Soykırım pazarı

Alman Federal Meclisi, Holodomor’u “soykırım” olarak tanıdı. Holodomor Ukrayna dilinde, “insanların kasıtlı aç bırakılarak ölüme mahkum edilmesi” anlamına geliyor. Batı ve Ukraynalı milliyetçiler, SSCB döneminde Stalin’in Ukrayna topraklarında yaklaşık 4,5 milyon insanı aç bırakarak öldürdüğünü, bunun da “Holodomor trajedisi” olduğunu savunuyor yıllardır.

Şimdi Alman parlamentosu, bunu “soykırım” olarak tanıyarak bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışıyor. Berlin’in hedeflerini inceleyeceğiz ama Holodomor sahtekarlığına mercek tutalım öncelikle.

Kıtlığın nedeni Ukraynalı toprak ağaları

Stalin’in tarımı kolektifleştirme politikasına, Ukraynalı toprak zenginleri karşı çıktı ve tepki olarak tarımsal üretimi durdurdular. Bu da Ukrayna topraklarında 1932-1933’te kıtlığa ve kıtlığın tetiklediği salgına neden oldu.

Diğer yandan o tarihlerde, öncesinde ve sonrasında, hem o bölgede hem de Volga’dan Kafkaslar’a kadar çeşitli bölgelerde zaten aralıklarla kıtlıklar yaşanıyordu. Toprak ağalarının üretimi durdurması, mevcut kıtlığı büyütmüş oldu. (1932-33’de üçte biri Ukrayna’da olmak üzere SSCB’de kıtlık ve salgından üç milyon insan öldü.)

Yani kıtlığın asıl nedeni Stalin değil, Ukraynalı toprak ağalarıydı! Peki bu nasıl oldu da tarih içinde Stalin’in suçuna dönüştürüldü? İşte asıl mesele de bu.

Nazilerin planı

Önce şunu belirtelim: 1917 Devrimi’nden sonra ABD ve İngiltere’nin başını çektiği 14 ülke, SSCB’ye askeri saldırıda bulundu ve devamında iç savaş yaşandı. Bu toplamda 7 yıl sürdü. Yani Batı başından beri SSCB’nin yaşamaması için var gücüyle uğraşıyordu. Almanya’da Naziler iktidara gelince, Ukrayna topraklarını da Polonya gibi “yaşam alanı” ilan etti. (Nitekim 1941’de de Ukrayna’yı işgal etti.)

Holodomor konusu ilk kez 1935’te ABD’li Hearst yayın grubunda işlendi. Thomas Walker isimli bir gazetecinin yazdıklarına göre Stalin 1932-1933’te milyonlarca Ukraynalıyı kasten açlığa mahkum etmişti. ABD’li Hearst grubu, iddiaları güçlendiren fotoğraflar da yayınlıyordu.

Ancak Thomas Walker diye biri hiç Ukrayna’ya gitmemişti, zaten öyle biri de yoktu, yayınlanan fotoğraflar da 1921-1922 yıllarında Rusya-Volga’da meydana gelen kıtlığın kurbanlarıydı. Kanadalı Douglas Tottle 1987’de kaleme aldığı, “Sahtekarlık, Kıtlık ve Faşizm: Hitler’den Harvard’a Ukrayna Soykırımı Yalanı” adlı kitabında tüm bu sahtekarlıkları belgeledi. (Sol Haber, 22.10.2015)

Olan şuydu: Holodomor sahtekarlığının asıl sahibi Alman Nazi propagandacısı Joseph Goebbels’di. Çünkü Nazilerin hedefinde Ukrayna’yı ele geçirmek vardı. Naziler, ABD’li aşırı sağcılar ve Ukraynalı toprak zenginleri fiili müttefikti.

İşte ABD’li aşırı sağcı William Randolph Hearst bu amaçla 1934’te Almanya’yı ziyaret etti, Hitler başta Nazi yetkilileriyle görüştü. Holodomor yayınları da bu ziyaretin ardından başladı.

Berlin’in üç hedefi

Batı, Soğuk Savaş boyunca Holodomor sahtekarlığını kullandı; şimdi Goebbels’in karanlık mirasını hortlatan Alman parlamentosu Ukrayna krizi üzerinden Holodomor’u “soykırım” olarak tanıyarak, şu üç hedefe yöneldi:

1. Kendi yaşam alanı gördüğü Ukrayna’yı 1941’de işgal eden Almanya, tarihsel suçunu temizlemeye çalışıyor.

2. Yahudi Soykırımı suçunu hafifletmek üzere tarihten yeni soykırımlar icat ediyor, tek soykırımcı olma durumunu değiştirmeye çalışıyor.

3. Ukrayna krizini bahane ederek Almanya’dan savaş tazminatı isteyen Polonya’ya karşı uluslararası bir hamle yapmış oluyor.

Alman Parlamentosu, soykırımın uluslararası hukuka girmesinden önceki bir olayı soykırım olarak tanıyarak, bir “soykırım pazarı” oluşturmuş oldu. Parlamentoların alamayacağı kararı alarak, başka ülkelere de kendi politik ihtiyaçları için tarihten soykırım suçu çıkarıp ilan etme fırsatı sağlamış oldu. Bunun nasıl bir tehlike olduğu ortada.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Aralık 2022

Yorum bırakın

‘Tek adam’dan ‘yarı başkanlık’a

Altılı Masa’nın hazırladığı “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi”, özü itibariyle bir “yarı başkanlık sistemi” getirmektedir.

AKP-MHP’nin yaptığı değişiklikle 1982 Anayasası devleti “tek adam sistemi” şeklinde örgütlemişti. Altılı Masa’nın 1982 Anayasası’nın 84 maddesinde değişiklik içeren önerisi ise devleti, “yarı başkanlık sistemi” şeklinde örgütlüyor.

Dolayısıyla sistem, bugünküne göre daha güçlendirilmiş parlamenter sistem olacaksa da, olması gerektiği ölçüde “güçlü parlamenter sistem” olamayacaktır.

Bunda amaç eğer önce tek adam sisteminin yarattığı tahribatı ortadan kaldırıp sonra güçlü parlamenter sisteme geçmekse, böyle bir değişiklik önerisine gerek yok. Önce mevcut anayasa ile tahribatın esası giderilir, sonra “güçlü parlamenter sistem” anayasası yapılır.

Üçte iki buçuk

Yarı başkanlık sistemlerinin üç temel özelliği vardır:

1. Başkanları parlamentolar değil, halk seçer.

2. Başkanların yürütme yetkisi var.

3. Başkanların parlamento seçimlerini yenileme yetkisi var.

Altılı Masa’nın önerdiği anayasa değişikliği ise şöyledir:

1. Cumhurbaşkanı 7 yıl için halk tarafından seçiliyor.

2. Yürütme yetkisi cumhurbaşkanı ile bakanlar kurulu arasında paylaştırılıyor.

3. Cumhurbaşkan TBMM seçimini yenileme kararı verebiliyor.

Görüldüğü üzere Altılı Masa’nın anayasa önerisi, yarı başkanlık sisteminin üç temel özelliğinin iki buçuğunu karşılamaktadır.

Yetki tartışması doğurur

Burada en önemli sorun, cumhurbaşkanının kim tarafından seçileceği sorunudur. Parlamenter sistemlerde cumhurbaşkanını parlamento seçer. Halkın seçtiği cumhurbaşkanı, pratikte yürütme yetkisi sorunu yaşayacaktır.

Cumhurbaşkanları, “Beni halk seçti” diyerek, bakanlar kuruluyla paylaştığı yetkileri ileride sık sık siyasetin konusu ve sorunu haline getirecektir. Yani cumhurbaşkanları, halk tarafından seçildiği gerekçesiyle, yürütme içindeki yetkilerini genişletmeyi zorlayacaktır.

Diğer yandan cumhurbaşkanının 7 yılda bir ve TBMM’nin 5 yılda bir yenilenmesi ama 7 yıllık cumhurbaşkanına TBMM seçimini yenileme yetkisi verilmesi, siyasette zaman çakışması sorunları doğuracaktır.

İnsan onuru

Anayasalar sadece devletin örgütlenmesi değil, aynı zamanda devlet ile yurttaş arasındaki ilişkilerin de düzenlenmesini sağlar.

Bu yönüyle Altılı Masa’nın anayasa değişikliği önerisi yüksek standartlara sahiptir. Anayasa’nın “insan onuru” kavramını esas alması, “hürriyet esas sınırlama istisnadır” ilkesini benimsemesi, “temel hak ve hürriyetlerin üstünlüğüne” dayanması çok önemlidir.

Ancak burada da bir önemli eksiklik ile bir tuhaflık dikkat çekmektedir.

Eksiklik ya da yanlışlık şudur: “Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı” gibi demokrasinin en önemli ölçütlerinden biri olan konuda, “genel ahlak” üzerinden bu hakkı sınırlamak, büyük yanlıştır. “Genel ahlak”, soyuttur ve iktidarlar tarafından subjektif bir şekilde kullanılabilecek ve hakkı sınırlamada kolayca gerekçe yapılabilecek bir kavramdır.

Bu kavramın varlığı, anayasanın “temel hak ve hürriyetlerin üstünlüğü” zeminini sulandıracaktır.

Özgürlük yerine hürriyet!

Öte yandan Altılı Masa’nın aynı maddenin (Madd3 34) ikinci fıkrasında yaptığı değişiklik önerisi ise tuhaftır. Madde gerekçesinden aktarayım: “Maddenin 2. fıkrasında yer alan ‘özgürlükler’ kelimesi yerine ‘hürriyetler’ kelimesi getirilmiştir.”

Özgürlük yerine hürriyet kelimesini tercih etmek, hem gereksiz hem de tuhaftır ama ideolojik planda özel anlamı olabilecek bir seçimdir!

Not: 3 yıl aradan sonra ilk kez okurlarla kitap fuarında buluşacağım. 3 Aralık Cumartesi günü saat 15.30’da tüm okurlarımızı, İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’daki Kırmızı Kedi Yayınevi standına bekliyorum. Hem kitap imzalarız, hem de sohbet ederiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Aralık 2022

Yorum bırakın

Çok taraflılık

ABD hegemonyasının zayıflaması ve küresel güç merkezlerinin çoğalması, bölgesel kuvvetlere geniş manevra alanı sağladı. İşte bu geniş manevra alanı içinde kazanç sağlayıcı bir şekilde hareket edebilmeye “çok taraflılık” diyoruz.

İki kutuplu ya da tek kutuplu (merkezli) dönemde bölge güçleri, bağlı oldukları kutbun stratejisine eklemlenerek, yani onun çıkarlarını esas alarak dar alanda hareket edebiliyorlardı. Küresel güç merkezlerinin artmasıyla, şimdi bölgesel güçler, çok taraflı hareket ederek, geniş alanda manevra yapabiliyorlar.

HİNDİSTAN

Örneğin Hindistan…

Önümüzdeki süreçte bir küresel güç merkezi olma potansiyeli de taşıyan bu bölgesel güç, hem ABD ile Asya-Pasifik’te ortaklıklar kuruyor ama hem de Çin ve Rusya ile birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi yapıların içinde yer alabiliyor.

Ve Hindistan hem ABD’yle ortaklık yürütüyor ama hem de ABD’ye rağmen Rusya’yla işbirliğini geliştiriyor; Washington’un talebini elinin tersiyle itip Moskova’ya yaptırımlara katılmıyor, tersine bunu fırsata çevirerek Rusya’dan daha ucuza daha çok mal alıyor.

Ve Hindistan hem ABD’yle ortaklık yürütüyor ama hem de Rusya’dan S-400 alıyor.

Ve Hindistan hem ABD’yele ortaklık yürütüyor ama hem de Çin ve Rusya ile ticarette ulusal paraların kullanımına adım adım geçiyor.

Kısacası Hindistan çok taraflı politika ile hem ABD’yle, hem Rusya’yla hem de Çin’le ilişkiler kurup daha çok kazanabiliyor.

SUUDİ ARABİSTAN

Benzer durum Suudi Arabistan için de geçerli. ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli ortaklarının başında gelen Suudi Arabistan küresel güç merkezlerinin çoğalmasının sayesinde çok taraflılık uyguluyor ve çok taraftan kazanıyor.

Örneğin Suudi Arabistan ABD’nin petrol üretimi talebini reddedip Rusya’yla işbirliği yaparak daha az petrolle daha çok kazanıyor.

Örneğin Suudi Arabistan, topraklarındaki ABD askeri varlığına rağmen Rusya’yla S-400 alımını görüşüyor.

Örneğin Suudi Arabistan, Çin’e petrolü dolar yerine Çin Yuan’ıyla satmayı görüşüyor.

İRAN

Benzer durum İran için de geçerli.

Tahran yönetimi hem Rusya ve Çin’le işbirliğini derinleştiriyor ama hem de çeşitli Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor.

İran Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılıyor, Rusya ve Türkiye ile Astana Platformu kuruyor ama hem de Fransa ve Almanya ile ekonomik ilişkilerini geliştiriyor.

Ve İran küresel güç merkezlerinin artmış olmasını fırsata çevirerek geniş alanda manevra yaparak ABD baskısını frenleyebiliyor.

İSRAİL

Çok taraflılık İsrail’e de kazandırıyor.

Hem ABD’nin Ortadoğu’daki karakolu olmayı sürdürüyor ama hem de ABD’nin itirazlarına rağmen Çin’le işbirliğini geliştiriyor; Çin’le liman kiralıyor, Çin parasını merkez bankasında rezerv para yapmaya başlıyor…

Ve çok taraflılık üzerinden hem ABD’nin Ukrayna’ya demir kubbe satması talebini reddediyor hem Rusya’yla ilişkilerini bozmadan Ukrayna’ya destek açıklayabiliyor ama hem de Rusya’ya yaptırımlara büyük ölçüde katılmıyor.

TÜRKİYE

Ve Türkiye…

Erdoğan’ın şansı ve 20 yıldır iktidarda kalabilmesinin kolaylaştırıcısı da küresel güç merkezlerinin bu süreçte artmış olması ve bunun da Türkiye’ye çok taraflılık uygulama olanağı vermesi oldu.

Şu farkla ki, Erdoğan bunu neo-Abdülhamitçi bir çizgide uyguladığı için yukarıda sıraladığımız diğer bölgesel güçler kadar Türkiye’ye kazandıramadı. Tersine neo-Abdülhamitçi çizgi, Türkiye’nin çok taraflılık ile çok taraftan kazanması yerine, çok tarafa taviz vermesine neden oldu. Erdoğan’ın kazancı ise bunu iktidarını sürdürebilmeye araç yapabilmesi oldu.

Önemle belirtelim: Çok taraflılık dengecilik demek değildir; çok taraflılık çok tarafla bağımsız ilişki yürütebilmektir. Taraflardan biriyle kurduğunuz ilişkiyi diğerine karşı pazarlık kartı yapmaya çalışırsanız, taraflar büyük güç olduğu için, çok taraftan kazanmak yerine çok tarafa taviz vermek durumunda kalabilirsiniz.

Sonuç olarak Türkiye’nin önünde altın bir fırsat dönemi var. Türkiye neo-Abdülhamitçilik yerine doğru bir şekilde çok taraflılık uygularsa, önümüzdeki dönemde siyasette ve ekonomide büyük kazanımlar elde edebilir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Kasım 2022

Yorum bırakın

Endüstriyel futboldan finansal futbola

İlk kez bir futbol dünya kupasını izlemiyorum. Çünkü 2022 Dünya Kupası’nın Katar’a verilmesi, futbolun düşürüldüğü bir çukurdur: Katar’ın kupaya ev sahibi olabilmek için dağıttığı rüşvetler, FIFA yöneticilerinin Katar mali sermayesiyle kirli ilişkileri, olmayan stadyumların yetiştirilmesi için köle gibi çalıştırılan ve katledilen binlerce işçi…

Kısacası, 2000’lerde başlayan futbolun finansallaşması, 2022 Dünya Kupası ile dönüşümünü tamamlıyordu ve bu emekçilerin kanları üzerinden yapılmıştı. Bu nedenle Katar’daki turnuvayı izlemiyorum, izlemeyeceğim.

Fakat sanayi kapitalizminin yerini finans kapital/mali sermaye düzeninin alması üzerinden futboldaki bu dönüşümü tartışmalıyız.

Futbol ekonomisinin dönüşümü

Futbol, önce stadyum merkezliydi. Futbol ekonomisi stadyum/seyirci geliriyle, stadyumun etrafında satılan ürünlerle sınırlıydı.

Futbol maçları TV’lerden yayınlanmaya başlayınca, futbolun endüstrileşme sürecine girildi. Büyüyen ekonomisiyle futbol metalaştı, endüstriyel futbol egemen oldu.

Ancak son yıllarda futbolun ekonomisi de değişime uğramaya başladı. Futbol kulüpleri şirketleşti, halka arz yoluyla sermaye piyasalarına girdi, kulüpler tahvil-bono gibi finansal araçlar çıkardı, stadyum etrafında satılan ürünlerin yerini kulüp mağazalarının profesyonel satışları aldı, taraftarlar müşteriye dönüştü, finans kapital kulüpleri satın aldı, liglerin yayın hakları finans savaşlarına dönüştü, kara para aklamanın kulvarı bahis sektörü futbola hakim olmaya başladı vb.

İşte 2022 Katar Dünya Kupası, bu sürecin geldiği son zirvedir. Artık endüstriyel futbol değil, finansal futbol dönemindeyiz.

Finans kapital–FIFA ilişkisi

Avrupa’nın büyük kulüplerini ve Türkiye dahil bir çok ligin yayın hakkını satın alan Katar mali sermayesi/finans kapitali, bir dünya kupasına ev sahipliği yapabilmek için kesenin ağzını açmıştı.

Tuğrul Akşar’ın 21 Kasım 2022’de Cumhuriyet’te yazdığı “FIFA’nın kirli yüzü” başlıklı makale, finans kapitalin dünya kupasını satın almasının bilançosunu çıkarmıştı, oradan özetleyerek aktarayım:

– Katar oylama öncesinde 15 ülkeye yüksek tutarlı bağış yaptı, bu 15 ülkenin altısı, oylamada karar verecek yönetim kurulundaydı. Konu FIFA’da bir soruşturmaya dönüştü ama finans kapital soruşturmayı da biçimlendirdi: Bir usulsüzlük olmadığı raporlandı. Ancak rapor pek çok hata ve eksiklik içeriyordu, başmüfettiş Michael Garcia bunları kamuoyuna açıklayarak istifa etti.

– Katar Dünya Kupası’nı alabilmek için FIFA’ya 880 milyon dolar gizli ödeme yaptı (The Times). FIFA Başkanı Joao Havalange ve iki FIFA yönetim kurulu üyesi Katar lehine oy kullanmak için birer buçuk milyon dolar aldı (The Guardian). FIFA Genel Sekreter Yardımcısı Jack Warner’ın, Katar’ın Dünya Kupası’nı satın aldığına dair e-postaları ortaya çıktı. FBI soruşturmasında yönetim kurulunun yarısının bu kirli ilişkilere bulaştığı anlaşıldı.

Finans kapital güvenliği de satın aldı

Ancak sonuç değişmedi: Katar, 2022 Futbol Dünya Kupası’na ev sahibi oldu.

Böylece haziran-temmuz aylarında yapılan dünya kupası, Katar için kasım-aralık aylarına çekildi.

Finans kapital, bir stadyumu olan Katar’da göçmen işçileri ölümleri pahasına ağır şartlarda çalıştırarak stadyum sayısını yediye çıkardı.

Dünya kupası organizasyonuna yeterliliği olmayan Katar mali sermayesi, organizasyonun güvenliğini de dışarıdan satın aldı: 3 bin 500 Türk polisi, Katar’da görevlendirildi. Dünya Kupası için özel seçilen polislerin günlük 80 dolar harcırah alacağı açıklandı.

Bu arada, endüstriyel futboldan finansal futbola geçişin tamamlandığı Katar 2022 Dünya Kupası’nın eşleşmeleri de dikkat çekiciydi: İran, nasıl bir tesadüfse, ABD, İngiltere ve Galler’le aynı gruba düşüyordu! Dolayısıyla takımının her maçı İran’a karşı propaganda savaşının platformu yapılabilecekti.

Özetle, finans kapital sömürü düzeni, futbolu da bitiriyor. Adana Demirsporumuzu koruyabilmek dileğiyle…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2022

Yorum bırakın

Astana’ya yeni aktör: Çin

23 Kasım’da yapılan Astana Üçlüsü toplantısı, devletlerarası ilişkiler açısından kritik önemde bir gelişmeye sahne oldu: Rusya, “Suriye’de çözüme önemli katkı sunacağını” belirterek, Çin’i Astana Platformu’na “gözlemci üye” olarak önerdi.

Peki Astana Platformu’nun diğer iki üyesi, Türkiye ve İran, Çin’in gözlemci üye olmasını nasıl değerlendiriyor? Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, 19. Astana görüşmesinin sonunda düzenlediği basın toplantısında bu soruyu yanıtladı: “İranlılar kabul etti. Türk tarafı konuyu inceliyor ve bir mola aldı” (Sputnik, 23.11.2022).

Peki Çin’in Astana Platformu’na “gözlemci üye” olarak katılması ne anlama gelir, Ortadoğu’yu/Batı Asya’yı nasıl etkiler?

Suriye’de siyasi çözüm zamanı

1) Dünyanın “satın alma paritesine göre” en büyük ekonomisi olan Çin’in varlığı, Astana Platformu’nu Ortadoğu’da daha etkili bir yapıya dönüştürür. Çin’le birlikte Astana Platformu, daha fazla kurumsallaşır

2) Atlantik cephesini bölen, ABD’nin Suriye’deki taşeron cephesini bozan Rusya-İran ikilisi, Türkiye’yi de dahil ettikleri Astana Platformu ile Atlantik’in askeri saldırganlığını büyük oranda önledirler; ABD-İsrail ikilisinin Suriye’yi etnik ve mezhepsel temelde bölme projesini durdurdular. Ancak siyasi çözüme istenilen oranda geçilemedi.

İşte Çin’in Astana’ya katılımı, siyasi çözüme geçişi hızlandıracak ve Suriye yararına bir sonuç alınmasını kolaylaştıracaktır. (Ankara’nın geciktirdiği Şam’la normalleşmeyi hızlandırmasına da etkisi olacaktır.)

Bölgede sorun çözme gücü artar

3) Astana Platformu, her ne kadar Suriye merkezli olsa da, bölge merkezli bir “sorun çözme platformu” olma potansiyeli taşıyor. O potansiyelin hayata geçtiği ilk alan Karabağ oldu. Astana Platformu’ndan kaynaklı Türk-Rus işbirliği, yıllardır çözülemeyen Karabağ sorununa Azerbaycan lehine çözüm getirdi. Dahası, Türk-İran-Rus işbirliği, Kafkaslar’ı ABD ve AB etkisinden çıkarma potansiyeli ortaya koydu.

Çin’in Astana Platformu’na katılımı, platformun bu potansiyelini büyük oranda yükseltecektir. Astana Dörtlüsü, İsrail-Filistin anlaşmazlığından İran-Arap sorunlarına kadar pek çok konuda çözüm adresi özelliği taşıyacaktır.

Ortadoğu’da Amerikan etkisi kırılır

4) Astana Platformu içinde Çin, Rusya, İran ve Türkiye işbirliği, Ortadoğu’daki ABD nüfuzunu kıracaktır. Küresel hegemonyası zayıflayan ABD emperyalizminin bölgedeki etkisi, zaten son yıllarda aşama aşama azalmaktaydı. Rusya’nın ardından Çin’in de varlık göstermesi, ABD’nin bölgede at oynatabilmesini iyice zorlaştıracaktır.

5) Asya, Avrupa ve Afrika’nın önündeki en büyük uygarlık projesi, Kuşak ve Yol İnisiyatifi’dir. Çin’in Astana Platformu’na katılımı, Kuşak ve Yol kapsamındaki koridorların inşasının hızlanmasına olumlu etki yapar. Tarihi önemdeki Kuşak ve Yol’u hedef alan ABD’nin Ortadoğu’daki etkisinin zayıflamaması, Ortadoğu’nun Kuşak ve Yol’dan daha fazla yararlanması, daha fazla kazanması anlamına gelecektir.

Ne yapmalı?

Kısacası, Çin’in Astana’ya katılımı Türkiye’nin ve bölgenin yararına olacaktır.

“Seçim kazanmak isteyen” muhalefet, iktidarın Rusya ve Çin’le ilişkilerini “Batı’dan kopma” diyerek eleştireceğine ve Putin’in “ortak gaz merkezi” önerisine “seçimde iktidara katkı” diye karşı çıkacağına, tersine AKP’nin bu çizgiyi zikzaklı yürütmesini eleştirerek kendisinin daha net ilerletebileceğini ortaya koyabilmeli.

Muhalefet, Çin’in Astana’ya katılımı konusunda, “konuyu inceleyen ve mola alan” iktidarı hızla olumlu karar vermesi yönünde zorlamalı. Üstelik, hazır Erdoğan Suriye ve Mısır’da aslında muhalefetin dediğine dönmüşken.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Kasım 2022

Yorum bırakın

Terörle mücadelenin doğru yolu

7 yıl önce Suriye’ye sınır ötesi harekat düzenlenirken önemli bir konuyu tartışmış ve askeri harekatın kısa zamanda Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya “mecbur edeceği” iddiasına karşı çıkmıştım. Çünkü hayatta/sahada mecburiyetten öte mecburiyetler vardır ve daha büyük/belirleyici mecburiyetler gelip sizin mecburiyetinizin üstüne çıkar.

Ve 7 yıldır olmayan, yarın olsa bile, “sonunda mecbur etti” denilemez. Çünkü 7 yıl, siyaset için çok uzun bir süredir; siyasette 7 yıl gecikmeli öngörü, öngörü olamaz.

Normalleşebilmenin yolu

Peki Suriye’ye askeri harekatlar neden Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya mecbur etmedi?

“Vatan savaşı, saray savaşı” ikileminde boğulmaya çalışıldı: Erdoğanlar, Türk ordusunun Amerikan Koridoru’nu kesme hedefini, kendilerinin “Suriye topraklarında ÖSO nüfuz bölgesi inşa etme” hedefine alet ediyorlardı. “Küresel düzenin altında alt bölgesel düzen kurma” diye tarif ettikleri ve pratiğe “güvenli bölge” diye geçirmeye çalıştıkları o hedef olduğu müddetçe Erdoğan Esad’la anlaşmazdı, anlaşamazdı; bu şartlar altında hiçbir askeri harekat Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya “mecbur” edemezdi.

Kısacası, Ankara’nın Suriye topraklarında “ÖSO nüfuz bölgesi” hedefi ortadan kalkmadan, Şam’la normalleşme olası değil. Nitekim Suriye Dışişleri Bakanlığı da, normalleşmeyi Ankara’nın “Türk askerlerinin aşamalı çekilme programı” vermesine bağlamış durumda.

Güvenli bölge stratejisinin yanlışlığı

13 Kasım’da İstiklâl’de patlatılan “terör bombası”, Ankara’nın “güvenli bölge” siyasetinin çözüm olmadığının göstergesidir. Türkiye’nin “terörü kaynağında yok etmek” gerekçesi üzerinden inşa etmeye çalıştığı “güvenli bölge” İstanbul’un göbeğinde bomba patlatılmasını önlemiyor. Tersine, “güvenli bölge” siyasetinin öznesi olan ÖSO altı gruplarla ilişkiler, teröre zemini kolaylaştırıyor. 13 Kasım terör eyleminde PKK’den ÖSO’ya uzanan unsurların bulunması bile, tek başına bu kolaylaştırıcılığın göstergesidir.

“Terörü kaynağında yok etmek”, ABD yönetiminin 2001 sonrasında “Büyük Ortadoğu” coğrafyasındaki asıl hedeflerini uygulayabilmek için formüle ettiği jeopolitikçi bir yaklaşımdır.

ABD, Afganistan’da ya da Irak’ta terörü yok etmemiş, merkezi devletleri zayıflatarak “kullanışlı terör örgütleri” için “güvenli bölgeler” inşa etmiştir. Örneğin ABD’nin Saddam Hüseyin yönetimine karşı ilan ettiği 36. paralel, PKK için “güvenli bölge” olmuştur. ABD’nin bugün Suriye’nin kuzeydoğusunda ilan ettiği güvenli bölge PKK/PYD/YPG için “güvenli bölge” niteliğindedir.

ABD’nin PKK için inşa ettiği güvenli bölgeye karşı sonuç alıcı mücadelenin tek yolu ise Türkiye ile Suriye’nin işbirliğidir; iktidarın ABD’nin “güvenli bölgesine” karşı kendisi ve ÖSO için “karşı güvenli bölge” oluşturması, çözüm değil, asıl çözümün önündeki yeni sorundur.

ABD’ye karşı Ankara-Şam işbirliği zemini

40 yılın dersidir ve Türkiye için terörle mücadelede tek doğru yoldur: Terör, “kaynağında yok etmek” hedefiyle komşunun toprağında komşuya rağmen askeri operasyon düzenleyerek değil, “kolektif güvenlik” anlayışı içerisinde komşuyla işbirliği zemininde yok edilir. Irak’ta Barzani’yi Saddam Hüseyin’le anlaşma yapmaya mecbur eden “Eşref Bitlis Planı” ya da Suriye’de “Adana Mutabakatı” bu doğru yolun uygulamalarıdır.

Mevcut askeri harekatı, ÖSO karargahını dağıtıp İdlib’den başlayarak aşamalı çekilmenin ve Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasını kolaylaştırmanın yolu yaparak ABD’ye karşı Ankara-Şam işbirliğini başlatabilmek hâlâ mümkündür.

Not: Sağlık sorunum (covid) nedeniyle yazamadığım bir hafta boyunca geçmiş olsun dileklerini ileten tüm okurlara ilgileri için çok teşekkür ediyorum.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Kasım 2022

Yorum bırakın

Güvenli bölge stratejisinin iflası: İstiklâl’e bomba

13 Kasım’da İstiklal Caddesi’nde bomba patlatılarak düzenlenen terör saldırısı 6 kişinin ölümüne, 81 kişinin yaralanmasına yol açtı.

Failin Arap olduğu, PKK tarafından “özel istihbarat ajanı” olarak yetiştirildiği, talimatı Aynelarap’taki örgüt merkezinden aldığı, 4 ay önce Suriye’nin Afrin bölgesinden Türkiye’ye geldiği, kamufle olabilmek için bir tekstil atölyesinde çalıştığı, saldırıdan sonra Yunanistan’a kaçırılacağı ve orada infaz edileceği açıklandı.

Bu açıklama, AKP hükümetinin uyguladığı “güvenli bölge” stratejisinin işe yaramadığının resmi ifadesidir.

AKP’NİN “ALT BÖLGESEL DÜZEN” HAYALİ

“Güvenli bölge stratejisi”, tehdidin kaynağında önlenmesi esasına dayanan jeopolitikçi bir anlayıştır. AKP özetle Suriye’den Türkiye’ye yönelen terörü Suriye topraklarında “güvenli bölge” kurarak önlemek diye tarif ediyor bu anlayışı…

Daha geniş anlamda ise bu jeopolitikçi yaklaşım, ABD Başkanı Bush’un Irak ve Afganistan işgallerine dayanak yapılan stratejiydi. 11 Eylül’de saldırıya uğrayan ABD, teröristleri kaynağında, Irak’ta, Afganistan’da, sonra sıra sıra diğer “Büyük Ortadoğu” ülkelerinde, kaynağında “önleyici vuruş”la yok edecekti.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığını yapan AKP Genel Başkanı ve kurmayları, bu stratejiyi, kendi ajandalarıyla birleştirdiler ve ortaya bir model koydular: Alt bölgesel düzen modeli.

AKP iktidarı, ABD’nin küresel düzeni altında alt bölgesel düzen kuracaktı.

Alt bölgesel düzen iki ayaklıydı:

1) Türkiye Kürtlerle Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyine genişleyecekti. Bunun gereği olarak içeride Kürt Açılımı başlattılar, yine bunun gereği olarak Misakı Millicilik yaptılar.

2) Türkiye’nin liderliğinde Suriye, Ürdün ve Lübnan’la Ortadoğu Birliği kurmaya soyundular. İşte “kardeşim Esad” denilen dönem o dönemdi.

Birkaç nedenle olmadı: Hegemonyası zayıflayan ABD Büyük Ortadoğu Projesini ilerletemiyordu. Bölgedeki işlerini taşeronlara havale ederek Asya-Pasifik’e yönelmek istiyordu. Bu arada Arap Halk ayaklanmaları yaşandı.

Ve Atlantik Cephesi, Suriye’ye çullandı.

MODEL TERÖRÜ ÖNLEMEDİ

AKP iktidarı, Katar ve Suudi Arabistan’la birlikte ABD’nin Suriye’deki taşeronuydu. Hep birlikte Esad rejimini yıkacaklardı. Olmadı.

Önce İhvan ayrışması nedeniyle taşeronlar bölündü. ABD, stratejisini kuzeyde bir PYD devleti inşa etmek olarak belirledi. Bunun için “IŞİD’in kolaylaştırıcılığında” PYD’ye meşruiyet kazandırmaya çalıştı.

AKP iktidarı bu aşamada, ABD’nin PYD devletine karşı kendi ÖSO nüfus bölgesini kurmaya yöneldi.

İşte Suriye’de “güvenli bölge” stratejisi böyle doğdu. Öyle ki Türkiye’nin İçişleri Bakanı, Suriye topraklarındaki “güvenli bölgelere” kaymakam, emniyet müdürü, jandarma komutanı atamakla övünür oldu.

Türkiye terörü kaynağında, Suriye topraklarında yok edecekti. Ancak bunun mümkün olmayacağı açıktı. Çünkü ABD’nin PYD için güvenli bölgesiyle, Türkiye’nin ÖSO için güvenli bölgesi, birbirlerine karşı olsalar bile, Suriye’nin bütünlüğünü hedef aldığı için terörü besliyor, büyütüyor ve yerel iktidar yapıyordu!

Tersine Türkiye Suriye’yle anlaşarak güvenli bölgeleri dağıtmalı ve terörün ana sponsoru olan ABD’yi bölgeden çıkarmalıydı. Yapılmadı. AKP iktidarı kamuoyundan gelen “Şam’la normalleşme” taleplerini kendi “alt bölgesel düzen kurma” hayali nedeniyle hep geçiştirdi.

Ve model, Türkiye’ye yönelik terörü de önlemiyordu: İşte bunu bir kez daha 13 Kasım’da İstanbul’un göbeğinde yaşadık.

ATATÜRK’ÜN KOLEKTİF GÜVENLİK MODELİ

İstiklal’e bomba, bizi bir kez daha şu gerçekle yüzleştiriyor: AKP’nin “komşulara rağmen komşunun toprağında güvenli bölge” modeli değil, Cumhuriyet’in “komşularla birlikte barış ve güvenlik kuşağı oluşturma” modeli uygulanmalı.

Atatürk’ün “barış kuşağı” modeli tarihi önemdedir ve bugünün de ihtiyacıdır. Atatürk ve Genç Cumhuriyet’in kurmayları Türkiye’nin etrafında bir barış kuşağı oluşturdular: 1934’te Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’yla Balkan Paktı kurarak Türkiye’nin batısını güvenli kıldılar. 1937’de Irak, İran ve Afganistan’la Sadabad Paktı’nı kurarak Türkiye’nin güneyini ve doğusunu güvenli kıldılar. SSCB’yle dostluk zaten Türkiye’nin kuzeyini güvenli kılmıştı.

Atatürk barış kuşaklarını, “kolektif güvenlik” anlayışı ile inşa edebilmişti. “Yurtta barış, dünyada (komşularda) barış” hedefi, ancak “kolektif güvenlik” ile mümkündü. Türkiye’de barış Irak ve Suriye’ye barış getirecek, Irak ve Suriye’de barış da Türkiye’deki barışı besleyecekti.

Bu model, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar Türkiye’nin güvenliğinin garantisi oldu. Ne zaman ki Türkiye Atlantik kampına girdi, bu model ortadan kalktı ve Türkiye ABD stratejisine eklemlenerek komşularıyla karşı karşıya gelmeye başladı.

NE YAPMALI?

Ve bugün Atatürk’ün modelinin tam tersi yapılıyor. Türkiye dün komşularıyla birlikte barış kuşağı kurarken, bugün komşularına karşı komşularının toprağında güvenli bölge kuruyor ama gerçekte güvenliğini zayıflatıyor.

Dolayısıyla terör bugün program ve strateji sorunudur:

1) Türkiye “alt bölgesel düzen” modelinden “kolektif güvenlik” modeline dönecek mi, dönmeyecek mi meselesidir.

2) Türkiye, ABD’ye karşı konumlanacak mı, konumlanmayacak mı meselesidir.

3) Türkiye teröre karşı komşularıyla işbirliği yapacak mı, yapmayacak mı meselesidir.

Bunlar yerine 40 yıldır yapılanı yapmak, 40 yıl daha aynı şeylerin yaşanacağı anlamına gelir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Kasım 2022

Yorum bırakın

AKP’nin ters normalleşmesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dış Politika Danışma Kurulu Üyesi Şakir Özkan Torunlar’ı 11 Kasım 2022’de “İsrail Devleti nezdinde Türkiye Büyükelçisi” olarak atayarak, İsrail’le normalleşme sürecini tamamlamış oldu.

Böylece Suriye ve Mısır’la normalleşme başlayamadan, İsrail’le normalleşme tamamlandı bile. Bu terslik, AKP’nin normalleşmeyi stratejik düzlemde değil de taktik düzlemde yürütmesinden ve Türkiye’nin çıkarlarından önce iktidarda kalmayı öncelemesinden kaynaklandı.

Oysa tersine Türkiye Ortadoğu normalleşmelerine Suriye ile başlamalı, Mısır ile sürdürmeli, ardından Körfez ülkeleri Suudi Aranbistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile geliştirmeli ve programa en son İsrail’i eklemeliydi.

Bu şu bakımdan da önemli: İsrail’le hızla normalleşmek, Suriye’yle normalleşmeyi zorlaştıracak parametrelere sahip…

Golan, hava saldırısı, Türk hava sahası kullanımı

Şu soru artık önümüzde: İsrail’in Suriye topraklarındaki (Golan) işgalini sürdürdüğü, periyodik şekilde Suriye topraklarına hava saldırısı düzenlediği şartlarda, Türkiye-İsrail normalleşmesi Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesini nasıl etkiler?

Zira şu kısmı Türkiye’yi ilgilendiriyor: Anımsayın, İsrail uçakları AKP’nin izniyle Türk hava sahasını kullanarak kuzeyden bile Suriye’yi bombalıyordu. İsrail uçakları Akdeniz’de uçup, Türk topraklarına girip, dönüp Hatay-Urfa hattından Suriye topraklarına giriyordu. Hatta İsrail uçaklarının bombardımandan sonra bıraktığı yakıt tanklarının topraklarımıza düşmesi büyük sıkıntı yaratıyordu.

Bu arada, İsrail’in Türk hava sahasını kullanarak Suriye topraklarını vurması sadece 2011’den sonra, yani Türkiye’nin de içinde yer aldığı Atlantik cephesinin Esad yönetimini devirme operasyonuna başlamasından sonra değildi. Daha 2007’lerde bile “İsrail yakıt tanklarını bulan Türk çoban” başlıklı haberleri arşivlerde bulabilirsiniz.

Türkiye-İsrail ilişkileri bozulunca, en azından bu konu fiilen ortadan kalkmış oldu. Şimdi İsrail’le normalleşmek, bunların yeniden yaşanması riskini doğurmayacak mı? O nedenle Ankara’nın Türk hava sahasını İsrail savaş uçaklarına açmaması kritik önemdedir; zira şartlar geçmişte “yanlışlıkla” meydana gelen durumların bile artık kabul edilemeyeceği nazikliktedir.

İsrail’in Suriye hedefleri

AKP’nin hedefi Esad’ı devirmek, İsrail’in hedefi de Suriye’nin dörde bölünmesiydi. İsrail Savunma Bakanı “Suriye’nin bir omlet olduğunu, omletten yeniden yumurta yapılamayacağını” savunuyordu. Sonuç? AKP de İsrail de kaybetti, Esad ayakta.

Ancak İsrail açısından mesele şu: Suriye’yi omlet yapamadılarsa da, Suriye’de siyasi çözüme geçilmesini engellemeye çalışıyorlar. Bunu da periyodik hava saldırısı düzenleyerek ve ABD sponsorlu PYD devletinin kurulabilmesini destekleyerek sağlamaya çalışıyorlar.

Suriye’nin krizli hali, İsrail için biri kısa, diğer ikisi uzun vadeli üç hedef demek çünkü:

1) Ortadoğu’daki İsrail sorununun ve İsrail’in parça parça sürdürdüğü Filistin’i işgal politikasının üzeri örtülmüş oluyor. Filistin meselesi esas gündem olamıyor.

2) “PYD devleti” inşası, İsrail açısından “paratoner devlet” işlevi görecek. Şimşekler oraya düşerken, İsrail rahatlayacak.

3) İsrail, fırsat çerçevesinde Suriye topraklarındaki işgalini genişletecek.

Sorunlar konu edilmeden normalleşildi

Kısacası, İsrail’le “normal” bir şekilde normalleşildi. Normalleşirken hiçbir konu masaya getirilmeden, konu edilmeden, normal normal eski ilişkiye dönüldü.

Yukarıda işaret ettiğimiz doğrudan Suriye’yi ilgilendiren konular da, Filistin sorunu da, İsrail’in işgal politikası da, Gazze ablukası da sorun edilmedi…

Haliyle sormak durumundayız: Normalleşirken hiçbir konu sorun edilmediyse, Türkiye İsrail’le neden anormalleşmişti peki?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2022

Yorum bırakın

Yunanistan’ın çektiği acı!

NATO Parlamenterler Asamblesi’nin “Akdeniz ve Ortadoğu Görev Gücü” toplantısında Türkiye’ye karşı ilginç bir suçlama vardı. Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Miltiadis Varvitsiotis, Rusya’ya karşı yaptırımlara katılmayan Türkiye’yi “özel ekonomik kazançlar” elde etmekle suçladı.

Daha ilginci, Varvitsiois’in, “Yunanistan ve diğer ülkeler acı çekip gelir kaybederken Türkiye para kazanıyor” demesiydi (cumhuriyet.com.tr, 10.11.2022).

Bile bile lades

Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Varvitsiois’in sözleri, bana Türkiye’deki bazı muhaliflerin tavrını anımsattı. Putin “Avrupa’ya gaz sevkiyatı için Türkiye’ye büyük bir merkez kurabiliriz” (TRT Haber, 12.10.2022) dediğinde, kimi muhalifler bunu Putin’in AKP’ye seçim desteği olarak yorumlamıştı. Hatta içlerinde “Putin Cumhur İttifakı’na katıldı” diyerek politika(!) yapanlar bile olmuştu.

İlginç olan şu ki, Putin’in açıklamasının seçimde AKP’ye katkı olacağını görebilenler, yine de seçimde Batıcılık yapmayı sürdürüyor!

Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Varvitsiois de benzer durumda: Rusya’ya yaptırımlar uygulamanın ülkesine kaybettirdiğini görüyor, bu nedenle “acı çektiklerini” söylüyor ama bu politikayı savunuyor ve sürdürüyor. Üstelik kendileriyle benzer şekilde acı çekmediği için, Türkiye’yi NATO içinde “sorunlu” ilan ediyor.

Almanya girdaptan çıkış arayışında

Varvitsiois’in belirttiği gibi acı çeken sadece Yunanistan değil, “diğer ülkeler” de var. Yunan politikacının “diğer ülkeler” dediği, Rusya’ya yaptığım uygulayan Avrupalı ABD müttefikleri.

Avrupa ekonomileri daralmış durumda, daha büyük enerji krizi kapıda. Öyle ki Brüksel’deki AB Komisyonu yetkilileri Avro Bölgesi’nin 2023 yılı büyüme tahminini yüzde 1,4’ten yüzde 0,3’e düşürdü, enflasyon tahminini yükseltti, resesyon uyarısı yaptı (bloomberght.com, 11.11.2022). Özetle Avrupa, Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle kaybetmeye ve acı çekmeye devam edecek.

Yazmıştık: Almanya ABD’nin soktuğu bu girdaptan çıkmaya, Rusya’daki kayıplarını Çin’le işbirliğini geliştirerek dengelemeye çalışıyor ama Atlantik kampı içinde de büyük tepki görüyor.

Yunanistan’ın çekeceği asıl acı

Bu arada Yunanistan aslında iki kere kaybediyor ve acı çekiyor: Hem Varvitsiois’in belirttiği gibi Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle ama hem de o yaptırımların zorlayıcı sahibi olan ABD’yle kurdukları özel ilişki nedeniyle.

Anımsarsınız: Yunanistan Başbakanı Kiryakos Mitçotakis o ilişkiyi, yani ABD’yle imzaladığı anlaşmayı parlamentoda savunurken şöyle demişti: “ABD, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdi.”

ABD’nin Yunanistan’ı boydan boya büyük bir Amerikan üssüne dönüştürmesinin Yunan halkına kaybettireceği ve vereceği acı, Rusya’ya yatırımlardan kaynaklanan kayıplardan daha büyük olacak üstelik.

Muhalefetin görmesi gereken gerçek

Görüldüğü üzere, AKP hükümetinin neo-Abdülhamitçiliği nedeniyle sorunlu ilerlese bile, Ankara’nın Moskova’yla yürüttüğü işbirliği, Türkiye’ye avantajlar doğuruyor. (Türkiye Rusya’ya yaptırımlara katılsaydı, AKP’nin rezervleri erittiği borcu borçla çevirme ekonomisi şimdilerde çok daha büyük yıkım yaratmış olurdu.)

Muhalefet, işte bu nedenle Rusya’yla ilişkileri daha da geliştireceğini; Moskova’yla ilişkileri Doğu Akdeniz’de pozisyon kazanma, KKTC’nin konumunu güçlendirme ve enerjide avantaj elde etme gibi politikalarda kaldıraç haline getireceğini kamuoyuna anlatmalı.

Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un ülkesine ekonomik kayıplar yaratan ABD politikaları karşısında Çin başkentinde denge aradığı şartlarda, Türkiye’nin muhalefetinin hâlâ ABD ve İngiltere başkentlerinde seçim avantajı araması, dünyanın yeni gerçekleriyle son derece terstir.

Türkiye acı çekmemelidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Kasım 2022

1 Yorum

Pentagon ‘erken hesaplaşma’ mı istiyor?

ABD’de devletin bir kanadı, eninde sonunda hesaplaşacaklarını düşündükleri “esas düşman” Çin’le erken hesaplaşılmasını savunuyor.

Ki bu görüş uzun zamandır var. 20 yıldır ABD içinde kabaca şu iki strateji çarpışıyor: “Önce içeride yeniden ekonomiyi büyütelim, güçlenelim” diyenler ile “en büyük askeri güçken yangını erkenden çıkarıp yangından en az hasarı görelim” diyenler…

Obama, Trump ve Biden dönemleri

Obama dönemi bu iki stratejinin senteziydi: Afganistan ve Irak’tan çekilme kararı alındı. Ortadoğu’daki işler taşeronlara havale edildi. Çin’e kaptırılan ekonomi alanlarına yatırım planlandı. Çin “stratejik rakip” ilan edildi. Çin’e karşı “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” isimli dış politika belgesi yayımlandı.

Trump dönemi bu iki stratejinin senteziydi ve o nedenle Obama döneminin de devamıydı: Afganistan’dan çekilme uygulandı. Ortadoğu’daki işler taşeronlarla sürdürüldü. Çin “meydan okuyan stratejik rakip” ilan edildi. “Önce Amerika” denilerek “gümrük duvarları” yükseltildi. Çin’le ticaret savaşı başlatıldı. Çin’e karşı Asya-Pasifik (Hint-pasifik) stratejisi benimsendi. Stratejinin gereği olan cephelerin oluşturulması kararlaştırıldı.

Biden dönemi bu iki stratejinin senteziydi ve o nedenle Obama ile Trump dönemlerinin de devamıydı: Afganistan’dan çekilme tamamlandı. Çin’le ticaret savaşı sürdürüldü. Çip başta en önemli konularda ABD içi yatırım esas alındı. Transatlantik ilişkilerin restorasyonu hedeflendi. Rusya ve Çin’e karşı cepheler inşa edilmeye çalışıldı. Çin, ABD ve NATO belgelerine hesaplaşılacak esas rakip olarak işaretlendi.

ABD’li Amiralin üç mesajı

Yukarıda çok kısaca özetlediğimiz tabloya dikkat edilirse, ABD birbirinin devamı olan stratejilerle adım adım Çin’i hedef alıyor, Çin’i bölgesine sıkıştırmaya çalışıyor, Çin’e karşı müttefikler ağı oluşturuyor…

Buna rağmen ABD içinde bir kanadın, “işlerin hızlandırılmasını” istediği anlaşılıyor: Üç başkanın da uyguladığı sentez stratejide, ikincilerin yani “yangın çıkaralımcıların” lehine ağırlık oluşturulması savunuluyor.

İşte ABD Strateji Komutanlığı Komutanı Amiral Charles A. Richard’ın, Donanma Denizaltı Birliği’nin 2022 Yıllık Sempozyumunda yaptığı konuşma, o kanadın görüşleriydi. Amiral Richard’ın mesajları şöyleydi:

– Ukrayna’daki savaş ABD için “ısınma”dır, asıl ve “çok uzun savaş” Çin’le olacak.

– ABD’nin Çin’e karşı konvansiyonel ve nükleer caydırıcılık seviyesi aşınıyor.

– Zaman Çin’in lehine. Hızlı hareket edilmezse Çin ABD’yi geride bırakacak.

Özetle ABD Strateji Komutanlığı Komutanı, geç kalınmaması için “erken hesaplaşmak” gerektiğini savunuyor.

ABD’nin asıl korkusu

Peki ABD nereye geç kalıyor? Çin ABD’yle hesaplaşmayı planlıyor da ABD bunun için mi erken hareket etmeli? Değil tabi. Çin’in ne ABD’yle hesaplaşmak ne de ABD gibi bir düzen kurmak hedefi var. Çin, Batı’nın işlediği bu propagandaya karşı son olarak ÇKP’nin 20. Kongresi’nde bir kez daha net olarak açıkladı: “Hegemonya peşinde değiliz.”

Emperyalist ABD, Çin’in ekonomik gücü büyüdükçe, kendi hegemonyasının ve sömürü düzeninin daha da zayıflayacağını bildiği için endişeli. Fakat asıl önemlisi, emperyalist ABD, Çin’in yolunun kendi yoluna alternatif olması nedeniyle endişeli. ABD o nedenle Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan ediyor, CFR’nin dergisi Foreign Affairs o nedenle “Kızıl Çin’in dönüşü” diyerek ÇKP’nin 20. Kongresi’ni yorumluyor.

Özetle ABD’nin esas korkusu sosyalist modeldir ve bunun pratikteki uygulaması olan “Çin’e özgü sosyalizm”dir.

Başlığa dönersek: Pentagon’un, hatta Pentagon içinde bir kanadın “erken hesaplaşma/savaş” istemesi, elbette ABD’nin bunu yapabileceği anlamına gelmiyor. ABD Çin’i tehdit ederek, şu aşamada daha çok müttefik toplamaya çalışıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Kasım 2022

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: