Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Hint-Pasifik cepheleşmeleri

Çok sık vurguladığımız gibi, Hint-Pasifik bölgesi 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin ana güç mücadelesi alanı olacak. ABD’nin temel amacı, Çin’i kendi bölgesinde, müttefikleriyle birlikte çevreleyerek sıkıştırmak; Çin’in Avrupa ve Afrika’ya uzanan Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ni kesebilmek.

Beyaz Saray ve Pentagon’un son yıllardaki temel strateji belgeleri, hep bu hedef üzerine inşa edilmiş durumda. Biden’ın “müttefiklerle ilişkileri onarma” amacı bile, bu hedefin gereği. Zira Washington, Çin’i, hele de Çin-Rusya ikilisini kuşatabilmek için AB’ye ve Asya’daki bazı ülkelere çok ihtiyaç duyuyor. Öyle Avustralya, Japonya ve Güney Kore’yle de bu iş olmayacağından, stratejisine Hindistan’ı eklemlemeye çalışıyor. QUAD yani ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya’dan oluşan dörtlü ittifakın esas amacı buydu.

AUKUS, ABD-AB ittifakını torpilledi

ABD son olarak İngiltere ve Avustralya’yla bölgede AUKUS ittifakını kurdu. Önceki yazımızda incelediğimiz gibi bu yeni “müttefik organizasyonu” ise daha baştan bir başka “müttefik organizasyonunda” önemli hasar oluşturdu. Fransa, AUKUS nedeniyle Avustralya’yla yaptığı denizaltı satış anlaşmasının iptal olmasına çok sert tepki gösterdi. Olayı “ihanet” diye yorumladı, Washington ve Canberra büyükelçilerini çekti, AB’den ayrılan İngiltere’yi “kürkçü dükkanına (ABD’ye)” dönmekle suçladı.

Elbette bu çatışmanın tetiklenmesini sağlayan 40 milyar dolarlık bir anlaşmanın iptaliydi ama aslında Fransa’yla ABD, AB’nin stratejik özerklik kazanması ve bir AB ordusu kurulması gerektiği konularında, son yıllarda sık sık karşı karşıya geliyorlar.

Çin’in ŞİÖ’yü Asya’ya genişletme başarısı

ABD, AUKUS’la Çin’e karşı hamle yaparken, Çin’den de ABD’ye karşı hamle geldi. Çin’in Rusya’yla birlikte liderlik ettiği Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), İran’ı da örgüte üye yaptı.

26 Nisan 1996’da esas olarak terör ve ayrılıkçılığa karşı Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan’ın katılımıyla Şanghay Beşlisi olarak kurulan örgüt, bugün 9 üye, 3 gözlemci ve 6 diyalog ortağıyla Asya’nın neredeyse tamamına genişlemiş durumda.

Türkiye’nin 2007 yılında ŞİÖ’ye üye olma isteğini Rusya ve Kazakistan’a ilettiğini, 2011’de resmi müracaat yaptığını, 2012’de diyalog ortağı olduğunu anımsatalım.

Hindistan’ı kazanma mücadelesi

ŞİÖ artık Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Pakistan, Hindistan ve İran’da oluşan çok büyük bir örgüt.

Burada kritik önemde üyenin Hindistan olduğunu önemle vurgulayalım. Zira ABD, sırf Hindistan’ı kendi stratejisine eklemleyebilmek için Asya-Pasifik stratejisini Hint-Pasifik stratejisi diye güncellemiş, bu ülkenin Çin’le olan sorunlarını kullanmaya çalışmış ve yukarıda da belirttiğimiz gibi QUAD’a dahil etmişti.

Ancak Rusya’nın Hindistan’la ilişkisi, ABD’nin girişimini dengeledi ve bu ülkenin, Çin’in arkaladığı Pakistan’la birlikte ŞİÖ’ye üyeliğini getirdi. Böylece Pekin ve Moskova, Asya’daki önemli bir sorunun tarafları olan Hindistan ile Pakistan’ı aynı örgütte buluşturdu.

Afganistan’a ‘kapsayıcı hükümet’ çağrısı

ŞİÖ’nün son toplantısının gündem konularının başında Afganistan geliyordu. ŞİÖ’nün gözlemci üyesi de olan Afganistan’daki yeni durum, örgütün çok hassas olduğu bir konu.

ŞİÖ, kabul ettiği Duşenbe Deklarasyonu’nda bu konuda şu mesajı verdi: “Üye ülkeler, Afgan toplumundaki tüm etnik, dini ve siyasi grupların katılımıyla Afganistan’da kapsayıcı hükümetin oluşturulmasının gerektiğine inanıyor.”

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping de Afganistan’daki tüm ilgili taraflara “terörü yok etme” çağrısı yaptı.

Yeni dönem

Özetle Hint-Pasifik bölgesinde, güç mücadelesinin cepheleşmeleri sürüyor ve herkes kendi cephesini sağlamlaştırmaya çalışıyor.

Gidişatın yönünü ise ŞİÖ’nün yeni üyesi İran’ın yeni cumhurbaşkanı İbrahim Reisi özetledi: “Dünya yeni bir döneme girdi. Hegemonya ve tek taraflılık ortadan kalkıyor. Uluslararası sistemdeki güç bağımsız devletler lehine değişiyor” (AA, 17.9.2021).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Eylül 2021

1 Yorum

Çin’e karşı AUKUS, ABD-Fransa ilişkisini vurdu

ABD Başkanı Joe Biden, İngiltere Başbakanı Boris Johnson ve Avustralya Başbakanı Scott Morrison, yayımladıkları ortak bildiriyle, AUKUS isimli yeni bir güvenlik ortaklığı başlattıklarını duyurdular (15.9.2021).

Üç ülkenin adlarının kısaltması olan AUKUS’un temel hedefi şu: Savunma alanında ileri teknoloji paylaşımı yaparak Avustralya Kraliyet Donanmasını güçlendirmek, bu ülkeyi nükleer denizaltılarla donatarak Hint-Pasifik bölgesinde devriye yapmasını sağlamak…

Çin’den silahlanma uyarısı

Hint-Pasifik stratejisi, ABD’nin Çin’i bölgesine hapsetmek için Hindistan’dan Japonya’ya uzanan genişlikteki alana müttefikleriyle birlikte egemen olma projesidir.

ABD bu amaçla uzun bir süredir “müttefik organizasyonu” yapıyor. Örneğin QUAD yani ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya’nın dörtlü ittifakı bunlardan biri. Şimdi AUKUS da buna eklenmiş oldu. Sahada da buna paralel gelişmeler yaşanıyor. İngiltere’nin HMS Queen Elizabeth uçak gemisi, geçen hafta Hint-Pasifik bölgesine konuşlandırılmıştı.

Çin, kendisini doğrudan hedef alan bu askeri girişimlere karşı oldukça hassas ve ilk günden AUKUS’u uyardı: Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Zhao Lijian, üç ülkenin bölgesel barış ve istikrara ciddi şekilde zarar verdiğini, silahlanma yarışını yoğunlaştırdığını ve uluslararası nükleer silahların yayılmasını önleme çabalarına zarar verdiğini söyledi.

Fransa: ‘Sırtımızdan bıçaklandık’

Fakat AUKUS’a karşı asıl tepkiyi gösteren ise Fransa oldu. Zira bu ortaklık ile Fransa’nın Avustralya’yla yapmış olduğu ve oldukça büyük hacimdeki denizaltı anlaşması iptal edilmiş oldu!

Fransa, Avustralya ile 2015 yılında 40 milyar dolarlık Taarruz Denizaltı Programı imzalamıştı. AUKUS nedeniyle iptal olan bu program, Fransa için özetle Avustralya’ya nükleer denizaltıları kendileri yerine ABD’nin satması anlamına geliyor.

Paris bu duruma oldukça kızgın. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, olayı “Sırtımızdan bıçaklandık” diye yorumladı ve Avustralya’nın güvene ihanet ettiğini savundu. Fransa Savunma Bakanı Florence Parly de anlaşmanın “işbirliği ruhuna aykırı” olduğunu açıkladı.

Öte yandan Fransa’nın Washington Büyükelçiliği, ABD’nin bağımsızlık savaşında Fransa’nın desteğiyle İngiltere’ye karşı kazandığı Chesapeake Muhaberebesi’nin 240. yıldönümü nedeniyle düzenlenecek ABD-Fransa dostluk galasını iptal ettiğini ilan etti.

AB ordusu arayışı

ABD Dışişleri Bakanı Blinken, Fransa’nın tepkisini bu ülkenin ABD’nin “hayati ortağı” olduğunu söyleyerek yatıştırmaya çalıştı. Ancak 40 milyar dolarlık satışın iptali, bir süredir Washington’a karşı AB içinde “stratejik özerklik” savunan Paris’i, daha da ileri adımlar atmaya götürebilir.

Zira Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözleriyle başlayan tartışma, esas olarak Avrupa’da Paris’in başını çektiği “Avrupa ordusu” kurma hedefinin bir parçasıydı.

AB yetkilileri özellikle Afganistan tahliyelerindeki başarısızlık sonrasında bu konuyu yeninden gündeme getirdi. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, bu amaçla “Avrupa İlk Giriş Gücü” oluşturulmasını önerdi (30.8.2021). Dahası AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Macron’la bir zirve düzenleyeceklerini, ihtiyacın artık “AB Savunma Birliği” olduğunu ilan etti (16.9.2021).

Atlantik restorasyonunun zorluğu

Özetle, ABD Çin’e karşı bir müttefik organizasyonu yaparken, bir başka müttefik organizasyonunda hasar yaratmış oluyor.

Bugünden yarına AB’nin elbette “büyük bir ordu” oluşturma şansı yok ama bunun olasılığı, dahası AB’nin ABD’den “stratejik özerklik” ilan etme çabaları, Washington’u endişelendiriyor. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Borrell’e karşı yaptığı “AB ordusu NATO’yu zayıflatır, hatta Avrupa’yı böler” tehdidi, aslında doğrudan ABD’nin endişesini dile getiriyordu (6.9.2021).

Sonuç olarak Biden’in Trump’tan farklı olarak “geleneksel müttefiklerle ilişkileri restore etme” hedefi, pek de başarılı ilerlemiyor. Tersine ABD’nin Afganistan’dan çıkışı, hegemonyasındaki zayıflamayla paralel olarak, ABD’nin müttefiklerine liderlik edebilme kapasitesini sorgular hale gelmiş durumda.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Eylül 2021

1 Yorum

İdlib düğümünün artan maliyeti

Çözülemeyen “İdlib düğümü”, sadece Türkiye açısından değil, Türkiye-Rusya ilişkileri açısından da gittikçe büyüyen ve maliyet potansiyeli artan bir soruna dönüşüyor…

Dahası, önceki pek çok “İdlib düğümü” konulu yazılarımızda belirttiğimiz gibi, “İdlib düğümü çözülmedikçe, Suriye sorunu siyasi çözüme taşınamıyor.

Bu da en çok ABD’nin işine geliyor. Zira Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov’un önceki gün belirttiği gibi, “ABD’nin cephaneliklerinde fiilen Suriye’yi bölme senaryosu hâlâ var.”

Sıcak 10 gün

Son 10 günde İdlib merkezli yaşananlar dikkat çekici:

– Hamza Tümeni, Mutasım Tümeni, Sultan Süleyman Şah Tümeni, 20. Tümen ve Kuzey Şahinleri Tugayı Suriye Kurtuluş Cephesi adı altında bir törenle birleşti. Törene Ankara’nın kurduğu ve desteklediği “Geçici Suriye Hükümeti”nin savunma bakan yardımcısı katıldı. Suriye Kurtuluş Cephesi’ne genel komutan seçilen Mutasım Abbas, Türk askerinin bulunduğu “kurtarılmış bölgelerde” görev yapacaklarını açıkladı.

– Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “Suriye Geçici Hükümeti Başbakanı”nı bakanlıkta ağırladı, poz verdi, Ankara’nın tam destek mesajını açıkladı.

– Rusya hava kuvvetlerinin terör örgütlerini hedef alan hava operasyonları arttı.

– Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov Türkiye’yi, Milli Savunma Bakanı Akar da Rusya’yı, karşılıklı olarak mutabakata uymamakla suçladı.

– İdlib’de 3 askerimiz şehit oldu. Ankara fail konusunda resmi bir açıklama yapmadı, saldırıyı cihatçı bir grup üstlendi.

Putin ve Esad’ın Moskova’da gece yarısı görüşmesinden “Türkiye’nin silahlı varlığına itiraz” mesajı çıktı.

Suriye’de ABD’yle işbirliği arayanlar

Yani tam da ABD’nin elini ovuşturarak izlediği bir tablo yaşandı son 10 günde…

Zira ABD en başında beri İdlib’i, Türk-Rus ilişkilerini bozma potansiyeli taşıyan yer olarak görüyor. Anımsayın, “İdlib düğümü”nün yine Türkiye-Rusya ilişkilerini tehdit ettiği günlerde, 11 Şubat 2020’de ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Ankara’ya gelmiş ve “Rusya-Suriye cephesine karşı AKP hükümetine destek” ilan etmişti!

Tam da bu günlerde Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ABD’ye yaptığı işbirliği çağrısı dikkat çekiyor: “Eğer ABD Ortadoğu coğrafyasında bulunacaksa Türkiye ile işbirliği yapması lazım. ABD’nin bölgede işbirliği yapacağı ülke biziz” (Hürriyet, 12.9.2021).

Yine Akar’a paralel olarak Erdoğan’ın bazı danışmanlarının AK-Medya’da “ABD ilişkileri düzeltmek istiyorsa, işe Suriye’den başlamalı” temalı yazılar yazmaları da önemle not edilmeli.

Suriye ordusu İdlib’e

Kısacası, iki yıldır çözülmeyi bekleyen “İdlib düğümü” çözülmedikçe ve düğümlü kaldıkça; birincisi Suriye sorunu siyasi çözüm aşamasına taşınamıyor, ikincisi Türkiye-Rusya ilişkilerinde sorunlar oluşturuyor, üçüncüsü ABD’ye bu düğüm üzerinden Türk-Rus işbirliğini  sabote edebilme fırsatı veriyor, dördüncüsü Türkiye’deki Amerikancıların ABD ile işbirliğini savunmalarının zemini güçleniyor, beşincisi cihatçı tehdidini diri tutuyor, altıncısı Suriye ordusunun Suriye’nin kuzeydoğusunu terörden temizleme planlarını öteliyor, yedincisi Ankara-Şam ilişkilerinin normalleşme olasılığının önünde çakılı kazık gibi duruyor, sekizincisi Türk askerinin varlığını tartışmalı hale getiriyor, dokuzuncusu Mehmetçik kaybı olasılığını artırıyor…

İdlib’in Suriye ordusunun kontrolüne girmesi Türkiye için de en iyi çözümdür. İdlib’i, Afrin’i elde tutabilmenin şartı gören jeopolitikçi anlayış sürdürülemez. İdlib’i Halep’e sıçrama tahtası görmek zaten hayaldi.

Sonuç olarak Suriye’nin siyasal birliği ve toprak bütünlüğünün yalnız kâğıt üzerinde değil, sahada da savunulması ve uygulamaya geçilmesi gereken bir dönemdeyiz.

Türkiye’nin Suriye politikası, artık temelden değiştirilmelidir. AKP iktidarının bu değişimi yapmayacağı bütün pratikleriyle ortadadır. Erken seçim, sırf bu nedenle bile Türkiye’nin ihtiyacıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Eylül 2021

1 Yorum

Amerikancıların aradığı Amerika

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Sedat Ergin’le söyleşisinde “Amerika, Amerika gibi hareket etmeli” diyor. Yani Akar, bugünkünü değil, dünkü Amerika’yı arıyor.

Peki Amerika Akar’ların istediği gibi, eski Amerika gibi hareket edebilir mi?

ABD’yle işbirliği hevesi

Önce iki gün süren Sedat Ergin’in söyleşisinde, Akar’ın verdiği iki temel mesaja bakalım:

1) Akar, ABD ve NATO’nun Afganistan işgalinin sürmesinden yana: “NATO içinde yapılan görüşmelerde pek çok müttefik çekilmenin çok erken olduğunu, askeri, siyasi açıdan büyük sorunlara yol açacağını açıkça söyledi. Biz de aynı yöndeki değerlendirmelerimizi söyledik. Sonuç alınmadan çıkılmaması gerekirdi” (Hürriyet, 11.9.2021).

2) Akar, aslında ABD’nin Ortadoğu’dan da çekilmesinden yana değil ve kalmasının yolunun kendileriyle işbirliğinden geçtiğini savunuyor: “Eğer ABD Ortadoğu coğrafyasında bulunacaksa Türkiye ile işbirliği yapması lazım. ABD’nin bölgede işbirliği yapacağı ülke biziz” (Hürriyet, 12.9.2021).

İki sorunda ‘esneyebiliriz’ mesajı

ABD’yle işbirliği isteyen Akar, şu iki mesajıyla da Ankara-Washington hattında soruna dönüşen konularda esneyebileceklerinin işaretini veriyor:

1) “Biz ABD ile S-400 ya da F-35 meselelerini bir şekilde çözebiliriz” (Hürriyet, 12.9.2021).

2) “‘YPG ile taktik nedenlerle bir ittifak kurmak zorundaydık’ derseniz, bunu olumlu karşılamasak bile anlayabiliriz” (Hürriyet, 12.9.2021).

Daha önce S-400 konusunda Girit Modeli’ni gündeme getiren Akar, şimdi buna ek olarak YPG konusunda da “taktik işbirliği olmasını kabul ederiz” geri noktasına çekilmiş oldu!

Bush’un Amerika’sını arıyorlar

Türkiye’nin Milli Savunma Bakanı’nın, Türkiye’ye yönelik esas tehditlerin ABD’den geldiği şartlarda, ABD’nin işbirliği yapabileceği tek kuvvetin kendileri olduğunu dile getirebilmesi, ülkemizin güvenlik stratejisi açısından vahimdir.

Dahası, Akar’ın “Amerika, Amerika gibi hareket etmeli” isteği de, ABD’nin Bush dönemi politikalarını araması demektir.

Bugünkü Amerika’yı değil, Bush dönemindeki Amerika’yı aramaktadırlar. Afganistan’dan ve Ortadoğu’dan çekilen değil, bölgeyi işgal eden Amerika’yı istemektedirler. Geçen yüzyıldaki Amerika’yı, Kore’yi, Vietnam’ı, Yugoslavya’yı parçalayan Amerika’yı özlemektedirler.

Evet, aradıkları Bush dönemi Amerika’sıdır, zira Obama dönemi Amerika’sını bile yeterli görmemektedirler. Anımsayın, Obama Suriye’ye füze attığında, “yetmez ama evet” demiş, Amerika’nın Suriye’yi işgal etmesini savunmuşlardı!

ABD’yle işbirliği Astana’yı dağıtır

Ortada bütünlüklü bir strateji olmadığının, Neo-Abdülhamitçi politikalarla büyük güçler arasında denge aramaya çalıştıklarının, ama denge kurabilmek için de bol bol taviz vermek zorunda kaldıklarının resmidir bu açıklamalar…

Açıkça belirtelim:

1) Bugün Ortadoğu’da ABD’yle işbirliği yapmak, Türkiye’nin kendisini hedef alan asıl kuvvete teslim olması demektir.

2) Bugün Ortadoğu’da ABD’yle işbirliği yapmak, Türkiye’nin Rusya’yla, Suriye başta bölgede yaptığı işbirliğini baltalamak ve kazanımları kaybetmek demektir.

3) Bugün Ortadoğu’da ABD’yle işbirliği yapmak, Türkiye’nin Rusya ve İran’la oluşturduğu ve bölgesel sorunların çözümünde çok yararlı bir platform olduğunu gördüğü Astana Platformu’nu dağıtması demektir.

AKP’nin iktidarda kalabilme sorunu

Akar’ların aradıkları eski Amerika’yı bulma şansları var mı peki?

O Amerika yok artık: Öyle 200 bin askerle Irak’ı, 160 bin askerle Afganistan’ı işgal eden, küstahça haritaları yeniden çizmeye soyunabilen bir Amerika yok artık.

Fakat, kışkırtıcı faaliyetler, sabotajlar ve özel savaş için “60 bin kişilik özel ordu”su olan bir Amerika var hâlâ elbette.

Ancak o Amerika’nın ise AKP’nin iktidarını koruyabilmesine ilaç olabilmesi pek mümkün görünmüyor.

Kısacası aradığınız Amerika’ya şu anda ulaşılamamaktadır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Eylül 2021

2 Yorum

Taliban’a dost, Esad’a düşman!

AKP hükümetinin Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) normalleşme hamleleri, bir dış politika değişikliği ya da İhvan merkezli anlayışı terk etme girişimi değildir.

Tamamen AKP iktidarının sıkışmışlığına çare arama manevrasıdır.

BAE’yle normalleşme

AKP’nin BAE’yle normalleşme hamlesinin temel hedefi şudur: İktidar MB rezervini eritti, ekonomi büyük sıkıntıda, bu şartlarda gireceği bir seçim mağlubiyet olacak. Saray o nedenle para arıyor. BAE ve Körfez sermayesini çağırıyor.

Bu amaçla; 15 Temmuz’un arkasında olduğunu, Libya’da Türk askerlerinin şehit edilmesinde rolü olduğunu, Türkiye’ye karşı bölgede her kötülüğün finansörü olduğunu savundukları BAE’yle, hiçbir şey olmamış gibi, yatırım görüşmesi yapabildiler.

Türkiye’yi bir şirket gibi yönetme hevesinin geldiği yer, ilkelerin 24 saatte 180 derece tersyüz edilebilmesi oldu.

Mısır’la normalleşme

AKP’nin Mısır’la normalleşme hamlesinin ise iki hedefi var:

1) AKP’nin Doğu Akdeniz politikasını “müttefiksiz” sürdürebilmesi, Suriye düşmanlığı ve Mısır’la küslük içinde daha ileri hamleler yapabilmesi mümkün değildi. Nitekim ABD ve AB baskısıyla geri adım attı, sondaj gemimizi körfeze demirledi, Mavi Vatan söylemlerini rafa kaldırdı. Şimdi Mısır’la normalleşmeye çalışarak bu sıkışmışlık içinde nefes almaya çalışmaktalar.

2) İhvan konusu Mısır-Suudi Arabistan-BAE ile Türkiye-Katar cepheleşmesi doğurmuştu. Son iki yıldır Katar adım adım hepsiyle ilişkisini normalleştirdi ve AKP yalnız kaldı. Şimdi Körfez sermayesine ihtiyacı olan AKP’nin para akışını kolaylaştırabilmesi için o cepheyle, özellikle Mısır’la normalleşmesi gerekiyor.

Taliban’la normalleşme

AKP hükümetinin Taliban konusundaki görüşü net zaten. Erdoğan’ın “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok” (20.7.2021) demesi, salt Biden’la yaptığı “havalimanı bekçiliğini” Taliban nezdinde garanti edebilmek için söylenmiş bir iyi niyet ifadesi değildi.

Buna rağmen Taliban hükümetini tanıma noktasında ileri adımlar atamamaları ise ABD ve AB’nin mevcut politikaları nedeniyledir. Zira Washington ve Brüksel, aslında er geç tanıyacakları Taliban’ı, şimdilik hem Doha anlaşmasına uyumlu olmaya zorlamak, hem de daha baştan uluslararası baskı altında tutabilmek için ağırdan alıyorlar. Taliban’ı tanımayı, sözlere değil icraatlara bağlayan bir denklem kuruyorlar. Ve bunu da “tanıma yok, iletişim var” diye formüle ediyorlar.

Haliyle Ankara da buna uygun olarak bekleme çizgisine girmiş durumda. Nitekim Türkiye’nin BM Daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu, BM Güvenlik Konseyi’nin Afganistan oturumunda o çizgiyi sergiledi: “Kademeli angajmanın doğru bir yaklaşım olduğuna inanıyoruz. Verdikleri sözleri yerine getirip getirmeyeceklerini görmek için onlarla iletişim kurmamız gerek” (10.09.2021).

Esad’a düşmanlığa devam!

Özetle AKP iktidarı, “darbeci” dediği ve diplomatik ilişkileri kestiği Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’yle normalleşiyor; 15 Temmuz’un finansörü dediği Birleşik Arap Emirlikleri Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed el Nahyan ile normalleşiyor; Taliban’la zaten “inanç bakımından ters bir yan yok”, ABD ve AB’nin adımlarına göre dostluk da kuracak.

Ancak… AKP iktidarının Esad yönetimine düşmanlığı sürüyor!

Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Suriye’nin yasal ve meşru hükümetini değil, Türkiye’de kurdukları sözde “Suriye hükümeti”ni desteklemeyi sürdürüyor.

Çavuşoğlu, “Suriye Ulusal Koalisyonu Başkanlığına seçilen Salem Al-Meslet, Suriye Müzakere Komisyonu Başkanı Annas Abdeh ve Suriye Geçici Hükümeti Başbakanı Abdurrahman Mustafa’yla görüştük” diyerek 9 Eylül 2021 günü poz veriyor. ÇavuşoğluSuriye halkının meşru temsilcisi olan Koalisyon’a ve Geçici Hükümet’e desteğimiz tam” diyerek mesaj yayınlıyor.

Yanlıştan dönen Şam’a yönelir

Mısır ve BAE normalleşmelerine bakarak AKP’nin bir yanlıştan dönmeye başladığını sananlar yanılır. AKP yanlıştan dönmüyor, sıkıştığı için taktik manevra yapıyor.

Çünkü yanlıştan dönenin ilk normalleşme adımı atacağı adres Şam’dır!

Çünkü Ankara-Şam anlaşması, bütün dış politika sorunlarının çözümünün giriş kapısıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Eylül 2021

4 Yorum

Laikliği savunabilme sorunu

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın şu bir haftalık icraatı, bunun AKP iktidarının “laikliği biraz daha aşındırma” operasyonu olduğunu ortaya koymaktadır:

– Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarının yeni yerleşkesinin temel atma töreninde Erdoğan ile dua.

– Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki 30 Ağustos törenlerinde protokolde 52. sıradan 12. Sıraya çıkarak, Genelkurmay Başkanının önüne geçirilmesi.

– Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademi Merkezi’nin açılışında ve ardından da akademi öğrencilerinin mezuniyet töreninde Erdoğan ile dua.

– “Sosyal medya yasasının çıkması zorunluluktur” açıklaması.

– “İnanç insan ile Allah arasında olsun, ticarete, siyasete, yargıya yansımasın diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar” demesi.

AKP’nin ‘laikliği tırpanlama’ operasyonu

Bunların tamamı laikliğe ve anayasaya aykırı faaliyetlerdir.

Ancak Diyanet İşleri Başkanı’nın anayasaya aykırı bu eylemlerinin asıl sahibi Cumhurbaşkanıdır ve 20 yıldır olduğu gibi adım adım “laikliği tırpanlama” operasyonu kapsamında sergilenmektedir.

20 yıldır AKP iktidarı siyasal iklime göre bazen “iki ileri bir geri” yaparak, bazen hiç geri adım atmadan “bir ileri” adım atarak laikliği aşındırıyor. Ayasofya’nın açılışıyla da bu süreci hızlandırma kararı aldıkları görülüyor.

Nasılsa karşılarında bu sürece olması gerektiği ölçüde itiraz edecek bir muhalefet yok! Ne yazık ki laikliği savunması gereken siyasal partilerin bazıları “Diyanet İşleri Başkanı her vatandaş gibi bir yasa çıkması konusunda görüş bildirebilir” diyerek, bazıları da “aman bize dinsiz derler” endişesiyle laikliğin budanmasını izlemektedir.

Oysa siyasal partiler bu aymazlıktayken, tersine halk nezdinde laikliğin ne kadar önemli olduğu, her yıl, her ay, her gün biraz daha iyi anlaşılmaktadır. Zira halk, Suriye’yi, Afganistan’ı, Libya’yı görüyor ve laikliğin nasıl da birleştirici olduğunu deneyimliyor…

Laiklik karşıtlarıyla ‘yarım mücadele’ olmaz

20 yılın ardından ortaya çıkan “laikliği savunma” ya da “laiklik karşıtlarıyla mücadele” sorununu iki düzlemde özetleyelim:

Devlet düzleminde: Laiklik öylesine hayati bir konudur ki, bu konuda yarım mücadele olmaz. Ya tam mücadele olur, ya da yenilgi… İşte Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi “laiklik karşıtı odak” olarak saptaması ama gereğini yapamaması o yarım mücadeleye tipik örnektir. AKP’yi kapatamayan Anayasa Mahkemesi, artık AKP-MHP ikilisinin “Anayasa Mahkemesi kapatılsın” tehdidi altındadır.

Siyasal partiler düzleminde: Laiklik, ya cesaretle ve kararlılıkla savunulur ya da laiklik karşıtlarına teslim olunur; arası yoktur. Arası, laikliğin adım adım aşındırılmasını izlemektir. “Bize dinsiz derler” diyerek, “türban sorununu ben çözerim” diyerek, “laikliğin tehlikede olduğunu düşünmüyorum” diyerek gelinen nokta ortadadır.

20 yıldır AKP iktidardadır, 20 yıldır laikliği tırpanlamaktadır ve “aman bize dinsiz denmesin” diyenler iktidar olamamıştır. (Gerçekte muhafazakâr oyların bir bölümü bile laikliğin aşındırılmasından rahatsızdır; yani laikliği kararlı savunmak o muhafazakârı da kazanacaktır.)

Ekmeği, havayı ve suyu savunur gibi

“Aman bir şey yapılmasıncılar” yine sahnede bugünlerde. 20 yıldır “aman durun” diyorlar; “AKP kendiliğinden düşecek, eylem yapmayalım, sokağa çıkmayalım, miting yapmayalım” diyorlar; “AKP ekonomi nedeniyle zaten gidici, hiç laiklik gibi konulara girerek muhafazakâr tabanı AKP’ye teslim etmeyelim” diyorlar!

Bu “aman bir şey yapılmasıncılar” nedeniyle, AKP de bir güzel cumhuriyetle hesaplaşıyor ve laikliği tırpanlıyor. “Aman bir şey yapılmasıncılar” ise ne iktidar oluyor, ne de ders alıyor. Her seçim sürecinde yine “aman bir şey yapılmasın” demeye devam ediyor. Sonuç olarak, bu döngü AKP’yi iktidarda tutmaya devam ediyor.

20 yılın alınması gereken en önemli dersidir: AKP’ye karşı kararlı bir laiklik mücadelesi vermeyenin iktidar olabilme şansı da yok; Cumhuriyet’i koruyabilme olasılığı da yok!

Cumhuriyet ve laiklik, program ve tüzüklere yazarak ve önemli günlerde anarak değil; ekmeği, havayı ve suyu savunur gibi, yani hücrelerinin yaşayabilmesi için gerekli olana yaşamın pahasına sahip çıkarak savunulur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Eylül 2021

2 Yorum

Kissinger’in Afganistan öngörüsü

ABD’nin Afganistan’da “yeni bir oyun kurmak” üzere, Taliban’la anlaşarak, bir planın gereği olarak çekildiğini savunanların azımsanmayacak oranda olduğunu görüyorum.

Bunun doğru olmadığını, ABD’nin 10 yıl önce yenilgiyi görerek çıkma adımları attığını, çekilme kararının Obama döneminde ilan edildiğini, Trump’ın Taliban’la imzaladığı anlaşmanın “yeni oyun kurma anlaşması” olmadığını, her savaşın nihayetinde bir anlaşmayla bitmek zorunda olduğunu zaten bu köşede yazdık.

Tabloyu resmedebilmek için, bugün de ABD’nin en önemli strateji ustasının değerlendirmelerine bakacağız…

‘ABD geri çekildi’

Henry Kissinger, sadece ABD Dışişleri Bakanı ya da Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak değil, Zbigniew Brzezinski ile birlikte ABD’nin son 70 yılına damga vuran stratejilerdeki rolü nedeniyle çok önemli bir isimdir.

Kissinger’ın ünlü Dünya Düzeni kitabı, ABD’nin Irak ve Afganistan yenilgilerini saptayan ve kötü gidişata çözüm arayan bir kitaptır.

Orada şöyle der Kissinger: “Vietnam’dan alınan derslere ilişkin acı verici tartışmadan 30 yıl sonra, Afganistan ve Irak’taki savaşlarla, aynı derecede şiddetli ikilemler yeniden ortaya çıktı. Her iki çatışmanın da kökenleri uluslararası düzenin bozulmasına dayanıyordu. ABD açısından, ikisi de geri çekilmeyle sonuçlandı.

Kissinger ABD’nin bu geri çekilmesini şu anda değil, 7 yıl önce, 2014’te saptıyor! Yani öyle iddia edildiği gibi Biden’ın “yeni oyun kurmak” üzere Taliban’la anlaşarak çekildiği gibi bir durum yok. Kissinger’ın da daha 2014’te saptadığı gibi, ABD geri çekiliyordu…

Öyle olduğu için de ABD’nin asker çekme kararı daha Obama döneminde, 2015’te alındı, Trump döneminde de parça parça uygulandı. Biden’ın görevi ise kalan 2500 askeri de tamamen çekmekten ibaretti.

ABD Roma’nın kaderini paylaşacak

Yine Zbigniew Brzezinski de Stratejik Vizyon- Amerika ve Küresel Güç Buhranı kitabında, güç kaybını ve geri çekilme sürecini inceler. Öyle ki kitabındaki bölümlerden birinin başlığı “Amerikan Rüyasının Sönmesi”dir ve Brzezinski tabloyu şöyle özetler: “Çok fazla ve giderek büyüyen bir ulusal borç, genişleyen sosyal eşitsizlik, maddiyatçılığı yücelten bir bolluk kültürü, açgözlü spekülasyona dayalı bir mali sistem ve kutuplaşmış bir siyasi sistem.

Bu saptamaları sadece Kissinger ve Brzezinski değil, CFR Başkanı Richard N. Haass da yapmaktadır. Haass’ın R. C. Altman ile birlikte daha 2010 yılında CFR’nin ünlü dergisi Foreign Affairs’da yazdığı “Amerikan Ahlaksızlığı ve Amerikan Gücü” başlıklı makalede şu saptama yapılır: “2020 sonrasında mali görünüm düpedüz kıyamettir. ABD hızla tarihsel bir dönüm noktasına yaklaşmaktadır. Ya mali durumunu düzene sokmak için harekete geçecek ya da bunu başaramayacak ve bunun ulusal ve uluslararası sonuçlarına katlanacaktır.

Ve Brzezinski, bu saptamadan hareketle ABD’nin önünde Roma veya 20. yüzyıl İngiltere’sinin “kaderini paylaşma” tehlikesi olduğunu belirtir.

Amerikan Hegemonyasının Sonu

Özetle, 2019 tarihli Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımda vurguladığım gibi; Amerikan rüyası bitti, Amerikan hegemonyası zayıflıyor. Bunu, aynı zamanda belirli sınıfların temsilciliğini yapan ABD’nin üst düzey politika yapıcıları ve stratejistler 20 yıldır tartışıyorlar. Hatta ABD’nin gerilemesinin kendi iç dinamiklerinden kaynaklandığını da saptıyorlar.

İki temel görüş var: Bir görüş, “geri çekilelim ve içeride üretimle yeniden güçlenelim” diyor, diğer görüş ise “hâlâ askeri olarak en güçlü biziz, o nedenle yangını çıkaralım, yangından en az zarar gören biz oluruz” diyor…

İki görüşün de ABD’nin derdine derman olamayacağı konusu bir yana, Trump bu iki görüşün senteziydi. Aslında Biden da o sentezin farklı bir versiyonu. Hem geri çekilme ama hem de gücü esas yere (Çin) sevk etme, hem saldırı ve işgalleri rafa kaldırma ama hem de “özel savaş” ile suikast ve sabotajlara yönelme…

Sonuç olarak ABD Afganistan’da yenildi; “yeni bir oyun kurmak” üzere çekilmiş değil. Ancak ABD hâlâ büyük güçtür ve kolayca havlu atmaz; Orta Asya merkezli kışkırtıcı faaliyetlere olanakları ölçüsünde başvuracaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Eylül 2021

1 Yorum

Albay İmam: Taliban’ın babası

Emir Sultan Terrar. Pakistan Askeri Akademisini bitirdi. 1974’e ABD’ye, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg askeri üssüne gönderildi. Burada ABD Özel Kuvvetleri ile birlikte eğitim aldı. Eğitimini tamamlayınca “Amerikan Yeşil Berelisi” unvanı verildi.

Yeşil Bereli Emir Sultan Terrar, Pakistan’da Özel Hizmetler Grubu’na katıldı. Gladyo’nun Pakistan sorumlularından Tuğgeneral Nasirullah Babar, Emir Sultan Terrar’a “Afganistan’daki komünist rejimden kaçan İslamcı öğrencileri organize etme ve eğitme” görevi verdi.

İşte bu eğitimler sırasında kılınan namazlarda Afgan öğrencilere imamlık yaptığı için kendisine “Albay İmam” lakabı takıldı (Mahmut Osmanoğlu, Dünya Bülteni, 24.1.2011).

Albay İmam’ın patronu ABD

Albay İmam’ın eğittiği öğrencileri arasında, Afganistan’ın son 45 yılına damga vuran hemen tüm isimler vardır: Ahmet Şah Mesut, Gulbettin Hikmetyar, Celalettin Hakkani, Molla Ömer…

Albay İmam, Amerikan parasıyla kurulan kamplarda Afgan mücahitleri eğitti, sayıları 100 bini bulan cihatçıları Amerikan silahlarıyla donattı ve Afganistan’a savaşa yolladı…

Albay İmam, patronlarına Afganistan’da mihmandarlık da yapıyordu: Cihatçılara dolar sevkiyatında önemli bir isim olan ABD Kongre üyesi Chalie Wilson’un Afganistan gezilerine üç kez eşlik etti. CIA Başkan Yardımcısı Robert Gates’i cihatçı kampına götürdü.

Taliban’ın ortaya çıkışı

Albay İmam’la Molla Ömer’in ilk karşılaşması 1985 yılında olmuş. Taliban kurulduktan ve Molla Ömer Taliban Emiri olduktan sonra, Albay İmam çeşitli düzeylerde bu örgüte destek vermiş. Şöyle ki…

Savaş ağalarının yerel egemenlik sağladığı yıllarda, Afganistan’ın en büyük ikinci kenti olan Kandahar’ın savaş ağası da Niyaz Vayand isimli bir cihatçıdır. Ama artık cihatçılıktan ziyade “Gucci Mücahidin” diye anılan grubuyla soygunculuk yapmaktadır. Vayand, 29 Ekim 1994 günü 30 araçlık bir Pakistan konvoyuna el koyar, görevlileri esir alır. İçlerinde Albay İmam da vardır.

Albay İmam’ın esir alındığını duyan Kandahar’daki eski medrese öğrencileri silahlanarak ve 100 kişilik bir grup kurarak Gucci Mücahidin örgütüyle çatışırlar. Albay İmam’ı kurtarırlar. Ardından geri dönüp Kandahar’ı ele geçirirler.

İşte 29 Ekim 1994 günü Kandahar’ı ele geçiren bu grup Taliban ismiyle anılmaya başlar (Esedullah Oğuz, Hedef Ülke Afganistan, 2001).

Ve iki yıl içinde Taliban, biraz da cihatçı örgütlerin halka bıkkınlık veren çarpışması nedeniyle, hızla büyür ve Afganistan’ın önemli merkezlerine egemen olur.

Ancak bu süreçte, 1995’te Herat’a başkonsolos olarak atanan Albay İmam’ın, Taliban’ın önündeki engelleri, örneğin İsmail Han kuvvetlerini temizlemesi kritik önemdedir.

Bush’un Albay İmam’a hediyesi

Neden mi bunları anlattım? “Amerika’nın adamı” olmak konusunun nasıl da bıçak sırtı olduğunu gösterebilmek için. Devam edelim:

SSCB’nin Afganistan’dan çekilmesinden sonra, Albay İmam bizzat ABD Başkanı Baba Bush tarafından Beyaz Saray’a davet edilir. Bush Albay İmam’a Berlin Duvarı’ndan bir parça hediye eder. Parçanın üzerinde şöyle yazmaktadır: “İlk darbeyi vuran kişiye.

İşte Albay İmam, bu denli Amerika’nın adamıdır! Ancak…

ABD Taliban’ın yönettiği Afganistan’a saldırmaya karar verdiğinde ve Pakistan’ı da buna zorladığında, durumlar değişir. Albay İmam, ABD’nin Taliban’ı hedef almasına karşıdır. Pakistan Cumhurbaşkanı General Pervez Müşerref ABD’nin talebini kabul eder, itiraz edenler de tasfiye edilir.

ABD’nin ‘kullan-at’ aletleri

ABD, 2008 yılında Albay İmam ve Pakistan İstihbarat Servisi’nin üç eski görevlisini uluslararası terörist listesine konulması için BM Güvenlik Konseyi’ne verir!

Albay İmam, Mart 2010’da Afganistan’da Asya Kaplanları isimli bir grup tarafından kaçırılır. Beraberindekiler öldürülür. Albay İmam’ın bir ay sonra kaçtığı söylenir. Ancak aylar sonra, Pakistan hükümet yetkilisi Tarık Hayat, emekli istihbaratçı Emir Sultan Terrar’ın Afganistan sınırındaki aşiretler bölgesinde kalp krizi nedeniyle öldüğünü söyler (Hürriyet, 24.1.2011).

Kıssadan hisse: Amerika’nın “adamı” yoktur, kullanışlı aletleri vardır; işleri bitince çöpe atılırlar. Afganistan’dan çekilme sürecinde feda edilen pek çok aletin öyküsü ise yakın zamanda mutlaka yazılacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Eylül 2021

2 Yorum

Afganistan’da iki cephe – 3: AKP’nin G7 taşeronluğu

Afganistan’daki iki cepheyi, Asya ve Atlantik cephelerini incelediğimiz yazılarımızdan sonra, bugün de iki cephenin arasında konumlanan ara güçlere bakacağız: Türkiye ve Pakistan’a…

Her iki ülke de, özellikle göç ve terör konularında, Afganistan sorunundan en çok etkilenecek ülkelerin başında geliyor. Kaldı ki Pakistan, ABD’nin SSCB’ye karşı cihatçı desteğinin de yatağıydı.

Ancak Pakistan, bir ara güç olarak, bu kez Asya cephesine daha yakın duruyor. Kuşkusuz bunda ABD’nin yenilmiş ve çekilmiş olması önemli yer tutuyor.

Öte yandan Pakistan’ın Çin’le ilişkileri ve özellikle Kuşak-Yol İnisiyatifi içerisindeki rolü, bu ülkeyi Asya’yla daha yakın durmaya zorluyor.

Türkiye Atlantik’e yakın

Türkiye ise Pakistan’ın tersine, bir ara güç olarak Afganistan konusunda Atlantik cephesine daha yakın duruyor. İki ülke, her ne kadar benzer sorunlar nedeniyle işbirliği arayışında olsalar da, bu cepheleşmelerde, merkezin sağında ve solunda kalıyorlar.

Türkiye’yi Atlantik cephesine daha yakın konumlandıran ilişkisi, kuşkusuz NATO üyeliği ve 14 Haziran 2021 kararlarından doğan sorumluluğu…

Her ne kadar durum değişikliği Kâbil Havalimanı’nın güvenliği görevini kadük hale getirdiyse de, Ankara, Taliban’la anlaşarak bu görevi “işletmeci” olarak sürdürebilme peşinde.

Türkiye-Katar-Taliban işbirliği

ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya da Türkiye’nin bu rolünü destekliyor: Her dört ülke de Türkiye ile Katar’ın birlikte, Taliban’la anlaşarak Kâbil Havalimanı’nın işletmesini almasını istiyor.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian “Taliban, Kâbil Havalimanı için Katar ve Türkiye ile görüşüyor” derken, Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki “Kabil Havalimanı’nın işletilmesi konusunda Türkiye ve Katar ile çalıştıklarını” belirtti.

Almanya Başbakanı Angela Merkel ise “Kâbil Havalimanı’nın hayati öneme sahip olduğunu”, “bu konuda Katar ve Türkiye ile görüşmeler yapıldığını” söyledi.

Nitekim Washington, Paris ve Berlin’den gelen bu açıklamalardan bir gün önce toplanan G7 Dışişleri Bakanları, Türkiye ve Katar’ı toplantıya dahil etmişti.

Kısacası G7 ülkeleri, Türkiye ve Katar’ın Batı adına Kâbil’de taşeronluk yapmasını istiyor. Batı desteğine ihtiyacı olan AKP iktidarının havalimanı ısrarının nedenlerinden biri de bu…

Saray ayrıca, işletmeciliğin güvenliğini sivil şirket olarak SADAT vb. yapılarla almanın da, sonrası için kazanç getireceğini hesaplıyor.

Türkiye’nin göç sorunu

Türkiye’nin Afganistan konusunda Asya cephesi yerine Atlantik cephesine yakın durması, ne yazık ki Türkiye’yi Suriyelilerden sonra Afganlar bakımından da “göç deposu” yapma potansiyeli taşıyor.

Oysa Ankara tersine bu önemli sorunda Tahran’la birlikte çalışmalı. Hatta Moskova’yla ilişkisini, Türkiye-İran işbölümü yapılmasında manivela gibi kullanmalı.

Orta Asya nüfuzu pazarlaması

Öte yandan Orta Asya’ya yönelme bakımından Türkiye hep ABD için önemli oldu. Soğuk Savaş boyunca ABD’nin SSCB’ye karşı “yeşil kuşak” projesinde kritik rol alan Türkiye, SSCB’nin dağılmasının ardından da ABD adına roller üstlenmişti: FETÖ’nün “devlet desteğiyle” Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde eğitim seferberliğine soyunması, Türk-İslam sentezinin kuvvetlerine Türkiye-Kafkasya-Orta Asya hattında bir Turan hedefi belirlenmesi vb.

ABD için aynı hedef bugün de geçerli. O nedenle CIA analisti Paul Goble, Biden yönetimiyle görüşecek AKP hükümetine şu tavsiyede bulunmuştu: “Türkiye, Orta Asya’daki nüfuzunu ABD’yle görüşmelerinde masaya getirmeli” (Amerika’nın Sesi, 12.5.2021).

AKP’ye yakın bazı yazarların medyada Azerbaycan’ın Karabağ zaferinden sonra, şimdi Kafkasya-Afganistan-Orta Asya hattı çizerek analiz yapmaları, tam da “Ankara’nın o nüfuzunun” pazarlığı içindir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
02 Eylül 2021

1 Yorum

Afganistan’da iki cephe – 2

Afganistan’dan iki cephe – 1“ başlıklı önceki yazımızda, Afganistan’daki iki cepheden ilkini, Asya cephesini incelemiştik. Bugün de Atlantik cephesini ele alacağız.

ABD, İngiltere ve bazı AB ülkelerinin yer aldığı Atlantik cephesi Afganistan konusuna şu şekilde bakıyor:

ABD’nin Orta Asya hedefi

1) Üs arayışı: ABD kalpgâhtan kovuldu ve kuşağa geri çekildi. Ancak Pentagon ve CIA, Rusya ve Çin’in göbeğinde bulunmayı sürdürebilmek, kışkırtıcı faaliyetlerde bulunabilmek ve Kuşak-Yol İnisiyatifini sabote edebilmek için Orta Asya ülkelerinde üs aramayı en öncelikli hedef haline getirmiş durumda.

Donald Trump yönetiminin 29 Şubat 2020 yılında Taliban’la imzaladığı anlaşmadan bu yana, Orta Asya’da hem Pentagon hem de CIA için üs aramak, Washington’un esas hedefi oldu.

ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad, bu amaçla Orta Asya ülkeleriyle temaslar kurdu, bu ülkeleri ziyaret etti, çeşitli vaatlerde bulundu ancak bir sonuç alamadı.

CIA’nın da aynı hedefle Halilzad’a paralel bir çalışma başlattığı belirtiliyor. New York Times’ın haberine göre “CIA istihbarat toplamak ve terörle mücadele operasyonları için yeni yollar arıyor ve bölgeye komşu ülkelerdeki üs seçeneklerini araştırıyor.” Gazete, CIA Direktörü William J. Burns’un bu amaçla bölgede doğrudan görüşmeler yaptığını yazdı (Sputnik, 18.8.2021).

Avrupa’nın göç endişesi

2) Avrupa’ya göç sorunu: Avrupa ülkeleri, Atlantik’in Suriye saldırısından kaynaklı göç sorununu, Türkiye ile imzaladıkları “Geri Kabul Anlaşması” ile çözdüler: Avrupa istila edilmesin diye Türkiye’yi “tampon ülke” yaptılar.

Avrupa Afgan göçü için de benzer şekilde Türkiye’yle çalışmak istiyor.

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Afganların Avrupa’ya gelişlerinin önlenmesinde Türkiye’nin “çok önemli rol oynayacağını” söyledi (AA, 18.8.2021).

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, Avrupa’ya yeni göç akınlarının önlenmesi için Afganistan’a yakın ülkelerin AB tarafından desteklenmesinin önemli olduğunu söyledi ve bu konuda Erdoğan’la yaptığı görüşmeyi “Göç akınlarının kısıtlanması Türkiye ve Yunanistan’ın yararına” diye yorumladı (AA, 24.8.2021).

Kuşatma ve ABD liderliği

3) Çin ve Rusya’yı kuşatma: Kalpgâhtan kuşağa geri çekilen ABD, hem kendi stratejisinin gereği olarak, hem de NATO’nun 14 Haziran 2021’de aldığı kararlar doğrultusunda Çin ve Rusya’yı kuşatma çabasında.

Ancak Afganistan yenilgisi, bu hedef bağlamında ABD’nin müttefiklerine artık ne derece liderlik yapabileceğini soru işaretli hale getirmiş durumda.

ABD’nin Afganistan yenilgisi ve Vietnam’la kıyaslanan çekilme görüntüleri, liderlik imajını da yerle bir etti. Dahası, bir süredir AB’nin “kendi yolunu” çizmesi gerektiğini savunan Paris’in, hatta Berlin’in, NATO ilişkilerini sorgulamasına dönüştü.

Öyle ki özellikle ABD’nin Rusya’ya karşı desteklediği Ukrayna’dan, Çin’e karşı savunduğu Tayvan’a kadar pek çok müttefiki açısından, bu yeni dönem, kendi güvenliklerini soru işaretli hale getirdi. Her iki ülke açısından da, ABD’nin kendilerini yalnız bırakıp bırakmayacağı bir büyük soru işaretine dönüşmüş durumda.

Yeni döneme uyum

Sonuç olarak Afganistan yenilgisi, hegemonyası zaten zayıflayan ABD’yi, şimdi bir de müttefiklerine liderlik yapabilme sorunuyla karşı karşıya getirdi.

Amerikan Yüzyılı’nın yerini Asya Yüzyılı’nın almaya başladığı bir uzun dönemin kaçınılmaz çıktısı olarak, kuşkusuz bu süreç hâlâ çeşitli sancılara gebe…

O nedenle özellikle Türkiye gibi Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında Atlantik kampında yer almış ülkeler, kendi konumlarını kurulmakta olan yeni dünyaya uyarlayabilme problemini daha fazla hissedecek bu yeni dönemde…

Bir başka yazımızda da, Afganistan’daki iki cephenin arasında konumlanan ara güçleri, Türkiye ve Pakistan’ı inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ağustos 2021

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: