ÇİN’İN LİDERLİĞİNDE YENİ BİR EKONOMİ DÜZENİ KURULUYOR

ABD’nin Çin ve AB’den ithal edilen ürünlere koyduğu yüksek gümrük vergileri ile başlattığı ticaret savaşının iki ayrı düzlemi var:

Birinci düzlemde ABD doğrudan esas rakibi olan “yeni küresel güç” Çin’i hedef alıyor. Çin’e 115 milyar dolarlık mal satan ama Çin’den neredeyse bunun dört katı olan 462 milyar dolarlık mal satın alan ABD, Çin mallarına gümrükleri artırıyor. ABD karşılıklı gümrük artışıyla ortaya çıkacak tablodan, daha az sattığı için, kendi zararının daha az olacağını hesaplıyor!

ABD ikinci düzlemde “müttefiki” AB’yi hedef alıyor ve ondan aldığı mallarda da gümrük oranını artırıyor. ABD aynı mantıkla, 246 milyar dolar mal sattığı ama 369 milyar dolarlık mal aldığı AB’ye uyguladığı gümrük artırımı ile kendisinden çok rakibinin zarar edeceğini hesaplıyor.

Fakat ABD’nin “müttefiki” AB’yi hedef alması da, son tahlilde esas rakibi olan Çin’i ve belli oranda da onun stratejik ortağı olan Rusya’yı hedef almasıyla ilgilidir. Şöyle ki:

ABD Başkanı Donald Trump açık açık AB’ye “Rus ve Azeri gazı almayın, kuracağımız 11 liman/tesise biz gemilerle sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) getiririz” diyor. Yani ABD, transatlantik müttefiki AB’yi Asya’dan koparmaya çalışıyor.

Üstelik hedefi sadece Rusya’dan değil, aslında ve daha çok Çin’den koparmak…

ABD’NİN HEDEFİ KUŞAK-YOL PROJESİ

Zira Çin’in Kuşak-Yol Projesi hem karadan hem denizden AB’ye uzanan bir proje ve tam kapasite hayata geçtiğinde, AB’nin, dünyanın yeni merkezi olan Asya-Pasifik’le bağını kuvvetlendirmiş olacak.

İşte ABD bu büyük tehlike ve yalnızlaşma riski nedeniyle AB’ye gümrük sopası sallıyor.

Çünkü ekonomisi inişe geçen ABD, esas rakibi Çin’e karşı tek başına direnemeyeceğini görüyor ve “daha geniş bir cephe” kurmaya çalışıyor. Bir yandan mevcut müttefiklerini yanında tutarak “daha geniş batı” inşa etmeyi hedefliyor, bir yandan da Çin’le “kıtasal ve bölgesel” sorunları olan Asya devletlerini yanına almaya çalışıyor.

Çin’i Japonya-Güney Kore hattından baskılayan ABD, hızla gelişmekte olan “kıtasal devlet” Hindistan’ı yanına çekerek ve geniş bir Hindistan-Güney Kore-Japonya yayı inşa ederek Çin’i çevrelemeye çalışıyor. (ABD’nin Rusya’yla iyi ilişkileri olan Hindistan’ı Çin’in karşısında konumlandırabilmesi şu aşamada pek olası görülmüyor.)

Ve elbette ABD Çin’in İran ağırlıklı Ortadoğu enerjisinden yararlanmaması için bölgemizde hegemonya savaşı yürütüyor.

Toplamda ABD Çin’i büyüten enerji ve ticaret yollarını denetimde tutarak, stratejik rakibinin gırtlağını sıkmaya çalışıyor.

Fakat mesele şu ki, ABD’nin gücü planlarını istediği oranda hayata geçirtemiyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya ekonomisinin neredeyse yarısını üreten ABD, şimdilerde yüzde 20’nin altına düşmüş durumda. Bu ekonomiyle de, hâlâ devasa büyüklükteki askeri gücüne rağmen, istediklerini kolayca yapamıyor.

Yani gümrük sopasıyla AB’yi Çin ve Rusya’dan kopartmaya çalışan ABD, tersine, bu hamlesiyle yalnızlaşıyor!

Gelelim meselenin esasına…

DOLAR ESASLI DÜZEN ÇÖKÜYOR

O esasın da birbirini bütünleyen iki yönü var:

Birincisi ABD, kendisinin inşa ettiği ve küreselleştirdiği liberal ekonomi ve serbest piyasa ekonomisine aykırı olarak, gümrük duvarları örüyor; çünkü ekonomisi inişte… Yani paradoksal şekilde ABD kendi sistemine aykırı ve onu vuran hamle yapmak zorunda kalıyor…

İkincisi ise yeni bir düzen kuruluyor. Şöyle ki:

Emperyalist tekellerin bu sıkışıklığı ancak bir savaşla aşmak isteyebilecekleri tehlikesi olmakla birlikte, Trump yönetiminin açtığı bu ticaret savaşının ABD’nin lehine sonuçlanmayacağı ortada. Çünkü mevcut tablo kabaca “Çin üretiyor, ABD tüketiyor” şeklinde özetlenebilecek durumda…

Ve bu tabloya bağlı olarak da, yeni bir süreç başladı: ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonrasında inşa ettiği ve dolara, IMF’ye, Dünya Bankası’na dayanan Bretton-Woods sistemi, daha doğrusu ABD emperyalizminin dünyaya dayattığı ekonomik düzen artık yıkılıyor ve yerine yeni bir ekonomik düzen inşa olmaya başlıyor…

BRICS’in liderlik ettiği bu yeni ekonomik düzen, doları rezerv para olmaktan çıkarmayı hedefleyen ve IMF ile Dünya Bankası gibi kurumların karşısına Altyapı ve Yatırım Bankaları koyan bir yeni düzen…

Sömürmeyi değil, karşılıklı kalkınmayı ve ortak faydayı hedef alan bu yeni ekonomik düzeninin kurulmasını engellemek için, ABD ticaret savaşından daha fazlasını göze almak zorunda!

Sonuç olarak, “yeni bir dünya kuruluyor” ve stratejik akla sahip devletler o yeni dünyada yerlerini almaya başladılar bile…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5.8.2018

http://www.criturk.com/haber/ozel-haber/cinin-liderliginde-yeni-bir-ekonomi-duzeni-kuruluyor-61853

 

Reklamlar

3 Yorum

TÜRKİYE’NİN ZAYIF KARNI: AKP

“Rahip Brunson krizi” olarak adlandırılan son krizdeki gibi somut olarak ABD ile Türkiye karşı karşıya geldiğinde devrimciler ve sosyalistler nasıl tutum almalı?

Bu AKP’nin sorunu deyip sessiz mi kalmalı, hatta neredeyse ABD ile aynı cepheye mi düşmeli? Yoksa ABD karşıtlığı nedeniyle AKP’ye kol kanat mı germeli?

Bu iki ucun arasında bir seçenek yok mu?

Elbette var. Bu yazıda bu seçeneği ele alacağız.

TÜRK DEVRİMCİSİ ANTİEMPERYALİSTTİR

Önce sosyalistler ve devrimciler için iki temel saptama yapalım:

1. ABD’nin Türkiye’ye karşı herhangi bir yaptırımı, tehdidi, uygulaması kesinlikle hiçbir şart altında kabul edilemez.

2. AKP’ye karşı olmak, hiçbir siyasi görüşü ABD emperyalizmi ile yan yana düşme yanlışlığına sürüklememelidir.

Bize göre meselenin iki yanı vardır:

Birinci yan, meselenin “Rahip Brunson krizi”nden öte olduğudur. ABD ile Türkiye’nin çıkarları, ABD’nin bölge politikaları nedeniyle gittikçe daha çok karşı karşıya gelmektedir ve iki “müttefik” stratejik olarak adım adım cepheleşmektedir. Türkiye’nin başında Türkiyeci bir iktidar da olsa, Amerikancı bir iktidar da olsa, bu çıkar çelişmesi büyüyecektir.

Meselenin ikinci yanı ise emperyalizme karşı nasıl direnileceğidir.

Türkiye’yi Türkiyeci bir iktidarın mı, yoksa Amerikancı bir iktidarın mı yönettiği işte meselenin bu ikinci yanı açısından kritik önemdedir.

AKP ANTİEMPERYALİST BİR PARTİ DEĞİL

AKP başından beri Türkiye ile ABD arasındaki bölgesel çelişmeleri Türkiye adına çözmek yerine, kendi adına kullanan bir iktidar olmuştur. Bunu daha iktidarının başında, ABD Türk askerinin başında çuval geçirdiğinde de gördük, şimdi ucu kendisine dokunan sorunları atlatmak adına “papaz pazarlığı” yaptığında da görüyoruz.

Neden? Çünkü AKP antiemperyalist bir parti değildir, tersine varlık sebebi emperyalizmdir; karşılığını örneğin ABD’ye BOP eşbaşkanlığı yaparak vermiştir.

AKP temel hedefi Cumhuriyetle hesaplaşmak ve Kemalist devleti yıkmak olan bir partidir ve bu hedef için 16 yılda ABD ile, AB ile, PKK ile, FETÖ ile, liberaller ile yan yana olmuştur, birlikte yürümüştür.

Böylesi bir partinin, Türkiye’nin ABD ile çelişen çıkarlarında Türkiyeci bir pozisyon alması mümkün değildir. Nitekim bu son olayda da görüldüğü gibi almamaktadır.

Açıkça görülmektedir ki, AKP ucu kendisine dokunan Zerrab/Atilla/Halk Bankası davası için papazı pazarlık unsuru olarak kullanmaktadır.

Son kriz de, üzerinde anlaşılan pazarlığa rağmen AKP’nin biraz daha kazanım elde etmek adına Rahip Brunson’u serbest bırakmak yerine, ev hapsine almış olmasından kaynaklanmıştır.

Erdoğan’ın 29 Temmuz 2018 günü “Biz Brunson’u hiçbir zaman pazarlık konusu yapmadık. Takas gibi bir pazarlık olmadı” demesi gerçeği değiştirmez. Zira Erdoğan’ın bir yıl önce 28 Eylül 2017’de “Sizde de bir papaz var, bizde de. ‘Ver papazı, al diğer papazı’ dedim” sözleri kayıtlıdır.

TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİSİNE KARI-KOCA BENZETMESİ

Soru şudur: ABD’yle bu tür kirli ilişkisi olan bir iktidar Türkiye’ye yönelik gerçek ABD tehditlerine direnebilir mi, yoksa bu kirli ilişkiler nedeniyle ABD’nin Türkiye’yi tehdit etmesini kolaylaştırır mı?

İşte üzerinde durmamız gereken esas konu budur. Bunu yapmayıp ABD karşıtlığı temelinde AKP yandaşlığına savrulmak yanlıştır; AKP karşıtlığı temelinde ABD cephesine düşmek daha büyük ve telafisi daha zor bir yanlıştır!

AKP’nin emperyalizme karşı diren(e)meyeceği ortada; tersine meseleleri kendi iktidarını ayakta tutabilmek adına pazarlıkla yürüterek, tavizler vererek götürüyor, götürecek…

Son olayda da böyle oldu: ABD açık açık artık eylemli tehdit boyutuna geçmişken AKP iktidarı eylemli karşılık vermek yerine ABD’yle uzlaşan, pazarlık yapan, taviz veren bir yönelime girdi.

Dahası Türkiye’yi küçük düşürdü. Örneğin Damat Berat Albayrak Türk-Amerikan ilişkisini karı-koca ilişkisine benzetti: “40 yıllık karı koca bile her konuda anlaşamıyorlar. Bazen tartışıyorlar, sonra anlaşıyorlar.”

Kayınpederi Erdoğan ise “Trump, çok büyük bir oyuna gelmiştir. Bu oyunu Sayın Trump’ın bozması gerekir” diyerek meseleyi “Trump iyi, çevresi kötü” yüzeyselliğinde ele almış ve Türkiye’nin gardını düşürmüştür.

Deyim yerindeyse, 15 yıl önceki “ne notası, müzik notası mı” noktasından pek öteye geçilememiştir.

AKP’NİN ABD’YE VERDİĞİ KOZLAR

İşte son yıllarda tekrar tekrar dile getirdiğimiz, defalarca belirttiğimiz konu budur: AKP, Türkiye’nin zayıf karnıdır ve Türkiye ile ABD’nin stratejik olarak karşı karşıya geldiği süreçte Türkiye’yi ABD saldırılarına açık hale getirmektedir.

Kimi okurlarımız haklı olarak şunu soracaktır: AKP iktidarı olmasa, ABD Türkiye’yi hedef almayacak mı? Elbette alacak ama AKP’nin başka iktidarlardan farkı, kirli işbirliği ve verdiği kozlar nedeniyle hedef olmayı kolaylaştırıyor olmasıdır.

Ve daha önemlisi, başka iktidarların alabileceği somut önlemleri almıyor ve alamıyor olmasıdır.

Oysa Süleyman Demirel gibi sağcı bir isim bile Türkiye’nin çıkarı gereği, 21 ABD üs ve tesisini kapatarak ABD ambargosuna yanıt verebilmiştir.

Fakat AKP iktidarı ne İncirlik kartını, ne Kürecik kartını, ne de diğer başka kartları kullanabilmektedir. İşte Türkiye’nin zayıf karnı dememiz bundandır.

Bu gerçeğin üzerinden atlayıp sırf kör milliyetçilik adına AKP’yi desteklemek ve her krizde arkasına dizilmek, her seferinde daha geri mevziden mücadeleye başlamaya yol açmaktadır.

DEVRİMCİLERİN GÖREVİ

Baştaki soruya gelirsek…

Türkiye’nin emperyalizmle pazarlık yapan değil emperyalizme mücadele eden bir iktidara ihtiyacı olduğu ortadadır. Yarın bu ihtiyaç daha da yakıcı hale gelecektir.

Türk devrimci ve sosyalistlerinin bu şartlarda iki kritik görevi vardır:

1. ABD emperyalizmine karşı kararlı bir şekilde mücadele etmek; ABD’ye eylemli yanıt verilebilmesinin siyasetlerini geliştirmek, örgütlemek.

2. Emperyalizmle pazarlık yapan iktidara karşı esaslı ve kesintisiz muhalefet etmek ve onun yerine emperyalizmle mücadele edebilecek bir iktidar inşa etmeye çalışmak.

Bu birbirini bütünleyen iki görevin dışında kalmak, maalesef kişiyi kabaca ya AKP’ci, ya ABD’ci yapacaktır.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
6 Ağustos 2018

5 Yorum

AZİZ NESİN HALK DALKAVUĞU DEĞİLDİ, HALKÇIYDI

Aydınlık’ta Soner Polat’ın 2 Temmuz’un yıldönümünde Aziz Nesin’i “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” sözü üzerinden ama Cengiz Özakıncı’nın kurgu kitabındaki “Alman ajanı” imasına gönderme yaparak tartışması, haklı olarak bir başka aydının, Aydınlık yazarı Mecit Ünal’ın tepkisine neden oldu.

Doğu Perinçek ise hiç “Alman ajanlığı” iması konusuna girmeden, salt “yüzde 60” meselesi üzerinden Soner Polat’a sahip çıkarak Ünal’a “şezlongda güneşlenen aydın” göndermeli bir yanıt verdi. Ünal ise yanıt olarak bir devrimci aydın sorumluluğuyla bir kez daha Aziz Nesin’i savundu.

SONER POLAT’IN HODRİ MEYDAN ÇAĞRISI

Aziz Nesin Türklere hakaret etti, çünkü Türklere hakaret yabancı servisi işidir, zaten Cengiz Özakıncı da Aziz Nesin’in fahri doktorluk alabilmek için Almanların adamı olduğunu yazdı” özetli bir “görüşü” normalde ciddiye almak ve tartışmak yersizdir.

Fakat “O sözünü sonuna kadar eleştirin ama Aziz Nesin’in Alman ajanı olduğu uydurmasına inanmayın, bu büyük ustaya değil, size zarar verir” uyarımız nedeniyle Polat’ın “hodri meydan” çağrısına maruz kaldık. Polat, Aziz Nesin’in Alman ajanlığı iddiasına “uydurma” demem nedeniyle bana Cengiz Özakıncı’nın ilgili kitabını okuyup okumadığımı sordu. Dahası eski bir TSK istihbaratçısı olarak “Benim önünden geçen istihbarat raporlarını gördünüz mü?” dedi.

Ne Özakıncı’nın kurgu kitabına, ne de Polat’ın önünden geçen istihbarat raporlarına uzun uzun girmek istemiyorum. (Zaten devlet katındaki o istihbaratlarda yıllarca komünistler, yurtseverler, sol Kemalistler hedef alınarak başta TSK olmak üzere pek çok kurumun gözü kör edildi, FETÖ kumpaslarına kadar uzanan sürece gelindi.) Şu kadarını söyleyeyim:

Polat, Özakıncı’ya dayandırdığı suçlamasında özetle şöyle diyor: Aziz Nesin 1980’lerde Batı Almanya’yı Türklere yaptığı kötülükler nedeniyle suçluyordu. Sonra Alman devlet görevlisi Petra Kappert bu suçlamalardan vazgeçmesi ve Türkleri kötülemesi karşısında Aziz Nesin’e fahri doktorluk önerdi. Aziz Nesin de öneriyi kabul edip 1991’de “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” dedi.

Özakıncı’nın bu kurgu kitabıyla ilgili Taylan Kara’nın incelemesine bakmanızı öneririm. Ben kısaca birkaç noktayı belirteyim:

O SÖZ İDDİA EDİLDİĞİ GİBİ 1991’DE DEĞİL, 1982’DE SÖYLENDİ

Aziz Nesin “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” sözünü 1991’de değil, 1982’de söyledi. 12 Eylül anayasasına halkın yüzde 92’sinin evet oyu vermesinin kızgınlığıyla, bir panelde söyledi. O panelde bulunan Müjdat Gezen’ın anlatımı herkesçe bilinir, anımsatalım: “İzmir Torbalı’da şenlik vardı, İlhan Selçuk ve Aziz Nesin’le birlikte bir panele katılmıştık. Panelin konusu mizahtı. Birisi kalktı ‘Nasrettin Hoca’nın torunları olarak zeki insanlarız, değil mi?’ diye sordu Aziz Nesin’e. O da ‘Yüzde 60’ı aptaldır’ dedi. Herkes alkışladı. Sonra kuliste kendisine sordum neden böyle bir şey söylediğini. O da ‘Evladım, yüzde 92 diyecektim dilim varmadı’ dedi. O zaman referandum yapılmıştı ve oy verenlerin yüzde 92’si Kenan Evren’e oy vermişti. Bu söz oradan kaldı.”

Merak edenler için; sonrasında bu lafı nedeniyle Aziz Nesin’e dava açıldı ama Nesin beraat etti.

Dolayısıyla sözün Alman devlet görevlisi Petra Kappert’in talebiyle hem alakası yoktur, hem de iddia edildiğinden 9 yıl önce söylenmiştir. Dahası tanıyanlar ve onun neleri göze alarak mücadele ettiğini görenler, Aziz Nesin’in bir fahri doktorluk unvanı adına bu lafı etmeyeceğini, Alman devletinin adamınca devşirilemeyeceğini çok iyi bilirler!

Dolayısıyla Cengiz Özakıncı ve Soner Polat faslını kapatarak artık esasa ilişkin birkaç şey söylemek istiyorum:

HALK HEM GÜZELDİR, HEM ÇİRKİNDİR

Aziz Nesin’in “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” demesi doğrudur, yanlıştır, tartışılır, tartışılmalıdır. Ben de şahsen “keşke o lafı etmeseydi” diyenlerdenim.

Ancak Aziz Nesin’in bu lafı üzerinden onun halka tepeden bakan, kibirli bir aydın olduğunu iddia etmek büyük haksızlıktır. Tersine Aziz Nesin defalarca Türk halkını sevdiği için o lafı ettiğini söylemiştir.

Zaten yazdıkları, halk için verdiği uğraşlar da ortadadır. Hiç halkı sevmeyen, halka tepeden bakan biri halk için bu kadar uğraş verip hapislere düşer mi?!

Ancak meselesi olan, bu halkla bir şeyler yapmak isteyen, bu nedenle de önce halkı aydınlatmak isteyen biri, kritik bir dönemeçte kötü bir karar verdiği için, 12 Eylül anayasasına yüzde 92 oyla destek verdiği için kızmıştır. (Keşke kızmasaydı, ayrı şey…)

Ve aslında “yüzde 60 aptaldır” demek, aslında aydının halka “sakın aptallık yapma” uyarısından başka bir şey değildir!

Zaten aydınlatma mücadelesi veren aydın için halk sevgisi diyalektiktir; içinde sevmek ve uğruna mücadele etmek de vardır, kızmak da…

Örneğin Aziz NesinÖdenemeyen” isimli şiirine “Ey benim halkım” diye seslenerek başlamış ve halkı “Ey benin en güzelim / Ey benim en çirkinim” diye niteleyerek devam etmiştir.

Neden? Çünkü Aziz Nesin halka hep “en güzelim” deme sahtekarlığı yapan bir halk dalkavuğu olmamıştır; o halkçıdır! Halka “en çirkinim” de diyebilme cesareti gösterendir! (Zaten halkıyla gerçekler zeminde kurduğu bu yapmacıksız ilişkisi nedeniyle çok sevilir, çok okunur, konusu kendine ait filmleri hala çok izlenir.)

Dahası Aziz Nesin kibirli, halka tepeden bakan biri değildir, tersine şiirindeki şu ifadeler kadar halkının adamıdır: “Gücüm yetmez borcum ödemeye / Bende hakkın çoktur halkım / Değil böyle bir Aziz / Bin Azizler olsa yetmez / Aldığını vermeye / Utanırım hakkın helal et demeye / Dünya durdukça durasın halkım.

Kısacası Aziz Nesin “yüzde 60 aptaldır” lafıyla 12 Eylül anayasasını destekleyen halkını omuzlarından tutarak sarsmak istemiştir, hepsi bu. (Keşke başka ifadelerle sarsmasaydı, o ayrı…)

POLAT ÖZAKINCI’YA DEĞİL, PERİNÇEK’E SORMALI!

Gelelim işin şu boyutuna: Soner Polat’ın Cengiz Özakıncı’nın kurgu kitabına dayanarak Aziz Nesin’i hedef alması genel başkan yardımcılığını yaptığı VP adına iyi olmamıştır. Zira Aziz Nesin’i hedef almak, VP’yi ilerici, Kemalist, Cumhuriyetçi, yurtsever, aydınlanmacı kesimlerden koparır.

Fakat Polat tüm iyi niyetli uyarılara rağmen Nesin’i hedef almayı 10 gündür sürdürmekte, bunda ısrar etmektedir. Bu ısrar hayra alamet değildir.

Önemle belirtelim: Polat için bu meselede gerçeğe ulaşmak bir telefon mesafesindedir. Polat, Nesin’le birlikte çalışan Doğu Perinçek’e sorarak onun Almanların adamı olup olmadığını kolayca öğrenebilir.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
15 Temmuz 2018

11 Yorum

FIRAT’IN DOĞUSU KARŞILIĞINDA MENBİÇ-KANDİL HEDİYESİ

Erdoğan ile ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson arasında Şubat ayında Ankara’da yapılan tercümansız/diplomatsız görüşmede içeriği resmen ve tam olarak açıklanmayan ve devlet katında kayda alınmayan bir mutabakata varılmıştı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD ile Menbiç ve Fırat’ın doğusu konusunda mutabakata vardıklarını söylemekle yetinmiş ve Türk-Amerikan Çalışma Grubu oluşturulacağını duyurmuştu.

Bu çalışma grupları, daha sonra yapılan müzakereler neticesinde bir yol haritası belirledi. Neydi o yol haritası?

Hükümetin Anadolu Ajansı’na yaptırttığı habere göre yol haritası üç aşamalı idi: Birinci aşamada, 30 gün içinde YPG Menbiç’i terk edecek. İkinci aşamada, 60 günde ABD-Türk Ortak Denetimine geçilecek. Üçüncü aşamda, 60 gün içinde yerel yönetim kurulacak.

Ardından bu yol haritasını onaylamak üzere Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Mike Pompeo 4 Haziran’da Washington’da bir araya geldiler. Ve görüşmenin ardından Çavuşoğlu medya üzerinden Türk kamuoyuna “anlaşmaya vardık” müjdesi verdi!

Peki anlaşma “tam olarak” neydi? Hükümetten bu konuda kapsamlı bir açıklama yok.

YPG ASLINDA ÇEKİLMİYOR VE SİLAH TESLİM ETMİYOR

Fakat sahaya yansıyanlardan ve ortaya çıkan yeni durumlardan anlaşmanın içeriğini ortaya koyan kimi kanaatlere varabiliyoruz.

1. Tamam YPG Menbiç’ten çekiliyor; bunu ABD de teyit etti, YPG yetkilileri de… Ama aslında YPG Menbiç’ten çekilmiyor.

Şundan: YPG çekiliyor ama Menbiç Askeri Konseyi yerinde kalıyor. Kimler var bu askeri konseyde? DSG, yani Suriye Demokratik Güçleri. Kim bu DSG? Ana omurgasını YPG’nin oluşturduğu örgüt!

2. Peki YPG ABD’nin verdiği silahları teslim ediyor mu? Evet ediyor ama aslında hayır etmiyor. Çünkü YPG silahlarını Menbiç Askeri Konseyine teslim ediyor!

3. Tüm bu işler yol haritasında belirtildiği gibi 60 günde sonuçlanıyor mu? Hayır, Çavuşoğlu’nun açıklamasına göre 6 aylık bir süreç olacak.

ABD’NİN SURİYE’NİN KUZEYİNİ PAYLAŞMA TEKLİFİ

Peki en önemli konu olan Fırat’ın doğusu konusu ne olacak?

Çavuşoğlu, Tillerson’la yapılan görüşmeler neticesinde 9 Şubat’ta şöyle demişti: “ABD ile Menbiç ve Fırat’ın doğusu için mutabık kaldık.”

O zaman İbrahim Kalın-H. R. McMaster, Nurettin Canikli-James Mattis ve Mevlüt Çavuşoğlu’nun tercümanlığında -kaydı tutulmayan- Tayyip Erdoğan-Rex Tillerson görüşmelerini analiz etmiş ve şu sonuca varmıştık: ABD AKP’ye “Suriye’nin kuzeyini paylaşmayı” teklif etti.

Menbiç’te varılan mutabakatın açıklanmayan esas boyutu işte budur. AKP Menbiç konusunda, hem de seçim öncesinde, kamuoyunu tatmin edecek bir taviz kazanacak ama karşılığında da Fırat’ın doğusundaki YPG varlığını kabullenme yoluna girecek.

ABD’NİN ERDOĞAN’A ÇİFTE HEDİYESİ

Ne diyor bir zamanlar AKP’nin akıl hocası olan Henri Barkey?

Menbiç Erdoğan için seçimler yüzünden önemliydi, ABD Erdoğan’a hediye verdi.” (Sputnik, 9 Haziran 2018)

Peki ABD’nin Erdoğan’a hediyesi sadece Menbiç mi? Pompeo görüşmesinden sonra “Kandil’e operasyon” ilan edilmesine bakılırsa, hediye kutusu daha da büyük.

16 yıldır Kandil’e operasyon yapmayan, dahası Kandil’e müzakere için heyetler gönderen hükümet, seçime 16 gün kala Kandil’e operasyona başlıyor!

Fakat mesele şu ki, gazetelere yansıyan istihbarata göre Öcalan’la yapılan pazarlıklar neticesinde Kandil’deki elebaşlar yer değiştirdi ve bölge kısmen boşaltıldı. (Ahmet Takan, Yeniçağ, 6 Haziran 2018)

Nitekim Kandil’deki kimi elebaşları Suriye’de ortaya çıkmaya başladı. Örneğin Hürriyet’in haberine göre dün Kandil’den biri daha önce, ikisi yeni gelen üç isim Suriye’de öldürülmüştü. (hurriyet.com.tr, 9 Haziran 2018)

HEM RUSYA’YLA HEM DE ABD’YLE BİRLİKTE YÜRÜNEMEZ

Denilebilir ki, PKK bunca yıldır ana karargâhı olan Kandil’i neden boşaltsın?

Öncelikle tamamen bir boşaltma ve teslim etme durumu zaten yok. Fakat stratejik düzlemde esas olan şu: Kandil, toprağı olmayan PKK için kritik önemdeydi. PKK’nin şimdi toprağı (Kuzey Doğu Suriye) var ve Kandil önemini korumakla birlikte artık eskisi gibi kritik önemde değil.

Dolayısıyla ABD’nin Fırat’ın doğusu karşılığında Menbiç’te ve Kandil’in eteklerinde tavizler vermesi, taktik kayıp olarak görülebilir ama esasta stratejik kazançtır!

Ve dolayısıyla Ankara, dün Irak’ta olduğu gibi bugün de Suriye’de meselenin esasında kaybetmektedir!

Türkiye’nin Amerikan Koridoru’nu bozma potansiyeli taşıyan ve kısmen bunu sağlayan askeri hamlelerine rağmen neden böyle olmaktadır? Yanıtı Irak’ta da yapılan hatadadır. Türkiye 1995’te Çelik Harekâtı ile 1997’de Çekiç Harekâtı ile ABD’nin Barzanistan’ına müdahale etmiş, ama sonuçta Barzanistan’ı tanıyarak kaybetmişti.

Çünkü Ankara ABD’yle hareket ederek ABD’nin projesini engelleyemeyeceğini görememişti!

Benzer durum bugün de geçerli. Erdoğanların Esad düşmanlığı ve Şam’la anlaşmamaları, ABD’yi sürekli Suriye’ye askeri müdahaleye çağıran tutumları, Pentagon’un attığı füzeleri alkışlamaları hatta az bulmaları, AKP’yi döne dolaşa ABD’nin stratejik girdabına sokuyor!

Dahası Ankara’nın önünde şimdi çifte problem var:

Zira Suriye’de hem Rusya’yla hem de ABD’yle birlikte yürüyebilmek, askeri kapasiteyi ve diplomatik becerileri fazlasıyla aşıyor!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
10 Haziran 2018

8 Yorum

TSK AKP PROPAGANDASI YAPAMAZ!

2. Ordu Komutanı Korg. İsmail Metin Temel, her şeyden önce TESK’in düzenlediği iftar programına katılmamalıydı. Zira açık ki o iftar herhangi bir iftar değildi, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan için düzenlenmiş bir seçim propagandası iftarıydı.

Hadi katıldı, Erdoğan ana muhalefet partisi CHP’nin cumhurbaşkanı adayını Muharrem İnce’yi “Çırağa dükkân emanet edilmez. Siyasetin çıraklarına da Türkiye emanet edilmez.” derken, gülerek, memnuniyetini göstererek alkışlayamaz!

Zira o alkış, üstünde üniforması varken, siyasi taraf belirleme anlamına gelmektedir.

Oysa TSK İç Hizmet Kanunu Madde 664 çok açık bir şekilde subaylara “siyasi konuşma yapmalarını, siyasi telkin ve öneride bulunmalarını, yasal ve yasa dışı  kurulmuş  bulunan  siyasi amaçlı parti, kuruluş, dernek ve örgütlerden herhangi biri  hakkında propaganda yapmalarını” yasaklamıştır!

İç Hizmet Kanunu duruma uygun daha pek çok madde içeriyor, uzatmayalım…

TERÖRLE MÜCADELE BAHANESİ

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce de 2. Ordu Komutanı’nın bu tutumu karşısında “o komutanın apoletlerini sökeceğim” dedi. Açık ki bu, seçildiğinde o komutanı görevden alacağı anlamına geliyordu. Zira hukuken apolet sökebilmesi mümkün değil.

Yıllarca “askeri vesayet” şikâyeti yapan Erdoğan ise 2. Ordu Komutanı’nın alkışını şöyle savundu: “Bunun genel başkanı, Zeytin Dalı Operasyonu başladığında yeri göğü inletiyordu. Kahraman askerlerimiz teröristlerden 4 bin 500’ünü imha ederek Afrin’e girdi. Bu kahramanların başında Metin Temel Paşamız var mıydı? Aklınca bunun intikamını alıyorlar. Baktılar ki bize diş geçiremiyorlar, terörle mücadele kahramanlarımıza saldırıyorlar.”

Siyaset dünyasında Erdoğan’la paralel olarak Temel’i savunan, yine terörle mücadele bahanesiyle “Temel’e saldırmak PKK destekçiliğidir” şeklinde propaganda yapanlar oldu.

24 Haziran yarışı adına bu propagandaların yapılması yanlıştır. Yanlışa yanlış denilmedir. Tıpkı Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın adaylık baskısı için Abdullah Gül’e gitmesinde olduğu gibi.

Yanlışı “vatan, millet, Sakarya” diyerek ve terörle mücadeleye bağlayarak savunmak, ikinci bir yanlıştır. Zira TSK komutanları açısından ölçü terörle mücadele olamaz, zira her komutan kendisine verilen görevi yapar. O görev onu dokunulmaz kılmaz.

AKAR’IN AÇTIĞI YOL

Hulusi Akar’ın nikah şahitliğiyle ve AKP icraatının açılışını yapmasıyla açtığı yol, TSK için vahim bir yoldur.

Tillo mollalarını ziyaret eden komutanlar, üniformalarıyla camide namaz kılan komutanlar, umre yapan komutanlar, Cübbeli Hoca’yla poz veren komutanlar, Atatürk düşmanı Nuri Pakdil’i ziyaret eden komutanlar, Necip Fazıl hayranı komutanlar, AKİT’e taziyede bulunan komutanlar…

Dahası FETÖ’den boşalan yerlere başka tarikatların yerleşmesini izleyen komutanlar…

Ve en sonunda Erdoğan’ın bir başka cumhurbaşkanı adayını eleştirmesini keyifle alkışlayan komutanlar…

24 Haziran TSK’deki bu vahim gidişatı da düzeltmek için bir fırsattır.

“KAZANANA KADAR SEÇİM” BİR TÜR FAZŞİZMDİR

Erdoğan’ın Temel’in alkışladığı o konuşasında pek üzerinden durulmayan bir sözü daha oldu.

“Çırağa dükkân emanet edilmez. Siyasetin çıraklarına da Türkiye emanet edilmez.” diyen Erdoğan sözlerini şöyle sürdürmüştü: “Siyasette hiçbir başarısı, hiçbir tecrübesi olmayanlara ülkenin yönetimini asla veremeyiz.”

İşte Temel’in alkışından daha vahimi burasıdır, Erdoğan’ın “İnce’ye ülkenin yönetimini asla veremeyiz” demesidir!

Buradaki “veremeyiz” sözcüğünü, AKP’ye 1 Haziran-7 Kasım sürecinde dahil olan Tuğrul Türkeş’in şu açıklamasıyla birlikte ele almalıyız.

Şöyle diyor Tuğrul Türkeş: “Hem Erdoğan’a hem de AK Parti’ye oy vermek lazım, olmazsa Türkiye tekrar seçime gider.”

Türkeş’e önemle belirtelim: “Kazanana kadar seçim yapmak” demokrasi değildir, iyi bildiği bir tür faşizmdir!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
3 Haziran 2018

7 Yorum

GENİŞLETİLMİŞ MİLLET İTTİFAKI VE KISMİ KURUCU MECLİS

CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin bir araya gelerek kurduğu Millet İttifakı şimdinden kamuoyunda bir iyimserlik yarattı ve insanlara “bu kez olacak” dedirtmeye başladı. Şundan:

İYİMSERLİK TABLOSU

1) Dört parti, siyasal yelpazedeki çok farklı kesimleri bir araya getirdi.

2) Abdullah Gül’lü çatı aday arayışı, Ekmeleddin İhsanoğlu kazığını yemiş CHP tabanını o kadar gerdi ki, CHP’nin içinden çıkmış bir aday, normalden çok daha büyük bir sevinç yarattı.

Bu, hem genel kitleye hem de CHP örgütlerine şimdiden yansıdı. Ekmeleddin İhsanoğlu için tam performans gösteremeyen CHP örgütleri, şimdi Muharrem İnce için canla başla çalışacaklar.

3) Muharrem İnce’nin CHP’li üyelere çağrı yaparak Cumhurbaşkanlığı adaylığı için 100 bin imza arayan Merak Akşener, Temel Karamollaoğlu, Doğu Perinçek ve Vecdet Öz için imza istemesi, 15 yıldır siyasi gerilimle ayrıştırılan ve kutuplaştırılan toplumda büyük bir iyimserlik doğurdu.

O iyimserlik, Meral Akşener’in “sadece bana değil, diğer adaylara da imza verin” demesiyle iyice yükseldi.

4) Meral Akşener’in, ikinci tura kalamaması halinde, ikinci tura kalacak adayı kayıtsız şartsız destekleyeceğini daha en baştan ilan etmesi, hem iyimserlik tablosunu güçlendirdi, hem de Millet İttifakı’nın mayasını…

MİLLET İTTİFAKINI GENİŞLETMEK İHTİYACI

Bu tablo, 24 Haziran için büyük umut doğurdu. Ancak tabloda bazı eksiklikler var:

Açık ki 24 Haziran’da oluşacak Meclis, kısmi bir kurucu meclis olacaktır. Zira Millet İttifakı’nın ikinci turdaki adayı fiilen başkan değil, cumhurbaşkanı olacak ve AKP’nin zayıflatacağı TBMM yerine yeninden güçlü TBMM hedefleyecek.

Bu işleri yapabilmek, Millet İttifakı’nının çoğunluğuyla oluşacak 24 Haziran sonrası TBMM’yi, kısmi kurucu meclis yapacak.

Kısmi kurucu meclis ise toplumun hemen her siyasal kesimini içermeli. Dolayısıyla Millet İttifakı, 100 bin imza meselesini çözdüğü gibi, hemen her siyasal kesimi meclise taşıma işini de çözmeli. Yani ittifakı genişletmeli.

Nasıl? CHP sola, İyi Parti sağa ve Saadet Partisi de muhafazakâr kesimlere yönelerek.

CHP, sosyalist solu ve ulusal solu da bu ittifaka dahil etmeli: Örneğin Merdan Yanardağ’ı, Alper Taş’ı, Ender Helvacıoğlu’nu sosyalist solun, Gezi’nin, Haziran’ın, bağımsız sosyalistlerin temsilcileri olarak listeye almalı. Örneğin CHP Doğu Perinçek Cumhurbaşkanı adayı olduğuna göre Vatan Partisi’nin göstereceği bir başka temsilciyi ulusalcı solu temsilen listeye almalı. (Kuşkusuz Erdoğan’ı milli mevzilerde gören, AKP’nin Atatürk’e teslim olduğunu sanan, yargının altın çağını yaşadığını iddia eden ve OHAL’i savunan, öte yandan muhalefeti Atlantikçi ilan eden ve sürekli muhalefete muhalefet eden hatalı çizgisi, Vatan Partisi’ni ittifaka dahil etme konusunda bu partilerde soru işareti yaratıyor. Fakat Türkiye’nin ihtiyaçları bu ve benzer sorunları hepbirlikte aşmamız gerektiğini ortaya koyuyor. Nitekim Perinçek CHP ve İyi Parti’ye ittifak önererek, İnce ve Akşener de Perinçek için imza isteyerek bunun aşılabileceğini ortaya koydu. Türkiye adına sevindiricidir.)

CHP ayrıca HDP’nin ağırlığı birlikten yana olan Türkiyeci tabanını da temsil edecek isimleri listesine koymalıdır.

İyi Parti ise Anavatan, Doğru Yol gibi partilerden temsilcileri listesine eklemelidir. Ayrıca Sadettin Tantan gibi devlet tecrübesi olan isimlerle, Ahmet Yavuz gibi Ergenekon kumpasına uğramış parlak sicilli generallerle liste zenginleştirilmelidir.

Yine Saadet Partisi de örneğin Bağımsız Türkiye Partisi’nin lideri Haydar Baş’a listesinde yer açabilmeli, ayrıca Abdüllatif Şener gibi birikimli isimlerle listesini güçlendirmelidir.

KARŞI-DEVRİMİ DURDURMA PROGRAMI

Bu 1+1 = 2 ederden farklı bir aritmetik yaratacaktır. Dahası, 24 Haziran için kritik önemdeki sandık güvenliği sorunu için de değerli bir yatırım olacaktır.

Ve 25 Haziran’dan itibaren kısmi kuruculuk görevi görecek TBMM’nin hemen her kesimi temsil ederek meşruiyetini azami hale getirecektir.

Bu aynı zamanda Genişletilmiş Millet İttifakı’nın asgari programını da ortaya koymaktadır: Karşı-devrimi durdurmak ve yeniden parlamenter meclise dönmek.

Zira Türkiye’nin şu anda en temel problemi cumhuriyetin yıkılıyor olmasıdır. 24 Haziran’da bu noktada kurulacak bir barikattan sonra, işler kolaylaşacaktır. Kamucu üretim ekonomisinden, bilimsel eğitime kadar tüm sorunlar adım adım çözülebilecektir.

Yeter ki ilk düğmeyi doğru ilikleyelim; korkmadan, cesaretle Türkiye’nin birikimine güvenerek yan yana gelelim.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
7 Mayıs 2018

12 Yorum

24 HAZİRAN STRATEJİSİ

AKP-MHP ittifakının oylar erimeden, ekonomi iyice inişe geçmeden ve de bizzat Erdoğan’ın gerekçesinden anlaşıldığı kadarıyla ABD’nin savaş takvimine uyumlu “baskın” seçim ilanı, aslında erken ya da baskın değildi; bekleniyordu.

Bahçeli’nin 26 Ağustos çıkışının ardından Erdoğan’ın 24 Haziran diyerek iyice öne çektiği erken seçime neredeyse tüm muhalefet partileri “hazırız” tepkisi verdiler.

Fakat erken seçim ilanından şu saate kadar geçen zamanda ortaya çıkan “aday belirsizliği” tablosu ve bir türlü politikalara geçilememiş olması gösterdi ki, seçime pek çoğu henüz hazır değil!

ORTAK ADAY DEĞİL, ÇOK ADAY

24 Haziran Türkiye açısından, cumhuriyet açısından, demokrasi açısından şimdiye kadar yapılan seçimlerin en kritiği ve önemlisi durumda. Bu, hem bu değerlerin yanında olanlar hem de karşısında olanlarca bilinen bir gerçek.

Cumhuriyet AKP’lilerin zaman zaman dile getirdiği gibi 100 yıllık bir parantez mi olacak, yoksa onu yaşatmayı sürdürebilecek miyiz? Bu soruya şu andan sonra vereceğimiz ilk önemli yanıtın tarihi 24 Haziran’dır.

O nedenle 24 Haziran Cumhuriyet kuvvetleri açısından stratejisi iyi belirleniş bir seçim olmalı.

Peki ne olmalı o strateji? Bizi ABC’de okuyanlar ya da TELE1’de izleyenler bilir, ilk günden beri şunu savunuyoruz: Erdoğan’ın, AKP-MHP (hatta BBP) ittifakının ilk turda kazanma şansı çok az. Üstelik katılımın artması halinde, neredeyse imkânsız olacak.

Bu nedenle stratejinin ilk ayağı şöyle olmalı: İlk turda katılımı artırmak için her kesimin sandığa gitmesini sağlayacak şekilde çok aday çıkarılmalı. TBMM’de grubu olan partiler de, 100 bin imza bulacak partiler de, hatta 100 bin imza bulacak kimi şahıslar da aday olmalı.

Ortak adayın nasıl yanlış bir strateji olduğu Ekmeleddin İhsanoğlu vakasında görülmüştü.

İttifak, stratejinin ikinci ayağı için yapılmalı: Birinci turda en çok oyu alamayan iki aday dışındaki tüm adaylar, Erdoğan’ın karşısındaki aday etrafında toplanmalı, adayın görüşüne bakılmadan salt “Cumhuriyeti yaşatmak” ihtiyacıyla seçmenlerini o aday için oy vermeye çağırmalı.

Sandık güvenliği için de iyi örgütlendikten sonra, bu strateji, Türkiye’nin gittikçe karanlıklaşan önünün yeniden aydınlık olmasını sağlayacaktır.

GÜL KAZIĞI

Peki muhalefet partileri ne yapıyor? Hangi stratejiyi izliyor?

24 Haziran’ın ilan edilmesiyle birlikte CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi ortak aday göstermek üzere görüşmeler yapmaya başladı. Ortak adayın kim olacağından bağımsız olarak, ilk turda ortak aday göstermek yanlıştır.

Dahası ortak aday için ismi üzerinde durulan Abdullah Gül ismi de Türkiye’ye Ekmeleddin İhsanoğlu kazığından beter bir kazıktır.

CHP yönetiminin AKP’ye benzeyen adaylarla ve AKP kopyası (çarşafa rozet, türbana serbestlik) politikalarla iktidar olamayacağını 15 yıl sonunda hâlâ görememesi vahim….

Neyse ki Gül’ü ortak aday yapma hatasını, Merak Akşener adaylığını ilan ederek bozdu.

Ancak CHP ve Saadet Partisi, Gül’ün adaylığı için görüşmelere devam etti. Neyse ki CHP tabanından yükselen tepkiler, Erdoğan’ın Gül’e gönderdiği aracılar ve en önemlisi Gül’ün kazanacak garantiyi görememesi nedeniyle Türkiye bu kötü seçenekten, daha doğrusu seçeneksizlikten kurtulmuş oldu.

Fakat hâlâ ana muhalefet cephesinde bir seçenek oluşamadı: Kılıçdaroğlu’nun “Gül şimdilik adaylarımız arasında değil” diyerek başlattığı belirsizlik, CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’in “Erdoğan’ı en çıldırtacak zamanda, en çıldırtacak adayı açıklayacağız” açıklamasıyla sürüyor.

CHP tabanını çıldırmaya götürecek belirsizlikler içerisinde de ise şu isimler konuşuldu, konuşuluyor: Yılmaz Büyükerşen, İlhan Kesici, Muharrem İnce, Selin Sayek Böke, Kemal Derviş’in önerdiği Prof. Dr. Özgür Demirtaş, hatta Adnan Menderes!

SON DURUM

CHP’de belirsizlik sürerken, adayları belirli iki muhalefet partisi var: Vatan Partisi ve HDP.

Vatan Partisi, 100 bin imza ile Doğu Perinçek’i aday ilan edeceğini daha ilk günden açıklamıştı. Perinçek’in ilk turda aday olabilmesi önemli. Zira karşısında konumlandığında Türkiye’de Erdoğan’ı siyaseten en iyi hırpalayacak kişi hâlâ Perinçek’tir.

HDP ise Selahattin Demirtaş’ı aday göstereceğini açıkladı. Fakat HDP sözcüleri yine konumlarını pazarlığa açmış durumdalar. Açık açık “ya ikinci tura kalan aday seçmenlerimizi memnun edecek şeyler vaat edecek ya da ikinci turu boykot edeceğiz” demekteler. Boykot ise Erdoğan’a hediye olacaktır!

Saadet Partisi 1 Mayıs’ta adayını ilan edeceğini açıkladı. Ortak aday olamayan Abdullah Gül, tek başına Saadet Partisi’nin adayı olmayı kabul etmedi. Keşke kabul etseydi; Türkiye hem kazanamayacak Gül’den siyaseten kurtulmuş olur, hem de AKP’den vekil ve oy devşirmesiyle yararlanmış olurdu.

İYİ Parti ise ortak aday görüşmeleri sürecinde Meral Akşener’in adaylığını ilan ederek Güllü oyunu bozmuştu. Akşener’in ikinci tura kalamaması halinde kalacak adayı destekleyeceğini ilan etmesi olumludur.

İKİNCİ TUR ADAYINDA BİRLEŞME İHTİYACI

Sonuç olarak CHP’nin “belirsizliklerle yürüttüğü sancılı sürece” rağmen, süreç, çok adaylı boyutuyla yukarıda özetlediğimiz 24 Haziran stratejisine yine de uygun gidiyor.

Umarız CHP adayı, Akşener, Saadet Partisi adayı, Perinçek ve HDP’nin Türkiyeci seçmeni Cumhuriyet’te birleşir ve Erdoğancıların “100 yıllık parantez” hedefini ortadan kaldırır!

Türkiye, seçmeniyle, siyasi parti tabanıyla, tüm kesimleriyle, parti yönetimlerini buna zorlamalı, mecbur etmeli!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
28 Nisan 2018

4 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: