Ukrayna savaşının beş cephesi

Ukrayna’da asıl çarpışan Ukrayna ile Rusya değil, ABD ile Rusya’dır. İlk turuncu darbeyi bir kenara bırakırsak, bu çarpışma gerçekte 2014 yılında başladı ve 24 Şubat 2022’de yeni bir aşamaya geçti.

ABD-Rusya çarpışması, Ukrayna üzerinde birincisi jeopolitik, ikincisi politik, üçüncüsü enerji-politik, dördüncüsü ekonomik ve beşincisi askeri cephelerde sürmektedir.

Bu cephelerdeki tabloyu inceleyelim:

1) JEOPOLİTİK CEPHE

ABD, Arktik Okyanusu’ndan başlayıp Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği ile bu ülkeleri kapsayan, Baltık Denizi ve Baltık ülkeleri üzerinden Polonya-Ukrayna merkezli Doğu Avrupa’ya inen, Romanya ve Bulgaristan ile Batı Karadeniz’i içeren, Yunanistan’ı kuzeyden güneye katederek Doğu Akdeniz’de Girit’e kadar inen bir stratejik hat inşa ediyor.

ABD, Avrupa ile Asya arasına yeni bir demir perde indirerek Avrasyalaşmayı önlemeyi ve bu stratejik hat üzerinden Rusya’yı sıkıştırmayı hedeflemektedir.

Rusya ise bu stratejik hatta karşı güneybatısından dayanak bölgeleri oluşturmaya çalışıyor. İşte Donetsk, Lugansk, Herson ve Zaporijya’nin Rusya’ya katılımı bu amaçladır ve fiilen Ukrayna’nın Karadeniz’e bağlantısını kesebilmeyi hedeflemektedir. Moskova için Karadeniz’in güvenliği ve burasının bir “NATO gölü” olmaması hayati önemdedir.

2) POLİTİK HEDEF

ABD’nin temel politik hedefi Rusya’yı yalnızlaştırmak, Avrupa’yla işbirliğini sınırlamak, enerji bağını koparmaktır.

ABD’nin ikincil politik hedefi ise AB’nin “stratejik özerkliğini” engellemek, Avrupa üzerindeki tahakkümü sürdürmek ve Soğuk Savaş’ta olduğu gibi kendi stratejisine eklemlemek istemektedir.

Bunun yolu ise önce Almanya-Rusya işbirliğini bozmaktan, ardından da enerji faktörü üzerinden Alman sanayisini baskılamaktan geçiyor. Alman sanayisi ne kadar zayıflarsa, Berlin ABD’ye o kadar bağımlı olacak ve Paris’le birlikte 2014 yılından bu yana geliştirmeye çalıştıkları “stratejik özerklik” arayışından uzaklaşacaktır.

ABD’nin üçüncül politik hedefi ise SSCB’nin dağılması sonrası fiilen varlığı gereksizleşen NATO’yu, “Rus tehdidi üzerinden” canlandırmak, büyütmek ve ilerde Asya-Pasifik’e genişletmektir. ABD için NATO sadece bir askeri aygıt değil, üyeleri denetim altında tutan bir siyasi araçtır.

3) ENERJİ-POLİTİK CEPHE

ABD, Almanya-Rusya enerji bağını keserek, AB-Rusya işbirliğini de bozmayı hedefliyordu uzun yıllardır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu Alman sanayisinin zayıflamasına ve Berlin’in Washington tahakkümüne girmesi demektir.

Diğer yandan ABD enerji-politik cephede Rus gazına karşı kendi gazını seçenek yapmaya ve emperyalist LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) şirketlerine pazar oluşturmaya çalışıyor.

ABD enerji-politik cephede son olarak işi, Rusya ile Almanya arasındaki Kuzey Akım boru hatlarına sabotaja kadar vardırdı.

Rusya ABD’nin bu saldırganlığına karşı Asya pazarını güçlendirmeye, Çin ve Hindistan’a petrol ve doğalgaz ihracını artırmaya, Türkiye ve Güney Kore gibi ülkelerle enerji ticaretini belli bir seviyede tutabilmeye çalışıyor.

4) EKONOMİK CEPHE

ABD, ekonomik cephedeki saldırılarını öncelikle Rus ekonomi varlığına “çökerek” sürdürüyor. Rus vatandaşlarına ait yaklaşık 20 milyar dolarlık varlıklara el koymak dışında, Washington Rusya Merkez Bankası’nın Batı’daki rezervlerini de dondurdu.

ABD, ekonomik cephede ikincil olarak Rusya’yı ağır ambargo altında tutarak bu ülkenin ekonomisini batırmayı hedefliyor. Ancak geride kalan altı ayda bu gerçekleşmedi, tersine Avrupa ekonomileri yaptırım nedeniyle büyük sorunlar yaşamaya başladı.

Rusya ise ABD’nin ekonomik cephedeki bu saldırılarına karşı “ulusal paralarla ticaret” hamlesini uyguluyor. 5-6 yıldır konuşulan ve sembolik düzeyde başlayan “ulusal paralarla ticaret”, ABD’nin yaptırımları nedeniyle ivme kazandı ve adım adım oranı artarak uygulanıyor.

5) ASKERİ CEPHE

ABD, Ukrayna’yı silahlandırırken hem stratejik planda “savaşı uzatmayı” ama hem de Amerikan silah sanayisine para kazandırmayı hedefliyor.

ABD bu yolla hem atıl duran silahlarını cephelere sürerek tüketmiş hem de yeni silah üretimine alan açmış oluyor.

Emperyalizmin en önemli karakteristiğidir: Enerji ve silah tekellerini beslemek, emperyalist ABD’yi yönetenlerin ilk ve en önemli işidir.

SONUÇ

Görüldüğü üzere Ukrayna meselesi sadece Ukrayna meselesi değildir. ABD, Ukrayna üzerinden kendi küresel düzenini sürdürebilmeyi, Avrupa’yı tahakkümü altında tutabilmeyi, Rusya’yı geriletmeyi ve asıl rakibi Çin’e karşı geniş bir cephe inşa edebilmeyi hedeflemektedir.

Ancak tablo tersi yönde gelişme işaretleri taşımaktadır: ABD’nin hegemonyası zayıflıyor ve kurallarını kendisinin yazdığı düzen çatırdıyor. Enerji krizi ise ABD’nin beklediğinin tersine, Avrupa’da kendisine karşı yeni bir politik süreç başlatma potansiyeli taşıyor.

Çin’e karşı geniş cephe mi? ABD’nin cepheyi genişletebilmeden önce mevcut cephesini sağlam tutabilme sorunu var!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ekim 2022

2 Yorum

Brzezinski’nin o uyarısı masada

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, NATO’ya “hızlandırılmış katılım başvurusunu” imzaladığını duyurdu. “NATO yolumuzu çoktan tamamladık, Ukrayna fiilen NATO’nun parçasıdır” diyen Zelenski, başvurunun “bu fiili durumu yasallaştıracağını” söyledi (Sputnik, 30.9.2022).

Zelenski’nin bu başvurusu ve açıklaması bile, olan biteni tam olarak anlamadığını ya da anlamak istemediğini ortaya koyuyor. Çünkü ülkesi 24 Şubat 2022 sürecine ne yazık ki tam da bu nedenle, yani “ABD’nin Ukrayna’yı NATO’ya alarak Rusya’ya kuşatmayı biraz daha daraltmak istemesi” nedeniyle sürüklendi.

‘Ukrayna’nın NATO üyeliği gereksiz ve zararlı’

Oysa örneğin ABD’nin eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski daha Mart 2015’te “Ukrayna’nın NATO’ya üyeliğinin masadan kaldırılması gerektiğini” söylüyor, hatta ABD’nin Rusya’yla “Ukrayna’nın AB üyesi olsa bile NATO üyesi olmayacağını garanti eden bir anlaşma yapması gerektiğini” savunuyordu (Sputnik, 9.3.2015).

Nitekim Rusya’nın 24 Şubat 2022’den önce, Aralık 2021’de hem ABD’den hem de NATO’dan istediği “güvenlik garantileri” anlaşması, tam da Brzesinki’nin işaret ettiği türden bir anlaşmaydı.

Brzesinki yine o süreçte Polonya gazetesi Gazeta Prawn’a verdiği demeçte “Ukrayna’nın NATO üyeliğinin sadece gereksiz olmakla kalmayıp zararlı da sonuçlanabileceğini” söylüyordu (Sputnik, 25.3.2015).

Ancak Washington, Brzezinski ve benzer şekilde düşünenleri dinlemedi, Rusya’yı kuşatmayı ilerletmeyi ve daraltmayı stratejik hedef ilan etti. Fakat 7 yıl sonra tablo Brzezinski’nin işaret ettiği gibi oldu: “Zararlı sonuçlandı.”

Ukrayna, Kırım’ın ardından Donetsk, Luhansk, Herson ve Zaporijya bölgelerini de kaybetti. Önce bağımsızlığını ilan eden, ardından da halkoylamasıyla Rusya’ya katılımı kabul eden bu bölgeler, 30 Eylül 2022’den itibaren artık Rusya Federasyonu’nun parçası haline geldiler.

ABD’nin ‘uzun savaş’ planı

ABD’yi ve elbette Ukrayna’yı girdiği bu açmazdan çıkarmak için ABD’nin bir başka kıdemli eski Ulusal Güvenlik Danışmanı, eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger da önemli uyarılarda bulundu.

Kiev NATO üyeliği peşinde koşarak bugünkü çatışmaların taşlarını döşedi” diyen Kissinger, “Batı’nın Ukrayna üzerinden Rusya’yla yürüttüğü çatışma iki ay içinde sonlandırılamazsa, kontrolden çıkacak” uyarısında bulundu.

Hatta Kissinger felaketin önlenmesi adına “Ukrayna’nın Rusya’ya toprak vermesi gerektiğini” bile savundu (The Telegraph, 24.5.2022).

Ancak ABD, ateşe attığı Ukrayna’yı ateşte tutmayı sürdürmeyi ana stratejisinin gereği görüyor ve bu nedenle “savaşı uzatmayı” hedefliyor. ABD’nin “uzun savaş” ısrarının Ukrayna’ya ve Avrupa’ya daha neler kaybettirebileceği ise ortada…

‘Tarihin gördüğü en kötü fikir’

Her şeye rağmen Ukrayna’nın NATO’ya kabulünün felaket olacağını ABD’de gören isimler yine de var. Örneğin Jason Fields, “Ukrayna’yı NATO’ya kabul etmenin tarihin en kötü fikri olduğunu” yazdı (Newsweek, 30.9.2022). Fields özetle “Ukrayna’nın NATO’ya kabulünün ABD ve NATO müttefiklerini Rusya ile savaşa sürükleyebileceğini, bunun da nükleer savaşa yol açabileceğini ve insanlığın varlığını tehdit edebileceğini” belirtti.

Ukrayna’nın “NATO’ya hızlandırılmış katılımına” NATO üyelerinin çoğunluğunun da sıcak bakmayacağı anlaşılıyor. Nitekim Almanya Savunma Bakanı Christine Lambrecht “Ukrayna, bir ittifak seçmekte özgürdür ancak NATO’ya katılmak belirli şartlara tabidir” diyerek, kapının açık olmadığına işaret etti.

Ukrayna’yı NATO üyeliği için başından veri kışkırtan ABD de, şimdilik temkinli. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, “Ukrayna’nın NATO’ya üyelik başvurusu başka bir zaman ele alınmalı” dedi.

Tek başına ABD’nin bu açıklaması bile Ukraynalılar için nice derslerle dolu!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2022

1 Yorum

Kuzey Akım’a sabotajın hedefi

Rusya’dan Almanya’ya gaz taşıyan Kuzey Akım 1-2 boru hatlarının dört yerinde sızıntı tespit edildi. İsveç Ulusal Sismik Ağı (SNSN), boru hatlarındaki sızıntıların yakınında, 2.3 büyüklüğünde depreme benzer iki sarsıntı tespit edildiğini açıkladı (AA, 27.9.2022)

İki boru hattında dört sızıntının tesadüf olamayacağı ortada. Peki sabotajın faili kim olabilir ve hedefi ne?

ABD’nin rahatsızlığı

Batı, büyük oranda fail olarak Rusya’yı işaret ediyor, “doğalgaz fiyatlarını yükseltme” amaçlı bir Rus sahte bayrak operasyonu olduğunu savunuyor.

Doğru, sabotajın ardından “Avrupa’da ekim vadeli doğal gazın megavatsaat fiyatı yüzde 13,4 arttı” (TRT Haber, 28.9.2022). Peki boru hattı patlatılan ve Avrupa’ya gaz satamayacak olan Rusya’nın bu artıştan ne kazancı olacak? Avrupa’ya kim doğalgaz satıyorsa, o kazanacak: ABD sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) şirketleri…

Kısa vadeli doğalgaz fiyatı artışını bir kenara bırakarak daha uzun vadeli bir soruya yanıt arayalım: Kuzey Akım’lardan kim rahatsız? Ukrayna krizinin her aşamasında temel konu başlıklarından biri Kuzey Akım’dı. ABD, en başından beri Almanya-Rusya enerji anlaşmasına karşıydı.

Örneğin ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 27 Kasım 2018’de yayınladığı ABD-Ukrayna Stratejik Ortaklık anlaşması açıklamasında, “iki ülkenin Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı’nı durdurmak için koordinasyonu sürdürecekleri” ilan edilmişti.

Hatta ABD Başkanı Joe Biden 7 Şubat 2022’de Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile ortak basın toplantısında, “Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi halinde Kuzey Akım 2 artık ortada kalmaz, sonunu getiririz” demişti. Gazeteci “Bunu nasıl yapacaksınız, çünkü boru hattı projesi Almanya’nın kontrolünde” deyince Biden gülerek “Size söz veriyorum, bunu becereceğiz” yanıtını vermişti (Reuters, 7.2.2022).

Alman hükümeti enerji baskısı altında

Ukrayna krizini başından beri “aynı zamanda bir ABD-Almanya çatışması” olarak değerlendirmemiz bundandı. Çünkü ABD, Rusya-Almanya bağını koparmayı ve Almanya ile Fransa’nın stratejik özerklik arayışını gemleyerek Avrupa üzerindeki tahakkümünü sürdürebilmeyi hedefliyor.

Peki Almanya bunu görmüyor mu? Gördüğü belli. Nitekim Scholz hükümeti krizin başında farklı tutum alıyordu. Öyle ki Ukrayna Almanya’yı “Rusya’yı cesaretlendirmekle” suçluyor, hatta Ukrayna Savunma Bakanı Oleksey Reznikov, “Doğu Almanya kurulur” diyerek tehdit ediyordu (Deniz Berktay, Cumhuriyet, 29.1.2022).

ABD’nin ve onlarla uyumlu hükümet ortağı Yeşillerin baskısı karşısında Scholz zamanla geri adım attı. Ancak enerji krizi, şimdi de Scholz’u Alman sermaye sınıfıyla, hatta geniş Alman halkıyla karşı karşıya getirmeye başladı.

Boru hatlarına sabotajın hemen öncesinde, Almanya’daki son müşterilerin yüzde 67’sine gaz sunan Almanya Belediye Şirketleri Birliği (VKU) Genel Müdürü Ingbert Liebing “ekonomik çöküş” riskine, Almaya Enerji ve Su İdaresi Birliği (BDEW) Genel Müdürü Kerstin Andreae de “enerji krizinin toplumu temellerinden sarsma potansiyeline” işaret ediyordu (bloomberght, 26.9.2022).

Polonya’dan ABD’ye teşekkür

Kısacası Alman hükümeti, Almanların “enerji yaptırımlarını yumuşat” baskısı altındaydı. İşte Kuzey Akım 1’e sabotajla “yumuşatabilme olasılığının” önü kesilmeye çalışılmış ve kapalı Kuzey Akım 2’ye sabotajla da alternatifinin önüne geçilmiş oldu.

Yani Polonya’nın eski savunma ve dışişleri bakanı Radislaw Sikorski boşuna gaz sızıntısı fotoğrafını “Teşekkürler ABD” diye paylaşmadı! Çünkü tam da bu süreçte Norveç gazını Danimarka üzerinden Polonya’ya taşıyacak “Baltic Pipe” doğalgaz boru hattının açılışı yapıldı (AA, 27.9.2022).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ekim 2022

1 Yorum

Fidan-Memlük görüşmesine PKK kurşunu

Teröristlerin Mersin’deki saldırıyı Suriye’de organize ettiği bilgisine sahibiz” demiş Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar (AA, 28.9.2022).

Ne yanlış bir saptama!

Kastınız o olmasa bile, “Suriye’de organize edildi” sözü, Suriye devletinin de rolü, bilgisi, onayı olduğuna işaret eder zira…

Tersine doğru saptama şudur: Teröristlerin Mersin’deki saldırıyı Amerikan Koridoru’nda organize ettiği

Kapının aralanmasından kim rahatsız?

Mersin’deki terör saldırısı çeşitli boyutlarıyla tartışılıyor: PKK’nin uzun sürenin ardından neden şimdi bir terör saldırısı yaptığı sorgulanıyor. HDP davasından seçim sürecinde HDP’lilerin oyunu hangi adrese kullanacağına dair pek çok boyut üzerinde duruluyor.

Elbette bu konular de terör saldırısının sonuçları üzerinden ilgili olabilir. Ancak terörün daha çok Türkiye ile Suriye arasındaki en azından “kapı aralama” anlamına gelen süreci dinamitlemeyi hedeflediği anlaşılıyor.

Neden? Çünkü Türkiye ile Suriye arasında “kapının aralanmış” olmasından birincisi ABD, ikincisi de PKK/YPG rahatsız.

Çünkü ABD bilmektedir ki Türkiye ile Suriye anlaşırsa, inşa ettiği Amerikan Koridoru yıkılacaktır. Çünkü YPG bilmektedir ki Türkiye ile Suriye normalleşirse, ABD sponsorluğundaki devlet hayalleri yıkılacaktır.

Terörün hedefi

İşte tam da bu nedenle Hulusi Akar’ın “saptaması” yanlıştır. Mersin’deki terör saldırısı için “Suriye’de organize edildi” derseniz, “kapı aralanmasından” rahatsız olanların işaret ettiği tuzağa düşersiniz.

Tekrar vurgulayalım: Mersin’deki terör saldırısı Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın söylediği gibi Suriye’de değil, gerçekte Amerikan Koridoru’nda organize edildi!

Ve hedefi de Şam’da yapılan Hakan Fidan – Ali Memlük görüşmesidir.

Çünkü iki ülkenin istihbarat başkanları, aralanan kapıyı biraz daha açmak üzere görüşmeler yapıyor bir süredir. İkilinin bu amaçlı görüşmeleri 17 Eylül’de kamuoyuna da açıklandı.

Faysal Mikdat’ın mesajı

Öte yandan Hulusi Akar’ın saptaması ikinci olarak da Şam’ın pozisyonu nedeniyle yanlıştır. Çünkü Şam yönetimi, açıkça ABD ve PKK/YPG’nin karşısında konumlanmaktadır.

Son olarak Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdat, BM Genel Kurulu’nda bu konuda çok önemli mesajlar verdi: “Sponsorlarının (ABD-İsrail) ördüğü illüzyonların etkisi altında yaşayan ayrılıkçı milisler (YPG), yabancı işgalciye (ABD) güvenmeyi bırakmalıdır. Anavatanının yanında olmayanın, bir vatanı da yoktur” (cumhuriyet.com.tr, 26.9.2022).

Meselesi “normalleşme” olanlar açısından Faysal Mikdat’ın bu sözleri, çok önemli bir işbirliği çağrısıdır.

Putin’in Ankara ve Şam’dan talebi

Kuşkusuz Erdoğan iktidarının normalleşmeye istekli olduğunu söyleyemeyiz. Daha önceki yazılarımızda da işaret ettiğimiz gibi, iktidarın hedefi Suriye’yle normalleşmek değil, Suriye’nin kuzey batısında “özerk ÖSO nüfuz alanı” inşa edebilmektir.

Ancak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in hem Tayyip Erdoğan’ı hem de Beşar Esad’ı ilişkileri normalleştirmeye “teşvik ettiğini” biliyoruz.

Erdoğan’ın da Putin’in talebi üzerine “kapı aralamayı” kabul ettiğini görüyor ama bunu çok da ilerletmeyi düşünmediğini de uygulamalarından çıkarabiliyoruz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Eylül 2022

1 Yorum

8 gün geciken protesto notası

Yunanistan’ın askersiz statüde olması gereken Midilli ve Sisam adalarına silah sevkiyatı yaptığı ortaya çıktı. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait İnsansız Hava Araçları (İHA) sevkiyatı bütün çıplaklığıyla görüntüledi.

25 Eylül günü medyaya servis edilen görüntülere göre Midilli’ye 23, Sisam’a 18 taktik tekerlekli zırhlı araç sevk edilmişti. Üstelik bu araçlar ABD’nin Yunanistan’a hibe ettiği araçlardı.

Peki olay ne zaman oldu? Bu sorunun yanıtı üzerinden söylenecek çok şey var. Başlayalım…

18 EYLÜL’DE NEDEN HAREKETE GEÇİLMEDİ?

Ege Denizi üzerinde görev uçuşu yapan TSK’ye ait İHA’lar bir hareketlilik tespit etti. Yunanistan’a ait iki çıkarma gemisi Midilli ve Sisam’a hareket halindeydi. İzlendi ve sonrasında da görüntülendi.

Yunan sevkiyatı 18 ve 21 Eylül’de yapılmıştı. Peki 18 Eylül’de bu görüntüler ortaya çıktıysa, neden 7 gün sonra, 25 Eylül’de Türk kamuoyunun önüne getirildi? Neden 7 gün beklendi?

Daha vahimi, bu görüntüler medyada servis edildikten bir gün sonra, ancak 26 Eylül’de Türk Dışişleri Bakanlığı olayı protesto edebildi: “Dışişleri’ne çağrılan Yunanistan’ın Ankara Büyükelçisi’nden ‘adalardaki ihlallere son verilmesi ve gayriaskeri statüyü ihya etmesi’ istendi. Türkiye, ABD’ye verdiği protesto notasında, Doğu Ege adalarının statüsüne riayet etmesini ve silahların statünün ihlali için kullanılmaması konusunda tedbir almasını istedi.”

Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da ancak o notadan sonra bu konuda konuştu ve “Yunanistan ne siyasi ne askeri ne de ekonomik olarak bizim dengemiz değildir” dedi.

İŞGAL EDİLEN ADALARIN KARASUYU ALANI

Oysa Türkiye, daha Yunanistan’ın iki çıkarma gemisinin Midilli ve Sisam’a yöneldiğini tespit ettiği anda harekete geçmeliydi; iş işten geçtikten sonra değil.

18 Eylül’de adalara silah sevk edildikten 8 gün sonra Yunanistan’ı protesto etmek, adalara silah sevkiyatını önlemiyor sonuçta.

Nitekim, 2004’ten beri aynı şeyi yaşıyoruz. Yunanistan ada, adacık ve kayalık işgaline başladığında, buna ses çıkarılması gerektiğini söyleyenlere iktidar katından yapılan eleştiri şöyleydi: “İki keçinin otladığı kaya parçası için Yunanistan’la mı savaşalım?”

İşte böyle söylene söylene 152 ada, adacık ve kayalık işgali izlendi…

Kuşkusuz ada, adacık ve kayalıkların önemi, karasuyu alanıyla birlikte anlamlıydı. Şu veriler ne dediğimizi anlatmaya yeterli sanırım: “Ege Denizi’nde bugün Yunanistan yüzde 43,5, Türkiye ise yüzde 7,5 oranında karasuları alanına sahiptir. Osmanlı Devleti’nden ‘halefiyet yolu’ ile Türkiye’ye intikal eden 150’nin üzerindeki ada, adacık ve kayalıkların karasuyu alanı ise yüzde 6’dır.” (Bora Serdar, Kardak, Kırmızı Kedi, 1. Basım, s. 12)

SULANDIRILAN CAYDIRICILIK

İşte 2004’ten beri dile getirilen “İki keçinin otladığı kaya parçası için Yunanistan’la mı savaşalım?” anlayışı, bugün de sürüyor. Erdoğan “Yunanistan ne siyasi ne askeri ne de ekonomik olarak bizim dengemiz değildir” diyor, AKP’li yorumcular da ekranlarda “30-40 taktik tekerlekli zırhlı aracın bir önemi yok” diyerek olayı küçümsüyor.

İşte “caydırıcılık” böyle sulandırılıyor.

Elbette Yunanistan’a savaş açılsın diyen yok, zaten konu Yunanistan’dan çok ABD’yle ilgilidir. Ancak mesele caydırıcılığınızdır, bu sulanırsa, 152 ada, adacık ve kayalığın işgal edilmesi gibi, adalar da küçümsediğiniz taktik tekerlekli zırhlı araçlardan fazlasıyla dolmaya başlar.

ERDOĞAN-MİÇOTAKİS FARKI

Peki ne mi yapılmalı?

Yunanistan’ın Ege’deki karasularını 12 mile çıkarmaya niyetlendiğinde ne yapılarak sonuç alındıysa, o yapılmalı.

Anımsayın; 1995’te TBMM toplanmış ve Yunanistan’ın o kararı alması halinde bunu “casus belli” yani “savaş nedeni” saymıştı. Bu kararlılık hali de güçlü caydırıcılık oluşturarak savaşı önlemiştir.

Böyledir; caydırıcılık savaşı önler, tersine caydırıcılığın sulandırılması ise savaş riskini artırır.

Caydırıcılığı güçlendiren şey ise somut işlerdir; TBMM’de karar almaktan sahada önleyici manevralara kadar…

Bunlar yoksa, “bir gece ansızın gelebiliriz” sözü havada kalır.

Nitekim mevcut tablo şu haldedir: Erdoğan söylemde sert gücü, sahada yumuşak gücü; Miçotakis ise tersine söylemde yumuşak gücü ama sahada sert gücü kullanıyor.

“Bir gece ansızın geliriz” deniyor ama adalara silah sevkiyatı ancak 8 gün sonra protesto edilebiliyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Eylül 2022

2 Yorum

Dünya kaçtan büyüktür?

Küresel boyutta ve stratejik düzlemde uluslararası/devletlerarası ilişkiler tablosu şöyledir:

Küresel güç dengesi değişiyor; ABD hegemonyası zayıflıyor, Çin’in ağırlığı artıyor; Atlantik sistemi zayıflıyor, Asya-Pasifik yükseliyor. Kurallarını ABD’nin yazdığı düzen değişiyor, tek kutuplu dünyanın yerini çok kutupluluk/merkezlilik alıyor.

İnişler-çıkışlar olacak ama stratejik düzlemde genel gidişat bu yöndedir. Devletler de bu gerçeği esas alarak konumlanmaya, pozisyon almaya başladı.

ABD’nin Geniş BMGK çağrısı

ABD de bu gerçeği görerek hareket ediyor artık. Değişimi engellemeye, kurallarını kendinin yazdığı düzeni olabildiğince sürdürmeye ama bu süremeyeceği için de değişimin içinde alabileceği en iyi pozisyonu almaya çalışıyor.

İşte BM Genel Kurulu’nda ABD Başkanı Joe Biden’ın “BM Güvenlik Konseyi’nin genişlemesini” savunması, bu pozisyon alma ihtiyacının gereğidir.

Şöyle diyor Biden: “BM Güvenlik Konseyi’nin daha kapsayıcı bir hale getirilmesi gerektiğini düşünüyorum ki böylece günümüz dünyasının ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilelim. ABD, Konseye hem daimi hem de geçici üye sayılarının artırılmasını destekliyor. Afrika, Latin Amerika ve Karayip ülkeleri için daimi üyelik fikrini uzun zamandır destekliyoruz” (AA, 21.9.2022).

Fransa’nın Geniş BMGK çağrısı

Benzer şekilde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasında “reform çağrısı” yaptı; BM Güvenlik Konseyi’nin yeni üyeler kabul etmesini, temsil kabiliyetinin daha kapsamlı olmasını ve belli konularda veto hakkının sınırlandırılmasını talep etti (AA, 21.9.2022).

Macron konuşmasında ayrıca dünyada yeni bir bölünme riski bulunduğunu, bölünmeyi reddettiğini, bölünme girişiminin ABD ile Çin arasındaki gerilimi artırdığını savundu.

Rusya’nın Geniş BMGK önerisi

ABD ve Fransa’dan önce, Rusya da BM Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesi çağrısında bulunmuştu. Temmuz ayındaki BM Genel Kurulu sırasında Rusya Federasyonu’nun BM Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitry Polinsky, Moskova’nın görüşünü şu şekilde açıklamıştı: “BMGK üyeliğinin genişletilmesini destekliyoruz. Batılı ülkeler konseyde gereğinden fazla temsil ediliyor. Konseyin Asya ve Latin Amerika ülkeleri ve hepsinden öte tarihi bir adaletsizliğe uğrayan Afrika adına genişletilmesi için çağrıda bulunuyoruz.” (TRT Haber, 21.7.2022).

ABD’nin G11 Önerisi

Tartışma sadece BM Güvenlik Konseyi üzerinden yürümüyor, G’ler düzeyinde de sürüyor. Örneğin Eski ABD Başkanı Donald Trump, “G7’nin, dünyada olanları düzgün bir şekilde temsil ettiğini hissetmiyorum. Bu ülkeler grubu, miadını doldurdu. Gruba, Rusya, Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’nın da eklenmesini istiyoruz” (31.5.2020) demişti.

Trump böylece Rusya ve Hindistan’ı Batı kampına eklemleyerek Çin’i yalnızlaştırmak istemişti. İngiltere ise buna karşı çıkmış, Rusya hariç ABD’nin önerisine katılarak D10, yani Demokratik Ortaklar Kulübü önermişti!

Rusya, Trump’ın Çin-Rusya işbirliğini hedef alan bu taktiğini görerek itiraz etmişti. Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova özetle “G7’nin miadının dolduğu yaklaşımını kabul ettiklerini” belirterek G20’yi işaret etmişti: “Dünyanın sadece bir parçasının değil, tümünün önde gelen ekonomik büyüme ve siyasi etki merkezlerinin temsil edildiği G20 gibi etkili ve denenmiş bir format var” (2.6.2020).

Yeni düzenin işaretleri

Özetle, küresel güç mücadelesinde ağırlıklar değişiyor ve BM Güvenlik Konseyi, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar da bu değişime göre yeniden şekillenecek.

ABD ve İngiltere, Batı düzeninin egemenliğinin süremeyeceğini görerek, yeni düzen içinde iyi yer tutmaya, eşitler arasında önde olmaya çalışıyorlar.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Eylül 2022

1 Yorum

İranlı kadınların davası

İran’da kadınların rejimin dinci baskısına başkaldırısı devrimcidir.

İran rejiminin ABD emperyalizmine karşı olması ve ABD emperyalizminin de İran rejimini hedef alan kadınların devrimci eylemine destek veriyor olması, bu eylemin haklılığını gölgelemez. Tersine ABD emperyalizminin ahlaksızlığını, çıkarları için her türlü siyasal pozisyonu alabileceğini gösterir. Unutulmamalı: Irak’ı kışkırtıp silahlandırarak İran’a saldırtan da ABD emperyalizmiydi, savaş uzasın diye İran’a el altından silah satan da!

Şimdiki kadın hareketi, çıkışı bakımından da, talepleri bakımından da, geçmiş yıllarda patlak veren, dış bağlantıları olan, kritik uluslararası meselelerle uğraşırken İran’ı içeriden zayıflatma amacı taşıyan karışıklıklardan farklıdır.  

Başörtüsü problemi, sınıf problemidir

Bu tablo karşısında asıl düşünmesi gereken İran rejimidir. ABD emperyalizmine karşı daha iyi mücadele etmesinin yolu, halk üzerindeki dinci baskıları kaldırmasından ve halkıyla birleşmesinden geçer.

Rejim karakteri nedeniyle bunu yapabilir mi? İran egemen sınıfı içerisinden dinciliği gemleyerek dindar vatandaşın üzerindeki baskıyı hafifletecek bir siyasi akım çıkabilir mi? Ya da halk hareketlerini siyasi bir güce dönüştürebilecek halkçı bir örgütlenme önümüzdeki süreçte olası mı?

Benzer tartışma, 2000’lerinde başında da vardı. Örneğin Tahran Belediye Başkanı Mahmud Ahmedinejad, 2004’teki cumhurbaşkanlığı kampanyası sırasında “kılık kıyafet yönetmelikleri” konusunda daha demokrat bir çizgi izlemişti. TV’de “İnsanların farklı zevkleri var ve hepsine hizmet götürmeliyiz” demişti. Ancak kılık kıyafet baskısının sembolü haline gelecek ahlak polisi niteliğindeki İrşad Devriyesi ise bir yıl sonra onun döneminde resmen kurulmuştu.

Bu örnek bile, İran devlet katındaki güç ilişkilerinin çok boyutluluğunu ortaya koymaktadır.

Devrimci örgüt sorunu

Son tahlilde iş her zaman gelip halka önderlik edebilecek halkçı ve devrimci bir örgütün var olup olmadığına dayanıyor. Bu her yerde böyledir:

Örneğin Mustafa Kemal önce Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini birleştirerek bir örgüt kurmuş, sonra kurtuluşa soyunabilmiştir.

Örneğin Mısır’da, Süveyş Kanalı işçilerinin eylemleri ile başlayan ve dalga dalga grevlerle yayıldıktan sonra Tahrir Meydanı’na dayanarak Hüsnü Mübarek’i alaşağı edebilen halk hareketi, güçlü bir devrimci örgüt kumanda edemediği için, örgütlü bir kuvvet olan İhvan tarafından çalınabilmiştir. Arkasından bu kez İhvan’a karşı ortaya çıkan halk hareketini de daha örgütlü kuvvet olan ordu çalmıştır.

Örneğin Gezi, milyonların ayağa kalktığı çok büyük bir halk hareketiydi ve o büyüklükteki bir dalgayı yönlendirebilecek çapta ve olgunlukta bir devrimci karargâh olmadığı için adım adım sönümlendi.

Örneğin Kazakistan’da işçilerin grevleri ve haklı eylemleri, emperyalist işbirlikçisi kuvvetler tarafından saptırılarak bir turuncu darbeye çevrilmeye çalışılmıştı.

Özetle, günümüzde ABD her ülkedeki halk hareketine sızmaya ve onu kendi çıkarlarına uygun biçimde yönlendirmeye çalışılır. Bunun önüne geçmenin tek yolu, halk hareketinin antiemperyalist devrimci örgüt tarafından yönetilmesidir. Hareketin başarısı da buna bağlıdır.

Halkın değil devletin sorumluluğu

Emperyalist ABD elbette İran’ın antiemperyalist konumunu zayıflatabilmek için her durumu değerlendirmek ister. Buna, Mahsa Amini’nin ölümü sonrası başlayan başörtüsü karşıtı özgürlük eylemi de dahildir. Ancak ABD bundan yararlanabilir diye bu özgürlük eylemlerine karşı olunamaz.

ABD’nin bundan yararlanma sorunu, baskı altındaki halkın değil İran devletinin sorumluluğundadır. Kuşkusuz farklı bir perspektiften de, halk hareketini devrimci rotada tutma ve dış müdahaleleri engelleme sorumluluğu olan devrimci önderlerin sorunudur.

Sonuç olarak İran’da çözülebilmesi gereken en önemli siyaset denklemi şudur: ABD emperyalizminin İran’ın antiemperyalist konumunu zayıflatacağı bir koz olarak kullanamayacağı şekilde halkın özgürlük ve demokrasi mücadelesini yükseltebilmek… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Eylül 2022

1 Yorum

Putin’in seferberlik hamlesinin hedefi

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, “kısmı seferberlik” ilan etti (Sputnik, 21.9.2022). Seferberliğin kapsamını ise Rusya Savunma Başkanı Sergey Şoygu açıkladı: 25 milyon yedek asker havuzundan sadece 300 bini çağrılacak, onun da ancak yüzde biri, yani üç bini cepheye gönderilecek (Sputnik, 21.9.2022).

Üç bin yedek askerin sahada bir değiştirici fonksiyonu olmayacağı ortada. Demek ki Putin’in seferberlik hamlesi bir askeri hamleden ziyade, bir siyasi hamledir.

Putin “bitirmeye” çalışıyor

Putin’in bu hamlesini anlamak için, Rusya’nın Ukrayna’nın bazı bölgelerinden geri çekilme kararı alması üzerine, Batı’nın bunu zafer nidalarıyla kutlayarak Ukrayna’ya “taarruz gazı” verdiği sürece bakmak gerekiyor.

Putin o geri çekilmeyi şöyle yorumlamıştı: “Bütün adımlarımız egemenliğin güçlendirilmesine yönelik. Bu birincisi. İkincisi ve en önemlisi ise askeri eylemler anlamında başladığımız bir şey yok, sadece bitirmeye çalışıyoruz” (Hazal Yalın, YDH, 9.9.2022).

Evet, Putin Rusya’nın egemenliğini güçlendirerek askeri eylemleri bitirmeye çalışıyor. Ancak ABD ise tersine bu savaşı uzatabilmenin peşinde. Çünkü savaşı uzattıkça, Almanya-Fransa ikilisinin “stratejik özerklik” arayışını gemleyip, Avrupa üzerindeki tahakkümünü sürdürebileceğini hesaplıyor.

Başında beri Ukrayna’da savaşın asıl taraflarının Rusya ile ABD olduğunu söylememiz bundandı. Nitekim Rusya Savunma Bakanı Şoygu da “kısmı seferberlik ilanı”nın kapsamını açıklarken bu gerçeğe işaret etti: “Sadece Ukrayna’yla değil, kolektif Batı’yla savaşıyoruz.”

Donetsk ve Lugansk’ta halkoylaması

Putin’in açıklamasından anladığımız şu: Rusya’nın egemenliğinin güçlenmesinin yolu, özel askeri operasyonla Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nden ve Neo-Nazi taburlarından temizledikleri Donetsk ve Lugansk’ın bir halkoylamasıyla Rusya’ya katılmasıdır.

Nitekim her iki Halk Cumhuriyeti de 23-27 Eylül’de Rusya’ya katılım konusunda halkoylamasına gidecek.

ABD ve AB ise bu halkoylamasını bugünden “sahte” ilan ederek, sonucunu tanımayacaklarını duyurdu.

Putin ise “Referandumların (halkoylaması) yapılması için güvenlik koşullarının sağlanması ve insanların iradelerini ortaya koyabilmesi adına her şeyi yapacağız” diyor.

Üç kararlılık

İşte Putin’in “kısmi seferberlik” ilanı, esas olarak Donetsk ve Lugansk’ın Rusya’ya katılım referandumunu sağlama alma hamlesi gibi görünüyor…

Putin bu hamlesiyle üç konuda kararlılık ilan ediyor:

1) Donestk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri’nde halk oylaması yapılacak.

2) Donetsk ve Lugansk Rusya’ya katılacak.

3) Ukrayna’dan Rusya toprakları olacak Donetsk ve Lugansk’a saldırı olması halinde, Rusya savaşı büyütecek.

İki uyarı bir mesaj

Putin “kısmi seferberlik” ilanıyla “kolektif Batı”ya da iki uyarı, bir mesaj veriyor. “Toprak bütünlüğümüz tehdit edilirse Rusya mevcut tüm yolları kullanacak, bu bir blöf değil” diyen Putin:

1) Ukrayna’yı ateşe süren ve savaşı uzatabilmek için bu ülkeye silah yığmayı artıran ABD’yi uyarıyor.

2) Ukrayna krizinin en aktif kışkırtıcısı konumundaki İngiltere’yi uyarıyor.

3) Almanya ve Fransa’ya da şu mesajı veriyor: İki ülke, kara kıştan önce Ukrayna’yı barış masasına oturtmaya zorlamalı.

Kısacası Putin, egemenliği güçlendirmenin yolu gördüğü askeri hedeflerin kazanılmasının ardından savaşı bitirmeye çalışıyor ve uzatmak isteyenleri de “o zaman daha büyük savaş” diyerek uyarıyor.

Sonuç olarak top ABD’nin kucağında görünüyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Eylül 2022

3 Yorum

Kuşak ve Yol, İlber Ortaylı’nın hayalini gerçekleştirmeli

Türk televizyonculuğunun en önemli işlerinden biri “Teke Tek Bilim”dir. Fatih Altaylı, tarihçi İlber Ortaylı ve bilim tarihçi (jeolog) Celal Şengör’le birlikte yıllardır yapmaktadır bu programı…

Üçlüye zaman zaman başta felsefeci Ahmet Arslan olmak üzere Türkiye’nin saygın bilim adamları da eşlik etmektedir.

Bilimi, tarihi, felsefeyi, sanatı evlere sokan bu program, çoğu siyasi tartışma programından çok daha yararlıdır.

Bu programı olabildiğince kaçırmamaya, hatta youtube üzerinden tekrar izlemeye özen gösteririm.

DÜNYANIN EN BÜYÜK ÇİNİ KOLEKSİYONU

Geçen ay, 22 Ağustos’ta Fatih Altaylı’nın konuğu tek başına İlber Ortaylı’ydı. Ağırlıklı Çin’in konuşulduğu bölümde, Ortaylı ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyaretini de eleştirdi, Osmanlı-Çin ilişkilerini de anlattı.

Bu yazıyı kaleme almama neden olan asıl sözleri ise Türkiye’deki Çini koleksiyonunun büyüklüğüne dikkat çekmesiydi.

Şöyle dedi İlber Hoca: “O derecede temaslarımız yoğundu ki, bugün Topkapı’daki Çini koleksiyonu dünyada bir numaradır. Hem sayı bakımından hem nitelik bakımından, örneklerin zenginliği bakımından. Bizdeki koleksiyonun büyüklüğü Çin’de bile yoktur. San Francisco’daki Amerikan koleksiyonu da bizimkiyle mukayese edilemez.”

Nedenini de Fatih Altaylı’ya şöyle açıkladı: “Çünkü biz tarih boyunca İpek Yolu’nu Çin’le birlikte çok iyi işletmişiz.”

İLBER ORTAYLI’NIN MÜZE HAYALİ

İlber Ortaylı’dan ilk kez duyuyor değilim Çini koleksiyonumuzun büyüklüğünü. Hatta en az on ayrı “Teke Tek Bilim” programında söylemiştir.

Ortaylı’nın o kadar önemsediği konudur ki, fırsatını buldukça söyler bunu…

Neden mi?

Çünkü bir hayali vardır, bu büyük koleksiyonu doğru düzgün sergileyebilmek…

Yine bahsettiğim bu programda da hayalini dile getirdi ve şöyle dedi Ortaylı:

“Maalesef bu büyük Çini koleksiyonumuz için büyük bir müze hâlâ yapamıyoruz. Topkapı bunu kendi yapıyor ama Topkapı olmaz. Halbuki büyük bir şark müzesi kurmamız lazım, uzak Asya müzesi…”

KUŞAK VE YOL MÜZESİ

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2013’te ilan ettiği Kuşak ve Yol İnisiyatifi üzerine sayısız makale kaleme aldım. Son olarak Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan, Kuşak ve Yol – Büyük Avrasya Ortaklığı isimli bir de kitap yazdım.

Kuşak ve Yol’un ekonomik küreselleşme stratejisi olmasından, bir barış projesi olmasına kadar pek çok yönünü inceledim. Ama Kuşak ve Yol aynı zamanda bir uygarlık atılımıdır, moderniteyi “önce insan, önce toplum” hedefiyle geliştirme ve hatta aşma atılımıdır.

İşte o atılımın gereği olarak Kuşak ve Yol İnisiyatifi, aynı zamanda eski Topkapı Sarayı Müze Başkanı olan tarihçi İlber Ortaylı’nın hayalini gerçekleştirmeli; en büyük Çini koleksiyonunu sergileyecek bir büyük şark müzesi açabilmelidir İstanbul’da…

İsmini de ben önermiş olayım: Kuşak ve Yol Müzesi.

Kuşak ve Yol Müzesi ismi, ne de çok yakışır kıtaları birleştiren İstanbul’a…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Eylül 2022

1 Yorum

Atlantik saldırganlığına ‘Kuşak ve Yol’ çözümü

21. yüzyılın devletlerarası ilişkiler düzlemindeki en önemli çelişmesi Atlantik ile Asya-Pasifik çelişmesidir. ABD, kurallarını kendisinin belirlediği 20. yüzyıl düzeninin sürebilmesi için Asya-Pasifik’i hedef almış durumda.

Rusya’nın başından itibaren Ukrayna’ya müdahaleyi “savaşı önleyen savaş” diye nitelemesi, tam da bu nedenleydi. Çünkü Rusya müdahale etmese, bir büyük NATO kuşatmasıyla boğulmaya zorlanacaktı. Putin, kuşatmayı Ukrayna’dan yarmış oldu.

Atlantik medyası her ne kadar sanki Rusya Ukrayna’ya müdahale ettiği için NATO tepki olarak genişliyor diye sunmaya çalışsa da, gerçek tersidir. Örneğin NATO Askeri Komite Başkanı Amiral Rob Bauer geçen günlerde bu gerçeği ortaya koydu: Estonya ziyareti sırasında, NATO’nun birkaç yıl önce Rusya’ya karşı yeniden genişlemek üzere planlama yaptığını söyledi.

Yani NATO, artık belgeleri de ortaya çıktığı üzere, söz verdiği halde 1999’dan bu yana dalga dalga Rusya’ya karşı genişlemektedir.

ABD’nin Karadeniz’i cepheleştirme planı

Gerçi Atlantik medyasına rağmen, görmek isteyenler için ortada pek çok veri vardı. Örneğin Rusya’nın Ukrayna’ya 24 Şubat 2021’deki müdahalesinden önce, 14 Haziran 2021’deki NATO zirvesinde, Karadeniz’in Rusya’ya karşı cepheleştirilmesi ve bu amaçla Ukrayna ile Gürcistan’ın NATO üssüne dönüştürülmesi gayet açık olarak zirve bildirisine işaretlenmişti. Hatta o zamana kadar da NATO üyelerinin Ukrayna ve Gürcistan’la askeri ilişkilerini geliştirmesi istenmişti.

Nitekim ABD’nin Rusya’nın “güvenlik garantileri talebine” yanıt vermeyerek Ukrayna krizini büyüttüğü günlerde, Washington, eski piyonu Saakaşvili’yi Gürcistan’a göndererek bir iç ayaklanma, ardından da Ukrayna’yla eş zamanlı bir Gürcistan cephesi açmayı planlıyordu.

ABD’nin Avrasya’yı bölme hedefi

Özetle ABD, Atlantik düzenini sürdürebilmek için Asya-Pasifik’e karşı “çifte sınırlama” stratejisi uyguluyor. Hem Rusya’yı hem de Çin’i çevrelemeye çalışıyor.

ABD böylece enerji-politik zeminde Avrasyalaşma eğilimi taşıyan Avrupa’yı yeniden bölüp, Almanya-Fransa ikilisinin “stratejik özerklik” arayışına gem vurmayı, ardından da Avrupa üzerindeki hegemonyasını sağlamlaştırarak Asya-Pasifik’e karşı Trans-Atlantik ittifakını harekete geçirmeyi hesaplıyor.

İşte NATO’nun 28 Haziran 2022 tarihli Madrid Zirvesi’nde kabul ettiği “2030 kavramı (konsepti)” o hedefin gereğiydi: ABD, NATO’ya Rusya’yı “doğrudan tehdit”, Çin’i de “stratejik rakip” ilan ettirmişti.

Özetle emperyalist ABD, uzun zamandır Çin-Rusya ikilisine karşı stratejik planlamalar yapıyordu. Bunu da adım adım resmî belgelere taşımış oldu. İnsanlığın önündeki en önemli sorun ise ABD’nin emperyalist çıkarları için dünyayı ateşe atabileceği olasılığıdır.

Kuşak ve Yol – Büyük Avrasya Ortaklığı

İşte Kuşak ve Yol İnisiyatifi, pratikte ABD’nin bu büyük kuşatma girişimini engelleyecek dünya tarihinin gördüğü en büyük işbirliği modelidir. Asya, Avrupa ve Kuzey/Doğu Afrika arasında ekonomik entegrasyon planlayan bu modeli inceleyerek, Kuşak ve Yol’un küresel problemler karşısında nasıl çözüm yolu olabileceğini araştırdım. Ortaya Kuşak ve Yol – Büyük Avrasya Ortaklığı isimli son kitabım çıktı.

Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan bu 11. kitabımda üç temel tezi tartışıyorum:

1. Tez: Kuşak ve Yol İnisiyatifi, Asya, Avrupa ve Kuzey/Doğu Afrika arasında yeni tip ve gelişmiş türden bir işbirliği modeli oluşturarak, Büyük Avrasya Ortaklığı’nı inşa edecektir.

2. Tez: Kuşak ve Yol İnisiyatifi, en geniş coğrafyada en geniş işbirliğini oluşturarak, ABD saldırganlığı karşısında en geçerli caydırıcılığı yükseltecektir.

3. Tez: Kuşak ve Yol İnisiyatifi, “birlikte kalkınma” eksenli olarak rotaları üzerindeki sorunları çözecek, komşuluk ilişkilerini geliştirecek ve bölgesel barış projelerini hayata geçirecektir.

Bu tezleri, siz okurların da tartışarak derinleştirmesi ve geliştirmesi dileğiyle…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Eylül 2022

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: