Mekke-Bedir’in iktisadi hedefi

Mekke Anlaşması’nın siyasi yönü dışında elbette iktisadi yönü de var. Üstüne imzalanan Bedir Mutabakatı, işte o yönü tamamladı.

Ankara’nın Katar, Pakistan ve Endonezya ile imzaladığı Bedir Mutabakatı, ağırlıkla “askeri savunma alışverişi” özelliği taşıyor. Zira Katar’a iha’lar, hücumbotlar, zırhlı araçlar satılıyor; Pakistan’a korvetler inşa ediliyor, Endonezya ile ortak tank üretimi yapılıyor. 

Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzalanan Mekke Anlaşması’nın iktisadi hedefinin de Suudi Arabistan finansmanıyla Pakistan askerlerini Yemen’de Türk silahları ile donatmak olduğu anlaşılıyor.

Ekonomide yeni ayak

Türk ekonomisi uzunca süre inşaat, tekstil ve turizm ayakları üzerindeydi. Tekstil ayağı kırıldı, inşaat ve turizm ayakları da aksıyor. Ankara bir süredir ekonominin ana ayakları arasına “askeri sanayi”yi koymaya ve büyütmeye çalışıyor. 1990’lardaki “savunmayı ulusallaştırma” anlayışının ürünü olan MİLGEM projesini kucağında bulan ve bunu değerlendiren AKP hükümeti, insansız hava araçları (iha) gelişimiyle de “askeri sanayi”yi ekonominin önemli bir ayağı haline getirmiş oldu. 

Kuşkusuz özeli (Bayraktar) kamusala (TUSAŞ) tercih ederek ve öne çıkararak yürütüyorlar bu çalışmayı. Suudi Arabistan’la ilişkileri düzelttikten sonra yaptıkları Riyad ziyareti sırasında Bayraktar grubunu öne çıkararak askeri anlaşmalar imzalamalarından tutun, Ukrayna’da Bayraktar’a fabrika açtırma girişimine kadar birçok örnek mevcut. 

Türkiye’nin silah ihracatında sıçrama

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre Türkiye küresel silah ihracatında 11. sıraya çıktı ve payı yüzde 1.8’e yükseldi.

Bu pay kısa zamanda yüzde 0.9’dan yüzde 1.8’e çıktı; ihracatta yüzde 122’lik bir sıçrama yaşandı. Türkiye’den silah satın alanların başını yüzde 16 ile Pakistan, yüzde 12 ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve yüzde 8.4 ile Ukrayna çekiyor. 

Bu sıçramayı en iyi gösteren çıktı şu: Savunma ve Havacılık Sanayi İhracatçıları Birliği (SSİ) verilerine göre, 2012-2026 döneminde 54 milyar dolarlık ihracat yapıldı. Bunun 30 milyar dolarlık kısmı, yani yüzde 55’i son dört yılda sağlandı. Yani son 4 yıldaki silah ihracatı, önceki 10 yıllık ihracattan fazla. 

ABD-İsrail’in Mekke tuzağı

Özetle Ankara Mekke ve Bedir anlaşmalarıyla Suudi Arabistan, Katar, Pakistan ve Endonezya’yı uzun süreli silah ihracat pazarına çevirmeye çalışıyor. Üye ülkelerin Mekke Anlaşması’ndan “10 yıl boyunca çıkamayacağı” tuhaflığının 16 maddelik metne sokulmasının “mantığı” bu olsa gerek.

Mesele şu ki bu iktisadi kazancın elbette siyasi faturası var: Türkiye bu anlaşmalarla stratejik düzlemde ABD’nin Ortadoğu işlerini üstlenmiş oluyor, Washington’un Suudi Arabistan başta Körfez ülkelerine verdiği güvenlik garantisinin yüklenicisi oluyor. Türkiye bu anlaşmalarla taktik düzeyde ise kendisini Yemen tuzağına düşürüyor; Husileri hedef alarak İsrail’in çıkarına uygun şekilde konumlanmış oluyor ve genel saflaşmada da İran ve müttefiklerine karşı ABD-İsrail cephesinde yer almış oluyor.

Onay süreci 27 Ekim’de TBMM Dışişleri Komisyonu’ndaki görüşmelerle başlatılacak olan Mekke Anlaşması’na, milletvekillerinin, özellikle bu stratejik ve taktik düzlemlerden bakması gerekiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ekim 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

G3: ABD-Çin-Rusya zirvesi

“Avrupa aklını başına toplamalı ve ABD’ye hiç güvenilemeyeceğini anlamalı. NATO anlaşması güvenilir olmaktan çıktı.”

Bu sözler, Serbestiyet’te yazan Em. Büyükelçi Yalım Eralp’e ait. Eralp’in Atlantikçi çizginin en önemli diplomat temsilcilerinden biri olması, elbette sözlerini daha da anlamlı kılıyor. 

Kuşkusuz Eralp bunu Ukrayna politikaları üzerinden ve AB’ci bir perspektiften söylüyor ama son tahlilde iki saptama da doğru. ABD-AB ilişkilerinin ve o ilişkinin merkezindeki NATO’nun zayıflama eğiliminde olmasının, devletlerarası ilişkilere Atlantik cephesinden bakanlar tarafından da artık saptanıyor olması önemli…

Amerikan Hegemonyasının Sonu

2019’da Amerikan Hegemonyası’nın Sonu (Kırmızı Kedi Yayınları) isimli kitabımı yayımladığımda, diplomasi ve akademi çevrelerinden küçümseyenler olmuştu. Onlara göre biz sosyalistler hayal kuruyorduk; ABD güçlüydü, yenilmezdi, ABD’nin liberal kapitalist demokrasisi küreye liderlik etmeye devam edecekti, Türkiye ABD’nin müttefiki olmayı korumalıydı, Rusya bitmişti, Çin balonu da her an patlayabilirdi… 

Anlaşılan başka meslek sahipleri, diploması ve akademi çevrelerinden daha öngörülüydü: Kitap 9 baskı yaptı!

Gelişmelerin hızı diplomasi ve akademi çevrelerini de olumlu etkilemeye başladı: Atlantik Cephesi’nin Ukrayna’da Rusya’yı geriletememesi, ABD ve İsrail’in İran’a diz çöktürememesi, ABD’nin Çin’e açtığı ticaret savaşını kazanamaması ve bunlara bağlı olarak Atlantik dünyası içinde ortaya çıkan kırılmalar, NATO 3.0 dönüşümü ve ABD’nin Batı yarımküreye odaklanma doktrini, dünyayı daha nesnel analiz etmelerini sağlamaya başladı. 

Dünya tahlili

Artık genel eğilim şöyledir: 

– Çok merkezli bir dünya inşa oluyor. 

– Ekonominin ardından siyasette de ağırlık merkezi Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymaya başlıyor.

– Küresel Güney’in uluslararası platformlardaki ağırlığı artıyor. Zenginler kulübü G7’nin ağırlığı azalıyor.

– Uluslararası ticarette dolardan çıkma ve karşılıklı ulusal paraları kullanma eğilimi ağır da olsa ilerliyor.

– Orta büyüklükteki devletlerin manevra alanı genişliyor.

– ABD İran’a diz çöktüremedi ve petrodolar sisteminin karşılığı olarak Körfez ülkelerine açtığı güvenlik şemsiyesi işe yaramadı. Bu güvenlik mimarisinde değişimler başlatıyor.

– ABD, Çin-Rusya stratejik işbirliğini bozamadı, Çin ve Rusya’ya rağmen küresel sorunları çözemeyeceğini kabul etmeye başladı. 

Kısaca genel eğilim böyledir, inişli çıkışlı olacaktır ama süreç bu yönde ilerleyecektir.

Üçlü zirvenin önemi

Yukarıda sıraladığım maddelerden sonuncısı yenidir ve kritik önemdedir: ABD’nin Çin ve Rusya’ya rağmen küresel sorunları çözemeyeceğini kabul etmeye başlaması, devletlerarası ilişkilerde yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır. 

Konu ilk kez bu ayın başında Putin tarafından kamuya açık bir fikir olarak dile getirildi. Ardından Putin ve Trump telefonda görüştü. Trump, “Xi de isterse üçlü görüşmeye açık olduğunu” söyledi. Rubio üçlü görüşmeyi “dünya için çok olumlu” diye niteledi. Çin konuya daha mesafeli… 

Üçlü görüşmenin gündemi açısından her ne kadar Trump nükleer silahsızlanmayı, Putin Ukrayna savaşının çözümünü öne çıkarıyorsa da bunun şu aşamada olasılık olarak konuşuluyor olması bile çok önemli. 

ABD’nin Çin ve Rusya’sız küresel sorunlara çözüm bulamayacağını kabul etmesi, kuşkusuz en başta ABD-AB ilişkilerini etkileyecektir ama iyi değerlendirebilirse bu Brüksel’e, Rusya’nın da dahil olduğu bir Avrasya Güvenlik Mimarisi inşa edebilme fırsatı doğuracaktır. 

Yalım Eralp’ları asıl hayal kırıklığına uğratan bu olasılık sanırım. Kafalarındaki “Atlantik Dünyası”nın çökmeye başlaması… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ekim 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

“Grekoromen Hristiyan beyaz uygarlık” dedikleri

Gençler, Fransa’nın ardından İtalya’da da eyleme geçti. Eylemlerin gerekçesi burada da benzer şekilde dile getiriliyor: “Kamu hizmetlerindeki bütçe kesintilerine ve neoliberal yönelimli reformlara karşı taleplerde bulunuyorlar.”

Gençlerin bu haklı eylemlerine karşı ise “kara propaganda çarkları” döndürülüyor. Bir taraftan “gençlerin eylemlerinin faşist Le Pen’i iktidara taşıyacağı” iddia edilerek eylemler karalamaya çalışılırken, bir taraftan da “eylemci gençlerin Müslüman ve Afrikalı oldukları, Hristiyanların kurduğu Avrupa’yı yaktıkları” türünden ırkçılıklar sergileniyor. 

Tam da emperyalizmin ideologlarından Samuel Huntington’un istediği türden bir Medeniyetler Çatışması yani! Ve tam da ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Yunanistan’da verdiği “Batı Medeniyetinin Savunmasında” mesajındaki gibi…  

Hammadde ve emek sömürüsüne dayanan Avrupa

“Hıristiyanlar Avrupa’yı inşa etti. Müslümanlar ve Afrikalılar Avrupa’yı yok ediyor” diyen bir Avrupalı gazeteciye Gazete Bilim Genel Yayın Yönetmeni Emrah Maraşo’nun verdiği şu yanıt yeterince net: “Kapitalist Avrupanız sömürdüğünüz işçi sınıfının, sömürgeleştirdiğiniz Müslüman ve Afrikalı halkların emeğiyle inşa edildi.”

Gerçek budur: Avrupa önce Portekiz ve İspanya, sonra Hollanda, ardından Fransa ve İngiltere gemilerinin uzandığı coğrafyalardaki halkların kanlarının ve onlardan çalınanların üzerinde inşa oldu. Kimi zaman gümüşlerini ve altınlarını çalarak, kimi zaman bizzat kendilerini köle edip tarlalarında çalıştırarak, Batı kapitalizmini ortaya çıkaran birikimi sağladılar. 

Gümüş, altın ve köle ile başlayan sömürü, petrol ve ucuz işçi emeğiyle, biçimi değişerek sürdü, azalarak da olsa hâlâ sürüyor. Emperyalist devletler, şirketleri aracılığıyla sömürmeye devam ediyorlar.

Göçlerin kaynağı kendileri

Avrupalıların ülkelerindeki Müslümanlardan ve Afrikalılardan şikayetçi olmaları tam bir ikiyüzlülük ve ahlaksızlık örneğidir. Avrupa’ya doğru hâlâ süren göç baskısı, bu toprakları uzun süre “yöneterek” sömürmelerinden ve bunun olumsuz ekonomik mirasından kaynaklanmaktadır. 

Öte yandan emperyalist ABD ve Avrupalı müttefiklerinin Afganistan ve Irak işgalleri, Libya ve Suriye operasyonları da göç baskısı doğurmuştur. Dolayısıyla Avrupalı beyazlar, şehirlerine yerleşen siyah ya da Müslüman komşularına değil, kendi hükümetlerine kızmalıdırlar.

Diğer yandan Fransa’daki eylemleri Müslüman ve Afrika kökenlilere yıkmaya çalışmak da tam bir istihbarat operasyonudur. Onların da Fransa yurttaşı olduğu gerçeği bir kenara, eylemlerde çoğunluk beyaz Fransızlardır.

Ve ayağa kalkan Fransız gençler, yaptıkları açıklamalarda, meselenin esasına, kapitalizme, neoliberalizme, kamuculuğun adım adım tasfiye edilmesine işaret ederek, bu kara propagandaları boşa çıkarmaktadır. 

Rubio’nun mesajının anlamı

Rubio’nun “Batı Medeniyetinin Savunmasında” başlıklı konuşmasına dönersek… 

ABD Dışişleri Bakanı Rubio, “Atina’da doğan, Roma tarafından şekillendirilen, Hıristiyanlıkla vaftiz edilen, Orta Çağ Avrupası’nın fırınında güçlenen, İngiliz özgürlüğüyle donatılan ve ardından Atlantik’in öbür yakasına taşınan” bir Batı uygarlığı resmediyor. Ve Rubio, Batı uygarlığının inşa ettiği yaşam standartlarını kaybetmemek için bir dönüm noktasında olduklarını belirterek “topyekun savunma” öneriyor. 

Yaşam standardı dediği, yukarıda özetlediğimiz Doğu’yu ve Güney’i sömürmelerine dayanan zenginlik. ABD’li ve Avrupalı sömürgen egemen sınıf, işte o zenginliğini korumak için dışarıda askeri saldırganlıklara, içeride kamu kaynaklarını kısmaya yöneliyor bir süredir. Gençler işte buna isyan ediyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ekim 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

İsrail’in yeni güvenlik doktrini

ABD-İsrail ilişkileri iki ülkede de tartışılıyor. Bu ilişki Washington’da, İsrail’in ABD’ye yükünün boyutu, Tel Aviv’de ise ABD desteğinin ne kadar sürebileceği üzerinden tartışılıyor.

Bu tartışmayı hızlandıran bir etken de Trump Doktrini oldu. Zira doktrin, ABD’nin Avrupa ve Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine dağıtmayı, yük paylaştırmayı esas alıyor.

Heyman’a göre doktrinin ana hatları

Konunun bir süredir Tel Aviv’de kapsamlı bir şekilde ele alındığını gösteren konulardan biri, İsrail’in yeni güvenlik doktrini. Gerçi 2023’te şekillenmeye başladıysa da, ABD gibi açık belgesi olmadığı için doktrinin içeriğini tam olarak bilmiyoruz. Neyseki İsrail seçim süreci ve sertleşen iç mücadele, bu yeni doktrine dair ipuçları edinmemizi sağladı: Eski İsrail Askeri İstihbarat Dairesi (AMAN) Başkanı Tamir Heyman, henüz resmi belgelere dökülmemiş yeni güvenlik doktrini hakkında, Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nde (INSS) bir analiz yayımladı. 

Heyman’ın yeni güvenlik doktrinini nazıl değerlendirdiğine geçmeden önce, Anadolu Ajansı’nın derlemesinden hareketle, doktrinin içeriğini anlamamızı kolaylaştıran ana hatlarına bir göz atalım:

ABD ile yol ayrımı

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu hükümetinin uyguladığı yeni güvenlik doktrinine göre; 

1) Yahudi kimliği demokratik sistemin önüne geçiriliyor.

2) Ortadoğu’da gerçek ve anlamlı bir barışın mümkün olmadığı ve Arap devletlerle varılacak mutabakatların geçici olduğu savunuluyor.

3) ABD ile yol ayrımı öngörülüyor. ABD “gerileyen bir güç” olarak niteleniyor ve bu durumun “İsrail’i terk etmesini” hızlandıracağı düşünülüyor. İsrail’in güvenliğinin sadece kendi askeri gücüne dayanması gerektiği belirtiliyor ve ABD ile bağları koparmanın yalnızca kaçınılmaz değil, ulusal kimliğin direnci açısından zorunlu olduğu savunuluyor.

Savunma yerine saldırı 

4) Askeri stratejide savunma yerine saldırının mutlak öncelik kazandığı belirtilerek, baskın ve sürpriz önleyici darbelerin tek yol olduğu savunuluyor. Çatışmayı düşman sahasına taşımak ve derin hatlar kurmak amacıyla “ileri savunma alanları” oluşturulması gerektiği kaydediliyor.

5) İki devletli çözüm reddediliyor, Filistin topraklarına yerleştirilen İsrailliler, İsrail için “savunma kalkanı” olarak nitelendiriliyor. 

6) Savunma sanayisinde, siber teknolojide ve yapay zekada tam yerlileşme ve uluslararası ortaklıklardan bağımsız bilimsel üretim hedefleniyor. (Muhammet Nazım Taşcı, AA, 14.10.2026)

Savunma açığı ve izolasyon riski 

Peki eski AMAN Başkanı Heyman, ana hatları yukarıda özetlediğimiz bu yeni güvenlik doktrinini nasıl yorumluyor? 

Heyman’a göre yeni güvenlik doktrininin üç temel zayıflığı var: 

– Doktrinin, İsrail’in varoluşsal temellerini dinamitlediği savunuluyor.

– Doktrinin, İsrail’i uluslararası alanda derin bir izolasyona, ekonomik ve teknolojik durgunluğa, beyin göçüne ve sınırları belirsiz sürekli bir savaş döngüsüne sokacağı savunuluyor.

– ABD ile stratejik bağı koparmanın, savunma açığına ve diplomatik izolasyona yolaçağı savunuluyor. 

ABD-İsrail yol ayrımı şu anda olası görünmüyor 

Heyman’ın analizinin ve eleştirisinin temelini, “ABD ile stratejik bağı koparmanın doğuracağı sorunlar” oluşturuyor. Heyman haksız değil; ABD’nin askeri ve istihbarat desteğinin olmaması savunma sorununa, siyasi desteğinin olmaması diplomatik yalnızlığa yol açacaktır. Çünkü İsrail’in Araplar karşısında sağladığı askeri başarılarının kaynağı da ona uluslararası platformlarda dokunulmazlık sağlayan da ABD’dir. 

Peki ABD, Ortadoğu’daki “ileri karakolu” gördüğü İsrail’den öyle kolayca vazgeçer mi? Son tahlilde ABD için İsrail, Ortadoğu dizaynında kullandığı değerli bir sopadır. Bu nedenle doktrinde belirtilen bir “yol ayrımının” yaşanması kısa ve orta vadede pek olası görünmüyor. Üstelik Netanyahu’suz bir İsrail ile Trump’sız bir ABD’nin, yolu birlikte yürümek için hâlâ geçerli nedenleri olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ekim 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

TRÇ’den ASİT’e

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AKP hükümetinin imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın gereğinin yapılmasını istedi: “Mekke İttifakı kapsamında Suudi Arabistan’ın savunmasına mümkün olan her türlü askerî desteği vermeliyiz.”

Daha imzalı metni ve TBMM’den onayı olmayan bir anlaşmaya dayanarak “gereğinin yapılmasını” istemek, kuşkusuz Türkiye’nin değil, başkalarının acil ihtiyacı. Kimin, daha doğrusu kimlerin mi?

Trump’ın Erdoğan’dan beklentisi

Halk TV’ye kayyım atanmadan saatler önce, televizyonun Washington Temsilcisi Serra Karaçam, ABD Başkanı Donald Trump’a şu soruyu sordu: “Türkiye’den Yemen’deki askeri yanıta katılmasını talep ediyor musunuz?”

Trump’ın yanıtı şu oldu: “Yapabilirim. O (Erdoğan) harika biri. Bildiğiniz gibi, benim çok yakın bir dostum, bunu yapabilirim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, benim isteğimi yerine getireceğini düşünüyorum. Kendisine çok saygı duyuyorum.”

Trump’ın, “isteğini Erdoğan’ın yerine getireceğini düşünüyor” olması acı ama işaretleri de ne yazık ki ortada. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Suudilere askeri destek” mesajı verdiler ve 5 Ekim toplantısında o kararı onayladılar. 

Ancak bugün meselenin bir başka yönüne dikkatinizi çekmek istiyorum.

Husilere karşı olanlar cephesi

Biliyorsunuz, MHP lideri Bahçeli, kısa bir süre önce “ABD-İsrail saldırganlığına karşı TRÇ: Türkiye – Rusya – Çin ittifakı” önermişti. Ama Bahçeli Yemen’deki Husilere karşı Suudilere askeri destek verilmesini isteyerek, bugün fiilen “ASİT: ABD – Suudiler – İsrail – Türkiye ittifakı” önermiş oluyor!

Çünkü ABD ve İsrail de Suudiler gibi Yemen’deki Husilere (Ensarullah Hareketi) karşı. Suudiler 11 yıldır yemen topraklarını bombalayarak Husileri geriletmeye çalışıyor. ABD son üç yıldır Husilere karşı dönem dönem açık saldırılar düzenledi. Ayrıca ABD’li Albay MacGregor açıkladı, ABD ve İsrail Özel Kuvvetleri, birlikte Yemen’de Husilere karşı iki yıl önce operasyon yaptılar ama püskürtüldüler. 

Dolayısıyla, bugün ister “Kabe’ye saldırı” yalanı üzerinden, ister “kutsal toprakları savunma” propagandası üzerinden savunulsun, farketmez, Husilere karşı Suudilere askeri destek verildiği an, ABD-İsrail cephesinde konumlanılmış olunuyor.

ABD neden Türkiye’yi istiyor?

Husiler Suudi Arabistan’a değil, Suudiler Husilere saldırıyor, hem de 11 yıldır. Husiler ise Suudilerin saldırısına karşı vatanlarını, Yemen’i savunuyorlar. Ayrıca Husiler’in yönettiği Yemen, Gazze soykırımına karşı İsrail’e silahlı yanıt veren tek Arap ülkesidir. ABD ve İsrail bu nedenle Husileri hedef almaktadır. 

İki gün önce İsrail basını yazdı; İsrail Başbakanı Netanyahu bizzat Husilere operasyon yapmak istiyor. Ancak Suudi Veliaht Prensi Selman, “İsrail ile yan yana görüntünün” Arap kamuoyunda oluşturacağı olumsuz tablo nedeniyle buna karşı çıkıyor. ABD’li yetkililer, Türkiye’nin Yemen’de Husilere karşı konumlanmasını, işte tam da bu nedenle istiyor!

Türkiye’nin önündeki tuzak

AKP-MHP ittifakı, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan yıllardır yapamadığını, Husileri geriletme işini, şimdi ülkemize yaptırmaya kalkıyor!

Türkiye’nin Husilere karşı konumlanması demek, ABD-İsrail cephesine girmek demektir ve bu kabul edilemez. Bu köşede “AKP’nin Yemen zikzakları” başlığı altında inceledik: AKP iktidarı Suudiler-Husiler savaşında 11 yılda üç kez tavır değiştirdi. Bu köşede “Sünni İttifak tarihçesi” başlığı altında inceledik: ABD ve İsrail 14 yıldır bölgemizde İran’a karşı Sünni İttifak kurmaya çalışıyor.

Dolayısıyla Husilere karşı Suudilere askeri destek vermek hem Türkiye’nin ABD-İsrail cephesine konumlanması hem de ABD-İsrail’in Türkiye’yi İran’la karşı karşıya getirmesinin tuzağı demektir. Türkiye bu tuzağa düşmemelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ekim 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Sünni İttifak tarihçesi

Mekke İttifakı, ABD ve İsrail’in bölgede bir süredir üzerinde çalıştığı, kimi zaman Arap NATO’su, kimi zaman Ortadoğu NATO’su, kimi zaman da Sünni Koalisyonu diye adlandırdığı projelerle ne kadar örtüşüyor? Bugün bu sorunun yanıtını aracağız: 

İsrail’in Sünni İttifak projesi

– İsrail İç İstihbarat Örgütü’nün (Şin Bet) eski Başkanı Ami Ayalon, 2012 yılında “Sünni İttifak” kurulmasını istedi: “Türkiye önderliğindeki koalisyona İsrail’in varlığını kabullendirirsek Ortadoğu’da büyük çatışma Sünni – Şii çatışması olur, Filistin – İsrail çatışması değil. Kuracağımız Sünni koalisyon ABD ve bizim tarafımızdan destek görecek ve İsrail, İran tehdidine karşı bir güç oluşturmuş olacak. İsrail için önümüzdeki 10 yıl içinde Sünni koalisyonun kurulması çok önemli bir adım olacak. Eğer İsrail İran’a karşı tek başına hareket ederse başarılı olamaz, ama Sünni koalisyon çatısı altında İran tehdidini yok edebilir.” (Arslan Bulut, Sünni İttifak İsrail projesiydi, Yeniçağ, 7.10.2026)

– 2015’te, Suudi Arabistan öncülüğünde “Teröre Karşı İslam İttifakı” kuruldu. Ancak işlevsel olmadı. Ardından ABD ve İsrail’in, bir Sünni İttifak için nasıl adım adım, aşama aşama ve koordinasyon içinde çalıştığını gösteren şu gelişmeler yaşandı:

ABD-İsrail’in ittifak hamleleri 

– ABD Savunma Bakanı James Mattis, İran’a karşı İsrail ve Körfez ülkelerinden oluşan “NATO tarzı bir bölgesel ittifak” kurmak istediklerini açıkladı. (İsrael Defense, YDH, 28.4.2017)

– ABD yönetimi, Ortadoğu Stratejik İttifakı (MESA) projesini başlattı. Sünni Müslüman müttefiklerin çatı yapısını oluşturacağı projeye, Beyaz Saray ve Ortadoğu’daki kaynaklar Arap NATO’su adını veriyor (TRT Haber, 28.7.2018).

– Beyaz Saray, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin ABD’nin “Başlıca Güvenlik Ortağı” olarak tanındığını duyurdu (Cumhuriyet, 16.1.2021).

– İsrail’in “dörtlü savunma ittifakı” kurmak için Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn ile müzakereler yürüttüğü bildirildi. (I24News, Sputnik, 26.2.2021)

– ABD Başkanı Donald Trump, ABD Avrupa Komutanlığı görev alanında yer alan İsrail’in İran’a karşı işbirliğini teşvik etmek amacıyla artık Ortadoğu ülkeleriyle birlikte ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) çatısı altına alınması talimatı verdi. (WSJ, Sputnik, 15.1.2021)

– Önce İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz, İsrail’in, ABD öncülüğünde kurulan “Ortadoğu Hava Savunma İttifakı” adlı bir oluşuma katıldığını açıkladı. Ardından Ürdün Kralı II. Abdullah, ABD yayın organı CNBC’ye yaptığı açıklamada, “Ortadoğu NATO’sunu destekleyecek ilk insanlardan biri ben olurum” dedi. (Deutsche Welle, 3.7.2022)

Son adım: Mekke İttifakı

Ve 7 Ağustos 2026’da Mekke İttifakı kuruldu. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın kurduğu ittifakı ilk kutlayan ABD oldu. Cumhuriyetçi Senatör Joe Wilson, “Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” diyerek ittifakın kuruluşunu kutladı. Mekke İttifakı ABD’liler tarafından “Trump’ın Ortadoğu stratejisinin” bir parçası olarak yorumlandı. Trump’ın Mekke İttifakı’na destek açıklamasında bunun işareti vardı: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın yakın zamanda ve nihayet Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Bu anlaşma, Ortadoğu’nun nasıl bir araya geldiğini ve ülkelerin nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor.” 

Mekke İttifakı Husilere karşı askeri adım kararı alınca ABD’li Senatör Joe Wilson şu açıklamayı yaptı: “Husilerin İran destekli saldırganlığı karşısında ittifakı harekete geçirdikleri için müttefiklerimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a minnettarım. Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”

ABD’nin işleri

Gazeteci Nevzat Çiçek, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel temsilcisi James Jeffrey’ye “Mekke Anlaşması’na yaklaşımınız nasıl?” diye sordu. Jeffrey’nin yanıtı şu oldu: “Bu iyi bir fikir ve bekliyoruz ki bu adım birkaç iyi şeyi ortaya çıkarsın. Amerika’nın hem Çin hem de İran ile çok işi var. Siz işimizden biraz anlıyorsunuz.” (Independent Türkçe, 8.10.2026)

Meselenin özü, Jeffrey’nin işaret ettiği “ABD’nin işleri” konusudur. Nitekim biz de haftalardır bu köşede yaptığımız analizlerde, ABD’nin “yük paylaştırma stratejisi” gereği, Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine dağıttığını ve Suudi Arabistan’ın korunması görevini Türkiye’nin üstlendiğini anlatmaya çalışıyoruz. NATO 3.0.’ın bir yansıması da budur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ekim 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

AKP’nin Yemen zikzakları

AKP hükümetinin Suudi Arabistan’ın Yemen’de Husilere operasyonu konusundaki tutumu 11 yılda üç kez değişti. Ankara – Riyad ilişkilerinin, daha doğrusu Erdoğan – Prens Selman ilişkilerinin dalgalanmasına göre seyretti durum. 

Oysa dış politika, ilke ve stratejiye çıpalanmalıdır ki ulusal çıkarları amaçlayabilsin. İcracı aktörlerin taktik ilişkilerine çıpalanan bir dış politika, dalgaya kapılır ve kıyıya vurur. 

1. Evre: Erdoğan’dan Suudilere siyasi destek

Suudi Arabistan 2015’te Yemen’de Ensarullah Hareketine (Husiler) karşı Kararlılık Fırtınası operasyonunu başlattığında Erdoğan açık destek verdi. Fransız haber kanalı France 24’e konuşan Erdoğan, “Suudi Arabistan’ın (Yemen’deki) müdahalesini destekliyoruz. Durumun gidişatına bağlı olarak lojistik destek vermeyi düşünebiliriz.” dedi (Cumhuriyet, 26.3.2015). 

Hatta devamında Erdoğan desteğin seviyesini yükseltebileceklerine de işaret etti: “Şu anda askeri konuda herhangi bir şey söylemiyorum. Şu anda söylemem de doğru değildir. Ama lojistik konuda, istihbarat konusunda her türlü desteği vermeye hazır olduğumuzu açıkladım.” (TGRT Haber, 26.3.2015)

Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a bu desteği, Riyad yönetiminin 2018’de tezgahladığı İstanbul’daki Kaşıkçı cinayetine kadar sürdü. 

2. Evre: Erdoğan’dan Suudilere tepki

2019’da, artık Erdoğan’ın konuya bakışı tümden değişmişti: “Yemen’de bu süreç nasıl başladı? Bunun üzerine durmak gerekir. Yemen yerle yeksan oldu, bunun müsebbibi kimlerdir? Bunların üzerinde durmak lazım. (…) Yemen’e ilk bombaları kimler attı? Bu sorunun cevabı bulunursa gelinen noktanın bir tahrik olduğu kanaatine de varırız diye düşünüyorum.” (İletişim Başkanlığı, 16.9.2019)

Bir başka ilginçlik de şuydu: Erdoğan, Suudi Arabistan’ı açıkça suçladığı bu sözlerini, Ankara’da, Astana Platformu kapsamında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile ortak basın toplantısında dile getirdi. Oysa Erdoğan daha önce Suudilere Yemen’de destek verirken “İran ve terörist gruplar Yemen’den çekilmeli” diyordu.

Dahası da var: Erdoğan Suudi Arabistan’ın Yemen’deki operasyonuna karşı çıkınca, bu kez Suudi Arabistan, Türkiye’nin Suriye’deki Barış Pınarı Harekâtı’na tepki gösterdi. Erdoğan’ın yanıtı şu oldu: “Suudi Arabistan aynaya baksın. Yemen’i bu hale kimler getirdi? Siz önce bunun hesabını verin.” (TRT Haber, 10.10.2019)

3. Evre: Erdoğan’dan Suudilere askeri destek

Suudiler istenen bu hesabı vermeden, Erdoğan Riyad’la ilişkileri düzeltmeye karar verdi! Haliyle Yemen politikası bir kez daha değişti ve 3. evre başladı: Erdoğan, “Husiler konusunda Suudi Arabistan’ın hassasiyetlerini paylaştığını” söyledi (İletişim Başkanlığı, 30.4.2022). Erdoğan Temmuz 2023’te Riyad’ı ziyaret ettiğinde, Husileri hedef alan ortak bildiriyi imzaladı. 

Süreç, ABD-İsrail’in İran’a saldırısına ve Hürmüz Boğazı’nın durumuna bağlı olarak, Yemen’de de hızlandı. Husilerin Babülmendeb Boğazı’nı kontrol etmesi, iki boğazın da ABD’ye kapanması durumunu ortaya çıkarınca, işler hızlandı: 7 Ağustos’ta Mekke İttifakı kuruldu, 31 Ağustos’ta ittifakın Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplandı. Üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanları birkaç kez biraraya geldi. 23 Eylül’de Riyad’da ittifakın genel sekreterliği oluşturuldu. Ve imzalı metin, TBMM onayı olmadan, 5 Ekim’de Suudilere askeri destek kararı alındı.

İsrail’in yanına savrulma

Bu bir dış politika savrulması özetidir. Ama daha önemlisi bu, AKP’nin, İsrail’i vuran Husilere karşı konumlanarak, Türkiye’yi tarihin yanlış tarafına düşürmesi demektir. 

ABD ve İsrail’in alkışları arasında Husilere karşı Suudilere askeri destek vermek, dış politika tarihimiz açısından kara bir leke olur. O lekenin oluşmasını bakalım milletin vekilleri TBMM’de önleyebilecek mi?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ekim 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

AKP’ye Ortadoğu’da yeni görev

Mekke İttifakı’ndan Suudi Arabistan’a “askeri destek” kararı çıkmasını ilk kutlayan kişinin ABD’li Senatör Joe Wilson olması bile yeterince uyarıcı olmalı. Wilson, kararın hemen ardından yaptığı açıklamada iki kritik mesaj verdi: 

1) “Husilerin İran destekli saldırganlığı karşısında ittifakı harekete geçirdikleri için müttefiklerimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a minnettarım.”

2) “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”

Trump’ın Mekke İttifakı’ndan beklentisi

Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır, Cumhuriyetçi Senatör Wilson, daha ilk günden “Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” diyerek ittifakın kuruluşunu kutlamıştı.

Wilson ve benzerlerine göre Mekke İttifakı, “ABD Başkanı Trump’ın Ortadoğu stratejisinin” bir parçası. Nitekim Trump’ın Mekke İttifakı’na destek açıklamasında da bunun işareti vardı: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın yakın zamanda ve nihayet Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Bu anlaşma, Ortadoğu’nun nasıl bir araya geldiğini ve ülkelerin nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor. Bahsi geçen üç ülkenin büyük liderliklerini tebrik ediyorum. Bu, büyük, cesur ve önemli bir ilk adım. Vay canına.” 

ABD’nin Suudileri koruma görevi Türkiye’ye

Trump’ın açıklamasındaki anahtar cümle şu: “Nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor.” 

Trump yönetiminin hazırladığı Donroe Doktrininin müttefiklerle ilgili kısmı tam da buydu. ABD Batı yarımküreye egemen olmayı önüne hedef koyarken, Avrupa ve Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine paylaştıracaktı. ABD’li yetkililer bunu “yük paylaştırma stratejisi” olarak yorumluyorlar.

İşte Trump’ın “nihayet kendilerini savunacaklar” derken kastettiği bu: ABD’nin Suudi Arabistan’ı savunma işini fiilen Türkiye ve Pakistan üstlenmiş oluyor!

Mekke İttifakı İsrail’le aynı cephede

Başından beri Mekke İttifakı’nın ikili yönüne işaret ediyoruz: ABD’nin güvenlik mimarisine alternatif olabildiği ölçüde olumlu ama ABD’nin yük paylaştırma stratejisiyle uyumlu olarak onu tamamlayan nitelikte İran’a karşı pozisyon aldığı ölçüde olumsuzdur. 

Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı, “ABD’yle ittifaklarını tamamlar” nitelikte yorumlamaları, ikinci olasılığın güçlü olduğunu gösteriyordu. Artık Yemen’de Husilere karşı Suudi Arabistan’a askeri destek kararı alarak, ağırlığı tümden terazinin ikinci kefesine koyduklarını ortaya koymuş oldular.

Yemen’de Ensarullah Hareketine (Husilere) karşı pozisyon almak, fiilen Ortadoğu’da da İran’a karşı konumlanmak demektir. Daha önemlisi, Husilere ve İran’a karşı konumlanmak, ABD ve İsrail ile aynı cephede olmak demektir. 

ABD’nin hedefi: Ortadoğu NATO’su

Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı ABD’yle ittifakın bütünleyeni olarak değerlendirmeleri ile Trump’ın işaret ettiği gibi “ABD’nin Suudileri koruma görevinin Mekke İttifakı’nca yüklenilmesi” toplandığında, Wilson’un temenni ettiği asıl hedef ortaya çıkıyor: “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”

Peki iktidar bu görevi neden üstleniyor? Yemen’de Suudileri desteklemenin Türkiye’nin ulusal çıkarıyla ilgisi ne? Mesele bu adımın salt Körfez sermayesini çekebilmeyi kolaylaştırması mı, ya da AKP’nin “askeri sanayi”ye dayalı ekonomi modeliyle uyumu mu, yoksa ABD’nin işlerini üstlenerek Ortadoğu’da yine “neo-Osmanlıcı liderlik” hedeflemek mi? 

Üçünün toplamı olduğu anlaşılıyor zira her biri diğerini kolaylaştırıyor ve bütünlüyor. Sorun şu ki ve 24 yılda bir kaç kez görüldü ki bu tür hamleler, stratejik düzlemde ciddi sorunlar doğuruyor ve geri dönüşü ağır maliyet yaratıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ekim 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD-İsrail’in yapamadığını Türkiye neden yapsın?

Okurlarımızın en çok sorduğu soru şu: İktidar, TBMM’de onaylatmadan Mekke İttifakı anlaşmasını Yemen’de hayata geçirebilir mi? 

Bu endişe kaynaklı soruyu ortaya çıkaran biri genel diğeri özel iki neden var: Genel neden, iktidarın kimi konularda Anayasa’ya açıkça uymaması ve bir çok konuda yasaların etrafından dolanması. Özel neden ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Yemen’de Suudilere askeri yardım konusunda “acele” yeşil ışık yakması. 

Anlaşma mı ortak bildiri mi?

Her şeye rağmen iktidarın TBMM’de onaylatmadan Mekke İttifakı üzerinden Yemen’de askeri bir angajmana girmesi, hukuken de siyaseten de hâlâ olası değildir. Zira AKP “o kadar” güçlü değil. Görüntü, kendi gücünden değil, muhalefetin güçsüzlüğünden kaynaklanıyor çünkü.

Anayasa’nın 90. maddesi açık: “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.”

Oysa ortada bir kanun teklifi bile yok. Konu TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’a sorulduğunda “Bu konuda henüz TBMM’ye iletilmiş olan bir teklif yok.” demişti. Mekke İttifakı anlaşmasının yürürlüğe girebilmesi için TBMM’ye sunulması ve onaylanması gerekiyor ama ortada henüz kamuoyunun bildiği bir “anlaşma metni” bile yok. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan liderlerinin imzaladığı metin “bir anlaşma metni”nden ziyade, “anlaşma niyeti ortaya koyan bir ortak bildiri” görünümündedir. 

Mekke İttifakı’nın kronolojisi

İki aylık süreci anımsayalım: 

7 Ağustos 2026: Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Pakistan Başbakanı Muhammed Şahbaz Şerif ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammed bin Selman bin Abdulaziz Al Suud, Mekke’de Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzaladı. 

31 Ağustos 2026: İttifak üyelerinin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanlarından oluşan Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi’nin ilk toplantısı İstanbul’da yapıldı. İttifakın kurumsallaştırılması ve sekreteryasının Riyad’da oluşturulması kararlaştırıldı. 

23 Eylül 2026: Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Riyad’daki Mekke İttifakı Genel Sekreterliğine Em. Korg. Numan Mahmud’un atandığını açıkladı. 

24 Eylül 2026: Mekke İttifakı üye ülkeleri dışişleri bakanları BM Genel Kurulu sırasında New York’ta toplandı. 

25 Eylül 2026: Mekke İttifakı üye ülkeleri genelkurmay başkanları Riyad’da toplantı yaptı. 

5 Ekim 2026: Bugün Riyad’da Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısı yapılacak. Toplantıya Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Org. Selçuk Bayraktaroğlu katılıyor.

Hukuku yok, uygulamaları var

Mekke İttifakı’nın şu anda hukuku yok, resmiyeti yok ama varmış gibi hızlı adımlar atılıyor. Neden? Kanunu daha TBMM’ye teklif bile edilmemişken, Mekke İttifakı çalışmalarının bu denli hızlandırılmasının nedeni ne? 

İttifak İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye saldırılarına karşı harekete geçmeyeceğine göre, ittifak ABD ve İsrail’in İran’a saldırısına karşı durmayacağına göre geriye bir tek Suudilerin Yemen sorunu kalıyor!

Suudiler 10 yıldan fazladır Yemen’de Ensarullah Hareketine (Husiler) saldırıyor ama sonuç alamıyor. Tersine Ensarullah kazanıyor. Em. Albay Douglas MacGregor canlı yayında Andrew Napolitano’ya anlatmıştı: İki yıl önce 70 ABD ve İsrail özel kuvvet askeri Yemen’e sızarak kritik noktalara operasyon düzenlemeye kalktı ama Ensarullah tamamını yok etti.

Türkiye kamuoyunun, özellikle muhafazakâr kesimlerin şu soruya yanıt vermesi gerekiyor: ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın yapamadığını Yemen’de yapmaya kalkmak, neden Türkiye’nin çıkarına olsun?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ekim 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Mekke İttifakı’na Kabe tuzağı

Daha imzalanmış metni ve parlamentolardan alınmış onayı bile yok ama bir müdahale aracı olarak kullanılması yönünde baskı altında. Tahmin ettiğiniz üzere Mekke İttifakı’ndan bahsediyoruz. 

İttifak’ın konumu

Mekke İttifakı, birkaç incelememizde de belirttiğimiz üzere, ABD’nin güvenlik mimarisine alternatif olabildiği ölçüde olumlu ama ABD’nin yük paylaştırma stratejisiyle uyumlu olarak onu tamamlayan nitelikte İran’a karşı pozisyon aldığı ölçüde olumsuzdur. 

İttifak her ne kadar siyasal İslamcı tabanlara yönelik olarak “bölgenin İsrail’e karşı geliştirdiği model” diye propaganda edilse de özellikle Türk ve Suudi yetkililer, başından itibaren ittifakın hiç kimseye karşı olmadığını vurguladır. Hatta son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, yabancı bir yayın organına verdiği röportajda, ittifakın İsrail’e de İran’a da karşı olmadığını belirtti. (Kuşkusuz bu tür savunma ortaklıklarının “ortak bir tehdit algısı” olmadan oluşturulabilmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.)

ABD’nin asıl amacı

Mekke İttifakı’nın bölgede saldırgan politikalar izleyen İsrail’e karşı kurulduğu, ABD ve İsrail’in bu nedenle ittifaka karşı olduğu da dile getirilen propagandalardan biri. 

Erdoğan’ın yukarıda işaret ettiğim açıklaması İsrail boyutunu zaten yalanlıyor. ABD’nin karşı olduğunu da bizzat ABD’liler yalanlıyor zaten. Tersine bu ittifakın “Trump’ın Ortadoğu stratejisinin” parçası olduğunu belirten açıklamalar var. Dahası Türk ve Suudi yetkililer, ittifakın ABD’yle olan ittifaklarını bütünlediğini belirtiyorlar. Nitekim kimi ABD’liler açık açık Mekke İttifakı’nın Yemen’deki Ensarullah hareketine (Husilere) karşı harekete geçmesini istediler.

ABD açısından meselenin esası da bu zaten. Mekke İttifakı üzerinden Yemen’deki Husilere karşı harekete geçmesi, Türkiye’nin fiilen İran’la karşı karşıya gelmesi demektir ki bu Washington’un 40 yıllık amacıdır.

Bunu, iktidarın “yeşil ışık” yakarak hevesli olduğunu göstermesine rağmen Türkiye’ye kabul ettirmek elbette kolay değil. İşte bu nedenle Mekke İttifakı’na Mekke/Kabe tuzağı kurmaya başladılar:

Siyasal İslamcı kampanya

Son 10 gündür, sürekli Husilerin füzelerle ve İHA’larla Mekke’yi hedef aldığı ama Suudi Arabistan’ın saldırıları önlediği belirtiliyor. “Kabe’yi bile hedef alan Müslümanlık karşıtı bir hareket” gibi sunmaya çalışsalar da Husilerin böyle bir şey yapmadığı ortada. Nitekim Husiler, bunun kendilerini bölgede izole etmeye dönük bir istihbarat faaliyeti olduğunu belirtiyorlar. 

Ama herşeye rağmen bir ölçüde etkisi oluyor. Günlerdir Türk kamuoyunda, Husilerin Kabe’yi hedef aldığı propagandası yürütülüyor. Buradan hareketle kötülük bakımından Husileri İsrail’le kıyaslıyorlar. Amaç ortada: Siyasal İslamcı kimi kesimler, kamuoyunu, ABD’li Senatör Joe Wilson’ın “Mekke İttifakı Husilere karşı göreve” çağrısına hazırlıyorlar.

İstihbarat faaliyeti 

Mekke İttifakı’na kurulan Mekke tuzağı işe yaramadıkça, tuzağı derinleştiriyorlar. Son tuzak tam bir istihbarat operasyonuydu:

Görmüşsünüzdür, bir video servis edildi ve görüntüler “Kabe’ye saldırı denemesi! İntihar bombacısı, etkisiz hâle getirildi!” diye duyuruldu. Sonra Kabe’yi hedef alanın Husi olduğu söylendi. Ardından Husi intihar bombacısının bizzat İran tarafından görevlendirildiği iddia edildi. Son olarak Kabe’yi hedef alan İran’ın bölge için İsrail’den bile tehlikeli olduğu propaganda edildi. 

Görüldüğü üzere tam bir istihbarat faaliyeti: ABD-İsrail’in İran’ı hedef alan savaşına, bölgedeki Araplar ve Müslümanlar nezdinde meşruiyet sağlanması amaçlanıyor.

Peki gerçekte olan ne? Bırakın Husi olmasını, Kabe’de yakalanan kişi intihar bombacısı bile değil. Suudi güvenlik kaynaklarının resmi açıklamasına göre Kabe’deki görevliler, gelip geçenleri rahatsız eden bir meczuba müdahale ediyorlar aslında.  

Görüleceği üzere Mekke İttifakı’na çok boyutlu Mekke/Kabe tuzağı kurulmuş durumda. Bu tuzağın hedefi Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmektir. Bu tuzağı besleyecek her türlü sahte propagandaya karşı sosyal medyada fazlasıyla dikkatli olunması gereken bir dönemdeyiz. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın