2019 ÇARPIŞMASI ve CHP’YE 3. KUMPAS

Enis Berberoğlu’na MİT TIR’ları haberi dolayısıyla 25 yıl ağır ceza verilmesi, Kemal Kılıçdaroğlu’nu 2019 sürecinde rehin alma operasyonuydu. Kılıçdaroğlu “yürüme” kararı alarak bu operasyona direnme kararı aldı.
Yani yaşananlar aslında 2019 çarpışmasıdır!

Gelin ne demek istediğimizi anlatabilmek için önce bazı saptamalar yapalım:

1) AKP hükümetleri döneminde TSK’ye belli başlı 3 kumpas yapıldı:

a) AKP-FETÖ ortaklığında Ergenekon-Balyoz kumpasları.

b) FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimi

c) AKP’nin 15 Temmuz fırsatıyla TSK’yi “yeniden yapılandırma” kumpası.

2) Aynı dönemde CHP’ye de belli başlı 3 kumpas yapıldı:

a) ABD’nin Deniz Baykal’ı rehin almasıyla 2003’de Erdoğan’a başbakanlık yolunun açılması.

b) 2010’da, AKP-FETÖ ortaklığında Baykal’dan bir kasetle kurtulma operasyonu.

c) Ve Berberoğlu operasyonu.

3) Bu süreçte İşçi Partisi ve MHP’ye de AKP-FETÖ ortaklı kumpas ve operasyonlar yapıldı.

4) Ayrıca gazetelere, gazetecilere, aydınlara, demokratik kitle örgütlerine, sendikalara, meslek odalarına vs. operasyonlar yapıldı.

AKP-FETÖ ortaklığındaki operasyonlar genel olarak Cumhuriyet’i yıkma hedefliydi; AKP’nin yaptığı operasyonlar ise yıktığı rejimin yerine yenisini inşa etmek hedefli operasyonlardır.

İşte bu geniş resim içinde Berberoğlu operasyonunun anlamı ortaya çıkmaktadır. Açalım:

BERBEROĞLU ÜZERİNDEN KILIÇDAROĞLU’NA OPERASYON

MİT TIR’ları olayı, AKP hükümetinin Suriye’de Esad rejimini yıkmak amaçlı dış politikasının bir yansımasıydı. TIR’larla iddia edildiği gibi Suriyeli muhaliflere gıda ve ilaç gibi yardımlar gitmiyordu, silah gidiyordu. TIR’lardaki görüntüleri Cumhuriyet’e verdiği iddia edilen Berberoğlu bu nedenle “casuslukla” suçlandı.

Gerçi bu suçlamayla bile 25 yıllık ağır ceza, normal değildi. Normal olmadığı AK-Medya’nın anında “peki Berberoğlu’na o görüntüleri kim verdi?” haberlerinden anlaşılıyordu. Kararla birlikte “asıl suçlu Kılıçdaroğlu’dur” kampanyası başlattılar.

Hedef, en zor viraja girerken, yani 2019 sürecinde Kılıçdaroğlu’nun rehin alınmasıydı. Böylece Erdoğan’ı korkutan yüzde 49’luk “hayır” cephesi (ki gerçekte yüzde 55) daha baştan sıkıntıya sokulacak, dahası ilerideki kimi hamlelerle birlikte cephe yarılacaktı.

Nasılsa Kılıçdaroğlu 7 yıldır çok da zorluk çıkarmamış, Gezi’de, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday yapılmasında, 16 Nisan referandumunda o cepheyi hep hayal kırıklığına uğratmıştı. Ayrıca “laikliğin tehlikede olmadığını” söylemesinden tutun da, dokunulmazlıkların kaldırılmasındaki tavrına kadar pek çok konuda AKP’nin işini kolaylaştırmıştı.

Kısacası Berberoğlu’na gösterilen 25 yıl ağır ceza sopası Kılıçdaroğlu’nu rehin almaya yetecekti.

Ancak Kılıçaroğlu bu son hamleyle köşeye sıkışmış oluyordu ve köşeye sıkışmış her canlı gibi ya “ölecek” ya da “yaşamak” için savaşacaktı!

Ve savaşmaya mecbur kaldı!

SARAY’IN ‘CUMHURİYET’E SON DARBESİ’Nİ ENGELLEMEK

İşte Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşü bu geniş resimde anlatmaya çalıştığımız “rejim inşası operasyonlarını” durdurabilmek için desteklenmelidir.

Elbette Kılıçdaroğlu onlarca büyük hata yapmıştır, elbette Kılıçdaroğlu örneğin Berberoğlu serbest bırakılırsa yürüyüşü yarıda bırakabilir, elbette Kılıçdaroğlu yine CHP tabanını hayal kırıklığına uğratabilir…

O nedenle Kılıçdaroğlu’nu sürekli arkadan itmeliyiz; geri dönmesin diye, yarı yolda bırakmasın diye…

Kılıçdaroğlu’nun yürüme kararı, Saray’ın “Cumhuriyet’e son darbe”sini engelleyebilmek için bir fırsat yaratmıştır ve bu nedenle desteklenmelidir!

“Türk bayrağı yok” gibi doğru olmayan bilgilere aldırmadan, “Kılıçdaroğlu PKK ve FETÖ’yü kurtarmak için yürüyor” gibi komplolara bakmadan, “CHP dış müdahale istiyor, iç savaş peşinde” gibi kışkırtmalara gelmeden, bu yürüyüş desteklenmeli ve büyütülmelidir.

Erdoğan’ın 2019 sürecinde “yüzde 49 cephesini” bölme hamlesini bozmak, sadece CHP’nin değil, hepimizin görevidir!

Mehmet Ali Güller
19 Haziran 2017
ABC Gazetesi

5 Yorum

Meşru açıklamasındaki teslimiyet

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 16 Nisan referandumu sonuçlarını ve dolayısıyla o sonuçlarla ortaya çıkan anayasaya değişikliğini “gayrimeşru” ilan etmesi, muhalefet çevrelerinde yeni bir tartışma başlattı. 16 Nisan ve anayasa değişikliği meşru mu, değil mi?

Kılıçdaroğlu’nun açıklamasını yanlış bulan bakışın tezi şöyle:

1) Gayrimeşruluk açıklaması yanlıştır.

2) Çünkü meşruluk ile kanunilik farklı düzlemlerdir.

3) Anayasa değişikliği gayrimeşru ise yapılacak seçim de gayrimeşrudur.

4) O zaman CHP seçimlere katılmayacaktır.

5) O zaman CHP AKP iktidarını yıkmaktan vazgeçtiğini ortaya koymuştur.

6) CHP, gayrimeşru diyerek aslında AKP’ye teslim olmuştur. (Doğu Perinçek, Gayrimeşru açıklamasındaki teslimiyet, Aydınlık, 15 Haziran 2017)

NE YAPMALIYDI?

Yararlı bir tartışma olması bakımından konu ile ilgili biz de görüşlerimizi paylaşalım:

Bize göre Kemal Kılıçdaroğlu’nun gayrimeşru saptaması gecikmeli bir doğrudur. Kılıçdaroğlu’nun yanlışı 16 Nisan’ı gayrimeşru ilan etmesi değil, gayrimeşru demenin gereğini yapmamasıdır!

Ümit Özdağ’ın tek başına 16 Nisan akşamı YSK önünde “hayır” oylarına sahip çıkma iradesini Kemal Kılıçdaroğlu anamuhalefet partisi lideri kimliği ile beş bin CHP’li avukatı peşine takarak yapsaydı, çok şey değişirdi!

Cumhuriyet yıkıcılarının provokasyon ihtimali var diye eyleme geçmeyerek, yıkılmakta olan Cumhuriyet savunulamaz!

Öte yandan 10 gün boyunca on binden fazla yurttaşın Türkiye’nin dört bir tarafında YSK’ye dilekçe eylemleriyle ortaya çıkan o enerjiyi sönümlemek, hele hele de ayağa kalkan o kitleleri daha baştan FETÖ’cü, PKK’li ilan etmek, iç karışıklık senaryoları çizmek, kitleleri Sorosçuluk diyerek frenlemek muhalefetin büyük hatasıydı.

YSK’ye adıyla soyadıyla dilekçe veren on binlerce yurttaşın FETÖ’cü ya da PKK’li olabileceğini varsaymak, sıradan bir hata değildi.

TESLİİYET DEĞİL MÜCADELE İRADESİ SERGİLEMEKTİR

Öte yandan meşruluk ile kanunilik kesinlikle farklı düzlemlerdir. Fakat tersine bu düzlem farklılığı, gayrimeşruluk saptamasını doğrulamaktadır. Zira 16 Nisan sonucu öyle ya da böyle artık “kanunidir” fakat hukuki değildir, o nedenle de gayrimeşrudur!

Bu durum, seçimlere katılmamak anlamına gelmez. Tersine, anayasa değişikliği halk oylamasının gayrimeşruluğunun teknik temelini oluşturan “mühürsüz oy pusulası” gibi girişimlere karşı şimdiden kesin önlemler alacak türden örgütlenmelere ve seçim ittifakları ihtiyacı anlamına gelir.

Dolayısıyla 16 Nisan sonuçlarını ve o sonuçlara dayanan anayasa değişikliğini gayrimeşru ilan etmek AKP’ye teslim olmak demek değil, tersine AKP’ye karşı etkili mücadele etmenin bir başlangıcıdır.

Dahası, 16 Nisan sonuçlarını ve o sonuçlara dayanan anayasa değişikliğini gayrimeşru ilan etmek, CHP’den önce Vatan Partisi’nin görevidir! Şundan:

‘ERDOĞAN’LA HÜKÜMET ORTAKLIĞI’ TESLİMİYETİ

Aslında İşçi Partisi’nin yakın tarihi bu tartışmaya ışık tutmakta ve dikkat çektiğimiz bu görevlerin nasıl yapılması gerektiğine işaret etmektedir.

Örneğin Doğu Perinçek’in çok önemli kitaplarından biri olan “Tayyip Erdoğan’ın Yüce Divan Dosyası” baştan sona “AKP iktidarı gayrimeşrudur ve yıkılacaktır” tezini işlemektedir!

Örneğin İşçi Partisi, AKP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından laiklik karşıtı odak ilan edildiği için tüm uygulamalarının gayrimeşru olduğunu savunmuştur yıllarca.

Örneğin bir önceki halk oylaması öncesinde İşçi Partisi bir basın açıklamasıyla tavrını ortaya koymuştur ve “Anayasa Mahkemesi’nce mahkûm edilmiş AKP’nin yapacağı anayasa değişikliği gayrimeşru olacaktır!” demiştir!

Nitekim AKP’nin referandumdan çıkardığı o anayasa değişikliği gayrimeşru olmuştur ve o gayrimeşruluktan doğan rejim sorunları hâlâ sürmektedir!

Ve AKP, o gayrimeşruluktan doğan sorunları çözebilmek adına yeni sorunlar yaratmakta, yeni gayrimeşruluklar sergilemektedir.

Bu gayrimeşruluğa karşı çıkmak teslimiyet değildir, tersine süreci meşru görmek AKP’ye teslimiyettir!

Teslimiyettir, zira artık “Erdoğansız bir Türkiye’nin mümkün olmadığı” savunulmakta ve o nedenle “Erdoğan’la milli mutabakat hükümeti” aranmaktadır…

TURUNCULAŞMANIN PANZEHRİ

Gayrimeşruluğun bir kanıtı da, son olarak CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasıdır.

Ve Kılıçdaroğlu gayrimeşruluk ilanından sonra, Berberoğlu kararına tepki olarak Ankara’dan İstanbul’a yürüyüş kararı almıştır, çok önemlidir!

Tamam, bu çıkış eksiktir, gecikmelidir ve elbette süreç anamuhalefet partisinin yanlışları nedeniyle bu noktaya gelmiştir ama yine de Kılıçdaroğlu’nun “eylem” kararı doğrudur ve tüm muhalefet kesimlerince desteklenmelidir.

Kılıçdaroğlu’nun yanlışlarını yine tartışırız ama bugün o gün değildir. Muhasebeyi yine yaparız. Bugün muhasebe değil, mücadele günüdür. Ki en iyi muhasebe de mücadeledir.

Elbette PKK ve FETÖ Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışından yararlanmak isteyecektir, tıpkı Gezi’de olduğu gibi…

Fakat o yararlanma girişimlerine bakarak ilk defa ortaya çıkan bu eylem iradesine sırtımızı dönemeyiz.

Hatta mesele tam da bu noktada önem kazanmaktadır. Eylemlerin turunculaşmaması ve kırmızı rengini alabilmesi için tüm Cumhuriyetçiler destek vermelidir!

Soros turuncusunun panzehri, al bayraktır, Atatürk’tür!

Mehmet Ali Güller
15 Haziran 2017

7 Yorum

Katar krizinin ekonomi politiği

Katar krizi aslında 2013’te Mısır’da İhvan rejiminin devrilmesiyle birlikte başladı. Bu durum hem bölgede Suudi-Mısır ile Türkiye-Katar cepheleşmelerini yarattı, hem de ABD’nin Suriye operasyonlarında rol oynayan Türkiye-Katar-Suudi Arabistan cephesinde çatlamalara yol açtı.

Krizin derinleşerek Katar’ın Körfez ülkelerince ablukaya alınması ise Trump’lı ABD’nin yeni programıyla doğrudan ilgilidir:

ABD’NİN ORTADOĞU PROGRAMI

1) Trump, Müslüman Kardeşleri, IŞİD ve El Kaide-Nusra’dan sonra mücadele edilecek üçüncü “terör” örgütü ilan etti. Bu, ABD’nin uzun süre kullandığı “siyasal İslamcılıkla” yollarını belli ölçülerde ayırma ilanıydı aynı zamanda. (Elbette ABD İslamcılığı başka türlü kullanmaktan vazgeçmiş değil!)

2) Trump, bölgede İran’ı baş hedef alan bir strateji izleyeceğini ilan etti.

3) Trump bu stratejinin gereği olarak bölgede “Körfez NATO’su-İsrail-Kürt” cephesi inşa etmeye soyundu.

Trump bu amaçla Riyad’la ilk bölümü 110 milyar dolar olan ama toplamda 350 milyar doları bulacak bir askeri anlaşma imzaladı. Trump aynı zamanda PYD-YPG’yi 150 bin kişilik bir konvansiyonel orduya dönüştürme hedefiyle örgüte ağır silah verme kararı aldı. (ABD’nin hem İran’ı hedef alması hem de PKK’yi ordulaştırması, Türkiye ile İran’ı aynı cephede yer almaya itecektir. Aksi durumda Türkiye ABD adına Kürdistan’ın hamiliğine razı olacak ve hatta ABD çıkarları gereği İran’la karşı karşıya gelecektir!)

4) Trump bu stratejiye ve programa uygun olarak bir kabine belirledi. Yarısı askerlerden, yarısı büyük tekel temsilcilerinden oluşan Trump kabinesinde örneğin Obama’nın katı İran düşmanlığı nedeniyle görevden aldığı “kuduz köpek” lakaplı Em. Org. James Mattis Savunma Bakanı, ExxonMobil CEO’su Rex Tillerson da Dışişleri Bakanı oldu!

KATAR, İRAN’A KARŞI MIZRAK UCU OLMAK İSTEMEDİ

Katar, işte bu ABD programında İran’a karşı “mızrak ucu” olmak istemediği için düşman ilan edildi! Yani Katar meselesi, özü itibariyle bir İran meselesidir.

Katar’ı düşman ilan eden ülkelerin gerekçelerinin her biri birbirine göre ağırlık göstermekle beraber, toplamda İran, İhvan/Müslüman Kardeşler, doğalgaz ve bölgesel liderlik mücadelesi gibi faktörlere bağlıdır.

Bu konuyu ayrıntılı olarak “Katar, İran’a karşı mızrak ucu olmak istemedi” başlıklı yazımızda incelemiştik. Bugün krizin “ekonomi politiğini” inceleyeceğiz:

KATAR-İRAN DOĞALGAZ İŞ BİRLİĞİ

1) Katar, bir petrol ülkesi değil ama çok güçlü bir doğalgaz ülkesidir.

Katar petrol üretiminde 17. sıradadır ve dünyadaki payı sadece %1,5’tur. Ancak Katar doğalgazda dünya 3.’südür ve payı %13’tür. Birinci sıradaki %25 paylı Rusya ve ikinci sıradaki %17 paylı İran ile birlikte Katar, dünyadaki toplam üretimin %55’ini yapmaktadır.

Bu “tekel” gücü, üç ülkeyi, Rusya, İran ve Katar’ı 2008 yılında doğalgaz konusunda bir iş birliği anlaşmasına götürmüştü.

Fakat bu anlaşma ABD ve Suudi Arabistan tarafından bozuldu ve Katar gazının Batı pazarlarına taşınması için Katar-Suudi Arabistan-Ürdün-Suriye güzergahları belirlendi. Ancak Suriye, ABD’nin Rusya ve İran’ı devre dışı bırakan bu projesini kabul etmedi. Suriye’ye 2011’de Atlantik saldırısının başlamasının önemli nedenlerinden biri de işte bu itirazdır.

Geride kalan süreçte Katar gazının transferi açısından bu Amerikan güzergahı hayata geçemedi. Katar, doğalgazını ağırlıklı olarak Basra Körfezi üzerinden Doğu’ya, Süveyş Kanalı’na erişerek de Avrupa’ya sevk etmeye devam etti. Tabi sıvılaştırılmış gaz (LNG) yöntemi oldukça maliyetliydi. Önemle belirtelim: Katar doğalgazının doğu pazarındaki en büyük müşterileri Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore’dir.

Geçen aylarda ise bu süreci kökten değiştirecek bir gelişme yaşandı. Katar ve İran doğalgaz iş birliği konusunda önemli ilerlemeler sağladılar. Zira Katar ile İran, ortak doğalgaz havzasına sahipti ve iş birliği iki ülkenin de çıkarınaydı.

İşte ABD ve Suudi Arabistan açısından bardağı taşıran konuların başında bu iş birliği geliyordu.

DUBAİ-DOHA ÇEKİŞMESİ

2) Birleşik Arap Emirlikleri’nin yılda 83 milyon yolcu taşıyan Dubai Havalimanı, ABD’nin Atlanta ve Çin’in Pekin havalimanlarının ardından 3. sırada. Batı ile Doğu arasında köprü görevi gören Dubai Havalimanı’nın bölgedeki en büyük rakibi ise gittikçe yolcu sayısını artıran ve 37 milyona ulaşan Katar’ın Hamad Havalimanı’dır. Türkiye’den TAV’ın bu havalimanına yaptığı eklerle kapasite 50 milyon yolcu/yıl’a çıkmıştır.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin de büyük hevesle Katar krizinde öne çıkmasının nedenlerinin başında bu paylaşım kavgası gelmektedir.

PARA ve MEDYA GÜCÜ

3) Katar, düşük nüfusu nedeniyle bölgedeki diğer petrol monarşilerine göre daha fazla para biriktirebilen ve bunu bölgedeki nüfuz mücadelesinde kullanabilen bir ülkedir.

Katar’ın büyük finans desteğiyle Ortadoğu’da güçlü bir silah olarak kullandığı El Cezire, uzun bir süredir Suudi Arabistan’ı rahatsız etmekteydi.

Yine Katar’ın finans desteğiyle İhvan ile Hamas’ı bir dış politika enstrümanı gibi kullanabiliyor olması ve onlar ile nüfus büyüklüğünün çok ötesinde nüfuziyet oluşturabiliyor olması, Riyad’ı gün geçtikçe rahatsız ediyordu.

Yine Körfez’deki diğer monarşiler de İhvan’ı tahtlarına karşı hep bir tehdit olarak görüyor, Katar’ın bu örgüte verdiği desteği çıkarlarına aykırı buluyordu.

VATAN SAVAŞI DEĞİL KATAR SAVAŞI

5) Katar’ın belki de en çok yatırım yaptığı ülke Türkiye’dir. (Katar’ın Deutche Bank’da %10, Walkswagen’de %17, Siemens’de %3 hissesi var. Almanya’nın İran ve Türkiye’den sonra Katar’a destek veren 3. ülke olmasında kuşkusuz bu yatırımların rolü var.)

Katar, Türkiye’ye finans desteğinin karşılığında, İhvan nedeniyle Suudi Arabistan’la sorun yaşamaya başladığı 2013’den itibaren AKP’den askeri destek istemeye başlamıştır. 2014 yılında bu amaçla yapılan müzakerelerin sonunda 2015’te bir askeri üs anlaşması imzalanmış ve Türkiye, Katar’ın gösterdiği “geçici üsse”, Katar askeri eğitmesi için 94 askerini göndermişti.

Ancak İran bu üsse karşı çıkıyor, Katar da İran’ın tepkisi nedeniyle Türkiye’ye bir türlü “kalıcı üs” yeri vermiyordu. Bu nedenle anlaşma bir türlü TBMM’ye getirilememişti.

İşte Katar krizinin başlamasıyla birlikte Katar hızla Türkiye’ye “kalıcı üs” verdi ve AKP Hükümeti de hızla o anlaşmayı TBMM’ye getirerek onayladı.

Peki Türkiye ne yapmalı?

1) Kuşkusuz Türkiye’nin ABD karşısındaki cephede olması gerekir ama Katar’a finans karşılığında asker göndermek vatan savaşı değil, Katar savaşı olacaktır! Ve AKP Hükümeti, ABD’li Soros’un “en iyi ihraç malınız askerinizdir” sözünü yerine getirmiş olacaktır!

2) Türkiye, ABD’nin bu örgütü terör örgütü ilan edip etmeyeceğinden bağımsız olarak hızla İhvan sorununu kesip atmalıdır!

3) İncirlik Mutabakatı bir an önce yırtılmalıdır!

4) Türkiye, hızla Suriye ile anlaşmalıdır! Şam’la anlaşmak, Moskova ve Tahran’la normalleşen süreci derinleştirecektir.

Mehmet Ali Güller
12 Haziran 2017
ABC Gazetesi

3 Yorum

Katar, İran’a karşı mızrak ucu olmak istemedi

Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen, Libya ve Maldivler’in Katar’la diplomatik ilişkileri kesmesi, Ortadoğu’daki krizlere bir yenisini daha ekledi.

Katar karşıtı cephe kararını şu suçlamalara dayandırdı: “Katar terör örgütlerini barındırıyor, yayın organlarında teröristlerin propagandasını yapıyor, Suudi Arabistan’ın Katif bölgesinde ve Bahreyn’de İran bağlantılı ‘terör’ eylemlerini finanse ediyor, Yemen’deki Husi militanları destekliyor!”

Karar, 7 ülkenin her biri için ağırlıkları başka başka olan nedenlere dayansa da, toplamda birbiriyle ilişkili dört nedene dayanmaktadır:

1) İran faktörü

Suudi Arabistan’ın başını çektiği körfez ülkeleri, tehdit gördükleri İran’a karşı bir cephe hazırlığı içindeydi. Obama’nın imzaladığı İran anlaşmasına karşı çıkan Trump’ın ABD Başkanı olmasını fırsat bilen Riyad, bu hedef için kesenin ağzını açtı. Trump’ın ilk yurtdışı ziyaretini yaptığı Suudi Arabistan’da 110 milyar dolarlık silah anlaşması imzalandı.

Trump’ın Riyad ziyaretinde, ayrıca 2015 yılında inşa edilen “İslam Ordusu”nu bir “Vehhabi/Sünni NATO”ya dönüştürme adımı da atıldı.

Böylece ABD İran karşıtlığı için hem bir “siyasi cephe” bulmuş oldu, hem de silah pazarı; geriye bir tek ordu kalmış oldu…

Bu hamle, ayrıca ABD’nin İran’a karşı inşa etmek istediği “Vehhabi/Sünni Arap-İsrail-Kürt” geniş cephesi için de bir ön adım olmuş oldu.

Kısacası Turmp’ın Riyad ziyaretinde ABD ve Suudi Arabistan için ve elbette İsrail için, bir kazan-kazan durumu oluştu.

Fakat Katar, İran karşıtı bu cephe içerisinde bir mızrak ucu olmak istemiyor. Zira Katar’ın hem ekonomik çıkarları buna şu aşamada müsaade etmiyor, hem de İran’ın ilk hedefi olabilecek coğrafi konumu büyük riskler taşıyor.

Katar bu nedenle bir süredir İran’la ilgili olumlu açıklamalar yapıyor, “İran’a düşmanlık yapmakta bir hikmet bulunmadığını” açıklıyordu. Katar Emiri es-Sani’nin 28 Mayıs’ta İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile görüşmesi de “mızrak ucu olmayacağının” son bir ilan şekliydi.

2) Doğalgaz faktörü

Katar’ın doğalgaz havzası İran’la ortak. İki ülke bu nedenle dünyanın en büyük ikinci rezervini oluşturan bu havzada son aylarda iş birliği arıyordu.

Rusya, İran ve Katar üçlüsü Ekim 2008’de doğalgaz konusunda bir iş birliği anlaşması imzalamış ancak Washington ve Riyad etkisiyle Katar doğalgazının Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e taşınması ve batı pazarına açılması projesi gündeme gelmişti. 2011’den itibaren Suriye’nin karıştırılmasının nedenlerinden biri de zaten bu projeydi.

Şimdi Katar ve İran’ın “ortak havzada” iş birliği araması, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan açısından kabul edilemez bir durumu oluşturuyor.

3) İhvan/Müslüman Kardeşler faktörü

Mısır ve Körfez ülkelerinin Katar’la diplomatik ilişkileri kesmesinin bir nedeni de Katar’ın Müslüman Kardeşleri barındırıyor olması.

Ancak bu aslında yeni bir durum değil. Suudi Arabistan ile Katar ve elbette Türkiye, 2013 yılında Mısır’da Mursi’nin devrilmesinden beri bu problemi yaşıyor. Ki bu problem Suriye’de üç ülkenin desteklediği Suriye Ulusal Koalisyonu içinde kırılmalara ve ayrışmalara bile neden olmuştu.

Bu konudaki yeni durum, ABD Başkanı Trump’ın Müslüman Kardeşleri IŞİD ve El Kaide’nin ardından mücadele edilecek üçüncü “terör” örgütü olarak ilan etmiş olmasıdır. (ABD devlet aygıtı içinde Trump’ın bu tezine karşı duranlar da var. Bu kesimler İhvan’ın diğer terör örgütleriyle aynı sepete konulmasının ılımlıları radikalleştireceği riskine dikkat çekiyorlar.)

İhvan/Müslüman Kardeşler ile ilgili bu yeni durum bölgede kimi telaşlı adımlara da yansıdı. Örneğin Hamas tüzüğünden İhvan’la bağına atıf yapan cümleyi çıkardı, AKP içinde “İslamcıların temizlenmesi” tartışması başlatıldı vs.

Özetle, Trump’ın hamlesi, 2013’den beri Körfez ülkeleri içerisinde var olan Müslüman Kardeşler kaynaklı sorunu Körfez lehine çözmek için yeni bir zemin oluşturdu. Trump’ın İran karşıtı bir cephe örme çalışması, Körfez ülkeleri için monarşilerinin önünde en büyük tehdit gördükleri Müslüman Kardeşler anlayışını bölgeden kesip atmak için bir fırsat oluşturdu.

4) Liderlik mücadelesi faktörü.

Suudi Arabistan’ın başını çektiği 7 ülkenin Katar’ı hedef almasının bir diğer nedeni de Riyad’ın Doha’nın son yıllarda gittikçe öne çıkmasından rahatsızlık duymasıdır.

Ekonomisi nedeniyle nüfusu ve coğrafi büyüklüğünün çok ötesinde bir siyasi nüfuz oluşturmaya başlayan Katar, Suudi Arabistan’ın “patronluğunu” gittikçe rahatsız etmeye başlamıştı. ABD Hava Operasyonlar Merkezi’nin 2003’te Suudi Arabistan’dan Katar’a taşınması, Doha’nın El Cezire gibi geniş imkanlara sahip medyası aracılığıyla Ortadoğu’da etkili olması, Katar’ın Ortadoğu’daki her meseleye aktif müdahale etmeye başlaması, Hamas ve İhvan gibi örgütlere hamilik yaparak Ortadoğu’da bir güç olmaya başlaması, Katar Emiri’nin finans kaynaklarını başta Türkiye olmak üzere bölgede kendi çıkarları için bir yatırıma dönüştürmesi, örneğin bunun karşılığında güvenliği için Türkiye’ye askeri üs açması, Suudi Arabistan’ın gelirini oluşturan petrolün varil fiyatının düştüğü son yıllarda Katar’ın gelirinin dayandığı doğalgazın fiyatını koruyor olması gibi nedenler, Körfez’de “patronluk” sorunu doğurdu.

Riyad’ın saray darbesi beklentisi

Peki bölgede nasıl bir gelişme bekleniyor?

ABD Merkez Komutanlığı’nın ileri karargahının Doha’da bulunması, kuşkusuz 7 ülkenin Katar’a müdahale olasılığını zayıflatıyor. 7 ülke, kara, deniz ve havadan ablukaya aldıkları Katar’da bir saray darbesi olmasını bekliyor.

Zira İngiltere’nin 1971’de bölgeden çekilmesiyle bağımsızlığını kazanan Katar’ın siyasi tarihi, aynı zamanda kanlı ve kansız saray darbeler tarihidir. Katar Emiri’ne ilk saray darbesi 1972’de kuzeni tarafından yapılmış, 1996’da Şeyh Hammad babasını devirmiş, o da 2013’de kansız bir saray darbesiyle iktidarı oğluna devretmek zorunda kalmıştı.

AKP’nin sıkışıklığı

Yaşanan gelişmenin en çok etkileyeceği ülkelerden biri de Türkiye.

Saray ve AKP Hükümeti, İhvanseverlik ve askeri üs karşılığı finans yardımı nedeniyle Katarcı ama ABD’nin inşa etmeye çalıştığı İran karşıtı cephe nedeniyle de Suudici. Bu kıskaç, Türkiye’yi doğrudan taraflardan birinin yanında konumlanıp, diğerine cephe almasını engelliyor.

Cumhurbaşkanı dış politika başdanışmanı İlnur Çevik’in bugünkü yazısına bakılırsa, Saray Katar’a sırtını dönmeyecek ve Körfez’deki sorunu “İran kaynaklı” ilan ederek ve Tahran’ı suçlayarak soğutmaya çalışacak.

Bu “taktik manevranın” işe yaramayacağı açık. Tersine Ankara bu meseleyi “İran karşıtlığı” üzerinden temellendirdiği oranda, ABD’nin Sünni NATO-Kürt-İsrail ittifakına kaçınılmaz olarak sürüklenmiş olacak.

Oysa ki Katar’ın İran’a mızrak ucu olmak istememesi, Rusya, İran, Irak, Suriye cephesine yeni derinlikler oluşturmaktadır. Türkiye bu fırsatı kullanmalıdır. Ancak Saray’ın İhvancılığı Türkiye’nin önündeki engeldir!

Mehmet Ali Güller
6 Haziran 2017

4 Yorum

Atlantik restorasyonu, Ortadoğu NATO’su ve Türkiye’ye NATO kumpası

ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk yurtdışı gezisini yaptığı Suudi Arabistan’dan başlayarak son 10 güne sığdırdığı İsrail ziyareti, NATO ve G7 zirvelerini toplam olarak değerlendiğimizde karşımıza şu tablo çıkmaktadır:

ABD dünya ölçeğinde kapitalist blok içindeki hasarı kontrol ederek Atlantik ittifakını restore etmeye, Ortadoğu’da da Vehhabi/Sünni Arap – İsrail – Kürt cephesi inşa etmeye çalışmaktadır.

Washington gevşeyen Atlantik kuvvetleri ittifakını yeniden sıkılaştırmak için önüne hedef olarak Çin’i koyarken, Ortadoğu’da da İran’ı hedef aldığını ilan etmiş oldu. Rusya ise ABD’nin hem dünya ölçeğinde hem de Ortadoğu düzleminde karşısında ve sahada somut kuvvet olması bakımından “asıl hedef” olmayı sürdürüyor.

G7 ZİRVESİ ve ATLANTİK RESTORASYONU

İtalya’da yapılan 43. G7 Zirvesi, siyasal anlamda “uluslararası düzenin korunması” mesajının verildiği, ekonomik alanda ise “serbest ticarette açık marketin” savunulduğu ve “korumacılık anlayışına karşı mücadelenin sürdürüleceğinin” ilan edildiği bir zirve oldu.

ABD, Kanada, Japonya, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya’dan oluşan kapitalist blok zirvede doğrudan Çin, Rusya ve İran’ı hedef aldılar.

G7 ülkeleri sonuç bildirgesinde Rusya’yı Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne saygılı olmaya davet ettiler ve “Esad rejimi üzerinde nüfuzu bulanan” Rusya ile İran’a Suriye konusunda çağrıda bulundular.

G7 ülkeleri ayrıca “güney Çin denizi” konusu üzerinden Çin’i de hedef aldılar. Çin ise G7 ülkelerini uyararak “sorumsuz açıklamalarınıza son verin” çağrısında bulundu!

Böylece G7 Zirvesi Trump açısından Çin, Rusya ve İran’ın hedef alındığı ve son dönemde önemli sorunlar yaşayan Atlantik ülkeleri arasında hasar kontrolünün yapıldığı bir Atlantik restorasyonu zirvesi oldu.

KÖRFEZ NATOSU ve KÜRT ORDUSU

ABD Başkanı Trump’ın Ortadoğu ziyaretini, ziyaret öncesi aldığı PYD’yi silahlandırma kararıyla birlikte değerlendirmek gerekir.

Trump, PKK’nin Suriye kolu PYD’ye ağır silah verme kararıyla Suriye’nin kuzey cephesinde bir “konvansiyonel ordu” kurma hedefi ilan etmiş oldu. Bu ordunun 150 bin kişilik olacağı konuşulmaktadır.

Trump ilk yurtdışı ziyaretini yaptığı Suudi Arabistan’da ise hem “Arap-İslam-ABD Zirvesi”ne katıldı, hem de 110 milyar doları Suudi Arabistan’la olmak üzere Körfez ülkeleriyle 150 milyar dolarlık silah anlaşması imzaladı. Diğer anlaşmalarla birlikte toplam rakamın 350 milyar doları bulacağı belirtiliyor.

Peki bu kadar silah ne olacak? Washington’un ajandasında Kürt Ordusu dışında bir de Arap Ordusu var. İslam NATO’su, Arap NATO’su ya da Körfez NATO’su denilen bu girişim aslında adım adım ısıtılıyordu. Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ın da bulunduğu Erdoğan’ın Riyad gezisi sırasında temeli atılan bu orduya 34 Müslüman ülke katılma kararı almıştı. Riyad için fiili kuvvet bakımından Türkiye ile Pakistan’ın kritik önemde olduğu bu ittifak, açıkça İran’ı hedef aldığı için tam olarak hayata geçememişti. Türkiye bir yandan bu konuyla paralel olarak Katar’da askeri üs kuruyor ama bir yandan da iç tepkiler nedeniyle öne çıkmıyordu. Pakistan ise İran’la karşı karşıya gelmek istemediği için işi ağırdan alıyordu.

İşte Trump ve silahları bu girişimi, bu kez Körfez eksenli olarak ete kemiğe büründürmüş oldu.

Diğer yandan bir süredir Suudi Arabistan ile İsrail’in İran’a karşı çeşitli görüşmeler yaptığını de önemle not edelim.

Böylece Trumplı ABD bölgede İran’a karşı Kürt, Sünni Arap ve İsrail cephesi inşa etmeye başlamış oldu!

Peki Türkiye bu meselenin neresinde? Bu soruya yanıt verebilmek için Trump’ın başkanlık ettiği ilk NATO Zirvesi’ne de bakmamız gerekiyor.

TÜRKİYE’YE NATO KUMPASI

Son NATO Zirvesinde ittifak, ABD’nin kurduğu IŞİD’le mücadele koalisyonuna katılma kararı aldı!

NATO’nun 28 üyesinin tamamı bu koalisyona üyeyken, NATO neden ayrıca bir kurum olarak bu koalisyona katılma kararı aldı? Bu sorunun yanıtı doğrudan Türkiye ile ilgilidir! Açalım:

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg kararı değerlendirirken “muharip rol almayacağız, terörle küresel mücadele mesajı vermiş olacağız ama yerel güçlerin eğitimi ve AWACS kapsamını genişletme misyonumuz olacak” dedi.

NATO’nun bu kararının tek bir açıklaması var: Üyesi Türkiye’yi, üyeliği üzerinden ABD’nin Suriye stratejisine mecbur etmek!

NATO kararı ile Türkiye İncirlik’i daha da genişletmek zorunda kalacak, yeni üs taleplerine olumlu yanıt vermeye mecbur edilecek, Davutoğlu hükümetinin talebiyle başlayan ama sonra durdurulan göçe karşı NATO’nun Ege misyonuna yeninden evet demek durumunda kalacak. Dahası, artık “NATO görevi” kapsamında olduğu için Alman parlamenterlerin İncirlik’i ziyaretine de engel olamayacak.

Bunun nasıl kapsamlı bir kumpas olduğu, ABD Savunma Bakanlığı’nın Bütçe Tahsisat Talebi Belgesi’nden de anlaşılmaktadır. ABD Hava Kuvvetleri, İncirlik’e ek yatakhane inşa etmek için 28,5 milyon dolar talep etmektedir! Yani İncirlik’e “yığınak” hazırlığı yapılmaktadır!

Ya NATO’nun yerel güçlerin eğitimi misyonu? ABD’nin ağır silahlar vererek inşa etmeye başladığı 150 bin kişilik Kürt Ordusu’nun eğitiminden, NATO üyesi olarak Türkiye de sorumlu olmuş olacak! (ABD’nin son tahlilde hedefi ise Kürt Ordusu’nu da NATO’ya dahil etmektir!)

KOMŞULARLA İTTİFAK VE İNCİRLİK MUTABAKATININ İPTALİ İHTİYACI

Trump’ın son 10 günlük gezi ve zirvelerini toparlarsak şu sonuçları alt alta yazabiliriz:

1) ABD, Çin ve Rusya’ya karşı Atlantik Kampı’nı sağlamlaştırmaya çalışıyor.

2) ABD Ortadoğu’da Türkiye’yi hedef alan Kürt Ordusu ve İran’ı hedef alan Vehhabi/Sünni Arap Ordusu kurmaya çalışıyor.

3) ABD, Suriye’nin kuzeyinde Kürt Koridoru, güneyinde ise Sünni Koridoru inşa etmeye çalışıyor.

Peki Türkiye’nin pozisyonu ne?

Açıkça belirtelim: Erdoğan yönetimi, ABD’nin bu stratejik hesapları karşısına Türkiye’nin zayıf karnını oluşturuyor, sürekli risklere açık hale getiriyor!

Erdoğan yönetiminin Rusya ile normalleşme üzerinden denge araması, tek bacaklı olması nedeniyle stratejik hatayı düzeltemeyecek bir taktik hamle olmaktan öteye gidemiyor. Zira Erdoğan yönetimi böylesine kapsamlı bir saldırıya karşı yapılması gereken iki şeyi yapmıyor: 1) Komşularla (İran, Irak, Suriye) ittifak. 2) İncirlik Mutabakatı’nın iptal edilmesi.

Bu tablonun sürmesi, son tahlilde Türkiye’yi tıpkı Irak’ta olduğu Suriye’de de Kürdistan’ı kabullenme noktasına götürecektir!

Mehmet Ali Güller
30 Mayıs 2017

6 Yorum

Kontrollü değil, erken doğurtulmuş darbe girişimi

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, üstelik referandum öncesi kötü bir zamanlamayla, 15 Temmuz’un “kontrollü darbe” olduğunu söyledi ve fakat gerisini getiremedi.

Baştan belirtelim: Bize göre 15 Temmuz darbe girişimi kontrollü bir darbe değildir, fakat ilk günden beri ısrarla üzerinde durduğumuz gibi “erken doğurtulmuş” bir darbe girişimidir. 17 Temmuz 2016 tarihli “Erken doğuma zorlanan darbe girişimi” başlıklı makalemizden beri bu tezi ileri sürüyoruz.

Üstelik üzerinden geçen 9 ayda bu tezi kuvvetlendiren pek çok olgu ortaya çıktı. Neler mi? Baştan başlayarak inceleyelim…

GENELKURMAY ve MİT EN AZ 5 SAAT ÖNCE BİLİYORDU

Artık en somut veridir: Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan darbeyi en az 5 saat önceden biliyordu.

Özetle MİT Müsteşarı Hakan Fidan darbeyi 16.00’da Genelkurmay Başkanlığı’na bildirdi, 16.30’da ikinci bir uyarı daha yaptı. 17.30’da karargâha giderek Genelkurmay 2. Başkanı ile görüştü. 18.00’da Genelkurmay Başkanı Org. Akar’la toplantı yaptı.

Bu bilgiler, daha sonra iddianameye yansıyan kamera kayıtlarınca da doğrulandı. Örneğin görüntülere göre Fidan 18.10’da karargâha giriş yapıyor ve protokol görevlisi bir kadın subay refakatinde 20.22’de karargâhtan çıkıyordu. Darbeciler ise 21.22’de karargâha geliyor! Darbecilerin Org. Akar’ı karargâhtan çıkarma saati ise görüntülere göre 23.15. (Aydınlık, AKP’li vekil darbe öncesi Genelkurmay’da çıktı, 27 Nisan 2017)

Yine Genelkurmay’ın 19 Temmuz 2016 tarihinde yaptığı resmi yazılı açıklamada da darbeyi saat 16.00’da öğrendikleri belirtilmektedir! (Bu yazılı açıklama nedense daha sonra TSK’nin internet sitesinden kaldırıldı!)

ERDOĞAN DARBEYİ ENİŞTEDEN ÖĞRENMEDİ!

Darbe girişiminin bir numaralı hedefi olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, 5 gün sonra Al Jazeera kanalına verdiği röportajda darbeyi eniştesinden duyduğunu açıkladı! Dahası “doğru istihbarat olsaydı önceden önlenebilirdi” de dedi! (Yeni Şafak, Cumhurbaşkanı Erdoğan: Darbeyi eniştemden öğrendim, 20 Temmuz 2016)

Reuters’e yaptığı açıklamaya göre Erdoğan 15 Temmuz’da MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı aramış ve ulaşamamıştı! (Sözcü, Cumhurbaşkanı Erdoğan: MİT Müsteşarını aradım ama ulaşamadım, 21 Temmuz 2016)

Bu durumda darbe girişimini 5 saat önceden bilen Akar-Fidan ikilisi Erdoğan’ı uyarmamıştı! Peki öyle mi? Ve öyleyse neden 9 aydır hâlâ görevdeler?

Önceleri bu durum, yani MİT Müsteşarı’nın Erdoğan’ı bilgilendirmemesi, “gelen istihbarat darbe girişimi değildi, MİT’e yönelik bir hareketlilikti” diye geçiştirilmeye çalışıldı. Oysa meselenin bundan fazla olduğu ortadaydı. Zira Fidan Marmaris’te otelde dinlenen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın koruma müdürü Muhsin Köse’yi bizzat arıyor ve “karadan, havadan ya da denizden gelebilecek bir tehdide karşı önleminiz var mı” diye soruyordu! (Milliyet, Serpil Çevikcan, Marmaris’e uyarı telefonu, 21 Temmuz 2016)

Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Org. Yaşar Güler’in ifadesi de bu bilgiyi doğruluyor. Çünkü Hakan Fidan Erdoğan’ın koruma müdürünü yanlarında aramıştır. Hatta Fidan gelen istihbarat ile ilgili karargâhta şöyle demiştir: “Komutanım bu olay daha büyük bir olayın parçası olabilir.” (Hürriyet, 15 Temmuz’un Genelkurmay görüntülerini 092660 plakalı tankla ezip yakmışlar, 5 Mart 2017)

Artık soru şudur: MİT Müsteşarı tarafından karadan, havadan ya da denizden gelebilecek bir tehdide karşı önlemi var mı diye sorulan koruma müdürü Erdoğan’a hiç haber vermemiş midir?

Geçelim, Erdoğan’ın haberi vardır!

Kaldı ki Erdoğan Marmaris’ten İstanbul Atatürk Havalimanı’na inip basın toplantısı yaptığında da aslında her şeyi bildiğini şu cümlesiyle ortaya koymuştur: “Öğleden sonra bir hareketlilik ne yazık ki silahlı kuvvetlerimizin içinde mevcuttu ve bu hareketliliğin neticesinde de Türk Silahlı Kuvvetlerinin içerisinde bir azınlık ne yazık ki…” (Hürriyet, Cumhurbaşkanı Erdoğan: Şu anda yapılan hareket bir ihanet hareketidir, bir ayaklanma hareketidir, 16 Temmuz 2016)

Hatta artık soru şudur: Erdoğan darbe girişimini “öğleden sonra”dan itibaren mi biliyordu, yoksa daha öncesinden mi? Zira Erdoğan’ın bulunduğu Okluk Koyu’ndaki tüm tekneler hiçbir gerekçe gösterilmeden darbe girişiminden 4 gün önce, 11 Temmuz’da koydan çıkartılmıştı! (diken.com.tr, Erdoğan’ın konutu var, yandan geç: Gökova Körfezi’ndeki teknelerin yeri değiştirildi, 11 Temmuz 2016)

Dahası darbenin ayak sesleri gelmektedir ki, örneğin Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek “darbeyi 14 gün önce milletimize duyurduk” demektedir. (ulusalkanal.com.tr, Doğu Perinçek: Darbeyi 14 gün önce milletimize duyurduk, 16 Temmuz 2016)

Perinçek bu açıklamasından 7 ay sonra da, darbeyi aslında bir gün önce hükümete söylediklerini de açıkladı: “Darbeyi de bir gün önce Genel Başkan Yardımcımız Sayın Atilla Uğur gitti Yeni Şafak gazetesine bildirdi. ‘Önümüzdeki günlerde Fethullah Terör Örgütü’nün bir darbe girişimi vardır’ dedi. Ve aynı zamanda da hükümete bildirmelerini istedi.” (cumhuriyet.com.tr, 15 Şubat 2017)

AKSAKALLI: KIŞLAYI TERK ETME EMRİ VERİLSEYDİ DARBE ORTAYA ÇIKARDI

Gelelim önceden bilinen bu darbe girişiminin engellenip engellenemeyeceğine…

Darbe girişiminin bastırılmasında kritik role sahip olan Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı’nın ifadesi bu konuda çok önemli bir ipucu veriyor: “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı.” (Cumhuriyet, Zekai Aksakallı’dan ’15 Temmuz’ ifadesi: Ömer Halisdemir’e talimatı ben verdim, 20 Mart 2017)

Ancak darbe girişimini saat 16.00’da öğrenen Hulusi Akar nedense bu emri vermemiş ve dahası hiçbir ciddi önlem almayıp darbecilerin 21.22’de karargahına gelmesine kadar beklemiştir!

En üst düzey komutanlar bile haberdar edilmemiştir! Öyle ki haberdar edilmeyen havacı komutanlar düğün programını iptal etmeyip topluca düğünde tutuklanıştır!

14 TEMMUZ’DAKİ AKAR-FİDAN GÖRÜŞMESİ

Gelelim bir başka ayrıntıya…

Akar-Fidan ikilisi darbe girişimini haber alıp 5 saat boyunca ne yaptı? Saat 18.10’da karargâha gelen ve saat 20.22’de karargâhtan ayrılan Fidan 2 saat 10 dakika boyunca Akar’la birlikte sağlam bir önleyici plan yapamadı mı?

Gelin bir gün öncesine gidelim.

Keskin nişancı Piyade Üstçavuş Mehmet Bilge, Ömer Halisdemir’i şehit eden darbecilerin yargılandığı davanın 22 Şubat 2017 tarihli duruşmasında şu ifadeyi verdi: “14 Temmuz’da Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda bir kurs kapanış töreni yapıldı. Normalde Cuma günü yapılması lâzım, Perşembe yapıldı. Niye Perşembe? Bunun bir nedeni var mı, Özel Kuvvetler’e sorulsun. Katılımcılar kim; Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı. Paraşüt atlayışları yapılacaktı, ama hava şartları bahane edilerek, iptal edildi. Bildiğimiz kadarıyla o gün Ankara’da hava gayet iyiydi. Meteorolojiden o günkü hava durumunun da sorulmasını istiyorum. Tören saat 17.30’da bitiyor. Adamlar başına bir şey gelmesinden korktuğu için söyleyemiyor, belki de inkâr ederler; Törenden sonra Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı havuzlu bahçede sohbete koyuluyor. Duyduğum, bildiğim kadarıyla anlatıyorum; Zekai Paşa bile yanlarına yaklaştırılmıyor. Bu sohbet saat 23.00’e kadar sürüyor. Önce MİT Müsteşarı’nın çıkması gerekirken, Genelkurmay Başkanı çıkıyor. MİT Müsteşarı orada askeri bir yöneticiyle kalıyor.” (Müyesser Yıldız, Hulusi Akar ve Hakan Fidan darbeden bir gün önce neredeydi, Odatv, 27 Şubat 2017)

TBMM Darbe Girişimi Araştırma Komisyonu yeniden toplanıp Akar ve Fidan’ı çağırmalı ve ikiliye bu soruyu sormalıdır!

AKP’Lİ VEKİL DARBE GÜNÜ 2.5 SAAT KARARGÂHTA

Bitmedi, ele alınması gereken bir diğer konu da AKP’nin asker kökenli milletvekili Şirin Ünal’ın darbe girişimi günü Genelkurmay Karargahı’nda ne aradığıdır?

İddianameye yansıyan kamera görüntülerine göre Şirin Ünal karargahtadır ve saat 16.00’da ayrılmak üzere aracına binmiştir. Karacı bir subay Ünal’ı yoldan geri çevirmiş, Ünal bu kez 16.07’de karargâhtan ayrılmıştır! (Aydınlık, AKP’li vekil darbe öncesi Genelkurmay’da çıktı, 27 Nisan 2017)

Şirin Ünal darbe girişiminden 20 gün sonra Sultangazi’deki demokrasi nöbetinde o geceyi anlattı. Ünal, Akar’ın davetiyle karargâhta bir görüşme gerçekleştirdiğini, 2,5 saat süren görüşmede Akar ile Yüksek Askeri Şura’ya (YAŞ) yönelik çalışmaları beraber gözden geçirdiklerini anlattı! (eminhaber.org, Ak Parti Milletvekili Şirin Ünal O Gece Yaşananları Sultangazi’de Anlattı, 5 Ağustos 2016)

Bu açıklama doğru bile olsa tuhaftır. Asker kökenli bile olsa bir milletvekili YAŞ çalışmasını Genelkurmay Başkanı ile birlikte 2,5 saat nasıl gözden geçirir? Kimlerin terfi alacağı iktidar partisi milletvekilinin işi midir?

DARBE KOALİSYONU

Toparlarsak, açıklanan bildiride de görüldüğü gibi darbe aslında 16 Temmuz 2016’da saat 03.00’de yapılacaktı, 6 saat öncesinde değil…

Ancak darbeciler o saati beklememiş ve 15 Temmuz 2016 akşamı saat 21.00’de harekete geçmişti.

Peki darbeciler neden 6 saat beklemeyip herkesin ayakta olduğu saatlerde darbe girişimine başladılar? Mecbur mu kaldılar?

İfadelerden de anlaşılacağı gibi aslında darbe girişimi üç grubun koalisyonu ile planlanmıştı: FETÖ’cü yapı, Atlantikçi grup ve hükümetten rahatsız olan ve zaten emeklilikleri gelmiş olan grup…

Bu gruplardan birinin girişimden önce “ikna” edildiği ve vazgeçirildiği anlaşılıyor. Diğer grubun ise bir kısmının hiç başlamadığı, başlayanların da hızla vazgeçtiği anlaşılıyor. FETÖ’cü grubun ise ne pazarlık şansı vardı ne de geri çekilme… Şanslarını denediler ve kaybettiler.

Özetle, bilinen bir darbe girişimi erken doğuma zorlanmıştı!

DARBE NEDEN ENGELLENMEDİ?

Peki neden Zekai Aksakallı’nın söylediği önlem alınarak darbe ortaya çıkarılıp engellenmedi de, erken doğuma zorlandı?

Yanıtı daha darbe girişimi bastırılmamışken Erdoğan’ın havalimanında yaptığı şu açıklamada yatıyor: “Her olanda hayır vardır anlayışından hareketle de eninde sonunda şu anda bu çıkış, bu hareket Allah’ın bize büyük bir lütfu. Niye büyük bir lütfu? Çünkü bu, tertemiz olması gereken Silahlı Kuvvetlerimizin temizlenmesine vesile olacak olan bir harekettir.” (Sputnik, 16 Temmuz 2016)

Peki TSK’yi FETÖ’cülerden temizlemek için ille de darbe girişimi mi olması gerekiyor? İdari soruşturmalarla, YAŞ’la, operasyonlarla FETÖ’cüler tasfiye edilemiyor mu?

Asıl yanıt ve “Allah’ın lütfunun” ne olduğu kısa bir süre sonra ortaya çıktı: Erdoğan darbe girişimini fırsata çevirip TSK’yi “parçaladı”!

Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı TSK’den alınıp İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. Askeri okullar kapatıldı. GATA, Abdülhamid ismiyle TSK’den alınıp Sağlık Bakanlığı’na bağlandı. Kışlaların bir kısmı kapatıldı, bir kısmı şehir dışına çıkarıldı. Askeri yargı kaldırıldı vs. Özetle, TSK parçalarına ayrılarak farklı bakanlıklara bağlandı.

Darbe girişiminin neden engellenmeyip de bastırılabilmek için erken doğuma zorlandığının ikinci yanıtı ise Başkanlık’tı. Erdoğan darbe girişimini fırsata çevirerek ve Devlet Bahçeli’nin de yardımıyla rafa kaldırılmış bu projeyi kamuoyunun önüne getirdi ve meşruluğu tartışmalı bir seçimin sonunda da rejimi değiştirdi!

Başta ana muhalefet partisi olduğu için CHP olmak üzere tüm muhalefet partileri bu konunun üzerine gitmelidir. YSK’nin “tam kanunsuzluk şartları oluşmadı” diyerek rejim değişikliği oylamasını kabul ettiği şartlarda otokrasinin önlenmesi bu “toplu” mücadeleyle olacaktır!

Mehmet Ali Güller
29 Nisan 2017

8 Yorum

AKPM kararı da Saray da milli egemenliğe karşı!

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin Türkiye’nin siyasi denetim sürecine geri dönme kararı almasını üç ayrı düzlemde değerlendirmek gerekir.

DENETLEME TAM BAĞIMSIZLIĞA AYKIRIDIR

1. Düzlem: AKPM’nin kararı kategorik olarak kabul edilemez. İşler yolunda olduğu ve AKP iyi yönettiği için değil, karar egemenliğe aykırı olduğu için kabul edilemez.

Bir ülkenin siyasi denetim bakımından egemenliğini kısmen de olsa bir uluslararası örgüte hele de birleşik bir Avrupa’ya devretmesi, tam bağımsızlığa aykırıdır.

Türkiye’nin AB’ye aday üyeliği sürecine kategorik olarak karşı çıkmış biri olarak, sadece siyasi denetim konusuna değil, egemenliğimizin kısmen devri anlamına gelen tüm uygulamalara karşı çıkıyorum.

Türkiye bu kararı kabul etmemeli ve dahası AB aday üyelik sürecini ortadan kaldırmalıdır. Göreceksiniz, AB’yle ilişkiler o zaman iki egemen güç arasında olacağı için çok daha sağlıklı ve dengeli olacaktır.

DENETLEMENİN İŞE YARAMADIĞI TEKERRÜR ETMESİNDEN BELLİ

2. Düzlem: AKPM’nin kararına kategorik olarak karşı çıkmak, AKPM’nin bu kararı almasındaki gerekçelerin doğruluğunu ortadan kaldırmaz. İkisi ayrı meseledir.

Türkiye’nin adım adım bir hukuk devleti olmaktan çıktığı ortadadır. Parlamentonun iradesinin Saray’a geçtiği açıktır. Saray’ın hukuka uymadığı, beğenmediği kararları nedeniyle mahkemeleri tanımadığı, istemediği kararlar nedeniyle Anayasa’ya saygı duymadığı herkesin gördüğü çıplak bir gerçektir. Dahası cumhurbaşkanı hukuka uymadığı için kendisine uygun hukukun yapıldığı da bir gerçektir. Diğer yandan Sayıştay’ın Meclis’i denetleyemediği de gerçektir.

Son olarak YSK’nin kanuna uymadığı, bu nedenle başkanlık halkoylamasının şaibeli olduğu da gerçektir.

Bunların, AKPM’nin de saptadığı sorunlar olduğu ortadadır fakat bu sorunlar Avrupa’nın değil bizim sorunumuzdur. Bu sorunlar, AKPM’nin denetlemesiyle değil, bizlerin mücadelesiyle çözülür. Avrupa’dan demokrasi beklemek gerçekçi değildir.

Kaldı ki, bu yolun sonuç vermediği de tekerrür etmiş olması nedeniyle ortadadır. AKPM denetlemesi işe yaramış olsa, Türkiye’ye demokrasi getirmiş olsa, bugün tekrar denetleme ihtiyacı duymalarına gerek kalmazdı. Zira 2004 yılından önce de Türkiye denetlenmiş ve AKP hükümeti “başarı” karnesi almıştı!

12 yıl önce denetleyen yine AB’ydi, denetlenen yine AKP hükümetiydi. Dün AB denetlemesi işe yaramış olsa ve AKP gerçekten sınıfı geçmiş olsa, bugün yeninden denetlenme ihtiyacı olur muydu?

Sonuç olarak özetlediğimiz tüm bu sorunlar bizim sorunlarımızdır ve o sorunları hep birlikte, solcu, sosyalist, Kemalist, halkçı, laik, cumhuriyetçi, milliyetçi, ülkücü, yan yana durarak çözeceğiz.

TEK ADAMLIK TÜRKİYE’Yİ DÜŞMANLIKLARA AÇMAKTADIR!

3. Düzlem: Saray’ın ve AKP Hükümeti’nin AKPM’nin kararını “Türkiye düşmanlığı” diye sunmaya kalkması siyasi kurnazlıktır.

Hem sorumluluğu üstünden atmak hem de bir milli mesele havası yaratarak muhalefeti yanına çekmek için meseleyi “Türkiye düşmanlığı” gibi sunaktadırlar.

Mesele açıktır, AKP Hükümeti hukuk devletini yok etmekte, kuvvetler ayrılığını kaldırarak Türkiye’yi tek adam rejimine götürmektedir. Ortada bir “Türkiye düşmanlığı” aranacaksa, asıl düşmanlık budur. Ve dahası bu otokratik rejim geçişi, Türkiye’yi düşmanlıklara açık hale getirmektedir.

Türkiye’yi AB kapısına bağlayan, Türkiye’nin tüm kurumlarını AB denetimine açan, AB’nin uyum yasalarını önünde engel gördüğü Kemalist Devlet’i tasfiye etmek için kullanan, Papa heykeli altında AB anayasasına imza atan, AB aday üyeliğini gündüz vakti havai fişek atarak kutlayan AKP hükümeti gelinen noktanın sorumlusu ve suçlusudur!

Saray ve AKP hükümeti otokratik rejim için batı karşıtlığına da oynamaktadır, idam şovu da yapmaktadır. Almanya ve Hollanda üzerinden yaratılmaya çalışılan Batı karşıtlığının hedefi açıktı; evet oylarını artırmak.

Ya idam? Neden açık açık Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı davranılmaktadır? İdam uygulayan bir ülkenin bırakın AB üyeliğini, Avrupa Konseyi üyeliğini bile sürdüremeyeceği ortadadır. Acaba Avrupa Konseyi’nden atılmak ve bu yolla engel gördükleri AİHM’den kurtulmak mı istemektedirler? Zira AİHM’de biriken tazminatların toplamı oldukça fazladır ve sıkıntıdaki ekonomiyi ciddi şekilde sallayacak büyüklüktedir!

İHTİYAÇ: TAM BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ

Aslında AKPM kararı da, bu kararın hedef aldığı AKP hükümeti de aynı noktada buluşmaktadır. Karar da Saray da milli egemenliğe karşıdır.

İşte asıl mesele budur ve bu meselenin çözümü tam bağımsızlık mücadelesinden geçmektedir.

Tam bağımsızlığın yolu ise Türkiye’nin AKP yönetiminden kurtulmasıyla açılacaktır!

Mehmet Ali Güller
25 Nisan 2017

3 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: