Aramco neden hedef?

Suudi Arabistan’ın dev petrol şirketi Aramco’nun iki tesisine 14 Eylül’de düzenlenen saldırı, dünya piyasalarında önemli bir etki yarattı. Zira saldırıya uğrayan Abqaiq ve Khurais tesisleri, Suudi Arabistan petrol üretiminin yarıdan fazla düşmesine neden oldu.

Saldırı, günlük 9,8 milyon varil petrol üreten Suudi Arabistan’ın üretiminde günlük 5,7 milyon varil kesintiye yol açtı. Bu da petrol fiyatlarının yüzde 15 artmasına neden oldu.

Brent ham petrol fiyatı yüzde 19 artarak varil başına 71,95 dolara ulaştı. ABD ham petrol fiyatı da yüzde 15 artarak 63,34 dolar oldu. Her ikisi de mayıs ayından bu yana en yüksek fiyatları görmüş oldu.

Aramco üçüncü kez hedef

Bu saldırı, Suudi Arabistan petrolünü hedef alan bu yılki üçüncü saldırı.

İlk saldırı, mayıs ayında 7 insansız hava aracıyla Doğu-Batı Ham Petrol Boru Hattı’ndaki üç pompayı hedef almıştı.

17 Ağustos’ta Şeybe petrol sahasını vuran ikinci saldırı ise ilkine göre çok daha büyük zarar verdi zira Şeybe’de günlük 500 bin varil petrol üretiliyordu.

Ancak 14 Eylül’deki üçüncü saldırı tam anlamıyla büyük bir darbe oldu. Zira Abqaiq ve Khurais’te günlük 5.7 milyon varil petrol üretiliyordu. 10 (hatta 20) adet insansız hava aracıyla (ABD’nin iddiasına göre ek olarak seyir füzeleriyle) düzenlenen saldırı, tesislere çok büyük hasar verdi.

İran olağan şüpheli mi?

Saldırıyı, Yemen’de Suudilere karşı direnen Husiler üstlendi. Ancak ABD iki tesisi hedef alan saldırının Husilerin boyunu aşan nitelikte olduğunu savunuyor ve doğrudan İran’ı suçluyor.

Tamam, kendisine uygulanan ambargo nedeniyle petrolünü istediği oranda satamayan Tahran yönetimi “Biz petrol satamazsak, hiç kimse satamaz” tehdidi savurmuştu… Ancak buna rağmen okların kolayca kendisine döneceği bir saldırının getirisinden çok götürüsü olacağı da ortadayken, İran’ın böyle bir saldırı düzenlemesi mantıklı mı?

Üstelik, şartlar da İran’ın lehine gelişmekteyken:

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’i G7 zirvesi sırasında ülkesine davet etmiş ve yaptırımların kaldırılması konusunda bir planı görüşmüştü. Macron o planı Donald Trump’la da müzakere etmişti.

Ardından İran’a savaş açılmasını savunan ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton görevden alınmış ve Trump’ın BM Genel Kurulu’nda İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile görüşebileceği belirtilmişti.

Şartlar lehine düzelirken İran’ın Suudi Arabistan’daki petrol tesislerini vurması, mantıklı mı?

2 trilyon dolarlık şirket

Saldırının failine ulaşmak, en azından şu aşamada oldukça güç. ABD’nin yayınladığı uydu görüntüleri, hatta göstereceği bir “kanıt” bile, geçmişteki Irak ve Suriye yalanları nedeniyle dünyanın büyük bir bölümünü ikna etmeyecektir.

Fakat saldırının olası sonuçları düzleminde bir çözümleme yapabiliriz:

Dev petrol şirketi Aramco, 2016 yılından beri halka arzıyla gündemde. ABD, ilk günden beri satışın New York borsasında yapılmasını istiyor. Riyad’ın 2016’daki planı, şirket hisselerini Londra borsasında piyasaya açmaktı. Ancak Brexit kararı bu planı değiştirdi. Öte yandan Hong Kong’daki olaylar, bu seçeneği de yakın zamanda ortadan kaldırdı. Geriye New York ve Tokyo kaldı, ancak halka arz sürecini JP Morgan, Morgan Stanley ve HSBC’nin yürütmesine rağmen Aramco yetkilileri şirket hisselerini Tokyo’da borsaya sunmak istediklerini açıkladı.

Son durum şöyleydi: Aramco’nun kasım ayında halka arzı duyurulacak ve yüzde 5 hissesi 2020 yılında satılacaktı. Yüzde 5’lik hissenin 100 milyar dolardan fazla edeceği, böylece Aramco’nun değerinin 2 trilyon doları aşacağı öngörülüyordu.

Saldırının sonuçları

Saldırının ilk sonucu petrol fiyatlarını yükseltmekse, ikinci sonucu da İran’a yaptırımları yumuşatma eğilimini baltalamak oldu!

Çünkü Aramco’yu vuran 14 Eylül saldırısı, olası Trump-Ruhani görüşmesini de vurdu! Hem Washington’dan hem de Tahran’dan gelen açıklamalar, bu görüşmenin artık olmayacağı yönünde…

Bunların dışında olası sonuçlar ne mi olacak? Yanıtlar, 14 Eylül saldırısından sonra artık gündemde olan şu iki soruda:

1. Aramco’nun değeri hâlâ 2 trilyon dolar mı?

2. Aramco planlandığı takvimde ve planlanan yerde (Tokyo) halka arz edilebilecek mi?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Eylül 2019

Reklamlar

1 Yorum

Bolton kaybetti, Ruhani ve Maduro kazandı

ABD Başkanı Donald Trump‘ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton‘ı görevden alması, İran ve Venezuela’nın zaferidir.

Şundan:

Bolton, Trump‘ın görevden alınan ilk iki ulusal güvenlik danışmanından sonra göreve gelerek İran’a ve Venezuela’ya karşı faşizan bir baskı uygulayan politikanın mimarıydı.

ABD İran’a çok sert bir ekonomik ablukayla, Venezuela’ya da darbe girişimleriyle diz çöktürmeye çalıştı.

Ancak ne İran ne de Venezuela bu baskılara teslim oldu. Yönetimiyle ve halkıyla direnen iki ülke, Bolton‘ı, yani emperyalist ABD kuşatmasını yendi.

Taktik yumuşama

Bolton’ın görevden alınması, elbette ABD politikalarında köklü bir değişikliğe neden olmayacak; Ancak hedefe götürmeyen o politikalarda yumuşamaya neden olacak.

Yani şunu demek istiyoruz: Trump‘ın, İran ve Venezuela’ya karşı sertlik isteyen Bolton‘ı görevden alması, Trump‘ın bu ülkelerle dostane bir ilişki kurmak istediği anlamına gelmiyor elbette; sertliğin işe yaramaması nedeniyle taktik düzlemde görece yumuşama manevrasına gireceği anlamına geliyor.

İran açısından olası sonuçlar

Peki Trump‘un Bolton‘ı görevden almasının İran açısından somut sonuçları ne olacak?

Birincisi İran’a siyasi baskı hafifleyecek.

İkincisi, ay sonunda yapılacak BM Genel Kurulu’nda Trump ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani‘nin görüşme olasılığı var. (Ancak Tahran, yaptırımlar sürerken böyle bir görüşmeyi reddediyor.)

Üçüncü olarak, İran’a yaptırımların aşama aşama hafiflemesi gündeme gelebilir.

AB’nin rolü

Bolton‘ın ipini çekilmeye götüren süreçte AB’nin de önemli rolü var. Trump, Obama döneminde İran’la varılan nükleer anlaşmadan çekildiğinde “Atlantik müttefiki” AB bu karara uymadı ve dahası İran’la ticareti sürdürecek alternatif ticaret mekanizması geliştirdi.

ABD’nin İran’a ablukası bu nedenle çok işe yaramadı, kaldı ki Çin’in İran’la ticareti bile bu ağır ablukada Tahran için nefes borusuydu.

Sonunda G7 zirvesinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Trump’a bir plan sundu. Buna göre İran’la petrol ticaretini kolaylaştıracak şekilde 15 milyar doları bulan bir kredi hattına izin verilecekti. Bu İran’ın yeniden Obama döneminde imzalanan nükleer anlaşma şartlarını kabul etmesi şartına bağlanacaktı.

Trump bu plana sıcak baktığını açıkladı. Dahası ay sonunda yapılacak BM Genel Kurulu’nda Trump‘ın İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile görüşebileceği bile gündeme geldi.

En çok İsrail üzüldü

Bolton‘un görevden alınmasına en çok İsrail üzüldü. Zira Bolton’un İran’ı kuşatma planı, pratikte İsrail’in güvenliği planıdır.

Diğer yandan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de Bolton‘ın kuşatma stratejisindeki rolleri nedeniyle, bu değişimde bir ölçüde pozisyon kaybına uğrayacaklar.

Yeni bir dünya kuruluyor

Başta da belirttiğimiz gibi, Bolton‘ın görevden alınması stratejik düzlemde değil ancak taktik düzlemde değişikliğe neden olacak.

Bu, birincisi ABD açısından bir geri adıma, ikincisi de emperyalizme direnen ülkelerin başarısına işaret eder.

Bu, çoktandır izleri görülen yeni bir durumdur. Emperyalist ABD artık hedef aldığı ülkelere kolayca dişlerini geçirememektedir.

ABD hegemonyasındaki bu zayıflama, pek çok ülkeye daha bağımsız hareket edebilme alanı doğuruyor.

Bitirirken hep önemle belirttiğimiz o gelişmeyi bir kez daha vurgulayalım: Yeni bir dünya kuruluyor!

Son söz: Kırmızı Kedi yayınlarından çıkan Amerikan Hegemonyasının Sonu kitabımı okumanızı, bu yeni gelişmeler ışığında önemle öneriyorum.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Eylül 2019

Yorum bırakın

Pazarlıklı ön hazırlık

Suriye’de askeri kuvvet bulunduran ülkelerin ve onların denetimindeki pek çok örgütün elbette farklı farklı hedefleri ve o hedeflere ulaşmak üzere belirledikleri stratejileri, çizgileri var…

Fakat son tahlilde, aslında Suriye’de iki cephe var: Birincisi Atlantik kuvvetlerinin, ikincisi de bölge kuvvetlerinin cephesi…

Her iki kuvvetin de hedefleri ve stratejileri farklıdır. İnceleyelim:

Suriye’nin bütünlüğü

Atlantik kuvvetleri Suriye’nin parçalanmasını hedefliyor. ABD, parçalanmış Suriye ile birincisi bölgeye dair temel hedefi olan “Büyük Kürdistan”ın bir ayağını daha inşa etmeyi, ikincisi İsrail üzerindeki Suriye ve İran/Hizbullah basıncını düşürmeyi, üçüncüsü İran ile Suriye bağını koparmayı ve İran’ı yalnızlaştırmayı, dördüncüsü enerji koridorunu tam denetleyerek Çin ve Rusya’yı sıkıştırmayı hedefliyor.

Bölge kuvvetleri ise Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve siyasal birliğini sağlayarak, ABD’nin bu hedeflerinin gerçekleşmesini önlemeye çalışıyor.

ABD, Suriye’nin kuzeyinde, tıpkı Irak’ta olduğu gibi ileride kopmayı hedefleyen özerk bir Kürt bölgesi inşa etmeye çalışıyor. ABD bu amaçla “kara ordum” dediği YPG’yi askeri olarak eğitiyor, donatıyor…

Bölge kuvvetleri ise Suriye’nin üniterliğini savunuyor. Suriye’de etnisiteye ya da mezheplere dayalı bir federasyonun, ülkeyi hızla parçalayacağını görüyor. Ancak özellikle Rusya, Kürtleri tamamen ABD denetimine kaptırmamak için, kültürel düzeyde bir özerkliği kategorik olarak reddetmiyor.

Türkiye hangi cephede?

Çok kısaca özetlediğimiz bu tablo göstermektedir ki, Suriye’de esas olarak birbirine karşı konumlanmış iki cephe vardır.

Peki, Türkiye hangi cephede?

Türkiye en başta Esad rejimini yıkmayı ve Suriye’de bir İhvan rejimi kurmayı hedefledi. Bunun olmayacağı anlaşılınca, kurduğu ÖSO’ya dayanarak Suriye’den nüfuz bölgeleri elde etmeye koyuldu. Bu hedefi gerçekleştirmek için de ABD’ye dayanarak Rusya’dan, Rusya’ya dayanarak ABD’den taviz koparma taktiği uygulamaya başladı.

Özetle Ankara Fırat’ın batısında Rusya’yla, doğusunda ABD’yle hareket ederek nüfuz bölgeleri ele geçirmeye çalışıyor.

İki cephede birden yer alınmaz

Fakat mesele şudur: Yukarıda da belirtiğimiz gibi iki cephe birbirine karşı konumlanmış durumda. Hal böyleyken, Türkiye hem o cephede, hem bu cephede bulunabilir mi?

Yani Türkiye hem Rusya ve İran’la Astana sürecini, hem de ABD’yle güvenli bölge anlaşmasını aynı anda sürdürebilir mi?

Başından beri Türkiye’de pek çok kişi bunun mümkün olmadığını ve sürecin felakete gittiğini belirtiyor ve uyarıyor. Dahası, ABD ile AKP arasında güvenli bölge müzakerelerin başlamasından itibaren pek çok kişi, bu güvenli bölge anlaşmasıyla, PYD devletçiğinin inşa edileceği uyarısını yapıyor.

Sonuç?

Erdoğan artık şöyle diyor: “Müttefikimiz (ABD) bizim için değil terör örgütü için güvenli bölge oluşturmanın peşinde.

Erdoğan-Trump zirvesi

Peki, bu kadar ortada olan bir gerçeği iktidar yeni mi görüyor? Bazı yorumcuların belirttiği gibi bu bir “kandırılma” vakası mı? Değil! Şundan:

PKK’ye güvenli bölge kurmakla suçlanan ABD’nin üst düzey generalleri Ankara’da ve Urfa’da çalışmalar yürütüyor…

PKK’ye güvenli bölge kurmakla suçlanan ABD’nin ticaret heyeti Ankara’da beş gün boyunca çeşitli bakanlarla ve cumhurbaşkanıyla görüşüyor, bazı şirketlerle bir araya geliyor…

ABD’nin Türkiye’yi F-35 programından çıkarttığı ve S-400 nedeniyle yaptırım uygulamayı bir kart olarak elinde salladığı bir süreçte, Ankara’da ABD ticaret heyetiyle AKP beş gün boyunca hangi anlaşmalar üzerinde çalışıyor acaba?

Aslında olan şu: ABD durumdan faydalanıp Türk ekonomisinden parça koparmaya çalışıyor, Erdoğan da bu tavize karşılık ABD’den güvenli bölge konusunda derinlik ve tek başına kontrol tavizi koparmaya çalışıyor.

Yani olanlar, aslında ay sonunda yapılacak Erdoğan-Trump zirvesi için pazarlıklı ön hazırlık!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2019

Yorum bırakın

Sarayın şantaj kartı: 5 milyon Suriyeli

Türkiye’de bulunan yaklaşık 5 milyon Suriyeli “mülteci” değildir, “şartlı mülteci” de değildir. Hatta “mülteci statüsünde sayılmak üzere başvuru yapma durumu” oluşmadığından “sığınmacı” da değildir. Ülkemizdeki Suriyeliler bayramlarda ülkelerine rahatça giriş çıkış yapabildikleri için “ikincil koruma” statüsünde de değiller.

Peki nedir ülkemizdeki Suriyelilerin hukuki statüsü? Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 91. maddesine dayanılarak hazırlanan yönetmeliğe göre, ülkemizdeki Suriyeliler “geçici koruma” statüsündeler.

‘Geçici koruma altındaki Suriyeliler’

Sayıları 5 milyonu bulan “Geçici koruma altındaki Suriyeliler”, gün geçtikçe ülkemizde dağıldıkları şehirlerde sorunlarla karşılaşıyorlar ve sorun olarak görülüyorlar. Kabul etmek gerekir ki 80 milyonluk bir ülke için fazladan 5 milyon insan oldukça büyük bir yüktür.

Üstelik ülkemizdeki Suriyeli sorunu, ucuz işgücü sorunu olarak, evsizlik ve buna bağlı güvenlik sorunu olarak, yüksek doğum oranı nedeniyle hızlı artan nüfus sorunu olarak, çatışan kültür sorunları olarak ve elbette büyük ekonomik yük olarak, ciddi sorundur.

Bu soruna yönelik toplum içerisinde giderek “Suriyeli karşıtlığı” gelişmektedir ve tehlikeli noktalara ulaşma potansiyeline sahiptir.

AKP’nin sorumluluğu

Baştan belirtelim: “Geçici koruma altındaki Suriyeliler”in Türkiye’de bulunmasının baş sorumlusu AKP hükümetidir. AKP Suriye’deki soruna aktif taraf olmasaydı, sınırları açmasaydı, rejimi yıkmaya çalışmasaydı, muhaliflerden bir ordu kurmasaydı, Türkiye’nin “geçici koruma altındaki Suriyeliler” diye bir sorunu olmayacaktı.

Hatta daha ileri giderek söyleyelim; AKP hükümeti Atlantik cephesi içerisinde açık bir rejim devirme operasyonu içerisinde olmasaydı, Suriye sorunu bu kadar uzun bir süreye de uzamayacaktı!

O nedenle, bu gerçeği es geçerek ve sorunu yaratan AKP’nin sorumluluğunun üzerinden atlayarak kaba bir Suriyeli karşıtlığı yapmak hem politik olarak hem de insani olarak büyük yanlıştır.

Artık önemli olan, bu saatten sonra sorunu Türkiye, Suriye ve Suriyeliler açısından en yararlı şekilde nasıl çözebileceğimizdir. Zira zaman Türkiye’nin aleyhine işlemektedir. Örneğin TEPAV’ın araştırmasına göre Türkiye’de yaşayan Suriyeliler, tam 15 bin 159 şirket kurdular ve bu “girişimciler”in yüzde 72’si, savaş sona erse bile artık Türkiye’den ayrılmayı düşünmüyor!

Suriyeliler, tampon ve fon aracı

AKP hükümetinin “geçici koruma altındaki Suriyeliler” için “sağlıklı” bir çözümü yok. Nitekim yukarıda belirttiğimiz gibi, AKP hükümeti zaten bu problemin kaynağıdır ve problemin kaynağının problemi çözmesi pek olası değildir.

AKP hükümeti tersine “geçici koruma altındaki Suriyelileri” politik hedefleri için bir araç olarak kullanmaktadır.

Sarayın son açıklamaları çarpıcıdır. İktidar açık açık AB’ye “ya bu yükü paylaşacaksınız ya da kapıları açarız” diyor!

Öte yandan AKP hükümeti, “geçici koruma altındaki Suriyelileri” ABD’yle “güvenli bölge” anlaşmasının bir aracı olarak da kullandı.

Dolayısıyla Suriyeliler, birincisi AKP’nin Suriye içinde bir tampon bölge kazanmasının aracı olarak, ikincisi de AB’den fon alabilmesinin aracı olarak kullanılmaktadır maalesef…

Yani problemin kaynağı, problemi daha da problematik hale getirmektedir!

Çözüm Şam’la anlaşmakta

Dolayısıyla AKP için ortada çözüm olmayan üç “çözüm” var: “Geçici koruma altındaki Suriyelileri” birincisi AB’ye göndermek, ikincisi AB’den gelecek fonlar karşılığında Türkiye’de tutmak ya da üçüncüsü Suriye’de kazanılacak bir tampon bölgeye yerleştirmek…

Oysa sorunun herkes için yararlı bir çözümü vardır: Suriyelileri vatanlarına kavuşturmak! Bu da öncelikle Ankara’nın Şam karşıtı pozisyonunu terk ederek Esad’la anlaşmasından geçmektedir. Ankara ile Şam’ın anlaşması, Suriye’deki “iç savaşı” hızla sonlandıracak ve Türkiye’deki Suriyelilerin -büyük bir kısmının- vatanlarına dönmesini sağlayacaktır.

Ancak tersi bir sürecin içindeyiz: AKP’nin Esad karşıtlığı hem Türkiye’deki Suriyeliler sorununu büyütüyor hem de toprak kazanma hedefiyle girilen ABD’yle “güvenli bölge” anlaşması üzerinden Suriye’nin kuzey doğusunda bir PYD devletçiğini doğuma hazırlıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Eylül 2019

1 Yorum

Ankara’nın PKK’yi bölme taktiği mi var?

AKP’nin ABD’yle güvenli bölge anlaşmasına dair dikkat çeken bir değerlendirme var: “Türkiye, ABD ile PKK’nin arasını açmaya yönelik bir taktik geliştirdi. Güvenli bölge oluşturulması, ABD’nin PKK’yi ortada bırakmasına yönelik taktik değerindedir.

Nitekim 24 Haziran seçiminden önce Öcalan’a HDP tabanı için mesaj verdirilmesi de bu düzlemde ele alınıyor ve devletin “PKK’yi bölme taktiği” olarak değerlendiriliyor.

Peki, mümkün mü?

Taktik, hedefe uygun mu?

Öncelikle belirtelim: ABD ile PKK’nin arasının açılması, hem Türkiye’nin hem bölgenin hem de sonuçları itibariyle Kürtlerin yararınadır. Diğer yandan PKK’nin bölünmesi, parçalanması ve yok olması da “Türk-Kürt kardeşliğinin” yararınadır.

Peki, izlenen yolla bu mümkün müdür? Daha somut sorarsak:

1. Türkiye’nin ABD ile güvenli bölge anlaşması yapması ABD ile PKK’nin arasını açar mı?

2. Öcalan’ın seçimlerde etkili bir aktör haline getirilmesi PKK’yi böler mi?

Kısacası, izlenen taktik hedefe uygun mu?

ABD’yle anlaşmak, ABD ile PKK’nin arasını açmaz

Türkiye’nin ABD ile güvenli bölge anlaşması yapması, sınırından Suriye içine belli derinlikte bir alanda fiilen egemen olması demektir. Diğer yandan, o derinliğin altındaki bölgeyi (PYD bölgesi) ve o bölgedeki egemenliği de tanıması demektir.

Yani ABD’yle güvenli bölge, pratikte AKP için bir tampon bölge kazanımı, PKK için de ABD’yle anlaşmanın doğası gereği AKP’nin tanımak zorunda olacağı bir federal bölge demektir.

Özetle ABD’yle güvenli bölge, federal Suriye ve PKK devletçiği demektir. (Bunun böyle olduğunun en somut göstergesi Irak örneğidir.)

Kısacası AKP’nin ABD’yle güvenli bölge anlaşması yapması, sonuçları itibariyle, ABD ile PKK’nin arasını açma taktiği olamaz. Tersine, ABD’nin PKK’ye devletçik hediyesi demektir!

ABD ile PKK’yi, ABD’yle güvenli bölge anlaşması değil, Suriye’yle işbirliği anlaşması ayırır! Çünkü Türkiye ile Suriye anlaşırsa, ABD kaybeder ve çekilir. ABD desteği kalmayan PYD de Suriye devleti ile anlaşmak zorunda kalır…

Öcalan’ı aktör yapmak PKK’yi bölmez

Öcalan’a seçimlere kısa bir süre kala açıklama yaptırtıp, HDP tabanına “tarafsız” kalın mesajı verdirilmesi, gerçekte PKK’yi bölme taktiği değildi; AKP’ye seçim kazandırma hamlesiydi!

Sarayın hedefi İstanbul’u kaybetmemekti; bunun yolu da İmamoğlu’na giden HDP oylarını Öcalan’ın mesajıyla durdurmaktan geçiyordu…

Önemle belirtelim: Öcalan’a AKP lehine açıklama yaptırtmak PKK’yi bölmez ama HDP tabanının o açıklamayı dinlememesi PKK’yi böler. Asıl yararlı sonuç budur!

Gerçekten PKK’yi bölmek isteyen, HDP tabanına “niye Öcalan’ı dinlemedin” diye kızacağına, Öcalan’ı dinlemeyen tabanı PKK güdümünden tamamen koparacak yollar arar!

Kayyım taktiği PKK’yi bölmez

Diğer yandan HDP belediyelerine kayyım atamak da PKK’yi bölmez ama HDP içindeki Öcalan’ı dinlemeyen tabanı ve HDP içinde “Türkiyeci bir çizgi izlemek isteyen” kanadı zayıflatır.

Dahası HDP belediyelerine kayyım atamak, Öcalan’ı dinlemeyen tabana ve Türkiyeci çizgi izlemek isteyen HDP kanadına karşı Kandil’e koz verir!

Nitekim Kandil hemen “devlet size alan açmaz, siyaset yapmanıza sınır koyar; sizin tek garantiniz bizim silahımızdır” mesajı vermiştir özetle…

Çözüm bölgesel işbirliğinde

Sonuç olarak ne güvenli bölge ABD ile PKK’nin arasını açma taktiğidir, ne de Öcalan’a mesaj verdirilmesi PKK’yi bölmek içindir. Her ikisi de AKP’nin çıkarları gereğidir.

İşte iki örnekle de görülmüştür: AKP, Suriye’den toprak koparabilmek için ABD’yle güvenli bölge anlaşması yapıp PKK devletçiğini tanıma yoluna da girer, İstanbul seçimini kaybetmemek için Öcalan’la anlaşma da yapar!

Başta da belirttiğimiz gibi ABD ile PKK’nin arasının açılması bölgenin, PKK’nin bölünmesi de Türk-Kürt kardeşliğinin yararınadır.

Bunun yolu ise AKP’nin izlediği çizgiden değil, öncelikle Ankara-Şam anlaşmasından ve sonrasında Kürtlerin de çıkarını gözeten bölgesel bir büyük işbirliği modelinden geçmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2019

 

4 Yorum

Siyasal dincilikle mücadelenin esasları

FETÖ’yle mücadelenin iktidar tarafından iyi götürülememesinin tek nedeni uzun bir döneme dayanan AKP-FETÖ ortaklığı ve FETÖ’nün siyasi ayağının AKP içinde olması değildir elbette… Daha temelde, AKP ile FETÖ’nün aynı “siyasal dincilik” kültür zeminine sahip olması nedeni vardır.

O kültürel zemin nedeniyle, iktidarın FETÖ’yle mücadelesi, Fethullahçıları atıp yerlerine başta Menzilciler olmak üzere diğer tarikatları devlete doldurması şeklinde yürüyor. Bu yöntemle Fethullahçılıkla kısmen mücadele edilmiş oluyor ama temel sorunla mücadeleden kaçınılmış oluyor.

Elbette AKP’den daha fazlasını beklemek, belirttiğimiz ortak “siyasal dincilik” kültür zemini nedeniyle mümkün değil! Kuşkusuz bu iktidardan her gün manşetlere çıkan tarikatlardaki çocuk istismarlarıyla doğru mücadele etmesini beklemek de aynı nedenle mümkün değil! Keza bu iktidardan kadın cinayetlerine karşı esaslı bir politika oluşturabilmesini beklemek de aynı nedenle mümkün değil!

Tarikatlar koalisyonu

AKP, bir tarikatlar koalisyonu olarak kuruldu. İlk kabinedeki “şu bakan şu tarikatın temsilcisi” haberine sadece bir bakandan itiraz gelmişti! O anlayış, AKP’nin sonraki hükümetlerinde de sürdü.

Elbette Demireller, Özallar döneminde de iktidar katında tarikatlar vardı. Dahası Refah Partisi iktidarı dönemi de yaşandı. Ancak ilk defa AKP döneminde tarikatlar devlet oldu!

Önceki dönemlerden farklı olarak AKP döneminde mesele bir hükümetin oy desteği için bir tarikatı desteklemesi olmaktan çıktı; tarikatların devletleşme süreci ile ülkenin sınıfsal sermaye yapılarında da değişiklikler başladı. Tarikatlar devletleştikçe, büyük sermaye transferleri oluştu. Tarikatlar büyük ekonomik gruplara dönüştü.

Son 20 yılın “en büyük şirket/grup” listelerine bu yönden bir inceleme yapılırsa, eski sermaye grubu ile yeni sermaye grubu arasındaki makasın yıllar içinde kapandığı ve neredeyse yer değiştirdiği görülecektir.

“Siyasal dinciliğin” bu ekonomi-politiği, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.

Siyasal dincilikle mücadele kitapları

Anlatmaya çalıştığım konuyla ilgili çok önemli kitapların editörlüğünü yaptım son bir yıldır; örneğin gazetemizin genel yayın yönetmeni Aykut Küçükkaya’nın The Ortak kitabı, örneğin yazarımız Barış Terkoğlu’nun Barış Pehlivan’la birlikte hazırladığı Metastaz, örneğin gazeteci Toygun Atilla’nın İşfa adlı kitabı, örneğin gazeteci Timur Soykan’ın Badeci Şeyh’in Sır Odası

Kuşkusuz Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan bu kitapların dışında da bu alanda çok önemli kitaplar yayımlandı. Örneğin gazeteci Mustafa Hoş’un Çığlık adlı kitabından, gazeteci İsmail Saymaz’ın Şehvetiye Tarikatı adlı kitabına kadar pek çok kitap var…

Bu kitaplardan çıkan iki temel sonuç var: Laiklik ve Türkçe ibadetin yaşamsal önemi!

Laikliğin devrimci tanımı

Laiklik, FETÖ ve benzeri yapıların panzehridir. Demireller, cemaat ve tarikatlarla girdikleri işbirliğinin gereği olarak laikliğin tanımını sulandırdılar önce. “Laiklik, din ve devlet işlerinin ayrılmasıdır” dediler…

Oysa Atatürk’ün laiklik tanımı Demirellerin sulandırdığı tanımdan temelde farklıydı: “Din ile devlet ve dünya işlerinin ayrılması” diye tanımlıyordu Cumhuriyetimizin kurucuları laikliği…

Arada çok önemli fark vardı: Demireller özetle “din devlet kurumlarına girmesin ama dünya işlerimizin tamamının merkezinde yer alsın” demiş oluyorlardı sonuçta. (Kuşkusuz, bu zamanla dinin devlet kurumlarına da adım adım girebilmesi demekti ve nitekim girdi.)

Atatürk ise “din ile devlet ve dünya işlerini” ayırarak cemaat ve tarikatlara yaşam hakkı tanımamayı devrimci Cumhuriyetin önüne görev koyuyordu. Dahası “din vicdan işidir” diyerek, Allah ile kul arasına giren üçüncü kişileri (tarikat, şeyh vs.) devreden çıkarmak istiyordu.

Türkçe ibadetin önemi

“Siyasal dincilerin” Atatürk’ün Türkçe ibadet anlayışına karşı çıkma nedenleri de aynıdır.

Somut bir örnekle anlatalım: Şeyhinin cinsel organından gelen sıvıyı ibadet diye içen müritleri, mahkemede bunun dayanağının Kuran’ın bir ayeti olduğunu söylüyorlar ağız birliği etmişçesine! (Badeci Şeyh’in Sır Odası’nda yer alan mahkeme tutanakları.) Çünkü o ayette gerçekte ne yazdığını bilmiyorlar!

Şeyh, ayette ne yazdığını bilmeyen müritlerini her türlü ahlaksızlığına inandırabiliyor ve onları hem cinsel yönden hem de tarikatının giderlerini karşılamaları için maddi yönden sömürebiliyor.

Çocuklarımızı ve geleceğimizi bu anlayıştan kurtarmak göreviyle karşı karşıyayız. Bu ise öncelikle bir politik mücadeledir, iktidar olma sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Eylül 2019

1 Yorum

Moskova’da verilen mesaj

İdlib sorununun kritik bir evreye geldiği süreçte Erdoğan’ın Putin tarafından günübirlik Moskova’ya davet edilmesi, Rusya açısından iki nedenle önemliydi:

1. Sorun kangrenleşmeden ve Astana Formatı’na zarar vermeden çözülmeliydi.

2. Türkiye ile güvenli bölge anlaşması yapan ABD’ye koza dönüşmeden ele alınmalıydı.

Moskova’nın bu hedefleri açısından bakıldığında, görüşme soruna “kesin” bir çözüm getirmese de iki önemli “getirisi” oldu:

1. Ankara ve Moskova, işbirliği konusunda “ortak zemin” hedefini sürdürecek.

2. Ankara ve Moskova, İdlib konusunda pozisyonlarını koruyarak ortak bir noktaya ilerleyecek.

Şoygu: Alınacak tedbirler bildirildi

MAKS-2019 Uluslararası Havacılık Fuarı vesilesiyle Erdoğan ile Putin’in Moskova’da buluşması, uçak ve helipkopter satışından ortak parayla ticarete, Rus turistlerin güvenliğinden enerji konusuna kadar pek çok konuya sahne oldu.

Ancak esas konu, elbette İdlib sorunuydu!

Nitekim bunun böyle olduğunu, görüşmenin sonucunu şu sözlerle özetleyen Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu da belirtti: “Bugün tek bir gerilimi azaltma bölgesi kaldı. Bu bölge çalışıyor ama görüşüme göre gergin, sıkıntılı, karmaşık çalışıyor. Ortak devriye faaliyeti yapılıyor, gerilimi azaltma bölgesi içinde Türk devriyeler dışında bizim devriyelerimiz de geziyor. Ama bu gerilimi azaltma bölgesinin güney kısmından sürekli saldırılar olduğunu görmezden gelemezdik, bu yüzden hangi tedbirleri aldığımız ve almaya devam edeceğimiz konusunda Türk meslektaşlarımıza bilgi verdik.

Şoygu’nun mesajı çok yönlüydü: Birincisi, İdlib’in Suriye’nin egemenliğine henüz geçmeyen son gerilimi azaltma bölgesi olduğunu belirtiyordu. İkincisi, bu bölgenin sorumlusu olan Türkiye’nin yapılması gerekenleri yapmadığına dikkat çekiyordu. Üçüncüsü Türkiye’nin sorumluluğu olan bölgeden sürekli terörist saldırı düzenlendiği vurgulanıyordu. Dördüncüsü Putin-Erdoğan buluşmasında bunun değişmesi için birtakım adımlar atılacağının Ankara’ya iletildiğinin altı çiziliyordu.

Evet, Moskova’nın verdiği en önemli mesaj buydu: Durum bu şekilde devam etmeyecek ve birtakım adımlar atılacaktı!

Gelelim ortak basın toplantında tarafların sorulara verdiği yanıtlarda ortaya çıkan mesajlara ve bu mesajların anlamında…

Putin: İdlib’de ek tedbirler alınacak

Erdoğan:Rejimin terörizmle mücadele bahanesiyle sivillere karadan ve havadan ölüm yağdırması kabul edilemez. Soçi Mutabakatı ile üzerimize düşen sorumlulukları ancak rejimin saldırılarına son verilmesiyle yerine getirebiliriz.”

Anlamı: Ankara, aslında Soçi Mutabakatı’nın gereğini yapmadığını belirtmiş oluyor. Diğer yandan Ankara, Suriye ordusunun kendi topraklarına egemen olma çabasını ve terörle mücadelesini maalesef hâlâ “rejim saldırısı” olarak değerlendirmeye devam ediyor.

Putin: “İdlib gerilimi azaltma bölgesinin teröristlerin sığınma bölgesi olmaması ve teröristler tarafından yeni saldırılar düzenleyecek bir platform olarak kullanılmaması gerektiğine inanıyoruz. Bu bağlamda Erdoğan’la İdlib’deki terör yuvalarının etkisiz hale getirilmesi ve bölgedeki ve sonrasında Suriye’deki durumun normalleşmesi için ek önlemler alınmasını kararlaştırdık.

Anlamı: Moskova, İdlib’in teröristlerin sığınma bölgesi olmaktan çıkarılması için Ankara’dan bazı adımlar atmasını istedi. Şoygu’nun da belirttiği bu ek tedbirlerin ne olduğunu uygulamada göreceğiz.

Askeri işbirliğini derinleştirme arzusu

Putin:Erdoğan‘la Suriye Anayasa Komitesi konusunu da ele aldık ve komitenin en kısa sürede Cenevre’de çalışmalarına başlamasını umuyoruz.

Anlamı: Suriye Anayasası’nın Cenevre’de “çalışılacak” olması, her halükârda sorunlu bir yöntem olarak duruyor…

Putin: “Türkiye’nin güney sınırlarında bir güvenli bölge oluşturması, Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından önemli bir adım.”

Anlamı: Moskova açısından her konu, Suriye’nin toprak bütünlüğüne endekslidir.

Putin: “Türk pilotların Su-30SM avcı uçaklarıyla uçmalarını organize etmeye de hazırım. Hafif helikopterleri olumlu buldular. Tıbbi amaçlarla kullanılabilir. Sadece askeri alandaki işbirliğinden bahsetmedik. SU-35 konusunda ortak çalışma yürütülebilir. SU-57 uçağı üzerine de işbirliği yapabiliriz. Ortak üretim için de potansiyelimiz var.”

Anlamı: Moskova, Ankara ile askeri ilişkileri derinleştirmek istiyor ve bunun için de teknoloji transferi ve ortak üretimi de içerecek esnekliği kabul ediyor.

Sahada “çözüm” zorlanacak

Sonuç: İdlib sorununa kangrenleşmeden müdahale edilmesi Astana Formatı’nın geleceği açısından çok önemliydi.

Kuşkusuz Suriye’nin kendi toprağı olan İdlib’de egemen olması, herkes için gerçekte en yararlı çözüm dür. Moskova’nın mesajlarından anlaşılan, önümüzdeki dönemin, işte o çözümün kabulünün zorlanacağı bir süreç olacağıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ağustos 2019

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: