Büyükelçinin ABD’ye uzlaşma mesajı

Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan, aynı zamanda AKP’nin kurucusu. Dahası, AKP’nin kuruluş sürecinde Erdoğan’ın ABD ilişkilerini düzenleyen isimlerin başında geliyor.

Erdoğan, Mercan’ı, ABD’yle ilişkilerin en sıkıntılı olduğu bir dönemde, Washington’a büyükelçi olarak gönderdi.

Amaç açık: AKP ile ABD’nin ilişkilerini restore etmek…

ABD ADINA AVRASYA’DA KOÇBAŞI OLMA TEKLİFİ

Murat Mercan da, işte bu amaçla, ABD’nin savunma ve ulusal güvenlik analizlerinin yer aldığı “Defense One” için bir makale yazdı.

Türkiye ile ABD Arasında Uzlaşma Zamanı Geldi” başlıklı makale özetle AKP’nin ABD’ye “uzlaşalım ve anlaşalım” diyerek el uzatması anlamına geliyor.

AKP’li büyükelçi Murat Mercan’ın Erdoğan adına Biden yönetimine verdiği mesajlar şunlar:

– Ortadoğu, Kuzey Afrika, Karadeniz Havzası ve Asya’da çıkarlarımız ortak.

– Türkiye ve ABD bu nedenle aralarındaki kademeli yakınlaşma alanlarını araştırmalı.

– Türkiye yetenekli, istekli ve güvenilir bir NATO müttefikidir.

– Türk ordusu, Libya ve Suriye’de yeteneğini gösterdi.

Avrasya bilmecesinin sularında istikrarlı ve güvenli bir şekilde gezinmek için transatlantik topluluğun rol modellere ihtiyacı var.

Türk askeri varlığı Büyük Avrasya’daki güç dengesinin transatlantik topluluğu lehine çevrilmesine yardımcı oldu.

Türkiye ve ABD birlikte çalışmalıdır.

Tek kelimeyle Türkiye adına “vahim” mesajlar…

Türkiye’nin, daha doğrusu AKP’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan, ABD’ye, Transatlantik dünya adına Avrasya’da “koçbaşı” olmayı teklif ediyor.

TÜRK-AMERİKAN SORUNLAR LİSTESİ NE DURUMDA?

Peki Türkiye ABD adına Avrasya’da nasıl koçbaşı olabilecek?

Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlar çözüldü de bizim mi haberimiz yok?

– ABD teröre destek vermeyi mi kesti?

– ABD FETÖ’cüleri korumayı mı bıraktı?

– ABD Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtlığından mı vazgeçti?

– ABD Kıbrıs’ta Türk tezlerini mi destekliyor?

– ABD Ege ve Trakya’da Türkiye’ye karşı askeri yığınak yapmayı mı bıraktı?

– ABD Türkiye’ye “istediğiniz silahı elbette alabilirsiniz” mi dedi?

– ABD Türkiye’nin parasını ödediği F-35’leri mi teslim etti?

Hiçbiri…

Bunlardan teki bile çözülmedi, düzelmedi.

Peki AKP’nin büyükelçisi buna rağmen nasıl oluyor da ABD’ye “uzlaşma” çağrısı yapabiliyor? Nasıl oluyor da ABD adına Avrasya’da “koçbaşı” olmayı teklif edebiliyor?

ULUSAL GÜVENLİK SORUNU

AKP iktidarı siyaseten ve ekonomik olarak sıkışmış durumda. 20 yılda inşa ettikleri “borcu borçla çevirme” ekonomisi iflas etti. Yeni borçlara, yeni kredilere, yeni musluklara ihtiyaçları var. Üstelik seçim sürecine girişlmiş durumda…

Ancak AKP’nin borç bulabilmesi, ABD’nin vereceği desteğe bağlı.

İşte AKP bu nedenle, Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunların teki bile çözülmemişken, Washington’a “uzlaşma” mesajı veriyor, ABD adına rol almayı teklif ediyor…

Özetle AKP iktidarı, iktidarını sürdürebilmek için ABD’nin siyasi ve ekonomik desteğine ihtiyaç duyuyor. Bunun için de siyaseten ağır tavizler vermeye hazır olduğunu beyan ediyor.

Onlarca kez yazdım, ancak bugün için artık daha da yakıcı bir tehlikedir: AKP, ulusal güvenlik sorunudur.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Ekim 2021

2 Yorum

Misafirhane değil Tampon Ülke

Almanya Şansölyesi Angela Merkel ile Huber Köşkü’nde ortak basın toplantısı düzenleyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Malum 5 milyon Suriye’den var, Irak’tan var, Afganistan’dan 300 bin var. Mülteciler konusunda Türkiye bu işin adeta misafirhanesi durumunda” dedi (16.10.2021).

Ancak Türkiye, Erdoğan’ın ifade ettiği gibi bir “misafirhane” değil, AKP eliyle Avrupa’nın “tampon ülkesi”dir ne yazık ki…

Nasıl mı? Anlatalım:

Avrupa’yı istiladan koruyan AKP

AKP iktidarı, birincisi göç sorununu doğuran emperyalist politikalarla işbirliği yaparak, ikincisi de o politikalar sonucunda ortaya çıkan göç sorununun Avrupa’ya taşınmaması için Brüksel’le anlaşarak, Türkiye’yi tampon ülke yaptı.

Bunu, bazen marifet gibi bazen de Avrupa’yla siyasi konulardaki pazarlıkta el yükseltmek için bizzat kendileri söylüyor zaten.

Kırmızı KediYayınlarından çıkan son kitabım Tampon Ülke- Emperyalizmin Göç Stratejisi’nde, AKP’nin rolünü ortaya koydum ve bu konudaki itiraf gibi açıklamalarına işaret ettim. Birkaçını anımsamak gerekirse:

Örneğin Başbakan Binali Yıldırım, Avrupa’nın güvenliğini sağlayan bir ülkenin başbakanı olmakla övündü: “Düşünün, Türkiye olmasa ne olacak? Bütün bu Ortadoğu’dan, kargaşanın, savaşın yaşandığı bölgelerden akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek ve çok büyük bir sorunla yaşamak zorunda kalacaklar” (24.11.2016).

Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan AB’nin huzurunun teminatı olmakla övündü: “Bugün Avrupa ülkeleri hâlâ huzur içinde yaşıyor olmalarını, Türkiye’nin 4 milyon sığınmacıyı kendi topraklarında misafir etmesine borçludur” (3.5.2019).

AKP iktidarı, Erdoğan ve Yıldırım’ın ifadelerinde ortaya çıktığı gibi, Avrupa “istila” edilmesin diye Türkiye’nin istilasını ve Avrupa “huzur” içinde olsun diye Türkiye’nin huzursuzluğunu kabullenmişlerdir.

AB AKP’ye minnettar

Avrupa da bunun farkında ve AKP iktidarına minnettar.

Bakınız son 15 günde Avrupalıların bu konudaki şu sözleri bile AKP iktidarının Türkiye’yi nasıl tampon ülke yaptığını ortaya koymaya yetiyor:

– AB Konseyi: “Üye ülke temsilcileri, Birliğin 2021 bütçesinde değişikliğe giderek Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılara 150 milyon avro ek insani destek sağlanmasına onay verdi” (30.9.2021).

– Yunanistan Başbakanı Miçotakis: “Göç sorununun yönetiminde Türkiye’nin oynadığı önemli rolü hep açık bir şekilde ifade ettim, bu nedenle Avrupa’ya Türkiye ile yapıcı bir şekilde çalışması için ısrar ediyorum” (30.9.2021).

– AB Komisyonu üyesi Oliver Varhelyi: “Avrupa Güven Fonları ve Türkiye’deki Sığınmacılar için Mali Yardım Programı fonları sayesinde Avrupa’yı etkileyen eşi görülmemiş göç krizlerine etkili şekilde karşılık verdik” (5.10.2021).

– Almanya Başbakanı Angela Merkel: “Türkiye, Avrupa’ya yasadışı göçle mücadelede AB için merkezi bir rol oynuyor” (12.10.2021).

AKP iktidarının Batı’yı göç sorunundan koruması, BM’nin de takdirini kazanmış durumda.

– BM Genel Sekreteri Antonio Guterres: “Türkiye’nin ve Türk toplumunun mültecilere yönelik muazzam cömertliğine bizzat aşinayım. Mültecilere desteği için Türkiye’ye içten teşekkürlerimi sunuyorum” (20.9.2021).

Avrupa’nın kapı güvenliği

AB’nin Türkiye’yi “tampon ülke” yapmasına, oluşturduğu yük nedeniyle, artık TÜSİAD bile karşı.

TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski, “tampon bölge” olmaktan kurtulma çağrısı yaptı: “AB, Türkiye’yi sınır bekçisi olarak görmekten vazgeçmeli, tampon bölge tasarımını sona erdirmeli” (20.9.2021).

Peki AB Türkiye’yi nasıl “tampon ülke” yaptı? AKP’ye imzalattığı Geri Kabul Anlaşması ile…

Peki anlaşma pratikte nasıl uygulanıyor? Yanıtını Fatih Altaylı versin: “Türkiye içeri gireni kontrol etmiyor, denetlemiyor da, Avrupa’ya giden TIR’larda göçmen arıyor. Avrupa’nın kapı güvenliği olmuşuz da haberimiz yok” (7.10.2021).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ekim 2021

1 Yorum

İşgal anlaşması

Yunanistan, Fransa’dan sonra ABD ile de savunma anlaşması imzaladı.

Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ile ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in imzaladığı anlaşma, aslında mevcut anlaşmayı beş yıllığına yenileyen İkinci Değişiklik Protokolü. Böylece Washington, her yıl yerine beş yılda bir yenileme “hakkı” elde etmiş oldu Atina’dan…

Blinken’in anlaşmayı yorumlaması ise dikkat çekici: “Bu güncelleme, anlaşmanın süresiz olarak yürürlükte kalmasına izin verecek ve Yunanistan’daki güçlerimizin yeni lokasyonlarda eğitim ve operasyon yapmasına olanak tanıyor.”

Anlaşma Türkiye’yi hedef alıyor

Atina mutlu. Fransa’dan sonra ABD’yi de Türkiye’ye karşı yanlarına aldıklarını düşünüyorlar.

Dendias her ne kadar sonradan anlaşmanın üçüncü bir ülkeyi hedef almadığını söylediyse de, öncesinde TBMM’nin “casus belli” kararına atıf yaparak, esasa işaret etti. (Türkiye, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 12 mile genişletme kararını “casus belli”, yani savaş nedeni ilan etmişti.)

Yunan basını, ABD ile Yunanistan arasındaki Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması’nın İkinci Değişiklik Protokolünü, “ABD, Türkiye’nin yayılmacı politikasını reddediyor” şeklinde yorumluyor. Gazetelere konuşan diplomatik kaynaklar da anlaşmayı “ABD, Türkiye’nin ‘casus belli’sini kınıyor” şeklinde değerlendiriyor.

Peki anlaşmada neler var?

Atina ABD’ye Ege Adaları’nı açacak

Öncelikle anlaşma Blinken’in belirttiği gibi “Yunanistan’daki ABD güçlerine yeni lokasyonlarda eğitim ve operasyon yapma olanağı tanıyor.”

Anlaşmaya göre Yunanistan, ABD silahlı kuvvetlerine 4 bölgede (Dedeağaç, Girit, Stefanoviko ve Litohoro) bazı askeri altyapı ve tesisleri tahsis edecek.

Tarafların üzerinde mutabık kaldıkları başka askeri tesisler de ABD güçlerinin kullanımına verilebilecek. Nitekim Yunan basınında bu madde, ABD’nin gelecekte Ege Adaları’nı da kullanabileceği şeklinde yorumlandı.

Anlaşmaya göre ABD ve Yunanistan, silahlı saldırı veya silahlı saldırı tehdidi gibi durumlarda, egemenliklerini ve toprak bütünlüklerini karşılıklı korumayı taahhüt ediyorlar.

Yunan komünistleri işgali görüyor

Aslında Atina için durum tam bir körlük!

İlk bakışta “Türkiye’ye karşı ABD’yi yanına almak” şeklinde yorumlanabilecek bu anlaşma, aslında açıkça Atina hükümetinin emperyalist ABD’ye Yunanistan’ı işgal ettirmesidir!

Nitekim Yunan komünistleri de ABD’nin bir süredir Yunanistan’daki askeri varlığını adım adım artırıyor oluşunu, açıkça “işgal” olarak niteliyor ve karşı çıkıyor.

Örneğin Yunanistan “Defender Europe 2021” tatbikatına dahil edildiğinde, Yunanistan Komünist Partisi’nin yayın organı Rizospastis, bunu ve ABD’nin Yunanistan’daki varlığını artırmasını, öyle basına yansıdığı gibi Türk-Yunan anlaşmazlıklarının sonucu olarak değil, Yunanistan’ın yeni NATO planlarında daha verimli kullanılması amacıyla olduğunu belirtmişti (Sol, 26.3.2021).

Yunan komünistleri, işgal olarak gördükleri ABD varlığını, NATO’nun Baltıklardan Karadeniz’e uzanan ve esas olarak Rusya’yı hedef alan stratejisi içinde yorumlamışlardı.

ABD’yi sorunlara bulaştırmamanın önemi

Tam da böyle…

ABD’nin 70 yıllık taktiğidir: Türkiye ve Yunanistan’ı “iki rakip” olarak NATO’ya alma sürecinden bu yana ABD “Türk tehdidi” diyerek Yunanistan’da, “Yunan tehdidi” diyerek Türkiye’de askeri varlığını artırma yolları aradı ve buldu hep…

Türkiye ile Yunanistan arasında iç içe geçmiş sorunlar yumağı olduğu doğru. Bu sorunlar yumağının bugünden yarına çözülemeyeceği de doğru. Ne var ki;

1) Yunanistan’ın Türkiye ile mevcut sorunlarını çözmek için bölge dışı yabancı devletleri müdahil hale getirmesi o sorunları büsbütün çözümsüz hale getirir.

2) Yabancı devletlerin askeri varlığı eninde sonunda Yunanistan’ın başına bela olur.

Bugün Yunanistan, AB üyeliğini de kullanarak, Türkiye’ye karşı avantaj elde edebilmek için Amerikan işgalini kabullenerek geleceğini riske atıyor.

Yunan komünistlerinin ve sosyalistlerinin sırtında şimdi daha da büyük bir yük var…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ekim 2021

2 Yorum

Mali sermaye partisi: AKP

Doların 9 TL’yi geçmesi, ekonomi tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Buraya nasıl gelindiği, tek adam rejimi ile doların seyri arasındaki ilişki, önümüzdeki seçime etkisi gibi konular tartışılıyor.

Kanımca, aslında bu konu Cumhurbaşkanı’nın ekonomi başdanışmanı 2014 yılında “Dolar 3 TL’yi geçerse yüzüme tükürün” dediğinde bitmişti. Yedi yıldır uzatmalar oynanıyor.

Uzatmaların bu kadar uzamasında birincisi AKP’nin “ortak” bulabilme becerisi, ikincisi de muhalefetin eksikleri etkili oldu kuşkusuz. Erdoğan’ın sıra sıra liberalleri, FETÖ’yü, BDP/HDP’yi, ülkücü milliyetçileri, bazı ulusalcıları kullanabilmesi, iktidarına yedekleyebilmesi elbette kendi penceresinden büyük başarıdır. Ayrıca incelememiz gereken bu konuyu burada bırakıp, ekonomiye dönelim.

Modern kapitülasyon

20 yılın ekonomi açısından özeti iki maddedir:

1) Mali sermaye sınıfı: AKP iktidarının, iktidar olabilmesinin karşılığı olarak yaptığı ilk icraatlardan biri ABD endüstriyel tarım devi Cargill’e (ve sonrasında pek çok “yatırımcıya”) verdiği imtiyazlardı. “Modern kapitülasyon” olan o imtiyazlarla Türk tarımı adım adım bitirildi. Dahası, toplam bir inceleme yapıldığında, bu iktidarın sanayiyi de zayıflattığı görülecektir. AKP iktidarı, 20 yılda mali sermayenin önünü sınırsızca açtı. Mali sermaye varlık fonu ve buna bağlı varlık şirketleriyle, bir piramit şeklinde örgütlenerek ayakta duruyor.

2) Sermaye transferi: AKP iktidarı, 20 yıl boyunca aynı zamanda çok kapsamlı bir sermaye transferi yaptı. Partinin dayandığı mali sermaye sınıfı palazlandırıldı. Bunun için şu yollar kullanıldı:

a) Özelleştirmecilik: AKP iktidarı gelmiş geçmiş en özelleştirmeci partidir. Özal’ı, Çiller’i fersah fersah geride bırakan AKP iktidarı, ne var ne yok her şeyi sattı, yabancılaştırdı. Böylece iktidarını sürdürebilecek önemli bir kaynağa kavuştu.

b) İhale: AKP iktidarının kamu kaynaklarını yandaşlara yöneltmesinde ve sermaye transferinde “tek adam ihaleceliği” en öncelikli yol oldu.

c) Belediye kaynakları: AKP iktidarı, 20 yıl boyunca yönettiği belediyeler aracılığıyla çok büyük bir sermaye transferi gerçekleştirdi. Bu yolla “5’li çete” gibi en büyüklerin altındaki grupları besledi.

d) Vakıf sistemi: Sermaye transferinde kullanılan yöntemlerden biri de vakıf sistemi. Bu yolla kamu kaynakları, valilikler ve kaymakamlıklar eliyle, bazen de belediyeler eliyle AKP vakıflarına geçti. AKP vakıflarına bedelsiz tahsis edilen kamu binaları, mülkler, araziler oldukça büyük bir toplama ulaşmış durumda.

e) Sponsorluk: AKP’nin vakıflarına kamu bankaları, kamu kurumları ana sponsor yapıldı. AKP medyası bu sponsorların ilanlarıyla beslendi. Medya bu sponsorların kredileriyle el değiştirdi.

f) Varlık Fonu: Bu fon, AKP’nin hem mali sermaye sisteminin omurgasını hem de sermaye transferinin çok önemli bir ayağını oluşturuyor.

Borcu borçla çevirme ekonomisi

20 yılın özeti budur. Özetin özeti de şudur: AKP Türkiye’yi, torunlarımızın torunlarına kadar borçlandırdı. Borcu borçla çevirerek iktidarını sürdürüyor.

Bu sistem, beş sonuç doğurdu:

1) Türkiye küçüldü. Son yedi yıldır kişi başı milli gelir düşüyor.

2) Zengin, daha da zenginleşti. Sadece AKP’nin dayandığı sermaye sınıfı değil, geleneksel “en büyükler” de, İstanbul sermayesi de AKP rejiminden memnun! Koç ve Sabancı, en kârlı dönemini AKP iktidarında geçirdi.

3) Fakir, daha da fakirleşti. Bırakın yoksulluk sınırını, açlık sınırının altında gelirle yaşayan milyonlar var artık Türkiye’de.

4) Zengin-fakir makası açıldı. En üstteki yüzde 20’nin ekonomiden aldığı payla, en alttaki yüzde 20’nin ekonomiden aldığı pay arasındaki makas açıldıkça açıldı.

5) Ortadirek bitti. En üstteki yüzde 20 ile en alttaki yüzde 20 arasında kalan ve geleneksel olarak ortadirek diye nitelenen 3 tane yüzde 20’lik kesim, bitti. Şöyle ki, o üç yüzdelik dilim de, en alttaki yüzde 20’lik dilimin yanına itiliyor. Yani en üstteki 20 ile yüzde 80 arasında uçurum oluşuyor.

Türkiye’nin iki seçeneği

Kısacası, uzatmaların uzatmaları de bitiyor. Ancak borcu borçla döndürme “ekonomisinin” en sıkıntılı yerine gelmiş durumdayız.

Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Ya Türkiye bu borcu borçla çevirme ekonomisinin iktidarından kurtulabilmeyi başaracak, ya da bu iktidar iktidarını sürdürebilmek için gereken borcu bulabilmek adına büyük siyasi bedeller, tavizler verecek.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ekim 2021

3 Yorum

Düşmanları Suriye’yle normalleşirken

Atlantik cephesi 10 yılın sonunda Suriye’yi tahrip etti, terör örgütleri aracılığıyla sınırlı egemenlik alanları oluşturdu ancak temel hedeflerine ulaşamadı.

Neydi o temel hedef? Suriye’yi parçalamak; içinden denize açılan bir Kürdistan, kıyıda bir Nusayri devleti, güneyde Dürzi devleti ve ortada bir Sünni devleti çıkarmak.

Bu sadece ABD’nin değil, İsrail’in de hedefiydi. Hatta eski İsrail İçişleri Bakanı Gideon Sa’ar ile emekli bir asker olan Dr. Gabi Siboni, “dört parçalı Suriye” planını rapor olarak yazıp yayınlamışlardı.

Benzer analizler, ABD Dışişleri, CIA ve Pentagon’a yakınlıklarıyla bilinen yarı-resmi düşünce kuruluşlarının çalışmalarında da vardı.

ABD’nin bu hedefe ulaşabilmesi, pratikte Esad yönetimini devirebilmesine bağlıydı.

Sonuç? 10 yılın ardından Atlantik cephesi Esad yönetimini deviremedi, rejimi değiştiremedi, Suriye’yi parçalayamadı.

Hatta, bugünlerde yaşanan kimi gelişmeler de, Suriye’nin “normalleşmesinin” başladığına işaret ediyor.

ARAP ÜLKELERİ SURİYE’YLE BARIŞIYOR

Örneğin, Suudi Arabistan, Şam’daki büyükelçiliğini açmaya hazırlanıyor.

Örneğin, 10 yıl aradan sonra Ürdün Kralı Abdullah ile Beşar Esad bir telefon görüşmesi yaptı. Ürdün Suriye sınır kapısını açtı, uçuşları başlatmaya hazırlanıyor.

Örneğin Mısır doğalgazının Suriye üzerinden Lübnan’a taşınması konusu üzerinden 10 yıl sonra Mısır ile Suriye arasında temaslar başlamış oldu ve bir anlaşmaya imza atılmış oldu.

Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliğinden Sorumlu Bakanı Abdullah bin Zayed Al Nahyan, Suriye’nin Arap Ligi’ne dönmesinin “kaçınılmaz” olduğunu söyledi.

Örneğin diğer Arap devletleri de Suriye’nin Arap Birliği toplantılarına katılmaya başlaması gerektiğini savundu.

Sadece Araplar mı?

Yunanistan, İtalya, İspanya, Romanya, Çekya gibi bazı Avrupa ülkeleri, Şam’da Büyükelçilikleri yeniden açma niyetinde olduklarını açıkladılar.

Örneğin Interpol, Şam bürosunu yeninden faaliyete geçiriyor.

Kısacası Suriye normalleşiyor…

Daha doğrusu Esad yönetimine ve Suriye’ye 10 yıldır düşmanlık yapanlar, Suriye’yle normalleşme yoluna dönüyor…

ABD, İSRAİL VE TÜRKİYE ESAD KARŞITLIĞINDA ORTAK

Suriye’de 10 yıllık politikasını sürdürmeye çalışan üç ülke kaldı: ABD, İsrail ve Türkiye.

ABD, pek çok ülkenin Suriye’yle normalleşmeye başlamasından rahatsız ve bunu açıkça belirtiyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı bu konuda yaptığı bir açıklamada, Washington’un kesinlikle Şam’la diplomatik ilişkileri normalleştirmeyeceğini duyurdu.

Türkiye için de aynı durum geçerli. AKP iktidarı, Suriye’nin ortakları Rusya ve İran ile işbirliği yapmasına rağmen, Suriye karşıtlığını sürdürüyor ve Esad yönetimini yıkma hedefini, 10 yıllık hayal olsa bile, koruyor. Dahası, Esad yönetimine karşı kurduğu sözde hükümeti ve sözde orduyu desteklemeyi sürdürüyor.

SURİYE’DE TÜRKİYE-ABD KARŞITLIĞI

Peki bu tabloyu nasıl değerlendirmeliyiz? Çünkü tablo kendi içinde aynı zamanda çelişkili…

Şöyle ki, ABD ve Türkiye Esad karşıtlığını sürdürme konusunda ortaklarken, PYD nedeniyle Suriye’de fiilen karşı karşıya konumlanmış durumdalar.

Dahası önce ErdoğanABD askerleri Suriye’den çıkmalı” dedi, ardından da ABD Başkanı Biden, Suriye hakkındaki ulusal acil durum halini bir yıl daha uzatmasıyla ilgili kararının gerekçesini yazdığı ve Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’ye gönderdiği mektupta “Türkiye hükümetinin Suriye’nin kuzeydoğusuna askeri taarruz düzenleme yönündeki eylemleri, IŞİD’i yenilgiye uğratma çabasına zarar veriyor” dedi.

Diğer yandan Esad yönetimi de, Türk askerlerinin bulunduğu bölgelerle, ABD askerlerinin desteklediği PYD bölgeleri dışında, ülkenin tamamında egemenliği sağlamış oldu.

ESAD KAZANDI, ERDOĞAN KAYBEDİYOR

Tüm bunlardan çıkarılması gereken sonuçlar var:

1) Türkiye’nin Esad karşıtlığı “artık” sürdürülemez çünkü Esad karşıtlığı Türkiye’ye zarar veriyor, Türkiye’nin dış politikasını esir alıyor. Ankara Şam’la anlaşarak, hem Ortadoğu’daki diğer ülkelerle normalleşme yolunu açmış olacak, hem de Doğu Akdeniz’de avantaj kazanacak.

2) 10 yılın özeti, Esad’ın kazanması ve Esad karşıtlarının kaybetmesidir. Bu Türkiye için de geçerlidir; Esad kazandı, Davutoğlu kaybetti, Erdoğan da kaybediyor. AKP iktidarının Şam’la normalleşmeye direnerek Türk dış politikasını esir alma süreci, ilk seçimde sona erecek.

3) ABD’nin 900 askerle PYD devleti inşa edebilme şansı yok. Aslında 900 askerle, süreci uzatabiliyor olmasında, Türkiye’nin de dolaylı rolü var. Türkiye Suriye karşıtlığını sürdürdükçe ve Türk askeri Suriye’de bulundukça, ABD’nin de Suriye’de bulunabilmeyi sürdürmesi ne yazık ki kolaylaşıyor.

4) Türk ordusunun, Suriye ordusunun önünü açarak, Şam yönetiminin ülke topraklarının tamamında egemen olmasını kolaylaştırması, ABD’nin planını en kolay yıkma yoludur.

Özetin özeti: Türkiye, herkesten önce Suriye’yle normalleşmelidir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
12 Ekim 2021

2 Yorum

Doğu Akdeniz’de geri çekilme

AKP iktidarı 20 yıldır Akdeniz’de neden Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etmemiş, biliyor musunuz? Çünkü balıkçılardan böyle bir talep gelmemiş!

Yani AKP, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ulusal çıkarlarını balıkçıların talebine göre belirlemiş!

Mizah gibi…

Gelin baştan anlatalım:

Balıkçılar MEB talep ederse…

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Venezuela Dışişleri Bakanı Felix Plasencia ile Ankara’da yaptığı ikili görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında, Doğu Akdeniz konusunda iki mesaj verdi.

1) “Bazen tüm kıta sahanlığını kapsayan bir NAVTEX’i niye yayınlamadığımızı soruyorlar. Tüm kıta sahanlığımızda deniz seyrüseferini engellememiz doğru bir yaklaşım olmaz.”

2) “MEB ilanı balıkçılık açısından önemli, o nedenle Karadeniz’de geçerli. Balıkçılık, Akdeniz’de öncelikli bir sektör olursa ve böyle bir talep gelirse, Akdeniz’de de ilan edebiliriz.” (AA, 9.10.2021).

Yaycı’nın NAVTEX itirazı

Bu iki mesaj, Mavi Vatan doktrininin sahada terkedilmesi demekti.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerji-politik mücadelesini, balıkçıların taleplerine göre şekillendirmeye indirgemek demekti.

Em. Tüma. Cem Gürdeniz’le birlikte Mavi Vatan doktrininin şekillenmesinde emeği olan Em. Tüma. Cihat Yaycı acaba Çavuşoğlu’nun sözlerine ne diyordu?

Telefonla konuştuğum Yaycı’nın yaptığı yorumlar şunlar oldu:

Öncelikle ilan edilen NAVTEX haritasına itiraz eden Yaycı, “Haritaya yanlış bakarak Türkiye’ye 20 sene kaybettirdiler” dedi. Dahası, “Antalya Körfezi’nde araştırma gemisi için Güney Kıbrıs’ın istediği sınırları kabul edercesine NAVTEX ilan edenler hakkında soruşturma açılması gerektiğini” belirtti!

Libya anlaşmasıyla çelişkili tutum

Karadeniz’de 1986 yılında ilan edilen MEB’in balıkçıların talebi olmadığını önemle belirten Yaycı, içinde yanıtlar olan şu soruları sordu: “Güney Kıbrıs ve diğer ülkeler niye MEB ilan etmiş? Balıkçılarından mı talep gelmiş? Güney Kıbrıs’ın sahil güvenliği mi varmış ve kimseyi MEB’ine sokmuyormuş?”

Çavuşoğlu’nun “MEB’i sadece balıkçılığa indirgemesinin son derece yanlış” olduğunu belirten Yaycı, “1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ile kodifiye olan MEB kavramı kıta sahanlığını da içine alan ve artık biz hariç çevremizdeki ve dünyadaki diğer ülkelerin kullandığı kavramdır.”

Libya ile Akdeniz’de imzalanan anlaşma ile MEB ilan etmeme tutumu çok ciddi çelişki oluşturmaktadır” diyen Yaycı, AKP’nin pratikteki bu çelişkisine de dikkat çekti.

Ulusal çıkarlar Batı’yla pazarlık konusu

Peki AKP iktidarı neden MEB ilan etmiyor bir türlü?

Yaycı, MEB ilan edilmemesinde ısrar edilmesini, “kalede şut kurtarmaya çalışan, gol yemezse başarı sayan” diplomasi anlayışının bir uzantısı gibi görüyor ve “hukukta silahların eşitliği” ilkesine göre Türkiye’nin rakipleri ne yaptıysa, en azından onu yapması gerektiğini belirtiyor. Yani “MEB ilan etmişse, siz de edersiniz” diyor.

AKP’nin MEB ilan etmeme tutumunun nedenini daha net saptamamız önemli. Anımsayalım: Güney Kıbrıs 2003’te, Libya ve Suriye 2009’da, Lübnan 2010’da MEB ilan etti. Yunanistan ve Mısır 6 Ağustos 2020’de MEB anlaşması imzaladı.

Tüm bunlar AKP’nin ABD ve AB adına “Denktaş karşıtlığı” yaptığı süreçte oldu. Üstüne AKP Suriye’ye düşman oldu, Mısır yönetimiyle ilişkileri kopardı, Doğu Akdeniz’de yalnızlaştı.

Ve AKP iktidarı, Türkiye’nin 2019’da Libya anlaşmasıyla başlayan Doğu Akdeniz atağını, AB’yle pazarlık sürecinde son altı ayda yavaş yavaş sönümledi ve şimdi de geri çekiliyor. Özetle AKP hemen her konuda olduğu gibi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını da Batı’yla pazarlığının bir aracı olarak kullanıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ekim 2021

1 Yorum

Yang-Sullivan zirvesi

Çin Komünist Partisi (ÇKP) Merkez Komite Üyesi Yang Jiechi ve ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın İsviçre’nin Zürih kentinde yaptığı görüşme, iki küresel gücün mücadelesi bakımından önemliydi.

ÇKP Merkez Komitesi Dış İlişkiler Ofis Direktörü ile Amerikan dış politikalarındaki etkisi zaman zaman dışişleri bakanlarının önüne geçebilen Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanının buluşması, aslında Çin’in ün yüksek diplomatı Yang Jiechi ile ABD’nin en etkili isimlerinin başında gelen Jake Sullivan’ın, ilişkilerin nasıl seyredeceğine yön tayin etme mücadelesiydi…

Çin ve ABD’nin karşılıklı mesajları

ABD ile Çin arasındaki altı saatlik Zürih Zirvesi, iki küresel gücün “sorumlu rekabet” mi, yoksa “işbirliği” mi tartışması diye tek bir cümleyle özetlenebilir.

Yang Jiechi’nin muhatabına verdiği beş temel mesaj vardı:

1) “ABD Başkanı Joe Biden’ın ‘yeni bir Soğuk Savaş istemiyoruz’ açıklamasını taktir ediyoruz.”

2) “Pekin, Washington yönetiminin ‘rekabet’ odaklı siyasetini onaylamıyor.”

3)Çin ve ABD işbirliği yaptığında bundan iki ülke ve tüm dünya fayda sağlar. Çin ve ABD çatıştıklarında ise hem iki ülke hem de dünya acı çeker.

4) “Washington’un rasyonel ve uygulanabilir tekliflerine açığız.”

5) “Tayvan, Hong Kong, Sincian gibi konular Çin’in egemenlik alanına girer.”

Jake Sullivan’ın ise üç temel mesajı oldu:

1) “Washington yönetimi, ‘Tek Çin’ ilkesine bağlı.”

2) “ABD olarak ilişkileri ’sorumlu rekabet’ yaklaşımı içinde yönetmek istiyoruz.”

3) “Küresel kaygı yaratan konularda işbirliği yapmak istiyoruz.”

Yumuşama dönemi mi?

Yang-Sullivan zirvesi, Çin’de genel olarak “yumuşama sinyallerinin son halkası” olarak değerlendirildi.

Çin’in merkezi yayın organlarından Global Times, zirveyi yorumladığı editöryal başyazısında, ABD’nin son dönemde çatışmadan ziyade rekabet ve işbirliğini öne çıkardığını belirtti. Gazete bu görüşüne dayanak olarak da iki yeni gelişmeyi gösterdi: ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai’nin “Çin’le yolları ayırmak değil köprü kurmak istiyoruz” mesajı ile Huawei yöneticisinin serbest bırakılması…

Global Times’ın bu “olumlu” yaklaşımları, yine de haklı bir uyarıyla bitiyor: “Hegemonik zihniyet başarısız olmadıkça vazgeçmez.”

Stratejik gerileme

Kesinlikle. Hegemonik zihniyeti başarısız olmadıkça, emperyalist ABD Çin’i ve Rusya’yı hedef almayı sürdürecektir.

ABD’nin “yeni bir Soğuk Savaş istememesi”, hegemonyasının zayıflaması ve stratejik gerilemesi nedeniyledir. ABD o gücü kendinde bulsa ya da AB başta müttefiklerini buna ikna edebilse, elbette yeni bir Soğuk Savaş isteyecektir.

ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı bir olgu: Afganistan’dan çekilmesi o nedenle. ABD muharip güçlerinin 31 Aralık’ta tamamlamak üzere 7 Ekim’den itibaren Irak’tan çekilmeye başlaması da o nedenle. (Bunun Suriye’deki varlığını sağlamlaştırma hamlesi olduğunu iddia eden görüşlere katılmıyoruz, tersine Irak’taki varlığını yitiren ABD, Suriye’de de zayıflar.)

Taktik atak

Kısacası, ABD küresel ölçekte bir stratejik çekilme halindedir; ancak taktik planda özellikle Hint-Pasifik bölgesinde ataklar yapmaktadır.

İşte ABD, İngiltere, Avustralya üçlüsünün AUKUS adıyla bir Anglo-Sakson ittifakı kurması ve ABD’nin Avustralya’yı Çin’e karşı bir nükleer üs yapmaya çalışması o taktik adımlardan biridir.

İşte ABD’nin Tayvan’a yeni silahlar satma kararı alması, ABD özel kuvvetlerinin Tayvan ordusunu gizlice eğitiyor olması, Pentagon’un Tayvan’ı Çin’e karşı bir askeri üs olarak ele alması, o taktik adımlardan biridir.

Ancak Çin’in bu adımlara yanıtları, çok sert oldu. Tayvan hava sahasında beş gün boyunca 50’den fazla uçak uçurmak, ABD’ye en yüksek perdeden verilen yanıttı.

Avustralya da, en büyük ticaret ortağı Çin olduğu için, yakında nasıl bir sorunlu işbirliğine girdiğini görmeye başlayacaktır.

Kısacası, yeni bir dünya kurulurken, sancılı süreçler de olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ekim 2021

1 Yorum

NATO’culuk, Amerikancılıktır

Türkiye’de ABD’ye “mesafeli” kesimler içinde bile, ne yazık ki, “ABD başka NATO başka” görüşü var; hatta bunu “ABD’yi NATO içinde dengeliyoruz” söylemine kadar yükseltebilenler bile var. Ancak doğru değil.

Birincisi; ABD eşittir NATO’dur; dahası NATO ABD’nin müttefiklerini denetleme aracıdır. Kaldı ki NATO bir askeri örgüt olmaktan çok, aslında bir “siyasi” örgüttür. Hükümetlere uzanan Gladyo’lar tipiktir.

İkincisi, NATO içinde Türkiye’nin ABD’yi dengeleyebildiği bir durum yoktur, olsaydı ABD’nin teröre desteği kesilebilir ya da KKTC’nin tanınabilmesi sağlanırdı örneğin.

ABD-NATO’nun Çin-Rusya düşmanlığı

ABD için NATO yukarıda özetlediğimiz özellikleriyle, kritik öneme sahiptir, hâlâ vazgeçilmez bir araçtır.

ABD bu nedenle, Varşova Paktı dağıldıktan sonra NATO’nun varlığının sorgulanmaması için nasıl yeni düşmanlar belirlediyse, bugün de “stratejik özerklik” tartışmaları nedeniyle benzer yollara başvuruyor, tehditler, riskler, meydan okumalar belirlemeye yöneliyor.

İşte NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile görüştükten sonra yaptığı şu açıklama, o ihtiyaç nedeniyledir: “NATO her zamankinden daha önemli çünkü daha rekabetçi bir dünyayla karşı karşıyayız. Saldırgan eylemleriyle Rusya’yı görüyoruz, ekonomik ve askeri gücünü kullanan daha iddialı bir Çin görüyoruz” (AA, 5.10.2021).

AB Stratejik Özerklik peşinde

Peki ABD neden Çin’i ve Rusya’yı düşman ilan ediyor, neden bu iki ülkeyi müttefikleri nezdinde düşman kategorisine, olmayınca tehdit, risk ya da meydan okuma gibi kategorilere almaya çalışıyor?

Birincisi elbette bu iki ülkeyi kendi küresel hegemonya heveslerinin önünde engel görmesi nedeniyle ama ikincisi de o engeli aşabilmek için AB’ye ihtiyaç duyması ve AB ülkelerini, NATO nezdinde denetiminde tutmaya devam edebilmek için.

Çünkü AB, bir süredir ABD ve NATO’dan “stratejik özerklik” kazanma peşinde. Daha önce bu konuyu burada birkaç kez incelemiştik, özetlersek: Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” çıkışı (7.11.2019), AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in “Özerkliğin tersi bağımlılık demektir. Biz özerkliği tercih ediyoruz” (20.11.2020) demesi, yine Borrell’in AB ordusu çekirdeği olarak “Avrupa İlk Giriş Gücü” oluşturulmasını önermesi (30.8.2021), AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in “AB Savunma Birliği” ihtiyacını ilan etmesi (16.9.2021) gibi çıkışlar, hep AB’nin ABD/NATO’dan stratejik özerklik kazanma amacının gereğiydi.

Son olarak AB Konseyi Başkanı Charles Michel de bu kervana katıldı ve “NATO’yu güvenliklerinin temel taşı olarak görmekle birlikte, daha özerk olabilmenin yollarını aradıklarını” söyledi (5.10.2021).

Kalın-Çavuşoğlu’nun NATO’ya bağlılıkları

AB’nin ABD/NATO’dan “stratejik özerklik” kazanmaya çalışması, ABD hegemonyasının zayıflaması ve yeni bir dünyanın kurulmakta olmasıyla ilgilidir. İşte AB o dünyada yerini almaya çalışmaktadır. Hangi dünya? ABD, AB, Çin, Rusya ve Hindistan’ın beş büyük güç merkezi olacağı yeni dünya.

Bu durum, Türkiye dahil pek çok ülkeye bölgesinde “daha bağımsız hareket edebilme” fırsatı doğurdu. 21. yüzyılın ikinci çeyreği, stratejik özerklik hamlelerine ve bağımsız politikalara daha çok sahne olacak.

AKP iktidarının Neo-Abdülhamitçi “dengeciliği” ise sonuçları itibariyle bir “stratejik özerklik” politikası ya da “çok taraflılık” değildir; “Rusya’yla kendisine alan açan, bunu ABD’yle pazarlığında kullanan ve iki büyük gücü AB ile dengelemeye çalışan” bu çizgi, pratikte iktidarını sürdürebilmek için “çok tarafa taviz vermek” demektir!

Çünkü bu iktidar, dayandığı sermaye sınıfı, ideolojisi ve emperyalizmle işbirliği içinde oluşmuş örgütlülüğü ile NATO’cudur, Amerikancıdır. İşte son iki örnek:

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “NATO’ya kayıtsız, şartsız bağlıyız” (Der Spiegel, AA, 1.10.2021).

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu: “NATO’nun birliği ve bütünlüğü, savunma kabiliyetimiz kadar önemli” (5.10.2021).

Bu iki açıklama da Türkiye adına vahimdir. AB’nin bile ABD/NATO’dan stratejik özerklik aradığı şartlarda, Türkiye ABD kadar NATO’culuk yapamaz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2021

2 Yorum

ABD Genelkurmay Başkanı vatan haini mi?

Geçen haftalarda ABD’de ilginç bir tartışma yaşandı.

Washington Post’un ünlü gazetecileri Bob Woodward ve Robert Costa’nın birlikte yazdıkları ve yakında piyasaya çıkacak olan “Tehlike” isimli kitap, daha çıkmadan, basına yansıyan bazı sayfalarıyla ABD’de gündem oldu.

Kısaca anımsatalım:

ABD GENELKURMAY BAŞKANINDAN ÇİN’E GÜVENCE

İki ünlü gazeteciye göre ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley, 30 Ekim 2020 ve 8 Ocak 2021’de olmak üzere iki kez Çin Genelkurmay Başkanı Li Zuocheng ile görüştü. Milley, Çinli mevkidaşına, iki devlet arasında savaşın çıkmasına izin vermeyeceğini söyledi. Yani Amerikan askerlerinin komutanı, Çinli komutana, saldırmayacakları güvencesi vermişti.

Milley 30 Ekim 2020’deki ilk görüşmede Li’ye, bir saldırı olasılığında kendisini önceden uyaracağına dair söz verdi. Kitaba göre Milley şöyle dedi: “General Li, Amerikan hükümetinin istikrarlı olduğu ve her şeyin yoluna gireceği konusunda sizi temin ederim. Size saldırmayacağız veya size karşı herhangi bir kinetik operasyon yürütmeyeceğiz.”

İkinci görüşme, bundan 70 gün sonra yapıldı. 8 Ocak 2021’de Çin Genelkurmay Başkanı Li Zuocheng’i arayan Milley, 6 Ocak’ta ABD Kongresi’nin basılması olayıyla ilgili mevkidaşını bilgilendirdi ve şöyle dedi: “Yüzde yüz istikrarlıyız. Her şey yolunda. Ancak demokrasi bazen böyle özensiz olabiliyor.”

PELOSI-MILLEY GÖRÜŞMESİ

Woodward ve Costa’nın kitabında şu bilgiler de var: ABD Genelkurmay Başkanı Milley, ayrıca ABD’nin Hint-Pasifik Komutanını da aramış ve bazı askeri tatbikatları ertelemesini tavsiye etmişti.

Daha ilginci, kitaba göre, bu süreçte kimi üst düzey yetkililer, Trump’ın nükleer silah kullanma emrini vermesi halinde, Milley’in bu sürece müdahil olmasını sağlamaları için yemin etmelerini de istemişti.

Woodward ve Costa’nın yazdıkları kesinlikle doğruydu. Nitekim ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, 6 Ocak’taki Kongre binasının basılması olayından sonra ABD Genelkurmay Başkanı Milley ile “Trump’ın savaş çıkarmasını veya nükleer silah kullanma emri vermesini önlemek için ‘mevcut önlemler’ hakkında” konuşmuştu. Hatta Pelosi bu yönde ABD Genelkurmay Başkanı’ndan güvence aldığını da açıklamıştı.

GÖREV: YANLIŞ HESAPLAMALARI ÖNLEMEK

Haber duyulur duyulmaz, eski ABD Başkanı Donald Trump, ABD Genelkurmay Başkanı Milley’i “vatan haini” ilan etti.

Tam da bu süreçte, Afganistan yenilgisi nedeniyle “askeri üçlü” ABD Senatosu’nun Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde ifade verecekti. Haliyle Milley’e o iki telefon da sorulacaktı.

ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley ve ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Org. Kenneth McKenzie’nin komiteye ifade toplantısında bu konu açıldığında Milley şöyle dedi: “Ben bu millete 42 yıl hizmet ettim. Savaşta yıllarımı harcadım ve bu ülkeyi savunurken ölen birçok askerimi gömdüm. Bu millete, anayasaya olan bağlılığım değişmedi ve değişmeyecek. Verecek bir nefesim olduğu sürece sadakatim mutlaktır. Ve düşmüşlere sırtımı dönmeyeceğim.”

Milley, Çin Genelkurmay Başkanı ile görüşmesinin “sivil yönetimin gözetimi, bilgisi ve koordinasyonu” ile yapıldığını söyledi. Görevlerinden birinin “yanlış hesaplamaları engellemek” olduğunu belirten Org. Milley, “Savunma Bakanlığı rehberliği ile ve siyasi diyalog mekanizması tarafından özellikle Çinlilerle iletişim kurmaya yönlendirildim” dedi. Org. Milley, görevlerinden birinin de “gerilimi azaltmak” olduğunu belirtti.

FELAKETİ ÖNLEMEK VATANSEVERLİKTİR

Gerçekten de Org. Milley’in Çinli mevkidaşına güvence verdiği o günler, ABD tarihi açısından en ilginç günlerdi. Seçini kaybettiğini kabullenmeyen ABD Başkanı Trump, taraftarlarını ABD Kongre binasına yönlendirmiş ve binlerce insan ABD Kongresi’ni işgal etmişti!

Kongre üyelerinin baskın sırasında kaçtığı o süreçte, Trump’ın başkanlık koltuğunu bırakmamak için her türlü çılgınlığı yapabileceği konuşuluyordu. O çılgınlıklara Çin’e savaş açmanın da, nükleer bir bomba atmanın da dahil olabileceği, ABD’de en üst seviyede siyasi ve güvenlik çevrelerinde konuşuluyordu.

Böylesi bir çılgınlığa Trump’ın bile soyunabilmesi elbette çok zor. Ancak, bunun küçük bir olasılık bile olsa görülüp, Çin’in uyarılması, “vatan hainliği” kavramının tartışılmasını zorunlu hale getiriyor. Zira son yüzyıl, iki dünya savaşının da etkisiyle, “vatan hainliği” kavramının çokça kullanılabildiği bir yüzyıl oldu. Ülkemizde bile olur olmaz, herkes herkesi siyasi karşıtlığı üzerinden ne yazık ki “vatan hainliği” ile suçlayama kalkabiliyor. Öyle ki, bu kadar “vatan hainliği” bolluğunda, gerçek vatan hainliği olgusu da pratikte sulanmış oluyor.

Gelelim Org. Milley’in durumuna…

Sonuçları bakımından, Çin’le, hem de nükleer savaş olasılığı gibi bir büyük felaketi önleme çabası içinde olması, ABD Genelkurmay Başkanı Org. Milley’i kesinlikle “vatan haini” yapmaz; Amerikan halkını felakete götürecek bir olayı durdurma yönünde tavır aldığı için, tersine yaptığı vatanseverliktir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Ekim 2021

2 Yorum

İdlib kimin düğümü?

Önceki “Soçi’nin şifreleri” başlıklı yazımızı bitirirken, devamı olarak, bir sonraki yazımızda “İdlib düğümü”nün çözümünü, kimlerin bu çözümü isteyip istemediğini inceleyeceğimizi belirtmiştik.

Buna giriş olması bakımından, Prof. Dr. Çağrı Erhan’ın hükümete yakın Türkiye gazetesindeki dünkü yazısında verdiği önemli mesaja dikkat çekelim: “Ankara’nın Suriye’ye bakışını yeniden şekillendirmesi ve politika değişikliğine gitmesi zaruri hâle gelmektedir. (…) Soçi sonrasında Türkiye ve Rusya arasında artacak temasların Ankara-Şam hattında kımıldanmaya yol açması umut edilebilir.

Sarayın henüz bu gerçeği gördüğünü/görmek istediğini söyleyemeyiz, zira Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın Alman Der Spiegel’de, hâlâ ABD’den eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Suriye muhalefetine verdiği destek sözünü tutmasını bekliyor!

Ancak, sarayın dışındaki çeşitli AKP havzalarında, bunların Davudizm kalıntısı hayaller olduğu belirtilerek, Ankara-Şam yakınlaşmasının ihtiyaç olduğu yavaş yavaş savunulmaya başladı.

İdlib’de çözüm istemeyen ABD

“İdlib düğümü”nün çözülmesini en çok isteyen haliyle Suriye yönetimidir. Böylece topraklarının bir bölümüne daha egemen olacak ve ülkeyi tehdit eden cihatçı örgütlerin bir bölümünü daha tasfiye etmiş olacak. Hatta kimi Suriyeli uzmanlara göre, bu durum, Suriye ordusunun daha sonra Fırat’ın doğusuna yönelmesini de sağlayacak.

Peki İdlib’in düğüm halinde kalmasını en çok kim istiyor? Elbette ABD, şu gerekçelerle:

1) ABD, İdlib’i Türkiye-Rusya ilişkilerinin sabote edilebileceği bir alan olarak görüyor.

2) ABD, İdlib’deki cihatçı örgütlerin bazılarının siyasi destekçisi. Onların sahadan tamamen silinmesi ABD’nin işine gelmiyor. Pentagon, cihatçı örgütlerin varlığının İdlib’de Suriye yönetimini meşgul etmesini, ABD destekli PYD bölgesinin devamını kolaylaştırma konusu olarak görüyor.

3) ABD, İdlib’in Türkiye “kontrolünde” olmasını, ileride Fırat’ın batısına karşı Fırat’ın doğusu pazarlığında bir araç olarak görüyor. Washington, Ankara’nın da bunu gördüğünü bildiği için, düğümün sürmesini istiyor. (ABD’nin PYD bölgesini Akdeniz’e açma olasılığı artık yok ama Fırat’ın batısında Şam’a rağmen bir alan tutulması, o olasılığa zemin doğuruyor!)

Böyle olduğu için de ABD İdlib’de Rusya ve Suriye karşıtı mesajlar veriyor, böyle olduğu için de Türkiye’nin Rusya’yla karşı karşıya gelme olasılıklarında Ankara’ya açık siyasi destek mesajları yayımlıyor.

İdlib’i saray düğümledi

İdlib düğümünün sürmesini isteyen ABD’nin yukarıda belirttiğimiz üç numaralı gerekçesi, İdlib’in aslında neden düğüm olduğunu ve kimin düğümlediğini de ortaya koyuyor: AKP iktidarı.

Bunu Ak-jeopolitikçiler zaten şöyle formüle ediyor: Ankara’nın güvenliği Afrin’den, Afrin’in güvenliği İdlib’den başlar. Kendilerini dev aynasında görüp bunu Halep’e, hatta Doğu Akdeniz üzerinden Libya’ya kadar uzatanlar bile var.

Ankara’nın açık siyaseti şu: Suriye’de, İdlib merkezli bir ÖSO nüfuz bölgesi oluşturmak. İşi bölgeye kaymakam atamaktan fakülte ve yüksek okul açmaya, hatta günlük ekonomide Türk lirası kullandırmaya kadar götürmek, bu açık hedefin, apaçık kanıtlarıdır.

AKP iktidarı, bu nüfuz bölgesinin, aynı zamanda PYD bölgesinin ABD’yle karşılıklı tanınmasının pazarlık kartı olarak da kullanılabileceğini hesaplıyor.

İşte Ankara’nın belli bir aşamadan sonra Moskova ve Tahran’la işbirliği yapmak zorunda kalmasına rağmen, Şam’la normalleşmemekte ısrar etmesinin nedeni bu.

Ankara’yı, Şam’la barış isteyen yönetebilir

Suriye’de bir “ÖSO nüfuz bölgesi” olması Erdoğanların çıkarına olabilir, ancak Türkiye’nin çıkarına değildir. Bunun geleceğe uzanacak ne boyutta büyük bir yanlış olduğu, Türk ordusunun da gördüğü bir durumdur. Basına emeklilik olarak yansıyan haberler, İdlib’de askeri bakış ile saray niyetinin örtüşmemesinin yansımalarından sadece biridir.

Prof. Dr. Çağrı Erhan’ın başta alıntıladığımız sözleri bu nedenle önemlidir: “Soçi sonrasında Türkiye ve Rusya arasında artacak temasların Ankara-Şam hattında kımıldanmaya yol açması umut edilebilir.”

Umuttan öte, bu olması gerekendir, olmalıdır, olacaktır. Önümüzdeki süreçte Türkiye’yi bu gerekliliği uygulayabilecek bir iktidar yönetebilecektir ancak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ekim 2021

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: