayısıyla orgeneral rütbesindekilerin komuta edeceği ordu komutanlıkları, korgeneral rütbesiyle komuta edilecek şimdi!

Peki ne anlama geliyor tüm bunlar? Anlamı açık: Ordumuzu hedef almaya devam ediyorlar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ağustos 2019

1 Yorum

‘Erdoğan Koridoru’ hayali

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in Ankara’daki “güvenli bölge” görüşmelerinden, neyse ki ciddi bir ilerleme çıkmadı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “ABD’nin önerilerinin tatmin eder düzeyde olmadığını” belirterek “Bir an önce güvenli bölge konusunda bir mutabakata varmamız lazım, sabrımız kalmadı” dedi. Ancak buna rağmen Millî Savunma Bakanlığı “güvenli bölgenin askeri yönünün heyetler arasında görüşülmeye başlandığını” duyurdu.

Dolayısıyla Türkiye açısından tehlike devam ediyor!

Amerikan Koridoru

Ulusal çıkarlara baktığımızda ABD ile Türkiye’nin “güvenli bölge” konusunda anlaşması olası değil. Çünkü ABD’nin çıkarları ile Türkiye’nin çıkarları birbirine ters.

1. ABD, güvenli bölgeyi Suriye’yi bölmek için istiyor. Oysa komşusunun topraklarının bölünmesi Türkiye’nin yararına değil.

2. ABD, Suriye’nin kuzeyinde Amerikan Koridoru’nun ikinci parçasını oluşturmak ve ilerleyen aşamada bunu Irak’taki birinci parçayla birleştirmek istiyor. Suriye’nin kuzeyinde bir Amerikan Koridoru parçası oluşturmak Türkiye’nin yararına değil, tersine sonrasında Türkiye’den bir parça koparma hedefini içerdiği için büyük tehdittir.

İran’a karşı destek

Bu iki temel hedefin dışında, ABD’nin “güvenli bölge” ile ilgili başka hedefleri de var:

3. ABD, “güvenli bölge” ile İran’dan İsrail’e uzanan hattı Irak-Suriye sınırı bölgesinde durdurmak istiyor. ABD bu amaçla yatırım yaptığı YPG’yi silahlandırmaya devam ediyor.

Ancak AKP’nin talep ettiği gibi PYD’nin güneye inmesi ve Türk askerinin kontrolünde bir bant/tampon kurulması karşılığında ABD, İran’dan İsrail’e uzanan hattın kesilmesinde Türk askerinden yararlanmak istiyor!

Bu açıkça Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getiren bir durum olur ki, bölge için felakettir!

4 ABD ile anlaşmak, Türkiye’yi Astana ortakları ile karşı karşıya getirir

5. Suriye toprakları üzerinde herhangi bir bölgenin Şam’ın egemenliğinden koparılması, koparanı Suriye ile düşman edecektir. Nitekim ABD ile Türkiye arasında süren güvenli bölge görüşmeleri nedeniyle Şam yönetimi “Egemenliğimize tehdit oluşturan herhangi bir ABD-Türkiye uzlaşmasını reddediyoruz” dedi.

AKP’nin ajandası

Peki ABD ile Türkiye’nin çıkarları bu kadar birbirine ters ise Erdoğan ve Trump yönetimleri neden güvenli bölge görüşmelerini sürdürüyor?

Burada AKP açısından ikili bir durum söz konusu:

AKP, YPG bölgesine, yani Amerikan Koridoru’na karşı ama aynı zamanda fırsattan yararlanarak o bölgenin bir parçasında “Erdoğan Koridoru” kurabilmeyi hayal ediyor!

Erdoğan Koridoru dediğimiz, AKP’nin nüfuz alanı olacak bir ÖSO devletçiğidir…

AKP bu hayali nedeniyle Astana sürecine rağmen Suriye’yle barışmıyor, Rusya’yla sıkıntı yaşadığı İdlib’ten çekilmiyor, ÖSO çatısı altında pek çok cihatçı örgütü desteklemeyi sürdürüyor.

Oysa AKP açısından mesele sadece Amerikan Koridoru’na karşı olmak olsa, çözümü basit ve maliyetsizdir: Ankara Şam’la anlaşır ve Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasının önünde durmaz, hatta kolaylık sağlar, destek verir.

Suriye ordusu Suriye’nin kuzeyinde egemen olursa ne Amerikan Koridoru kalır ne YPG bölgesi!

Ancak Ankara “Erdoğan Koridoru” hayali nedeniyle Şam ile anlaşmamakta diretiyor ve ABD’yle “güvenli bölge” pazarlığını sürdürüyor.

Güvenli bölge tuzağı

Ola ki Erdoğan yönetimi yaptırımları hafifletmek, Washington’la tamamen ters düşmemek ve kendi ajandası açısından bir mevzi kazanmak için ABD’yle “güvenli bölge” konusunda bir anlaşmaya vardı; bu Türkiye için büyük tuzak olacaktır!

Erdoğan Koridoru hayaldir ancak Amerikan Koridoru hayal değildir; hedef projedir, gerçekleşmesi zordur ama hayal değildir!

ABD için “güvenli bölge” stratejiktir ve pratikte YPG’nin güvenliği demektir, YPG bölgesine kalkan olmak demektir!

25 yıllık Irak deneyimi derslerle doludur: ABD ile Irak’ın kuzeyinde yapılan işbirliği nasıl Barzanistan ile sonuçlandıysa, Suriye’nin kuzeyinde ABD ile yapılacak işbirliği de benzer sonuç olasılığı taşır.

Bitirirken önemle uyaralım: Erdoğan Koridoru hayalinden çıkacak fatura, Emevi Camisi’nde “zafer namazı kılma” hayalinin faturasından misliyle kabarık olur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Temmuz 2019

4 Yorum

FETÖ kimin Frankeştayn’ı?

SETA’ya göre FETÖ Kemalistlerin Frankeştayn’ı!

Evet, yanlış okumadınız! SETA direktörlerinden Enes Bayraklı, 15 Temmuz’un yıldönümü için hazırladığı makaleye “Kemalizm’in Yarattığı Bir Frankeştayn: FETÖ” başlığını kullanmış.

Şöyle gerekçelendiriyor kısaca: “Kemalistler eğer bu topraklarda dindar ve muhafazakâr olmayı bir suç haline getirip baskı altına almasalardı, bu terör örgütü bu kadar neşv-ü nema bulmazdı.

Böyle diyerek aslında, “Kemalist baskı olmasaydı, cemaat terör örgütüne dönüşmezdi” demeye de getiriyor ayrıca!

Siyasi ayak

SETA, AKP’nin düşünce kuruluşudur. Kurucusu Erdoğan’ın en yakınındaki isimlerden İbrahim Kalın’dır. SETA’da yazılanlar o nedenle Saray’ın resmi görüşüdür.

15 Temmuz’un yıldönümünde yazılan bu makale de, “AKP-FETÖ suç ortaklığı” tarihini yok sayarak, suçu başkasına atma girişimidir.

AKP, FETÖ’yle suç ortaklığının üstünü örtmek için başından beri birbiriyle çelişen şu üç tezi ortaya atıyor:

1. FETÖ bizden önce vardı ve bizden önce devleti ele geçirdi.

2Gülen’i Kasım Gülek pazarladı; yani FETÖ’nün arkasında CHP var.

3. Zaten Kemalistlerin dindarlara baskısı olmasaydı, Cemaat FETÖ olmazdı.

(Şimdilerde bu “savunma”ya, bir yenisi eklendi: GülBabacan ve Davutoğlu’nun ayrı partiler kurmak üzere AKP’den kopması, “hani siyasi ayak?” baskısı altındaki Saray’a fırsat doğurdu: İşte “siyasi ayak” diyorlar! Kuşkusuz bu üçlü AKP içinde hem Batı’ya hem de FETÖ’ye en yakın olan isimledir; fakat “siyasi ayak” onlardan ibaret değildir!)

FETÖ, ABD’nin Frankeştayn’ıdır

Gelelim AKP’nin tezlerine…

Evet, FETÖ AKP’den önce de vardı fakat bu hukuken AKP-FETÖ suç ortaklığının üstüne örtmez! Zira AKP’den öncesi ve sonrası açısından çok temel bir fark vardır: FETÖ AKP’den önce devlete sızıyordu; fakat AKP’yle birlikte ve işbirliğinde devlete yerleşti, devlet oldu!

Fetullah Gülen’in Kasım Gülek ilişkisi CHP ve Kemalistlerle ilişkisine işaret etmez, ABD’yle ilişkisine işaret eder ki, AKP’nin pek çok ismini FETÖ’ye bağlayan da yine bu ilişkidir!

Şundan: Çünkü FETÖ aslında ABD’nin Frankeştayn’ıdır!

FETÖ, Saray’ın ve SETA’nın iddia ettiği gibi Kemalistlerin dindarlara baskısı nedeniyle oluşmadı; ABD tarafından komünizme, sola, sol Kemalizm’e karşı kullanmak için oluşturuldu!

Gülen’in Komünizmle Mücadele Derneklerine uzanan sicili de, Kasım Gülek’le ilişkisi de, (Türkeş aracılığıyla CIA şeflerinden Ruzi Nazar’la tanışan ve o ilişkiler üzerinden MİT’in başına geçen) Fuat Doğu’yla irtibatı da, o irtibatta görev yapan Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür’le bağı da tek bir şeye işaret eder: Gladyo’ya!

Anti-Kemalist ortaklık: AKP-FETÖ-PKK

Evet, FETÖ Amerikan Gladyo’sunun alt örgütlerinden, operasyonel araçlarından biridir!

Bugün AKP’nin ağababaları içinde olup da geçmişte Kanlı Pazar’da ABD adına rol alanlar gibi, Fetullah Gülen de ABD adına pek çok operasyonda rol almıştır!

AKP ile FETÖ’yü siyasal bir koalisyonda birleştiren de işte bu ilişkidir!

Yani FETÖ Kemalistlerin dindarlara baskısı nedeniyle ortaya çıkan bir terör örgütü değildir; tersine ABD’nin sola/Kemalistlere operasyon için kurduğu bir örgüttür!

Bu o kadar öyledir ki, konu Kemalizm düşmanlığı olunca, AKP de, FETÖ de, PKK de aynı cephede mevziiye girmektedir!

İşte Ergenekon-Balyoz kumpaslarındaki işbirliklerinin zemini de budur: Kemalizm düşmanlığı!

O kumpaslarda AKP savcıdır, FETÖ operasyonu yapan polistir, PKK ise kirli ve yalancı tanıktır özetle… Mahkeme de ABD’dir!

Gladyo’nun panzehri: Sol ve Kemalizm

AKP elbette bugün FETÖ’yle mücadele etmektedir. Fakat suç ortaklığının kendisine siyasi bir maliyete dönüşmemesi için, mücadeleyi sorunlu yürütmektedir.

Dahası, AKP’nin Kemalizm ve laiklik karşıtlığı yeni FETÖ’lere zemin yaratmaktadır! Öyle ki tarikatlar ve cemaatlerin FETÖ’den boşalan yerlere yerleştirilmesine siyasi araçlık yapmaktadır AKP yine!

Bugünün büyük gerçeğidir: Gladyo’nun panzehri soldur, Kemalizm’dir; dindarları dincileştirerek ABD’nin hizmetine sokan tarikatların ve cemaatlerin panzehri de laikliktir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Temmuz 2019

 

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: