Ortadoğu’da güç boşluğu yok

Çin Dışişleri Bakanlığı, 1 Aralık’ta “Yeni Dönemde Çin-Arap İşbirliği” başlıklı önemli bir rapor yayınladı. Rapor birbirini bütünleyen şu dört alanı kapsıyor: Stratejik ilişkiler oluşturma, siyasi güven, ekonomik işbirliği ve kültürel temaslar.

Çin’in raporu, ayrıca şu üç konuya karşı konumlanma belirliyor: Dış müdahaleye, her türlü hegemonyaya ve güç siyasetine karşıtlık.

Washington’da bir süredir “ABD’nin kısmi geri çekilmesiyle Ortadoğu’da iktidar boşluğu oluştuğu ve bu boşluğun Çin tarafından doldurulacağı tehlikesi” tartışılıyor. İşte rapor buna yanıt vermiş oluyor; Ortadoğu’da bir iktidar boşluğu olmadığını, Ortadoğu ülkelerinin egemenliğine Batı’nın saygı göstermesi gerektiğini savunuyor.

Bu tartışma, bu yılın başında gündeme geldiğinde de Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi tepki göstermiş ve şöyle demişti: “Biz Ortadoğu halklarının bölgenin efendisi olduğuna inanıyoruz. Burada bir güç boşluğu söz konusu değil, dışarıdan bir efendiye ihtiyaç yok” (AA, 17.1.2022).

Çin: ABD Suriye’de yasadışı

Çin, bu raporun ardından “dışarıdan efendi” olmaya çalışan ABD’ye karşı sert bir çıkış yaptı: Beijing yönetimi, ABD’yi Suriye’de yasadışılıkla ve hırsızlıkla suçladı!

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cao Licien, ABD’nin Suriye’den petrol ve tahıl kaçakçılığı yaptığını, bunun 2011’den bugüne miktarının ise 100 milyar doları geçtiğini belirtti (AA, 2.12.2022).

Çin’li yetkili, ayrıca ABD’nin Suriye’de üç bakımdan yasadışı olduğunu kaydetti: “ABD’nin Suriye’de asker bulundurması yasadışıdır, ABD’nin Suriye’den petrol ve tahıl kaçırması yasadışıdır, ABD’nin Suriye’ye füze saldırısı düzenlemesi de yasadışıdır.”

Çin’in bu çıkışının, Rusya’nın 23 Kasım’daki toplantıda Çin’i Astana Platformu’na “gözlemci üye” önermesinin hemen ardından gelmesi ayrıca dikkat çekici.

Çin-Arap işbirliği güçleniyor

Çin-Arap işbirliğini geliştirme hedefinin şimdiki adresi Suudi Arabistan. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in dün başlayan Suudi Arabistan ziyareti üç gün boyunca üç önemli zirveye sahne olacak: 1) Suudi Arabistan-Çin, 2) KİK-Çin ve 3) Çin-Arap İşbirliği ve Kalkınma Zirveleri.

Bu üç zirvenin iki temel konusu var: Enerji ile Kuşak ve Yol’da işbirliği.

Çin, Suudi Arabistan’ın en büyük petrol müşterisi. Bu yılın ilk 10 ayında Çin-Suudi Arabistan ticaret hacmi yüzde 37 artarak 97 milyar doları buldu. ABD gazetelerinin gündeme getirdiği ve Washington’u tedirgin eden bir diğer konu da, Çin ve Suudi Arabistan arasındaki petrol alışverişinin dolar yerine yuan ile yapılma olasılığı.

Diğer yandan Kuşak ve Yol İnisiyatifi kapsamında, bölgede 200 civarında enerji ve altyapı projesi yürümekte ve bunlar da Çin-Arap İşbirliği ve Kalkınma Zirvesinde ele alınacak.

Ortadoğu’da Ortadoğuların egemenliği

Çin’in de belirttiği gibi Ortadoğu’da güç boşluğu yok. Tersine ABD hegemonyasının zayıflaması, bölge ülkelerinin egemenliğini pekiştiriyor. Çin ve Rusya’nın “çok kutuplu” hale getirdiği yeni uluslararası ilişkiler düzlemi de, Ortadoğu ülkelerine “çok taraflılık” uygulayabilme olanağı sağlıyor.

İşte Suudi Arabistan buna örnektir: Çin’e petrol satışını yuan ile yapmak istiyor, Rusya’yla S-400 alımını görüşüyor, ABD’nin petrol üretimini artırma talebini reddedip tersine azaltıyor, enerji politikalarında Moskova’yla işbirliği yapıyor, Şanghay İşbirliği Örgütü’den Diyalog Ortağı Statüsü alıyor ve BRICS Artı Diyalogu’nun üyesi oluyor.

Ortadoğu’da “güç boşluğu” ve “başarısız devlet” teorileri, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi saldırganlığını maskelemek için ortaya atılmıştı. Suriye, başta Suudi Arabistan olmak üzere petrolüne sahip çıkan Körfez ülkeleri, Büyük Ortadoğu Projesi’ni püskürterek bu teoriyi çürütüyorlar.

Dolayısıyla Çin ABD’nin boşalttığı bir boşluğu dolduruyor değil. Bölge ülkeleri emperyalist ABD ile çarpışırken, Çin ve Rusya’dan destek alıyorlar o kadar! Ortadoğu halkları, bölgenin geleceğini kendileri çiziyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Aralık 2022

Yorum bırakın

ABD Ukrayna’da Avrupa’yı zayıflatıyor

ABD, bir süredir “Rus petrolüne tavan fiyat uygulaması” konusunda ağır baskı uyguladığı Avrupa’yı mecbur etti: G7, AB ve Avustralya Rus ham petrolüne 60 dolarlık tavan fiyatı belirleme konusunda “zorunlu” anlaştı.

ABD sadece petrolde değil, doğalgaz da “tavan fiyat” baskısı yapıyordu AB’ye… Hatta Almanya Başbakanı Olaf Scholz, “gaz fiyatlarına AB genelinde bir üst sınır getirilmesinin geri tepebileceği uyarısında bulunarak” şunları söylemişti: “Siyasi olarak belirlenmiş bir fiyat sınırı her zaman üreticilerin gazlarını başka bir yere satma riskini barındırır ve bu durumda biz Avrupalılar daha fazla değil daha az gaz alırız” (bloomberght.com, 20.10.2022).

HİNDİSTAN ABD’YE UYMADI

Peki müttefiklerine zorla aldırttığı bu karar, ABD’nin umduğu şekilde Rus ekonomisini çökertebilecek mi?

Hayır, tersine, aylardır süren yaptırımların sonucu gibi, petrolde ortak tavan uygulaması da Rus ekonomisinden çok Avrupa ekonomisini vuracak! Çünkü yaptırımlara uymayan Çin ve Hindistan başta büyük alıcılar, ortak tavan uygulamasının da dışında.

ABD’nin Asya-Pasifik (Hint-Pasifik) stratejisinde ümit bağladığı Hindistan, bu süreçte Rusya’nın en büyük müşterisi, hatta ilaç başta boşalan Rus pazarlarına girerek, yatırımcısı oldu. Nitekim ABD’nin “petrolde ortak tavan” baskısını da reddetti. Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, ülkesinin Rusya’dan “tavansız” petrol ithalatını sürdüreceğini açıkladı (Bloomberg HT, 5.12.2022).

Bu arada Hindistan’ın bu süreçte Rusya’dan petrol alımını arttırdığını da önemle belirtelim. Örneğin son olarak ekim ayında rekor kırılmış ve Rusya, günlük ithal edilen varil miktarı açısından Hindistan’ın en büyük petrol tedarikçisi olmuştu.

ABD İLE AB ARASINDA SENKRONİZASYON BOZUKLUĞU

ABD baskısının AB’ye zarar verdiğini Berlin de Paris de görüyor. Üstelik bunu çeşitli platformlarda dile de getiriyorlar.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ABD ziyareti de bu rahatsızlıkların ifadelerine sahne oldu. Örneğin Macron enerji-politik farka ve AB ile ABD’nin uyumsuzluğuna dikkat çekti: “Bugünkü duruma bakarsanız, gerçekten de bir senkronizasyon bozukluğu olduğunu görürsünüz. Neden? Enerji. Avrupa gaz ve petrol alıcısı, ABD ise üreticidir. Duruma bakarsanız, sanayimiz ve hane halkımız farklı fiyatlardan alım yapıyor. Dolayısıyla toplumlarımızın satın alma gücünü ve rekabetçiliğini etkileyen büyük bir uçurum var” (Cumhuriyet, 5.12.2022).

Yani Macron ABD’nin enerji-politik baskısının AB’yi olumsuz etkilediğini açıkça ortaya koyuyor. Nitekim Almanya Başbakanı Olaf Scholz da bunu ortaya koymuştu. Ancak henüz Scholz-Macron ikilisi, ABD’nin bu baskısına karşı “engelleyici bir hat” inşa edebilmiş değil.

ABD, AB’NİN STRATEJİK ÖZERKLİĞİNİ ENGELLEME PEŞİNDE

Berlin ve Paris’te artık daha net görülen gerçek şu: ABD’nin Ukrayna stratejisi, Avrupa’yı zayıflatıyor. Bunu ekonomilerinin aydan aya daha da bozulmasıyla iyice görmeye başladılar.

Oyda başında beri ABD’nin stratejisi açıktı. ABD, Ukrayna stratejisi üzerinden Avrupa’yı yeniden Soğuk Savaş’taki gibi stratejisine eklemlemek istiyordu. Çünkü Almanya-Fransa liderliğindeki AB, açıkça son yıllarda “stratejik özerklik” arayışına girmişti.

ABD Ukrayna stratejisi ile Avrupa’nın ekonomisini zayıflatarak, onu yeniden kendisine bağımlı hale getiriyor. Rusya’dan petrol ve gaz almasını engelleyerek, örneğin sıvılaştırılmış doğalgazını Avrupa’ya 3-4 kat daha pahalı satıyor. Avrupa’nın stoklarındaki silahları Ukrayna’ya verdirerek, boşalan stoklara yeni silahlar satıyor.

Ve ABD-İngiltere ikilisi, Almanya-Fransa ikilisinin burnunu sürtmek için de Avrupa içinde “Küçük Avrupa” inşa ediyor. Ukrayna krizinin daha başında İngiltere, Polonya ve Ukrayna üçlüsü, “Küçük Avrupa” ittifakı kurmuştu. Hedef, bu üçlüyü kuzeyde Litvanya, Letonya ve Estonya üçlüsüyle genişletip Baltık’a, güneyden de Karadeniz’e açmak.

MACRON’UN GÜVENLİK GARANTİSİ ÇIKIŞI

ABD stratejisinin belkemiğini ise Rusya’yı Avrupa’nın güvenlik mimarisinden çıkarma hedefi oluşturuyor. Baltık-Karadeniz arasındaki “Küçük Avrupa”, aynı zamanda ABD’nin Avrupa ile Rusya arasında inşa ettiği yeni demir perde oluyor.

Almanya da Fransa da başından beri Avrupa güvenlik mimarisinin Rusyasız olmayacağını, hele hele Rusya’ya karşı olamayacağını savunuyordu. İşte ABD yaptırımla, baskı uygulayarak, zorlayarak Berlin-Paris ikilisini bu stratejik yaklaşımdan çıkarmaya çalışıyor.

Ancak bunun uzun vadede gerçekleşmeyeceğini de söyleyebiliriz. Almanya ve Fransa, buldukları her boşlukta, o stratejik yaklaşımın gereği olan politikalar ortaya koyuyorlar. Sonuncusunu yine Macron, geçen hafta dile getirdi.

Macron, “yeni güvenlik mimarisinin Rusya’nın endişelerini dikkate alması gerektiğini” ve “müzakere masasına döndüğü gün Rusya’ya nasıl garanti verileceğini” Avrupa’nın tartışması gerektiğini söyledi. Macron bu görüşünü de, yine kendi ifadesiyle şu gerçeklik üzerinden şekillendirdi: “Putin’in her zaman söylediği gibi, ele almamız gereken temel noktalardan biri, NATO’nun kapılarına kadar gelerek Rusya’yı tehdit edebilecek silahların konuşlandırılması korkusu.”

Özetle, Almanya ve Fransa ABD baskısı altında ama bir yandan da Rusya’nın Avrupa güvenlik mimarisinin parçası olması gerektiği görüşünün gereklerini inşa etmeye çalışıyor.

Dolayısıyla Ukrayna krizi üzerinden ABD-AB mücadelesinin derinleşebileceği bir sürece girmiş bulunuyoruz…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Aralık 2022

Yorum bırakın

Kılıçdaroğlu’ndan Erdoğan’a danışman kozu

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Washington ve Londra ziyaretleri, “bilim ve teknoloji” görüntülü bir seçim kampanyasıydı. Şimdi “İkinci Yüzyıla Çağrı” ile duyurduğu ekip de, fiilen ABD merkezli bir ekonomi-politiğin ekibidir.

Şöyle de söyleyebiliriz: Doğrudan bir ABD vatandaşının da yer aldığı böylesi bir ekibin kurulması, Batı’dan borç alabilmeyi kolaylaştırabilmek içindir.

Açalım:

Neoliberal program

Açıklanan ekonomi-politika, kimi doğrulara değiniyor görünse de, özü itibariyle neoliberal bir programdır ve iki temel özelliği vardır:

Birincisi, emekten yana değil sermayeden yanadır.

İkincisi, borçlanma esaslıdır.

Kılıçdaroğlu, Washington ve Londra ziyaretlerinde görüştüğü kişilerin 5,5 trilyon dolar büyüklüğünde fon yönettiğini, bu sermaye gruplarından ilk üç yılda Türkiye’ye 100 milyar dolar yatırım getireceğini söyledi, “dönüşüm için parayı buldum” dedi.

Yabancı sermayeden yatırımcı çekmek, mevcut iktidarın da ekonomi-politiğinin merkezinde zaten. Şu farkla: Kılıçdaroğlu, “İkinci Yüzyıla Çağrı” konuşmasında, Washington ve Londra’da görüştüğü sermaye gruplarının “tefeci, kara paracı, baron ve şaibeli” olmadığını savundu! Amerikalı Thorstein Veblen’in mali sermayeye “kapitalizmin uru, asalak sınıf” demesinin üzerinden yüz yıl geçmiş olduğu halde!

Yabancı sermayeden – fon gruplarından gelecek yatırım, hele de şu koşullarda, yeni borçlanmadan başka bir şey değildir, çünkü yatırımın ağırlıklı yapılacağı adres tahvil ve borsadır. Bu da yarım trilyon dolara ulaşan mevcut borçluluğumuzu, daha da artıracaktır.

Özetle “İkinci Yüzyıla Çağrı”da açıklanan ekonomi-politik program “bağımsızlıkçı, kamucu ve eşitlikçi” değildir. Bu üç ölçütü uymayan ekonomi programının da halka, emekçiye, yoksula yararı yoktur.

McKinsey eleştirisi boşa düştü

O zaman da söylemiştik: ABD karşıtlığının bu kadar yüksek olduğu koşullarda Kılıçdaroğlu’nun Washington ve Londra ziyaretleriyle seçim kampanyası yapması, büyük yanlıştır. Kılıçdaroğlu şimdi o yanlışı, içinde Jeremy Rifkin isimli ABD vatandaşının da yer aldığı bir iktisatçı danışmanlar ekibi kurarak derinleştiriyor.

Kılıçdaroğlu bu hatasıyla; birincisi Erdoğan’ın eline “ithal ekonomi komiseri getiriyorlar” deme kozu vermiş oldu, ikincisi de iktidarın ABD’li McKinsey grubuyla danışmanlık ilişkisine yaptığı doğru ve haklı eleştiriyi boşa düşürmüş oldu.

Dolayısıyla asıl incelenmesi gereken, ana muhalefet partisinin, üstelik şartlar bu kadar lehineyken, nasıl bu kadar açık hataya ve yanlışa düşebildiğidir!

Derviş-Babacan-Albayrak çizgisinin devamı

İşin asıl vahim yanı da şudur: CHP’nin ABD merkezli iktisatçılarla birlikte açıkladığı program, özü itibariyle mevcut ekonomi-politikadan kopuş değil, onun sözümona iyileştirilmiş devamıdır. Hatta toplam bir değerlendirme yaparak şöyle de söyleyebiliriz: Aktörlerin adı değişse bile, neoliberal ekonominin ruhu bakımından, 2001’den beri birbirini izleyen ve bütünleyen programlar vardır.

2001’de Kemal Derviş’in inşa ettiği program özü itibariyle önce Ali Babacan, ardından da Berat Albayrak takımı tarafından sürdürüldü; Türkiye yarım trilyon dolara yakın borçlandırıldı. CHP açıkladığı programla ve uygulayıcı ekiple bu çizgiden kopuşu değil, sürdürücülüğü ilan etmiş oldu.

Özetle finans kapitalin komiseri Kemal Derviş ile ekolojik kapitalizmi savunan Jeremy Rifkin arasında Ali Babacan, Berat Albayrak ve Nureddin Nebati vardır ve farklı renklerde görülseler de emek-sermaye ilişkisi bakımından hepsi aynı yerdedir.

Oysa CHP kamuculuk ağırlıklı bir üreten ekonomi inşa etmek istese, Türkiye’nin bu programı hazırlayacak ve uygulayacak Bilsay Kuruç’tan Hayri Kozanoğlu’na uzanan büyük bir birikimi olduğunu görecektir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, CHP’nin ABD’li danışmanı, seçim kaybetme korkusu yaşayan Erdoğan’a bir parça umut oldu!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Aralık 2022

Yorum bırakın

Soykırım pazarı

Alman Federal Meclisi, Holodomor’u “soykırım” olarak tanıdı. Holodomor Ukrayna dilinde, “insanların kasıtlı aç bırakılarak ölüme mahkum edilmesi” anlamına geliyor. Batı ve Ukraynalı milliyetçiler, SSCB döneminde Stalin’in Ukrayna topraklarında yaklaşık 4,5 milyon insanı aç bırakarak öldürdüğünü, bunun da “Holodomor trajedisi” olduğunu savunuyor yıllardır.

Şimdi Alman parlamentosu, bunu “soykırım” olarak tanıyarak bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışıyor. Berlin’in hedeflerini inceleyeceğiz ama Holodomor sahtekarlığına mercek tutalım öncelikle.

Kıtlığın nedeni Ukraynalı toprak ağaları

Stalin’in tarımı kolektifleştirme politikasına, Ukraynalı toprak zenginleri karşı çıktı ve tepki olarak tarımsal üretimi durdurdular. Bu da Ukrayna topraklarında 1932-1933’te kıtlığa ve kıtlığın tetiklediği salgına neden oldu.

Diğer yandan o tarihlerde, öncesinde ve sonrasında, hem o bölgede hem de Volga’dan Kafkaslar’a kadar çeşitli bölgelerde zaten aralıklarla kıtlıklar yaşanıyordu. Toprak ağalarının üretimi durdurması, mevcut kıtlığı büyütmüş oldu. (1932-33’de üçte biri Ukrayna’da olmak üzere SSCB’de kıtlık ve salgından üç milyon insan öldü.)

Yani kıtlığın asıl nedeni Stalin değil, Ukraynalı toprak ağalarıydı! Peki bu nasıl oldu da tarih içinde Stalin’in suçuna dönüştürüldü? İşte asıl mesele de bu.

Nazilerin planı

Önce şunu belirtelim: 1917 Devrimi’nden sonra ABD ve İngiltere’nin başını çektiği 14 ülke, SSCB’ye askeri saldırıda bulundu ve devamında iç savaş yaşandı. Bu toplamda 7 yıl sürdü. Yani Batı başından beri SSCB’nin yaşamaması için var gücüyle uğraşıyordu. Almanya’da Naziler iktidara gelince, Ukrayna topraklarını da Polonya gibi “yaşam alanı” ilan etti. (Nitekim 1941’de de Ukrayna’yı işgal etti.)

Holodomor konusu ilk kez 1935’te ABD’li Hearst yayın grubunda işlendi. Thomas Walker isimli bir gazetecinin yazdıklarına göre Stalin 1932-1933’te milyonlarca Ukraynalıyı kasten açlığa mahkum etmişti. ABD’li Hearst grubu, iddiaları güçlendiren fotoğraflar da yayınlıyordu.

Ancak Thomas Walker diye biri hiç Ukrayna’ya gitmemişti, zaten öyle biri de yoktu, yayınlanan fotoğraflar da 1921-1922 yıllarında Rusya-Volga’da meydana gelen kıtlığın kurbanlarıydı. Kanadalı Douglas Tottle 1987’de kaleme aldığı, “Sahtekarlık, Kıtlık ve Faşizm: Hitler’den Harvard’a Ukrayna Soykırımı Yalanı” adlı kitabında tüm bu sahtekarlıkları belgeledi. (Sol Haber, 22.10.2015)

Olan şuydu: Holodomor sahtekarlığının asıl sahibi Alman Nazi propagandacısı Joseph Goebbels’di. Çünkü Nazilerin hedefinde Ukrayna’yı ele geçirmek vardı. Naziler, ABD’li aşırı sağcılar ve Ukraynalı toprak zenginleri fiili müttefikti.

İşte ABD’li aşırı sağcı William Randolph Hearst bu amaçla 1934’te Almanya’yı ziyaret etti, Hitler başta Nazi yetkilileriyle görüştü. Holodomor yayınları da bu ziyaretin ardından başladı.

Berlin’in üç hedefi

Batı, Soğuk Savaş boyunca Holodomor sahtekarlığını kullandı; şimdi Goebbels’in karanlık mirasını hortlatan Alman parlamentosu Ukrayna krizi üzerinden Holodomor’u “soykırım” olarak tanıyarak, şu üç hedefe yöneldi:

1. Kendi yaşam alanı gördüğü Ukrayna’yı 1941’de işgal eden Almanya, tarihsel suçunu temizlemeye çalışıyor.

2. Yahudi Soykırımı suçunu hafifletmek üzere tarihten yeni soykırımlar icat ediyor, tek soykırımcı olma durumunu değiştirmeye çalışıyor.

3. Ukrayna krizini bahane ederek Almanya’dan savaş tazminatı isteyen Polonya’ya karşı uluslararası bir hamle yapmış oluyor.

Alman Parlamentosu, soykırımın uluslararası hukuka girmesinden önceki bir olayı soykırım olarak tanıyarak, bir “soykırım pazarı” oluşturmuş oldu. Parlamentoların alamayacağı kararı alarak, başka ülkelere de kendi politik ihtiyaçları için tarihten soykırım suçu çıkarıp ilan etme fırsatı sağlamış oldu. Bunun nasıl bir tehlike olduğu ortada.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Aralık 2022

Yorum bırakın

‘Tek adam’dan ‘yarı başkanlık’a

Altılı Masa’nın hazırladığı “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi”, özü itibariyle bir “yarı başkanlık sistemi” getirmektedir.

AKP-MHP’nin yaptığı değişiklikle 1982 Anayasası devleti “tek adam sistemi” şeklinde örgütlemişti. Altılı Masa’nın 1982 Anayasası’nın 84 maddesinde değişiklik içeren önerisi ise devleti, “yarı başkanlık sistemi” şeklinde örgütlüyor.

Dolayısıyla sistem, bugünküne göre daha güçlendirilmiş parlamenter sistem olacaksa da, olması gerektiği ölçüde “güçlü parlamenter sistem” olamayacaktır.

Bunda amaç eğer önce tek adam sisteminin yarattığı tahribatı ortadan kaldırıp sonra güçlü parlamenter sisteme geçmekse, böyle bir değişiklik önerisine gerek yok. Önce mevcut anayasa ile tahribatın esası giderilir, sonra “güçlü parlamenter sistem” anayasası yapılır.

Üçte iki buçuk

Yarı başkanlık sistemlerinin üç temel özelliği vardır:

1. Başkanları parlamentolar değil, halk seçer.

2. Başkanların yürütme yetkisi var.

3. Başkanların parlamento seçimlerini yenileme yetkisi var.

Altılı Masa’nın önerdiği anayasa değişikliği ise şöyledir:

1. Cumhurbaşkanı 7 yıl için halk tarafından seçiliyor.

2. Yürütme yetkisi cumhurbaşkanı ile bakanlar kurulu arasında paylaştırılıyor.

3. Cumhurbaşkan TBMM seçimini yenileme kararı verebiliyor.

Görüldüğü üzere Altılı Masa’nın anayasa önerisi, yarı başkanlık sisteminin üç temel özelliğinin iki buçuğunu karşılamaktadır.

Yetki tartışması doğurur

Burada en önemli sorun, cumhurbaşkanının kim tarafından seçileceği sorunudur. Parlamenter sistemlerde cumhurbaşkanını parlamento seçer. Halkın seçtiği cumhurbaşkanı, pratikte yürütme yetkisi sorunu yaşayacaktır.

Cumhurbaşkanları, “Beni halk seçti” diyerek, bakanlar kuruluyla paylaştığı yetkileri ileride sık sık siyasetin konusu ve sorunu haline getirecektir. Yani cumhurbaşkanları, halk tarafından seçildiği gerekçesiyle, yürütme içindeki yetkilerini genişletmeyi zorlayacaktır.

Diğer yandan cumhurbaşkanının 7 yılda bir ve TBMM’nin 5 yılda bir yenilenmesi ama 7 yıllık cumhurbaşkanına TBMM seçimini yenileme yetkisi verilmesi, siyasette zaman çakışması sorunları doğuracaktır.

İnsan onuru

Anayasalar sadece devletin örgütlenmesi değil, aynı zamanda devlet ile yurttaş arasındaki ilişkilerin de düzenlenmesini sağlar.

Bu yönüyle Altılı Masa’nın anayasa değişikliği önerisi yüksek standartlara sahiptir. Anayasa’nın “insan onuru” kavramını esas alması, “hürriyet esas sınırlama istisnadır” ilkesini benimsemesi, “temel hak ve hürriyetlerin üstünlüğüne” dayanması çok önemlidir.

Ancak burada da bir önemli eksiklik ile bir tuhaflık dikkat çekmektedir.

Eksiklik ya da yanlışlık şudur: “Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı” gibi demokrasinin en önemli ölçütlerinden biri olan konuda, “genel ahlak” üzerinden bu hakkı sınırlamak, büyük yanlıştır. “Genel ahlak”, soyuttur ve iktidarlar tarafından subjektif bir şekilde kullanılabilecek ve hakkı sınırlamada kolayca gerekçe yapılabilecek bir kavramdır.

Bu kavramın varlığı, anayasanın “temel hak ve hürriyetlerin üstünlüğü” zeminini sulandıracaktır.

Özgürlük yerine hürriyet!

Öte yandan Altılı Masa’nın aynı maddenin (Madd3 34) ikinci fıkrasında yaptığı değişiklik önerisi ise tuhaftır. Madde gerekçesinden aktarayım: “Maddenin 2. fıkrasında yer alan ‘özgürlükler’ kelimesi yerine ‘hürriyetler’ kelimesi getirilmiştir.”

Özgürlük yerine hürriyet kelimesini tercih etmek, hem gereksiz hem de tuhaftır ama ideolojik planda özel anlamı olabilecek bir seçimdir!

Not: 3 yıl aradan sonra ilk kez okurlarla kitap fuarında buluşacağım. 3 Aralık Cumartesi günü saat 15.30’da tüm okurlarımızı, İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’daki Kırmızı Kedi Yayınevi standına bekliyorum. Hem kitap imzalarız, hem de sohbet ederiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Aralık 2022

Yorum bırakın

Çok taraflılık

ABD hegemonyasının zayıflaması ve küresel güç merkezlerinin çoğalması, bölgesel kuvvetlere geniş manevra alanı sağladı. İşte bu geniş manevra alanı içinde kazanç sağlayıcı bir şekilde hareket edebilmeye “çok taraflılık” diyoruz.

İki kutuplu ya da tek kutuplu (merkezli) dönemde bölge güçleri, bağlı oldukları kutbun stratejisine eklemlenerek, yani onun çıkarlarını esas alarak dar alanda hareket edebiliyorlardı. Küresel güç merkezlerinin artmasıyla, şimdi bölgesel güçler, çok taraflı hareket ederek, geniş alanda manevra yapabiliyorlar.

HİNDİSTAN

Örneğin Hindistan…

Önümüzdeki süreçte bir küresel güç merkezi olma potansiyeli de taşıyan bu bölgesel güç, hem ABD ile Asya-Pasifik’te ortaklıklar kuruyor ama hem de Çin ve Rusya ile birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi yapıların içinde yer alabiliyor.

Ve Hindistan hem ABD’yle ortaklık yürütüyor ama hem de ABD’ye rağmen Rusya’yla işbirliğini geliştiriyor; Washington’un talebini elinin tersiyle itip Moskova’ya yaptırımlara katılmıyor, tersine bunu fırsata çevirerek Rusya’dan daha ucuza daha çok mal alıyor.

Ve Hindistan hem ABD’yle ortaklık yürütüyor ama hem de Rusya’dan S-400 alıyor.

Ve Hindistan hem ABD’yele ortaklık yürütüyor ama hem de Çin ve Rusya ile ticarette ulusal paraların kullanımına adım adım geçiyor.

Kısacası Hindistan çok taraflı politika ile hem ABD’yle, hem Rusya’yla hem de Çin’le ilişkiler kurup daha çok kazanabiliyor.

SUUDİ ARABİSTAN

Benzer durum Suudi Arabistan için de geçerli. ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli ortaklarının başında gelen Suudi Arabistan küresel güç merkezlerinin çoğalmasının sayesinde çok taraflılık uyguluyor ve çok taraftan kazanıyor.

Örneğin Suudi Arabistan ABD’nin petrol üretimi talebini reddedip Rusya’yla işbirliği yaparak daha az petrolle daha çok kazanıyor.

Örneğin Suudi Arabistan, topraklarındaki ABD askeri varlığına rağmen Rusya’yla S-400 alımını görüşüyor.

Örneğin Suudi Arabistan, Çin’e petrolü dolar yerine Çin Yuan’ıyla satmayı görüşüyor.

İRAN

Benzer durum İran için de geçerli.

Tahran yönetimi hem Rusya ve Çin’le işbirliğini derinleştiriyor ama hem de çeşitli Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor.

İran Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılıyor, Rusya ve Türkiye ile Astana Platformu kuruyor ama hem de Fransa ve Almanya ile ekonomik ilişkilerini geliştiriyor.

Ve İran küresel güç merkezlerinin artmış olmasını fırsata çevirerek geniş alanda manevra yaparak ABD baskısını frenleyebiliyor.

İSRAİL

Çok taraflılık İsrail’e de kazandırıyor.

Hem ABD’nin Ortadoğu’daki karakolu olmayı sürdürüyor ama hem de ABD’nin itirazlarına rağmen Çin’le işbirliğini geliştiriyor; Çin’le liman kiralıyor, Çin parasını merkez bankasında rezerv para yapmaya başlıyor…

Ve çok taraflılık üzerinden hem ABD’nin Ukrayna’ya demir kubbe satması talebini reddediyor hem Rusya’yla ilişkilerini bozmadan Ukrayna’ya destek açıklayabiliyor ama hem de Rusya’ya yaptırımlara büyük ölçüde katılmıyor.

TÜRKİYE

Ve Türkiye…

Erdoğan’ın şansı ve 20 yıldır iktidarda kalabilmesinin kolaylaştırıcısı da küresel güç merkezlerinin bu süreçte artmış olması ve bunun da Türkiye’ye çok taraflılık uygulama olanağı vermesi oldu.

Şu farkla ki, Erdoğan bunu neo-Abdülhamitçi bir çizgide uyguladığı için yukarıda sıraladığımız diğer bölgesel güçler kadar Türkiye’ye kazandıramadı. Tersine neo-Abdülhamitçi çizgi, Türkiye’nin çok taraflılık ile çok taraftan kazanması yerine, çok tarafa taviz vermesine neden oldu. Erdoğan’ın kazancı ise bunu iktidarını sürdürebilmeye araç yapabilmesi oldu.

Önemle belirtelim: Çok taraflılık dengecilik demek değildir; çok taraflılık çok tarafla bağımsız ilişki yürütebilmektir. Taraflardan biriyle kurduğunuz ilişkiyi diğerine karşı pazarlık kartı yapmaya çalışırsanız, taraflar büyük güç olduğu için, çok taraftan kazanmak yerine çok tarafa taviz vermek durumunda kalabilirsiniz.

Sonuç olarak Türkiye’nin önünde altın bir fırsat dönemi var. Türkiye neo-Abdülhamitçilik yerine doğru bir şekilde çok taraflılık uygularsa, önümüzdeki dönemde siyasette ve ekonomide büyük kazanımlar elde edebilir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Kasım 2022

Yorum bırakın

Endüstriyel futboldan finansal futbola

İlk kez bir futbol dünya kupasını izlemiyorum. Çünkü 2022 Dünya Kupası’nın Katar’a verilmesi, futbolun düşürüldüğü bir çukurdur: Katar’ın kupaya ev sahibi olabilmek için dağıttığı rüşvetler, FIFA yöneticilerinin Katar mali sermayesiyle kirli ilişkileri, olmayan stadyumların yetiştirilmesi için köle gibi çalıştırılan ve katledilen binlerce işçi…

Kısacası, 2000’lerde başlayan futbolun finansallaşması, 2022 Dünya Kupası ile dönüşümünü tamamlıyordu ve bu emekçilerin kanları üzerinden yapılmıştı. Bu nedenle Katar’daki turnuvayı izlemiyorum, izlemeyeceğim.

Fakat sanayi kapitalizminin yerini finans kapital/mali sermaye düzeninin alması üzerinden futboldaki bu dönüşümü tartışmalıyız.

Futbol ekonomisinin dönüşümü

Futbol, önce stadyum merkezliydi. Futbol ekonomisi stadyum/seyirci geliriyle, stadyumun etrafında satılan ürünlerle sınırlıydı.

Futbol maçları TV’lerden yayınlanmaya başlayınca, futbolun endüstrileşme sürecine girildi. Büyüyen ekonomisiyle futbol metalaştı, endüstriyel futbol egemen oldu.

Ancak son yıllarda futbolun ekonomisi de değişime uğramaya başladı. Futbol kulüpleri şirketleşti, halka arz yoluyla sermaye piyasalarına girdi, kulüpler tahvil-bono gibi finansal araçlar çıkardı, stadyum etrafında satılan ürünlerin yerini kulüp mağazalarının profesyonel satışları aldı, taraftarlar müşteriye dönüştü, finans kapital kulüpleri satın aldı, liglerin yayın hakları finans savaşlarına dönüştü, kara para aklamanın kulvarı bahis sektörü futbola hakim olmaya başladı vb.

İşte 2022 Katar Dünya Kupası, bu sürecin geldiği son zirvedir. Artık endüstriyel futbol değil, finansal futbol dönemindeyiz.

Finans kapital–FIFA ilişkisi

Avrupa’nın büyük kulüplerini ve Türkiye dahil bir çok ligin yayın hakkını satın alan Katar mali sermayesi/finans kapitali, bir dünya kupasına ev sahipliği yapabilmek için kesenin ağzını açmıştı.

Tuğrul Akşar’ın 21 Kasım 2022’de Cumhuriyet’te yazdığı “FIFA’nın kirli yüzü” başlıklı makale, finans kapitalin dünya kupasını satın almasının bilançosunu çıkarmıştı, oradan özetleyerek aktarayım:

– Katar oylama öncesinde 15 ülkeye yüksek tutarlı bağış yaptı, bu 15 ülkenin altısı, oylamada karar verecek yönetim kurulundaydı. Konu FIFA’da bir soruşturmaya dönüştü ama finans kapital soruşturmayı da biçimlendirdi: Bir usulsüzlük olmadığı raporlandı. Ancak rapor pek çok hata ve eksiklik içeriyordu, başmüfettiş Michael Garcia bunları kamuoyuna açıklayarak istifa etti.

– Katar Dünya Kupası’nı alabilmek için FIFA’ya 880 milyon dolar gizli ödeme yaptı (The Times). FIFA Başkanı Joao Havalange ve iki FIFA yönetim kurulu üyesi Katar lehine oy kullanmak için birer buçuk milyon dolar aldı (The Guardian). FIFA Genel Sekreter Yardımcısı Jack Warner’ın, Katar’ın Dünya Kupası’nı satın aldığına dair e-postaları ortaya çıktı. FBI soruşturmasında yönetim kurulunun yarısının bu kirli ilişkilere bulaştığı anlaşıldı.

Finans kapital güvenliği de satın aldı

Ancak sonuç değişmedi: Katar, 2022 Futbol Dünya Kupası’na ev sahibi oldu.

Böylece haziran-temmuz aylarında yapılan dünya kupası, Katar için kasım-aralık aylarına çekildi.

Finans kapital, bir stadyumu olan Katar’da göçmen işçileri ölümleri pahasına ağır şartlarda çalıştırarak stadyum sayısını yediye çıkardı.

Dünya kupası organizasyonuna yeterliliği olmayan Katar mali sermayesi, organizasyonun güvenliğini de dışarıdan satın aldı: 3 bin 500 Türk polisi, Katar’da görevlendirildi. Dünya Kupası için özel seçilen polislerin günlük 80 dolar harcırah alacağı açıklandı.

Bu arada, endüstriyel futboldan finansal futbola geçişin tamamlandığı Katar 2022 Dünya Kupası’nın eşleşmeleri de dikkat çekiciydi: İran, nasıl bir tesadüfse, ABD, İngiltere ve Galler’le aynı gruba düşüyordu! Dolayısıyla takımının her maçı İran’a karşı propaganda savaşının platformu yapılabilecekti.

Özetle, finans kapital sömürü düzeni, futbolu da bitiriyor. Adana Demirsporumuzu koruyabilmek dileğiyle…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2022

Yorum bırakın

Astana’ya yeni aktör: Çin

23 Kasım’da yapılan Astana Üçlüsü toplantısı, devletlerarası ilişkiler açısından kritik önemde bir gelişmeye sahne oldu: Rusya, “Suriye’de çözüme önemli katkı sunacağını” belirterek, Çin’i Astana Platformu’na “gözlemci üye” olarak önerdi.

Peki Astana Platformu’nun diğer iki üyesi, Türkiye ve İran, Çin’in gözlemci üye olmasını nasıl değerlendiriyor? Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, 19. Astana görüşmesinin sonunda düzenlediği basın toplantısında bu soruyu yanıtladı: “İranlılar kabul etti. Türk tarafı konuyu inceliyor ve bir mola aldı” (Sputnik, 23.11.2022).

Peki Çin’in Astana Platformu’na “gözlemci üye” olarak katılması ne anlama gelir, Ortadoğu’yu/Batı Asya’yı nasıl etkiler?

Suriye’de siyasi çözüm zamanı

1) Dünyanın “satın alma paritesine göre” en büyük ekonomisi olan Çin’in varlığı, Astana Platformu’nu Ortadoğu’da daha etkili bir yapıya dönüştürür. Çin’le birlikte Astana Platformu, daha fazla kurumsallaşır

2) Atlantik cephesini bölen, ABD’nin Suriye’deki taşeron cephesini bozan Rusya-İran ikilisi, Türkiye’yi de dahil ettikleri Astana Platformu ile Atlantik’in askeri saldırganlığını büyük oranda önledirler; ABD-İsrail ikilisinin Suriye’yi etnik ve mezhepsel temelde bölme projesini durdurdular. Ancak siyasi çözüme istenilen oranda geçilemedi.

İşte Çin’in Astana’ya katılımı, siyasi çözüme geçişi hızlandıracak ve Suriye yararına bir sonuç alınmasını kolaylaştıracaktır. (Ankara’nın geciktirdiği Şam’la normalleşmeyi hızlandırmasına da etkisi olacaktır.)

Bölgede sorun çözme gücü artar

3) Astana Platformu, her ne kadar Suriye merkezli olsa da, bölge merkezli bir “sorun çözme platformu” olma potansiyeli taşıyor. O potansiyelin hayata geçtiği ilk alan Karabağ oldu. Astana Platformu’ndan kaynaklı Türk-Rus işbirliği, yıllardır çözülemeyen Karabağ sorununa Azerbaycan lehine çözüm getirdi. Dahası, Türk-İran-Rus işbirliği, Kafkaslar’ı ABD ve AB etkisinden çıkarma potansiyeli ortaya koydu.

Çin’in Astana Platformu’na katılımı, platformun bu potansiyelini büyük oranda yükseltecektir. Astana Dörtlüsü, İsrail-Filistin anlaşmazlığından İran-Arap sorunlarına kadar pek çok konuda çözüm adresi özelliği taşıyacaktır.

Ortadoğu’da Amerikan etkisi kırılır

4) Astana Platformu içinde Çin, Rusya, İran ve Türkiye işbirliği, Ortadoğu’daki ABD nüfuzunu kıracaktır. Küresel hegemonyası zayıflayan ABD emperyalizminin bölgedeki etkisi, zaten son yıllarda aşama aşama azalmaktaydı. Rusya’nın ardından Çin’in de varlık göstermesi, ABD’nin bölgede at oynatabilmesini iyice zorlaştıracaktır.

5) Asya, Avrupa ve Afrika’nın önündeki en büyük uygarlık projesi, Kuşak ve Yol İnisiyatifi’dir. Çin’in Astana Platformu’na katılımı, Kuşak ve Yol kapsamındaki koridorların inşasının hızlanmasına olumlu etki yapar. Tarihi önemdeki Kuşak ve Yol’u hedef alan ABD’nin Ortadoğu’daki etkisinin zayıflamaması, Ortadoğu’nun Kuşak ve Yol’dan daha fazla yararlanması, daha fazla kazanması anlamına gelecektir.

Ne yapmalı?

Kısacası, Çin’in Astana’ya katılımı Türkiye’nin ve bölgenin yararına olacaktır.

“Seçim kazanmak isteyen” muhalefet, iktidarın Rusya ve Çin’le ilişkilerini “Batı’dan kopma” diyerek eleştireceğine ve Putin’in “ortak gaz merkezi” önerisine “seçimde iktidara katkı” diye karşı çıkacağına, tersine AKP’nin bu çizgiyi zikzaklı yürütmesini eleştirerek kendisinin daha net ilerletebileceğini ortaya koyabilmeli.

Muhalefet, Çin’in Astana’ya katılımı konusunda, “konuyu inceleyen ve mola alan” iktidarı hızla olumlu karar vermesi yönünde zorlamalı. Üstelik, hazır Erdoğan Suriye ve Mısır’da aslında muhalefetin dediğine dönmüşken.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Kasım 2022

Yorum bırakın

Terörle mücadelenin doğru yolu

7 yıl önce Suriye’ye sınır ötesi harekat düzenlenirken önemli bir konuyu tartışmış ve askeri harekatın kısa zamanda Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya “mecbur edeceği” iddiasına karşı çıkmıştım. Çünkü hayatta/sahada mecburiyetten öte mecburiyetler vardır ve daha büyük/belirleyici mecburiyetler gelip sizin mecburiyetinizin üstüne çıkar.

Ve 7 yıldır olmayan, yarın olsa bile, “sonunda mecbur etti” denilemez. Çünkü 7 yıl, siyaset için çok uzun bir süredir; siyasette 7 yıl gecikmeli öngörü, öngörü olamaz.

Normalleşebilmenin yolu

Peki Suriye’ye askeri harekatlar neden Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya mecbur etmedi?

“Vatan savaşı, saray savaşı” ikileminde boğulmaya çalışıldı: Erdoğanlar, Türk ordusunun Amerikan Koridoru’nu kesme hedefini, kendilerinin “Suriye topraklarında ÖSO nüfuz bölgesi inşa etme” hedefine alet ediyorlardı. “Küresel düzenin altında alt bölgesel düzen kurma” diye tarif ettikleri ve pratiğe “güvenli bölge” diye geçirmeye çalıştıkları o hedef olduğu müddetçe Erdoğan Esad’la anlaşmazdı, anlaşamazdı; bu şartlar altında hiçbir askeri harekat Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya “mecbur” edemezdi.

Kısacası, Ankara’nın Suriye topraklarında “ÖSO nüfuz bölgesi” hedefi ortadan kalkmadan, Şam’la normalleşme olası değil. Nitekim Suriye Dışişleri Bakanlığı da, normalleşmeyi Ankara’nın “Türk askerlerinin aşamalı çekilme programı” vermesine bağlamış durumda.

Güvenli bölge stratejisinin yanlışlığı

13 Kasım’da İstiklâl’de patlatılan “terör bombası”, Ankara’nın “güvenli bölge” siyasetinin çözüm olmadığının göstergesidir. Türkiye’nin “terörü kaynağında yok etmek” gerekçesi üzerinden inşa etmeye çalıştığı “güvenli bölge” İstanbul’un göbeğinde bomba patlatılmasını önlemiyor. Tersine, “güvenli bölge” siyasetinin öznesi olan ÖSO altı gruplarla ilişkiler, teröre zemini kolaylaştırıyor. 13 Kasım terör eyleminde PKK’den ÖSO’ya uzanan unsurların bulunması bile, tek başına bu kolaylaştırıcılığın göstergesidir.

“Terörü kaynağında yok etmek”, ABD yönetiminin 2001 sonrasında “Büyük Ortadoğu” coğrafyasındaki asıl hedeflerini uygulayabilmek için formüle ettiği jeopolitikçi bir yaklaşımdır.

ABD, Afganistan’da ya da Irak’ta terörü yok etmemiş, merkezi devletleri zayıflatarak “kullanışlı terör örgütleri” için “güvenli bölgeler” inşa etmiştir. Örneğin ABD’nin Saddam Hüseyin yönetimine karşı ilan ettiği 36. paralel, PKK için “güvenli bölge” olmuştur. ABD’nin bugün Suriye’nin kuzeydoğusunda ilan ettiği güvenli bölge PKK/PYD/YPG için “güvenli bölge” niteliğindedir.

ABD’nin PKK için inşa ettiği güvenli bölgeye karşı sonuç alıcı mücadelenin tek yolu ise Türkiye ile Suriye’nin işbirliğidir; iktidarın ABD’nin “güvenli bölgesine” karşı kendisi ve ÖSO için “karşı güvenli bölge” oluşturması, çözüm değil, asıl çözümün önündeki yeni sorundur.

ABD’ye karşı Ankara-Şam işbirliği zemini

40 yılın dersidir ve Türkiye için terörle mücadelede tek doğru yoldur: Terör, “kaynağında yok etmek” hedefiyle komşunun toprağında komşuya rağmen askeri operasyon düzenleyerek değil, “kolektif güvenlik” anlayışı içerisinde komşuyla işbirliği zemininde yok edilir. Irak’ta Barzani’yi Saddam Hüseyin’le anlaşma yapmaya mecbur eden “Eşref Bitlis Planı” ya da Suriye’de “Adana Mutabakatı” bu doğru yolun uygulamalarıdır.

Mevcut askeri harekatı, ÖSO karargahını dağıtıp İdlib’den başlayarak aşamalı çekilmenin ve Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasını kolaylaştırmanın yolu yaparak ABD’ye karşı Ankara-Şam işbirliğini başlatabilmek hâlâ mümkündür.

Not: Sağlık sorunum (covid) nedeniyle yazamadığım bir hafta boyunca geçmiş olsun dileklerini ileten tüm okurlara ilgileri için çok teşekkür ediyorum.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Kasım 2022

Yorum bırakın

Güvenli bölge stratejisinin iflası: İstiklâl’e bomba

13 Kasım’da İstiklal Caddesi’nde bomba patlatılarak düzenlenen terör saldırısı 6 kişinin ölümüne, 81 kişinin yaralanmasına yol açtı.

Failin Arap olduğu, PKK tarafından “özel istihbarat ajanı” olarak yetiştirildiği, talimatı Aynelarap’taki örgüt merkezinden aldığı, 4 ay önce Suriye’nin Afrin bölgesinden Türkiye’ye geldiği, kamufle olabilmek için bir tekstil atölyesinde çalıştığı, saldırıdan sonra Yunanistan’a kaçırılacağı ve orada infaz edileceği açıklandı.

Bu açıklama, AKP hükümetinin uyguladığı “güvenli bölge” stratejisinin işe yaramadığının resmi ifadesidir.

AKP’NİN “ALT BÖLGESEL DÜZEN” HAYALİ

“Güvenli bölge stratejisi”, tehdidin kaynağında önlenmesi esasına dayanan jeopolitikçi bir anlayıştır. AKP özetle Suriye’den Türkiye’ye yönelen terörü Suriye topraklarında “güvenli bölge” kurarak önlemek diye tarif ediyor bu anlayışı…

Daha geniş anlamda ise bu jeopolitikçi yaklaşım, ABD Başkanı Bush’un Irak ve Afganistan işgallerine dayanak yapılan stratejiydi. 11 Eylül’de saldırıya uğrayan ABD, teröristleri kaynağında, Irak’ta, Afganistan’da, sonra sıra sıra diğer “Büyük Ortadoğu” ülkelerinde, kaynağında “önleyici vuruş”la yok edecekti.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığını yapan AKP Genel Başkanı ve kurmayları, bu stratejiyi, kendi ajandalarıyla birleştirdiler ve ortaya bir model koydular: Alt bölgesel düzen modeli.

AKP iktidarı, ABD’nin küresel düzeni altında alt bölgesel düzen kuracaktı.

Alt bölgesel düzen iki ayaklıydı:

1) Türkiye Kürtlerle Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyine genişleyecekti. Bunun gereği olarak içeride Kürt Açılımı başlattılar, yine bunun gereği olarak Misakı Millicilik yaptılar.

2) Türkiye’nin liderliğinde Suriye, Ürdün ve Lübnan’la Ortadoğu Birliği kurmaya soyundular. İşte “kardeşim Esad” denilen dönem o dönemdi.

Birkaç nedenle olmadı: Hegemonyası zayıflayan ABD Büyük Ortadoğu Projesini ilerletemiyordu. Bölgedeki işlerini taşeronlara havale ederek Asya-Pasifik’e yönelmek istiyordu. Bu arada Arap Halk ayaklanmaları yaşandı.

Ve Atlantik Cephesi, Suriye’ye çullandı.

MODEL TERÖRÜ ÖNLEMEDİ

AKP iktidarı, Katar ve Suudi Arabistan’la birlikte ABD’nin Suriye’deki taşeronuydu. Hep birlikte Esad rejimini yıkacaklardı. Olmadı.

Önce İhvan ayrışması nedeniyle taşeronlar bölündü. ABD, stratejisini kuzeyde bir PYD devleti inşa etmek olarak belirledi. Bunun için “IŞİD’in kolaylaştırıcılığında” PYD’ye meşruiyet kazandırmaya çalıştı.

AKP iktidarı bu aşamada, ABD’nin PYD devletine karşı kendi ÖSO nüfus bölgesini kurmaya yöneldi.

İşte Suriye’de “güvenli bölge” stratejisi böyle doğdu. Öyle ki Türkiye’nin İçişleri Bakanı, Suriye topraklarındaki “güvenli bölgelere” kaymakam, emniyet müdürü, jandarma komutanı atamakla övünür oldu.

Türkiye terörü kaynağında, Suriye topraklarında yok edecekti. Ancak bunun mümkün olmayacağı açıktı. Çünkü ABD’nin PYD için güvenli bölgesiyle, Türkiye’nin ÖSO için güvenli bölgesi, birbirlerine karşı olsalar bile, Suriye’nin bütünlüğünü hedef aldığı için terörü besliyor, büyütüyor ve yerel iktidar yapıyordu!

Tersine Türkiye Suriye’yle anlaşarak güvenli bölgeleri dağıtmalı ve terörün ana sponsoru olan ABD’yi bölgeden çıkarmalıydı. Yapılmadı. AKP iktidarı kamuoyundan gelen “Şam’la normalleşme” taleplerini kendi “alt bölgesel düzen kurma” hayali nedeniyle hep geçiştirdi.

Ve model, Türkiye’ye yönelik terörü de önlemiyordu: İşte bunu bir kez daha 13 Kasım’da İstanbul’un göbeğinde yaşadık.

ATATÜRK’ÜN KOLEKTİF GÜVENLİK MODELİ

İstiklal’e bomba, bizi bir kez daha şu gerçekle yüzleştiriyor: AKP’nin “komşulara rağmen komşunun toprağında güvenli bölge” modeli değil, Cumhuriyet’in “komşularla birlikte barış ve güvenlik kuşağı oluşturma” modeli uygulanmalı.

Atatürk’ün “barış kuşağı” modeli tarihi önemdedir ve bugünün de ihtiyacıdır. Atatürk ve Genç Cumhuriyet’in kurmayları Türkiye’nin etrafında bir barış kuşağı oluşturdular: 1934’te Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’yla Balkan Paktı kurarak Türkiye’nin batısını güvenli kıldılar. 1937’de Irak, İran ve Afganistan’la Sadabad Paktı’nı kurarak Türkiye’nin güneyini ve doğusunu güvenli kıldılar. SSCB’yle dostluk zaten Türkiye’nin kuzeyini güvenli kılmıştı.

Atatürk barış kuşaklarını, “kolektif güvenlik” anlayışı ile inşa edebilmişti. “Yurtta barış, dünyada (komşularda) barış” hedefi, ancak “kolektif güvenlik” ile mümkündü. Türkiye’de barış Irak ve Suriye’ye barış getirecek, Irak ve Suriye’de barış da Türkiye’deki barışı besleyecekti.

Bu model, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar Türkiye’nin güvenliğinin garantisi oldu. Ne zaman ki Türkiye Atlantik kampına girdi, bu model ortadan kalktı ve Türkiye ABD stratejisine eklemlenerek komşularıyla karşı karşıya gelmeye başladı.

NE YAPMALI?

Ve bugün Atatürk’ün modelinin tam tersi yapılıyor. Türkiye dün komşularıyla birlikte barış kuşağı kurarken, bugün komşularına karşı komşularının toprağında güvenli bölge kuruyor ama gerçekte güvenliğini zayıflatıyor.

Dolayısıyla terör bugün program ve strateji sorunudur:

1) Türkiye “alt bölgesel düzen” modelinden “kolektif güvenlik” modeline dönecek mi, dönmeyecek mi meselesidir.

2) Türkiye, ABD’ye karşı konumlanacak mı, konumlanmayacak mı meselesidir.

3) Türkiye teröre karşı komşularıyla işbirliği yapacak mı, yapmayacak mı meselesidir.

Bunlar yerine 40 yıldır yapılanı yapmak, 40 yıl daha aynı şeylerin yaşanacağı anlamına gelir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Kasım 2022

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: