Çin’e özgü sosyalist finans
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/02/2026
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in “Çin’e özgü sosyalist finans” makalesi, küresel finans merkezlerinde çok ses getirdi. Çin Komünist Partisinin (ÇKP) ideolojik ve politik çizgisini yansıtan Qiushi dergisinde yayınlanan makale aslında yeni değil, Xi’nin 2024 tarihli bir konuşmasına dayanıyor. Ancak konuşma eski olmasına rağmen, iki yıl sonra makale olarak yayınlanması, dikkat çeken bir etki yarattı.
Bu etkinin ana kaynağı, son iki, hatta özellikle son bir yılda yaşanılanlar aslında.
Düzenin sonunun işaretleri
ABD Başkanı Donald Trump’ın rakiplerine hatta müttefiklerine açtığı ticaret savaşları ve ABD’nin yazdığı kurallara uymaması, “sistemin çözülmeye başlaması” olarak yorumlanıyor. Dünya Ekonomik Forumu Davos’ta bunun bir G7 ülkesi lideri tarafından açıkça ifade edilmesi, sürecin ne denli hızlı ilerleyebileceğine işaret ediyor.
Kanada Başbakanı Mark Carney’in o sözlerini anımsayalım: “Kurallara dayalı düzen hikayesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Ama artık ‘o güzel hikaye’ bitti.” Daha da önemlisi Carney, yeni dönemi bir geçiş değil, bir kopuş olarak niteliyor.
Yuan’ın küresel rezerv para olma hedefi
İşte Xi’nin iki yıl önceki konuşmasının makale halinin bu kadar ses getirmesinin nedeni budur; ABD’nin doları siyasi bir araç olarak kullanmasının zirve yapması ve bunun sonucunda da doların rezerv para olarak “güvenli liman” rolünün sorgulanması.
İngiliz Financial Times başta finans gazetelerinin Xi’nin makalesini “Yuan’ın küresel rezerv para olması hedefinin ilanı” diye öne çıkarması bundan.
Xi makalesinde Çin’in nasıl “güçlü bir finans ülkesi” olacağı üzerinde duruyor ve bunun temel şartını şu şekilde formüle ediyor: “Uluslararası ticaret, yatırımlar ve döviz piyasalarında yaygın biçimde kullanılan, merkez bankalarının rezervlerinde yer alan güçlü bir ulusal para birimine sahip olmak.”
Bu da “dolar merkezli sisteme” Yuan’ın alternatif olması iddiası diye yorumlanıyor.
Sosyalist finansın özellikleri
Xi, makalesinde “Çin’e özgü sosyalist finans” anlayışını sistematik hale getirmeyi hedeflediklerini belirtti.
Xi’ye göre bu modelin temel özellikleri şunlar:
– Parti liderliğinin merkezde olması,
– Finansın reel ekonomiye hizmet etmesi,
– Risklerin sıkı biçimde denetlenmesi,
– Piyasa ve hukuk temelli yeniliklerin teşvik edilmesi,
– İstikrarın korunması.
Çin’e özgü finansal kültür
Xi’ye göre “finansal büyük güç” olmak, yalnızca büyük bir ekonomiye sahip olmakla sınırlı değil. Ne gerekiyor başka peki?
Xi yanıtını şöyle veriyor: “Güçlü bir merkez bankası, sistemik riskleri yönetebilen makro ihtiyati çerçeve, küresel ölçekte faaliyet gösterebilen finansal kurumlar ve uluslararası yatırımcıları çekebilen finans merkezleri.”
Xi’nin yaklaşımında asıl dikkat çeken ise meselenin sadece ekonomi olmadığını belirtmesi, etik ve kültürel zeminin önemini vurgulaması. Xi bu amaçla “Çin’e özgü finansal kültür” inşa edilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu kültürün temel özelliklerini de “dürüstlük, güvenilirlik, temkinli hareket etme ve hukuka bağlılık” diye açıklıyor.
Evet, büyük bir ekonomi, güçlü bir merkez bankası, uluslararası finansal kurumların anlam kazanabilmesi, o ülkenin dürüst, güvenilir ve hukuka bağlı olmasından geçiyor.
Böylece Xi, ABD’nin kurallara uymadığı yeni dönemde, “kurallara bağlılık” diyor.
Üretim, ticaret, rezerv para
ABD hegemonyası temel olarak iki sütun üzerinde yükseldi: Askeri sütun ve dolar sütunu. Bu iki sütun birbirine bağımlı. Birinin zayıflaması, diğerini de etkiliyor. Çünkü ABD’nin doları “silah gücüyle” dünyaya egemen para kabul ettirmesi, 800 üsse yayılmış askeri gücünün yarattığı ekonomik sorununun da çaresi. ABD’nin darphanede sürekli dolar basabilme avantajı yani.
İşte mesele bu. ABD’nin lüksünü yaşadığı bu dönem kapanıyor. Doların rezerv para olma oranı düşmeye başladı. 20 yılda bu oran yüzde 70’ten yüzde 56’ya geriledi.
Çünkü ABD artık küresel ticaretin lideri değil. Dünyada en fazla ticaret yapan ve en çok ülkenin birinci ticaret partneri olan ülke Çin. Ve Çin adım adım ticaretinde Yuanı ve ticaret yaptığı ülkenin ulusal parasını kullanmaya başladı. En önemlisi de Çin’in Suudi Arabistan, İran, Venezuela ve Rusya’yla petrol alışverişinde doların yerine yuan ile ulusal paraları tercih etmeye başlamış olması.
Diğer yandan ABD dünyanın en büyük üreticisi de değil, o tahtına da Çin oturdu. Haliyle üretenin parası da üretimle paralel olarak etkinleşecektir.
Doların Yuan’a açtığı savaş
Tamam, bugün Yuan’ın rezerv para olma oranı yüzde 2 seviyesinde ama ABD egemen sınıfı, önümüzdeki süreçte bunun adım adım artacağından endişe ediyor.
Trump’ın asıl kabusu da bu…
İşte dolar bu nedenle Yuan’a savaş açmış durumda.
Trump bu nedenle Venezuela’ya operasyon yapıyor, bu nedenle gümrük tarife savaşları açıyor.
Ama en önemlisi de şu: Trump bu nedenle BRICS’i dolardan vazgeçmemesi için açık açık tehdit ediyor.
Tabii nafile…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
3 Şubat 2026
ABD’nin yükünü kim paylaşacak?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/02/2026
Beyaz Saray’ın Aralık 2025’te yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi ile Pentagon’un Ocak 2026’da yayınladığı Ulusal Savunma Stratejisi, ABD’nin önümüzdeki dönem boyunca izleyeceği stratejiyi ana hatlarıyla resmediyor.
Bir program olarak Ulusal Güvenlik Stratejisi ve onun harekat planı olarak Ulusal Savunma Stratejisi, “Önce Amerika” doktrininin işaret ettiği hedeflere, hangi araçlarla, hangi yoldan ulaşılacağının planlamasıdır.
Bu iki belgeyi de bir kaç yazıda inceledik. Bugün Ortadoğu bölümüne odaklanarak devam edeceğiz.
Ortakların sorumluluğu üstlenmesi
Beyaz Saray’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin müttefiklerinden “bölgelerinde birincil sorumluluğu almasını” istiyordu. Çünkü ABD’nin zayıfladığı kabul ediliyor ve buradan hareketle “ABD’nin dünya düzenini ayakta tutma görevinin sona erdiği” belirtiyor belgede.
Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi ise müttefiklerden bekleneni daha da somutlaştırmış. Belgede doğrudan “ABD’nin müttefikleri ve ortaklarıyla yük paylaşımını artırması” başlıklı bir bölüm bile var.
O başlık altındaki en dikkat çeken cümle şu: “Savaş Bakanlığı (Pentagon), müttefiklerin ve ortakların Avrupa, Ortadoğu ve Kore Yarımadası’nda kendi savunmalarının birincil sorumluluğunu üstlenmeleri için teşviklerin güçlendirilmesine öncelik verecektir.”
ABD’nin “yük paylaşımı” politikası, Avrupa’da NATO düzleminde tartışma yarattı zaten. Bu durum ABD’nin Çin’e karşı konumlandırdığı Uzakdoğu müttefiklerini ve ortaklarını da tedirgin etmeye başlayacaktır.
ABD’nin ilişkilerde öncelik kıstası
Peki ABD’nin Ortadoğu’daki yüklerini kim ya da kimler paylaşacak?
Pentagon belgesinde açık açık “genel yanıtı” verilmiş bu sorunun: “Bölgelerindeki tehditlere karşı gözle görülür şekilde daha fazla çaba gösteren örnek müttefiklerle işbirliği ve ilişkilere öncelik vereceğiz. Bu işbirliği ve ilişkiler, silah satışı, savunma sanayi işbirliği, istihbarat paylaşımı ve ülkelerimizi daha iyi bir konuma getirecek diğer faaliyetler dahil olmak üzere, kritik ancak sınırlı ABD desteği ile sağlanacaktır.”
ABD yararına “en fazla çaba gösterenlerle ilişkilere öncelik verme” politikası, daha şimdiden Suriye’de etkisini gösterdi!
Bu yaklaşım, asıl ABD’nin Ortadoğu’daki esas işlerinde etkisini gösterecektir. O nedenle gelin önce Pentagon’un belgede o işleri nasıl tarif ettiğine bakalım.
ABD’nin Ortadoğu planlaması
Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi belgesinde, ABD’nin Ortadoğu’daki işleri, ama birincil sorumluluk müttefiklerinde olmak üzere, şu şekilde sıralanmış:
“Savaş Bakanlığı, bölgesel müttefiklerimizi ve ortaklarımızı, İran ve onun vekillerini caydırma ve savunma konusunda birincil sorumluluk almaya teşvik edecek; İsrail’in kendini savunma çabalarını güçlü bir şekilde destekleyecek; Arap Körfezi ortaklarımızla işbirliğini derinleştirecek; ve Başkan Trump’ın tarihi girişimi olan Abraham Anlaşmaları’nı temel alarak, İsrail ile Arap Körfezi ortaklarımız arasında entegrasyonu sağlayacaktır.”
Buradan da görüleceği üzere ABD, Ortadoğu’daki hedeflerinin başına İran’ı koymuş durumda. Ancak dikkat ederseniz Pentagon, İran’ı tek başına ya da İsrail’le birlikte hedef alacağına işaret eden bir formülasyon kullanmıyor; İran’a karşı müttefiklerini ve ortaklarını birincil sorumluluk almaya teşvik edeceğini söylüyor.
İran’a savaş nasıl engellenir?
İşte bu uzun zamandır işaret ettiğimiz cephe anlamına geliyor: ABD, İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni inşa etmeye ve İran’a karşı bir cephe oluştumaya çalışıyor.
Dolayısıyla Türkiye, Suudi Arabistan, BAE gibi müttefik ve ortaklarının o cepheye girmemesi, ABD’nin İran’a doğrudan savaş açma olasılığını büyük oranda zayıflatacaktır. Başlıktaki soruya yanıtla söylersek, ABD’nin yükünü kimse paylaşmazsa, İran’a savaş açamaz. En fazla belli noktalara hava ve füze saldırısı yaparak durumu idare etmeye çalışır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Şubat 2026
Kademeli entegrasyon
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/01/2026
Şam yönetimi ile YPG/SDG arasında bir anlaşma daha yapıldı. Bu kez anlaşmanın ruhunu “kademeli entegrasyon” diye formüle ettiler.
O nedenle bunu bir anlaşmadan çok, bir uzlaşma diye düşünebiliriz. Bireysel entegrasyon ile bütünsel entegrasyon arasındaki uzlaşma: Kademeli entegrasyon.
Tugaylı entegrasyon
Suriye devlet televizyonu anlaşmayı şu maddelerle duyurdu:
– Askeri güçler temas hatlarından çekilecek.
– İçişleri Bakanlığına bağlı güçler, Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine girecek.
– YPG/SDG’ye bağlı üç tugayı içeren bir askeri tümen oluşturulacak.
– Aynularab (Kobani) güçlerine bağlı bir tugay, Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde teşkil edilecek.
Özetle SDG tugaylar halinde Suriye ordusuna entegre olacak.
HTŞ ve SDG’nin ABD stratejisine uyumu
YPG/SDG 10 Mart anlaşmasını “Suriye ordusuna tümenler halinde kendi bütünlüğünü koruyarak entegrasyon” diye yorumluyordu. HTŞ/Şam yönetimi ise “SDG’nin Suriye ordusuna bireyler halinde tek tek entegrasyonu” şeklinde olduğunu savunuyordu.
Ankara HTŞ/Şam yönetiminin görüşünü, İsrail ise YPG/SDG’nin görüşünü destekliyordu.
ABD ise hedeflerini İsrail-Suriye normalleşmesini sağlamak, bunun üzerinden Hazar’dan Akdeniz’e Türkiye-İsrail işbirliği oluşturabilmek ve toplamından İran’a karşı bir cephe çıkarmak diye belirlemiş durumda. O nedenle HTŞ’nin de SDG’nin de “müttefiklik değeri”, bu stratejiye uyumuna bağlı.
ABD’nin yatırımı
ABD’nin Halep’ten başlayarak SDG’yi savunmadığı ve HTŞ’nin Fırat’ın doğusuna geçmesine göz yumduğu çatışmalı süreç, PKK’nin çeşitli merkezleri tarafından “satılmak” ve “ihanet” diye yorumlanmıştı.
ABD’nin yatırım yaptığı SDG’yi neden savunmadığını analiz ettiğim 22 Ocak tarihli makalede şöyle demiştim: “Emperyalizm açısından mesele şudur: ABD SDG’nin tamamen ‘bireysel entegrasyon’ ile sönümlenmesini mi isteyecek, yoksa yeniden ‘kullanım değeri’ oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasını mı sağlayacak?”
İşte “kademeli entegrasyon” diye hem Şam’ın hem de ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın duyurduğu son uzlaşma budur; SDG’nin “kullanım değeri” oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasına yatırım yapmış oldu Washington…
Peki sadece Washington mu?
Türkiye-İsrail bilek güreşi
Bu uzlaşıyı Türkiye ile İsrail’in Suriye’deki bilek güreşi diye yorumlamak da mümkün.
Süreç İsrail ile Suriye’nin 6 Ocak tarihli Paris mutabakatıyla başlamıştı. HTŞ iki gün sonra, 8 Ocak’ta Halep’te SDG’ye karşı harekete geçmişti.
Ama operasyon Halep’le sınırlı kalmadı, hatta Fırat’ın batısıyla da sınırlı kalmadı. Ankara’nın ağırlığıyla bu hamlenin Fırat’ın doğusuna uzatıldığı anlaşılıyor. Üst üste ateşkesler, kırılgan uzlaşılar yapılması da bundandı.
İlginçtir, bir kaç gündür İsrail, üstelik Paris mutabakatına rağmen, Suriye’nin güneyini bombalıyor. Bunu HTŞ’ye, SDG lehine “yeni anlaşma” baskısı diye yorumlayabilmek mümkün.
Özellikle CENTCOM’un da İsrail gibi, SDG’nin Kamışlı merkezli varlık bulundurmasından yana ağırlık koyduğu, çeşitli açıklamalardan anlaşılıyor.
İşte “kademeli entegrasyon” bu uzlaşının sonucudur ama nihai değildir, kırılgandır, güç çarpanlarının sahaya yansımasına göre değişkendir.
Kısacası bu mesele daha çok su kaldırır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ocak 2026
IŞİD’e Irak görevi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/01/2026
Suriye Savunma Bakanlığı’nın SDG’yle ateşkesi 15 gün uzattığını belirttiği açıklamasında dikkat çeken bir gerekçe vardı: “ABD’nin IŞİD’li tutukluları SDG kontrolündeki hapishanelerden Irak’a taşıma süreci sebebiyle ateşkes süresi uzatıldı.” (AA, 25.1.2026)
ABD IŞİD’lileri neden Suriye’den Irak’a taşıyor?
IŞİD’liler SDG kontrolündeki hapishanelerdeydi, şimdi o hepishaneler Suriye ordusunun kontrolüne geçiyor. Peki o hapishaneleri SDG kontrol edebiliyor da Suriye ordusu edemiyor mu? Madem öyle, ABD neden “SDG artık IŞİD’e karşı birincil ortağımız değil” diyor? Yoksa mesele başka mı?
ABD’nin ‘kullanışlı düşmanı’: IŞİD
IŞİD: Kara Terör (Kaynak, 2014) kitabımda yazmıştım; IŞİD ABD için “kullanışlı düşman” durumundadır. IŞİD henüz Irak İslam Devleti ismini taşırken, ABD sıra sıra liderlerini öldürerek Bağdadi’nin örgütün başına geçmesini sağlamıştı. Bağdadi ABD’nin Irak’taki hapishanesinden çıkıp IŞİD lideri olmuştu.
Hepsi bir yana, Trump 2016’da “IŞİD’in kurucusu Obama” diyordu.
Dolayısıyla ABD’nin IŞİD’i Suriye’den Irak’a taşıması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.
IŞİD-Colani ilişkisi
Bugünlerde nedense HTŞ lideri Colani’nin IŞİD bağı olmadığı propaganda ediliyor. Neden peki? HTŞ lideri Colani’nin Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara kimliğini pekiştirmek için mi?
Oysa Colani’nin IŞİD bağı var ve o bağı hem Colani’nin kendisi hem de onu görevlendiren IŞİD lideri Bağdadi açıklamıştı:
Colani El Cezire röportajında açık açık Irak İslam Devleti liderliği (IŞİD’in eski ismi) tarafından görevlendirilerek Suriye’ye geldiğini anlattı. Hatta IŞİD lideri Bağdadi’nin yayınlanan bir ses kaydında da Colani’nin görevlendirildiği net bir şekilde var: “Colani’yi atadık ve yanına çocuklarımızdan bir grup vererek Şam’daki hücrelerimizle buluşmak üzere Irak’tan Şam’a gönderdik. Onlara planlar geliştirildi, hareket ve eylem politikaları resmedildi. Her ay maaşlarını verdik ve militanlar sağladık.”
Gerçek budur: Colani, 2011’de, IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi tarafından Irak’tan Suriye’ye yollandı ve Nusra Cephesi’ni kurdu. Nusra cpehesi, 2013’e kadar Suriye’de Bağdadi’ye biatlı olarak faaliyet yürüttü. Colani 2013’te biatı reddetti ve IŞİD’le yolunu ayırdı.
IŞİD’e Haşdi Şabi’ye operasyon görevi
IŞİD, Bağdadi, Nusra, Colani… Tekrar soralım: ABD, Suriye hapishanelerindeki binlerce IŞİD’liyi neden Irak’taki hapishanelere taşıma kararı aldı?
Tam bugünlerde ABD yönetiminin Irak’ta olası Nuri el-Maliki hükümetini engellemeye çalıştığını da anımsayalım. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio mevcut Irak Başbakanı Sudani’yle görüştü ve “İran tarafından kontrol edilen bir hükümet kabul edilemez” dedi. ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “Irak’ın Batı ile işbirliğini sürdüren bir hükümet kurması gerektiğini” söyledi. ABD Başkanı Trump, “Çılgın politikaları ve ideolojileri nedeniyle, Maliki’nin seçilmesi halinde ABD Irak’a artık yardım etmeyecek” dedi.
Acaba ABD IŞİD’i Irak’ta “İran nüfuzuyla” mücadelede mi kullanacak? IŞİD Haşdi Şabi’ye karşı mı savaşacak? Çünkü Haşdi Şabi sonuçta Irak ordusuna bağlı resmi bir birlik. Bu birliğe karşı açıktan operasyon, Suriye-Irak, hatta ABD-Irak savaşı demektir. Ama IŞİD sahaya sürülürse bu resmiyet oluşmaz.
ABD’nin ‘İran nüfuzuyla” mücadele amacı
ABD’nin IŞİD’e Irak’ta Haşdi Şabi görevi vermesi, fiilen İran görevi vermesi demektir.
ABD, İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmak istiyor, İsrail’in güvenliğini garanti altına almak istiyor. Bunun için İran’ın bölge ülkelerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmaya, “elleri” olarak gördüğü örgütleri tasfiye etmeye çalışıyor. Gazze’de Hamas’ı ezmeye, Lübnan’da Hizbullah’ı silahsızlandırmaya, Yemen’de Husileri etkisileştirmeye ve Suriye’de Esad’ı devirmeye çalışması bundandı. Şimdi Irak’taki “İran etkisiyle” mücadele etmek istiyor.
Bu nedenle de “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i, Suriye’den Irak’a taşıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ocak 2026
Pentagon’un yeni strateji belgesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/01/2026
ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinin ardından Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi belgesi de yayımlandı.
Bugün Trump döneminde yayımlanan 2026 tarihli Ulusal Savunma Stratejisi belgesini, Biden döneminde yayınlanan 2022 tarihli Ulusal Savunma Stratejisi Belgesinden farkları üzerinden analiz edeceğiz.
Çin’le güçlü konumda müzakere arayışı
2022 tarihli belgede “Çin, ABD’nin ulusal güvenliğine yönelik en kapsamlı ve ciddi tehdit” olarak değerlendiriliyordu. ABD’nin Çin’i “baş rakip” gören o yaklaşımı, sonrasında NATO belgesine de girmişti.
2026 tarihli yeni belgede ise ABD’nin Çin’le çatışma istemediği, Çin’i güç ile caydırmayı esas aldığı vurgulanıyor. Belgede ABD Başkanı’nın “Çin ile istikrarlı bir barış, adil ticaret ve saygılı ilişkiler kurmak istediği” belirtiliyor ve “ABD’nin Çin ile güçlü bir konumdan müzakere etmesinin önemine” işaret ediyor. İşte Pentagon’un görevi de “Trump’ın uygun şartları müzakere edebileceği bir askeri güç konumu oluşturmak” diye ifade ediliyor.
Belgede Pentagon’un “Trump’ın yaklaşımıyla uyumlu olarak Çin’le stratejik istikrarı destekleyeceği, genel olarak çatışmaları önlemeye ve gerilimi azaltmaya odaklanacağı, bunun için de Çin Halk Kurtuluş Ordusu ile geniş bir askeri iletişim yelpazesi arayacağı” belirtiliyor.
Belgede “ABD’nin amacının Çin’i domine etmek olmadığı, tersine Çin’in ABD’yi domine etmesinin önlenmesi” olduğu vurgulanıyor. ABD’nin bu amaçla Hint-Pasifik bölgesinde “güç dengesi” sağlayacak şekilde askeri koşullar oluşturmaya çalışacağı belirtiliyor. Pentagon bunun için “Birinci Ada Zinciri” boyunca savunma kuracağını ve bölgedeki müttefiklerini kolektif savunma için çaba göstermeye teşvik edeceğini kaydediyor.
Bu arada iki belge arasındaki en kritik farklardan biri de Tayvan. 2022’deki belgede “Çin’in Tayvan’a yönelik zorlayıcı faaliyetleri artırdığı” iddia edilerek, Tayvan Boğazı’nın istikrarının savunulacağı belirtiliyordu. 2026’daki belgede Tayvan’dan hiç bahsedilmiyor.
Rusya ‘yönetilebilir tehdit’ durumunda
Biden döneminde yayınlanan 2022 tarihli Ulusal Savunma Stratejisi belgesinde, Rusya “akut tehdit” olarak değerlendiriliyordu. Pentagon, Rusya’nın “kilit alanlarda ciddi ve sürekli riskler” oluşturduğunu belirterek Moskova’nın nükleer, seyir füzesi, denizaltı savaşı gibi yollarla ABD ile müttefiklerini tehdit ettiğini kaydediyordu.
Trump döneminin yeni Ulusal Savunma Stratejisi belgesinde ise Rusya’nın, “NATO’nun doğu üyeleri için kalıcı ancak yönetilebilir bir tehdit olmaya devam edeceği” belirtiliyor. Böylece Rusya akut tehditten, yönetilebilir tehdide gerilemiş oluyor.
Bu arada yeni belgede önemli bir saptama da var: Rusya’nın Ukrayna’da savaşı sürdürebilmesi, “derin askeri ve endüstriyel güç rezervleri” ile “ulusal kararlılığa” sahip olduğunu gösteriyor.
Önceki Pentagon strateji belgesinin en önemli özelliği, Çin-Rusya ortaklığına vurgu ve ABD’nin bu “iki büyük gücü” caydırma zorluğuyla giderek daha fazla karşı karşıya kalacağı endişesiydi. Yeni belgede ise o endişe görünmüyor.
İran’a karşı bölgesel cephe
Belgede ABD’nin temel amacının İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemek olduğu belirtiliyor. “Geceyarısı Çekici” operasyonunun bu amaçla yapıldığı, ABD ve İsrail’in İran’ın nükleer programını yok ettiği kaydediliyor.
İran’ın 12 Gün Savaşı’yla zayıflatıldığı, “Direniş Ekseni”nin yıkıma uğratıldığı belirtilen belgede “Şimdi İran rejimi, on yıllardır olmadığı kadar zayıf ve savunmasız durumda” deniyor.
Belge, İran’ın bu durumuna rağmen “konvansiyonel askeri güçlerini yeniden yapılandırma” çabasında olduğu, “vekilleri ciddi şekilde zayıflatılmış olsa da yıkılan altyapı ve yeteneklerini yeniden inşa etmeye” çalışabileceği belirtiliyor.
Ulusal Savunma Stratejisi belgesinde ABD’nin İran’a karşı bir bölge cephesi inşa edeceğine işaret ediliyor. Bu cephenin merkezinde “örnek bir müttefik” diye nitelenen İsrail var. İsrail’in “ortak (ABD-İsrail) çıkarları destekleme gücünün” daha da artacağı belirtiliyor. ABD’nin Körfez’deki ortaklarının İran’a karşı “kendilerini savunmak için daha fazlasını yapmaya giderek daha istekli ve muktedir hale” geldiğine işaret ediliyor. Ve ABD “bölgesel ortaklar arasında entegrasyonu” teşvik ederek, “birlikte daha fazlasını yapabilmelerini” sağlayacağını belirtiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ocak 2026
2035
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 20/01/2026
10 yıl sonra dünya nasıl olacak? Bugünkü küresel güç mücadelesi 2035’te nasıl bir tablo oluşturacak?
Artık birkaç yılda değil, birkaç haftada büyük değişimlerin yaşandığı düşünülürse, 10 yıl sonraya projeksiyon tutabilmek düne göre daha zor ama daha önemli. Amerikan Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019) isimli kitabımda, ben de bir projeksiyon tutmaya çalışmış ve önümüzdeki süreçte beş merkezli bir dünya oluşacağına işaret etmiştim: ABD, Çin, AB, Rusya, Hindistan.
Evet, ABD hegemonyası zayıflıyor, Çin ABD’yle arasındaki makası daraltıyor ve Hindistan da yavaş yavaş güçleniyor…
Kendi kitabımı tanıtmak için bu girişi yapmadım elbette…
ABD ve Çin’in müttefikleri kimler olacak?
Çin’in önde gelen uluslararası ilişkiler teorisyenlerinden Prof. Yan Xuetong’ın bir kitabından bahsedeceğim. Tsinghua Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Onursal Dekanı Prof. Yan Xuetong’ın geçen ay bir kitabı yayımlandı: Tarihin Dönüm Noktası: Uluslararası Yapı ve Düzen 2025-2035.
South China Morning Post gazetesi bu kitabı tanıtmış, Harici internet portalı da Türk okurlarına aktarmış. Prof. Yan Xuetong’un öngörülerine bakacak olursa…
Prof. Yan’a göre 2035’te ABD ve Çin iki süper güç olacak. Brezilya ve Rusya Çin’e, Hindistan, Japonya ve İngiltere ise ABD’ye yakın olacak. Almanya ve Fransa ise iki süper güç arasında denge kurarak görece tarafsız olacak.
ABD hangi üç alanda Çin’den önde?
Prof. Yan’a göre ABD ve Çin iki süper güç olacak ama bu Çin’in ABD’yi geçeceği anlamına gelmiyor. Zira Prof. Yan’a göre askeri alan, temel bilimsel araştırmalar ve yükseköğretim alanlarında hâlâ boşluklar var ve Çin’in 10 yılda bunu kapatabilmesi olası değil.
Temel bilimsel araştırmalar ve yükseköğretim konuları, elbette makasın hızla daraldığı bir alan ama kuşaklar gerektiren iki konu olduğu için Prof. Yan’ın değerlendirmesine katılıyorum.
Askeri alan ise ABD’nin açık ara ileride olduğu bir alandır ve makasın en geç kapanacağı alandır. Ama bana göre Çin’in buradaki avantajı, ABD’nin saldırı ordusuna karşı kendisinin savunma ordusu inşa ediyor olmasıdır. Savunan saldırana göre daha daha az askeri büyüklüğe ihtiyaç duyar zira…
Trump sonrası Neo-Trump dönemi olur mu?
Prof. Yan Xuetong’un asıl dikkat çeken öngörüsü ise şu: “İkinci Trump döneminin sona ermesinden sonra Çin ile ABD arasındaki stratejik rekabet yoğun kalmaya devam edebilir, ancak iki ülke rekabeti yönetmek için yeni mekanizmalar kurmuş olabilir ve bu da uzun vadeli, istikrarlı ve savaşsız bir rekabet durumu yaratabilir.”
Bu öngörü, Trump’ın normal akışta 2028’de başkanlığı tamamlayacağı esasına dayanıyor. Ama Trump ya yavaş yavaş dillendirdiği gibi bir üçüncü dönem başkanlığı zorlarsa? Batı yarım kürede “işgal” stratejisi belirleyen Trump, savaşı üçüncü dönemi için gerekçelendirebilir mi? Ekibinin bunun için yasal boşluklara çalıştığı ve bir hazırlık içinde olduğu biliniyor…
Diğer yandan Trump dönemi, Trump’la biter mi? DJ Vance ile Trump dönemi süremez mi? Hatta DJ Vance dönemi, bir Neo-Trump dönemi olarak çok daha ilerisi olamaz mı?
Zira Trump-Vance ikilisinin dayandığı bir sınıf var; yeni ve daha aç bir zenginler sınıfı, dijital-teknoloji zenginleri…
Öngörü çalışmasının önemi
10 yıl sonraya projeksiyon tutmak, olacakları yazmak, olanı yorumlamaktan daha riskli bir konu elbette. Ama asıl önemlisi de bu bence…
ABD’nin oldukça başarılı olduğu bir alandır bu projeksiyon tutma işi. Pek çok ABD’li teorisyen, stratejist 10, 25 hatta 50 yıl sonrasına projeksiyonlar tutarak kitaplar yazar.
Çünkü önünüzdeki karanlığa ışık tutarak, daha güvenli yürürsünüz.
Prof. Yan Xuetong’ın Tarihin Dönüm Noktası: Uluslararası Yapı ve Düzen 2025-2025 isimli kitabını bu nedenle çok değerli buluyorum. Bugünlük kitabı South China Morning Post gazetesinin tanıttığı kadarı üzerinden değerlendirebildim ama ilk fırsatta edinip okuyacağım ve sizlere daha geniş bir inceleme yazacağım.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
20 Ocak 2026
İran’sız iki proje
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/01/2026
Medya kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı bilgilendirme toplantısında, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a “Türkiye’nin Suudi Arabistan veya Mısır’la güvenlik ittifakı kurup kurmayacağı” sorulmuş.
Fidan “An itibariyle görüşmeler, konuşmalar var. Ama biz herhangi bir anlaşmaya hâlâ imza atmış değiliz.” yanıtını vermiş (AA, 15.1.2026).
Dışişleri Bakanlığının bu tür toplantılarına çağrılmadığım için bilemiyorum ama ya soru yanlış ya da Anadolu Ajansı’nın metni. Çünkü Mısır yerine Pakistan olmalı. Toplantıya katılabileceğini düşündüğüm isimlerin yazılarına baktım. Örneğin Nedret Ersanel’in köşe yazısı doğrudan “Suudi Arabistan – Pakistan – Türkiye kime karşı?” başlığını taşıyor (Yeni Şafak, 17.1.2026). Bu durumda Anadolu Ajansı haber metninde yanlış ülke ismi yazıldığı anlaşılıyor.
Türkiye-Pakistan-S.Arabistan ittifakı
Zaten konuşulan ittifak Türkiye – Pakistan – Suudi Arabistan ittifakı. Pakistan Savunma Üretimi Bakanı Raza Hayat Harraj açıkladı, “Pakistan – Suudi Arabistan – Türkiye üçlü anlaşması hazırlık aşamasında. Anlaşma taslağı hazır ve üç ülkede de mevcut” dedi (Reuters, 15.1.2026). Ertesi günkü toplantıda Fidan’a bu sorulmuş olmalı.
Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ya da Türkiye – Suudi Arabistan – Mısır ittifakı, farketmez, ikisinin de temel eksiği İran’ın olmaması. İran’ın olmadığı bir güvenlik mekanizması ise baştan sorunlu olacaktır.
Fidan, bahsettiğim toplantıdaki açıklamasının devamında şöyle demiş: “Cumhurbaşkanımızın vizyonu kapsayıcı, daha geniş, daha büyük dayanışma ve istikrar üreten bir platform.” Anlaşılan Erdoğan üç ülkeden daha fazla sayıda ülkenin bir platformda buluşmasını istiyor ki bu daha doğru bir model ama o modelde de İran’a yer olmayacağı anlaşılıyor!
Riyad’ın iki ayrı ittifak girişimi
Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan ittifakı konuşulurken, bir de “Suudi Arabistan, Mısır ve Somali üçlüsü askeri koalisyon görüşmeleri yürütüyor” haberi düştü (Bloomberg, 16.1.2026).
İki ittifakın da merkezinde Suudi Arabistan var. Kanaatimce Prens Selman, coğrafyanın iki ayrı bölgesinde iki ayrı güvenlik garantisi oluşturmaya çalışıyor: Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’la İran’a karşı, Mısır ve Somali’yle Birleşik Arap Emirlikleri’ne (daha doğrusu İsrail’e) karşı iki ayrı ittifak arayışında. Riyad’ın çarpışan İsrail ile İran’a karşı iki ayrı ittifak arayışında olması dikkat çekici!
Beşli güvenlik mekanizması
Anımsayacaksınızdır, dört ay önce bu köşede, Ufuk Ötesi’nde, “TRÇ ve beşli mekanizma” başlıklı bir makale yazmıştım. Bahçeli’nin “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermesini incelemiştim. TRÇ projesinin zayıf karnı da İran’sız olmasıydı.
Makalemde “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” önermiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.” (Cumhuriyet, 20.9.2025).
Çin faktörü
İsrail’in sırtını ABD’ye dayayarak Filistin’e, Lübnan’a, Suriye’ye, Yemen’e, İran’a, hatta Katar’a saldırması, bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyacı olduğunu net bir şekilde gösterdi.
Konuşulan üçlü ittifak modelleri, esas olarak bu kaygı zemininde oluşuyor. Tabii bazı ülkeler, bu tür ittifakları ikincil olarak da bölgesel rakiplerine karşı dayanak yapmaya çalışıyorlar. İşte projelerin İran’sız olmasının nedeni de bu.
Ancak mesele hayati derecede ciddidir ve ülkelerin bu tür ittifakları kendi dar çıkarları temelinde şekillendirme peşinde olması, kritik enerji ve zaman kaybıdır. Üstelik emperyalist ABD, ülkelerin “bu dar çıkarlarını” kendi çıkarlarına alet edebilme deneyimine fazlasıyla sahiptir. Öyle ki “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı” diye çıktığınız yolda, kendinizi o şer koalisyonunun yararına bir İran cephesinde bulabilirsiniz!
Neyse ki İran ve Suudi Arabistan’ı sürpriz bir şekilde Pekin’de buluşturabilen bir Çin diplomasi deneyimi var. Bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyaç duyması ve üçlü model arayışına girmesi önemli. Sonrasında Çin ve Rusya, bölgedeki ortakları İran’ın da katılımı lehine ağırlık oluşturacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ocak 2026
ABD’den SDG’ye yeni görev
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/01/2026
Omurgasını PKK’nin Suriye kolu olan PYD/YPG’nin oluşturduğu ve ABD’nin resmi müttefiki durumundaki SDG, Suriye ordusuyla kısa süreli çatışmanın ardından, kontrol ettiği Halep’teki iki mahalleden çekildi.
Peki, SDG’nin bu geri çekilmesi bir yenilgi mi yoksa taktik manevra mı? ABD SDG’yi korumaktan vaz mı geçti? Bu ABD’nin “Şara kartına” daha çok yatırım yapacağı anlamına mı geliyor? Yoksa Washington “Halep’i Şam’a verip Fırat’ın doğusunu Ankara’ya kabul ettirme” taktiği mi izliyor? ABD’nin Suriye ile İsrail’e imzalattığı “ortak istihbarat mekanizması” sonuçlu mutabakatın “Halep satrancı”yla ilgisi var mı?
Bugün bu ve benzeri sorulara “elimizdeki ham verilerle” yanıt aramaya çalışacağız. Zira konu Türkiye’deki açılımı da etkiliyor.
İsrail’in kazancı gözetiliyor
Bölgedeki gözlemcilerin genel kanaati, SDG’nin Halep’i bırakmasını sağlayanın ABD olduğu şeklinde. Peki ABD Suriye’deki “kara ordusu” olarak gördüğü SDG’ye neden mevzi terk ettirdi?
Mesele şu: ABD, hem HTŞ’yi hem de SDG’yi kullanıyor, ama “İsrail’in çıkarları” temelinde birbirine karşı kullanıyor. ABD, ihtiyaca göre “yatırım yaptım, kara ordum” dediği SDG’yi Şara’ya karşı kollayarak, duruma göre “Suriye için bir şans” dediği Şara’nın elini kuvvetlendirmek için SDG’ye geri adım attırarak, iki örgütü birbirine karşı dengeliyor.
Bu “dengeden” kazancı aranan ise elbette İsrail.
Araçların ABD açısından işlevi
Çünkü ABD, Suriye’nin İsrail’le anlaşmasını istiyor. Peki nasıl bir anlaşma?
İsrail’in Golan Tepelerinin hatta Esad’ın devrilmesinin ardından genişlettiği işgal bölgesinin kabul edildiği, Şam’ın güneyinin askerden arındırılmış bölge yapıldığı, İran’ın etkisinin olmadığı bir Suriye…
ABD, İran’ın tekrar Suriye’ye dönebilmesini engelleyecek araç olarak Şara’ya kredi veriyor.
Ve ABD böylesi bir Suriye için SDG’yi, hem Şam’ı baskı altında tutacak ama hem de gerektiğinde Şam’a karşı taviz verdirebileceği bir araç olarak görüyor.
Halep satrancı
Satranç tahtası üzerinde anlatırsak…
Beyaz Şah’ın (İsrail) konumunu güçlendirmek için beyaz piyon (SDG/Abdi) feda ediliyor ve siyah filin (HTŞ/Şara) önünde kısa bir koridor açılmasına izin veriliyor.
Burada hem siyahlarla hem de beyazlarla oynayan ise Washington. Ankara, fil merkeze (Şam’a) çıktığında bunu kendi zaferi ilan etmişti ama şu anda Washington’un hem siyahları hem beyazları kontrol ettiği masanın kenarında kalmış durumda.
İktidar risk alır mı?
Kısacası HTŞ ile SDG mücadele ediyor ve bu mücadeleden, İsrail kazançlı çıkıyor. Çünkü oyunu kuran, İsrail’in sponsoru ABD.
Türkiye’nin bu oyunu bozabilmesi, Fırat’ın doğusuna müdahale etmesinden geçiyor ama Trump’la beyaz sayfa açmak isteyen Erdoğan hükümetinin böyle bir risk alabilmesi şu aşamada olası görünmüyor. Zira bu Bahçeli’nin koçbaşılığında başlatılan “yeni açılım” masasının da devrilmesi demektir.
Ancak…
Elbette iktidar açısından kritik önemdeki tarihi seçimin arifesinde hükümet risk almayı daha kârlı bulabilir!
Açılıma etkisi
İktidarın bileşenleri, bir taktik uygulamıyorlarsa, daha kimin “oyunbozan” olduğu konusunda bile hemfikir değiller. 10 Mart mutabakatının hayata geçememesinde, MHP lideri Bahçeli Mazlum Abdi’yi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise Kandil’i sorumlu tutuyor. Bu “devlet aklı(!)” günün sonunda Öcalan’ı “hakem” yapar!
Diğer yandan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da Fidan’ı “Suriye’nin dışişleri bakanı gibi konuşmakla” suçluyor.
Sonuç olarak Halep satrancının Ankara’ya ilk etkisi, TBMM Komisyonu’ndan ortak bir rapor çıkabilmesini daha da zorlaştırmış olmasıdır.
Yeni düzen arayışı
Türkiye-Suriye-İsrail üçgeninde yaşanan ve ABD’nin HTŞ ve SDG kartlarını karşılıklı kullandığı bu süreç, inişli çıkışlı bir süreç.
Bu iniş ve çıkışları çözümleyebilmek, üstündeki stratejik düzleme bakmaktan geçiyor. Orada ise uzun zamandır işaret ettiğimiz planlama var: ABD; İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor, İran’a karşı Türk-Kürt-Arap-Yahudi cephesi oluşturmaya uğraşıyor.
Asıl satranç ustalığı, emperyalizmin bu tezgahını bozabilmektir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ocak 2026