Putin, Trump-Erdoğan anlaşmasını bozdu

Soçi’de yapılan dördüncü Astana Zirvesi’nin en önemli sonucu, Moskova’nın ABD ile Suriye’de “güvenli bölge” pazarlığı yapan AKP’yi “bölge cephesi” içinde tutabilmeyi sürdürmesi oldu.

Madde madde anlatalım:

 

Tuzak mı, tuzağa tuzak mı?

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararı bağlamında, Türkiye ile Suriye’nin kuzeyinde kurmak istediği “güvenli bölge”nin en başından beri bir tuzak olduğunu belirtiyoruz. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi Suriye’nin kuzeyinde de bir özerk bölge kurma tuzağı…

AKP hükümeti ise bu tuzağa, tuzak kurabileceğini hesap ediyor! Şöyle ki, kontrolü kendinde olursa, o özerk bölgenin PYD özerk bölgesi yerine, kendi etkisi altındaki ÖSO özerk bölgesi olacağını hesap ediyor!

Kuşkusuz, Irak deneyimini iyi bilenler için bunun tuzağa tuzak kurmak olmadığı, tuzağa düşülmekte olduğu açıktır.

 

Putin’in kaması

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, AKP’nin düşmekte olduğu bu tuzağı bozmak için Erdoğan’a “Adana Mutabakatı”nı hatırlattı!

Adana mutabakatı, karşılıklı yükümlülükleri olan, terörle mücadele bağlamında iyi komşuluk ilişkisi mutabakatıydı.

Putin bu mutabakatı ABD-AKP ilişkisine kama olarak soktuysa da, Erdoğan “Adana Mutabakatı”na öncelikle Suriye’ye yaptığı operasyonların hukuki zemini olarak değerlendirebileceğini düşünerek sarıldı.

Oysa Adana Mutabakatı’nın AKP’nin mevcut politikaları bakımından iki barajı vardı:

  1. Suriye topraklarında 5 km derinliğe kadar Ankara’ya terörle mücadele hakkı veriyordu. (2010 anlaşmasında derinlik sınırı belirtilmiyor.) Oysa TSK birlikleri şu anda bazı noktalarda 70 km derinlikte.
  2. Taraflara karşılıklı yükümlülük getiriyordu. Yani bu durumda Şam’ın terörist örgüt olarak gördüğü ÖSO, Ankara için sorunlu müttefike dönüşüyor.

 

Trump’ın yeni hamlesi

Peki 14 Aralık 2018 tarihli Trump-Erdoğan prensip anlaşması tamamen rafa mı kalktı?

Bunu söylemek için henüz erken. Zira 1,5 yıldır Ankara’ya büyükelçi atamayan Beyaz Saray’ın adayını Senato’ya sunması ve savunma bakanları arasında “güvenli bölgede kontrolün kimde olacağı” müzakerelerinin sürüyor olması, Ankara-Washington arasında hâlâ pazarlığın olduğunu gösteriyor.

Son durum Trump açısından yeni bir olasılık yarattı: ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde Avrupalı müttefikleriyle birlikte güvenli bölge kurması.

Trump, bu hamlesiyle şu kazanımların peşinde:

  1. Erdoğan’a vekalet bulma konusunda seçeneksiz olmadığını gösterecek ve pazarlığı sürdürebilecek.
  2. Trump İran nedeniyle AB’yle karşı karşıya ve bu sorunu Polonya’daki Ortadoğu Konferansı’nda da aşamadı. Ancak müttefikleriyle “Kürtleri korumak” üzerinden Suriye’de birlikte hareket etme fırsatı yakaladı.
  3. Plana göre güvenli bölgede 1300 İngiliz, Fransız ve Alman askeri ile 200 ABD askeri görev yapacak. Trump böylece geri çekilme kararına itiraz eden Pentagon’u da kısmen memnun etmiş olacak.

 

Soçi’de Erdoğan’a üç mesaj

Dördüncü Astana Zirvesi, işte bu şartlarda toplandı ve Soçi’de Erdoğan’a üç mesaj verildi:

  1. Türkiye’nin sorumluluğundaki İdlib’de durum kontrol edilemez hale gelirse, müdahale edilecek.
  2. Şam’la diyaloga geçilmeli.
  3. ABD’siz güvenli bölgeye şartlı evet.

Erdoğan’ın “Geleceğimizi 1998 tarihli Adana Mutabakatı çerçevesinde değerlendiriyoruz” demesi, mesajın alındığını gösteriyor…

Kısacası Trump’ın artık daha büyük bir havuca ihtiyacı var!

 

Sonuç

İstihbarat düzeyinde başlayan Ankara-Şam diyalogu, ne kadar hızlı üst seviyeye çıkarılırsa, Suriye meselesinin siyasi çözümü o kadar yakındır.

Zira önümüzde “anayasa komitesi” düzleminde yaşanacak, hatta yaşanmaya başlayan, Astana ile Küçük Grup arasında bir büyük çatışma var. Rusya, İran ve Türkiye üçlüsü ile ABD, Fransa, İngiltere, Almanya, Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün 7’lisi arasında, Suriye’nin geleceğini belirleme çatışması…

Türkiye’nin konumu yine kritik önemde ve Putin o önemi iyi okuyarak süreci yürütüyor…

 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Şubat 2019

Reklamlar

Yorum bırakın

Yunanistan ve Bulgaristan’ın Türk Akımı rekabeti

Ankara ile Atina arasında uzun bir “sorunlar listesi” var. Üstelik sorunlar azaltılamadığı gibi, her dönemde listeye bir sorun daha ekleniyor. Son eklenen sorun, Doğu Akdeniz’deki doğalgaz yataklarından kaynaklanan deniz sınırı sorunu…

Ancak Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras’ın geçen hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmesinde sorunlar yerine yeni açılımlar öne çıktı. Örneğin İzmir-Selanik deniz yolu ve İstanbul-Selanik hızlı tren yolu ile iki ülke ticaretinin artırılması çabası gibi…

Fakat toplamda bakıldığında, asıl öne çıkan Çipras’ın Heybeliada Ruhban Okulu’nu ziyaret etmesi oldu. Çipras burayı ziyaret eden görevdeki ilk Yunanistan başbakanıydı ve kendisine bu ziyarette eşlik eden Fener-Rum Ortodoks Patriği Bartholomos ile birlikte Ankara’dan buranın açılmasını talep ediyordu.

Peki bu ziyaretin perde arkasında kalan ana gündemi, esas hedefi neydi?

 

Çipras’ın Putin’den talebi

Çipras’ın ziyaretindeki asıl gündem Türk Akımı konusuydu. Zira Çipras Ankara’dan iki ay önce Moskova’ya gitmiş ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e “Türk Akımı projesine dahil olmak istediklerini” iletmişti.

Putin’in yanıtı ise şu olmuştu: “Yunanistan’ın Türk Akım’ı projesine dahil edilmesini ihtimal dışında görmüyoruz. Bunu Türklere sormamız lazım.”

Açalım:

Enerji Bakanlığı’nın resmi verilerine göre Rusya, Türk Akımı ile Karadeniz’in altından birbirine paralel iki boru hattıyla Lüleburgaz’a yılda 31,5 milyar metreküp doğalgaz taşıyacak. Bunun 14 milyar metreküpü Türkiye’ye teslim edilecek, diğer kısmı ise Avrupa’ya taşınacak.

Peki Avrupa’ya nereden taşınacak?

İşte bu konu henüz netlik kazanmış değil. Zira Bulgaristan, Türk Akımı’nın 2. kolunun Bulgaristan-Sırbistan-Macaristan-Slovakya üzerinden Avusturya’daki gaz dağıtım merkezine ulaştırılmasını, Yunanistan ise kendi toprakları üzerinden İtalya’ya ulaştırılmasını istiyor.

Bulgaristan mevcut hattın tersine çalıştırılabilecek olmasının avantajıyla öne çıkıyor, ancak Yunanistan “transit geliri” elde edebilmek için projeye dahil olmayı zorluyor.

 

Yunanistan’ın İtalya pazarı avantajı

Haklı olarak sorabilirsiniz: Her iki hat da kurulamaz mı? Yani Rus gazı hem Bulgaristan hem de Yunanistan üzerinden Avrupa’ya sevk edilemez mi?

Bu noktada devreye maliyetler ve daha önemlisi alım garantileri giriyor. Bir de elbette AB’nin enerji politikası… Çünkü Avrupa’ya girecek hat için AB yönetiminin onayı şart.

O nedenle şu koşullarda tek bir hattın kurulması planlanıyor. Elbette koşullar değiştiğinde, yeni alım garantileri oluştuğunda, ikinci bir hat da kurulabilir.

Tek hatta göre planlamada ise durum şu:

Bulgaristan’ın avantajı, Sırbistan’la birlikte transit geçiş için altyapı çalışmalarını yüklenmiş ve ilerletmiş olması.

Yunanistan’ın avantajı ise İtalya’nın Türk Akımı’ndan geçecek gaza talip olduğunu açıklaması. Zira İtalya, Almanya ve Türkiye’den sonra Rusya açısından üçüncü önemli pazar niteliğinde.

Ya Rusya? Moskova, Bulgaristan hattının geçeceği ülkelerin AB’nin Rusya’ya yaptırımına karşı çıkmasını büyük avantaj görüyor. Diğer yandan Yunanistan’ın “bağımsız Ukrayna kilisesine” destek vermesiyle başlayan Moskova-Atina gerilimi de Bulgaristan’ı avantajlı kılıyor.

 

Ankara’nın kullanabileceği bir kart

Yunanistan ve Bulgaristan arasındaki bu Türk Akımı’na dahil olma ve “transit geliri elde etme” yarışı, aslında Türk dış politikası açısından Ankara’nın eline çok önemli bir avantaj veriyor.

Ankara, Atina’nın Türk Akımı’na dahil olma hedefini bir dış politika kartı olarak ele almalı ve en azından Doğu Akdeniz’deki doğalgaz yatakları nedeniyle ortaya çıkan deniz sınırı ve “münhasır ekonomik bölge” anlaşmazlıklarının Türkiye’nin çıkarına göre çözülmesinde kullanmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Şubat 2018

 

Yorum bırakın

Adana Mutabakatı üzerinden taktik mücadele

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova’da görüştüğü Erdoğan’a hâlâ yürürlükte olduğunu belirttiği Adana Mutabakatını hatırlattı: “Bu anlaşma (Adana Mutabakatı) terörle mücadeleyi kapsıyor. Bu anlaşmanın Türkiye’nin güney sınırlarındaki güvenliğinin sağlanması ile ilgili birçok konuyu çözen bir altyapı olduğunu düşünüyorum. Bu konuyu da oldukça ayrıntılı ve aktif bir şekilde ele aldık.”

Erdoğan da, dönüşte “Adana mutabakatının yeniden gündeme gelmesi gerektiğini çok iyi anlıyoruz” dedi.

Böylece “komşusuyla yaptığı bir anlaşma üçüncü bir ülke tarafından hatırlatılan ülke” olarak diplomasi tarihine geçtik!

Fakat önemli olan Türkiye ile Suriye arasındaki bu çok önemli mutabakatın öyle ya da böyle yeniden gündeme gelmesidir.

Peki Putin Adana Mutabakatını neden hatırlattı?

 

Putin’in taktiği ve iki hedefi

Putin’in Adana Mutabakatını hatırlatmasında birbirini bütünleyen iki hedefi var:

1. AKP’nin ABD’yle Suriye’yi bölen bir tampon/güvenli bölge anlaşması yapmasını engellemek.

2. AKP’yi Adana Mutabakatı üzerinden Suriye ile temasa yönlendirmek.

Putin açısından, dahası aslında Türkiye açısından da oldukça yararlı hedefler…

Zira Adana Mutabakatı, Ankara ile Şam’ı diyalog kurmaya, teröre karşı işbirliği yapmaya ve giderek anlaşmaya yöneltir. Şam’la anlaşan Ankara ise ABD’yle tampon/güvenli bölge kurmaz ve kendisine yönelen terör sorununu bu mutabakata dayanarak Suriye ile birlikte çözer.

Kısacası Adana Mutabakatını uygulamak Türkiye ve Suriye’nin çıkarınadır.

 

Erdoğan’ın fetih iştahı

Fakat mesele bu kadar basit değildir, basit olsa elbette Adana Mutabakatı Putin’in hatırlatmasına gerek kalmadan uygulanır ve bölgede ABD karşıtı bir çözüme gidilirdi.

Bu mutabakatın “unutulmasının” iki nedeni var:

1. AKP hükümeti, hâlâ Esad karşıtı ve hâlâ rejimin yıkılmasını hedefliyor.

2. AKP hükümeti, Rusya’yla kendisine alan açarak ve ABD’yle pazarlık yaparak, hâlâ kendisine Suriye’nin kuzeyinde ÖSO hakimiyetinde nüfuz bölgesi kuracağını hayal ediyor.

AKP’nin bu iki hedefi de Adana Mutabakatına aykırıdır!

AKP birincisi mutabakattaki muhatabına karşıdır, dahası Şam’ı muhatap kabul etmemektedir; ikincisi mutabakata aykırı olarak Şam’ın terör örgütü kabul ettiği ÖSO’yla Suriye topraklarında çalışmaktadır.

Böyle olduğu için de Suriye’nin eski Ankara Büyükelçisi Nidal Kablan, Putin’in Erdoğan’a Adana Mutabakatını neden hatırlattığını şu sözlerle yorumlamaktadır: “Moskova, Erdoğan’ın Suriye’deki iştahını kapatmaya çalışıyor.

Ancak Erdoğan’ın “fetih iştahı”, iç politikasının da ihtiyaçları nedeniyle öyle kolay kapanacak gibi görünmüyor. Zira “Gerekirse ABD ile” diyerek Astana ortaklarını sıkıştırıyor…

 

Mutabakatı “resmi dayanak” görme taktiği

Şimdi AKP, “fetih iştahı” ile kendisine Suriye’de alan açan Putin arasında kaldı.

Neo-Abdülhamitçi çizginin izleyebileceği yol bellidir: Adana Mutabakatını işine geldiği gibi yorumlamak ve dahası bugüne kadar yaptıklarının resmi dayanağı/belgesi olduğunu savunarak Suriye’nin kuzeyine müdahale etmek için, kuzeyde ÖSO’yla güvenli bölgeler oluşturmak için kullanmak…

Peki Putin buna razı olur mu? AKP’nin ABD’yle anlaşma riski masadayken, Putin taviz vermeyi sürdürebilir. İdlib’de Soçi Mutabakatına aykırı bir tablonun oluşması bile Moskova tarafından şimdilik sineye çekilmiştir. Zira Türkiye’nin Suriye meselesinde ABD tarafında olmaması kritik değerdedir.

Fakat AKP’nin ABD-Rusya çarpışmasından yararlanma zemini de gittikçe kayganlaşmaktadır. O nedenle Ankara’nın Suriye’yle anlaşmayı sağlayacak Adana Mutabakatını, mutabakatın çerçevesi içinde kalarak uygulaması, herkesin yararınadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Şubat 2019

1 Yorum

Venezuela gerçeği

Maduro’nun hataları yok mu? Elbette var. Ancak ABD’nin Venezuela’da darbe yapmaya kalktığı bir süreçte diktatör diyerek Maduro’yu hedef almak, en hafifinden Venezuela’ya haksızlıktır ve ABD’nin Saddam’ı, Kaddafi’yi, Esad’ı “şeytanlaştırma” propagandasından ders alınmadığı anlamına gelir.

Zira mesele Maduro meselesi değildir; mesele Venezuela’nın petrollerine emperyalist tekellerin göz dikmesi meselesidir.

Rakamlarla anlatalım: Venezuela, kanıtlanmış rezerv verilerine göre 300 milyar varille 1. ve 6 trilyon metreküp doğalgaz rezerviyle 7. sırada.

Kısacası Ortadoğu’dan önünde sonunda çekilmek zorunda kalacağını gören ABD için burnunun dibinde sömürülmesi gereken bir ülkedir Venezuela…

 

ABD’nin “arka bahçe” darbeleri

Asıl mesele şudur: Güney Amerika’da 2000’lerin başında Bolivarcı bir sol dalga başladı ve kısa zamanda bölge ABD’nin “arka bahçesi” olmaktan çıktı. Venezuela’da 1998’de devlet başkanı olan Hugo Chavez, programıyla bu sol dalgaya liderlik yaptı.

Kuşkusuz ABD, “arka bahçesi”nden öyle kolay vazgeçmeyecekti ve Çin’le ilişki kuran ülkeleri seyretmekle yetinmeyecekti.

2002’de Venezuela’da Hugo Chavez’e başarısız bir askeri darbe yaptılar. Haziran 2009’da Bolivarcı İttifak’a katılma kararı alan Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya askeri darbeyle indirildi. 2012’de Paraguay Devlet Başkanı Fernando Lugo parlamenter bir darbeyle koltuğundan edildi.

Arjantin ABD’nin ekonomik ambargo saldırısına uğradı. ABD mahkemeleri değersiz devlet tahvillerine fahiş değerler yükleyerek Arjantin’e on milyarlarca dolar borç çıkardı. Cristina Kirchner hükümeti ABD mahkemelerinin kararlarını tanımayınca Arjantin’in tüm dış hesapları kapatıldı.

Brezilya’da Ekim 2018’de seçimleri ABD’nin büyük desteğiyle sağcı Jair Bolsonaro kazandı.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton Brezilya’daki değişimi şu sözlerle kutladı: “Kolombiya’da Ivan Duque ve Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun devlet başkanı seçilmeleri, bölgede serbest piyasa prensiplerine bağlı, açık, şeffaf ve hesap verebilir yönetimlere artan bağlılığı gösteriyor.”

İşte mesele bu “serbest piyasa”dır. ABD Güney Amerika’daki ülkelerin piyasalarını, pazarlarını serbestçe emperyalist tekellere açmasını istiyor!

 

Chavez-Maduro ülkesini zenginleştirdi

Kaldı ki, kimilerinin ABD propagandasına kandığı gibi Maduro’nun sürdürdüğü Chavez programı Venezuela’yı açlıkla karşı karşıya getirmiş değil! (Latin Amerika Uzmanı akademisyen Esra Akgemci’nin önemle belirttiği gibi; Batı basınında “açlık isyanları” diye sunulanlar, muhalefetin gıda stoklarını yağmalamasıdır ve Chavez’in yıkamadığı gıda oligarşisi, daha önce de seçim baskısı için üretimi kesmiştir!)

Tersine Chavez’in yüzde 50’yi bulan en yoksul sınıfın kalkınmasını esas alan (ve bu nedenle orta sınıfların tepki gösterdiği) programı Venezuela’yı büyüttü ve halkını zenginleştirdi. Venezuela’yı esas sıkıntıya sokan ABD’nin ekonomik ambargosu ve saldırısıdır.

İşte rakamlar: 2000 yılında Venezuela’nın GSYİH’si 118 milyar dolar ve kişi başı geliri 4.824 dolar iken, 10 yılda GSYİH 294 milyar dolara ve kişi başı gelir de 10.317 dolara yükseldi!

Chavez’in ölümünden sonra 2013’te onun programını sürdüren Maduro da ülkeyi büyüttü: Ülkenin GSYİH 2013’te 369 milyar dolara, 2014’te 481 milyar dolara yükseldi.

Ancak petrol fiyatlarının düşmesi ve ABD’nin ağır baskısı sonrasında 2015’te GSYİH 185 milyar dolara kadar düştü. ABD’nin 2017’de başlattığı ağır ambargo da Venezuela’nın petrol üretimini yüzde 60 oranında düşürmesine neden oldu.

Kısacası Venezuela’nın Chavez-Maduro ile büyüyen ekonomisini vuran, esas olarak ABD emperyalizminin ağır ekonomik saldırısıdır.

 

Asıl mesele anti-emperyalizm

ABD, ekonomisini zayıflattığı Venezuela’da şimdi Maduro’yu devirme operasyonuna başladı: AP’ye göre Guaido’nun “geçici devlet başkanı” olarak tanınması için haftalar önce gizli diplomasi başlatıldı. WSJ’nin yazdığına göre ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, kendisini “geçici devlet başkanı” ilan etmeden bir gece önce Guaido‘yu arayarak “ABD senin yanında” mesajı verdi.

Ve Guiado ABD’nin bu çalışmasının ardından kendisini “devlet başkanı” ilan etti ve Trump da anında onu “devlet başkanı” olarak tanıdığını açıkladı.

Yani ortada açık bir darbe ve ciddi bir savaş vardır. ABD emperyalizminin bu saldırısına ve “arka bahçesi”nden hasat almak istemesine “amasız tam karşı olmak” esastır!

 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ocak 2018

5 Yorum

Ekonomi sopası, tampon havucu

Erdoğan ve Trump, birincisi 14 Aralık 2018’de, ikincisi de 14 Ocak 2019’da iki konuda anlaştılar.

İlki ABD’nin Suriye’den çekilmesi ve vekaletini AKP’nin almasıydı. Peki nasıl? ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo birkaç kez belirtti: “Erdoğan Kürtlerin korunması için taahhüt verdi” (10.1.2019).

Nitekim Saray’dan yapılan açıklamalarda Kürtlerle bir problem olmadığı belirtiliyor, hatta Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun “Kürtlerin hamisiyiz” diyordu (14.1.2019). Ve Erdoğan da artık “genç Suriyelilerin seçeneği olmadığı için PYD’li olduğunu” söylüyordu (7.1.2019).

İkinci konu ise güvenli bölge adı altında tampon bölgeydi. Hazırlığı için ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton 5 maddelik planla Ankara’ya geldi. Maddelerden biri “Suriye’nin kuzeydoğusunun hava sahasında ihtilaf yaşanmasının önlenmesi için işbirliği”ydi (10.1.2019). Çünkü karada bir güvenli/tampon bölge için uçuşa yasak hava sahası gerekliydi.

Ancak Bolton’un Türkiye’ye gelmeden önce İsrail’de yaptığı açıklamalar, onu tampon konusunda arabulucu yapmaktan uzaklaştırdı. Planı üzerinde gerekli müzakereleri yapamadan dönmek zorunda kaldı fakat AKP medya üzerinden “5 kırmızı çizgi” haberiyle pazarlığı yanıtladı.

 

Tehdide, “ortağız” yanıtı

AKP’nin “kırmızı çizgi” pazarlığına Trump’ın yanıtı 14 Ocak’ta sosyal medyadan geldi: “Eğer Kürtleri vurursa Türkiye’yi ekonomik yönden mahvederiz. 20 millik güvenli bölge kuracağız.”

Bu yapılmış en büyük tehditti. Normalde yer yerinden oynaması gerekirdi, fakat oynamadı!

Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın sosyal medyadan Trump’a “teröristler ortağınız olamaz” dedi ve “ABD’nin stratejik ortaklığımızı onurlandırmasını bekliyoruz” diyerek alınabilecek en alt seviyeden alttan almış oldu! Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise “stratejik ortaklar sosyal medyadan konuşmaz” dedi (14.1.2019).

Aynı akşam Erdoğan ve Trump telefonda görüştü. Ertesi gün Erdoğan şöyle diyordu: “Trump‘ın verdiği mesajlar bizi üzdü. Dün gece bu meseleleri tekrar konuştuk. Gayet müspet bir görüşme oldu” (15.1.2019).

Sonuçta ne mi olmuştu? Trump “ekonominizi mahvederiz” diyerek sopa sallamış, “güvenli bölge” ile de havuç önermişti!

 

Tampon arabulucusu Senatör

Güvenli bölgenin kabul edilmesi üzerine de detayları için bir müzakereci/arabulucu belirlendi: ABD’li Senatör Lindsey Graham.

Zaten Graham, Trump Suriye’den çekilme kararını ilan ettiğinde onunla görüşmüş ve “Trump’ın, Türkiye’ye tampon bölge güvencesi vereceğini” açıklamıştı (31.12.2018).

Tampon arabulucusu olarak Ankara’ya gelen Graham, 2,5 saat Erdoğan’la, ardından ayrı ayrı Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Savunma Bakanı Akar ve MİT Başkanı Fidan ile görüştü.

Sonrasında da mutabakatı ilan etti: “Güvenli bölge Türkiye’nin güvenliği için kurulacak.

Peki nasıl? “General Dunford’ın bu hedefleri tamamlayacak bir planı var” diyordu Graham ve ekliyordu: “YPG unsurlarını buradan uzaklaştıracak, Türkiye’nin kendisine tehdit hissetmeyeceği yönünde bir plan. Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarını giderecek bir tampon bölge” (19.1.2019)

Böylece ABD’nin Irak’taki şablonu, Suriye’de de devreye alınmış oluyordu!

 

Güvenli bölge, ABD tuzağı!

Türkiye’nin bu konudaki zaafı, “fetih” peşinde koşan bir hükümetle yönetiliyor olmasıdır. “Kuzey Suriye Misakı Milli içindedir” diyen iktidar, en başından beri Suriye’nin bir parçasında “ÖSO bölgesi” istiyor.

Fakat belirtelim:

1. Ha PKK güvenli bölgesi, ha ÖSO güvenli bölgesi; güvenli bölge Suriye’yi böler!

2. ABD’yle güvenli bölge Astana sürecini bozar, Türkiye’yi Rusya ve İran’la karşı karşıya getirir.

3. ABD’yle güvenli bölge Türkiye’yi komşusu Suriye’yle bu kez silahlı olarak karşı karşıya getirir ki, bölge için en kötü senaryodur!

 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ocak 2018

 

 

1 Yorum

Erdoğan’ın Suriye’de manda hedefi

Suriye’yle ilgili her analizin başında mutlaka sorulması gereken soru şudur: Türkiye, Suriye’nin müttefikleri Rusya ve İran’la Suriye’de işbirliği yaptığı halde neden Suriye’nin kendisiyle doğrudan işbirliği yapmıyor? Erdoğan yönetimi Astana sürecine rağmen neden hâlâ Esad karşıtı?

Bu sorunun yanıtı, çok bilinmeyenli Suriye denkleminin çözümüne yardımcı olur…

İşte Erdoğan’ın New York Times’a yazdığı “Türkiye Suriye’de işi halleder” başlıklı makalesi, bizi bu soruların yanıtına götürüyor.

Erdoğan “Suriye planı” açık açık anlattığı o makalesini inceleyelim:

 

AKP, ABD vekaletine talip

1. Erdoğan: “ABD’nin, uluslararası toplumun ve Suriye halkının çıkarlarının korunabilmesi için çekilmenin dikkatlice planlanması ve doğru ortaklarla işbirliği içerisinde hayata geçirilmesi gerekmektedir. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olan Türkiye, bu görevi yerine getirme gücü ve kararlılığı olan tek ülke konumundadır.”

Anlamı: AKP, ABD sonrası Suriye’de vekaleti üstlenmeye hazır!

 

İkinci ordu, ikinci devlet

2. Erdoğan: “Atılması gereken ilk adım, Suriye toplumunun tüm kesimlerinden savaşçıları kapsayan bir istikrar gücü kurulmasıdır. Ancak tüm kesimleri bir araya getiren bir yapı, Suriye vatandaşlarının tamamına hizmet ederek, ülkenin muhtelif kısımlarına düzen ve asayiş getirebilecektir.”

Anlamı: AKP ÖSO’yu büyütmek istemektedir. Ancak Suriye’nin ordusu vardır, ikinci bir ordu, ikinci bir devlet demektir!

 

Yeni PYD değerlendirmesi

3. Erdoğan: “Suriye Kürtleriyle herhangi bir sorunumuz olmadığını ifade etmek istiyorum. Savaş koşullarında birçok genç Suriyelinin seçenekleri olmadığı için Türkiye ve ABD tarafından terör örgütü olarak kabul edilen PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG saflarına katıldığını biliyoruz.”

Anlamı: AKP, ABD’yle anlaşma yapılırsa, PYD konusundaki katılığını yumuşatabileceğini söylemektedir.

 

Yerel meclis, özerk bölge

4. Erdoğan:Türkiye’nin gözetiminde, şu anda YPG veya IŞİD terör örgütlerinin kontrolünde olan Suriye toprakları, halk tarafından seçimle belirlenen yerel meclisler tarafından idare edilecektir. Terör örgütleriyle bağlantısı olmayan herkes, yerel yönetimlerde kendi toplumlarını temsil etme hakkına sahip olacaktır. Suriye’nin kuzeyinde, nüfusunun çoğunluğu Kürt olacak yerlerde kurulacak yerel meclislerde Kürt toplumunun temsilcileri çoğunluğu oluşturacak; ancak diğer tüm kesimlerin adil bir şekilde siyasi temsil hakkından faydalanmaları sağlanacaktır. Deneyimli Türk yetkililer, bu meclislere belediye işleri, eğitim, sağlık ve acil durum hizmetleri gibi alanlarda danışmanlık verecektir.”

Anlamı: Suriye topraklarında yerel meclisler kurmak demek, Suriye’de “özerk bölge” kurmak demektir. İşte “ikinci ordu” bunun içindir. Bu yerel meclislere “danışmanlık vermek” demek, Ankara’nın “özerk bölgeyi” yönetmesi demektir. Sonuç olarak AKP, “Suriye’de manda yönetimi olmak istediğini” ilan etmektedir!

 

Kötü ‘oyun sonu’ gidişatı

Hep söyledik:

ABD’nin Suriye’de PYD devletçiği kurması ile AKP’nin ÖSO devletçiği kurması arasında, Suriye’nin bölünmesi bakımından bir fark yoktur.

Erdoğan’ın Astana sürecine rağmen Esad karşıtlığını sürdürmesi, Suriye’nin kuzeyini “ele geçirme” hedefiyle ilgilidir. Erdoğan’ın “Kuzey Suriye Misak-ı Milli içindedir” demesi bu hedefinin gereğidir.

AKP’nin Rusya’yla işbirliği yaparak kendisine Suriye’de alan açması ve bu işbirliğini ABD’yle pazarlığında kullanması, sürdürülebilir bir durum değildir.

Şam karşıtlığına devam etmek ve aynı anda ABD ile Rusya’yı idare etmeye çalışmak, Türkiye’yi oyunun sonunda çok kötü bir noktaya götürecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ocak 2018

2 Yorum

Tampon tuzağı

ABD Başkanı Donald Trump, seçim vaadi olan “Suriye’den çekilmeyi” 2018 Mart’ında dile getirdiğinde Washington’un planı şuydu: “Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD ile Türkiye’nin ortak kontrol edeceği ‘no fly’ ve ‘no drive zone’ inşası.”

Plan, ABD’nin Irak’ta uyguladığı ve Türkiye’yi adım adım Irak Kürdistanı’nı tanımaya götüren yöntemin Suriye’ye uyarlanmasıydı…

Plan o zaman gerçekleşmedi ve Trump’ın “Suriye’den çekilme” politikası 10 ay bekledi. Ayrıntıları parça parça ortaya çıkan 14 Aralık Erdoğan-Trump “uyuşması”nın sonrasında, çekilme yeniden 19 Aralık 2018’de dünyaya duyuruldu.

Peki Mart’tan Aralık’a ne değişti de ABD “IŞİD’le mücadele vekaletini Türkiye’ye bırakarak” bir kez daha “Suriye’den çekilme” ilan etti?

 

Sopa-Havuç

Anımsayalım: Mart ayında 3.80 TL olan dolar, 24 Mayıs’ta 4,85’e, 14 Ağustos’ta 6,98’e çıktı ve sonra 30 Kasım’da 5.17 TL’ye kadar indi. Bu süreçte Eylül’de Londra tefecileriyle, Ekim’de New York bankerleriyle yapılan anlaşmalar ve karşılığında Rahip Brunson’un serbest bırakılması var…

Şimdilerde AKP iktidarı ile Trump yönetimi arasında, FETÖ’den Patriot teklifine uzanan bir yelpazede “siyasi flört” yaşanıyor.

Konumuza gelirsek…

ABD “no fly, no drive zone” planını güncellemiş ve “tampon havucu”na çevirmiş görünüyor.

Teklif şu: Türkiye’nin güvenliğine tehdit gördüğü PYD kuvvetleri 30 km sınırdan aşağıya indirilecek, yani 30 km derinliğinde bir bant, Türkiye ile PYD arasında tampon görevi görecek.

Açık söyleyelim: Tampon tuzaktır ve Irak’ta olduğu gibi en sonunda Türkiye’yi Suriye Kürdistanı’nı kabul etmeye götürür.

Peki AKP tamponu kabul eder mi?

Meselenin diğer cephesine bakarak yanıt arayalım…

 

Moskova’nın PYD planı

ABD sonrası siyasal temsiliyet ağırlığını PYD’nin oluşturduğu Kürtlerin durumu, Suriye meselesinin çözümünde düğüm…

Konu Astana süreci boyunca Rusya ve Türkiye arasında hep sorun oldu. Rus Dışişleri yetkililerinin PYD’yi Suriye’nin birliği içinde tutmak için siyasi çözüme dahil etme çabaları sürekli Ankara tarafından veto edildi.

Peki ABD’nin çekilme sürecinde ne olacak?

Moskova’nın planı Şam-PYD barışı ile meseleyi hızla Suriye’nin bütünlüğü temelinde çözmek. Moskova’nın gerekirse “kültürel özerklik” tavizine sıcak baktığının da pek çok işareti var.

İşte Menbiç’in bir bölgesine hızla Suriye ordusunun girmesi, bu “hızlı çözüm” ihtiyacının gereğiydi. Zira önce Türkiye’nin Menbiç’e girmesi, Rusya açısından istenmeyen sorunlara, Ankara ile Washington’un yakınlaşmasını gerektirebilecek çatışmalara yol açabilirdi.

 

Çavuşoğlu’nun teklifi

Şu anda bir yanda Moskova’da Rus yetkililer PYD ile görüşüyor, bir yandan da Şam’da Rusya’nın arabuluculuğunda Suriyeli yetkililer ile PYD temsilcileri bir araya getiriliyor.

Gelinen aşama şöyle görünüyor: PYD-YPG, Rusya’nın garantör olması şartıyla kontrolündeki bölgeleri Suriye ordusuna teslim etmeye hazır. Siyasi çözüm ve anayasa sorunlarının çözümü konusunu da ileri tarihe bırakmayı kabul etmiş durumdalar.

Al-Sharq al-Awsat gazetesine göre PYD yetkililerinin Moskova’da bu görüşmeleri yaptığı 29 Aralık’ta, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da Moskova’daydı.

Mesele şu ki, habere göre, Çavuşoğlu bu anlaşma çerçevesine 20-30 km derinliğinde bir güvenlik kuşağı dahil etmeyi teklif etti. Moskova ise Türkiye’nin teklifini ancak 5-10 km derinlikte kabul etti.

 

Panzehir: Ankara-Şam anlaşması

Vahimdir. Zira fiiliyatta şöyle olmaktadır: ABD’nin AKP’ye 30 km derinlikli tampon teklifi, AKP tarafından Rusya’ya yapılmış olmaktadır!

Kuşkusuz AKP bunu Misakı Milli içinde olduğunu vurguladığı Suriye’nin kuzeyi topraklarından bir parça kazanmak şeklinde görmektedir. Ancak Washington, Irak deneyiminden de bilmektedir ki, tampon, pratikte en sonunda “Amerikan Koridoru” demektir!

Bu tuzağın panzehri Ankara-Şam anlaşmasıdır!

 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ocak 2019

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: