İçte ve dışta neo-Abdülhamitçilik

Ufuk Ötesi okurları bilir; yıllardır iktidarın dış politikasını neo-Abdülhamitçilik olarak niteledik. “Rusya’yla işbirliği yaparak kendisine alan açan, bunu ABD’yle pazarlığında kullanan, iki büyük kuvveti de AB’yle dengelemeye çalışan” bir siyaset bu…

Osmanlı padişahı II. Abdülhamit benzer şekilde “büyük güçler dengesi” gözetmiş ve bugünkü Türkiye’nin yaklaşık iki katı toprak kaybetmişti…

Osmanlı topraklarının İttihat Terakki rejimi tarafından kaybedildiği propaganda edilir ama doğru değildir. Zira İttihat Terakki II. Meşrutiyet’ten yani 1908’den sonra iktidar olmuştur. II. Abdülhamit ise 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından II. Meşrutiyet’e kadar 1,6 milyon kilometrekare toprak kaybetmiştir.

Fransız Devrimi’nin milliyetçilik etkisinden başlayarak Osmanlı Devleti’nin sanayi devrimini yapamamasına ve tıkanan iktisadının toplumsal dinamizmi sınırlamasına kadar pek çok nedenle zaten o toprakların elde tutulması mümkün değildi. Elbette “doğru hatta geri çekilerek” I. Dünya Savaşı’nda daha az kayıplı sağlam bir mevzi tutulabilirdi…

Neyse, konumuz bu değil, tarihi süreçleri “keşke”lerle açıklamak da zaten bilimsel değil.

Padişaha RTÜK zırhı

Bu konuya şundan değiniyoruz: TELE1 TV Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, geçen günlerde canlı yayında II. Abdülhamit rejimini eleştirdi ve RTÜK başkanı birkaç saat sonra TELE1 hakkında soruşturma başlattıklarını açıkladı!

Türkiye’de II. Abdülhamit’in eleştirilmesine bu set çekmeye çalışma çabası, dış politikada yaptığımız neo-Abdülhamit benzerliğinin, iç politikada da geçerli olduğunu gösteriyor…

RTÜK’ün Merdan Yanardağ’ın Abdülhamit eleştirisi ve çağdaş ilahiyatçı Cemil Kılıç’ın Diyanet eleştiriş nedeniyle TELE1’ye 5 gün kapatma ve para cezası vermesi, özetle Abdülhamit dönemi sansürcülüğünün güncel uygulamasıdır!

Yani iktidar, dış politikada olduğu gibi iç politika da neo-Abdülhamitçidir!

Devrim-karşı devrim çatışması

Muhafazakarların ve siyasal İslamcıların II. Abdülhamitçiliği sıradan bir konu değildir. Abdülhamit’i savunmayı, İttihat Terakki devrimciliğinden başlayarak, onu içererek aşan Kemalist devrimciliğe karşı bir mücadele platformu olarak görürler…

Doğrudur; devrimcilik-karşı devrimcilik çatışması fiiliyatta İttihat Terakki-Abdülhamit çatışmasıdır. Abdülhamit’in istibdat rejimine karşı isyan eden İttihatçılar en sonunda onu tahtından indirmiş ve kapattığı Meclis’i yeniden açmıştır.

İşte bu mücadele sürmektedir: Cumhuriyet’i ve Kemalist Devrim’i kapatılması gereken bir parantez olarak nitelemeleri bundandır. Kapattıkları kurumları sıra sıra Abdülhamit, Hamit, Hamidiye isimleriyle açmalarından başlayarak TBMM’yi işlevsiz kılan başkanlık sistemine geçmelerine kadar hemen her politikaları bundandır.

Bu gerçeği görmeyerek kör İttihatçı düşmanlığı üzerinden AKP’ye yedek kuvvet olanların anlamadığı acı durum budur…

Mehmet Akif’in Abdülhamit’e bakışı

II. Abdülhamit’in “istibdat rejiminin” ne olduğunu şiirlerinde ve yazılarından en iyi resmedenlerin başında İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif gelmektedir…

Mehmet Akif en hafifinden Abdülhamit’i Yıldız’daki baykuş diye, şeytanın ruhuna rahmet okutan melun diye, kızıl kafir diye niteler…

Elbette siyasal İslamcılar açısından iyi bir dindar olan Mehmet Akif büyük oranda dokunulmazdır. Akif’e ve yazdıklarına karşı gelemedikleri için, onun sonradan bu fikrinden döndüğü yalanına başvurmuşlar, hatta onun adına Abdülhamit’e sahte övgü şiiri bile yazmışlardır! Yani “Trollük” köklerinde var…

Ancak en kuvvetli sahtekarlıklar bile hakikatin üstünü örtemez, örtememiştir…

Tarihi kim yazacak?

İktidar açısından Abdülhamit’i savunmak ve ona eleştirilemez zırhı kazandırmaya çalışmak, kapsamlı bir politikadır ve doğrudan yeni rejim inşa hedefiyle ve o hedefe uygun yeni tarih yazımıyla ilgilidir…

TELE1 TV ve Halk TV’yi 5 gün kapatma kararları da, Cumhuriyet gazetesini kamu ilanlarını keserek cezalandırmaya çalışmaları da, Oda TV internet sitesini kapatmaları da, sosyal medyayı düzenleme adı altında muhalefetin sesini kesme çabaları da yeni bir tarih yapabilmeleri ve yazabilmeleri içindir…

Ancak yapamayacaklar! Tarihi elbette kazananlar ama “haklı olarak kazananlar” yapar!

Hem haklı değiller hem de kazanamayacaklar!

Tarihi özgürlükçüler yapacak ve yazacak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Temmuz 2020

1 Yorum

Tek adam, çok baro

Nedir “çoklu baro” tasarısı? Beş binden fazla avukat olan illerde iki bin avukat ile ikinci, üçüncü, dördüncü baro kurabilmektir özetle…  

Tek devlet, tek millet, tek bayrak” diyen bir iktidarın, “çoklu baro” demesi şaşırtıcı gelebilir. Ancak “tek millet” diyen bu iktidarın, daha önce “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” dediğini anımsarsanız, bu tür dönüşümlerin normal olduğunu ve siyasetin başlangıç yıllarında dile getirilen “iktidar olmak için gerekirse papaz elbisesi giyerim” anlayışıyla uyumlu olduğunu görürsünüz.

Amaç iktidar olmak ve iktidarda kalmaktır…

Çoklu baroyla ikili iktidar

AKP’nin “çoklu baro” tasarısının somut hedefi şudur: Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay belli ölçülerde “ele geçirilmiştir”; düğmesiz cübbeler parmaklarla iliklenir hale getirilmiştir. Ancak yargının “ele geçirilmesi” tamamlanamamıştır, çünkü barolar “ele geçirilememiştir”.

“Çoklu baro”, baroları ele geçirmek için önce bölüp ikili iktidarlar oluşturma, sonra kendi parçasını hükümet desteği ile esas olan haline getirip, nihayetinde yeniden “tek baro” yapma operasyonudur.

Tanıdık bir yöntemdir: AKP-FETÖ koalisyonu sırasında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu ele geçirmek için önce üye sayısını artırıp kendi adamlarını atamaları, sonra üye sayısını düşürüp muhalifleri temizlemeleri örneğin…

Yargı reformunun sonuçları

AKP literatüründe reform “ele geçirme” operasyonunun, demokratikleşme de “yeni rejim inşa etmenin” aracıdır; örtüsüdür. Demokrasiyi “inilecek durağa gelindiğinde inilen tramvaya” benzetmeleri bu nedenledir.

Biliyorsunuz, AKP-FETÖ koalisyonu döneminde yargı reformu yaptılar. Sonuç? 15 Temmuz!

Yargıya yerleştirdikleri o FETÖ’cüler TSK’ye operasyonlar yaptı. Sınav sorularını çalarak orduya soktukları FETÖ’cüler subay oldu; kumpaslarla ordudan attıkları subayların yerlerine onları yerleştirdiler; ordudan temizlenmesi gereken bu FETÖ’cüleri YAŞ’ta korudular ve sonuç 15 Temmuz oldu…

Şimdi AKP’nin yine bir reformla, yani “çoklu baro” tasarısıyla yeni felaketlere zemin hazırladığı ortada!

Çoklu baro reformu dedikleri, ele geçiremedikleri Cumhuriyet barosunu bölmek ve içinden bir AKP barosu çıkarmaktır ancak açtıkları yol şu tarikatın barosunun, şu etnik grubun barosunun, şu siyasi hareketin barosunun kurulabilmesine de olanak sağlamaktadır fiilen…

Cumhuriyet hukukun birliğini sağladı

Tek baro, aslında tek hukuk demektir; hukukun tekliği, birliği demektir…

Çünkü Cumhuriyet, hukukun birliğini sağlamıştır.

Osmanlı Devleti’nde iki hukuk vardı. Osmanlı hukuku, şer’i ve örfi hukuktan oluşuyordu. Yani bir yanda İslam hukuku vardı, diğer yanda da Osmanlı padişahı tarafından konan hukuk kuralları… Ancak padişahın koyduğu hukuk kuralları bile aslında kendi içinde şer’i ve gayri şer’i diye ikiye ayrılıyordu.

İşte Cumhuriyet, bu ikiliği ortadan kaldırdı ve hukukun birliğini sağladı.

Günümüzde zaman zaman “ulemaya soralım” türü çıkışlar, işte bu ikili hukuk hevesinin yansımalarıdır!

Ne yapmalı?

Tek adam rejimi inşası önünde kalan engellerin başında barolar, meslek odaları geliyor… AKP iktidarı önce baroları, bu engeli geçerse meslek odalarını hedef alacak. O nedenle baroları savunmak sadece avukatların görevi değildir; hepimizin görevidir.

Çünkü barolar cumhuriyet demektir; cumhuriyeti savunmak hepimizin görevidir.

Meslek odaları hedef alınan mühendisler, mimarlar, hekimler, eczacılar; kıdem tazminatı hedef alınan işçiler, emekçiler, memurlar, sendikalar; baroları hedef alınan avukatlar, hukukçular güç birliği yapmalıdır…

Emin olun; pratikte emekçilerin ve sendikaların kıdem tazminatlarını koruyabilmesi, bugün baroları savunabilmelerine bağlıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Temmuz 2020

3 Yorum

ABD-ÇİN BÜYÜK REKABETİ

ABD ile Çin arasında bir “büyük rekabet” vardır ama bu bir “hegemonya” mücadelesi değildir. Çünkü Çin’in “hegemonik güç” olma hedefi yoktur. Hegemonik güç olmak isteyen ABD’dedir; bir süre de olabilmiştir ancak artık hegemonyası inişe geçmiştir.

Küresel ölçekte hegemonya, bir süper devletin diğer devletler üzerinde siyasi, ekonomik ve askeri alanlarda mutlak üstünlük sağlamasıdır.

Çin’in “hegemonik güç” olma hedefinin bulunmadığının en açık göstergesi, ulusal güvenlik strateji belgeleridir. O belgelerde Çin’in böyle bir niyeti görünmemektedir.

Peki “gizli hedefi” olabilir mi? Olamaz, çünkü “hegemonik güç” konusu gizlenebilecek bir konu değildir. Nitekim ABD yıllarca yayımladığı ulusal güvenlik strateji belgelerinde kendisinin hegemonik güç olduğunu ve düzeni sağlama sorumluluğunun kendisinde olduğunu açık açık ilan etmişti.

KÜRESEL LİDERLİK SORUNU

Kaldı ki hegemonik güç olma konusu ideolojik bir konudur; emperyalist kapitalizme özgüdür, sosyalizme değil…

Nitekim Çinli komünist yetkililer bu konu açıldığında, Çin’in böyle bir hedefi olmadığını belirtmekle yetinmez, böyle bir hedefe yönelmesi halinde ülkelerine karşı mücadele edeceklerini bile söylerler!

Bu arada hegemonik güç olmak ile küresel lider olmak aynı şey değildir. Hegemonik güç aynı zamanda küresel liderdir ancak küresel lider aynı zamanda hegemonik güç olmayabilir.

Hegemonik güç olmayan küresel lider, küresel ilişkilere diğer aktörleri de katarak liderlik eder; diğer ülkeler üzerinde siyasi, ekonomik ve askeri alanlarda mutlak egemen olmaya çalışmaz.

Çin bu nedenle küresel lider adayıdır.

REKABETİN NİTELİĞİ

ABD-Çin büyük rekabeti özünde bir üretim rekabetidir.

ABD son çeyrek yüzyılda üretimin merkezi yerine tüketimin merkezi olmaya dönüşmüş, Çin ise bu süreçte üretimin merkezi haline gelmiştir.

ABD, Donald Trump yönetimiyle bu değişimi durdurmaya çalışmıştır, çalışmaktadır. ABD’nin Çin mallarına karşı gümrük duvarlarını yükseltmesi, ambargolarla Çin’de üretim yapan ABD şirketlerini ülkeye çekmeye çalışması bu amaçladır.

ARA DÖNEM

Dünya tek kutuplu değil artık ve ABD 21. yüzyılı “Amerikan Yüzyılı” yapamayacağını biliyor. Hegemonyasının inişe geçtiğini, küresel liderliğinin sonunun geldiğini ve inşa ettiği “dünya düzeni”nin adım adım zayıfladığını görüyor.

Dünya ara bir dönem yaşamaktadır: ABD’nin liderlik ettiği dünya düzeni henüz yıkılmamıştır ve yerine de yeni bir dünya düzeni kurulmamıştır.

ABD’nin hegemonyası inişe geçtiği için kurduğu düzene liderliği zayıflamaktadır.

Çin, bir yandan ABD’nin kurduğu düzen içinde yükselmeye, o düzeni ayakta tutan kurumların içindeki ekonomik ve politik ağırlığını artırmaya çalışmakta, diğer yandan da düzeni ayakta tutan o kurumların alternatiflerini birer birer inşa etmektedir.

Mehmet Ali Güller
CRI TÜRK
30 Haziran 2020

3 Yorum

Kabotaj, Mavi Vatan ve vatanseverlik

Vatan, kara parçasından ibaret değildir; o kara parçasının üstündeki hava sahası da vatandır, denizlerimiz de…

Peki denizlerimiz derken, Akdeniz’in, Ege’nin, Karadeniz’in ne kadarı bizimdir, ne kadarı Mavi Vatan’ımızdır?

Deniz yetki alanları

Karasuları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge, bir ülkenin deniz yetki alanlarıdır.

Karasuları; egemen devletin topraklarına bitişik, egemenliği kendisine ait olan deniz alanıdır. Türkiye’nin Akdeniz ve Karadeniz’de karasuları 12 mil, Ege’de 6 mildir.

Kıta sahanlığı; ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısıdır, derin deniz yatağına kadar olan mesafedir ancak 350 mili aşamaz.

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ise 200 deniz mili mesafeye kadar olan bölgedir. BM Deniz Hukuku Sözleşmesine göre kıyı devletine Münhasır Ekonomik Bölge içindeki canlı ve cansız kaynaklar üzerinde bazı ekonomik haklar verilmiştir.  

Karasularının deniz yatağı, deniz yatağının altı, deniz altı, deniz yüzeyi ve üstü tamamen egemen devletin mülküdür; Münhasır Ekonomik Bölge ise mülk değildir; kıyı devletinin bazı ekonomik haklarının olduğu bölgedir. O nedenle kelimenin gerçek anlamı içinde Mavi Vatan karasularıdır. Ancak yetki varlığı nedeniyle bunun ötesindeki alana da Mavi Vatan demek sorun değildir; nihayetinde denizcileşme politikasına bakış açısı kazandırmaktadır.

Deniz egemenliği

Kabotaj, kelime anlamı itibariyle “Bir ülkenin iskele veya limanları arasında gemi işletme işi”dir. Kabotaj hakkı, bu işi yapmaktaki egemenliktir.

I. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı Devleti’nde deniz ulaşımının yüzde 90’ı yabancıların elindeydi. 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe giren Kabotaj kanunu ile Türk devleti denizdeki egemenliğini eline almış oldu.

Böylece Cumhuriyet’in kurucularının “ulusal ekonomi” anlayışı, denizcilik alanında da uygulamaya geçmiş oldu. Ki kanunun temeli daha Cumhuriyet’in ilanından önce, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde atılmıştı.

Nitekim ancak bu “egemenlik ve ulusal ekonomi” anlayışı ile iskeleler ve limanlar kamulaştırılabilirdi, millileştirilebilirdi

Bugünkü tablo

Atatürk ve İnönü’den sonra, neredeyse denizle arası “çok iyi” olan tek bir cumhurbaşkanı, tek bir başbakan göremedi Türkiye… Hatta son 20 yılda, denizde fotoğrafı olan bir başbakan ya da cumhurbaşkanımız bile olmadı! 

Bunun denizcilik kültürümüze nasıl olumsuz yansıdığı ortada…

O kültür, koy kapatmak, denize nazır ormanları imara açmak, oteller için ranta dönüştürmek ve deniz manzaralı villalar yapmakla sınırlı neredeyse…

Kuşkusuz eksiklik sadece deniz kültürünün olmamasından kaynaklanmamaktadır. Esas sorun, “ulusal ekonomi” anlayışındaki eksikliktir.

O anlayışın varlığı nasıl ki limanları kamulaştırmış, millileştirmiş ise, olmaması ya da eksikliği de limanların özelleştirilmesi, hatta bazılarının ortaklık yoluyla yabancılaştırılması sonucunu doğurmuştur!

Üç denizdeki sorunlar

Üstelik bugün üç denizimizde de büyük sorunlarla karşı karşıyayız:

Doğu Akdeniz’de, AKP hükümetinin Annan Planı’nı desteklemesi ve çözümün önünde engel gördüğü Rauf Denktaş’ı devre dışı bırakmasıyla başlayan yanlışlar, sonrasında kimi doğru hamleler yapılsa da düzeltilemedi.

Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan hidrokarbon yataklarının nasıl paylaşılacağı sorununda, Kıbrıs sorunundaki yanlışlara eklenen bir dizi sorun, bugün Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmış durumda. AKP hükümetinin Doğu Akdeniz’in kıyı devletleri olan Suriye’de Şam yönetimini devirme hedefi ve Mısır’da Müslüman Kardeşler karşıtı diye Kahire yönetimini tanımaması, Ankara’yı müttefiklerinden etmiştir.

Nitekim yine Libya’da ABD ve Fransa’yla birlikte Kaddafi’yi devirme operasyonuna dahil olan AKP hükümeti, şimdilerde durumu düzeltmek adına “sorunlu ve pahalı bir çözüm” yolu izlemeye yönelmiştir.

Öte yandan Ege’de işgal edilmiş ada ve adacıkların iktidarın umurunda olmadığı bir tablo yaşıyoruz. Dahası genel başkan yardımcısının milletvekillerine gönderdiği bilgi notundan da biliyoruz ki, bu sorun artık ana muhalefet partisinin de umurunda değil!

Karadeniz’de ise AKP hükümetinin Kanal İstanbul projesi nedeniyle potansiyel bir sorun bizi beklemekte. Yapay bir boğaz, mevcut boğazlara dair 1936’da imzalanmış Montrö anlaşmasını delmek için yıllardır pusuda bekleyen emperyalist ABD’ye, o anlaşmayı yeniden masaya getirme fırsatı doğurmaktadır.

Egemenlik milletindir

Kısacası üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde üç denizde de “yanlış dış politikalardan” kaynaklı sorunlarla karşı karşıya olduğumuz bir süreçte kutluyoruz 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramımızı…

1876 I. Meşrutiyet Devrimi ile başlayan, 1908 II. Meşrutiyet Devrimi ile gelişen, 1920 Türk Devrimi ile yükselen ve 1923 Cumhuriyet Devrimi ile taçlanan sürecin şu günlerde “yeni rejim inşası ve yeni tarih yazımı” ile kesintiye uğraması kimseyi heveslendirmesin.

En nihayetinde egemenlik, karada olduğu gibi deniz de kayıtsız şartsız milletindir!

Vatanseverliğin en önemli ölçütü, ulusal bağımsızlığa ve egemenliğe sahip çıkabilmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Haziran 2020

3 Yorum

Sinatra doktrini

Frank Sinatra (1915-1998) İtalyan kökenli Amerikalı bir şarkıcıydı. Ama adı bir doktrin oldu! Nasıl mı, anlatalım:

SSCB Dışişleri Bakanı Eduard Şevardnadze 23 Ekim 1989’da Sovyet rejiminin Varşova paktı üyelerinin tercihlerine saygı göstereceğini açıkladı. Amerikan televizyon kanalı ABC’nin bu açıklamayla ilgili sorusuna SSCB Dışişleri Sözcüsü Gennadi Gerasimov şu yanıtı verdi: “Biz şimdi Frank Sinatra doktrinini uyguluyoruz. Sinatra’nın ‘I did it my way’ (Bildiğim gibi yaptım) adlı bir şarkısı var. Her ülke de kendi yolunu seçer.

Gerasimov’un bu esprili yanıtı, literatüre resmi olmasa da Sinatra doktrinini sokmuş oldu.

AB’nin kendi yolu

Bugünlerde Sinatra doktrini yeniden ama farklı bir anlamda kullanımda. Meslektaşım Gökhun Göçmen dikkatimi çekti:

AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell, ay başında birliğin dışişleri bakanlarına yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Frank Sinatra gibi olmalıyız: ‘My Way’ (Benim yolum). Çin’e karşı ABD’nin tarafını seçmeyeceğiz çünkü Çin ile ilişkilerimizde aynı çıkarlara sahip değiliz.

1989’da işçi sınıfının ilk devletini satanların argümanı olan Sinatra doktrini, bu kez bir AB yetkilisinin ağzında, olumlu bir anlamda, AB’nin ABD’den bağımsız yol çizmesi gerektiği anlamında kullanılıyordu.

AB’nin Çin’le ilişkileri

ABD’nin ünlü dergisi Economist de 13 Haziran 2020 tarihli sayısında Sinatra doktrinini ele almış: Özetle AB’nin Sinatra doktrini, yani “kendi yolu” hem ABD’yle hem de Çin’le ilişkilerini bütün olarak değil ama kompartımanlar şeklinde ele almasını içeriyor.

Örneğin çok taraflı ticaret, uluslararası kurumların desteklenmesi, salgın sonrası ekonomik toparlanma ve iklim değişikliği dahil pek çok alanda AB’nin Çin’le çalışması ama örneğin Hong Kong ya da Sincian-Uygur bölgesi konularında farklı tutum alması şeklinde…

Nitekim Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel, 22 Haziran’da düzenlenen 22. AB-Çin Zirvesi’nin sonrasında yaptığı konuşmada şu vurguyu yaptı: “Çin’le ilişki kurmak ve işbirliği yapmak hem bir fırsat hem de bir gerekliliktir. Buna karşın aynı değerleri, politik sistemleri veya yaklaşımı paylaşmadığımızı da kabul etmeliyiz.

ABD, Çin-AB bağını kesmek istiyor

ABD, Çin’e karşı AB’yi yanında “geleneksel müttefiki” olarak tutmaya, hatta bu da yetmeyeceği için cepheye Hindistan’ı da eklemeye çalışıyor.

AB ülkeleri ise -özellikle Almanya- üretimin ve ticaretin merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığı son 20 yılda, Pekin’le daha yakın olmaya çalışıyor.

Dahası Brüksel 21. yüzyılın geride kalan ilk 20 yılında, giderek daha çok ABD’den bağımsız hareket etmeyi esas alıyor.

ABD ise Çin’i Avrupa ve Afrika’ya bağlayan modern kara ve deniz ipek yollarının geçtiği Kuşak ve Yol inisiyatifini hedef almış durumda. ABD, sadece ticaret değil aynı zamanda kültürel işbirliğinden siyasi işbirliğine döşenen taşlardan oluşan bu yolları çeşitli noktalardan kesmeye çalışıyor; Hindistan’da, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, Balkanlarda, Doğu Avrupa’da…

O nedenle ABD’nin Suriye’de de, İran’da da, Libya’da da nesnel olarak Çin’le karşı karşıya geldiğini söyleyebiliriz.

ABD-AB arasındaki temel sorunlar

1 Temmuz’da Almanya’nın dönem başkanlığını devralmasıyla AB’nin ABD’den bağımsızlaşması da, Çin’le işbirliği kompartımanlarını çoğaltması da gündemde olacak…

Nitekim ABD’nin Almanya’dan asker çekme resti bu yeni süreçle ilgili. Berlin-Paris eksenli tartışmaya açılan Avrupa ordusu konusu da. Ve ABD’nin Avrupa başkentlerini Çinli Huawei konusunda sıkıştırması da. Hatta Moskova-Berlin işbirliğinde inşa edile Kuzey Akım-2 doğalgaz boru hattı da…

Özetle önümüzdeki yıllar ABD ile AB arasındaki bağların biraz daha zayıfladığı ve AB’nin Çin ve Rusya’yla ilişkileri geliştirdiği yıllar olacak…

Kuşkusuz ABD, transatlantik bağı koruyabilmek için başta NATO (derin hükümetler) olmak üzere pek çok kartı kullanıma sokacaktır.

Beş merkezli dünya

Ancak nihai tablo değişmeyecek.

AB’nin “kendi yolu” konusu da, işte bu “Amerikan rüyası bitiyor, yeni bir dünya kuruluyor” dediğimiz sürecin bir parçasıdır.

Amerikan hegemonyası zayıfladıkça, o hegemonyaya tabi olan ülkeleri çekim kuvveti de azalıyor. Amerikancı bir iktidara rağmen Türkiye’nin belli konularda Avrasyacı düzlemde siyaset yapabilmesi bile bu nedenledir.

Beş merkezli (G-5: ABD, Çin, AB, Rusya, Hindistan) dünya şekilleniyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2020

3 Yorum

Sirte düğümü Libya’yı bölebilir

Trablus kuvvetlerinin Sirte ve Cufra’ya ilerlemesi durumunda Kahire’nin buna doğrudan askeri müdahalede bulunacağını ilan etmesiyle Libya’da Türkiye-Mısır gerginliği tırmandı.

Politikada sorunun çözüm yollarından biri de, “sorunun varlığı kime yarar” sorusuna doğru yanıtı bulabilmektir. O nedenle öncelikle “Libya’da Türkiye ile Mısır arasındaki gerginlik olması kime/kimlere yarar” sorusunu sormalıyız…

Türkiye-Mısır çatışması kimlere yarar?

Türkiye ile Mısır’ın askeri restleşmesi, dahası bunun bir sıcak çatışmaya dönüşmesi, bölge için en kötü senaryodur. Askeri restleşme;

1. Libya düzleminde Rusya’ya yarar; çünkü Kahire ile Ankara gerginliği, Ankara ile pazarlık yapan Moskova’ya avantaj doğurur.

2. Doğu Akdeniz düzleminde Mısır-İsrail-Yunanistan-GKRY cephesine ve bu cepheye destek veren AB ile ABD’ye yarar.

3. Bölge düzleminde ABD ve İsrail’e yarar; Türkiye ile Mısır’ın çatışması, İsrail’in “ilhak” projesi öncesinde bu ülkeye olumlu şartlar yaratır.

Bu gerginliğin Türkiye’ye yaramayacağı açık! Dahası bu gerginlik, Libya’yla yapılan deniz sınırı anlaşmasının bir benzerinin Mısır’la yapılma olasılığını da tamamen ortadan kaldıracaktır.

Oysa Libya’yla yapılan anlaşmanın pratikte amacına ulaşması, Türkiye’nin bu anlaşmayı Doğu Akdeniz’in diğer ülkelerinden bir kaçıyla daha yapabilmesine bağlı… 

Sisi’nin hedefleri

Türkiye bölgesinin en güçlü ülkesi. Mısır’ın askeri olarak Türkiye’ye rakip olabilmesi söz konusu bile değil. Buna rağmen Mısır Cumhurbaşkanı Sisi neden gerginliği tırmandırıyor peki? Kahire’nin “doğrudan askeri müdahalede bulunma” açıklamasıyla hedeflediği ne ya da neler?

1. Savaş riski gösteren bir askeri caydırıcılıkla Türkiye’nin Libya’daki atağını frenlemek.

2. Bu caydırıcılıktan hareketle Türkiye’yle “ortak çalışma” kararı alan ABD’yi yeniden görece “tarafsız” pozisyona çekmek.

3. Türkiye ile Libya’da çelişmeleri olan Rusya’yı siyasi destekçiye dönüştürmek.

4. Ekonomik sıkıntıları aşmakta Suudi ve BAE desteğini alabilmek.

5. 8 Haziran’da ilan ettiği Kahire Bildirisi’ni reddeden Türkiye ve Ulusal Mutabakat Hükümetini masaya oturmaya zorlamak.

Müslüman Kardeşler sorunu

Türkiye’nin de Mısır’ın da Libya’daki meseleye baktıkları boyutta elbette Müslüman Kardeşler faktörü de var…

Nitekim Ankara ile Kahire arasındaki sorun tam da bu nedenle başlamıştı. Halk, Mübarek’i deviren 2011’deki eylemlere sonradan dahil olan ve en örgütlü güç olduğu için de o devrimi çalabilen Müslünan Kardeşler’e ve onun düşük oyla cumhurbaşkanı seçilen liderlerinden Mursi’ye karşı 2013’te ayaklandığında, bu kez halk hareketini çalan Sisi olmuştu! Ankara ise Mursi’yi desteklemiş ve Sisi’yi tanımamıştı.

Ankara’nın desteklediği Trablus hükümetinin de Müslüman Kardeşlerle ilişkisi bir sır değil elbette. Kahire ise komşusu Libya’da bir Müslüman Kardeşler iktidarını kendisi için beka problemi görüyor.

AKP hükümetlerinin ilk dışişleri bakanı olan Yaşar Yakış’ın bu konudaki saptaması önemli: “Müslüman Kardeşler ağırlıklı bir hükümetin yöneteceği Libya, Mısır için, Türkiye için PKK ne ise öyle bir tehdittir.” (Cumhuriyet, 22.6.2020).

Libya’nın bölünme riski

Türkiye ile Mısır arasındaki askeri restleşmenin Yaşar Yakış’ın da belirttiği sıcak çatışmaya dönüşme riski, bölge için en kötü senaryodur. Türkiye ile Mısır’ın karşı karşıya gelmesi, Sirte ve Cufra sınır olmak üzere Libya’yı bölünmeye götürür.

Libya’nın bölünmesi ise toplamda Türkiye’nin Doğu Akdeniz çıkarlarına uygun bir tablo oluşturmayacaktır. Batı’da Türkiye’nin nüfuz ettiği bir parça kuşkusuz başta inşaat sektörü olmak üzere bazı kesimlerin iştahını açacaktır ancak Türkiye’ye deniz sınırı olan bölge Doğu’da kaldığı için münhasır ekonomik bölge düzleminde Türkiye’nin aleyhine olacaktır. Çünkü Ankara’nın Trablus’la imzaladığı anlaşma, Doğu’da geçmeyecektir!

Ancak şu iyi senaryo daha olası: Rusya-Mısır-Suudi-BAE-Fransa cephesinin Hafter’den vazgeçtiği, Akile Salih ya da onun uygun gördüğü bir ismin öne çıktığı bir ateşkes ve diplomatik çözüm süreci başlar.

Ne yapmalı?

Türkiye, askeri restleşmeyi, “diplomasi kanallarının yeniden açılması” fırsatına dönüştürmeli. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi Libya’nın bölünmesi Türkiye’nin işine gelmemektedir. Tersine Türkiye o anlaşmadan tam sonuç alabilmek için benzerini Mısır’la da imzalamalıdır.

Askeri restleşmenin diplomasi kapılarını açması ve Türkiye ile Mısır’ın Libya’da Rusya’yla birlikte çalışması, Libya’nın birliğinin garantisidir. Berlin Konferansı sürecine dönme şansı vardır ve kullanılmalıdır.

Böylece Türkiye Libya’da ABD ile “ortak çalışma” yanlışından da dönmüş olur…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Haziran 2020

2 Yorum

HİNDİSTAN-ÇİN GERGİNLİĞİ ABD’YE YARAR

Çin ile Hindistan arasındaki sınır sorununun iki ülkeyi karşı karşıya getirmesi ABD’yi oldukça memnun ediyor. Geçen hafta iki ülke askerlerinin sınır hattında çatışması ve 20 Hint askerinin ölümü, ABD için bulunmaz fırsattı… 

Hindistan Çin’le ne kadar karşı karşıya gelirse, o kadar ABD’ye yanaşacak; Washington’un hesabı ve isteği bu….

Hindistan’ın ABD’nin yanında olması ise hızla küresel liderliğe yükselen Çin’i durdurabilmesi ya da dengeleyebilmesi demektir…

ABD’NİN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ

Nitekim ABD tüm stratejik planlamasını buna göre yapmaktadır:

1. ABD “Asya-Pasifik stratejisini”, Haziran 2019’da “Hint-Pasifik stratejisi” diye güncelledi.

2. ABD Çin’e karşı ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya dörtlüsünden oluşan bir cephe inşa etmeye çalışıyor.

3. ABD dört yeni katılımla, G-7’yi G-11’e dönüştürmek istiyor. O dört ülke Hindistan, Avustralya, Güney Kore ve Rusya. ABD’nin amacı G-11ile Çin’i yalnızlaştırmak. Rusya bu nedenle G-11’e itiraz etti.

BEIJİNG VE MOSKOVA’NIN ŞİÖ VE BRICS HAMLESİ

Aslında hem Beijing hem de Moskova, ABD’nin Hindistan’ı “geni Batı” içine dahil etmeye çalıştığını uzun süredir biliyordu. Yıllardır süren Hindistan-Pakistan sorununu da ABD bu amaçla değerlendirmeye çalışıyordu.

ABD ayrıca Çin’in Hindistan’la tarihi sınır sorununun bulunmasını ve Hindistan-Pakistan sorunlarında Çin’in Pakistan’ın yanında konumlanmasını da Hindistan’ı yanına çekebilmenin fırsatları olarak görüyor ve değerlendirmeye çalışıyordu.

Ancak Beijing ve Moskova, 21. yüzyılda ABD’nin planlamalarını boşa çıkaran önemli diplomatik hamleler yaptılar; Hindistan’ı, Pakistan’la birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü’ne aldılar; diğer yandan Hindistan’la BRICS’te buluştular…

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS dev bir ekonomik topluluk haline geldi…

HİNDİSTAN ABD’YLE DEĞİL, ÇİN’LE BÜYÜR

İçte ABD 20 yıla dayanan bu gelişmeyi tersine çevirmenin aracı olarak görüyor Çin-Hindistan sınır sorununu…

Hindistan’ı ŞİÖ’den ve BRICS’ten koparmak ve ABD’nin Çin’e karşı oluşturduğu platformlara dahil etmek, ABD’nin en kritik önemdeki hedefidir…

Şundan:

ABD’nin “büyük rekabet” içerisinde Çin’e karşı şansı gittikçe azalıyor. Büyüyen ve küresel liderliği almaya hazırlanan Çin’i, ABD ancak Çin kadar nüfusu olan ve ekonomisi hızlı gelişme potansiyeli taşıyan Hindistan’la dengeleyebilir…

Hindistan’ın ABD’nin bu büyük oyununa alet olup olmaması sadece Hint-Pasifik bölgesini değil, tüm dünyayı etkileyecek.

Ancak Hindistan’ın ABD’yle hareket etmesi, son tahlilde Hindistan’a bir kazanç sağlamayacak. Zira Hindistan Asya’da, ŞİÖ’de, BRICS’te Çin ve Rusya’yla birlikte hareket ettiği için hızla gelişmektedir…

Yani Hindistan’ın ABD’yle değil Çin’le büyüdüğü ve büyüyeceği en önemli gerçekliktir.

ASYA YÜZYILI, ÇİN-HİNDİSTAN-RUSYA İTTİFAKIYLA GERÇEKLEŞİR

O nedenle Hindistan çok dikkatli hareket etmelidir. ŞİÖ ve BRICS birlikteliklerinden vazgeçmesi Delhi için büyük kayıp olur…

Çin ve Rusya da, Asya devi Hindistan’ı ABD’nin yanına itmemenin koşullarını oluşturmaya çalışmalıdır.

Çin, Hindistan ve Rusya üçlüsünün işbirliği ve ittifakı, Asya Yüzyılının gerçekleştirmenin biricik yolu ve güvencesidir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
23 Haziran 2020

4 Yorum

ABD’yle ortak çalışmanın iki tehlikesi

Türk-Amerikan ilişkilerinde hangi sorunlar var?

En büyük sorun ABD’nin PKK’ye her türlü desteği vermesi ve bu örgütün Suriye koluna, tıpkı daha önce Irak’ta Barzani’ye yaptığı gibi bir devletçik kurdurmaya çalışmasıdır.

Bir diğer sorun ABD’nin FETÖ’yü desteklemesi ve Fethullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmemesidir.

Öte yandan ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı cepheyle hareket ediyor olması da önemli sorunlardan biridir.

S-400 sorunu, Washington’a göre Türk-Amerikan ilişkilerindeki en önemli sorundur. F-35 sorunu ise S-400 sorununa bağlanmış bir alt sorundur. Ama S-400 aynı zamanda Ankara açısından bir karttır. Halkbank gibi konular da yine temel sorunlarda kullanılan kartlardandır.

Kuşkusuz başka sorunlar da vardır ama bugün ele alacağımız konu çerçevesindeki belli başlı sorunlar bunlardır.

Çıkarlar tablosu

Erdoğan’ın “ittifakı sürdürme” mektubu, Çavuşoğlu’nun “ortak çalışma” ilanı, “ABD’yle yeniden ortak çalışmanın getirileri” üzerine Kalın’dan Oktay’a pek çok AKP’linin açıklamaları…

Şimdi soru şu: Türkiye Libya’da ABD’yle ortak çalışabilme noktasına nasıl geldi? Tüm diğer sorunlar, sorun olma özelliğini korurken, hiçbir sorun yokmuş gibi Libya’da ortak çalışma yapılabilir mi? Bunun mümkün olmadığı ortada…

Libya’da Türk-Amerikan ortak çalışması için iki tarafın da çıkar ortaklığı gerekir.

Washington için tablo şöyle: Birincisi, Libya’da ortak çalışmayı Türk-Rus ilişkilerini baltalamanın bir fırsatı olarak görüyorlar. İkincisi, bunun Suriye’ye olumlu yansıyacağını düşünüyorlar; ona uygun hazırlıklar da (Sezar yasası, Barzani-PKK anlaşması) yapıyorlar. Üçüncüsü Rusya’nın Kuzey Afrika’daki varlığına karşı “anlaşma yapılmış” bir Türkiye’nin dengeleyici olacağını varsayıyorlar.

Ankara için de tablo şöyle: Birincisi, Libya’da ABD ile ortak çalışmanın Rusya’ya karşı pozisyonu güçlendireceğini hesaplıyorlar. İkincisi bu işbirliğinin sıkışık ekonomik tablolar için bir anahtar görevi göreceğini düşünüyorlar. Üçüncüsü ve en kritiği, bunun Suriye’de bir getiri oluşturmasını planlıyorlar!

S-400 ve Halkbank tavizleri

Tüm bu çıkarlar tablosu, ortak çalışma için yeterli mi? Pek mümkün görünmüyor. Bu gibi durumlarda “çıkarları” destekleyen “tavizlerin” de masada olması gerekir. İşte o noktada karşımıza S-400 ve Halkbank konuları çıkıyor.

S-400’de durum ne? Sistem nisanda çalıştırılacaktı, salgın “bahanesiyle” ertelendi. Bahane diyoruz, çünkü birincisi salgın bir silah sistemini çalıştırmaya engel değildir, ikincisi de madem 1 Haziran’da normalleşme başladı, o zaman sistem artık çalıştırabilir! Görünen o ki, “ortak çalışma”nın nasıl ilerleyeceğine bağlı olarak S-400 Ankara tarafından bir pazarlık kartı olarak kullanılmaya devam edecek.

Halkbank’ta durum ne? Son olarak Trump’ın Halkbank davasının savcısı Geoffrey Berman’ı görevden aldığı açıklandı. (Berman’ın görevden alınmadan hemen önce istifa ettiği de belirtiliyor). Trump’ın eski ulusal güvenlik danışmanı Bolton’ın kitabında yazdığına göre Trump bu konuda Erdoğan’a şunu demişti: “Halkbank sorunu Obama döneminden kalma savcılar değiştiğinde çözülecek.

Nitekim Erdoğan daha önce “Trump’la Halk Bankası konusunu konuştum. İki bakanımıza yaptırım kalktı.” demişti, bir süre sonra da Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla serbest bırakılmıştı.

Fırat’ın doğusuna tahkimat

Gelelim asıl meseleye; bu ortak çalışmanın Suriye’ye nasıl yansıyacağına, bu konuda Ankara ve Washington’un beklentilerine…

Washington açısından Suriye meselesinde temel hedef en başından beri Suriye’nin kuzeyinde bir Amerikan koridoru kurmaktır. Bunu, Irak’ın kuzeyindeki koridorla birleştirip Doğu Akdeniz’e açmak istemektedir.

Bu olmadı; Türkiye’nin koridora müdahalesinden Esad yönetiminin iyi direnmesine kadar bir dizi nedenle ABD hedefini gerçekleştiremedi. Ancak bir fırsattan yararlanarak hedefini ileride gerçekleştirebilmek üzere parçalı olarak ayakta tuttu: AKP’nin Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurma hayalini bir fırsata dönüştürerek Fırat’ın doğusundaki PYD koridorunu korudu. Nitekim Fırat’ın doğusu Ankara’nın gündeminden uzun bir süre önce düşmüştü!

Şimdi ABD Libya’daki ortak çalışmayı da fırsata çevirerek Fırat’ın doğusunu tahkim ediyor. Nasıl? Barzani ile PKK’nin Suriye kolu PYD’yi anlaştırarak!

Tuzak ortada: Fırat’ın doğusundaki özerk yapının “dokunulmazlığı”, artık AKP’nin müttefiki Barzani de içinde yer aldığından, biraz daha artacaktır!

Ne yapmalı?

1. Libya, Doğu Akdeniz ve Suriye artık tek cephedir ve Libya’da ABD’yle ortak çalışma, Türkiye’yi Doğu Akdeniz ve Suriye’de taviz vermeye zorlar.

2. Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurma ajandası olan, Fırat’ın doğusundaki Amerikan koridoruna razı olur!

Ankara’nın son tahlilde savaşlara gebelik yapan jeopolitikçi anlayıştan çıkıp, Atatürk’ün “komşularla barış ve güvenlik kuşağı” kurma anlayışına dönmesi, “beka” meselesidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Haziran 2020

2 Yorum

AKP’nin dış politikası

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu önce ABD merkezli Türk-Amerikan Ulusal Yönlendirme Komitesinin (TASC) video-konferansla düzenlediği panelde, ardından CNNTürk’te, Türk dış politikasına dair kapsamlı değerlendirmeler yaptı.

Bu değerlendirmeler, AKP’nin dış politikasını anlamamızı sağlamakta ve bundan sonraki yönüne dair ipuçları içermektedir. O nedenle önemle üzerinde duracağız.

Çavuşoğlu’nun Türk dış politikası değerlendirmelerini Irak, Suriye ve Libya düzlemlerinde ele alacağız. Kuşkusuz bu düzlemleri ele almak, aynı zamanda Türkiye’nin ABD ve Rusya’yla ilişkilerini de ele almak demektir.

‘Rusya ile ayrı, ABD ile aynı’

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Türkiye ile ABD’nin Irak politikasının birbirine yakın” olduğunu söylüyor!

Demek ki ayrılık konuları Irak’ta değil, Suriye’de! Ancak Çavuşoğlu’nun açıklamalarına göre orada da makas kapanıyor, hatta en kritik konu olan İdlib’de AKP en büyük desteği ABD’den gördüğünü açıklıyor: “İdlib harekatımızdan sonra en güçlü desteği ABD’den gördük. İdlib’de duruşumuzda en çok desteği ABD’den gördük. Rusya ile İdlib’de karşı karşıya geldik.

Sadece İdlib’de değil, Çavuşoğlu Şam yönetimi konusunda da ABD ile yan yana, Rusya ile karşı karşıya olduklarını söylüyor: “Rejim konusunda Rusya ile ayrı, ABD ile aynı düşünüyoruz.

Neyse ki Çavuşoğlu devamında şu ayrımı -hâlâ- ortaya koyabiliyor: “Rejim konusunda ABD ile aynı düşünüyoruz diye ABD’nin Suriye’yi bölme çabalarına destek vermiyoruz.

Ancak Fırat’ın batısında nüfuz bölgesi kurma özel hedefinin, pratikte Türkiye’yi Fırat’ın doğusundaki Amerikan nüfuz bölgesini tanımaya götürme riski taşıdığını önemle yineleyelim!

Libya’da ABD’yle ortak çalışma

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Libya düzleminde ise yeni bir duruma işaret etti: Türkiye ile ABD’nin Libya’da birlikte çalışmaya başlayacağını duyurdu!

Ufuk Ötesi köşemizi okuyanlar için kuşkusuz bu sürpriz değil. Erdoğan’ın 29 Nisan’da Trump’a yazdığı o “ittifakı sürdürme” teklifli mektuptan itibaren hemen tüm gelişmeler zaten adım adım “ortak çalışma”ya doğru ilerliyordu. Artık bunu ilan da etmiş oldular.

Ancak yine bu köşede belirttiğimiz gibi, Libya, Doğu Akdeniz ve Suriye artık tek bir cephedir; Türkiye’nin Libya’da Rusya’ya karşı ABD ile ortak çalışmaya başlaması, Suriye’de Rusya’yla ortak çalışmasını baltalar ve ardından da ABD’yle ortak çalışmaya zorlar!

Bu ise Fırat’ın doğusuna dair kırmızıçizgiyi pembeleştirir!

Nitekim tam da bu süreçte ABD’nin Suriye’de iki önemli adım attığına dikkatinizi çekmek isterim: Birincisi, ABD Sezar Yasası ile Esad yönetimine yaptırım başlattı; bununla ekonomik sıkıntılar üzerinden halkı yönetime karşı kışkırtmayı hedefliyor. İkincisi ise Fırat’ın doğusunda Barzani ile PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’yi aynı cephede birleştirmeye çalışıyor; nitekim taraflar ABD’li yetkililerin huzurunda bu konuda bir anlaşmaya vardılar!

Neo-Abdülhamitçilik

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “son zamanlarda ABD ile aramızda bir yumuşa söz konusu” diyor ve ekliyor: “Biz ne Avrupa’dan uzaklaştık ne de Rusya’ya yaklaştık. ABD ile müttefikiz diye neden Rusya ile kötü olalım.

Bu cümlenin anlamı ne? ABD’yle müttefiklik var, Avrupa’dan uzaklaşma yok, Rusya’ya yakınlaşma yok.

AKP’nin eski savunma bakanlarından Fikri Işık, geçenlerde ABD’lilere şu mesajı işte bu nedenle veriyordu: “Rusya’yla ilişkimiz stratejik değil, taktik!

Gerek Çavuşoğlu gerekse Işık, yıllardır AKP dış politikasını tanımlamakta kullandığımız Neo-Abdülhamitçilik benzetmemizi doğrulamışlar aslında. Şöyle tarif ettik hep: “Neo-Andülhamitçilik; Rusya’yla Suriye’de alan açmak, bunu ABD’yle pazarlıkta kullanmak, iki gücü de AB ile dengelemeye çalışmaktır.”

Ancak dün olduğu gibi bugün de, sözde dengeci olan bu dış politika yöntemi felaket getirme potansiyeli taşımaktadır!

AKP’nin dış politikası ile Türkiye’nin çıkarına olan dış politika arasında makas yeniden açılmaya başlamaktadır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Haziran 2020

5 Yorum

Ankara-Moskova hattına sabotaj

Rus bakanların Türkiye ziyareti neden ertelendi? Sorunun biri taktik, diğer stratejik düzlemde iki yanıtı var.

Taktik düzlemdeki yanıtı şu: Ankara ile Moskova’nın destekledikleri taraflar üzerinde baskı kurarak önce ateşkes sonra da barış masası kurması, üzerinde mutabık oldukları yol haritasıydı. Nitekim Ankara bunu gereği olarak, istemediği halde Hafter’le aynı platformda buluştu.

Moskova o mutabakatın şimdi de uygulanmasını istiyor. Ankara ise desteklediği Serrac güçlerinin sahada kazandığı inisiyatifi biraz daha değerlendirmeden masaya yeniden oturmak istemiyor. Pratikte durum şu: Moskova hemen ateşkes istiyor, Ankara ise masaya oturmadan önce Serrac’ın Sirte’yi de almasını istiyor.

Ankara bunun birincisi Moskova’yı “Hafter’siz çözüm arayışına” zorlayacağını, ikincisi de olası “bölünmüş Libya” haritasında alan kazandıracağını hesaplıyor.

Hafter sahada kaybettikçe, Ankara’nın “masaya darbeci Hafter değil, Akile Salih otursun” önerisine Moskova’nın yakınlaşacağı düşünülüyor; ki var böyle bir olasılık.

AKP-ABD işbirliği

Stratejik düzlemdeki yanıtı ise bu köşede daha ince incelemiştik: Ankara, Libya’da Moskova’ya karşı kazanım elde edebilmek için Washington’a işbirliği önerdi!

Evet, Erdoğan 29 Nisan’da Trump’a bir mektup yazdı ve “Suriye ve Libya başta olmak üzere, bölgemizdeki son gelişmeler, Türk-ABD ittifakının ve işbirliğinin en güçlü şekilde sürdürülmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.” dedi.

Ardından Erdoğan 8 Haziran’da Trump’la telefona görüştü ve “Libya konusunda ABD-Türkiye arasında süreçle ilgili yeni bir dönem başlayabilir. Yaptığımız görüşmede bazı mutabakatlarımız oldu.” dedi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da “İki başkanın dışişleri ve savunma bakanları ile istihbarat başkanları ve ulusal güvenlik danışmanlarını bu mutabakatları detaylandırmak üzere görevlendirdiğini” açıkladı.

ABD-NATO-AKP mutabakatı

Bu işbirliği, kuşkusuz Ankara-Brüksel-Washington üçgeninde mutabık kalınan “Rusya Libya’da üs kurmamalı” görüşünün de gereği…

Erdoğan ve Çavuşoğlu’nun son iki ayda NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile yaptıkları görüşmeler ve Brüksel’in Ankara’nın arkaladığı Serrac hükümetine destek pozisyonu alması…

ABD’nin Afrika Kuvvetlerinin Libya’da Rus uçakları varlığına işaret etmesi, Libya’daki Rus varlığına karşı Tunus’a asker yerleştirme önerileri…

Kısacası ABD ve NATO için Libya’da Rus varlığı, aynı zamanda Türk-Rus işbirliğine sokulacak kama değeri taşımaktadır ve son iki ayda yaşananlar ABD’nin önce Libya’da, ardından Suriye’de bu işbirliğini bozma hedefiyle ilgilidir.

ABD için sabotaj fırsatı

Kısa adı JINSA olan “Amerika’nın Ulusal Güvenliği İçin Yahudi Enstitüsü”nün bu konuyu masaya yatırdığı toplantısı oldukça önemli.

Amerikan İlerleme Merkezi’nden Türkiye uzmanı Alan Makovsky ile ABD Dış Politika Konseyi Türkiye uzmanlarından Svante Cornell, Türkiye’nin Libya politikası ile bunun üzerinden Türk-Amerikan ilişkisinin olası seyrini tartıştılar.

Cornell, ülkesinin Libya politikasını şu sözlerle özetliyor: “Amerika politikası açısından bakıldığında, Türkiye’yi dengede tutmak gerekiyor. Bir yandan da Amerika’da bu durum Türkiye ve Rusya’yı bir şekilde ayırmak için bir fırsat olarak olarak görülüyor.”

Makovsky de benzer şekilde Washington’un meseleye nasıl baktığını ortaya koyuyor: “Amerikan yönetiminde Türkiye’ye sempati duyanlar ve Rusya karşıtları bir araya gelerek bunu ABD-Türkiye ilişkilerini geliştirme fırsatı olarak görüyor.” (16.6.2020)

Yani Libya’daki durum Washington açısından Ankara-Moskova işbirliğini bozma ve Ankara-Washington ilişkisini onarma fırsatı olarak görülüyor.

Amerikancılık değil, Asyacılık kazanacak!

Nitekim Erdoğan’ın Trump’a 29 Nisan’da gönderdiği “ittifakı sürdürme” talepli mektuptan bu yana AKP içindeki güçlü Amerikancı damar da canlanmış durumda.

O damarın sözcüleri ABD’ye “Rusya’yla ilişkimiz stratejik değil, taktik” diyerek göz kırpıyordu zaten bir süredir.

Şimdi Libya’da ABD ile hareket etmenin Türkiye’ye neler kazandıracağı üzerine varsayımlar sıralıyorlar, S-400’lerin pakette tutulmasının hayatın sonu olmadığını pazarlıyorlar, heybelerinden Türk-Rus tarihine ait düşmanlık örnekleri çıkarıyorlar…

Ankara’nın tek cephe haline gelmiş Suriye-Doğu Akdeniz-Libya hattında yeniden açık bir Amerikancı çizgi izlemesi, tarihi bir hata olacaktır.

Bu elbette Türkiye için derslerle dolu bir süreçtir: Hiç değilse iktidarda kalabilmek için her ödünü vermeye açık hükümetlerle stratejik sorunların çözülemeyeceği anlaşılmış olacaktır. Yoksa Asya Yüzyılı’nın başladığı şartlarda ülkemizi Atlantik kampında tutabilmeleri zaten son tahlilde mümkün olmayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Haziran 2020

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: