15 TEMMUZ’UN 10 SONUCU

İlk günden beri belirtiyoruz: 15 Temmuz, ABD’nin bir kanadının desteklediği FETÖ darbesiydi; erken doğurtulup bastırıldı ve fırsata çevrilip yeni bir rejim inşasında kullanıldı!

Üstelik sonradan yapılan şu açıklamalar, bunu tamamen doğruladı!

Örneğin TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu’nun AKP’li başkanı Reşat Petek dinlenen onlarca tanıktan sonra şu saptamayı yapıyordu: “Havacı subayın MİT’e giderek verdiği istihbarat darbenin öne çekilmesini ve başarısız olmasını sağlamıştır.” (hürriyet.com.tr, 26 Mayıs 2017)

Örneğin Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar da, TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu’na gönderdiği yazılı yanıtında yine erken doğuma işaret ediyordu: “Kanaatimce, alınan bu tedbirlerden dolayıdır ki, hainler paniğe kapılarak, daha sonra sanık ifadelerinden öğrendiğimize göre geç saatlerde yapmayı (saat 03.00) planladıkları işi öne almak suretiyle erkenden ifşa olmuşlar ve böylelikle darbe girişiminin akamete uğramasındaki önemli bir faktör gerçekleşmiştir.” (hurriyet.com.tr, 30 Mayıs 2017)

Yani darbe istihbaratından sonra alınan bir takım tedbirlerle darbe erken doğurtulmuş, öne çekilmiş ve böylece bastırılmış, başarısızlığa uğratılmıştır.

Oysa Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı’nın ifadesinde belirttiği üzere darbenin tamamen önlenebilmesi de mümkündü: “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı.” (hurriyet.com.tr, 20 Mart 2017)

Tabii o zaman 15 Temmuz “Allah’ın bir lütfu” olmayacak ve yeni bir rejim inşasında kullanılamayacaktı!

Peki geride kalan bu bir yılda 15 Temmuz’un ne gibi sonuçları oldu? Neler yapılabildi ya da yapılamadı? İnceleyelim:

1) Darbenin siyasi ayağı ortaya çıkarılmadı.

Darbenin askeri, polisi, avukatı, hâkimi, savcısı, öğretmeni, memuru ortaya çıkarıldı ama siyasi ayağı ortaya çıkarılmadı. Öyle ki Başbakan Binali YıldırımFETÖ’nün siyasi ayağı yok” bile dedi! (Yeniçağ, 2 Nisan 2017)

Yani darbenin çaycısı, çorbacısı bile vardı ama siyasi ayağı yoktu! 31 Mayıs 2017’de, darbe girişiminin siyasi ayağının ortaya çıkarılması için verilen TBMM Araştırma Komisyonu kurulması önergesi, AKP oylarıyla reddedildi. Hükümet çok sıkıştığında ise “siyasi ayağı yok, çünkü temizledik” diye geçiştirdi. Peki o temizlenen siyasi ayaklarla ilgili bir yargı süreci başlatıldı mı? Hayır!

Dahası MİT’in bylock listesi ile siyasi ayağın ortaya çıkarılabileceği konuşuluyorken, TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu’nun AKP’li Başkanı Reşat Petek, komisyon çalışmasını bitirdiğinde “MİT’ten bylock listesi istemedik” diyordu!

2) AKP’nin siyasi sorumluluğunun üzeri örtüldü.

Şimdilerde iktidar sözcülerinin söylediği gibi Fetullahçı cemaat tarafından bir kandırılma ya da cemaatin devlete sızması durumu yok. Fethullahçı çete AKP iktidarı döneminde devlete yerleştirildi.

Birkaç örnekle anlatalım:

a) Orduya sızmaya çalışan Fethullahçı subaylar AKP iktidarı öncesinde yaz ve kış Yüksek Askeri Şuraları’nda ordudan atılırdı. AKP iktidarıyla birlikte bu değişti. AKP’nin katıldığı ilk Yüksek Askeri Şura olan Aralık 2002’de Başbakan Abdullah Gül ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül YAŞ kararlarına şerh koydular. Bir süre süren bu şerhlere zamanla gerek kalmadı. Zira AKP ve Fethhullahçı çete devlet içinde mevzi kazanıyor, dahası 2008 yılında başlattıkları Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile tersine kendileri Türk Ordusu’nda büyük tasfiyeler yapıyordu!

b) 2004 yılında Milli Güvenlik Kurulu Fethullahçı çeteyle mücadele için bir plan hazırladı ve hükümete tavsiye etti. Başbakan ve müsteşarı ise devlet uygulamalarına aykırı olarak bu tavsiye kararını rafa kaldırdı. Eski Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in biz zamanlar çok övündükleri bu olayla ilgili sözleri açık: “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan siyasi sorumluluğunu, ben hukuki sorumluluğunu aldım ve 2004’teki FÖTÜ’yle mücadele planını rafa kaldırdık.” (Hürriyet, Ertuğrul Özkök’ün köşesi, 8 Temmuz 2017)

Yani Türk devletimin Fethullahçı çeteye karşı mücadele etmesi bizzat AKP hükümeti tarafından engellenmiştir!

c) Fethullah Gülen 28 Şubat sürecinde yargılanıyordu ve ABD’ye kaçmıştı. AKP hükümeti 2006 yılında Terörle Mücadele Kanunu’nda bir değişiklik yaparak Gülen’i kurtardı.

d) AKP Hükümeti sözcülerinin belirtiği gibi Fethullah Gülen Cemaati AKP iktidarı döneminde 10-15 kat büyüdü.

e) Recep Tayyip Erdoğan, cemaatle çatışmanın başladığı süreçte “ne istediniz de vermedik” diyerek, bu örgütü devlete yerleştirdiklerini itiraf etmiş oldu.

3) Akar ve Fidan ikilisi TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu’na gitmedi.

15 Temmuz gecesinin en kritik iki ismi olan Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan TBMM Darbe Araştırma Komisyonu’na gelip milletvekillerinin sorularını yanıtlamadı. Komisyon çalışmasını tamamladıktan sonra belirli sorulara yazılı yanıt yolladı.

Oysa ikilinin darbeyi en az 6 saat önce öğrenmiş olmasından başlayarak, bir gün önce başbaşa yaptıkları 4 saatlik toplantıya kadar pek çok konuda kamuoyunun sorularını aydınlatması gerekiyordu!

4) 15 Temmuz darbe girişiminin en kritik ismi olan Adil Öksüz olayı aydınlatılmadı.

Ankara Cumhuriyet Savcısı Ramazan Dinç’in iddianamesine göre eski Fethullahçı Kemalettin Özdemir, örgütün “asker imamı” olarak daha 2012 yılında devlete, istihbarat kurumlarına Adil Öksüz’ün ismini vermişti. (Hürriyet, Abdülkadir Selvi’nin köşesi, 12 Temmuz 2017)

Ancak Adil Öksüz AKP-Cemaat çatışmasının başladığı o süreçten itibaren nedense hiç izlenmedi!

5) TSK yeniden yapılandırıldı.

“Allah’ın lütfu” denilen darbe girişimi sonrasında TSK “yeniden yapılandırma” adı altında farklı bakanlıklara bölündü:

Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri Savunma Bakanlığı’na, Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. Genelkurmay Başkanlığı altsız olarak Başbakanlığa bağlı kaldı. GATA Abdülhamid Hastaneleri’ne dönüştürülerek Sağlık Bakanlığı’na bağlandı. Askeri liseler ve harp okulları kapatıldı, yerine Milli Savuna Üniversitesi kuruldu.

Yüksek Askerî Şura baştan aşağı değiştirildi. 4 asker ve 11 hükümet yetkilisinden oluşan yeni yapı ile Türk Ordusu’ndaki terfi ve tayinlere hükümetin kumanda etmesi sağlandı.

Cemaatle çatışmanın ilk günlerinde kamuoyunun desteğini alabilmek için Ergenekon ve Balyoz konularında kandırıldıklarını söyleyen hükümet, Türk Ordusu içinden ya da muhalefetten gelen tepkilere karşı ise yeniden şantaj gibi Ergenekon ve Balyoz sopası salladı. Son olarak Başbakan Binali YıldırımErgenekon ve Balyoz yalan değildi, meşru hükümete ve milli iradeye karşı darbe girişimiydi” dedi! (Haber Türk, 14 Temmuz 2017)

6) OHAL rejimi olağanlaştırıldı.

Olağanüstü Hal durumu olağanlaştı. OHAL iktidar tarafından FETÖ’yle mücadeleden öte, kendi rejiminin inşası için kullanıldı. Erdoğan’ın patronlara söylediği “OHAL’i grevlere müdahale için kullanıyoruz” sözü, bu gerçeğin tipik bir göstergesiydi. (Sözcü, 14 Temmuz 2017)

7) Parlamenter rejim yıkıldı, yerine 15 Temmuz anayasası ve başkanlık rejimi konuldu.

16 Nisan referandumunda “mühürsüz oy pusulaları” ile milletin iradesine darbe vuruldu. “Mühürüz anayasa” ile de parlamenter rejime darbe vurulmuş oldu.

8) Yasama, yürütme ve yargı tek elde toplandı.

Yürütme ve yasamaya hâkim AKP iktidarı, yargıyı da kadro ve yandaşlarıyla doldurdu. Görevden alınan hakimlerin yerine atanan 1341 hakimin tamamına yakının AKP’li olduğu ortay açıktı. AKP il, ilçe yöneticilerinden milletvekili akrabalarına kadar uzanan liste, AK-yargı sürecinin en somut ifadesiydi.

9) Kindar nesil hedefi için AK-eğitim.

Müfredattan evrim çıkarıldı, muamelat ve ukubat gibi şeriat kolları konuldu.

Türbanı ilkokullara kadar sokan ve eğitim kurumlarını imam hatipleştiren AKP hükümeti, 15 Temmuz sonrasında okullara mescit ve abdesthane zorunluluğu getirdi, eğitim müfredatından evrimi çıkardı ve müfredata şeriat hukukunun alt kolları olan muamelat ve ukubat konularını koydu.

10) AK-Medya: Parti TV’si.

İktidarın inşa ettiği “havuz medyası”, 15 Temmuz’dan sonra daha da büyüdü. VE en önemlisi devlet televizyonu ve ajansı, artık parti televizyonu ve ajansına dönüştü!

Mehmet Ali Güller
17 Temmuz 2017
ABC Gazetesi

1 Yorum

SİYASİ AHLAK SORUNUMUZ

Öncelikle belirteyim, bu bir kişisel yazıdır. O nedenle okumayabilirsiniz. Yine de okumak istiyorsanız, buyurun başlayalım:

9 saatlik mühendislik faaliyeti için gidiş-geliş günde 5 saat yol harcayarak şehir değiştiriyorum. Bu 14 saatten sonra haliyle ne yoğun okuyabiliyorum, ne sık yazabiliyorum, ne de sosyal medyadan gelen sorulara yanıt verebiliyorum.

Bugün sosyal medyadan gelen “sorulara” buradan toplu yanıt vereceğim. Soruları tırnak içine aldım çünkü büyük çoğunluğu soru değil, suçlama ve yaftalama. Adalet Yürüyüşü ile başladığı için de bir nevi kampanya.

Ama başka okur ve takipçilerin yararlanması için o soruları “gruplayarak” yanıtlayacağım.

CHP’Yİ Mİ ÖVÜYORUM? CHP’Lİ Mİ OLDUM?

Adalet Yürüyüşü’ne destek verdiğim günden bu yana en çok karşılaştığım iki soru bunlar: CHP’yi mi övüyorum? CHP’li mi oldum?

Önce ikicisini yanıtlayayım: Hayır CHP’li olmadım!

Adalet Yürüyüşü ile ilgili yazdığım yazılar nesnel bir gözle okunursa, o yazılarda bir CHP ya da Kemal Kılıçdaroğlu övgüsü olmadığı görülecektir. Tersine CHP yönetiminin yanlışlıkları vardır.

Bu arada sosyal medyada “yalama-yanaşma” gibi kavramlarla bu soruyu soranlara yakıştıramadım için bu sıfatların yerine “övgü”yü kullandığımı da belirteyim!

Kılıçdaroğlu’nu övdüğümü iddia edenler şunu bilmeli: Kılıçdaroğlu için bizim mahallede “devrimci Kemal” güzellemeleri yapılırken bile ben Kılıçdaroğlu’nu eleştiren dizi yazılar yazıyordum!

Adalet Yürüyüşü’ne destek vermem ise konunun 2019 çarpışmasıyla ilgili olması ve devrimci bir dalga yaratabilmesi için fırsat olabileceğini düşünmemdendir. Nitekim miting, CHP yönetiminin yanlışlıklarına rağmen “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları ile Maltepe’yi inleten 2 milyon kişiyi buluşturdu.

CHP’DEN MİLLETVEKİLİ Mİ OLACAĞIM?

Peki CHP’den milletvekili mi olacağım? Bu nedenle mi yürüyüşü destekledim?

CHP’den ya da başka bir partiden milletvekili olmayacağım. Dün olduğu gibi bugün de böyle bir düşüncem yok.

Bana “milletvekili olmak için Kılıçdaroğlu’nu övüyor!” suçlaması yapan kimi eski CHP’lilere hayret ediyorum. Yıllarca CHP’de milletvekili olmaya çalışan, olamayınca VP’ye kapan atan bu tiplerin bu anlayışlarını sürdürdükleri müddetçe hiçbir partiye hayırlarının olmayacağını düşünüyorum.

Aynı suçlamayı yapan VP’li arkadaşlara da şunu söyleyeyim: 1989 yılında tanıştığım Aydınlık hareketi içinde 1995’ten itibaren yoğun bir şekilde mücadele ettim, ediyorum. Onca seçim geldi geçti, tekinde bile aday olmadım: Ne milletvekili adaylığı, ne belediye başkanlığı, ne de il genel meclisi üyeliği vs.

Fakat bugün beni yaftalamak için bunları söyleyen kimilerinin milletvekili adaylığı listesindeki 4. sıra yerinin 9’a kaydırıldığında nasıl küstüğünü iyi bilirim! Ya da kısacık partililik hayatında daha ilk seçimde milletvekili adayı olabilmek için kırk takla atanları…

Bu konuyu kapatırken şunu da belirteyim: Sırasını beğenmeyip küsenler ve milletvekili olabilmek için kırk takla atan arkadaşlar, şu anda milletvekili olanların çoğundan çok daha iyi vekillik yapacaklardır, onu da belirteyim. Umarım ilk seçimde seçilirler.

NEDEN HALK TV’YE ÇIKIYORUM?

Yaklaşık 1,5 yıldır HALK TV’de Gürkan Hacır’ın Şimdiki Zaman programına konuk oluyorum. Fakat izleyenler bilecektir, sürekli konuk değilim. Bazen 4 hafta çıkmadığım da oluyor. Programcı Hacır’ın biraz da gündeme göre, örneğin dış politikanın ağırlıkta olduğu haftalarda daha sık çağırdığı, örneğin iki hafta üst üste çağırdığı da oluyor tabi…

Onun dışında birkaç haftadır TELE1’de başlayan Türkiye’nin Yönü programına konuk oluyorum. HALK TV’den farklı olarak, burada sürekli konuk olduğumu belirteyim. Ayrıca program başladığından beri, haftada bir de TELE1’in gazetesi ABC’de makale yazıyorum.

Bunun dışında zaman zaman Sputnik Radyosu’na telefonla bağlanıyorum.

“Neden HALK TV’ye çıkyorum” sorusunun yanıtı aslında kısa: Çünkü HALK TV çağırıyor. Çağırırsa başka kanallara da çıkarım.

“Neden HALK TV’ye çıkıyorum” sorusu, sorudan ziyade bir suçlama olarak geliyor, üstelik çoğunlukla tanıdıklardan. Ben o tanıdıkların Aydınlıkçı vicdanını ortaya koyarak neden HALK TV’ye çıktığımı sorgulamak yerine, neden ULUSAL KANAL’a çıkamadığımı sorgulamalarını beklerdim.

Hadi fikir ayrılığı nedeniyle yayın çizgisine uymadığım için Aydınlık’ta yazamamamın bir mantığı olabilir. Fakat Cem Küçük’ün, Ömer Turan’ın çıkabildiği kurucusu olduğum ULUSAL KANAL’a çıkamamamın mantığı nedir? Cem Küçük’ten daha mı uzak noktadayım!

Aynı arkadaşlarımın şunu da düşünmesini istiyorum: Ben çıkarken kötü olan HALK TV’deki Şimdiki Zaman programı, örneğin değerli arkadaşım Mehmet Perinçek çıktığında iyi mi oluyor? Ya da o program sorunluysa, o programın sürekli konuğu olan değerli arkadaşım Barış Doster nasıl ULUSAL KANAL’a konuk olabiliyor?

Benim HALK TV’ye konuk olmamı istemeyen arkadaşlar aslında ne istiyor? Yazmayayım, konuşmayayım, öyle mi?

CHP-HDP/PKK İTTİFAKINI MI SAVUNUYORUM?

CHP-HDP/PKK ittifakını savunmuyorum. CHP-VP ittifakının öncülük ettiği, soldan sağa pek çok partinin yer alabileceği, demokratik kitle örgütlerine, sendikalara, meslek odalarına yaslanan bir büyük Cumhuriyet Cephesi’ni çözüm adresi görüyorum. Zor mu, elbette çok zor!

CHP’nin tabanı sağlam Atatürçüdür ve o taban 200 yıllık devrimci geleneğimizi temsil eden güçlü damarlardan biridir. Onsuz Türkiye’de AKP’nin karşıdevrimine direnmek şu şartlarda mümkün değildir. O nedenle CHP-VP ittifakını biricik çözüm görüyorum.

Öte yandan 2019 virajını dönmek için AKP-Bahçeli ittifakı kuran Erdoğan’a karşı birinci turu iki cepheli, ikinci turu tek cepheli bir geniş koalisyon öneriyorum.

Cephelerden biri yukarıda saydığım Cumhuriyet Cephesi. İkinci Cephe ise Meral Akşener’in merkezinde olduğu ANAP, DP, LDP gibi partileri de yanına alan Milliyetçi Cephe.

Cumhuriyet ve Milliyetçi cephelerin ayrı ayrı aday çıkarması karşılığında Erdoğan’ın ilk turda seçilmesi şansı olmayacaktır. Cumhuriyetçi ve Milliyetçi iki cepheden en çok oyu alan aday da, geniş bir koalisyonla diğer cephenin desteğini alacak ve kazanacaktır.

PKK’Yİ SOL MU GÖRÜYORUM?

PKK’yi solda görmüyorum. Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Büyük Kürdistan”, “Hükümet-PKK Görüşmeleri”, “IŞİD: Karar Terör” ve “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru” isimli dört kitabım PKK’yi nasıl gördüğümü yeterince açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

ABD emperyalizminin bölgede silahlı bir kuvveti haline gelmiş PKK’nin en çok da Kürtlere zarar verdiğini savunuyorum. ABD’nin bölgede Türk ile Kürt’ü, Türk ile Fars’ı, Fars ile Arap’ı, Arap ile Kürt’ü çatıştırma projesine karşı çıkıyorum. ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek için kurmak istediği “kukla bir devlete” karşı çıkıyorum.

Türk, Kürt, Fars ve Arap’ın emperyalizme karşı bir bölgesel ittifak geliştirmesini savunuyorum. Ekonomik entegrasyon ile Batı Asya Birliği kurulmasını savunuyorum.

PKK VE FETÖ’YLE MÜCADELEYE KARŞI MIYIM?

“Önce AKP’yle mücadele edilmeli” diyerek aslında PKK ve FETÖ ile mücadeleye mi karşı çıkıyorum? PKK ve FETÖ terör örgütleridir, AKP ise bir siyasi parti. Yani aynı düzlemde değildirler ve aynı sıralama içinde olamazlar. PKK ve FETÖ ile mücadele, öncelikle bir terörle mücadele sorunudur ve bu iki örgüt herhangi bir sıralamaya tabi olmaksızın ezilmelidir, bitirilmelidir.

AKP’yle mücadele ise bir siyasal mücadeledir.

Sorunların kaynağının sorunlara çözüm olamayacağını savunuyorum. Bu nedenle de AKP’yle mücadeleyi öncelikli mesele görüyorum. AKP’nin dışarıda mevzi kazanabilmek için Rusya’yla normalleşmesi ve içeride mevzi kazanabilmek için millicilik oynaması, onun sınıfsal karakterini ve ana hedefini değiştirmiyor! Cumhuriyeti yıkma programını adım adım uygulayan bu siyasal İslamcı partiye, “PKK ve FETÖ ile mücadele ediyor” diye, “Rusya’yla normalleşiyor” diye açık destek verilmesine karşı çıkıyorum.

Bir muhalefet partisi, iktidarı sırf terörle mücadele etmeye başladı diye destekleyemez. Tersine, ilk 10 yılında terörle ittifak yapan bu partiyle doğru dürüst terörle mücadele edilemeyeceğini, kendisinin daha iyi mücadele edeceğini halka anlatmalıdır bir muhalefet partisi… (Kaldı ki, terörle mücadele her iktidarın görevidir; yapması normal, yapmaması suçtur.)

AKP’nin Türkiye’nin zayıf karnına dönüşerek ülkeyi nasıl zora soktuğunu anlatmalıdır bir muhalefet partisi.

Ve muhalefet partisi, iktidar olmak için vardır; iktidarı alkışlamak ve iktidara iyi-kötü muhalefet etmeye çalışan muhalefet partilerine muhalefet etmek için değil!

Siyasi partiler düşünce kuruluşu değildir. Fotoğraf çekip, şu iyi bu kötü demek değildir işleri. Siyasi partiler, iktidar olmaya çalışırlar. Siyasetlerini de son tahlilde kuvvet toplamak için yaparlar.

SİYASİ AHLAK

Siyasette ahlak sorunu, çok önemli bir sorun olmaya başladı. Ve sosyal medya da siyasi partilerin trolleri ile kuşatıldı. Sahte isimle, yumurtalı fotoğrafla etrafa çamur atan, adınıza paylaşımlar uydurup algı operasyonu yapan yığınla profesyonel trol var. Onlara söyleyecek hiçbir lafımız yok.

Lafımız ismi cismi belli olanlara: Siyasette ahlak sanıldığından çok daha önemlidir!

Bakınız Atatürk’e: Düşmanıyla bile saygı çerçevesinde çarpışmaktadır, hasımlarıyla mücadelesinde nezaketi elden bırakmaz. Örneğin Nutuk’ta kaç kez “hain” lafı etmiştir sizce? Atatürk’ün Bütün Eserleri’ni inceleyin. 30 ciltlik yazısında kaç adet ağır söz bulabileceksiniz sizce?

Birbirimizin yazdıklarını, söylediklerini doğru bulmayabiliriz. Elbette eleştireceğiz. Ancak her beğenilmeyen lafa hain damgası yapıştırmak, her doğru bulunmayan sözde “dış güçler” etkisi aramak, her hoşa gitmeyen düşünceyi düşmanlıkla itham etmek, acizlikten başka bir şey değildir. Hiçbirimize yakışmaz…

Özetle, siyasette ölçümüz Atatürk olmalı! Hele de “gülün gül ile tartıldığı bir dünya özlemi” ile mücadele edenler için…

Mehmet Ali Güller
14 Temmuz 2017

16 Yorum

ADALET MİTİNGİ’NİN SONUÇLARI

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan İstanbul’a 25 gün boyunca sürdürdüğü 450 km’lik yürüyüş, Maltepe’de 2 milyon kişinin katıldığı büyük bir mitingle son buldu.

Son buldu diyoruz ancak aynı zamanda yeni bir başlangıç da oldu. Bu başlangıcın Türkiye’yi nereye götüreceği kuşkusuz hedefe, programa, bu hedef için izlenecek strateji ve taktiklere, hangi kuvvetlerle ittifak yapılacağına bağlıdır. İlerleyen zamanlarda bunu zaten değerlendireceğiz. Şimdilik toplam olarak yürüyüş ve mitingin sonuçlarını incelemeye çalışalım:

AKP’YE KARŞI 3. BÜYÜK DALGA

1) Kılıçdaroğlu bu yürüyüşle genel başkanlığını liderlik boyutuna yükseltti. 6 yıldır eleştirdiğimiz ve Atatürk’ün koltuğunu dolduramadığını belirttiğimiz Kılıçdaroğlu, sallanan koltuğunu bu yürüyüşle sağlamlaştırdı. Yürüyüşle ilgili kimi önemli isimlerden gelen itirazlar da, esas olarak yürüyüşün bu CHP içi çatışmasıyla ve liderlik mücadelesiyle ilgiliydi.

2) Adalet Yürüyüşü ve Mitingi, AKP Hükümeti’nin Atatürk Cumhuriyeti’ne saldırılarına karşı cumhuriyet kuvvetlerinin 3. büyük direnişiydi. İlk ikisi 2007’deki Cumhuriyet Mitingleri ve 2013’deki Gezi/Haziran Halk Hareketi’ydi.

İlk ikisi kesin sonuç alamasa da, cumhuriyete saldırılara karşı bir mevzi yaratabilmiş, cumhuriyet kuvvetlerini dinamikleştirmiş, AKP hükümetini belli bir zaman içinde duraklatabilmiş, hatta belli ölçülerde geriletebilmişti de…

PROGRAM: BAYRAK-ATATÜRK-ADALET

3) Adalet Mitingi’nin sadece Türk Bayrağı, Atatürk posteri ve “adalet” dövizleriyle sınırlandırılması, kapsayıcılık bakımından önemliydi. Zira yürüyüş ikinci bölümünden itibaren Kılıçdaroğlu’nu ve CHP’yi aşmaya başlamıştı.

Türk Bayrağı, Atatürk posteri ve Adalet dövizi üçlüsü aynı zamanda bir programı işaret etmektedir. Bu program soldan sağa tüm kuvvetleri bir Cumhuriyet Cephesi içinde buluşturabilecek biricik programdır.

Bu noktada şunu da söylemeliyiz: Yürüyüşün Kandıra ayağında Kemal Kılıçdaroğlu’nun HDP’li milletvekilleriyle yürüyüş pozu vermesi yanlıştı. O fotoğraflar AKP tarafından çok kullanılacaktır.

Fakat şunu da belirtmeliyiz. Aslında HDP Kandıra’dan yürüyüşe parti pankartları ve bayraklarıyla kitlesel katılacaktı. Fakat Kılıçdaroğlu yönetimi daha o noktada “bu parti yürüyüşü değildir” diyerek ve “Türk Bayrağı-Atatürk posteri-adalet dövizi” sınırlaması yaparak, yanlışlığın daha da büyümesini engellemiştir. Bunun üzerine HDP milletvekilleri sembolik olarak ve çok kısa bir süreliğine yürüyüşe katılmıştır.

Bu doğru tutum, Adalet Mitingi’ni de daha kapsayıcı hale getirmiş ve kitleselleştirmiştir.

Zaten mitingin en çok atılan iki sloganı “hak, hukuk, adalet” ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” olmuştur.

Bu tablo şu gerçeği de bir kez daha ortaya çıkarmıştır: 200 yıllık devrimci geleneğimizin çok önemli bir damarı işte o kitledir. O kitleyi yok saymak, o kitleye sırtını dönmek ya da o kitleye rağmen CHP’yi yönetmeye kalkmak, herkes için başarısızlıktır.

CUMHURİYET CEPHESİ

4) Kuşkusuz 200 yıllık devrimci geleneğimizin daha ileri damarları bakımından yürüyüş eksik bulunabilecektir, Kılıçdaroğlu’nun kimi açıklamaları ve özellikle mitingde ilan ettiği 10 madde sorunlu bulunabilecektir. Fakat Kılıçdaroğlu ve ortaya koydukları aslında yürüyüşe başladığı 25 gün öncesinden çok daha ileri bir mevzidedir.

Kılıçdaroğlu yürüyüşü başlatmış ama yürüyüş de Kılıçdaroğlu’nu ileri taşımıştır.

“Laiklik tehlikede değil” diyen, Ekmeleddin İhsanoğlu tercihi ile Erdoğan’a cumhurbaşkanlığı koltuğunu hediye eden, Esad’a diktatör diyerek dış politikadaki cepheleşmeyi anlayamayan, 16 Nisan akşamı ve sonrasında kazanılan seçime sahip çıkamayan, “CHP, kurumsal kimliğiyle sokak protestolarına destek vermiyor” diyerek Gezi’de hayal kırıklığı yaratan ve büyük bir devrimci dalganın sönmesine seyirci kalan Kılıçdaroğlu artık “sokaksa sokak” demektedir ve alanlardan muhalefeti esas alacağını göstermektedir. Tek başına bu bile çok önemli kazanımdır.

Yürüyüşün daha ilk gününde belirtmiştik. Kılıçdaroğlu bu yürüyüşü tercih etmemiş, mecbur kalmıştır. Çünkü Enis Berberoğlu kararı, gerçekte Kılıçdaroğlu’nu 2019 için rehin almayı hedefleyen bir operasyondu. Kılıçdaroğlu yürüyüşe mecbur kalmış ve hem AKP’yi hem de CHP’yi şaşırtmıştır!

Tam da bu nedenle, yani Erdoğan’ın 2019’da cumhuriyete son balyozu vurabilmesini engelleyecek bir fırsata dönüşebileceği için bu yürüyüşe destek verilmesi gerektiğini savunmuştuk.

Şimdi cumhuriyet kuvvetlerinin tamamının 2019’u esas alan bir mevzilenmeye birlikte girmesi gereken süreç başlamıştır. İşte en başta belirttiğimiz “yeni başlangıç” budur.

Kılıçdaroğlu’nun 25 gün öncesine dönmesini engellemek, soldan sağa tüm kuvvetleri Türk bayrağı-Atatürk posteri-Adalet dövizi üçlüsüyle sembolize edilen program altında Cumhuriyet Cephesi’nde birleştirebilmek günün en yakıcı görevidir.

Mehmet Ali Güller
11 Temmuz 2017
ABC Gazetesi

5 Yorum

TÜRK ORDUSU’NU ‘DİNCİLEŞTİRME’ OPERASYONU

Mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Son birkaç aydır Türk Ordusu’yla ilgili hemen her haberin görselinde mutlaka bir “dinsel” görüntü var.

Birkaçını anımsayalım:

ŞEYHLERE-TÜRBELERE ZİYARET

1) Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar ve kuvvet komutanları bayram namazını Siirt’in Tillo ilçesinde AKP milletvekili ve AKP İl Başkanı ile birlikte kıldı.

Neden Tillo? Orada çok önemli askeri bir birlik mi var? Tillo, tarikatı, mollaları ve medreseleriyle dikkat çeken bir yer.  Zaten Akar ve kuvvet komutanları da bayram namazı sonrası Tillo şeyhleriyle birlikte pozlar verdikten sonra İbrahim Hakkı ve İsmail Fakirullah Hazretlerinin türbelerini ziyaret etti!

2) Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı bayram namazını El Bab’da askerlerle birlikte kıldı. Aksakallı namazın ardından minbere çıkıp askerlere konuşma yaptı!

3) Ramazan boyunca Türk Ordusu’nun komutanları iftar programı görüntüleriyle ve dua ederken kamuoyu önüne getirildiler. Erdoğan’dan başlayarak AKP yöneticileri tüm yurtta Türk Ordusu’na iftar vererek, dualı görüntüler servis etti.

AKAR’IN NECİP FAZIL VE NURİ PAKDİL SEVGİSİ

4) Hulusi Akar’ın Cübbeli Ahmet’le sohbet pozu, dinci Akit gazetesinin vefat eden yazarlarına taziyeleri, yine dinci AKİT yazarına hastane ziyareti, önemle kamuoyuna getirildi.

5) Hulusi Akar’ın MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la birlikte Nuri Akdil’i ziyaret etmesi, özenle kamuoyuna servis edildi. Kimdir Nuri Pakdil? Mustafa Kemal karşıtlığıyla bilinen, Mustafa Kemal’e firavun diyen, 1923’ü “değerlerden kopma” tarihi ilan eden, “Ne Mutlu Müslümanım diyene” sloganıyla biten konuşması Erdoğan tarafından ayakta alkışlanan bir siyasal İslamcı yazardır!

Ve Pakdil, Akar’ın lise yıllarında Abdullah Gül’le birlikte ziyaret ettiği Necip Fazıl’ın da izcilerindendir.

6) Türk Ordusu’nun Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar, Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la birlikte umre yaptı. Akar ve Erdoğan’ın Mescid-i Nebevi’deki yan yana namaz görüntüleri özenle servis edildi.

7) Türk Ordusu’nun terörle mücadele haberleri bile, askerlerin toplu namaz ve dua görüntüleri eşliğinde servis edildi.

8) Türk Ordusu’nu konu edinen çeşitli dizilerde askerle sürekli namaz kılarken ve dua ederken resmedildi.

Uzatmayalım, son aylarda böyle yığınla örnek sayabiliriz.

KOMUTAN MI, AKP KADROSU MU?

Peki Türk subayı neden son aylarda hep ibadet görüntüleriyle öne çıkarılıyor? Dünden bugüne subaylar dindar mı oldu?

Mesele hiç de o değil! Biliyoruz ki, bugün gibi dün de subayların içinde ibadetini layıkıyla yerine getiren vardı. Fakat Türk subayı, tıpkı dünün gerçek dindarları gibi ibadetini kimsenin gözüne sokmaz ve reklama dönüştürmezdi.

Ancak tıpkı AKP iktidarının sosyal hayata soktuğu gibi, TSK içinde de dindarlığı öne çıkarma hevesi ortaya çıktı.

Ve elbette bu dindarlık değildir, dinciliktir; dini siyasallaştırmaktır, siyasal İslamcılıktır!

Ve maalesef Türk Ordusu’nun en üst komutanları, sanki AKP kadrolarıymış gibi, iktidarın Türkiye’ye geçirmeye çalıştığı bu dincilik görüntüsüne aracılık etmektedirler!

AKP’NİN ‘TAM İKTİDARIZ’ MESAJ GAYRETİ

Gelelim Türk Ordusu’nun en üst komutanlarını kendi kadroları gibi değerlendiren iktidarın amacına…

AKP neden Türk Ordusu’nu hep ibadet görüntüleriyle servis ediyor?

İktidar tabanına ve Türkiye’ye şu mesajı vermeye çalışıyor: “Türk Silahlı Kuvvetleri eskiden laik-dinsizdi ve bize karşıydı, şimdi dindar oldu ve emrimize girdi!”

Amaç ne? Öncelikle Türkiye’ye “güçlüyüz ve her yerde iktidarız” mesajı vermek! Çünkü medya ve yargıdan sonra TSK’yi de “teslim aldığını” gösterebilen bir iktidar, tam iktidar olacaktır!

Diğer yandan tabana “bakın FETÖ’yü tasfiye ediyoruz ama boşaltılan yerleri de dinle doldurabiliyoruz” denmiş oluyor!

LAİK CUMHURİYET’LE VE ‘BEKÇİSİYLE’ HESAPLAŞMA

Burada önemli olan şudur: AKP iktidarı Türkiye’yi dincileştirmeye çalışarak “Laik Cumhuriyet”le hesaplaşıyor ve Cumhuriyetçilere “bakın laikliğin bekçisini de dize getirdim” demeye getiriyor!

Türbanı ilkokullara kadar sokan, okullara mescit ve abdesthane zorunluluğu getiren, eğitim müfredatından evrimi çıkaran, müfredata şeriat hukukunun alt kolları olan muamelat ve ukubat konularını koyan, okulları imam hatipleştiren ve “kindar nesil” hedefleyen iktidar, bu hedefe uygun olarak Türk Ordusu’nu da biçimlendirmeye çalışmaktadır.

“Allah’ın lütfu” dedikleri 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirerek Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlıklarını İçişleri Bakanlığı’na, kuvvet komutanlıklarını Savunma Bakanlığı’na bağlayan ve Genelkurmay Başkanlığı’nı altsız hale getiren iktidar, aynı zamanda askeri okulları, GATA’yı ve askeri yargıyı da kapatarak aslında Türk Ordusu’nu parçalara ayırmıştı. Şimdi son bir operasyonla “rehin aldığı” isimlerin katkısıyla orduyu dincileştirmeye çalışıyor!

Böylece Türk Ordusu ABD’nin çuval operasyonu ile başlayan “darbeler” sürecinde, Şemdinli operasyonuna, Ergenekon kumpasına ve Balyoz tertibine maruz kalmış, ardından 15 Temmuz darbe girişimi ve darbenin fırsata çevrilmesi operasyonuna uğramış ve son olarak da “dincileştirme operasyonu” ile karşı karşıya kalmıştır!

Hedef, 2019 virajını da alarak rejimi değiştirmektir!

Mehmet Ali Güller
3 Temmuz 2019
ABC Gazetesi

2 Yorum

TÜRKİYE’NİN EN SOROSÇU SİYASETÇİSİ: ERDOĞAN

Katar krizi döndü dolaştı, AKP Hükümeti’nin yanlış dış politikası nedeniyle en çok Türkiye’yi etkiledi. Önce Katar’a destek veren, fakat ABD’nin Katar’la anlaşması üzerine “tarafsızlık” açıklaması yapan hükümet, sıkışınca çareyi hızla Katar’a asker göndererek pozisyon kazanmakta aradı.

Bu durum, içeride de Türk Ordusu’nun varlık gerekçesini tartışmaya açtı. Katar’a asker göndermeyi savunanlar, sanki emperyalist bir ülkeymişiz gibi, “Ordular kahramanlık için değil, ekonomi için vardırlar” demeye başladılar.

Elbette ordular çeşitli nedenlerin yanında ekonomi için de vardırlar ama kendi ülkesinin ekonomisi için! Türk Silahlı Kuvvetleri “Türk ulusal pazarını” savunmak için vardır, Katar’ın pazarını korumak için değil!

Bu ayrımı anlamak için öncelikle Katar’a üs meselesini kendi tarihi kesiti içinde Ortadoğu’daki siyasal mücadele zemininde incelememiz gerekiyor:

İRAN’I HEDEF ALAN ÜS ANLAŞMASININ KISA TARİHÇESİ

2 Temmuz 2012: Türkiye ile Katar “Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması” imzaladılar.

Gerekçe: Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar Suriye’de işbölümü içinde bir büyük operasyona başlamıştı!

19 Aralık 2014: Türkiye ile Katar Savunma Bakanları “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Katar Topraklarında Konuşlandırılması Konusunda İşbirliği Anlaşması”nı imzaladılar.

Gerekçe: Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üçlüsü, Suriye’de İran’la karşı karşıya gelmişti. İran’ın Körfez’den de dengelenmesi gerekiyordu!

4 Mart 2015: Türkiye’nin Katar’da asker konuşlandırılabilmesini öngören anlaşma Meclis Dışişleri Komisyonu’nda kabul edildi. Dışişleri Komisyonu anlaşmayla ilgili açıklamasında “İleride benzeri anlaşmaların diğer Körfez ülkeleriyle yapılması” ifadesini de kullanıyordu.

Gerekçe: Katar dışındaki ülkelerde de üs planlanıyordu, çünkü hedef İran’ın Körfez’den sıkıştırılmasıydı!

16 Aralık 2015: Türkiye’nin Katar Büyükelçisi Ahmet Demirok, üsle ilgili yaptığı açıklamada “Türkiye ile Katar’ın ortak düşmanı var” dedi! Demirok, Katar silahlı kuvvetlerini eğitmek üzere 100 Türk askerinin de Ekim ayından beri bu ülkede bulunduğunu açıkladı.

Anlamı: Türkiye ile Katar’ın ortak düşmanı İran’dı. Zaten Erdoğan her fırsatta Pers yayılmacılığından şikâyet ediyor ve İran’ın Irak ve Suriye’den çekilmesini itiyordu!

KATAR KRİZİ VE HIZLA ONAYLANAN ÜS ANLAŞMASI

Ancak bu anlaşmalar silsilesi, bir türlü “kalıcı bir askeri üs” ile sonuçlanmadı. Katar, Müslüman Kardeşler nedeniyle komşusu Suudi Arabistan’la sorun yaşamaya başlamıştı ve bir de Türkiye’ye kalıcı üs vererek İran’ın hedefi olmak istemiyordu.

Zaten Tahran yönetimi, özellikle Türk Büyükelçi Demirok’un “ortak düşman” diyerek İran’ı işaret etmesinden bu yana Katar’ı sıkıştırıyordu.

Katar Emiri meseleyi zamana yayacaktı. Anlaşma nasılsa yürürlükteydi, Türkiye’ye “geçici üs” verilmişti ve 100 civarındaki Türk askeri de Katar askerlerini eğitiyordu. Emir de Erdoğan’ın en yakın dostu olarak AKP Hükümeti’ni ekonomik sıkıntılara karşı destekliyordu.

Fakat Müslüman Kardeşler ile gerilen Katar – Suudi Arabistan ilişkileri, son iki yılda İran ve doğalgaz konuları ile Katar’ın Ortadoğu’daki etkinliği nedeniyle derinleşti.

5 Haziran 2017: Ve Suudi Arabistan’ın liderlik ettiği 7 ülke teröre destek verdiği gerekçesiyle Katar’la diplomatik ilişkilerini kesti!

6 Haziran 2017: 2 yıldır Türkiye’yi bekleten Katar, hızla “kalıcı üs” için yer belirledi. AKP Hükümeti 2 yıldır bekleyen anlaşmayı hızla TBMM Genel Kurulu gündemine aldı ve onayladı.

TRUMPİZM: HERKESE MAL SATMAK!

ABD krizin ilk gününden itibaren Suudi Arabistan’ı destekledi. Dahası, ABD Başkanı Trump Katar’ın hedef alınmasına işaret ederek, “Suudi Arabistan Kralı’na ziyaretin karşılığını aldığımızı görmek güzel” diyordu!

Trump ilk yurtdışı ziyaretini Riyad’a yapmış ve 110 milyar doları şimdi olmak üzere toplam 380 milyar dolarlık silah anlaşması imzalamıştı!  ABD-Meksika sınır duvarının parasını Meksika’ya ödeteceğini söyleyen “işadamı” Trump, Ortadoğu’daki askeri masrafları da Suudi Arabistan ile Katar’a ödetmek niyetindeydi ama Katar biraz ağırdan alıyordu…

15 Haziran 2017: Fakat sıkışan Katar Washington onaylı Suudi ablukasında zaman kazanmak ve nefes almak için Trump’ın şartlarını kabul etti. ABD ile Katar, 12 milyar dolarlık 35 adet F15 savaş uçağı anlaşması imzaladılar. Ayrıca iki ülke ortak deniz tatbikatı yapacaktı. Hemen yapılan tatbikatın resmi ismi ise oldukça anlamlıydı: “Bizler Faniyiz, Katar ve Emiri Temim Kalıcıdır!”

Özetle Trumpizm uygulamadaydı: ABD Suudilere 110 milyar dolarlık silah, Suudilerin terörist ilan ettiği Katar’a 35 adet F15 savaş uçağı ve baş düşman ilan ettiği İran’a da 60 adet Boing yolcu uçağı satıyordu!

16 Haziran 2017: ABD-Katar silah anlaşması ile ortak deniz tatbikatının ilk sonucu şu oldu: Başından beri Katar’a açık destek veren Türkiye, tavır değiştirdi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “Körfez krizinde taraf tutmamız söz konusu değil” diyordu!

18 Haziran 2017: Dahası, Ankara bir denge aramak adına, Suudi Arabistan’da da askeri üs kurma teklifinde bulunuyordu! Suudi Arabistan’ın resmi haber ajansı WAS, Kral’ın Türkiye’nin üs teklifini reddettiğini açıkladı.

20 Haziran 2017: Bu arada Katar’da beklenen saray darbesi Suudi Arabistan’da gerçekleşiyordu. Kral Selman, veliaht prensi Naif’i görevden alarak yerine kendi oğlunu atıyordu!

21 Haziran 2017: İşler ABD açısından kazançlı hale dönüşünce, Washington adımlar atmaya başladı. Kral Selman’la görüşen Trump krizin çözümünü ele aldı. Ardından ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Katar’ı ablukaya alan ülkelerden hızla “akla yatkın ve uygulanabilir” talepler sunmasını istedi.

AKP’NİN KAZANÇ ELDE ETME HAMLESİ

ABD hem Sudi Arabistan’a hem de Katar’a silah satarak Ortadoğu maliyetlerini müttefiklerine yıkarken, krizden en çok etkilenen ülke Türkiye olmuştu.

AKP Hükümeti hızla Katar’a asker gönderip yerleşmeyi en azından bir kazanım görüyordu ve harekete geçildi.

“Katar’a asker gönderilerek PKK’ye destek veren ABD’ye karşı konumlanılacağı” vurgularıyla “Katar’ın fethi” yazıları yazılmaya başlandı. Öyle ki, Erdoğan’ı artık milli ve antiemperyalist gören kesimler bile havaya girmiş, “Ordular kahramanlık için değil ekonomi için vardır” diyerek kraldan çok kralcılık yapmıştır!

22 Haziran 2017: İlk Türk birliği Katar’daki El Rayyan Askeri Üssü’ne yerleşti.

Böylece, bir zamanlar ABD’li para spekülatörü Soros’un Türkiye’ye söylediği “en iyi ihraç malınız, askerinizdir” sözü hayata geçmiş oluyordu! Hayata geçiren de, Erdoğan oluyordu!

23 Haziran 2017: Suudi Arabistan liderliğindeki ülkeler Katar’a 13 maddelik bir talep listesi sundu. Taleplerden 2 numaralısı, Katar’ın Türk Üssü’nü kapatmasıydı!

Peki şimdi ne olacak? Görünen o ki, ABD kıvama getirdiği Körfez ülkelerini “Camp David” benzeri bir barışla İran’a karşı mevzilendirip İsrail’i rahatlatacak.

Gelişmeleri izleyeceğiz…

ULUSAL ORDULAR, ULUSAL PAZARI SAVUNUR, BAŞKASININ PAZARINA KORUMALIK YAPMAZ!

En baştaki konumuza dönersek…

Türkiye emperyalist bir ülke değildir. Bu nedenle Katar örneğinden hareketle “Ordular kahramanlık için değil ekonomi için vardır” iddiası Türkiye için geçerli değildir.

Kaldı ki Katar örneğindeki somut durum tersidir: Katar, AKP Hükümeti’nin ayakta kalmasını sağlayan para girişlerinin karşılığında Türkiye’den güvenlik satın almaktadır!

Özetle, Türkiye için Mehmetçik ihraç edilecek bir mal değildir! Türkiye ezen-ezilen dünya saflaşması içinde nesnel olarak ezilenler cephesindedir. Mehmetçik öncelikle yurt savunması için vardır.

Yurt savunması ise aslında ulusal pazarın savunması demektir. Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri “Türk ulusal pazarını” savunmak için vardır, Katar’ın pazarını korumak için değil!

Meselesi ekonomi olanlar, Mehmetçiği ihraç malı olarak görmek yerine, öncelikle kafayı üretim ekonomisi oluşturmaya taksınlar!

Mehmet Ali Güller
26 Haziran 2017
ABC Gazetesi

6 Yorum

2019 ÇARPIŞMASI ve CHP’YE 3. KUMPAS

Enis Berberoğlu’na MİT TIR’ları haberi dolayısıyla 25 yıl ağır ceza verilmesi, Kemal Kılıçdaroğlu’nu 2019 sürecinde rehin alma operasyonuydu. Kılıçdaroğlu “yürüme” kararı alarak bu operasyona direnme kararı aldı.
Yani yaşananlar aslında 2019 çarpışmasıdır!

Gelin ne demek istediğimizi anlatabilmek için önce bazı saptamalar yapalım:

1) AKP hükümetleri döneminde TSK’ye belli başlı 3 kumpas yapıldı:

a) AKP-FETÖ ortaklığında Ergenekon-Balyoz kumpasları.

b) FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimi

c) AKP’nin 15 Temmuz fırsatıyla TSK’yi “yeniden yapılandırma” kumpası.

2) Aynı dönemde CHP’ye de belli başlı 3 kumpas yapıldı:

a) ABD’nin Deniz Baykal’ı rehin almasıyla 2003’de Erdoğan’a başbakanlık yolunun açılması.

b) 2010’da, AKP-FETÖ ortaklığında Baykal’dan bir kasetle kurtulma operasyonu.

c) Ve Berberoğlu operasyonu.

3) Bu süreçte İşçi Partisi ve MHP’ye de AKP-FETÖ ortaklı kumpas ve operasyonlar yapıldı.

4) Ayrıca gazetelere, gazetecilere, aydınlara, demokratik kitle örgütlerine, sendikalara, meslek odalarına vs. operasyonlar yapıldı.

AKP-FETÖ ortaklığındaki operasyonlar genel olarak Cumhuriyet’i yıkma hedefliydi; AKP’nin yaptığı operasyonlar ise yıktığı rejimin yerine yenisini inşa etmek hedefli operasyonlardır.

İşte bu geniş resim içinde Berberoğlu operasyonunun anlamı ortaya çıkmaktadır. Açalım:

BERBEROĞLU ÜZERİNDEN KILIÇDAROĞLU’NA OPERASYON

MİT TIR’ları olayı, AKP hükümetinin Suriye’de Esad rejimini yıkmak amaçlı dış politikasının bir yansımasıydı. TIR’larla iddia edildiği gibi Suriyeli muhaliflere gıda ve ilaç gibi yardımlar gitmiyordu, silah gidiyordu. TIR’lardaki görüntüleri Cumhuriyet’e verdiği iddia edilen Berberoğlu bu nedenle “casuslukla” suçlandı.

Gerçi bu suçlamayla bile 25 yıllık ağır ceza, normal değildi. Normal olmadığı AK-Medya’nın anında “peki Berberoğlu’na o görüntüleri kim verdi?” haberlerinden anlaşılıyordu. Kararla birlikte “asıl suçlu Kılıçdaroğlu’dur” kampanyası başlattılar.

Hedef, en zor viraja girerken, yani 2019 sürecinde Kılıçdaroğlu’nun rehin alınmasıydı. Böylece Erdoğan’ı korkutan yüzde 49’luk “hayır” cephesi (ki gerçekte yüzde 55) daha baştan sıkıntıya sokulacak, dahası ilerideki kimi hamlelerle birlikte cephe yarılacaktı.

Nasılsa Kılıçdaroğlu 7 yıldır çok da zorluk çıkarmamış, Gezi’de, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday yapılmasında, 16 Nisan referandumunda o cepheyi hep hayal kırıklığına uğratmıştı. Ayrıca “laikliğin tehlikede olmadığını” söylemesinden tutun da, dokunulmazlıkların kaldırılmasındaki tavrına kadar pek çok konuda AKP’nin işini kolaylaştırmıştı.

Kısacası Berberoğlu’na gösterilen 25 yıl ağır ceza sopası Kılıçdaroğlu’nu rehin almaya yetecekti.

Ancak Kılıçaroğlu bu son hamleyle köşeye sıkışmış oluyordu ve köşeye sıkışmış her canlı gibi ya “ölecek” ya da “yaşamak” için savaşacaktı!

Ve savaşmaya mecbur kaldı!

SARAY’IN ‘CUMHURİYET’E SON DARBESİ’Nİ ENGELLEMEK

İşte Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşü bu geniş resimde anlatmaya çalıştığımız “rejim inşası operasyonlarını” durdurabilmek için desteklenmelidir.

Elbette Kılıçdaroğlu onlarca büyük hata yapmıştır, elbette Kılıçdaroğlu örneğin Berberoğlu serbest bırakılırsa yürüyüşü yarıda bırakabilir, elbette Kılıçdaroğlu yine CHP tabanını hayal kırıklığına uğratabilir…

O nedenle Kılıçdaroğlu’nu sürekli arkadan itmeliyiz; geri dönmesin diye, yarı yolda bırakmasın diye…

Kılıçdaroğlu’nun yürüme kararı, Saray’ın “Cumhuriyet’e son darbe”sini engelleyebilmek için bir fırsat yaratmıştır ve bu nedenle desteklenmelidir!

“Türk bayrağı yok” gibi doğru olmayan bilgilere aldırmadan, “Kılıçdaroğlu PKK ve FETÖ’yü kurtarmak için yürüyor” gibi komplolara bakmadan, “CHP dış müdahale istiyor, iç savaş peşinde” gibi kışkırtmalara gelmeden, bu yürüyüş desteklenmeli ve büyütülmelidir.

Erdoğan’ın 2019 sürecinde “yüzde 49 cephesini” bölme hamlesini bozmak, sadece CHP’nin değil, hepimizin görevidir!

Mehmet Ali Güller
19 Haziran 2017
ABC Gazetesi

9 Yorum

Meşru açıklamasındaki teslimiyet

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 16 Nisan referandumu sonuçlarını ve dolayısıyla o sonuçlarla ortaya çıkan anayasaya değişikliğini “gayrimeşru” ilan etmesi, muhalefet çevrelerinde yeni bir tartışma başlattı. 16 Nisan ve anayasa değişikliği meşru mu, değil mi?

Kılıçdaroğlu’nun açıklamasını yanlış bulan bakışın tezi şöyle:

1) Gayrimeşruluk açıklaması yanlıştır.

2) Çünkü meşruluk ile kanunilik farklı düzlemlerdir.

3) Anayasa değişikliği gayrimeşru ise yapılacak seçim de gayrimeşrudur.

4) O zaman CHP seçimlere katılmayacaktır.

5) O zaman CHP AKP iktidarını yıkmaktan vazgeçtiğini ortaya koymuştur.

6) CHP, gayrimeşru diyerek aslında AKP’ye teslim olmuştur. (Doğu Perinçek, Gayrimeşru açıklamasındaki teslimiyet, Aydınlık, 15 Haziran 2017)

NE YAPMALIYDI?

Yararlı bir tartışma olması bakımından konu ile ilgili biz de görüşlerimizi paylaşalım:

Bize göre Kemal Kılıçdaroğlu’nun gayrimeşru saptaması gecikmeli bir doğrudur. Kılıçdaroğlu’nun yanlışı 16 Nisan’ı gayrimeşru ilan etmesi değil, gayrimeşru demenin gereğini yapmamasıdır!

Ümit Özdağ’ın tek başına 16 Nisan akşamı YSK önünde “hayır” oylarına sahip çıkma iradesini Kemal Kılıçdaroğlu anamuhalefet partisi lideri kimliği ile beş bin CHP’li avukatı peşine takarak yapsaydı, çok şey değişirdi!

Cumhuriyet yıkıcılarının provokasyon ihtimali var diye eyleme geçmeyerek, yıkılmakta olan Cumhuriyet savunulamaz!

Öte yandan 10 gün boyunca on binden fazla yurttaşın Türkiye’nin dört bir tarafında YSK’ye dilekçe eylemleriyle ortaya çıkan o enerjiyi sönümlemek, hele hele de ayağa kalkan o kitleleri daha baştan FETÖ’cü, PKK’li ilan etmek, iç karışıklık senaryoları çizmek, kitleleri Sorosçuluk diyerek frenlemek muhalefetin büyük hatasıydı.

YSK’ye adıyla soyadıyla dilekçe veren on binlerce yurttaşın FETÖ’cü ya da PKK’li olabileceğini varsaymak, sıradan bir hata değildi.

TESLİİYET DEĞİL MÜCADELE İRADESİ SERGİLEMEKTİR

Öte yandan meşruluk ile kanunilik kesinlikle farklı düzlemlerdir. Fakat tersine bu düzlem farklılığı, gayrimeşruluk saptamasını doğrulamaktadır. Zira 16 Nisan sonucu öyle ya da böyle artık “kanunidir” fakat hukuki değildir, o nedenle de gayrimeşrudur!

Bu durum, seçimlere katılmamak anlamına gelmez. Tersine, anayasa değişikliği halk oylamasının gayrimeşruluğunun teknik temelini oluşturan “mühürsüz oy pusulası” gibi girişimlere karşı şimdiden kesin önlemler alacak türden örgütlenmelere ve seçim ittifakları ihtiyacı anlamına gelir.

Dolayısıyla 16 Nisan sonuçlarını ve o sonuçlara dayanan anayasa değişikliğini gayrimeşru ilan etmek AKP’ye teslim olmak demek değil, tersine AKP’ye karşı etkili mücadele etmenin bir başlangıcıdır.

Dahası, 16 Nisan sonuçlarını ve o sonuçlara dayanan anayasa değişikliğini gayrimeşru ilan etmek, CHP’den önce Vatan Partisi’nin görevidir! Şundan:

‘ERDOĞAN’LA HÜKÜMET ORTAKLIĞI’ TESLİMİYETİ

Aslında İşçi Partisi’nin yakın tarihi bu tartışmaya ışık tutmakta ve dikkat çektiğimiz bu görevlerin nasıl yapılması gerektiğine işaret etmektedir.

Örneğin Doğu Perinçek’in çok önemli kitaplarından biri olan “Tayyip Erdoğan’ın Yüce Divan Dosyası” baştan sona “AKP iktidarı gayrimeşrudur ve yıkılacaktır” tezini işlemektedir!

Örneğin İşçi Partisi, AKP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından laiklik karşıtı odak ilan edildiği için tüm uygulamalarının gayrimeşru olduğunu savunmuştur yıllarca.

Örneğin bir önceki halk oylaması öncesinde İşçi Partisi bir basın açıklamasıyla tavrını ortaya koymuştur ve “Anayasa Mahkemesi’nce mahkûm edilmiş AKP’nin yapacağı anayasa değişikliği gayrimeşru olacaktır!” demiştir!

Nitekim AKP’nin referandumdan çıkardığı o anayasa değişikliği gayrimeşru olmuştur ve o gayrimeşruluktan doğan rejim sorunları hâlâ sürmektedir!

Ve AKP, o gayrimeşruluktan doğan sorunları çözebilmek adına yeni sorunlar yaratmakta, yeni gayrimeşruluklar sergilemektedir.

Bu gayrimeşruluğa karşı çıkmak teslimiyet değildir, tersine süreci meşru görmek AKP’ye teslimiyettir!

Teslimiyettir, zira artık “Erdoğansız bir Türkiye’nin mümkün olmadığı” savunulmakta ve o nedenle “Erdoğan’la milli mutabakat hükümeti” aranmaktadır…

TURUNCULAŞMANIN PANZEHRİ

Gayrimeşruluğun bir kanıtı da, son olarak CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasıdır.

Ve Kılıçdaroğlu gayrimeşruluk ilanından sonra, Berberoğlu kararına tepki olarak Ankara’dan İstanbul’a yürüyüş kararı almıştır, çok önemlidir!

Tamam, bu çıkış eksiktir, gecikmelidir ve elbette süreç anamuhalefet partisinin yanlışları nedeniyle bu noktaya gelmiştir ama yine de Kılıçdaroğlu’nun “eylem” kararı doğrudur ve tüm muhalefet kesimlerince desteklenmelidir.

Kılıçdaroğlu’nun yanlışlarını yine tartışırız ama bugün o gün değildir. Muhasebeyi yine yaparız. Bugün muhasebe değil, mücadele günüdür. Ki en iyi muhasebe de mücadeledir.

Elbette PKK ve FETÖ Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışından yararlanmak isteyecektir, tıpkı Gezi’de olduğu gibi…

Fakat o yararlanma girişimlerine bakarak ilk defa ortaya çıkan bu eylem iradesine sırtımızı dönemeyiz.

Hatta mesele tam da bu noktada önem kazanmaktadır. Eylemlerin turunculaşmaması ve kırmızı rengini alabilmesi için tüm Cumhuriyetçiler destek vermelidir!

Soros turuncusunun panzehri, al bayraktır, Atatürk’tür!

Mehmet Ali Güller
15 Haziran 2017

7 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: