7 MADDEDE ABD’Nİ SURİYE’YE SALDIRISI

ABD’nin Atlantik müttefikleri İngiltere ve Fransa ile birlikte 14 Nisan 2018’de sabaha karşı Suriye’ye yaptığı saldırı, sıcağı sıcağına ve kısaca 7 maddede değerlendirelim:

1- Baştan uyaralım: ABD’nin İngiltere ve Fransa ile Suriye’ye saldırması, Türkiye’deki Amerikancıları boşu boşuna umutlandırmasın. Çünkü:

a- Bu saldırı genel gidişatı değiştirmeyecek. Suriye’de öyle ya da böyle kazanan Şam yönetimi oldu; halkıyla birlikte direndi, bölgesel ittifaklar kurdu ve kazandı.

b- ABD’nin saldırısı Rusya’dan bir karşı hamle gelmeyecek ölçekte sınırlı oldu/olacak. Zira Trump biraz da iç basıncı dengelemek içi yaptığı bu saldırıyla, iç politikadaki konumunu kurtarmaya çalışmaktadır.

2- Doğu Guta’daki kimyasal tezgâh, 2012’deki tezgâhın bir benzeridir. Farkı bu kez tezgâhta doğrudan Rusya’nın da hedef alınmasıdır. Dahası bu yönüyle kimyasal tezgâh Skripal olayı ile birlikte İngiltere’de başlamıştır.

3- Önce kimyasal tezgâh ardından, ardından emperyalist saldırı. ABD’nin bu ucuz oyunu 30 yıldır bölgede (önce Irak, şimdi Suriye) uygulayabilmesinde, bölgedeki işbirlikçilerinin de önemli bir rolü var. Birleşmeyen bölge, emperyalizme savaş alanı olur. Sıra herkese gelir.

4- ABD’nin saldırısı, o yüz değişti sananlar için, AKP’nin gerçek yüzünü bir kez daha göstermiş oldu. AKP, saldırıdan önce kimyasal komploya destek vermiş ve açıkça ABD saldırısı istemişti; dahası saldırının geciktiğini, çoktan yapılması gerektiğini, bu işin 2012’de bitirilmesi gerektiğini savunmuştu.

ABD’nin füzeleriyle birlikte de memnuniyet ilan edildi:

Erdoğan “rejimin cevapsız bırakılması elbette düşünülemez, operasyonu doğu buluyorum” derken, Binali Yıldırım da operasyonu olumlu bulduğunu ilan etti ve daha da vahimi, ABD saldırısının gecikmesinden şikâyet etti! Yine Çavuşoğlu da “çoktan müdahale edilmeliydi” diyenlerdendi.

Fakat Türkiye Cumhuriyeti adına Dışişleri Bakanlığı’na yaptırtılan resmî açıklama ise içeriği bakımından “hariciye birikimini” çöpe atan açıklama oldu: “ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’ye operasyonu yerinde bir tepkidir. İnsanlığın vicdanına tercüman olan bu operasyonu memnuniyetle karşılıyoruz.”

Ve genel İslamcı bakışını yansıtması açısından da Mavi Marmara olayında rol alan İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım’ın şu açıklaması ibretlikti: “ABD, İngiltere ve Fransa tarafından atılan füzeler içimizi serinletmedi. Çok az vuruş yapıldı, tesisler yok edilemedi.”

Özetle Türkiye’deki BOP’çular açısından değişen bir şey yoktu: Dün Irak’ta ABD askerlerinin sağlığına duacı olanlar, bugün de Suriye’de ABD saldırısını vicdanlarına tercüman görüp, memnuniyet duymaktaylar.

Özetle anti-emperyalistlik İslamcıların fıtratında yoktu: İç politika için sergiledikleri “yerli ve milli” oyunu da, Rusya’nın kendilerine alan açması için pazarlamaya çalıştıkları ABD’ye mesafeli pozisyon da iki füze görene kadar geçerliydi.

5- ABD’nin İngiltere ve Fransa ile birlikte Suriye’ye saldırmasına sevinenler korosu ya da Tomahawk sevicileri şöyle sıralandı: İsrail, Suudi Arabistan, BAE, PKK-PYD, IŞİD, El Kaide, Nusra, ÖSO ve AKP.

6- ABD’nin Suriye’ye saldırısına karşı Türkiye’de en sert şekilde konumlananlar ise Vatan Partisi, TKP, TKH, ÖDP, HKP gibi soldaki partiler oldu.

Saadet Partisi ise bu sol bloğun arkasından ABD saldırısına karşı en net konumlanan parti oldu.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun sanki konu oymuş gibi “kimyasal silah insanlık suçudur” demesi netliği bulandırsa da, son tahlilde “operasyonu olumlu bulmuyorum” diyerek CHP’yi iç politikada ABD karşıtları safına yerleştirdi.

İyi Parti ise daha ilk ciddi dış politikada çuvalladı. “Şam rejiminin kimyasal silah kullandığına dair yeterli kanıt oluşmuşsa, elbette karşılığı olmalıydı” diyen İyi Parti iç politikadaki genel saflaşmada AKP’nin yanına düştü.

7- Son olarak ve bitirirken belirtelim: Silahlı güç önemlidir ama tek belirleyici değildir. ABD’nin dünya egemenliği, onun dünya üretiminin yarısını yaptığı süreçte başlamıştı. ABD şu anda ise dünyadaki toplam üretimin yüzde 20’si mertebesinde üretim yapıyor. Bu oran ABD’yi sadece büyüklerin birincisi yapar ama artık “dünyanın tek egemeni” yapmaz. Çin’in ekonomik büyüklükte ABD’yi neredeyse yakalaması, Rusya’nın ABD savunma harcamasının 10’da 1’ne aynı önemde silah üretmesi, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin ekonomi büyüklüğünde pek çok Avrupa ekonomisini geride bırakması, “çok merkezli bir dünya” ortaya çıkardı. Böyle bir dünyada ABD’nin jandarmalığı artık mümkün olmayacak!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
15 Nisan 2018

Reklamlar

6 Yorum

AMERİKAN KORİDORU’NA KARŞI MÜCADELEDE İKİ MODEL

Defalarca söyledik, bir kez daha baştan açıkça belirtelim:

Zeytin Dalı Harekâtı, TSK’nin Amerikan Koridorunu önleme hedefi doğrultusunda bölge için olumlu, fakat AKP’nin “Kuzey Suriye’de İhvan nüfuz bölgesi” kurma niyeti bağlamında da sorunludur.

Çünkü Suriye’nin toprak bütünlüğü, Türkiye’nin toprak bütünlüğü demektir. Bu gerçeği atlayarak “Türkiye’yi Suriye’ye doğru genişletme” hayali kurmak, bölgede yangın çıkarmaktır.

Dahası o hayal, en sonunda hayali kuranı da ABD’nin stratejisine bağlar. Çünkü Suriye’yi bölmek, en başta ABD’nin planıdır. Kaldı ki ABD’nin PYD’ye dayanarak Suriye’yi bölmesiyle, AKP’nin ÖSO’ya dayanarak Suriye’yi bölmeye çalışması, aynı sonuca çıkar.

Tam da bu nedenle ABD yeniden çengel atmış, AKP’ye Suriye’nin kuzeyini “Fırat’ın doğusu ve batısı” şeklinde paylaşmayı teklif etmiştir!

CUMHURİYET KARŞITI ÇİZGİ VATAN SAVAŞI VEREMEZ!

Zeytin Dalı Harekatı’ndan önce, daha Fırat Kalkanı başladığında şu tez ortaya atılmıştı: Türkiye ABD’nin kara gücü PYD’ye karşı operasyona başlarsa, yani Türkiye emperyalizme karşı vatan savaşı yaparsa, AKP kaçınılmaz olarak Esad’la anlaşacaktır. AKP buna mecburdur. Çünkü Erdoğan Türkiye’yi değil, Türkiye Erdoğan’ı yönetmektedir.

Yine bu teze göre; belirleyici olan AKP’nin içerideki Cumhuriyet karşıtı uygulamaları değil, dışarıdaki vatan savaşı pozisyonudur. Dahası AKP dışarıdaki o pozisyonunu sürdürdükçe Atatürk’e teslim olacak ve Cumhuriyet karşıtlığını bırakacaktır.

Doğru çıkmasını önemle umduğumuz bu gelişmeler ne yazık ki geçekleşmedi.

Tersine AKP hem içeride Cumhuriyet karşıtı uygulamalarını artırdı, hem de Suriye’de Esad karşıtı pozisyonunu sürdürmeye devam etti.

Çünkü PYD’ye karşı konumlanmak, hatta zaman zaman ABD’yle taktik düzlemde karşı karşıya gelmek, AKP’nin Cumhuriyet karşıtlığından vazgeçmesinin gerek ve yeter şartı ile yolu değildi. Tersine AKP Cumhuriyet karşıtı programı ve konumu nedeniyle, Suriye’de yürüttüğü siyaseti gelmesi gereken seviyeye getiremedi.

Çünkü asıl gerçeklik şuydu: Cumhuriyet karşıtı çizgi, vatan savaşı veremez!

IRAK’LA ANLAŞARAK, SURİYE’YLE ANLAŞMADAN KORİDORLA MÜCADELE

Yakın geçmişte bölgede Amerikan Koridoruna karşı iki farklı mücadele modeli uygulandı. Bunlardan biri Irak’ta, diğeri de Suriye’de yaşandı.

Suriye’deki model şuydu: Türkiye, Amerikan Koridorunun Suriye ayağına karşı Suriye topraklarında Suriye’yle anlaşmadan mücadele etti. Riski ve maliyeti artırdı, şehitler verdi.

Irak’taki model ise şuydu: Türkiye, Amerikan Koridorunun Irak ayağına karşı Irak’la anlaştı. Türkiye’nin silah patlatmasına bile gerek kalmadan Irak Ordusu Irak-İran-Türkiye mutabakatını arkasına alarak koridoru dağıttı; Barzani başkent ilan ettiği Kerkük’ten çekilmek zorunda kaldı, sınır kapılarını Bağdat’a teslim etmek zorunda kaldı, boru hatlarının vanasının kumandasını Bağdat’a vermek zorunda kaldı. Dahası PKK de Sincar’dan çekilmeye başladı. Özetle “bağımsızlık referandumu” sonucu buharlaştı!

Kısacası Suriye’de Suriye’yle anlaşmadan Amerikan koridoruna karşı mücadele etmekle, Irak’ta Irak’la anlaşarak Amerikan koridoruna karşı mücadele etmek arasında ciddi bir fark görüldü. En önemlisi de şehitler açısından!

KOMŞUNUN TOPRAĞINA GÖZ KOYARAK VATAN SAVAŞI VERİLMEZ

AKP’nin Amerikan Koridoruna karşı Irak’ta farklı Suriye’de farklı taktik uygulamasının tek bir nedeni var: “Kuzey Suriye Misakı Milli içindedir” diyen, “Afrin’i Şam yönetimine vermeyiz” diyen, “Afrin’e vali atayacağız” diyen, “ele geçirdiğimiz bölgelerde yerel yönetimler kuruyoruz” diyen AKP açık ki Suriye’nin toprak bütünlüğünü fiiliyatta savunmuyor, tersine “Afrin’in fethi yakındır” dediği andan itibaren o topraklara göz koyuyor!

İşte bu niyet, Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekatı’nı “emperyalizme karşı vatan savaşı” olmaktan çıkarıyor; tersine AKP’nin iç politikadaki konumunu güçlendirme amaçlı kullanılıyor!

CUMHURİYET MEVZİSİNDE TOPYEKûN MÜCADELE İHTİYACI

Fakat belirtelim, bu durum sürdürülemez. AKP’nin yeniden ABD stratejisine eklemlenmemesi için Rusya’nın alttan alması, ya da AKP’nin Rusya’dan aldığı S-400’ü dengelemek için önce Avrupa’dan Eurosam füzeleri alması, şimdi de ABD’den Patriot füzeleri alma pazarlığına oturması, duruma bir sürdürülebilirlik kazandırmıyor.

Abdülhamitin’in dengeciliği 100 yıl önce bir çözüm değildi, bugün de Neo-Abdülhamitçilik bir çözüm olmayacak.

Peki ne yapılmalı?

Türkiye’nin dış politikası açısından şu anda en önemli ve acil şey, Ankara’nın Şam’la anlaşmasıdır. Bunu sağlamanın tek yolu da AKP’ye karşı Cumhuriyet mevziisinde esaslı ve topyekûn muhalefet etmektir; AKP’nin “yerli ve milli” propagandasına kanmadan, her hükümetin yapması gereken “terörle mücadele” görevine abartılı payeler vermeden ve en önemlisi Cumhuriyet karşıtı uygulamalarına karşı sağlam durarak…

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
30 Mart 2018

7 Yorum

AKP-ABD MUTABAKATI: SURİYE’NİN KUZEYİNİ PAYLAŞMA

Dışişleri Bakanı Mevlüt ÇavuşoğluABD ile Menbiç ve Fırat’ın doğusu için mutabık kaldık” dedi. (9.2.2018)

Bu açıklama haliyle akla şu soruyu getiriyor: Mutabık kalınan ne? ABD’nin Fırat’ın doğusunu YPG’den arındıracağı mı? Yoksa AKP’nin Fırat’ın doğusunu YPG bölgesi olarak kabul edeceği mi?

Anlamaya çalışalım:

ÇAVUŞOĞLU’NUN PATRIOT MESAJI

19 Şubat 2018 tarihli ABC Gazetesi makalemizde, İbrahim Kalın-H. R. McMaster, Nurettin Canikli-James Mattis ve Mevlüt Çavuşoğlu’nun tercümanlığında -kaydı tutulmayan- Tayyip Erdoğan-Rex Tillerson görüşmelerini analiz etmiş ve şu sonuca varmıştık: ABD AKP’ye “Suriye’nin kuzeyini paylaşmayı” teklif etti.

İşte Çavuşoğlu’nun son açıklaması dikkat çektiğimiz bu tehlikeye işaret ediyor!

Üstelik Çavuşoğlu aynı açıklamasında S-400 konusunda da şöyle diyor: “ABD yönetimi, Kongre’nin bunu onaylayacağına dair güvence verirse, onların Patriot sistemlerini alırız.”

Kuşkusuz bu mesajları yine Çavuşoğlu’nun “Afrin harekâtı mayıs ayına kadar biter.” açıklamasıyla birlikte değerlendirmeliyiz. (8.3.2018)

Nerede çıkarıyor bunu Çavuşoğlu? Kendisi Afrin Operasyonu’nun harekât başkanı mı; yoksa operasyonun Mayıs’a kadar bitmesi mesajı, ipuçlarını verdiği AKP-ABD mutabakatının gereği mi?

ESAD DÜŞMANLIĞININ TAŞIDIĞI RİSK

Fırat Kalkanı harekatının ilk gününden beri söylüyoruz: Şam’la anlaşmadan harekata başlamak, askeri başarı getirse bile siyaseten yeni problemler doğuracaktır. Dahası, Şam’la anlaşmamak, yeniden ABD’nin stratejisine eklemlenme riski oluşturacaktır.

AKP ile ABD PYD konusunda karşı karşıya olsa bile, Esad’ı devirme noktasında ortak oldukları sürece, o risk artacaktır.

“Esas olan PYD karşıtlığıdır, Erdoğan nasıl olsa Esad’la anlaşmaya mecbur kalacak” tezinin temenniden öteye gidemediği 2 yılda defalarca görüldü!

ESAD’I DEVİRMEK ESAS HEDEF DEĞİL, ESAS HEDEFE GİDEN YOL

Erdoğanların Esad’ı devirme hedefi, kişisel bir sorun değil elbette: Esad’ı sevmedikleri için devirmek istemiyorlar, Esad’ı kontrollerinde bir İhvan devleti kurabilmek için devirmek istiyorlar!

Zira Esad, sadece vatan savunması veren bir sembol değil, aynı zamanda şu aşamada Suriye’nin birliğinin de teminatıdır.

AKP Hükümeti bilmektedir ki, ancak Esad’ı devirebilirlerse Suriye’nin kuzeyinde ÖSO için bir devlet kurabilecekler!

Hedef PYD devletçiğini ortadan kaldırmaktan ibaret olsaydı, Ankara Şam’la çoktan anlaşır ve daha az maliyetle, daha az şehitle Suriye’nin kuzeyinden terörü temizlerdi!

ESAD’I PYD’YE İTEN SİYASET

Kaldı ki Erdoğanlar açık açık böylesi bir hedefleri olduğunu söylemektedirler:

Örneğin Erdoğan Afrin operasyonundan 9 gün önce “Kuzey Suriye Misakı Milli sınırları içindedir” diyerek açıkça “o topraklar bizim” demiş oldu. (11.1.2018)

Yine 15 gün önce “Afrin’e fetih yakındır” diyerek, “o toprakları ele geçirme” niyetini bir kez daha ortaya koymuş oldu. (25.2.2018)

Ve zaten Başbakan Binali Yıldırım da “Fırat Kalkanı ile oluşturduğumuz güvenli bölgeler gibi Afrin’i de asıl sahiplerine teslim edeceğiz” demektedir. (4.3.2018)

Peki Fırat Kalkanı ile oluşturulan güvenli bölgeler kime teslim edildi? Yanıtı İçişleri Bakanı Süleyman Soylu vermişti: “Azez’e kaymakam, Cerablus’a emniyet müdürü, Mare’ye jandarma komutanı atadık.” (28.1.2018)

O toprakların “asıl sahipleri” olarak Şam yönetimini görmemek, terörden temizlenen toprakları Suriye Ordusu yerine “Özgür Suriye Ordusu”na vermek, açık açık “Kuzey Suriye’nin bir parçasına el koymak” demektir.

Fiilen “başkan yardımcılığı” yapan Devlet Bahçeli de bu “işgal” durumuna gerekçe üretmektedir: “Suriye yönetimi teröristlerle işbirliği yaparsa toprakların bir kısmını elimizde tutmanın yolu açılacaktır.” (6.3.2018)

Daha 2 ay önce PYD’yi vatan haini diye niteleyen Esad’ın bu politikalarla PYD’ye itildiğini görebilen tek bir kişinin bile devlet katında kalmamış olması, gelecek açısından vahimdir!

ABD’DEN AKP’YE: “ALDIĞINIZ YERLERDEN ÇEKİLMEYİN”

Biliyorsunuz, Erdoğan-Tillerson görüşmesinde varılan mutabakatın gereği üç mekanizma kuruldu ve bunlardan ilki önceki gün toplandı. Hem ABD heyeti, hem de Türk heyeti ilk görüşmenin “pozitif” geçtiğini açıkladılar.

Dahası kimi resmi olmayan bilgilere göre de Washington Ankara’ya özetle şöyle söylüyor: “Fırat’ın batısında aldığınız yerlerde kalın, geri çekilmeyin. Zaten Afrin zengin bölge. Fırat’ın doğusunu da bize bırakın.

Tekrar Çavuşoğlu’nun “ABD ile Menbiç ve Fırat’ın doğusu için mutabık kaldık” açıklamasına dönersek, nedir mutabık kalınan? ABD’nin Fırat’ın doğusunu YPG’den arındıracağı mı? Yoksa AKP’nin Fırat’ın doğusunu YPG bölgesi olarak kabul edeceği mi?

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
11 Mart 2018

5 Yorum

ABD’NİN “SURİYE’NİN KUZEYİNİ TÜRKİYE’YLE PAYLAŞMA” PLANI

Bir hafta içinde, önce ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı H. R. McMaster, ardından ABD Savunma Bakanı James Mattis, son olarak da ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ile Türk-Amerikan ilişkileri masaya yatırıldı.

Sonuç ne? Tam olarak bilmiyoruz. Zira iki taraftan yapılan açıklamalar da sınırlı.

Kuşkusuz devletlerarası ilişkilerde kamuoyunun her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmesi gerekmeyebilir, nasılsa “devlet” biliyordur!

Fakat bu bir haftalık önemli görüşmelerin ayrıntılarını devlet de bilmiyor. Çünkü kayıt tutulmadı!

Dışişleri yetkililerinin bu tür görüşmelerde kayıt tutmasına engel olmak, iktidarın BOP eşbaşkanlığı günlerinden beri süren bir alışkanlığı…

Kayıt tutulmayan 3.5 saatlik görüşmede Türk Cumhurbaşkanı ile ABD Dışişleri Bakanı’na Türk Dışişleri Bakanı’nın tercümanlık yapması da cabası…

TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİNİN 1 HAFTALIK SEYRİ

Devletten bile gizlenen bu görüşmeleri analiz edebilmek için geriye önce yapılan resmi açıklamaları yorumlamak kaldı. Kronolojik olarak inceleyelim:

Cumhurbaşkanlığı’ndan İbrahim Kalın- McMaster görüşmesi sonrası yapılan açıklama: “Uzun vadeli stratejik ortaklık ilişkileri teyit edildi” (11.02.2018).

Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli ABD Savunma Bakanı James Mattis’in teklifini açıkladı: “YPG’yi PKK’ya karşı savaştırabiliriz” (15.02.2018).

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson: “YPG’ye ağır silah asla vermedik, geri alacağımız bir şey yok” (15.02.2018).

ABD Savunma Bakanı Mattis: “Türkiye’yle ortak zemin bulma yolundayız” (15.02.2018).

Milli Savunma Bakanı Canikli: “PYD/YPG’nin SDG bünyesinden çıkarılmasını talep ettik” (15.02.2018).

Reuters: “Türkiye, Tillerson’a ABD ve Türk askerlerinin Menbiç’te konuşlanmasını önerdi” (16.02.2018).

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu: “ABD ile ilişkilerimizi normalleştirme konusunda bir anlayışa vardık” (16.02.2018).

Çavuşoğlu-Tillerson görüşmesinin ardından ortak açıklama: “Türkiye ve ABD arasında ‘sonuç odaklı’ mekanizma kuruluyor” (16.02.2018). (Mekanizmanın birincisinin PYD/YPG, ikincisinin PKK ve üçüncüsünün de FETÖ ile ilgili, içinde asker ve sivillerin bulunacağı çalışma komiteleri olduğu gündeme geldi.)

Tillerson: “Menbiç’in müttefiklerimizin kontrolü altında olmasını istiyoruz” (16.02.2018)

Mattis: “Kurtarılmış bölgelerin kontrolü konusunda Türkiye ile hemfikiriz ve birlikte çalışacağız” (18.02.2018).

3 MADDELİ ABD PLANI

Ne çıkarmamız gerekiyor bu açıklamalardan?

Birincisi, AKP hükümetinin Türk-Amerikan ilişkilerini “normalleştirme” yolunu seçtiğini. (Aynı anda Almanya’yla da normalleşme adımı atıldı. Binali Yıldırım, Merkel’le görüme öncesinde “yeni bir sayfa açalım, geçmişi unutalım” mesajı verdi. Yıldırım-Merkel görüşmesi sonrasında bir yıldır tutuklu olan ve AKP yöneticilerinin defalarca terörist ilan ettiği Alman gazetesi muhabiri Deniz Yücel serbest bırakıldı. Almanya PKK ile ilişkilendirilen merkezin gösterisini yasakladı. Türk ve Alman yetkililer “terörizmle mücadele toplantısı” yaptı.)

İkincisi, ABD’nin Türkiye’nin haklı taleplerine karşı temel stratejisini bozmayacak yeni bir planlama yaptığını…

Nedir o planlama? Yukarıda özetlediğimiz açıklamalar ile kimi düşünce kuruluşlarının raporlarına yansıyan bazı görüşlerden çıkardığımız şu: ABD, Türkiye’ye Suriye’nin kuzeyini paylaşmayı teklif ediyor!

Buna göre;

1) Fırat’ın batısında Türkiye ve ÖSO olacak, doğusunda da ABD ve PYD/YPG.

2) Menbiç’te, ABD ve Türk kuvvetleri birlikte bulunacak.

3) PYD Barzanileştirilecek. (Yani ABD PYD/PYG’yle hamilik ilişkisini sürdürecek. Türkiye tıpkı kuzey Irak’ta olduğu gibi karşı çıktığı Kürdistan’a müteahhit yapılacak.)

ABD’NİN STRATEJİK VE TAKTİK KAZANIM HESABI

Bu plan gerçekleşir mi?

Plan, Suriye’nin artık yeniden “siyasal birliğini ve toprak bütünlüğünü” sağlayamayacağı varsayımı üzerinden şekillendiriliyor. AKP ile ABD’yi PYD/YPG’ye rağmen buluşturan da, birincisi “Esad’sız”, ikincisi de “parçalanmış” Suriye hedefi ve hevesidir.

Peki Rusya ve İran bu parçalanmaya razı olur mu? Dahası sahada yurt savunması yapan Şam rejimi bunu kabullenir mi? Elbette hayır!

Kuşkusuz Türkiye’nin terazinin öbür gözüne yerleşmesi dengeyi etkiler ama son tahlilde bize göre gelişmeler yine de bölge kuvvetlerinden yana olacaktır.

Öte yandan PYD’nin Barzanileştirilmesi, yani Ankara’nın kabul edeceği şekilde PKK’den ayrıştırılacağı da olası görünmüyor.

Bu durumda, taktik düzlemde neye yarar bu Amerikan planı? Suriye’yle anlaşmakta direnen AKP Hükümetini, Rusya-İran cephesinden koparmaya…

Peki stratejik düzlemde neye yarar bu Amerikan planı? Fırat’ın doğusunu Irak’ın kuzeyine eklemlemeye…

ABD’nin Basra’dan Doğu Akdeniz’e ulaşan ve geçtiği dört ülkenin de toprak bütünlüğünü hedef alan enerji koridoru, stratejik bir hedeftir. ABD bu koridorun Irak ayağını 25 yılda inşa etti ama nihayete erdiremedi. Dahası bölgedeki yeni denklem nedeniyle koridorun Irak ayağında geri adımlar bile atıyor.

Hal böyleyken, Irak’ın kuzeyini bugün için Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlama şansı görünmüyor. Öyleyse, en azından Fırat’a kadar uzatarak, Fırat’ın doğusunu da Amerikan Koridoru dediğimiz bu enerji koridoruna eklemlemek Washington için bir kazanım olacak.

İşte ABD’nin yeni planlaması, bu temel stratejisine uyumluluğu açısından değer kazanıyor.

Fakat belirtelim: Türkiye ile ABD’nin bölgedeki hedefleri birbiriyle çatışmaktadır ve o hedefler değişmeden, AKP’nin varlığına rağmen, yeniden eski tarz bir işbirliği modeli hayat bulamayacaktır!

AKP’nin sırf iktidarının kalıcılığı için girebileceği işbirliği yolları ise inişli-yokuşlu-çukurlu bir çıkmaz yol olmaktan öteye gidemeyecektir!

TURNUSOL KÂĞIDI

Tabi iş gene geliyor, Türkiye’nin iç politikasında düğümleniyor.

Bir kez daha problemin kaynağının probleme çözüm olamayacağı, yanlış adamla doğru iş yapılamayacağı, eğri cetvelle düz çizgi çizilemeyeceği ortaya çıkıyor:

Suriye’yle anlaşılmadığı taktirde, Türkiye’nin Suriye’de yapacağı her olumlu iş tersine dönmeye gebedir. İncirlik’i ABD uçuşlarına yasaklamadan yapılacak her askeri harekât, “vatan savaşı” yönünden sapmaya açıktır.

Türkiye’nin ulusal güvenliği ile iktidarın geleceğinin çeliştiği süreçlerde yapılan tercihler, görmek isteyene, turnusol kâğıdı gibidir!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
19 Şubat 2018

3 Yorum

ERDOĞAN’IN MİLLİYETÇİLİĞİ: İSLAMCILIK

Geçen haftanın pek üzerinde durulmayan konularından biri, Tayyip Erdoğan ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun “milliyetçilik” atışmasıydı.

Tartışma Erdoğan’ın ÖSO’yu “kuvayı milliye” diye nitelemesiyle başladı. Kılıçdaroğlu yanıt olarak “Osmanlı’da millet mi vardı? Cumhuriyetle beraber oldu. Kimse sarayın, padişahın kulu kölesi olmadı.” dedi.

Erdoğan Kılıçdaroğlu’nun sözlerine “Milletin Cumhuriyet ile başladığını söylemek binlerce yıllık Türk tarihini yok sayarak, bunlara ihanet etmektir.” diye başlayan bir konuşmayla yanıt verdi.

Asıl önemlisi konuşmanın devamındaydı ama oraya gelmeden, bu noktada birkaç saptama yapalım:

MİLLET BURJUVA DEVRİMLERİYLE ORTAYA ÇIKTI

Millet, boy ve kavim gibi tarihsel bir kategoridir; tarihin bir evresinde ortaya çıktı ve o evre tamamlandığında da ortadan kalkacaktır.

Millet, feodalizmin burjuva demokratik devrimlerle yıkılıp kapitalizmin oluşmasıyla tarih sahnesine çıkan bir kavramdır. O nedenle burjuva demokratik devrimleri, aynı zamanda milli demokratik devrimlerdir.

Dolayısıyla bugünkü anlamında millet, Doğu’da değil, Batı’da ortaya çıkmıştır. Türk milliyetçiliğinin ilk kuramcılarından Yusuf Akçura bu önemli gerçeği şu sözlerle saptamıştır: “Kabile ve kavmiyet duygusunun, milliyet fikri derecesine yükselmesi, Doğu’da değil, Batı’da meydana gelmiştir.”

Batı’da, tarihsel bir süreçte ortaya çıkan bu yeni kavram için yeni bir kelime üretilmemiş, Latince kavim anlamına gelen “nation” sözcüğüne millet anlamı yüklenmiştir.

Milliyetçilik ise millet kavramından önce sahnededir. Hobsbawm bu gerçeği şöyle açıklar: “Milliyetçilik, milletlerden önce gelir. Milletler, devletleri ve milliyetçilikleri yaratmaz, doğru olan bunun tam tersidir.

Bu gerçeğin bir başka bütünleyici yanını da Massimo d’Azeglio şu özlü ifadeyle tarihe geçirmiştir: “İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız.

Yani önce burjuvazi feodalizmin içinde ortaya çıkıyor, sonra milliyetçilik ile köylüleri de arkasına alarak bir “demokratik devrim” yapıp feodalizmi yıkıyor, böylece devleti ve milleti ortaya çıkarıyor!

Bu gerçeklik, bizim devrimimiz için de geçerlidir. O nedenle Mustafa Kemal Atatürk şöyle demiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir

Yani Türk milleti, bir devrimle Cumhuriyet’i kurarak millet olmuştur!

TÜRK DEVRİMİ İLE TÜRK MİLLETİ

Sonuç olarak demokratik devrimler dönemi öncesinde bugünkü anlamıyla bir millet kavramı yoktu.

Bırakınız Hunları ve Göktürkleri, Selçuklu ve Osmanlı’da da bugünkü anlamıyla millet kavramı yoktu. Bunun en önemli göstergesi Osmanlı padişahlarının kimliğidir. Padişahlar yazdıkları mektuplarda kendileriyle ilgili pek çok sıfat ve kimlik kullanırlar ama bu sıfatlardan hiçbiri Türklük sıfatı ve hiçbiri Türk padişahı kimliği değildir!

Örneğin o mektuplardan en bilineninde Kanuni Sultan Süleyman, hakanlar hakanıdır, sultanlar sultanıdır, nice ülkeyi fetheden kişidir, nice diyarı yöneten padişahtır ama Türk padişahı değildir.

Değildir, çünkü millet bir kavram olarak tarih sahnesine henüz çıkmamıştır!

Bırakınız Kanuni dönemini, 1789 Fransız Devrimi sonrasında, yani milletin bir kavram olarak Batı’da tarih sahnesine çıkmaya başlamasından sonra bile, Osmanlı’da millet kavramı uzun süre yoktur. Yusuf Akçura’nın da saptadığı gibi, örneğin Tanzimatçılar bile millet kavramını kullanmaktan kaçınmıştır. Çünkü Osmanlı devletinde millet yoktu, ümmet vardı; vatan yoktu, Osmanlı hanedanının toprakları vardı; vatandaş yoktu, padişahın tebaası vardı!

Milliyetçilik, Osmanlı’da İslamcılık ve Osmanlıcılık gibi iki tarzı siyasetin artık tarihin gerisinde kaldığı büyük gerçeğinin anlaşılmasının ardından ortaya çıkan üçüncü tarz siyasettir.

Dilde Türkçülük mücadelesi veren Şinasi ve Ziya Paşa gibi isimleri saymazsak, Osmanlı’da ideolojik düzlemde ilk Türk milliyetçiliği yapan kişi Mustafa Celaletin Paşa’dır. Mustafa Celalettin, önce Leh milliyetçisidir ve Lehistan’ın bağımsızlık mücadelesine katılmış, başarısız olunca da Osmanlı’ya sığınmıştır. Yani ideolojik düzlemde milliyetçilik Osmanlı’ya Batı’dan, Avrupa’daki demokratik devrimler mücadelesinden gelmiştir.

Ve Gaspıralı İsmail Bey (1851-1914), Hüseyinzade Ali Bey (1864-1940), Yusuf Akçura (1876-1935), Ziya Gökalp (1876-1924) gibi isimlerle gelişen Türk milliyetçiliği, en sonunda Türk devrimi ile Türk milletini ortaya çıkarmıştır.

Tarihte elbette uzun bir süredir Türk boyları ve kavimleri vardır ama ilk defa Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Türk devrimi ile bugünkü anlamında Türk milleti oluşmuştur!

Çünkü millet, etnik değil siyasal bir kavramdır; Türk milleti Türk ırkı demek değildir, milli demokratik devrimle milletleşen ve vatan kuran milliyetlerin bileşiminin adıdır!

İBRAHİM MİLLETİ VE İSLAMCILIK

Bu bilimsel gerçeklikler ışığında Kılıçdaroğlu’nun “Osmanlı’da millet yoktu, Cumhuriyet’le birlikte oldu” demesi doğru, Erdoğan’ın milletin binlerce yıldır olduğunu söylemesi ise yanlıştır.

Aslında Erdoğan da 30 Ocak 2018 tarihli AKP Meclis Grup Toplantısındaki konuşmasının devamında, aslında bugünkü anlamıyla milletin binlerce yıldır olmadığını ortaya koymaktadır: “Bizim millet anlayışımız, özünü İslam’ın millet anlayışından alır. Müslümanlar bir millet, Hristiyanlar bir millet, Yahudiler bir millettir. Etnik bakımdan zaman zaman çok küçük karışmalar olsa da, bu tarihimizin ve coğrafyamızın gerçekliğine en uygun tanımdır.

Görüldüğü gibi Erdoğan’ın millet kavramından ne anladığıyla, millet kavramının gerçekte ne olduğu farklı farklı şeylerdir. Erdoğan sözleriyle milletten İslam milletini, milliyetçilikten de İslamcılığı anladığını ortaya koymaktadır, o nedenle de sık sık “biz İbrahim milletinden geliyoruz” demektedir!

Fakat İbrahim milletinden gelmeyi savunmak ve Müslümanların tamamını bir millet olarak görmek hem bilimsel değildir hem de Türk milliyetçiliği değildir!

Ancak belirtelim: Erdoğan’ın Türk milliyetçiliğinin yerine İslamcılığı koyması, kendi siyasi tarihi içinde tutarlıdır. Erdoğan’ın “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına aldım” demesi de, “Türk milliyetçiliği bölücülüktür” demesi de, onun İslamcılık anlayışıyla tamamen tutarlıdır!

Tutarsızlık, Erdoğan’a milli payeler verip onu siyaseten destekleyenlerde, AKP’yle milli mutabakat arayanlarda, milli mücadele verdiğini, yerli ve milli politikalar izlediğini, hatta anti-emperyalist olduğunu söyleyenlerdedir!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
5 Şubat 2018

6 Yorum

İKİNCİ 36. PARALEL KAZIĞI: GÜVENLİ BÖLGE

Suriye’nin siyasal birliği ve toprak bütünlüğü, en çok Türkiye’nin temel hedefi olmalıdır. Zira Türkiye “Irak’ın birliğinin Türkiye’nin birliği” olduğunu 25 yılda görmüş, 6 yıldır da “Suriye’nin birliği Türkiye’nin birliğidir” gerçeğiyle karşı karşıyadır.

Ancak Türkiye ne yazık ki, değil bu gerçeği anlayacak, tersine bu gerçekle çarpışan bir iktidar tarafından yönetilmektedir!

AKP iktidarının Rusya ile normalleşmesi sonrası bile Suriye politikasının sorunlu ve eksikli yürütülüyor olması, en baştaki bu yanlışın hâlâ sürüyor olmasındandır!

TÜRKİYE’Yİ KÜRTLERLE GENİŞLETME STRATEJİSİ

AKP iktidarının temel hedefi, en başında beri Suriye’nin parçalanmasıdır. AKP böylece birincisi Kuzey Suriye’yi fethederek Halep’i 82. il yapacaktır, ikincisi de Şam’a ihvan rejimi monte edecektir!

AKP aynı şekilde Irak’ta da Kerkük ve Musul’u 83. ve 84. il yapmak istemiştir. Bu nedenle Bağdat yönetimine rağmen Erbil’le anlaşmış, Irak’ın petrolünü Erdoğan-Barzani ortaklığı üzerinden dünyaya satmaya kalkmışlardır.

Dahası, AKP’nin içeride yaptığı Kürt Açılımı da işte bu stratejinin gereğidir. AKP’ye göre Türkiye Kürtlerle genişleyecektir. İçeride PKK ile anlaşan AKP, Suriye’nin kuzeyinde PKK’nin kantonlarıyla, Irak’ın kuzeyinde de Barzani otonomisiyle “büyümek” istemektedir.

Oslo görüşmeleri, Öcalan’la yapılan İmralı pazarlıkları, PYD lideri Salih Müslim’le yapılan “özerkliğinize karışmayız, yeter ki Esad’ı yıkmamıza yardım edin” müzakereleri, Barzani peşmergelerine Türk toprakları üzerinden Suriye’ye geçiş yaptırılması gibi uygulamalar, hep “Türkiye’nin Kürtlerle genişlemesi” stratejisinin gereğiydi.

Dahası Erdoğan’ın döne döne Lozan’ı hedef almasıve Lozan karşıtlığı düzleminde Misakı Millicilik(!) yapması da bundandır.

Güya Misakı Milli sınırları içinde kalan topraklar Lozan’da verilmiş, şimdi AKP o toprakları almaya çalışmaktadır!

ABD’NİN TÜRKİYE HİMAYESİNDE KÜRDİSTAN PLANI

Oysa “Türkiye’nin Kürtlerle genişlemesi” bir Pentagon projesiydi. “Türkiye himayesinde Kürdistan” adı altında Özal’a kabul ettirilmiş bir plandı bu.

ABD’nin hedefi basitti, “Büyük Kürdistan” için en az maliyetli yöntem “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıydı: ABD tek tek Kürdistan parçalarına korumalık yapacağına, bunu Türk hâkim sınıflarının önüne petrol havucu koyarak Türkiye’ye yaptıracaktı. Türk Ordusu’nun kanatları altında İran, Irak ve Suriye’ye karşı korunan Kürdistan parçaları da en sonunda “Büyük Kürdistan” olarak Türkiye’den kopacaktı!

İşte bu nedenle dün Irak’ın toprak bütünlüğü, Türkiye’nin toprak bütünlüğü anlamına geliyordu. İşte bu nedenle bugün Suriye’nin toprak bütünlüğü, Türkiye’nin toprak bütünlüğü anlamına gelmektedir!

Dahası o toprak bütünlüğü için de önce Irak’ın ve Suriye’nin siyasal birliği gerekmektedir!

KREMLİN’İN ARŞİVDEKİ TESPİTİ

Şu anda sahada ne yazık ki bunlardan hiç ders çıkarmamış bir “devlet aklı” operasyona kumanda etmektedir. AKP hâlâ Suriye’den toprak kapmak peşindedir!

Bu hedefini perdelemek için de zaman zaman “kimsenin toprağında gözümü yok, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyoruz” demektedirler.

Ancak ısrarla belirtik, tekrar pahasına söyleyeceğiz: Suriye’nin toprak bütünlüğünü gerçekten savunuyor olmanın göstergesi çok basittir: Suriye yönetimiyle anlaşmak!

Fakat Erdoğan yönetimi bunu yapacağına döne döne Esad’ı katil ve terörist ilan etmekte, Esad’ın Suriye’nin geleceğinde yerinin olmadığını savunmaktadır.

Bu durum, sadece Şam’da değil, Moskova ve Tahran’da da derin kuşkular yaratmaktadır. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un “Türkiye iki Kürt bölgesinin arasında kalan toprakları Suriye’den koparmak istiyor” sözleri, bir görüş olmaktan çok bir veri olarak Kremlin’in arşivinde tutulmaktadır! (sozcu.com.tr, 10 Şubat 2016)

Dahası Erdoğan yönetimi, her söylemiyle Lavrov’un bu tespitini haklı çıkarmaktadır:

Örneğin ErdoğanKuzey Suriye Misakı Milli sınırları içindedir” demektedir! (hurriyet.com.tr, 11 Ocak 2018)

Örneğin Erdoğan Afrin operasyonundan önce “Bölge politikalarımızı ABD ile birlikte yürütmek istiyoruz” demektedir! (Sputnik, 13 Ocak 2018)

Örneğin Erdoğan Afrin operasyonu başladıktan bir hafta sonra “Biz ABD’yle beraber bu işleri yürütelim istiyoruz” demektedir! (cumhuriyet.com.tr, 26 Ocak 2018)

Ve örneğin Erdoğanların “yerli ve milli” ilan etikleri ÖSO temsilcileri de bu arada Washington’a gidip Beyaz Saray Ulusal Güvenlik danışmanlarına “İran’a karşı bizi kullanın” diye yalvarmaktadır! (haberturk.com, 19 Ocak 2018)

Örneğin İçişleri Bakanın Süleyman SoyluAzez’de, Cerablus’ta, Mare’de kaymakamımız, emniyet müdürümüz, jandarma komutanımız var” demektedir! (tr.sputniknews.com, 28 Ocak 2018)

Sadece Azez, Cerablus, Mare mi?

Daha dün İdlib’de Ankara ile Moskova’nın karşı karşıya kalmasının nedeni neydi? AKP’nin başta Nusra temsilcileri olmak üzere çeşitli cihatçı grup temsilcilerini 17-18 Eylül 2017 tarihinde Türkiye sınırında toplayarak 425 üyeli bir Meclis kurmasıydı! O meclisin 2 Kasım 2017’de kendi içinden bir “Milli Selamet Hükümeti” ilan etmediydi!

  1. ORDU VE 2. HÜKÜMET KURMAK, PARÇALAMA NİYETİDİR!

Açıktır: Suriye Ordusu’na karşı Özgür Suriye Ordusu kuran, ele geçirdiği topraklarda meclis inşa eden, yerel hükümet kuran, kaymakam ve emniyet müdürü atayan bir anlayış toprak bütünlüğünü değil, parçalamayı ve toprak kapmayı savunmaktadır!

AKP’nin bunca şeye rağmen ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’dan gelen “Suriye sınırı boyunca birlikte 30 km derinlikli bir güvenlik bölgesi kuralım” teklifini, şartlı değerlendirmeye alması, bu hedefin gereğidir!

Zira bu “güvenlik bölgesinin” gündeme geldiği 2013’ten beri AKP ABD’ye “benden yana mısın, PYD’den yana mısın” diye sorarak pazarlık yapmaktadır!

Erdoğan’ın başdanışmanlarından Gülnur Aybet’in şu sözleri ABD’yle yeninden işbirliği için ne kadar hevesli olduklarını göstermektedir: “ABD önümüzdeki günlerde bizi tatmin edecek çözümler ortaya koyacak. 30 km’lik güvenli bölge gibi, buna benzer daha çok şey gelebilir.” (tr.sputniknews.com, 26 Ocak 2018)

SURİYE TOPRAĞINI HA PYD’YE HA ÖSO’YA VERMEK!

3 yıldır söylüyoruz: 1) Yanlış adamla, doğru iş yapılmaz! 2) Suriye’yle anlaşmadan problem çözmeye kalkmak, yeni problemler yaratır! 3) İncirlik ABD uçaklarına kapatılmadan sahada ABD projesi bitirilmez!

Irak dersleri ortadadır: Türkiye karşı çıktığı Irak Kürdistanı’na, döne döne müteahhit yapıldı! Irak Kürdistanı Türkiye topraklarındaki İncirlik Üssü’nden korundu ve inşa edildi! Türkiye ABD’nin 36. paralel kazığını, PKK’yle mücadele havucu üzerinden yedi! Güya Saddam Hüseyin’e sormadan Irak’ı girip girip PKK’ye operasyon yapıp örgütü bitireceklerdi!

Şimdi Türkiye ABD’nin ikinci 36. paralel kazığıyla karşı karşıyadır: 30 km derinlikli güvenli bölge!

ABD’nin Suriye’yi parçalayıp kuzeyini PYD’ye vermesiyle, AKP’nin toprak kapıp ÖSO’ya vermesi arasında, sonuçları bakımından hiçbir fark yoktur: Çünkü Suriye’nin parçalanması, son tahlilde Suriye Kürdistanı demek olacaktır!

Dün Irak’ta havuç Kerkük petrolleri ve Türkmen bölgesiydi, bugün Suriye’de havuç Halep ve Türkmen bölgesi. “Kızıl Elma” işte bu havucun gereği olarak iç kamuoyuna dağıtılmaktadır. Fakat önemle belirtelim: Bugün Suriye’nin kuzeyinde “Türkmen otonomi bölgesi” kurma hevesi taşımak, dün Irak’ın kuzeyinde “Türkmen otonom bölgesi” kurma düşüncesinden çok daha hayalidir!

Komşularımızı bölüp Kürt ya da Türkmen etnikçiliğine dayanan devletçikler kurmaya kalkmak, Türkiye’nin parçalanmasına hizmet eder!

Kürt sorunu, emperyalizmin bölge ülkelerini parçalanmasıyla değil, emperyalizme rağmen bölgesel birlik kurularak çözülür.

ABD ve işbirlikçilerine rağmen, Kürtlerin de yararını gözeten Türk-Kürt-Arap-Fars birlikteliği en sonunda kazanacaktır!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
29 Ocak 2018

7 Yorum

ZEYTİN DALI HAREKATININ 4 SORUNU ve RUS STRATEJİSİ

Türkiye’nin Afrin operasyonu, resmi adıyla Zeytin Dalı Harekâtı dört soruna rağmen, sahada fiilen Amerikan Koridoru’nu engellediği için doğrudur ve desteklenmelidir.

Zira ciddi hiçbir ülke sınırında “terör koridoruna” izin vermez. Dahası PYD’ye verilen 5 bin TIR silahla o koridor artık Amerikan Koridoru’ysa!

Ancak harekâtın AKP kaynaklı dört sorunu vardır:

1. SURİYE’YLE İŞBİRLİĞİ SORUNU

Zeytin Dalı Harekâtı, tıpkı Fırat Kalkanı Harekâtı gibi Suriye’yle işbirliği yapılmadan, sorunlu başladı. Bir problemi çözerken yeni problemler çıkarmamak, stratejik adımlar atabilmenin olmazsa olmazıdır!

AKP Hükümetinin harekât öncesi Suriye konsolosluğuna yazılı bilgi vermesi, diplomatik açıdan bir şey ifade etmemektedir. Zira ifade edebilmesi için en azından harekattan önce Şam’ın yanıtının beklenmesi gerekirdi.

Böyle olduğu için de Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad Zeytin Dalı Harekatı’na karşı çıkmış ve “Afrin harekâtı, Türkiye’nin teröristleri destekleme politikasına dayanıyor” demiştir! (Sputnik, 21 Ocak 2018)

Ankara’nın Şam’la işbirliği yapmaması, Amerikan Koridoru’ndan kaynaklı tehdidi ortadan kaldırma konusu ne kadar haklı olursa olsun, devletlerarası ilişkiler açısından Türkiye’yi haksız duruma ve dahası “işgalci” konumuna düşürebilecektir!

Bu yanlıştan dönme şansı hâlâ vardır; Ankara şu saatte bile Şam’a el uzatsa, o el kesinlikle tutulacaktır.

2. SARAYIN GİZLİ AJANDASI SORUNU

AKP Hükümetinin bir “gizli ajandası” olduğu, sadece Şam’da değil, Moskova ve Tahran’da da düşünülmektedir. Girilen olumlu Astana süreci bile üç başkentteki bu kaygıları henüz giderememiştir.

Kremlin, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un iki yıl önce açıkça söylediği “Türkiye iki Kürt bölgesinin arasında kalan toprakları Suriye’den koparmak istiyor” görüşünü, bir önemli bilgi olarak arşivde tutmayı sürdürmektedir! (Sözcü, 10 Şubat 2016)

Lavrov o nedenle, Zeytin Dalı Harekatı’nı değerlendirirken ısrarla Türkiye’den “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı göstermesini” istemiştir! (Sputnik, 22 Ocak 2018)

Ankara gizli bir ajandasının olmadığını ancak ve ancak Şam’la anlaşarak gösterebilir! (Kaldı ki, Fırat Kalkanı sürecinde de söylediğimiz gibi, Ankara Şam’la anlaşsa, terör koridoru için harekât düzenlemesine bile gerek kalmayacak, operasyonu Suriye ordusu yapacak!)

3. TSK’Yİ İÇ SİYASETE MALZEME YAPMA SORUNU

Zeytin Dalı Harekâtı Türkiye’nin harekatıdır, AKP’nin değil!

AKP’nin bu harekâtı iç politikaya malzeme yapması, 2019 hedefi doğrultusunda MHP’yle kurduğu ve BBP, HUDAPAR gibi partilerle genişletmeye çalıştığı “milli mutabakat” ittifakı için kullanmaya çalışması kabul edilemez!

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın her gün AKP mitingleri düzenleyerek Zeytin Dalı Harekâtı’nı partisinin icraatıymış gibi propaganda yapması, projektörlerin Türkiye üzerinde olduğu şu günlerde “parti devleti” eleştirilerini haklı çıkarmaktadır!

Dahası, AKP’nin Erdoğan’a “gazilik” unvanı verilmesi için yasa teklifi hazırlaması, oğul Bilal Erdoğan’ın hiçbir resmi yetkisi yokken harekât merkezinden eniştesiyle birlikte poz vermesi, HDP’nin “vatan savaşı değil saray savaşı” iddiasına malzeme vermekte ve haklılık kazandırmaktadır!

Öte yandan AKP’nin 15 Temmuz fırsatçılığıyla TSK’den kopardığı Jandarma’ya Zeytin Dalı Harekatı’na destek amacıyla resmi sosyal medya hesabından “İslam ordusuyuz” mesajı verdirmesi, kimi komutanların açık açık nurcu toplantılarına katılması, üniformalı askerlerin tarikat toplantılarında görüntülenmesi vahim bir durumdur! Ordumuz, İslam ordusu değil, Türk ordusudur!

4. ABD’YLE İŞBİRLİĞİ SORUNU

AKP Hükümeti’nin Zeytin Dalı Harekatı’nın başarılı bir şekilde başlamasıyla birlikte Washington’a verdiği “bölgede kiminle ittifak kurmanız gerektiğini gördünüz mü” şeklindeki mesajlar, harekât açısından bir diğer sorun, dahası Türkiye adına AKP kaynaklı bir açmazdır!

Mesajı alan ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, “Türkiye’nin ‘meşru güvenlik ihtiyaçlarını’ gidermek için Suriye’nin kuzeybatısında bir ‘güvenli bölge’ oluşturulması konusunda Ankara’yla birlikte çalışmayı umduklarını” söylemektedir! (Amerika’nın Sesi, 22 Ocak 2018)

Türkiye’nin bırakın ABD’yle güvenli bölge konusunda çalışmasını, normalde en azından Zeytin Dalı Harekâtı boyunca İncirlik Üssü’nü ABD savaş uçaklarının uçuşuna kapatması gerekmektedir!

Ancak Türkiye’nin bu harekâtına AKP Hükümetinin kumanda ediyor olması, ABD’yle her an doğrudan ya da dolaylı işbirliği yapabilme ihtimalini Zeytin Dalı Harekatı için bir soruna ve açmaza dönüştürmektedir!

RUS STRATEJİSİ

Afrin operasyonu, bir yönüyle aynı zamanda Rusya’nın Suriye stratejisinin de içindedir. Şöyle:

Moskova, dün Ankara’nın ÖSO ve diğer cihadçı örgütleri Halep’ten çekmesi karşılığında Fırat Kalkanı Harekatı’na onay vermişti; bugün de Ankara’nın İdlib’de Suriye Ordusu’nun harekâtına yol vermesi karşılığında Zeytin Dalı Harekatı’na onay vermiş oldu!

Zeytin Dalı Harekâtı başladıktan sonra, Suriye Ordusu da harekete geçmiş ve Rusya Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre İdlib’de El Nusra’yı kuşatmış ve operasyona başlamıştır!

Böylece AKP Hükümetinin daha düne kadar İdlib’de iş birliği yaptığı El Nusra, Rus stratejisi içinde temizlenmektedir. Ve AKP Hükümetinin başta Nusralı temsilciler olmak üzere toplam 425 temsilciyle üç ay önce kurduğu İdlib Meclisi ve onun içinden çıkan İdlib hükümeti de fiilen ortadan kaldırılmaya başlanmıştır!

Önceki “Al İdlib’i ver Afrin’i pazarlığı” başlıklı makalemizde de incelediğimiz gibi Moskova bir taşla birkaç kuş vurmaktadır.

Zira Moskova Afrin’den çekilerek ve Türkiye’nin operasyonuna onay vererek PYD/YPG’ye de “ABD’yle değil, benimle yakın çalış” mesajını, hem de ağır bir biçimde vermektedir!

Zaten Moskova’da temaslarda bulunan Rojova yetkilisi Rodi Osman açık açık itiraf etmektedir: “Rusya tarafından bize Afrin’i rejim güçlerine teslim etmemiz yönünde bir teklif geldi. Elbette bunu seçemezdik.” (Sputnik, 22 Ocak 2018)

Afrin’i Rusya’nın isteğiyle Suriye’ye bırakmayan PYD, şimdi Türk Ordusu’nu karşısında bulmuştur! YPG Genel Komutanı Sipan Hemo’nun “Rusya bize ihanet etti” demesi işte bundandır! (Odatv, 22 Ocak 2018)

4 ÜLKENİN BÜYÜK SORUMLULUĞU

Son 40 yıl, ABD’nin Kürtleri bölgede nasıl ateşe sürüp ardından sattığıyla ilgili derslerle doludur! (Son olarak ABD’nin Barzani’yi Kerkük’te yüzüstü bırakması örneğin.)

Bundan ders çıkarmayan Kürt partileri ve örgütleri, önce Kürt halkına ihanet etmiş olur! Zira “barış ve özgürlük” emperyalizmle gelmez, emperyalizme rağmen olur!

Tabi bu noktada artık Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin de çıkarması gereken bir büyük ders vardır: Kürtlerin emperyalizmin kucağına düşmemesi, bir yönüyle bu ülkelerin sorumluluğudur! (Dahası bu ülkelerin yönetimlerinin de emperyalizmin kucağına düşmesi sorunu vardır ve kritik önemdedir!)

Bu ülkeler bu sorumluluğun gereğini yerine getirerek, aynı zamanda emperyalizme karşı mücadele etmiş olurlar.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
24 Ocak 2018

4 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: