Devrimci Cumhuriyet’in dış politikası

Atatürk döneminin dış politikasının dört temel ilkesi vardı:

1) Tam bağımsızlıkçıydı.

2) Ulusal çıkarları emperyalizme karşı konumlanarak savunuyordu.

3) Bölge merkezli dış politikayı esas alıyordu.

4) “Yurtta barış, dünyada barış”ı savunuyordu.

Açalım:

Genç ve devrimci Cumhuriyet, tam bağımsızlıkçı bir anlayışla hiçbir devleti içişlerine karıştırmadı ve hiçbir devletin içişlerine karışmadı. Emperyalizme karşı konumlanmak, Atatürk’ün saptadığı şekilde “ezen devletlere karşı mazlum milletlerle” birlikte olmak demekti. Bunu da ulusal çıkarları korumak ve Cumhuriyet’in etrafında bir barış ve güvenlik kuşağı oluşturabilmek için “bölge merkezli” bir anlayışla yürüttü: Batısında 1934’te Balkan Paktı’nı, doğusunda 1937’de Sadabad Paktı’nı kurdu. Komşularının birbirleriyle sınır problemlerinin çözümünde yapıcı hareket ederek, “komşularda barışı” sağladı.

 

“Arasız devrim” ilkesinin önemi

Fakat Atatürk’ün “arasız devrim” diyerek devrimci sürekliliğe işaret etmesine rağmen, sonrasında devrim sürdürülemedi. Sürdürülmeyen devrim ise haliyle kireçlendi ve en sonunda karşıdevrime yenildi.

Türkiye “bağımsız” kalmak mümkünken iki kamptan birini tercih ederek ABD emperyalizmine bağımlı hale geldi.

ABD’nin emperyalist çıkarları için Kore’ye asker göndermekle başlanan süreç, geçen yıllar içinde ABD askerlerinin bölgeyi denetlemek üzere Türk topraklarını kullanmasına ve ülkemizde onlarca üs kurmasına dönüştü.

Türkiye’yi “küçük Amerika” yapmak isteyenlerin iktidarıyla başlayan süreç, en sonunda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığını yapanların iktidarına dönüştü.

Artık Cumhuriyet’in dış politikası ne “tam bağımsızlıkçı”ydı, ne “emperyalizme karşı mazlumlarla birlikte”ydi, ne de “bölge merkezli”ydi! Tersine Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de ABD emperyalizmiyle birlikte hareket edildi. Tersine dünyaya bölge yerine Atlantik’ten bakıldı.

Şimdilerde Rusya’yla denge aramak ama ABD’yle pazarlıkları sürdürmek, ikisine karşı el güçlendirmek için de AB’ye yeniden yakınlaşmak şeklinde uygulan dış politika ise, Abdülhamit’in iktidarını sürdürebilmek için yürüttüğü sözde dengecilikten pek bir farkı olmayan bir tür yeni-Abdülhamitçiliktir.

 

Bu köşede neler olacak?

Biz, genç ve devrimci Cumhuriyet’in dış politika anlayışını esas alarak bölgemizdeki ve dünyadaki gelişmeleri inceleyeceğiz bu köşede artık…

ABD emperyalizminin, tam merkezinde bulunduğumuz Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu üçgeni içindeki tezgahlarına karşı Türkiye merkezli stratejik bakış geliştirmeye çalışacağız.

Bölgeselleşmiş Kürt sorununu emperyalizmin denetiminden kurtararak bölgenin yararına, bölgenin tüm halklarının yararına çözmeyi hedefleyen bir bölgesel birliği savunacağız.

Küreselleşmeye karşı bölgeselleşmeyi savunacağız.

Amerikan hegemonyasının inişe geçtiği, dünyanın merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaydığı koşullarda, “yeni bir dünyanın” kurulmakta olduğunu görerek, Türkiye’nin de bu yeni dünyada yer alması gerektiğini savunacağız.

Tek kutuplu dünya yerine çok merkezli bir dünyanın oluştuğu şu süreçte, Türkiye’nin de bölgesinde güçlü bir merkez olabilmesinin siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel yollarını tartışacağız.

Türkiye’nin etrafındaki enerji savaşlarını, emperyalizmin çıkarlarına karşı bölgenin yararlarını esas alan bir perspektifle inceleyeceğiz. Türkiye’nin boru bekçiliği yapmasının ve sadece bir enerji koridoru olmasının ötesinde, bir enerji terminaline nasıl dönüşebileceğini tartışacağız.

 

Komşularla barış

Özetle, bu köşede artık her hafta bölgemizde ve dünyada olanları, Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda ve “bölge merkezli” bir anlayışla yorumlayacağız…

“Yurtta barış, komşularda barış, dünyada barış” diyeceğiz.

 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ekim 2018

 

 

Reklamlar

4 Yorum

Osmanlı’da Duyunu Umumiye, Yeni-Osmanlıcılarda McKinsey

Ne oldu son 50 günde? Madde madde anlatalım:

  1. ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye ile ilişkilerin iyi olmadığını belirterek Türkiye’den ithal edilen alüminyuma yüzde 20, çeliğe yüzde 50 gümrük vergisi açıkladı (10.08.2018).
  2. Trabzon’da Rahip Brunson krizine değinen Erdoğan “Darbeyle yapamadıklarını parayla yapmaya çalışıyorlar, buna ekonomik savaş derler” dedi (12.08.2018).
  3. Erdoğan “ABD’nin elektronik ürünlerine boykot uygulayacağız” dedi (14.08.2018).
  4. Beyaz Saray “Türkiye’yi doğru olanı yapmaya ve tutuklu Amerikalılarla, diplomatik misyon çalışanlarını serbest bırakmaya çağırıyoruz” dedi (14.08.2018).
  5. Bazı ABD ürünlerine yaptırım kararı Resmî Gazete’de yayınlandı (15.08.2018).
  6. Beyaz Saray “İki Türk bakana uygulanan yaptırımlar Brunson davasıyla doğrudan ilgili ve Brunson serbest bırakılırsa kaldırmayı düşünebiliriz” dedi (15.08.2018)
  7. TrumpErdoğan bir kişinin salıverilmesi için benden yardım istedi, onun için o kişiyi çıkarttık. Ama rahip Brunson‘ı hâlâ Türkiye’de tutuyorlar. Bu doğru değil, adil değil. Türkiye iyi bir dost olmadığını kanıtladı” dedi (16.08.2018).
  8. Amerika Maliye Bakanı Steven Mnuchin Rahip Andrew Brunson’ın acilen serbest bırakılmaması durumunda Türkiye’ye yönelik daha fazla yaptırım uygulamaya hazır olduklarını ilan etti (16.08.2018).
  9. Trump Erdoğan’a “Daha bu iş bitmedi, ne olacağını göreceğiz” mesajı gönderdi (17.08.2018).
  10. Erdoğan “Ekonomimize yönelik saldırının doğrudan ezanımıza ve bayrağımıza yönelik saldırıdan farkı yok” dedi (20.08.2018).
  11. Trump‘ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton “Türkiye pastör Brunson‘u koşulsuz serbest bırakırsa kriz hemen biter” dedi (22.08.2018).

Sonra ne oldu?

  1. ABD’ye giden Erdoğan burada Reuters’a verdiği mesajda “Brunson olayının bizim ekonomimiz ile alakası yok” dedi (26.09.2018).

TESLİMİYETE ADIM ADIM

O zaman yeni bir soru daha soralım: Peki 22 Ağustos’tan sonra neler oldu da ABD’nin ekonomik savaşının nedeni gösterilen Brunson’ın krizle ilgili olmadığı sonucuna ulaşıldı?!

  1. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Londra’da 15 trilyon dolar büyüklüğünde varlık yöneten, dünyanın en büyük finans kuruluşlarından 11’inin başkan ve üst düzey temsilcileriyle ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştirdi (04.09.2018).
  2. Erdoğan “Bizde kriz mriz yok” dedi (19.09.2018).
  3. Merkez Bankası (Erdoğan’ın iç politikaya yönelik “faiz haramdır” mesajlarına rağmen) faiz kararı açıkladı: yüzde 24 (23.09.2018)
  4. Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak Yeni Ekonomi Programı’nı açıkladı. YEP’in özeti 3D’ydi: Denge, Disiplin, Değişim. Üretimin ü’sü yoktu (20.09.2018).
  5. Erdoğan ABD’li şirketlerin temsilcileriyle buluştu ve onlara iki mesaj verdi: “1. Serbest piyasa prensiplerinden taviz verilmeyecek. 2. Sıkıntılı olduğunuzda ben buradayım” (24.09.2018).
  6. New York’ta konuşan Erdoğan “Bugüne kadar ABD’yle pek çok badireyi atlatan stratejik ortaklığımız, bu çalkantılı dönemin de üstesinden gelecektir” dedi (27.09.2018).
  7. Albayrak New York’ta ABD şirketlerine Yeni Ekonomi Programı’nı anlattı (27.09.2018)
  8. Ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ilan etti: “Yeni program bünyesinde kurulan Kamu Maliyesi ve Dönüşüm Ofisi için uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdik. 16 bakanlıktan temsilcilerin bulunduğu bu ofis, tüm hedeflerimizi ve sonuçlarımızı her çeyrekte kontrol edecek.” (27.09.2018)

IMF’DEN BETER

Peki bu 50 günün sonunda ne mi yapmış oldular?

  1. New York bankerlerine ve Londra tefecilerine teslim oldular.
  2. IMF’siz bir IMF programı yaptılar.
  3. Üretime yönelmek yerine borçlanma ekonomisine devam dediler.
  4. Yükü yine emekçilerin sırtına yıktılar.
  5. Ekonomiyi yeni Duyunu Umumiye olan Amerikalı McKinsey’e emanet ettiler!

Şöyle: Yeni Ekonomi Programına göre 16 bakanlık temsilcisinin içinde yer aldığı bir Kamu Maliyesi ve Dönüşüm Ofisi kuruluyor; McKinsey de bu ofisin çalışmasına danışmanlık yapacak, üç ayda bir denetleyecek ve raporlayacak!

Sonuç: Tıpkı Osmanlı’nın dış borçlarını düzenlemek (daha doğrusu doğrudan tahsil etmek) için Duyunu Umumiye (genel borçlar) kurulmasına razı olması gibi, yeni-Osmanlıcılar da kötü ekonomi yönetiminin sonucunda oluşan 457 milyar dolarlık dış borcun düzenlenmesi için Amerikalı McKinsey’e teslim oldular!

Mehmet Ali Güller
ABC Makalesi
30 Eylül 2018

2 Yorum

Putin’in Taktisyenliği

Devlet adamlarının taktik yetenekleri, en çok krizleri fırsata dönüştürebilmesinde kendisini gösterir. Bu konuda günümüzün en öne çıkan isimlerinin başında Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin gelmektedir.

Birincisi doğrudan bizimle ilgili olan iki örnek üzerinden Putin’in krizi nasıl fırsata dönüştürdüğünü, o fırsatı da nasıl ülkesinin çıkarları için değerlendirdiğini inceleyeceğiz:

1) TÜRKİYE’NİN DÜŞÜRDÜĞÜ RUS UÇAĞI VE SONUCU

Türk hava sahasını kısa bir süre ihlal eden Rus uçağının düşürülmesi, Türkiye ile Rusya’yı çatışmanın eşiğine getirebilirdi. Zaten iki ülke Suriye’de karşıt cephelerde yer alıyordu.

Çeşitli analistlere göre Rusya gibi bir devlet uçağının düşürülmesine mutlaka bir yanıt verecekti. Öyle bir durumda da top Türkiye’de olur ve meselenin çatışmalı bir hal alıp almaması Türkiye’nin ikinci hamlesine bağlı olurdu.

Fakat bunlar olmadı. Rusya Suriye hava sahasını Türkiye’ye kapattı, ambargo uyguladı, turist göndermedi, Türk çiftçisinin ürettiklerini almaktan vazgeçti ama meseleyi çatışmalı bir noktaya getirmedi.

Dahası, en sonunda da AKP’nin direncini kırıp Kazakistan arabuluculuğunda normalleşmeyi kabul etti.

Böylece Suriye’de Atlantik kampında yer alan Türkiye, o kampla arasına adım adım mesafe koymaya başladı ve en sonunda Moskova’nın siyasal çözüm için geliştirdiği Astana sürecine dahil oldu.

Bu Suriye’de dengeleri Şam lehine değiştiren çok büyük bir gelişmeydi. Tamam, Moskova AKP’ye taviz vermiş ve AKP Hükümeti’nin Suriye’de operasyon yapmasına ve bazı toprakları ele geçirmesine sessiz kalmıştı. Tamam, AKP Hükümeti hâlâ Şam’a düşmandı ve Esad’ı yıkmak istiyordu. Tamam, AKP’nin ajandasında kazandığı topraklara el koymak da vardı. Tamam, Erdoğan öngörülemezdi ve kritik bir dönemeçte yine ray değiştirebilirdi.

Ancak Türkiye’nin Atlantik kampından Astana sürecine dahil olmasının yarattığı siyasal ve askeri kazanım, yukarıdaki tüm risklerden “taktik düzlemde” daha değerliydi.

Sonuç olarak Putin Rus uçağının düşürülmesi krizini, hem kendi ülkesi hem Suriye ama aslında hem de Türkiye için altın bir fırsata dönüştürmüş oldu.

2) İSRAİL’İN DÜŞÜRDÜĞÜ RUS UÇAĞI VE SONUCU

Şimdi de ikinci bir Rus uçağı düşürüldü.  Uçak Suriye’nin elindeki S-200 hava savunma sistemi tarafından düşürülmüştü ama Moskova’ya göre o esnada Suriye’ye hava saldırısı yapan İsrail esas sorumluydu.

Rusya Savunma Bakanlığı’nın kararlı ve ısrarlı suçlamaları, Kremlin’in “yanıt hakkını elde tutma” mesajları İsrail’i oldukça telaşlandırdı.

Çünkü İsrail Suriye’de tıpkı ABD ve AKP Hükümeti gibi Esad rejiminin yıkılmasını savunuyor, dahası kendi çıkarları için Suriye’nin birkaç parçaya bölünmesini istiyor. İsrail, öncelikle ABD’nin güvencesiyle ama Rusya’yla iyi ilişkilerinin de etkisiyle, zaman zaman Suriye’ye de saldırıyor.

Şimdi bu uçak düşürülmesi vakasıyla bu “avantajından” olmakla karşı karşıya.

Nitekim Putin bu uçak düşürülmesi krizini de fırsata dönüştürmeye başladı. Şöyle:

Suriye’nin hava savunma sistemi Rusya üretimi S-200 hava savunma sistemiydi. Bu model oldukça eskiydi. Moskova yıllar içinde geliştirdiği S-300 sistemini Yunanistan gibi ülkelere satmış, sonraki yıllar içinde geliştirdiği S-400 sistemini de Çin, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelere satmaktadır. Kendisi de artık S-500 sistemini kullanmaya başlamıştır.

Fakat Rusya Batı’nın itirazları nedeniyle S-300 füze savunma sistemini bir türlü Suriye’ye kuramamıştı. Birkaç kez yoklamış, ancak uygun fırsatı bulamamıştı.

İşte şimdi İsrail’in sorumluluğuyla düşürülen uçağı üzerinden bu fırsatı yakalan Putin, S-300 hamlesini yaptı.

Ne demek bu? Artık İsrail öyle kafasına estiğinde Suriye hava sahasına girip istediği yeri bombalayamayacak. Çünkü S-300 savunma sistemi İsrail uçaklarını avlayacak kapasitede.

Dahası aynı risk “kimyasal tezgahlarla” Suriye’yi vuran ABD, İngiliz ve Fransız uçakları için de geçerli olacak.

MERKEZ ELE GEÇİRİLDİ, KANATLARDAN TAARRUZ BAŞLADI

Bir uçağının düşürülmesiyle Türkiye’yi Astana sürecine getiren Putin, ikinci uçağının düşürülmesiyle de Suriye hava sahasını saldırılara karşı daha korunaklı hale getirmiş oldu!

Artık toplamda 8 yılın özeti şöyledir: Putin önce rakibin ele geçirdiği merkeze yüklenmiş ve adım adım merkezde önce denge kurmuş, sonra da üstünlüğü ele geçirmiştir. Şimdi de kanatlardan bastırarak rakibini geri çekilmeye zorlamaktadır.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
25 Eylül 2018

2 Yorum

AKP ve MHP neden Esad’a karşı?

Astana sürecine ve Soçi mutabakatına rağmen AKP hükümeti neden Suriye yönetimiyle bir türlü anlaşmıyor? Saray, Suriye’nin ortakları Rusya ve İran’la birlikte hareket ederken neden Suriye’ye karşı konumlanmaya devam ediyor? Dahası, neden sürekli “katil Esad” diyerek olası bir anlaşma zeminini de baltalıyor?

Türkiye’nin özellikle ABD karşıtı muhalif kesimleri, haklı olarak AKP hükümetinin Esad’la anlaşması gerektiğini vurguluyor. Gayri resmi Cumhurbaşkanı Yardımcısı Devlet Bahçeli ise “Esad’la görüşülmeli” diyenleri tehdit ediyor: “Katil Esad’la görüşülmesinin zorunlu olduğunu söyleyenler akıllarını başlarına alsın!

Suriye cephesindeki gelişmeler nedeniyle uçağını düşürdüğü Rusya’yla ve “Pers yayılmacılığı” yapmakla suçladığı İran’la barışabilen ve birlikte hareket edebilen AKP hükümeti, neden Esad’la bunu yap(a)mıyor?

Elde Esad’ın yıkılacağına dair bir veri olsa, denilebilir ki, AKP hükümeti ona göre pozisyon alıyor. Fakat öyle bir belirti de yok. Tersine Esad kalıcılığını gün geçtikçe pekiştiriyor.

“Yola ‘Esad’ı devirmek’ üzere çıktıkları için, geri adım atmak iç politikada ellerini zayıflatır” desek, bu hükümet için “kandırılmanın” sıradan bir bahane haline geldiğini de biliyoruz.

Ya o zaman?

AKP’NİN TOPRAK KAZANMA HEDEFİ!

AKP Hükümeti Suriye topraklarının bir bölümünü ele geçirmek istiyor!

Bunu sadece olgulara dayalı bir analizden çıkarmıyoruz, doğrudan AKP’nin fikir hayatında etkili bazı isimlerin “dar sohbetlerde” söylediklerine de dayandırıyoruz!

O “dar sohbetlere” göre AKP’nin esas hedefi Halep’i 82. il yapmak. Olmadı, İdlip, Afrin, Cerablus’la, yani Fırat’ın batısıyla yetinmek ama mutlaka toprak kazanmak!

AKP şöyle bir yol haritası belirledi ve başarılı oldu: Rusya’ya dayanarak Suriye’de alan açılabilirdi. (Açtı da…) Moskova, Ankara’nın Washington’dan uzaklaşmasının karşılığı olarak nasılsa askeri operasyonlara sessiz kalacaktı. İçeride geniş kesimleri ikna etmek zaten kolaydı. Çünkü elde ABD’nin Kuzey Suriye kuşağını engellemek gibi çok haklı bir gerekçe vardı.

Rusya ise şöyle bakıyordu: Ankara’nın Suriye’de ABD karşıtı cephede yer alması denklemi değiştirecekti. (Nitekim değiştirdi de…) Nasılsa süreç ilerledikçe AKP hükümeti kazandığı toprakları birer birer iade etmek zorunda kalacaktı. Önemli olan Ankara’nın yeniden Washington’la aynı stratejiye eklemlenmemesiydi.

SOÇİ’DE KAZAN-KAZAN

İşte İdlip operasyonu bu nedenle kırılma noktasına dönüştü. AKP hükümeti Rusya ve Suriye’nin İdlip operasyonu yapmasını istemiyordu. Çünkü Astana sürecine dayanarak 12 gözlem noktası kurduğu İdlip’i Esad’a devretmek istemiyordu. Dahası İdlip’i verirse, Afrin’i ve Cerablus’u da vermesi sırayla gündeme gelecekti.

AKP hükümeti operasyonu engelleyebilmek için bir yandan göç tehdidi üzerinden AB’yi yanına çekmeye, bir yandan da ABD’yle flörtleşerek Rusya’ya politik şantaj yapmaya çalıştı.

Sonuçta Putin İdlip operasyonunu erteleyerek, yani esasta taviz vererek hem Astana’yı kurtardı, hem de AKP’nin ABD’ye doğru bir ray değişikliği yapmasını önledi. Toplamda Soçi mutabakatı taraflar için kazan-kazana dönüştü.

Fakat “güven sorunu barındıran” bu süreç ne kadar böyle götürülebilir?

FIRAT’IN DOĞUSUNA KARŞILIK FIRAT’IN BATISI

AKP kazandığı toprakları Suriye, Rusya ve İran’a karşı koruyabilmek için stratejisinin ikinci aşamasını uygulamayı hesaplıyor.

İlk aşamada, ABD’ye karşı Rusya’ya dayanarak toprak kazanmıştı, ikinci aşamada Rusya’ya karşı ABD’yle anlaşarak o toprakları korumayı planlıyor.

Peki bu nasıl olacak? ABD’nin kontrolündeki Fırat’ın doğusuna karşılık AKP’nin kontrolünde Fırat’ın batısı…

Peki iki yıldır Fırat’ın doğusuna itiraz eden bir hükümet için Fırat’ın doğusunu kabul etmek mümkün mü? O iki yıldan önce de PYD’ye “Özerkliğiniz bizi ilgilendirmez, yeter ki Esad’a karşı bizimle hareket edin” diyen bir hükümet için oradan buraya sürekli yer değiştirmek pek sorun değil…

Fakat bu hedef ve niyetlerin hayata geçebilmesi mümkün mü? Bize göre mümkün değil…

Nitekim Rusya deneyimli bir devlet ve adım adım, oya gibi işleye işleye sonuç alıyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un son açıklaması bu bakımdan çok çok önemli. Şöyle diyor deneyimli devlet adamı: “Suriye’nin bütünlüğüne yönelik ana tehdit ABD’nin kontrolündeki Fırat Nehri’nin doğu kıyısından yükseliyor!

TOPRAKTA ISRAR HERKESLE DÜŞMAN YAPAR!

Normalde Ankara’nın Moskova’dan gelen bu açıklamaya sarılması gerekirdi. Dahası bu açıklamanın gereğini yerine getirebilmek için de Suriye ordusunun Fırat’ın doğusundaki topraklarına yeniden egemen olabilmesinin önünü açmaya çalışırdı.

Fakat öyle olmuyor. Tersine Esad düşmanlığı ısrarla sürdürülüyor.

Çünkü AKP hükümeti Fırat’ın doğusundan önce, Fırat’ın batısında ne kazanabileceğiyle ilgileniyor!

AKP hükümetinin bu komşudan toprak kazanma hedefi önlenemezse, Saray en sonunda ülkeyi herkesle düşman hale getirecek!

Çünkü bir elinde benzin bidonu, bir elinde kibritle dış politika yapmaya çalışıyor!

Bugün karşı tarafla hareket etmemesi için AKP’ye ses çıkarmayan “müttefikleri”, yarın AKP toprak kazanmakta ısrar ettiği zaman başka türlü davranacaktır.

Mehmet Ali Güller
23 Eylül 2018

3 Yorum

AKP İdlib’i Suriye Hükümetine Devretmek İstemiyor

Suriye’de ABD merkezli güçler ile Rusya merkezli güçler arasındaki yeni muharebe alanı artık İdlib. Zira İdlib’in Suriye Hükümeti kontrolüne girmesi sonrasında Halep’ten Hama’ya, Humus’tan Şam’a güvenli bir hat oluşacak. Özetle Şam rejimi, nüfus bakımından topraklarının çok büyük bir kısmına artık tamamen egemen olmuş olacak.
Rusya ise öncelikle İdlib Operasyonu’yla son aylarda hedef haline gelen Khemeimim üssünü güvence altına almak istiyor.
Bu tablo ABD’nin Suriye stratejisine büyük darbe vurmuş olacak. ABD o nedenle İdlib Operasyonu’na karşı çıkıyor. Washington durdurmaya ya da en azından geciktirmeye çalıştığı operasyonu, son çare olarak yine kimyasal tezgahla bir “batı saldırısına” dönüştürmek istiyor. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton “Esad İdlib’de kimyasal silah kullanırsa güçlü bir yanıtı veririz” diyerek, aynı oyunu, yine oynayacaklarını ilan etmiş oldu. (Sputnik, 22.08.2018)
Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü General İgor Konaşenkov, detaylarını açıklayarak tezgâh konusunda herkesi uyardı: “Birkaç kaynaktan aynı anda elde ettiğimiz istihbarat verilerine göre, ABD ve müttefikleri Suriye’nin İdlib bölgesinde yeni kimyasal saldırı provokasyonu hazırlıyor. Heyet Tahrir El Şam (HTŞ) ile El Nusra militanlarına 8 varil içerisinde zehirli klor ulaştırıldı. İlk önce İdlib bölgesi El Şugur kasabasına indirilen bu variller daha sonra Halluz köyüne nakledildi. Bununla birlikte Suriye’nin İdlib bölgesine İngiliz paramiliter ‘Oliva askerleri’ nakledildi. Kimyasal saldırı provokasyonunun ardından Oliva grubu, zamanında ‘Beyaz Miğferliler’in yaptığı gibi sivil halkı kimyasal saldırıdan kurtarma mizansenini sahneleyecek.”
AKP İDLİB OPERASYONA KARŞI
Peki Türkiye’nin İdlib Operasyonu konusundaki tavrı ne?
Ankara açıkça İdlib Operasyonu’na karşı olduğunu ilan etti. Örneğin Erdoğan telefonda Putin’e “Suriye rejiminin İdlib’e yönelmesi durumunda Astana mutabakatı sona erer” kozunu oynadı. (Yeni Şafak, 14.07.2018)
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise “İdlib’de askeri çözüm felaket olur” dedi. (Haber Türk, 24.08.2018)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise bu türden çıkışlara ve yapılan diplomatik görüşmelerdeki itirazlara karşı açıkça AKP’yi uyardı: “Suriye’de davetsiz olarak bulunan tüm dış güçler gitmeli.” (Sputnik, 22.08.2018)
Peki AKP Hükümeti neden İdlib’de askeri çözüme, Rusya’nın başını çektiği bir operasyona karşı çıkıyor?
Çünkü AKP Hükümeti, 12 gözlemci noktası kurarak yerleştiği, kendisine bağlı ÖSO’yu hâkim güç haline getirmeye çalıştığı İdlib’i Suriye hükümetine devretmek istemiyor! Dahası AKP, İdlib’in ardından Afrin’den de çıkmak zorunda kalacağını görüyor.
MOSKOVA ANKARA’DAN NE İSTİYOR?
İşte bu durum Ankara ile Moskova arasında bir gerginliğin oluşmasına ve İdlib Operasyonu’nun gecikmesine neden oldu.
Putin bu nedenle Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Savunma Bakanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı Hakan Fidan’ı bir hafta sonra yeninden Moskova’ya çağırdı ve “kesinlikle yapılacak” olan İdlib Operasyonu’nun Ankara’yı ilgilendiren boyutlarını AKP heyetine anlattı.
Moskova, çeşitli gruplarla ilişkileri nedeniyle AKP’den özel beklentiler içinde. Rus Haber Ajansı Sputnik’ten yapılan şu açıklama beklentiyi özetliyor: “Moskova, Türkiye’den beklentilerinin İdlib’in kontrolünün yüzde 60’ını elinde tutan Kaide kolu Nusra dahil silahlı cihatçı grupların dağıtılması olduğunu hiçbir zaman saklamadı.” (Sputnik, 25.08.2018)
Dahası, Türk Dışişleri’nden sızan bilgilere göre Moskova Ankara’dan nokta atışlar yapmasını da istiyor: “Rusya, kendisinin vereceği koordinat bilgileri sonucu, Türkiye’nin destek verdiği ılımlı muhalifler ile Türk askeri unsurların radikal örgütleri etkisiz hale getirmesi gerektiğini düşünüyor.” (Hürriyet, 25.08.2018)
Yani Moskova sıcak kestaneleri Ankara’ya toplatmak istiyor!
ANKARA NE YAPACAK?
AKP Hükümeti, Suriye’de askeri güç bulundurarak, denetimi altındaki ÖSO’yu ve çeşitli cihatçı grupları etkin hale getirerek, Suriye’de söz sahibi ve paylaşım masasında hak sahibi olmak istiyor.
Rusya’yla normalleşmeye ve Astana süresine rağmen Ankara’nın Şam’la ısrarla anlaşmamasının sebebi bu.
Moskova ise Washington’la çelişmelerini derinleştirmek pahasına AKP’nin bu siyasi hedefini “görmezlikten geldi”, “kontrol altında” tutmaya çalıştı; hatta “teröristlerle mücadele” kapsamında bu “arzudan” yararlanmaya çalıştı.
Fakat önünde sonunda bu mesele gelip kapıya dayanacak. İdlib Operasyonu işte o kapılardan birincisi. Ankara’nın, ABD’nin 2017’deki kimyasal tezgâhla Suriye’ye attığı füzelerini alkışlayan hatta “yetmez, daha çok füze at” diyen çizgiye dönmesi, Moskova’nın istemediği bir durum ve Kremlin bunu engellemek için meseleleri denge içinde çözmeye çalışıyor.
AKP Hükümeti ise ABD’yle yaşadığı sorunlar nedeniyle zaten Rusya’yla çok da pazarlık kartına ve şansına sahip değil.
Bu tablo içinde Ankara bir yol ayrımına girmiş oluyor: Ya İdlib Operasyonu’nu kabullenecek, operasyonda rol alacak ve kentin kontrolünü Esad’a bırakacak, ya da Şam’la anlaşma yoluna girmemekte direndiği için yalnızlaşacak ve önümüzdeki süreçte Afrin konusunda ciddi baskılarla karşılaşacak.
Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
27 Ağustos 2018

6 Yorum

GEMİ TARTIŞMASI VE KARAYA OTURMAK

Erdoğan’ın ekonomik saldırı nedeniyle “aynı gemideyiz” diyerek herkesten destek istemesi, Türk Solu’nun önüne bir “gemi tartışması” getirdi.

Özetle şöyle deniliyor: “Üçüncü bir gemi yok, ya Erdoğan’ın da yer aldığı Türkiye gemisindeyiz, ya da ABD gemisinde…”

Aslında el marifetiyle bir kafa karışıklığı yaratılıyor. Çünkü gemi ülkedir ve bir tanedir. Hiç kimsenin aynı gemide olmama gibi bir şansı yok. Fakat gemiyi farklı kaptanlar yönetebilir. Kaptan ise siyasi seçenektir. Seçeneklerin çok olması kötü değil iyi bir şeydir.

Meseleyi böyle iki seçeneğe sıkıştırmak ve “başka seçenek yok” demeye getirmek, pratikte kamuoyunu Erdoğan’ı desteklemeye yöneltmekten başka bir amaca yaramaz.

ÜÇÜNCÜ SEÇENEK YOK MU?

Peki Türk milleti, hele de Türk Solu, Sol Kemalistler, Devrimciler yalnızca iki seçeneğe mi mahkûm? Üçüncü bir seçenek yok mu?

Denklemi “Ya AKP ya FETÖ” diye kurarak hep AKP’ye destek mi olunmak zorunda? Denklemi “Ya AKP ya PKK” diye kurarak hep AKP’ye omuz verilmek mi mecburiyetinde? Denklemi “Ya AKP ya ABD” diye kurarak hep AKP’ye iktidarını sürdürme şansı mı tanınmak durumunda? (“Ya AKP ya ABD” denkleminin doğru olup olmadığı da ayrı bir tartışma konusudur.)

Başka denklem yok mu? Ya da denklem başka türlü kurulamıyor mu?

ATATÜRK ÖRNEĞİ ERDOĞAN’A UYMUYOR

Seçeneklerin ikiden ibaret olduğunu savunanlar, bu iki seçenek arasına sıkışmak istemeyenleri sürekli suçluyor. Denklemi kuranlara göre AKP’yi desteklemeyenler, Amerikancıdır, FETÖ’cüdür, PKK’lidir!

Denklemi kuranlar ve herkesi “ya o ya bu” seçeneğine sokmak isteyenler, ayrıca tarihten “kanıt” da veriyor: Atatürk’ün önce emperyalizmi yendiğini, sonra Vahdettin’i yıktığını söyleyerek; Mao’nun Japon işgaline karşı Çan Kay Şek’le ittifak yaptığını savunarak….

Önce bu “kanıtları” düzeltelim: Mustafa Kemal önce emperyalizmi yenip, sonra Vahdettin’i yıkmış değil. Tersine, Mustafa Kemal önce Vahdettin’e isyan etti, Vahdettin’in İstanbul’daki iktidarının karşısında Ankara’da bir iktidar kurdu, sonra doğrudan emperyalizmle sahada çarpışmaya başladı. Daha iki yıl önce İngiltere’ye karşı savaşan Osmanlı’yı ve Vahdettin’i İngilizlerle ittifaka götüren de işte bu gerçektir; yeni Ankara’da bir iktidar odağının ortaya çıkmasıdır.

Üstelik Mustafa Kemal sahada İngiliz destekli Yunan ordusuyla savaşmadan önce, Vahdettin destekli iç isyanlarla uğraştı. Yunan ordusunu yenebilmek için önce hilafet ve saltanat güçlerini bastırdı, yendi…

Diğer yandan oldukça öğreticidir: Örneğin İttihat Terakki Osmanlının toprak kaybettiği bir sırada “vatan savaşı” deyip Abdülhamit’e destek vermedi, tersine daha iyi “vatan savaşı” verebilmek için, savaşın içinde Abdülhamit’i yıktı!

Mao örneğine gelirsek…

MAO ÖRNEĞİ ERDOĞAN’A UYMUYOR

Japonya fiilen Çin’i işgal etmeye başladığında Mao zaten Çin’in en az yarısında iktidardı. İkincisi ise Mao Japon işgaline karşı “vatan savaşı” verirken, Çan Kay Şek hâlâ işbirliği arıyor, pazarlık yapıyordu!

Somut belirtelim: Japon ordusu 18 Eylül 1931’de Çin’e askerî harekât başlattığında ve direnişle karşılaşmadan 20 şehri işgal ettiğinde, Çan Kay Şek “yabancı istilacılara karşı direnmeden önce ülke içindeki barışın sağlanması” politikasıyla Çin’in çeşitli bölgelerinde iktidar olmuş Komünistlere saldırıyordu!

Japon ordusu 20 şehri işgal ettiğinde ve komünistler Japon işgaline karşı direnmeye başladığında, Çan Kay Şey hükümeti örneğin “Japonların bu eylemi sıradan bir provokasyon eylemidir, mutlak hareketsizlik durum korunmalıdır” diyordu… Ve Çan Kay Şek önceliği Komünistlere (ÇKP) karşı savaşa veriyordu.

Uzatmayalım; Çan Kay Şek o kadar teslimiyetçiydi ki, Guomindang içindeki yurtsever generaller, parti merkezinden gelen talimatı yırtarak Japon işgaline karşı direnişe geçmek zorunda kaldılar. Kırılma, Japon işgali başladıktan 5 yıl sonra, Çan Kay Şek Guomindang ordusuna ÇKP kuvvetlerini ezme emri verdiğinde, Guomindang’ın iki yurtsever generali Çang Sueliang ve Yang Huçeng’in Çan Kay Şek‘i tutuklaması ve ona 16 Aralık 1936’da silah zoruyla ÇKP ile Japonya’ya karşı milli birleşik cephe kurma kararını kabul ettirdiğinde oldu!

Mao bu nedenle 1936’ya kadar olan süreci “iş savaş dönemi”, 37’dan sonraki dönemi “Japonya’ya karşı milli direnme” dönemi diye adlandırır.

Dolayısıyla “solcuların AKP’ye destek vermesini sağlamak için” yaslanılan bu örnek, pek durumumuza uymamaktadır.

DEVRİM, ÜÇÜNCÜ SEÇENEKTİR

Gelelim üçüncü seçenek olup olamayacağına…

Devrim tarihleri, aslında üçüncü seçenekleri inşa etme tarihidir. İki seçeneğe mahkûm olan, iki seçenekten birini desteklemekten öteye gidemeyenler, devrim yapamaz. (Dahası bu mantıkla sistem içinde iktidar bile değiştirilmez.)

Teorik olarak üçüncü seçeneğin olamayacağını, hayatın hep iki seçenekten, iki cepheden ibaret olduğunu savunmak doğru değildir.

Örneğin 1970’lerde “Ne ABD ne Rusya, tam bağımsız Türkiye” demek, bir üçüncü seçenek ortaya koyma sloganı, hatta programıydı. Devletler iki seçenekten birini tercihe zorlanırken, Türk Solu, üçüncü bir seçeneği, tam bağımsız Türkiye seçeneğini savunuyordu.

Ne zaman ki üç seçenek ikiye çekildi ve denklem “ya ABD ya Rusya” şekline indirgendi; o zaman büyük savrulma başladı. “Rus emperyalizminin” Türkiye’yi işgal edeceği yanlış varsayımıyla SSCB baş düşman edilince, “ya ABD ya Rusya” denklemi gereği, iş NATO’yu bile “barış gücü” ilan etmeye kadar götürüldü.

“TEK KAPTAN”LI GEMİLER BATMAYA MAHKUMDUR

Bugün de “üçüncü seçenek” yok denilerek benzer bir yanlışa tersinden gidiliyor. ABD’ye karşı AKP gemisine, yani, Cumhuriyet’i yıkan kuvvetin gemisine biniliyor. (Önemle belirtelim: Benzer mantıkla AKP’ye karşı ABD’nin gemisine binmek, ABD’ye karşı AKP gemisine binmekten çok daha büyük bir yanlıştır, dahası siyasal suçtur!)

Türk Solu, Sol Kemalistler, Devrimciler enerjisini iki gemiden hangisine binileceği tartışması yapmak yerine, kaptanı nasıl değiştireceğine, geminin dümenini nasıl ele geçireceğine odaklanmalıdır.

Çünkü gemi Erdoğan’ın gemisi değildir, bizim gemimizdir, Türkiye’nin gemisidir. Erdoğan gemimize ABD’nin desteğiyle kaptan olmuş, adım adım gemide kendi rejimini inşa etmiş, en sonunda “ikinci kaptanlığı” bile kaldırıp “tek kaptan” olmuştur. Bu gidişat gemimizi batırmaktadır.

Bugün Erdoğan’ın yanına, kaptan köşküne çıkanlar, batmaktan kurtulacaklarını sanıyorlarsa yanılıyorlar; zira Erdoğan’ın yanında yüksekte olmakla, su üstünde biraz daha kalmış olurlar, hepsi bu…

Çünkü Erdoğan şu aşamada bile gemiyi kayalıklara sürmeye devam etmektedir: Çin ve Katar’dan alınan para destekleri, yine finans sektörüne yatırılmaktadır. Yani dış borç alarak, yine tüketim ekonomisini devam ettirmenin istasyonları güçlendirilmektedir!

Özetle gemimiz Erdoğan’ın “kaptanlığında” batmaktan kurtulamaz.

Böyle zamanlarda doğru tutum, savaş ilan eden gemiyle henüz çarpışmadan, kayalıklara henüz vurmadan, karaya oturmadan önce kaptanı değiştirebilmektir. Yoksa çok geç olacaktır.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
19 Ağustos 2018

15 Yorum

ABD’NİN KÜRESEL TİCARET SAVAŞINA GÖRE KONUMLANMAK

ABD’nin önce Çin’e, ardından AB’ye, şimdi de Türkiye’ye karşı uyguladığı ve şu anda yaklaşık 30 ülkeye karşı sürdürdüğü ek gümrük vergisi yaptırımı, açık ki bir küresel ticaret savaşı ilanıdır.

Donald Trump, AB gibi bir müttefikini de karşısını almak pahasına ABD’yi böylesi bir yeni rotaya soktu. Trump’ın bu hamlesi, doların neredeyse tüm paralar karşısında değer kazanmasından da anlaşılacağı üzere, kısa vadede ABD’ye kazandırdı. Peki ya uzun vadede? Hatta orta vadede?

ABD’nin müttefiklerini bile karşısına alarak sürdürdüğü bu küresel ticaret savaşını kazanma şansı yok. Bunun biri ekonomik, diğeri politik iki nedeni var:

1.) İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya üretiminin neredeyse yüzde 50’sini tek başına yapan ve buna dayanarak Dolar-Dünya Bankası-IMF düzeni inşa eden ABD’nin dünya üretimindeki payı artık yüzde 20’nin altına düştü. Bu oranla küresel ticaret savaşı kazanılmaz.

2.) Küresel ticaret savaşı, kaçınılmaz olarak ABD’yi yalnızlaştırıyor. AB’ye ek gümrük vergisi uygulayan ABD, görülüyor ki Atlantik ittifakını da parçalıyor.

Örneğin AB’nin lider ülkesi Almanya’nın Ekonomi Bakanı Peter Altmaier “Avrupa ABD karşısında diz çökmeyecek” diyor.

ABD ise kara Avrupa’sını karşısına alırken, İngiltere’yi yanına çekmeye çalışıyor. Bunu ise “ya AB’den ya da benden yanasın” diye sopa sallayarak yapmaya çalışıyor! ABD’nin Londra Büyükelçisi Woody Johnson İngiltere’ye açık açık “Ya İran’a yaptırımları desteklersiniz ya da ticaretiniz yanar” diyor. Çünkü AB, Trump’ın iptal ettiği İran’la nükleer anlaşmayı, ABD’ye rağmen hâlâ yürürlükte tutuyor ve Washington’un açıkladığı İran’a yaptırımlara mesafeli duruyor.

DOLARIN EGEMENLİĞİNE KARŞI MİLLİ PARA KULLANIMI

Peki ABD yalnızlaşmak, müttefikleriyle karşı karşıya gelmek pahasına neden bu hamleyi yapıyor? Çünkü İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa ettiği ekonomik düzeni yıkılıyor.

ABD bu gelişmeye karşı direniyor ve “önce Amerika” diyerek ilan ettiği yeni stratejisine uygun olarak ve müttefikleriyle karşı karşıya gelme pahasına, iç pazarını esas alıyor ve üreticisini korumaya çalışıyor.

Peki ABD’nin kurduğu düzen yıkılıyor da, yerine ne kuruluyor?

Çin ve BRICS liderliğinde yeni bir ekonomik düzen inşa oluyor. Doların karşısında milli paralar ve sepet paraları kullanılıyor; Dünya Bankası ve IMF’nin karşısında Yatırım ve Altyapı bankaları kuruluyor.

BRICS, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika, doları devre dışı bırakacak ortak bir formül üzerinde çalışırken, aynı zamanda ikili ticaretlerini milli paraları üzerinden yapma adımları atıyor. Özellikle Çin ve Rusya’nın yuan ve ruble ile ticarete yönelmesi, yeni bir süreci başlatmış görünüyor.

Şimdi Türkiye de pek çok ülke gibi bu yönde adımlar atıyor. İran’la ticarette milli paraların kullanılmasına ilişkin anlaşmanın ardından, Türkiye’nin Rusya ile ticaretinin şimdilik bir bölümü için ruble ve lira kullanma uzlaşmasına varması, önemli bir adım.

Milli paralarla ticaret konusu, yakın zamanda milli paraların değişik oranda içinde yer aldığı bir uluslararası para sepetine dönüştüğünde, doların egemenliği ciddi darbe alacaktır.

MİLLİ STRATEJİ EKSİKLİĞİ

ABD’nin Çin, AB ve Türkiye’ye ek gümrük vergisi, İran ve Rusya’ya ise kapsamlı yaptırımlar uygulayarak başlattığı küresel ticaret savaşı, aynı zamanda saldırıya uğrayan ülkeleri bu gerçeğe göre konumlanmaya zorluyor.

Dünyanın ekonomi merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymış olması, hükümetlere rağmen ülkeleri bu gerçeğe göre pozisyon almaya itiyor. Türkiye de, AKP hükümetinin ikircikli tutumuna ve hâlâ ABD ile pazarlık ve işbirliği arayan tutumuna rağmen, bu yönde adımlar atıyor. Ankara, iktidarda kimin olduğundan bağımsız olarak, ticaret verilerinin değiştiği yöne doğru değişiyor.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İslam İşbirliği Teşkilatı dönem başkanı sıfatıyla 27 Temmuz’da yapılan BRICS zirvesine katılmış olması, Ankara’nın bu değişimi hızlandırması için bir fırsat doğurdu. Fakat bu fırsattan yararlanılabilmek, Çin’e ikili görüşmede “4. nükleer santral sözü” vermekten değil, net siyasal duruştan geçiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD’ye “bir NATO üyesini bir papaza değiştiremezsiniz” özetli pazarlık yakınmaları ya da yürümekte olan küresel ticaret savaşına rağmen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Türkiye’nin ekseni NATO üyeliği ve AB tam üyeliği hedefidir” diyerek rotanın korunduğunu ilan ediyor olması, bir konumlanma zaafı ve daha da önemlisi bir stratejisizlik olarak beliriyor.

Fakat küresel ticaret savaşının gittikçe keskinleşmesi, her ülkeyi, küresel ticaret savaşına göre konumlanmaya götürecek. Buna direnen hükümetlerin, hatta ağırdan alan hükümetlerin iktidarda kalma şanslarının olmadığı yeni bir sürece girmiş bulunuyoruz.

Mehmet Ali Güller
CRITurk
15 Ağustos 2018

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: