Çin’in uluslararası sistemi koruma kararı

Önceki yazımızda Pentagon’un Çin raporunu ve ABD’nin Çin’e beş koldan saldırısını incelemiş; tam bu sürece denk gelen Çin’in ünlü “İki Toplantı”sında alınan/alınacak kararları da daha sonra ele alacağımızı belirtmiştik.

“İki Toplantı”, Çin Halk Cumhuriyeti’nin en önemli yıllık siyasi olayıdır: Birisi en üst düzey yasama organı olan Çin Ulusal Halk Kongresi’nin (ÇUHK) toplantısı, diğeri de istişare organı olan Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı’dır (ÇHSDK).

Çin’in ‘orta halli refah toplumu’ hedefi

Öncelikle ÇHSDK Ulusal Komitesi Başkanı Wang Yang, ülkesinin 2019 hedeflerini gerçekleştirdiğini belirtti: Çin’in 2019 hedefi Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’nın (GSYİH) yüzde 6 ile 6,5 aralığında büyümesiydi; yüzde 6,1 olarak gerçekleşti. Ekonominin hacmi de 14,38 trilyon dolara ulaştı. Kişi başı gelir de 4.225 doları aştı.

Yıllık hedef geçekleşti ancak Çin açısından esas önemli olan “mutlak yoksulluğu ortadan kaldırma ve orta halli refah toplumu inşasını tamamlama” temel hedefidir.

Wang Yang, bu hedefin de şu üç sütun üzerinde yükselerek gerçekleşeceğini belirtti: kaliteli kalkınma, halkın mutluluğunu sağlama ve sosyal gelişmeye odaklanma…

Bu üç sütun kuşkusuz “önce insan” anlayışının siyasete ve ekonomiye yansımasıydı…

Büyüme hedefi açıklanmadı

Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Li Keqiang ise Çin Ulusal Halk Meclisi’nde hükümetinin hedeflerini açıkladı.

Öncelikle Çin Başbakanı yukarıda da belirttiğimiz o stratejik hedefe değinerek “halkın yaşam koşullarının giderek iyileştiğini” ve “orta halli refah toplumunun tamamen inşa edilmesi için önemli bir temel oluşturulduğunu” belirtti.

Elbette herkesin beklediği öncelikle Çin’in ilan edeceği büyüme oranıydı. Zira Çin 30 yıldır ilan ettiği ve gerçekleştirdiği büyüme oranlarıyla dünya üretiminin liderliğini yürütüyor, ekonomin motoru olma görevini yerine getiriyordu. Öyle ki geçmiş kimi yıllarda Çin’in büyümesini çıkardığınızda, dünya ekonomisi küçülüyordu.

İşte bu nedenle Li Keqiang’ın açıklayacağı sayı önemliydi. Ancak bir ilk gerçekleşti ve o sayı bu yıl ilan edilmedi. Kuşkusuz anlaşılabilir nedenlerle: Salgın küresel çapta sürüyordu ve ekonomi ile ticarette büyük belirsizlikler yaşanmaktaydı.

Çin’in diğer hedefleri

Çin Başbakanı Li Keiqang’ın açıkladığı hedeflerin/kararların öne çıkanları şunlardı:

Ekonomi: Kamu işletmelerinde reformlar ilerletilecek. İşletmelere yönelik vergiler ve kamu hizmeti bedelleri azaltılacak. Çin etkin yatırımı genişletecek; 500 milyar dolarlık yerel özel tahviller çıkarmanın yanı sıra, merkezi bütçeden yatırım için 85 milyar dolar ayıracak. İmalat ve yeni yükselen sektörlerin gelişmesi hızlandırılacak.

Ekoloji: Ekolojik sistemi koruma projeleri hayata geçirilecek.

Sağlık: Kamu sağlığı sisteminin inşası güçlendirilecek. 140 milyar dolarlık “salgınla mücadele özel devlet tahvili” çıkarılacak.

İdari: Hong Kong ve Macao’da uzun vadeli refah ve istikrar korunacak. Merkezi hükümetin “Bir Ülke, İki Sistem”, “Hong Kong’un Hong Konglular tarafından yönetilmesi”, “Macao’nun Macaolular tarafından yönetilmesi” politikaları kapsamlı bir şekilde uygulanmaya devam edecek.

Dünya düzeni meselesi

Li Keqiang’ın açıkladığı kararlar içinde en dikkat çekeni “Çin, merkezinde BM’nin yer aldığı uluslararası sistemi koruyacak” kararıydı. Hükümetin raporunda Çin’in barışçıl kalkınmayı sürdüreceği ve dışa açılmayı genişleteceği belirtiliyor; Çin’in dünya barışına, istikrarına, kalkınmasına ve refahına katkısını sürdüreceği vurgulanıyordu.

Evet, ABD Çin’i “dünya düzenini zayıflatmakla” suçluyordu ve o nedenle bu karar da Çin’in “Amerikan düzenini” savunması gibi yorumlanabilirdi.

Ancak mesele aslında başkaydı: Çünkü son yıllarda mevcut düzeni “bozan” Washington, düzenin korunması gerektiğini savunan da Beijing (Pekin) yönetimiydi.

Örneğin ABD serbest ticarete aykırı olarak gümrük duvarları yükseltiyor, Çin ABD’yi serbest ticarete uymaya çağırıyordu. Örneğin ABD, işine gelmediği durumlarda BM kararlarını hiçe sayıyor; Beijing ve Moskova Washington’u BM çerçevesinde kalmaya zorluyor. Örneğin ABD, kimi askeri anlaşmalardan çıkıyor; buna Moskova ve Beijing itiraz ediyor. Örneğin ABD, Dünya Sağlık Örgütü’nü hedef alıyor; Çin bu kurumu korumaya çalışıyor.

Ve ABD Çin’in IMF ve Dünya Bankası’nda ağırlığını adım adım arttırmasından da rahatsız, Çin’in bu kurumlara alternatif kurumlar inşa etmesinden de…

Ne anlama geliyor?

Uzun süredir ABD’yi ve Çin’i de inceleyen bir olarak söyleyebilirim ki, ABD’nin esas kaygısı da bu: Çin Amerikan düzenini hem ele geçiriyor ve dönüştürüyor hem de o düzenin alternatifini ağır ağır geliştiriyor!

Bu elbette ABD emperyalizmini geriletiyor ve gelişmekte olan ülkelere de siyasi manevra alanı açıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mayıs 2020

2 Yorum

Pentagon’un Çin raporu ve ‘İki Toplantı’

Önümüzdeki yıllar, sert sürecek ABD-Çin rekabet yılları olacak. Nitekim salgından önce ABD’nin ilan ettiği “küresel ticaret savaşı” ile zaten başlamıştı bu süreç. Salgın süresince de Beyaz Saray’ın rutin işine dönüştü Çin düşmanlığı…

Dünya tek kutuplu değil artık ve ABD 21. yüzyılı “Amerikan Yüzyılı” yapamayacağını biliyor. Hegemonyasının inişe geçtiğini, küresel liderliğinin sonunun geldiğini ve inşa ettiği “dünya düzeni”nin adım adım zayıfladığını görüyor.

İşte Trump yönetimi, ABD’nin, bu süreci geciktirmeye yönelik bir “karma aşı” arayışıydı. Nitekim 2017’de ilan edilen Trump Doktrini ile “önce Amerika” stratejisi belirlenmiş ve Çin, “meydan okuyan stratejik rakip” ilan edilmişti; Çin’in “Amerikan gücüne, güvenliğine ve zenginliğine meydan okuduğu” değerlendirilmişti.

‘Prensipli realizm’ stratejisi

Şimdi ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, Trump Doktrini olarak da bilinen ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni temel alan bir “Çin Raporu” hazırladı. “ABD’nin Çin’e Yönelik Stratejik Yaklaşımı” başlıklı rapor, Beyaz Saray tarafından önceki gün ABD Kongresi’ne sunuldu.

Raporda özetle şu üç adımlı görüş savunuluyor:

1) Çin, mevcut dünya düzenini kullanarak, düzeni kendi ideolojisiyle şekillendirip yeniden kurmaya çalışıyor.

2) ABD, Çin’in mevcut dünya düzenini zayıflatmasına göz yumamaz.

3) ABD, “prensipli realizm” stratejisi çerçevesinde, Çin Komünist Partisi’nin meydan okumasına yanıt vermelidir.

ABD beş koldan saldırıyor

ABD Çin’e fiilen beş koldan savaş açmış durumda:

1) Ticaret savaşı: Çin’in milli geliri, satınalma paritesine göre artık ABD’yi geçti. ABD küresel ticarette yılda yaklaşık 1 trilyon açık verirken, Çin küresel ticarette yılda yaklaşık 500 milyar dolar fazla veriyor. ABD ile Çin arasındaki ikili ticarette de kazanan Çin…

Trump bu nedenle Çin’e küresel ticaret savaşı açtı ve ABD’nin savunduğu “serbest piyasa ekonomisi”nin temel ilkelerinin aksine gümrük duvarlarını yükseltti.

2) Teknoloji savaşı: Avrupa dahil dünyanın 5G altyapısını Çin kuruyor. ABD bu nedenle o altyapıyı kuran Huawei’ye savaş açtı. Ancak Avrupa’yı ikna edemedi.

3) Kuşak ve Yol’u kesme savaşı: Çin’in Asya’dan Afrika ve Avrupa’ya uzanan kara ve deniz ipek yollarına karşı ABD “yol kesme” stratejisi uygulamaya çalışıyor. (Son olarak örneğin İsrail’i Çin’le ilişkilerini sınırlaması konusunda uyardı.)

4) Askeri çevreleme: ABD Çin’i kendi bölgesinden çıkamaması için askeri olarak çevrelemeye çalışıyor. ABD Çin’i güneydoğusundan Japonya-Güney Kore-Filipinler-Tayland yayıyla çevrelemeye çalışıyor.

5) İç karışıklık kışkırtma: ABD Çin’i zayıflatabilmek için Uygur ayrılıkçılığı ile Hong Kong’da karışıklık kışkırtıyor; Tibet sorununu kaşıyor ve Tayvan konusunu kullanıyor.

ABD’nin Çin Komünist Partisi endişesi

Bu beş kola ek olarak, Trump yönetimi son iki aydır da virüs salgını üzerinden Çin’i “yenisi eskisini yalanlayan” sıralı yalanlar üzerinden köşeye sıkıştırmaya çalışıyor.

Ve Pentagon’ın Çin raporunda da görüldüğü gibi ABD özellikle Çin Komünist Partisi’ni hedef alıyor. Neden?

Çünkü ABD yönetimi şu gerçeği en az Çin yönetimi kadar net biliyor: Çin’in salgınla mücadelesinin başarısı, iki temele dayanıyor; birincisi “Çin’e özgü sosyalizm” sisteminin başarısı, ikincisi de Çin Komünist Partisi liderliğinde halkın ulusal direnişi ve dayanışmacılığı…

ABD bu nedenle Çin Komünist Partisi’ni doğrudan hedef alarak Çin’le ticaret savaşını ideoloji savaşına dönüştürmeye çalışıyor. Böylece ticaret savaşında kuramadığı cepheyi, ideoloji savaşında oluşturabileceğini düşünüyor; bir anti-komünist cephe hedefliyor…

Çin’in yanıtı ne olacak?

İşte bu şartlarda Çin’de “İki Toplantı” başladı. İki Toplantı, Çin Halk Cumhuriyeti’nin en önemli yıllık siyasi olayıdır: Birisi en üst düzey yasama organı olan Çin Ulusal Halk Kongresi’nin toplantısı, diğeri de istişare organı olan Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı’dır.

Bu İki Toplantı’da özetle yıllık ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleri belirlenir.

Her yıl mart ayında yapılan İki Toplantı, salgın nedeniyle mayıs ayına ertelenmişti. Küresel ekonominin geleceği açısından, özellikle “iki Toplantı”da Çin’in belirleyeceği ekonomik hedefin ne olacağı kritik önemde. Zira ekonominin merkezi artık Güneydoğu Asya ve Çin’in ekonomi kararları dünyanın her tarafını yakından ilgilendiriyor.

ABD’nin Çin’i daha saldırgan bir şekilde hedef aldığı, salgın konusunda Çin’e karşı bir cephe oluşturmaya çalıştığı şartlarda, Çin’in yanıtının ne olacağı ülkemizi de yakından ilgilendiriyor. Çünkü Türkiye Çin’in Kuşak ve Yol inisiyatifi içinde önemli bir koridor.

İki Toplantı’da belirlenecek hedefleri de bir başka yazımızda inceleyelim.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mayıs 2020

2 Yorum

Kremlin Esad’ın arkasında

Son günlerde önemli bir iddia dolaşımda.

Buna göre Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Suriye’de Devlet Başkanı Beşar Esad’dan vazgeçiyor!

Bu iddianın doğru olduğuna dair elde somut veri yok; en fazla ham analize veri olabilecek propaganda hedefli ham istihbarat var…

Rusya çıkarları için Suriye’de

Öncelikle bu iddianın ele alınış tarzındaki üç yanlışı düzeltmek gerekir:

1) Rusya, Esad’ı savunmak için değil, kendi çıkarları için Suriye’de. O çıkarları savunabilmek de, Esad’ı desteklemesinden geçiyor.

2) Esad, Rusya kendisini desteklediği için değil, iyi direndiği için yıkılmadı. Elbette Rusya’nın desteği çok önemlidir, fazlasıyla değerlidir ancak sonuca etkisi bakımından Esad’ın milletiyle ve ordusuyla direnişinin yanında ikincildir.

3) Rusya, Esad’ı iyi direnebildiği için destekledi; ayakta kalamayacağını düşünseydi bu oranda destek vermez, diplomatik destekle sınırlı kalırdı. Nitekim önce diplomatik destek verdi; kazanacağını gördüğünde de 2015’te sahaya silahlı indi.

Örneğin Rusya, Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi lideri Muammer Kaddafi’ye destek vermemişti. Çünkü hem Libya’daki çıkarları Suriye’deki kadar kritik değildi, hem de Kaddafi’nin direnemeyeceğini hesaplamıştı.

Çünkü Kremlin biliyordu ki Kaddafi Libya’da “sağlam bir devlet” inşa edememişti; Libya hâlâ bir ölçüde kabile/aşiret konfederasyonuydu. Suriye’de ise “sağlam bir devlet” vardı; olduğu da görüldü.

Rusya açısından Doğu Akdeniz’in önemi

Bu durumda Rusya’nın Esad’dan vazgeçtiğini söyleyebilmek için iki şeyin değişmiş olması lazım: Birincisi Rusya’nın Suriye’deki çıkarlarının gerilemesi, ikincisi de Esad’ın savaşı kaybetmesi gerekmektedir.

Ancak tam tersi yaşanmaktadır:

1) Rusya’nın Suriye’deki çıkarları pekişmektedir; Doğu Akdeniz’in büyük önem kazanmaya başladığı şu süreçte Rusya’nın Suriye’de deniz ve hava üsleri bulunduruyor olması kendi hayati çıkarları açısından kritik önemdedir.

Zira Doğu Akdeniz meselesi, aynı zamanda enerji meselesidir. ABD’nin Doğu Akdeniz’deki hedefi; bölgedeki doğalgazın Avrupa pazarına ulaştırılarak AB’nin Rusya’ya bağımlılığının azaltılmasıdır.

Zira Washington, enerji odaklı Alman-Rus işbirliğinin ABD-AB ittifakının altını oyduğunu düşünmektedir.

Dolayısıyla Doğu Akdeniz meselesi Rusya’yı stratejik düzlemde ilgilendirmektedir ve Moskova’nın Suriye’de varlık bulundurması gelecekteki çıkarları açısından çok önemlidir.

Esad Türkiye, Rusya ve İran’ı birleştirdi!

Gelelim Esad’ın cephedeki durumuna…

2) Esad savaşı kaybetmemekte, tersine kazanmaktadır. Üstelik her gün bir öncekine göre Suriye’de daha çok alanda egemenliğini yeniden oluşturmaktadır.

Dahası Esad’ın kazanması, 2011’de kendisine karşı oluşturulan cepheyi de dağıtmıştır: Suriye’de Esad’a karşı ABD-Türkiye-Suudi Arabistan-Katar cephesi yoktur artık.

İleride daha iyi anlaşılacaktır: Esad’ın, PYD konusundaki taktik manevralarının, ABD ile Türkiye’nin Suriye’deki işbirliğinin bozulmasında önemli bir payı vardır.

Evet, Esad Ankara’yla bir anlaşma kazanamamıştır ancak en azından Ankara’nın Washington’la birlikte hareket etmediği koşullara kavuşmuştur. Bu da Suriye’nin kuzeyine yönelik taarruzunda elini güçlendirmiştir.

Kaldı ki, Astana Platformu’nun da fiili mimarı Esad’dır! Esad direnemeseydi, Rusya, İran ve Türkiye üçlü işbirliğinin şartları oluşamayacaktı!

Çıkar ortaklığı sürüyor

Sonuç olarak ABD ataktayken bile Esad’ı destekleyen Rusya, ABD gerilerken Esad’a desteğini neden çeksin?

Tersine şartlar Esad için de Putin için de daha uygun hale gelmektedir. Yani şartlar ikilinin işbirliğinin sürmesini gerektirecek uygunluktadır.

Çıkarlar ve şartlar değişir, politika ancak o zaman değişir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mayıs 2020

2 Yorum

ÇÜRÜYEN AMERİKA

Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’mızda belirttiği gibi, medeniyet, tek dişi kalmış canavardır!

Bunu salgın günlerinde daha da iyi anlıyor ve görüyoruz. İşte o manzaraların sonuncusu:

ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanı Alex Azar katıldığı bir televizyon programında aynen şöyle diyor: “Trump yönetimi salgınla çok iyi baş etti. Buna rağmen en çok kurban veren ülke olmamız, Amerikalı azınlıkların dünyanın geri kalanından daha sağlıksız olmalarından kaynaklandı.

Bu sözleri, ABD yönetiminin salgınla mücadele yönetimindeki beceriksizliğine bahane bulma çapsızlığı diye de okuyabilirsiniz, çürüyen ABD’nin dışavurumu olarak da…

21. YÜZYILIN MALTHUS’U

Evet, ABD emperyalizmi çürüyor! Alex Azar da o çürümenin tipik öznesi…

Büyük ilaç şirketlerinde yöneticilik ve lobicilik yapan, milyonlarca dolarlık serveti olan Alex Azar’ın insana bakışı tipik sömürgeci ve halk düşmanı bakışı…

Azar, bu nedenle bir nevi 21. yüzyılın Malthus’u…

Bir rahip olan Thomas Malthus, 1803’te yayımladığı Nüfus Artışı Hakkında Araştırma adlı eserinde yiyeceklerin aritmetik, nüfusun ise geometrik arttığını iddia etmiş, bu dengesizliğin de salgınlarla ve doğal afetlerle dengelenmesi gerektiğini savunmuştu.

Oysa sorun nüfusun yiyecekten fazla olması değil, küçük bir kesimin yiyeceklerin/gelirlerin büyük bölümüne el koyuyor olmasıydı!

Alex Azar da malların büyük bölümüne el koyan o bir avuç kişiden biridir. O nedenle de sorunun kaynağı olarak Amerikalı azınlıkları, yani siyahları ve hispanikleri görmektedir.

SALGIN ZENGİN-FAKİR UÇURUMUNU BÜYÜTTÜ

Salgın sürecinde daha da netleşen o “çürüyen Amerika” gerçeğini, Bloomberg’de yayımlanan şu haber de aslında teyit ediyor:

“Koronavirüs salgını ABD’de sosyo-ekonomik eşitsizliği ortaya çıkardı. Salgın düşük gelirli insanları daha fazla etkiledi. Amerikan marketlerinde et satışları neredeyse durdu, ağırlıklı olarak yüksek gelirli insanların alışveriş yaptığı marketlerde ise durum tam tersi.”

Kısacası salgın, zenginle fakir arasındaki uçurumu daha da büyüttü; hem de dünyanın en gelişmiş(!), en büyük ekonomisi olan ABD’de!

1 MİLYON EVSİZ AMERİKALI

İşte “çürüyen Amerika”ya işaret eden bir gelişme daha…

Colombia Üniversitesi’nin araştırmasına göre ABD genelinde evsiz olan 568 bin Amerikalıya, salgın nedeniyle bu yıl 250 bin kişi daha katılabilir!

Yani evsiz Amerikalı sayısı 1 milyona yaklaşabilir!

Düşününüz, Soğuk Savaş boyunca anti-komünizmin öne çıkan propagandalarından biri komünist Rusların küçücük çirkin evlerde ama liberal kapitalist Amerikalıların kocaman güzel evlerde yaşadığıydı!

Evet, komünistlerin evi küçüktü ama bir evleri vardı!

Oysa emperyalist ABD’de evi olmayan, sokaklarda yaşayan yüzbinler var ne yazık ki…

ABD İÇİN GÖRÜLMEMİŞ DÖNEM

Amerikalı Prof. Dan O’Flaherty ülkesinin olağanüstü bir döneme girdiği konusunda uyarıyor:

“Benzeri görülmemiş bir dönemdeyiz. Bugün hayatta olan hiçbir Amerikalı işsizlik oranının yüzde 10’a çıktığı bir zamanı görmedi.”

FED’in, IMF’nin, Dünya Bankası’nın endişeleri ve uyarıları peş peşe geliyor…

Amerikan ekonomisi ne zaman toparlanabilir, kimse kesin bir takvim açıklayamıyor.

Görünen o ki tablo ABD için daha da kararacak.

AMERİKALILARIN İHTİYACI ÇİN DÜŞMANLIĞI DEĞİL, ÇİN’LE İŞBİRLİĞİ

İşte Trump yönetiminin aslında büyük bir çaresizlik içinde hemen her gün dile getirdiği Çin yalanlarının nedeni işte bu “çürüyen Amerika” tablosudur!

Sistemin “beyaz efendileri” sorumluluğu dışarıda Çin’e, içeride ise siyalarla hispaniklere yükleyerek, kendi eserleri olan “kara tablo”yu gözlerden uzak tutmaya çalışıyorlar.

Ancak nafile…

ABD yönetimi ne iç kamuoyunu inandırabiliyor ne de uluslararası arenada müttefiklerini ikna edebiliyor.

Amerikalıların büyük bir bölümü de, ABD’nin çoğu müttefiki de Beyaz Saray’ın “Kasım seçimlerine” yönelik sürdürdüğü Çin düşmanlığını bırakarak Pekin yönetimiyle salgına karşı küresel işbirliği yapmasını istiyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Mayıs 2020

 

 

3 Yorum

Akar’ın üç tasfiyesi

Tümamiral Cihat Yaycı’nın Yüksek Askeri Şura’ya (YAŞ’a) iki ay kala saray kararıyla Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevinden alınıp Genelkurmay Başkanlığı emrine verilmesi ne anlama geliyor?

Karşı çıkanlar içinde kararı “FETÖ operasyonu” diye değerlendirenler olduğu gibi, “Libya desteği için ABD’ye verilen kelle” diye yorumlayanlar da var. Tersinden, kararı destekleyenler içinde de “Yaycı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de başlatacağı büyük harekât için Genelkurmay Başkanlığı’nda özel olarak görevlendirildi” diyenler var.

Yaycı’nın iki özelliği

Kuşkusuz Tüma. Yaycı’nın şu iki özelliği bu yorumlara bir zemin oluşturuyor:

1) Deniz Kuvvetleri’nde uyguladığı FETÖmetre kriterleriyle örgüte büyük darbe vurdu ve FETÖ’cülerin hedefiydi. (Tüma. Yaycı’nın bu kriterlerinin neden diğer kuvvetlerde uygulanmadığı ve o kriterlere göre hazırlanmış bazı listelerinin Millî Savunma Bakanlığı’nda neden onayda geciktirildiği elbette soru işaretli…)

2) Libya’yla yapılan “deniz yetki alanı sınırlandırma” anlaşmasının mimarıydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir konuşmasında “Hazırladığı raporlar, haritalar, yazdığı makaleler ve kitaplar ortadadır” diyerek ve ismini vererek Tüma. Yaycı’yı övmüş ve onun Libya anlaşmasının mimarı olduğunu teyit etmişti.

Ancak bu iki özelliğine rağmen, Yaycı’nın görev değişikliğini yukarıda özetlediğim yorumlar çerçevesinde değerlendirmek pek mümkün değil.

Akar’ın “tek adam” olma isteği

Tüma. Cihat Yaycı’nın görev değişikliği, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın üçüncü tasfiyesidir. Akar, Yaycı’nın öne çıkmasından rahatsızdır; aslında Akar “bir numara” olduğunu resmetmeyen her görüntüden rahatsızdır!

Akar bu nedenle 2019 YAŞ’ında Yaycı’nın koramiral olmasını engellemişti. Şimdi de YAŞ’a iki ay kala bir soruşturma bahanesiyle Genelkurmay Başkanlığı emrine aldırtarak hem terfi etmesini önlüyor hem de emeklilik/istifa yolunu açıyor!

Genelkurmay Başkanlığı’nın ardından Erdoğan tarafından Milli Savunma Bakanı yapılan Hulusi Akar, ordu bünyesinde “tek adam” olmak istemektedir.

Akar’ın birinci tasfiyesi: Aksakallı

Tüma. Yaycı’nın tasfiyesinden önce, benzer nedenlerle iki tasfiye daha yaşanmıştı:

Hulusi Akar’ın FETÖ’cüler tarafından “gözaltına” alındığı saatlerde darbe girişimine karşı mücadele veren Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı da tasfiye edilmişti; 2. Kolordu Komutanlığı gibi daha pasif bir göreve atanmıştı.

Akar iki nedenle Aksakallı’dan rahatsızdı:

1) Aksakallı darbe girişimiyle ilgili ifadesinde “TSK’de kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı” diyerek Akar’ı suçlamıştı!

2) Aksakallı sonrasında Türk ordusunun Fırat Kalkanı operasyonunu yürütmüş ve fazlasıyla öne çıkmıştı. Akar, bu “popülariteden” rahatsızdı. Aksakallı’nın bir dürbünle operasyonu izleyen fotoğrafının servis edilmesinin ve “kahraman komutan” diye anılmasının Akar’ı rahatsız ettiği, basına da yansımıştı.

Akar’ın ikinci tasfiyesi: Temel

15 Temmuz darbe girişimine karşı mücadelesiyle öne çıkan isimlerden biri de İsmail Metin Temel’di. Temel de Aksakallı gibi Suriye operasyonlarında adı öne çıkan komutanlardan biriydi. Zeytin Dalı Harekatı’nı yöneten komutandı. Emrindeki “Afrin’e bayrak diken” komutan Tuğg. Mustafa Barut’la gazetelere yansıyan pozları Millî Savunma Bakanlığı’nda rahatsızlık yaratmıştı.

Temel tıpkı Yaycı’ya yapıldığı gibi Cumhurbaşkanı kararıyla pasif bir göreve atanmıştı. Mustafa Barut da YAŞ’ta emekli edilmişti!

Akar’ın Temel’den rahatsızlığın diğer gerekçeleri de, Temel’in 15 Temmuz’a giden süreçte yapılan atamalardan duyduğu rahatsızlığı anlatıyor ve FETÖ’cülere karşı mücadelede zayıf kalındığını söylüyor olmasıydı.

Asıl sorun

Kuşkusuz bazı komutanların hiyerarşiyi aşar nitelikte öne çıkması TSK’nin gelenekleri açısından iyi bir görüntü olarak değerlendirilmeyebilir. Akar’ın bundan rahatsızlık duyması o geleneğe bağlılık adına normal de karşılanabilir.

Ancak Akar’ın genelkurmay başkanlığını yaptığı ordunun içinde Fethullahçıların aldığı siyasi destekle örgütlenmesi ve sonrasında bir darbe girişiminde bulunması; geçmişte o darbeci ekibe siyasi destek verenlerin de bunu fırsata çevirerek özetle Türk ordusunun yapısını parçalaması ve bakanlıklara bölmesi, zaten gelenek diye bir şey bırakmamıştır!

Dolayısıyla ortada, Akar’ın “tek adam olma” kaynaklı ve “15 Temmuz TSK iç tartışması” izlerini temizleme hedefli tasfiyelerinden öte bir yapısal sorun vardır. Türk ordusunun TBMM ordusu olma özelliğinin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı şu süreçte, asıl kafa yormamız gereken budur…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mayıs 2020

5 Yorum

Ankara’nın tehlikeli manevraları

ABD Başkanı Donald Trump ilginç bir açıklama yaptı: “F-35’lerin ana gövdesi Türkiye’de üretiliyor ve Türkiye’den gönderiliyor. Şimdi Erdoğan ile iyi ilişkilerimiz var, ama ya olmasa ne olacak? ‘Size F-35 parçalarını vermiyoruz’ deseler ne yapacağız?” (14.5.2020).

İlginçliği şundan: ABD, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi almasına tepki olarak Türkiye’ye F-35’leri vermiyor. Üstelik dördünün parası ödenmişken!

Dahası, “2020 Nisan’ında S-400’ler çalıştırılacak” kararlılığı nedeniyle Türkiye’nin 2020 Mart’ında F-35 üretim programından çıkarılacağını da ilan etmişlerdi. Bir ortak üretim olan F-35’lerin 12 parçasını Türkiye üretiyor çünkü…

Nitekim F-35 Programı Direktörü Korg. Eric Fick, Kasım 2019’da ABD Senatosu’nun sorularını yanıtlarken şöyle demişti: “Halen 12 parça için arayışımız devam ediyor. Türkiye’nin F-35 programından resmi olarak 2020 yılının mart ayında çıkmasını bekliyoruz ancak bu tarihe kadar alternatif arayışlarımız sürecek.”

Bu durumda ya ABD o 12 parçanın üretimine bir seçenek bulamadı ya da yeni bir durum nedeniyle Türkiye F-35 parçalarını üretmeyi sürdürüyor.

S-400 ertelemesi

Kuşkusuz burada önemli bir durum, S-400’lerin çalıştırılacağı kesin tarih olarak ilan edilen 2020 Nisan’ının geçmesi ve Ankara’nın yaptığı erteleme açıklamasıdır.

Önce 20 Nisan’da Reuters’e konuşan bir Türk yetkili S-400’lerin çalıştırılmasının virüs salgını nedeniyle ertelendiğini duyurmuştu, ardından da Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın, ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey ile birlikte 30 Nisan’da katıldığı Atlantic Council panelinde bu durumu teyit etmişti: “Koronavirüs nedeniyle S-400’lerde bir erteleme oldu ama süreç planlandığı gibi ilerleyecek.”

S-400’lerin salgın nedeniyle ertelenmiş olması, pek ikna edici değil. Zira salgında uçaklar uçabildi, radarlar çalışabildi, füzeler fırlatılabildi…

Rusya’yla ilişkinin seviyesi

Konuyu ilginç kılan bir başka gelişme daha yaşandı: Eski Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, eski NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı emekli Ora. James Stavridis’le birlikte 13 Mayıs’ta, Washington’daki Turkish Heritage Organization’ın düzenlediği “Transatlantik Askeri İttifak’ın Geleceği” başlıklı panele katıldı.

Işık’ın iki mesajı öne çıktı: “Rusya’yla ilişkilerimiz stratejik değil, taktikseldir” ve “NATO’nun sadık bir üyesi olmaya devam edeceğiz.”

Oysa Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, yanında Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı Hakan Fidan’la birlikte 25 Ağustos 2018’de Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin tarafından kabul edildiğinde tarihi bir çıkış yapmıştı: Türkiye, ilk kez Rusya için “stratejik ortak” ifadesini kullanmıştı!

Şimdi Akar’ın selefi Işık, ABD’li muhataplarına “ilişkinin aslında stratejik değil, taktiksel olduğunu” anlatıyor!

Erdoğan’ın mektubu

Şu üç olguyu da alt alta yazmalıyız:

1) Erdoğan, Trump’a 29 Nisan’da bir mektup yazdı ve şunu söyledi: “Suriye ve Libya başta olmak üzere, bölgemizdeki son gelişmeler, Türk-ABD ittifakının ve işbirliğinin en güçlü şekilde sürdürülmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.”

Bu bir nevi “ittifakı sürdürme” niyet mektubuydu!

2) ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey 12 Mayıs’ta yaptığı bir açıklamada “S-400 dışında Libya, NATO, Kafkasya-Karadeniz bölgesi, Suriye ve Irak gibi diğer pek çok konuda Türkiye ile iyi anlaşıyoruz” dedi. Jeffrey’in şu mesajı da önemliydi: “Suriye’deki askeri varlığımızı devam ettireceğiz. Amacımız Suriye’de savaşı Rusya için ‘çıkmaz’ hale getirmek.”

3) NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg İtalya’nın La Repubblica gazetesine verdiği demeçte “Silah ambargosu, BM tarafından tanınan Serrac hükümeti ile Hafter tarafından idare edilen güçleri aynı kefeye koymaz. Bu nedenle NATO, Trablus hükümetine destek vermeye hazır” dedi (14.5.2020).

Aynı gün Erdoğan Stoltenberg’i telefonla aradı. Görüşmeye dair NATO açıklamasında Stoltenberg’in Erdoğan’a “Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Serrac’ın talebi üzerine, savunma alanında ve güvenlik kurumlarının inşasında Libya’ya yardım etmeye hazır olduklarını” söylediği belirtildi (14.5.2020).

Ne yapmalı?

Tüm bu olgular ne anlama geliyor? Ankara Washington’la yeni bir sayfa mı açmak istiyor? Yoksa Rusya’yı Suriye ve özellikle Libya’da kendi çizgisine zorlamak için taktik manevralar mı yapıyor?

ABD/NATO’dan çare uman çizginin Türkiye’ye zarar verdiği onlarca örnekte deneyimlendi. O nedenle:

1) S-400’ler salgın gibi mazeretler bir kenara bırakılarak hemen çalıştırılmalı.

2) Türkiye’nin Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki tablo nedeniyle Rusya’yla ilişkileri taktik değil, kesinlikle stratejik düzeyde olmalı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mayıs 2020

3 Yorum

Doğu Akdeniz’de Türkiye-İsrail işbirliği işaretleri

AKP hükümetinin Serrac yönetimiyle imzaladığı “deniz yetki alanının sınırlandırılması” anlaşmasının hayata tam olarak geçebilmesi için birincisi Libya düzleminde, ikincisi de Doğu Akdeniz düzleminde bazı gelişmelerin olması gerekir.

Libya düzlemi

Libya düzleminde olması gereken şu: Libya’nın birliği sağlanmalı ve Libya’nın bütününün yönetimi Erdoğan-Serrac anlaşmasını sürdürmeli.

“Bölünmüş Libya” haritası, anlaşmayı anlamsız kılıyor zira anlaşmaya konu olan Libya sınırı Trablus merkezli Serrac bölgesinde değil, Tobruk merkezli Hafter bölgesinde…

Bu durumda ya Serrac hükümeti Libya’nın tamamına egemen olacak ya da Ankara, Trablus dışında Tobruk’la da anlaşacak. Kısa vadede ikisi de mümkün görünmüyor. Zira AKP hükümeti Libya dış politikasında “yumurtaların tamamını tek sepete doldurmuş” durumda…

Doğu Akdeniz düzlemi

Doğu Akdeniz düzleminde ise olması gereken şu: Türkiye’nin Trablus yönetimiyle yaptığı “deniz yetki alanının sınırlandırılması” anlaşmasını, Doğu Akdeniz’deki birkaç ülkeyle daha yapması gerekir.

Çünkü Ankara’nın daha 2 Mart 2004’te “genel bir tutum” olarak ilan ettiği üzere “deniz yetki alanlarının ilgili tüm kıyı devletleri arasında yapılacak antlaşmalar yoluyla belirlenmesi” gerekir.

Bu hem hukuken böyledir hem de Doğu Akdeniz’in “çanak” yapısının ortaya koyduğu coğrafi zorunluluktur. Zira bu harita içinde yapılacak ikili “deniz yetki alanını sınırlandırma” anlaşması en az bir üçüncü ülkeyi kesişen olması nedeniyle ilgilendirmektedir.

O nedenle Türkiye’nin Trablus hükümetiyle yaptığı anlaşmayı Libya’nın bütünüyle yapılan bir anlaşma seviyesine yükseltmesinin dışında, ayrıca Doğu Akdeniz’de başka ülkelerle yapılacak anlaşmalarla da taçlandırması gerekmektedir.

Gürdeniz-Yaycı’nın görüşü

Konunun Türkiye’de iki önemli uzmanı var: Em. Tümamiral Cem Gürdeniz ve Tümamiral Cihat Yaycı.

Gürdeniz’in bu konudaki görüşünü, yönettiği Yeni Deniz Mecmuası dergisinin yayın kurulunda bulunmam nedeniyle çalışmalar sırasında yaptığımız sohbetlerden; Yaycı’nın görüşünü de Kırmızı Kedi Yayınevi’nden yayımladığımız Doğu Akdeniz’in Paylaşım Mücadelesi ve Türkiye kitabından biliyorum: Türkiye Trablus’la yaptığı anlaşmanın benzerini, Doğu Akdeniz’deki ülkelerin en az ikisiyle daha yapmalı!

Yaycı, kitabında olması gereken o anlaşmaların haritasını da veriyor. Sayfa 43’te, “GKRY’nin, İsrail’in hakkını gasp ettiği deniz alanını gösteren harita” olarak, sayfa 94’te “Türkiye-İsrail; karşılıklı kıyıları gösteren harita” olarak, sayfa 166’da “Türkiye-İsrail, Türkiye-Libya ana karalarının karşılıklı kıyılarını gösteren harita” olarak ve sayfa 168’de de “İsrail’in Türkiye ile yapacağı anlaşma ile kazanacağı alanı gösteren harita” olarak…

Yine sayfa 103’te, “Türkiye-Lübnan; karşılıklı kıyıları gösteren harita” da var.

Yani konunun uzmanları, Türkiye’nin İsrail ve Lübnan’la da benzer anlaşmayı yapması gerektiğini ve bunun mümkün olduğunu belirtiyorlar. Zira bu iki ülkenin de GKRY yerine Türkiye ile anlaşması halinde daha çok alan kazandığı ortada.

İsrail’in yeşil ışığı

Peki böyle bir olasılık var mı? Özellikle şu iki mesaj, olabileceğini gösteriyor:

1) Mısır, BAE, Yunanistan, GKRY ve Fransa 11 Mayıs’ta ortak bir Doğu Akdeniz açıklaması yayımlayarak üç konuda Türkiye’yi (GKRY’nin MEB’inde sondaj yapmakla, Yunanistan’ın hava sahasını ihlal etmekle ve Libya’daki tutumu nedeniyle) hedef aldı. Ancak İsrail bu beşliye dahil olmadı ve açıklamaya imza atmadı!

2) Cumhuriyet gazetesinden M. Birol Güger’in haberiydi: İsrail Devleti bir gün sonra resmi Twitter hesabından Türkiye’ye sıcak bir mesaj gönderdi: “Türkiye ile diplomatik ilişkilerimizle gurur duyuyoruz. Bağlarımızın gelecekte daha da güçlenmesini umuyoruz.”

İki tutum da sürpriz değil. Zira İsrail Doğu Akdeniz’deki Yishai gaz sahası sınırı ile GKRY’nin ilan ettiği parsellerde yer alan Afrodit gaz sahasının sınırının çakıştığını belirterek bölgedeki saha geliştirme faaliyetlerine 10 Aralık 2019’da itiraz etmişti. Hatta beş gün sonra İsrail resmi radyosu, Türkiye’nin Tel Aviv’e “Avrupa’ya doğalgaz transferi konusunda müzakereye hazırız” mesajı ilettiğini haber yapmıştı. O haberden iki gün sonra da İsrail’in yayın kuruluşu KAN, İsrailli yetkililerin “müzakereye açığız” mesajı verdiğini duyurmuştu.

Cepheyi daraltmak

Trablus’la anlaşma yapıldığı günden beri belirtiyoruz: Türkiye’nin Trablus’a asker değil, Kahire ve Tel Aviv’e diplomat göndermesi gerekir.

Doğu Akdeniz’de çıkarların en yüksek seviyede korunabilmesi için Türkiye’nin sadece İsrail ve Lübnan’la değil, Mısır ve özellikle de Suriye’yle anlaşması gerekir.

Böylece Doğu Akdeniz’deki büyük cephe yarılmış ve Fransa-Yunanistan-GKRY üçlüsüne daraltılmış olur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Mayıs 2020

4 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: