EŞİTSİZLİK VİRÜSÜ RAPORU: SÜPER ZENGİNLER ZENGİNLEŞTİ

KÜRESEL BÜYÜME MODELİ YERİNE ÇOK TARAFLILIK

Eşitsizlik virüsü, uluslararası yardım kuruluşu Oxfam’ın hazırladığı raporun ismi…

79 ülkeden 300 ekonomistin görüşüne başvurularak hazırlanan rapor, Dünya Ekonomik Forumu’nun hemen öncesinde açıklandı.

Raporun önemli saptamaları şunlar:

6 SAPTAMA

1. Dünyanın en zengin 10 kişisi, 18 Mart 2020 ile 31 Aralık 2020 arasında servetlerini net 540 milyar dolar artırdı!

2. Mart-Aralık 2020’de milyarderlerin serveti toplam 3,9 trilyon dolar arttı ve 12 trilyon dolara ulaştı.

3. Zenginler Covid-19 salgınının ekonomik etkilerini 9 ayda atlattı, ancak yoksulların toparlanması 10 yılı aşabilir.

4. Dünya 90 yıldır gördüğü en büyük istihdam krizini yaşıyor. 100 milyonlarca insan gelirini ya da işini kaybetti.

5. 2020 yılında dünyadaki yoksulların sayısı 200 ila 500 milyon daha arttı.

6. Artan eşitsizlikle mücadele edilmediği takdirde, 2030’da salgının başlangıcına oranla 500 milyon daha fazla kişi günde 5,50 dolardan daha az parayla yoksulluk içinde yaşayabilir.

Özetle Oxfam’ın hazırladığı rapor, daha önceki makalelerimizde belirttiğimiz bir gerçeği doğruluyor: “Salgında zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı.”

Gerek Cumhuriyet gazetesinde gerekse CRI Türk’te yazdığımız ve “virüsün ekonomi-politiği” dediğimiz incelemelerimizde dikkat çektiğimiz gibi, virüs ve salgın sınıfsaldır: “Virüsün bulaşması da tedavisi de sınıfsaldır. Parası olanın kendi kişisel karantinasını oluşturarak virüsten korunduğu ancak çalışmak zorunda kalan emekçinin virüsten kaçınamadığı görülecektir. Nitekim ABD’de virüse en çok yakalananlar siyahlar ve hispaniklerdi. Nitekim İstanbul’da virüsün en çok görüldüğü yerler emekçilerin yaşadığı Bağcılar ve Esenler gibi ilçelerdi.”

2 ÖNERİ

Uluslararası yardım kuruluşu Ozfam, bu altı saptaması dışında, raporda iki de temel önermede bulunuyor:

1. Rapor, salgında en zengin 10 kişinin elde ettiği bu 540 milyar dolarlık gelirin “tüm dünya nüfusunun aşılanması” ve “hiç kimsenin salgın nedeniyle yoksulluğa düşmemesi için” yeterli olduğunu belirtiyor.

2. Rapor, bu dönemde kârını artıran küresel şirketlerden alınabilecek geçici bir vergi ile 2020’de 104 milyar dolar toplanabileceğini, bu miktarın, düşük-orta gelirli ülkelerdeki tüm çalışanlar için işsizlik yardımı ve çocuklar ile yaşlılara mali destek sağlamak için yeterli olacağını belirtiyor.

Peki, bir nevi “süper-zenginlerden daha çok vergi alma” önerisi olan bu öneriler ne kadar gerçekçi?

O servetini 540 milyar dolar artıran en zengin 10 kişi örneğin, salgınla mücadele için ne yaptılar derseniz, birkaç örnek verelim:

Örneğin Amazon’un sahibi Jeff Bezos salgınla mücadele için 125 milyon dolar, Twitter kurucusu Jack Dorsey 1 milyar dolar, Microsoft kurucusu Bill Gates 350 milyon dolar bağışladı.

Yani “süper zenginlerin” salgınla mücadeleye katkıları, salgın krizini fırsata çevirerek kazandıklarının yanında oldukça düşük paralardır…

Bu sistem içinde süper-zenginleri etkili bir vergi politikasına tabi tutmak pek mümkün değil. Zira kapitalist sistemde vergi/gelir oranına bakıldığında, aslında vergisini en yüksek ödeyenlerin işçiler, emekçiler olduğu görülecektir.

Dolayısıyla tek tek ülkeler açısından mesele kapitalist ekonomi modelinden kurtulmak, tüm ülkeler açısından da mesele yeni bir dayanışmacı ve paylaşımcı düzen inşa etmektir.

Xİ JİNPİNG’İN DÜNYAYA 7 ÖNERİSİ

Bu bakımdan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Dünya Ekonomik Forumu’nda (Davos 2021) dile getirdiği kapsamlı öneriler oldukça önemlidir.

Xi Jinping’in hepsi birbirini tamamlayan bütünlüklü önerileri şunlar:

1. Küresel büyüme modeli değiştirilmeli, mevcut zorluklardan çıkış yolu olarak çok taraflılık desteklenmeli.

2. Siyasi güven stratejik iletişim ile sağlanmalı.

3. Ülkelerin barışçıl varlığı, uluslararası hukuka uyulmasına bağlı.

4. Soğuk Savaş zihniyeti ve ideolojik önyargılar terk edilmelidir. Hiçbir ülke diğerinden üstün değildir. Hiyerarşi iddiasında bulunulmamalı ve kimse kendi sistemini diğerlerine dayatmamalı.

5. Ticaret-yatırım-teknolojik alışveriş kısıtlamaları kaldırılarak makro ekonomik işbirliğine gidilmeli.

6. Karşılıklı kazan-kazan ilkesi uygulanmalı.

7. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurum kapatılmalı.

YOKSULLARIN TALEBİ

Sonuç olarak “süper-zenginlerden daha çok vergi almak”, pratikte kapitalist dünya için mümkün değildir.

Oxfam’ın ortaya koyduğu “virüs eşitsizliği”, toplam dünya açısından ancak Xi Jinping’in önerilerinin adım adım hayata geçebilesiyle aşılabilecektir.

Yoksullar açısından hem ülkeler arasındaki uçurumu kapatmak hem de ülke içindeki sınıflar arasındaki uçurumu kapatmak, önümüzdeki yıllarda çok daha yakıcı sorun ve talep olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Ocak 2021

3 Yorum

Binali Yıldırım neden FETÖ kumpasına sahip çıkıyor?

AKP Milletvekili Binali Yıldırım, AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın da canlı bağlantıyla katıldığı 21 Ocak tarihli Edirne İl Kongresi’nde, yine FETÖ kumpaslarına sahip çıktı. Yıldırım konuşmasında “Balyozlar, Ergenekonlar… Bunlar yalan mıydı, elbette bunlar vardı” dedi.

Binali Yıldırım, özellikle sosyal medyadan gösterilen yoğun tepki nedeniyle 24 Ocak’ta Ahmet Hakan’a konuştu ve güya konuya bir açıklık getirdi. Ancak yine “FETÖ, Ergenekon davasındaki konuları abartmış ve sulandırmıştır” diyerek aynı yerde durdu.

Yıldırım’ın arşivi

Binali Yıldırım’ın bu çıkışı ilk değil. Yıldırım en başında beri Ergenekon’un olduğunu savunarak, FETÖ kumpasına sahip çıkıyor. Bazılarını anımsayalım:

Örneğin 9 Ekim 2016’da “Ergenekon ve Balyoz sapına kadar gerçekti” dedi.

Örneğin 23 Ekim 2016’da “Ergenekon ve Balyoz vardı, FETÖ’cüler sulandırdı” dedi.

Örneğin 14 Temmuz 2017’de “Ergenekon ve Balyoz yalan değildi, meşru hükümete ve milli iradeye karşı darbe girişimiydi” dedi.

Örneğin 16 Ağustos 2017’de “Darbeciler, Ergenekoncular, Balyozcular sırasını savdı, görevi FETÖ’cülere devretti” dedi.

Örneğin 26 Şubat 2018’de “Önce Balyozcular, Ergenekoncular, onları defettik” dedi.

Görülüyor ki, Erdoğan’ın “kandırıldık” demesine rağmen, Binali Yıldırım döne döne Ergenekon’un olduğunu savunuyor ve FETÖ kumpasına sahip çıkıyor.

Peki neden?

Yıldırım ve denizcilik

Binali Yıldırım, aynı zamanda meslektaşım: Gemi Mühendisi…

Ergenekon kumpasları, Gemi Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu üyeliği yaptığım 2008-2010 döneminde yoğunlaşmıştı.

Meslektaşımız Binali Yıldırım ise Ulaştırma Bakanı’ydı ve o süreçte FETÖ’nün gazetelere servis ettiği konuşma içerikleri yoğun tepki görüyordu.

Dinlemeleri yapma kabiliyetine sahip olan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı Binali Yıldırım’a bağlıydı. Yıldırım 28 Ocak 2009’da çıktı ve şunu söyledi: “Yanlış işiniz, yasal olmayan işiniz yoksa, dinlenmekten korkmayın, istediğiniz kadar konuşun.

Bu vahim açıklaması meslektaşlarımız arasında çok yoğun tepki görmüş, hatta bu sözleri nedeniyle odadan ihracı bile talep edilmişti.

O yıllarda denizcilik camiasını ilgilendiren iki konusu daha vardı Binali Yıldırım’ın:

Birincisi, oğullarının denizcilik şirketlerinin bağlantıları ve ortaklıklarıydı. Dallı budaklı o ilişkiler nedeniyle denizcilik sektörü kurumlarında ve dergilerinde hâlâ çokça tartışma yaşanmaktadır.

İkincisi de Gemi Mühendisleri Odası’nın kurucusu olduğu Türk Loydu’na yapılan FETÖ operasyonu konusuydu. O operasyonun ayrıntıları ortaya çıktığında konu haliyle denizcilik sektörü dergilerine yansımıştı. İddia o ki Binali Yıldırım haber yapan birkaç ismi aratıp, bu yayınların seçim süreci nedeniyle AKP’ye zarar vereceğini söylemişti.

Yıldırım’ın sözleri nelere işaret ediyor?

Binali Yıldırım’ın döne döne Ergenekon’un olduğunu savunarak FETÖ kumpasına sahip çıkması, aslında birkaç önemli gerçeğe işaret ediyor:

1. Ergenekon kumpası sadece FETÖ’ye yıkılamaz; kumpaslar AKP-FETÖ ortaklığında yapıldı. AKP siyasi destek vermeseydi, başbakan “ben bu davanın savcısıyım” demeseydi, kumpas elbette o çapta yapılamazdı. Siyasi destek olmasaydı, kumpas Genelkurmay Başkanı tutuklayacak aşamayı bırakın, albaylara bile çıkamazdı.

2. Ergenekon kumpaslarının asıl kazananı AKP oldu. AKP o kumpaslar sayesinde askeri ve sivil bürokrasiyi “teslim” aldı; kurumları ele geçirdi, iktidarını sağlamlaştırdı ve işi başkanlık sistemi ile rejim değişikliğine kadar taşıyabildi.

3. Binali Yıldırım gerçekçi davranıyor; “kandırıldık” diyerek kandırmıyor, ortaklıkları bulunan o kumpaslara sahip çıkıyor.

4. Asıl önemli sonuç şudur: “Ergenekon gerçekti, FETÖ sulandırdı” görüşü salt Binali Yıldırım’ın değil, AKP’nin “çelik çekirdeğinin” de görüşüdür. Bu görüşün yılda bir kez dillendiriliyor olması, iktidarın muhalefete bir çeşit tehdididir!

5. Toplum sonuç ise şudur: AKP’nin 18 yıllık iktidarına rağmen kumpaslardan hâlâ medet umuyor olabilmesi, gittikçe belirginleşen “yönetememe krizinin” en açık göstergesidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ocak 2021

1 Yorum

Atatürk milliyetçiliği ve devrimci cumhuriyet

MHP lideri Alparslan Türkeş’in AKP’ye geçen oğlu Tuğrul Türkeş, siyasi literatüre yeni bir kavram kazandırdı: Azgın Milliyetçilik.

AKP Milletvekili Tuğrul Türkeş, “Azgın Milliyetçilik: 21. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Dünya ve Türkiye’deki Gelişmeler Üzerine” başlıklı makalesinde kavramı şu şekilde açıklıyor: “Türkiye’de Kürtler üzerinden ayrımcılık güden, Aleviler üzerinden mezhepçilik örgütleyen, Hristiyanlar ve diğer azınlıklar üzerinden dışlayıcılık geliştiren ve/veya Avrupa’daki popülist üstüncülüğün farklı bir varyantı üzerinden hesaplar yapan bir milliyetçilik, Türk milliyetçiliği olamaz. Olsa olsa azgın milliyetçilik olur.

Devamında da Türkeş, bu “azgın milliyetçilik” tehlikesine karşı “yeni bir metot ve ıslah ihtiyacı gerektiğini” savunuyor.

Türk milliyetçiliğinin evrimi

Türkeş’in “azgın milliyetçilik” tanımı, Türk milliyetçiliğinin evrimini yeninden ele almamıza neden oldu. Geçen yıllarda bu konuda pek çok makale yazdım. 4 yıl önceki bir makalemde ise milliyetçiliğin çok kısa tarihi denebilecek şu özeti yapmıştım:

“Bu topraklarda Türk milliyetçiliği Abdülhamid’e karşı tutum olarak gelişti ve büyüdü. Bugün yeniden gündeme gelen ‘Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet’ Türk milliyetçiliğinin sloganıdır.

Ve Abdülhamid’e karşı mücadele eden İttihat Terakki’nin Türk milliyetçiliği 1. ve 2. Meşrutiyet’te büyümüş ve emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı ile de kendini ‘Atatürk milliyetçiliği’ olarak geliştirmiştir.

Nedir Atatürk milliyetçiliği? Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denmesidir! Yani halkın, emperyalizme karşı kurtuluş ve devrim ile milletleşmesidir!

Ve özellikle belirtelim: Demokratik devrimlerimizin motoru olan milliyetçilik, hiçbir zaman ırkçı olmamıştır. Fakat Türk milliyetçiliğinin bir kanadı NATO ve “küçük Amerika” sürecinde ülkücülüğe dönüştürülmüş, komünizme karşı ırkçılık halini almıştır!

1. Siyasal İslamcılık

Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte, solun 40 yıldır dikkat çektiği bir gerçekle yüzleşti: Türkiye’nin “Küçük Amerika” süreci, NATO üyeliği ve ABD’nin anti-komünizmi siyasal İslamcılığı büyütmüştü.

ABD’nin FETÖ ve benzeri siyasal İslamcı örgütlerle ilişkisinin temeli anti-komünizmdi. Fethullah Gülen’in Komünizmle Mücadele Derneği kökenli olması boşuna değildi.

ABD, komünist SSCB’yi “yeşil kuşak” ile çevreleme stratejisi içinde Türkiye’den Pakistan’a uzanan hat üzerinde siyasal İslamcılığı desteklemiş, büyütmüş ve hem içeride hem de dışarıda sahaya sürmüştü!

Siyasal İslamcı Mehmet Şevki Eygi’lerin “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi” diyen solcu gençlere devlet destekli kanlı saldırıları da, FETÖ’nün SSCB dağıldıktan sonra ABD adına Orta Asya’ya sözde Türk okullarıyla açılması da aynı zincirin halkalarıydı.

2. Ülkücülük

Fakat mesele şu: Türkiye’nin “küçük Amerika” süreci ve devlet destekli anti-komünizm sadece siyasal İslamcılığı yükseltmedi; aynı zamanda Türk milliyetçiliğini de büyük oranda dönüştürdü: Türk milliyetçiliği, hızla ülkücülüğe dönüştü!

Önce İkinci Dünya Savaşı koşullarında Alman sempatizanı ırkçı milliyetçilik, ardından da ABD-NATO destekli ülkücülük, demokratik milliyetçilik de denilebilecek Atatürk milliyetçiliğini baskıladı.

Fethullah Gülen’in ABD’nin Komünizmle Mücadele Derneği çıkışlı olması gibi, ülkücülüğün lideri Alparslan Türkeş de ABD’nin özel harp eğitimlilerindendi…

Nitekim Türkeş kurduğu MHP ile ABD’nin anti-komünist stratejisi içerisinde yükselen sol dalgaya karşı Amerikan sopası oldu!

3. Kürt ayrılıkçılığı

Pek üzerinde durulmaz ancak Türk devletinin ABD’nin anti-komünizm stratejisini benimsemesi ve uygulaması, siyasal İslamcılık ve ülkücülük dışında, üçüncü olarak da dolaylı şekilde Kürt ayrılıkçılığını büyüttü.

ABD stratejisinin gereği olarak devletin sola karşı uyguladığı ağır baskı, 1960’lar boyunca Türklerle birlikte örgütlenen Kürtleri adım adım ayrışmaya itti: Kürtlerin bir bölümü, Türklerle birlikte örgütlenmenin durumlarını kolaylaştırmadığını belirterek, ayrı örgütlenmeyi savundu.

Ayrı örgütlenme, ne yazık ki zamanla ayrışmayı derinleştirdi ve iş en sonunda bölücülüğe kadar uzandı.

Yeniden devrim

“Küçük Amerika” sürecinin ortaya çıkardığı bu sorunlu siyasi çizgiler, Amerikan hegemonyasının zayıfladığı şartlarda ve Türkiye’nin ABD stratejilerinden bağımsızlaşma eğilimi gösterebildiği oranda, yeniden olması gereken nehir yataklarına dönecektir…

Yani siyasal İslamcılığın ve dinciliğin yerini dindarlığın, ülkücülüğün yerini Atatürk milliyetçiliğinin ve ayrılıkçı Kürtçülüğün yerini “Türk-Kürt birliğinin” aldığı siyasal yataklar…

70 yıldır adım adım tahrip ettikleri cumhuriyeti, ancak bir devrimci cumhuriyet olarak yeniden inşa edebileceğimiz şartlardayız…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ocak 2021

4 Yorum

Erdoğan’ın ‘ABD’yi AB’yle dengeleme’ taktiği

Erdoğan’ın dış politika anlayışını, uzun bir süredir neo-Abdülhamitçilik olarak isimlendiriyorum. Özetle neo-Abdülhamitçilik, Erdoğan’ın “Rusya’yla anlaşarak kendisine alan açması, bunu ABD ile pazarlığında kullanması ve iki büyük kuvveti de AB ile dengelemeye çalışması” çabasıdır.

Benzerini 19. yüzyılın sonunda II. Abdülhamit uygulamış; büyük kuvvetler arasında denge kurmaya, birine karşı diğerine taviz vererek ayakta kalmaya, iktidarını korumaya çalışmıştı. O anlayışın tipik sonuçlarından biri, II. Abdülhamit’in Rusya’ya karşı İngiltere desteği kazanmak için bu ülkeye 1878’de Kıbrıs’ı vermesiydi!

Asıl sorun S-400 değil PYD devleti

ABD başkanlık seçimini Joe Biden’ın kazanmasından bu yana Erdoğan ve kurmayları ABD ve AB’ye “beyaz sayfa” açma çağrısı yapıyorlar.

Üstelik, içi boş bir “beyaz sayfa” çağrısı da değil bu: Doğu Akdeniz’de geri adım atmaktan, ekonomi ve hukukta reform yapma hedefi açıklamaya uzanan, geniş yelpazede ödünler var içinde…

Ancak AKP’nin bu “beyaz sayfa” çağrısı ABD’den çok AB’yi hedef alıyor. Çağrının esas adresi Washington değil, Brüksel…

Şundan:

Türk-Amerikan ilişkilerinin en önemli sorunu olarak S-400 konuşuluyor hep. Ancak S-400, Erdoğanlar açısından çözülebilir bir sorun aslında: AKP medyasına yansıyan “tetikte ABD’li komutanın da olması” gibi seçenekler bile, iktidarın “uzlaşmaya” açık olduğuna işaret ediyor. Kaldı ki iktidarın bagajında, füze savunma sistemini ilk alan Çin’in iki yıl boyunca oyalanması ve sonra satışın iptal edilmesi de var.

O nedenle Türk-Amerikan ilişkilerinin en önemli sorunu S-400 değil, Suriye’nin kuzeydoğusunda inşa edilmekte olan PYD devletidir.

Devletlerarası ilişki bakımından elbette… Yoksa, AKP hükümeti ile Washington arasındaki sorunlar listesinde, Reza Zerrab ve Halk Bankası konusu daha üst sıradadır büyük olasılıkla…

ABD’yle pazarlığın iç politik zorluğu

AKP hükümeti açısından şu seçenek de masada hâlâ: Suriye’nin kuzeydoğusunda PYD devleti karşılığında, Suriye’nin kuzeybatısında AKP denetiminde ÖSO devleti… İktidarın, uçağını düşürdüğü Rusya’yla ve Suriye’den çıkarmak istediğini ilan ettiği İran’la bile müttefik olması ama Şam’la ilişkileri düzeltmemekte ısrar etmesi, işte bu nedenledir.

Ancak Erdoğan “iyi bir taktisyen” olarak, ABD ile dış politikada bu pazarlığın, iç politikada elini oldukça zayıflatacağını, dahası iktidarına mal olacağını görmekte…

Çünkü bu tablo, iç siyasetin yeniden düzenlenmesi demektir. Anımsayın: AKP Türkiye’yi Irak ve Suriye’nin kuzeyine doğru genişletme hedefi yürütürken, içeride de bunun gereği olarak Kürt açılımı yapıyordu.

Şimdi ABD’yle PYD devletine karşılık ÖSO devleti pazarlığına girmesi, Cumhur İttifakının dağılması demektir; AKP’nin MHP ve BBP’yi yitirmesi demektir, tabanındaki “Millî Görüşçüleri” SP’ye bırakması demektir ve en önemlisi askeri bürokrasinin desteğinden olması demektir.

İşte bu nedenle Erdoğan açısından 2023 hedefine ya da zorunlu bir erken seçime yürürken, müttefik değişikliğine gitmesi oldukça zor görünüyor. Bu da PYD devleti pazarlığına girememesi, dolayısıyla da ABD’yle ilişkileri “tamamen” düzeltememesi demektir.

Erdoğan’ın AB beklentisi

Bu tablo nedeniyle AKP hükümeti “beyaz sayfayı” daha çok Brüksel’le açmaya çalışıyor. Erdoğan, ABD’yle ilişkileri düzeltememesi koşullarında, AB’yle ilişkileri düzeltmesinin “Batı’dan kopmadan” iktidarını sürdürebilmesinin bir yolu olduğunu düşünüyor.

Yoksa “Türkiye’nin AB üyeliğinin” mümkün olmadığını Erdoğan da biliyor. Ancak AB kapısında bulunmanın 18 yıl önce kendisine iktidar yolu açtığı gibi, bugün de iktidarını sürdürme yolu açacağını düşünüyor.

Erdoğan, AB’yle ilişkilerin düzeltilmesinin, Biden’ın ABD-AB ilişkilerini restore etme hedefi içinde elini güçlendireceğini, hatta bu durumda Türk-Amerikan sorunları listesindeki bazı başlıkları en azından kolaylaştıracağını hesaplıyor.

Olası mı, bunu da tartışırız…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ocak 2021

1 Yorum

ABD-ÇİN TİCARET SAVAŞININ BİLANÇOSU

TRUMP KAYBETİ, ÇİN KAZANDI

Donald Trump’un ABD başkanlığının bitmesine bir gün kaldı.

Trump döneminin en önemli işlerinden biri, Çin’e açılan ticaret savaşıydı.

Peki Trump giderken, o savaşta durum ne? Bir bilanço çıkaralım…

Ancak o savaş nasıl başlamıştı, hangi gerekçeyle Trump savaş açmıştı, anımsayalım…

ABD’NİN BÜYÜK TİCARET AÇIĞI

ABD-Çin ticaretinde, ABD her yıl dış ticaret açığı veriyordu. Bu Trump’ın çözmek istediği sorunların başında geliyordu.

Örneğin 2017 yılında, ABD ile Çin’in ticaret hacmi yaklaşık 582 milyar dolardı. Çin ABD’ye 432 milyar dolarlık mal satıyorken, ABD Çin’e ancak 150 milyar dolarlık mal satabilmişti. Yani ABD 2017’de Çin’le ticaretinde 282 milyar dolar açık vermişti.

Trump, işte o şartlarda 2018’de Çin’e ticaret savaşı başlatmıştı.

Peki 2018’de tablo nasıldı?

Çin ABD’ye 478 milyar dolarlık al satabilirken, ABD Çin’e sadece 155 milyar dolarlık mal satabilmişti. Yani ticaret savaşına rağmen ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık artmış, 322 milyar dolara çıkmıştı.

Ticaret savaşı 2019 yılında da Trump’ın istediği sonucu vermedi. Çin ABD’ye 452 milyar dolarlık mal satarken, ABD Çin’e 107 milyar dolarlık mal satabildi. ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık böylece 345 milyar dolara çıktı.

BLOOMBERG: TRUMP KAYBETTİ

Gelelim 2020 yılına…

Bloomberg, geçen hafta 2020 yılı için Ocak-Kasım verilerini yayımladı. Buna göre ABD’nin Çin’le ticaretinde verdiği açık, kasım ayında 287 milyar dolara ulaştı.

Son 10 yılın ticaret verilerini bir grafikle değerlendiren Bloomberg’in tespiti şöyleydi: “Çin’in ABD’ye olan ticaret fazlası Trump yönetimi boyunca artışını sürdürdü.

İşte Bloomberg bu nedenle haberine şu net başlığı atmıştı: “Ticaret savaşının kaybedeni Trump oldu”.

ABD-ÇİN İŞ KONSEYİ RAPORU: 245 BİN KİŞİLİK İŞ KAYBI

Bu arada ABD-Çin İş Konseyi, Oxford Exonomics ile birlikte “ABD-Çin Ekonomik İlişkileri: Kritik Dönemeçte Önemli Bir Ortaklık” başlıklı rapor hazırladı.

O rapor da özetle, Trump’ın Çin’e başlattığı ticaret savaşının, beklediği gibi Çin’e değil, tersine ABD ekonomisine zarar verdiğini ortaya koyuyordu.

Rapor, ABD’nin 2019 yılında Çin’e yaptığı ihracatın, ABD’de 1,2 milyon kişiye istihdam sağladığını belirtiyor ancak ticaret savaşı nedeniyle aslında bir istihdam kaybı yaşandığını saptıyor: “Ekonomiye fayda sağlamak yerine, ABD ekonomik büyümesini ve istihdamı azalttı, tahmini olarak 245 bin kişilik iş kaybıyla sonuçlandı.

Rapor, iki ülkenin geçen yıl ocak ayında imzaladığı birinci faz ticaret anlaşmasına rağmen gümrük tarifelerinin yüksek olduğunu, bunun da ticarete olumsuz yansıdığını belirtiyor. Rapora göre ticari savaş sürdürülür ve gerilim artarsa, Çin’le ayrışmanın ABD ekonomisine daha fazla zarar vereceği, bunun da istihdamı azaltacağı belirtiliyor.

OXFORD’UN İKİ SENARYOSU: KAYDEDEN ABD

Rapor, iki senaryoyu incelemiş.

İlk senaryoda, her iki ülkenin gümrük tarife oranlarını yüzde 12’ye düşürdüğü durum incelenmiş. Bu senaryoya göre “ABD ekonomisinin önümüzdeki 5 yıl içinde ek 160 milyar dolarlık reel GSYH üreteceği ve 2025 yılına kadar ek 145 bin kişiyi istihdam edeceği” hesaplanmış.

Rapor, ikinci olarak da, ticaret savaşının daha da tırmandığı bir senaryoyu incelemiş. O senaryoya göre “ABD ekonomisinde GSYH’nin gelecek 5 yıl içinde 1,6 trilyon dolar azalabileceği, 2022’de 732 bin ve 2025’te 320 bin kişilik iş kaybının yaşanabileceği” öngörülüyor.

‘ÖNCE AMERİKA’ STRATEJİSİ ÇİN’İ DURDURAMADI

Sonuca gelecek olursak…

Trump dönemi, aslında bir sentez dönemiydi. Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda bunu şöyle açıklamıştık:

“Mevcut ekonomik tablo ve hegemonik güç kaybından hareketle, 2008 yılından bu yana iki temel görüş ortaya çıktı: 1. Birinci görüşe göre ABD ‘dünya jandarmalığını’ bırakmalı, geri çekilmeli ve ekonomisini güçlendirmeliydi. Sonra yeniden ‘dünya jandarmalığına’ elbette soyunabilirdi. 2. İkinci görüşe göre ‘dünya jandarmalığı’ndan vazgeçmek mümkün değildi. ABD nasıl olsa hâlâ en büyük askeri güçtü ve kendisinden sonraki 10 ülkenin savunma bütçesinden fazla savunma bütçesi vardı. O zaman ABD yangın çıkarabilirdi, nasılsa yangından en az etkilenen yine ABD olacaktı.

Obama’nın iktidar olması, işte bu tablonun ihtiyacının sonucuydu. Obama da Irak’tan askerlerinin tamamına yakınını çekmiş, Afganistan’daki askerlerinin sayısını da azaltmıştı. Ancak ABD tekellerinin çıkarları, özetlediğimiz iki görüşün çarpışmasına neden oldu. Aslında hâlâ da çarpışıyorlar.

“İşte Donald Trump’ın ABD başkanı olması, bu çarpışmanın bir senteze ulaşmasının sonucudur. Trump öyle şans eseri başkan olan biri değildir. Dayandığı bir sınıf, temsilciliğini yaptığı emperyalist tekeller var. Trump, yukarıda özetlediğimiz iki görüşün bir sentezi olarak, ‘vekâlet bırakarak geri çekilme’ stratejisini uygulamak üzere seçilmiştir.”

İşte Trump’ın Çin’e ticaret savaşı da o “sentez” döneminin ve “önce Amerika” stratejisinin gereğiydi.

Ancak ABD’nin inişini ve Çin’in yükselişini durduramadı. Tersine, yeni araştırma raporlarına göre makasın beş yıl daha önce kapanacağı hesaplanıyor…

Özetle; Amerikan rüyası bitti, yeni bir dünya kuruluyor

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Ocak 2021

4 Yorum

Arap NATO’su yerine Ortadoğu NATO’su

İran, Trump döneminin bitmesinden en memnun ülke. Öyle ki İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, “Trump yönetiminin olmadığı bir dünya daha güzel olacak” iddiasında.

Trump’ın ticaret savaşı açtığı Çin de, “Trump döneminde ilişkilerimiz hiç ilerlemedi” diyen Rusya da tablodan memnun.

Kuşkusuz üç başkent de, ABD’nin Biden döneminde de kendilerini hedef almayı sürdüreceğini iyi biliyor.

Trump İsrail’e çalışmayı sürdürüyor

Trump’un dört yıllık başkanlığı boyunca en çok hedef aldığı ülkelerin başında İran geldi. Acımasız bir ambargo uyguladı, İran halkının ilaca erişimini bile hedef aldı. Körfez ülkelerinin silahlandırılmasından Arap-İsrail cephesi örülmesine kadar pek çok Amerikan girişimi, doğrudan İran’ı hedef alıyordu.

Trump, kongre baskınına, azil sürecine, başkanlığının bitmek üzere olmasına rağmen İsrail’i kollayan ve İran’ı hedef alan çabalarını sürdürüyor. Başkanlığının bitmesine beş kala, bakın neler yaptı:

1. ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Birleşik Komutanlık Planı’nda değişiklik yaparak İsrail’i Avrupa Kuvvetleri Komutanlığının (EUCOM) yetki alanından çıkarıp Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) yetki alanına dahil ettiğini açıkladı.

Böylece Trump, İsrail ile Körfez ülkelerini İran’a karşı “tek askeri çatı” altında birleştirmiş oldu.

2. Beyaz Saray bir yazılı açıklama ile Trump’un son önemli hamlelerinden birini duyurdu: “Bugün hem Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) hem de Bahreyn’in, ABD’nin ‘Başlıca Güvenlik Ortağı’ olarak tanındığını duyuruyoruz.

Böylece ABD’nin “Başlıca Güvenlik Ortağı” olan BAE ve Bahreyn, İsrail’in de İran’a karşı müttefiki olmuş oluyor!

3. Beyaz Saray bir yazılı açıklama yaparak, Trump’ın Fas Kralı 6. Muhammed’e liyakat madalyası verdiğini duyurdu. Trump’ın madalyasının gerekçesi, 6. Muhammed’in “İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi dahil Ortadoğu barış sürecine katkısı ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı yeniden şekillendiren vizyon ve cesareti” olarak duyuruldu.

İsrail’i Arap NATO’suna dahil etme adımı

Trump, başkanlığının son birkaç ayına sıkıştırdığı Arap-İsrail normalleşme hedefini önemli oranda gerçekleştirdi. Başkanlığının bitmesine beş gün kala da tabloyu İsrail adına sağlamlaştırıyor; Körfez ülkelerini resmi olarak ABD’nin “güvenlik ortağı” yapıyor, bu ortaklarını da İsrail’le birlikte “tek askeri çatı” altına alıyor.

Böylece, esas hedefi olan Arap-NATO’su için de tuğla yığmış oluyor…

İran’a karşı Arap NATO’su diye nitelenen ittifak, “Ortadoğu Stratejik İttifakı” içimli yapıydı. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Umman, Mısır, Ürdün ve ABD’den oluşuyordu…

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, “Bölgede, sorunları aşabilecek bir koalisyon ve Arap gücü istiyoruz” diyordu…

Katar Körfez’le “barıştırıldı”, şimdi Trump İsrail ile Körfez ülkelerini kendi “tek askeri çatı”sı altında birleştirirken, fiilen İsrail’in de Ortadoğu Stratejik İttifakı’na dahil edilmesinin önünü açmış oldu. Böylece Arap NATO’su, yerini İran’a karşı “Ortadoğu NATO”suna bırakmış olacak…

Dörtlü ittifak olasılığı

Kuşkusuz şu sorular var: Birincisi Biden, Trump’ın doğrudan İran’ı askeri olarak kuşatan bu çizgisini sürdürecek mi? İkincisi Biden bu çizgiyi sürdürmek istese bile ABD’nin bunu hayata geçirecek gücü var mı? Üçüncü, Türkiye başta bölge ülkelerinin tutumu ne olur?

Öngörüm şu: Arap NATO’su Mısır’ın varlığına rağmen kâğıt üzerinde kalmıştı. Ortadoğu NATO’su da İsrail’in varlığına rağmen kâğıt üzerinde kalacaktır…

Ortadoğu’da bu tür projelerin hayata geçebilmesinin yolu, Washington’un Ankara’yı bu projelere dahil edebilmesine bağlıdır.

Ancak Biden yönetimindeki ABD’ye “beyaz sayfa” açmak isteyen AKP hükümetine rağmen, Türkiye’nin dahil olabileceği bir proje değildir bu.

Dahası, ABD’nin Mısır-İsrail-Körfez üçgeninde inşa edeceği Ortadoğu NATO’su, bölgede çok önemli bir dörtlü ittifakın yolunu açar: Türkiye, İran, Irak ve Suriye…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ocak 2021

1 Yorum

20 yılda 4 U dönüşü

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AB ülkeleri büyükelçileri ile 12 Ocak’ta yaptığı toplantıda şöyle dedi: “Bin yıldır aynı coğrafyayı paylaşıyor, aynı medeniyet havzasından besleniyoruz. Türk tarihini nasıl Avrupasız okumak mümkün değilse, Avrupa tarihini de Türkiyesiz anlamak mümkün değildir.

Bu sözler bu kadarıyla kalsa, olguyu anlatan bir durum olacak ve bilimsel olarak itiraz edecek bir durum olmayacaktı.

Çünkü…

İçinde, Huntington’ların uygarlığı dinlere ve milletlere ayırarak “çatıştırma” işleyen yaklaşımına “tek uygarlık, dünya uygarlığı” itirazı da var, Antik Yunan’ı Avrupa Rönesans’ına taşıyan İslam da…

İçinde, Osmanlı’nın Bizans’ı içermesinin tarihselliği de var, Osmanlı İmparatorluğu’nun aynı zamanda bir Rumeli ve Doğu Avrupa imparatorluğu olduğu gerçeği de…

Erdoğan’ın ideolojisi başka, siyaseti başka

Ancak Erdoğan, bu iki doğru cümleyi, hedefi de, içeriği de oldukça yanlış olan bir “AB’ye sesleniş” konuşmasının içinde kullanmıştı. Nitekim, bu iki doğru cümleyi, şu yanlış cümle ve devamındaki benzerleri izliyordu: “Millet olarak geleceğimizi Avrupa ile birlikte tasavvur ediyoruz.

Erdoğan bir süredir “geleceğimiz Avrupa’da” diyor, ABD ve AB’yle “beyaz sayfa” açma çağrısı yapıyor…

ABD ve AB yaptırımları, ekonomik tablo, erken seçim baskısı ve bunun sonucu olarak yönetememe krizi Erdoğan’ı yeniden Batı’ya dümen kırmaya zorluyor.

Yoksa Erdoğan, ideolojik olarak Batıcı değil; iktidar olmadan önce AB’yi “Hristiyan Kulübü” olarak gören biri. Ama Erdoğan siyaseten en Batıcı politikacı; Papa heykelinin altında AB anayasasına imza atayacak kadar sıkı AB’ci; ABD’nin projesine eşbaşkan olacak kadar sıkı Amerikancı…

İdeolojik olarak değil ama siyaseten öyle; çünkü AB’ye yaslanarak iktidarını kurdu ve AB’nin yardımıyla “Kemalist devrim” ile hesaplaştı. Sonra şartlar değişti ve AB yeniden Erdoğan nezdinde “Hristiyan kulübü” oldu. Son birkaç yıldır arşivler Erdoğan’ın “Batı medeniyeti”ni hedef alan sözleriyle dolu…

Ve bugün, iktidarını sürdürebilmek için yeniden AB’ye ihtiyaç duyuyor Erdoğan; o nedenle “beyaz sayfa” açıyor, o nedenle “geleceğimiz Avrupa’da” sözleri veriyor.

‘150 yıllık modernleşme’

Anımsarsınız, 6 ay kadar önce Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın şöyle demişti: “Bize 150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikayeleri anlatıldı. Artık kendi hikayemizi yazma zamanıdır” (30.7.2020).

150 yıllık modernleşme dediği, kuşkusuz Türkiye’nin 150 yıllık demokratik devrim geleneğiydi; I. ve II. Meşrutiyet’ti, Atatürk Cumhuriyeti’ydi, 1876 tarihli Kanuni Esasi ile başlayan anayasa geleneğiydi, parlamentarizmdi ve Kemalist Devrim’in hedefi olan çağdaşlıktı…

Öyle olduğu için de Kalın’ın sözleri Cumhuriyetçi cephede büyük tepki görmüştü.

İbrahim Kalın 9 Ağustos 2020’de katıldığı bir TV programında sözlerine şunları da eklemişti: “Bize modernleşme adı altında dayatılan hikâyenin içinde beyaz olmayan adam yok. Siz yoksunuz, ben yokum, Çin medeniyeti, Hint medeniyeti, Afrika medeniyeti, Latin Amerika hatta Rusya yok. Bize dayatılan 150 yıllık modernleşmenin iki ana unsuru vardı: Avrupa merkezcilik ve oryantalizm.”

Kalın “150 yıllık modernleşme” ifadesini çok bilinçli seçiyor. Bu, ifadeyle aslında 19. yüzyılın ortalarından itibaren gericileşmeye başlayan ve giderek 20. yüzyılın başında emperyalist bir karakter kazanan Avrupa’yı bu topraklardan sürüp atan Türk Devrimini hedef alıyor. Oysa Kalın’ın Avrupacı gibi sunduğu o Türk Devrimidir ki insanlığa Avrupa’nın gerici yüzünü ve yenilebileceğini göstermiştir.

Kalın’ın “150 yıllık modernleşmeyi” Avrupacılık gibi sunması, kimi milliyetçi çevrelerde de “AKP AB cenderesini kırıyor” varsayımıyla büyük destek gördü. Öyle ki işi en sonunda “Atatürk’ün batı klasiklerini basması büyük yanlıştı” demeye kadar vardırmışlardı.

Oysa Atatürk “batı” klasiklerini değil, “dünya” klasiklerini basmıştı; Batı eserlerini de, İslam ve Fars başta Doğu eserlerini de “tercüme” ettirip bastırmıştı. Bu o kadar önemli bir ayrım ki, Atatürk’ün “batıcı” değil, “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” hedefine baş koyduğunu en iyi yansıtan uygulamasıydı çünkü…

Devrim-karşıdevrim çarpışması

Sonuç olarak, Erdoğanlar bir davanın peşindeler. “150 yıllık modernleşme”ye itirazları ondan.

150 yıldır bu topraklarda padişahçılarla meşrutiyetçiler, ittihatçılarla itilafçılar, Kemalistlerle siyasal İslamcılar, devrimcilerle karşıdevrimciler mücadele etmektedir.

En büyük gerçek budur. Bu gerçeği yok sayarak Erdoğan’ın iktidarını korumak için sık sık değiştirdiği siyasi manevralarına kananlar ve “taktik dalgalanmalarına” kapılanlar, örneğin Erdoğan’ın 20 yılda tam dört kez AB konusunda 180 derecelik rota değişikliği yapması karşısında sulara savrulurlar…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ocak 2021

3 Yorum

ABD ve AB’ye ak-sayfa

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın dış politikayla ilgili son bir aylık açıklamalarını alt alta koyduğunuzda, çoğunun ABD ve AB’ye “beyaz sayfa açalım” mesajı olduğunu görürsünüz.

Türkiye’nin yerinin ve geleceğinin Avrupa’da olduğunu, Türk milletinin AB’ye tam üyeliği arzu ettiğini, o nedenle AB ile müzakerelerde yeni bir beyaz sayfa açmak istediklerini söyleyen iktidar, dahası “reformda kararlıyız, AB bize destek olmalı” diyor…

Son olarak Erdoğan AB ülkeleri büyükelçileriyle yaptığı toplantıda onlara şöyle seslendi: “2021-2023 arası AB Ulusal Eylem Planımızı güncelledik. Bu süreçte sizden gerek Brüksel’e gerek başkentlerinize yapacağınız yönlendirmelerle Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir sayfanın açılmasına destek vermenizi bekliyoruz.”

AKP’nin Yunanistan ve Fransa’yla normalleşme hamlesi

Benzer beyaz sayfa açma mesajları Brüksel dışında Washington’a da yapıldı.

Dahası AKP hükümeti, 2020 yılı boyunca sert mesajlar verdiği Fransa ve Yunanistan’la görüşmelere de başlıyor:

Çavuşoğlu, “Fransız mevkidaşımla, ilişkilerimizin normalleştirilmesi için bir yol haritası üzerinde çalışmak konusunda mutabık kaldık” derken, 2016 yılında kesilen “istikşafi görüşmeler” için de Yunanistan’a çağrı yaptı.

Ardından da 61. tur görüşmenin 25 Ocak’ta İstanbul’da yapılacağı ilan edildi.

Elbette Türkiye ile Yunanistan görüşmeli, iki komşu anlaşmalı, anlaşmazlık nedeniyle her iki ülkenin de yeterince yararlanmadığı Ege’den azami yararlanabilmenin önü açılmalı…

Ama…

Atina AKP’nin davetini şartlı-sınırlı kabul etti

Aması şu:

AKP hükümeti bir yıl boyunca salt güce dayanan bir politika yürüttü; en üst perdeden açıklamalar yaptı, yıllardır MEB anlaşması yapmak için Ankara’yı bekleyen Kahire’yi diplomatik ilişkileri kestiği için Atina’yla anlaşmaya mecbur bıraktı, Esad düşmanlığından vazgeçmediği için Şam’la anlaşmamakta diretti…

Şimdi geri adım atıp Yunanistan’la masaya oturuyor!

AKP hükümeti, Atina’yla masaya oturabilmek için önceki iddialarından geri adım atarak Oruş Reis araştırma gemisini Antalya Körfezi açıklarına çekiyor, ardından da Atina’nın şartlı-sınırlı gündemini kabul ediyor.

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in açıklamasına göre gündemlerinde “sadece Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının belirlenmesi” var!

Vahim hata!

Türkiye’nin Yunanistan’la istikşafi görüşmelerinin konusu sadece Ege olabilir; sınır, adalar, egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar, adaların silahlandırılması sorunları olabilir. Ama Doğu Akdeniz olamaz, olmamalıdır!

Ancak Miçotakis daha baştan “Ege’deki bazı adaların aidiyeti, silahlandırılmaları gibi konuların hiçbir Yunan hükümeti tarafından tartışılamayacağını” belirterek, Ankara’nın masa davetini şartlı kabul etmiş oldu!

Önce Şam, önce Kahire

AKP hükümetinin Yunanistan’la görüşmesinden de, Fransa’yla normalleşme girişiminden de, ABD ve AB’ye “ak-sayfalar” açma çağrısından da Türkiye yararına bir şey çıkmayacak…

Tüm bunlar, ekonomik olarak sıkışmış AKP hükümetinin, Joe Biden’ın göreve başlayacağı 20 Ocak, NATO toplantısının yapılacağı 17 Şubat ve AB zirvesinin toplanacağı 25 Mart eşiklerini atlatabilmek için…

AKP, bu eşikleri aşarak kendi iktidarı için zaman kazanabilir ancak attığı geri adımla ve bu sürecin daha başında verdiği tavizle Türkiye’nin çıkarlarını riske atmış oldu.

İşte asıl mesele bu…

O nedenle önemle belirtelim: Ankara, Şam’la anlaşmadıktan ve Kahire’yle normalleşmedikten sonra; Yunanistan’la istikşafi görüşme de yapsa, İsrail’le barışsa da, ABD ve AB’yle ak-sayfa da açsa, Doğu Akdeniz’de önemli kazanımlar elde edilemez.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ocak 2021

3 Yorum

KONGRE BASKINI ABD-ÇİN İLİŞKİSİNE NASIL YANSIR?

6 OCAK 2021’DEN ÖNCE 6 OCAK 2021’DEN SONRA

ABD Kongre binasının basılmasından hemen sonra cumhuriyet.com.tr için yaptığım kısa değerlendirmeyi şu cümleyle bitirmiştim: “ABD emperyalizmi içeride ne kadar karışırsa, dünya halkları o kadar çok nefes alacak… ABD’nin eli-kolu ne kadar kısalırsa, mazlumlar dünyası o kadar rahat edecek…

Bu cümleyi, daha sonra sosyal medya hesaplarımdan da paylaşmıştım.

Almanya’daki kimi Amerikancılar, Alman yasalarına aykırı olduğu iddiasıyla, Twitter’dan bu mesajımı kaldırmasını istemişler!

ABD HEGEMONYASI ZAYIFLADIKÇA

ABD Kongresi’nin 6 Ocak’ta Trump taraftarlarınca basılmasının ABD’nin Türkiye’yle ya da Çin’le ilişkisine nasıl yansıyacağını, işte bu ilk mesajımdaki perspektifte değerlendiriyorum:

ABD emperyalizminin içi ne kadar karışırsa, bu o kadar Türkiye’ye, o kadar Çin’e, o kadar Rusya’ya, o kadar İran’a yarar…

Bunu şöyle de ifade edebiliriz: ABD hegemonyası ne kadar zayıflarsa, dünyanın diğer ülkeleri o kadar rahat eder.

Nitekim böyle de olmuştur: Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımdaki geniş çözümlemeden çıkan sonuçlardan biri budur zaten.

ABD hegemonyası zayıfladıkça;

1. ABD’nin rakibi olan Çin ve Rusya güçlenmiş, bölgesinde inisiyatif kazanmıştır.

2. ABD’nin müttefiki olan Türkiye ve Almanya gibi ülkeler, NATO bağlarına rağmen görece daha bağımsız hareket etme eğilimine girmiştir.

ABD hegemonyası 2004-2008 sürecinde hızla inişe geçmeye başlamıştı: 2004’te Irak’ta ABD’ye direniş, 2006’da Hizbullah’ın İsrail’e karşı zaferi, 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi ve 2008’de ABD’nin liderlik ettiği neoliberal ekonomi düzeninin krizi…

2008’DEN 2021’E

6 Ocak 2021’deki ABD Kongre baskını ise hegemonyanın zayıflamasının ABD içindeki -şimdilik- son ama en sembolik sonucuydu.

2008’den itibaren başlayan büyük işsizlik, yatırımları ABD’ye döndürme çabaları, emperyalist ABD devletinin müttefiklerine gümrük vergilerini artırması, Covid-19 salgını ile net şekilde görülen Amerikan sağlık sisteminin yetersizliği, yine salgınla mücadeledeki başarısızlık, siyah öfke patlaması…

Tüm bunlar Amerikan hegemonyasının zayıflamasının içeriye yansıyan sonuçlarıydı…

Ancak 6 Ocak baskını, sembolik değeriyle hepsinden önemliydi.

İşte bu nedenle bundan sonra uluslararası ilişkilerde ve ABD ile rakiplerinin mücadelesinde 6 Ocak hep bir milat olacak. ABD merkezli konuları 6 Ocak 2021’den önce ve 6 Ocak 2021’den sonra diye değerlendireceğiz.

ABD ARTIK DEMORASİ DERSİ VEREBİLECEK Mİ?

Somuta gelirsek: Nedir ABD’nin baş rakibi Çin’e karşı stratejisi?

Çin’i bölgesine hapsetmek; Hindistan’dan Japonya’ya uzanan bir geniş yay ile çevrelemek.

ABD bu strateji için hangi alt stratejileri, taktikleri uygulayacak peki?

Çin’in Avrupa ve Afrika’ya uzanan Deniz ve Kara İpek Yolu projelerini çeşitli “düğüm” noktalarından kesmeye çalışmak. Ambargo uygulayarak Çin’in ekonomisini zarara uğratmaya çalışacak. Sincian ve Tibet sorunları ile Çin’i karıştırmaya çalışacak. Tayvan’ı Çin’e karşı bir sıçrama tahtası olarak elde tutmaya çalışmak. Hong Kong’deki eylemleri Çin’e karşı bir insan hakları mücadelesi olarak değerlendirmeye çalışacak vb.

Peki ABD 6 Ocak 2021’den sonra artık tüm bunları kolayca uygulayabilecek konumda mı?

Örneğin kongre binası basılan ABD, bugüne kadar “özgürlük ve demokrasi” diye savunduğu Hong Kong parlamentosunu hedef alan eylemleri, aynı düzeyde savunabilecek mi? Savunmaya kalktığında bunun bir ciddiyeti olacak mı?

Örneğin kongre binası basılan ABD, eskisi kadar Çin başta pek çok ülkeye demokrasi dersleri vermeye kalkabilecek mi?

Örneğin kongre binası basılan ABD, müttefiklerini Çin ve Rusya’ya karşı harekete geçirmekte aynı kolaylığı bulabilecek mi?

Uzatmayalım: ABD emperyalizmi 6 Ocak 2021’den sonra öncesine göre eli-kolu biraz daha kısalmış olacak. Emperyalizmin askeri aygıtı olan Pentagon ya savaşa itilecek ya da ABD adım adım geri çekilecek.

ABD açısından savaş çıkarabilmek ise bugün için dünden daha zordur, yarın ise bugünden daha da zor olacaktır.

KONGRE BASKINININ EKONOMİ-POLİTİK ZEMİNİ

Yukarıda ABD Kongre baskını için “hegemonyanın zayıflamasının ABD içindeki -şimdilik- son ama en sembolik sonucuydu” demiştik.

Şimdilik dememiz şundan:

Kongre binasının basılmasının ekonomi-politik zeminini ele almadan, salt siyaset düzleminde yapılacak her analiz eksik olacaktır. O zemin, ABD’de zenginlerin zenginleştiği ve yoksulların gittikçe yoksullaştığı zemindir; ABD’nin en zengin yüzde 1’inin servetinin, ABD’nin yüzde 50’sinin servetinden fazla olmasıdır. O zemin, işsiz sayısının 50 milyona yaklaşmasıdır. O zemin bir yanda siyah öfke patlamasında gördüğümüz siyahlar, hispanikler ama bir yanda da zenginlikten aynı şekilde yararlanamayan ama tepkileri sermaye yerine ABD bürokrasisine yöneltilmeye çalışılan taşralı beyazlardır, ırkçı gruplardır. O zemin sistemin en altında kalanların çıkmazıdır. O zemin sokaklarda yaşamak zorunda olan milyonlardır.

Bu zemin sürdüğü müddetçe, ABD’de daha çok baskınlar, işgaller, siyah öfke patlamaları, ırkçı beyaz grupların şiddet eylemlerini göreceğiz…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
12 Ocak 2021

4 Yorum

Mavi Ülke – Mavi Vatan

Doğu Akdeniz’de tablonun iyiye gitmediğinin en önemli göstergesi, başta Erdoğan, AKP yönetiminin hemen her gün AB yetkililerine “geleceğimiz Avrupa’da” sözleri vermesidir.

Bir yanda “Türkiye’nin Yunanistan’a Doğu Akdeniz’de gaz ve petrol arama faaliyetlerinden vazgeçeceğine dair güvence verdiği” iddiası, diğer yanda AKP hükümetinin Oruç Reis araştırma gemisini hazirana kadar Antalya Körfezi açığına çektiği gerçeği…

Güney Kıbrıs’a AB üyeliği açan süreç, Kıbrıs’ı ve Doğu Akdeniz’i ne yazık ki bir AB meselesi haline getirmiş oldu…

Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs, Mısır ve İsrail’in oluşturduğu ABD ve AB destekli cephe karşısında Türkiye, Trablusgarp dışında müttefik bulamadı ne yazık ki…

İhvancılık, Şam’ı da Kahire’yi de Ankara’ya düşman etti. Münhasır Ekonomik Bölge için uzun yıllardır Ankara’yı bekleyen Kahire, en sonunda Atina’yla anlaşmak zorunda kaldı.

Ve ABD, AKP’nin müttefiki Katar’ı Körfez ülkeleriyle barıştırarak, Körfez’in petrol ve gazını İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e taşıma hamlesini başlattı.

Tam egemenlik meselesi

Bu sonuca nasıl gelindiği, hangi hatalar yapıldığı ortada… Bizi şu saatten sonra, Türkiye’nin Mavi Vatan ilan ettiği alana gemi gönderemez duruma düşürülmesi ilgilendiriyor daha çok.

Mavi Vatan demişken; Münhasır ekonomi bölgelerinin Mavi Vatan’a dahil edilemeyeceği şeklindeki itirazıma, emekli denizci amirallerden de deniz hukuku uzmanlarından da çoğunlukla destek geldi.

İtirazımın gerekçesi şu: Münhasır ekonomi bölgeler, devletlerin “tam egemenlik” alanı değildir; işletme hakkı kazandığı bölgelerdir, üçüncü ülkelerin bu alanda kimi hakları devam eder. Bu nedenle “vatan” gibi çok önemli bir ideolojik kavram içine alınması doğru değildir. Zira o durumda, Türkiye “vatan toprağı/denizi” olan bölgeye gemisini bile gönderemez duruma düşürülmüş oluyor.

O nedenle Mavi Vatan’ı, karasularımızın oluşturduğu alanların toplamı olarak vatan gibi, münhasır ekonomi bölgeleri de, işletme hakkımız olan bölgeler gibi savunmalıyız. İkisini aynı statüye sokmak, münhasır ekonomi bölgesindeki mücadeleyi “vatan savunması yapılamayan” bir görüntüye düşürmektedir çünkü…

Yaycı’nın itirazı

Bu konudaki görüşüme BAU DEGS Başkanı Doç. Dr. Cihat Yaycı’dan önemli bir itiraz geldi. Mavi Vatan kavramının geliştiricilerinden ve dahası Türkiye’nin Trablusgarp’la yaptığı anlaşmanın mimarı olan Müstafi Tümgeneral Cihat Yaycı’yla oldukça verimli bir yazılı tartışma yaptık.

Yaycı’nın itirazı ve bu konudaki görüşü şöyle: “Mavi Vatan, Mavi Ülke değildir ve Türkiye’nin ilan edilmiş ya da ilan edilmemiş ancak kendinden menkul deniz alanlarını ifade eder. Tam hükümranlık iddiası yoktur, zira tam hükümranlık bir ülkenin deniz ülkesi sayılan karasuları ve içsularında mevcuttur. Deniz yetki alanları karasuları ve ötesinde ağırlıklı münhasır ekonomik yetkilere sahip olduğu münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlıklarını kapsar. Mavi Vatan da bunu ifade eder.

Doç. Dr. Yaycı’nın meseleyi koyuş biçimi, aslında işaret etmeye çalıştığım yere açıklık getirdi. Münhasır ekonomi bölgesinin belirttiğim gibi “tam egemenlik/hükümranlık” alanı olmadığını söylemiş, bu nedenle de “Mavi Ülke”ye dahil edilemezliğini kabul etmiş oluyor…

Böylece meseleyi daha da berraklaştırmamızı sağlayan şu sonuç ortaya çıkıyor: “Münhasır ekonomik bölge Mavi Ülke’ye değil ama Mavi Vatan’a dahildir.”

Burada soru şu: Mavi Ülke’ye dahil edilemeyecek münhasır ekonomi bölgelerimizi daha iyi savunabilmek için mi Mavi Vatan’a dahil ediyoruz? Eğer öyleyse bile, tersine, vatan denilen yere gemi gönderilemeyen, vatan denizinin savunulamadığı bir tablo ortaya çıkmış oluyor.

Çözüm müttefik bulmakta

Uluslararası hukukta vatan kavramı yok, ülke var. Vatan ideolojik bir kavram. Böylesi ideolojik kavramları varsın siyasetçiler dile getirsinler. Ancak uzmanlar, diplomatlar, uluslararası ölçekte sözü dinlenilir olanlar ve önünde sonunda sorunu çözecek olanlar, Türkiye’nin müttefik kazanma ihtiyacının hassasiyetine özen göstermelidir.

O nedenle bana göre yapılması gereken şudur:

1. Mavi Vatanımızı vatan gibi, münhasır ekonomi bölgelerimizi de işletme hakkımız olan bölgeler gibi sonuna kadar savunmalıyız.

2. Münhasır ekonomi bölgelerini iyi savunabilmenin yolu, “ülkeye” dahil edilemeyen o bölgeyi “vatana” dahil etmek değil, münhasır ekonomi bölge anlaşması yapabilecek müttefikler bulabilmektir.

Doğu Akdeniz’de “sıfır müttefikimiz” olduğu sürece, her yere vatan desek bile sonuç değişmez. Çözüm, Ankara’nın Şam’la anlaşmasının ve Kahire’yle barışmasının açacağı siyasi tablodadır. Münhasır ekonomi bölgelerini ancak böyle kazanırız.

Buna yanaşmamak, görüldüğü gibi “ABD ve AB’yle beyaz sayfa” çizgisini getirmiştir. O çizgi de bırakın münhasır ekonomi bölgelerin savunulabilmesini, Türkiye’nin karasuları savunmasına çekilmesini sağlayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ocak 2021

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: