Erdoğan’ın Trump’lenli Halep hayali

Erdoğan’ın “Suriye’ye zalim Esed’in hükümranlığına son vermek için girdik, başka bir şey için değil” demesi gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir! (hurriyet.com.tr, 29 Kasım 2016)

Erdoğan’ın beş yıl önceki “Şam’da Emevi Camisi’nde zafer namazı kılma” hayalinden bile daha gerçek dışı olan bu iddiası, hem Moskova’yla normalleşmeye başlayan ilişkileri, hem de Fırat Kalkanı operasyonunu dinamitlemektedir!

Peki Erdoğan daha önceki açıklamalarıyla çelişen bu açıklamayı neden yaptı?

‘ÖNCE ŞAM’LA ANLAŞMA’ ISRARIMIZIN NEDENİ

Fırat Kalkanı operasyonunun başladığı günden bu yana ısrarla bir açmaza dikkat çekiyoruz: Türkiye gerçekten resmi olarak açıkladığı gibi Fırat Kalkanı operasyonunu birincisi IŞİD’e karşı, ikincisi de Kürt Koridoru’na karşı yaptıysa, doğal olarak Şam’la anlaşmalıdır. Aksi başka bir ajandaya işaret eder.

O ajandanın ne olduğuna da yazılarımızda dikkat çektik: “82. İl Halep” hayali…

Ve şu gerçeği de hep vurguladık: Erdoğan’ın her hamlesinde en az iki hedef vardır. Asıl hedefini gerçekleştirebilmek için, yan hedefler açıklar. Böylece o yan hedefler yoluyla hem kamuoyu desteği alır hem de güçlü itirazları bloke eder. İktidarının 14 yılının en önemli derslerinden biri budur.

Erdoğan Fırat Kalkanı operasyonu için de aynı taktiği uygulamıştır. Halep hedefinin yanına Kürt Koridoru’nu engellemeyi koymuştur.

Oysa o açmaz yazılarında da dikkat çektiğimiz gibi, asıl hedef koridoru engellemek olsa, Ankara’nın hızla Şam’la işbirliği yapması ve TSK’nin askeri operasyonunun, Şam’ın kendi topraklarına egemen olmasını kolaylaştırması lazım. Zira Şam kuzeye egemen olursa, ortada koridor diye bir sorun kalmayacaktır.

Ancak tersine, işte son olayda da olduğu gibi, AKP El Bab’da doğrudan Şam’la karşı karşıya geldi!

EL BAB KORİDORU ÖNLEMENİN DEĞİL HALEP’İN KAPISI

Peki El Bab iddia edildiği gibi Kürt Koridoru’nu önleyebilmenin olmazsa olmazı mı? Elbette hayır!

El Bab koridoru önlemenin olmazsa olmaz adresi değil, tersine Halep’in kapısıdır!

Koridoru önlemenin askeri adresi Menbiç, siyasi adresi de Şam’dır, Esad’la anlaşmaktır!

TSK’yi ana hedeften El Bab’a saptıran ve Şam’la karşı karşıya getiren de, Erdoğan’ın Obama’ya “birlikte Rakka operasyonu” teklif etmesiyle başlayan şu zımni mutabakattır: ABD Rakka’ya, AKP Halep’e…

Washington için bu gerçekçi olmasa bile birincisi Suriye’yi bir omlet pozisyonunda tutabilmenin, ikincisi Ankara ile Şam’ın anlaşma ihtimalini dinamitlemenin ve üçüncüsü de Ankara’yı yanına çekebilmenin yoludur…

BAŞKANLIK-FETİH İLİŞKİSİ

Erdoğan’ın çoğu kişiyi şaşırtarak yeniden Esad düşmanlığı çıkışı yapması üç nedenleydi:

Birincisi sahadaki sıkışmışlık: El Bab’da TSK ile Suriye Ordusu karşı karşıya geldi ve 24 Kasım günü silahlı mesajlar verilerek kırmızı çizgiler çekildi.

İkincisi ise ABD’de Trump’ın başkan seçilmesiydi. Trump yönetimi ile Suriye’de daha uyumlu olacağını varsayan AK-Saray, Beyaz Saray’ın yeni ev sahiplerinden gelen “Kürtler için Türkiye feda edilmemeli” şeklindeki yeni açıklamaları bir manivela saymakta…

Fakat elbette bu çıkışın bir de iç politikayı ilgilendiren üçüncü bir nedeni var: Başkanlık ile fetih ilişkisi! MHP yönetimi desteğine rağmen hâlâ halk desteğinin çoğunluğunu arkasına alamayan Erdoğan’ın Irak’ta Musul, Suriye’de Halep gibi bir fetih hedefine ihtiyacı var. Olmadı, Süleyman Şah Türbesi’ni eski yerine taşımak gibi daha gerçekleşme şansı alan C planı elbette…

SARAY’DAN MOSKOVA’YA: RTE’NİN SÖZLERİNİ AYNEN YORUMLAMAYIN

Bu noktada AKP açısından değil ama Türkiye açısından asıl önemlisi ise şudur: Erdoğan bu tür çıkışlarıyla sadece gelişmekte olan kimi ilişkileri dinamitlemiyor, aynı zamanda devletlerarası ilişkiler açısından “güvenilmez” olduğunu sergiliyor. Açalım:

Erdoğan’ın Esad düşmanlığı çıkışına Moskova’dan gelen yanıtları okumuşsunuzdur. Özetle Erdoğan’ın çıkışıyla ilgili Ankara’dan yanıt istemektedirler. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numaralı isminin söyledikleri tek başına yetmemektedir!

Nitekim Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zaharova açık açık “kimin ne söylediğine değil, yaptığımız anlaşmaya bakarız” demiştir! (Amerika’nın Sesi, 30 Kasım 2016)

Ve daha vahimi, “Cumhurbaşkanlığı idaresinde görevli bir kaynak” Rus yayını Sputnik’e şu açıklamayı yapmıştır: “Erdoğan’ın Esad’la ilgili sözleri kelimesi kelimesine yorumlanmamalı!” (Sputnik, 30 Kasım 2016)

Bu tablo, muhatapları açısından Ankara’nın diğer açıklamalarını da tartışmalı hale getirmektedir!

TÜRKİYE’NİN ‘ERDOĞAN’IN GÜVENİLMEZLİĞİ’ SORUNU

Aylardır söyledikleini yok sayarak “başka bir şey için değil, Esed’i yıkmak için Suriye’ye girdik” diyen Erdoğan’a, tepki gösterdiği AB yetkilileri ya da yakınlaşmaya çalıştığı ŞİÖ yöneticileri neden güvensin? Erdoğan’ın yarın fikir değiştirmeyeceğinin garantisi var mı? (Hele de Çin’le Füze Anlaşması skandalı yaşanmışken.)

İçeride, emperyalizmle yaptığı pazarlıkları antiemperyalizm sanan ve onu sistem dışı görmeye başlayan, sırf PKK ve FETÖ ile mücadele ediyor diye Cumhuriyet’i ve laikliği yıkmasına kör olup onun Atatürk çizgisine geldiğini sananların aksine, dışarıda Erdoğan güvenilmez görülmektedir!

O nedenle ŞİÖ Genel Sekreteri Alimov “genişleme konusunda aceleci davranmıyoruz” demektedir (Sputnik, 23 Kasım 2016). O nedenle Çin ve Rus analistler “Türkiye ŞİÖ üyeliği için önce NATO’dan çıkmalı” demektedirler! Ve o nedenle örneğim Çinli uzman Zan Tao, “Türkiye ŞİÖ’yi batıyla ilişkilerinde diplomatik koz olarak kullanmak istiyor” demektedir (Sputnik, 24 Kasım 2016).

Özetle ve sonuç olarak tablo görmek isteyenler için açıktır: Problemin kaynağı probleme çözüm olamaz ve yanlış kişiyle doğru iş yapılmaz!

Mehmet Ali Güller
1 Aralık 2016

8 Yorum

Emperyalizmin şoförleri: Bush, Clinton, Obama, Trump…

ABD seçimlerinin Türkiye’de iktidarın kendisi ve eski-yeni ortakları tarafından Amerikalılar kadar ilgiyle izlenmesi, kuşkusuz Türk-Amerikan ilişkilerinin durumu nedeniyleydi.

Obama’ya “PKK’yi değil bizi tercih” şeklindeki “tekliflerin” olumlu yanıt bulmaması nedeniyle, AKP Hükümeti için tercih elbette “Cumhuriyetçi” Trump’tı. Zaten “Demokrat” Clinton PYD’yi silahlandıracağını söylüyordu…

AKP penceresinden durum özetle böyleydi…

Cemaatçiler ise kampanyasına parasal yardım yaptıkları Clinton’u destekliyorlardı. Clinton ile konumlarını koruyacaklarına, Clinton sayesinde Erdoğan’a karşı mücadeleyi sürdürebileceklerine inanıyorlardı…

AKP DE, FETÖ DE AMERİKANCI!

Bu saflaşma seçim gecesi sosyal medyaya da yansıdı. AKP’liler Trump’ı, Cemaatçiler Clinton’u destekledi.

Ancak iş absürtlüğe vardırıldı. Kimi AKP’li kalemler Clinton’u Cemaatçi ilan etti! Sanki Clinton seçilse ABD’yi Fethullah Gülen yönetecekmiş kadar endişeliydiler…

Diğer yandan kimi AKP’li kalemler de Clinton’un “küresel elitlerin temsilcisi” olması üzerinden Trump’ı desteklediler; sanki Trump’ın kendisi “küresel elit” değilmiş gibi…

Trump’ın kazanacağının anlaşıldığı saatlerde ise sosyal medyada “Türkiye için iyi oldu, dünya ve bölge değişecek” propagandası başladı…

Trump’un ABD’yi Bush-Obama-Clinton mafyasından kurtaracağı, Rusya’yla anlaşarak dünya düzenini değiştireceği, Ortadoğu’da savaşların biteceği yazılıp çizildi!

Trump ile Erdoğan’ın çok iyi anlaşacağı, Trump’ın Musul’u Türkiye’ye vereceği(!), Suriye’de AKP tezlerinin uygulanmaya başlanacağı bile iddia edildi!

EMPERYALİST DEVLET TEORİSİ

Tüm bu absürtlükler emperyalizm teorisini bilmemektendi. Yani dün ABD’yi aslında Yahudi lobisinin yönettiğini sananlar için pekâlâ Fethullah Gülen de ABD’yi yönetebilirdi!

Bugün Trump için beslenen hayaller, çok değil 8 yıl önce de Obama için beslenmişti. Obama dünyayı değiştirecekti, güzelleştirecekti, savaşlara son verecekti vs.

8 yıldır bu beklentinin olmadığını görenler ama nedenini sorgulamayanlar, şimdi Turmp’la aynı hayale kaldığı yerden devam ediyorlar.

ABD devlet aygıtı kişiden kişiye büyük farklarla yönetilmiyor. Elbette kimi nüanslar var, elbette direksiyona oturan her şoförün farklı bir sürüş tarzı var. Kimi daha çok gaza basıyor, kimi daha temkinli sürüyor. Fakat hiçbiri ABD devlet aygıtının stratejik olarak belirlemiş olduğu uzun vadeli yoldan çıkmıyor!

Çünkü ABD günlük siyasetlerle değil, uzun vadeli ana stratejilerle yönetiliyor!

Hal böyle olunca, beklentilerin tersine, Obama’nın oğul Bush’tan farkı, Bill Clinton’un Baba Bush’a farkından çok daha fazla olmuyor; tıpkı Trump’un Obama’dan farkının da Obama’nın oğul Bush’a farkından çok fazla olamayacağı gibi…

ABD emperyalist bir devlettir ve Bush, Clinton, Obama ve Trump, bu devleti belirlenmiş ana stratejiye uygun ilerletmekle görevli şoförlerdir.

KAHROLSUN EMPERYALİZM!

Hiçbir ABD başkanının emperyalistlikten vazgeçme, dünyaya gerçek anlamda barış getirme gibi bir misyonu olamaz; hayal kurulmamalı…

Dünyaya ve bölgemize barış ABD başkanları eliyle değil, ancak onların yönettiği emperyalizmin yenilmesiyle gelir!

ABD’yi ya savaşarak ya da güçlü bölgesel ittifaklar kurup savaşmaktan kaçınmasını sağlayarak yenebiliriz…

Emperyalizm, karakteri gereği, hiçbir başkanın kişisel niyetime göre kendiliğinden sömürgecilikten vazgeçmez!

Emperyalizm zorla ve silahla yenilir! Tıpkı 100 yıl önce Atatürk’ün yaptığı gibi…

O nedenle AKP’lilerin Trump’ı, Cemaatçilerin Clinton’u desteklediği şu ortamda biz sosyalistler, solcular, cumhuriyetçiler, halkçılar, ulusalcılar, milliciler haykırmaya devam edeceğiz: Kahrolsun ABD emperyalizmi ve işbirlikçileri!

Mehmet Ali Güller
9 Kasım 2016

2 Yorum

AKP-MHP cephesi ve HDP’ye operasyon

HDP’ye operasyonu, biri HDP’yle, diğeri AKP’yle ilgili iki ayrı düzlemde değerlendirmek gerekir:

1) Birinci düzlemdeki tablo şudur: HDP PKK’nin siyasi koludur, nokta!

2) İkinci düzlemde ise hukuk değil siyaset vardır; Saray’ın ve AKP’nin siyasi planları…

HDP, SARAY ONAYLI AÇILIM PARTİSİ’YDİ!

O planları çözümleyebilmek için önce şu soruyu sormamız gerekiyor: Dokunulmazlıklar TBMM’de 7 ay önce kaldırılmışken, bu operasyon için neden 7 ay beklendi?

İkinci soru da şudur: HDP açık açık PKK’nin siyasi kolu iken, neden bu operasyon HDP’nin Altan Tan, Hüda Kaya gibi “dinci” isimlerine, Mithat Sancar gibi AKP’yle çokça çalışan “akil” adamlarına yapılmadı? Ve neden gözaltına alınanlardan Kürt kökenli olmayan Sırrı Süreyya Önder ve Ziya Pir serbest bırakıldı?

Tutuklanan HDP’liler, Kandil’e Öcalan’ın mesajlarını elden götüren Sırrı Süreyya Önder’den daha mı suçlu?

Bu noktada HDP’nin bir “Açılım Partisi” olarak kurulmasına Tayyip Erdoğan onaylı olarak Hakan Fidan ile Abdullah Öcalan’ın karar verdiğini anımsatalım! (Bakınız “Hakan Fidan Projesi olarak HDP” başlıklı makalemiz: https://mehmetaliguller.com/2013/11/03/hakan-fidan-projesi-olarak-hdp/)

HDP’YE OPERASYON MHP’YLE İTTİFAKIN GEREĞİ

AKP’nin HDP’ye operasyonunun hedefini, ancak zamanlaması ve kimi olgularla birlikte değerlendirerek analiz edebiliriz:

Ne dedi Başbakan Binali Yıldırım: “Başkanlık gelmezse Türkiye’nin bölünme riski var.”

Hangi süreçte söylendi bu söz? İç politikada AKP’nin MHP’yle, daha doğrusu Devlet Bahçeli ile başkanlık karşılığı “ittifak” anlaşması görüşmeleri yaptığı süreçte. Dış politikada ise Saray’ın kalemlerinin “Halep’in kuzeyi ve Musul Türkiye’ye verilmelidir” diye yazdığı süreçte; AKP sözcülerinin “ya büyüyeceğiz, ya küçüleceğiz” diyerek kamuoyunun önüne havuç-sopa koydukları süreçte.

“Başkanlık gelmezse Türkiye’nin önünde bölünme riski var” diyen AKP’ye göre bölünme tehdidi nereden geliyor? AKP’nin 2005’te Diyarbakır Açılımı, 2009’da Kürt Açılımı ve 2013’te İmralı Açılımı ilan ederek masaya oturduğu ve müzakere yürüttüğü PKK’den!

O zaman Türkiye’nin bölünmemesi için önce HDP’ye operasyon yapılması, sonra da başkanlığa geçilmesi gerekiyor! AKP’nin seçmenin önüne koyduğu basit mantık bu…

Kısacası HDP’ye operasyonu bir terör operasyonundan ziyade AKP’nin başkanlık için anlaştığı Devlet Bahçeli ve MHP tabanı için yapılmış bir siyasi operasyon olarak okumalıyız…

BİRİNCİ VAZİFE: CUMHURİYET CEPHESİ

Güncelin dışına çıkarak, gelişmelere daha geniş bir çerçeveden baktığımızda şu iki tabloyu görürüz:

1) Sorunlarımızın kökü AKP-FETÖ-PKK ortaklığındadır: Üçü birleşerek Cumhuriyetimizi boğazladı, üçü ayrışırken Türkiye’yi ateşe veriyor!

2) Cumhuriyet kuvvetlerini alaşağı edebilmek için 10 yıl PKK ve FETÖ ile ittifak yapan Saray, şimdi de MHP’yle ittifak kurarak içeride başkanlığa, dışarıda Halep-Musul fetihlerine soyunmaktadır.

İşin esası budur ve bu esasa göre konumlanılmalıdır: Cumhuriyet’i ateşe verenlere karşı Cumhuriyet Cephe’si inşa edilmelidir!

Cumhuriyet soldan sağa, sosyalistlerden milliyetçilere kadar hepimizin ortak paydasıdır. Cumhuriyet Cephesi ise partilerin, demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların Cumhuriyet’i savunmak adına altında yan yana gelecekleri büyük şemsiyenin adıdır.

Cumhuriyet Cephesi ile MHP de kurtulur! Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı, İsmail Kahraman’ı TBMM Başkanı yapan Devlet Bahçeli’nin Tayyip Erdoğan’ı başkan yapmaya çalışmasından rahatsız olan MHP’liler için de Cumhuriyet Cephesi partilerinin kurtuluşudur!

Başta ekonomi olmak üzere çeşitli nedenlerle çaresizlikten AKP’ye oy vermek zorunda kalmış geniş kitleler için de Cumhuriyet Cephesi seçenektir, çözümdür!

Cumhuriyet’i yaşatabilmek, Mustafa Kemal Atatürk’ün hepimize verdiği “birinci vazife”dir!

Gidişat kaygı vericidir ve hızlı hareket edilmelidir!

Mehmet Ali Güller
6 Kasım 2016

 

5 Yorum

Saray’ın ‘ya başkanlık ya bölünme’ tehdidi

Başbakan Binali Yıldırım başkanlık konusunu nasıl ele alacaklarını şu sözlerle ifade etti: “Başkanlık gelmezse Türkiye’nin bölünme riski var.”

Yani Saray ve AKP Hükümeti kampanyayı “ya başkanlık ya bölünme” şeklinde yürüteceklerini şimdiden açıklamış oldu!  Yani AKP, daha önce “ya 400 milletvekili ya kaos” şeklinde gösterdiği sopayı, “ya başkanlık ya bölünme diyerek” daha büyük bir tehdide çıkarmış oldu!

BAŞKANLIK-LOZAN-MUSUL

AKP Hükümeti’nin başkanlık meselesini bölünme tehdidi ile birlikte ele alması, kuşkusuz Erdoğan’ın Lozan’ı hezimet gören ve Misak-ı Milli’yi tartışmaya açan yeni hamlesinin bütünleyenidir.

Çünkü meseleyi artık açık açık “ya büyüyeceğiz ya küçüleceğiz” şeklinde ifade etmektedirler. AKP’nin en ideolojik gazetesi olan Yeni Şafak’ın Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül, bunu “Musul ve Halep’in kuzeyi Türkiye’ye devredilmeli” diye sunmaktadır! (Yeni Şafak, 24 Ekim 2016)

Erdoğan “Sünni Arapları Şiilere yedirtmem” diyerek bölgeye bakışını ve nasıl bir hamiliğe soyunduğunu ortaya koymaktadır! (Hürriyet, 18 Ekim 2016)

ERDOĞAN’IN MUSUL VE HALEP’LE GENİŞLEME HEDEFİ

Fırat Kalkanı Operasyonu’nun ana stratejik hedefi ne olarak açıklanıyor? Suriye’nin kuzeyinde inşa edilmekte olan Kürt koridorunu engellemek!

Okurlar anımsayacaktır, hep şunu söyledik: Şam yönetiminin de sürekli dile getirdiği gibi, eğer Ankara Suriye sınırını kapatır, muhaliflere desteğini keser ve Suriye hava kuvvetlerini hedef alan angajman kurallarını değiştirirse, Esad yönetimi ülkesinin kuzeyine 3 ayda hâkim olacak ve ortada engellenmesi gereken bir koridor kalmayacaktır!

Peki bu en az maliyetli çözüm neden yapılmıyor da, AKP Hükümeti daha pahalı bir çözüm olan Fırat Kalkanı operasyonuna başvuruyor?

Tamam, pahalı yönteme başvurdu ve bunu uygulasın… Fakat mesele Suriye’nin kuzeyindeki koridoru engellemekse, neden hâlâ Şam’la işbirliği yapılmıyor? Ve neden Halep’te Esad ordusuyla karşı karşıya gelinecek kimi hamleler yapılıyor?

İşte bu noktada örtülü stratejik hedefler meselesi ortaya çıkıyor: Musul ve Halep’le genişlemek!

KORİDORCULARLA İTTİFAK YAPARAK KORİDOR ENGELLENMEZ!

Erdoğan’ın Barzanilerle 2013’te imzaladığı, 2014’te uygulamaya başladığı anlaşma, Erbil tarafından “50 yıllık stratejik anlaşma” olarak nitelenmişti.

Anlaşma, birincisi Bağdat’a karşı Barzanilere Türk desteği demekti, ikincisi de Kürt petrolünün Türkiye himayesinde Batı’ya transferi içindi.

Bu iki madde aynı zamanda gevşek bir Türk-Kürt federasyonu demekti!

AKP Hükümeti bu anlaşmayla, aynı zamanda Açılım üzerinden PKK ile yapmak istediğini, Barzani ile de yapabileceğini söylemiş oluyordu. Böylece müzakere masasında sürekli taviz isteyen PKK’ye sopa gösteriyor, başka alternatifi olduğunu ortaya koyuyordu.

AKP Hükümeti’nin Kürt Açılımı’nı neden “buzdolabına kaldırdığını”, Ankara’nın bir koridor açarak Barzani’nin Peşmergelerini neden “yardım” diyerek IŞİD ile PKK/PYD’nin çatıştığı Kobani’ye gönderdiğini, aynı zamanda işte bu “50 yıllık stratejik anlaşma” içinden okumamız gerekiyor.

Zira mantık sadedir: ABD’nin kurmak istediği koridor, Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanmaktadır. Koridorun birincisi ayağı Irak’ta 1991 ve 2003 işgalleri neticesinde Barzanistan şeklinde kuruldu. Koridorun ikinci ayağı Suriye’de 2011’den beri kurulmaya çalışılıyor. Bu ikisinin ardından da sıra Türkiye ve İran’a gelecek.

Mesele Suriye’de koridoru engellemekse, Ankara neden koridorun Irak’taki parçası ile ittifak yapmaktadır? Üstelik bunu Irak’la ilişkilerini en alt seviyeye düşürmek pahasına yapmaktadır!

Bir ülkenin, koridorun bir parçasına dost ama diğer parçasına düşman olması mantıklı mıdır?

Ve daha önemlisi, Ankara’nın koridorcu Barzani ile ittifak yaparak koridoru engellemesi gerçekçi midir?

KARŞIDEVRİM SÜRECİ

Ankara’nın, Bağdat ve Şam’la işbirliği yapmak yerine Irak’ta Barzani ve Nuceyfilerle, Suriye’de ÖSO başta her türlü terörist grupla ittifak yapması, Erdoğanların “Türk-Kürt federasyonu” hedefiyle ilgilidir.

Bu hedefin kampanyasını, kamuoyunun önüne Musul ve Halep havucu koyarak ve “ya büyüyeceğiz ya küçüleceğiz” diyerek başlatmış oldular.

Şimdi bunun ancak başkanlıkla mümkün olduğunu propaganda etmeye başlamaktadırlar ve aksi taktirde Türkiye’nin bölüneceği sopasını da sallamaktadır!

Tüm bu sürecin uygulanabilmesi için de 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirdiler: “Yeniden yapılandırma” diyerek TSK dağıtılmakta, Cumhuriyet yıkılmakta, laiklik kaldırılmakta, kız ve erkeklerin ayrı ayrı okutulduğu bir imam-hatip eğitimine geçilmekte, Atatürk adım adım okullardan, meydanlardan, caddelerden silinmektedir…

Güvenlik bahanesiyle askerin üstü askere arattırılmakta, bir general sessizce üniformasına el sürttürmekte, TSK’nin başı Hulusi Akar TSK’ye kumpas kuran Tarafçı Genç Sivillerle Erdoğan’ın resepsiyonunda selfi çekmektedir…

Rektörlük seçimleri kaldırılmakta, yargı için de benzeri bir modelin hazırlıkları yapılmaktadır…

Kısacası mesele çok ciddidir ve gidişat kaygı vericidir; öyle iddia edildiği gibi devrim değil, tersine karşıdevrim süreci yaşanmaktadır. Muhalefetin “aman iç cephe bölünmesin” diyerek pek ses çıkarmaması, eylem yapmak, meydanlara çıkmak ve kitlelerle birleşmek yerine etkisiz uyarılarla yetinmesi bu yıkıma ve karşıdevrim sürecine dolaylı destektir!

Yarın çok geç olmadan harekete geçme zamanıdır…

Tamam, bölge denklemleri açısından Erdoğan’ın Irak ve Suriye’den pay kapması elbette gerçekleşmeyecek bir hayaldir fakat o hayal için bölgeyi ateşe verebilecek olması ihtimal dahilindedir!

Erdoğan’ın elindeki çakmak ve benzin bidonunun alınması “yurtta barış, komşularda barış” için acil gereklidir!

Mehmet Ali Güller
31 Ekim 2016

3 Yorum

Erdoğan’ın Musul’dan pay kapma hedefi

Fırat Kalkanı operasyonu başladıktan sonra yazdığımız ilk yazıda, operasyonun şu iki açmazına dikkat çekmiştik:

1) Amerikan Koridoru’nu engellemek ÖSO’ya güvenli bölge kurmaktan değil, Suriye ordusunun Suriye’nin bütününe egemen olmasını sağlamaktan geçer. Çünkü ABD’nin IŞİD’den arındırılmış bölgeye PYD yerleştirmesiyle, AKP’nin IŞİD’den arındırılmış bölgeye ÖSO yerleştirmesi arasında fark yoktur. İkisi de Suriye’nin bölünmesi demektir!

2) Türkiye genel planda ABD’yle değil, Rusya’yla hareket etmeli, sahada ise ÖSO’yla değil, Şam’la işbirliği yapmalı!

Bu ikisi yapılmadığı takdirde, Irak deneyiminden de hareketler, Amerikan Koridoru’nu engelleme girişiminin yarım kalacağını, kalıcı olamayacağını ve daha kötüsü tersine dönebileceğini belirtmiştik. (www.mehmetaliguller.com, Fırat Kalkanı’nın açmazları, 25 Ağustos 2016)

AKP’NİN ‘TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ’ YALANI

Geride kalan yaklaşık iki aylık süreçte bu iki konuda da ciddi bir ilerleme sağlanamadı. Tersine Erdoğan’ın açıklamaları, ikili strateji yürüttüklerini ortaya koydu: Koridoru engellemek ama bunu koridordan pay kaparak yapmak!

Saray ve AKP Hükümeti açık açık Irak ve Suriye’den pay kapma peşinde. Bu hedeflerinde kuşkusuz yeniden gaz ortaklığıyla müttefik oldukları İsrail’in Savunma Bakanı Moşe Yaalon’un “Suriye bir omlettir, omletten yeninden yumurta yapılamaz” tavsiyesi bulunmaktadır!

Ankara’nın Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda yaptığı açıklamalar pratikte bir anlam ifade etmiyor.

Çünkü asıl hedefi Amerikan Koridoru’nu engellemek olan bir ülke, o koridorun Irak’taki kısmıyla, yani Barzanistan’la Irak başkentine karşı işbirliği yapmaz!

Çünkü asıl hedefi Amerikan Koridoru’nu engellemek olan bir ülke, koridorun ikinci bölümünün inşa edilmeye çalışıldığı Suriye’de, rejimi hedef almaz, tersine rejimle işbirliği yapar!

MUSUL’U IRAK BÜTÜNLÜĞÜ İÇİNDE SAVUNMAK GEREK

Saray’ın Türkiye ile Irak’ı Musul’da karşı karşıya getiren açıklamaları da, yine Musul’dan pay kapma peşinde olduklarına işaret etmektedir.

Erdoğan’ın Lozan’ı hezimet görmesi ve Misak-ı Milli’yi tartışmaya açması, toplamda Musul ve Halep hedefleriyle ilgilidir.

Fakat Musul konusu artık kapanmıştır ve tarihte kalmıştır. Musul’un Irak toprağı olduğu gerçeğinin üzerinden atlayan her durum, pratikte en çok ABD’ye yarayacaktır!

Çünkü Irak’ın ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün ortadan kalkması, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit edecek şekilde Amerikan Koridoru’nun genişlemesi demektir!

Musul’u Bağdat merkezi otoritesinden çıkarmak ve Koridor’a bağlamak için dün Musul’u IŞİD’e teslim edenler, bugün Musul’u IŞİD’den “kurtarmaya” soyunmaktadırlar!

Tam da bu nedenle Ankara’nın genel yaklaşımı, Musul’un Irak’ın bütünlüğü içinde kalmasını savunmak olmalıdır.

TÜRKİYE’NİN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜMN GARANTİSİ

Erdoğan’ın kendi adını taşıyan üniversitenin açılışında dile getirdiği şu sözler, anlatmaya çalıştığımız bu durumu özetlemektedir: “Irak, Suriye, Libya, Kırım, Karabağ, Bosna ve diğer kardeş bölgeler ile ilgilenmek, Türkiye’nin hem görevi hem de hakkıdır. Türkiye sadece Türkiye değildir. Bunlardan vazgeçtiğimiz gün, istiklalimizden ve istikbalimizden vazgeçtiğimiz gündür.” (www.hurriyet.com.tr, 16 Ekim 2016)

Hayır! Türkiye sadece Türkiye’dir ve Musul, Halep, Kırım, Karabağ Türkiye’nin hakkı değildir!

Türkiye’nin buralarda hakkının olduğunu söylemek, iddia ettikleri gibi tarihten gelen bir görev değil fakat Neo-Osmanlıcı bakışlarının gereğidir!

Türkiye, eski imparatorluk bakiyesi diyerek komşularının toprağına göz dikemez! Çünkü Türkiye’nin komşularının toprak bütünlüğü, her şeyden önce Türkiye’nin toprak bütünlüğünün garantisidir!

Bölgede toprak bütünlükleriyle oynamak en çok ABD’ye yarar ve ters tepip bir Amerikan koridoru olan Büyük Kürdistan üzerinden asıl Türkiye’yi vurur!

Mehmet Ali Güller
17 Ekim 2016

4 Yorum

Atatürk’ün denizcilere verdiği ödev: MİLGEM

MİLGEM, yani Milli Gemi Projesi beni hem bir Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisi olarak, hem de milli güvenlik konularında yazmaya çalışan bir gazeteci-yazar olarak hep ilgilendirmiştir.

MİLGEM Projesi’yle henüz bir mühendis olmadan önce, dahası MİLGEM Projesi’nin ilk gemisi olan TGC Heybeliada’nın inşaatının bile başlamadığı yıllarda, 90’larda tanıştım: Aynı zamanda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na danışmanlık yapan danışman hocam Prof. Dr. Yücel Odabaşı ile siyasi gelişmeleri tartıştığımız sohbetlerde, konu mutlaka şimdilik sadece fikren var olan MİLGEM’e de gelirdi.

Sonraki yıllarda, gazetecilik yapamadığım mühendislik dönemlerimde, projenin orasına burasına pek çok meslektaşım gibi ben de değdim: Gururla ve heyecanla…

Zira MİLGEM elbette öncelikle bir askeri projeydi ama aynı zamanda biz Gemi Mühendisleri’nin de üzerine titrediği bir hedefti…

İşte bunları da bildiği için, değerli yayıncı dostum Haluk Hepkon son yayımladığı kitabı ayrı bir mutlulukla paylaştı benimle: MİLGEM’in Öyküsü…

‘DIŞARIDAN ALINAN GEMİLERLE DONANMA YAPILMAZ’

Kitap, sıradan biri tarafından değil, bizzat projenin başında bulunan isimlerden biri olan Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Em. Oramiral Özden Örnek tarafından kaleme alınmıştı.

Heyecanla açtığım “MİLGEM’in Öyküsü” kitabı, Mustafa Kemal’in daha 1924 yılında söylediği şu sözle başlıyordu: “Dışarıdan alınan gemilerle donanma yapılmaz.”

Özden Örnek, Atatürk’ün bu sözünü, daha doğrusu biz denizcilere verdiği bu ödevi, “MİLGEM Öyküsü”nün başlangıcı saymıştı çok haklı olarak…

Özden Örnek, hem bu sözü başlangıç alarak, ama hem de MİLGEM öncesindeki GENESİS gibi projeleri ön doğumlar sayarak, aslında bu kitapla bize bir de kısa Deniz Kuvvetleri tarihi yazmış…

Kuşkusuz, MİLGEM’in önce Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na, sonra Genelkurmay Başkanlığı’na, ardından da Savunma Sanayi Müsteşarlığına (dolayısıyla hükümetlere) uzun kabul ettirilebilme süreçlerini de ayrıntılı anlatmış…

Tek başına yıllara yayılan bu kabul ettirebilme boğuşması bile projeyi başlı başına önemli kılıyor…

ABD MİLGEM’E KATEGORİK OLARAK KARŞI!

Uzun uzun kitabı anlatmayacağım, alın okuyun. Çünkü milli arabamız Devrim’in buruk öyküsüne karşın bu kez sonu iyi biten bir belgesel var karşınızda…

Fakat kısa bir itirazda bulunacağım: MİLGEM Projesi, Özden Örnek’in iddia ettiği gibi ABD’nin karşı çıkmadığı bir proje değildir!

Tersine Washington bu projeye de, bizim gibi ülkelerin ulusal savunmalarını geliştirmelerine de kategorik olarak karşıdır. Dahası MİLGEM, yapısal sonuçları bakımından pratikte başta Karadeniz olmak üzere ABD’nin somut çıkarlarının tam karşısındadır!

Kaldı ki, MİLGEM sadece bir savaş gemisi dizayn ve inşa etmek demek değildir. Bu proje sayesinde ulusal savunma sanayimiz son 10 yılda inanılmaz bir atılım gerçekleştirdi. Güdümlü mermiden, faz dizinli radar imalatına kadar pek çok hamlenin önünü açtı.

Dahası, yerli demir-çelik üretimi ile Cumhuriyet devriminin kamucu atılım yıllarının ardından ikinci bir hamle dönemi yarattı.

Atatürk’ün hep vurguladığı “ekonomide bağımsızlık” işte pratikte asıl budur!

O nedenle bu projeye emeği geçenleri, çeliği üreten ve kaynaklayan işçilerden, dizaynı yapan asker-sivil mühendislere ve projeyi yönetenlere ve elbette bu öyküyü bizlere anlatan Özden Örnek’e kadar herkesi bağımsızlık mücadelemize yaptıkları büyük katkı nedeniyle kutluyor, teşekkür ediyorum…

Not: Önümüzdeki günlerde Katılımcı Gemi Mühendisleri olarak Özden Örnek’le MİLGEM’in Öyküsü’nü konuşacağız. Emekli amirallerden askeri ve sivil tersane yöneticilerine, Türk Loydu’ndan Delta Marin gibi MİLGEM dizaynında görev almış firmalara kadar pek çok kesimin de katılacağı bu etkinlikte uzun uzun MİLGEM zaferinin tadını çıkaracağız. Odatv okurlarını da (ve tabi blog okurlarını da) şimdiden davet ediyoruz…

Mehmet Ali Güller
11 Ekim 2016

4 Yorum

Musul’da Irak-Türkiye kutuplaşması ABD’ye yarar

Türkiye’nin Musul nedeniyle Irak’la karşı karşıya gelmesi en çok ABD’yi memnun ediyor. Yine böyle giderse Türkiye’nin Halep’te Suriye’yle karşı karşıya gelmesi ihtimali de en çok ABD’yi memnun edecek.

Ve daha önemlisi, Türkiye’nin Irak ve Suriye ile karşı karşıya gelmesi, pratikte Amerikan Koridoru’na yaramaktadır.

Açalım:

KOMŞULARLA DÜŞMANLIK EN ÇOK ABD’YE YARIYOR

ABD’nin kuracağı Büyük Kürdistan, bir başka ifadeyle İkinci İsrail, dört ülkenin topraklarını kapsıyor: Türkiye, İran, Irak ve Suriye.

Dolayısıyla ABD gerçekte bu dört ülkeyi hedef alıyor.

Washington açısından Büyük Kürdistan projesinin gerçekleşebilmesi, pratikte bu dört ülkenin yan yana gelememesine, işbirliği yapamamasına hatta karşı karşıya gelebilmesine bağlı.

O nedenle geçmişte İran ile Irak’ın silahlı karşıya gelmesi, Türkiye ile İran’ın siyaseten karşı karşıya gelmesi, yine Türkiye’nin bugün Suriye ve Irak’la cephe cepheye olması en çok ABD’nin işine gelmiştir.

Hatta ve daha önemlisi, geçmişte siyasi cinayetler üzerinden laiklik-İslamcılık çatışması eksenine oturtulmaya çalışılan Türkiye-İran karşıtlığı da bir Gladyo faaliyeti olarak bizzat Amerikan operasyonlarıydı…

BARZANİSTAN NASIL İNŞA OLDU?

Geride kalan son 25 yılın özeti şudur: ABD, topraklarını hedef aldığı bu dört ülkenin karşı karşıya gelebilmesi zemininde İkinci İsrail’i inşa edebilmektedir.

Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanmasının planlandığı Amerikan Koridoru’nun Irak ayağının inşasında İran-Irak karşıtlığı ile Türkiye-Irak karşıtlığının da maalesef payı oldu!

Ankara, Amerikan Cephesi içerisinde hareket ederek ve komşularıyla karşı karşıya gelerek, en sonunda Büyük Kürdistan’ın Irak ayağı olan Barzanistan’ı tanımak noktasına geldi. Daha da vahimi, Ankara bugün bölgede Irak’a karşı Barzanilerle birlikte hareket etmektedir.

Türkiye’nin Barzanistan’ı tanımaya mecbur kalabilmesindeki etkenlerden biri de o yıllarda önüne konan Musul ve Kerkük havuçlarıydı!

ABD’NİN İKİLİ OYUNU

İşte bugün aynı tezgâh yine kurulmuştur. AKP Hükümeti’nin “Musul hevesi”, Türkiye ile Irak’ı karşı karşıya getirmiştir.

Erdoğan, Musul sanki bir Irak şehri değilmiş gibi “Musul’da Sünni Araplar, Türkmenler ve Sünni Kürtler olsun” diyebilmektedir. Herhangi bir egemen devletin, hele de bu kadar açık bir mezhepçi yaklaşımı kabul edebilmesi mümkün değildir.

Bağdat hükümetinin Musul’u IŞİD’den kurtarabilmek ve Irak içinde bütünleştirebilmek için hem Sünni, hem de Şii kuvvetlere dayanarak yapmaya çalıştığı harekâta karşı Erdoğanların Barzaniler ve Sünni Arap Nuceyfilere dayanarak bir mezhepçi Musul operasyonu yapma peşinde olması, en çok Washington’u memnun etmektedir.

Öyle ki, ABD hem Türkiye’nin önüne Musul havucu koyarak Ankara’yı Suriye’deki koridoru tanımaya mecbur etmeye çalışırken, bir yandan da diğer kuvvetleri dengede tutabilmek için Musul konusunda Bağdat’ın açıklamalarına destek vermektedir.

Kısacası ABD hep yaptığı gibi ikili oynayarak Büyük Kürdistan ana hedefi için yeni kazanımlar, yeni mevziler elde etmeye çalışmaktadır.

ASIL DIŞ POLİTİKA FACİASI RİSKİ KAPIDA

Başladıktan hemen sonra yazdığımız “Fırat Kalkanı’nın açmazları”nda bugün yaşadığımız risklere işaret etmiştim. Türkiye’nin bölge ilkeleriyle, hele de Şam’la işbirliği yapmadığı bir operasyon, kaçınılmaz olarak ABD’ye mahkûm olacaktır!

Ankara’nın Musul nedeniyle Irak’la karşı karşıya gelmesi gibi, yarın Halep nedeniyle Suriye ile de daha sıcak karşı karşıya gelmesi riski vardır.

Bu durum Türkiye’yi bölgeyle ve yeniden Rusya ile karşı karşıya getirir; diğer yandan ABD’ye daha çok mecbur eder!

Asıl dış politika faciası da işte o zaman başlar!

Mehmet Ali Güller
7 Ekim 2015

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: