Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

NATO’nun yeni konsepti

NATO’nun Savunma Bakanları toplantısından iki önemli sonuç çıktı: NATO Irak’ta genişleyecek, Afganistan’daki çekilme bir süre bekleyecek. Böylece NATO’nun Irak’taki 500 askeri 4 bine çıkarılacak, Afganistan’da bulunan 2 bin 500’ü ABD askeri olmak üzere 9 bin 600 NATO askeri yeni kararı bekleyecek.

Türkiye’nin NATO’nun “IŞİD’le mücadele gerekçesiyle” Irak’ta genişleme kararına özellikle karşı çıkması gerekirdi. Zira ABD’nin Türkiye-Suriye-Irak sınır birleşimine çok yakın bir bölgede, Ayn Divar’da yine “IŞİD’le mücadele gerekçesiyle” yeni bir üs kurmaya hazırlanabilmesi, “meşruiyetini” bir ölçüde NATO’dan ve Türkiye’nin NATO kararlarına uyumundan alıyor!

NATO’nun tehdit sıralaması

NATO Savunma Bakanları toplantısının bu iki kararı, aslında toplantı öncesinde NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in yaptığı çok önemli bir açıklamayla birlikte daha da anlam kazanıyor.

Stoltenberg, “Çin’in güçlenmesini ve Rusya’yla kötüleşen ilişkileri hesaba katmadığı” gerekçesiyle NATO’nun 2010 stratejik konseptinin yenilenmesi gerektiğini belirtti vekonsept detaylarının liderlerle yapılacak zirvede değerlendirilmesini önerdi.

Stoltenberg, NATO’nun yeni stratejik konsepti için 10 kişilik bir ekibe çalışma başlatmıştı zaten. İçlerinde Türk diplomat Tacan İldem’in de yer aldığı bu 10 kişilik “NATO’nun Uzmanlar Grubu”, konsept için öneriler hazırlamış ve 25 Kasım 2020’de “NATO 2030: Yeni Bir Çağ İçin Birliktelik” başlığıyla yayımlamıştı.

20 başlıkta 138 öneri içeren 67 sayfalık raporun dikkat çeken yanı, NATO’nun Rusya’yı “ana hasım” olarak değerlendirmesi, fakat Çin’i “doğrudan askeri tehdit” görmemesiydi. Raporla ilgili 7 Aralık 2020’de Cumhuriyet’te İpek Özbey’e konuşan Tacan İldem, önemle şöyle demişti: “Çin’in atmakta olduğu adımların ve siyasalarının yakından izlenip anlaşılması önem taşımaktadır. Bununla birlikte Çin’in NATO için doğrudan bir askeri tehdit olmadığı raporda kayıtlıdır. NATO, Çin’e sadece sınamalar değil fakat fırsatlar penceresinden de bakmaktadır. Bu anlayışla rapor bu ülkeyle olası siyasi diyaloğun kapısının açık tutulması çağrısına da yer vermektedir.”

Her ne kadar Stoltenberg yeni konsept açıklamasında “Çin’in güçlenmesi”ni, “Rusya’yla kötüleşen ilişkiler”in önüne koysa da, Münih Güvenlik Konferansında konuşan ABD Başkanı Biden’ın “NATO 2030” raporundaki sıralamaya paralel olarak “Moskova NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir ‘tehdit’ oluşturuyor” demesi dikkat çekiciydi. (Kuşkusuz Rusya’nın “yakın tehdit” olması, “asıl tehdit” olduğu anlamına gelmiyor. Pek çok ABD belgesine göre “asıl tehdit” Çin.)

Uzun vadeli stratejik rekabet

Biden’ın Münih Güvenlik Konferansındaki konuşması, hem ABD’nin hedeflerini ve stratejisini belli ölçülerde ortaya koyması nedeniyle hem de NATO’nun yeni konseptine dair ipuçları anlamına gelmesi nedeniyle çok önemliydi.

“ABD’nin geri döndüğü mesajını gönderiyorum” diyen Biden’in iki temel mesajı vardı:

1. “Çin’le rekabet çetin geçecek” diyen Biden, bu ülkeyle “uzun vadeli stratejik bir rekabete hazırlandıklarını” belirtti. Biden, Çin’e karşı mücadelede ABD-AB ittifakının önemine dikkat çekti.

2. Yukarıda belirttik: Biden “Rusya’nın NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir ‘tehdit’ oluşturduğunu” belirtti ve Putin’i “Avrupa’yı ve NATO ittifakını zayıflatmak istemekle, Transatlantik birliğe zarar vermeye çalışmakla” suçladı.

Üç aşamalı planlama

Sonuç olarak ABD’nin üç aşamalı şu planlamayı uygulamaya sokacağı görülüyor:

1. ABD, Çin’i “asıl tehdit” görmekle birlikte, NATO ve AB için Rusya’yı “yakın tehdit” olarak değerlendiriyor.

2. ABD, bu “yakın tehdit” algısı üzerinden de AB’yle Transatlantik bağı pekiştirmeyi ve NATO’yu daha etkin kullanmayı hesaplıyor.

3. ABD böylece “asıl tehdit” olarak saptadığı Çin’e karşı yürüteceği “uzun vadeli stratejik mücadeleye” yığınak yapmak istiyor.

Neden? Çünkü ABD tek başına Çin’i durduramayacağını, dahası Çin ile Rusya’nın birlikte hareket ettiğini görüyor; hatta Çin’e karşı Hindistan’ı da kazanması gerektiğini hesaplıyor.

Özetle, hegemonyası zayıflayan ABD, hegemonya takviye etmeye çalışıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Şubat 2021

Yorum bırakın

Moskova’dan Ankara’ya Karadeniz ve İdlib mesajı

Soçi’de yapılan Astana toplantısından çok önemli iki sonuç çıktı: Rusya, İran ve Türkiye üçlüsü, hem ABD’yi hem de İsrail’i uyardı.

Astana üçlüsü ortak bildiriyle “Suriye Arap Cumhuriyeti’ne ait olan petrolün yasadışı olarak ele geçirilmesinin ve satışından elde edilen gelirlerin transferinin kabul edilemez olduğunu” belirtti. Böylece Suriye petrolünü “çalan” ABD-PYD ortaklığı hedef alınmış oldu.

Astana üçlüsü ortak bildiriyle İsrail’in Suriye topraklarına saldırmasını kınadı, “bu saldırılarının uluslararası hukuku ihlal ettiğini ve bölgedeki güvenliğe tehdit oluşturduğunu” ilan etti.

Putin’in temsilcisinin İdlib uyarıları

Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, Astana Platformu toplantısından sonra Rus basınına verdiği demeçte, Ankara’ya üç önemli mesaj verdi:

1. Lavrantyev, “Türkiye’nin İdlib’i kontrolü altında tutan gruplar üzerinde yeterli nüfuza sahip olmadığını, bu durumun İdlib gerilimi azaltma bölgesindeki teröristleri muhaliflerden ayırma sürecini sekteye uğrattığını” belirtti.

2. Lavrentyev, “Türkiye’nin ılımlı muhalifleri İdlib’deki teröristlerle mücadele için harekete geçirmek istemediğini” kaydetti.

3. Lavrentyev, “Türkiye’nin M4 karayolundaki durumu normalleştirme sorumluluğunu henüz yerine getirmediğini” belirtti.

Moskova’nın bu mesajları, İdlib’in hâlâ Suriye konusunda önemli bir düğüm olduğuna işaret ediyor.

İdlib neden düğüm?

Suriye ordusu, Rus hava desteğiyle İdlib’i teröristlerden temizlemek istiyor uzun süredir. AKP iktidarı ise bölgeden çıkmak istemediği için Suriye-Rusya operasyonuna karşı çıkıyor. “Teröristleri ılımlılardan ayırmak” şeklindeki formülünü hayata geçirme beklentisiyle operasyonu engelliyor.

Rusya ise Ankara-Moskova ilişkilerine olumsuz yansımaması için ve Ankara’yı Washington’a itmemek gerekçesiyle Şam’ın talebini rafa kaldırdı; sorunu Astana içinde çözmeye çalışıyor.

AKP iktidarının İdlib’de bulunma ısrarı neden peki? İdib’den çekilirse, Afrin’den de çekilmek zorunda kalacağını hesaplıyor çünkü…

Afrin’de kalmak istemesini ise “ABD’nin PYD koridorunu” kesme hedefine bağlıyor. Oysa Suriye ordusunun tüm bölgeyi kontrolü altına alması, bırakın kesilmesini, koridorun toptan ortadan kalkması demek zaten!

Nitekim hem Moskova hem Tahran bu konuda Ankara’ya asıl adresi işaret ediyor.

Rusya: Kürt devleti kabul edilemez

Lavrantyev, Rus basınını bilgilendirdiği toplantıda bu konuda da önemli açıklamalar yaptı. “Kürtlerin Suriye halkının ana unsuru olduğunu, bu nedenle bağımsız Kürt devleti ya da başka türden sözde devlet yapıları kurmanın söz konusu olamayacağını” söyleyen Putin’in Suriye Özel Temsilcisi, “bunun kesinlikle kabul edilemez olduğunu” önemle vurguladı.

Lavrantyev, bunun yerine “Kürtleri Şam’la verimli diyalog kurmaya, gerilimin azalması için karşılıklı olarak kabul edilebilir mutabakatlar yapmaya yönlendiriyoruz” dedi.

Benzer mesajları Tahran da veriyor. Son olarak İran Dışişleri Bakan Danışmanı Ali Asker Hacı, “Türkiye’nin sınırlarındaki durumla ilgili tedirginliğin giderilmesinin”, “Suriye’nin tüm toprakları üzerindeki egemenliğine bağlı” olduğunu belirtti. İranlı diplomat Suriye ve Türkiye hükümetleri arasında ilişkilerin kurulmasından yana olduklarını vurguladı.

Karadeniz rahatsızlığı

Moskova’dan Ankara’ya dolaylı gelen eş zamanlı bir başka mesaj ise Karadeniz konusundaydı. Rusya, Karadeniz’de yapılan Türk-Amerikan ortak tatbikatına tepki gösterdi.

Tatbikatın Rusya karşıtı olduğu herkes için açık” diyen Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, “tatbikatın sınırlarının hemen yanı başında yapıldığını, bunun da barış ve istikrarı tehdit ettiğini” savundu.

Herkesi idare etme yanlışı

Sonuç olarak; Karadeniz’de Türk-Amerikan ortak askeri tatbikatından Suriye konulu Astana toplantısına, Blinken-Çavuşoğlu görüşmesinden S-400 pazarlıklarına, Savunma Sanayi Başkanlığının Patriot almak için ABD’yle temasa geçmesinden Ankara’nın F-35 programına dönmek için ABD’de bir lobiyle anlaşmasına kadar pek çok gelişme yaşanıyor…

Tüm bunlar; Türkiye’nin hem ABD’yle hem de Rusya’yla ilişkilerinin seyrini etkileyecek gelişmeler.

Böylesi karışık sorunları; herkesi idare etmeye çalışarak değil, tehdidin nereden geldiğini saptayıp bütünlüklü bir strateji oluşturarak çözebilirsiniz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Şubat 2021

1 Yorum

Gara’nın işaret ettiği iki gerçek

Em. Büyükelçi Prof. Dr. Ali Engin Oba’nın koordinatörlüğünde Çağ, Çukurova ve Mersin üniversitelerinin birlikte düzenlediği “Uluslararası Doğu Akdeniz Kongresi”ne katıldım önceki gün.

Doğu Akdeniz’de Enerjipolitik Mücadele” başlıklı konuşmamın çözüm bölümü, bu meselede anahtarın Şam’la barış olduğu üzerineydi.

Şam’la barışın somut getirileri

Doğu Akdeniz konusunda pek çok makale yazdım: İktidarın ilk yanlış iliklediği düğmeden başlayarak yaptığı hatalar zincirine dikkat çektim. Doğu Akdeniz’in Libya’dan Suriye’ye uzanan hat üzerinde artık tek bir cephe haline geldiğini, bu nedenle de bütünlüklü bir strateji oluşturulması gerektiğini belirttim.

Bu stratejinin anahtarının da “Şam’la barış” olduğunu belirttim ısrarla…

Bu anahtar, değerini ve ne çok kapı açabileceğini, her geçen gün daha fazla gösteriyor:

1. Şam’la barış, Kahire’yle normalleşebilmenin anahtarıdır.

2. Kahire’yle normalleşme Libya’da işbirliği koşullarını sağlayabilmek demektir.

3. Kahire’yle normalleşme Doğu Akdeniz’de bu ülkeyle Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması yapabilmek demektir (Ki Mısır’ın eski Ankara Büyükelçisi, ülkesinin 20 yıldır Ankara’yla bu anlaşmayı yapabilmeyi beklediğini açıklamıştı.)

4. Kahire’yle normalleşme, Doğu Akdeniz’deki Türkiye karşıtı cepheyi daraltma, hatta İsrail’i bile Ankara’yla normalleşme aramaya yöneltme demektir.

5. Bu tablo ise Yunanistan ve Güney Kıbrıs ikilisini hem Kıbrıs hem Ege hem de Doğu Akdeniz sorunlarında daha ayakları yere basan bir yaklaşımı kabul etmeye zorlayacaktır.

Terörün sponsoru ABD

Bakın son Gara operasyonu bile aslında Şam’la barış gerektiği gerçeğini önümüze koyuyor. Operasyonun başarısız bir kurtarma operasyonu olması, iktidarın öncesinde “müjde” diyerek kurtarma operasyonunu siyasi ranta dönüştürmeye çalışması, Açılım’ın sonucu olarak ortaya çıkan tablo ve benzeri konuların hepsi konuşulur, konuşulacaktır.

Ancak Gara operasyonun önümüze getirdiği iki büyük gerçek vardır:

1. PKK terörünün en büyük sponsoru ABD’dir; terörle doğru mücadele edebilmek için ABD emperyalizmiyle mücadele etmek gerekir.

2. ABD’nin Irak ve Suriye’nin kuzeyini birleştirme hedefine karşı Türkiye, Irak ve Suriye ile birlikte hareket etmelidir.

İşte bu noktada Ankara için Şam bir çözüm anahtarıdır. Şam’ın yeniden Suriye’nin tüm topraklarında egemen olması Türkiye için en önemli kazanç olacaktır.

Komşuluk hukuku ihlali

AKP iktidarının Şam karşıtlığını sürdürmesi, dahası Fırat’ın batısında bir ÖSO nüfus bölgesi inşa etmeye çalışması, Türkiye’ye büyük zarar vermektedir.

AKP’nin fiilen ABD ile “Fırat’ın doğusundaki PYD bölgesine karşılık Fırat’ın batısında bir ÖSO bölgesi” pazarlığı içinde bulunması, Türkiye açısından ağır stratejik sonuçları olacak bir yaklaşımdır.

AKP iktidarının Suriye topraklarında adım adım egemen devletmiş gibi davranması, Türkiye’ye ağır siyasi fatura çıkaracaktır: Afrin-İdlib hattında Türk bayrağı dalgalandırmak, Türk lirasını resmi para haline getirmeye çalışmak, kaymakam ve emniyet müdürü atamak, resmi kurumlar inşa etmek, polis karakolları açmak, okul açmak, hatta iki fakülte açmak ciddi uluslararası hukuk ve komşuluk hukuku ihlalidir…

Bu “fetihçi” yaklaşımın Türkiye’ye gittikçe ağırlaşan siyasi faturası olacaktır…

Gara, Şam’la barışa vesile olmalı

Şam yönetiminin bir zamanlar PKK’yi desteklemiş olmasını, her şeyin gerekçesi olarak sunmaya çalışmak geçerli bir bahane değildir. Çünkü Ankara ile Şam’ın bu konudaki son durduğu yer Adana Mutabakatı’dır ve Şam o mutabakatın gereğini yerine getirmiş, yakaladığı PKK’lileri Türkiye’ye teslim etmişti.

Nitekim o mutabakattan sonra terör yıllar içerisinde tamamen sıfırlanmıştı. Terörün yeniden yükselmesinde aranacak adres Suriye değil, ABD’yle Ortadoğu üzerine yapılan anlaşma ve onun gereği olan Kürt Açılımı’dır.

O anlaşma bölge ve küresel dinamiklerin katkısıyla uygulanamaz hale gelmiştir. Ancak sonuçları ne yazık ki hâlâ Gara’da kendini gösterebilmektedir.

İktidarın Gara operasyonunu iç siyaseti dizayn etme fırsatı olarak kullanması, ana soruna bir katkı getirmeyecektir. Türkiye bunun yerine Gara operasyonunu, Şam’la barışın ihtiyacı olarak doğru okumalı ve gereğini yapmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Şubat 2021

1 Yorum

Anayasa tuzağı

Sarayın 12 Eylül’ün “askeri” anayasası yerine “sivil anayasa” yapma ilanı; birincisi Türkiye’ye, ikincisi muhalefete tuzaktır.

Neden tuzak olduğuna gelmeden önce, “anayasa propagandalarındaki” bazı aldatmacalara dikkat çekelim:

AKP’nin üç aldatmacası

1. Ortada fiilen 12 Eylül’ün “askeri” anayasası yoktur. O anayasasının üçte ikisi, üstelik çoğunlukla AKP iktidarı döneminde zaten değiştirilmiştir.

2. Anayasalarda askeri-sivil ayrımı ifadesi tam bir aldatmacadır. Anayasaları kurucular yapar; kurucular da cephede savaşmış askerlerdir çoğu zaman. ABD anayasasında General George Washington’un izleri vardır örneğin. Türk anayasasında da elbette Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün yoğun izleri vardır. “Askeri” anayasa denilerek küçümsenmeye çalışılan bu anayasalar, askerlerin liderliğindeki “demokratik devrimlerin” sonucudur.

3. İktidarın anayasaya uymadığı, iktidarın oluruyla Anayasa Mahkemesinin kararlarının alt mahkemelerce uygulanmadığı şartlarda “sivil anayasa” ihtiyacı propagandası, “siyasi mizaha” dahildir. Türkiye’nin acil sorunu anayasa değil; anayasaya uymayan iktidardır!

Gelelim neden tuzak olduğuna…

Türkiye’ye anayasa tuzağı

AKP sözcüleri, yeni “sivil” anayasasının açık açık “yeniden kuruluş anayasası” olduğunu ilan ettiler. Peki neyi yıktılar da yeniden kuruyorlar? Aslında bu konuda AKP’den çok, AKP’nin “kutlu davasının” yol haritasını açık açık uyguladığını görmeyenlere, görmek istemeyenlere kızmak lazım.

2023’te yeniden kuruluş anayasası; ilan ettikleri “yüz yıllık parantezi kapatma” hedefinin sonucudur; Atatürk’ün Cumhuriyeti “siyasal İslamcılar” için kapatılacak bir parantezdir!

2023’te yeniden kuruluş anayasası; ilan ettikleri “150 yıllık modernleşmenin yerine kendi hikayelerini yazma” hedefinin sonucudur; 150 yıl, 1. Meşrutiyet’le başlayan demokratik devrimler sürecimizin miladıdır, ilk anayasanın ve ilk parlamentonun tarihidir!

İşte “yeniden kuruluş anayasası” diyerek, 150 yıllık bu çarpışmayı sonuçlandırabilmeyi “hayal” etmektedirler!

Muhalefete anayasa tuzağı

Yine AKP sözcüleri, anayasanın 1921 anayasası ruhuyla yapılacağını belirtiyorlar. Yani hem “sivil” diye propaganda yapıyorlar, hem de savaşın ortasında hazırlanmış “en askeri” anayasayı esas olmak istiyorlar.

Nedir 1921 anayasasından anladıkları ruh? Onu da açık açık söylüyorlar aslında: Laikliğin olmaması, özerkliğin bulunması ve kuvvetler birliğinin söz konusu olması…

Savaş şartlarında hazırlanmış bir “geçiş anayasasını” temel alarak; “kuvvetler birliği” ile “tek adam” rejimini pekiştirmeyi, laikliği kaldırarak “kutlu davalarını” yerine getirmeyi, özerklik ile de muhalefeti ayrıştırmayı planlıyorlar…

AKP-MHP ittifakının bugün bir anayasa yapabilmesi teknik olarak mümkün mü? Meclis aritmetiği buna izin vermiyor. Bırakın TBMM’de anayasa yapabilmeyi, bunu Cumhurbaşkanı yetkisiyle halk oylamasına götürecek sayıda milletvekilleri bile yok. Peki bu şartlarda neye güvenerek anayasa yapmaya soyunuyorlar o zaman? İşte anayasa ile muhalefete tuzak kurdukları yer burasıdır.

1921 ruhu ve özerklik, hem HDP’ye çengel hem de Cumhur İttifakı dışında kalanları ayrıştırma, yan yana getirmeme tuzağıdır. MHP’nin “kapatılsın” dediği HDP’yi, AKP’nin “yeni anayasaya tüm siyasi partiler katkı sunmalı” diyerek sürece dahil etmeye çalışması dikkat çekicidir!

1921 ruhu söylemi hem AKP’den kopanlara hem de Oğuzhan Asiltürk SP’sine çengeldir. Ali Babacan’ın “ilk dört maddenin tartışılmasını” isteyebilmesi dikkat çekicidir!

Erdoğan’ın dört hedefi

Kısacası, partileri bölme ve parçaları yanına çekme konusunda oldukça deneyimli bir taktisyen olan Erdoğan, 2023 seçimlerinde üçüncü kez aday olup olamayacağı bile anayasacılar tarafından tartışmalı iken, “yeniden kuruluş anayasası” ile birkaç hedefi birden vurmak istemektedir:

1. İktidarını sürdürebilmek için anayasal güvence kazanmaya çalışıyor.

2. Muhalefeti bölmek istiyor. Karşısında tek blok yerine iki blok oluşmasını; bloklar içindeki bazı partileri de bölerek parçaları yanına çekmek istiyor.

3. TBMM’den “uzlaşı” çıkmadığında, “sivil anayasa yaptırmadılar” diyerek anayasacılar-anayasa karşıtları temelinde milleti bölerek seçime gitmek istiyor.

4. Yeni anayasa ile aynı zamanda “beyaz sayfa” açmak istediği ABD ve AB’ye “demokrasi” mesajı vermek istiyor.

Peki bunu başarabilir mi? Konuyu incelemeye devam edeceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Şubat 2021

1 Yorum

Türk-Rus ilişkilerine Karadeniz’de sabotaj

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, senatörlerin sorularına verdiği yazılı yanıtta Türkiye’yle ilgili şu çok önemli mesajı vermişti: “Türkiye’yi Rusya’ya ve diğer düşmanlara yaklaştıracak adımlar atmaktansa Batı’ya dönük tutmak önemlidir.”

Bu, ABD’nin Ankara’yı Atlantik kampında tutma taktiğinin özünü oluşturuyor. Peki ABD bu taktiği nasıl ve hangi araçlarla uygulayacak?

30 Ocak tarihli “ABD ile AB’nin Çin ve Türkiye endişesi” başlıklı incelememizde buna havuç-sopa” yerine “kama-sopa-çengel” demiştik: Kamayı, Libya, Suriye ve Karadeniz’de Türk-Rus ilişkilerine sokmaya çalışarak; sopayı, yaptırımlar ile Türk ekonomisine sallayarak ve çengeli de NATO ilişkileri üzerinden atarak…

Bu taktiğin bazı adımları görülmeye başladı…

Kalın-Sullivan hattı

ABD yönetimiyle AKP iktidarı arasındaki tek resmi temas, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’la Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan arasında gerçekleşti. Erdoğan ve Çavuşoğlu’nun, Biden ve Blinken ikilisiyle görüşebilmeyi beklediği şartlarda, Washington’un Ankara’yla teması şimdilik Kalın üzerinden yürütmek istediği anlaşılıyor.

Sullivan-Kalın görüşmesinin içeriğine dair basına yansıyanlar da aslında Biden-Erdoğan görüşmesinden önce fiilen pazarlıkların başladığına işaret ediyor. Akar’ın S-400 için “Girit modeli” geri adımı atmasını ama Kalın’ın daha sonra “S-400’den geri adım atmayacağız” demesini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Ve Kalın, önümüzdeki günlerde Sullivan’la tekrar görüşeceğini belirtiyor; hem Türk-Amerikan hem de Türk-Rus ilişkilerine dair kapsamlı açıklamalar yapıyor. Özellikle NATO vurgusu ve Türk-Rus ilişkileri üzerine çizdiği sorunlar haritası, 30 Ocak’ta yazdığımız ve yukarıda anımsattığımız “kama-sopa-çengel” taktiğinin uygulanmaya başladığına işaret ediyor.

Kalın’ın Türk-Rus sorunlar listesi

Kalın’ın TRT Haber’de Türkiye-Rusya ilişkilerine dair söyledikleri, “Türkiye’yi Rusya’ya yaklaştırmamalıyız” diyen Blinken’i memnun etmiş olmalı!

Kalın “Meselenin özünün, ‘neden Rusya ile böyle bir angajmana girdiniz’ noktasına geldiğini” belirterek “Nasıl ilişki kurduğumuz önemli burada. Bakın ben şunu açıkça söyleyeyim; biz Rusya ile birçok konuda anlaşamıyoruz” dedi ve şunları sıraladı:

Suriye konusu: “Esed rejiminin, Esed’in kendisinin geleceği konusunda farklı görüşlerimiz var.

Kırım konusu: “Biz Kırım’ın ilhakını hiçbir zaman tanımadık.

Libya konusu: “Biz Libya’da da farklı yerlerde duruyoruz. Rusya Hafter’e destek verdi, veriyor. Wagner’in orada olmasını bir istikrarsızlık unsuru olarak gördük, görüyoruz.

Karabağ konusu: “Hatta Karabağ’da bile biraz farklı görüşlerimiz söz konusuydu.

Tam da ABD’nin “Türk-Rus ilişkilerini Libya’dan başlayarak Suriye’de bozma” hedefine uygun sözler!

NATO’nun “yapıştırıcı” fonksiyonu

Kalın, Biden’ın öncelikle Stoltenberg ile görüşmesini, NATO’ya verdiği öneme bağlıyor ve Sullivan’la görüşmesinde de NATO’nun ikili ilişkileri üzerindeki önemine değindiklerini belirtiyor.

Tam da öyle: Son zamanlarda Türkiye-AB ve Türkiye-ABD ilişkilerinde NATO’nun “yapıştırıcı” fonksiyonu öne çıkarılmaya çalışılıyor. Örneğin AB liderlerinin Türkiye’ye yaptırım için toplanmasından bir gün önce NATO Genel Sekreteri Stoltenberg “Türkiye’nin NATO ve Batı ailesinin parçası olduğu gerçeğini fark etmemiz lazım” mesajı vermiş, AB liderleri de konuyu “NATO gözetiminde ABD’ye havale” durumuna gelmişti.

Şimdi NATO, (ki aslında ABD), Türkiye-Rusya ilişkileri açısından “zayıf karın” gördüğü Karadeniz üzerinde “çengel” atmaya çalışıyor: Stoltenberg’in “NATO’nun Karadeniz’deki varlığı artıyor” açıklaması da, AKP hükümetinin desteklediği Ukrayna’nın NATO’ya “Kırım hava sahasını kullanmayı” önermesi de, Türkiye ile ABD’nin Karadeniz’de ortak tatbikat yapması da bu kapsamda görülmektedir.

Nitekim ABD’nin Ankara Büyükelçisi Satterfield, Karadeniz’deki ortak tatbikattan duyduğu memnuniyeti sosyal medyadan mesaj paylaşarak kutluyor! Tatbikata tepki gösteren Rusya’nın Washington Büyükelçiliği ise şu mesajı yayımlıyor: “ABD ordusunu pervasızca kılıç şakırdatmaya son vermeye ve ülkelerinin karasularında kendi işleriyle ilgilenmeye çağırıyoruz. Karadeniz’de barış ve güvenlik için başkalarının müdahalesine ihtiyaç yok.”

Sonuç olarak ABD’nin Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’nın arasını açmaya yönelik NATO hamleleri, gittikçe önem kazanıyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Şubat 2021

1 Yorum

S-400 sorun değil, sonuçtur

Erdoğan’ın siyasi tarihi, aynı zamanda “u dönüşlerinin” tarihidir. En ünlü u dönüşlerinden biri, Libya konusundaydı. Önce “ne işi var NATO’nun Libya’da” diyerek müdahaleye karşı çıkmış; ardından da “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için oraya gitmelidir” diyerek müdahaleye katılmıştı!

Örneğin NATO’nun Türkiye’ye kuracağı füze kalkanı konusunda 15 Kasım 2010’da şöyle demişti: “Bu işin komutası kesinlikle bize verilmeli, aksi takdirde böyle bir şeyin kabulü mümkün değil.” Çok değil, bir hafta sonra, 22 Kasım 2010’da ise şöyle demişti: “Buranın komuta sisteminin tamamıyla NATO’da olması gerektiğini söyledik ve bunu savunduk.”

Girit modeli, hangarda tutma modelidir

Dolayısıyla Erdoğan’ın S-400 konusunda ani bir dönüş yapması, ne yazık ki olasılık dahilindedir. Hele de S-400’den önce, 2013’te Çin’le FD-2000 anlaşması yapıp, iki yıl ABD ve NATO’yla pazarlık yapıp caydıktan sonra…

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “Girit’teki S-300’lerde nasıl bir model kullanılıyorsa, biz de bunu müzakereye açacağız” demesi, işte o olasılığı artıran en yeni gelişme olarak önümüzde duruyor.

Çünkü “Girit modeli”, S-400’ü özetle hangarda tutma modelidir; arada açılıp atış tatbikatında kullanılması sistemi kullanmamaktan çok farklı değildir!

Çünkü S-400 hava savunma sistemi “erken ihbar ve komuta kontrol ağına bağlı” çalışmadıktan sonra etkin çalışmamış olacaktır. Çünkü hangarda duran bir hava savunma sistemi, gerçekte çalışmamış olacaktır.

1997’den 2013’e

Öte yandan Türkiye’nin Milli Savunma Bakanı’nın “Girit modeli” diyerek geri adım atması, Türkiye’nin Yunanistan’a attırdığı geri adımı bu kez kendisinin uygulamayı kabul etmesi demektir ve vahimdir!

Girit modelinin nereden çıktığını anımsayalım: Rumlar Kıbrıs’a yerleştirmek üzere 1997’de Rusya’dan S-300 almış; Türkiye çok sert tepki gösterip “vururuz” demişti. Rumlar Ankara’nın tepkisi üzerine S-300’leri elden çıkarmak ve Yunanistan’a vermek zorunda kalmıştı. Yunanistan da sistemi Girit’te hangara kapatmıştı.

Ne zaman ki Türkiye’nin 1997’deki kararlılığı AKP’nin dış politikası nedeniyle gevşedi ve sulandı; Yunanistan S-300’ü hangardan çıkarmaya başladı. Yunanistan 2013’ten itibaren, S-300’ü hem NATO hem de örneğin İsrail’le ikili tatbikatlarda, hangardan çıkarıp kullandı. (İsrail de böylece Suriye’deki S-300’leri aşabilmenin eğitimini yapmış oldu!)

ABD’yle pazarlık yanlışı

Hep söyledik, Erdoğan’ın dış politikası Yeni-Abdülhamitçiliktir. Erdoğan Rusya’yla anlaşarak kendisine bölgede alan açmak istiyor, bunu ABD’yle pazarlığında kullanmaya çalışıyor ve iki büyük kuvveti de AB’yle dengeleyebileceğini varsayıyordu.

Ne yazık ki S-400 için de aynısını yaptı, yapıyor. 2020 nisanında çalıştırılacağını ilan ettiği S-400’ü salgın “bahanesiyle” çalıştırmaması, pazarlığa dairdi. Bugün Girit modeli üzerinden ABD’ye müzakere çağrısı yapmaları da pazarlığa dairdir.

Açık ki S-400’ü ABD’den ciddi bir taviz koparmanın aracı olarak kullanmak istiyorlar. Ancak fena yanılıyorlar. Çünkü S-400, iddia edildiği gibi Türk-Amerikan ilişkilerinin en önemli sorunu değildir; gerçekte sorunların sonuçlarından biridir. O nedenle S-400 konusunda verilecek taviz, karşılığı alınacak bir taviz değil; köklü geri çekiliş olacaktır.

Tam da bu nedenle nisan ayından beri S-400’ün çalıştırmayı geciktirmenin, Türkiye’nin elindeki avantajı kaybetmesine neden olacağını yazdım. Daha Trump döneminde ya da en azından ABD seçim atmosferinde sistemin aktif hale getirilmesinde sayısız yarar olduğunu belirttim.

Ancak bunlar yapılmadı ve şimdi S-400’ü “tam performans çalıştırmamanın” karşılığında ABD’den bir şeyler koparabilmeyi umuyorlar. Ancak bu, tersine Rusya’yla da sorun demektir!

S-400 bağımsızlık konusudur

Hep söyledik: S-400’ü sadece bir füze savunma sistemi olarak görmek hatadır. S-400 füze savunma sistemi olmaktan öte bölge merkezli dış politika demektir, Türkiye-Rusya-İran işbirliği demektir, silah envanterini çeşitlendirerek tek bir yere bağımlılığı azaltmak demektir, ulusal füze savunma sistemi için bir ara aşama demektir. S-400 son tahlilde Atlantik’ten bağımsız hareket edip edememe demektir.

O nedenle S-400 pazarlık edilemez, ABD’yle müzakere edilemez!

Çin’in FD-2000’inden sonra Rusya’nın S-400’den de taviz vermek, vahim bir hata olur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Şubat 2021

1 Yorum

Daha uzun telgraf – 2

Atlantik Konseyi’nin yayımladığı Çin’i hedef alan ABD stratejisi önerisini incelemeyi bugün de sürdürüyoruz.

Raporun esas olarak ABD’ye, Çin ile ÇKP’yi, ÇKP ile Xi Jinping’i ayırarak, doğrudan Xi Jinping’i hedef alan bir strateji önerdiğini yeniden belirtelim.

Rapora göre Çin’in ABD stratejisi

Raporu hazırlayan isimsiz diplomat, Çin’in ABD’ye karşı çok başarılı bir strateji uyguladığını belirterek şu saptamaları sıralıyor:

1- Çin, ABD’yi teknolojik bir güç olarak geçmek ve böylece onu dünyanın baskın ekonomik gücü olarak yerinden etmek istiyor.

2- Çin, ABD’nin küresel finansal sistemi üzerindeki hakimiyetini ve ABD dolarının küresel rezerv para birimi statüsünü zayıflatmaya çalışıyor.

3- Çin, ABD ve müttefiklerini Tayvan, Güney Çin Denizi veya Doğu Çin Denizi üzerinde herhangi bir çatışmaya müdahaleden caydırmaya yetecek askeri üstünlüğe ulaşmaya çalışıyor.

4- Çin, ABD’nin güvenilirliğini ve nüfuzunu zayıflatarak, ABD’nin yanında yer alabilecek ülkeleri kendi yanına çekmeye çalışıyor.

5- Çin, Batı baskısını dengelemek için en değerli stratejik ortağı Rusya ile ilişkilerini derinleştiriyor.

6- Çin, Kuşak ve Yol Girişimini, gelecekteki Çin merkezli küresel düzenin temelini oluşturmak üzere şekillendiriyor.

7- Çin, uluslararası kurumlar içindeki etkisini sürekli artırmaya çalışıyor.

ABD’nin Çin stratejine karşı yapacakları

İsimsiz diplomat, raporunda, bunlara karşı ABD’nin yapması gerekenleri ise şöyle sıralıyor:

1- ABD ekonomik ve teknolojik üstünlüğü korumalı.

2- Doların küresel rezerv konumu korunmalı.

3- ABD, ezici konvansiyonel askeri caydırıcılığını sürdürmeli ve stratejik nükleer dengede kabul edilemez nitelikteki bir değişikliği mutlaka önlemeli.

4- Çin’in bölgesel genişlemesi, özellikle de Tayvan ile birleşmesi önlenmeli.

5- ABD, ittifaklarını ve ortaklıklarını pekiştirmeli ve genişletmeli.

6- Liberal uluslararası düzeni korumalı, bunun için gerekli reformları yapmalı.

Operasyonel stratejinin yedi entegre bileşeni

İsimsiz diplomat, ABD için önerdiği “operasyonel hale getirilmiş” stratejinin şu “yedi entegre bileşen”den oluşması gerektiğini savunuyor:

1- ABD uzun vadeli ulusal gücünün ekonomik, askeri, teknolojik ve insangücü temellerini yeniden inşa etmeli.

2- Çin’i caydıracak kırmızı çizgiler belirlenmeli.

3- Ulusal güvenlik çıkarları belirlenmeli.

4- Daha az kritik alanlar belirlenmeli.

5- İklim, salgın ve nükleer güvenlik gibi ortak konular, ABD’nin çıkarları dahilinde tanımlanmalı.

6- Çin rejimine karşı ideolojik savaş yürütülmeli.

7- ABD bu konularda Asyalı ve Avrupalı müttefikleriyle ayrıntılı anlaşmalı ve onları ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzeni ortak savunmaya yöneltmeli.

ABD’nin Çin stratejinin on ilkesi

“Daha uzun telgraf” raporuna göre ABD stratejisi, şu on ilke temelinde geliştirilmeli:

1- ABD stratejisi Amerikan gücünün dört temel direğine dayanmalı (ordu, dolar, teknoloji ve liberal değerler).

2- ABD stratejisi yerel ekonomik ve kurumsal zayıflıklarla ilgilenerek başlamalı.

3- ABD’nin Çin stratejisi hem ulusal değerlere hem de ulusal çıkarlara bağlı olmalı.

4- ABD stratejisi büyük müttefiklerle tam olarak koordine edilmeli ki Çin’e karşı ortak hareket edilebilsin.

5- ABD’nin Çin stratejisi, müttefiklerinin ve ortaklarının daha geniş siyasi ve ekonomik ihtiyaçlarını gözetmeli.

6- ABD istese de istemese de Rusya ile ilişkilerini yeniden dengelemeli.

7- ABD’nin Çin stratejisinin ana odağı, genel olarak yerel Çin siyasetinin iç fay hatlarına ve özellikle de Xi Jinping’in liderliğine yönelik olmalı.

8- ABD stratejisi, yenmek istediği Çin stratejisinin doğuştan gerçekçi doğasını asla unutmamalı.

9- ABD stratejisi, Çin’in şimdilik ABD’yle çatışma konusunda son derece endişeli olduğunu ancak önümüzdeki on yılda askeri denge değiştikçe bu tutumun değişeceğini anlamalı.

10Xi Jining’in düşüşüne katkıda bulunabilecek en büyük faktör ekonomik başarısızlıktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Şubat 2021

2 Yorum

Daha uzun telgraf – 1 ­

Geçen yüzyılın en önemli belgelerinden biri, Moskova’da diplomatik görev yapan George Kennan’ın yazdığı “uzun telgraf”tı. ABD, Kennan’ın bu raporunu temel alarak SSCB’yi çevreleme stratejisi oluşturmuş ve uygulamıştı. O nedenle Kennan Soğuk Savaş’ın mimarı diye anılmıştı.

Önümüzde bir rapor daha var, bunun adı ise “daha uzun telgraf”. Atlantik Konseyi tarafından yayımlandı ama imzasız. Muhtemel ki Çin’de görev yapmış bir ABD’li diplomat ya da yeni ABD yönetimi içinde kritik role sahip diplomat…

Ve rapora “daha uzun” telgraf denmesi de, ABD’nin Çin’le mücadele stratejisinin SSCB’yle mücadele stratejisinden çok daha zor olduğuna işaret etmek için büyük olasılıkla…

ÇKP’nin SSCB dersleri

Rapor, “ABD’nin 21. yüzyılda yüz yüze geldiği en önemli zorluğun devlet başkanı ve parti genel sekreteri Xi Jinping’in yönetiminde giderek ‘otoriterleşen’ Çin’in yükselişi” saptamasıyla başlıyor.

Peki ABD, yükselen bu Çin’e karşı ne yapmalı?

İsimsiz diplomat şunu belirtiyor: Kennan’ın raporu, esas olarak Sovyet modelinin kendi içindeki yapısal zayıflıklarının bir analiziydi. SSCB’nin en sonunda kendi çelişkilerinin ağırlığı altında çökeceği analitik sonucuna varıyordu. Çevreleme stratejisi, bu esasa dayanıyordu. Ancak bunu Çin’e uygulamak mümkün değil. Çünkü Çin Komünist Partisi (ÇKP) SSCB’de neyin yanlış gittiği üzerine çok iyi çalıştı ve önemli dersler çıkardı. O nedenle ABD stratejisinin -tıpkı SSCB stratejisinde olduğu gibi- Çin’in içeriden çökeceği varsayımına dayanarak hazırlanması, son derece tehlikeli olacaktı.

Peki bu durumda ABD stratejisi ne olmalı?

ÇKP’yi değil, Xi Jinping’i hedef almak

İsimsiz diplomat, Trump döneminde Çin alarmının verilmesinin, Çin’in “baş rakip” ilan edilerek bir strateji hazırlanmasının doğru ama yeteriz olduğunu savunuyor. Rapora göre o stratejinin sorunu, “doktrinsel bir tutum beyanı olması” ve “operasyonel hale getirilecek kapsamda olmaması” şeklinde değerlendiriliyor.

Ve isimsiz diplomat ABD’ye, Çin devletini, hatta ÇKP’yi bile hedef almamayı; yerine Xi Jinping ile onun birinci halkasını hedef almayı öneriyor!

ABD’nin bir dönem Çin halkı ile Çin devletini ayırmasını, sonrasında Trump döneminde Çin ile ÇKP’yi ayırmasını önemli buluyor ancak 91 milyon üyeli ÇKP’yi bile Xi Jinping ve onun birinci halkasından ayrı tutmayı öneriyor.

Özel sektör ÇKP kontrolünde

İsimsiz diplomatın birkaç önemli saptaması var:

1. Xi Jinping, Çin’i Marksizm-Leninizm’e geri döndürdü.

2. ÇKP Xi Jinping liderliğinde piyasa reformlarını durdurdu.

3. Özel sektör artık doğrudan ÇKP kontrolü altında.

4. Çin, Deng Xiaoping, Jiang Zemin ve Hu Jintao dönemlerinde statüko gücüydü; Xi Jinping döneminde revizyonist güç haline geldi.

İsimsiz diplomat bu saptamaları, ABD’nin neden doğrudan Çin’i hatta ÇKP’yi değil de, Xi Jinping ile birinci halkasını hedef alması gerektiğini anlatmak için yapıyor…

Zira isimsiz diplomat aynı zamanda Xi Jinping’in siyasi muhaliflerini etkisizleştirdiği, yolsuzlukla mücadele operasyonları üzerinden tasfiyeler yaptığı, özel sektörü baskı altında tuttuğu gibi iddialarını sıralayarak, bunlardan hareketle ABD’nin ÇKP’nin seçkinleri ile Xi Jinping arasındaki çıkar çatışmasından yararlanması gerektiğini söylüyor.

Çin’i 2013 öncesine döndürme hayali

Ve isimsiz diplomatın çizdiği sınır da şu: Çin’i 2013 öncesine döndürmek.

Raporda bunun gerekçesi de şöyle ifade ediliyor: ABD, Mao sonrası beş liderle de çalışabileceğini gösterdi. O nedenle ABD için Çin, Xi Jinping’in iktidara geldiği 2013 öncesinin statükosuna döndürülmeli.

Atlantik Konseyi’nin Çin’e karşı ABD stratejisi olarak önerdiği 85 sayfalık bu çok önemli raporu, bir sonraki yazımızda da incelemeyi sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Şubat 2021

2 Yorum

İlk Türk tankı

Em. Org. Ergin Saygun’un sosyal medyada paylaştığı o “ilk Türk tankı” fotoğrafı, ne kadar da çok şey anlatıyor. Şöyle demiş Saygun: “1942 yılında yapılmış ilk Türk tankı. Motoru Ford. Diğer tüm parçaları yerli. 1946 yılındaki Cumhuriyet Bayramı resmi geçidine katılmış.”

Peki sonra ne oldu? Türkiye neden tank üretemedi? 30’larda, 40’larda uçak ve tank üreten Türkiye’den bugünkü Türkiye’ye nasıl geldik? Yanıtı S-400 konusuna kadar uzanıyor…

Mühendisin işaret ettiği gerçek

Türkiye’nin Cumhuriyet’le birlikte başlattığı “milli sanayi” hamlesinin en önemli adımlarından biri, 1929’da Kırıkkale Çelik Fabrikası’nın temelini atmasıydı. 1932’de tamamlanan fabrikada uçak çeliğinden paslanmaz çeliğe kadar 150 çeşit çelik üretildi.

Çelik fabrikası olmasa tank da uçak da olmazdı. İlk Türk tankı, o çelik üreten fabrika açma anlayışının devamıydı. Türkiye’nin o “milli sanayi” hamlesine katılan mühendislerden Selahattin Şanbaşoğlu (1907-1995), ilk tankın yapılışını şöyle anlatmıştı:

“1940’ta, kendi girişimimizle tank yaptık. Bunun sadece Ford motoru dışarıdan geldi. Dizaynı bizimkilerindir. Tipi kendimize mahsustur. Kamil, Necati filan yaptılar. Zırh levhası, topu, paleti, aktarma organları hepsi bizim üretimimizdir. Bu tank, 1946’da Cumhuriyet Bayramı töreninde geçti.”

Peki sonra ne oldu? Yanıtını da veriyor Şanbaşoğlu: “Amerikan yardımı başlayınca hazırcılık ve kolaya kaçma başladı.”

İşin püf noktası tam da burasıdır!

S-400 ve F-35

Türkiye NATO üyeliğiyle kendi tankını, uçağını üreten bir ülke olmaktan çıktı ve adım adım başta ABD olmak üzere Alman, İngiliz, Fransız silahlarına mahkûm oldu!

Bu öyle bir mahkumiyetti ki, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında silah ambargosu uyguladıklarında milli savunmamız zaafa uğradı. İşi, sınır ötesi operasyonlarda, “benim sattığım tankı kullanamazsın” seviyesine kadar getirdiler.

İşte bugün de S-400 tartışması yaşıyoruz. Türkiye’ye “Rus S-400’ü kuramazsın yoksa ambargo uygularız” diyorlar…

Bu köşede çokça yazdım:

1. S-400, milli füze savunma sistemimizi oluşturmamızın bir aşaması olarak oldukça değerlidir. Kesinlikle S-400’den taviz verilmemeli, bu sistem kurulmalıdır.

2. ABD’nin S-400 nedeniyle Türkiye’yi F-35 programından çıkarması, fırsata çevrilecek bir krizdir. Türkiye ancak bu tür ambargolar sayesinde “milli silahlanmanın” önemini görmektedir. Bugün çok başarılı işlere imza atan Aselsan’ları, Havelsan’ları, Roketsan’ları ABD’nin Kıbrıs ambargosu nedeniyle kurmuştuk.

Batı ambargosu, Türkiye’yi yeniden tankını, uçağını üretebilen bir ülke olmaya zorlayacaktır.

Örtülü Batıcılık

Bu anlayışa, yani Cumhuriyet’in “milli sanayi” anlayışına dönmemizin önündeki en önemli engel, açık ve örtülü Batıcılıktır.

Örneğin “Atatürk de batıcıydı” diyerek Türkiye’nin ABD/NATO ilişkisini sürdürmesini savunurlar. Oysa Atatürk “muasır medeniyeti (çağdaş uygarlığı)” işaret etmişti. “Muasır medeniyet seviyesi” geniş tarih içerisinde dünya uygarlığına kim lokomotiflik yaptıysa, onun seviyesi olmuştu: Dün Batıydı, bugün adım adım ticaretin merkezi olarak yükselen Asya-Pasifik, dünya uygarlığının lokomotifliğini üstlenmeye hazırlanıyor.

Örneğin “Türkiye’nin ABD ve AB’den kopması savunuluyor” iddiasıyla Türkiye’nin ABD/NATO ilişkisini sürdürmesini isterler. Oysa “Türkiye ABD ve AB’den kopsun, diplomatik ilişkisini kessin, ticaret yapmasın” diyen yok. ABD’yle bağımlılık ilişkisine ve AB’yle “aday üyelik” aldatmacasına son verilmesini istemek, ABD ve AB’yle diplomatik ve ticari ilişkileri koparmak değil elbette.

Örneğin “Türkiye’nin ABD’ye bağımlı olması yerine Çin’e bağımlı olması savunuluyor” iddiasıyla, örtülü Batıcılık yaparlar. Oysa “tam bağımsız Türkiye” diyenler, Türkiye’nin herhangi bir bağımlılık ilişkisine tümden karşı çıkıyorlar.

Örneğin “ABD emperyalist de, Çin değil mi” diyerek Türkiye-Çin yakınlaşmasına itiraz ederler. Oysa ülkeler açısından temel soru şudur: Tehdit nereden geliyor? Bugün Türkiye’ye tehdit Çin ya da Rusya’dan değil, ABD’den geliyor.

Yeniden üretim

Tüm bunlar, açık ve örtülü Batıcılık argümanlarıdır ve o anlayışın Türkiye’yi getirdiği yer ortadadır.

Türkiye, II. Dünya Savaşından sonra “Küçük Amerika” olma hedefiyle ABD’ye bağımlı olmayı kabul ederek sadece tankını, uçağını değil, buğdayını, pamuğunu bile üretemez hale geldi. O süreç aydınlanma devrimini boğdu, ılımlı İslamcılığı iktidar yaptı. O süreç Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getirdi.

Yeniden üretebilmek, dışarıdan satın almaya mecbur kalmamak için önce bu bağımlılık ilişkisini koparıp atmamız gerekiyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Şubat 2021

5 Yorum

ABD-İran mücadelesi ve nükleer pazarlık

Obama döneminde ABD, İran’ı “uluslararası sistem içine çekerek sınırlandırma” politikası izlemişti. 2015’te BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ABD, Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere ile Almanya’nın İran’la imzaladığı nükleer anlaşma, işte o çizginin bir gereğiydi.

Trump farklı bir yol izlemeyi seçti. İran’ı “uluslararası sistem içine çekerek sınırlandırma” yerine, onu siyasi ve ekonomik olarak baskılayarak, hatta suikastlar düzenleyerek “terbiye” etme yolunu izledi. Arap-İsrail normalleşmesinden, İran’a karşı Arap NATO’su (Ortadoğu NATO’su) kurmaya uzanan pek çok Trump hamlesi, işte o çizginin gereğiydi.

Biden’ın, İran’la nükleer anlaşma imzalayan Obama’nın yardımcısı olması, Biden döneminin “III. Obama” dönemi olarak isimlendirilmesini ve İran’la anlaşmaya dönme beklentisini doğurdu. (Biden döneminin “III. Obama” döneminden ziyade “I. Harris” dönemi olması, çok daha olası.)

ABD lütfu değil, İran başarısı

Nitekim Biden döneminin ilk günlerinde yapılan kimi açıklamalar bu beklentiyi güçlendirdi. Örneğin ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Org. Kenneth McKenzie, Trump döneminin son günlerinde İran’la bir savaşın eşiğinden döndüklerini açıkladı; Biden’la bir “fırsat dönemine” girildiğini savundu. Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, “İran yeniden anlaşmaya uymayı kabul ederse biz de anlaşmaya döneceğiz” dedi. Örneğin Biden, İran ile nükleer anlaşmanın mimarlarından Robert Malley’i, İran Özel Temsilcisi olarak atadı.

Burada önemle belirtelim: Yeni ABD yönetiminin İran’la nükleer anlaşmaya dönme eğiliminde olması, bazı kesimlerce yorumlandığı gibi “Trump faşizminden Biden demokrasisine” geçişten kaynaklanan bir yumuşama değil, emperyalist ABD’nin hegemonyasının zayıflamasının ve İran’a diş geçirememesinin kaçınılmaz sonucudur.

Dolayısıyla yeniden nükleer anlaşma imzalanabilmesi olasılığını bir ABD lütfu olarak değil, bir İran başarısı olarak yorumlamak gerekir.

Anlaşmanın çerçevesi genişletme

Yeni/yeniden nükleer anlaşmanın önünde iki temel sorun var: Birincisi, anlaşmanın çerçevesi aynı mı olacak? İkincisi, anlaşmanın özneleri aynı mı kalacak?

Biden yönetiminin anlaşmaya dönebilmenin bir ön şartı olarak anlaşmanın çerçevesini genişletmeyi masaya getirebileceği görülüyor. Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki’nin şu sözleri, bu bağlamdaki ilk pazarlık olarak okunabilir: “Başkan Biden, ABD’nin diplomasi yoluyla nükleer kısıtlamaları genişletmesi ve uzatması, İran’ın balistik füze programı ve bölgesel faaliyetleri de dahil endişe konularına temas edilmesi gerektiğine inanıyor.” Unutulmasın: Trump yönetimi, Obama’nın imzaladığı nükleer anlaşmadan çekilirken, tam da bu konuları gerekçe göstermişti!

2015 anlaşmasının başarısında önemli rol oynayan Moskova, bu yaklaşıma karşı çıkıyor. Rusya’nın BM Daimi Temsilci Yardımcısı Dimitri Polyanski ülkesinin anlaşmanın kapsamının genişletilmesini desteklemediğini açıkladı.

Anlaşmanın öznelerini genişletme

İran’la yeni/yeniden nükleer anlaşmanın önündeki ikinci sorun ise anlaşmanın öznelerinin aynı kalıp kalmayacağı…

Atlantik cephesi içinde öznelerin artırılması görüşü olduğu anlaşılıyor. Örneğin Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’ın önerisi şöyle: “İran’la müzakereler oldukça katı olacak. Suudi Arabistan da dahil olmak üzere bölgedeki ortaklarımızı nükleer anlaşmaya dahil etmek gerekecek.

İran bu öneriye haklı olarak karşı çıktı. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatibzade’nin Macron’a yanıtı şöyleydi: “Nükleer anlaşma, BM Güvenlik Konseyi 2231 Sayılı Kararı’nca onaylanan çok taraflı bir uluslararası anlaşma, müzakere edilemez ve tarafları da açıkça belli ve değiştirilemez.

İlk çarpışma

Burada önemli bir durum, Trump’ın ABD’yi anlaşmadan çekmiş olmasının, anlaşmayı ortadan kaldırmadığı gerçeğidir. Anlaşma ABD’siz olarak hâlâ uygulamadadır.

İşte bu nedenle aslında mesele “yeni bir anlaşma” değildir, “mevcut anlaşmaya” ABD’nin dönüp dönmeyeceğidir. Haliyle Tahran’ın kendisine zemin alacağı gerçek budur.

Bu “nükleer pazarlığın” sonucu, ABD açısından sadece İran’la ilişkilerinin gidişatını değil, Biden dönemi boyunca ABD’nin Çin’le, Rusya’yla ve Türkiye’yle ilişkilerinin de gidişatını etkileyecek bir ilk “güç mücadelesi” olacaktır.

Yani ABD-İran nükleer pazarlığı, bölgesel ve küresel güç mücadeleleri içinde bir ilk çarpışma olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Şubat 2021

3 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: