Fethullahçı Cemaat ne zaman FETÖ oldu?

Saray ve AKP Hükümeti 15 Temmuz’dan beri FETÖ’yle ilgili iki şey yapıyor:

1) 15 Temmuz darbe girişimini sadece FETÖ ile ilişkilendirerek ABD’yi perdeliyor. İlk günlerdeki “üstakıl” göndermelerinin terkedildiği ve hükümet sözcüleri düzeyinde “darbenin arkasında kesinlikle ABD yok” açıklamalarının yapıldığı bu süreçte, üstelik darbenin bombaladığı TBMM binası Biden’den Blinken’e kadar çeşitli ABD’li yetkililere gezdirildi.

2) 15 Temmuz darbe girişimine karşı yürütülecek operasyonlar için milat 17-25 Aralık 2013 ilan ediliyor. Böylece AKP, o tarihten önceki ortaklığına “dokunulmazlık” sağlamaya çalışıyor.

SUÇLU FETHULLAH, SORUMLU ERDOĞAN

Aslında birincisi ve ikincisi birbiriyle tamamen örtüşen iki hamledir. AKP 15 Temmuz konusunda kendisini koruduğu oranda ABD’yi, ABD’yi perdelediği oranda kendisini korumaktadır.

Şundan: Fethullahçı Cemaat 17-25 Aralık 2013’ten itibaren FETÖ olmadı; en başında beri, yani 50 yıldır Gladyo’nun operasyonel ayaklarından biri olarak hep FETÖ’ydü!

Bu gerçeklik birincisi FETÖ’nün ABD’nin operasyon aracı olduğuna ve ikincisi de Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında AKP ile “suç ortaklığına” işaret eder.

AKP’nin 15 Temmuz’un hedeflerinden biri olması bu gerçeği değiştirmez, hele hele de 15 Temmuz’daki sorumluluğunu örtmez. Çünkü 15 Temmuz’un suçlusu Fethullah Gülen ise de zemini yaratması nedeniyle sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır!

DEĞİŞMEZ HEDEF: TSK

AKP ile Cemaat’in 2007-2008 yıllarında bürokrasi atamaları sırasında sorunlar yaşamaya başlaması, 2009’daki Oslo sızdırması ile arasının açılmaya başlaması, 2010’daki Mavi Marmara olayı ile ayrışmaya başlanması, 2012’deki MİT ve Dershane operasyonu ile açık mücadelenin ve 2013’te kopuşun başlaması bu sorumluluğu örtmez!

Ve zaten sonuçları itibariyle de görülmektedir ki, Saray ve AKP 15 Temmuz’un hedeflerinden biri olmakla beraber, asıl hedef yine de TSK’dir:

Darbeyi Ergenekon ve Balyoz kumpaslarındaki gibi AKP ve Cemaat birlikte de yapsa, 15 Temmuz’da Cemaat kendisi de yapsa, ya da 15 Temmuz’dan sonra AKP bunu fırsat bilerek operasyonlar da yapsa, sonuçta sürekli zarar gören Türk Ordusu olmuştur!

Çünkü her üçünün de arkasında ABD vardır! (AKP’nin TSK’yi “yeniden yapılandırması”, aslında ABD’nin programıydı.)

150 YILLIK ÇARPIŞMA

Bu gerçeklik AKP’ye bakışın netleştirilebilmesi için önemlidir.

AKP darbenin hedeflerinden biri oldu diye onu sınıfsal konumundan soyutlayarak “Atatürk çizgisine girdi”, “Türkiye’ye kamp değiştirtiyor” ve “anti-emperyalist oldu” diye nitelemek hem doğru değildir, hem de AKP’nin iktidarını sürdürmesine dolaylı omuz vermek demektir.

Zira AKP sınıfsal konumu gereği dışarıda Atlantikçi, içeride de Abdülhamitçidir. Yani Kemalizm ve Cumhuriyet düşmanıdır. 15 Temmuz sonrasındaki “fırsatçı” uygulamaları ve karşıdevrimci hamleleri bu gerçeği bir kez daha göstermektedir.

Devrimcilik ile karşıdevrimcilik, Kemalizm ile Abdülhamitçilik, cumhuriyetçilik ile Osmanlıcılık, laiklik ile şeriatçılık bu topraklarda 150 yıldır çarpışmaktadır.

Ve Saray ile AKP iktidarı bu cepheleşmenin karşı tarafıdır!

Mehmet Ali Güller
28 Eylül 2016

2 Yorum

Erdoğan’ın Suriye’de ‘milli ordu’ planı!

Erdoğan, ABD dönüşü uçakta gazetecilere yaptığı açıklamada Suriye’yi ilgilendiren şu mesajları verdi:

1) “ABD, güvenli bölge konusunda başından beri bize evet diyor.”

2) “Eğit-Donat’a biz halen devam ediyoruz. Ara vermedik.”

3) “Bizim orada (Suriye) milli ordunun hazırlanmasını sağlamamız. Bu milli ordu, bölgenin güvencesini ele almalı. Kimlerden oluşacak bu ordu? Ilımlı muhaliflerden oluşacak. Şu anda sayıları 65 bin.” (hürriyet.com.tr, 25.09.2016)

ERDOĞANIN STRATEJİK DÜŞMANLIĞI

Erdoğan’ın uçaktaki bu mesajlarına, bütünlük açısından ABD’deyken yaptığı şu açıklamaları da eklemeliyiz:

4) “Halep’teki yardım konvoyuna saldırıdan bizzat Esed sorumludur. Bu saldırıyla Esed rejiminin karakterini bir kez daha görmüş olduk.” (Sputnik, 23.09.2016, Erdoğan bu açıklamayı üstelik 15 Temmuz gecesi “Erdoğan Almanya’dan sığınma istedi” yayını yapan MSNBC’ye yaptı!)

Bu mesajlara, Erdoğan’ın ABD gezisine başlarken Reuters’e yaptığı şu kronik düşmanlık açıklamasını da eklemeliyiz:

5) “Suriye batmışsa bunun nedeni Esed‘dir, Suriye’nin yeniden ayağa kalkması Esed ile mümkün değil.” (hürriyet.com.tr, 20.09.2016)

  1. MİLLİ ORDU, İKİNCİ SURİYE DEMEKTİR!

Suriye’de ÖSO’culardan bir “milli ordu” kurmak, TSK’nin Fırat Kalkanı operasyonunun ana hedefine aykırıdır.

Nedir o ana hedef? ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde bir koridor inşa etmesini engellemek. Ankara bu hedefi “Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmak” diye de resmileştirdi.

Fırat Kalkanı Operasyonuna Rusya ve İran onayı ile Suriye’nin sessizliği de bundandı. (Bundandı diyoruz çünkü gün geçtikçe her üç ülkeden de itiraz açıklamaları gelmeye başladı.)

Ancak Suriye’de ele geçirilen topraklarda güvenli bölge inşa etmek ve orada bir milli ordu inşa etmek, Suriye’nin toprak bütünlüğüne aykırıdır. İkinci bir “milli” ordu, ikinci bir devlet demektir! Suriye’nin bölünmesi demektir!

Ve hepsinden önemlisi, Suriye’nin bölünmesi, son tahlilde Amerikan Koridoru’nun kurulması demektir!

TSK KANDIRILDI MI, YANILTIYOR MU?

Burada soru şudur: TSK, Erdoğanların bu “milli ordu” kurma planını biliyor muydu?

Bunu şundan soruyoruz: Askeri kaynaklar üzerinden TSK’nin gazetelere yaptığı açıklamalar var. Özetle şunları söylediler: “Suriye toprağında gözümüz yok. IŞİD’den aldığımız toprakları, Halep’in kuzeyini temizleyerek kuzeye çıkan Suriye Ordusu’na teslim edeceğiz.” (Aydınlık, 18.09.2016)

Oysa Erdoğan ele geçirilen toprakları Suriye Ordusu’na teslim etmeyeceklerini, tersine Suriye Ordusu’nun çarpıştığı terörist gruplardan bir ordu kurarak onlara vereceğini ilan etmektedir!

Bu durumda ya Erdoğan Suriye konusunda TSK’yi kandırdı, ya da TSK Fırat Kalkanı Operasyonunun hedefleri konusunda kamuoyunu yanıltıyor!

ŞAM: ‘TSK TOPRAKLARIMIZI TERK ETMELİ’

Mesele hiç de basit değildir ve “bakmayın siz Erdoğan’ın açıklamalarına, önemli olan sahadaki gidişattır” denilecek türden değildir!

Zira Fırat Kalkanı derinleştikçe ve hedefleri konusunda bulanıklık başladıkça, Moskova’dan “endişe” açıklamaları yükselmektedir.

Daha da önemlisi Şam itiraza başlamaktadır. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in BM Genel Kurulu’nda “Türkiye acilen topraklarımızı terk etmelidir” demesi kritik önemdedir. (Sputnik, 24.09.2016)

BENZİN BİDONU ELİNDEN ALINMALI

Gidişatı gördüğümüz ve Erdoğanların “kamp değiştirmediğini” bildiğimiz için en başından beri “Fırat Kalkanı’nın açmazları” diyerek şu uyarıları yaptık: “Türkiye genel planda ABD’yle değil, Rusya’yla hareket etmeli, sahada ise ÖSO’yla değil, Şam’la işbirliği yapmalı! Bunun dışındaki her çözüm arayışı yarım kalacak, kalıcı olamayacak ve daha kötüsü tersine dönecektir!” (www.mehmetaliguller.com, 25.08.2016)

Aradan geçen bir ayın sonunda Ankara Şam’la işbirliği arayacağına, tersine Esad düşmanlığını sürdürmüş ve işi pratikte Suriye’nin toprak bütünlüğünü hedef alır noktaya gelmiştir.

Bu durumun sürdürülmesi bölge barışı hedefine değil, bölgeyle savaşa gidişe hizmet eder.

Yıllardır söylüyoruz ama hiç bu kadar yakıcı bir ihtiyaç haline gelmemişti: Benzin bidonu, biran önce Erdoğan’ın elinden alınmalıdır!

Mehmet Ali Güller
25 Eylül 2016

9 Yorum

Erdoğan ABD emperyalizmine karşı mevzilendi mi?

Bir hükümetin PKK ya da FETÖ ile mücadelesine bakarak o hükümetin Atatürk çizgisine geldiğini, o yönetimin ABD emperyalizmine karşı mevzilendiğini ve ülkenin kamp değiştirmeye başladığını iddia edemezsiniz.

Zira PKK ve FETÖ ile mücadele etmek, normalde her hükümetin görevidir. Görevini yapıyor oluşu, ona olmayan payeler vermeyi gerektirmez. Örneğin Çiller hükümeti de PKK’yle mücadele etti ama bu onun ABD’yle organik bağı olduğu gerçeğini değiştirmedi. Dahası PKK ile mücadele ediyor oluşu, Çiller’e karşı muhalefet etme dozunu düşürtmedi!

NİYET BAŞKA GERÇEK BAŞKA

Niyetler üzerinden siyaset yapılmaz, gerçeği bütün çıplaklığıyla saptamak lazım. Örneğin Atatürk çizgisinde bir hükümetin ülkeyi yönetmesi, hükümetin ABD emperyalizmine kaşı mevzilenmesi, Türkiye’nin kamp değiştirmesi isteğimizdir, niyetimizdir ama gerçek midir?

Niyetimizi olmuş sanmak, olduğu anlamına gelmez. Tersine, niyetimizi oldurabilmek için önce gerçeği görmeliyiz, gerçekte neyin olduğunu saptamalıyız. Çünkü ancak gerçekler üzerinden doğru ve yararlı siyasetler üretebiliriz.

Niyetlerimizi gerçekmiş gibi sunarsak, niyetlerimizi bir başka partinin yaptığını iddia edersek, hem gerçekten kopmuş oluruz, hem de halkın gözünde “o yapıyorsa sana ne gerek var” konumuna düşmüş oluruz…

Peki, gerçek ne? Gerçek şu:

ERDOĞAN ATATÜRK ÇİZGİSİNE GELMEDİ!

1) Erdoğan yönetimi Atatürk çizgisine gelmedi, tersine Atatürk çizgisiyle, Cumhuriyet’le hesaplaşıyor!

Atatürk’ten geriye ne kaldıysa tek tek ortadan kaldırıyor. Atatürk’ün mareşal fotoğrafını TBMM’den kaldırıyor, TBMM’ye Abdülhamit fotoğrafı asıyor, Abdülhamit’i anıyor, GATA’ya Abdülhamit ismini veriyor.

Laikliği tasfiye eden, eğitim kurumlarını ve müfredatı imam hatipleştiren, ilköğretim okullarını adım adım kuran kursu haline getiren, türbanı ilköğretime kadar indiren, kız ve erkek öğrencileri sınıflarda ayırmaya başlayan bir hükümet Atatürk çizgisine gelmiş olabilir mi?

Laik toplumsal hayatı baskılayan, hükümet katında kadınlara baskı yapan, laik yaşam tarzına karşı şiddeti söylemleriyle teşvik eden bir hükümet Atatürk çizgisine gelmiş olabilir mi?

Atatürk’ün ordusunu parçalayan, kuvvet komutanlıklarını Genelkurmay Başkanlığı’nın altından alıp bakana bağlayan, askeri okulları kapatan, askeri hastaneleri TSK’den alıp Sağlık Bakanlığı’na bağlayan, Jandarma ve Sahip Güvenli Komutanlığını İçişleri Bakanlığı’na bağlayan, Yüksek Askeri Şura’yı sivilleştiren ve terfileri siyasallaştıran bir hükümet Atatürk çizgisine gelmiş olabilir mi?

ERDOĞAN ABD CEPHESİNDE, ABD’YLE PAZARLIK YAPIYOR

2) Tayyip Erdoğan yönetimi ABD emperyalizmine karşı mevzilenmedi, ABD cephesi içinde ABD emperyalizmiyle pazarlık yapıyor.

İncirlik, Diyarbakır ve Malatya üslerini ABD’ye kullandıran, Kürecik Radarı’nı kapatmayan, Ankara’nın göbeğinde Amerikan Askeri Kurumları’nın varlığını sürdürmesine izin veren, hatta daha yeni ABD’den Suriye’ye karşı HIMARS füzeleri isteyen bir hükümet ABD emperyalizmine karşı mevzilenmiş olabilir mi?

İncirlik’i ABD dışında İngiltere, Fransa, Almanya, Suudi Arabistan ve Katar’a açan bir hükümet emperyalizme karşı mevzilenmiş olabilir mi? Alman askerlere İncirlik’i açan ama Alman Parlamenterlere İncirlik’i ziyaret izni vermeyen bir hükümet emperyalizme karşı mevzilenmiş midir, emperyalizmle pazarlık mı yapıyordur? Nitekim AKP yetkilisi Nurettin Canikli birkaç gün önce “Alman parlamenterlerin İncirlik ziyareti için engel kalmadı” demiştir!

İsrail’le daha yeni anlaşma imzalayan, veto hakkını kaldırarak İsrail’in NATO’da kalıcı ofis açmasını sağlayan bir hükümet ABD emperyalizmine karşı mevzilenmiş olabilir mi?

ABD ve AB’nin talepleri doğrultusunda Yunanistan’a 12 mil tavizi veren, bu ülkenin 152 ada ve adacık işgaline gözünü kapatan bir hükümet emperyalizme karşı mevzilenmiş olabilir mi?

ERDOĞANLAR KAMP DEĞİŞTİRMİYOR!

3) Tayyip Erdoğanların yönettiği Türkiye kamp değiştirmiyor, Neo-Abdülhamit tarzı dengecilik yapıyor!

Ankara’nın Moskova’dan özür dilemesi ve ilişkileri normalleştirmeye başlaması Türkiye’nin Atlantik sisteminden çıkıp başka bir kampa girmeye başladığı anlamına gelmiyor. Erdoğan Rusya’yla ilişkileri birincisi ticari zorunluluk nedeniyle, ikincisi de Suriye’ye karşı yeni hamleler yapabilmek amacıyla düzeltmeye çalışıyor. (Rusya’nın Fırat Kalkanı’na belli ölçülerde sessiz kalması ama derinleşmesi noktasında endişe açıklaması, operasyonun meşruiyet kazanmasının şartının ısrarla Şam’la işbirliği olduğunu belirtmesi önemlidir.)

ABD’ye “biz mi PKK mi” diye soran Erdoğan kamp değiştiriyor olabilir mi? “Kuzeyden girip beraber yapalım dedik, ABD güneyden YPG ile beraber yaptı” diyen bir Erdoğan ABD’ye karşı mevzilenmekte midir, yoksa pazarlık mı yapmaktadır? ABD’yle hâlâ TBMM’de ve Dışişleri Bakanlığı’nda kaydı olmayan türde gizli anlaşmalar yapan bir iktidar kamp değiştiriyor olabilir mi?

Daha dün New York’ta Esad’lı geçiş sürecinin mümkün olmadığını hâlâ savunan bir Erdoğan Atlantik kampından çıkıyor olabilir mi? Şam’la işbirliği yapmak yerine bir kısmını CIA’nın bir kısmını MİT’in eğittiği, Suudi Arabistan ile Katar’ın finanse ettiği ÖSO’yla hareket eden bir hükümet kamp değiştiriyor olabilir mi?

Özetle Erdoğan kamp değiştirmek için değil, ABD nezdinde konumunu yükseltebilmek için Rusya’yla yakınlaşıyor. Çin’le yapılan ve 1,5 yıl boyunca ABD’ye karşı kullanılan füze anlaşması derslerle doludur. Erdoğan’ın ABD’yle İncirlik Mutabakatına vardıktan sonra o anlaşmayı iptal etmesi Neo-Abdülhamit tarzı siyasete örnektir!

SÜREKLİ MUHALEFET ETME ZORUNLULUĞU

Bir süredir ısrarla belirtiyoruz: Erdoğan Neo-Abdülhamit’tir; kamp değiştirme ve anti-emperyalizm yok, dengecilik ve ABD cephesi içinde ABD emperyalizmiyle pazarlık var.

Bu gerçeği atlayıp niyetimizi esas aldığımız zaman, Erdoğan anti-emperyalist olmuş olmuyor! Fakat Erdoğan’a karşı muhalefet yapabilmek zayıflamış oluyor!

İttihat ve Terakki’nin Abdülhamit’e karşı kesintisiz ve arasız muhalefet anlayışı, bugünün Neo-Abdülhamitlerine karşı da sürdürülmelidir!

Türkiye en sonunda elbette ABD cephesinde çıkacaktır ve ABD emperyalizmine karşı bölgeyle işbirliği yapacaktır fakat bu her şeyden önce sınıfsal bir sorundur. Erdoğanlar sınıf değiştirmeyeceğine göre o iş bizimdir ve öncelikle Erdoğanlardan iktidarı almak şarttır!

Mehmet Ali Güller
21 Eylül 2016

6 Yorum

Saray’ın muhalefete FETÖ tuzağı

Saray ve AKP Hükümeti 15 Temmuz sonrası süreçle ilgili iki hedefi gerçekleştirmeye çalışıyor:

1) “Milli mutabakat” sağlamak.

2) 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirerek devleti biçimlendirmek.

Bu iki hedef birbiriyle paralel ilerletiliyor. Zira iki hedef iki ayak gibi; biri diğerini ilerletiyor.

YENİ-DEVLET İNŞASI

Saray ve AKP Hükümeti bu hedeflerden ikincisinde hayli yol aldı ve şunları yaptı:

1) Saray OHAL ilan edip KHK’ler çıkararak öncelikle TBMM’yi aradan çıkardı! Parlamenter sistemin askıya alındığı, Anayasa’ya uygunluğun aranmadığı, Bakanlar Kurulu’nun başbakandan çok cumhurbaşkanının başkanlığında ve Saray’da toplandığı bir süreç…

2) KHK’ler ile TSK’nin emir-komuta birliği parçalandı. Jandarma ve Sahil Güvenlik İçişleri Bakanlığı’na, kuvvet komutanlıkları Savunma Bakanlığı’na, askeri hastaneler Sağlık Bakanlığı’na bağlandı; askeri liseler kapatıldı, harp okulları milli savunma üniversitesi altında yeniden biçimlendirilmek üzere lağvedildi…

Genelkurmay Başkanı TSK’nin başı olmaktan çıkarıldı, Saray’a herhangi bir orgenerali genelkurmay başkanı yapma hakkı verildi, Savunma Bakanlığı’ndaki sivillere paşalık unvanı verildi; müsteşar orgeneral, yardımcıları korgeneral, genel müdürler tümgeneral, daire başkanları albay yapıldı.

Yüksek Askeri Şura (YAŞ), tıpkı yıllar önce AB yasaları ile MGK’ye yapıldığı gibi sivilleştirildi. 4 askerin ve 8 sivilin yer aldığı yeni YAŞ, Genelkurmay Karargâhı yerine Başbakanlık’ta toplandı, üç saatte tamamlanıp kalan atamalar bakanlıklara bırakıldı!

Bu arada İçişleri Bakanlığı’na bağlanan Jandarma Genel Komutanlığı parça parça yok ediliyor; Jandarma Bölge Komutanlıkları kaldırıldı, doğrudan bakanlığın yaptığı atamalarla siyasileştirildi…

3) KHK’ler ile devlet kurumlarında yüz bini aşan kamu personeli tasfiyesi yapıldı. Kuşkusuz bunların büyük kısmı FETÖ’cüydü ve devletten temizlenmeliydi. Ancak Saray FETÖ’cülerle birlikte diğer muhalefeti de kamudan attı; devlet kadrolarında 15 yıldır kalmayı başarabilmiş son Atatürkçü, milliyetçi, laik kadrolar da bu fırsattan yararlanarak temizledi!

Diğer yandan yine KHK’ler ile örneğin 28 Şubat’ta atılmış kişilere yeninden TSK ve MİT’e geri dönme şansı verildi!

4) Tüm bu süreçte bir de sermaye ve mülkiyet dönüşümü yapıldı. Asıl dönüşüm ise lağvedilen askeri birliklerin arazilerin yandaşlara peşkeşi sırasında yaşanacak…

TBMM TATİLDE, TEK YETKİ SARAY’DA

Peki, Saray ve AKP Hükümeti’nin “milli mutabakat” hedefi neydi ve bu konuda neler yaptı?

AKP “milli mutabakat” diyerek kendisiyle doğrudan ilgili olan süreci birincisi üzerinden atmaya, ikincisi muhalefet edilebilmesinin önüne geçmeye ve üçüncüsü de adım adım muhalefeti biat ettirerek yeni seçim sürecine sorunsuz girmeye çalışıyor.

1) Yenikapı Mutabakatı bu hedefin önemli bir dönemeciydi. Muhalefet “Yenikapı Ruhu” denilen bir sanal hedef üzerinden etkisizleştirilecekti. Maalesef CHP ve MHP bu oyuna geldi.

“Yenikapı Ruhu” diyerek ekranlarda bol bol “Kuvayı Milliye ruhu”, “Çanakkale ruhu” gibi kavramlarla, taşınmaya başlayan Türk Bayrakları ve asılmaya başlayan Atatürk posterleri ile muhalefet sessizleştirilecekti.

2) KHK’ler ile parlamenter sistemin askıya alındığı ve TBMM’nin kapatıldığı bu yeni süreçle, kuvvetler ayrılığı prensibi yani yasama, yürütme ve yargının ayrılığı prensibi ortadan kalktı. Nitekim Erdoğan Anayasa’ya aykırı olarak “ben Yürütme, yasama ve yargının başıyım” bile dedi!

Erdoğan Yargı’nın adli yıl açılışını Saray’a taşıyarak hem açılış geleneğinde olmayacak şekilde kendisine bir açılış konuşması ekletti, hem de yargı mensuplarını olmaması gereken bir şekilde ayağa kaldırttı; yani düğmesiz cüppeleri önünde fiilen ilikletmiş oldu!

Erdoğan’ın yanında çay toplama etkinliklerine katılarak, çeşitli açılışlara katılarak düğmelerini çoktan iliklemeye başlamış yeni yargı yöneticilerine rağmen Türkiye Barolar Birliği’nin ve sonradan meseleye uyanan CHP yönetiminin bu adli açılış oyununa dâhil olmaması sevindirici.

CHP’YE FETÖ’CÜLÜK SUÇLAMASI KAMPANYASI

3) Saray’ın ve AKP Hükümeti’nin muhalefete asıl tuzağı ise doğrudan muhalefeti FETÖ’cülükle suçlamaya başlamasıdır. Bunun şimdi başlaması ise muhalefetin bir kısmının yukarıda özetlediğimiz “Yenikapı Mutabakatı” oyununa uyanmasındandır.

Ekranlara doldurulan AKP sözcüleri, şimdilerde ağız birliği etmişçesine CHP’yi FETÖ’cülükle suçlamaktadır. Öyle ki bu süreçte “FETÖ’yü Seyfi Oktay döneminde devlete CHP yerleştirdi” diyen AKP milletvekili de rol almakta, “ Yurtta Sulh Konseyi” üzerinde FETO-CHP bağı kurmaya çalışan Kabataş Yalancıları da…

Kuşkusuz CHP’de de, MHP’de de FETÖ’cüler var; özellikle 17-25 Aralık sürecinde izlenen yanlış çizginin bu sızmalara zemin yarattığı ortada. (O süreçte sıkça yazdık: AKP-Cemaat çarpışmasında muhalefetin bir kesimin AKP’den, bir kesiminin Cemaat’ten yana tutum alması büyük yanlıştır; hem AKP’ye yaramaktadır, hem de muhalefeti bölerek etkisizleştirmektedir. Nitekim “6 ay sonra AKP olmayacak” denilerek izlenen o çizgiler, AKP’ye yeni seçimler kazandırdı, Erdoğan’a Saray yolu açtı!)

Ancak CHP ya da MHP’ye sızmış FETÖ’cüler, AKP’deki FETÖ’cülerin yanında mesele bile değildir. Zira FETÖ devlete Demirel, Özal ve Çiller ile sızmıştır ama Erdoğan ile yerleşmiştir; devlet olmuştur!

AKP’lilerin 17-25 Aralık sürecinde de itiraf ettiği gibi Cemaat AKP döneminde en az 15 kat büyümüştür.

Şimdi AKP bu konudaki rolünü perdelemek, Cemaate katkısını ve hizmet hareketine büyük hizmetini gizlemeyebilmek için topu kendi sahasından CHP’nin sahasına atmaktadır. Kendi FETÖ’cülüğünü değil de CHP’deki FETÖ’cüleri tartıştırarak “suçu üzerinden atmaya” çalışmaktadır!

ÇARE: CUMHURİYET CEPHESİ

Geçen hafta çeşitli vesilelerle görüştüğüm, programlarda yan yana geldiğim veya yazılarımla ilgili arayan CHP’li milletvekillerine dilim döndüğünce bu tuzağı anlatmaya çalıştım, AKP’nin yeni oyununa dikkat çekmeye çalıştım…

CHP’nin bu tuzağa düşmemesi birincisi bünyesine sızmış FETÖ’cüleri kulağından tutup kendisinin atmasıyla mümkündür. AKP’nin elindeki kozlar böyle alınır. İkincisi AKP’nin güreşi istediği mindere çekmesine engel olarak, asıl minderde kalmakta ısrar ederek bu tuzak boşa çıkarılır.

Üçüncüsü ve en önemlisi, tüm muhalefet bu tuzaktan bir “Cumhuriyet Cephesi” altında birleşerek kurtulur, Türkiye kurtulur!

Mehmet Ali Güller
8 Eylül 2016

8 Yorum

Asıl darbe: Saray darbesi

Saray ve AKP Hükümeti F Tipi darbeyi fırsata çevirerek asıl darbeleri vurmaya devam ediyor.

FETÖ darbesi TSK’den geldi diyerek önce Türk Ordusu’nu hedef aldılar: TSK’yi parçalayıp bakanlıklara dağıttılar; eğitim kurumlarını lağvettiler, hastanelerine “Abdülhamit” ismi verip bakanlığa bağladılar, kuvvet komutanlarını Genelkurmay Başkanlığı’nın altından çekip aldılar…

Oysa TSK önce AKP-F Tipi ortaklığıyla Ergenekon-Balyoz kumpasları üzerinden birinci darbeyi, ortaklar ayrıldıktan sonra 15 Temmuz’da F Tipi üzerinden ikinci darbeyi yaşadı. Sonrasında da AKP üçüncü ve en ağır darbeyi vurdu!

Benzeri şimdi diğer kurumlarda da yaşanıyor…

Saray ve AKP Hükümeti FETÖ darbesini fırsat bilip, devlet kurumlarında kalan son muhalifleri de tırpanlıyor!

Örneğin son OHAL kararnamesiyle, bildiğimiz, tanıdığımız, birlikte mücadele ettiğimiz solcu öğretim üyeleri görevden alındı! (Örneğin Haliç Dayanışması üyesi sevgili Doç. Dr. Gül Köksal’ı bile FETÖ’cü diye görevden aldılar!)

15 Temmuz sonrasına bakarsak, gerçekte o geceden daha ağır bir darbe yaşanmaktadır…

Gerçekte bir Saray darbesi yaşandığının ve muhalefetin temizlendiğinin en somut göstergesi Emniyet’teki durumdur: 15 Temmuz sonrasında ne dedi İçişleri Bakanı? 81 Emniyet Müdürü’nün 74’ü FETÖ’cüymüş! Tüm daire başkanları FETÖ’cüymüş! 7.000 istihbaratçının 6.500’ü FETÖ’cüymüş!

Peki, geçen yıl Emniyet’te FETÖ operasyonu yapılmadı mı? 1700 Emniyetçi FETÖ’cü diye görevden alınmadı mı? Nasıl oluyor da hala tüm il emniyet müdürleri ve daire başkanları FETÖ’cü olabiliyor?

Olabiliyor çünkü geçen yıl görevden aldıkları 1.700 Emniyetçinin tamamı FETÖ’cü değildi; hatta yarısı bile değildi!

Geçen yıl görevden alınan 1.700 Emniyetçiden sadece 400’ü FETÖ’cüydü ve görevden alınanların çoğunluğu kalan son milliyetçi, cumhuriyetçi, Kemalist, laik kadrolardı…

Tablo açık; Erdoğan 15 Temmuz’a yaslanarak “tek adam” olamaya çalışıyor!

Yüksek Askeri Şura’nın Genelkurmay Karargâhı’ndan alınarak Çankaya’da yapılması da, adli açılışın Saray’da yapılması da bu hedefin gereğidir.

Erdoğan yanında çay toplattırarak, yanında kurdele kestirerek, yanında nikâh şahidi yaptırarak adım adım biat ettirme operasyonu yürütmektedir.

Erdoğan ince hesaplarla Yargı, Yasama ve Yürütme’yi kendinde toplamaktadır; kuvvetler ayrılığına son verip kuvvetleri kendine bağlamaktadır!

İşte “Yenikapı Mutabakatı” denilen şova bu gidişi gördüğümüz için karşı çıkmış ve muhalefeti uyarmıştık. Muhalefetin en azından bir bölümünün o sahte mutabakattan çıkıp Yargı’nın Yürütme ev sahipliğinde açılış yapmasına alet olmaması sevindiricidir ancak eksik bir gelişmedir.

Yinelemek pahasına vurgulayarak bitirelim: Türkiye bir intiharı önleyebilmek için acil bir Cumhuriyet Cephesi’ne ihtiyaç duymaktadır.

Sosyalist soldan milliyetçi kesimlere kadar en geniş çevreyi ve haliyle seçeneksizlikten AKP’ye oy vermiş kesimleri kucaklayacak bu çözüm, olağanüstü dönemin olağanüstü çözümüdür.

Mehmet Ali Güller
2 Eylül 2016

2 Yorum

Fırat Kalkanı’nın açmazları

TSK’nin 24 Ağustos 2016 günü Suriye’nin Cerablus bölgesine başlattığı Fırat kalkanı harekâtı, temel hedefi bakımından olumludur. Nedir o temel hedef? Amerika’nın Suriye’nin kuzeyinde kurmak istediği koridora kama sokmak…

Ancak Türkiye’nin özel yapısı, yani hem ABD cephesinde yer alıp hem ABD’nin stratejisinin hedefi olması ve elbette AKP gibi bir parti tarafından yönetiliyor oluşu, strateji ile taktik uyumu ortadan kaldırıyor, hedefleri bulanıklaştırıyor.

Nitekim Fırat Kalkanı operasyonunda da öyle oldu.

HEDEFLER 10 SAATTE DEĞİŞTİ

Cerablus merkezli Fırat Kalkanı operasyonunun hedefleri, operasyonun başladığı sabah saat 06:57’de, askeri kaynaklar tarafından şu şekilde açıklandı: “1. Hudut güvenliğini sağlamak. 2. DEAŞ ile mücadele kapsamında koalisyon güçlerine destek vermek. 3. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak.”

Aynı kaynaklar, saat 16.52’de hedefleri şu şekilde revize etti: “Fırat Kalkanı operasyonunun asıl maksadı hudut güvenliğimizi sağlamak; diğeri de DEAŞ’ın temizlenmesinde koalisyon güçlerine destek vermek.”

Yani yaklaşık 10 saatlik süre içerisinde hedeflerden “Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak” ortadan kalkmıştı!

Bunun sadece bir bilgilendirme hatası olmadığı, ertesi gün çıkan AKP’ye yakın gazetelerin manşetlerinden de anlaşılıyordu.

AK-Medya, Fırat Kalkanı’nın hedeflerini sıralarken öne “güvenli bölge” kurmayı çıkarıyordu!

Burada duralım ve iki saptama yapalım:

MOSKOVA VE ŞAM’IN TEPKİSİ

Türkiye’nin Suriye topraklarına askeri operasyon yapabilmesi, açık ki, Rusya’yla başlayan normalleşme sürecinin bir sonucuydu. Yani Fırat Kalkanı operasyonu, Moskova, Tahran ve Şam’ın bilgisi dâhilindeydi.

Uçak kaldırabilmek de, sınırdan içeri tank sokabilmek de ancak bir “ön mutabakatın” sonucu olabilirdi.

Nitekim her üç başkentten de operasyon başladıktan sonra olumsuz bir tepki gelmedi.

Ne zamana kadar? Operasyon başladıktan 10-12 saat sonra Moskova “endişeli olduğunu” açıkladı. Bakanlıktan yapılan açıklamada şöyle denildi: “Çatışma bölgesindeki durumun daha istikrarsız hale gelme riski rahatsızlık veriyor. Zira sivil nüfus arasında ölümler meydana gelebilir ve Kürtlerle Araplar arasındaki etnik anlaşmazlıklar körüklenebilir.”

Şam ise saatler sonra sert tepki gösterdi. Suriye Dışişleri Bakanlığı egemenlik haklarının ihlal edildiğini belirterek, “terörle mücadelenin sadece Suriye hükümetinin ve ordusunun onayı ile başarıya ulaşabileceğine” dikkat çekti.

AKP’NİN ABD’YLE PAZARLIĞI

Özetle operasyonun hedefleri de, haliyle varılan ön mutabakat da, ilerleyen saatlerde değişiklik gösterdi.

Anlaşılan AKP Hükümeti yine olumlu bir çıkışı, ABD’yle pazarlığına endekslemişti! Zira ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Türkiye ziyaretine denk gelen(!) operasyon, gün içinde hem Pentagon’un desteğini aldı, hem de AKP yetkililerinin “ABD’yle beraberiz” mesajlarına dönüştü!

Bu riski gördüğümüz için operasyon başladıktan sonra Fırat Kalkanı’nın başarısının şu iki şeye bağlı olduğunu sosyal medyadan yazdık: 1) ABD’yle değil, Rusya’ya hareket edilmesine 2) Sahada ÖSO’yla değil, Şam’la işbirliğine.

Zira TSK’nin Türk topraklarındaki 2 bin ÖSO militanıyla Suriye’ye harekata başlaması ve oradaki 3 bin ÖSO militanını da dahil ederek 5 bin muhalifle Cerablus’a ilerlemesi siyaseten oldukça sorunluydu.

Çünkü son tahlilde ABD’nin IŞİD’den arındırılmış bölgeye PYD yerleştirmesiyle, AKP’nin IŞİD’den arındırılmış bölgeye ÖSO yerleştirmesi arasında fark yoktu! İkisi de Suriye’nin bölünmesi demekti! (Hatta bölgenin ÖSO’ya verilmesi, bölgenin elde tutulamayacağının ve er geç Kürtlerin eline geçeceğinin de garantisiydi!)

Amerikan Koridoru’nu engellemek ÖSO’ya güvenli bölge kurmaktan değil, Suriye ordusunun Suriye’nin bütününe egemen olmasını sağlamaktan geçer!

Ancak AK-Medya’ya bakılırsa Erdoğanlar yine Halep hayallerine dalmıştı; “Halep’ten sonra hedef Şam” diyorlardı!

Açıkça belirtelim: Bu anlayıştan bölge barışı değil, sürekli düşmanlıklar çıkar!

ÇELİK HAREKÂTI DERSLERİ

Türkiye Suriye’nin kuzeyinde Amerikan yapımı bir Kürt koridorunu engellemek istiyorsa, stratejik yığınağını komşularla işbirliğine yapacak!

Dün olduğu gibi Biden’ın çaldığı bir parmak balla koridor önlenmez, sadece zamana yayılır. Washington’un Fırat Kalkanı sonrası “PYD-YPG Fırat’ın doğusuna çekilecek” demesine AKP’nin sevinmesi vahimdir ve bu koridorun doğu bölümünün kabulü demektir!

ABD için Irak’ın kuzeyindeki yapıdan sonra Suriye’nin kuzeyinin doğu tarafında bir koridor parçası daha inşa edilmiş olması bu aşamada yeterlidir. Zira 25 yıldır uyguladığı bu yöntemle hedefini parça parça geliştirebilmektedir!

Ankara Irak’taki hatalarını Suriye’de tekrarlamaktadır. TSK’nin 1995’te Irak’ın kuzeyine yaptığı Çelik Harekâtı, tıpkı bugünkü Fırat Kalkanı gibi Koridoru hedef almıştı. Ancak ABD cephesinde kalındığı için o harekâtın başarısı kalıcı olamadı. En sonunda da Barzanistan kuruldu. Dahası Barzani Ankara’nın ortağı oldu.

Bu dersi almayanlar ve bu derse göre strateji belirlemeyenler, Fırat Kalkanı gibi olumlu harekâtları da eriteceklerdir!

Son söz olarak yeniden vurgulayalım: Türkiye genel planda ABD’yle değil, Rusya’yla hareket etmeli, sahada ise ÖSO’yla değil, Şam’la işbirliği yapmalı! Bunun dışındaki her çözüm arayışı yarım kalacak, kalıcı olamayacak ve daha kötüsü tersine dönecektir!

Mehmet Ali Güller
25 Ağustos 2016

3 Yorum

Ankara Heyeti ve Cumhuriyet Cephesi

Önce bazı saptamalar yapalım:

1) AKP Hükümeti Atlantik kampından ayrılıp Avrasya kampına geçmek için Moskova’yla yakınlaşmıyor; Atlantik kampı içindeki yalnızlaşmasına karşı denge arıyor ve bunu iktidarını sürdürebilmenin bir pazarlık kartı haline dönüştürmeye çalışıyor.

2) Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin neo-Abdülhamit tarzı denge arayışı, Ankara-Moskova yakınlaşmasının önemini ve değerini azaltmaz. Çünkü Ankara-Moskova yakınlaşması, doğası gereği Ankara’nın Bağdat, Tahran ve Şam’la yakınlaşmasını da zorlayacaktır, zorlamaktadır.

3) Erdoğanlar sınıfları itibariyle bu süreci hem zikzaklı götürecektir, hem de mümkün mertebe iç politikadaki hedeflerini gerçekleştirmekte kullanacaklardır. O nedenle dış politikadaki olumlu gelişmelere bakarak iç politikada muhalefet etmeyi sınırlamak muhalefet adına intihar olacaktır. Dün İttihatçıların Albülhamit’e karşı kesintisiz uyguladığı muhaliflik, bugün de neo-Abdülhamitlere karşı sürdürülmelidir!

AKP’NİN ZİKZAKLARI

Erdoğan’ın Putin’den özür dilediği günden beri bu saptamaları ısrarla hemen her yazımızda vurgulamaya çalışıyoruz.

Bunu Türkiye’nin dış politikasının “sağlıklı” değiştirebilmesinin de yöntemi olarak görüyoruz. Sırtı sıvazlanan ve alkışlanan bir AKP Hükümeti değil, sürekli muhalefet edilen ve yanlışlarına karşı mücadele edilen bir AKP Hükümeti, daha az zikzak yapmaya zorlanacaktır, dış politikadaki olumlu gelişmeleri iç politika kazanıma dönüştürmeye daha az meyledecektir…

Ve elbette son tahlilde Erdoğanların kumanda etmediği bir Ankara çok daha hızlı ve sağlıklı olarak bölgesel ittifaklar kurabilecektir, o da işin bir başka boyutudur….

Çünkü inişli çıkışlı açıklamaları da göstermektedir ki, Erdoğan ve AKP Hükümeti bir bölgesel ittifakın peşinde değildirler; denge aramakta, dün değerli dedikleri yalnızlıklarına karşı çareler aramakta, zaman kazanmaya çalışmakta ve böylece iktidarlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar…

Örneğin İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif Suriye için Türkiye-İran-Rusya üçlü zirvesi önerirken, Binali Yıldırım ABD’yi de dâhil ederek dörtlü masa kurulmasını istemiştir!

Örneğin Dışişleri Bakanı Mevlüt ÇavuşoğluSüreç, esas olarak ‘Geçici hükümet Esad’lı mı olacak, Esad’sız mı olacak’ sorusuna takıldı. Bu kadar insanı öldürdükten sonra geçiş hükümetinde Esad’ın olması gerçekçi olmaz. (…) Esad’la barışmamız için bir sebep yok” (Haber Türk, 18Ağustos 2016) derken, iki gün sonra Başbakan Binali YıldırımEsad geçiş döneminde muhatap olarak kabul edilebilir ama Suriye’nin geleceğinde yeri olamaz” (Ajanslar, 20 Ağustos 2016) demektedir! Gerçi daha sonra Başbakanlık kaynakları bir açıklamayla, Başbakan Binali Yıldırım‘ın “Esed muhatap alınabilir” diye bir ifade kullanmadığını belirttiler. (hurriyet.com.tr, 20 Ağustos 2016)

Bu zikzakları azaltabilmek, Ankara’yı bölgesel işbirliklerine zorlayabilmek, sürekli ve kesintisiz muhalefet edebilmekten geçer. Erdoğanların sıkışmışlıklarından Türkiye adına yararlanabilmek ancak böyle mümkündür.

ESAD FIRSATTAN YARARLANMAYA BAŞLADI

Bölgesel gelişmeleri okuyan ve bundan en iyi yararlanan ise saha tecrübesine sahip Beşar Esad’dır: Ankara’nın önce Moskova ile sonra da Tahran ile vardığı “Suriye’nin toprak bütünlüğünün önemi” mutabakatını fırsata çeviren Şam, Haseke’de YPG’yi vurdu!

Suriye Ordusu’nun bu hamlesi karşısında ABD özel kuvvetlerinin Haseke’yi terketmeye başlaması (Sputnik, 19 Ağustos 2016) öncelikle bölgedeki tüm Kürtler için derslerle doludur:

1) Güç ağırlığı hızla Atlantik’ten Avrasya kuvvetlerine kaymaktadır. Kürtleri en sonunda yenilecek olan Atlantik cephesi ile hareket etmesi, ileride Türk, Arp ve Farslarla ilişkilerini olumsuz etkileyecktir.

2) ABD son 25 yılda birkaç kez yaptığı gibi, sıkıştığında Kürtleri terk edecektir, bırakıp kaçacaktır, satacaktır!

3) Kürtlerin yeri ABD cephesi değil, bölge cephesidir. Kürtler son tahlilde bulundukları ülkeler olan Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin bölgesel işbirliği modeli içerisinde en refah yaşama ve özgürlüklere sahip olacaktır!

İTTİFAKLAR İHTİYACI

Bölgedeki bu hızlı değişimleri hem iç hem de dış politikada Türkiye yararına değerlendirmenin mümkün olduğu bir sürece girebiliriz.

Dış politikadaki bu gelişmelere siyaseten bir süredir öncelik eden Vatan Partisi’nin, süreci daha da hızlandırmak ve geliştirmek için bir “Ankara Heyeti” kurmaya soyunması önemlidir. (Amerika’nın Sesi, 19 Ağustos 2016)

Salt Vatan Partililerden değil, başka partililerden de (CHP ve MHP özellikle olmalı) oluşacak bu heyet, hem AKP’yi bölgesel işbirliğine zorlayacaktır hem de AKP’nin zikzaklar çizmesine karşı sağlıklı bir fren işlevi görecektir. Dahası AKP Hükümeti’nin Atlantik’e göz kırpan siyasetlerine de barikat oluşturacaktır.

Ancak bunu iç politikaya taşıyabilmek meselenin esasıdır ve yakıcı ihtiyaçtır. Suriye için “Ankara Heyeti” kurabilmek, buna özellikle CHP’yi dâhil edebilmek, iç politikada da Türkiye için AKP’ye karşı bir “Cumhuriyet Cephesi” kurabilmeyi gerektirmektedir.

Aksi takdirde AKP Hükümeti tıpkı 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirerek TSK’ye darbeler vurduğu gibi, dış politikadaki olumlu havayı da fırsata çevirip Türkiye’ye Anayasa-Başkanlık darbesi vuracaktır!

İçeride AKP’ye karşı “Cumhuriyet Cephesi” kurmak, dışarıda Suriye için “Ankara Heyeti” oluşturmak ve toplamda ABD’ye karşı “bölge inisiyatifi için işbirliği” geliştirmek, demokratik ve laik Cumhuriyeti yeniden inşa edebilmenin de biricik yoludur!

Mehmet Ali Güller
20 Ağustos 2016

3 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: