Ankara Heyeti ve Cumhuriyet Cephesi

Önce bazı saptamalar yapalım:

1) AKP Hükümeti Atlantik kampından ayrılıp Avrasya kampına geçmek için Moskova’yla yakınlaşmıyor; Atlantik kampı içindeki yalnızlaşmasına karşı denge arıyor ve bunu iktidarını sürdürebilmenin bir pazarlık kartı haline dönüştürmeye çalışıyor.

2) Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin neo-Abdülhamit tarzı denge arayışı, Ankara-Moskova yakınlaşmasının önemini ve değerini azaltmaz. Çünkü Ankara-Moskova yakınlaşması, doğası gereği Ankara’nın Bağdat, Tahran ve Şam’la yakınlaşmasını da zorlayacaktır, zorlamaktadır.

3) Erdoğanlar sınıfları itibariyle bu süreci hem zikzaklı götürecektir, hem de mümkün mertebe iç politikadaki hedeflerini gerçekleştirmekte kullanacaklardır. O nedenle dış politikadaki olumlu gelişmelere bakarak iç politikada muhalefet etmeyi sınırlamak muhalefet adına intihar olacaktır. Dün İttihatçıların Albülhamit’e karşı kesintisiz uyguladığı muhaliflik, bugün de neo-Abdülhamitlere karşı sürdürülmelidir!

AKP’NİN ZİKZAKLARI

Erdoğan’ın Putin’den özür dilediği günden beri bu saptamaları ısrarla hemen her yazımızda vurgulamaya çalışıyoruz.

Bunu Türkiye’nin dış politikasının “sağlıklı” değiştirebilmesinin de yöntemi olarak görüyoruz. Sırtı sıvazlanan ve alkışlanan bir AKP Hükümeti değil, sürekli muhalefet edilen ve yanlışlarına karşı mücadele edilen bir AKP Hükümeti, daha az zikzak yapmaya zorlanacaktır, dış politikadaki olumlu gelişmeleri iç politika kazanıma dönüştürmeye daha az meyledecektir…

Ve elbette son tahlilde Erdoğanların kumanda etmediği bir Ankara çok daha hızlı ve sağlıklı olarak bölgesel ittifaklar kurabilecektir, o da işin bir başka boyutudur….

Çünkü inişli çıkışlı açıklamaları da göstermektedir ki, Erdoğan ve AKP Hükümeti bir bölgesel ittifakın peşinde değildirler; denge aramakta, dün değerli dedikleri yalnızlıklarına karşı çareler aramakta, zaman kazanmaya çalışmakta ve böylece iktidarlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar…

Örneğin İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif Suriye için Türkiye-İran-Rusya üçlü zirvesi önerirken, Binali Yıldırım ABD’yi de dâhil ederek dörtlü masa kurulmasını istemiştir!

Örneğin Dışişleri Bakanı Mevlüt ÇavuşoğluSüreç, esas olarak ‘Geçici hükümet Esad’lı mı olacak, Esad’sız mı olacak’ sorusuna takıldı. Bu kadar insanı öldürdükten sonra geçiş hükümetinde Esad’ın olması gerçekçi olmaz. (…) Esad’la barışmamız için bir sebep yok” (Haber Türk, 18Ağustos 2016) derken, iki gün sonra Başbakan Binali YıldırımEsad geçiş döneminde muhatap olarak kabul edilebilir ama Suriye’nin geleceğinde yeri olamaz” (Ajanslar, 20 Ağustos 2016) demektedir! Gerçi daha sonra Başbakanlık kaynakları bir açıklamayla, Başbakan Binali Yıldırım‘ın “Esed muhatap alınabilir” diye bir ifade kullanmadığını belirttiler. (hurriyet.com.tr, 20 Ağustos 2016)

Bu zikzakları azaltabilmek, Ankara’yı bölgesel işbirliklerine zorlayabilmek, sürekli ve kesintisiz muhalefet edebilmekten geçer. Erdoğanların sıkışmışlıklarından Türkiye adına yararlanabilmek ancak böyle mümkündür.

ESAD FIRSATTAN YARARLANMAYA BAŞLADI

Bölgesel gelişmeleri okuyan ve bundan en iyi yararlanan ise saha tecrübesine sahip Beşar Esad’dır: Ankara’nın önce Moskova ile sonra da Tahran ile vardığı “Suriye’nin toprak bütünlüğünün önemi” mutabakatını fırsata çeviren Şam, Haseke’de YPG’yi vurdu!

Suriye Ordusu’nun bu hamlesi karşısında ABD özel kuvvetlerinin Haseke’yi terketmeye başlaması (Sputnik, 19 Ağustos 2016) öncelikle bölgedeki tüm Kürtler için derslerle doludur:

1) Güç ağırlığı hızla Atlantik’ten Avrasya kuvvetlerine kaymaktadır. Kürtleri en sonunda yenilecek olan Atlantik cephesi ile hareket etmesi, ileride Türk, Arp ve Farslarla ilişkilerini olumsuz etkileyecktir.

2) ABD son 25 yılda birkaç kez yaptığı gibi, sıkıştığında Kürtleri terk edecektir, bırakıp kaçacaktır, satacaktır!

3) Kürtlerin yeri ABD cephesi değil, bölge cephesidir. Kürtler son tahlilde bulundukları ülkeler olan Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin bölgesel işbirliği modeli içerisinde en refah yaşama ve özgürlüklere sahip olacaktır!

İTTİFAKLAR İHTİYACI

Bölgedeki bu hızlı değişimleri hem iç hem de dış politikada Türkiye yararına değerlendirmenin mümkün olduğu bir sürece girebiliriz.

Dış politikadaki bu gelişmelere siyaseten bir süredir öncelik eden Vatan Partisi’nin, süreci daha da hızlandırmak ve geliştirmek için bir “Ankara Heyeti” kurmaya soyunması önemlidir. (Amerika’nın Sesi, 19 Ağustos 2016)

Salt Vatan Partililerden değil, başka partililerden de (CHP ve MHP özellikle olmalı) oluşacak bu heyet, hem AKP’yi bölgesel işbirliğine zorlayacaktır hem de AKP’nin zikzaklar çizmesine karşı sağlıklı bir fren işlevi görecektir. Dahası AKP Hükümeti’nin Atlantik’e göz kırpan siyasetlerine de barikat oluşturacaktır.

Ancak bunu iç politikaya taşıyabilmek meselenin esasıdır ve yakıcı ihtiyaçtır. Suriye için “Ankara Heyeti” kurabilmek, buna özellikle CHP’yi dâhil edebilmek, iç politikada da Türkiye için AKP’ye karşı bir “Cumhuriyet Cephesi” kurabilmeyi gerektirmektedir.

Aksi takdirde AKP Hükümeti tıpkı 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirerek TSK’ye darbeler vurduğu gibi, dış politikadaki olumlu havayı da fırsata çevirip Türkiye’ye Anayasa-Başkanlık darbesi vuracaktır!

İçeride AKP’ye karşı “Cumhuriyet Cephesi” kurmak, dışarıda Suriye için “Ankara Heyeti” oluşturmak ve toplamda ABD’ye karşı “bölge inisiyatifi için işbirliği” geliştirmek, demokratik ve laik Cumhuriyeti yeniden inşa edebilmenin de biricik yoludur!

Mehmet Ali Güller
20 Ağustos 2016

3 Yorum

3’lü zirve mi, 4’lü masa mı?

Ankara ile Moskova’nın yakınlaşmasının çok önemli olduğunu, zira bunun Tahran, Bağdat ve hatta Şam’la yakınlaşmayı zorlama potansiyeli barındırdığını belirtmiştik. Nitekim Ankara-Moskova temaslarını, hemen Ankara-Tahran temasları izledi.

Fakat bunun birincisi Türkiye’nin bir kamp değişikliği gibi algılanması, ikincisi de Suriye’de sanki hemen yarın çok köklü bir strateji değişikliği getireceği beklentisi doğru değildir. Şundan:

İlk olarak bir kamp değişikliği, yani Atlantik’ten çıkmak mevcut sınıfsal ilişkiler sürdüğü müddetçe mümkün değildir. (En sonunda o kamp değişikliği olacaktır ama darbe fırsatçılığı ile TSK’yi 5 parçaya bölen ve TPAO’dan Savunma Sanayi Müsteşarlığı’na, Türk Dil Kurumu’ndan TÜBİTAK’a kadar devletin hemen her şeyini satışa çıkaran bir hükümetle değil!)

İkinci olarak da, tam da birincisinin bir yansıması olarak Suriye konusunda acil, hemen, köklü bir strateji değişikliği mümkün değildir.

Erdoğanlar tıpkı Rusya yakınlaşmasını Batı’ya karşı bir denge aracı olarak kullanacağı gibi, Suriye meseleni de bu denge mantığı içinde zamana yayarak pozisyon almaya çalışacaktır.

Nitekim Başbakan Binali Yıldırım da hemen yarına değil, “Suriye’de 6 ay içinde çok önemli gelişmeler olabilir” diyerek orta vadeye işaret etmektedir.

3 MUTABAKAT, 3 ANLAYIŞ BİRLİĞİ

Rusya, ABD ve AB ile problemler yaşayan Erdoğan’ın bulunduğu sıkışmışlık konumunu, özellikle Suriye konusunda değerlendirmeye çalışan bir perspektifle Ankara-Moskova ilişkilerini ele alacağını ortaya koydu.

Öyle ki, Moskova turizm, tarım, ticaret ve enerji alanları gibi doğrudan kendi çıkarını ilgilendiren konuları bile, Ankara’nın Suriye politikasına endeksleyerek peyderpey normalleştireceğini gösterdi.

Moskova bu noktada, Ankara’nın Suriye dostluğu kurabilmesinden ziyade, Ankara’nın Suriye düşmanlığını bitirebilmeyi öncelemekte ve pratik kazanım görmektedir. Zira Moskova bunun sahadaki güçler dengesine yapacağı çok önemli katkıyı iyi bilmektedir.

Rusya tam da bu nedenle elindeki PYD kartını, Ankara’nın Suriyeli muhaliflere desteğini kesmesi karşılığında kullanacağının işaretlerini veriyor.

Nitekim Erdoğan-Putin görüşmesinde iki başkent arasında yapıldığı anlaşılan 3 mutabakat ile 3 anlayış birliği konusu da hemen her şeyin halledildiği, tüm meselelerin çözüldüğü algısının doğru olmadığını göstermektedir.

Ankara ve Moskova birincisi asker, diplomat ve istihbaratçılardan oluşan üçlü mekanizma kurulması, ikincisi Genelkurmaylar arasındaki direkt hattın yeniden açılması ve üçüncüsü de angajman kurallarının değiştirilmesi konusunda mutabakata varmış durumda.

Diğer yandan Ankara ve Moskova birincisi çatışmaların durdurulması, ikincisi siyasi geçiş ve üçüncüsü de toprak bütünlüğü konusunda anlayış birliği sağlamış durumda. Tabii Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın da belirttiği gibi bunların nasıl olacağı konusunda görüş ayrılıkları sürmektedir.

AKP HÂLÂ “ABD’SİZ OLMAZ” NOKTASINDA

Erdoğan ve AKP Hükümeti bir kamp değiştirmiyor, tıpkı daha önce Çin’le füze anlaşmasında olduğu gibi, Rusya’yla yakınlaşmayı ABD’yle pazarlığında bir karta dönüştürmeye çalışıyor.

Kuşkusuz yine de Türkiye Erdoğanların bu pazarlığından yararlanmalı ve bunu olabildiği kadarıyla bölgeyle ilişkileri normalleştirme yönünde zorlamalıdır. Fakat bir hayale de kapılıp Erdoğanların öncülüğünde Atlantik’ten kopulduğu sanılmamalıdır!

Nitekim hemen her satır arasında bu gerçeğe işaret eden olgular vardır. Örneğin Ankara-Moskova temaslarından hemen sonra Türkiye’yi ziyaret eden İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif AKP Hükümeti’ne Suriye konusunda üçlü zirve önermektedir. (Aydınlık, 14 Ağustos 2016)

Ankara-Moskova-Tahran üçlü zirvesi, pratikte ABD’yi saha dışına atacak bir cephenin başlangıcı olacaktır. Fakat Ankara İran’ın bu önerisine ABD’nin de içinde yer aldığı 4’lü masa kurulması yanıtını vermektedir!

Başbakan Binali Yıldırım “Suriye’de 6 ay içinde çok önemli gelişmeler olabilir” dediği açıklamasının satır arasında şöyle demektedir: “Suriye politikası bakımından Rusya’nın Türkiye ile ilişkilerinin düzelmesinin çok büyük faydası var. Orada çözüm için birbirine zıt iki pozisyon varken, şimdi çözüme yönelik birlikte çalışma istek ve iradesi var. O halde ne oldu, buna İran’ı ve Amerika’yı da katarsanız Türkiye ile beraber bu sorunun çözümü için şartlar gittikçe olumlu hale geliyor ve bunun çözüme çok ciddi katkısı olacağı kanaatindeyim. Yani önümüzdeki 6 aylık süre içerisinde Suriye konusunda kayda değer gelişmeler yaşarsak şaşmayın.” (Aydınlık, 14 Ağustos 2016)

Erdoğanlar İran ve Rusya’yla yakınlaşırken, hâlâ “ABD’siz olmaz” demektedir! Çünkü bu yakınlaşmayı gerçekte iktidarını sürdürebilmek için kullanmakta, Fethullah Gülen’in iadesine dönüştürerek içeride kesin zafer ilan etmeye çalışmaktadır!

KEMALİZM’İ TESLİM ALIYORLAR!

Türkiye’nin Rusya ile işbirliği yapmaya, Şam’la anlaşmaya, Bağdat ve Tahran’ın da dâhil olduğu bir bölge ittifakı kurmaya; dahası ABD üslerini kapatmaya, NATO üyeliğini önce askıya almaya, sonra NATO’dan çıkmaya ve en sonunda da Atlantik kampından ayrılmaya ihtiyacı olduğu çok açık.

Fakat bunun Erdoğanlar ile tamama erdirebilmesi bir hayaldir! 1,5 yıl süren Çin’le füze anlaşmasında da görüldüğü gibi, Erdoğan Asya’yla ilişkisini, iktidarını sürdürebilmek adına Atlantik’le pazarlıklarında kullanmaktadır!

Erdoğan manevra kabiliyeti yüksek bir siyasetçidir ve gerektiğinde Atatürk posterlerini bile kendisine siper yapabilmektedir. AKP Genel Merkezi’ne asılan postere, AKP mitinglerinde söylenen marşlara bakarak Erdoğan’ın “Kemalizm’e teslim olduğunu” iddia etmek büyük hatadır.

Zira Erdoğan Kemalizm’e teslim olmamış, tersine uygulamada Kemalizm’i teslim alamaya çalışmaktadır:

Kemalizm devletçiliktir; her şeyi özelleştiren, devletin tüm kurumlarını satışa çıkaran bir iktidar Kemalizm’e teslim olmamakta, aslında Kemalizm’i teslim almaktadır!

Kemalizm Türk Ordusu’dur; 15 Temmuz darbe girişimini fırsat bilerek TSK’yi 5’e bölen ve savaş kabiliyetine darbe vuran bir anlayış Kemalizm’e teslim olmamakta, gerçekte Kemalizm’i teslim almaktadır!

Kemalizm laikliktir; daha dün “AKP 15 yıllık partidir ama davası 1400 yıllıktır” diyen Erdoğan Kemalizm’e teslim olmamakta, tersine Kemalizm’i teslim almakta ve Cumhuriyet’le hesaplaşmaktadır!

Bu nedenle bir “Cumhuriyet cephesi” altında birleşebilmek yakıcı ihtiyaçtır!

Mehmet Ali Güller
15 Ağustos 2016

3 Yorum

Ankara-Moskova yakınlaşmasının anlamı

Öncelikle hep söylediğimizi bir kez daha ve önemle vurgulayalım: Hangi gerekçeyle olursa olsun, yakınlaşanların her türlü niyetinden bağımsız olarak Ankara-Moskova yakınlaşması tarihi önemdedir ve Türkiye başta bölgenin büyük yararınadır.

Ankara-Moskova yakınlaşmasının kısa, orta ve uzun vadede şu getirileri olacaktır:

MOSKOVA’YLA İLİŞKİ, ŞAM’LA YUMUŞAMA GETİRİR

1) Türkiye, ABD ve AB’ye karşı dış politikada dengeleyici bir karta sahip olacaktır. (Erdoğan kuşkusuz bu kartı kendi iktidarını sürdürebilmenin bir aracı, bir pazarlık kartı olarak kullanacaktır. Nitekim Çin’le füze anlaşmasını da bu amaçla kullandı ve İncirlik Mutabakatı’nın karşılığında anlaşmadan vazgeçti.)

2) Ankara-Moskova yakınlaşması, doğası gereği Bağdat, Tahran ve Şam’la yakınlaşmayı da zorlayacaktır.

Bu durum en çok emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi veren Suriye’ye yarayacaktır. Zira Ankara-Moskova yakınlaşması, Esad için sahadaki karşıtlarını yalnızlaştırma, terörist grupları lojistik desteklerden etme potansiyeli taşımaktadır.

3) Ankara-Moskova yakınlaşması Ortadoğu’daki güçler dengesine bölge lehine ağırlık kazandıracaktır.

4) Ankara-Moskova yakınlaşması ve bunun Bağdat, Tahran ve Şam’la yakınlaşmayı zorlaması durumu, Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzatılmaya çalışılan Amerikan Koridoru’na karşı bölgesel bir barikat oluşturacaktır.

SINIFSAL KONUMLAR DEĞİŞMEDİ!

Sıraladığımız bu kazanımların yanında elbette ekonomik kazanımlar da vardır.

Fakat bu durum kimilerinin sandığı gibi Türkiye’nin eksen değiştirmesi, bir kamptan diğer kampa geçmesi değildir.

Yukarıda da belirtiğimiz gibi, Erdoğan Ankara-Moskova yakınlaşmasını bir eksen değişikliği için değil, daha çok kendi iktidarını sürdürebilmenin bir aracı olarak, ABD’yle pazarlığında bir kart olarak kullanacaktır.

Bu bir niyet okuma değildir; birincisi Erdoğan’ın dayandığı sınıfa bakarak yapılacak analizden ve ikincisi de Çin’le füze anlaşmasını 1,5 yıl boyunca nasıl Batı’ya karşı kullandığı pratiğinden ortaya çıkan bir sonuçtur.

Nitekim Erdoğan’ın başdanışmanı İlnur Çevik Ankara-Moskova temaslarının hemen ardından şu açıklamayı yapmıştır: “Moskova’yla ilişkilerimizin yumuşaması, ABD’yle ilişkilerimizin alternatifi olmayacak.”

Çevik daha da önemlisi Saray adına bir teminat vermektedir: “Türkiye hiçbir zaman İncirlik Üssü’nü kapatmayacak ve ABD’yle işbirliği yapmaya devam edecek.”

Çevik’in sözleri sıradan birinin sözleri değildir. Zira Çevik, Özal ve Demirel ekiplerinden gelmektedir ve onların mirasını bugün sürdüren Erdoğan’ın dayandığı sınıfların sözcülerindendir.

KESİNTİSİZ MÜCADELE İHTİYACI

Fakat her ne olursa olsun, Erdoğan’ın dengecilik arayışı ve iktidarını sürdürebilme manevraları, Ankara-Moskova yakınlaşmasının değerini azaltmaz. Türkiye-Rusya işbirliği, her türlü iç politika hesabından çok daha büyük önemde bir gelişmedir.

Ancak bu durum, muhalefete Erdoğanlara muhalefet etme görevini askıya da aldırtmaz! Tersine daha çok muhalefet edilmelidir. Zira Erdoğanların yönetmediği bir Türkiye’de Ankara-Moskova işbirliği çok daha sağlıklı ve ayakları yere basan bir şekilde ilerleyecektir.

Hep söylüyoruz: Erdoğan, dengeci Abdülhamit’in 21.yüzyıl versiyonudur.

Dolayısıyla bugünün Jöntürkleri de benzer çizgiyi izlemelidir: Sultanlığa karşı kesintisiz mücadele!

Mehmet Ali Güller
11 Ağustos 2016

1 Yorum

Çözüm Yenikapı’da değil, Cumhuriyet Cephesi’nde!

Saray’ın Yenikapı mitingine muhalefetin “milli birlik, milli mutabakat” gerekçesiyle katılması son derece yanlıştı. Miting sabahı ayrıntılı Halk TV’de anlattık:

Saray’ın ve AKP Hükümeti’nin gerçekten milli birlik diye bir derdi olsaydı, örneğin Yenikapı mitinginden iki gün önce İzmir’de yapılan CHP mitingine katılır ve “gâvur İzmir yanlıştı, İzmir hepimizin” derdi!

Fakat CHP’nin mitinginde “milli birlik” derdi olmayanlar, iki gün sonra “milli birlik” diye tutturarak Kılıçdaroğlu’nu oraya katılmaya mecbur etti!

Mesele milli birlik mi? Elbette hayır! Olay açık: Erdoğan muhalefeti kullanarak siyasi konumunu normalleştiriyor, gücünü sağlamlaştırıyor, iktidarını pekiştiriyor, dahası karşıtlarını kendine biat ettiriyor…

Ve maalesef bu tablo her seferinde oluyor; her krizde yaşanıyor…

Peki sonuç? Erdoğanlar hep iktidar, AKP hep hükümet; muhalefet yine muhalefet!

Özetle, 14 yıldır her krizden muhalefet değil, iktidar yararlanıyor!

MUHALEFET İSTİFA İSTEMEKTEN BİLE ACİZ

Oysa tablo çok açık: Yaşadığımız tablonun 1 numaralı “suçlusu” Fethullah Gülen’dir ama 1 numaralı “sorumlusu” da Erdoğan’dır!

“Ne istediler de vermedik” diyen Erdoğan kendine iktidar alanı açabilmek ve muhaliflerini tasfiye etmek için yıllarca FETÖ ile ittifak kurdu.

Şimdi o yıllar için “Allah beni affetsin” demek yeterli değildir. Hukuk devletlerinde siyaset “Allah’tan af dilemez”, sorumluluğunun gereğini yapar! Sorumluluğun en demokratik hesap verme biçimi de istifa etmektir!

Fakat Erdoğanlar istifa etmek yerine, yıllardır topu hep başkasına atarak, işte bu son örnekte olduğu gibi de “Allah affetsin” diyerek iktidarda kalmaya devam etmektedir!

Elbette  “kendilerine ‘istifa et’ diyen bile yok, neden istifa etsinler ki?” diyebilirsiniz, haklısınız. İşte muhalefetin temel sorunu da budur!

Erdoğanlara, AKP Hükümeti’ne “bu tablonun sorumlusu sizsiniz, derhal istifa edin” diyeceklerine, “ama ne güzel FETÖ ile mücadele ediyor” diyerek sırtını sıvazlamaktalar, “milli birlik” diyerek mitinglerine koşmaktalar!

Ne güzel! Böyle muhalefetle Erdoğanlar 2023 hedefine de, 2071 hedefine de ulaşır!

Hiç kimse kendini kandırmasın: AKP’nin 14 yıldır iktidarda kalabilmesinde muhalefetin rolü oldukça önemlidir! Muhalefet krizlerde iktidar olabilmenin yolunu arayacağına, sürekli AKP’ye destek vermektedir!

MİLLİ BİRLİK=MİLLİ DEVLET=MİLLİ ORDU

Meselesi gerçekten de “milli birlik” olan bir iktidar, milli ordusunu parçalar mı? Genelkurmay’ı Saray’a, kuvvet komutanlıklarına Savunma Bakanı’na, Jandarma’yı İçişleri Bakanı’na, GATA ve askeri hastaneleri Sağlık Bakanı’na, askeri eğitim kurumlarını Eğitim Bakanı’na, askeri yargıyı Adalet Bakanına bağlayan; yani eskiden sadece Başbakan’a bağlı olan milli orduyu Saray ile 5 Bakan’a bağlayan bir iktidarın “milli birlik” diye bir derdi olabilir mi?

Zira milli ordu, milli devlettir! Ordusu parçalanmış bir devlet Libya olur, Irak olur… Ordusu parçalanmış bir millet darmaduman olur!

15 Temmuz bir sonuçtur; fakat bu kafayla gidilirse, daha kötü sonuçların da başlangıcı olur.

15 Temmuz, ABD’nin  4 Temmuz 2003’te çuval geçirmesinden bu yana sürdürdüğü kesintisiz darbeler sürecinin şu aşamada bir sonucu ama  önlem alamazsak eğer, yeni darbelerin de başlangıcıdır!

ABD,  Türkiye’nin etrafında haritalar çizilmeye çalışıldığı bir dönemde Türk devletini ordusuz bırakmaya çalışmaktadır! Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla Türk Ordusu zayıflatıldı, 15 Temmuz FETO darbe girişimiyle emir komuta yapısı dağıtıldı, AKP’nin OHAL kararnameleriyle de kolu, bacağı, gövdesi ve kafası parçalara ayrılıyor!

Neden yapıyorlar bunu? Savunma Bakanı Fikri Işık TSK’yi neden parçaladıklarını şöyle açıklıyor: “Güç bir yerde toplanınca darbe oluyor.”

Peki, güç tek bir kişide toplanınca ne oluyor?

ORTAK PAYDAMIZ CUMHURİYET

Muhalefet 110 milletvekilini harekete geçirip Anayasa’ya aykırı olan bu kararnameleri iptal yoluna gideceğine, Saray’ın mitingine koşturmakta ve Erdoğan’a “gücü tek kişide toplama” olanağı vermektedir!

Türkiye muhalefetin de katkısıyla oraya gitmektedir!

Oysa yapılacak tek şey var. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi CHP’nin önünde tarihi bir sorumluluk vardır. CHP hızla bir Cumhuriyet Cephesi kurmalı ve Sağ’dan Sol’a; milliyetçi, ulusalcı, Kemalist, halkçı, devrimci sosyalist muhalefeti Cumhuriyetçilik çatısı altında birleştirmelidir. Tarikat ve cemaatlere karşı hepimizin ortak paydası Cumhuriyet’tir.

Bu toplam sıradan bir aritmetik toplam değildir; bu toplam bugüne kadar muhalefetin gerçek bir seçenek olamamasından dolayı mecburen AKP’ye oy vermiş azımsanmayacak büyüklükteki bir kitlenin de Cumhuriyet kalesine geri dönmesi demektir.

Özetle ve sonuç olarak: CHP yönetimi Saray ve AKP Hükümeti’ne iktidarını sürdürme desteği vereceğine, Cumhuriyet Cephesi’ni inşa etmeye başlamalı ve 110 milletvekilini TSK kararnamesini durdurmak için seferber etmelidir!

Mehmet Ali Güller
8 Ağustos 2016

6 Yorum

F Tipi yapılara karşı Cumhuriyet cephesi

Herkes soruyor: Fethullahçı çete Türk Ordusu’na nasıl sızdı?

Kuşkusuz bu soruyu TSK’yi Cumhuriyet’in son kalesi olarak gördüğü için kaygıyla soran da var, sızıntı bahanesiyle TSK’yi hedef almak isteyen kronik Cumhuriyet düşmanları da…

Fakat soru aslında eksiktir. Zira Fethullahçı çetenin TSK’ye sızması bir finaldir. Açalım:

TOPLUMDAN DEVLETE

F Tipi yapı aslında yargıya sızabildiği için TSK’ye sızabildi; içişlerine sızabildiği için yargıya sızabildi, emniyete sızabildiği için içişlerine sızabildi; eğitime sızabildiği için emniyete sızabildi…

Ve aslında F Tipi yapı, tarikat ve cemaatler koalisyonu AKP şemsiyesi altında iktidar olabildiği için devleti ele geçirdi!

Ve elbette tarikat ve cemaatler önce topluma sızdığı için oradan adım adım devlete sızdı.

Mustafa Kemal Atatürk o nedenle 30 Ağustos 1925’te şöyle diyordu: “Ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikatı medeniyedir.”

Fakat Atatürk’ten sonra adım adım laiklik tırpanlanarak tarikatlar ve cemaatler toplum içinde örgütlendi. Zamanla oy potansiyeline dönüştü ve Menderes, Demirel ve Özal iktidarlarından koltuklar elde etti.

Ve en sonunda da Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde büyük tarikatlar ve cemaatler koalisyonu olarak hükümet oldu!

İSLAMCI HAREKETLER 5 BÜYÜK DALGAYLA GELDİ

Kuşkusuz bu sürecin bir de emperyalizmle ilişkili boyutu var. O boyut hem yukarıda özetlediğimiz tabloyu kendisine zemin yapıyor ama hem de o zemini sıçramalı büyütüyor. Şöyle:

İslamcı hareketler, ABD emperyalizminin işbirliğinde beş büyük dalga halinde büyüdü, serpildi ve iktidar oldu:

1) Birinci dalga Türkiye’nin Truman Doktrini ve Marshall Yardımı üzerinden Atlantik’e eklemlendiği 1946’dan hemen sonra başladı. Komünizmle Mücadele Derneği ilk kuruluş başvurusunu 1948’de Zonguldak’ta yaptı. İlk resmi şube 1956’da İstanbul’da kuruldu.

Bu süreç ABD’nin Türk devleti içerisine yuvalandığı ve Menderes iktidarı üzerinden TSK ve MAH (MİT) içerinde kendisine bir “çekirdek” inşa etmeye başladığı süreçtir.

Bu ilk dalga, 27 Mayıs 1960 ihtilali ile kesintiye uğradı.

2) İkinci dalga, Sol’un yükselmeye başladığı 1960’larda geldi. CIA destekli Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği 1963 yılında kuruldu. Birkaç yıl içinde 110 şubeye ulaştı. Fethullah Gülen bu süreçte Erzurum Komünizmle Mücadele Derneği’nin kuruculuğunu yaptı!

CIA destekli bu derneğin öne çıkan isimleri, aynı zamanda İlim Yayma Cemiyeti üzerinden de Siyasal İslamcılığı geliştirdi.

Fakat bu süreçte Sol dalga öyle büyüktü ki, ABD siyasal İslamcıların yetersizliği nedeniyle sahneye ülkücüleri de sürdü.

Bu süreçte İslamcı hareketler bir yandan Erbakan’ın Milli Görüş’ü olarak bir kanaldan ilerledi, bir yandan da Demirel-Türkeş partileri içerisinde yer bularak ayrı bir kanaldan ilerledi…

3) Üçüncü büyük dalga 12 Eylül 1980 Amerikancı darbesi ile geldi. Türkiye’de Sol bir tehdit olmaktan çıkmıştı. Haliyle Komünizmle Mücadele Derneklerine de, MHP’ye de ihtiyaç kalmamıştı!

ABD SSCB’yi “yeşil kuşak” ile çevreleme stratejisi gereği Türkiye’de Türk-İslam sentezini geliştirmeye başladı. Özal serbest piyasa ekonomisini ve Türk-İslam sentezini temsil eden kuvvet olarak iktidar oldu. Diğer yandan yine Türk-İslam sentezinin gereği olarak MHP bölünüp, içinden BBP çıkarıldı.

Bugün dile getirilen “Fethullahçılar 1984 yılında askeri okullara sızdı” bilgisi, işte bu koşullarda gerçekleşti; Özal iktidarı ve devletin göz yumması sayesinde…

Bu süreçte ABD SSCB’ye karşı Afganistan’da “radikal İslamcılığı” kullandı.

4) Dördüncü büyük dalga 90’larda geldi. SSCB’nin yıkılması sonrasında Irak savaşı ile Ortadoğu’ya gelen ABD bu kez “Ilımlı İslamcılığı” getirmişti.

Refah Partisi’nin önce belediyeleri ele geçirmesi, ardından Çiller ile koalisyon kurması bu “ılımlı İslam” sürecin bir yansımasıydı.

Birinci dalganın 27 Mayıs 1960 ihtilali ile engellenmesi gibi, dördüncü dalga da 28 Şubat 1997 kararları ile engellendi. Fakat Kemalist Devlet yıllar içinde adım adım aşınmış olduğu için kararlı duramadı.

5) ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile bölgeye geleceği süreç, Türkiye’de İslamcı hareketlerin beşinci büyük dalgasını ve iktidarını getirdi! 3 Kasım 2002’de tarikat ve cemaatler AKP çatısı altında birleşti, koalisyon kurdu ve iktidar oldu. Birkaç ay sonra 20 Mart 2003’de ABD Irak’ı işgal etti. Ve bu süreçte Erdoğan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı oldu!

İSLAMCI HAREKETLER ANTİ-EMEPRYALİST DEĞİL

Bu kısa özetin ortaya koyduğu genel sonuçlar şunlardır:

1) Türkiye’de İslamcı hareketler ABD emperyalizmiyle işbirliği temelinde gelişti. Bu nedenle İslamcı hareketlerimizin çoğu anti-emperyalist değildir. Fakat bunu İsrail ve kaba bir Batı karşıtlığı ile dengelemektedirler. Erbakan’ın Milli Görüşü diğerlerine göre daha yerlidir. Milli Görüş içerisinden çıkan Erdoğanlar ise esas olarak İhvancıdır.

2) Türk devleti ABD ve NATO işbirliği nedeniyle İslamcı hareketlerin büyümesine önce sessiz kaldı, sonra dengelemeye çalıştı, ardından pazarlık yaptı ve en sonunda teslim oldu! Yani Türk devletinin bu İslamcı dalgalara direnememesinde, Amerikan Cephesi içerisinde yer almış olması belirleyici önemdedir.

3) ABD İslamcı hareketleri Türkiye’de ihtiyacına göre radikal, siyasal, ılımlı gibi şekiller altında kullandı.

4) Türk devleti laiklikten ödün verdikçe ABD destekli tarikat ve cemaatler büyüdü, serpildi.

F TİPİ ÖZAL’LA SIZDI, ERDOĞAN’LA DEVLET OLDU

Bu kısa özetin Ferhullah Gülen örgütü özelinde ortaya koyduğu sonuçlar ise şunlardır:

1) Fethullah Gülen, ABD’nin Sol’a karşı mücadelesi ile göreve başlamıştır.

2) Fethullah Gülen, Demirel ve Özal iktidarlarında devlete sızmıştır. (Ecevit iktidarı da Gülen’i korumuştur.)

3) Fethullah Gülen örgütü, 3 Kasım 2002’ye kadar sızıntıdan ibarettir fakat AKP iktidarı ile adım adım devlet olmuştur!

4) Fethullah Gülen AKP iktidarının şemsiyesi altında sırasıyla eğitim, emniyet ve yargıda iktidar olmuş, en sonunda da TSK içinde darbe yapacak bir yapılanma çıkarabilmiştir!

ERDOĞAN-GÜLEN İŞBİRLİĞİNİN SONUÇLARI

Bu kısa özetin AKP iktidarı özelinde ortaya koyduğu sonuçlar ise şunlardır:

1) Fethullah Gülen örgütü AKP için bir sızıntı değil, iktidar olabilmek için ittifak yapılmış bir kuvvettir. Erdoğan Gülen’e dayanarak iktidarını sağlamlaştırmış, Gülen Erdoğan’a dayanarak devletin kurumlarını ele geçirmiştir.

2) Bugünkü tablonun 1 numaralı suçlusu Fethullah Gülen ise de, 1 numaralı sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan’dır!

3) AKP iktidarının kendisi bir tarikat ve cemaat koalisyonudur. O nedenle Erdoğanlar Fethullahçılıkla mücadele edebilir ama cemaatçilikle mücadele edemez. Nitekim darbe girişimi bahanesiyle TSK’yi hedef aldıkları şu süreçte yaptıkları ortadadır: F Tipi imamları temizleyip, A Tipi imamlara general olma yolu açmaktadırlar.

ORTAK PAYDAMIZ: CUMHURİYET

Bu kısa özetin Türkiye açısından ortaya koyduğu sonuçlar ise şunlardır:

1) Laiklik ekmek kadar, su kadar büyük bir ihtiyaçtır.

2) Atatürk’ün emperyalizme karşı mücadele içerisinde oluşturduğu 6 Ok programı bugünün biricik programıdır.

3) Sağ’dan Sol’a; Milliyetçi, ulusalcı, Kemalistler, halkçı, devrimci, sosyalist muhalefet Cumhuriyetçilik çatısı altında ittifak yapmalıdır. Tarikat ve cemaatlere karşı hepimizin ortak paydası Cumhuriyet’tir!

Türkiye F Tipi darbe girişimi ve o darbe girişimini fırsata çeviren bu büyük saldırı ile ancak Cumhuriyet cephesi kurarak mücadele edebilir!

Mehmet Ali Güller
3 Ağustos 2016

6 Yorum

Saray’ın başkanlık yolunda TSK operasyonu

15 Temmuz’dan beri iki temel tez üzerinde duruyoruz:

Birincisi daha darbe gecesi sosyal medyadan paylaştığımız şu mesajdı: “F Tipi darbe girişimi sabaha kadar bastırılır. Fakat Türkiye ‘ya darbe ya başkanlık’ ikilemine sokularak büyük kan kaybetmiş olacak…”

İkincisi ise Erdoğan’ın darbeyi bir fırsata çevirerek TSK’ye büyük operasyonlar yapacağıydı.

MECBURİYETLER TEZİ?

Amerikancı F Tipi darbe girişiminin üzerinden 17 gün geçmiş durumda ve Erdoğan ikincisini, yani TSK’ye büyük operasyonu önemli ölçüde yaptı.

Olan olduktan sonra olana karşı çıkmak yararsızdır, mesele olmakta olanı görüp olmaması için mücadele örgütleyebilmektir. Bunu yapamadık, yetersiz ve eksik kaldık, sorumluyuz.

Oysa Erdoğan’ın darbe fırsatçılığı ile TSK’ye büyük operasyon planladığı belliydi. Kaldı ki Erdoğan daha darbe bile bastırılmadan önce darbeyi “TSK’de temizlik yapmaya vesile olacağı için Allah’ın lütfu” ilan ediyordu!

Elimizden geldiği kadar uyardık, bulabildiğimiz platformlardan “Erdoğan’ın TSK’ye büyük operasyon hazırlığında” olduğunu anlatmaya çalıştık, Saray’ın TSK’yi parçalayacak tam 11 hedefi olduğunu yazdık. Bu hedefleri de Erdoğan’ın sözcüleri üzerinden yaptığı kamuoyu hazırlama girişiminden saptadık.

Kimi arkadaşımız itiraz etti. Erdoğan’ın yazdıklarımızı yapamayacağını, zaten Türkiye’yi Erdoğan’ın yönetmediğini(!) söylediler.

Bu kanaatleri “mecburiyetler tezi”nden kaynaklanıyordu: Erdoğan mecburiyetler nedeniyle milli cepheye gelmişti, Kemalizm’e teslim olmuştu, ABD’ye kafa tutuyordu…

Oysa bu, en başta sınıfsal nedenlerle bile olamazdı! Kaldı ki Erdoğan yıllar önce “iktidar olabilmek için gerekirse papaz elbisesi bile giyerim” demiş bir biriydi. Yani iktidarda kalabilmek için AKP Genel Merkezi’ne Atatürk posteri astırması bir şey değildi!

TÜRK ORDUSU’NA BÜYÜK OPERASYON

Erdoğan, iki OHAL kararnamesi ile TSK’ye operasyonu büyük ölçüde yaptı:

Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı tamamen İçişleri Bakanlığı’na bağladı ve askeri bir kuvvet olmaktan çıkarıp polis gibi bir kolluk kuvvetine dönüştürdü. İlk atamaları da İçişleri Bakanı yaptı.

Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Milli Savunma Bakanı’na bağlandı. (Genelkurmay Başkanlığı’nın Saray’a bağlanması için OHAL kararnamesi yetmiyor, anayasa değişikliği gerekiyor.)

Askeri liseler kapatıldı, harp okullarının yerine Milli Savunma Üniversitesi kuruluyor.

GATA ve askeri hastaneler Sağlık Bakanlığı’na bağlandı.

Yüksek Askeri Şura’nın yapısı değişti; 14 asker ve 2 siville 3 gün yapılan YAŞ, 10 sivil ve 4 askerle artık 2 saatte tamamlanacak!

Sırada Askeri Yargının da sivilleştirilmesi ve Adalet Bakanlığı’na bağlanması, MGK’nin anayasadan çıkarılarak teknik bir kurula dönüştürülmesi, halk ordusu özelliği ortadan kaldırılarak tamamen profesyonel orduya geçilmesi var…

Bu tarihi operasyonla ilgili iki önemli saptamada bulunalım:

1) Erdoğan’ın darbe bahanesiyle TSK bünyesinde yaptığı tüm bu yapısal değişiklikleri, aslında ABD ve AB uzun süredir talep ediyordu!

2) Erdoğan bu operasyonla Kemalist ve Milli Ordu’ya büyük bir darbe vurmuş oldu. Yani Erdoğan iddia edildiği gibi Kemalizm’e teslim olmuyor, tersine Kemalizm’le her fırsatta hesaplaşıyor!

GÜCÜN DAĞITILMASI VE SIZMA BAHANESİ

Saray ve AKP Hükümeti TSK’ye büyük operasyonuna iki gerekçe açıklıyor: “Sızma olduğu için askeri okulları kapatıyoruz ve darbeleri önleyebilmek için gücü dağıtıyoruz.”

İkisi de yanlış!

F Tipi yapının sızması kurum kapatmaya gerekçe ise hepsinden önce AKP’nin kapatılması gerekir! Zira en büyük sızma AKP’yedir! Dahası olan sızmadan ziyade, F Tipi’nin AKP bahçesinde 14 yıl serpilmesidir!

Diğer yandan AKP’nin “gücü dağıtma” bakışı, 15 Temmuz’u tam olarak anlayamadıklarını(!) ortaya koymaktadır.

Zira ABD tıpkı Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında olduğu gibi, 15 Temmuz’da da aslında TSK’ye darbe yapmıştır. Washington Ortadoğu haritası çizmeye çalıştığı bir süreçte Türk Ordusu’nu etkisizleştirmeye çalışmaktadır.

Yani gücü dağıtmak değil, tersine birleştirmek ve büyütmek gerekir!

BAŞBAKAN ŞEMADAN ÇIKARILDI!

Gelelim Erdoğan’ın başkanlık hedefine…

Erdoğan bu hedefini gerçekleştirmek için her fırsatı değerlendirmeye çalışmaktadır. Nitekim TSK’ye operasyonu da önümüzdeki süreçte bunu gündeme getireceğini göstermektedir. Şöyle:

Erdoğan Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini doğrudan Milli Savunma Bakanı’na bağladı. Genelkurmay Başkanlığı’nı da kendisine bağlayacağını ilan etti. Buna anayasa değişikliği gerektiği için kararnameyle çözemedi.

Düne kadar teşkilat şeması nasıldı? Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı’na, Genelkurmay Başkanlığı da Başbakan’a bağlıydı.

Saray’ın operasyonuyla teşkilat şeması neye dönüşüyor? Kuvvet Komutanları Savunma Bakanı’na, Genelkurmay Başkanlığı Saray’a bağlı olacak. Yani hepsi kendisine bağlı Başbakan boşta kalmış oldu!

Neden? Çünkü başkanlık sistemi ile başbakanlık da ortadan kalkacak!

Anlayacağınız Erdoğan Başkanlık hedefinden vazgeçmiş, milli mevzilere girmiş ve Kemalizm’e teslim olmuş değil!

Tersine Başkanlık hedefi için her fırsatı değerlendirmeye çalışmaktadır.

O nedenle muhalefetin Erdoğan’ı “iyi işler yapıyor” diyerek alkışlaması değil, tersine “iyi işleri” fırsata dönüştürememesi için uyanık olması ve sürekli muhalefet etmesi gerekmektedir!

Mehmet Ali Güller
1 Ağustos 2016

6 Yorum

ABD’nin rolü ve 3 cuntanın koalisyonu

ABD Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper, darbe girişimi sonrası Türkiye’deki bazı muhataplarının tutuklandığını söyledi!

ABD (CENTCOM) Merkez Kuvvetler Komutanı Joseph Votel, darbe girişimi sonrası tutuklananları “ABD ordusunun yakın müttefikleri” olarak niteledi!

Bu iki açıklama öncelikle ABD’nin darbe girişimindeki rolüne, ardından da 15 Temmuz’daki “cuntalar koalisyonu”na işaret etmektedir!

Açalım:

ALLAH’IN LÜTFU: ERKEN DOĞUM

15 Temmuz Amerikancı F Tipi darbe girişiminin üzerinden iki hafta geçti. İlk günden beri dile getirdiğimiz temel tez şuydu: Amerikancı F Tipi darbe, erken doğuma zorlanarak bastırıldı.

Bunu esas olarak “Yurtta Sulh Konseyi”nin hazırladığı bildiride darbe tarihinin 16 Temmuz saat 03.00 olarak yazılmasına ve 15 Temmuz saat 16.00’dan itibaren MİT-Genelkurmay ortaklı yapılan hazırlıklara bakarak yapmıştık. Diğer yandan bu tezimizi güçlendiren bir diğer olgu da Erdoğan’ın daha darbe girişimi sürerken, darbeden “Allah’ın lütfu” diye bahsetmesiydi!

Kısacası darbe girişiminin erken bir saatte ve köprü kapatma gibi tuhaflıklarla başlamış olması bir kurgu olduğuna değil, fakat erken doğuma zorlandığına işaret ediyordu.

Fakat ilk günlerde yanıtı bulunamayan bazı sorular vardı: Örneğin MİT Müsteşarı Hakan Fidan neden sadece Genelkurmay’ı bilgilendirmişti ve Erdoğan ile Binali Yıldırım’ı bilgilendirmemişti? Örneğin Genelkurmay Karargâhı bir takım önlem hazırlıkları yaparken neden Hava Kuvvetleri Komutanı’nı haberdar etmemişti? Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar neden darbe girişimi başlayana kadar odasında oturmaya devam etmişti? Org. Akar’ı Çankaya’ya getirenler neden tutuklandı, ya da Org. Akar neden darbecilerle Çankaya’ya geldi? 1 numara olduğu iddia edilen Org. Akın Öztürk’ün rolü ne? Genelkurmay 5 saat önce öğrendiği darbe girişimini engelleyebilmekte neden yetersiz kaldı?

Bunlar ve benzer soruların bir kısmı hâlâ yanıtsız ama bazı sorular da, özellikle ilk günlerdeki ham bilgilerin üzerine eklenen tutuklu ifadeleri ile yanıt bulmaya başladı. Bunların başında da darbe girişiminin salt F Tipi olup olmadığı geliyor…

ÜÇ CUNTA KOALİSYON YAPTI

Neredeyse generallerin yarısı tutuklandı. Hemen hepsinin F Tipi olduğunu iddia edebilmek pek mümkün değil. Kimi Ergenekon ve Balyoz mağdurları, isim isim bildikleri bazı generallerin Fethullahçılıkla hiç ilgisi olmadıklarını belirtiyorlar.

Anlayabildiğimiz kadarıyla 15 Temmuz darbe girişimi için 3 cunta koalisyon yapmış durumda. Bu cuntalardan üçüncüsü darbe girişimine hiç başlamamış. İkinci cunta ise erken doğuma zorlanan darbeye kısmen dâhil olmuş ama durumu görünce yarısı geri çekilmiş. Bir tek birinci cunta, yani F Tipi cunta bütün gövdesiyle bu darbe girişimine dâhil olmuş.

Üçüncü cuntanın darbe istihbaratının alındığı saatlerden itibaren, ikinci cuntanın da erken doğuma zorlanmış darbenin başlamasıyla birlikte çeşitli pazarlıklar yaptığı anlaşılıyor. F Tipi cunta ise geri dönüş ve pazarlık şansı bulunmadığı için intihar etmiş!

İşte dünkü Yüksek Askeri Şura kararlarını ve Erdoğan’ın TSK’yi yeniden yapılandırma hamlelerini bu çerçevede analiz edebiliriz.

YAŞ KARARLARININ ANLAMI

Yüksek Askeri Şura kararları çoğu kişi için sürpriz oldu. Zira AKP çevreleri de dâhil çoğu kesim için diplerine kadar girmiş F Tipi çeteyi göremeyen ve darbe girişimini engelleyemeyen komutanlar artık görev yapamazdı!

Fakat Erdoğan pragmatistti ve o nedenle “dereyi geçerken at değiştirilmez” diyordu.

Darbe girişimine “Allah’ın lütfu, çünkü Silahlı Kuvvetlerimizin temizlenmesine vesile olacak” diyen Erdoğan fırsattan yararlanıp OHAL kararnameleri ve Anayasa değişiklikleriyle “TSK’yi yeniden yapılandırma” adı altında “dönüştürmek” istiyordu!

Nitekim Erdoğan açık açık “MİT ve Genelkurmay bana, kuvvet komutanlıkları da Savunma Bakanlığı’na bağlansın” diyordu. Askeri okulların kapatılması, TSK’nin üniversitelerden (haliyle İmam Hatiplerden) kaynak bulması, askeri yargının kaldırılması gibi hedefler zaten masadaydı, hükümet yetkilileri açık açık söylüyordu…

Zaten ikinci OHAL kararnamesi ile Jandarma TSK’den tamamen kopartılıp İçişleri Bakanlığı’na bağlanmıştı bile… Dahası İçişleri Bakanı Efkan Ala ekranlarda Jandarmanın kıyafetini bile değiştireceğini ilan ediyordu!

Erdoğan’ın bu hedeflerinin yerine getirilmesinin önünde engel olarak yine en başta TSK’nin kendisi vardı. Erdoğan için o nedenle TSK’de yeni bir kuvvet komutası oluşması yerine, şimdilik bildiği, birlikte çalıştığı ve darbe girişimindeki “yaralı” rolleri nedeniyle mahcup konumda olan komutanların bulunması daha yararlıydı!

Evet, Erdoğan “yaralı” komutanları şimdilik tuttu çünkü mevcut komutanlar “TSK’nin yeniden yapılandırılması” planına itiraz edemeyecek konuma düşmüş durumdaydılar…

ABD’NİN ROLÜNÜ SAPTAMAK ESASTIR!

Tekrar başta belirttiğimiz ABD’li yetkililerin açıklamalarına dönersek…

ABD Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Joseph Votel’in darbecileri müttefikleri olarak nitelemesi, hem darbedeki rollerine, hem de yukarıda anlatmaya çalıştığımız cuntalar koalisyonunun varlığına işaret eder.

ABD’nin müttefik gördüğü sadece F Tipi askerler değil, çoğunluktaki NATO’cu generallerdir!

İşte asıl bu gerçeğin üzerinde durmalıyız. 15 Temmuz darbe girişimi, her şeyden önce ve önemli olarak bir Amerikancı darbedir!

Saray ve AKP Hükümeti iki büyük yanlış içerisindedir:

1) Darbe girişiminin salt F Tipi özelliği üzerinde durmaları, orta vadede Türkiye’nin önüne yeni riskler getirecektir! İncirlik’in misyonuna devam etmesi, çeşitli yetkililerin “Suriye’de ABD’yle işbirliğine devam ediyoruz” açıklamaları yapmaları, en hafifinden darbeyi kanıyla engelleyen iradeye ihanettir!

2) Erdoğan’ın darbe girişimini fırsata dönüştürerek Türk Ordusu’nu biçimlendirmeye kalkması, genleriyle oynaması, çeşitli sorunlarla boğuşan Türkiye için bir felakettir. Son iki yüzyıllık ordu tarihi bu açıdan önemle incelenmelidir!

Türk Ordusu tektir ve etrafımızda haritaların yeniden çizilmeye çalışıldığı şu süreçte daha da büyük bir ihtiyaçtır. Onu parçalayan her girişim Türkiye’yi uçuruma sürükler!

Mehmet Ali Güller
29 Temmuz 2016

4 Yorum

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 1.048 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: