15 Temmuz’u bastıranların tasfiyesi

Okan Müderrisoğlu, açılışını Erdoğan’ın yaptığı İstanbul’daki MİT karargâhı üzerinden MİT güzellemesi yaptığı yazısında önemli bir gerçeğe işaret etti: “MİT’i, 15 Temmuz’a giden süreçteki muhtelif toplantıları zamanında ve yeterince fark edememesinin yanında darbe teşebbüsünün öne alınmasını ve sekteye uğratılmasını sağlayan çabasıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor” (Sabah, 1 Ağustos 2020).

Ancak burada “başarıyı” Hakan Fidan’a yazmak, Hulusi Akar’a büyük haksızlık olur!

Aksakallı’nın yanıtlanmayan o sorusu

Akar ve Fidan’ın 14 Temmuz programı ilginçtir. 15 Temmuz’da yapılacak Özel Kuvvetler İhtisas Kursu Mezuniyet töreni bir gün önceye çekilmiş ve Genelkurmay Başkanları bu törenlere katılmazken Akar, Fidan’la birlikte katılmıştır. Törenden sonraki yemeğin ardından Akar ve Fidan, Yaşar Güler ve Zekai Aksakallı ile küçük bir toplantı yapmış, ardından da Akar ve Fidan 20.30’dan 00:30’a kadar baş başa 4 saat daha konuşmuştur. Akar ayrıldıktan sonra ise Fidan bir yarım saat de Aksakallı ile baş başa görüşmüştür.

Ancak bu görüşmeler, Akar ve Fidan TBMM Araştırma Komisyonu’na giderek ifade vermediği ve milletvekillerinin sorularını yanıtlamadığı için hâlâ aydınlatılamadı. Akar’ın yazılı gönderdiği 8 sayfalık ifadesinde ise Müderrisoğlu’nun sadece MİT’e başarı yazdığı o “erkene alma” gerçeğine işaret var: “Tedbirler sayesinde paniğe kapıldılar. Darbe öne çekildi ve akamete uğratıldı” (Türkiye, 31.5.2017).

İyi de oldu, darbe bastırıldı! Bastırabilmek için öne çekmek, darbeyi erken doğurtmak elbette bir yöntemdir, itirazımız yok…

Ancak “erken doğurtmaya gerek kalmadan da darbe önlenebilir miydi acaba” diye sormalıyız yine de. Zira o gecenin öne çıkan isimlerinden Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın mahkeme ifadesindeki şu saptaması/sorusu hâlâ yanıt bekliyor: “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz tedbir olarak ‘Personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Birlik komutanları kışlalarında, mesaiye devam edilir. Her zaman uygulanan bu temel ve basit kural 15 Temmuz’da ilk haber alındığı zaman uygulanmamıştır. Uygulansaydı darbe girişimi baştan açığa çıkardı.” (Hürriyet, 20.3.2017).

600 Albayın tasfiyesi

Akar’a “darbeyi açığa çıkartacak o emri neden vermedin” diye sonra Aksakallı, biliyorsunuz son Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) emekli edildi. Sürpriz değildi, zira öncesinde kızağa çekilmişti zaten.

Aksakallı’nın emekli edilmesinden daha önemli olanı, son YAŞ’ta 600’den fazla Albayın tasfiye edilmesidir. Bilenlerden ve onları tanıyanlardan aldığımız bilgilere göre tasfiye edilenler, ordunun Kemalist subaylarıydı…

Bakınız, 15 Temmuz gecesinin en önemli gerçeğidir: Tamam, her siyasi iktidar öyle bir geceden kendine kahramanlık payı çıkarmak ister, ancak darbe gerçekte Erdoğan’ın işaretiyle sokaklara çıkanların tankın egzozuna atlet tıkıştırmasıyla önlenmiş değildir. Tankı durduran tanktır; Türk ordusunun Kemalist subayları darbeyi çatışa çatışa bastırmıştır!

İşte YAŞ’ta tasfiye edilen 600 Albay, o gece darbeyi bastıranlardandır! Bu nedenle tasfiye edilmelerini sessizce geçiştiremeyiz…

17 yılda dört darbe

Tabloyu anlayabilmek için bugüne son 20 yıldan, yani “büyük resimden” bakmalıyız: Türk ordusuna 21. yüzyılda dört darbe yapıldı!

1. Darbe: 4 Temmuz 2003’te ABD Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirdi! Hedef Türk ordusunun ABD’nin BOP planına teslim alınabilmesiydi.

2. Darbe: Ergenekon-Balyoz kumpasları. ABD destekli AKP-FETÖ operasyonlarının hedefi, Türk ordusunun Türkiye’nin BOP’a uygun yapısal dönüşümüne itiraz edememesiydi.

3. Darbe: 2. Darbe sürecinde ordunun sinir merkezlerine yerleştirilen ve siyasi destek nedeniyle YAŞ’ta tasfiye edilemeyen FETÖ’cüler 15 Temmuz’da darbe yapmaya kalktılar. Neyse ki Kemalist subaylar bastırabildiler.

4. Darbe: 3. Darbeyi “Allah’ın lütfu” gören iktidar, bunu 20 Temmuz’dan itibaren 4. Darbe fırsatına çevirdi. TSK’yi önce ikiye böldü; kuvvetleri (Kara, Deniz ve Hava) Savunma Bakanlığına, genel komutanlıkları (Jandarma ve Sahil Güvenlik) İçişleri Bakanlığına bağladı. Askeri yargıyı, askeri okulları, askeri hastaneleri kapattı. GATA’lar Abdülhamit hastaneleri olarak Sağlık Bakanlığına bağlandı. TSK’ye din adı altında tarikatlar sokuldu! YAŞ’ın yapısı değiştirildi; 8 sivil ile 4 asker karar merci oldu; tayin ve terfilerin siyasileşmesinin önü açıldı, kimin general olacağına adalet, eğitim, hazine bakanları karar verir hale getirildi!

İşte 600’den fazla Kemalist subayın tasfiye edilmesi de 4. darbenin son hamlesidir ne yazık ki ve sonuncu mudur, bilemiyoruz…

“Cumhuriyet adım adım nasıl yıkılıyor ki” diye soranlar, bu tabloyu iyi incelemeliler öncelikle!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ağustos 2020

1 Yorum

150 yıllık çarpışma

AKP’li Mehmet Metiner’in konuşmasını dinleyince o akşam geldi aklıma…

Kırmızı Kedi Yayınevi’nin kurucusu Haluk Hepkon’un evinde toplanmıştık; Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve ben…

Barışların yeni kitabı için en uygun ismi belirleyecektik. 2 saat boyunca masanın dört köşesinden önerdiğimiz isimleri tartışırken, kısa Türkiye tarihini de tartışıyorduk aslında. Sonuçta Metastaz’da karar kıldık hep birlikte: AKP-FETÖ ilişkisi sonrası süreci en iyi anlatan kavramdı çünkü…

Metastaz

250 binden fazla okura ulaşan Metastaz’ı AKP’li Mehmet Metiner okudu mu, bilmiyorum ancak kitabı özetlemiş sanki şu sözleriyle:

Biz dini cemaatlerle çok fazla iç içe olduğumuz için, bizim temasımızın olmasında hiçbir yanlışlık yok. Şu anda da temasımızın olduğu cemaatler var. Yarın bunlardan ne çıkar bilemeyiz. İhanet ortaya çıktığında anlaşılır” (CNN Türk, 30.7.2020).

Metiner’in bu dört cümlesi her şeyi özetliyor: AKP cemaatler ve tarikatlar koalisyonudur, parti/hükümet bu yapılara oy desteği karşılığında siyasi/ekonomik tavizler veriyor, cemaat ve tarikatlar devlete yerleştiriliyor, FETÖ’den boşalan yerlere dolduruluyor ve elbette içlerinden biri yine AKP’ye “ihanet” edebilir…

Elbette ihanet, dosta yapılır; tıpkı onca siyasi işbirliğinden, ortak kumpastan, el ele Cumhuriyet’e karşı faaliyetlerden sonra FETÖ’nün AKP’ye yaptığı gibi…

Ve evet; cemaat ve tarikatlarla siyasi koalisyon kuran, ihanet üretir hep! İşte “metastaz” budur!

Karşı-devrime verilen tavizler

Cumhuriyet devrimi iki düzlemde yıkılıyor adım adım; eğitimi ve hukuku hedef alarak!

DP, devrimin yıktığı yapıların temsilcileri olarak CHP’den koptu önce… Ardından devrimciliği Atatürk gibi sürdüremeyenler, DP’nin siyasi etkisi nedeniyle tavizler vermeye başladılar. O tavizler CHP’nin iktidarını korumadı, tersine DP’yi iktidar yaptı. (Ki sağcılığa tavizlerin CHP’yi iktidar yapmadığından ders çıkarmayanlar son 18 yılda da sağcılığa ve gericiliğe en büyük tavizleri vermeyi sürdürdüler!)

Menderes’in açtığı, Demirel’in MC hükümetleri ile asfaltladığı, Evren/Özal’ın çift gidişli yaptığı ve Çiller’in otobana çevirdiği yoldan cemaat ve tarikatlar “tam iktidar” oldu.

Tüm bu süreçte imam hatiplerle adım adım “eğitimin birliği” tahrip edildi. Şimdi de “hukukun birliği” bozulmaya çalışılıyor. Çoklu baro operasyonu da, Ayasofya kararı da hukukun birliğini tahrip etmek içindi. Hatta İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme operasyonu da Medeni Hukuk’ta gedik açmak içindir!

Cumhuriyet cephesindeki gaflet  

Tüm bu süreçte, AKP’nin ideolojik “amiral gemisi” Yeni Şafak’ın yayımladığı Gerçek Hayat dergisinden “hilafet için toplanın” çağrısı yapılması boşuna değil (27 Temmuz-2 Ağustos 2020, sayı 1031).

Elbette “İslam dünyasının” mevcut şartlarında bir hilafetin olamayacağı ortada. Filistin gibi en haklı bir konuda bile birleşemeyenleri bu çağda hilafet çatısı altında toplamanın olanaksızlığı AKP’liler arasında da görülüyor.

Ancak hilafet bir sembol; Cumhuriyet’i hedef almanın, devrimle hesaplaşmanın sembolü. Tıpkı türban gibi; esas hedefe giderken müttefikleri bir araya toplamanın aracı…

Esas hedefin Cumhuriyet’in imhası olduğunu ne yazık ki kimi cumhuriyetçi çevreler de göremiyor; bazıları dış politikada olumlu gördükleri işler nedeniyle, bazıları koltuğunu korumak için, bazıları işlerini sürdürebilmek için, bazıları FETÖ’yle mücadele ediyor diye, bazıları ABD ve AB’ye kafa tuttuğunu sandığı için, bazıları “hükümet değil devlet politikası” yanılsaması içinde AKP’ye destek veriyor…

Bazıları da karşı çıkarken hatalı konumlandığı için dolaylı destek vermiş oluyor AKP’ye; gericiliğe taviz vererek, AKP’nin adayına benzer adaylarla karşısına çıkarak, elinden koz almak adı altında AKP’nin hedeflerinin sorunsuz gerçekleşmesine katkı yaparak vb.

Kısacası AKP’nin Cumhuriyet’i adım adım yıkabilmesi, bir ölçüde de Cumhuriyet cephesindeki gaflettendir!

Hedefleri 150 yıllık devrimci tarihimiz!

Hâlâ anlamayanlar için ne de güzel özetliyor hedeflerini Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır” (30.7.2020).

Anımsayın, daha önce de “yüzyıllık parantez” diyorlardı, hedeflerini işte o parantezi, yani Cumhuriyet’i kapatmak olarak ilan ediyorlardı.

150 yıllık modernleşme diyerek tarihimizdeki tüm devrimleri hedef almaktadırlar: 1876’da padişahın yetkilerini kısıtlayan anayasası ve meclisiyle 1. Meşrutiyet devrimini, padişahın savaş gerekçesiyle kapattığı meclisi yeniden açan 2. Meşrutiyet devrimini ve padişahın İngiliz yetkiliye İstanbul’un sembolik anahtarını teslim ettiği şartlarda Ankara’da bağımsız Meclis kurulmasıyla başlayan Cumhuriyet devrimini…

Yani mesele karşı-devim meselesidir! Jön Türklerin 150 yıllık devrimleriyle hesaplaşmaktadırlar…

Bu gerçeği görmeden, dar günlük siyaset düzlemi içinde yapılan muhalefetçilikle Cumhuriyet’in korunamadığı, dünün en önemli gerçeğiydi!

Bunu artık görerek yarının büyük gerçeğine uygun konumlanmalıyız!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ağustos 2020

4 Yorum

Güvenlik stratejisi nasıl oluşturulmalı?

Birkaç yıldır “gerçeküstü” bir siyasal iklim içindeyiz: Meclis kürsüsünden, miting alanlarından, ekranlardan, köşelerden kılıçlarını çeken çekene…

Suriye’de Esad’ı devirme hedefi ne ki? Libya’da Hafter’i indirmeler; Doğu Akdeniz’de İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs, Yunanistan, Lübnan ittifakını dağıtmalar; Libya’da Mısır ordusunu yenmeler; Ege’de Yunanistan’a diz çöktürmeler; Kafkasya’da Ermenistan’a had bildirmeler; Körfez’de Katar’ı korumalar; Afrika’da üs ve askeri açılımlar…

Duruma göre Libya nedeniyle Rusya’ya ayar vermeler; duruma göre “Eyy Amerika, eyy Avrupa” demeler…

Bu siyasal iklime toplumun kendini kaptırmasında Diriliş türü dizilerin, Ayasofya’yı sanki İngiliz işgalinden kurtarmış gibi propaganda yapılmasının, hemen her gün Osmanlı tarihi ile övünmenin, bir köprülü kavşağı bile sanki Batı’ya rağmen açıyormuş gibi yapmanın ne derece etkisi var, incelenmeli…

AKP’nin oluşturduğu sanal dünya

Tüm bu süreçte şunları söyledik: Esad’ı devirme hedefi yanlıştır, Ankara Şam’la anlaşmalı. Libya anlaşmasının sonuç vermesi için Doğu Akdeniz’de başka ülkelerle de deniz sınırı anlaşması yapmaya çalışılmalı; örneğin İsrail’le, örneğin Mısır’la… Doğu Akdeniz’deki ittifakı bölecek diplomatik hamleler üzerinde durulmalı… “Rusya’yla anlaşıp, bunu ABD’yle pazarlıkta kullanma” yanlışı bırakılmalı…

“Ankara Trablusgarp’a asker göndermek yerine Şam ve Kahire’ye diplomat göndermeli” dedik özetle…

Ayasofya açılışında kendini yeniçeri gibi hisseden ak-takım ise ekranlardan, köşelerden bizlere “muhtıra” verdi: Önce diplomasi diyen bizler, Türkiye’nin büyük gücünü göremiyorduk; ABD ve Rusya’yı birbirine karşı kullanan o kökleri Abdülhamit’te olan Erdoğan taktiklerini anlayamıyorduk; AB ülkelerine had bildiren o kökleri Kanuni’de olan Erdoğan siyasetlerini kavrayamıyorduk!

Kuşkusuz tam bir sanal dünyaydı bu elbette…

AKP diplomasiye çark etti

Önemle belirtelim: Sınırı hesaba katılmadan arkasına sığınılan kaba güç, uluslararası ilişkilerde bir getiri sağlamaz fakat başta itibar olmak üzere çok şey kaybettirir!

Şimdi de öyle oldu. Sürdürülen “kaba güç” siyaseti, yerini birden diplomasiye dönme eğilimine bıraktı! Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü ve Erdoğan’ın Güvenlik ve Dış Politikalar Başdanışmanı İbrahim Kalın, “önce diplomasi” mesajı verdi, Almanya’nın AB dönem başkanlığında diplomasiye ve müzakerelere öncelik vereceklerini ilan etti ve Erdoğan’ın şu kararını duyurdu: “madem müzakereler devam edecek bir görelim önümüzü, bir müddet bekletelim” (CNN Türk, 28.7.2020).

Ne olmuş oldu yani? Yunanistan’a silah gösterirken, masaya oturmayı kabul etmiş oldular!

Böylece Türkiye’ye itibar kaybettirdiler ama daha önemlisi Türkiye’nin askeri kapasitesini caydırıcı olarak kullanabilmesini sulandırdılar! Ki bunun olumsuz sonuçlarını yakın zamanda göreceğiz…

AKP’nin Atlantikçiliği

İbrahim Kalın’ın açıklamasıyla “önce diplomasiye” dönülmesi sorunları çözmüyor kuşkusuz. Çünkü Türkiye’nin güvenlik stratejisinin oluşturulmasındaki temel yanlışlık sürüyor.

Şöyle ki, Ankara güvenlik stratejisi oluşturabilme işinin daha başlangıcında yanlış yapıyor; Türkiye’nin güvenliğine baş tehdidin nereden geldiğini doğru saptayamıyor!

İki gün önce Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar -çeşitli başkentlere ilan eder gibi- Türkiye’nin “güvenlik politikaları” açısından üç mesaj verdi:

1) “Türkiye ve ABD’nin geçmişte birçok kez yaptığı gibi daha olumlu bir yola gireceğine inancımız tamdır.”

2)NATO Türkiye’nin güvenliğinin merkezindedir.”

3)AB’ye üyelik bizim stratejik bir hedefimiz olmaya devam ediyor.”

Baş tehdidi saptayamama sorunu

Türkiye’nin güvenliğine tehdit ABD’den gelirken, Washington Türkiye’yi güneyinden yani Irak ve Suriye’nin kuzeyinden tehdit ederken, Washington Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den karşıt cephe inşa ederek tehdit ederken, Washington Türkiye’yi “ekonomi sopasıyla” tehdit ederken, Washington Türkiye’yi “şu silahı vermem, verdiğim şu silahı da kullanamazsın” diye tehdit ederken, Washington Karadeniz’e girme hedefiyle Türkiye’yi bölgesinde Rusya’yla karşı karşıya getirmeye çalışırken, Washington “Ermeni soykırımı” sopasıyla Türkiye’yi sürekli baskı altında tutarken, Washington Kıbrıs’ta Türkiye’nin tam karşısında yer alırken, Ankara hâlâ ABD’yle “ortak çalışma” peşinde olursa, Türkiye’yi gözeten bir güvenlik stratejisi” oluşturmak zaten mümkün olmaz!

Tehdidi doğru belirlemeyen, doğru strateji kuramaz. Doğru strateji kurulmadığında da tehdide göre dost-düşman ve ara güç ayırımı yapma, dostları çoğaltıp düşmanları azaltma taktikleri uygulanamaz.

Tehdidin kaynağı yanlış belirlendikten sonra ister kaba güç gösterin, ister masaya oturun, sonuç değişmez…

Türkiye’nin en önemli sorun budur…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Temmuz 2020

1 Yorum

WASHINGTON’UN HEDEFİ ÇKP

ABD’NİN AMACI ÇKP’YE KARŞI KÜRESEL KOALİSYON

Kimi “süper solcular” Çin’e özgü sosyalizme dudak bükse de, ABD yönetimi o sosyalist sistemi ve sistemin mimarı Çin Komünist Partisi’ni “baş düşman” ilan etmiş durumda…

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, bu yılın başında, 20 Ocak’ta, “asıl tehdit Çin Komünist Parti’dir” demişti ve ABD yönetimi o günden beri sürekli Çin Komünist Partisi’ni hedef alan açıklamalar yapıyor.

ÇKP NEDEN ABD’NİN HEDEFİ?

ABD’nin ÇKP’yi hedef alması, kuşkusuz kendi cephesinden oldukça mantıklı.

Zira ABD’nin üst düzey politika yapıcıları bilmektedir ki, bugün Çin Halk Cumhuriyeti ABD ekonomisine yetiştiyse, üretimde ve ticarette geçtiyse, altı kıtada büyük yatırımlar yapabiliyorsa, teknolojide büyük atılım sağladıysa, askeri alanda da makası hızla kapatıyorsa ve en önemlisi dünyanın dörtte biri büyüklüğündeki 1,4 milyar nüfusunun refah seviyesini her yıl artırıyorsa, bunun asıl sorumlusu Çin Komünist Partisi’dir.

Çin Komünist Partisi liderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti, sömürge ve iş savaş döneminin büyük yıkımını onarmış ve 70 yılda ülkeyi ABD’yle yarışır hale getirmiştir.

EKONOMİ VERİLERİ

Aslında Çin Komünist Partisi önderliğinde Çin’in nereden nereye geldiğini en iyi ekonomi verileri göstermektedir.

Örneğin Çin’in satınalma gücü paritesine göre dünya ekonomisi içindeki payı 1980’de sadece yüzde 2,3 iken, bu oran 2017’de yüzde 18,3’e, yani yaklaşık sekiz katına yükselmiştir. Aynı tarihlerde ABD’nin dünya ekonomisindeki payı da küçülmüştür: 1980’de yüzde 24,3 iken, 2017’de yüzde 15,3’e gerilemiştir.

2006 yılında Çin’in üretimi 894 milyar dolar iken, ABD’nin üretimi Çin’in iki katıydı; 1,8 trilyon dolardı. 2015 yılına gelindiğinde ABD’nin üretimi 2,17 triyon dolara çıkabilirken, Çin’in üretimi ABD’yi geçti ve 2,57 trilyon dolara yükseldi.

Ticarette de durum benzer. Çin 1979 yılında sadece 13,7 milyar dolarlık mal ihraç edebilirken, 2017’de ihracat 2,28 trilyon dolara çıktı. Çin ABD’ye yılda 431 milyar dolarlık mal satabilirken, ABD Çin’e ancak 149 milyar dolarlık mal satabilmektedir.

ÇKP’NİN 6 HEDEFİ

Görüldüğü gibi Çin 70 yılda, olağanüstü bir büyüme gerçekleştirmiştir. Üretime dayalı bu büyümenin mimarı Çin Komünist Partisi ve onun uyguladığı Çin’e özgü sosyalizmdir.

Ve Çin Komünist Partisi, 6 hedef belirlemiştir.

Bu hedeflerin birincisi Çin’i 2050 yılına kadar müreffeh, güçlü, demokratik, kültürel açıdan gelişmiş, uyumlu, güzel ve modern bir sosyalist ülke haline getirmektir.

ÇKP ayrıca “önce insan” merkezli kalkınmayı sürdürmeyi, reformlara devam etmeyi, sosyalist hukuk devleti inşasını, ÇKP’nin emrinde güçlü bir ordu inşa etmeyi ve Çin’e özgü ülke diplomasisi ile yeni bir uluslararası ilişki tarzı geliştirmeyi önüne hedef koymuştur.

POMPEO LONDRA’DA ÇKP’YE KARŞI KÜRESEL KOALİSYON ARIYOR

İşte ABD bu büyük gerçeği, yani büyük Çin atılımın mimarının ÇKP olduğu gerçeğini gördüğünden, artık doğrudan ÇKP’yi hedef almaktadır.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, geçen hafta Londra’yı ziyaretinde konuyu yeninden gündeme getirdi ve baş tehdit ilan ettiği Çin Komünist Partisi’ne karşı “küresel bir koalisyon kurma” amacını ilan etti (21.7.2020).

Pompeo, Trump yönetiminin, “Çin tehdidini anlayan ve Pekin’i doğru düzgün davranmaya mecbur edene dek Çin Komünist Partisi’ni geri püskürtmeye hazır olan ülkelerle koalisyon kurmayı umduğunu” dile getirdi.

ABD Başkanı Donald Trump da, kısa bir süre önce G7’yi G11’e genişletmeyi istediğini açıklamıştı. Trump, Batı kampındaki “en gelişmiş” 7 ülkeye Rusya, Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’yı ekleyerek, aslında Çin’e karşı “daha geniş Batı” inşa etme stratejisi belirlemişti.

Ancak Moskova yönetimi Çin’i dışarıda bırakan bu yapıya itiraz etmiş, G20 mekanizmasının ihtiyacı gördüğünü savunmuştu.

ÇİN DÜŞMANLIĞI ABD’YE YARAMIYOR

Sonuç olarak ABD yönetimi seçim takvimi yaklaştıkça Çin’e karşı baskıyı artırma peşinde. Trump, Çin düşmanlığını yükselttiği oranda seçimi kazanacağını varsayıyor.

Ancak anketlere bakılırsa seçimi kazanma olasılığı gün geçtikçe azalıyor ve Çin’e karşı inşa etmek istediği bir büyük cepheyi de kurabilmekten uzak görünüyor.

Ticaret savaşında vites yükseltmesinin ise Çin’e verdiği zarar kadar ABD’ye de zarar verdiği gün geçtikçe ortaya çıkıyor.

Kısacası, Çin düşmanlığı Trump’a ve ABD’ye yaramıyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
28 Temmuz 2020

2 Yorum

Korunacak değil yeniden kurulacak Cumhuriyet

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD)1994 yılında Galatasaray Lisesi’nde bir toplantı düzenler. “Atatürk’ün Cumhuriyeti Nereye Gidiyor?” konulu toplantının konuşmacısı Ahmet Taner Kışlalı’dır.

Ancak Kışlalı’nın konuşmasının daha ilk cümleleri dinleyicilerde şaşkınlık yaratır, çünkü şöyle demektedir: “Atatürk’ün Cumhuriyeti kaldı mı ki, nereye gittiğini tartışıyoruz? Asıl, onu nasıl yeniden kurabileceğimizi tartışmalıyız.

Ardından Kışlalı tezini destekleyen somut örnekler verir…

Kışlalı iki yıl sonra 1996’da Cumhuriyet gazetesinde “Godot’yu beklerken” başlıklı bir makale yazar ve Erbakan döneminde Atatürk Cumhuriyeti’ni hedef alan uygulamaları sıralar. Ardından da yukarıda değindiğimiz 1994’teki o toplantıyı anımsatır ve orada verdiği örneklerin, iki yıl sonra makalesinde yazdıkları kadar somut olmadığına dikkat çeker.

Aradan 24 yıl geçti… Kışlalı Erbakanlı dönemin ardından Erdoğanlı dönemi görseydi, hele de Cumhurbaşkanlığı katından Atatürk’ün tarihe ihanet ettiğinin savunulabildiği, Diyanet İşleri Başkanı’nın Ayasofya üzerinden Atatürk’e lanet okuyabildiği şu günleri görseydi, acaba ne derdi?!

Milli burjuvazi eksikliği

1994’teki toplantıyı şundan anımsattım: Biz Cumhuriyetçilerin Cumhuriyeti savunamadığı ve koruyamadığı ortada. Mesele bundan sonra ne yapılması gerektiğini saptayabilmek ve yapabilmektir.

Peki Cumhuriyet neden savunulamadı?

Cumhuriyet devrimimiz, karakter olarak bir milli demokratik devrimdir. Bizde olduğu gibi her yerde bu karakterde devrimlerin “asıl sahibi” burjuvazidir; milli burjuvazidir.

Kuşkusuz güçlü bir milli burjuvazi yoktu; Osmanlı Devleti’nin son döneminde ticaret başta olmak üzere ekonominin önemli alanları, yabancılarla iş tutan türde burjuvaziye aitti. İttihat ve Terakki’nin bu yapıyı değiştirmek üzere attığı kimi adımlar, zayıf da olsa bir “milli burjuvazi” oluşturmaya başladı. İşte o yapı, iyi kötü, Cumhuriyet devriminin de “sınıfsal” sahibiydi.

Cumhuriyet kadroları, devrimden sonra o “milli burjuvaziyi” büyütmek için çeşitli hamleler yaptı. Ancak ilerleyen yıllarda “devrimcilik” sürdürülemedi; toprak ağalarıyla uzlaşıldı, dahil olunan Atlantik sistemine uygun olarak burjuvazinin büyüyen kısmı kompradorlaştı ve Cumhuriyet atılımı dondu. Donan yapı da ilerleyen yıllarda adım adım karşıdevrimin tırpanlarıyla budandı, tasfiye edildi…

Sonuç mu? 26. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ 3 yıl önce bir kitap imza günü etkinliğinde şöyle demişti: “Bugün Türkiye’nin milli burjuvazi sınıfı olsaydı, bir çok sorunlar olmazdı” (28.10.2017).

Burjuvazi neden Cumhuriyet’e sahip çıkmadı?

Birincisi yukarıda da belirttiğimiz gibi burjuvazinin irice kısmı Atlantik kampı içinde kompradorlaştı; yabancı sermayenin temsilciliğine “terfi” etti. Komprador burjuvazi de ulusal ekonominin geliştirilmesini değil, temsilciğini yaptığı uluslararası büyük sermayenin çıkarlarını gözetti haliyle.

İkinci olarak, burjuvazinin bir kısmı oldukça “kirli”dir; klasik ekonomik faaliyetlerle değil, siyasi destekle büyümüştür. O nedenle de bagajı sorunludur.

Ne demek istediğimizi bir dönem İstanbul burjuvazisinin temsilcisi olarak başbakan olan Tansu Çiller’den hareketle anlatalım. Çiller önce “RP ile hükümet kurmak vatana ihanet, sistemin sonu, Türkiye’nin karanlığa bürünmesidir” dedi ama sonra gitti RP’yle koalisyon kurdu; RP’yi iktidar yaptı ve bugüne gelen yolu hazırladı.

Peki burjuvazinin temsilcisi, üstelik “sistemin sonu” diye de doğru görebildiği bir yola neden girdi? Birincisi Atlantikçiydi; ABD Kemalist değil, İslamcı Türkiye istiyordu artık. İkincisi de yolsuzluk dosyaları vardı. O dosyalar Çiller’i rehin aldı ve Çiller “sistemin sonu”na giden yolu hazırladı.

Aynı Çiller, yıllar sonra da adım adım Cumhuriyet’i tasfiye eden AKP’ye destek verdi. Neden? Oğlunun işleri için!

Yeniden devrim, yeniden Cumhuriyet

Cumhuriyet’in “sahipleri”, Atlantik kampında olmanın gereği olarak komünistlere ve solculara düşman oldu, hatta onları baskılaması için “siyasal İslamcıların” önünü açarak, Cumhuriyet’in tasfiye edilmesine neden oldu özetle…

Bu süreç sarmal bir şekilde, Kemalistleri de adım adım hedef alan ve en sonunda onları da tasfiye eden bir sürece dönüştü.

“Sahipleri” ihanet ederken, Cumhuriyet’i savunmak da halkın Kemalist kesimleriyle birlikte solculara kaldı en sonunda.

Ve geldiğimiz yeri, “Hedef ne? Mücadeleyi nasıl ve kimlerle yürüteceğiz?” sorularına doğru yanıt verebilmek için iyi saptamalıyız.

Ahmet Taner Kışlalı’nın 1994’teki saptamasından başlayarak geride kalan 24 yıl artık şu gerçeği ortaya çıkarmıştır: Korunacak Atatürk Cumhuriyet’i kalmadı ama yeniden inşa edilecek Cumhuriyet hedefimiz var. Artık Cumhuriyet’i savunma mevziisinde değil, “yeniden Cumhuriyet” devrimi yapma mevziisinde olmalıyız!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Temmuz 2020

9 Yorum

AKP’nin hedefi: İkili hukuk düzeni

Kuşkusuz Ayasofya kararında da, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme hamlesinde de AKP’nin oy kaybını frenleme etkisi vardır. Saray, düşen oyları durdurabilmek ve esas tabanı olan “cami cemaatini” sağlam tutabilmek için, hatta 2002’de koalisyonla bir araya getirdiği tarikat ve cemaatlerin taleplerini yerine getirerek desteklerini kesintisiz sürdürmelerini sağlamak için bu hamleleri üt üste yapıyordur.

Ancak Erdoğan’ın temel hedefinin bu olduğunu söyleyemeyiz. İyi taktisyendir, her hamlesinin ana ve tali hedefleri olmasını gözetmektedir zira…

Peki nedir bu hamlelerle hedeflenen? İnceleyelim:

Çoklu baro operasyonu

AKP hükümeti, FETÖ, PKK ve liberallerle ittifak yaptığı süreçte yargıyı ele geçirebildi; 12 Eylül 2010 referandumu bugüne gelinirken alınan en önemli virajdı. Gerçi AKP’nin açtığı yoldan yargıya daha çok FETÖ’cüler yerleşmişti ama 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında başlayan FETÖ’yle mücadele sürecinde, “eski ortaklar” tasfiye edildi; yerleri kendi kadrolarıyla, diğer tarikat ve cemaatlerin kontenjanlarıyla dolduruldu. Neticede yargıya “büyük ölçüde” egemen oldular.

Ancak Anayasa Mahkemesi’ne, Yargıtay’a, adliyelere “egemen” olan iktidar, baroları bir türlü ele geçiremedi.

İşte “çoklu baro” operasyonu, ele geçirilemeyen baroları önce bölmek, içinden kendine ait bir parça çıkarmak, ardından bunu iktidar desteğiyle esas kılmaya çalışmak, olduğunda da diğer parçayı yutarak baroları yeniden “tek baro” yapma operasyonudur.

Ayasofya’yı cami yapma hamlesi

Ayasofya ise elbette “siyasal İslamcıların” 50 yıllık rüyasıdır; Atatürk’le, Cumhuriyet’le, laiklikle hesaplaşmaya soyundukları bir konudur.

Ayasofya müzesinin camiye dönüştürülmesi, işte tam da bunu besleyecek şekilde, Cumhuriyet hukuku yerine Osmanlı hukukunun dayanak alınmasıyla sağlanmıştır; sonuç olarak 1470’li yıllarda hazırlanmış bir vakıf senedi, 1934 yılında imzalanmış bir bakanlar kurulu kararının yerini almıştır.

İlk ibadet için 24 Temmuz’u, yani “hezimettir” dedikleri Lozan Antlaşması’nın yıldönümünü seçmeleri bile önemli bir işarettir. (Aslında Ayasofya’nın bir bölümü 1991’den beri zaten ibadete açıktır ama mesele zaten ibadet ve ibadet yeri ihtiyacı değildir!)

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme hamlesi

AKP’nin kendisinin öncülük etiği İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma hamlesi, elbette çocuk gelin isteyen, kadınlara sosyal hayatı kısıtlamak isteyen, kadına şiddeti normal gören tarikat ve cemaatlerin istediği bir gelişme…

Ancak iktidar, bunu da tıpkı Ayasofya gibi yine “egemenlik ve bağımsızlık” konusu gibi sunarak toplumsal destek arıyor. Oysa mesele “egemenlik ve bağımsızlık” bile olsa, sözleşmeye öncülük yaparak o “egemenliği” devreden de kendileriydi!

Fakat asıl mesele, yasaları ve toplumsal hayatı, iktidarın kadın-erkek eşitliğine inanmayan anlayışına uygun hale getirme niyetidir.

Cumhuriyet adım adım yıkılıyor!

Sonuç olarak tablo şudur:

Çoklu baro, Cumhuriyet’in “hukukun birliği” ilkesini hedef almaktadır.

Ayasofya kararı, Cumhuriyet hukukun yerine Osmanlı hukukunu koyabilme hamlesidir.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme girişimi, Medeni Hukuk’ta gedik açma operasyonudur.

Toplamda AKP iktidarının hedefi; “ikili hukuk düzeni” oluşturmaktadır! Yani son tahlilde “ulemaya sormak” istemektedirler!

Süreci görmeyen ve aymazlığı sürdürenler için açık açık belirtelim: Cumhuriyet adım adım yıkılmaktadır!

NOT: “Alt kimlik-üst kimlik” başlıklı makalemize çok sayıda olumlu eleştiri geldi ancak az sayıda “suçlama” da vardı: Kürt ırkçıları beni faşistlikle, Türk ırkçıları da örtülü Kürkçülük yapmakla suçladı! Fakat en çok üzüldüğüm, Kürtlerden Yaşar Kemal’e yöneltilen ağır ithamlardı… Sonuç olarak işimiz çok, mücadeleye devam.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Temmuz 2020

5 Yorum

Alt kimlik – üst kimlik

Enver Aysever’in Selahattin Demirtaş’la gazetemizdeki söyleşisini okumuşsunuzdur. AKP’nin iktidarını sürdürmesine kaç seçim harç taşımış kişi sanki o değilmiş gibi, “Dışarıda olsaydık ne referandumda evet çıkardı ne de Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanabilirdi” diyor. Sadece “evet artı boykot eşittir çözüm” diyerek Türkiye’nin bugüne gelmesinde önemli bir viraj olan 12 Eylül 2010 referandumuna verdiği “dolaylı” destek bile bu konularda ahkam kesmemesini gerektirirdi!

Ne ki, Türkiye’nin bugünlerine harç taşıyanların hiçbiri yapmıyor bunu. Baksanıza, AKP’ye ideolojik gladyatörlük yaparak bu iktidarın toplum üzerinde tahakküm kurmasına, iyi kötü var olan bir demokrasinin de ortadan kaldırılmasına aracılık eden liberaller bile “demokrasi” talepli imza kampanyaları düzenleyebiliyor!

Neyse, dönelim Demirtaş’ın söylediklerine….

ABD işbirliğiyle solculuk olur mu?

Ancak önce söylemediğiyle başlamalıyım: Bir söyleşide bu kadar solculuk, sosyalizm kelimeleri kullanan birinin bir kere bile ABD emperyalizmini ağzına almaması nasıl mümkün olabiliyor; hem solculuk deyip hem de ABD’yle işbirliği nasıl yürütülebiliyor, keşke anlatsaydı…

Fakat üzerinde durmak istediğim asıl konu başka. Demirtaş’ın söyledikleri içinde esas sorunlu olanı “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese Türk” denmesine karşı çıkıyor olmasıdır.

Gerçi yeni değil, hep karşıydılar, hatta eskiden ortaklık yaptıkları AKP hükümetine de “Türk yerine Türkiyeli” denmesini önerdiler!

Karşı çıkışları eski de olsa, Cumhuriyet’in sayfalarına taşındığı için üzerinde durmalıyız.

Yaşar Kemal’in tavrı

Büyük ozan Yaşar Kemal bir basın toplantısında, kendisine “Siz bir Kürt yazar olarak…” diye soru sormaya başlayan İsveçli gazeteciyi, hem de İsveç’te terslemişti yıllar önce ve şöyle demişti: “Ben Kürt yazar değilim… Kürt asıllı bir Türk yazarım!

Demirtaş, büyük ozanın Kürtlüğüne laf edebilir mi bu sözleri nedeniyle?

Ya da Cem Karaca, Cem Özer gibi aydınlarımızın “Anam Ermeni, babam Çerkez, ben ise Türk’üm” demesi üzerinden Demirtaş bu değerli isimlerimize “asimile olmuşlar” diyebilir mi? Dememeli…

Zira bu aydınlarımız çok önemli bir gerçeğe işaret ediyorlar; üst kimliğe…

Devrimle milliyetler birleşip millet oldu

Bu topraklarda 1920’de hep birlikte bir devrim yaptık; devrimle Osmanlı padişahlarının kulu olmaktan çıktık, millet olduk. O nedenle büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk şöyle dedi: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.

Evet, Türkiye halkı olarak çeşitli etnik gruplardandık; Türk’tük, Kürt’tük, Çerkez’dik, 24 etnik milliyettik…

Ve devrimle 24 milliyet, bir millete dönüştü; o milletin ismine de Türk dedik. Tıpkı İngiltere’de, Fransa’da vs olduğu gibi milliyetler millet olarak birleşirken, içlerinden biri çeşitli nedenlerle millete ismini verdi.

O “çeşitli nedenler” dediğimiz nedenlerin içinde o milliyetin tarihselliğinden nüfusuna, ekonomik gücünden devlet kurabilme yeteneğine kadar pek çok etken var. Ah vah etmenin, keşke benim etnik grubumun ismi verilseydi demenin tarihin akışını değiştirebilmeye bir faydası yok. Her yerde olduğu gibi bu topraklarda da tarihin ve toplumların yasası işledi sonuçta.

Kışlalı’nın işaret ettiği gerçek

İşte bu tarihselliği iyi bilen bir aydın olduğu için, Yaşar Kemal “Kürt asıllı Türk yazarım” diyordu. Kürt kimliği alt kimliği, Türk kimliği de üst kimliğiydi. O üst kimliği, onun Kürtlüğünden bir şey alıp götürmüyordu. İşte Demirtaşların anlamak istemediği ya da anlamamazlıktan geldiği budur.

Oysa anlamak isteyenlere ne de güzel anlatmış Cumhuriyet’in ustalarından Ahmet Taner KışlalıKürt asıllı Türk olur mu?” başlıklı makalesinde:

Atatürk bu ulusu ne ‘ırk’ ne ‘din’ üzerine kurmuştur. Bin yılda oluşmuş olan bir ‘kültür ortaklığı’ üzerinde kurmuştur. Etnik köken bir ‘alt kimlik’tir… Etnik kültür bir ‘alt kültür’dür. ‘Ulusal kültür’ alt kültürlerle çatışmaz; onların sentezinden oluşur… ‘Ulusal kimlik’ de bir ‘üst kimlik’tir. Alt kimliklerle çatışmaz; onları kendi şemsiyesi altında bütünleştirir! Etnik kimlik, çoğunlukla ‘ırksal’dır… Ulusal kimlik ise ‘kültür bütünlüğü’nün adıdır, bir ‘ırk bütünlüğü’nün değil! ‘Ben Kürt kökenli Türk’üm’ dediğiniz zaman da bu nedenden dolayı bir çelişkiye düşmüş olmazsınız… Sadece kişiliğinizin iki ayrı boyutunu vurgulamış olursunuz! Tıpkı ‘Ben bir Türk işçisiyim’ derken kişiliğinizin iki ayrı boyutunu vurgulamış olduğunuz gibi…” (Cumhuriyet, Kasım 1995)

Bu ülkede alt kimliklerimiz, alt kültürlerimiz bir zenginliktir. O zenginliği ayrışmanın değil, daha da değer kazanan birleşmenin parçası yapmalıyız.

Üst kimlik olarak Türk kimliği, Kürt, Laz, Çerkez kimliklerimizle daha da değer kazanmıştır. Bu değeri, alt kimliği Türk olmayanlar da, alt kimliği Türk olanlar da görebildiği oranda çağdaşlaşacağız…

Soydaş kavramının yanlış kullanımı

Bitirirken bir yanlışa dikkat çekelim: Türk üst kimliği, etnik ya da ırka dayanan değil, kültür birliğine, dil birliğine, hedef birliğine, aynı topraklarda yaşama iradesi birliğine dayanan siyasal bir kavramdır. O nedenle “soydaş” kavramı doğru kullanılmalıdır. Irak’taki, Suriye’deki Türkmen bize ne kadar yakınsa, Irak’taki, Suriye’deki Kürt de, Arap da o kadar yakındır özetle…

Bin yıldır iç içe yaşıyor olmanın coğrafyaya dayattığı bir gerçektir bu; binlerce yıl da birlikte yaşamaya devam edeceğiz sonuçta…

Birlikte, birbirimize değer katarak…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Temmuz 2020

6 Yorum

TRUMP SEÇİM STRATEJİSİNİ ÇİN ÜZERİNE KURDU

GÜNEY ÇİN DENİZİ’NDE ASKERİ KIŞKIRTMA

6 ay öncesine kadar ABD seçimlerinin favorisi, mevcut başkan Donald Trump’tı. Trump, tepki çeken pek çok politikasına rağmen, ekonomide sağladığı kısmi başarılarla ABD kamuoyunun desteğini arkasına almıştı.

Ancak salgın bu durumu değiştirdi. Trump yönetiminin salgını önce ciddiye almayan, ardından iş ciddileşince topu Çin’e atarak başarısız yönetimini perdelemeye çalışan çizgisi, adım adım kamuoyu desteğini yitirmesine neden oldu.

Dahası ekonomide sağladığı kısmi başarı da bu süreçte tersine döndü: İşsiz sayısı 40 milyonu aştı!

Üstelik siyah öfke patlaması da, Beyaz Saray’ın iyi yönetemediği bir krize dönüştü.

Kısacası Kasım ayı yaklaşırken, Trump için çanlar çalışıyor….

TRUMP AMERİKALILARA ÇİN KORKUSU POMPALIYOR

Ancak Donald Trump kurnaz bir işadamı sonuçta. Hatta devletlerarası ilişkilerde zaman zaman işadamlığının devlet başkanlığının önüne geçtiğini de söyleyebiliriz.

O nedenle Trump, kötü gidişata rağmen oyunu çevirecek potansiyele sahip.

Ve hayatı kâr-zarar hesabı üzerine kurulu Trump, bu amaçla tüm seçim stratejisini Çin üzerine kurmuş durumda.

Amerikan halkına Çin korkusu pompalayarak, Çin’in ABD’nin küresel liderliğini elinden almaya çalıştığını savunarak, Çinlilerin Amerikalıların refahına göz koyduğunu işleyerek ve elbette ateşiyle ülkesini yakmaya çalışan bu kızıl ejdere karşı en yetkin Amerikan kartalının kendisi olduğunu iddia ederek bir seçim kampanyası yürütüyor.

TİCARET VE TEKNOLOJİ SAVAŞI

Nasılsa, ABD stratejisi de Çin karşıtlığına uygun. Trump öncesi yönetimlerce başlatılan ve adım adım inşa edilmiş olan Hint-Pasifik stratejisi, temel olarak Çin’i çevrelemeyi, bölgesine sıkıştırmayı hedefliyor.

Dolayısıyla şartlar Trump için Çin düşmanlığı yapmayı kolaylaştırıyor.

Trump da seçime kadar bunu en iyi şekilde kullanıp dört koldan Çin’e karşı harekete geçmeye ve tansiyonu yükselterek bunu oya çevirmeye çalışıyor.

Ticaret savaşı zaten iki yıldır sert şekilde sürüyor. Teknoloji savaşı da adım adım yükseltildi; Trump, Boris Johnson başta kimi müttefiklerini Huawei’yi 5G’den çıkarması için tehdit ediyor.

ABD diğer yandan Uygur, Tibet, Hong Kong, Tayvan gibi konuları Çin’i sıkıştırmak için kullanıyor. Bu konular üzerinden dünyada Çin’e karşı bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyor.

GÜNEY ÇİN DENİZİ’NDE KIŞKIRTMA

Trump yönetimi son olarak Güney Çin Denizi’nden silah göstererek Çin’i kışkırtmaya çalışıyor.

ABD, Bağımsızlık Günü 4 Temmuz’da Güney Çin Denizi’nde iki uçak gemisiyle askeri tatbikat yaparak açıkça Pekin yönetimini kışkırtmaya çalıştı.

Her biri 90 uçak olmak üzere toplam 180 uçak taşıyan ve 12 bin asker bulunduran USS Nimitz ve USS Ronald Reagan uçak gemileri, açık ki bölgede askeri gerilim peşinde

Nitekim Çin yönetimi de ABD’nin kışkırtma arayışına dikkat çekti. Çin Dışişleri Sözcüsü Zhao Lijian, “ABD’nin niyetinin tartışmalı sularda çatışma kışkırtıcılığı yapmak, askerileşme ve silahlanmayı teşvik etmek ve barış ile istikrara zarar vermek olduğunu” açıkladı.

Aslında iki uçak gemisiyle yapılan bu tatbikat ile, bir gün önce ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun sözlerinin gereği yapılmaya çalışılıyordu. Zira Pompeo özetle “Güney Çin Denizi Çin’in değil” demişti!

Elbette Güney Çin Denizi Çin’in değildi; Çin’le birlikte Filipinler’in, Vietnam’ın, Brunei’nin ve Malezya’nındı. Fakat uçak gemisiyle güç gösterisi yapan ABD’nin kesinlikle değildi!

Güney Çin Denizi’ne dair sorunlar ve tartışmalı konular, komşuların meselesiydi; ABD’nin değil!

ABD’NİN İŞİ ZOR

Elbette Trump yerine Biden’ın kazanması, ABD’nin Çin’e karşı pozisyonunu değiştirmeyecek. Zira Çin’i çevreleme stratejisi, Biden’ın yardımcılığını yaptığı önceki başkan Obama’nın da stratejisiydi.

ABD, küresel liderliğinin önünde engel gördüğü için ekonomik olarak kendisini yakalayan Çin’i, askeri ve siyasi olarak sıkıştırmayı sürdürecek.

Sorun şu ki, Çin defalarca ilan ettiği gibi “küresel liderlik” peşinde değil ve dünyayla yürüttüğü ekonomik ve siyasi ilişkiler, Batı’nın geleneksel sömürgeciliğine hiç benzemediği için Güney Amerika’dan Afrika’ya kadar dünyanın pek ülkesi tarafından kazançlı ve yararlı görülüyor. Dahası ABD’nin tüm tehditlerine rağmen Avrupa ülkeleri de Çin’le ticaret yapmayı kârlı görüyor.

Kısacası, seçimi kim kazanırsa kazansın, ABD’nin işi zor!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
21 Temmuz 2020

1 Yorum

Kafkaslar için 3+3 modeli

Türkiye ile Rusya, Suriye’de “işbirliği ve rekabet”, Libya’da ise “rekabet ve işbirliği arayışı” içinde. Yine Karadeniz de işbirliğinin öne çıktığı bir alan. Ukrayna ise iki ülkenin karşıt cephelerde konumlandığı bir alan. Kafkasya ise çıkarların çeliştiği alanlardan.

Doğalgaz boru hattı, nükleer santral, füze savunma sistemi, turizm, tarım ürünleri ticareti gibi konular, işbirliği alanları. Ayasofya ve Kanal İstanbul konuları ise şimdilik geçiştirilmiş potansiyel sorunlar.

Bu girişi, Azerbaycan-Ermenistan sınır çatışması konusunda Ankara ile Moskova’nın yaklaşımlarını analiz edebilmek için yaptık. Başlayalım:

Amerikancılar Rusya’yı işaret ediyor

Türk basınında ağırlıklı olarak bu son çatışma, Moskova’nın Ankara’ya mesajı olarak yorumlanıyor. Yorumcuların ağırlıklı olarak Türk-Amerikan işbirliğinin yeniden başlamasını savunan kesimler olduğunu da belirtelim.

Erdoğan ve Trump’ın Libya’da “ortak çalışma” mutabakatına varmasıyla birlikte Türkiye’nin çıkarlarının Rusya’yla değil ABD’yle hareket etmekten geçtiğini yüksek sesle savunmaya başlayan bu kesim, “milli duyguları” da körükleyerek açık bir Rusya ve Ermenistan düşmanlığı kışkırtıyor.

Bu yorumcuların Rusya’yı işaret edebilmesinin maddi zemini ise Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki son çatışmanın işgal altındaki Dağlık Karabağ’da değil de, oraya 250 km uzaklıktaki Tovuz’da yaşanıyor olması. Zira Tovuz, TANAP ve BTC boru hatları ile Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı üzerinde. Buradan hareketle meseleye ayrıca “enerji-politik” açıdan da bakılarak, daha kapsamlı bir Rusya hamlesi yorumu yapılıyor.

2018’de Ermenistan’da ‘kadife devrim’

Bize göre konu, çizilen “büyük resme” ait bir konu değil. Daha çok Ermenistan’ın, bir parça da Azerbaycan’ın iç politikasıyla ilgili…

Ne demek istediğimizi anlatabilmek için kısa bir anımsatma yapmalıyız: Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, 2008-2018 yılları arasında iki kez cumhurbaşkanlığı yaptı; ardından ülkeyi başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçirdi ve başbakan oldu. Rusya yanlısı Sarkisyan’ın bu girişimi haliyle toplumsal bir tepkiye dönüştü. O tepkiyi fırsata dönüştüren Batı’nın desteğiyle Nikol Paşinyan 8 Mayıs 2018’de Ermenistan Başbakanı oldu.

Batı’nın bu değişimdeki rolü o kadar açıktı ki, Paşinyan ilk günden beri başbakanlığını “kadife devrim kazandı” diye formüle etti sürekli.

Renkli devrimler, biliyorsunuz, ABD’nin SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya’yı çevrelemek için eski SSCB ülkelerinde yaptığı darbelerdi: 2003’te Gürcistan’da “gül devrimi”, 2004’te Ukrayna’da “turuncu devrim”, 2005’te Kırgızistan’da “lale devrimi” yapıldı; bir de Azerbaycan’da başarısız bir renkli devrim girişimi oldu…

Paşinyan’ın zaferini bu çizgi içinde “kadife devrim” olarak nitelemesi; ABD yanlısı ve Rusya karşıtı konumuyla ilgilidir.

Kullanışlı çatışma

Son sınır çatışmasını anlayabilmek için Paşinyan’ın durduğu yeri iyi anlamak gerekiyor. Paşinyan Azerbaycan’la “düşük dozda” bir çatışmayı ülkesini Batı limanına demirleyebilmenin aracı olarak görüyor.

Şöyle: Eğer Rusya Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nün tüzüğü gereği Ermenistan’a yardım ederse, Paşinyan hem Azerbaycan’a karşı hem de Türkiye’ye karşı başarı kazanmış ve bunu iç politikada kullanmış olacak. Eğer Rusya, Türkiye’yle karşı karşıya gelmemek için meseleye karışmazsa, Paşinyan, iç kamuoyunu ABD’yle hareket etmenin zorunluluğuna ikna edebilecek.

Üstelik “milliyetçi duyguların” köpürtüldüğü bu şartlarda iki yıl önce “kadife devrim” sürecinde söz verilen ama yapılmayan vaatler de unutturulmuş olacak…

Konuştuğum Azerbaycanlı uzmanlar, aynı ölçülerde olmasa da, Bakü açısından da tablonun “kullanışlı” olduğuna işaret ediyorlar. Bu “düşük dozlu” çatışmanın doğuracağı “milliyetçi duyguların”, 2017’de Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak ülkeyi kocası İlham Aliyev ile birlikte yönetmeye başlayan Mihriban Aliyeva’ya yönelik tepkileri frenlemekte kullanılacağına işaret ediyorlar.

Her iki başkentte de ciddi “yolsuzluk” dosyaları konularının olduğunu önemle belirtelim!

Bölgesel işbirliği zemini: Astana Platformu

Kuşkusuz bunlar kesinlik kazanmamış, ham yorumlar. Üstelik Erivan ve Bakü açısından bakıldığında, bu analiz düzleminde büyük risk aldıklarını da söyleyebiliriz.

Bizim için önemli olan Türkiye’nin çıkarıdır. Türkiye’nin toplam çıkarının ise komşularıyla ve Rusya’yla işbirliği yapmasından geçtiğini savunan biri olarak, her gelişmeyi, bu işbirliğine yaptığı olumlu-olumsuz etki ile değerlendirmekteyiz.

O nedenle de geçen yıllarda Tahran’ın Kafkaslar için önerdiği 3+3 formülünü oldukça önemsiyoruz: Türkiye, İran ve Rusya üçlüsü yan yana gelirse, Kafkaslardaki Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan üçlüsünün sorunları çözülür

Bugün bu öneri Astana Platformu ile kısmen hayata geçmiş durumda. O nedenle Ermenistan-Azerbaycan çatışması üzerinden Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya getirilmesi değil, tersine Türkiye, Rusya ve İran’ın daha da geliştirilebilecek işbirliğinden hareketle Kafkaslardaki sorunları bölge yararına çözmenin zemini var…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Temmuz 2020

1 Yorum

ABD’yle işbirliği yapan FETÖ’yle barışır!

İlginç bir 15 Temmuz haftası geçirdik…

Önce, süreci anlamamızı sağlayacak olgulara bakalım:

1. Kumpas 2.0 operasyonu başladı: Libya’da şehit düşen MİT görevlisinin cenaze töreni haberi gerekçesiyle Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Hülya Kılınç ve Murat Ağırel tutuklandı. Ardından “ikinci dalga” gibi Müyesser Yıldız da tutuklandı.

2. Bu hafta ise FETÖ karşıtı haber ve kitaplarıyla bilinen gazeteciler Aytunç Erkin ve Can Özçelik’e soruşturma açıldı. Yöntem yine benzerdi: İmzasız ihbar mektupları…

Aytunç Erkin’in Dayının Casusları ve Can Özçelik’in FETÖ Borsası kitapları FETÖ ve FETÖ’yle irtibatlı kesimleri oldukça rahatsız ediyordu, biliyorduk…

3. Bir dönem Gülen cemaatine ve FETÖ’nün kumpaslarına ekranlardan ve köşesinden verdiği destekle bilinen, dahası Fethullah Gülen’le fotoğrafı bile olan Abdülkadir Selvi, “Kılıçdaroğlu FETÖ’yü aklıyor” başlıklı bir yazı kaleme aldı!

Selvi yazısında, genç Berkay’ın seçimde Ekrem İmamoğlu’na “her şey güzel olacak” demesiyle darbeci Ömer Faruk Harmancık’ın darbe bildirisini uzattığı Hulusi Akar’a “İmzala bunu, her şey güzel olacak” demesi arasında bağlantı kurmuş!

Ne diyelim, gerisini “Her Şey Çok Güzel Olacak” isimli filmi olan Cem Yılmaz düşünsün artık!

4. Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yaramış, “15 Temmuz’u anlamak” panelinde şöyle dedi: “Darbe teşebbüsüne karışmış, pişman olmuş kişilere de sahip çıkmamız, onları bu toplumun içine dahil etmemiz, kazanmamız gerekiyor.”

Yaramış’a Abdurrahman Dilipak gibi kimi isimler destek verdi.

Bu arada Ensar Vakfı yöneticisi olan ve İskilipli Atıf’a övgüler dizen çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Ahmet Yaramış’ın üç ay önce Erdoğan’ın kararıyla Türk Tarih Kurumu’nun başına atandığını anımsatalım.

Üç mesaj

FETÖ cephesini sevindirecek bu gelişmeler yaşanırken, FETÖ karşıtı cepheden de önemli uyarılar vardı:

5. Gazeteci Soner YalçınAKP-FETÖ anlaşıyor mu” başlıklı dikkat çeken bir analiz yaptı. Yalçın “yakınlaşma” işareti gördüğü kimi olguları sıralayarak, bunların tesadüf olmadığını belirtti.

6. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, 15 Temmuz’un yıldönümünde dikkat çeken bir iddia açıkladı: “Şimdi size hiçbir yerde yayınlanmamış bir bilgi vereceğim. Darbe başladığı zaman Emniyet Genel Müdürlüğünde emniyet teşkilatımızın yöneticileri toplandı. Bütün polis teşkilatına şu mesajını geçti: Türk Silahlı Kuvvetleri darbe yapmıştır, polis askere karşı koymaz. Evet, aynen böyle…”

Program sunucusu Veyis Ateş mesajı gönderen kişilerin FETÖ’cü polisler olup olmadığını sorunca Perinçek’in yanıtı şu oldu: “Hayır FETÖ’cü polisler değil. Buradan söylüyorum beni İçişleri Bakanı yalanlasın. Ben size gerçek bilgiyi veriyorum. Polise o zaman mesaj geçti.”

4 yıl sonra gündeme gelen bu iddia ile FETÖ’yle uzlaşma yanlısı kesimlere bir mesaj veriliyordu muhtemelen…

7. 15 Temmuz’un 4. yılında TRT’nin özel yayınına konuk olan İlahiyat Profesörü Ali Köse dikkat çeken uyarılarda bulundu: “Benim bu konudaki kanaatim 15 Temmuz’dan gerekli dersin alınmadığı ve yeterli önlemlere gidilmediği şeklindedir. Hatta ben bunu ‘Bir FETÖ gitti, bin FETÖ geliyor’ diye değerlendiren, bu şekilde sloganlaştıran birisiyim. Bu uyarıyı yapmak benim vazifem.”

Gladyo’yla mücadele

AKP FETÖ’yle uzlaşır uzlaşmaz ayrı konu ama AKP’nin “siyasal İslamcılık” ideolojisinin yeni FETÖ’lere zemin oluşturduğu ortada. FETÖ’den arındırılan devlet birimlerini çeşitli cemaatlerin nasıl bir rekabetle doldurmaya çalıştığı ortada. Dindarların bu dincilikten rahatsız olmaya başladığı da ortada.

Şu gerçeği görmeden sorun çözülemez: FETÖ Gladyo’nun bir parçasıdır; ABD’nin “müttefik” ülkelerde kullandığı operasyon örgütüdür. Bu tür örğütleri ABD istihbaratıyla buluşturan zemin “siyasal İslamcılık” ve sola karşı düşmanlıkta ortaklıktır.

Bu ilişki parçalanmadan, FETÖ’lerle tam olarak mücadele edilemez; yeni FETÖ’ler türer.

Laiklik o nedenle dindarların da sigortasıdır; devletin de… Laiklik, cemaat ve tarikatların önce Allah ile kul arasına girmesini, buradan hareketle de devlete yerleşmesini önleyen sigortadır.

Bu sigorta 1946’dan sonra gevşemeye başladıkça Cumhuriyet’in kapattığı tarikatlar ortaya çıktı, güçlendi; ABD’nin “komünizmle mücadele” araçlarına dönüştü; hükümetlere ortak oldu, hükümet oldu; milli eğitime, emniyete, yargıya yerleşti; Türk ordusuna operasyon yaparak TSK’nin kilit noktalarını ele geçirdi ve en sonunda Türkiye’ye darbe yapmaya kalktı.

Meselenin siyasal İslamcılık, ABD’yle ilişki ve sol-laiklik-cumhuriyet karşıtlığı düzlemlerini görmeden bu örgütlerle tam olarak mücadele edilemez.

O nedenle laiklik gibi, bağımsızlık ve antiemperyalizm de FETÖ’yle mücadelenin panzehridir.

Bitirirken önemle belirtelim: Yüzünü Asya’ya dönen bir ülke FETÖ’yle mücadele eder, ABD’yle yeniden “ortak çalışma” yapmak isteyen ülke ise FETÖ’yle uzlaşır, barışır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Temmuz 2020

8 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: