ABD İÇİN ‘YARARLI SORUN’: KOVID-19

ABD’li yetkililerin açıklamaları da, uygulamaları da; bunun yansıması olarak Amerikan gazetelerinin propaganda şekli de gösteriyor ki, ABD için koronavirüs salgını Çin’i zayıflatıcı yararlı bir sorundan başka bir şey değil!

Ve ABD koronavirüs salgınını, yani Kovid-19’u, Çin’e karşı başlattığı küresel ticaret savaşının yararlı bir parçası olarak görüyor.

Konunun Washington ile Beijing arasında bir medya savaşına dönüşmesi de bu nedenle…

ABD’NİN “HASTA ADAM” IRKÇILIĞI

Özetleyelim:

Önce Wall Street Journal’da Walter Russell Mead, Kovid-19 hakkında Çin’i hedef alan bir makale yazdı. Makalenin başlığı ise ırkçıydı, düşmancaydı ve insanlık dışıydı: “Asya’nın Gerçek Hasta Adamı: Çin” (3.2.2020).

Beijing yönetimi WSJ yetkililerinden özür istedi ancak uzun bir süre beklenen o özür gelmedi. Bunun üzerine Beijing yönetim, makaleye tepki olarak üç gazetecinin basın kartlarını iptal etti. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Geng Shuang, basın kartları iptal edilen üç gazetecinin “özür dilemeyi reddettiklerini” belirtti. (19.2.2020)

ABD Dışişleri Bakanlığı ise buna karşılık 5 medya kuruluşunu Çin hükümetinin parçası olarak kabul edip bu kuruluşlara “yabancı misyon koşullarının” uygulanacağını duyurdu. Bu kapsamda Xinhua, People Daily, China Daily, Çin Global Televizyon Ağı ve Çin Uluslararası Radyosu, ülkedeki yabancı diplomatik misyonlara uygulanan koşullar altında faaliyet yürütecek ve herhangi bir yerde ofis açmak için ABD hükümetinden onay almaları gerekecek (19.2.2020).

Yani ABD “yanlışı” düzeltmek istemediği gibi, yeni “yanlışlar” yapmakta da ısrar ediyordu!

Ancak önemli bir gelişme yaşandı: WSJ’nin Beijing’de bulunan 53 çalışanı, gazetenin yönetim kadrosuna bir mektup gönderdi ve “Asya’nın Gerçek Hasta Adamı: Çin” şeklindeki başlığın düzeltilmesini ve Çin’den özür dilenmesini istedi (20.2.2020). 53 çalışan mesajında “Bu, editoryal bağımsızlık ya da haber ve yorum arasındaki bölünme meselesi değil. Bu yanlış bir başlık oldu ve Çin halkı dâhil olmak üzere birçok insanı rahatsız etti.” dedi.

53 çalışanın ortak mektubuna rağmen WSJ sözcüsü gazetenin tutumunun değişmediğini açıkladı (22.2.2020).

Beijing, WSJ’nin bu değişmez tutumuna karşı bir açıklama yayımladı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zhao Lijian’ın ifadeleri oldukça sertti: “Kötü niyetlere karşı ‘uysal koyun’ haline gelmeyeceğiz. WSJ’nin haber ve yorumların bağımsız olduğu gerekçesiyle özür dilemeyi reddetmesi rasyonel değil. WSJ’den kim sorumlu? Kimin özür dilemesi gerekiyor? Gazetenin ettiği küfürlerden dolayı özür dilemeye cesareti yok mu? Gazete bu tavrında ısrar ederse sonuçlarına katlanmalıdır.” (24.2.2020).

Son olarak Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü John Ullyot konuyla ilgili konuştu ve Beijing’in 3 WSJ muhabirinin basın kartlarını iptal etmesine çeşitli karşılıklar vereceklerini duyurdu (25.2.2020).

4 AŞAMALI PSİKOLOJİK SAVAŞ

ABD’nin bu tutumunun bir nedeni var elbette…

Yukarıda belirttik: Dünyamızı ilgilendiren sağlık meselesini, baş rakibini zayıflatacak yararlı bir sorun olarak görüyor!

Bu nedenle de başından itibaren 4 aşamalı bir “propaganda savaşı / psikolojik savaş” yürüttüler:

1. Önce Çin’i kötülüklerin kaynağı olarak göstermeye çalıştılar: Yarasa yeme gibi yalanlardan hareketle Çin’i insanlığı tehdit eden hastalıkların kaynağı göstermek üzere yoğun propaganda yaptılar.

2. Ardından Çin’i gerçekleri gizlemekle suçladılar: “Ölü sayısı gerçekte on binler şeklinde” diye kötü niyetli propaganda yaptılar.

3. Daha sonra Çin’i zayıf göstermeye çabaladılar: Çin’in salgınla mücadele edemediğini, elinden bir şey gelmediğini propaganda etmeye çalıştılar.

4. En sonunda da Çin’i tecrit etmeye kalktılar: Çin’den dünyaya korkunç salgın olduğu propagandasıyla dünyanın bu ülkeye kapılarını kapatmasını, ablukaya almasını, ticareti kesmesini, tecrit etmesini teşvik ettiler.

ABD TİCARET BAKANI: “SALGIN BİZE YARAYACAK”

ABD coronavirüs salgınını, Çin’e açtığı küresel ticaret savaşının bir parçası olarak kullanmaya çalıştığı için bu 4 aşamalı psikolojik savaşı uyguladı.

Öyle ki bu tutum, ABD’li yetkililerin argümanlarında insanlık dışı ifadelere bile dönüştü. ABD’nin Çin karşıtlığı, daha doğrusu kapitalizmin sosyalizm düşmanlığı, böylesi en insani bir meselede bile kendisini “insanlık dışı” bir görüntü olarak resmetti.

ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross’un Çin’deki coronavirüs salgınıyla ilgili açıklaması da bu “insanlık dışı” resme bir fırça darbesi oldu. Ross, salgının ABD ekonomisine yarayacağını ve “İstihdamın Kuzey Amerika’ya geri dönmesini sağlayacağını” savundu (30.1.2020).

Bu sözler, emperyalist kapitalizmin ne olduğunu göstermeye yetiyor da artıyordu!

Konu kâr olduğunda, emperyalist kapitalizm, insan sağlığını bile “dert” etmiyordu!

DÜNYA KAZANACAK

Başlarda bocalasa da, hatta kimi hatalar yapsa da, gerçekte Çin’in kamucu anlayışı bu salgınla olabilecek en iyi şekilde mücadele ediyor.

Ki Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verileri de bu gerçeğe işaret ediyor.

Zira 79.524 hastanın enfekte olduğu ve 2.626’sının maalesef öldüğü salgında, 25.157 hasta da iyileşmiş durumda!

ABD’de 10 yıl önce yaşanan grip salgınında ölenler ve iyileşenlerle karşılaştırıldığında, bu gerçekten iyi bir oran.

Kuşkusuz mesele oran yarıştırmak değil. Kaldı ki virüs, küreselleşen dünyada tek bir ülkenin sorunu da değil. Dolayısıyla tüm ülkelerin, hepimizin, dünyamızı tehdit eden bu salgınla topluca mücadele etmesi gerekiyor!

Bundan yararlanarak kapitalist ekonomilerini güçlendirmeyi hayal eden emperyalist tekeller ve onların temsilcileri insanlığın vicdanında kaybederken, dünya sağlığı kazanacak nihayetinde!

Mehmet Ali Güller
CRI TÜRK
25 Şubat 2020

1 Yorum

ABD’nin Suriye’ye karşı Türk-Kürt ortaklığı planı

AKP hükümetinin Suriye’deki yanlışlarından biri de Kürtleri kullanmaya kalkmasıydı. Önce Esad’a karşı PYD’yi, o olmayınca da PYD’ye karşı Barzani’nin kontrolündeki ENKS’yi kullanmaya kalkmıştı.

Anımsayın: PYD lideri Salih Müslim Türkiye’ye davet ediliyor ve kendisiyle Esad’a karşı işbirliği görüşülüyordu. Bu, birincisi Esad’ı devirmeye çalışmak, ikincisi de Esad’ı devirebilmek için PKK’nin Suriye kolu PYD ile ittifak yapmak şeklinde iki büyük yanlış demekti.

Öyle ki, sonra politika değiştiğinde ve Ankara müttefiklerinin PYD’ye desteğini gündeme getirdiğinde, hep önüne konuldu: “PYD terör örgütü de sen neden görüştün?”

AKP’nin Suriye Kürtleriyle işbirliği arayışı

Bunları neden mi anımsattık? Şundan:

AKP hükümetinin “İdlib’i rejime bırakmama” tavrı kaynaklı son kriz; Ankara’da Rusya’ya karşı bir kez daha ABD’yle çalışma “yanlış” eğilimini ortaya çıkarırken, “Suriye Kürtleriyle” ilişkide de yeni adımların atılmasına yol açtı.

Ankara, sıcak gündemin ortasında, pek dikkat çekmeyen ve üzerinde pek durulmayan bir hamle yaptı; Barzani’nin Suriye örgütüyle görüştü!

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) heyetiyle görüştüğünü sosyal medyadan duyurdu: “Suriyeli Kürtlerin meşru temsilcisi Suriye Kürt Ulusal Konseyi heyetiyle görüştük. Suriye Ulusal Koalisyonu içindeki ve siyasi süreçteki rollerini desteklediğimizi belirttik. Kürtlere en büyük zararı terör örgütü PKK/YPG’nin verdiğini vurguladık” (19.2.2020)

Heyette yer alan ENKS Başkanlık Konseyi Üyesi Nimet Davut, Çavuşoğlu ile ne görüştüklerini anlattı: “Bölgenin demografik yapısını etkileyen değişimler konusunda ENKS’nin görüşlerini paylaştık, bu uygulamaları kınadığımızı, Suriye’nin genelinde ve özellikle de Kürt bölgelerinde buna karşı olduğumuzu söyledik. Onlar da demografik değişimi desteklemediklerini ve bu tür yaklaşımlara karşı olduklarını vurguladı.” (Rudaw, 20.2.2020)

ENKS-YPG anlaşması

Ancak meseleyi daha ilginç kılan ise “düşman kardeşler” ENKS ile PYD/YPG’nin iki ay önce anlaşma yoluna girmiş olmasıydı!

Bir süredir yapılan “uzlaşı” görüşmelerinden anlaşma çıktığını duyuran Anadolu Ajansı, ENKS’nin üst düzey yöneticisi Fuat Aliko ile ayrıntıları konuşmuştu.

Aliko, YPG lideri Mazlum Kobani (Ferhat Abdi Şahin) ile görüştüklerini belirterek şu detayları vermişti: “YPG’den, tutuklu mensuplarımızın serbest bırakılması, hakkında tutuklama kararı çıkartılanlarımıza dokunulmaması, izin gerekmeksizin ofislerimizin tekrar açılması ve kaybolan ENKS’lilerin akıbetinin ortaya çıkarılması gibi güven artırıcı adımlar atmasını istemiştik. Bunlar yerine getirilirse diyaloğa gireceğimizi söylemiştik. YPG bu talepleri dikkate alacağını bildirince biz de memnuniyetimizi ifade ettik.” (AA, 21.12.2019)

Jeffrey’in “birlik” temasları

Bitmedi! Esas önemlisi de ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in temaslarıydı!

Jeffrey, önce Türkiye’ye gelmiş, Türkçe “sahada şehitlerimiz var” diyerek kamuoyunu etkilemeye çalışmış ve Rusya-Suriye cephesine karşı Ankara’ya ABD’nin desteğini ilan etmişti (11.2.2020).

Ya sonra? Jeffrey Türkiye’den Irak’a (Erbil), Irak’tan da YPG lideri Mazlum Kobani ile görüşmek üzere Suriye’ye geçti. (Aydınlık, 19.2.2020)

Jeffrey, bundan yaklaşık bir ay önce de İstanbul’da ENKS heyeti ile görüşmüş ve ENKS’den PYD/YPG ile “birlik oluşturmasını” istemişti!

ENKS heyetinde yer alan Süleyman Oso, görüşmeyi şöyle anlatmıştı: “Jeffrey, Kürtler arasında birliğin önemine değinerek, DSG (YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu örgüt) ile ENKS’nin birlik içerisinde olmasının Suriye’nin geleceğini de olumlu bir şekilde etkileyeceğini ve halkımızın da daha iyi koşullarda olacağını kaydetti. Jeffrey, destek ve teşfikleriyle Kürtler arasında birliği sağlamak istediklerini vurguladı” (Rudaw, 11.1.2020).

Süleyman Oso’nun görüşmeyle ilgili vurguladı bir diğer konu da şuydu: “Toplantıda Suriyeli ve Rojavalı göçmenlerin evlerine dönmesine yönelik yollar ele alınarak, göçmenlerin evlerine dönmesini desteklediklerini kaydetti.”

Dikkat ediniz, Çavuşoğlu’nun geçen hafta ENKS ile yaptığı görüşmede de ele alınan konulardan biri buydu! Ki Oso şunu da aktarıyordu: “Jeffrey, Türkler ile yaptıkları anlaşmada, Türklerin girdiği bölgelerde demografinin değiştirilmeyeceğinin yer aldığını söyledi.”

ABD’nin AKP-ENKS-DSG ortaklığı hedefi  

Kısacası ABD’nin İdlib düğümü üzerinden Türkiye’yi Rusya’yla işbirliğinden koparmaya çalıştığı şu süreçte, aynı zamanda Suriye Kürtlerinin birliği için de çalıştığı görülüyor.

Peki ne için? Türkiye-Suriye çatışması halinde Kürt birliğini Ankara’ya müttefik yapabileceğini düşündüğü için!

Öyle olunca da ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde Kürt koridoru planı yeniden hayat bulmuş olacak çünkü!

Ancak önemle belirtelim: Suriye’ye karşı Türk-Kürt ortaklığı dün tutmadı, yarın da tutmayacak. Kürtlerin çıkarı ABD’yle hareket etmekten değil, Suriye’nin birliği içinde yer almaktan geçiyor. Hayat bunu döne döne doğruluyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Şubat 2020

Yorum bırakın

Kullanışlı paranoya: darbe

Bir haftadır yoğun bir kampanya var: “Kemalistler/Avrasyacılar darbe yapacak” diye…

Bu kampanyayı yürütenlere göre darbenin işareti ne peki? RAND raporu, Kemal Kılıçdaroğlu ve İlker Başbuğ üçgeni! Buna son olarak Abdullah Gül’ün açıklamalarını da ekleyip “muhteşem kare”ye dönüştürdüler!

Peki, bu kampanyanın sahibi kim, hedefi ne? İnceleyelim:

Bahçeli’nin dikkat çeken mesajı

Öncelikle belirtelim: RAND’ın raporunu (öncesinde yazan varsa düzeltiriz) 17 Ocak’ta Odatv’de Nejat Eslen, 20 Ocak’ta da Cumhuriyet’te ben ve Yeniçağ’da Arslan Bulut yazdı. Üçümüz de raporu Türkiye’ye yönelik tehdit olarak yorumladık özetle. Sonrasında da tek tük yazan oldu ama geçen hafta başlatılan bu kampanyaya kadar RAND raporu gündem olmadı!

Diğer yandan İlker Başbuğ’un 26 Haziran 2009’da çıkan o yasaya işaret ettiği 28 Ocak tarihli tv konuşması da yeni değildi. Başbuğ o yasaya defalarca işaret etmişti tv programlarında, söyleşilerinde. Dahası Kırmızı Kedi Yayınevi’nin geçen yıl yayımladığı Ergenekon’dan Çıkış kitabında da yazdı. Fakat hiç gündem olmadı.

Aslında bu sefer de olmayacaktı. Konuşmasından bir hafta sonra, 5 Şubat’ta Erdoğan hedef almasa ve AKP milletvekillerini İlker Başbuğ’a dava açmaya çağırmasa, konuşma öncekiler gibi üstünde pek durulmadan unutulup gidecekti.

Gelelim Kılıçdaroğlu’nun “siyasi ayak” açıklamasına. Bu da yeni değil. Kılıçdaroğlu dönem dönem “hani siyasi ayak” diyor zaten. Bu kez dile getirmesi de, danışmanı ve bir belediye başkanı üzerinden yapılan CHP-FETÖ ilişkisi göndermelerine yanıt nedeniyleydi. Yani AKP’ye “asıl siz FETÖ’yle ilişkilisiniz” demeye getiriyordu.

Zaten “siyasi ayak” tartışması bu kez Kılıçdaroğlu’nun çıkışıyla değil, Devlet Bahçeli tarafından dile getirilmişti. Bahçeli 17 Ocak 2020’de şöyle bir çıkış yaptı: “Ben diyorum ki, siyasi ayak kim ise çıkarılsın. Herkes diyor ki, partilerde kim var? Herkes kimi biliyorsa söylesin. Ben kimsenin adını vermiyorum. Bizdekileri biliyordum hadi güle güle dedim. Böyle bir konseyin askeri kanadı belli, Silivri ve Sincan’da. Peki siyasi kanadı nerede? Bunları bulun diyoruz. Bulamıyorlarsa bize yetki versinler biz buluruz bunları.”

Ki asıl üzerinde durulması gereken Bahçeli’nin Erdoğan’a yönelik bu mesajıydı: Bunun güvenlik bürokrasisinde son dönemde tasfiye edilen milliyetçilerle bir ilgisi olup olmadığıydı. Ancak üzerinde durulmadı!

Kampanya ağırlıklı AKP medyasında

Tüm bu kronolojiyi ve gündeme nasıl taşındığı gerçeğini yok sayarak; yani RAND raporunun AKP medyası tarafından sonradan gündem yapıldığını, Başbuğ’un açıklamasının Erdoğan’ın konu etmesiyle gündem olduğunu ve Kılıçdaroğlu’ndan önce “siyasi ayak” tartışmasını Bahçeli’nin başlattığını es geçip; “RAND, Başbuğ, Kılıçdaroğlu; bunlar tesadüf olamaz, darbe işareti verildi” diye söylenmek, komplo teorisi üretmekten başka bir şey değildir!

Üstelik tuhaf bir şekilde “darbe olacak” yazıları AKP medyasında yazılıyor; ardından da AKP sözcüleri tarafından “darbe olabilme” ihtimaline meydan okunuyor!

Bir nevi “darbe olacak” söylentisi, yararlı paranoyaya dönüştürülüyor. Şöyle:

Darbe paranoyasından yararlananlar

1. İktidar darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: Ekonomik krizden yanlış dış politikaya uzanan konular nedeniyle, son anketler de gösteriyor ki, AKP’nin oyu düşüyor. Kamuoyu darbeyle korkutularak iniş frenlenmeye çalışılıyor.

2. FETÖ’cüler darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Kemalistler/Avrasyacılar sana darbe yapacak” diyerek Erdoğan’ı yeniden Ergenekonculara operasyon yapmaya kışkırtıyorlar.

3. AKP medyasında yazan “eski FETÖ’cüler” darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Darbe olacak” diyerek saray nezdindeki etkilerini diğer gruplara karşı artırmaya çalışıyorlar.

4. Bahçeli ekibi darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Kemalistler/Avrasyacılar sana darbe yapacak” diyerek, Erdoğan’ı Doğu Perinçek’e karşı kışkırtıyor.

5. ABD darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Kemalistler/Avrasyacılar darbe yapacak” diyerek, Türkiye’yi Atlantik eksenine çapalamaya çalışıyor.

6. Pentagon darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Kemalistler/Avrasyacılar darbe yapacak” diyerek, TSK içinde fitne fesat çıkarmaya ve NATO’cuları desteklemeye çalışıyor.

Kısacası bir darbe olacak paranoyası yaratarak, bundan siyaseten nemalanmaya çalışıyor pek çok kesim. (Meselenin bir de dış politika – iç politika uyum zorunluluğu boyutu var ki, bunu ayrıca başka bir makalede ele alırız.)

Kemalistler darbeyi önledi!

Fakat önemle belirtelim: Kemalist darbe yapmaz! 12 Mart’ta, 12 Eylül’de Kemalistler darbe yapmadı; tersine “Atatürkçü maskeli” NATO’cular tarafından ordudan büyük bölümü tasfiye edildi.

15 Temmuz’da da FETÖ’ye TSK içinde direnenler Kemalist subaylardı. Gerçekte darbeyi bastıranlar da onlar oldu; FETÖ tankları egzoza atlet sokulmasıyla değil, Kemalist subayların tanklarıyla durduruldu!

Ve AKP-FETÖ işbirliğiyle ordudan tasfiye edilen emekli subayların o gece beylik tabancalarıyla sokağa çıkıp FETÖ’ye silahla direnmesiyle darbe engellendi!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Şubat 2020

3 Yorum

İdlib krizi nasıl çözülür?

Türkiye ile Rusya’yı, Türk ordusu ile Suriye ordusunu karşı karşıya getiren ve ABD-İsrail ikilisinin büyük memnuniyet duyduğu İdlib krizinin nasıl çözüleceği, Astana Platformu’nun geleceğinden Türk-Amerikan ilişkilerine kadar pek çok konuyu etkileyecek.

AKP’den ABD’ye yapılan çağrılara ve kamuoyunda oluşturulmaya çalışılan “yeniden Amerikancılığa” ve hepsinden önemlisi AKP ve MHP saflarında Suriye ile doğrudan savaş çığırtkanlığı yapılmasına rağmen, Ankara’nın Moskova’yla hareket etme yolunu koruyarak bir “yeni çözüme” razı olma olasılığı hâlâ yüksek…

Üstelik Erdoğan’ın konuşmalarına hâkim olmaya başlayan tona rağmen…

Erdoğan’ın “çözümü”

Erdoğan, İdlib krizine “çözümünün” ne olduğunu önceki gün açıkladı: “İdlib’deki çözüm, rejimin saldırganlığının bir an önce durdurulması ve daha önce varılan anlaşmalardaki sınırlara çekilmesidir.”

Açık ki bu bir çözüm değil, eski “çözümsüzlüğe” dönüştür.

Zira son kriz tam da “Soçi Mutabakatı’nın gereği yapılmıyor” diyerek Rusya desteğinde Suriye ordusunun o gereği yerine getirmeye başlaması nedeniyle çıktı.

Zira 17 Eylül 2018 tarihli Soçi Mutabakatı’nın 3. maddesine göre 15-20 km’lik silahsızlandırma bölgesi kurulacak, 6. maddeye göre 10 Ekim 2018’e kadar ağır silahlar, 5. maddeye göre de 10 Ekim 2018’e kadar radikal terörist gruplar bu silahsızlandırma bölgesinden çıkarılacaktı. 8. maddeye göre de M4 ve M5 otoyolu, 31 Aralık 2018’e kadar trafiğe açılacaktı.

Ancak bunlar yapılmadı. Tersine İdlib “radikal terörist” Nusra’dan (HTŞ) temizlenecekken, Nusra/HTŞ İdlib’de kontrol ettiği alanı büyüttü. Rusya Genelkurmay Başkanlığı bu gelişmeye dikkat çeken bir rapor açıkladı: “İdlib’de El Nusra güç topluyor, bölgenin yüzde 99’u onların kontrolünde” (26.4.2019).

Bu rapor üzerine önce Putin’in Suriye Temsilcisi LavrentyevTürkiye’nin İdlib’de kontrolü kaybetmesi hayal kırıklığına yol açtı” (26.04.2019) dedi, ardından da Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Rusya’nın İdlib’deki Nusra varlığını kabullenmeyeceğini” ilan etti (29.04.2019)

Ve Moksova, 2019’un Mayıs ayından itibaren, Soçi Mutabakatı’nın hedeflerinin gerçekleşebilmesi için zaman zaman Suriye ordusuna yeşil ışık yaktı. O tarihten bu yana süreç büyük kazaya yol açmadan iki ileri bir geri şeklinde götürüldü, ta ki bu yılın başında ortaya çıkan son krize kadar…

“Rejim yıkma” hayaline sarılma hatası

Hal böyleyken Erdoğan’ın çözümü Suriye ordusunun eski sınıra çekilmeye bağlaması, krize çözüm getirmez, eski çözümsüzlüğün sürdürülmesi anlamına gelir ki Moskova artık bunun mümkün olmadığını ve siyasi çözüme geçebilmek için “radikal teröristlerin” temizlenmesi gerektiğini savunuyor.

Oysa Hulusi Akar’ın geçen haftaki “Radikaller dahil ateşkese uymayanlara karşı zor kullanılacak, her türlü tedbir alınacak” (13.02.2020) açıklaması, Ankara’nın sahadaki pozisyonunu, HTŞ’yi terörist kabul ettiği resmi pozisyonuna uyumlu hale getireceği şeklinde yorumlandı. Ki doğrusu da budur.

Ancak Erdoğan’ın önceki gün yaptığı ve yukarıda “İdlib’de çözüm”e dair olanını verdiğimiz açıklamaları, hükümetin Türkiye’yi daha da sıkıntılı bir noktaya götürebileceğinin işaretlerini veriyor maalesef.

Erdoğan “Suriye’yi terör örgütlerinden ve rejimden temizlemeden bize huzurla uyumak haramdır” diyerek Türkiye’nin önüne yeniden “rejimi yıkma” hayalini/hedefini koymuştur maalesef!

Ve Erdoğan, yeniden belirlediği bu hedefle ilgili olarak da Astana ortağı Rusya’yı uyarmaktadır: “Rusya’nın kendi halkına düşman bir rejime toprak kazandırma çabası, suni solunumla onun ömrünü uzatma gayretinden başka bir şey değildir. Bir süre sonra suni solunum da işe yaramayacak, rejim tümüyle bir celsede inşallah cesede dönüşecektir” (15.2.2020).

“Toprak kazandırma çabası” ne demek? O topraklar zaten Suriye toprağı değil mi? Vahim…

Önemle belirtelim: Şam rejiminin yıkılması üzerine inşa edilen her strateji çökmeye mahkumdur. Ahmet Davutoğlu stratejisinin çöküşünden ders almayan AKP’nin yeniden aynı hatta girmeye eğilimli tavrı, Türkiye’yi bu kez daha da büyük bir sorunla karşı karşıya getirecektir.

Soçi Mutabakatı’na güncelleme

Soçi Mutabakatı hâlâ yürürlüktedir ve sahada güncellenebilecek esnekliktedir: Güncelleme İdlib krizine bölge yararına çözüm getirecektir.

1. Türkiye Suriye ordusunun kendi topraklarındaki egemenlik tesis etme çabasına karşı çıkmamalı, tersine önünü açmalıdır.

2. M4 ve M5 otoyolları trafiğe “tamamen” açılarak Şam’ın Halep ve Lazkiye’yle bağlantısının sağlanmasına destek verilmelidir.

3. Nusra/HTŞ’ye karşı Türk, Rus ve Suriye orduları işbirliği yaparak terörle mücadele etmelidir.

4. Türkiye, İdlib’in güneyindeki gözetleme noktalarını kuzeye çekmeli ve bunları Rusya ve Suriye ile eşgüdüm halinde göçe karşı bir tampon oluşturmanın aracı haline getirmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Şubat 2020

1 Yorum

‌Türkiye-Suriye savaşını ABD kazanır!

Devlet Bahçeli’nin “Şam’a girmeliyiz. Yansın Suriye, yıkılsın İdlib, kahrolsun Esad” demesinin ardından, Erdoğan da savaş ilanı gibi açıklama yaptı: “Askerlerimize en küçük zarar gelmesi halinde rejim güçlerini her yerde vuracağımızı ilan ediyorum” (12.2.2020).

Görülüyor ki Ankara İdlib krizinde tansiyonu düşürme eğiliminde olmayacak ve Ankara ile Moskova arasındaki “strese dayanma” mücadelesi sürecek!

Ancak bu Türkiye için de, Suriye için de, Rusya için de oldukça sorunlu ve yararsız bir gidişattır…

Washington ve Tel Aviv’den tabloya dair yükselen memnuniyet sesleri Ankara, Şam ve Moskova için öğretici olmalıdır!

Ankara’nın dört seçeneği

‌Genel olarak da, bugünkü sürece özel olarak da ‌‌Ankara’nın önünde dört “çözüm modeli” var; bunlardan ikisi doğru, ikisi yanlış “çözüm” modelidir:

‌‌1) En doğru model Ankara’nın Şam’la işbirliği yapmasıdır. Ancak Türkiye’de iktidar değişmediği ve AKP de özel ajandasından vazgeçmediği sürece bu model uygulanamaz.

2) Doğru model Ankara’nın Moskova’yla işbirliğini sürdürmesidir. Bu model hem Ankara’nın Washington’a çapalanmasını önlemektedir hem de Türkiye-İran-Rusya ortaklığıyla ABD’ye Suriye’de oyun sahası daraltılabilmektedir.

3) Yanlış model Ankara’nın İdlib’de Suriye’yle çatışmasıdır.

4) En yanlış model ise Ankara’nın ABD’yle birlikte Suriye’yi parçalamaya kalkmasıdır.

İdlib’de teröristler temizlenmeli                           

Bu modellerden hareketle ve mevcut tabloya bakarak şunları söyleyebiliriz:

1) Suriye ordusunun Rusya’nın hava desteğiyle İdlib’deki teröristleri temizlemesi AKP’nin olmayabilir ama gerçekte Türkiye’nin yararınadır.

2) AKP’nin Türkiye’nin çıkarına olmayacak şekilde Mehmetçiği İdlib’deki teröristlere kalkan yapmaya çalışması Ankara için stratejik hatadır!

3) Türkiye Rusya’yla işbirliğini korumalı ve Astana Platformu’nu kurumsallaştırmalıdır.

4) Ankara, Şam yönetiminin kendi topraklarındaki egemenliğini tanımalı ve ortak düşmanlara/teröristlere karşı işbirliği yapmalıdır.

Türkiye-Suriye savaşı bölgeye kaybettirir

5) Türk ordusu ile Suriye ordusunun savaşması, hem ülkemiz için, hem komşumuz için hem de bölgemiz için felakettir.

6) Türkiye’nin Suriye’yle savaşa girmesi ABD ve İsrail’in en çok arzuladığı gelişmedir.

7) Ortadoğu hedefleri gerçekleşmeyen ABD’nin bölgemizde yeniden inisiyatif kazanması ancak Türkiye ile Suriye’nin savaştığı bir zeminde olur. Ankara ve Şam bu zeminin oluşmasını mutlaka önlemelidir.

8) Bilinmelidir ki Türkiye Suriye ile savaşırsa, ABD’nin fiili desteği olmayacaktır. Gürcistan /Saakaşvili örneği derslerle doludur!

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun “Türkiye’nin yanındayız” (4.2.2020) demesi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in “sahada şehitlerimiz var” (11.2.2020) diyerek timsah gözyaşları dökmesi kimseyi aldatmasın!

Çünkü ABD’nin pozisyonu için daha gerçekçi olan tablo Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien’ın sözlerindedir: “Suriye’deki sivil katliamlarının durdurulması gerektiğini yüksek sesle söylemeye devam edeceğiz, fakat İdlib’e askeri olarak müdahale edeceğimizi sanmıyorum.” (12.2.2020)

ABD kendisi değil ama Suriye’ye NATO gücü göndermek istemektedir. Hulusi Akar’ın “İdlib’de saldırıların durması için NATO desteği sağlanmalı” (11.2.2020) açıklaması bu nedenledir ki mesele 30 Ocak’taki Wolters-Akar görüşmesinde de ele alınmıştı!

9) Türk milleti, komşularla barışı esas almayan bu yanlış dış politikayı daha da geç olmadan, yangın etrafı sarmadan, savaş çıkmadan mahkûm etmelidir!

Sorun: Erdoğan’ın ÖSO koridoru hedefi

Tabloya bakarak durumu “Erdoğan tuzağa düşürülüyor” diye açıklamaya çalışanlar var. Bu bakış doğru değildir ve meselenin sürekli sorun büyüten esas yanını gizlemektedir.

Erdoğan tuzağa düşürülmüyor, bile isteye belirlediği yönde, ajandasına uygun şekilde hedefine ilerlemeye çalışıyor!

Nedir o ajanda? Nedir o hedef? Yazdık: Erdoğan, Türkiye’nin ulusal çıkarı gereği Suriye’nin kuzeyinde karşı çıktığı PYD koridorunun yerine ÖSO koridoru kurmak istiyor. Öyle olmasa Rusya’yla Suriye’de ortaklık yapmaya başladığında Esad’la da anlaşma yoluna girerdi!

Buradan hareketle diyebiliriz ki, asıl Türkiye tuzağa düşürülmektedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Şubat 2020

2 Yorum

ABD’YE KARŞI ÇİN-RUSYA İTTİFAKI

ABD istihbaratının yönetim kadrosunun senatörlere bilgi verdiği ve sorularını yanıtladığı Ocak 2019’daki Senato İstihbarat Komisyonu oturumunda çok önemli saptamalar vardı.

CIA ve FBI başkanlarının da bulunduğu ve bilgi verdiği oturumda ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Dan Coats şu çok önemli iki saptamayı yaptı:

1. ABD’ye yönelik dört büyük tehdit Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran’dır.

2. Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda. (Amerika’nın Sesi, 29.01.2019)

ABD istihbarat yetkililerinin bu saptaması, yani Çin ve Rusya’nın ABD’ye karşı birleşmiş olduğu gerçeği, önümüzdeki sürecin en önemli gerçeğidir.

ABD hegemonyasının sonunun ne hızda geleceği de, yerini neyin dolduracağı da, öncelikle Çin-Rusya işbirliğine bağlıdır.

‘REVİZYONİST DEVLETLER’

İşte ABD bu gerçeğe göre strateji ve taktik geliştirmeye çalışmaktadır.

Pentagon’un şefi Mark Esper buna uygun olarak bir yandan belirlenen Hint-Pasifik stratejisini uygulamaya çalışıyor, bir yandan da geleneksel müttefiklerini Çin-Rusya ittifakına karşı tahkim etmeye çalışıyor.

Esper, Dan Coats’un ABD Senatosundaki saptamalarından yaklaşık bir yıl sonra şunu söyledi: “Ulusal Savunma Stratejimiz bizim şu anda büyük güç rekabetinde olduğumuzu söylüyor. Bizim başlıca rakiplerimiz Çin ve daha sonra ise Rusya. Dolayısıyla benim amacım Suriye olsun veya Afganistan olsun, asker sayımızı buralardan düşürüp ülkeye getirip daha büyük görevler için tekrar eğitmek veya onları Hint-Pasifik bölgesine konuşlandırmaktır. Bu benim ana amacımdır.” (20.12.2019)

Pentagon şefi Esper geçen hafta da Çin ve Rusya’yı “revizyonist devletler” olarak niteledi ve iki ülkeyi dünya düzenini değiştirmeye çalışmakla suçladı. (8.2.2020)

YENİ BİR DÜNYA KURULUYOR

Esper haklı…

Çin ve Rusya, ABD’ye karşı pek çok alanda işbirliği yapıyor; askeri tatbikatlardan BM Güvenlik Konseyi’nde birlikte hareket etmeye kadar pek çok alanda ortak hareket ediyor.

Ve en önemlisi iki ülke Şanghay İşbirliği Örgütü’nden BRICS’e kadar çok önemli ve etkin kurumlarda birlikte çalışıyor.

İşte yeni dünya düzeni de bu kurumlarla inşa oluyor…

Şöyle ki:

Çin bir yandan payını artırarak IMF ve Dünya Bankası yönetiminde ağırlık kazanıyor ama bir yandan da bunların karşısına BRICS Yeni Kalkınma Bankası, Asya Altyapı Yatırım Bankası gibi seçenekler çıkarıyor.

Rusya ise SSCB’den devraldığı askeri ve diplomasi kabiliyeti ile ABD’ye karşı Ortadoğu’da Suriye’yi, Afrika’da Libya’yı, Güney Amerika’da Venezuela’yı savunuyor.

DÖRT BÜYÜK GERÇEK

Kısacası 21. yüzyılın ikinci çeyreğine girmeye yaklaşırken, dünya çapında çok önemli dört gelişme yaşanmaktadır:

1. ABD hegemonyası iniştedir; sonu gelecektir.

2. Ekonominin merkezinden sonra siyasetin merkezi de adım adım Asya-Pasifik’e geçmektedir.

3. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da saptadığı gibi Batı hegemonyasının sonu gelmektedir (27.8.2009). Batı’nın 500 yıldır süren liderliği bitmektedir. Doğu uygarlığı yeniden yükselmektedir.

4. Doğu’nun bu yükselişine ağırlıklı olarak Çin, ardından da Rusya liderlik etmektedir. Ve 21. yüzyıl Asya yüzyılı olurken, bu iki büyük kuvveti Hindistan, Türkiye ve İran gibi ülkeler de izlemektedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Şubat 2020

 

1 Yorum

Kıbrıs’ta yanlış iliklenen o ilk düğme

“AKP’nin dış politikasının en başından beri doğru olduğu” iddiasının konuşulacak yanı yok kuşkusuz. Ancak AKP’ye destek veren kimi kesimlerin “Tamam, AKP dış politikada dün yanlış yaptı ama bugün düzeltiyor” tezinin üzerinde durulabilir.

Fakat o tez de doğru değildir, çünkü sorun şu: AKP dün ilk düğmeyi yanlış ilikledi. Bugün dönüp o ilk düğmeyi çözüp yeniden doğru bir şekilde iliklemeden, düğme iliklemeye devam etmeye çalışıyor. Haliyle olmuyor.

Örneğin Suriye: İlk düğmeyi yanlış iliklediler ve önlerine Esad’ı devirmeyi hedef koydular. Şimdi o ilk düğmeyi çözüp yeniden doğru bir şekilde iliklemedikleri için Şam’la işbirliğine yanaşmıyorlar ve Rusya’yla yaptıkları ortaklık bile yanlış Suriye politikalarını düzeltmeye yetmiyor.

Fakat konuyu İdlib ve Suriye’yi konuşmak için değil, Kıbrıs sorununu ele almak için açtım. Zira KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın İngiliz Guardian’a yaptığı açıklamalar, üzerinde önemle durulmasını gerektiriyor.

Akıncı özetle şunları söylüyor: “Federal bir çatı altında yeniden birleşme olmazsa, Ankara tarafından yutulup de facto Türkiye ili haline gelebiliriz. Türkiye’ye bağlanma ihtimali ise korkunç.

Asıl korkunç olan bu anlayışa sahip birinin Rauf Denktaş’ın koltuğunda oturabilmesidir aslında!

Akıncı’nın sözleri, Erdoğan’ın sözleri

Bakıyorsunuz, şimdi AKP hükümeti sözcüleri Akıncı’nın bu sözlerine tepki gösteriyorlar, güzel. Fakat Akıncı’nın bu sözlerini kendileri de söylemedi mi? Akıncı federal çatı altında birleşme istiyor. Peki AKP de federal çatı altında birleşme istemedi mi?

Oysa KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş “iki devletli konfederasyon” öneriyordu ve Türk devleti de bu öneriyi destekliyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in şu açıklamasını anımsayalım: “Kıbrıs’ta çözüm hazırdır. Sayın Denktaş’ın geliştirdiği iki devletli konfederasyon önerisi ortadadır” (tccb.gov.tr, 22.06.2000).

Ancak AKP iktidarı AB’den tarih alabilme adına ve ABD’nin bölgeye dayattığı BOP planına uygun olarak Ada’da federasyonu ve Annan Planı’nı savundu; Denktaş’ı “çözümün önündeki engel” olarak gördü ve tasfiye etmeye çalıştı.

24 Nisan 2004 tarihli Annan Planı referandumundan sonra dönemin Başbakanı Erdoğan ile dönemin KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat arasında yapılan ve basına “Denktaş ve KKTC’yi bitirme konuşmaları” diye yansıyan o konuşmalar belleklerdedir…

AKP’nin KKTC’den asker çekme tavizi

Bir kere AKP’nin Kıbrıs konusundaki yaklaşımı, meseleye yanlış pencereden baktığı için baştan yanlıştı. Erdoğan ISO Meclis toplantısında şöyle diyordu: “Kıbrıs konusuna etnik yaklaşım içinde bakmıyoruz. Eğer böyle bakarsak işin çözümü söz konusu değil” (Milliyet, 27.1.2005). Çünkü Türklük, o dönemde “ayaklarının altına almak istedikleri” milliyetçilikti!

Ve Kıbrıs meselesinin bam teli de adadaki Türk askeriydi, kavganın esası da bunun içindi. Zira KKTC’den Türk askeri çekilirse, ABD ve AB tüm planlarını hayata geçirebilirdi. O nedenle TSK’yi hedef alan Ergenekon kumpası, Denktaş’a bile uzatılmıştı!

Anımsayalım: Erdoğan, Kıbrıs konusunda “bir adım önde olma” politikasının gereği olarak, Davos’ta görüşeceği BM Genel Sekreteri Kofi Annan‘a Rumları memnun edecek yeni bazı öneriler sunacaktı. Basına yansıyan o öneriler içinde KKTC’den Türk askeri çekmek de vardı! (Milliyet, 17.1.2005)

Buna tepki olarak Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı ziyaretinde dünyaya Türkiye’nin şu kararlılığını ilan etmişti: “Kesin ve kalıcı bir anlaşma olmadan buradan bir tek asker dahi gitmeyecektir!” (Anadolu Ajansı, 25.1.2005).

Büyükanıt’ın açıklamasından hemen sonra aradığım üst düzey bir askeri kaynak, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın açıklamasının Erdoğan’ı frenlemeye yönelik olduğunu söylemişti (Aydınlık, 30.1.2005).

AB’den tarih alabilmek için verilen tavizler

Aslında Erdoğan ve Talat, aylardır adadan Türk askeri çekme konusunu görüşüyorlardı zaten. Talat, 6 Haziran 2004’te Erdoğan‘ı İstanbul’daki evinde ziyaret etmiş ve Türkiye’nin AB’den tarih almasını kolaylaştıracak bir dizi yeni adımda fikir birliğine varmıştı. İşte o fikir birliğine varılan yeni adımlardan biri de ilk etapta KKTC’den 5 bin Türk askeri çekme formülüydü! (Milliyet, 14.1.2004).

Peki, AKP Aralık 2004’te AB’den tarih aldı ve gündüz gözüyle Ankara’da havai fişek patlattı da ne oldu? Kocaman bir hiç!

O güne kadar verilen ve sonrasında verilmeye devam eden tavizlerle kalındı. O tavizlerden yararlanan Rumlar da AB’ye girmekten bugün sonuçları Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşımı mücadelesine kadar uzanan konularda avantaj elde ettiler.

Şimdi Kıbrıs konusunda bir şeyleri düzeltmek istiyorlarsa, işe 26 Nisan’da yapılacak KKTC cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Denktaşçılığı destekleyerek başlamalılar!

Çünkü Kıbrıs’ta yanlış ilikledikleri o ilk düğme, Denktaş karşıtlığıydı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Şubat 2020

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: