Dolarizasyon ve borçlandırma operasyonu

Erdoğan’ın bir hafta içinde “ekonominin kitabını yazdık, yazmaya devam ediyoruz” yüksekliğinden “ekonomik kurtuluş savaşı veriyoruz” seviyesine inmesi, Türkiye’nin yönetim krizine işaret etmektedir.

Bu krizden nasıl çıkılacağı, krizin faturasının sermayeye mi yoksa halka mı kesileceği, önümüzdeki en büyük sorundur. Bunun için de 41 yıllık muhasebenin yapılması zorunludur.

AKP’nin serbest piyasaya bağlılığı

Bırakın gerçek enflasyonu (%50), resmi enflasyonun (%20) bile altında faiz (%15) vermek, fiilen TL sahiplerine “dolar alın” demektir. Dolayısıyla son üç ayda yaşanan üç faiz indirimi, sonuçları itibariyle dolarizasyon operasyonu anlamına gelmektedir. Nitekim eylül başında 8,88 TL olan dolar, kasım sonu yaklaşırken 13 TL seviyesindedir.

Erdoğan’ın faiz indiriminden sonra TÜSİAD’ı hedef alırken söylediği “Biz işadamlarına diyoruz ki, sen düşük faizle kredi istiyordun. Al, niye almıyorsun” sözleri, tüm kesimlere verilen mesajdır ve “düşük faizle kredi çek, konut al, araba al, tüket” anlamına gelmektedir. Bu da borçlandırma operasyonudur.

Asıl önemli nokta da şudur: Cumhurbaşkanı Erdoğan ile TCMB Başkanı Şahap Kavcıoğlu görüşmesinden sonra TCMB’den yapılan açıklamada “serbest piyasa ekonomisine bağlılık” mesajı verilmiştir.

O zaman soru şudur: Erdoğan “ekonomik kurtuluş savaşını” nasıl verebilecek? Çünkü serbest piyasa ekonomisine bağlılık içinde ekonomik kurtuluş savaşı verilemez. Çünkü krizin asıl sebebi “kötü yönetim” değildir, neoliberal kapitalizmin bizzat kendisidir. Kötü yönetimler krizin çapını artırmaktadır sadece.

Borcu borçla ödeme ekonomisi

24 Ocak 1980’den bu yana kaç iktidar değişti. Ancak tüm iktidarlar aynı ekonomi düzenini sürdürdüler. O nedenle 41 yılı bir süreklilik içinde Özal-Çiller-Erdoğan dönemi olarak sınıflandırmalıyız. Üçü de serbest piyasa ekonomi modelini, birbirlerini aşa aşa uyguladılar!

Özetlersek: Yabancı finans kuruluşlarına ülkeye serbest giriş vizesi verilmesiyle dövize/uyuşturucuya alıştırılan, döviz kazancı sağlamayan özel şirketlere de dövizle borçlanma yetkisi vererek dövize/uyuşturucuya bağımlı yapılan ve yap-işlet-devret modeliyle de bağımlılığı arttırılan bir ülke olduk.

“Döviz bağımlısı” bu model ile kaçınılmaz olarak dış borç arttı. Dış borç arttıkça, özelleştirme/yabancılaştırma yapıldı, yetmeyince daha da borçlanıldı. Sonuçta ortaya “borcu borçla ödeme” ekonomisi çıktı. Milli gelirin yüzde 60’ına ulaşan 465 milyar dolarlık bir büyük borç yükü altındayız özetle.

Bu model, yeni zenginler yarattı, zengini zenginleştirdi ama daha geniş kesimleri yoksullaştırdı, mevcut yoksulları ise daha da yoksullaştırdı.

Çare: Karma ekonomi modeli

Erdoğan’ın iktisatçıları mandacılıkla suçlaması, gerçeği örtmüyor. Ulusal parasını, ABD’nin neoliberal ekonomi düzeninde dalgalı kura çapalayan her iktidar, mandacıdır çünkü. Borcu borçla çevirme ekonomisi inşa ettikten sonra iktidarını sürdürebilmek adına para arama yöntemi olarak cumhuriyetin iktisadi kuruluşlarını yok pahasına yabancılara satan her iktidar mandacıdır çünkü.

Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki sorun 41 yıllık mandacılıktan çıkıp, tam bağımsız ekonomi için kurtuluş savaşı vermektir. Bunun yolu da sistem içinde düzeltme aramaktan değil, sistem dışına çıkmaktan geçmektedir.

41 yılın özeti dövize bağımlılık ve borçlanmadır. Çözüm bu modelin içinde değil, dışındadır. Kamuculuğun yeniden öne çıkacağı karma ekonomik modeli, seferberlik programı olarak ilan eden parti, ancak Türkiye’yi gerçekten yönetebilecek ve düzlüğe çıkarabilecektir. Uluslararası finans kapitalin soygununa son vermek, ancak yeniden beş yıllık planlamalar yapmakla, tarımı yeniden ayağa kaldırmakla, endüstriyel tarıma geçmekle, yeniden büyük sanayi hamlesi yapmakla, üretmekle, döviz soygunculuğunu ve rantçılığı frenlemekle mümkündür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Kasım 2021

1 Yorum

ABD’nin Tayvan ve Ukrayna’ya saldırı yalanı

Son zamanlarda dünya basınında en fazla yer bulan iki haber; Çin’in Tayvan’a, Rusya’nın Ukrayna’ya saldıracağı şeklinde…

Washington merkezli iki kara propaganda olduğu belli olan bu haberler, sürekli Batı basınında yer buluyor.

Oysa böyle bir durum yok. Dahası, Moskova ve Beijing, bunların yalan haber olduğunu açıklamasına rağmen, saldırı haberleri hemen her gün Batı basınında yer almaya devam ediyor.

BİDEN-BLİNKEN YALANLARI

Öte yandan yalanın merkezi, yalanı kuvvetlendirmek ve yalan gerçekmiş algısı oluşturabilmek için, Goebbels yöntemlerine başvuruyor: ABD yetkilileri, Rusya’nın Ukrayna’ya ve Çin’in Tayvan’a saldırı durumunda ne yapacaklarını bile dünyaya açıklıyorlar!

Örneğin ABD Başkanı Biden ve ABD Dışişleri Bakanı Blinken, son bir ayda birkaç kez “Çin saldırısı durumunda Tayvan’ı savunacağız” dedi.

Koroya katılan ABD’nin AUKUS ortağı Avustralya ise “ABD’nin Tayvan’ı Çin’e karşı savunmasını destekleyeceğini” açıkladı.

KISSINGER’IN SAPTAMASI

Yalan rüzgârı öylesine esiyor ki, ABD’nin ünlü eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger bile bu konudaki görüşünü açıkladı ve “Çin’in Tayvan’ı askeri olarak etmesini beklemiyorum” dedi.

Kuşkusuz ABD-Çin ilişkilerinde önemli bir yere sahip olan ve Çin yönetim anlayışını iyi tanıyan Kissinger doğruyu söylüyor. Zira Beijing’in “tek Çin” politikası var ama bu politikasını zamana yayarak ve ikna yöntemiyle uygulamayı esas alıyor.

Çin, Tayvan’ı işgal ederek “tek Çin” politikasını uygulamak istese, bugüne kadar çoktan yapardı. ABD de bunu engelleyemezdi. Ancak Beijing’in böyle bir politikası olmadı.

SALDIRDIKLARI RUSYA’YI SALDIRGAN İLAN EDİYORLAR

Benzer durum Rusya-Ukrayna ilişkisi için de geçerli. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmak ve bu ülkeyi işgal etmek diye bir politikası yok.

Tersine, Rusya saldırgan taraf değil savunmada olan taraf. Moskova, Ukrayna cephesi üzerinden ABD ve AB saldırganlığını durdurmaya çalışıyor.

Emperyalist ikiyüzlülük işte tam da bu: Tayvan üzerinden Çin’i ve Ukrayna üzerinden Rusya’yı hedef alan ABD, kendi saldırganlığına kılıf örtmek için Çin’in Tayvan’a, Rusya’nın Ukrayna’ya saldıracağını propaganda ediyor.

İSTİKRARSIZLAŞTIRMA KONSEPTİ

Kuşkusuz Moskova da Beijing de durumun farkında. Dahası, Moskova son açıklamalarıyla Ukrayna’nın oynadığı role de mercek tuttu.

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un saptaması dikkat çekici: “Sanatçıların, yönetmenlerin ve yazarların defalarca işlediği ve özellikle ‘Kuyruk köpeği sallıyor’ filminde anlatılana benzer kasıtlı provokasyonları görüyoruz. Şu anda olanlar, Kiev rejiminin kendisini bazen iddia ettiği bazen de inkar ettiği ‘Rus saldırganlığının’ bir kurbanı olarak sunma arzusunu yansıtıyor.”

Rusya, ABD’nin Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz hattı üzerinden kendisini sıkıştırmaya çalıştığını görüyor. Özellikle son dönemde Karadeniz’de sık sık yapılan plansız tatbikatların amacını Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zaharova, şu sözlerle ortaya koyuyor: “ABD’nin Karadeniz’deki askeri tatbikatları kesinlikle Rusya’nın tepkisini açık biçimde test etme ve bölgedeki gerilimi güçlendirme girişimi. Tüm bunlar çevreleme, çok agresif bazı durumları oluşturma, genel olarak durumu istikrarsızlaştırma konseptine uyuyor.”

ABD’NİN KULLANDIĞI ÜLKELER

Ukrayna ile Tayvan arasında binlerce kilometre var. Ama iki konunun da ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı kullanılan konusu olduğunu tek başına şu örnek bile resmediyor: Ukrayna’nın kuzey komşusu Litvanya, Tayvan temsilciliğine onay verdi.

Litvanya son göç krizi konusunda da Polonya ile birlikte Rusya-Belarus işbirliğini hedef alan operasyonda rol alıyor. Tabii ABD adına…

ÇEVRELEME HATLARI

Büyük tablo şöyle: Baltık bölgesinden Doğu Avrupa’ya, oradan Karadeniz’e inen hat, bir kolu Ege’den Doğu Akdeniz’e uzanıyor, bir kolu Kafkasya üzerinden Orta Asya’ya uzatılmaya çalışılıyor ve bir hat da merkezinde Tayvan olmak üzere Hindistan ile Japonya arasında genişletilmeye çalışılıyor.

Yani ABD emperyalizmi, saldırdığı hedefini saldırgan ilan edip, kendisine savunman pozisyonu üretiyor.

Neyse ki, Irak’ta kimyasal silah yalanı başta olmak üzere son yıllardaki pek çok yalanı, artık dünya kamuoyunu o kadar kolay kandıramayacağını gösteriyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
23 Kasım 2021

1 Yorum

Türkiye’yi ABD’ye çapalama aracı: NATO

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 14 Haziran 2021’de yapılan Biden-Erdoğan zirvesinden önce Washington’un politikasını iki maddede özetlemişti: 

1. “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.”

2. “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı” (9.6.2021).

Peki Türkiye, Batı’ya hangi araçla çapalı tutulabilecek, hangi araçla kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanacak? O çapa NATO’dur!

ABD için NATO’nun önemi

ABD için NATO üyeliği, Türkiye’nin bir eksen kayması yaşamamasının ve neoliberal ekonomi sistemi içinde kalmasının garantisidir.

Tamam, dünya değişmektedir, iki kutuplu dünyanın yerini beş merkezli (ABD, Çin, AB, Rusya, Hindistan) dünya almaktadır; bu durum geleneksel müttefiklik ilişkilerini değiştirmektedir, örneğin ABD kendi müttefiki AB’ye bile yaptırım uygular hale gelmiştir; dahası güç merkezleri pek çok ülkeye siyasi manevra alanı da doğurmaktadır, bu pratikte Almanya, Türkiye, Suudi Arabistan örneklerinde görüldüğü gibi farklı merkezlerle işbirliği yapabilme kolaylığı sağlamaktadır…

Ancak, ABD bilmektedir ki, NATO var oldukça, üye devletleri şu ya da bu ölçüde denetleyebilecektir.

Sistem partilerinin ortak programı

Türk-Amerikan ilişkileri, tarihinin en kritik döneminde. ABD’nin terörü desteklemesinden Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırı bölge politikaları uygulamasına uzanan geniş bir sorunlar listesi var.

Bu çapta büyük sorunlara rağmen ABD, Türkiye’yi Atlantik’e çapalı tutabileceğini düşünüyor. Üstelik iktidar değişse bile!

Çünkü AKP’den CHP’ye, MHP’den İYİP’e tüm partilerin programında iki ortak ve çok temel konu var: NATO üyeliği ve serbest piyasa ekonomisine bağlılık…

Bu partiler bağlamında iktidar değişikliği, özü itibariyle restorasyondan ibarettir. CHP liderliğindeki bir iktidar koalisyonu, Cumhuriyet değerlerini savunma ve sosyal devletçilik bağlamında elbette Türkiye’yi bugüne göre ileri taşıyacaktır ancak Atlantik’e çapalı olma bakımından bir şey değişmeyecektir.

Akar-Kalın-Çavuşoğlu üçlüsünün mesajları

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın son NATO açıklaması, yukarıda anlatmak istediğimiz çapalamayı en somut şekilde ortaya koyuyor: “Türkiye, NATO ve Avrupa’nın sınırlarını teröre, kaçakçılığa ve insan kaçakçılığına karşı korumak için ne gerekiyorsa yapmaktadır. Türkiye, NATO’yu kendi güvenliğinin merkezine koymakta ve aynı zamanda NATO’nun güvenliğinin merkezinde yer almaktadır” (19.11.2021).

Türkiye’nin NATO’nun güvenliğini kendi güvenliğinin merkezine koymasının dün de bugün de ne anlama geldiğini, yine Akar’ın bir açıklaması üzerinden 14 Haziran 2021’de “Ordubozan NATO’culuk” başlığıyla bu köşede incelemiştik. Yeniden okumanızı öneririm. Avrupa sınırlarına nasıl bekçilik yapıldığını ise göç sorunu bağlamında Tampon Ülke isimli son kitabımda derinlemesine inceledim zaten. O nedenle Akar’ın sözlerini ele almayacağım.

Fakat bu sözleri Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın’ın “NATO’ya kayıtsız, şartsız bağlıyız” (Der Spiegel, AA, 1.10.2021) ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “NATO’nun birliği ve bütünlüğü, savunma kabiliyetimiz kadar önemli” (5.10.2021) mesajlarıyla birlikte değerlendirmenizi isteyeceğim.

CHP fark ortaya koyabilecek mi?

Bu iktidarın gitmekte olduğu görülüyor. Muhalefet, büyük bir hata yapmazsa, 2022’de iktidar değişecek gibi görünüyor.

Peki CHP’nin ya da İYİP’in dış politikası NATO bağlamında AKP-MHP ittifakının dış politikasından farklı mı? Pek farklı görünmüyor… Hatta kimi politikacıların söylemlerine bakılırsa, Türkiye’nin Rusya’yla işbirliği yapmasından rahatsız olunduğu, Türkiye’yi “ABD ile Rusya arasında gidip gelmekten kurtaracakları” anlaşılıyor!

O nedenle ana muhalefet partisi “helalleşme” gibi gündemleri bir kenara bırakıp, dış politikası ile ekonomi politikasının bugünkünden farklı olup olmadığını ortaya koymalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Kasım 2021

2 Yorum

ABD ve Rusya’nın Kürt politikası

Türkiye’de iki konu sık sık işlenir: Birincisi, Rusya ile ABD’nin Kürt politikasının hiçbir farkının olmadığı, ikincisi de ABD ile Rusya’nın Suriye’nin “paylaşımında” anlaştığı konuları…

Bugünlerde yine ABD ile Rusya’nın Suriye’de anlaştığı iddiaları gündeme getiriliyor. Oysa “Suriye’yi paylaşma” diye sunulan anlaşma, Suriye’deki Amerikan ve Rus askerlerinin olası çatışmasını önlemek üzere “askeri koordinasyonla” sınırlı olan bir anlaşmadan ibarettir.

Birlik-ayrılık farkı

İkinci konu ise daha çok ABD’nin “günahını” hafifletmek isteyen Amerikancıların “Moskof düşmanlığı” üzerinden gündeme getirilir. ABD’nin PYD’ye desteğini “normalleştirmek” için, “PYD’nin Moskova’da temsilciliği var” derler ve bu gerçek üzerinden Rusya’nın da ABD gibi PYD’yi desteklediğini savunurlar. Hatta buradan hareketle Türk-Rus işbirliğini sabote etmeye kalkarlar.

Oysa ABD ile Rusya’nın PYD’ye bakışı, bu örgütle ilişkisi bir ve aynı değildir; hatta aralarında çok temel bir fark vardır. O fark şudur: ABD, PYD’yi Suriye’yi “bölmenin” bir aracı olarak kullanmak isterken; Rusya PYD’yi Suriye’nin “birliği” içinde kalmaya zorlamaktadır.

Rusya bu temel hedef gereği de PYD’yi toptan ABD’ye “kaptırmamak” için bu örgütle temasını sürdürmekte, Moskova’da temsilcilik vererek, diplomasi aracını kullanımda tutmaya çalışmaktadır.

Moskova’nın kırmızı çizgisi

Nitekim Rusya’nın konuyla ilgili tüm açıklamaları, bu ülkenin Kürt politikasının ABD’nin Kürt politikasından çok farklı olduğunu sürekli ortaya koymaktadır.

Daha on gün önce Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, açık açık PYD’yi ABD konusunda uyardı: “Kürtlere, Suriye’nin doğusunda ayrılıkçı eğilimleri besleyen ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan Amerikalı meslektaşlarımıza kanmamalarını tavsiye ederim” (10.11.2021).

Yine Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, iki gün önce Moskova’nın bu konudaki temel tutumunu anımsattı: “Suriye’yi bölmeye ve devlet benzeri oluşumları kurmaya yönelik her türlü girişimler, niyeti ne olursa olsun, bizim için kabul edilemez” (18.11.2021).

Özetle, Moskova’nın açıklamaları da sahadaki pratiği de Suriye’de bir PYD devletine karşıtlık temelindedir.

Lavrov’un bildiği ikna çalışması

Aslına bakılırsa, Rusya’nın PYD politikası, Türkiye’nin PYD politikasından daha tutarlıdır. AKP’nin Washington’la anlaşıp PYD devletini kabul etmesi, kimi açıklamalarına bakılırsa, Moskova’nın kenarda tuttuğu bir olasılık…

Nitekim Lavrov, geçen yıl bu konuda çok önemli bir çıkış yapmıştı: “Amerikalılar (Suriye’nin kuzeyinde) yarı devlet işlevlerine sahip olacak bir Kürt özerkliği kurmaya çalışıyorlar. Türkleri de itiraz etmeyecek şekilde ikna etmeye çalıştıklarını biliyoruz. Bu durumda mesele sadece Suriye’yle ilgili değil, Kürt sorunu ile ilgilidir, Kürt sorunu bugünleri arattıracak kadar ciddi bir patlak verebilir” (5.10.2020).

Dün, PYD liderini Türkiye’ye davet edip ona “özerkliğinize karışmayız, yeter ki Esad’ı devirme hedefinde ÖSO’yla birlikte hareket edin” diyen AKP iktidarının, bugünkü politikasını terk ederek, yarın yeniden dünkü politikasına dönebilmesi, elbette olasılık dışı değildir.

AKP’nin Halep merkezli bir ÖSO nüfuz bölgesi kurma hedefi ortada. AKP, bunu günü geldiğinde ABD’nin PYD devletine karşılık pazarlık kartı olarak kullanmak istiyor. Fırat’ın doğusuna karşılık Fırat’ın batısında egemenlik yani. Ankara bu nedenle hem Esad karşıtlığına devam ediyor hem de İdlib’de bulunmayı sürdürebilmeyi taktik bir hamle olarak zorluyor.

Kısacası, Türkiye’deki Amerikancıların propagandasının aksine, Moskova’nın PYD devleti karşıtlığı, gerçekte AKP iktidarının PYD devleti karşıtlığından bile ileridir. Moskova’nın “kültürel özerkliğe” kırmızı ışık yakmayan politikası, PYD’yi Suriye’nin birliği içinde tutma hedeflidir. Bu nedenle Rusya’nın birlikçi çizgisiyle, ABD’nin ayrılıkçı çizgisini bir ve aynı şey gibi görmek, büyük hatadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Kasım 2021

1 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun helalleşme açılımı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, önce “Geçmişte partimizin de hataları oldu; helalleşme yolculuğuna çıkma kararı aldım” dedi. Gelen tepkiler üzerine bu kez “helalleşme başka, hesaplaşma başka” diyerek kimlerle helalleşeceğinin kısa bir listesini açıkladı TBMM grup toplantısında.

28 Şubat mağdurlarından Ali İsmail Korkmaz’ın ailesine, Maraş ve Sivas mağdurlarından Soma mağdurlarına, 6-7 Eylül mağdurlarından darbe mağdurlarına uzanan geniş bir listeyle helalleşeceğini söyledi CHP Genel Balkanı…

Sorumlu CHP mi ki helalleşecek?

Helalleşme, haksızlık yaptığınız kimseyle ödeşmektir özetle. Peki CHP iktidarı, bu sayılan kesimlerden hangisine haksızlık yapmıştır?

CHP 1950’den beri, yani 70 yıldır, sadece 10 yıl iktidar olabilmiştir. O 10 yılın da neredeyse tamamı koalisyon şeklinde ve hatta 4 yılı da koalisyonun küçük ortağı olarak. Dolayısıyla Türkiye’nin 70 yılında, mağdur edilenlerle helalleşmesi gerekenler CHP değil, sağ partilerdir.

Şöyle de söyleyebiliriz: Maraş’ta, Sivas’ta Alevileri CHP mi katletti ki, Kılıçdaroğlu mağdurlarla helalleşecek? Diyarbakır Cezaevi’nde mahkumlara CHP mi işkence yaptı ki, Kılıçdaroğlu mağdurlarla helalleşecek? Darbeleri CHP mi yaptı ki, Kılıçdaroğlu darbe mağdurlarıyla helalleşecek? Ya 6-7 Eylül’den başlayarak Gladyo/Kontrgerilla eylemleri? ABD emperyalizminin bu cinayetlerinin mağdurlarıyla neden CHP helalleşiyor?

CHP kendisinin sorumlu olmadığı bu olayların mağdurlarıyla helalleşemez, dayanışır ancak! Dahası, iktidar olduğunda da devlet arşivlerini açmalı ve bu mağduriyetleri yaratanlardan hesap sormalıdır.

İşin bir tuhaflığı da şudur: Türkiye’yi 20 yıldır AKP yönetmektedir ancak Türkiye’deki olumsuzlukları AKP yerine “helalleşme” hamlesiyle CHP üstlenmektedir!

Hesaplaşma-helalleşme diyalektiği

Kılıçdaroğlu’nun sonradan yaptığı “helalleşme başka, hesaplaşma başka” düzeltmesi aynı zamanda bu iki kavramın sıkı ilişkiye sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak, helalleşmenin mi yoksa hesaplaşmanın mı önce geleceği kritik önemde konudur.

Eğer önce geçmişle hesaplaşılır, suçlar ortaya konur ve yargılanırsa, ardından elbette helalleşme gelmelidir. Bu siyaseten devrimci bir tutumdur.

Hesaplaşma yapılmadan helalleşmeye soyunmak ise geçmişle uzlaşılacağı, geçmişteki suçlardan hesap sorulmayacağı anlamına gelir. Bu da siyaseten en fazla restorasyondur.

Helalleşme ile hesaplaşma arasında şöyle bir ilişki de vardır: Örneğin Kılıçdaroğlu “28 Şubat mağdurlarıyla helalleşeceğim” dediğinde, aslında “28 Şubatçılarla hesaplaşacağım” da demiş olmaktadır.

İşte meselenin esası da budur. Nitekim FETÖ’cüler Kılıçdaroğlu’nun çıkışını “yetmez ama evet” diyerek kutlamakta, AKP’liler ise fırsata çevirerek “CHP’nin herkesten özür dilemesi gerektiğini” savunmakta, yani Kılıçdaroğlu’ndan bir bütün olarak Cumhuriyet’le hesaplaşmasını istemektedirler.

28 Şubat’ı türbana indirgeyen ve “laiklerin dindarlara zulmü” olarak propaganda eden siyasal İslamcılık, ne yazık ki CHP yönetimini de avlamıştır. Oysa 28 Şubat’ın asıl “mağduru” Fethullah Gülen’dir; 28 Şubat’ın kılıcından kaçıp ABD’ye sığınmıştır. Ve 28 Şubat sürebilseydi, tarikat ve cemaatler devlete giremeyecek, FETÖ paralel devlet kuramayacaktı. Yani 28 Şubat sürse 15 Temmuz yaşanmayacaktı.

Ekmeleddin İhsanoğlu vakası da helalleşme açılımıydı

İşte Kılıçdaroğlu’nun helalleşme açılımının esası bunun içindir; siyasal İslamcıların, dincilerin, muhafazakârların oyunu alabilmek(!) için; Gül-Babacan-Davutoğlu ile müttefik olabilmek için.

Kılıçdaroğlu’nun türban açılımı ve “laiklik tehlikededir diyemem” çıkışıyla Türkiye’yi getirdiği yer ortadadır.

Büyük şairimiz Orhan Veli’nin 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra yaptığı saptama, geçerliliğini korumaktadır: “Seçimler bitti. Demokrat Parti, Halk Partisi’ni korkunç bir bozguna uğrattı. Oysaki Halk Partisi, halkı kazanacağını umarak, fikirleriyle prensiplerinden son zamanlarda ne fedakârlıklar etmişti. Bütün yayınlarına göz yumulan din dergileri, okullara konan din dersleri, yeniden açılan ilahiyat fakülteleri, imam hatip kursları, türbeler, şahsi sermayeye sağlanan imtiyazlar, her türlü irticaya tanınan haklar… Hiçbiri kâr etmedi. Zavallı Halk Partisi.”

CHP, elinden kozlarını alacağım(!) diye AKP’nin hedeflerini gerçekleştirmesine omuz vererek, siyasal İslamcılığa taviz vererek iktidarı yıkamaz. Nitekim denendi ve görüldü. Kaldı ki AKP’yi yıksa bile bu şekilde Cumhuriyet’i kaybeder!

Bitirirken anımsatalım: CHP’nin tam da bu hedefle Ekmeleddin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı göstermesi de bir helalleşme açılımıydı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Kasım 2021

3 Yorum

Göç krizi ve Avrupa’nın ikiyüzlülüğü

Belarus’tan Polonya’ya (yani AB’ye) geçmek üzere sınırda bekleyen yaklaşık 2 bin göçmen nedeniyle dünya alarmda…

AB’nin çeşitli kurumları toplantı üzerine toplantı yapıyor, AB Belarus’a uyguladığı yaptırımları genişletme kararı alıyor. BM ve NATO üst üste açıklamalar yayımlıyor. ABD Rusya’yı suçluyor.

Ukrayna alarmda. Letonya Belarus sınırında askeri tatbikat başlattı. Türkiye, AB baskısı nedeniyle Irak, Suriye ve Yemen vatandaşlarına İstanbul-Belarus uçak bileti satmama kararı aldı. Konu, Irak Kürt Bölge Yönetimi ile PKK arasında bile krize neden oldu.

FRANSA-İNGİLTERE GÖÇ KRİZİ

Oysa bu süreçte, Fransa ile İngiltere arasında da bir göç krizi var ve neredeyse haber değeri bile görmüyor. Üstelik Belarus-Polonya sınırında bekleyenlerin yaklaşık iki katı göçmenin Fransa’dan İngiltere’ye geçmiş durumda ve Paris ile Londra karşılıklı birbirini suçluyor.

İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u göçmen krizine karşı acilen harekete geçmeye çağırırken, Fransa İçişleri Bakanı Gerald Darmanin “İngilizlerden ders alacak değiliz” diyor.

Londra, Paris’i önlem almayarak göçmenlerin ülkeye gelişine neden olmakla suçlarken, Paris ise sorunun kaynağında “İngiliz politikalarını” görüyor.

İki ülke arasındaki üst düzey temaslara rağmen 10 günde Fransa’dan İngiltere’ye 3 bin 780 kişinin giriş yaptığı açıklandı. Yani dünyayı ayağa kaldıran Belarus-Polonya sınırında bekleyen göçmenlerin yaklaşık iki katı…

BATI’NIN İKİYÜZLÜLÜĞÜ

Peki Belarus’tan Polonya’ya geçmen isteyen göçmenler tüm dünyanın sorunu olurken, Fransa’dan İngiltere’ye geçmek isteyenler neden haber bile olmuyor, neden sadece iki ülke arasındaki bir kriz olarak kalıyor?

Bu, işte “medeni” Avrupa’nın gerçek yüzünü resmeden somut durumdur. Zira mesele göçmenlerden ziyade, Batı’nın Belarus karşıtlığıyla ilgilidir. Belarus’un Doğu Avrupa’da Rusya’yla işbirliğini sürdürüyor olmasından Batı’nın duyduğu rahatsızlıktır.

Konunun politik güç mücadelesi boyutunu, 13 Kasım’da Cumhuriyet gazetesinde “Polonya-Belarus göç krizinin perde arkası” başlığıyla inceledim. O nedenle yinelemeyeceğim ve CRI Türk okurlarına o yazıyı bulup okumalarını önereceğim.

Bu yazıda, daha çok Batı’nın göçmen politikalarının ikiyüzlülüğü üzerinde duracağım.

PUTİN: GÖÇ KRİZİNİ BATI YARATTI

Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin, çok önemli bir soru soruyor: “Belarus mu bu sorunun öncüsü?”

Ve Putin kendi sorusuna şu yanıtı veriyor: “Hayır, bunlar Batılı ülkelerin, Avrupalı ülkelerin kendileri tarafından yaratılan sebeplerdir. Bunlar, siyasi, askeri ve ekonomik niteliktedirler. Askeri nitelik çünkü herkes Irak’ta askeri operasyonlara katıldı ve şimdi Irak’tan çok sayıda Kürt sınırda. 20 yıl Afganistan’da savaştılar şimdi sınırda daha fazla Afgan var. Belarus’un bununla hiçbir ilgisi yok.”

Kesinlikle böyle…

Ve Avrupa, ABD’yle birlikte sorunun nedeni olmasına rağmen, çözümde yer almayarak, dahası göçmenleri kendi topraklarından uzak tutabilmek için “tampon ülke”leri fonlayarak, tam bir ikiyüzlülük sergiliyor.

Belarus’tan Avrupa’ya geçmek isteyenler kim? Çoğunlukla Iraklı ve Suriyeliler.

Peki Fransa’dan İngiltere’ye geçmek isteyenler kim? Çoğunlukla Libyalılar.

Ya Türkiye’den Avrupa’ya geçmek isteyenler? Çoğunlukla Suriyeliler, sonra Afganlar ve Iraklılar…

ABD ve AB emperyalizminin son 20 yıldır işgal ettiği, saldırdığı, bombaladığı ülkeler bunlar: Afganistan, Irak, Libya ve Suriye…

Yani bu dört ülkeden göçün nedeni ABD ve AB’nin emperyalist politikalarıdır.

SORUMSUZ VE UTANMAZ AVRUPA

ABD terörü kaynağında önlemek bahanesiyle Afganistan’ı, kitle imha silahları olduğu yalanıyla Irak’ı işgal etti. ABD, Fransa ve İngiltere Kaddafi’yi devirmek için Libya’ya, ABD ve İsrail Esad’ı yıkmak için Suriye’ye saldırdı.

Bugün göç krizinden şikâyet eden Polonya dahil pek çok Avrupa ülkesi, Amerikan yalanlarına “inanarak” savaş koalisyonlarına katıldı.

Emperyalistlerin çıkarları nedeniyle milyonlar katledilirken, on milyonlar da göç yollarına düştü.

Şimdi “medeni” Avrupa, kendisinin de nedeni olduğu bu soruna karşı diğer ülkelerle birlikte sorumluluğu üstlenmek yerine, birkaç milyar avro verip Türkiye gibi ülkelere “geri kabul anlaşması” imzalatarak sorumluluktan kaçıyor.

Dahası, Avrupa’ya geçmek isteyen göçmenlere engel olmayan Belarus gibi ülkeleri de utanmazca “göçmenleri siyasi bir kart olarak kullanmakla” suçlayabiliyor!

Uysa göçmenleri yollara düşüren de, kendi sınırından uzak tutmaya çalışan da, sınırı geçeni insanlık dışı uygulamalarla geri iten de, sınırı geçenlere devlet terörü uygulayan da Avrupa’nın kendisidir!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
16 Kasım 2021

1 Yorum

Erdoğan’ın üs mesajının anlamı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Macaristan Başbakanı Orban ile 11 Kasım’da düzenlediği ortak basın toplantısında, ABD’nin Yunanistan’daki üslerine de değindi.

Yunanistan’daki ABD üslerini “saya saya bitiremediğini” söyleyen Erdoğan “Hepsini bir araya toparladığımız zaman ortaya öyle bir tablo çıkıyor ki Yunanistan’ın kendisi âdeta Amerika’nın bir üssü gibi” dedi.

ABD’ye ‘yanlış tercih’ tepkisi

Peki bu sözleri, bir kısım medyanın sunduğu gibi, Erdoğan’ın ABD üslerine itirazı olarak mı yorumlamalıyız, hatta bazı kesimlerce propaganda edildiği gibi Erdoğan’ın “antiemperyalistliğine” kanıt olarak mı görmeliyiz?

Kuşkusuz Erdoğan’ın konuşmasının salt burası haber yapılınca, okur ya da izleyicide bu duygular oluşabilir. Ancak Erdoğan devamında bakın neler söylüyor: “Kendilerine seçtikleri komşu, yanlış bir komşu ve üs olarak da Ege’de Yunanistan’la takındıkları bu tavır doğru bir tavır değil.

Yani Erdoğan ABD’ye açıkça “Yunanistan’ı değil, Türkiye’yi tercih et” diyor! Tanıdık değil mi? Yıllarca ABD’ye “IŞİD’e karşı PYD/YPG’yi değil, bizi tercih et” dedikleri gibi…

Kaldı ki, bu çıkışı salt sunulduğu gibi “ABD üssüne tepki” diye anlamak, Türkiye gerçeğine aykırı. Türkiye’de 15’i üs olmak üzere toplam 38 ABD tesisi var çünkü!

Mesele NATO planı

Diğer yandan Yunanistan’ın giderek ABD üssü haline geldiği doğru. Nitekim 16 Ekim’de bu köşede ABD ile Yunanistan’ın anlaşmasını “İşgal anlaşması” başlığı altında incelemiş ve şöyle demiştim: “İlk bakışta ‘Türkiye’ye karşı ABD’yi yanına almak’ şeklinde yorumlanabilecek bu anlaşma, aslında açıkça Atina hükümetinin emperyalist ABD’ye Yunanistan’ı işgal ettirmesidir!

Meselenin Türkiye ve Yunanistan ulusları açısından asıl önemi burada. Yunanistan Komünist Partisi’nin yayın organı Rizospastis’in dikkat çektiği gibi “ABD’nin Yunanistan’daki varlığını artırması, öyle basına yansıdığı gibi Türk-Yunan anlaşmazlıklarının sonucu olarak değil, Yunanistan’ın yeni NATO planlarında daha verimli kullanılması amacıyladır” (Sol, 26.3.2021).

Ne yazık ki Türkiye’de de konu Türk-Yunan karşıtlığı temelinde ele alınıyor daha çok. Ve ABD’nin Dedeağaç üssü, salt Türkiye’ye karşı ABD-Yunanistan yığınağı olarak yorumlanıyor.

Rusya’ya karşı ana ve destek hattı

Oysa Dedeağaç üssünün esas hedefi Türkiye değil, Rusya’dır. Nitekim Yunanistan’ın eski AP Milletvekili Notis Marias, bu gerçeği çok açık bir şekilde ortaya koymuştur: “Dedeağaç, ABD’nin Rusya karşıtı politikası için dayanak noktası olacak” (Sputnik, 3.11.2021). Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Panagiotopoulos’un son çıkışı da bu esasa işaret etmektedir: “NATO, Rusya’yla uzun mücadeleye hazırlanmalı” (Sputnik, 12.11.2021).

Çünkü ABD’nin Yunanistan’a askeri yığınağı, bu ülkenin Rusya’ya karşı oluşturmaya çalıştığı cephelerle ilgilidir.

ABD, Rusya’ya karşı “Baltıklar, Doğu Avrupa, Karadeniz” hattını ana hat olarak inşa ediyor. ABD aynı zamanda bu hattın devamı olarak, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e bir destek hattı inşa ediyor. İşte Ege’yi de kapsayarak Dedeağaç’tan Girit’e inen hat budur. ABD bu destek hattıyla Rusya’nın Karadeniz’den Akdeniz’e çıkışına barikat kurmak istemektedir.

Sistemin içi-dışı sorunu

İktidarın sistemli bir ABD karşıtlığının olup olmadığının esas ölçütü, Türkiye’nin ekonomik düzenidir. Ulusal parasını ABD’nin isteğiyle dalgalı kura bırakan bir ülke, son tahlilde ABD’nin inşa ettiği sistemin içindedir. Türkiye, 24 Ocak 1980’den beri ABD’nin neoliberal ekonomi sistemine çapalanmıştır. Erdoğan’ın ekonomi-politiği, Özal’ın ve Çiller’in devamıdır.

ABD’yle krizler ve sorunlar elbette vardır ama mesele sistemin içinde olunup olunmadığıdır. Sistem içinde kalındıkça da dönüp dolaşılıp ABD politikalarına eklemlenmek kaçınılmazdır.

İşte Suriye… Arap ülkelerinin tek tek Esad yönetimiyle barışmaya ve normalleşmeye başladığı, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in “Normalleşmeyi desteklemiyoruz ve dostlarımızı ve ortaklarımızı bunu dikkate almaya çağırıyoruz” (13.11.2021) dediği şartlarda, AKP iktidarı Esad karşıtlığı temelinde ABD ve İsrail ikilisiyle aynı safta kalmaya devam etmektedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Kasım 2021

2 Yorum

Polonya-Belarus göç krizinin perde arkası

Öncelikle belirtelim: Polonya-Belarus göç krizi aslında bir göç krizi değildir. Hatta kriz, aslında Polonya-Belarus krizi bile değildir.

Bir yanıyla AB-Rusya krizidir ama daha çok ABD-Rusya krizi. Ve gelişim yönü itibariyle de kısmen ABD-AB krizi.

Belarus’un sınırı açması hakkı

Eemperyalist işgallerle başlayan büyük göç krizi dalgaları düşünüldüğünde, havayoluyla Belarus’un başkenti Minsk’e gelen ve oradan Polonya’ya geçmek isteyen göçmen sayısı çok sınırlıdır. O nedenle, Polonya Belarus krizi, aslında bu yönüyle bir göç krizi değildir.

Ancak bu sınırlı göçmen sayısı bile “medeni” Avrupa’nın maskesini düşürmeye yetmiştir. Sınırı geçmeye çalışan göçmenlere muamele bir “devlet terörü” halini almıştır.

Diğer yandan Belarus’un, ülkesinden başka yerlere göç etmek isteyenlere sınırlarını açması en doğal hakkıdır. AB’nin Rusya’yla iyi ilişkileri nedeniyle Belarus’u cezalandırmak amacıyla bu ülkeye yaptırım uyguladığı şartlarda, Minsk yönetiminin Avrupa’yı korumak için Belarus’u “tampon ülke” haline getirmesi elbette beklenemezdi. Hele ki ortada o yanlışı yapan Türkiye gibi “göçmen deposu” bir örnek varken!

Dolayısıyla Polonya-Belarus krizi, bir yanıyla AB-Rusya krizidir. AB’nin Rusya-Belarus işbirliğini baltalamak üzere Belarus’a yönelttiği ekonomik saldırıya karşı Minsk yönetiminin haklı yanıtıdır. Üstelik Minsk yönetiminin elinde, doğalgaz geçişini kapatmak gibi çok daha güçlü bir kart varken…

Batı Rusya-Belarus işbirliğinden rahatsız

Ancak daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Polonya-Belarus krizi, aslında AB-Rusya krizi olmaktan çok, ABD-Rusya krizidir. Zira Doğu Avrupa’yı Rusya’ya karşı cephe yapmaya çalışan, Berlin-Paris hattından ziyade Washington’dur.

ABD, Baltıklardan başlayan, Doğu Avrupa’yı kapsayan ve Karadeniz’e uzanan bir cephe inşa ediyor Rusya’ya karşı. Uzun zamandır yaşanan Ukrayna krizinin nedeni de budur.

Doğu Avrupa’da Rusya’nın tek müttefiki Belarus’tur ve Batı, Belarus Devlet Başkanı Alexander Lukashenko’yu o nedenle yıkmayı denedi, başaramayınca şeytanlaştırmaya çalışıyor. Ekonomik yaptırımlar da Lukashenko’yu zayıflatmak, çıkacak kriz nedeniyle halkıyla karşı karşıya gelmesini sağlamak için elbette…

ABD, AB içinde blok inşa ediyor

Aslında ABD-Rusya krizi olan Polonya-Belarus göç krizi, gelişim yönü itibariyle kısmen ABD-AB krizidir aynı zamanda. Şöyle ki, demin de belirttiğim gibi, Doğu Avrupa’yı Rusya’ya karşı cephe yapmak isteyen ABD’dir. Hatta Almanya ve Fransa, Ukrayna sorununda da görüldüğü gibi, işi Rusya’yla açık çatışmaya götürecek hamlelere mesafeli duruyorlar.

ABD yönetimi, AB’yi uzun zamandır Çin ve Rusya karşıtlığı için zorluyor. Ancak AB’nin en güçlü ülkesi Almanya, Gerhard Schröder’in politikalarını 16 yıldır sürdüren Angela Merkel sayesinde, Çin ve Rusya düşmanlığına yönelmedi. Dahası Berlin ve Paris, hem kıtayı riske atacak hamlelere karşı Washington’u frenlemeye gayret etti, hem de ABD’ye karşı stratejik özerklik arayışına girdi.

ABD ise işte tam da bu nedenle, kıtanın doğusunda Polonya merkezli bir blok inşa etmeye çalışıyor. ABD’nin politikalarına AB’nin diğer ülkelerinden daha sadık olabilecek ülkelerle, yeni ittifaklar oluşturuyor. Bu, kaçınılmaz olarak ABD ile AB arasında krize neden olacak.

AKP’nin rolü

AKP iktidarının dış politikası ise ne yazık ki bu meselelerde ülkemizi sıkıntıya sokuyor. İktidar Rusya’ya karşı Ukrayna’yı destekliyor, Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirecek ABD/NATO politikalarına olur veriyor, yine Polonya ile savunma işbirliği geliştiriyor.

Son krizde ise göçmenlerin bir kısmının İstanbul’dan uçakla gelmiş olmasına tepki gösteren Polonya ve AB karşısında hızla geri adım atıyor ve Türkiye’den Belarus’a seyahat etmek isteyen Irak, Suriye ve Yemen vatandaşlarına uçak bileti satışı yapmama kararı alıyor! Böylece AKP iktidarı, “medeni” Avrupa’nın talebiyle, “insan haklarına aykırı” bir uygulamaya daha imza atıyor!

Yetinmiyor, Dışişleri Bakanlığı, Belarus’la göç krizi yaşayan 3 AB ve NATO ülkesi Polonya, Litvanya ve Letonya’ya tam destek açıklaması yapıyor!

Not: Son kitabım Tampon Ülke: Emperyalizmin Göç Stratejisi’ni henüz okumayan okurlarıma önemle öneriyorum.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Kasım 2021

2 Yorum

Erdoğan cephesindeki Susurluk

Susurluk’un yıldönümü ve Mehmet Eymür’ün yeniden ortaya çıkması, Gladyo gerçeğini bir kez daha ele almamızı gerektiriyor.

Önce bir yanlışı düzeltelim:

“Gladyo eşittir FETÖ” denklemi gerçeği yansıtmıyor, madalyonun sadece bir yüzünü ortaya koyuyor.  FETÖ Gladyo’nun ayaklarından sadece biridir. Ne kadar edildiği de soru işaretli olmakla beraber, FETÖ’yü tasfiye etmek, Gladyo’yu kazımak anlamına gelmiyor.

İşte Mehmet Eymür örneğin…

Gladyo’nun has adamıdır ve cinayet, hukuk dışı operasyonlar ve işkence itiraflarına rağmen yıllardır yargılanmıyor. (Bu kez siyasal iklimin adım adım değişiyor olması, Eymür için çanları çaldırabilir!)

Ki Mehmet Eymür’ü tasfiye etmek bile Gladyo’yu kazımak anlamına gelmiyor.

Çünkü, önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, Gladyo, NATO örgütlenmesidir ve NATO üyeliği sürdükçe, Gladyo zayıflasa bile, varlığını güncelleyerek sürdürür.

Çiller Özel Örgütü

Gladyo ahtapot gibidir, çok bacaklıdır. Bir bacağını kesmek, ahtapotu ortadan kaldırmıyor. Hatta Gladyo, ahtapot ve bacaklarından daha karmaşık bir yapıdır, bazı bacaklar içe içe geçmiştir. Siz keserken, diğer bacağa dolanmış olan parça harekete geçebiliyor.

Bunun tipik göstergesi 1990’larda Susurluk ve 2000’lerde FETÖ olgularıdır…

3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen kazayla ortaya çıkan Çiller Özel Örgütü ile önemli oranda mücadele edilebildi. Örgüt “kısmen” ortaya çıkarıldı, önemli merkezleri tasfiye edilebildi.

Ancak sadece Susurluk ile Gladyo tasfiye edilememiş oldu.

NATO bağı

Ve Gladyo’nun bir başka bacağı, FETÖ, 2000’lerde AKP iktidarının da sağladığı olanaklarla Türk ordusuna kumpaslar yaptı, devleti belli oranda ele geçirdi ve en sonunda 15 Temmuz’da darbeye soyundu.

Ve o süreçten sonra FETÖ’yü tasfiye operasyonu başlatıldı ancak yine Gladyo varlığını sürdürdüğü için, o mücadele de bölük pörçük ilerledi, bazı önemli unsurların kaçışına göz yumuldu, hatta bazı unsurlar da FETÖ’nün yerini dolduracak yapılara kaydırıldı!

İşin FETÖ borsası boyutuna hiç değinmiyorum bile…

Peki neden Gladyo’ya karşı, hatta FETÖ’ye karşı süpürücü ve kazıyıcı bir mücadele yürütülemiyor?

Bunun nedenlerinden biri, kuşkusuz iktidarın elinin AKP-FETÖ ortaklığı nedeniyle zayıf olmasıdır. Çünkü FETÖ’nün derinliklerine inmek, mızrağın ucunun kendilerine de değmesine neden oluyor.

Ama bundan daha önemli neden şudur: Türkiye’nin Gladyo gerçeğine karşı bütünlüklü bir stratejisi olmadığı için, daha doğrusu Türkiye’nin NATO üyeliği ile Gladyo faaliyeti zayıflasa bile sürebildiği için, bu örgütle kapsamlı ve kökü kazınacak türden bir mücadele yürütebilmek mümkün olmuyor.

Gladyo’yla esaslı mücadele için öncelikle NATO bağı kesip atılmalıdır.

Çiller-Ağar ikilisi

Susurluk döneminin öne çıkan üç portresi vardır: Tansu Çiller, Mehmet Ağar ve Mehmet Eymür.

Bunlardan ilk ikisi, bugün doğrudan AKP iktidarına eklemlenmiş durumda. Çiller ve Ağar, sadece siyasal tutumları ve verdikleri fotoğraflar ile değil, halkaları birbirine bağlama misyonlarıyla da Erdoğan’la birliktedir.

Susurluk’un üç önemli portresinin dışında, Çakıcı gibi unsurlar da bugün MHP bağı üzerinden iktidar cephesindedirler.

Kısacası, Susurluk’un en önemli isimleri, Erdoğan iktidarına dahil pozisyondadır.

Mehmet Eymür’ün Mehmet Ağar’la uzun yıllara dayanan kavgası ya da Sedat Peker’in bu yıl ortaya çıkan Mehmet Ağar’la ve Süleyman Soylu’yla kavgası, bu tür yapılardaki tipik iç çekişmeler ve güç mücadeleleridir. Bu kavgalar nedeniyle ortaya serilenler, esasa ulaşmaya yararları bakımından çok önemlidir.

O nedenle Eymür’ün belli periyotlarda ortaya çıkmasını çözümleyebilmek ve bugünkü pozisyonunun hangi odağı temsil ettiğini anlayabilmek önemlidir. Hele de son Ergenekon kumpasındaki rolü anımsanırsa…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Kasım 2021

1 Yorum

ABD Ankara’dan Montrö’ye göz yummasını istiyor

ABD Donanması subayı Brian Harrington, The Hill gazetesi için kaleme aldığı makalede, “Montrö Sözleşmesi’ne göz yumularak düzenli askeri tatbikatlar yapmanın Rusya’yı Karadeniz’deki hakimiyetten mahrum etmeye yardımı olacağını” söylüyor.

Yani ABD subayı açıkça ülkesinin bir süredir yaptığı türden askeri tatbikatların ve sık sık Karadeniz’e girmesinin, Karadeniz’i Rusya’da dar etmek hedefini taşıdığını belirtiyor. Ve Türkiye açısından daha önemlisi, Amerikalı subay, ülkesinin Montrö Sözleşmesi’ni sulandırma çabalarını ve delme hedefini dile getiriyor.

PENTAGON: KARADENİZ ULUSAL ÇIKARIMIZ

ABD’li subayın söyledikleri, ülkesinin resmi politikasını yansıtıyor elbette.

Daha geçenlerde, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, açık açık Karadeniz’in ulusal çıkarları olduğunu dile getirmişti!

NATO Savunma Bakanları toplantısı öncesi Karadeniz turu yaparak Gürcistan, Ukrayna ve Romanya’yı ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin aynen şöyle demişti: “Karadeniz’in güvenliği ve istikrarı ABD’nin ulusal çıkarıdır ve NATO’nun doğu kanadının güvenliği açısından kritik önem taşımaktadır” (20.10.2021).

Austin, Romanya ve Yunanistan’daki üslerin, “Rusya’ya karşı caydırıcılık taşıdığını” da belirtmişti.

ABD-NATO İÇİN KARADENİZ’İN ÖNEMİ

Karadeniz’in ABD açısından önemi çok boyutlu. Hatta ABD’nin Baltık Bölgesinden Orta Asya’ya uzanan geniş bir yay hedefi düşünüldüğünde, Karadeniz’in merkez olduğu da görülecektir.

Nitekim ABD’nin eski Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanı Ben Hodges, ülkesi açısından Karadeniz’in neden önemli olduğunu şöyle belirtiyor: “Rusya ve İran’ı çevrelemek ve bölgedeki müttefiklerimizi ve dostlarımızı korumak için Karadeniz’e ihtiyacımız var” (25.10.2021).

Karadeniz ABD için bu kadar önemli olduğundan, Washington son NATO Zirvesi’nde konuyu önemli gündem başlıkları arasına almıştı.

Ve 14 Haziran 2021’deki zirveden, Karadeniz merkezli iki önemli karar çıkmıştı:

1) NATO, Karadeniz’deki varlığını, denizde, karada ve havada artırma kararı aldı.

2) Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üye yapılması hedefi teyit edildi ve o sürece kadar NATO ülkelerinin bu iki ülkeyle askeri işbirliğini geliştirmesi istendi.

RUSYA VE ÇİN’E KARŞI ABD CEPHELERİ

Yukarıda da belirttik: ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı, Baltık bölgesinden başlayıp, Orta Asya’ya uzanan geniş bir yay hattı hedefi var. Ve Karadeniz bu geniş yayın merkezi konumunda…

Bu hatları/cepheleri Batı ve Güney diye adlandırırsak:

ABD’nin Batı hattı, Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz şeklinde. ABD için bu hattın ana hedefi, Rusya’yı batısından ve güney batısından kuşatmak. Ancak ABD bu hat ile şu yan hedeflere de ulaşmak istiyor: Türkiye ile Rusya’nın arasına girmek, Rusya’yı Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’den uzak tutmak, Doğu Avrupa ülkelerini “Rusya tehdidi” diyerek Washington’a çapalamak… 

ABD Batı hattının altına bir de yardımcı hat inşa ediyor: Karadeniz-Doğu Akdeniz hattı. Bu hat, esas olarak Yunanistan’a askeri yığınaklanma ile inşa oluyor. ABD Dedeağaç-Ege-Girit hattı ile Rusya’nın Doğu Akdeniz çıkışına baraj kurmayı hedefliyor.

Gelelim Güney hattına…

ABD’nin Güney hattı ise Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya şeklinde. ABD bu hat ile esas olarak Rusya’yı güneyinden, Çin’i de batısından kuşatmak istiyor. Kuşkusuz ABD’nin yan hedefleri de var. Hattın Kafkasya ayağı üzerinden Rusya ile İran’ın, hattın Orta Asya’nın batısı ayağı üzerinden Rusya ile Hindistan’ın ve Orta Asya ayağı üzerinden de Rusya ile Çin’in arasına girmek… 

AMİRALLERİN UYARISININ HAKLILIĞI

Özetle ABD planlaması gereği Karadeniz’e büyük önem veriyor. Türkiye’yi NATO üyeliğinin sorumlulukları üzerinden Rusya’ya karşı karşıya getirmeye çalışan ABD’nin gözünü Montrö Sözleşmesinin sulandırılmasına ve delinmesine dikmiş olmasının üzerinde önemle durulmalı…

Bir süre önce konuya vakıf 104 amiralin kamuoyunu bilgilendirerek dikkat çektiği durum, bugün çok daha yakıcı bir hal almıştır.

Ankara’nın Montrö Sözleşmesine sahip çıkması ve “Karadeniz’i Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin konusu” olarak görme anlayışını sürdürmesi, ulusal güvenlik bağlamında kritik önemdedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Kasım 2021

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: