Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

AKP büyükelçisinin finans görüşmeleri

Daha önceki incelemelerimizde üç temel tez ortaya koyduk:

1) AKP’nin “ekonomi kurtuluş savaşı”, “neoliberal düzenden kurtuluş” değil, “neoliberal düzene teslimiyet” içinde iktidarını sürdürebilme manevralarıdır.

2) Ekonomiyi düzeltmek isteyen, işe 24 Ocak 1980 kararlarıyla hesaplaşarak başlamalıdır. Ulusal parasını neoliberal düzenin dalgalı kuruna çapalayan hiçbir iktidar ekonomiyi düzlüğe çıkartamaz; 41 yıldır olduğu gibi döviz arar, borçlanır, borcu borçla çevirmeye çalışır…

3) AKP, küresel mali sermayenin gelişmekte olan ülkeleri kontrol etme kurumları olan IMF ve Dünya Bankası’nın istediği gibi büyümecidir, gelişmeci değil. Ekonomik gelişme için büyüme gereklidir ama her büyüme ekonomik gelişmeye yol açmaz. Gelişme olmayınca da küresel sermayeye kafa tutulamaz. (Çin, büyümenin sağladığı en geniş olanakları gelişmeye seferber ettiği için Çin’dir. Türkiye ise bırakın büyümenin olanaklarını seferber etmeyi, kendi parasını ve pazarını bile koruyamamaktadır.)

AKP’nin IMF-Dünya Bankası temasları

Nitekim AKP’nin mevcut ekonomi politikasının da, hiç de öyle iktidar cephesi medyasının savunduğu gibi “dış güçlerle” mücadele anlamına gelmediği görülüyor.

Tele1’in kıdemli Washington temsilcisi Yılmaz Polat’ın son aktardıkları, AKP’nin ekonomi politikasının iddia edildiği gibi tefecileri telaşa düşürmediğini, tersine tefecilerin ellerini ovuşturmasına neden olduğunu ortaya koyuyor.

Polat, “Türk ekonomisi ‘Yahudi lobisine’ emanet” başlıklı yazısında, AKP’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın Ankara’nın talimatıyla geçen haftayı çeşitli Yahudi etkinliklerine katılarak, buralarda IMF Başkanı Kristalina Georgieva, Dünya Bankası Grup Başkanı David Malpass ve çeşitli finans kurumları yöneticileriyle görüşmeler yaptığını belirtiyor (tele1.com.tr, 30.11.2021).

AKP’nin bir süredir çeşitli düzeylerde heyet ve isimlerle New York ve Londra’da görüşmeler yaptığını da biliyoruz.

Nitekim İngiliz İhracat Kredi Ajansı’nın, geçen günlerde Erdoğan’a yakın Kalyon Enerji’ye güneş enerjisi santrali projesi için 217 milyon sterlinlik kredi garantisi verdiği de basına yansımıştı (euronews.com, 15.11.2021).

Erdoğan’ın kredi mesajı kime yarıyor?

Anımsayacaksınız, geçen ay bu köşedeki bir incelememizde, AKP’nin “mali sermaye partisi” olduğunu ortaya koymuştuk. Erdoğan’ın “yeni ekonomi programı” bu gerçeği bir kez daha teyit ediyor.

Şöyle ki, Erdoğan’ın TÜSİAD’ı hedef alırken söylediği “Biz işadamlarına diyoruz ki sen düşük faizle kredi istiyordun. Al, niye almıyorsun” sözleri, tüm kesimlere verilen mesajdır ve “Düşük faizle kredi çek, konut al, araba al, tüket” anlamına gelmektedir. Bu da borçlandırma operasyonudur.

TÜSİAD’dan vatandaşa, herkesin bankalardan kredi çekmesi, mali sermayenin (finans kapitalin) merkezindeki bankaların en sevdiği durumdur. Kaldı ki Türk bankacılığının payının azaldığı ve kalan Türk bankalarının da bu kredileri verebilmek için yine dışarıdan borçlanacağı şartlarda, kredilere yüklenmek, “dış güçlere” yarayacaktır!

Dolarla mücadele yok, teslimiyet var

İktidar açısından tabloyu özetleyecek olursak:

1) Geçen hafta Erdoğan-Kavcıoğlu görüşmesinden sonra yapılan açıklamada belirtildiği gibi AKP serbest piyasa ekonomisine bağlı bir parti ve iktidardır.

2) En büyük “dış güç” dolardır ve Erdoğan’ın “faiz neden, enflasyon sonuç” özetli ekonomi programı, sonuçları itibariyle dolarizasyondur.

Ve AKP, propagandanın tersine, yine Londra tefecilerine, yine New York bankerlerine koşmaktadır.

Son olarak belirtelim: İsrail-BAE eksenli Ortadoğu açılımları, ABD-İngiltere merkezli düzenin içinde açılımlardır. BAE ile ve yine Erdoğan’ın sinyalini verdiği İsrail ile normalleşmeye bu perspektiften de bakılmalıdır. AKP Büyükelçisi Murat Mercan’ın Yahudi etkinliklerindeki finans temasları, bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Aralık 2021

Yorum bırakın

AKP’nin Kıbrıs’ta üç büyük tavizi

Ekonomideki büyük kriz nedeniyle üst üste yazdığımız yazılar, çok önemli bir konuyu incelememizi geciktirdi ne yazık ki…

Gizli Kıbrıs tutanaklarının Rum basını tarafından yayınlanmasıyla ortalığa çok vahim tavizler, açılımlar, yanlış dış politikalar, sorumsuzluklar saçıldı…

AKP Türkiye’nin garantörlük haklarından vazgeçiyor

6-7 Temmuz 2017’de, İsviçre-Crans Montana’da yapılan Kıbrıs görüşmelerinin BM diplomatlarınca tutulan gizli kayıtlarını özetleyelim öncelikle…

KKTC’de Denktaşçı çizgisiyle öne çıkan gazetecilerden Sabahattin İsmail’in Rum basınından derledikleri özetle şöyle:

1- Tutanaklara göre, Türkiye, anlaşma sağlanırsa, KKTC’deki Türk askerini çekmeyi ve 650 asker bırakmayı kabul ediyor.

2- Dahası, tutanaklara göre Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “iki dönem Rum, bir dönem Türk” şeklindeki dönüşümlü başkanlığın 15 yıl boyunca sorunsuz uygulanması halinde, 650 askerin de çekilmesini görüşebileceklerini belirtiyor.

3- Türkiye, garanti anlaşmasında yer alan “tek yanlı müdahale hakkı”nın iptalini kabul edilebileceğini belirtiyor.

Rumlar “sıfır asker, sıfır garanti” peşinde

Görüldüğü gibi vahim tavizler bunlar. Peki AKP iktidarının 2017’deki bu üç tavizine rağmen, neden anlaşma olmadı diye sorabilirsiniz haliyle…

Aynı Annan Planı’nda olduğu gibi, Rumların “açgözlülüğü” bir kez daha Türkiye ve KKTC’yi kurtarmış! Rumlar, aşamalı tavizleri değil, hemen “sıfır asker, sıfır garanti” istemişler. Rumları bu açgözlülüğe iten nedenlerin birincisi ABD ve AB desteği ise ikincisi de AKP’nin ilk günden beri sürdürdüğü teslimiyetçi-tavizci çizgidir.

2004’te Denktaş karşıtlığı yaparak ve Türkiye’nin tezlerini bir kenara bırakarak ABD ve AB desteği için Kıbrıs’ta Annan Planı’nı destekleyen AKP iktidarı, etkileri Doğu Akdeniz’de yalnızlığa kadar süren bir büyük yanlışa imza atmıştı. 2017 tutanakları, o yanlış çizginin hâlâ sürdüğünü gösteriyor.

AKP bir yıldır zaten geri adım atıyor

Buradan yeniden en önemli konumuz olan ekonomi krizine geleceğim. Ne diyor AKP sözcüleri? Türkiye ABD ve AB politikalarına direndiği için dolar ve avro yükseliyor ve ekonomide kriz yaşanıyormuş. Türkiye Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de, Libya’da ABD ve AB’ye taviz verse, dolar ve avro hızla düşermiş.

Oysa ortalığa saçılanlar, AKP’nin Kıbrıs’ta direnmediğini, tersine büyük tavizler verdiğini ortaya koyuyor. Dün iktidar olabilmek için Kıbrıs’ta taviz veren ve Annan Planı’nı destekleyen AKP, bugün de iktidarda kalabilmeyi sürdürebilmek için taviz vermeye hazır olduğunu ortaya koyuyor.

Kıbrıs’ta taviz veren ise zaten Doğu Akdeniz’de direnemez. Kaldı ki Doğu Akdeniz’de de son bir yıldır ciddi bir geri çekilme söz konusu. Araştırma gemisinin Antalya Körfezi’ne çekilmesiyle başlayan süreç, en sonunda Mavi Vatan çizgisinin de söylemden düşmesiyle sonuçlandı.

Yani son üç aydaki üç faiz indirimiyle ortaya çıkan kur krizi, AKP’nin Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Libya direnişiyle ilgili değil. Oralarda bir yıldır geri adımlar atılmış durumda zaten.

Garantörlüğün garantisinden taviz

Kıbrıs’ta garantörlük hakkı Türkiye’nin en önemli hakkıdır. Bu hak ne yazık ki AKP iktidarı altında sürekli sulandırılıyor.

Annan Planı’na destek, Türkiye’ye bir şey kazandırmadığı gibi, Rumlara AB yolu açınca, Kıbrıs konusunu Türkiye-Yunanistan-İngiltere garantörlüğünde bir konu olmaktan bir ölçüde çıkardı ve AB’nin de konusu yaptı.

Crans Montana tutanakları, AKP iktidarının hem “garantörlüğün garantisi” olan Türk askerini çekme konusunda tavize hazır olduğunu hem de “tek yanlı müdahale hakkı”nın iptalini kabul ederek Kıbrıs Barış Harekatına uluslararası yasallık getiren haktan da vazgeçebileceğini ortaya koyuyor.

Yani Türkiye açısından AKP sorunu, hem ekonomi, hem dış politika hem de ulusal güvenlik sorunudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Kasım 2021

Yorum bırakın

Neoliberal düzenden kurtuluş mu, teslimiyet mi?

Neoliberal sisteme eklemlenmiş ve dövize bağımlı hale getirilmiş Türk ekonomisinin kurtuluş savaşına ihtiyacı yok mu? Elbette var.

Ama kurtuluş savaşları, bağımsızlık hedefiyle, doğru önderlikle, doğru programla, bütünlüklü bir strateji belirleyerek ve halka dayanarak yapılır.

AKP’nin kurtuluş savaşı

AKP’nin ilan ettiği kurtuluş savaşının hedefi “tam bağımsız ekonomi” değil; tersine Erdoğan-Kavcıoğlu görüşmesinden sonra neoliberal düzene – serbest piyasa ekonomisine bağlılıklarını teyit ettiler.

AKP’nin ilan ettiği kurtuluş savaşının doğru bir önderliği yok; tersine sorunların kaynağı durumundalar.

AKP’nin ilan ettiği kurtuluş savaşının doğru bir programı yok; “faiz neden, enflasyon sonuç” özetli program, Türkiye’nin ihtiyacı olan üretime dayalı kamucu ekonomi programı değil. Nitekim sonuçları itibariyle görüldüğü gibi dolarizasyon ve borçlanma yaratıyor.

AKP’nin ilan ettiği kurtuluş savaşının bütünlüklü bir stratejisi yok; taktik hamlelerle günü kurtarmaya çalışıyorlar. Dahası sürekli kötülüğün kaynağı olarak içeriye “dış güçleri” işaret edip, dışarıda “dış güçlerle” işbirliği peşindeler.

AKP’nin ilan ettiği kurtuluş savaşı halka dayanmıyor; kurtuluş savaşlarına Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) sponsor yapıyorlar.

Dolayısıyla AKP’nin yapmakta olduğu “neoliberal düzenden kurtuluş savaşı” değil, “neoliberal düzene teslimiyet” içinde iktidarını sürdürebilme manevralarıdır. Karşılığı ise Türkiye’nin ödeyeceği siyasi ve ekonomik bedeldir ne yazık ki…

BAE krizden mal kapma peşinde

BAE’nin Türkiye’ye yatırım için ayırdığını açıkladığı 10 milyar dolarlık fon, hemen yarın Türkiye’ye gelecek bir para değil. Dahası 10 milyar dolar, krize çare olacak bir para da değil. Öte yandan gazetelerin “10 milyar dolarlık yatırım anlaşmaları” diye listeledikleri, henüz anlaşma da değil, varılan mutabakatlar sadece…

Ayrıca BAE, “dış güçlerin” krize soktuğu Türk ekonomisini kurtarmak için yardım da yapmıyor. Tersine, BAE, “genel Ortadoğu hamlesi” çerçevesinde AKP’nin yarattığı krizi fırsata çevirip Türkiye’nin önemli kuruluşlarını ucuza kapatma peşinde.

AKP’nin düne kadar her kötülüğün arkasındaki isim diye suçladığı ve 15 Temmuz’un finansörü dediği BAE Veliaht Prensi bin Zayed, iyilik olsun diye Türkiye’ye para getirmiyor herhalde!

BAE’nin Ortadoğu açılımı

Gelelim BAE açısından fotoğrafın daha büyük olan kısmına. BAE, kendi çıkarları açısından genel bir Ortadoğu hamlesi süreci başlatmış durumda:

1) Önce İsrail’le normalleştiler. Bu, BAE’ye Doğu Akdeniz’de, Yunanistan’la işbirliğinden Libya’da etkinlik kurma ataklarına kadar uzanan geniş bir alan açtı.

2) Suriye’yle normalleşiyorlar. BAE Veliaht Prensi bin Zayed, geçen ay Esad’la telefonda görüşerek işbirliği başlatma kararı aldı. Bu yıl mart ayında Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ile görüşen BAE Dışişleri Bakanı el Nahyan, “Suriye’nin Arap ligine dönmesi kaçınılmaz” mesajı vermişti.

3) İran’la normalleşme başlattı. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Ali Bakıri, BAE ile “ikili ilişkilerde yeni bir sayfa açma” konusunda anlaştıklarını duyurdu birkaç gün önce.

4) BAE, AKP’nin dış politika ve ekonomideki sıkışmışlığını fırsata çevirmek amacıyla, Türkiye’yle de normalleşme hamlesi başlattı.

BAE nelerin peşinde?

Sonuç olarak gazete ve ekranlardan gözlerine sürekli henüz ortada olmayan 10 milyar dolar BAE parası gösterilen halkın, asıl günün sonunda Türkiye’nin elinden ne çıkabileceğine odaklanması gerekmektedir. BAE’nin çok istediği ASELSAN mı? Hisse satışı için bir süredir yapılandırılan Varlık Fonu içindeki BOTAŞ ya da TEİAŞ mı?

Unutmadan, önümüzdeki ayın başında da Katar geliyor krizden mal kapmak amacıyla…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Kasım 2021

Yorum bırakın

Dolarizasyon ve borçlandırma operasyonu

Erdoğan’ın bir hafta içinde “ekonominin kitabını yazdık, yazmaya devam ediyoruz” yüksekliğinden “ekonomik kurtuluş savaşı veriyoruz” seviyesine inmesi, Türkiye’nin yönetim krizine işaret etmektedir.

Bu krizden nasıl çıkılacağı, krizin faturasının sermayeye mi yoksa halka mı kesileceği, önümüzdeki en büyük sorundur. Bunun için de 41 yıllık muhasebenin yapılması zorunludur.

AKP’nin serbest piyasaya bağlılığı

Bırakın gerçek enflasyonu (%50), resmi enflasyonun (%20) bile altında faiz (%15) vermek, fiilen TL sahiplerine “dolar alın” demektir. Dolayısıyla son üç ayda yaşanan üç faiz indirimi, sonuçları itibariyle dolarizasyon operasyonu anlamına gelmektedir. Nitekim eylül başında 8,88 TL olan dolar, kasım sonu yaklaşırken 13 TL seviyesindedir.

Erdoğan’ın faiz indiriminden sonra TÜSİAD’ı hedef alırken söylediği “Biz işadamlarına diyoruz ki, sen düşük faizle kredi istiyordun. Al, niye almıyorsun” sözleri, tüm kesimlere verilen mesajdır ve “düşük faizle kredi çek, konut al, araba al, tüket” anlamına gelmektedir. Bu da borçlandırma operasyonudur.

Asıl önemli nokta da şudur: Cumhurbaşkanı Erdoğan ile TCMB Başkanı Şahap Kavcıoğlu görüşmesinden sonra TCMB’den yapılan açıklamada “serbest piyasa ekonomisine bağlılık” mesajı verilmiştir.

O zaman soru şudur: Erdoğan “ekonomik kurtuluş savaşını” nasıl verebilecek? Çünkü serbest piyasa ekonomisine bağlılık içinde ekonomik kurtuluş savaşı verilemez. Çünkü krizin asıl sebebi “kötü yönetim” değildir, neoliberal kapitalizmin bizzat kendisidir. Kötü yönetimler krizin çapını artırmaktadır sadece.

Borcu borçla ödeme ekonomisi

24 Ocak 1980’den bu yana kaç iktidar değişti. Ancak tüm iktidarlar aynı ekonomi düzenini sürdürdüler. O nedenle 41 yılı bir süreklilik içinde Özal-Çiller-Erdoğan dönemi olarak sınıflandırmalıyız. Üçü de serbest piyasa ekonomi modelini, birbirlerini aşa aşa uyguladılar!

Özetlersek: Yabancı finans kuruluşlarına ülkeye serbest giriş vizesi verilmesiyle dövize/uyuşturucuya alıştırılan, döviz kazancı sağlamayan özel şirketlere de dövizle borçlanma yetkisi vererek dövize/uyuşturucuya bağımlı yapılan ve yap-işlet-devret modeliyle de bağımlılığı arttırılan bir ülke olduk.

“Döviz bağımlısı” bu model ile kaçınılmaz olarak dış borç arttı. Dış borç arttıkça, özelleştirme/yabancılaştırma yapıldı, yetmeyince daha da borçlanıldı. Sonuçta ortaya “borcu borçla ödeme” ekonomisi çıktı. Milli gelirin yüzde 60’ına ulaşan 465 milyar dolarlık bir büyük borç yükü altındayız özetle.

Bu model, yeni zenginler yarattı, zengini zenginleştirdi ama daha geniş kesimleri yoksullaştırdı, mevcut yoksulları ise daha da yoksullaştırdı.

Çare: Karma ekonomi modeli

Erdoğan’ın iktisatçıları mandacılıkla suçlaması, gerçeği örtmüyor. Ulusal parasını, ABD’nin neoliberal ekonomi düzeninde dalgalı kura çapalayan her iktidar, mandacıdır çünkü. Borcu borçla çevirme ekonomisi inşa ettikten sonra iktidarını sürdürebilmek adına para arama yöntemi olarak cumhuriyetin iktisadi kuruluşlarını yok pahasına yabancılara satan her iktidar mandacıdır çünkü.

Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki sorun 41 yıllık mandacılıktan çıkıp, tam bağımsız ekonomi için kurtuluş savaşı vermektir. Bunun yolu da sistem içinde düzeltme aramaktan değil, sistem dışına çıkmaktan geçmektedir.

41 yılın özeti dövize bağımlılık ve borçlanmadır. Çözüm bu modelin içinde değil, dışındadır. Kamuculuğun yeniden öne çıkacağı karma ekonomik modeli, seferberlik programı olarak ilan eden parti, ancak Türkiye’yi gerçekten yönetebilecek ve düzlüğe çıkarabilecektir. Uluslararası finans kapitalin soygununa son vermek, ancak yeniden beş yıllık planlamalar yapmakla, tarımı yeniden ayağa kaldırmakla, endüstriyel tarıma geçmekle, yeniden büyük sanayi hamlesi yapmakla, üretmekle, döviz soygunculuğunu ve rantçılığı frenlemekle mümkündür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Kasım 2021

1 Yorum

Türkiye’yi ABD’ye çapalama aracı: NATO

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 14 Haziran 2021’de yapılan Biden-Erdoğan zirvesinden önce Washington’un politikasını iki maddede özetlemişti: 

1. “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.”

2. “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı” (9.6.2021).

Peki Türkiye, Batı’ya hangi araçla çapalı tutulabilecek, hangi araçla kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanacak? O çapa NATO’dur!

ABD için NATO’nun önemi

ABD için NATO üyeliği, Türkiye’nin bir eksen kayması yaşamamasının ve neoliberal ekonomi sistemi içinde kalmasının garantisidir.

Tamam, dünya değişmektedir, iki kutuplu dünyanın yerini beş merkezli (ABD, Çin, AB, Rusya, Hindistan) dünya almaktadır; bu durum geleneksel müttefiklik ilişkilerini değiştirmektedir, örneğin ABD kendi müttefiki AB’ye bile yaptırım uygular hale gelmiştir; dahası güç merkezleri pek çok ülkeye siyasi manevra alanı da doğurmaktadır, bu pratikte Almanya, Türkiye, Suudi Arabistan örneklerinde görüldüğü gibi farklı merkezlerle işbirliği yapabilme kolaylığı sağlamaktadır…

Ancak, ABD bilmektedir ki, NATO var oldukça, üye devletleri şu ya da bu ölçüde denetleyebilecektir.

Sistem partilerinin ortak programı

Türk-Amerikan ilişkileri, tarihinin en kritik döneminde. ABD’nin terörü desteklemesinden Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırı bölge politikaları uygulamasına uzanan geniş bir sorunlar listesi var.

Bu çapta büyük sorunlara rağmen ABD, Türkiye’yi Atlantik’e çapalı tutabileceğini düşünüyor. Üstelik iktidar değişse bile!

Çünkü AKP’den CHP’ye, MHP’den İYİP’e tüm partilerin programında iki ortak ve çok temel konu var: NATO üyeliği ve serbest piyasa ekonomisine bağlılık…

Bu partiler bağlamında iktidar değişikliği, özü itibariyle restorasyondan ibarettir. CHP liderliğindeki bir iktidar koalisyonu, Cumhuriyet değerlerini savunma ve sosyal devletçilik bağlamında elbette Türkiye’yi bugüne göre ileri taşıyacaktır ancak Atlantik’e çapalı olma bakımından bir şey değişmeyecektir.

Akar-Kalın-Çavuşoğlu üçlüsünün mesajları

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın son NATO açıklaması, yukarıda anlatmak istediğimiz çapalamayı en somut şekilde ortaya koyuyor: “Türkiye, NATO ve Avrupa’nın sınırlarını teröre, kaçakçılığa ve insan kaçakçılığına karşı korumak için ne gerekiyorsa yapmaktadır. Türkiye, NATO’yu kendi güvenliğinin merkezine koymakta ve aynı zamanda NATO’nun güvenliğinin merkezinde yer almaktadır” (19.11.2021).

Türkiye’nin NATO’nun güvenliğini kendi güvenliğinin merkezine koymasının dün de bugün de ne anlama geldiğini, yine Akar’ın bir açıklaması üzerinden 14 Haziran 2021’de “Ordubozan NATO’culuk” başlığıyla bu köşede incelemiştik. Yeniden okumanızı öneririm. Avrupa sınırlarına nasıl bekçilik yapıldığını ise göç sorunu bağlamında Tampon Ülke isimli son kitabımda derinlemesine inceledim zaten. O nedenle Akar’ın sözlerini ele almayacağım.

Fakat bu sözleri Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın’ın “NATO’ya kayıtsız, şartsız bağlıyız” (Der Spiegel, AA, 1.10.2021) ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “NATO’nun birliği ve bütünlüğü, savunma kabiliyetimiz kadar önemli” (5.10.2021) mesajlarıyla birlikte değerlendirmenizi isteyeceğim.

CHP fark ortaya koyabilecek mi?

Bu iktidarın gitmekte olduğu görülüyor. Muhalefet, büyük bir hata yapmazsa, 2022’de iktidar değişecek gibi görünüyor.

Peki CHP’nin ya da İYİP’in dış politikası NATO bağlamında AKP-MHP ittifakının dış politikasından farklı mı? Pek farklı görünmüyor… Hatta kimi politikacıların söylemlerine bakılırsa, Türkiye’nin Rusya’yla işbirliği yapmasından rahatsız olunduğu, Türkiye’yi “ABD ile Rusya arasında gidip gelmekten kurtaracakları” anlaşılıyor!

O nedenle ana muhalefet partisi “helalleşme” gibi gündemleri bir kenara bırakıp, dış politikası ile ekonomi politikasının bugünkünden farklı olup olmadığını ortaya koymalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Kasım 2021

2 Yorum

ABD ve Rusya’nın Kürt politikası

Türkiye’de iki konu sık sık işlenir: Birincisi, Rusya ile ABD’nin Kürt politikasının hiçbir farkının olmadığı, ikincisi de ABD ile Rusya’nın Suriye’nin “paylaşımında” anlaştığı konuları…

Bugünlerde yine ABD ile Rusya’nın Suriye’de anlaştığı iddiaları gündeme getiriliyor. Oysa “Suriye’yi paylaşma” diye sunulan anlaşma, Suriye’deki Amerikan ve Rus askerlerinin olası çatışmasını önlemek üzere “askeri koordinasyonla” sınırlı olan bir anlaşmadan ibarettir.

Birlik-ayrılık farkı

İkinci konu ise daha çok ABD’nin “günahını” hafifletmek isteyen Amerikancıların “Moskof düşmanlığı” üzerinden gündeme getirilir. ABD’nin PYD’ye desteğini “normalleştirmek” için, “PYD’nin Moskova’da temsilciliği var” derler ve bu gerçek üzerinden Rusya’nın da ABD gibi PYD’yi desteklediğini savunurlar. Hatta buradan hareketle Türk-Rus işbirliğini sabote etmeye kalkarlar.

Oysa ABD ile Rusya’nın PYD’ye bakışı, bu örgütle ilişkisi bir ve aynı değildir; hatta aralarında çok temel bir fark vardır. O fark şudur: ABD, PYD’yi Suriye’yi “bölmenin” bir aracı olarak kullanmak isterken; Rusya PYD’yi Suriye’nin “birliği” içinde kalmaya zorlamaktadır.

Rusya bu temel hedef gereği de PYD’yi toptan ABD’ye “kaptırmamak” için bu örgütle temasını sürdürmekte, Moskova’da temsilcilik vererek, diplomasi aracını kullanımda tutmaya çalışmaktadır.

Moskova’nın kırmızı çizgisi

Nitekim Rusya’nın konuyla ilgili tüm açıklamaları, bu ülkenin Kürt politikasının ABD’nin Kürt politikasından çok farklı olduğunu sürekli ortaya koymaktadır.

Daha on gün önce Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, açık açık PYD’yi ABD konusunda uyardı: “Kürtlere, Suriye’nin doğusunda ayrılıkçı eğilimleri besleyen ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan Amerikalı meslektaşlarımıza kanmamalarını tavsiye ederim” (10.11.2021).

Yine Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, iki gün önce Moskova’nın bu konudaki temel tutumunu anımsattı: “Suriye’yi bölmeye ve devlet benzeri oluşumları kurmaya yönelik her türlü girişimler, niyeti ne olursa olsun, bizim için kabul edilemez” (18.11.2021).

Özetle, Moskova’nın açıklamaları da sahadaki pratiği de Suriye’de bir PYD devletine karşıtlık temelindedir.

Lavrov’un bildiği ikna çalışması

Aslına bakılırsa, Rusya’nın PYD politikası, Türkiye’nin PYD politikasından daha tutarlıdır. AKP’nin Washington’la anlaşıp PYD devletini kabul etmesi, kimi açıklamalarına bakılırsa, Moskova’nın kenarda tuttuğu bir olasılık…

Nitekim Lavrov, geçen yıl bu konuda çok önemli bir çıkış yapmıştı: “Amerikalılar (Suriye’nin kuzeyinde) yarı devlet işlevlerine sahip olacak bir Kürt özerkliği kurmaya çalışıyorlar. Türkleri de itiraz etmeyecek şekilde ikna etmeye çalıştıklarını biliyoruz. Bu durumda mesele sadece Suriye’yle ilgili değil, Kürt sorunu ile ilgilidir, Kürt sorunu bugünleri arattıracak kadar ciddi bir patlak verebilir” (5.10.2020).

Dün, PYD liderini Türkiye’ye davet edip ona “özerkliğinize karışmayız, yeter ki Esad’ı devirme hedefinde ÖSO’yla birlikte hareket edin” diyen AKP iktidarının, bugünkü politikasını terk ederek, yarın yeniden dünkü politikasına dönebilmesi, elbette olasılık dışı değildir.

AKP’nin Halep merkezli bir ÖSO nüfuz bölgesi kurma hedefi ortada. AKP, bunu günü geldiğinde ABD’nin PYD devletine karşılık pazarlık kartı olarak kullanmak istiyor. Fırat’ın doğusuna karşılık Fırat’ın batısında egemenlik yani. Ankara bu nedenle hem Esad karşıtlığına devam ediyor hem de İdlib’de bulunmayı sürdürebilmeyi taktik bir hamle olarak zorluyor.

Kısacası, Türkiye’deki Amerikancıların propagandasının aksine, Moskova’nın PYD devleti karşıtlığı, gerçekte AKP iktidarının PYD devleti karşıtlığından bile ileridir. Moskova’nın “kültürel özerkliğe” kırmızı ışık yakmayan politikası, PYD’yi Suriye’nin birliği içinde tutma hedeflidir. Bu nedenle Rusya’nın birlikçi çizgisiyle, ABD’nin ayrılıkçı çizgisini bir ve aynı şey gibi görmek, büyük hatadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Kasım 2021

1 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun helalleşme açılımı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, önce “Geçmişte partimizin de hataları oldu; helalleşme yolculuğuna çıkma kararı aldım” dedi. Gelen tepkiler üzerine bu kez “helalleşme başka, hesaplaşma başka” diyerek kimlerle helalleşeceğinin kısa bir listesini açıkladı TBMM grup toplantısında.

28 Şubat mağdurlarından Ali İsmail Korkmaz’ın ailesine, Maraş ve Sivas mağdurlarından Soma mağdurlarına, 6-7 Eylül mağdurlarından darbe mağdurlarına uzanan geniş bir listeyle helalleşeceğini söyledi CHP Genel Balkanı…

Sorumlu CHP mi ki helalleşecek?

Helalleşme, haksızlık yaptığınız kimseyle ödeşmektir özetle. Peki CHP iktidarı, bu sayılan kesimlerden hangisine haksızlık yapmıştır?

CHP 1950’den beri, yani 70 yıldır, sadece 10 yıl iktidar olabilmiştir. O 10 yılın da neredeyse tamamı koalisyon şeklinde ve hatta 4 yılı da koalisyonun küçük ortağı olarak. Dolayısıyla Türkiye’nin 70 yılında, mağdur edilenlerle helalleşmesi gerekenler CHP değil, sağ partilerdir.

Şöyle de söyleyebiliriz: Maraş’ta, Sivas’ta Alevileri CHP mi katletti ki, Kılıçdaroğlu mağdurlarla helalleşecek? Diyarbakır Cezaevi’nde mahkumlara CHP mi işkence yaptı ki, Kılıçdaroğlu mağdurlarla helalleşecek? Darbeleri CHP mi yaptı ki, Kılıçdaroğlu darbe mağdurlarıyla helalleşecek? Ya 6-7 Eylül’den başlayarak Gladyo/Kontrgerilla eylemleri? ABD emperyalizminin bu cinayetlerinin mağdurlarıyla neden CHP helalleşiyor?

CHP kendisinin sorumlu olmadığı bu olayların mağdurlarıyla helalleşemez, dayanışır ancak! Dahası, iktidar olduğunda da devlet arşivlerini açmalı ve bu mağduriyetleri yaratanlardan hesap sormalıdır.

İşin bir tuhaflığı da şudur: Türkiye’yi 20 yıldır AKP yönetmektedir ancak Türkiye’deki olumsuzlukları AKP yerine “helalleşme” hamlesiyle CHP üstlenmektedir!

Hesaplaşma-helalleşme diyalektiği

Kılıçdaroğlu’nun sonradan yaptığı “helalleşme başka, hesaplaşma başka” düzeltmesi aynı zamanda bu iki kavramın sıkı ilişkiye sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak, helalleşmenin mi yoksa hesaplaşmanın mı önce geleceği kritik önemde konudur.

Eğer önce geçmişle hesaplaşılır, suçlar ortaya konur ve yargılanırsa, ardından elbette helalleşme gelmelidir. Bu siyaseten devrimci bir tutumdur.

Hesaplaşma yapılmadan helalleşmeye soyunmak ise geçmişle uzlaşılacağı, geçmişteki suçlardan hesap sorulmayacağı anlamına gelir. Bu da siyaseten en fazla restorasyondur.

Helalleşme ile hesaplaşma arasında şöyle bir ilişki de vardır: Örneğin Kılıçdaroğlu “28 Şubat mağdurlarıyla helalleşeceğim” dediğinde, aslında “28 Şubatçılarla hesaplaşacağım” da demiş olmaktadır.

İşte meselenin esası da budur. Nitekim FETÖ’cüler Kılıçdaroğlu’nun çıkışını “yetmez ama evet” diyerek kutlamakta, AKP’liler ise fırsata çevirerek “CHP’nin herkesten özür dilemesi gerektiğini” savunmakta, yani Kılıçdaroğlu’ndan bir bütün olarak Cumhuriyet’le hesaplaşmasını istemektedirler.

28 Şubat’ı türbana indirgeyen ve “laiklerin dindarlara zulmü” olarak propaganda eden siyasal İslamcılık, ne yazık ki CHP yönetimini de avlamıştır. Oysa 28 Şubat’ın asıl “mağduru” Fethullah Gülen’dir; 28 Şubat’ın kılıcından kaçıp ABD’ye sığınmıştır. Ve 28 Şubat sürebilseydi, tarikat ve cemaatler devlete giremeyecek, FETÖ paralel devlet kuramayacaktı. Yani 28 Şubat sürse 15 Temmuz yaşanmayacaktı.

Ekmeleddin İhsanoğlu vakası da helalleşme açılımıydı

İşte Kılıçdaroğlu’nun helalleşme açılımının esası bunun içindir; siyasal İslamcıların, dincilerin, muhafazakârların oyunu alabilmek(!) için; Gül-Babacan-Davutoğlu ile müttefik olabilmek için.

Kılıçdaroğlu’nun türban açılımı ve “laiklik tehlikededir diyemem” çıkışıyla Türkiye’yi getirdiği yer ortadadır.

Büyük şairimiz Orhan Veli’nin 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra yaptığı saptama, geçerliliğini korumaktadır: “Seçimler bitti. Demokrat Parti, Halk Partisi’ni korkunç bir bozguna uğrattı. Oysaki Halk Partisi, halkı kazanacağını umarak, fikirleriyle prensiplerinden son zamanlarda ne fedakârlıklar etmişti. Bütün yayınlarına göz yumulan din dergileri, okullara konan din dersleri, yeniden açılan ilahiyat fakülteleri, imam hatip kursları, türbeler, şahsi sermayeye sağlanan imtiyazlar, her türlü irticaya tanınan haklar… Hiçbiri kâr etmedi. Zavallı Halk Partisi.”

CHP, elinden kozlarını alacağım(!) diye AKP’nin hedeflerini gerçekleştirmesine omuz vererek, siyasal İslamcılığa taviz vererek iktidarı yıkamaz. Nitekim denendi ve görüldü. Kaldı ki AKP’yi yıksa bile bu şekilde Cumhuriyet’i kaybeder!

Bitirirken anımsatalım: CHP’nin tam da bu hedefle Ekmeleddin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı göstermesi de bir helalleşme açılımıydı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Kasım 2021

3 Yorum

Erdoğan’ın üs mesajının anlamı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Macaristan Başbakanı Orban ile 11 Kasım’da düzenlediği ortak basın toplantısında, ABD’nin Yunanistan’daki üslerine de değindi.

Yunanistan’daki ABD üslerini “saya saya bitiremediğini” söyleyen Erdoğan “Hepsini bir araya toparladığımız zaman ortaya öyle bir tablo çıkıyor ki Yunanistan’ın kendisi âdeta Amerika’nın bir üssü gibi” dedi.

ABD’ye ‘yanlış tercih’ tepkisi

Peki bu sözleri, bir kısım medyanın sunduğu gibi, Erdoğan’ın ABD üslerine itirazı olarak mı yorumlamalıyız, hatta bazı kesimlerce propaganda edildiği gibi Erdoğan’ın “antiemperyalistliğine” kanıt olarak mı görmeliyiz?

Kuşkusuz Erdoğan’ın konuşmasının salt burası haber yapılınca, okur ya da izleyicide bu duygular oluşabilir. Ancak Erdoğan devamında bakın neler söylüyor: “Kendilerine seçtikleri komşu, yanlış bir komşu ve üs olarak da Ege’de Yunanistan’la takındıkları bu tavır doğru bir tavır değil.

Yani Erdoğan ABD’ye açıkça “Yunanistan’ı değil, Türkiye’yi tercih et” diyor! Tanıdık değil mi? Yıllarca ABD’ye “IŞİD’e karşı PYD/YPG’yi değil, bizi tercih et” dedikleri gibi…

Kaldı ki, bu çıkışı salt sunulduğu gibi “ABD üssüne tepki” diye anlamak, Türkiye gerçeğine aykırı. Türkiye’de 15’i üs olmak üzere toplam 38 ABD tesisi var çünkü!

Mesele NATO planı

Diğer yandan Yunanistan’ın giderek ABD üssü haline geldiği doğru. Nitekim 16 Ekim’de bu köşede ABD ile Yunanistan’ın anlaşmasını “İşgal anlaşması” başlığı altında incelemiş ve şöyle demiştim: “İlk bakışta ‘Türkiye’ye karşı ABD’yi yanına almak’ şeklinde yorumlanabilecek bu anlaşma, aslında açıkça Atina hükümetinin emperyalist ABD’ye Yunanistan’ı işgal ettirmesidir!

Meselenin Türkiye ve Yunanistan ulusları açısından asıl önemi burada. Yunanistan Komünist Partisi’nin yayın organı Rizospastis’in dikkat çektiği gibi “ABD’nin Yunanistan’daki varlığını artırması, öyle basına yansıdığı gibi Türk-Yunan anlaşmazlıklarının sonucu olarak değil, Yunanistan’ın yeni NATO planlarında daha verimli kullanılması amacıyladır” (Sol, 26.3.2021).

Ne yazık ki Türkiye’de de konu Türk-Yunan karşıtlığı temelinde ele alınıyor daha çok. Ve ABD’nin Dedeağaç üssü, salt Türkiye’ye karşı ABD-Yunanistan yığınağı olarak yorumlanıyor.

Rusya’ya karşı ana ve destek hattı

Oysa Dedeağaç üssünün esas hedefi Türkiye değil, Rusya’dır. Nitekim Yunanistan’ın eski AP Milletvekili Notis Marias, bu gerçeği çok açık bir şekilde ortaya koymuştur: “Dedeağaç, ABD’nin Rusya karşıtı politikası için dayanak noktası olacak” (Sputnik, 3.11.2021). Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Panagiotopoulos’un son çıkışı da bu esasa işaret etmektedir: “NATO, Rusya’yla uzun mücadeleye hazırlanmalı” (Sputnik, 12.11.2021).

Çünkü ABD’nin Yunanistan’a askeri yığınağı, bu ülkenin Rusya’ya karşı oluşturmaya çalıştığı cephelerle ilgilidir.

ABD, Rusya’ya karşı “Baltıklar, Doğu Avrupa, Karadeniz” hattını ana hat olarak inşa ediyor. ABD aynı zamanda bu hattın devamı olarak, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e bir destek hattı inşa ediyor. İşte Ege’yi de kapsayarak Dedeağaç’tan Girit’e inen hat budur. ABD bu destek hattıyla Rusya’nın Karadeniz’den Akdeniz’e çıkışına barikat kurmak istemektedir.

Sistemin içi-dışı sorunu

İktidarın sistemli bir ABD karşıtlığının olup olmadığının esas ölçütü, Türkiye’nin ekonomik düzenidir. Ulusal parasını ABD’nin isteğiyle dalgalı kura bırakan bir ülke, son tahlilde ABD’nin inşa ettiği sistemin içindedir. Türkiye, 24 Ocak 1980’den beri ABD’nin neoliberal ekonomi sistemine çapalanmıştır. Erdoğan’ın ekonomi-politiği, Özal’ın ve Çiller’in devamıdır.

ABD’yle krizler ve sorunlar elbette vardır ama mesele sistemin içinde olunup olunmadığıdır. Sistem içinde kalındıkça da dönüp dolaşılıp ABD politikalarına eklemlenmek kaçınılmazdır.

İşte Suriye… Arap ülkelerinin tek tek Esad yönetimiyle barışmaya ve normalleşmeye başladığı, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in “Normalleşmeyi desteklemiyoruz ve dostlarımızı ve ortaklarımızı bunu dikkate almaya çağırıyoruz” (13.11.2021) dediği şartlarda, AKP iktidarı Esad karşıtlığı temelinde ABD ve İsrail ikilisiyle aynı safta kalmaya devam etmektedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Kasım 2021

2 Yorum

Polonya-Belarus göç krizinin perde arkası

Öncelikle belirtelim: Polonya-Belarus göç krizi aslında bir göç krizi değildir. Hatta kriz, aslında Polonya-Belarus krizi bile değildir.

Bir yanıyla AB-Rusya krizidir ama daha çok ABD-Rusya krizi. Ve gelişim yönü itibariyle de kısmen ABD-AB krizi.

Belarus’un sınırı açması hakkı

Eemperyalist işgallerle başlayan büyük göç krizi dalgaları düşünüldüğünde, havayoluyla Belarus’un başkenti Minsk’e gelen ve oradan Polonya’ya geçmek isteyen göçmen sayısı çok sınırlıdır. O nedenle, Polonya Belarus krizi, aslında bu yönüyle bir göç krizi değildir.

Ancak bu sınırlı göçmen sayısı bile “medeni” Avrupa’nın maskesini düşürmeye yetmiştir. Sınırı geçmeye çalışan göçmenlere muamele bir “devlet terörü” halini almıştır.

Diğer yandan Belarus’un, ülkesinden başka yerlere göç etmek isteyenlere sınırlarını açması en doğal hakkıdır. AB’nin Rusya’yla iyi ilişkileri nedeniyle Belarus’u cezalandırmak amacıyla bu ülkeye yaptırım uyguladığı şartlarda, Minsk yönetiminin Avrupa’yı korumak için Belarus’u “tampon ülke” haline getirmesi elbette beklenemezdi. Hele ki ortada o yanlışı yapan Türkiye gibi “göçmen deposu” bir örnek varken!

Dolayısıyla Polonya-Belarus krizi, bir yanıyla AB-Rusya krizidir. AB’nin Rusya-Belarus işbirliğini baltalamak üzere Belarus’a yönelttiği ekonomik saldırıya karşı Minsk yönetiminin haklı yanıtıdır. Üstelik Minsk yönetiminin elinde, doğalgaz geçişini kapatmak gibi çok daha güçlü bir kart varken…

Batı Rusya-Belarus işbirliğinden rahatsız

Ancak daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Polonya-Belarus krizi, aslında AB-Rusya krizi olmaktan çok, ABD-Rusya krizidir. Zira Doğu Avrupa’yı Rusya’ya karşı cephe yapmaya çalışan, Berlin-Paris hattından ziyade Washington’dur.

ABD, Baltıklardan başlayan, Doğu Avrupa’yı kapsayan ve Karadeniz’e uzanan bir cephe inşa ediyor Rusya’ya karşı. Uzun zamandır yaşanan Ukrayna krizinin nedeni de budur.

Doğu Avrupa’da Rusya’nın tek müttefiki Belarus’tur ve Batı, Belarus Devlet Başkanı Alexander Lukashenko’yu o nedenle yıkmayı denedi, başaramayınca şeytanlaştırmaya çalışıyor. Ekonomik yaptırımlar da Lukashenko’yu zayıflatmak, çıkacak kriz nedeniyle halkıyla karşı karşıya gelmesini sağlamak için elbette…

ABD, AB içinde blok inşa ediyor

Aslında ABD-Rusya krizi olan Polonya-Belarus göç krizi, gelişim yönü itibariyle kısmen ABD-AB krizidir aynı zamanda. Şöyle ki, demin de belirttiğim gibi, Doğu Avrupa’yı Rusya’ya karşı cephe yapmak isteyen ABD’dir. Hatta Almanya ve Fransa, Ukrayna sorununda da görüldüğü gibi, işi Rusya’yla açık çatışmaya götürecek hamlelere mesafeli duruyorlar.

ABD yönetimi, AB’yi uzun zamandır Çin ve Rusya karşıtlığı için zorluyor. Ancak AB’nin en güçlü ülkesi Almanya, Gerhard Schröder’in politikalarını 16 yıldır sürdüren Angela Merkel sayesinde, Çin ve Rusya düşmanlığına yönelmedi. Dahası Berlin ve Paris, hem kıtayı riske atacak hamlelere karşı Washington’u frenlemeye gayret etti, hem de ABD’ye karşı stratejik özerklik arayışına girdi.

ABD ise işte tam da bu nedenle, kıtanın doğusunda Polonya merkezli bir blok inşa etmeye çalışıyor. ABD’nin politikalarına AB’nin diğer ülkelerinden daha sadık olabilecek ülkelerle, yeni ittifaklar oluşturuyor. Bu, kaçınılmaz olarak ABD ile AB arasında krize neden olacak.

AKP’nin rolü

AKP iktidarının dış politikası ise ne yazık ki bu meselelerde ülkemizi sıkıntıya sokuyor. İktidar Rusya’ya karşı Ukrayna’yı destekliyor, Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirecek ABD/NATO politikalarına olur veriyor, yine Polonya ile savunma işbirliği geliştiriyor.

Son krizde ise göçmenlerin bir kısmının İstanbul’dan uçakla gelmiş olmasına tepki gösteren Polonya ve AB karşısında hızla geri adım atıyor ve Türkiye’den Belarus’a seyahat etmek isteyen Irak, Suriye ve Yemen vatandaşlarına uçak bileti satışı yapmama kararı alıyor! Böylece AKP iktidarı, “medeni” Avrupa’nın talebiyle, “insan haklarına aykırı” bir uygulamaya daha imza atıyor!

Yetinmiyor, Dışişleri Bakanlığı, Belarus’la göç krizi yaşayan 3 AB ve NATO ülkesi Polonya, Litvanya ve Letonya’ya tam destek açıklaması yapıyor!

Not: Son kitabım Tampon Ülke: Emperyalizmin Göç Stratejisi’ni henüz okumayan okurlarıma önemle öneriyorum.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Kasım 2021

2 Yorum

Erdoğan cephesindeki Susurluk

Susurluk’un yıldönümü ve Mehmet Eymür’ün yeniden ortaya çıkması, Gladyo gerçeğini bir kez daha ele almamızı gerektiriyor.

Önce bir yanlışı düzeltelim:

“Gladyo eşittir FETÖ” denklemi gerçeği yansıtmıyor, madalyonun sadece bir yüzünü ortaya koyuyor.  FETÖ Gladyo’nun ayaklarından sadece biridir. Ne kadar edildiği de soru işaretli olmakla beraber, FETÖ’yü tasfiye etmek, Gladyo’yu kazımak anlamına gelmiyor.

İşte Mehmet Eymür örneğin…

Gladyo’nun has adamıdır ve cinayet, hukuk dışı operasyonlar ve işkence itiraflarına rağmen yıllardır yargılanmıyor. (Bu kez siyasal iklimin adım adım değişiyor olması, Eymür için çanları çaldırabilir!)

Ki Mehmet Eymür’ü tasfiye etmek bile Gladyo’yu kazımak anlamına gelmiyor.

Çünkü, önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, Gladyo, NATO örgütlenmesidir ve NATO üyeliği sürdükçe, Gladyo zayıflasa bile, varlığını güncelleyerek sürdürür.

Çiller Özel Örgütü

Gladyo ahtapot gibidir, çok bacaklıdır. Bir bacağını kesmek, ahtapotu ortadan kaldırmıyor. Hatta Gladyo, ahtapot ve bacaklarından daha karmaşık bir yapıdır, bazı bacaklar içe içe geçmiştir. Siz keserken, diğer bacağa dolanmış olan parça harekete geçebiliyor.

Bunun tipik göstergesi 1990’larda Susurluk ve 2000’lerde FETÖ olgularıdır…

3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen kazayla ortaya çıkan Çiller Özel Örgütü ile önemli oranda mücadele edilebildi. Örgüt “kısmen” ortaya çıkarıldı, önemli merkezleri tasfiye edilebildi.

Ancak sadece Susurluk ile Gladyo tasfiye edilememiş oldu.

NATO bağı

Ve Gladyo’nun bir başka bacağı, FETÖ, 2000’lerde AKP iktidarının da sağladığı olanaklarla Türk ordusuna kumpaslar yaptı, devleti belli oranda ele geçirdi ve en sonunda 15 Temmuz’da darbeye soyundu.

Ve o süreçten sonra FETÖ’yü tasfiye operasyonu başlatıldı ancak yine Gladyo varlığını sürdürdüğü için, o mücadele de bölük pörçük ilerledi, bazı önemli unsurların kaçışına göz yumuldu, hatta bazı unsurlar da FETÖ’nün yerini dolduracak yapılara kaydırıldı!

İşin FETÖ borsası boyutuna hiç değinmiyorum bile…

Peki neden Gladyo’ya karşı, hatta FETÖ’ye karşı süpürücü ve kazıyıcı bir mücadele yürütülemiyor?

Bunun nedenlerinden biri, kuşkusuz iktidarın elinin AKP-FETÖ ortaklığı nedeniyle zayıf olmasıdır. Çünkü FETÖ’nün derinliklerine inmek, mızrağın ucunun kendilerine de değmesine neden oluyor.

Ama bundan daha önemli neden şudur: Türkiye’nin Gladyo gerçeğine karşı bütünlüklü bir stratejisi olmadığı için, daha doğrusu Türkiye’nin NATO üyeliği ile Gladyo faaliyeti zayıflasa bile sürebildiği için, bu örgütle kapsamlı ve kökü kazınacak türden bir mücadele yürütebilmek mümkün olmuyor.

Gladyo’yla esaslı mücadele için öncelikle NATO bağı kesip atılmalıdır.

Çiller-Ağar ikilisi

Susurluk döneminin öne çıkan üç portresi vardır: Tansu Çiller, Mehmet Ağar ve Mehmet Eymür.

Bunlardan ilk ikisi, bugün doğrudan AKP iktidarına eklemlenmiş durumda. Çiller ve Ağar, sadece siyasal tutumları ve verdikleri fotoğraflar ile değil, halkaları birbirine bağlama misyonlarıyla da Erdoğan’la birliktedir.

Susurluk’un üç önemli portresinin dışında, Çakıcı gibi unsurlar da bugün MHP bağı üzerinden iktidar cephesindedirler.

Kısacası, Susurluk’un en önemli isimleri, Erdoğan iktidarına dahil pozisyondadır.

Mehmet Eymür’ün Mehmet Ağar’la uzun yıllara dayanan kavgası ya da Sedat Peker’in bu yıl ortaya çıkan Mehmet Ağar’la ve Süleyman Soylu’yla kavgası, bu tür yapılardaki tipik iç çekişmeler ve güç mücadeleleridir. Bu kavgalar nedeniyle ortaya serilenler, esasa ulaşmaya yararları bakımından çok önemlidir.

O nedenle Eymür’ün belli periyotlarda ortaya çıkmasını çözümleyebilmek ve bugünkü pozisyonunun hangi odağı temsil ettiğini anlayabilmek önemlidir. Hele de son Ergenekon kumpasındaki rolü anımsanırsa…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Kasım 2021

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: