Erdoğan’a anayasa çiğnetme muhalefeti

Türkiye’nin son 20 yılının çok kısa siyasi tarihi şöyledir:

– Tayyip Erdoğan 2003’te nasıl milletvekili ve başbakan olabildi? CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kolaylaştırıcılığında yasa değiştirilerek.

– Abdullah Gül 2007’de nasıl cumhurbaşkanı olabildi? Kendisi bile umudu kesmişken MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 367 kolaylığı sağlamasıyla.

– Erdoğan 2014’te nasıl cumhurbaşkanı olabildi? Erdoğan’ın muhalifleri olan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ortaklığında karşısına “kazanamayacak” Ekmeleddin İhsanoğlu çıkarılarak .

– AKP 2017’de Anayasa’ya nasıl darbe yaptı ve rejimi yıkabildi? MHP Genel Başkanı Bahçeli “madem Erdoğan anayasaya uymuyor, anayasayı Erdoğan’a uyduralım” deyip, referandum yolu açarak.

– Erdoğan 2018’de nasıl cumhurbaşkanı oldu? CHP ve adayı Muharrem İnce’nin karşılıklı hatalarıyla…

Nasıl olsa’cılık

Dikkat ederseniz, bu kısa Türkiye tarihi, aynı zamanda muhalefetin Erdoğan’a anayasa çiğnetme tarihidir.

Muhalefet Erdoğan’ın karşısında “sana anayasayı çiğnetmem” kararlılığında durmamış, tersine Bahçeli örneğinde olduğu gibi “çiğnetmemek adına anayasanın Erdoğan’a uydurulmasına” olanak sağlamış ve rejimin yıkılmasına araç olmuştur. Bu süreçte de dönüşerek muhalefetken iktidar ortağı olmuştur.

Bugün de aynı hataya düşülüyor. Anayasa açık, anayasa hukukçuları net: Erdoğan üçüncü kez seçilemez!

Erdoğan’ın “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir” şeklindeki anayasanın 101. maddesini çiğneyerek üçüncü kez aday olmasına karşı “ama”sız hukuku savunmak, tüm siyasi partilerin ve seçmenlerin görevidir.

Ancak muhalefetin çoğunluğunda tersi yaklaşım var. Erdoğan’a “mağduriyet kozu kazandırmamak” adına, anayasanın çiğnenmesine göz yumularak, Erdoğan’ın anayasaya aykırı üçüncü kez cumhurbaşkanı adaylığına onay veriliyor!

Kılıçdaroğlu’nun gerekçesi de şu: “Diyelim ki ses çıkardık, nereye gidecek? YSK üyelerini atayan kim, Erdoğan. İtiraz edeceğin hiçbir yer yok.”

Benzer bir gerekçeyi kısa bir süre önce de dile getirmiş, sansür yasasının TBMM’de görüşüldüğü bir süreçte neden ABD’de olduğu konusundaki eleştirilere, “Saray TBMM’deki çoğunluğuyla yasası nasıl olsa geçirecekti” yanıtı vermişti!

Teslimiyetçi çizgiyle seçim kazanılmaz

20 yılın özetidir: “Nasıl olsa…” anlayışıyla ve “adam kazandı” tutumuyla AKP’ye karşı seçim kazanılmaz, tersine bu teslimiyetçilikle Erdoğan’a yine “atı alan Üsküdar’ı geçti” kozu verilir.

Türkiye’nin Erdoğan’a atın yularını verdirmeyecek birikimi vardır; yeter ki o birikimi harekete geçirecek bir lider kararlılığı sergilenebilsin!

“Yine mi muhalefete eleştiri” diye dudak bükenlere de anımsatalım: 20 yıldır seçimlerin nasıl kaybedildiğine işaret ederek, bu seçimin nasıl kazanılabileceğine ışık tutmaya çalışıyoruz. Yani bu eleştirileri “muhalefet seçim kazansın” diye yapıyoruz!

(Okuma önerisi: Şeyda Taluk, Seçim Nasıl Kazanılır? Kırmızı Kedi Yayınevi)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ocak 2023

Yorum bırakın

Almanya-Polonya çatışmasının perde arkası

Ukraynalıların kanı üzerinden ajanda belirleyen üç ülke var: ABD, İngiltere ve Polonya.

Bu üç ülkenin ortak ajandaları da var, özel ajandaları da…

Örneğin İngiltere ve Polonya, daha krizin başında Ukrayna’yla birlikte üçlü “küçük Avrupa” ittifakı kurmuştu. Kuzeyde Baltık ülkeleriyle, güneyde Karadeniz ülkeleriyle genişletmeyi hedefledikleri bu ittifak ile İngiltere Almanya-Fransa’ya karşı kara Avrupasında güç olmayı hedeflerken, Polonya da 2015 yılında ilan ettiği “Üç Deniz Girişimi” hedefine ulaşmanın peşinde…

Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda’nın 2015’te açıkladığı “Üç Deniz Girişimi” Baltık, Karadeniz ve Adriyatik Denizleri arasında yer alan on iki ülkenin ekonomik ve altyapı gelişimini hedefliyor.

POLONYA ALMANYA’DA 1,3 TRİLYON DOLAR İSTİYOR

İşte Polonya bu nedenle krizin başından beri en agresif politika izleyen kara Avrupa ülkesi oldu. ABD ve NATO adına Rusya’ya karşı saldırgan bir tutum takınan Polonya, yukarıda özetlediğimiz stratejisinin gereği de, Ukrayna krizini Almanya’ya karşı kullanmaya çalışıyor.

Polonya hem kendi adına hem de ABD adına Almanya’yı Avrupa’da sıkıştırma politikası izliyor.

Polonya’nın bu hamlelerinin başında, Ukrayna krizini fırsata çevirerek, Almanya’dan II. Dünya Savaşı nedeniyle yüklü tazminat istemesi geldi. Polonya’nın Almanya’da 1.3 trilyon dolarlık tazminat talebini resmiyete taşıması, Avrupa düzleminde önemli bir soruna dönüştü.

Polonya’nın bir başka hamlesi, her fırsatta Almanya’yı Ukrayna’ya yeterli destek vermemekle suçlayarak, Berlin’i AB içinde sıkıntıya düşürmeye çalışmak oldu. Bu kimi zaman mali yardım, kimi zaman yaptırım, kimi zaman da füze ya da tank konusu oldu.

BATI’DAN UKRAYNA’YA TANK/ZIRHLI ARAÇ KAMPANYASI

ABD liderliğinde NATO ülkelerinin Rusya’ya karşı bir hazırlık içinde olduğu anlaşılıyor. Eş zamanlı olarak bazı ülkeler Ukrayna’ya tank ve zırhlı araçlar göndermeye başladılar.

Örneğin ABD Bradley isimli zırhlı araçları, İngiltere Challenger-2 ana muharebe tankları, Fransa ise Leclerc tipi tankları Ukrayna’ya gönderme hazırlığında. Türkiye ise Ukrayna’ya ikinci parti Kirpi adlı zırhlı araçlardan gönderdi. İlk parti, 50 adet olarak Ağustos 2022’de teslim edilmişti.

ABD ve Polonya ise Almanya’nın bu tank-zırhlı araç kampanyasına liderlik(!) etmesini ve ünlü Leopard-2 tanklarını Ukrayna’ya göndermesini istiyor. Berlin yönetimi ise bu talebe mesafeli.

Polonya Almanya’yı sıkıştırmak için, kendi elindeki Leopard tankları Berlin’in izniyle Ukrayna’ya vermeyi teklif ediyor.

BERLİN YÖNETİMİNDE KRİZ

Alman koalisyon hükümeti, özellikle Rusya’ya yaptırımlar konusunda zaten bölünmüşken ve Almanya’da biri Amerikancı diğeri Alman sanayisinin çıkarlarını gözeten “iki Almanya” çarpışırken, üstüne bir de tank krizi Berlin yönetimindeki çatlağı derinleştirdi.

Bu süreçte Alman Savunma Bakanı Christine Lambrecht’in istifası da dikkat çekiciydi.

Koalisyonun büyük ortağı SPD ve Başbakan Olaf Scholz Ukrayna’ya tank vermeye mesafeli dururken, koalisyonun Amerikancı ortağı Yeşiller tank verilmesini savundu. Almanya’nın Yeşil Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock bu konuda çok istekli.

Krizi fırsata çevirmeye çalışan CDU ise koalisyonu bozmaya çalışıyor. Sol Parti ise Almanya’nın Ukrayna’ya Leopard-2 tankı vermesine kesinlikle karşı çıkıyor. Bu arada Alman toplumunun üçte ikisinin Ukrayna’ya Leopard tankı verilmesine karşı olduğu da Alman basınında yer aldı.

ABD-ALMANYA ARASINDA TANK GERİLİMİ

Tank konusu, geçen hafta Almanya’daki ünlü Ramstein üssünde yapılan Ukrayna Savunma Temas Grubu toplantısında ele alındı.

ABD, İngiltere ve Polonya baskısı altındaki Almanya, masaya şöyle bir formül koydu: “Almanya’nın Leopard-2 tanklarını vermesinin koşulu, önce ABD’nin M1-Abrams tanklarını Ukrayna’ya vermesidir.”

Bu şart, haliyle Washington ile Berlin’i karşı karşıya getirdi.

Durum önce ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile Alman Federal Özel İlişkiler Bakanı Wolfgang Schmidt’in, ardından da ABD Başkanı Joe Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile Almanya Başbakanı Olaf Scholz’ün dış siyaset danışmanı Jens Plotner’in temaslarına yansıdı.

BATI SAFLARINDA KIRILGANLIK POTANSİYELİ ARTIYOR

Ukrayna krizi, bir pencereden bakıldığında, NATO’yu canlandırdı ve genişlemesinin önünü açtı, ABD-AB ilişkilerini restore etti, Batı’yı Çin ve Rusya’ya karşı birleştirdi.

Ancak Ukrayna krizine bir başka pencereden bakıldığında ise bu canlanma-genişleme-birlik görüntüsünün yanıltıcı olduğu, tersine kırılganlık potansiyelinin arttığı görülüyor. NATO içinde fikir ayrılıkları derinleşiyor, ABD-İngiltere-Polonya ile Almanya-Fransa ilişkileri gerginleşiyor, yaptırımlar Avrupa ekonomisini yıprattığı için restore edildiği sanılan ilişkiler güçlü ticari çatışma olasılığı doğuruyor.

Baksanıza: Avrupa İstatistik Ofisinin (Eurostat) açıkladığı son verilere göre AB’nin toplam kamu borcu 13 trilyon avroyu aşmış ve Avro Bölgesi’nde kamu borcunun GSYH’ye oranı yüzde 93’e çıkmış durumda.

Kamu borcunun GSYH’ye oranı Yunanistan’da yüzde 178, İtalya’da yüzde 147, Portekiz’de yüzde 120, İspanya’da yüzde 115, Fransa’da yüzde 113, Belçika’da yüzde 106’ya ulaşmış durumda. Oysa AB kurallarına göre, normal şartlarda üye ülkelerin kamu borçlarının GSYH’lerinin yüzde 60’ını geçmemesi gerekiyor!

Kısacası, Ukrayna krizinin Batı’yı ABD liderliğinde birleştirdiği görüntüsü geçicidir ve tersine, daha büyük ayrılıkları tetikleyecek derin sorunları biriktirmektedir. Almanya-Polonya çatışması ve tank krizi, o sorunlara yeni bir halka eklemiş oldu.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Ocak 2023

Yorum bırakın

Beşli Çete Partisi

Siyaset, özü itibariyle, ekonomiyi paylaştırma işidir. Bir siyasi parti, hangi sınıfın ya da toplumsal tabakanın temsilcisiyse, o sınıfın ya da toplumsal tabakanın ekonomiden daha fazla pay almasına çalışır.

Buna siyasal İslamcı partiler de dahildir elbette. Onlar da en sonunda bir sınıfın partisidirler ve hem partilerine taban yaratmak, hem de kendi sermaye gruplarını oluşturmak için dini siyasete alet ederler. Slogan düzeyindeki halkçılık bu gerçeği değiştirmez.

İslamcı partilerin rejim değiştirme icraatlarının arka yüzü, aynı zamanda büyük sermaye transferlerinin tarihidir.

En sermaye yanlısı iktidar: AKP

Bu girişi, Erdoğan’ın şu açıklaması nedeniyle yaptık: “İş dünyamızı fütursuzca tehdit edenlere, Türk ekonomisini kötüleyenlere, sermaye düşmanlığı yapanlara hak ettikleri cevabı sandıkta vereceğiz” (AA, 21.1.2023).

Erdoğan bu açıklamasıyla “Beşli Çete”yi hedef alan Kılıçdaroğlu’na tepki gösteriyor. Kılıçdaroğlu’nun “iş dünyasını tehdit ettiğini” iddia ederek hem Beşli Çete’yi gizliyor/koruyor hem de sermaye ile Kılıçdaroğlu’nu karşı karşıya gibi göstermeye çalışıyor.

Oysa Kılıçdaroğlu da son tahlilde emek-sermaye çelişmesinde, ağırlıkla sermayenin yanındadır; siyaseten bunu TÜSİAD ile işçi sendikaları arasında bir “denge” içinde yürütmeye çalışıyor.

Erdoğan ise sözde halkçıdır ama Türkiye’nin gelmiş geçmiş en sermaye yanlısı siyasetçisi olmuştur. Bunu sadece Erdoğan’ın OHAL’i patron yararına işçilere karşı kullandığının itirafı olan şu sözlerine bakarak söylemiyoruz: “Bir tane fabrikada grev söz konusu mu? Böyle bir şeyde anında müdahalemizi yapıyoruz. Ve OHAL anında bir çözüm kaynağı oluyor” (24.4.2018).

Asıl baktığımız, temsilciliğini yaptığı mali sermayenin / finans kapitalin Erdoğan dönemindeki durumudur: Örneğin bankaların kârı yüzde 400’e çıktı; örneğin en büyük sermaye grupları, üç kuşaktır en çok AKP döneminde büyüdüklerini memnuniyetle açıkladılar; örneğin AKP’ye yakınlık/destek karşılığında bazı sermaye grupları kamu ihaleleriyle diğer gruplara göre ölçüsüz bir şekilde palazlandırıldı.

Halkın sandık sorumluluğu

Dolayısıyla AKP, özü itibariyle bir Beşli Çete Partisi’dir. Soru şu: Kılıçdaroğlu’nun Beşli Çete’yle mücadele ilanı, gerçekten halkçı bir ekonomik programa mı oturuyor? Yoksa AKP’yi yıpratma amaçlı bir seçim sloganı mı? (Zira New York bankerleri ile Londra tefecilerinden para arama anlayışı, kaçınılmaz olarak yeni beşli çeteler doğurur.)

Bu soruya verilecek yanıt önemlidir. Bacaban’ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı olduğu ve Davutoğlu’nun ifadesiyle, stratejik kararlarda hepsinin imzasının gerektiği koşullarda, Beşli Çete’yle nasıl mücadele edilebilecektir? Beşli Çete’yi palazlandıran kamu ihalelerinin altında Davutoğlu ile Babacan’ın imzaları vardır. Ayrıca Beşli Çete Davutoğlu ve Babacan’ın yıllarca uyguladıkları, iktidar olurlarsa uygulamayı sürdürecekleri programdan çıktılar.

Tamam, rejim sorunu açısından kimin cumhurbaşkanı olacağı bu seçimin esas konusudur. Ama parlamentoda, bölüşümdeki adaletsizliğe emekten yana müdahalelerde bulunacak bir ağırlık oluşturulması da aynı ölçüde önemlidir. Hatta bu ağırlık ne denli büyük olursa, rejim sorununu çözmek o denli kolaylaşır.

(Okunmalı: Ali Mahir Başarır, Beşli Çete, Kırmızı Kedi Yayınevi)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 ocak 2023

Yorum bırakın

F-16 uçak değil çapadır

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu 17 Ocak’ta ABD’ye giderken, açıklaması Yeni Şafak’ta birinci sayfadan “F-16’da anlaşma sağlandı” başlığıyla duyuruldu. Ancak Çavuşoğlu ABD Dışişleri Bakanı Blinken’le görüşünce, “anlaşma sağlanmadığını” görmüş oldu!

ABD, Türkiye’yi S-400 nedeniyle 5. nesil F-35 uçağı programından çıkarmış, parasını geri ödememiş, o para karşılığında istenilen 4. ve 4,5. nesil F-16’ları da vermemek için binbir dereden su getirtmektedir. Çünkü ABD için F-16 sadece bir uçak değil, Türkiye’ye karşı kullandığı bir çapadır!

Nitekim 9 Ocak’ta Yunan Bakan Yardımcısı Syrigos şöyle demişti: “Türkiye’nin F-16 almasını istiyoruz. Şimdi değil, uzun vadede. Çünkü Batı tarafından kontrol edilmesini istiyoruz.” Doğru, çünkü gerçekte NATO da, ABD silahları da, Türkiye’yi Atlantik kampında Washington’un stratejisine bağlı tutabilmenin araçlarıdır.

ABD’nin dolaylı iki şartı

ABD, Türkiye’yi çapalı tutmak için F-16 verecekti ama tam da Yunan Bakan Yardımcısının istedi gibi “şimdi değil, sonra” olacaktı bu. Çavuşoğlu Washington’da işte bu gerçekle yüzleşti.

ABD F-16’yı, dolaylı bir şekilde iki şarta bağlamıştı: Şartlardan biri Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini onaylaması, diğeri de Türkiye’nin Suriye’de ABD’yle işbirliği yapmasıydı.

Bizzat Çavuşoğlu söyledi: “Türkiye’nin F-16 talebi ile İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinin bağlantılı olmadığını, ABD Kongresi’nin bunları bağlantılı gibi göstermemesi gerektiğini söylüyoruz.”

Ne olacak ki? ABD’nin Ankara Büyükelçisi Flake de söylüyor: “Türkiye’ye F-16 satışıyla İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği bağlantılı değil.”

Çünkü Washington şu incelikte uyguluyor: Bağlantılı değil ama onaylarsanız süreç hızlanır!

Çavuşoğlu ABD’den Suriye’ye temsilci istedi!

Daha vahim şart ise Suriye konusudur. Yine Çavuşoğlu’nun ağzından aktaralım: “ABD, Suriye ile ilgili yeni bir çalışma başlatma önerisi yaptı.

Nereden çıktı bu? Şuradan: ABD, Rusya’nın kolaylaştırıcılığında Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesinden çok rahatsız. Bunu resmi olarak da ifade ettiler zaten. F-16 isteyen Türkiye’nin, bu politikadan dönmesini istiyor. Çünkü ABD biliyor ki Türkiye ile Suriye normalleşirse, ABD Suriye’nin kuzeydoğusundan çıkmak zorunda kalır, Amerikan Koridoru kapanır ve PYD devletçiği ortadan kalkar.

Evet, ABD bunu biliyor ama demek ki Çavuşoğlu bilmiyor! Baksanıza, ABD’ye ne teklif ediyor: “ABD Suriye’ye bir özel temsilci atamalı.” ABD’nin Suriye’den çıkarılması ne ki, AKP’nin Dışişleri Bakanı, tersine ABD’den Suriye’ye özel temsilci atamasını istiyor!

Amerikan dengesi!

Peki tüm bunları neden yaşıyoruz? Onu da yine Çavuşoğlu’nun ağzından açıklayalım: “ABD’nin iki NATO üyesi ülke (Türkiye ve Yunanistan) arasında daha dengeli olması gerektiğini hatırlattık.”

İşte Ankara’nın da Atina’nın da sorunu budur: Amerikan dengeciliği!

ABD bu denge oyunu ile hem Türkiye’yi hem de Yunanistan’ı Amerikan üsleriyle doldurdu, dolduruyor. Washington bu denge oyunu üzerinden iki ülkeye sürekli silah satıyor. Ve iki ülke bu denge üzerinden birbirine karşı kullanılıyor.

Yani önce Amerikan dengesi aramaktan kurtulunmalı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ocak 2022

Yorum bırakın

Erdoğan’ın yasallık sorunu

İktidar, 12 Haziran’da yapılması gereken seçimi bir ay öne çekerek 14 Mayıs’ta yapmayı planlıyor. Neden peki? Erdoğan 5 Ocak’ta “mevsim şartlarını dikkate alarak seçimi belki birazcık öne çekerek tarihini güncelleyeceğiz” demişti.

O zaman da belirtmiştik: Seçimi öne çekmek, Erdoğan için mevsim şartı değil, anayasa şartıdır. Çünkü Anayasanın 101. maddesine göre Erdoğan 3. kez aday olamaz. Aday olabilmesinin tek yolu 116. maddeye göre Meclis’in seçimi yenileme kararı almasıdır.

Böyle olduğu için de muhalefetin geçen yılki “erken seçim” çağrılarını elinin tersiyle iten iktidar, şimdi mevsim şartları gerekçesiyle bir ay öne çekmeye çalışıyor. Mevsim şartları işin kılıfı tabii. Nitekim iktidar önceki seçimi de erkene çekerek, 24 Haziran 2018’de yapmıştı. 5 yılda aynı takvimde seçim yapılamayacak kadar mevsim şartları bozulmadı herhalde!

Yasallık sorunu koz olur

Geçen yıl muhalefet erken seçim talebini gündeme getirdiğinde, basında ben dahil bazı isimler, Erdoğan’ın zamanında yapılacak seçimde aday olamayacağına dikkat çekmiştik. Çünkü Erdoğan, “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir” şeklindeki anayasa maddesi altında iki kere seçilmişti zaten.

Ancak bu yöndeki yazılarımıza muhalefetten tepkiler gelmişti: Erdoğan’ı yasalarla engellemenin ona yeni bir mağduriyet kozu vereceğini söylediler. Yani Erdoğan’a mağduriyet vermemek için anayasayı yok sayacaklardı! Nitekim Kılıçdaroğlu, 5 Şubat 2022’de “Erdoğan’ın 3. dönem adaylığına itirazımız yok” demişti. Kimi muhalif siyasiler de “anayasaya aykırı olsa bile YSK adaylığını kabul eder, boşuna itiraz etmeyelim” diyordu!

Hem hukuku sulandıran hem de iç ve dış politikayı birlikte ele almayan sorunlu bir anlayış bu. Şundan: Diyelim ki zamanında seçimde YSK adaylığını kabul etse ve Erdoğan anayasaya aykırı olarak 3. kez seçilse, bu Türkiye’nin dış politikasında ciddi bir açığa dönüşür. İçeride bir baskı rejimiyle geçiştirse bile, dış politikada ve devletlerarası ilişkilerde yasallık sorunu taşıyan bir cumhurbaşkanının konumu Türkiye’yi zayıflatır, koz olur! Kaldı ki Türkiye’nin Erdoğan’a “anayasayı yok saydırtmama” gücü elbette ve hâlâ vardır.

İşte Erdoğan da bu gerçekleri görüyor ki, mevsim şartları bahanesi üzerinden seçimi bir ay önceye çekerek, kendisine “yasallık” sağlamaya çalışıyor; tabii seçimi kazanabilirse!

Devlet çözülürken

Erken seçim istediğinde reddedilen muhalefetin, şimdi yine mağduriyet üretmeme gerekçesiyle Erdoğan’a bir aylık takvim kazandırmayı kabul etmesi, yeni bir hata olacaktır.

Kaldı ki devlet çözülmektedir ve anayasayla ve mahkemesiyle kavgalı bir iktidara birincisi seçim için anayasanın etrafından dolanma, ikincisi de anayasaya laikliğe aykırı türban maddesi ekleme şansı vermek, sonuçları bakımından sıkıntılı olacaktır.

Baksanıza… Erdoğan, İran Dışişleri Bakanı Abdullahiyan’ı AKP Genel Merkezinde kabul edebilmekte ve bu konuda muhalefetten de ciddi bir tepki gelmemektedir. O dönemin şartları gereği Atatürk de İnönü de partili cumhurbaşkanıydı ama partilerini devletlerarası ilişkilerin görüşüleceği yer yapmamışlardı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ocak 2023

Yorum bırakın

Yüzde 1’in esir aldığı dünya

Finans kapitalin egemenliği, servetin paylaşımı sorununu olağanüstü bir dengesizliğe doğru itiyor. Son 10 yılın ekonomik verilerinin ortaya koyduğu üç büyük gerçek şudur:

1) Zengin-yoksul makası iyice açıldı. Zengin daha da zenginleşti, yoksul daha da yoksullaştı.

2) Orta sınıflar alt sınıflara dönüşmeye başladı.

3) En zenginler ile zenginler arasındaki fark büyümeye başladı.

Bu tablo, finans kapitali elinde tutanların inşa ettiği neoliberal düzenin kaçınılmaz sonucuydu. En zengin yüzde 10’un, yüzde 50’nin servetine eşit olduğu “dengesizlikten”, en zengin yüzde 1’in, yüzde 50’nin servetine ulaştığı daha büyük dengesizliğe dönüştü dünya…

YÜZDE 1’LİK KESİM SERVETE EL KOYUYOR

Oxfam’ın son raporu, işte bu gerçeği çırılçıplak sergiliyor. En zenginlerin az vergi ödemesi ile yoksulların çok vergi ödemesi üzerinden makasın nasıl açıldığını ortaya koyuyor.

İşte o veriler:

1) Oxfam’ın raporuna göre 2020’den beri 42 trilyon dolar yeni servet yaratıldı. En tepedeki yüzde 1, son 2 yılda dünyanın geri kalanının 1,5 katından fazla yeni servet ele geçirdi.

Yani 42 trilyon dolarlık servetin 26 trilyon dolarını yüzde 1 ele geçirirken, 16 trilyon dolarlık servet, yüzde 99’a kaldı.

2) Son 10 yılda yaratılan tüm yeni servetin yarısını ele geçiren zenginler, salgından bu yana, yani 2020’den beri ise oranını yükseltti, servetin üçte ikisini ele geçirdi.

Dolayısıyla daha önce yıllık verilere dayanarak ortaya koyduğumuz “salgının zengini zenginleştirme” gerçeği, bir kez daha teyit edilmiş oldu. (Bkz, 15 Ekim 2020 tarihli “Salgın zengini zenginleştirdi” başlıklı Cumhuriyet gazetesi makalem.)

3) Oxfam raporuna göre dolar milyarderlerinin sayısı ve serveti, son 10 yılda ikiye katlandı. Milyarderlerin net varlıkları, 11.9 trilyon dolarak ulaştı.

4) Yaklaşık 1.7 milyar emekçi, enflasyonun ücretleri geride bıraktığı ülkelerde yaşıyor.

ZENGİNLERİN ÖDEMEDİĞİ VERGİLER

Bu tablodaki ana renklerden biri zenginlerin ödemediği vergilerdir elbette!

Yine Oxfam’ın raporundan somut örneklerle aktaralım:

Dünyanın en zenginlerinin başında gelen Elon Musk’ın 2014-2018 yılları arasında ödediği “gerçek vergi oranı” sadece yüzde 3,27’ydi!

Oysa, örneğin Ugandalı un satıcısı Aber Christine, aylık 80 dolar kazanırken, ödediği vergi oranı yüzde 40’tı.

Yani sistem, zenginin daha az vergi ve yoksulun daha çok vergi ödemesi üzerine inşa olmuş durumda. Bu da haliyle zengin-yoksul makasını daha da çok açıyor.

Bu arada önemle belirtelim: Elon Musk – Aber Christine örneği, neoliberal ekonomi modelini uygulayan hemen her ülkede geçerlidir. Türkiye’de de vergisini en yüksek ve en düzenli ödeyen kesim ücretli çalışanlardır, emekçilerdir. Türkiye’nin yüzde 1’i ise daha az vergi ödemesinin ötesinde, hükümet eliyle vergi afları, vergi istisnaları yollarıyla daha da semirmektedir!

Yani mesele ülkeden ülkeye değişen bir hükümet beceriksizliği değil, kapitalizmin doğasının gereğidir.

YÜZDE 1’İN ESİR ALDIĞI DÜNYAYI ÖZGÜRLEŞTİRMEK

Oxfam ekibi, verilerden hareketle üç temek öneride bulunuyor:

1) “Küresel krizlerden vurgunculuğu sona erdirmek için tek seferlik servet vergisi ve beklenmedik kârlara vergi getirilsin.”

2) “Ülkede ikamet eden en zengin yüzde 1’lik kesiminin vergileri, emek ve sermayeden elde ettikleri gelirin en az yüzde 60’ına kadar kalıcı olarak artırılsın.”

3) “İlk yüzde 1’dekilerin vergi oranları, sayılarını ve servetlerini önemli ölçüde azaltacak kadar yüksek olmalı. Buradan elde edilecek fonlar daha sonra yeniden dağıtılmalı.”

Öneriler iyidir ve önemlidir. Ancak bu önerilerin hayata geçmesi “kolay yoldan” pek mümkün değildir. Hükümetler, yüzde 1’lik kesime servet vergisi getirmez, getiremez; tersine salgın sürecinde de görüldüğü gibi hükümetler, kamu kaynaklarını yüzde 1’lik kesime peşkeş çeker.

Çünkü hükümetler, yüzde 1’lik kesimin hükümetidir. Siyasal partiler, sınıf partileridir ve yüzde 1’lik kesim de kendi temsilcisi olan partileri destekleyerek iktidara taşımaktadır.

O nedenle Oxfam’ın önerilerinin “kolay yıldan” hayata geçmesi mümkün değildir; zor ama tek yol ise yüzde 1’lik kesimin dünyasını başına yıkmaktan geçmektedir.

Daha adil bir dünya için, yüzde 1’in esir aldığı dünyayı kurtarmak ve özgürleştirmek gerekmektedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Ocak 2023

Yorum bırakın

Türkiye’nin “devlet adamı” sorunu

Devlet, devlet adamlarını doğurur; devlet adamları da devleti geliştirir. Yani devlet ile devlet adamı arasında, birbirini güçlendiren bir doğru orantı vardır. Kuşkusuz tersi de doğrudur: Devlet çözülürken, devlet adamı da azalır. Devlet adamı azlığı sorunu, aynı zamanda “aydın erozyonu” sorununun bir türevidir.

Bir süredir, Türkiye “devlet adamı” sorunu yaşamaktadır. Gerçi sadece Türkiye değil, dünya, özellikle Batı dünyası devlet adamı sorunu yaşamaktadır. De Gaulle tipi devlet adamlarının yerini, Ginger’dan düşen Bush’lar, halkına ve dünyaya açıkça yalan söyleyen Blair’lar, kadın polisi taciz eden Berlusconi’ler, ismi sürekli skandallara karışan Sarkozy’ler, Macron’lar ve daha nicesi aldı… Batı’nın De Gaulle tipi son devlet adamı, belki de Merkel’di.

Alkış krizi

Neden böyle bir giriş yaptığımızı tahmin etmişsinizdir. Cumhurbaşkanı/iktidar partisi genel başkanı ve komutanlar ile ana muhalefet partisi genel başkanı üçgeninde yaşanan son alkış krizi, devlet adamı sorununa değinmemizi gerektiriyor.

Konuyu bilmeyenler için özetleyelim: Cumhurbaşkanı bir askeri proje törenindeki konuşmasında, konu dışına çıkarak siyasi propaganda yaptı ve ana muhalefet liderini eleştirdi. Komutanlar ana muhalefet liderini hedef alan bu konuşmayı alkışladı. Ana muhalefet lideri de haklı olarak bu alkış olayına tepki gösterdi.

Buradan hareketle iki şey söylemeliyiz:

1) Bir devlet adamı, devlet görevlilerini siyasi bir tercih anlamına gelebilecek bir pozisyona düşürmez.

2) Devlet hiyerarşisi içindeki pozisyonları nedeniyle, devlet adamı konumunda olan orgeneraller, siyasi kaygı hissetmeksizin, doğru ne ise onu yapar.

Erdoğan’ın sorunlu iki şapkası

Ancak böyle olmadı. Cumhurbaşkanı da orgeneraller de ne yazık ki “devlet adamı” gibi davranmadı.

Cumhurbaşkanı, devlet işinin görüldüğü ortamda, siyasi parti şapkasını takarak, siyasi rakibini eleştirdi. Komutanları ise bir siyasi parti liderinin bir başka siyasi parti liderine karşı yürüttüğü siyasi propagandaya alet etti.

Kuşkusuz sorunun ana kaynağı, “Türk tipi başkanlık” modelidir. Komutanların karşısında konuşan kişi hem cumhurbaşkanı ve başkomutan ama hem de siyasi rakipleriyle mücadele eden bir siyasi parti lideridir.

Erdoğan törende savunma sanayi ile ilgili konuşurken cumhurbaşkanıydı, Kılıçdaroğlu’nu eleştirmeye kalktığı anda ise artık cumhurbaşkanı değil, bir siyasi partinin genel başkanıydı.

Komutanlar, “alkışlarsak muhalefetin gözünde, alkışlamazsak iktidarın gözünde ne olur” diye düşünmeden, doğrusu neyse onu yapabilmeliydi. Yani cumhurbaşkanını alkışlamalı, AKP Genel Başkanı karşısında tarafsız kalmalıydı.

Elbette en doğrusu, komutanları bu ikilime düşürmeden, cumhurbaşkanının törene uygun olarak, konuşması boyunca cumhurbaşkanı kalabilmesiydi.

Sorumluluk derecesinin önemi

Bu tablo karşısında Kılıçdaroğlu, olayı eleştirmekte sonuna kadar haklıydı. Ancak ne yazık ki haklılığını, işi “cepheden kaçan bol apoletli Ortadoğu askerleri” benzetmesine kadar vardırarak, zayıflattı.

Bir olaydaki kişilerin sorumluluklarının sırasını ve derecesini dikkate alarak tepki göstermek, izlenmesi gereken yoldur.

Böyle bir olayda, öncelikle ve ağırlıkla, sistemsel soruna işaret edilmeli, yani “partili cumhurbaşkanı” sorununun doğurduğu krizli hallere bir örnek olarak konu toplumun gözüne sokulmalı ve Erdoğan’ın komutanları zor durumda bırakan “dar siyasetçi” yönüne işaret edilmeliydi.

Üstelik bu yöntemle, alt rütbelilerin komutanlarının yaptığı yanlışı daha iyi anlaması da sağlanırdı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ocak 2023

Yorum bırakın

ABD’den AB’ye NATO’culuk aşısı

Biden yönetiminin küresel politikasının merkezinde “transatlantik restorasyon” vardı. Çünkü emperyalist ABD’nin 21. yüzyılda da iddiasını sürdürebilmesi Çin’i sınırlayabilmesine bağlıydı. Güç dengeleri açısından ise bunun yolu ABD’nin Çin’e (hatta Çin artı Rusya’ya) karşı en geniş koalisyonu kurmasından geçiyordu.

AB ise tersine, özellikle 2014 yılından bu yana açıkça “stratejik özerklik” aramaya başlamıştı. Stratejik özerklik, özetle AB’nin ABD’den bağımsız olarak Çin ve Rusya’yla çıkarlarını esas alan işbirliği yapması demekti. Almanya-Fransa ikilisi bu hedefin gereği olarak AB’nin bağımsız savunmasını ve ordu inşasını gündemlerine almaya başlamışlardı.

ABD için NATO’nun değeri

İşte ABD Ukrayna krizini, AB’yle transatlantik restorasyonun yolu olarak kullanıyor. Bu amaçla gerekirse Ukrayna’da “son Ukraynalı” kalana kadar bir “uzun savaş” istiyor.

ABD böylece tehdit ilan ettiği Rusya’ya karşı AB topraklarında etkinlik kurabilecek, Almanya-Fransa’nın stratejik özerklik arayışını frenleyebilecek ve Çin’e karşı AB’yi stratejisine eklemleyebilecekti.

Emperyalist ABD için NATO, üye ülkeleri denetleme aracıydı. NATO yükümlülükleri ile üyeler kendi ulusal stratejilerine göre değil, ABD’nin çıkarlarına göre konumlanıyordu.

ABD, hegemonyasının ve yansıması olarak transatlantik bağların zayıfladığı yeni dünya şartlarında da yine NATO’yu bir araç olarak kullanıyor.

ABD işte bu amaçla NATO’yu hem genişletmeyi hem de üyelerin bağlarını yeni tehdit kapsamında kuvvetlendirmeyi hesaplıyor. NATO’nun 2030 konsepti aslında budur. Çin’in baş rakip, Rusya’nın yakın tehdit ilan edilmesi üzerinden, üyelerin Amerikan stratejisine göre hizalandırılması…

AB-ABD bağı: NATO

İşte ABD bu amaçla AB’ye yeni bir NATO kıskacı attı: 10 Ocak’ta NATO ile AB arasında üçüncü ortak deklarasyon imzalandı. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen tarafından imzalanan 14 maddelik ortak deklarasyon, içeriği ve esas hedefi açısından 2016 tarihli Varşova ve 2018 tarihli Brüksel ortak deklarasyonlarını aşan niteliktedir.

Çin ve Rusya’ya karşı transatlantik ortaklık restorasyonu” şeklinde özetleyebileceğimiz NATO-AB Ortak Deklarasyonunun temel hedefi, AB’nin stratejik özerklik arayışını ortadan kaldırmak amacıyla, ABD’nin AB’ye NATO’culuk aşısı yapmasıdır.

Deklarasyon, bunu ilmek ilmek işlemektedir. Önce Rusya ve Çin NATO stratejik konseptinde olduğu gibi hedef alınmaktadır. Rusya’nın “Avrupa güvenliğini baltaladığı”, Çin’in “artan iddiasına yanıt verilmesi gerektiği” işleniyor. Ve ardından da esasa gelinerek şu tezler ileri sürülüyor:

1) Avrupa’daki kırılganlık stratejik rakiplere yarıyor, terör örgütleri için zemin oluşturuyor.

2) Bu nedenle AB-ABD bağları önemlidir.

3) Tamam, güçlü Avrupa savunması önemlidir ama NATO ile tamamlayıcı olduğu taktirde…

4) Avrupa-Atlantik toplu savunmasının esas aracı NATO’dur.

Nitekim NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de, imza sonrası basın açıklamasında bu esasa işaret etti: “NATO’nun, Avrupa-Atlantik güvenliği için temel savunma amacı olmaya devam edeceğini, bu deklarasyonla açıkça ortaya koyduk.”

NATO’culuk aşısı tutar mı?

Ancak asıl mesele şudur: Peki ABD’nin AB’ye NATO’culuk aşısı tutacak mı?

Zira Ukrayna krizinin şartlarına rağmen Berlin’de de Paris’te de “stratejik özerklik” arayışı bitmiş değil.

“NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” saptadığı şartlarda, Fransa Avrupa Ordusu hedefinden vazgeçer mi? Çin’in AB’nin en büyük ticaret ortağı olduğu şartlarda, Almanya bu ülkeyle hedeflediği stratejik ortaklıktan vazgeçer mi?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ocak 2023

Yorum bırakın

Kılıçdaroğlu: Yeni CHP eşittir eski AKP

CHP’nin dönüşümünü hangi takvim ve olayla başlatmak gerekir, tartışılır ama CHP’nin dönüştüğünün resmi olarak ilan edilmesinin tarihi 10 Ocak 2023’tür.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu TBMM Grup Toplantısında aynen şöyle dedi: “Açık söylüyorum, biz değiştik, biz halkın partisiyiz. Biz hangi yanlışları terk ettiysek, artık saray tam odur. Statükocu, anti-reformcu, anti-özgürlükçü Kenan Evren kafasına geldiler.

Vahim…

Kılıçdaroğlu hangi CHP’yi reddediyor?

Birincisi, her ne kadar Kılıçdaroğlu “değiştik” diyorsa da, bunun bir değişim olmadığı, dönüşüm olduğu ortadadır. Çünkü Kılıçdaroğlu “biz hangi yanlışları terk ettiysek, artık saray tam odur” derken, dönüşüme işaret etmiştir: Buna göre CHP yenilenmiş “eski AKP” olmuş, AKP de yenilenmiş “eski CHP” olmuştur.

İkincisi, Kılıçdaroğlu dönüşürken atılan özellikleri sıralarken, “eski CHP”nin statükocu, anti-reformcu, anti-özgürlükçü olduğunu belirtmiştir. Peki bu özellikleri taşıdığını iddia ettiği eski CHP hangi CHP’dir?

Atatürk’ün CHP’si mi? İnönü’nün CHP’si mi? Baykal’ın CHP’si mi? Yoksa CHP’nin Mayıs 2010’dan önceki tüm tarihini mi kastetmektedir?

Turnusol kağıdı: Liberalizm

CHP’nin “yeni CHP” olurken aslında “eski AKP” olduğunun ve AKP’nin “yeni AKP” olurken aslında “eski CHP” olduğunun turnusol kağıdı Cengiz Çandar’dır.

Çandar, Kılıçdaroğlu’nun 10 Ocak 2023 tarihli bu dönüşüm ilanı konuşmasını sosyal medyada şu sözlerle selamladı: “Bravo Kılıçdaroğlu! Bugünkü unutulmaz konuşman için. Tekrar tekrar bravo Kılıçdaroğlu!”

“Eski AKP” destekçisi Çandar’ın “yeni CHP”yi alkışlaması, “yeni CHP”nin artık “eski AKP” olduğunun işaretidir. Çandar’ın bravosu, AKP’yi destekleyerek Türkiye’nin getirildiği yerde sorumlulukları olan tüm “yetmez ama evetçi” takıma yapılan, “yeni CHP” saflarında kortej oluşturma çağrısıdır aslında.

Eski AKP”nin başbakanları, bakanları yeni CHP’nin masasında toplanırken, “eski AKP”nin ideologları da masanın etrafında konumlanmaya başlamaktadır yavaşça…

Kılıçdaroğlu o takımın sağlı sollu öncülerini, Nazlı Ilıcakları, Ahmet Altanları boşuna CHP tabanına alkışlatmadı çünkü.

Sessiz CHP’liler

Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi dönüştürmesinden daha vahimi, bu dönüşüme CHP’lilerin teslim olmasıdır ne yazık ki…

Sürece itiraz edenlerin teker teker tasfiye edildiği bir 12 yıllık dönemdir Kılıçdaroğlu’nun dönemi. Seçim öncesinde, Genel Başkan’a dayalı listelerin oluştuğu “süper demokrasi” şartlarında, şimdi bu dönüşüme parti içerisinden itiraz daha da zorlaşmıştır.

Durumun vehametini görenlerin de bir kısmı eminim, “dişimizi sıkalım, şu altı ay geçsin, hele bir Erdoğan dönemi kapansın, bakarız” diyordur.

Ahh bu “ben güderim” egosu…

Oysa CHP’nin yakın tarihine bakarlarsa, görecekleri gerçek tablo şudur: Kılıçdaroğlu A ile ittifak kurup Bakyal’ı tasfiye etti; sonra B ile ittifak kurup A’yı ikinci adamlıktan indirdi; ardından C ile ittifak kurup B’nin gücünü budadı; en sonunda da sağına D’yi, soluna E’yi alarak ve ikisi üzerinden dengeye dayanarak B’yi etkisizleştirdi.

İktidar sorunu, muhalefet sorunun çözüme bağlı

12 yıldır dile getiriyorum: Daha Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olduğu ilk aylardan beri izlediği çizgiye itiraz ettim. Solda “devrimci Kemal” yazılarının hakim olduğu siyasal iklimde bile ısrarla “laikliği tehlikede görmeyen” bu siyasal anlayışın Türkiye’yi AKP’ye mahkum edeceğini belirttim. O yıllarda yazdıklarımı www.mehmetaliguller.com adlı kişisel internet sitemden bulup okuyabilirsiniz.

Ve orada yazdıklarıma dayanarak da hep söyledim, söylüyorum: Türkiye’nin iktidar sorunu, muhalefet sorununun çözümüne bağlıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ocak 2022

Yorum bırakın

Normalleşmenin sabotajcıları

Türkiye’nin dış politika ihtiyaçlarının başında Ankara’nın Şam’la ilişkilerini normalleştirmesi geliyor. İki ülkenin 2011 öncesi duruma dönmesi, Amerikan koridorunun yıkılmasından sığınmacı sorununa çözüme kadar bir çok olumlu sonuç doğuracak.

Bu nedenle Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’in telkiniyle başlayan Ankara-Şam normalleşmesinin büyük bir özenle yürütülmesi gerekiyor. Bunun yolu da 12 yıldır süren bu probleme kaynaklık etmiş anlayışın mümkün mertebe normalleşme çabalarının kenarında tutulmasıdır.

Zira meseleye 12 yıldır aynı yanlış perspektiften bakan, Suriye’yi Osmanlı mirası gözüyle gören, fetihçi anlayışa sahip bu isimlerin değerlendirmeleri, Ankara-Şam normalleşmesini sabote edecek türden…

İşte bunlardan sonuncusu, AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın danışmanı ve parti yöneticisi olan Prof. Dr. Yasin Aktay’dı.

82. İL HALEP HAYALİ

Aktay, “Halep Türkiye’nin kontrolüne verilmeli” dedi!

Kahvede pişpirik oynarken bile edilmeyecek bu laf, bir televizyon programında, kamuya açık bir şekilde söylenebildi!

Üstelik profesör unvanlı iktidar partisi yöneticisi, bu lafı ederken kullandığı gerekçeleriyle de vahim anlayışını sergiledi. Prof. Aktay “Halep ilk zamanlarda ÖSO’nun elindeydi. Fakat İran ve Rusya’nın yardımıyla Esad rejimi oraya bir çullandı” dedi!

Sanırsın Halep Suriye toprağı değil, Esad yönetimi Suriye yönetimi değil!

Peki Erdoğan’ın danışmanı Prof. Aktay bu lafı hangi bağlamda söyledi? Türkiye’deki Suriyelilerin dönüşü bağlamında…

Bakınız bu, AKP’nin 2016’dan beri Suriye’nin müttefikleri olan Rusya ve İran’la işbirliği yaptığı halde neden bir türlü Suriye’yle ilişkilerini düzeltme yoluna gitmediğinin de nedenidir. Anlatalım:

AKP’NİN ÜÇ AŞAMASI

AKP iktidarının Suriye serüvenini kabaca üç aşamalı olarak değerlendirebiliriz.

1. Aşama: AKP’nin Esad’ı devirip, Suriye’de İhvan rejimi kurmayı hayal ettiği dönem. AKP bu dönemde Bosna’dan Sincian’a kadar dünyanın pek çok yerinden silahlı radikal İslamcı gruplara Türkiye’nin sınırını açtı. Bunları Suriyeli muhaliflerle birleştirerek Özgür Suriye Ordusu kurdu. AKP, Esad karşıtlığı düzleminde PYD/YPG’yle de ittifak aradı.

2. Aşama: Rusya’nın Suriye’de sahaya inmesi AKP için tabloyu değiştirdi. Esad’ın devrilmesi artık mümkün değildi. AKP’nin de uçak krizinden sonra aynı çizgiyi sürdürebilmesi mümkün değildi. Erdoğan ikili bir politika belirledi. Hem Rusya’yla işbirliği yapacak ama hem de devirme hedefi yerine Esad karşıtlığını sürdürecekti. Amaç da Suriye’nin kuzey batısında Türkiye’nin himayesinde ÖSO nüfuz bölgesi edinmekti. İktidar, TSK’nin terörle mücadele operasyonlarını da bu amacın zemini yapmaya çalıştı.

İşte bu süreçte iktidar gazeteleri “82. İl Halep” manşetleri attı; iktidarın içişleri bakanı, Suriye iç işmiş gibi, ÖSO’nun etkin olduğu topraklara kaymakam, belediye başkanı, emniyet müdürü atadı; cumhurbaşkanı kararnamesiyle Suriye topraklarında Türk üniversitesine bağlı fakülte açıldı; Türk Lirası dolaşıma sokuldu vb.

Jeopolitikçi bir yaklaşımla Ankara’nın güvenliğini Hatay’a, Hatay’ın güvenliğini de Halep’e bağlayan bu anlayış, iktidarın Rusya-ABD arasında denge araması üzerinden bugüne kadar sürdürülebildi.

3. Aşama: Ukrayna krizi, Putin’i Suriye bagajını hafifletme ihtiyacıyla karşı karşıya getirdi. Erdoğan’ın da en kritik seçimi öncesinde muhalefetin gündeme getirdiği sığınmacı sorununa çare bulması gerekiyordu. Yani Putin’in dış politika ihtiyacı ile Erdoğan’ın iç politika ihtiyacı örtüştü. Putin, Erdoğan ile Esad’ın normalleşmesini istedi.

Kuşkusuz Erdoğan açısından 12 yıllık politikayı bir gecede sıfırlamak kârlı değildi. Sığınmacı sorununa çözüm ile ÖSO nüfuz bölgesi hedefini sürdürebilmeyi birleştirmeye çalıştı: Sığınmacıları, Suriye topraklarında projelendireceği yerleşim bölgelerine taşımak.

Rusya da, İran da buna karşı çıktı; sığınmacıların geldikleri yerlere dönmesini savundu. Bu durum ile Esad yönetiminin iki şartı, normalleşmenin başlamasını önledi. Şam’ın şartları, Ankara’nın ÖSO’ya desteğini kesmesi ve TSK’nin Suriye topraklarını terk etmesiydi.

Moskova’nın kolaylaştırıcılığında şartlar esnetildi ve AKP normalleşmeye mecbur kaldı.

KENARDA TUTULMALILAR

İşte Erdoğan’ın danışmanı Prof. Yasin Aktay’ın sığınmacılara çözüm bağlamında Halep’in Türkiye’ye verilmesini talep eden sözleri, ÖSO nüfuz bölgesi hedefini sürdürmenin ifadesidir. Ancak 82. il Halep konusu dün de hayaldi, bugün de…

Bu tür çıkışlar, Davutoğlu’nun inşa ettiği “stratejik derinlik”çiliğin devamıdır, jeopolitikçi yayılmacılıktır, neo-Osmanlıcılıktır ve 12 yıldır görülen rüyadır, hayaldir…

Bu açıdan hiçbir ciddiyeti yoktur. Ancak…

Bu gayriciddi sözlerin sahibi iktidar partisinin yöneticisidir ve iktidar partisinin genel başkanının danışmanıdır. O bakımdan Ankara-Şam normalleşmesini sabote edebilecek niteliktedir.

Bu nedenle başta da belirttiğimiz gibi, Ankara, bu kritik dış politikayı hayata geçirirken azami özen göstermeli ve 12 yıllık yanlışta ısrar edenleri kenarda tutmalıdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10 Ocak 2023

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: