Kontrollü değil, erken doğurtulmuş darbe girişimi

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, üstelik referandum öncesi kötü bir zamanlamayla, 15 Temmuz’un “kontrollü darbe” olduğunu söyledi ve fakat gerisini getiremedi.

Baştan belirtelim: Bize göre 15 Temmuz darbe girişimi kontrollü bir darbe değildir, fakat ilk günden beri ısrarla üzerinde durduğumuz gibi “erken doğurtulmuş” bir darbe girişimidir. 17 Temmuz 2016 tarihli “Erken doğuma zorlanan darbe girişimi” başlıklı makalemizden beri bu tezi ileri sürüyoruz.

Üstelik üzerinden geçen 9 ayda bu tezi kuvvetlendiren pek çok olgu ortaya çıktı. Neler mi? Baştan başlayarak inceleyelim…

GENELKURMAY ve MİT EN AZ 5 SAAT ÖNCE BİLİYORDU

Artık en somut veridir: Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan darbeyi en az 5 saat önceden biliyordu.

Özetle MİT Müsteşarı Hakan Fidan darbeyi 16.00’da Genelkurmay Başkanlığı’na bildirdi, 16.30’da ikinci bir uyarı daha yaptı. 17.30’da karargâha giderek Genelkurmay 2. Başkanı ile görüştü. 18.00’da Genelkurmay Başkanı Org. Akar’la toplantı yaptı.

Bu bilgiler, daha sonra iddianameye yansıyan kamera kayıtlarınca da doğrulandı. Örneğin görüntülere göre Fidan 18.10’da karargâha giriş yapıyor ve protokol görevlisi bir kadın subay refakatinde 20.22’de karargâhtan çıkıyordu. Darbeciler ise 21.22’de karargâha geliyor! Darbecilerin Org. Akar’ı karargâhtan çıkarma saati ise görüntülere göre 23.15. (Aydınlık, AKP’li vekil darbe öncesi Genelkurmay’da çıktı, 27 Nisan 2017)

Yine Genelkurmay’ın 19 Temmuz 2016 tarihinde yaptığı resmi yazılı açıklamada da darbeyi saat 16.00’da öğrendikleri belirtilmektedir! (Bu yazılı açıklama nedense daha sonra TSK’nin internet sitesinden kaldırıldı!)

ERDOĞAN DARBEYİ ENİŞTEDEN ÖĞRENMEDİ!

Darbe girişiminin bir numaralı hedefi olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, 5 gün sonra Al Jazeera kanalına verdiği röportajda darbeyi eniştesinden duyduğunu açıkladı! Dahası “doğru istihbarat olsaydı önceden önlenebilirdi” de dedi! (Yeni Şafak, Cumhurbaşkanı Erdoğan: Darbeyi eniştemden öğrendim, 20 Temmuz 2016)

Reuters’e yaptığı açıklamaya göre Erdoğan 15 Temmuz’da MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı aramış ve ulaşamamıştı! (Sözcü, Cumhurbaşkanı Erdoğan: MİT Müsteşarını aradım ama ulaşamadım, 21 Temmuz 2016)

Bu durumda darbe girişimini 5 saat önceden bilen Akar-Fidan ikilisi Erdoğan’ı uyarmamıştı! Peki öyle mi? Ve öyleyse neden 9 aydır hâlâ görevdeler?

Önceleri bu durum, yani MİT Müsteşarı’nın Erdoğan’ı bilgilendirmemesi, “gelen istihbarat darbe girişimi değildi, MİT’e yönelik bir hareketlilikti” diye geçiştirilmeye çalışıldı. Oysa meselenin bundan fazla olduğu ortadaydı. Zira Fidan Marmaris’te otelde dinlenen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın koruma müdürü Muhsin Köse’yi bizzat arıyor ve “karadan, havadan ya da denizden gelebilecek bir tehdide karşı önleminiz var mı” diye soruyordu! (Milliyet, Serpil Çevikcan, Marmaris’e uyarı telefonu, 21 Temmuz 2016)

Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Org. Yaşar Güler’in ifadesi de bu bilgiyi doğruluyor. Çünkü Hakan Fidan Erdoğan’ın koruma müdürünü yanlarında aramıştır. Hatta Fidan gelen istihbarat ile ilgili karargâhta şöyle demiştir: “Komutanım bu olay daha büyük bir olayın parçası olabilir.” (Hürriyet, 15 Temmuz’un Genelkurmay görüntülerini 092660 plakalı tankla ezip yakmışlar, 5 Mart 2017)

Artık soru şudur: MİT Müsteşarı tarafından karadan, havadan ya da denizden gelebilecek bir tehdide karşı önlemi var mı diye sorulan koruma müdürü Erdoğan’a hiç haber vermemiş midir?

Geçelim, Erdoğan’ın haberi vardır!

Kaldı ki Erdoğan Marmaris’ten İstanbul Atatürk Havalimanı’na inip basın toplantısı yaptığında da aslında her şeyi bildiğini şu cümlesiyle ortaya koymuştur: “Öğleden sonra bir hareketlilik ne yazık ki silahlı kuvvetlerimizin içinde mevcuttu ve bu hareketliliğin neticesinde de Türk Silahlı Kuvvetlerinin içerisinde bir azınlık ne yazık ki…” (Hürriyet, Cumhurbaşkanı Erdoğan: Şu anda yapılan hareket bir ihanet hareketidir, bir ayaklanma hareketidir, 16 Temmuz 2016)

Hatta artık soru şudur: Erdoğan darbe girişimini “öğleden sonra”dan itibaren mi biliyordu, yoksa daha öncesinden mi? Zira Erdoğan’ın bulunduğu Okluk Koyu’ndaki tüm tekneler hiçbir gerekçe gösterilmeden darbe girişiminden 4 gün önce, 11 Temmuz’da koydan çıkartılmıştı! (diken.com.tr, Erdoğan’ın konutu var, yandan geç: Gökova Körfezi’ndeki teknelerin yeri değiştirildi, 11 Temmuz 2016)

Dahası darbenin ayak sesleri gelmektedir ki, örneğin Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek “darbeyi 14 gün önce milletimize duyurduk” demektedir. (ulusalkanal.com.tr, Doğu Perinçek: Darbeyi 14 gün önce milletimize duyurduk, 16 Temmuz 2016)

Perinçek bu açıklamasından 7 ay sonra da, darbeyi aslında bir gün önce hükümete söylediklerini de açıkladı: “Darbeyi de bir gün önce Genel Başkan Yardımcımız Sayın Atilla Uğur gitti Yeni Şafak gazetesine bildirdi. ‘Önümüzdeki günlerde Fethullah Terör Örgütü’nün bir darbe girişimi vardır’ dedi. Ve aynı zamanda da hükümete bildirmelerini istedi.” (cumhuriyet.com.tr, 15 Şubat 2017)

AKSAKALLI: KIŞLAYI TERK ETME EMRİ VERİLSEYDİ DARBE ORTAYA ÇIKARDI

Gelelim önceden bilinen bu darbe girişiminin engellenip engellenemeyeceğine…

Darbe girişiminin bastırılmasında kritik role sahip olan Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı’nın ifadesi bu konuda çok önemli bir ipucu veriyor: “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı.” (Cumhuriyet, Zekai Aksakallı’dan ’15 Temmuz’ ifadesi: Ömer Halisdemir’e talimatı ben verdim, 20 Mart 2017)

Ancak darbe girişimini saat 16.00’da öğrenen Hulusi Akar nedense bu emri vermemiş ve dahası hiçbir ciddi önlem almayıp darbecilerin 21.22’de karargahına gelmesine kadar beklemiştir!

En üst düzey komutanlar bile haberdar edilmemiştir! Öyle ki haberdar edilmeyen havacı komutanlar düğün programını iptal etmeyip topluca düğünde tutuklanıştır!

14 TEMMUZ’DAKİ AKAR-FİDAN GÖRÜŞMESİ

Gelelim bir başka ayrıntıya…

Akar-Fidan ikilisi darbe girişimini haber alıp 5 saat boyunca ne yaptı? Saat 18.10’da karargâha gelen ve saat 20.22’de karargâhtan ayrılan Fidan 2 saat 10 dakika boyunca Akar’la birlikte sağlam bir önleyici plan yapamadı mı?

Gelin bir gün öncesine gidelim.

Keskin nişancı Piyade Üstçavuş Mehmet Bilge, Ömer Halisdemir’i şehit eden darbecilerin yargılandığı davanın 22 Şubat 2017 tarihli duruşmasında şu ifadeyi verdi: “14 Temmuz’da Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda bir kurs kapanış töreni yapıldı. Normalde Cuma günü yapılması lâzım, Perşembe yapıldı. Niye Perşembe? Bunun bir nedeni var mı, Özel Kuvvetler’e sorulsun. Katılımcılar kim; Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı. Paraşüt atlayışları yapılacaktı, ama hava şartları bahane edilerek, iptal edildi. Bildiğimiz kadarıyla o gün Ankara’da hava gayet iyiydi. Meteorolojiden o günkü hava durumunun da sorulmasını istiyorum. Tören saat 17.30’da bitiyor. Adamlar başına bir şey gelmesinden korktuğu için söyleyemiyor, belki de inkâr ederler; Törenden sonra Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı havuzlu bahçede sohbete koyuluyor. Duyduğum, bildiğim kadarıyla anlatıyorum; Zekai Paşa bile yanlarına yaklaştırılmıyor. Bu sohbet saat 23.00’e kadar sürüyor. Önce MİT Müsteşarı’nın çıkması gerekirken, Genelkurmay Başkanı çıkıyor. MİT Müsteşarı orada askeri bir yöneticiyle kalıyor.” (Müyesser Yıldız, Hulusi Akar ve Hakan Fidan darbeden bir gün önce neredeydi, Odatv, 27 Şubat 2017)

TBMM Darbe Girişimi Araştırma Komisyonu yeniden toplanıp Akar ve Fidan’ı çağırmalı ve ikiliye bu soruyu sormalıdır!

AKP’Lİ VEKİL DARBE GÜNÜ 2.5 SAAT KARARGÂHTA

Bitmedi, ele alınması gereken bir diğer konu da AKP’nin asker kökenli milletvekili Şirin Ünal’ın darbe girişimi günü Genelkurmay Karargahı’nda ne aradığıdır?

İddianameye yansıyan kamera görüntülerine göre Şirin Ünal karargahtadır ve saat 16.00’da ayrılmak üzere aracına binmiştir. Karacı bir subay Ünal’ı yoldan geri çevirmiş, Ünal bu kez 16.07’de karargâhtan ayrılmıştır! (Aydınlık, AKP’li vekil darbe öncesi Genelkurmay’da çıktı, 27 Nisan 2017)

Şirin Ünal darbe girişiminden 20 gün sonra Sultangazi’deki demokrasi nöbetinde o geceyi anlattı. Ünal, Akar’ın davetiyle karargâhta bir görüşme gerçekleştirdiğini, 2,5 saat süren görüşmede Akar ile Yüksek Askeri Şura’ya (YAŞ) yönelik çalışmaları beraber gözden geçirdiklerini anlattı! (eminhaber.org, Ak Parti Milletvekili Şirin Ünal O Gece Yaşananları Sultangazi’de Anlattı, 5 Ağustos 2016)

Bu açıklama doğru bile olsa tuhaftır. Asker kökenli bile olsa bir milletvekili YAŞ çalışmasını Genelkurmay Başkanı ile birlikte 2,5 saat nasıl gözden geçirir? Kimlerin terfi alacağı iktidar partisi milletvekilinin işi midir?

DARBE KOALİSYONU

Toparlarsak, açıklanan bildiride de görüldüğü gibi darbe aslında 16 Temmuz 2016’da saat 03.00’de yapılacaktı, 6 saat öncesinde değil…

Ancak darbeciler o saati beklememiş ve 15 Temmuz 2016 akşamı saat 21.00’de harekete geçmişti.

Peki darbeciler neden 6 saat beklemeyip herkesin ayakta olduğu saatlerde darbe girişimine başladılar? Mecbur mu kaldılar?

İfadelerden de anlaşılacağı gibi aslında darbe girişimi üç grubun koalisyonu ile planlanmıştı: FETÖ’cü yapı, Atlantikçi grup ve hükümetten rahatsız olan ve zaten emeklilikleri gelmiş olan grup…

Bu gruplardan birinin girişimden önce “ikna” edildiği ve vazgeçirildiği anlaşılıyor. Diğer grubun ise bir kısmının hiç başlamadığı, başlayanların da hızla vazgeçtiği anlaşılıyor. FETÖ’cü grubun ise ne pazarlık şansı vardı ne de geri çekilme… Şanslarını denediler ve kaybettiler.

Özetle, bilinen bir darbe girişimi erken doğuma zorlanmıştı!

DARBE NEDEN ENGELLENMEDİ?

Peki neden Zekai Aksakallı’nın söylediği önlem alınarak darbe ortaya çıkarılıp engellenmedi de, erken doğuma zorlandı?

Yanıtı daha darbe girişimi bastırılmamışken Erdoğan’ın havalimanında yaptığı şu açıklamada yatıyor: “Her olanda hayır vardır anlayışından hareketle de eninde sonunda şu anda bu çıkış, bu hareket Allah’ın bize büyük bir lütfu. Niye büyük bir lütfu? Çünkü bu, tertemiz olması gereken Silahlı Kuvvetlerimizin temizlenmesine vesile olacak olan bir harekettir.” (Sputnik, 16 Temmuz 2016)

Peki TSK’yi FETÖ’cülerden temizlemek için ille de darbe girişimi mi olması gerekiyor? İdari soruşturmalarla, YAŞ’la, operasyonlarla FETÖ’cüler tasfiye edilemiyor mu?

Asıl yanıt ve “Allah’ın lütfunun” ne olduğu kısa bir süre sonra ortaya çıktı: Erdoğan darbe girişimini fırsata çevirip TSK’yi “parçaladı”!

Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı TSK’den alınıp İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. Askeri okullar kapatıldı. GATA, Abdülhamid ismiyle TSK’den alınıp Sağlık Bakanlığı’na bağlandı. Kışlaların bir kısmı kapatıldı, bir kısmı şehir dışına çıkarıldı. Askeri yargı kaldırıldı vs. Özetle, TSK parçalarına ayrılarak farklı bakanlıklara bağlandı.

Darbe girişiminin neden engellenmeyip de bastırılabilmek için erken doğuma zorlandığının ikinci yanıtı ise Başkanlık’tı. Erdoğan darbe girişimini fırsata çevirerek ve Devlet Bahçeli’nin de yardımıyla rafa kaldırılmış bu projeyi kamuoyunun önüne getirdi ve meşruluğu tartışmalı bir seçimin sonunda da rejimi değiştirdi!

Başta ana muhalefet partisi olduğu için CHP olmak üzere tüm muhalefet partileri bu konunun üzerine gitmelidir. YSK’nin “tam kanunsuzluk şartları oluşmadı” diyerek rejim değişikliği oylamasını kabul ettiği şartlarda otokrasinin önlenmesi bu “toplu” mücadeleyle olacaktır!

Mehmet Ali Güller
29 Nisan 2017

8 Yorum

AKPM kararı da Saray da milli egemenliğe karşı!

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin Türkiye’nin siyasi denetim sürecine geri dönme kararı almasını üç ayrı düzlemde değerlendirmek gerekir.

DENETLEME TAM BAĞIMSIZLIĞA AYKIRIDIR

1. Düzlem: AKPM’nin kararı kategorik olarak kabul edilemez. İşler yolunda olduğu ve AKP iyi yönettiği için değil, karar egemenliğe aykırı olduğu için kabul edilemez.

Bir ülkenin siyasi denetim bakımından egemenliğini kısmen de olsa bir uluslararası örgüte hele de birleşik bir Avrupa’ya devretmesi, tam bağımsızlığa aykırıdır.

Türkiye’nin AB’ye aday üyeliği sürecine kategorik olarak karşı çıkmış biri olarak, sadece siyasi denetim konusuna değil, egemenliğimizin kısmen devri anlamına gelen tüm uygulamalara karşı çıkıyorum.

Türkiye bu kararı kabul etmemeli ve dahası AB aday üyelik sürecini ortadan kaldırmalıdır. Göreceksiniz, AB’yle ilişkiler o zaman iki egemen güç arasında olacağı için çok daha sağlıklı ve dengeli olacaktır.

DENETLEMENİN İŞE YARAMADIĞI TEKERRÜR ETMESİNDEN BELLİ

2. Düzlem: AKPM’nin kararına kategorik olarak karşı çıkmak, AKPM’nin bu kararı almasındaki gerekçelerin doğruluğunu ortadan kaldırmaz. İkisi ayrı meseledir.

Türkiye’nin adım adım bir hukuk devleti olmaktan çıktığı ortadadır. Parlamentonun iradesinin Saray’a geçtiği açıktır. Saray’ın hukuka uymadığı, beğenmediği kararları nedeniyle mahkemeleri tanımadığı, istemediği kararlar nedeniyle Anayasa’ya saygı duymadığı herkesin gördüğü çıplak bir gerçektir. Dahası cumhurbaşkanı hukuka uymadığı için kendisine uygun hukukun yapıldığı da bir gerçektir. Diğer yandan Sayıştay’ın Meclis’i denetleyemediği de gerçektir.

Son olarak YSK’nin kanuna uymadığı, bu nedenle başkanlık halkoylamasının şaibeli olduğu da gerçektir.

Bunların, AKPM’nin de saptadığı sorunlar olduğu ortadadır fakat bu sorunlar Avrupa’nın değil bizim sorunumuzdur. Bu sorunlar, AKPM’nin denetlemesiyle değil, bizlerin mücadelesiyle çözülür. Avrupa’dan demokrasi beklemek gerçekçi değildir.

Kaldı ki, bu yolun sonuç vermediği de tekerrür etmiş olması nedeniyle ortadadır. AKPM denetlemesi işe yaramış olsa, Türkiye’ye demokrasi getirmiş olsa, bugün tekrar denetleme ihtiyacı duymalarına gerek kalmazdı. Zira 2004 yılından önce de Türkiye denetlenmiş ve AKP hükümeti “başarı” karnesi almıştı!

12 yıl önce denetleyen yine AB’ydi, denetlenen yine AKP hükümetiydi. Dün AB denetlemesi işe yaramış olsa ve AKP gerçekten sınıfı geçmiş olsa, bugün yeninden denetlenme ihtiyacı olur muydu?

Sonuç olarak özetlediğimiz tüm bu sorunlar bizim sorunlarımızdır ve o sorunları hep birlikte, solcu, sosyalist, Kemalist, halkçı, laik, cumhuriyetçi, milliyetçi, ülkücü, yan yana durarak çözeceğiz.

TEK ADAMLIK TÜRKİYE’Yİ DÜŞMANLIKLARA AÇMAKTADIR!

3. Düzlem: Saray’ın ve AKP Hükümeti’nin AKPM’nin kararını “Türkiye düşmanlığı” diye sunmaya kalkması siyasi kurnazlıktır.

Hem sorumluluğu üstünden atmak hem de bir milli mesele havası yaratarak muhalefeti yanına çekmek için meseleyi “Türkiye düşmanlığı” gibi sunaktadırlar.

Mesele açıktır, AKP Hükümeti hukuk devletini yok etmekte, kuvvetler ayrılığını kaldırarak Türkiye’yi tek adam rejimine götürmektedir. Ortada bir “Türkiye düşmanlığı” aranacaksa, asıl düşmanlık budur. Ve dahası bu otokratik rejim geçişi, Türkiye’yi düşmanlıklara açık hale getirmektedir.

Türkiye’yi AB kapısına bağlayan, Türkiye’nin tüm kurumlarını AB denetimine açan, AB’nin uyum yasalarını önünde engel gördüğü Kemalist Devlet’i tasfiye etmek için kullanan, Papa heykeli altında AB anayasasına imza atan, AB aday üyeliğini gündüz vakti havai fişek atarak kutlayan AKP hükümeti gelinen noktanın sorumlusu ve suçlusudur!

Saray ve AKP hükümeti otokratik rejim için batı karşıtlığına da oynamaktadır, idam şovu da yapmaktadır. Almanya ve Hollanda üzerinden yaratılmaya çalışılan Batı karşıtlığının hedefi açıktı; evet oylarını artırmak.

Ya idam? Neden açık açık Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı davranılmaktadır? İdam uygulayan bir ülkenin bırakın AB üyeliğini, Avrupa Konseyi üyeliğini bile sürdüremeyeceği ortadadır. Acaba Avrupa Konseyi’nden atılmak ve bu yolla engel gördükleri AİHM’den kurtulmak mı istemektedirler? Zira AİHM’de biriken tazminatların toplamı oldukça fazladır ve sıkıntıdaki ekonomiyi ciddi şekilde sallayacak büyüklüktedir!

İHTİYAÇ: TAM BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ

Aslında AKPM kararı da, bu kararın hedef aldığı AKP hükümeti de aynı noktada buluşmaktadır. Karar da Saray da milli egemenliğe karşıdır.

İşte asıl mesele budur ve bu meselenin çözümü tam bağımsızlık mücadelesinden geçmektedir.

Tam bağımsızlığın yolu ise Türkiye’nin AKP yönetiminden kurtulmasıyla açılacaktır!

Mehmet Ali Güller
25 Nisan 2017

3 Yorum

16 Nisan: Evet kazanmadı, Hayır kaybetmedi

16 Nisan Başkanlık referandumunun ilk sonuçlarını şu aşamada maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz:

1) 16 Nisan’ın ilk sonucu, gerçek bir sonucunun “henüz” olmamasıdır. Zira seçim sonuçları birkaç nedenle şaibelidir.

a) Seçim kanununa göre seçim sonuçları 21.00’den önce açıklanamayacağı halde, resmi haber ajansı ve seçim sonuçlarının tek kaynağı olan Anadolu Ajansı seçimler biter bitmez sonuçları açıklamaya başladı. Hem de Evet’i yüzde 67 diye göstererek!

Aynı anda Melih Gökçek gibi isimler Evet’in yüzde 90’’lar mertebesinde, yandaş köşe yazarları ise Evet’in yüzde 70 mertebesinde olduğunu iddia ettiler.

Sonuçlar da ortaya koydu ki, Anadolu Ajansı’nın ilk sonuçları algı operasyonu içindi ve amaç şuydu: Hayır’cıların umutsuzluğa kapılması ve sandık sayımlarını terketmesi…

Nitekim zaman ilerledikçe Anadolu Ajansı üzerinden yapılan resmî açıklamalar 15 dk’de 1 puan olmak üzere adı adım düştü ve yüzde 51’e sabitlendi!

Yüzde 67’den yüzde 51’e düşüşün hiçbir bilimsel açıklaması yoktur ve yüzde 67’nin algı operasyonu için uydurulduğu ortadadır.

b) Anadolu Ajansı açılan sandık sayısını yüzde 99.8 verdiğinde, gerçekte YSK’nin girdiği açılan sandık sayısı rakamı yüzde 72’ydi ve Hayır oyları yüzde 52 ile öndeydi.

O esnada YSK’nin partilere sonuçları geçmeyi kestiği açıklandı. 10 dakika sonra yeniden sonuçlar geçilmeye başlandı. İşte o aradaki 10 dakika içinde YSK ile AA sonuçlarının yakınlaştırılmaya çalışıldığı anlaşılıyor!

c) YSK’nın mühürsüz oy pusulalarını kabul ettiği açıklamaması kanuna aykırıdır. Üstelik YSK Başkanı bu mühürsüz oy pusulalarını AKP’li temsilcinin talebiyle kabul ettiklerini açıklamıştır! Aradaki farkın bu kadar küçük olduğu bir seçimde, bu usulsüzlük, seçimin yönünü değiştirecek orandadır!

d) YSK ile AA arasında bu kadar açık ara olduğu ve bırakın resmiyi, gayriresmi sonucun bile belli olmadığı koşullarda önce Başbakan’ın, ardından da Cumhurbaşkanı’nın çıkıp sanki resmî sonuç açıklanmış gibi konuşması, açık ki, sorunlu olan sonucu oldu bittiye getirme girişimiydi.

Dahası, Erdoğan‘ın resmi sonuçların ortada olmadığı, YSK’nin kanunu yok sayması nedeniyle sonucun sorunlu olduğunun görüldüğü saatte bir balkon konuşması yapması ve “boşuna uğraşmayın, atı alan Üsküdar’ı geçti” demesi, devletin çok yönlü evet operasyonunun itirafıdır!

e) Hayır oyalarına sahip çıkması gereken muhalefet liderlerinin, bu oldu bittiye getirme işine karşı ön alamaması ise muhalefet adına vahimdi! Sonucu kabullenme anlamına gelmekte ve gerçek olmayan bir sonuca meşruiyet kazandırmaktadır!

2) Gerçek sonuç bir yana, açıklanana sonuca göre ise Evet kazanmamıştır, Hayır kaybetmemiştir! Zira yüzde 51-49 şeklindeki bir sonuç, hele de toplumsal uzlaşma aranan bir anayasa değişikliği için beraberlik durumudur.

3) Bu sonuçlara göre Erdoğan tam olarak “tek adam” olamamıştır! Şundan:

a) Erdoğan’ın başkanlık için çıkarabildiği yüzde 51.23, cumhurbaşkanı seçildiği yüzde 51.79’dan düşüktür! Başkanlığın cumhurbaşkanlığı oyundan düşük olması, meşruiyet sorunu demektir!

b) Sistem değişikliği, anayasa değişikliği toplumsal uzlaşma gerektirir ve o uzlaşmanın matematiksel ifadesi en az 3’de 2’dir, yüzde 66’dır… Yüzde 51’le sistem değişemez! Yüzde 49’un karşı çıktığı bir sistem, sorunlu olacaktır!

c) 16 Nisan’dan bir gün önce “Evet oyu ile Hayır oyu vereni aynı kefeye koymam” diyen biri, bırakın başkan olmayı, aslında mevcut cumhurbaşkanlığını bile sorunlu hale getirmiştir! Zira sadece Evet oylarına başkan olduğunu söylemiş olmaktadır!

d) Daha önemlisi, yüzde 51 sonucu, Erdoğan açısından 2019 seçimlerinde başkan olabilmenin çantada keklik olmadığını ortaya koymuştur!

Tam olarak “tek adam” olamayan Erdoğan, 2019’da başkan da olamayabilecektir!

4) Fakat Erdoğan ülkeyi karpuz gibi ortadan ikiye bölebilmeyi başarmıştır! Anayasa değişikliği konusunu uzlaşma aracılığıyla değil de devlet gücüyle sandıktan çıkarma hevesi, halkı tam ortadan ikiye ayırmıştır!

5) Erdoğan ve AKP, uzun yıllar sonra ilk defa İstanbul ve Ankara’yı kaybetmiştir. Her iki ilde de Hayır’lar çoğunluktadır. İzmir zaten Hayır’ın kalesi olmuştur. Dahası bu kez Adana, Mersin, Antalya, Denizli, Aydın, Muğla gibi büyükşehirlerin en büyükleri de çoğunlukla Hayır demiştir. (Üç büyük il ve diğer büyükşehir sonuçlarına rağmen toplamda Evet’in nasıl çoğunluk olabildiği ayrıca incelenmelidir!)

Bu noktadan bakıldığında belediye başkanları Melih Gökçek ile Kadir Topbaş kaybetmiştir, Antalya’nın bakanı Mevlüt Çavuşoğlu kaybetmiştir, Denizli’nin Bakanı Nihat Zeybekçi kaybetmiştir!

6) Seçimin en çok kaybedeni de Devlet Bahçeli olmuştur. Evet de çıksa, Hayır da çıksa zaten kaybedecek olan Bahçeli, son iki gün kala Hayır telaşıyla “eyalet” konusunu açmış ama son manevrası da kendisini kurtarmaya yetmemiştir!

MHP’lilerin ağırlığı Hayır demiştir ve Bahçeli’nin Erdoğan desteğiyle kaçırdığı kurultaydaki rakipleri Ümit Özdağ, Meral Akşener ve Sinan Oğan kazanmıştır!

7) Bir diğer kaybeden de Saray adına son iki günde yüzde 60 Evet oyu açıklayan Adil Gür’dür. Gür’ün bu rakamı algı operasyonu için açıkladığı ortadadır ve YSK ile AA üzerinden uygulanan operasyonların öncülüdür.

Mehmet Ali Güller
16 Nisan 2017

 

9 Yorum

Onlarca “evet” hatasını tek bir “hayır”la telafi edebilirsiniz

Değerli AKP’li seçmen kardeşim,

Ülkemiz 24 saat sonra en kritik seçimlerinden birine gidecek. Hep birlikte yurdumuzun bundan sonraki gidişatına karar vereceğiz.

Fakat kritik halk oylaması öncesinde senden şunları düşünmeni istiyorum:

Sence bu seçim propagandası adil oldu mu? Örneğin İGDAŞ gibi, THY gibi kamu binalarına “evet” pankartları asılması adil miydi? Örneğin resmi araçların, kamuya ait belediye otobüslerinin “evet” ile donatılması hakkaniyetli miydi? Ya da örneğin cami hoparlöründen AKP il başkanının çocuklara evet yazılı eşofman dağıtacağı anonsu yapılması dine uygun muydu?

Hadi hepsini geçelim…

Ama şundan eminim ki, “hayır” diyenlerin terörist ilan edilmesini senin vicdanın da kaldırmadı. Çünkü biliyorum ki, sen “evet” desen bile mutlaka “hayır” diyecek bir komşun, “hayır” diyecek bir akraban var. Hiç komşuna, akrabana terörist denilmesini ister misin? İstemeyeceğini biliyorum…

“Evet” demenin farz olduğu, “hayır” diyenin ahiretini tehlikeye attığı gibi dinde yeri olmayan “fetvaların” seni rahatsız ettiğini biliyorum. Çünkü sen bir dindar olarak biliyorsun ki, ahretinin tehlikede olup olmayacağını ne referandumda attığın bir oy, ne de sevdiğin bir siyasi lider belirleyebilir…

Hadi gel yarın ne oy vereceğini bir kenara bırakarak şunları düşün:

FETÖ’YE EVET Mİ, HAYIR MI?

Biliyorsun, birkaç yıl önce de önümüze “evet” ve “hayır” diyeceğimiz bir yargı değişikliği getirmişlerdi. O zaman da “hayır” demiştik. Terörist ilan edilmediysek de, ona yaklaşık suçlamalara maruz kalmıştık. Her şeye rağmen anlatmıştık: “Bu yargı değişikliğine evet derseniz, Fethullahçılar yargıyı ele geçirir, Türkiye’yi uçuruma götürür.”

Yine “evet” demenin farz olduğunu söyleyerek güzel insanımızı kandırdılar ve sandıktan çıkan “evet” sonucuyla yargıyı maalesef Fethullahçılara teslim ettiler.

Biliyorum, geçmişi değiştiremeyiz ama en azından üzerinde düşünüp hep birlikte dersler çıkarabiliriz. O gün biz “hayır” diyenlere kulak verilseydi, Fethullahçılar yargıyı ele geçiremeyecek ve 15 Temmuz darbe girişimine yeltenemeyeceklerdi…

KÜRT AÇILIMI’NA EVET Mİ, HAYIR MI?

Biliyorsun, Kürt Açılımı yapılmasına da “hayır” demiştik. Bunun iddia edildiği gibi ülkeyi demokratikleştirmeyeceğini, tersine bizi etnik kökenlerle böleceğini, bizi bize düşmanlaştıracağını savunmuştuk. Dahası AKP’nin PKK ile masaya oturmasını ABD’nin istediğini belirtiyor ve ABD’den ne Türklere ne de Kürtlere bir hayır gelmeyeceğini savunuyorduk.

Öyle de oldu. Masada görüşülürken ABD teröristlere daha çok silah verdi. Teröristler “nasılsa hükümetle görüşme yapılıyor, asker o görüşmeler nedeniyle müdahale edemiyor” diye şehirlere hendekler kazdı.

Sonrasını hep birlikte yaşadık işte; bombalar, patlamalar, şehitler, gaziler, gözyaşları…

AB’YE EVET Mİ, HAYIR MI?

Biliyorsun, AB aday üyeliğine de “hayır” demiştik. Çünkü biliyorduk ki AB’ye üye olunamayacak, bu bir hayal. AB Türkiye’yi kapıda bağlayacak; ne üye yapıp içeri alacak, ne de yakamızı bırakacak. Yani yakayı kaptırmamak için “AB’ye hayır” demeliydik.

Bugün sizden yine “evet” isteyenler o gün “vesayet rejiminin” yıkıldığını, bu yüzden “hayır” dediğimizi iddia ediyorlardı.

Oysa yıkılmaya çalışılan hepimizin Cumhuriyetiydi…

ABD’YE EVET Mİ, HAYIR MI?

Biliyorsun, ABD’nin Irak’a saldırmasına da “hayır” demiştik. Bugün sizden “evet” isteyenler, o gün de ABD’nin Irak’a saldırısına “evet” demişlerdi.  Hatta ne acıdır ki, bugün sizden “evet” isteyenler, o gün Irak’ta Müslümanları katleden ABD’li askerlerin sağlığına duacı olduklarını Amerikan gazetelerine ilanla duyurmuşlardı.

Bugün yine aynı tabloyla karşı karşıyayız. ABD komşumuz Suriye’ye füzeler atıyor ve sizden “evet” isteyenler, Amerikan füzelerine “yetmez ama evet” diyor, “daha çok füze at, doğrudan askerlerle işgal et, biz ne gerekiyorsa veririz, her şeye ‘evet’ deriz” diyor.

Emin ol, yarın sandıkta “evet” dersen, maalesef aslında ABD saldırısına da “evet” demiş olacaksın. Komşularla düşmanlığa, savaşlara, Türk-Kürt ayrışmasına, eyaletlere, federasyona, bölünmeye, kısacası kana ve gözyaşına da ‘evet’ demiş olacaksın…

O nedenle iyi düşün ve bu kez ilk defa “hayır” de…

Nasılsa 17 Nisan sabahı oy vermiş olduğun parti hâlâ iktidarda olacak, nasılsa oy verdiğin siyasi lider hâlâ cumhurbaşkanı olacak.

Yani partin de, seçtiğin cumhurbaşkanı da sen “hayır” dedin diye 17 Nisan sabahı koltuğunu kaybetmeyecek. Hatta “evet” çıkarsa makamı ortadan kalkacak olan Başbakan bile koltuğunu korumuş olacak.

Ancak “evet” çıkarsa tıpkı daha önce olduğu gibi Türkiye yine çok şey kaybedecek.

12 Eylül anayasasına “evet” denmeseydi, ABD’nin iki Irak saldırısına “evet” denmeseydi, AB’ye üyelik adaylığına “evet” denmeseydi, ABD’nin bugünkü Suriye’yi parçalama tezgahına “evet” denmeseydi, Açılım’a “evet” denmeseydi, Fethulahçıların yargıyı ele geçirdiği referandumda “evet” denmeseydi, artık sonuçlarıyla biliyorsun ki, çok şey değişirdi…

Olsun, hâlâ çok şeyi değiştirecek irade sende: Yarın bir kereliğine “hayır” de…

Onlarca “evet” hatasını tek ve çok değerli bir “hayır”la telafi edebilirsin…

Hadi değerli kardeşim, bu kez hep birlikte hayır’lı bir iş yapmış olalım…

Mehmet Ali Güller
15 Nisan 2017

3 Yorum

Kimyasal bahane, hedef Irak-Suriye paylaşımı

Kerkük’e Kürt bayrağı çekilmesinden Musul operasyonuna, İdlip’te kimyasal komplodan Türk-Rus normalleşmesinin yara almasına, Fırat Kalkanı operasyonunun bitirilmesinden ABD’nin füze saldırısına kadar pek çok olay, doğrudan birbiriyle ilgili. Hatta 16 Nisan’da yapılacak başkanlık referandumu bile…

Örneğin Times yazarı Roger Boyes açık açık “Erdoğan’ın referandumu kazanması Ortadoğu için iyi olacak” diye yazmaktadır. (Sputnik, 12 Nisan 2017) Zira Erdoğan, Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle birlikte yeninden Suriye paylaşımı için heveslenmiştir…

Bu olgular arasındaki bağı ortaya koyabilmek için önce o olguları süreç ve aktörleri üzerinden inceleyelim:

59 TOMAHAWK, 7 HEDEF

ABD’nin İdlip’teki (Han Şeyhun) kimyasal komployu bahane ederek Suriye’ye yaptığı füze saldırısının birden çok hedefi vardı. 4’ü majör, 3’ü minör olan bu hedefler özetle şunlardı:

1) Esad’ın kuzeye taarruzunu kesmek: Rusya hava kuvvetleri destekli Suriye Ordusu son birkaç aydır kuzeye doğru taarruz ediyor. Halep’in kurtarılması siyasi çözüm sürecinin önünü artık tamamen açmıştı. Geriye iki yer kalıyordu: Nusra’nın hâkim olduğu İdlip ve IŞİD’in hâkim olduğu Rakka…

İşte 5 Nisan tarihli kimyasal komplo, tam da Suriye Ordusu’nun İdlip’i kurtarmaya yönelik hamlesi sürecinde ortaya atıldı. Böylece Esad’ın İdlip’i kurtarmasının engellenebilmesi için Batı’nın askeri müdahalesine gerekçe yaratılmaya çalışıldı.

2) Kantonları korumak: ABD, bu füze saldırıyla Suriye’nin kuzeyindeki PYD kantonlarını da güvenceye almak istedi. Kobani, Menbiç, Rimelen, Hol ve Şedadi’de kurduğu askeri üslerin ardından daha büyüğünü Til Beder’de inşa etmeye başlayan ABD, bu sıralı üslerle kantonlar arasında bir koruma zinciri oluşturmaya çalışıyor.

3) Siyasi çözümü engellemek ve Rusya’yı Suriye’nin federasyonlaşmasına mecbur etmeye zorlamak: ABD Suriye’ye ilk kez füze saldırısı yaparak siyasi çözüme giden süreci dinamitlemek istedi. Siyasi çözüm baltalanırsa, Rusya’nın da er geç Suriye’nin paylaşımını kabul etmek zorunda kalacağını hesaplıyor.

4) Türkiye-İran-Rusya iş birliğini bozmak: ABD’nin bölgede en istemediği durum, Rusya, İran ve Türkiye’nin ittifak kurmasıdır. ABD işte bu füze saldırısıyla bu iş birliğini de hedef aldı ve müttefiki Türkiye’yi bu ittifaktan koparmaya çalıştı.

ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford ile CIA Başkanı Mike Pompeo’nun Türkiye ziyaretiyle başlayan süreçte zaten Erdoğan İran karşıtı bir çizgiye yerleşmeye başlamıştı!

5) Suriye hava saldırısını İsrail saldırılarına açık hale getirmek: İsrail bir süredir Suriye’de hava operasyonları yapıyordu. Hatta bu operasyonlardan birinde Suriye’nin bir İsrail uçağını vurduğu da iddia edilmişti.

İsrail, Suriye’ye Atlantik saldırısının başladığı ilk günden beri önüne Golan tepelerinin alınmasını ve Suriye’nin bölünerek arada Dürzilerin hakim olduğu bir tampon bölgenin istemektedir. (Golan bölgesinde bulunan petrol ve doğal gaz rezervleri de önemli bir neden elbette.)

6) ABD’nin güç gösterisi yapma ihtiyacı: Çok kutuplu yeni yapıda müttefiklerin gösterdiği merkez kaç eğilimlerine karşı ABD’nin müttefiklerini kendine çekme ihtiyacı oluştu. Örneğin Kore DHC’ye karşı “güç gösterisi” yapılamaması, ABD’nin Pasifik’teki Japonya, Güney Kore, Filipinler gibi müttefiklerini etkiliyor. Örneğin Suriye’ye karşı “güç gösterisi” yapılamaması, ABD’nin bölgedeki Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi müttefiklerini etkiliyor. Müttefikler, merkez kaç eğilimler ile başka merkezlere doğru yanaşıyor. İşte ABD Tomahawk’larla bu merkez kaç eğilimli durdurmaya çalıştı.

7) İç politikadaki basınç: Trump seçildiği günden beri (ki seçim sürecinde başlamıştı) Rusya’yla irtibatlandırılmak üzerinden bir iç politik basınçla karşı karşıya. Göçmenlerle ilgili yasası yargıdan, Obama’nın sağlık politikasını geri çekme çabası Kongre’den dönen Trump, diğer yandan yönetimiyle partisi arasındaki sorunlarla boğuşuyor. Trump bu süreçte yönetime aldığı kimi isimleri de kurban vermek zorunda kaldı.

İşte bu füze saldırısıyla Trump ABD kamuoyuna sahada Rusya’yla karşı karşıya olduğunu göstermek ve “başkan olmak” istedi.

AKP’NİN ASTANA SÜRECİNİ GEVŞETMESİ VE İRAN KARŞITLIĞI

Bu kimyasal komplo ve ABD’nin füze saldırısı öncesinde Türkiye açısından bölgede çok önemli bir gelişme yaşanmıştı. AKP Hükümeti, ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un Türkiye ziyaretine saatler kala Fırat Kalkanı operasyonunun bitirildiğini ilan etmişti.

Diğer yandan ABD’yle Rakka operasyonunun şartları için pazarlıklar yapılıyordu. ABD Genelkurmay Başkanı Dunford ile CIA Başkanı Pompeo muhataplarıyla ayrıntıları masaya yatırmıştı.

Bu öylesine birbiriyle bağlı ve iç içe geçmiş bir süreçti ki, ABD’yle pazarlıklar yapılırken, Türkiye aynı zamanda Rusya ve İran’la iş birliğini de ağırlaştırmaya başlıyordu.

Örneğin Türk heyeti Astana-3 görüşmeleri başladığı halde ilk gün Kazakistan’a gitmiyordu. Ancak görüşmeler başladıktan sonra ikinci gün toplantılara dahil oluyordu. Türkiye’nin tutumu muhatapları tarafından “Astana sürecini gevşetme çabası” olarak yorumlanıyordu.

Diğer yandan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmada fiilen Rusya’yla imzaladıkları Moskova deklarasyonunu ve Astana anlaşmalarını yok hükmünde ilan ediyordu. ÇavuşoğluAstana sadece ateşkese odaklanmalıdır. Suriye’deki geçiş sürecinin ve siyasi çözümün konuşulabileceği tek yer Cenevre’dir” diyerek ABD’nin dışarıda bırakıldığı asıl çözüm platformunu yok sayıyordu. (Akşam, 23 Şubat 2017)

Çavuşoğlu aynı konuşmasında Erdoğan’ın “İran, Suriye ve Irak’ı iki Şii devleti haline getirmeye çalışıyor” şeklindeki suçlamasını anımsatarak, Tahran’ı bu eğilime son vermeye çağırıyordu.

TÜRK-RUS NORMALLEŞMESİNE DARBE

İşte bu süreçte başlayan Türk-Rus normalleşmesinin ağırlaşması ve yara almaya başlaması, kimyasal komplo ve ABD’nin füze saldırıyla zirve yapmış oldu! Sorun şu aşamada karşılıklı tarım, ekonomi, ticaret ve turizm kartlarıyla mücadele şeklinde sürüyor.

Ancak Erdoğan’ın kimyasal komplo sonrası ABD’yi Suriye’yi vurmaya davet eden ve “Trump’ın açıklaması lafta kalmasın, bir Türkiye olarak, bize ne düşüyorsa, bunu yapmaya hazırız” demesi (Sözcü, 6 Nisan 2017) ile füze saldırısı için de “olumlu ama yeterli değil” demesi (Yeni Şafak, 7 Nisan 2017) Moskova’da büyük sıkıntı yarattı.

Son olarak Ankara’nın “Han Şeyhun saldırısında sarin gazı kullanıldığı kesinleşti” iddiası, Moskova’yı artık açıktan sert eleştiriler yapmaya itti. Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Zaharova “Han Şeyhun’daki olayla ilgili tespitleri Türkiye değil, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü yapmalı” dedi! (Sputnik, 12 Nisan 2017)

Zaharova ayrıca masaya turizm ve tarım kartlarını da koydu: “Bence Türkiye Sağlık Bakanlığı, turizm sezonu öncesinde deniz sularının analizi, turizm bölgelerindekiler de dahil olmak üzere gıda ürünlerinin kalite-kontrolü ile uğraşmalı.

ERDOĞAN-BARZANİ ORTAKLIĞI VE KERKÜK

Tüm bu gelişmelerle bağlantılı olarak, Irak cephesinde de önemli olaylar yaşandı.

İlki Kerkük’e Kürt bölgesi bayrağının asılmasıydı. Tam da Barzani’nin bağımsızlık referandumu kararı aldığı, Barzani ve Talabani partilerinin referandum için ortak komisyon kurduğu bu süreçte Kerkük’e bayrak asılması, Kerkük’ü Irak’tan koparma hamlesiydi.

Haliyle önce Bağdat, ardından da Tahran sert tepki gösterdi. Türkiye kamuoyu da gelişmeye tepkiliydi. Önce mecburen Çavuşoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaptı: “Kerkük’e Irak Kürt Bölgesi Yönetimi bayrağının asılmasını doğru bulmuyoruz. Bayrak asılması Irak anayasasına aykırıdır.” (Milliyet, 28 Mart 2017)

Ardından bu cılız tepkiyi 16 Nisan başkanlık referandumu sürecinde dengelemek üzere Erdoğan konuştu: “Kerkük’te ikinci bir bayrağın asılmasını kesinlikle yanlış buluyorum. Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ne sesleniyorum, bu yanlıştan bir an önce dönün.” (NTV, 4 Nisan 2017)

Oysa o bayrak çok değil, Kerkük’ten bir ay önce Barzani’nin ziyareti dolayısıyla İstanbul ve Ankara’da göndere çekilmişti! (Sözcü, 26 Şubat 2017)

Yani aslında AKP Hükümeti’nin tepkisi salt başkanlık referandumunun gereğiydi. Kaldı ki Barzani’nin ziyareti Bağdat’a karşı birkaç yıldır sürdürülen AKP-KDP ittifakının gereği olarak “bağımsızlık referandumu” ve Dicle Kalkanı gündemliydi!

Evet, Barzani Erdoğan’a Kürt oylarını kazandırmak için gelmişti ve karşılığında da “bağımsızlık referandumu” için onay almıştı.

Ayrıca Erdoğan ve Barzani, PKK’ye karşı da müttefikti. Barzani PKK’nin Sincar’dan çıkmasını isteyecek, Erdoğan da Dicle Kalkanı operasyonu ile Sincar ve Kandil’e operasyonlar yapacaktı. (PKK zaten bir süredir Kandil’i boşaltıyor ve Suriye’ye geçiyordu. Irak Kürdistanı’nda muhalefet olmaktansa, Suriye Kürdistanı’nda iktidar olmak kuşkusuz PKK’nin işine geliyor. Tabi bu PKK’nin Irak’ı tamamen boşaltacağı anlamına gelmiyor. Bu arada piyonların karşılıklı konumlandığı küçük satranç tahtasının asıl kazananı ise ABD oluyor; Washington adım adım Kürt Koridoru’nu inşa ediyor!)

Kerkük’e Kürt bölge bayrağının asılmasının da Ankara için bir sürpriz olmadığı ortada. Kaldı ki Ankara, daha IŞİD’in Musul baskını sırasında peşmergenin Kerkük’ü ele geçirmesine göz yumarak, aslında Kerkük’ün Kürt bölgesine dahil edilmesi planına zaten onay vermişti!

Hep belirttik: Kerkük petrolü nedeniyle Küridstan’ın kalbidir; Kerkük olmadan Barzani bağımsızlığa gidemez!

İSTANBUL’DA IRAK’I 3’E BÖLME TOPLANTISI

Gelelim tabloyu tamamlayan bir diğer gelişmeye…

Aydınlık yazarı Rafet Ballı yazdı: Mart ayının üçüncü haftasında, yani tam da Kerkük’e Kürt bayrağı asılması sürecinde, Irak’ın sünni liderleri İstanbul’da toplanmıştı. Kimler yoktu ki? Irak Meclis Başkanı Selim Abdullah Cuburi, Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Usame Nuceyfi, Irak Başbakan Yardımcısı Salih Mutlak, Iraklı iş adamı Şeyh Hamis Hacer, Sünni Ulema heyeti temsilcileri, milletvekilleri…

Tabii Türk diplomatlar da…  Ama daha önemlisi toplantıda ABD’li ve Ürdünlü diplomatların da bulunuyor olmasıydı! (Aydınlık, 11 Nisan 2017)

Açık ki bu “sünni” buluşma, Türkiye’nin ABD isteğiyle son aylarda girdiği “şii” İran karşıtı konumunun gereğidir ve ABD’nin baştan beri esas hedefi olan Irak’ın üçe bölünmesi girişimiyle ilgilidir.

Zira eş zamanlı olarak Kerkük’e Kürt bayrağı asılmakta, Barzani bağımsızlık referandumu kararı almakta, AKP Hükümeti Kuzey Irak’a Dicle Kalkanı askerî harekâtı yapmaya hazırlanmaktadır!

Irak’taki bu tabloyu tamamlayan son gelişme ise Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı İlnur Çevik’in Celal Talabi’yi ziyaret etmesidir! (Sputnik, 12 Nisan 2017)

2 DEVLETTEN 5 DEVLETÇİK ÇIKARMA HEDEFİ

Peki tüm bunlar ne anlama gelmektedir?

En son “ABD’nin ‘yeni Ortadoğu’ tezgahı” diye yazdık. (mehmetaliguller.com, 5 Ekim 2016)

1) Irak’ı fiilen Kürt ve Arap bölgesi diye ikiye bölen ABD, Suriye’deki tabloyla paralel olarak artık Irak’ı Kürt, Şii Arap ve Sünni Arap olarak üçe bölmeyi hedefliyor.

2) ABD ayrıca Suriye’yi de Kürt bölgesi, Sünni Arap bölgesi, Alevi bölgesi ve Dürzi bölgesi olarak dörde bölmeyi istiyor.

3) Irak ve Suriye’de bu bölünmeler gerçekleştiğinde de, Irak ve Suriye’deki Sünni Arap bölgeleri ile Kürt bölgelerini kendi aralarında birleştirmek istiyor.

Böylece iki devletin bölünmesiyle toplam beş devletçik oluşacak!

İşte ABD “asıl hedefi olan” bu tablo için yeniden bir atak yapmış oldu. Füze saldırısı, Barzani’nin bağımsızlık hamlesi ve Kerkük’e Kürt bölge bayrağı asması, AKP Hükümeti’nin Astana sürecini gevşetmesi, hatta Fırat Kalkanı’nın bitirilmek zorunda kalınmasıyla PYD kantonlarına yeniden alan açılmış olması gibi gelişmelerin tamamı, bu hedefle ilgilidir.

Fakat mesele şudur: ABD’nin buna gücü var mı? Rusya ve bölge ülkeleri bu girişime karşı koymayacak mı?

KOMŞULARLA BARIŞ İÇİN BAŞKANLIĞA HAYIR!

ABD’nin buna gücü yok ve Rusya-İran-Suriye bloğu ABD’nin bu planının önünde kararlılıkla durmaktadır.

Fakat bu tabloya önemli oranda etki yapacağı için bizi, asıl ülkemizin nasıl konumlanacağı ilgilendirmektedir.

Burada da önümüzde duran en yakın ve acil mesele, başkanlık referandumudur. Ya evet sonucuyla Erdoğan başkan olarak Türkiye’yi ABD’nin yanında Irak ve Suriye’yi paylaşma savaşlarına sokacak, ya da hayır sonucuyla Türkiye “komşularla iş birliğine” zorlanacak!

Kısacası, “bir oy”un dünya açısından bu kadar değerli olduğu bir seçime gidiyoruz…

Mehmet Ali Güller
13 Nisan 2017

3 Yorum

Erdoğan’ın Türkiye’yi ABD kucağında Suriye’yle savaşa sürmesine Hayır!

Erdoğanların yeni ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un ziyaretinden hemen önce “Fırat Kalkanı’nın tamamlandığını” ilan etmesi, yeni bir viraja işaret ediyordu. O viraja doğru gelirken AKP Hükümeti’nin Astana sürecini gevşettiği, Rusya’yla normalleşme yolundaki ilişkilerde tökezlemelerin başladığı, gözünü kapatmayanlar için, aslında ortadaydı…

Bu yeni virajda önce kimyasal saldırı komplosu yaşandı. Benzeri, anımsayacaksınız, 2012’de de yaşanmıştı. ABD’yi Suriye’ye doğrudan askeri müdahaleye çekmek isteyen kuvvetler, Esad yönetiminin kimyasal saldırı yaptığını iddia ederek dünyayı ayağa kaldırmaya çalışmıştı. O günkü koşullarda Obama doğrudan saldırıyı göze alamamıştı.

Şimdi yeni girilen virajda benzer bir kimyasal komployla karşı karşıyayız. Yine Esad’ın kimyasal silah kullandığı, yine benzer yöntemlerle gündeme getirildi. Oysa en acemi siyasetçi için bile durum çırılçıplak ortadadır: Esad’ın siyasi konumunu en sağlama aldığı koşullarda kimyasal saldırı yoluna girmesi akıl işi değildir. Esad kendi kendini neden zora soksun! Açık ki ABD’nin Suriye savaşı için bir gerekçe üretiliyor!

TRUMPSEVERLER ve TAYYİPSEVERLER DERS ÇIKARMALI

Fakat bu kez, 2012’den farklı olarak kimyasal komplo alıcı buldu: Trump!

Ve ABD, Suriye hava üssüne 50 füze fırlattı!

Fakat Türkiye açısından daha vahimi, henüz füzeler fırlatılmadan ve Trump savaş naraları atarken Erdoğan’ın yaptığı açıklamaydı!

ABD Başkanı Trump kimyasal komplo sonrası “Benim Suriye ve Esad’a karşı tavrım çok değişti. Bu olay kırmızı çizginin ötesinde çok çok çizgileri geçer” dedi.

Erdoğan ise Trump’a “Lafta kalmasın. Eğer bu icraat hakikaten ortaya konulursa, biz de Türkiye olarak, bize ne düşüyorsa, biz onu yapmaya hazırız.” sözü verdi!

Tam bu noktada parantez açıp şu üç noktaya dikkat çekmeliyim: 1) Sırf bu açıklama bile 16 Nisan’a neden hayır denilmesi gerektiğini göstermektedir. Yasaya göre TBMM kararı gerekmesine rağmen, sanki başkanmış gibi Türkiye’yi ABD’nin Suriye savaşının kuyruğuna bağlamayı şimdiden vaat eden bu anlayışa 16 Nisan’da hayır denmeli! 2) “Erdoğan’ın vatan savaşı verdiği”, “ABD’yle savaştığı”, “Avrasyacı olduğu” gibi hayaller, umarım onun asıl siyasal konumunu ortaya koyan bu olgu sonrasında yerini gerçekçiliğe bırakır! 3) Trump’ın seçilmesini Amerikan elitlerine karşı bir zafer ilan edenler, Trump’ın Ortadoğu’ya barış getireceğini savunanlar ve hatta Trump’ın ABD’yi emperyalist bir devlet olmaktan çıkaracağı hayalini kuranlar, umarım 50 füze gerçeğiyle yeninden ayaklarının üzerlerine basarlar!

ABD’NİN YAPACAĞI SON ALÇAKÇA İŞ OLUR!

ABD’nin son olarak Genelkurmay Başkanı düzeyinde PYD/YPG’ye verdiği desteğe ve kimyasal komplo sonrası füzelere sarılmasına bakılırsa, Trump, geçen ay Pentagon’un önüne koyduğu senaryolardan askeri seçenekli olanı seçti!

Fakat bunu uygulayabilecek mi? ABD, arkasına Erdoğanlı Türkiye’yi alsa bile Rusya-İran-Suriye cephesine karşı doğrudan bir askeri savaşı göze alabilecek mi? Bunu göreceğiz ama şimdiden şunu söyleyelim, bu ABD’nin “bir emperyalist devlet olarak” yapacağı son alçakça iş olur!

ABD’nin Suriye’ye doğrudan savaş açması, ABD’nin yenilgisiyle sonuçlanacak!

Amerikan devletinin bu riski alıp almayacağını, sürecin ne yönde ilerleyebileceğini, ortaya çıkacak yeni olgularla birlikte değerlendireceğiz.

Şimdilik şu kadarını söyleyelim: ABD’nin Trump’lı yönetime rağmen doğrudan bir Suriye saldırısına yönelebilmesi, yine de çok olası görünmüyor. Esad’ın son aylardaki kazanımlarını törpüleyen ve Rusya’yı Suriye’nin federasyonlaşmasına mecbur etme hedefli bir kısa saldırı ABD için daha olası görünüyor. Tabi bu seçenek bile kararlı bir Rusya-İran duruşuyla rafa kaldırılacaktır!

BİR HAYIR YETER!

Bugünlük meseleyi bizi ilgilendiren şu boyutuyla noktalayalım:

Erdoğanlar Türkiye’yi ABD’nin Haçlı saldırısının kuyruğuna takabilecek mi, takamayacak mı? Meselenin bizim için düğüm noktası burasıdır.

Hatta daha da iddialı olarak söyleyelim: Bu sorunun yanıtı, ABD’nin yukarıda söylediğimiz riski alıp almayacağını belirleyecek etkenlerin de içindedir!

Dolayısıyla önce komşumuzu, sonra ülkemizi ve en sonunda da tüm bölgemizi yangın yerine çevirecek bu savaş atmosferine karşı çıkabilmek, öncelikle 9 gün sonra yapılacak başkanlık halk oylamasında “hayır” oyu vermekten geçmektedir. Öncelikle, bir hayır yeter!

Mehmet Ali Güller
7 Nisan 2017

3 Yorum

Fırat Kalkanı’nın Açmazları – 2

Bu yazının birincisini, yani “Fırat Kalkanı’nın Açmazları – 1”i, harekat başladıktan hemen sonra, 25 Ağustos 2016’da yazmıştık.

İkincisini de bugün, harekatın bitirildiğinin açıklanmasından hemen sonra yazıyoruz…

HAREKÂT NE AMERİKANCIDIR NE DE ABD’YLE SAVAŞTIR

Fırat Kalkanı Harekâtı başladığında iki uç görüş vardı. Soldan, sol çevrelerden yapılan değerlendirmelerde Fırat Kalkanı’nın Amerikancı bir operasyon olduğu iddia ediliyordu. Sağdan, ulusalcı kesimlerden yapılan değerlendirmelerde ise operasyonun vatan savaşı olduğu, ABD’yle Türkiye’nin savaştığı iddia ediliyordu.

Çokça belirtiğimiz gibi, ikisi de doğru değildi. Fırat Kalkanı Harekâtı Amerikancı bir harekat değildi ancak stratejinin düzeltilememesi ve doğru ittifaklar kurulamaması durumunda Amerika’nın kucağına düşme riski vardı. Ve elbette Fırat Kalkanı harekâtı Türkiye’nin ABD’yle savaşı da değildi!

Zira bölgedeki gelişmeler ve ilişkiler bir düz doğru şeklinde ele alınamayacak durumdadır. Kaldı ki, doğada da aslında durum böyledir. Süreç ne tek başına düz doğru boyunca ilerler, ne de sadece dalga şeklinde hareket eder. İkisi iç içedir. Çünkü madde, yalnızca kütlesi olan bir parçacık değil aynı zamanda enerji transferi yapan bir dalgadır.

Konu Ortadoğu olunca, düz doğru ile dalgalı hareket daha da iç içe geçer; DNA sarmalı halini alır…

SADECE OLUMLU OLGULARA BAKMA HATASI

İlk günkü değerlendirmemizde kimi olgulara ve tabii stratejideki yanlışlığa bakarak şu uyarıyı yapmıştık: “Fırat Kalkanı’nın başarısı şu iki şeye bağlıdır: 1) ABD’yle değil, Rusya’yla hareket edilmesine. 2) Sahada ÖSO’yla değil, Şam’la iş birliğine.”

Bu iki temel noktanın sadece 0.5’i gerçekleşti. Ankara Rusya’yla hareket etti ama ABD’yle pazarlık yapmaktan, Rakka için ortak harekât aramaktan, ABD’ye üsleri açık tutmaktan vazgeçmedi. Dahası ABD’nin bu üslerden mücadele ettiğimiz terör örgütlerine yardım taşımasına engel olmadı!

Kimi ulusalcı tezlerde dile getirilen “Türkiye’nin mecburiyetleri var, AKP nasıl olsa Şam’la iş birliği yapmaya mecbur kalacak” iddiasına karşın, AKP Şam’la iş birliğine yönelmedi. Hatta bir ara harekatın ana hedefinin Esad rejimini yıkmak olduğunu bile dile getirdi.

Kaldı ki süreç “mecburiyetler” yaklaşımından sıyrılarak incelenebilse, Suriye uçağıyla yapılan bombardıman mesajından, Rusya’nın Türkiye’ye Suriye hava sahasını kapatması mesajından bile önemli sonuçlar çıkarılırdı.

Salt olumlu görünen olgulara bakılmayıp, tüm olgular incelense Moskova’dan gelen “Suriye’nin kuzeydoğusunda ‘küçük bir Türkiye’ oluşmasından endişe ediyoruz” mesajlarından köklü sonuçlar çıkarılırdı…

Olmadı, hatta şu son aşamada, gayet net görülen Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi ile AKP Hükümeti’nin Astana sürecini gevşetmeye başlaması arasında bağ bile görülemedi…

FIRAT KALKANI’NIN ZAAFI: ERDOĞAN

Harekatın en büyük zaafı, Türkiye’nin Tayyip Erdoğan tarafından yönetiliyor oluşuydu.

Erdoğan’ın ABD’yle karşı karşıya konumlandığı, milli saflara geldiği, Avrasya’ya yöneldiği gibi hayaller bir kenara bırakıldığında görülecektir ki, Erdoğan’ın Fırat Kalkanı harekatındaki bir numaralı hedefi, askerden farklı olarak, harekâtı iktidarını konsolide etmenin bir aracı olarak kullanmaktı. AKP medyasının “82. İl Halep” manşetleri attığı, Erdoğan’ın “harekatın hedefi Esad’ı yıkmaktır” dediği şartlarda hâlâ “Türkiye’nin mecburiyetleri var, Erdoğan Esad’la anlaşacak” demek, idealizmdi…

Öte yandan Erdoğan’ın harekât boyunca ABD’ye “ortağın PKK mı, yoksa ben miyim” diye seslenmesi ve pazarlık araması, Fırat Kalkanı harekatının zaaflarındandı.

Ayrıca Erdoğan’ın siyasi hevesler uğruna sürekli harekatın hedefleriyle ilgili açıklamalar yapması, gizli kalması gereken askeri hedefleri açıklaması, asker ile siyasetçilerin birbirini tutmayan açıklamaları harekatın zaaflarındandı. Örneğin asker “El Bab tamamlandı” derken, AKP “tamamlanmadı” diyordu. Örneğin kimi AKP sözcüleri “El Bab’dan sonra Münbiç” derken, kimi AKP sözcüleri de “önce Rakka” diyordu.

Bir başka zaaf da, sürekli hedefin 5 bin kilometrekarelik alanın güvenli bölgeye dönüştürülmesi diye konulmasıydı. Neticede 2 bin kilometrekarede kalındı. Yani salt bu yönüyle bile harekata “başarısızlık” damgası vurdurulmuş oldu!

Diğer yandan Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin harekât boyunca İran düşmanlığı yapması da harekatın zaaflarındandı.

KÜRDİSTAN’IN MİMARLIĞINA GİDEN YOL

Fakat en önemli mesele “Kürt Koridoru” ile ilgiliydi:

1) Irak Kürdistanı ile ittifak kurmak ama Suriye Kürdistanı’na karşı çıkmak, stratejik bir yaklaşım değildi.

2) Fırat’ın doğusundaki PKK/PYD kantonlarını kabul edip, “Fırat’ın batısına geçemezsiniz” demek gerçekçi değildi. “Kaldı ki, kantonlardan Afrin zaten Fırat’ın batısındaydı)

3) Barzani’ye evet, Öcalan’a hayır demek sürdürülemezdi.

4) İstanbul ve Ankara’da Irak Kürdistanı bayrağı sallandırmak ama Kerkük’te asılmasına karşı çıkıp, “Irak anayasasına aykırı” diye açıklama yapmak, sonuç getirmezdi.

5) Bağdat’la kavga edip Barzani’yle ittifak kurarak, Esad’la kavga edip ÖSO’yla iş tutarak ve İran’la karşı karşıya gelerek, ABD’nin Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzatmaya çalıştığı Kürt Koridoru’na karşı olabilmek mümkün değildi.

6) Hem ABD’nin Kürt Koridoru’na karşı olup, hem ABD’yle ortak kalmak, yeni ABD Başkanı’ndan destek aramak, birlikte Suriye’de ortak operasyon yapmayı istemek, “devlet aklı” değildi!

Bu tür ikilemlerin gideceği sonuç bellidir: Tıpkı Irak’ta olduğu gibi, Suriye’de de kendinizi müteahhit ABD adına Kürdistan’a mimarlık yaparken bulursunuz!

DEVRİMCİ MUHALEFET İHTİYACI

Sonuçta ne oldu? “Menbiç’e giriyoruz” denilirken, TSK’nin etrafı fiilen sarılmış oldu; bir yanda ABD, bir yanda Rusya, bir yanda Suriye Ordusu, bir yanda PKK/PYD…

Rusya’yla anlaşılmış hedeflerin dışına çıkan Erdoğan, TSK’yi El Bab’da sağa sola dönemez, ileriye gidemez, sadece geriye dönebilir hale düşürdü ve 29 Mart 2017 tarihli Milli Güvenlik Kurulu kararıyla Fırat Kalkanı Harekatı’nın bittiğini açıklamak zorunda kaldı. Tam da yeni ABD Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’yi ziyaret edeceği 30 Mart 2017’den bir gün önce!

Esas vahim tabloyla asıl bundan sonra karşılaşabiliriz: AKP Hükümeti Türkiye’yi tamamen ABD’nin kucağına düşürebilir…

Zira Rusya’yla bozuşmaya başladık: Rusya’dan ithal ettiğimiz tarım ürünlerine %130 vergi koyduk. Ekonomi Bakanı, Rusya’yla normalleşmenin istenilen düzeyin çok çok altında olduğunu söylüyor. Rusya Tarım Bakanlığı tarım ürünlerimize koyduğu kotanın bir kısmını kaldırmadı. Turizm beklendiği gibi canlanmadı.

Dahası Moskova, suikasta uğrayan Ankara Büyükelçisi’nin yerine üç aydır yeni bir atama yapmadı!

Kısacası hem içeride hem de dışarıda oldukça sert bir viraja giriyoruz. Bu sert virajı arabayı devirmeden alabilmemizin ilk yolu, öncelikle 16 Nisan’da Erdoğan’ın başkanlık hayallerine hayır diyebilmemizden geçmektedir!

Ardından, Erdoğan’ın milli saflara geldiği, vatan savunması yaptığı, ABD’yle savaştığı, Avrasyacı olduğu, NATO’dan çıkıp ŞİÖ’ye gireceği yanılsamalarını bırakarak ve onunla bir “milli seferberlik hükümeti” kurulabileceği hayalinden sıyrılarak, devrimci muhalefet yapabilmeye odaklanmalıyız!

Çok çok geç olmadan…

Mehmet Ali Güller
30 Mart 2017

7 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: