Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Tek adam, çok baro

Nedir “çoklu baro” tasarısı? Beş binden fazla avukat olan illerde iki bin avukat ile ikinci, üçüncü, dördüncü baro kurabilmektir özetle…  

Tek devlet, tek millet, tek bayrak” diyen bir iktidarın, “çoklu baro” demesi şaşırtıcı gelebilir. Ancak “tek millet” diyen bu iktidarın, daha önce “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” dediğini anımsarsanız, bu tür dönüşümlerin normal olduğunu ve siyasetin başlangıç yıllarında dile getirilen “iktidar olmak için gerekirse papaz elbisesi giyerim” anlayışıyla uyumlu olduğunu görürsünüz.

Amaç iktidar olmak ve iktidarda kalmaktır…

Çoklu baroyla ikili iktidar

AKP’nin “çoklu baro” tasarısının somut hedefi şudur: Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay belli ölçülerde “ele geçirilmiştir”; düğmesiz cübbeler parmaklarla iliklenir hale getirilmiştir. Ancak yargının “ele geçirilmesi” tamamlanamamıştır, çünkü barolar “ele geçirilememiştir”.

“Çoklu baro”, baroları ele geçirmek için önce bölüp ikili iktidarlar oluşturma, sonra kendi parçasını hükümet desteği ile esas olan haline getirip, nihayetinde yeniden “tek baro” yapma operasyonudur.

Tanıdık bir yöntemdir: AKP-FETÖ koalisyonu sırasında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu ele geçirmek için önce üye sayısını artırıp kendi adamlarını atamaları, sonra üye sayısını düşürüp muhalifleri temizlemeleri örneğin…

Yargı reformunun sonuçları

AKP literatüründe reform “ele geçirme” operasyonunun, demokratikleşme de “yeni rejim inşa etmenin” aracıdır; örtüsüdür. Demokrasiyi “inilecek durağa gelindiğinde inilen tramvaya” benzetmeleri bu nedenledir.

Biliyorsunuz, AKP-FETÖ koalisyonu döneminde yargı reformu yaptılar. Sonuç? 15 Temmuz!

Yargıya yerleştirdikleri o FETÖ’cüler TSK’ye operasyonlar yaptı. Sınav sorularını çalarak orduya soktukları FETÖ’cüler subay oldu; kumpaslarla ordudan attıkları subayların yerlerine onları yerleştirdiler; ordudan temizlenmesi gereken bu FETÖ’cüleri YAŞ’ta korudular ve sonuç 15 Temmuz oldu…

Şimdi AKP’nin yine bir reformla, yani “çoklu baro” tasarısıyla yeni felaketlere zemin hazırladığı ortada!

Çoklu baro reformu dedikleri, ele geçiremedikleri Cumhuriyet barosunu bölmek ve içinden bir AKP barosu çıkarmaktır ancak açtıkları yol şu tarikatın barosunun, şu etnik grubun barosunun, şu siyasi hareketin barosunun kurulabilmesine de olanak sağlamaktadır fiilen…

Cumhuriyet hukukun birliğini sağladı

Tek baro, aslında tek hukuk demektir; hukukun tekliği, birliği demektir…

Çünkü Cumhuriyet, hukukun birliğini sağlamıştır.

Osmanlı Devleti’nde iki hukuk vardı. Osmanlı hukuku, şer’i ve örfi hukuktan oluşuyordu. Yani bir yanda İslam hukuku vardı, diğer yanda da Osmanlı padişahı tarafından konan hukuk kuralları… Ancak padişahın koyduğu hukuk kuralları bile aslında kendi içinde şer’i ve gayri şer’i diye ikiye ayrılıyordu.

İşte Cumhuriyet, bu ikiliği ortadan kaldırdı ve hukukun birliğini sağladı.

Günümüzde zaman zaman “ulemaya soralım” türü çıkışlar, işte bu ikili hukuk hevesinin yansımalarıdır!

Ne yapmalı?

Tek adam rejimi inşası önünde kalan engellerin başında barolar, meslek odaları geliyor… AKP iktidarı önce baroları, bu engeli geçerse meslek odalarını hedef alacak. O nedenle baroları savunmak sadece avukatların görevi değildir; hepimizin görevidir.

Çünkü barolar cumhuriyet demektir; cumhuriyeti savunmak hepimizin görevidir.

Meslek odaları hedef alınan mühendisler, mimarlar, hekimler, eczacılar; kıdem tazminatı hedef alınan işçiler, emekçiler, memurlar, sendikalar; baroları hedef alınan avukatlar, hukukçular güç birliği yapmalıdır…

Emin olun; pratikte emekçilerin ve sendikaların kıdem tazminatlarını koruyabilmesi, bugün baroları savunabilmelerine bağlıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Temmuz 2020

3 Yorum

Kabotaj, Mavi Vatan ve vatanseverlik

Vatan, kara parçasından ibaret değildir; o kara parçasının üstündeki hava sahası da vatandır, denizlerimiz de…

Peki denizlerimiz derken, Akdeniz’in, Ege’nin, Karadeniz’in ne kadarı bizimdir, ne kadarı Mavi Vatan’ımızdır?

Deniz yetki alanları

Karasuları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge, bir ülkenin deniz yetki alanlarıdır.

Karasuları; egemen devletin topraklarına bitişik, egemenliği kendisine ait olan deniz alanıdır. Türkiye’nin Akdeniz ve Karadeniz’de karasuları 12 mil, Ege’de 6 mildir.

Kıta sahanlığı; ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısıdır, derin deniz yatağına kadar olan mesafedir ancak 350 mili aşamaz.

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ise 200 deniz mili mesafeye kadar olan bölgedir. BM Deniz Hukuku Sözleşmesine göre kıyı devletine Münhasır Ekonomik Bölge içindeki canlı ve cansız kaynaklar üzerinde bazı ekonomik haklar verilmiştir.  

Karasularının deniz yatağı, deniz yatağının altı, deniz altı, deniz yüzeyi ve üstü tamamen egemen devletin mülküdür; Münhasır Ekonomik Bölge ise mülk değildir; kıyı devletinin bazı ekonomik haklarının olduğu bölgedir. O nedenle kelimenin gerçek anlamı içinde Mavi Vatan karasularıdır. Ancak yetki varlığı nedeniyle bunun ötesindeki alana da Mavi Vatan demek sorun değildir; nihayetinde denizcileşme politikasına bakış açısı kazandırmaktadır.

Deniz egemenliği

Kabotaj, kelime anlamı itibariyle “Bir ülkenin iskele veya limanları arasında gemi işletme işi”dir. Kabotaj hakkı, bu işi yapmaktaki egemenliktir.

I. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı Devleti’nde deniz ulaşımının yüzde 90’ı yabancıların elindeydi. 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe giren Kabotaj kanunu ile Türk devleti denizdeki egemenliğini eline almış oldu.

Böylece Cumhuriyet’in kurucularının “ulusal ekonomi” anlayışı, denizcilik alanında da uygulamaya geçmiş oldu. Ki kanunun temeli daha Cumhuriyet’in ilanından önce, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde atılmıştı.

Nitekim ancak bu “egemenlik ve ulusal ekonomi” anlayışı ile iskeleler ve limanlar kamulaştırılabilirdi, millileştirilebilirdi

Bugünkü tablo

Atatürk ve İnönü’den sonra, neredeyse denizle arası “çok iyi” olan tek bir cumhurbaşkanı, tek bir başbakan göremedi Türkiye… Hatta son 20 yılda, denizde fotoğrafı olan bir başbakan ya da cumhurbaşkanımız bile olmadı! 

Bunun denizcilik kültürümüze nasıl olumsuz yansıdığı ortada…

O kültür, koy kapatmak, denize nazır ormanları imara açmak, oteller için ranta dönüştürmek ve deniz manzaralı villalar yapmakla sınırlı neredeyse…

Kuşkusuz eksiklik sadece deniz kültürünün olmamasından kaynaklanmamaktadır. Esas sorun, “ulusal ekonomi” anlayışındaki eksikliktir.

O anlayışın varlığı nasıl ki limanları kamulaştırmış, millileştirmiş ise, olmaması ya da eksikliği de limanların özelleştirilmesi, hatta bazılarının ortaklık yoluyla yabancılaştırılması sonucunu doğurmuştur!

Üç denizdeki sorunlar

Üstelik bugün üç denizimizde de büyük sorunlarla karşı karşıyayız:

Doğu Akdeniz’de, AKP hükümetinin Annan Planı’nı desteklemesi ve çözümün önünde engel gördüğü Rauf Denktaş’ı devre dışı bırakmasıyla başlayan yanlışlar, sonrasında kimi doğru hamleler yapılsa da düzeltilemedi.

Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan hidrokarbon yataklarının nasıl paylaşılacağı sorununda, Kıbrıs sorunundaki yanlışlara eklenen bir dizi sorun, bugün Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmış durumda. AKP hükümetinin Doğu Akdeniz’in kıyı devletleri olan Suriye’de Şam yönetimini devirme hedefi ve Mısır’da Müslüman Kardeşler karşıtı diye Kahire yönetimini tanımaması, Ankara’yı müttefiklerinden etmiştir.

Nitekim yine Libya’da ABD ve Fransa’yla birlikte Kaddafi’yi devirme operasyonuna dahil olan AKP hükümeti, şimdilerde durumu düzeltmek adına “sorunlu ve pahalı bir çözüm” yolu izlemeye yönelmiştir.

Öte yandan Ege’de işgal edilmiş ada ve adacıkların iktidarın umurunda olmadığı bir tablo yaşıyoruz. Dahası genel başkan yardımcısının milletvekillerine gönderdiği bilgi notundan da biliyoruz ki, bu sorun artık ana muhalefet partisinin de umurunda değil!

Karadeniz’de ise AKP hükümetinin Kanal İstanbul projesi nedeniyle potansiyel bir sorun bizi beklemekte. Yapay bir boğaz, mevcut boğazlara dair 1936’da imzalanmış Montrö anlaşmasını delmek için yıllardır pusuda bekleyen emperyalist ABD’ye, o anlaşmayı yeniden masaya getirme fırsatı doğurmaktadır.

Egemenlik milletindir

Kısacası üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde üç denizde de “yanlış dış politikalardan” kaynaklı sorunlarla karşı karşıya olduğumuz bir süreçte kutluyoruz 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramımızı…

1876 I. Meşrutiyet Devrimi ile başlayan, 1908 II. Meşrutiyet Devrimi ile gelişen, 1920 Türk Devrimi ile yükselen ve 1923 Cumhuriyet Devrimi ile taçlanan sürecin şu günlerde “yeni rejim inşası ve yeni tarih yazımı” ile kesintiye uğraması kimseyi heveslendirmesin.

En nihayetinde egemenlik, karada olduğu gibi deniz de kayıtsız şartsız milletindir!

Vatanseverliğin en önemli ölçütü, ulusal bağımsızlığa ve egemenliğe sahip çıkabilmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Haziran 2020

3 Yorum

Sinatra doktrini

Frank Sinatra (1915-1998) İtalyan kökenli Amerikalı bir şarkıcıydı. Ama adı bir doktrin oldu! Nasıl mı, anlatalım:

SSCB Dışişleri Bakanı Eduard Şevardnadze 23 Ekim 1989’da Sovyet rejiminin Varşova paktı üyelerinin tercihlerine saygı göstereceğini açıkladı. Amerikan televizyon kanalı ABC’nin bu açıklamayla ilgili sorusuna SSCB Dışişleri Sözcüsü Gennadi Gerasimov şu yanıtı verdi: “Biz şimdi Frank Sinatra doktrinini uyguluyoruz. Sinatra’nın ‘I did it my way’ (Bildiğim gibi yaptım) adlı bir şarkısı var. Her ülke de kendi yolunu seçer.

Gerasimov’un bu esprili yanıtı, literatüre resmi olmasa da Sinatra doktrinini sokmuş oldu.

AB’nin kendi yolu

Bugünlerde Sinatra doktrini yeniden ama farklı bir anlamda kullanımda. Meslektaşım Gökhun Göçmen dikkatimi çekti:

AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell, ay başında birliğin dışişleri bakanlarına yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Frank Sinatra gibi olmalıyız: ‘My Way’ (Benim yolum). Çin’e karşı ABD’nin tarafını seçmeyeceğiz çünkü Çin ile ilişkilerimizde aynı çıkarlara sahip değiliz.

1989’da işçi sınıfının ilk devletini satanların argümanı olan Sinatra doktrini, bu kez bir AB yetkilisinin ağzında, olumlu bir anlamda, AB’nin ABD’den bağımsız yol çizmesi gerektiği anlamında kullanılıyordu.

AB’nin Çin’le ilişkileri

ABD’nin ünlü dergisi Economist de 13 Haziran 2020 tarihli sayısında Sinatra doktrinini ele almış: Özetle AB’nin Sinatra doktrini, yani “kendi yolu” hem ABD’yle hem de Çin’le ilişkilerini bütün olarak değil ama kompartımanlar şeklinde ele almasını içeriyor.

Örneğin çok taraflı ticaret, uluslararası kurumların desteklenmesi, salgın sonrası ekonomik toparlanma ve iklim değişikliği dahil pek çok alanda AB’nin Çin’le çalışması ama örneğin Hong Kong ya da Sincian-Uygur bölgesi konularında farklı tutum alması şeklinde…

Nitekim Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel, 22 Haziran’da düzenlenen 22. AB-Çin Zirvesi’nin sonrasında yaptığı konuşmada şu vurguyu yaptı: “Çin’le ilişki kurmak ve işbirliği yapmak hem bir fırsat hem de bir gerekliliktir. Buna karşın aynı değerleri, politik sistemleri veya yaklaşımı paylaşmadığımızı da kabul etmeliyiz.

ABD, Çin-AB bağını kesmek istiyor

ABD, Çin’e karşı AB’yi yanında “geleneksel müttefiki” olarak tutmaya, hatta bu da yetmeyeceği için cepheye Hindistan’ı da eklemeye çalışıyor.

AB ülkeleri ise -özellikle Almanya- üretimin ve ticaretin merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığı son 20 yılda, Pekin’le daha yakın olmaya çalışıyor.

Dahası Brüksel 21. yüzyılın geride kalan ilk 20 yılında, giderek daha çok ABD’den bağımsız hareket etmeyi esas alıyor.

ABD ise Çin’i Avrupa ve Afrika’ya bağlayan modern kara ve deniz ipek yollarının geçtiği Kuşak ve Yol inisiyatifini hedef almış durumda. ABD, sadece ticaret değil aynı zamanda kültürel işbirliğinden siyasi işbirliğine döşenen taşlardan oluşan bu yolları çeşitli noktalardan kesmeye çalışıyor; Hindistan’da, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, Balkanlarda, Doğu Avrupa’da…

O nedenle ABD’nin Suriye’de de, İran’da da, Libya’da da nesnel olarak Çin’le karşı karşıya geldiğini söyleyebiliriz.

ABD-AB arasındaki temel sorunlar

1 Temmuz’da Almanya’nın dönem başkanlığını devralmasıyla AB’nin ABD’den bağımsızlaşması da, Çin’le işbirliği kompartımanlarını çoğaltması da gündemde olacak…

Nitekim ABD’nin Almanya’dan asker çekme resti bu yeni süreçle ilgili. Berlin-Paris eksenli tartışmaya açılan Avrupa ordusu konusu da. Ve ABD’nin Avrupa başkentlerini Çinli Huawei konusunda sıkıştırması da. Hatta Moskova-Berlin işbirliğinde inşa edile Kuzey Akım-2 doğalgaz boru hattı da…

Özetle önümüzdeki yıllar ABD ile AB arasındaki bağların biraz daha zayıfladığı ve AB’nin Çin ve Rusya’yla ilişkileri geliştirdiği yıllar olacak…

Kuşkusuz ABD, transatlantik bağı koruyabilmek için başta NATO (derin hükümetler) olmak üzere pek çok kartı kullanıma sokacaktır.

Beş merkezli dünya

Ancak nihai tablo değişmeyecek.

AB’nin “kendi yolu” konusu da, işte bu “Amerikan rüyası bitiyor, yeni bir dünya kuruluyor” dediğimiz sürecin bir parçasıdır.

Amerikan hegemonyası zayıfladıkça, o hegemonyaya tabi olan ülkeleri çekim kuvveti de azalıyor. Amerikancı bir iktidara rağmen Türkiye’nin belli konularda Avrasyacı düzlemde siyaset yapabilmesi bile bu nedenledir.

Beş merkezli (G-5: ABD, Çin, AB, Rusya, Hindistan) dünya şekilleniyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2020

3 Yorum

Sirte düğümü Libya’yı bölebilir

Trablus kuvvetlerinin Sirte ve Cufra’ya ilerlemesi durumunda Kahire’nin buna doğrudan askeri müdahalede bulunacağını ilan etmesiyle Libya’da Türkiye-Mısır gerginliği tırmandı.

Politikada sorunun çözüm yollarından biri de, “sorunun varlığı kime yarar” sorusuna doğru yanıtı bulabilmektir. O nedenle öncelikle “Libya’da Türkiye ile Mısır arasındaki gerginlik olması kime/kimlere yarar” sorusunu sormalıyız…

Türkiye-Mısır çatışması kimlere yarar?

Türkiye ile Mısır’ın askeri restleşmesi, dahası bunun bir sıcak çatışmaya dönüşmesi, bölge için en kötü senaryodur. Askeri restleşme;

1. Libya düzleminde Rusya’ya yarar; çünkü Kahire ile Ankara gerginliği, Ankara ile pazarlık yapan Moskova’ya avantaj doğurur.

2. Doğu Akdeniz düzleminde Mısır-İsrail-Yunanistan-GKRY cephesine ve bu cepheye destek veren AB ile ABD’ye yarar.

3. Bölge düzleminde ABD ve İsrail’e yarar; Türkiye ile Mısır’ın çatışması, İsrail’in “ilhak” projesi öncesinde bu ülkeye olumlu şartlar yaratır.

Bu gerginliğin Türkiye’ye yaramayacağı açık! Dahası bu gerginlik, Libya’yla yapılan deniz sınırı anlaşmasının bir benzerinin Mısır’la yapılma olasılığını da tamamen ortadan kaldıracaktır.

Oysa Libya’yla yapılan anlaşmanın pratikte amacına ulaşması, Türkiye’nin bu anlaşmayı Doğu Akdeniz’in diğer ülkelerinden bir kaçıyla daha yapabilmesine bağlı… 

Sisi’nin hedefleri

Türkiye bölgesinin en güçlü ülkesi. Mısır’ın askeri olarak Türkiye’ye rakip olabilmesi söz konusu bile değil. Buna rağmen Mısır Cumhurbaşkanı Sisi neden gerginliği tırmandırıyor peki? Kahire’nin “doğrudan askeri müdahalede bulunma” açıklamasıyla hedeflediği ne ya da neler?

1. Savaş riski gösteren bir askeri caydırıcılıkla Türkiye’nin Libya’daki atağını frenlemek.

2. Bu caydırıcılıktan hareketle Türkiye’yle “ortak çalışma” kararı alan ABD’yi yeniden görece “tarafsız” pozisyona çekmek.

3. Türkiye ile Libya’da çelişmeleri olan Rusya’yı siyasi destekçiye dönüştürmek.

4. Ekonomik sıkıntıları aşmakta Suudi ve BAE desteğini alabilmek.

5. 8 Haziran’da ilan ettiği Kahire Bildirisi’ni reddeden Türkiye ve Ulusal Mutabakat Hükümetini masaya oturmaya zorlamak.

Müslüman Kardeşler sorunu

Türkiye’nin de Mısır’ın da Libya’daki meseleye baktıkları boyutta elbette Müslüman Kardeşler faktörü de var…

Nitekim Ankara ile Kahire arasındaki sorun tam da bu nedenle başlamıştı. Halk, Mübarek’i deviren 2011’deki eylemlere sonradan dahil olan ve en örgütlü güç olduğu için de o devrimi çalabilen Müslünan Kardeşler’e ve onun düşük oyla cumhurbaşkanı seçilen liderlerinden Mursi’ye karşı 2013’te ayaklandığında, bu kez halk hareketini çalan Sisi olmuştu! Ankara ise Mursi’yi desteklemiş ve Sisi’yi tanımamıştı.

Ankara’nın desteklediği Trablus hükümetinin de Müslüman Kardeşlerle ilişkisi bir sır değil elbette. Kahire ise komşusu Libya’da bir Müslüman Kardeşler iktidarını kendisi için beka problemi görüyor.

AKP hükümetlerinin ilk dışişleri bakanı olan Yaşar Yakış’ın bu konudaki saptaması önemli: “Müslüman Kardeşler ağırlıklı bir hükümetin yöneteceği Libya, Mısır için, Türkiye için PKK ne ise öyle bir tehdittir.” (Cumhuriyet, 22.6.2020).

Libya’nın bölünme riski

Türkiye ile Mısır arasındaki askeri restleşmenin Yaşar Yakış’ın da belirttiği sıcak çatışmaya dönüşme riski, bölge için en kötü senaryodur. Türkiye ile Mısır’ın karşı karşıya gelmesi, Sirte ve Cufra sınır olmak üzere Libya’yı bölünmeye götürür.

Libya’nın bölünmesi ise toplamda Türkiye’nin Doğu Akdeniz çıkarlarına uygun bir tablo oluşturmayacaktır. Batı’da Türkiye’nin nüfuz ettiği bir parça kuşkusuz başta inşaat sektörü olmak üzere bazı kesimlerin iştahını açacaktır ancak Türkiye’ye deniz sınırı olan bölge Doğu’da kaldığı için münhasır ekonomik bölge düzleminde Türkiye’nin aleyhine olacaktır. Çünkü Ankara’nın Trablus’la imzaladığı anlaşma, Doğu’da geçmeyecektir!

Ancak şu iyi senaryo daha olası: Rusya-Mısır-Suudi-BAE-Fransa cephesinin Hafter’den vazgeçtiği, Akile Salih ya da onun uygun gördüğü bir ismin öne çıktığı bir ateşkes ve diplomatik çözüm süreci başlar.

Ne yapmalı?

Türkiye, askeri restleşmeyi, “diplomasi kanallarının yeniden açılması” fırsatına dönüştürmeli. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi Libya’nın bölünmesi Türkiye’nin işine gelmemektedir. Tersine Türkiye o anlaşmadan tam sonuç alabilmek için benzerini Mısır’la da imzalamalıdır.

Askeri restleşmenin diplomasi kapılarını açması ve Türkiye ile Mısır’ın Libya’da Rusya’yla birlikte çalışması, Libya’nın birliğinin garantisidir. Berlin Konferansı sürecine dönme şansı vardır ve kullanılmalıdır.

Böylece Türkiye Libya’da ABD ile “ortak çalışma” yanlışından da dönmüş olur…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Haziran 2020

2 Yorum

ABD’yle ortak çalışmanın iki tehlikesi

Türk-Amerikan ilişkilerinde hangi sorunlar var?

En büyük sorun ABD’nin PKK’ye her türlü desteği vermesi ve bu örgütün Suriye koluna, tıpkı daha önce Irak’ta Barzani’ye yaptığı gibi bir devletçik kurdurmaya çalışmasıdır.

Bir diğer sorun ABD’nin FETÖ’yü desteklemesi ve Fethullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmemesidir.

Öte yandan ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı cepheyle hareket ediyor olması da önemli sorunlardan biridir.

S-400 sorunu, Washington’a göre Türk-Amerikan ilişkilerindeki en önemli sorundur. F-35 sorunu ise S-400 sorununa bağlanmış bir alt sorundur. Ama S-400 aynı zamanda Ankara açısından bir karttır. Halkbank gibi konular da yine temel sorunlarda kullanılan kartlardandır.

Kuşkusuz başka sorunlar da vardır ama bugün ele alacağımız konu çerçevesindeki belli başlı sorunlar bunlardır.

Çıkarlar tablosu

Erdoğan’ın “ittifakı sürdürme” mektubu, Çavuşoğlu’nun “ortak çalışma” ilanı, “ABD’yle yeniden ortak çalışmanın getirileri” üzerine Kalın’dan Oktay’a pek çok AKP’linin açıklamaları…

Şimdi soru şu: Türkiye Libya’da ABD’yle ortak çalışabilme noktasına nasıl geldi? Tüm diğer sorunlar, sorun olma özelliğini korurken, hiçbir sorun yokmuş gibi Libya’da ortak çalışma yapılabilir mi? Bunun mümkün olmadığı ortada…

Libya’da Türk-Amerikan ortak çalışması için iki tarafın da çıkar ortaklığı gerekir.

Washington için tablo şöyle: Birincisi, Libya’da ortak çalışmayı Türk-Rus ilişkilerini baltalamanın bir fırsatı olarak görüyorlar. İkincisi, bunun Suriye’ye olumlu yansıyacağını düşünüyorlar; ona uygun hazırlıklar da (Sezar yasası, Barzani-PKK anlaşması) yapıyorlar. Üçüncüsü Rusya’nın Kuzey Afrika’daki varlığına karşı “anlaşma yapılmış” bir Türkiye’nin dengeleyici olacağını varsayıyorlar.

Ankara için de tablo şöyle: Birincisi, Libya’da ABD ile ortak çalışmanın Rusya’ya karşı pozisyonu güçlendireceğini hesaplıyorlar. İkincisi bu işbirliğinin sıkışık ekonomik tablolar için bir anahtar görevi göreceğini düşünüyorlar. Üçüncüsü ve en kritiği, bunun Suriye’de bir getiri oluşturmasını planlıyorlar!

S-400 ve Halkbank tavizleri

Tüm bu çıkarlar tablosu, ortak çalışma için yeterli mi? Pek mümkün görünmüyor. Bu gibi durumlarda “çıkarları” destekleyen “tavizlerin” de masada olması gerekir. İşte o noktada karşımıza S-400 ve Halkbank konuları çıkıyor.

S-400’de durum ne? Sistem nisanda çalıştırılacaktı, salgın “bahanesiyle” ertelendi. Bahane diyoruz, çünkü birincisi salgın bir silah sistemini çalıştırmaya engel değildir, ikincisi de madem 1 Haziran’da normalleşme başladı, o zaman sistem artık çalıştırabilir! Görünen o ki, “ortak çalışma”nın nasıl ilerleyeceğine bağlı olarak S-400 Ankara tarafından bir pazarlık kartı olarak kullanılmaya devam edecek.

Halkbank’ta durum ne? Son olarak Trump’ın Halkbank davasının savcısı Geoffrey Berman’ı görevden aldığı açıklandı. (Berman’ın görevden alınmadan hemen önce istifa ettiği de belirtiliyor). Trump’ın eski ulusal güvenlik danışmanı Bolton’ın kitabında yazdığına göre Trump bu konuda Erdoğan’a şunu demişti: “Halkbank sorunu Obama döneminden kalma savcılar değiştiğinde çözülecek.

Nitekim Erdoğan daha önce “Trump’la Halk Bankası konusunu konuştum. İki bakanımıza yaptırım kalktı.” demişti, bir süre sonra da Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla serbest bırakılmıştı.

Fırat’ın doğusuna tahkimat

Gelelim asıl meseleye; bu ortak çalışmanın Suriye’ye nasıl yansıyacağına, bu konuda Ankara ve Washington’un beklentilerine…

Washington açısından Suriye meselesinde temel hedef en başından beri Suriye’nin kuzeyinde bir Amerikan koridoru kurmaktır. Bunu, Irak’ın kuzeyindeki koridorla birleştirip Doğu Akdeniz’e açmak istemektedir.

Bu olmadı; Türkiye’nin koridora müdahalesinden Esad yönetiminin iyi direnmesine kadar bir dizi nedenle ABD hedefini gerçekleştiremedi. Ancak bir fırsattan yararlanarak hedefini ileride gerçekleştirebilmek üzere parçalı olarak ayakta tuttu: AKP’nin Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurma hayalini bir fırsata dönüştürerek Fırat’ın doğusundaki PYD koridorunu korudu. Nitekim Fırat’ın doğusu Ankara’nın gündeminden uzun bir süre önce düşmüştü!

Şimdi ABD Libya’daki ortak çalışmayı da fırsata çevirerek Fırat’ın doğusunu tahkim ediyor. Nasıl? Barzani ile PKK’nin Suriye kolu PYD’yi anlaştırarak!

Tuzak ortada: Fırat’ın doğusundaki özerk yapının “dokunulmazlığı”, artık AKP’nin müttefiki Barzani de içinde yer aldığından, biraz daha artacaktır!

Ne yapmalı?

1. Libya, Doğu Akdeniz ve Suriye artık tek cephedir ve Libya’da ABD’yle ortak çalışma, Türkiye’yi Doğu Akdeniz ve Suriye’de taviz vermeye zorlar.

2. Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurma ajandası olan, Fırat’ın doğusundaki Amerikan koridoruna razı olur!

Ankara’nın son tahlilde savaşlara gebelik yapan jeopolitikçi anlayıştan çıkıp, Atatürk’ün “komşularla barış ve güvenlik kuşağı” kurma anlayışına dönmesi, “beka” meselesidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Haziran 2020

2 Yorum

AKP’nin dış politikası

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu önce ABD merkezli Türk-Amerikan Ulusal Yönlendirme Komitesinin (TASC) video-konferansla düzenlediği panelde, ardından CNNTürk’te, Türk dış politikasına dair kapsamlı değerlendirmeler yaptı.

Bu değerlendirmeler, AKP’nin dış politikasını anlamamızı sağlamakta ve bundan sonraki yönüne dair ipuçları içermektedir. O nedenle önemle üzerinde duracağız.

Çavuşoğlu’nun Türk dış politikası değerlendirmelerini Irak, Suriye ve Libya düzlemlerinde ele alacağız. Kuşkusuz bu düzlemleri ele almak, aynı zamanda Türkiye’nin ABD ve Rusya’yla ilişkilerini de ele almak demektir.

‘Rusya ile ayrı, ABD ile aynı’

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Türkiye ile ABD’nin Irak politikasının birbirine yakın” olduğunu söylüyor!

Demek ki ayrılık konuları Irak’ta değil, Suriye’de! Ancak Çavuşoğlu’nun açıklamalarına göre orada da makas kapanıyor, hatta en kritik konu olan İdlib’de AKP en büyük desteği ABD’den gördüğünü açıklıyor: “İdlib harekatımızdan sonra en güçlü desteği ABD’den gördük. İdlib’de duruşumuzda en çok desteği ABD’den gördük. Rusya ile İdlib’de karşı karşıya geldik.

Sadece İdlib’de değil, Çavuşoğlu Şam yönetimi konusunda da ABD ile yan yana, Rusya ile karşı karşıya olduklarını söylüyor: “Rejim konusunda Rusya ile ayrı, ABD ile aynı düşünüyoruz.

Neyse ki Çavuşoğlu devamında şu ayrımı -hâlâ- ortaya koyabiliyor: “Rejim konusunda ABD ile aynı düşünüyoruz diye ABD’nin Suriye’yi bölme çabalarına destek vermiyoruz.

Ancak Fırat’ın batısında nüfuz bölgesi kurma özel hedefinin, pratikte Türkiye’yi Fırat’ın doğusundaki Amerikan nüfuz bölgesini tanımaya götürme riski taşıdığını önemle yineleyelim!

Libya’da ABD’yle ortak çalışma

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Libya düzleminde ise yeni bir duruma işaret etti: Türkiye ile ABD’nin Libya’da birlikte çalışmaya başlayacağını duyurdu!

Ufuk Ötesi köşemizi okuyanlar için kuşkusuz bu sürpriz değil. Erdoğan’ın 29 Nisan’da Trump’a yazdığı o “ittifakı sürdürme” teklifli mektuptan itibaren hemen tüm gelişmeler zaten adım adım “ortak çalışma”ya doğru ilerliyordu. Artık bunu ilan da etmiş oldular.

Ancak yine bu köşede belirttiğimiz gibi, Libya, Doğu Akdeniz ve Suriye artık tek bir cephedir; Türkiye’nin Libya’da Rusya’ya karşı ABD ile ortak çalışmaya başlaması, Suriye’de Rusya’yla ortak çalışmasını baltalar ve ardından da ABD’yle ortak çalışmaya zorlar!

Bu ise Fırat’ın doğusuna dair kırmızıçizgiyi pembeleştirir!

Nitekim tam da bu süreçte ABD’nin Suriye’de iki önemli adım attığına dikkatinizi çekmek isterim: Birincisi, ABD Sezar Yasası ile Esad yönetimine yaptırım başlattı; bununla ekonomik sıkıntılar üzerinden halkı yönetime karşı kışkırtmayı hedefliyor. İkincisi ise Fırat’ın doğusunda Barzani ile PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’yi aynı cephede birleştirmeye çalışıyor; nitekim taraflar ABD’li yetkililerin huzurunda bu konuda bir anlaşmaya vardılar!

Neo-Abdülhamitçilik

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “son zamanlarda ABD ile aramızda bir yumuşa söz konusu” diyor ve ekliyor: “Biz ne Avrupa’dan uzaklaştık ne de Rusya’ya yaklaştık. ABD ile müttefikiz diye neden Rusya ile kötü olalım.

Bu cümlenin anlamı ne? ABD’yle müttefiklik var, Avrupa’dan uzaklaşma yok, Rusya’ya yakınlaşma yok.

AKP’nin eski savunma bakanlarından Fikri Işık, geçenlerde ABD’lilere şu mesajı işte bu nedenle veriyordu: “Rusya’yla ilişkimiz stratejik değil, taktik!

Gerek Çavuşoğlu gerekse Işık, yıllardır AKP dış politikasını tanımlamakta kullandığımız Neo-Abdülhamitçilik benzetmemizi doğrulamışlar aslında. Şöyle tarif ettik hep: “Neo-Andülhamitçilik; Rusya’yla Suriye’de alan açmak, bunu ABD’yle pazarlıkta kullanmak, iki gücü de AB ile dengelemeye çalışmaktır.”

Ancak dün olduğu gibi bugün de, sözde dengeci olan bu dış politika yöntemi felaket getirme potansiyeli taşımaktadır!

AKP’nin dış politikası ile Türkiye’nin çıkarına olan dış politika arasında makas yeniden açılmaya başlamaktadır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Haziran 2020

5 Yorum

Ankara-Moskova hattına sabotaj

Rus bakanların Türkiye ziyareti neden ertelendi? Sorunun biri taktik, diğer stratejik düzlemde iki yanıtı var.

Taktik düzlemdeki yanıtı şu: Ankara ile Moskova’nın destekledikleri taraflar üzerinde baskı kurarak önce ateşkes sonra da barış masası kurması, üzerinde mutabık oldukları yol haritasıydı. Nitekim Ankara bunu gereği olarak, istemediği halde Hafter’le aynı platformda buluştu.

Moskova o mutabakatın şimdi de uygulanmasını istiyor. Ankara ise desteklediği Serrac güçlerinin sahada kazandığı inisiyatifi biraz daha değerlendirmeden masaya yeniden oturmak istemiyor. Pratikte durum şu: Moskova hemen ateşkes istiyor, Ankara ise masaya oturmadan önce Serrac’ın Sirte’yi de almasını istiyor.

Ankara bunun birincisi Moskova’yı “Hafter’siz çözüm arayışına” zorlayacağını, ikincisi de olası “bölünmüş Libya” haritasında alan kazandıracağını hesaplıyor.

Hafter sahada kaybettikçe, Ankara’nın “masaya darbeci Hafter değil, Akile Salih otursun” önerisine Moskova’nın yakınlaşacağı düşünülüyor; ki var böyle bir olasılık.

AKP-ABD işbirliği

Stratejik düzlemdeki yanıtı ise bu köşede daha ince incelemiştik: Ankara, Libya’da Moskova’ya karşı kazanım elde edebilmek için Washington’a işbirliği önerdi!

Evet, Erdoğan 29 Nisan’da Trump’a bir mektup yazdı ve “Suriye ve Libya başta olmak üzere, bölgemizdeki son gelişmeler, Türk-ABD ittifakının ve işbirliğinin en güçlü şekilde sürdürülmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.” dedi.

Ardından Erdoğan 8 Haziran’da Trump’la telefona görüştü ve “Libya konusunda ABD-Türkiye arasında süreçle ilgili yeni bir dönem başlayabilir. Yaptığımız görüşmede bazı mutabakatlarımız oldu.” dedi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da “İki başkanın dışişleri ve savunma bakanları ile istihbarat başkanları ve ulusal güvenlik danışmanlarını bu mutabakatları detaylandırmak üzere görevlendirdiğini” açıkladı.

ABD-NATO-AKP mutabakatı

Bu işbirliği, kuşkusuz Ankara-Brüksel-Washington üçgeninde mutabık kalınan “Rusya Libya’da üs kurmamalı” görüşünün de gereği…

Erdoğan ve Çavuşoğlu’nun son iki ayda NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile yaptıkları görüşmeler ve Brüksel’in Ankara’nın arkaladığı Serrac hükümetine destek pozisyonu alması…

ABD’nin Afrika Kuvvetlerinin Libya’da Rus uçakları varlığına işaret etmesi, Libya’daki Rus varlığına karşı Tunus’a asker yerleştirme önerileri…

Kısacası ABD ve NATO için Libya’da Rus varlığı, aynı zamanda Türk-Rus işbirliğine sokulacak kama değeri taşımaktadır ve son iki ayda yaşananlar ABD’nin önce Libya’da, ardından Suriye’de bu işbirliğini bozma hedefiyle ilgilidir.

ABD için sabotaj fırsatı

Kısa adı JINSA olan “Amerika’nın Ulusal Güvenliği İçin Yahudi Enstitüsü”nün bu konuyu masaya yatırdığı toplantısı oldukça önemli.

Amerikan İlerleme Merkezi’nden Türkiye uzmanı Alan Makovsky ile ABD Dış Politika Konseyi Türkiye uzmanlarından Svante Cornell, Türkiye’nin Libya politikası ile bunun üzerinden Türk-Amerikan ilişkisinin olası seyrini tartıştılar.

Cornell, ülkesinin Libya politikasını şu sözlerle özetliyor: “Amerika politikası açısından bakıldığında, Türkiye’yi dengede tutmak gerekiyor. Bir yandan da Amerika’da bu durum Türkiye ve Rusya’yı bir şekilde ayırmak için bir fırsat olarak olarak görülüyor.”

Makovsky de benzer şekilde Washington’un meseleye nasıl baktığını ortaya koyuyor: “Amerikan yönetiminde Türkiye’ye sempati duyanlar ve Rusya karşıtları bir araya gelerek bunu ABD-Türkiye ilişkilerini geliştirme fırsatı olarak görüyor.” (16.6.2020)

Yani Libya’daki durum Washington açısından Ankara-Moskova işbirliğini bozma ve Ankara-Washington ilişkisini onarma fırsatı olarak görülüyor.

Amerikancılık değil, Asyacılık kazanacak!

Nitekim Erdoğan’ın Trump’a 29 Nisan’da gönderdiği “ittifakı sürdürme” talepli mektuptan bu yana AKP içindeki güçlü Amerikancı damar da canlanmış durumda.

O damarın sözcüleri ABD’ye “Rusya’yla ilişkimiz stratejik değil, taktik” diyerek göz kırpıyordu zaten bir süredir.

Şimdi Libya’da ABD ile hareket etmenin Türkiye’ye neler kazandıracağı üzerine varsayımlar sıralıyorlar, S-400’lerin pakette tutulmasının hayatın sonu olmadığını pazarlıyorlar, heybelerinden Türk-Rus tarihine ait düşmanlık örnekleri çıkarıyorlar…

Ankara’nın tek cephe haline gelmiş Suriye-Doğu Akdeniz-Libya hattında yeniden açık bir Amerikancı çizgi izlemesi, tarihi bir hata olacaktır.

Bu elbette Türkiye için derslerle dolu bir süreçtir: Hiç değilse iktidarda kalabilmek için her ödünü vermeye açık hükümetlerle stratejik sorunların çözülemeyeceği anlaşılmış olacaktır. Yoksa Asya Yüzyılı’nın başladığı şartlarda ülkemizi Atlantik kampında tutabilmeleri zaten son tahlilde mümkün olmayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Haziran 2020

2 Yorum

Sınıf bağışıklığı ve siyah öfke

Normalleşme dedikleri, bir tercih değil zorunluluktur. Bu ABD için de böyledir, Türkiye için de…

Trump’ın normalleşme yani “ekonomiyi çalıştırma” isteğiyle, Erdoğan’ın isteği aynı nedenledir: Kötü ekonomi tablosu…

Deprem ve salgın gibi sorunlar, ekonomide kamu ağırlığı güçlü olan devletlerin üstünden daha kolay kalkacağı sorunlardır. Amerika ve ona benzetilmeye çalışılan “küçük Amerika: Türkiye” ise bu eksiklik nedeniyle zorlandı, zorlanıyor…

Tam tedbir, yarım tedbir farkı

Çin’in başarısı, ABD’nin başarısızlığı ve Türkiye’nin yarım başarısı bu nedenledir: Çin’in iki aylık “tam tedbir” uygulayacağı rezervi vardı; ABD’nin yok ve Türkiye, neyse ki kamuculuktan kalma sağlık anlayışına ve insan birikimine sahipti…

ABD ve Türkiye o nedenle “tam tedbir” uygulayamadı, “yarım tedbir”le idare etmeye çalıştı. Ancak salgınla mücadeleler savaş gibidir; yarım tedbir olmaz, tam tedbir gerektirir!

Salgınla mücadele başarısında ölçü son tahlilde sayılardır: Vaka sayısı Çin’deki 84 bin, ABD’de 2 milyon 84 bin ve Türkiye’de 177 bindir. Çin’in nüfusunun ABD’nin 4, Türkiye’nin 18 katı olduğunu belirtelim!

Bu tabloya rağmen ABD ve Türkiye normalleşmeye geçti, çünkü ekonomi iyi değil…

Sürü bağışıklığı

Salgın bitmediğine ve dünya verilerine bakılırsa gerilemediğine göre, normalleşme artık bir “ekonomi faaliyeti” olmanın ötesinde, bir sürü bağışıklığı hatta “sınıf bağışıklığı”dır!

Anımsarsanız salgın ilk küreselleştiğinde, İngiltere başta olmak üzere bazı kuzey ülkeleri “sürü bağışıklığı” modelini uygulamaya başlamıştı. Bu model bir önlem alınmaması ve topluma yayılması için salgının doğal akışına bırakılmasıydı. Böylece yaşlılar, hastalar, zayıflar temizlenirdi!

Bu, sömürgeci İngiliz zihniyetinin güncel versiyonuydu!

Neyse ki o yanlıştan çabuk döndüler ve “sürü bağışıklığı” modelini bıraktılar. Ancak buna rağmen İngiltere’de vaka sayısı yarım milyonu aştı ve dünyada en fazla vaka görülen üçüncü ülke konumunda…

Sınıf bağışıklığı

Salgın sürmesine rağmen ekonomiyi çalıştırmak adına hayatı normalleştirmek, bir çeşit sürü bağışıklığı hatta sınıf bağışıklığıdır: Zira ekonomiyi çalıştırmak için salgınla temas riski artarak çalışmak zorunda kalacak olanlar alt sınıflardır, ezilenlerdir…

Orta sınıfların bile bir bölümünün evinde çalışabilme olanağı vardır ama hizmet sektöründe çalışanların, kargocuların, temizlik görevlilerinin, atölyelerde çalışan emekçilerin, kısacası beden gücüyle geçinmek zorunda olanların böyle bir lüksü yoktur…

Ve ekonomiyi çalıştırmak üzere işlerine gidecek bu emekçilerin “özel araçları, özel şoförleri” yoktur; en fazla topluca bindikleri servisleri vardır ve çoğunluğu otobüsü, metroyu kullanmaktadır.

Tam tedbir için kaynak var

Son veriler ikinci bir dalga olasılığının arttığını ortaya koymaktadır. Nitekim Bilim Kurulu üyeleri bu olasılık nedeniyle uyarmaktadır. Örneğin Prof. Dr. Tevfik Özlü şöyle demektedir: “Bugünkü rakamlar bize alarm çalıyor şu anda. Tekrar eskiye dönebiliriz, yasaklar gelebilir, her şey geriye dönebilir diye bizi uyarıyor.”

Türkiye “ekonomik zorunluluktan” kaynaklı normalleşmeden hemen vazgeçmeli ve Bilim Kurulu’nun önerileri “tam ve kesin” uygulanmalıdır!

Haliyle, “hani normalleşme hükümetin bir tercihi değil, ekonomik zorunluluk demiştiniz?” diyebilirsiniz, haklısınız. Ancak “tam tedbir” uygulayabilmek için kaynak var! Sadece hükümetin “geçiş garantili köprü ve yol ihaleleri” nedeniyle ödeyeceklerimizi bir yıl ödemeyerek bile tam tedbiri alabiliriz! Saray danışmanlarına ve RTÜK başkanlarına banka yöneticiliği gibi ek maaş ayarlamaları başta olmak üzere on binlerce AKP profesyoneline üretilen ikinci, üçüncü maaşları hesaba katmıyoruz bile!

Salgının ekonomi-politiği

ABD’de “beyaz polis şiddetiyle” başlayan siyah öfke patlamasının, 1992 ya da 2014’teki benzerlerinden daha büyük olması, hatta bunun Avrupa’ya sıçraması, doğrudan salgınla ilgilidir.

Çünkü görüldü ki siyahlar ve hispanikler nüfusun yüzde 30’u olmasına rağmen, salgında ölüm oranları yüzde 50’den fazlaydı, kimi eyaletlerde yüzde 80’lere varıyordu!

Şundan: Çoğu alt sınıflara mensuptu; evden çalışma lüksleri yoktu ve en ağır işlerde çalışıyorlardı; hatta işsizlerdi… Bu tablo Amerikan sağlık sisteminin adaletsizliğiyle birleşince ortaya siyahların aleyhine vahim bir tablo oluştu.

Kısacası salgında ezilenler ölüyordu daha çok… Üstelik işsiz sayısının 45 milyon olduğu şartlarda, en zengin 400 ABD’linin serveti 3 trilyon dolara yükseliyordu!

İşte bu tablo siyah öfkeyi bu kez çok daha büyük bir patlamaya dönüştürdü.

Kısacası “virüsün bulaşmasının da tedavisinin de sınıfsal olduğu” gerçeği, acı bir şekilde doğrulanıyor hepimiz için…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Haziran 2020

5 Yorum

Kumpas 2.0’da ikinci dalga

Müyesser Yıldız neden tutuklandı? Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Murat Ağırel neden tutuklu?

Şehit MİT’çinin ve Libya operasyonunun deşifre edilmesi? Askeri casusluk? Devletin güvenliğine ilişkin bilgi ve belgeleri açıklama? Geçiniz…

Kumpas 2.0 yürürlüktedir; Barışlar ve Murat Ağırel’in tutuklanması birinci dalgaydı, Müyesser Yıldız’ın tutuklanması da ikinci dalga…

Devleti ele geçirme operasyonları

Ortada bir suç yoktur ve bu tutuklamalar kumpastır. Tıpkı Kumpas 1.0’da, yani Ergenekon ve Balyoz’da olduğu gibi…

O nedenle mesele kumpasın arkasındaki güç mücadelesini ve hedefi aydınlatmaktır.

Birinci kumpas AKP-FETÖ ortaklığının devleti ele geçirme operasyonuydu. Devleti birlikte ele geçirdiler ama birlikte yönetemediler. Zira “iktidarın paylaşılamaması” durumu bir yasaydı! İki taraf da devleti kendi üstüne yapmak için uğraştı. Biri diğerini “paralel devlet” ilan etti. En sonunda da tasfiye etti.

O günleri, bugünkü ağır siyasi iklim nedeniyle unutmuş olanlar için bir AKP yöneticisi hatırlattı: AKP Tanıtım ve Medya Başkan Yardımcısı Emre Cemil Ayvalı, CNN Türk’teki tartışma programında söyledi: “Kemalistlerle FETÖ’yü birbirine kırdırmak suretiyle yol aldık.” (10.6.2020).

Kumpas 1.0 olmasa 15 Temmuz yaşanmayacaktı

Peki Kemalistlerle FETÖ’yü neden birbirine kırdırmış AKP hükümeti? Onu da tane tane anlatıyor Ayvalı: “Birini müsteşar atayabilmem için onun genel müdür olarak 12 yılı doldurması lazımdı.

12 yıl dedikleri liyakat idi; devleti ele geçirmek için liyakati ortadan kaldırmış, operasyonlarla devlet içinde boşluk yaratmış ve devleti ele geçirmişlerdi…

Ki bunun en ağırı TSK içinde yaşandı: Sınav hırsızlığına göz yumarak FETÖ’cüleri orduya soktular, YAŞ’a müdahale ederek atılmalarını engellediler, tasfiye ettikleri generallerin yerini FETÖ’cülerle doldurdular!

Yani Ergenekon ve Balyoz kumpasları olmasaydı, 15 Temmuz darbe girişimi yaşanmayacaktı!

Makas değişikliği işaretleri

Bugünkü operasyonlar da dünkünün neredeyse kopyası: Aynı şekilde avukatlara arama ve el koyma tutanakları verilmedi, aynı şekilde suçlamalar önce yandaş basında servis edildi vs.

Ve aynı şekilde dalgalarla bir genel torba oluşturuldu: Birinci dalgada Odatv ve Yeniçağ vardı; ikinci dalgada yine Odatv ve TELE1… Üç AKP muhalifi kurum!

Mesele sadece AKP’ye muhalif olanların cezalandırılması mı?

Kumpas 1.0’dan biliyoruz ki, o kadar basit değil! Operasyonlar doğrudan güç mücadelesiyle ilgili…

AKP’nin ideolojik yayın organı Yeni Şafak’ın istihbaratçı köşe yazarı Bülent OrakoğluErgenekon tekrar faaliyete geçti” diyerek işareti veriyor zaten ve iz oluşturuyor: “Bu gizli ordunun 1 numarasının emekli bir orgeneral olduğu da biliniyor. Hatta bana göre ismi bile belli! Son dönemde enteresan ataklar yapan emekli bir üst düzey komutan.” (8.6.2020).

Açık ki bir yönü 30 Ağustos’u, bir yönü kötü ekonomi baskısı nedeniyle siyasal iklimi, bir yönü de dış politikadaki sıkışmışlığı aşmak için makas değişikliğini hedef alan bir kumpas bu…

Son dönemde AKP sözcülerinin ABD’li yetkililere “Rusya’yla ilişkilerimiz stratejik değil, taktik” demeleri ve Libya ile Suriye’de ABD’yle yeniden işbirliği yapma isteğinin dile getirildiği mektupların gönderilmesi önemle not edilmelidir.

Ve elbette 15 Temmuz izlerinin temizliğiyle ilgili olan tasfiyeler de!

Beka problemi

Ve unutmayın; kandırılmadılar. Tersine dün kandırdılar, bugün yine kandırmaya çalışıyorlar!

Fethullahçıların ne olduğunu gayet iyi biliyorlardı; devleti ele geçirmek için işbirliği yaptılar, günü geldiğinde de tasfiye ettiler. O işbirliğini ak’lamak adına da “kandırıldık” dediler!

Yani kandırıldık derken de aslında kandırıyorlardı: Binali Yıldırım’ın, Mustafa Elitaş’ın ve diğerlerinin ara sıra “Ergenekon ve Balyoz vardı ama FETÖ sulandırdı” diye çıkışlar yapması, hükümetin yeni operasyon olasılığını “Demokles’in kılıcı” gibi muhaliflerin üstünde sallaması demekti!

Ve aslında gayet açıklar: Dün, devleti ele geçirmek için FETÖ’yle işbirliği yaptılar, kendi ifadeleriyle Kemalistlerle FETÖ’cüleri birbirine kırdırdılar; bugün de kalan Kemalistleri, ulusalcıları, milliyetçileri temizlemeye hazırlanıyorlar!

Kumpas 1.0’ın, yani Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının Türkiye’ye maliyeti ortada.

O nedenle bugünler çok önemli: Yeni dalgalar ve makas değişikliği Türkiye’nin gerçek “beka” problemidir!

Yeni dalgaları ve makas değişikliğini önlemek, hepimizin yurttaşlık görevidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2020

3 Yorum

Libya’da tehlikeli AKP-ABD ortaklığı girişimi

Tayyip Erdoğan, 8 Haziran’da ABD Başkanı Donald Trump’la görüştü. Ne görüştüğünü de aynı akşam çıktığı televizyonda açıkladı: “Bu akşam yaptığımız görüşmeden sonra ABD-Türkiye arasında süreçle ilgili yeni bir dönem başlayabilir. Yaptığımız görüşmede bazı mutabakatlarımız oldu.

Mutabakatlar…

Nelerdir onlar, henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz şu:

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu açıklıyor: “İki başkan bizleri görevlendirdiler. ‘Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve istihbarat başkanları, güvenlik danışmanı birlikte bir çalışma yapsınlar, sonra biz bunu değerlendirelim’ dediler. Biz de önümüzdeki süreçte kendi muhataplarımızla, Libya’da barış, istikrar ve huzur için ne yapabiliriz, hangi adımlar atabiliriz, bunları konuşacağız” (Hürriyet, Abdülkadir Selvi, 10.6.2020).

Erdoğan’a Libya’da NATO desteği

Kuşkusuz bu gelişme iki nedenle sürpriz değil:

Birincisi, yazdık daha önce: Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile görüşmesinden çıkan sonuç, “NATO Trablus hükümetine destek verecek” şeklindeydi (15.5.2020).

İkincisi, çok yazdık daha önce: Erdoğan, neo-Abdülhamit’tir; Rusya ile kendisine alan açıyor, bunu ABD’yle pazarlığında kullanıyor, iki büyük gücü de AB ile dengelemeye çalışıyor.

Bu neo-Abdülhamitçi çizginin ilelebet götürülemeyeceği ve sert gerilemeye dönüşebileceği ise tarihseldir!

Erdoğan’ın Trump’a “ortaklık” mektubu

Erdoğan’ın Libya’da Rusya’ya karşı ABD-NATO desteği aradığı aslında ortadaydı.

Onu da yazdık: Erdoğan “Sayın başkan, değerli dostum” diye başlayan bir mektup yazdı Trump’a yakın zamanda. Bu bir “ittifakı sürdürme” mektubuydu…

Şöyle diyordu Erdoğan: “Suriye ve Libya başta olmak üzere, bölgemizdeki son gelişmeler, Türk-ABD ittifakının ve iş birliğinin en güçlü şekilde sürdürülmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.” (29.4.2020).

Erdoğan Suriye ve Libya’da ABD’yle işbirliği yapmak istediğini ilan ediyordu. Buna ABD’de karşı çıkacaklar için de ne yaptığını belirtiyordu mektubunda: “Umuyorum ki, önümüzdeki dönemde, Kongre ve ABD basını da, salgın sırasında sergilediğimiz bu dayanışmanın da etkisiyle, ilişkilerimizin stratejik önemini daha iyi kavrayacak ve ortak sorunlarımızla ortak mücadelemizin gerektirdiği anlayış içinde hareket edecektir.”

ABD’ye salgınla mücadele kapsamında gönderilen sağlık malzemeleri yardımı bir “gönül alma” işiydi yani; “maske diplomasisi”ydi bir nevi…

Yeterli miydi? Elbette hayır!

S-400 tavizi

S-400’lerin defalarca “Nisan’da aktive edilecek” diye ilan edilmesine rağmen, neden çalıştırılmadığının açıklaması da işte bu mektuptadır!

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın S-400’lerin çalıştırılmasını “koronavirüs salgını nedeniyle ertelediklerini” (30.4.2020) açıklaması elbette inandırıcı değildi. Zira salgın nedeniyle 2,5 milyar dolarlık savunma sistemi kutusunda tutulurken, uçaklar uçabiliyor, tanklar yürüyebiliyor, radarlar çalışabiliyordu!

Bu “salgın ertelemesi” açıklaması Moskova’nın da mizah duygularını gıdıklamış olmalı ki Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksey Yerhov’un yorumuna şöyle yansıdı: “Satış yaptık. Sizden parayı aldım, aracı verdim. Araç sizin. İster plaja gidin, ister patates taşıyın, isterseniz üstüne makineli tüfek monte edin savaşa katılın, onu garajda saklamak sizin doğal hakkınız.” (4.6.2020).

Ne yapma(ma)lı?

En net gerçektir: Türkiye’nin ulusal çıkarları ABD’yle işbirliğinden değil, tersine ABD’ye karşı bölgeyle işbirliğinden geçiyor.

Dahası, gelişmelerin boyutu ve saflaşmalar; Suriye, Akdeniz ve Libya’nın artık tek bir cephe olduğunu gösteriyor. Yani Türkiye’nin Suriye’de Rusya’yla yaptığı işbirliğini Akdeniz ve Libya’ya da taşıması ve S-400’leri hemen (madem normalleşme başladı) çalıştırması gerekiyor!

Ancak AKP hükümeti, ekonomideki sıkışmanın da etkisiyle, hâlâ ABD’yi birlikte yol yürünebilecek bir “müttefik” olarak görüyor! (Kuşkusuz bunun ideolojik nedenleri var!)

Önümüzdeki dönemin asıl mücadele sahası işte bu zemindir: Türkiye “Asya Yüzyılı”na uygun olarak mı konumlanacak, yoksa kurumlarıyla Atlantik’te kalmayı sürdürecek mi?

Bunun dış politikadaki yanıtını Libya’da ve Suriye’de nasıl ilerleneceğinde; iç politikadaki yanıtını da yeniden başlayan “kumpas 2.0” operasyonlarının sürüp sürmeyeceğinde göreceğiz!

Hem orada hem burada aynı anda olunamayacak bir döneme giriliyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Haziran 2020

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: