Tukidides Kapanı’nın önündeki zirve
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/09/2026
ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Şi Cinping’in zirvesi, Tukidides Kapanı’nın önünde yapıldı.
Nedir Tukidides Kapanı ya da Tukidides Tuzağı? Antik Yunan tarihçi Thucydides, Atina ile Sparta arasında yaşanan Peloponez Savaşı’nın kaçınılmazlığını şu şekilde kaydetmişti: “Savaşı kaçınılmaz kılan şey, Sparta’nın yükselişi ve bunun Atina’da yarattığı korkuydu.”
Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler literatürüne giren Tukidides Tuzağı/Kapanı kavramı, hegemon güç – yükselen güç analizinde kullanılıyor.
Peki ABD ile Çin, Tukidides Tuzağı’ndaki gibi “kaçınılmaz durumla” mı karşı karşıyalar?
Şi üç kez uyardı
Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping, ABD liderlerini Tukidides Tuzağı konusunda üç kez uyardı.
Şi ilkinde, 2015 yılındaki ABD ziyareti sırasında, “Dünyada Tukidides Tuzağı diye bir şey olmadığını” söyledi.
İkincisinde, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesinde ABD Başkanı Joe Biden ile görüşen Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping üç mesaj vermişti: 1) “Tukidides Tuzağı” tarihsel olarak kaçınılmaz değil. 2) Yeni bir “Soğuk Savaş” yapılmamalı çünkü kazanılamaz. 3) Çin’i çevrelemek akılsızcadır, kabul edilemez ve başarısızlığa mahkûmdur.
Gerçi doğrudan Joe Biden’a söylenmişti ama zamanlaması açısından aynı zamanda az sonra Beyaz Saray’a oturacak olan Donald Trump’a da yapılan uyarıydı bu.
Nitekim üçüncüsünde Şi Cinging, bu yılın mayıs ayında Çin’e giden Trump’a doğrudan da o uyarıyı yaptı ve “Çin ile ABD, Tukidides Tuzağı’ndan büyük güç ilişkilerinde yeni bir paradigma yaratabilir mi?” diye sordu.
Tukidides Tuzağı kaçınılmaz değil
Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır. O ziyaret sonrası bu köşede yaptığım analizde, “Tukidides Tuzağı kaçınılmaz değil” demiştim. Neye dayandırıyordum peki?
Tukidides Tuzağı, Batılı kodlara sahip ve hegemonik güç mücadelesi anlayışına dayanıyor. Bir ölçüde satranç gibi; rakibin şahı mutlaka ele geçirilmeli.
Çin ise Batılı kodlara sahip değil, hegemonya karşıtı, hegemonik güç mücadelesini reddediyor. Diplomasisine satranç yerine go oyunu anlayışı yansıyor; yani rakibin hareket alanını daraltmayı esas alıyor.
Buradan bakılınca, Çin’in geçiş sürecini savaşsız sağlamayı başarabileceği görülüyor. Çin yönetimi, zamana yayıyor, hareket alanını daraltıyor ve ABD’yi savaşı tercih edemeyecek duruma mecbur etmeye çalışıyor.
İlişkilerin iyileştiği zirve
Aradan geçen bir kaç aylık zaman, en azından şu aşamada, Çin’in ABD’yi Tukidides Tuzağı’na düşmekten kurtarabildiğini gösteriyor. Zira Washington’da yapılan son zirvede “ilişkilerin iyileştiği” mesajı verildi.
Trump, durumu “ilişkilerimiz hiç bu kadar iyi olmamıştı” diye tanımlarken, Şi Jinping “ABD-Çin işbirliği her sorunu çözemezse de bu işbirliği olmadan dünyadaki sorunların çoğunu çözmek zor olacak” mesajı verdi.
Ve ikili, “yeni bir ticaret düzenlemesinde anlaştıklarını” duyurdular. Böylece Çin’e ticaret savaşı açan ABD, bir kez daha geri adım atmış oldu.
İran ve çatışma faktörleri
ABD’yi dizginleyen faktörlerden birinin de İran olduğunu önemle belirtmek isterim. ABD İran’a diz çöktürebilse, bugün Şi Cinping’le görüşmesinin tonu biraz daha farklı olabilirdi.
Masaya zafer kazanan değil, yenilen bir lider olarak oturan Trump’ın haliyle Şi karşısında eli zayıftı. Dahası Mayıs’ta Pekin ziyareti sırasında bir ilk olmuş, Şi Jinping geleneksel Çin diplomasisinin dışına çıkarak, ABD’ye “çatışma” uyarısı yapmıştı. Şi Trump’a Tayvan konusu iyi yönetilmezse, iki ülke arasında çatışma yaşanabileceğini söylemişti.
Şi’nin o sert mesajının ardından ABD’nin Tayvan hamlelerinde gerileme görüldü. Çin-ABD ilişkisinin olmazsa olmazı durumundaki Tayvan konusunda yumuşama, diğer alanlara olumlu yansımış oldu. Kuşkusuz ABD emperyalist bir ülke ve fırsatını bulduğunda yeniden Çin’e karşı diş göstermeye çalışacaktır. Kızıl ejderha ise Tukidides Kapanı’na düşmemesi için kartalı kollamayı sürdürecektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Eylül 2026
Ortadoğu 1’den büyük değil mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/09/2026
BM Genel Kurulu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kez daha “dünya beşten büyüktür” diyerek BM Güvenlik Konseyi için reform talep etti.
Evet, dünya beşten büyüktür, güvenlik konseyi de buna uygun hale getirilmeli, Küresel Güney ülkelerinin temsiliyet oranı artırılmalıdır. Ama bugün tartışmak istediğim bu değil. Tamam, “dünya beşten büyüktür”, peki “Ortadoğu 1’den büyük” değil midir?
Trump’ın 12 ülke lideriyle toplantısı
ABD Başkanı Donald Trump’ın BM Genel Kurulu kapsamında 12 bölge ülkesiyle, Türkiye, Suriye, Katar, Ürdün, Irak, Lübnan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Mısır, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Umman liderleriyle toplantısı vardı.
İktidara yakın medya, toplantıyı daha çok Trump’ın Erdoğan için söylediği “Sert ceviz, onunla şakalaşmayın, harika bir adam” şeklindeki sözleriyle okuruna sundu. (Trump’ın Erdoğan’ı övüyor oluşundan “muhafazakâr kesimlerin” memnun oluyor oluşu, üzerinde ayrıca durulmayı gerektiriyor.)
Bu toplantı, iktidar basını dışında, iç ve dış sosyal medyada ise 12 bölge ülkesi liderinin Trump’ın salona girişi sırasında topluca ayağa kalkması üzerinden konuşuldu, tartışıldı. Ama bence asıl konuşulması gereken konu başka.
İsrail tek başına mı?
İsrail, Gazze soykırımını tek başına mı yaptı? İsrail terör devleti Filistinlileri tek başına mı katlediyor? Eğer öyleyse, İslam ülkelerinin tamamına bile gerek yok, sadece belli başlı Arap devletleri bile harekete geçerek İsrail’i durdurabilirler.
Peki neden durduramıyorlar? Çünkü İsrail’in arkasında, yanında, sağında, solunda, hatta bazen önünde ABD emperyalizmi var. Ve çoğu Arap devleti ile çoğu İslam ülkesi petrodolar, finans ve hatta silah sistemi üzerinden ABD’ye bağımlıdır. O nedenle de arkasında ABD durduğu için İsrail’e karşı harekete geçemiyorlar. Sadece kamuoylarını rahatlatmak üzere İsrail’e karşı yüksek perdeden açıklamalar yapıyorlar.
İleri karakol meselesi
İsrail tek başına değil, ABD sayesinde Gazze’de soykırım yaptı, ABD sayesinde Filistinlileri katlediyor, ABD sayesinde yıllardır adım adım genişliyor.
Dolayısıyla İslam ülkeleri liderlerinin İsrail’e karşı yüksek perdeden konuşması ama yukarıda bahsettiğim toplantıda ABD Başkanı Trump’a saygılarını sunması, bu yönüyle sorunludur.
12 ülkeden sadece bir ikisi, o da “İsrail’in durması için lütfen nüfuzunuzu kullanın” çağrısı yapıyorlar ABD’ye. Bu talep, ABD’nin İsrail’i bir “ileri karakol” olarak Ortadoğu’da kullandığı gerçeğini atlıyor. ABD neden İsrail’i durdursun? Tersine ABD İsrail sopası ile Ortadoğu’yu dizayn ediyor.
İsrail nasıl durdurulur?
ABD İsrail’i ancak bir şekilde durdurur: Eğer Arap devletleri ve İslam ülkeleri birlikte harekete geçer ve ABD’nin üslerini kapatmaya başlarsa, Washington Netanhayu’yu hemen gemler!
Mesele aslında bu kadar basittir. Basittir de neden uygulanmaz, işte o sistemsel sorundur. Ancak sistem dışına çıkarak ABD’ye karşı net tutum alınabilir! Aksi takdirde “dünya beşten büyüktür” denir ama “Ortadoğu 1’den büyüktür”, hadi ABD’yle birlikte sayılırsa, “Ortadoğu 2’den büyüktür” denemez ne yazık ki.
BM New York’tan taşınmalı
BM Genel Kurulu ABD’nin New York şehrinde yapılıyor. ABD hükümeti ise kendi politikasına göre katılımcılara zorluk çıkarıyor. Örneğin İran heyetinin kimi katılımcılarına vize vermediler. Ama daha önemlisi Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın vize talebini reddettiler. Oysa Abbas, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da BM Genel Kurulu’na hitap etmesi için davet edilmişti. Ama emperyalist ABD, Abbas’ı konuşturmamak için iki yıldır vize vermyor.
Tek başına bu durum bile New York’un, BM Genel Kurullarına ev sahipliği yapabilecek bir adres olmaktan çoktan çıktığını gösteriyor. Belki de İsrail şehirleri dışında dünyada her yer, şu anda New York’tan daha iyi bir seçenektir. Hele ki Şanghay, Madrid, İstanbul gibi seçenekler varken…
Değerli program arkadaşım emekli diplomat Engin Solakoğlu, bu yöndeki sosyal medya mesajım üzerine uyardı: “Zaten Cenevre mevcut. Tüzük (şart) Genel Kurulların Cenevre’de yapılmasına olanak veriyor.”
Evet, bu da bir seçenek, sonuçta BM’yi New York’tan toptan çıkarabilmek, yenilenen dünyanın, çok kutupluluğun gereğidir. Bugün olmasa da yarın mutlaka olacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Eylül 2026
Mekke İttifakı Yemen için mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/09/2026
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman, Yemen’de Ensarullah Hareketine karşı ABD’den destek istedi alamadı, İngiltere’den destek istedi alamadı. Ancak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamasına bakılırsa, Ankara Riyad yönetimine destek vermeye yeşil ışık yaktı.
19 Eylül akşamı NTV’ye çıkan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a “Mekke İttifakı’nın gereği olarak Husilere (Ensarullah) karşı Suudilerin yanında askeri angajmana girilip girilmeyeceği” soruldu. Fidan yanıt olarak özetle “müttefiklik anlaşması yaptıklarını, sözlerinin eri olduklarını, dayanışma göstereceklerini, Suudilerin askeri ihtiyaçlarını karşılayabileceklerini” söyledi.
Resmi olarak Mekke İttifakı yok
Fidan kamuoyunun karşısında böyle dedi ama Türkiye’nin Mekke İttifakı gereği Yemen’de Suudilere yardım etmesi “hukuken” olası değil.
Bir kere ortada resmi olarak bir Mekke İttifakı yok. Üç ülke, bu yönde bir irade ortaya koydular ama ittifak konusu Türk hukuku nezdinde henüz geçerli değil. Zira anlaşmanın resmileşmesi, metnin TBMM’de onaylanmasını gerektiriyor. Ancak ortada bir anlaşma metni de yok. Üç ülke yetkilileri ittifak kurduklarını söylediler ama en azından kamuoyunun bildiği bir ittifak metni imzalamadılar.
İçeriğine dair sınırlı açıklamalar yaptılar. O açıklamalara göre ittifak, NATO’nun 5. maddesinden ilham almıştı; üyelerden birine yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılıyordu, ittifak kimseyi hedef almıyordu, “herkese” açıktı, üzerinde iki yıldır çalışılıyordu.
Ensarullah’a vurulan darbe, İsrail’e yarar
İttifak resmen TBMM tarafından onaylanmadığı için Türkiye Yemen’de Ensarullah hareketine karşı Suudi Arabistan’a destek veremez. Mehmetçik Suudi kraliyet ailesinin çıkarları için Yemen çöllerine gönderilemez.
Peki AKP hükümeti, TBMM’ye bir metin getirir ve onaylatırsa? Yemen örneğinden de görüleceği üzere bu ittifak daha çok Suudilerin çıkarını savunmak için oluşturulduğuna göre ve daha ortada bir resmiyet yokken bile AKP hükümeti sadece mutabakata dayanarak Suudilere yardım etmek istediğini ortaya koyduğunu göre, TBMM bu ittifakı şu şartlar dışında reddetmelidir: İttifak, Türkiye’nin komşusu İran’a karşı olmamalı ve ABD ile İsrail’in çıkarlarını dolaylı da olsa desteklememelidir.
Yemen’de Ensarullah Hareketine vurulan her darbe, İsrail’e yarayacaktır. Gazze soykırımı karşısında Arap devletleri “açıklama” yapmakla yetinirken, Yemen’in Ensarullah Hareketi Filistinli kardeşlerini füzelerle savundu!
Türkiye mazluma karşı olmamalı
Diğer yandan, gerçi erozyona uğratıldıysa da, Türkiye’nin kuruluş felsefesi zalimle mazlumu ayırmayı esas alır. Burda mazlum olan Yemen’in Ensarullah Hareketi’dir.
2015 yılından bu yana Yemen Ensarullah Hareketi’ne saldıran Suudi Arabistan’dır. Gazze’yi savunmak için Filistinlilere tek bir tabanca bile göndermeyen Suudi kraliyet ailesi, petrodolar çıkarı için 10 yıldır Yemen’e bomba yağdırmaktadır.
Türkiye sadece bu nedenle bile Ensarullah’a karşı Suudiler için cepheye girmemelidir.
Suudilerin güvenliği sorunu
ABD’nin Mekke İttifakına desteği yeterince açıklayıcıdır. ABD, yeni doktrini gereği bölgesel müttefiklerine güç paylaştırma stratejisi uygularken, Suudi Arabistan’ın güvenliğini de Türkiye’ye havale etmiş görünüyor.
ABD’li Senatör Joe Wilson’un şu sözleri, bu amacı ortaya koymaktadır: “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti.”
“Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur” diyen Soros’tan, Mehmetçiği Yemen’de görmek isteyen Wilson’a, hepsi, emperyalizmin Körfez çıkarlarını Türk kanıyla korumak istiyorlar!
Türkiye bubtezgaha gelmemeli!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Eylül 2026
Atlantik 3.0.
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/09/2026
NATO 3.0.’ı konuşuyoruz ama Atlantik 3.0.’ı da konuşmalıyız.
ABD ve İngiltere’nin II. Paylaşım (Dünya) Savaşı sırasında temellerini attığı Atlantik dünyası dönüşüyor.
ABD, Kanada ve Batı Avrupa ülkelerinden oluşan Atlantik 1.0., 1991 sonrasında Doğu Avrupa ülkelerinin katılımıyla Atlantik 2.0.’a dönüşmüştü. Bu bir genişlemeydi.
Ancak inşası başlayan Atlantik 3.0. ise bir dönüşüm: Genişleyen ama iki kutba ayrışarak dönüşen Atlantik…
Ticaret savaşı
Atlantik 3.0’ın en temel karakteristiği ABD’nin Atlantik içinde yalnızlaşıyor oluşudur. Bu yalnızlaşma, ABD açısından zorunlu bir tercihtir. Çin’le arasındaki makas kapanan ABD, iktisadi çareyi düşmanına da müttefikine de “gümrük duvarı” yükseltmekte arıyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın birinci döneminde başlayan ve Joe Biden döneminde belli ölçülerde süren ama Trump’ın ikinci döneminde derinleşen “müttefiklere ticaret savaşı” Atlantik 2.0. dünyasında ciddi bir kırılma yarattı.
Donroe’nün yüklediği ağırlık
Artık buna ABD’nin Batı yarım küreye egemen olmayı hedefleyen Donroe Doktrini de eklendi. Zira bu doktrinin gereği olarak ABD, AB toprağı durumundaki Danimarka’ya bağlı Grönland’ı istiyor ve kuzey komşusu Kanada’yı 51. eyaleti yapmaya çalışıyor. Beyaz Saray’ın baskısıyla dijital harita platformları Trump’ın istediği yeni coğrafi isimlendirmeleri kullanmaya başladı bile.
Bu doktrin aynı zamanda ABD’nin Avrupa’da güç azaltmasını ve yük paylaşımını Avrupalılara dağıtmasını öngörüyor. Bu da AB ülkelerini silahlanmaya, başka alanlardan askeri alana bütçe kaydırmaya, savunma harcamalarını yüzde 3’ün üzerine çıkarmaya zorluyor. Daha önemlisi ABD’nin yük paylaşımı stratejisi, AB’nin Ukrayna’daki yükünü ağırlaştırıyor.
AB-Kanada ortak üyeliği
Bu tablo karşısında çıkış arayan Atlantik ülkelerinin başında Kanada geliyor:
1) Kanada ile AB arasında “ortak üyelik” modeli görüşülüyor. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in “ortak üyelik” önerisi 29-30 Ekim’de AB-Kanada Zirvesi’nde ele alınacak. Trump, AB ile Kanada arasında olası bir “ortak üyelik” sağlanmasını, ABD’ye yönelik “düşmanca bir eylem” olarak değerlendirdi ve “sert karşılık” vereceklerini belirtti.
2) Kanada AB ile mevcut Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması (CETA) dışında, AB ile savunma sanayi, kritik minareller, enerji ve teknoloji alanında işbirliğini derinleştirmek üzere adımlar atıyor.
Kanada JEF’e başvurdu
3) Kanada, ayrıca AB’nin Avrupa İçin Güvenlik Eylemi (SAFE) girişimine katılacağını açıkladı.
4) Kanada, İngiltere öncülüğündeki Müşterek Sefer Kuvveti’ne (JEF) başvurdu. İngiltere öncülüğünde kurulan JEF, Danimarka, Estonya, Finlandiya, İzlanda, Letonya, Litvanya, Hollanda, Norveç ve İsveç’ten oluşuyor. İngiltere öncülüğündeki bu askeri yapı, bir açıdan NATO içinde “küçük NATO” görüntüsü veriyor ama bir yandan da İngiltere’nin Avrupa içinde kurduğu bir “küçük Avrupa” ittifakı izlenimi doğuruyor.
5) Öte yandan Kanada, Temmuz ayında, yine İngiltere’nin öncülüğündeki Küresel Savaş Uçağı Programı’na (GCAP) “gözlemci” olarak katıldı. İngiliz BAE Systems, İtalyan Leonardo ve Japon Mitsubishi Heavy Industries tarafından yürütülen program, yeni nesil bir hayalet avcı uçağını hizmete sokmayı amaçlıyor.
Atlantik çağının sonu
Kanada’nın Atlantik içinde ABD’ye karşı Avrupalı güçlerle işbirliği araması, ABD’nin AB’ye açtığı ticaret savaşı, ABD’nin Ukrayna yükünü AB’ye yüklemesi, Avrupalı ülkelerin ABD’nin İran savaşına destek vermemesi, İngiltere’nin Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleriyle yakın işbirliğine girmesi, Almanya ve Fransa ile İngiltere’nin rekabeti, AB içindeki Almanya ile Fransa rekabetine Polonya’nın da eklenmeye başlaması…
Görüleceği üzere Atlantik 3.0., genişleyen Atlantik dünyasının, ilhak tehditleri ve ticaret savaşı altında, kendi içinde ayrışması demek. Aynı zamanda Atlantik çağının sonu demek.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Eylül 2026
S-400 İsrail’in müttefikine mi veriliyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/09/2026
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yeni Şafak’a yaptığı açıklamada, S-400 hava savunma sistemlerinin üçüncü bir ülkeye satışı için görüşmelerin sürdüğünü belirterek, “İlgili tüm ülkeler arasında teknik müzakereler devam ediyor” dedi.
S-400 almaya karar verildiğinde itiraz edenlere karşı “kimse bize karışamaz” diyen, alırken “vazgeç” baskısı yapanlara “geri adım atmayız” diyen iktidarın ABD baskısına direnemeyip S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, öncelikle Ankara’nın iradesi açısından vahimdir.
S-400 silah olmanın ötesidir
S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir;
– Askeri açıdan silah envanterini çeşitlendirerek tek adrese bağımlılıktan kurtulma tutumudur,
– Program düzeyinde ABD’den “stratejik özerk” olma hedefidir,
– Politika düzeyinde komşularla iyi işbirliği ve “bölge merkezli dış politika” izleme amaçlıdır.
Neo-Abdülhamitçi AKP hükümeti ise S-400’ü taktik amaçla, ABD’yle daha iyi pazarlık yapabilmek amacıyla aldı ama doğru dürüst pazarlık bile yapmadan, ABD’nin baskısıyla elinden çıkarmayı kabul etti.
ABD onaylı alıcı
Türkiye’nin S-400’ü verebileceği “onaylı” ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğu belirtiliyor.
Fidan’ın ifade ettiği teknik müzakerenin sürüyor olmasının nedeni bu “onaylı” olma durumu olasılıkla. Türkiye’den S-400’ünü satmasını isteyen ABD’nin, devredilecek ülkeyi haliyle “onaylaması” gerekiyor. O ülke hem ABD’nin müttefiki olmalı hem de alacağı S-400 ABD’nin müttefiklerine karşı risk oluşturmamalı.
BAE bu kriterlere fazlasıyla uyuyor. Fazla kısmı da BAE’nin neredeyse İsrail’in bölgedeki en iyi işbirliği yaptığı ülke olmasıdır. BAE İsrail’le sadece bölgemizde değil Afrika’daki operasyonlarda da birlikte hareket ediyor.
Dolayısıyla Türkiye S-400’ü elinden çıkarırsa ve BAE’ye verirse, bu S-400’ü İsrail’in müttefikine vereceği anlamına gelir.
Moskova’nın tutumu
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bahsettiği “süren teknik müzakerelerin” önemli bir aktörü de S-400’ün üreticisi olan Rusya’dır.
Moskova’nın sözleşmeye rağmen Ankara’nın satışını engelleyeceğini sanmıyorum. Putin, S-400’ü satarken de Türkiye’nin elden çıkarmasına razı olurken de ülkesinin çıkarlarını düşünür haliyle.
Oradaki temel çıkarı da şudur: NATO üyesi Türkiye ile iyi işbirliği sürdürebiliyor olmak. Bunun değeri konuşulan yeni bir nükleer santralden çok daha fazladır Moskova için.
Astana-Atlantik terazileri
Dikkat edilirse, Ankara’daki NATO zirvesi, Türk dış politikası açısından bir viraj oldu. Son tahlilde Ankara’nın S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, NATO 3.0’ın sonucudur.
Türkiye iyi kötü denge kurmaya çalıştığı dış politika konularında, NATO zirvesinden bu yana, dengeyi Atlantik’in çıkarlarına uygun şekilde kırmaya başladı. Bu Ukrayna-Rusya savaşından da böyle, ABD-İran savaşında da, diğer bölge sorunları konusunda da…
S-400, Türkiye’nin Rusya ve İran’la birlikte Astana Platformu’nda hareket ederek ABD dışı bölgesel çözümler aramasının sembolüydü. S-400’ün elden çıkarılması ise Türkiye’nin ABD stratejisine eklemlenmesi demektir. Bunun Ankara’nın İsrail politikasına nasıl yansıyacağını da önümüzdeki dönemde görmeye başlarız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Eylül 2026
Tiyatro ve danışıklı dövüş meselesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/09/2026
Tiyatrocular haklı olarak kızıyorlar ama ne yazık ki mahkeme tutanağına geçtiği için tiyatroyu, bu makalede, siyasette bir benzetme olarak kullanmak durumundayım. Zira Nasuh Mahruki bu benzetme nedeniyle, üstelik kullanmadığı halde tutuklu.
16 Eylül’de Bakırköy’de ilk duruşmasına çıkacak olan Nasuh Mahruki’nin tutuklanma gerekçesi, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama.” Peki kim tahrik oldu? Hangi halk Mahruki’nin analizi nedeniyle kin ve düşmanlığa tahrik oldu? Kamuoyuna yansıyan bir tahrik olma durumu yok. Demek ki bir tek suçlayanlar tahrik oldu!
“Halkı aşağılama” suçlaması ise uğradığı her afette halkın yardımına ilk koşan Mahruki’ye yapılacak en büyük hakarettir. Tersine Mahruki, halkın onurunu Türk Bayrağı ile dünyanın zirvelerine dikmiş bir isimdir.
Öte yandan Mahruki, 15 Temmuz’a tiyatro demekle de suçlanıyor. Oysa Mahruki’nin suça gerekçe gösterilen mesajında tiyatro kelimesi yok. Kaldı ki tiyatro denmesi de bir suç değildir, sorunlu bir analiz olarak değerlendirilebilir, başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere birçok siyasetçi tarafından da 15 Temmuz geçmişte tiyatro diye nitelenmiştir.
“Danışıklı dövüş” yalanı
Siyasette tiyatro benzetmesi gibi kullanılan bir başka kavram da “danışıklı dövüş”tür. Örneğin Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan kimi köşe yazarları, geçen yılki 12 Gün Savaşı’nda İsrail ile İran’ın danışıklı dövüştüğünü iddia ettiler. Güya İsrail İran’a, İran da İsrail’e zarar vermeyecek türden füzeler atıyormuş!
Ardından bu yıl 40 Gün Savaşı geldi; ABD ve İsrail İran’ı vurdu, İranlı en üst düzey yetkilileri öldürdü, İran’ın önemli altyapılarını tahrip etti. İran en sert şekilde yanıt verdi; İsrail’i vurdu, ABD’nin füze fırlattığı çeşitli ülkelerdeki üsleri vurdu. Öyle ki Pakistan’ın barış teklifine ABD İran’dan daha fazla istekli oldu.
Tüm bunlara rağmen, Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan aynı kişiler, ABD ile İsrail’in İran’la savaşına da yine danışıklı dövüş dediler!
Yalanlar
Türkiye Gazetesi’nin dünkü manşeti de böyleydi: “İran’ın hedefi Mekke İttifakı” başlığı atmışlar. Gazete, Husilerin (Ensarullah) Yemen’deki atağını ve Babülmendep Boğazı’nı ele geçirmesini bir “Ortadoğu uzmanı”na yorumlatmış. Buna göre;
– Husilerin Yemen’deki atağı, İran’ın işiymiş. İran bu hamleyle Mekke Paktı’nı hedef almış, çünkü Yemen’de hedef alınan Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ile Mekke Paktı’ndaymış.
– İran Husileri Suudi Arabistan’a saldırtarak, Mekke anlaşması üzerinden Türkiye’yi ateşe çekmek istiyormuş.
– Bu Mekke Paktı’na karşıtlıkta da İran ile İsrail işbirliği yapıyormuş.
Doğrular
“Uzman”ın ve Türkiye Gazetesi’nin bu yanlışlarının hangi birini düzeltelim ki?
– İran Türkiye’yi neden ateşe çekmek istesin ki? Yemen’den daha büyük ateş İran’dır ve Türkiye o ateşe girmedi, İran da Türkiye ateşe girmediği için Ankara’ya teşekkür etti.
– Husilerin Suudi Arabistan güçleriyle mücadelesi 12 yıldır sürüyor, Mekke Paktı kurulalı daha bir ay oldu.
– İsrail ve İran’ın işbirliğini iddia edebilmek, ancak bu türden “uzmanlıkla” mümkündür! Gerçek çırılçıplak ortada: İsrail ve İran savaşıyor.
– İran ile İsrail Mekke Paktı’na karşı işbirliği yapıyorsa, aynı mantıkla ABD’nin de İsrail gibi Mekke Paktı’na karşı olması gerekir. Oysa ABD Mekke Paktı’na desteğini açıkladı.
ABD’li senatörün o sözleri
Gelelim işin “Türkiye’yi ateşe çekme” kısmına…
ABD’li Senatör Joe Wilson’un sözleri ortada: “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti.”
Görüldüğü üzere Türkiye Gazetesi İran’ı suçlarken, Türkiye’yi asıl ateşe atmaya çalışanları perdeliyor. Bunda Türkiye Gazetesi’nin sahibi Ahmet Mücahit Ören’in ABD vatandaşı olmasının bir etkisi olup olmadığını da lütfen siz yorumlayın.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Eylül 2026
İsrail’in ‘üç güvenlik halkası’ hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/09/2026
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Suriye topraklarında yaptığı açıklama, dar anlamda seçim kampanyasıdır ama geniş planda İsrail’in Geniş Ortadoğu Güvenlik Mimarisi yaklaşımıdır.
Neresidir İsrail için Geniş Ortadoğu? Mevcut Ortadoğu’ya Kuzey Doğu Afrika, Güney Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz ve Yunanistan ile Ege Denizi dahildir.
İsrail’in güvenlik mimarisi
Netanyahu, Şeyh (Hermon) Dağı’ndan, Şam’a 40 kilometre mesafeden şu mesajı verdi: “Hermon Dağı’ndan Yermuk Nehri’ne ve oradan Akdeniz’e kadar tüm bölgeyi kontrol ediyoruz. Bu, eşi benzeri görülmemiş mutlak kontroldür.”
Netanyahu’nun mesajı İsrail’in iç içe geçen üç güvenlik halkası üzerinden güvenlik mimarisi oluşturma hedefine işaret ediyor:
Birinci halka: Filistin, Lübnan, Suriye ve Ürdün’den koparılacak toprak ve tampon bölgeler.
İkinci halka: Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) dayanarak bölgesel ittifak hattı.
Üçüncü halka: Yunanistan, Somaliland ve Hindistan’dan geçen geniş üçüncü daire.
İşbirliği modelleri
Tel Aviv açısından Doğu Akdeniz’deki İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan işbirliği budur. Enerji işbirliği olarak başlayan ve giderek askeri yön kazanan bir ittifak modeli bu. İsrail Yunanistan ile “Aşil Kalkanı” savunma anlaşması yaptı. “Mısır askerleri tarihinde ilk kez Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin askeri geçit törenine katılacak.” (Cumhuriyet, 11.9.2026)
Tel Aviv açısından ABD sponsorlu IMEC, yani Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Yolu da budur.
Hatta Tel Aviv açısından Beyaz Saray’ın Trump Koridoru’na çevirdiği Zengezur Koridoru da budur.
Suriye’de aslında kim kazandı?
Netanyahu Akdeniz’de “görülmemiş mutlak kontrol” mesajı veriyor ama Washington bunun olasılıksızlığının farkında. ABD Büyükelçisi Barrack o nedenle sık sık “Göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor.
Mesele de bu zaten: ABD müttefikliği, Kissinger’ın ifadesiyle, Türkiye için ölümcüldür. ABD yönetimi Türkiye’ye sürekli “Suriye’de siz kazandınız” diyerek, İsrail’in Suriye’deki kazanımlarını örtüyor:
a) İsrail’in üslere yaptığı saldırıların ardından Suriye Dışişleri, üslerin Türkiye’ye kullandırılmayacağını açıkladı. b) Suriye Dışişleri, İsrail’in 8 Aralık 2024 öncesi hatlara çekilmesi için ABD arabuluculuğunda görüştüklerini açıkladı. Bu, Şara yönetiminin, Esad yönetiminden farklı olarak İsrail işgali altındaki Golan Tepelerinden vazgeçtiği anlamına geliyor. Yeni Kolombiya hükümetinin “Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıma” kararı o amaçlıdır ve ABD faaliyetidir. c) Şara yönetimi Türkçeyi seçmeli dil kategorisinden çıkararak yerine Fransızcayı koydu. d) Şara yönetimi “enerji, liman, havacılık, su ve bankacılık” gibi çok önemli alanlarda Fransa’yla anlaştı.
İran Mekke Paktı’na davet edilmeli
Peki Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın ortak savunma anlaşması İsrail’in modelinin karşısında mıdır? Suudi Arabistan’ın BAE’yle, Pakistan’ın Hindistan’la rekabeti kısmen buna işaret ediyor.
Ancak Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Mekke Paktı’nı, ABD’yle ittifaklarını tamamlayan bir model olarak tarif etmeleri, başka bir sonuç doğuruyor. ABD’yle ittifakı tamamlayan bir ittifak, elbette İsrail’e karşı olamaz.
Tersine ABD’nin Mekke İttifakı’nı İran’a ve İran’ın müttefiklerine karşı konumlandırmak istediği görülüyor ki bu ittifakı İsrail’e yararlı hale getirir. İşte ABD’li Senatör Joe Wilson’un Husilerin Yemen’deki atağı üzerine yaptığı “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” demesi, o amaçlıdır. (ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Darrell Issa’nın Hürriyet üzerinden verdiği “S-400’de en iyi çözüm BAE” mesaj da tamamlayıcı niteliktedir.)
ABD’nin “İsrail hegemonyasında Ortadoğu düzeni” inşa etmesinin panzehiri ortada: İran, Mekke Paktı’na davet edilmeli. Bu Mısır’ın da BAE başta Körfez ülkelerinin de İsrail’le ilişkilerini gözden geçirmesini sağlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2026
Ortadoğu’da 7 ABD-Çin farkı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/09/2026
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 2 Eylül 2026’da Kahire’de Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile yaptığı görüşmede, Ortadoğu için kapsamlı bir “yeni güvenlik mimarisi” önerdi. Çin Dışişleri Bakanlığı bunu dört maddelik öneri olarak yayımladı:
1) Ortadoğu’nun güvenliğini bölge ülkeleri belirlemeli.
2) Sorunlar tek tek değil, bütünlüklü çözülmeli; Filistin merkezde tutulmalı.
3) Güvenliğin, ekonomik kalkınma temeli oluşturulmalı.
4) BM ve uluslararası hukuk merkezli bir sistem kurulmalı.
ABD’den bölge ülkelerine kayan mimari
Xi’nin önerisi, 2022 Çin-Arap Zirvesi’ndeki “ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir Ortadoğu güvenliği” önerisinin geliştirilmiş hali. Pekin, özetle Ortadoğu’da “ABD merkezli güvenlik düzeni” yerine “bölge ülkeleri merkezli ortak güvenlik düzeni” öneriyor.
Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan’la yaptığı ortak savunma anlaşması ve bunun yeni üyelere açık bir Mekke Paktı olarak sunulması, tabii İran’a karşı olmaması şartıyla, Çin’in Ortadoğu için önerdiği yeni güvenlik mimarisiyle örtüşüyor. Buradaki temel sorun, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın bu ittifakı, ABD’yle ittifaklarının tamamlayıcısı olarak sunmaları.
Toplamda ise ABD ile Çin’in Ortadoğu’ya yönelik güvenlik mimarisi yaklaşımları birbirine tamamen zıt durumda. Karşılaştıracak olursak:
İran ve İsrail’e yaklaşım farkı
1) Sistemin merkezi: ABD’ye göre ABD’nin bölgedeki askeri/siyasi varlığı ve ikili ittifakları, önemli dayanak durumunda ve sistemin merkezini oluşturuyor. Çin’e göre ise sistemin merkezi, bölge ülkelerinin kendileri. Xi, Ortadoğu halklarının “kendi işlerinin efendisi” olması gerektiğini söylüyor.
2) İsrail’in yeri: İsrail, ABD’nin bölgesel stratejisinin bir numaralı ortağı durumunda. ABD’nin güvenlik mimarisi, bölge ülkelerinin İsrail ile normalleşmesinin genişletilmesini içeriyor. Çin ise İsrail’e ayrıcalıklı/merkezi bir rol tarif etmiyor; güvenliği bütün bölge ülkelerinin ortak güvenliği üzerinden tanımlanıyor.
3) İran’ın yeri: İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması ve çevrelenmesi ABD stratejisinin çok önemli unsuru. Çin ise İran’ın dışlanmasını öngören bir güvenlik sistemine karşı. Çin’e göre İran bölgesel güvenlik düzeninin temel parçası.
Mimaride dış güçler meselesi
4) Filistin sorunu: ABD için Filistin sorunu konusu, İsrail-Arap normalleşmesinin alt başlığı niteliğinde. Xi ise açıkça Mısır’da “Filistin sorunu Ortadoğu sorununun merkezinde kalmaktadır ve hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir” dedi.
5) Dış güçler sorunu: ABD’nin Ortadoğu güvenlik mimarisinde, ABD’nin kendisi doğrudan bölgesel güvenlik sağlayıcısı rolünde. ABD bunu askeri mevcudiyet, güvenlik garantileri ve ortaklıklar yoluyla sürdürmek istiyor. Xi ise açıkça “dış güçlerin müdahalesine karşı çıkılması” gerektiğini söylüyor ve “bölge güvenliğinin bölgenin iç dinamiklerinden üretilmesi gerektiğini” savunuyor.
Kalkınmaya dayalı güvenlik anlayışı
6) Güvenlik ile kalkınma ilişkisi: ABD’nin güvenlik mimarisi ağırlıklı olarak askeri caydırıcılık, ittifaklar ve ortaklıklara dayanıyor. Çin ise kalkınmayı güvenliğin temeli görüyor. Çin’e göre ekonomik çıkarların bütünleşmesi, karşılıklı güven ve çatışmanın kaynaklarının azaltılması hattı inşa edilmeli.
7) Uluslararası düzen: ABD’nin güvenlik mimarisi anlayışında, ABD liderliğindeki ittifaklar ve ikili/çok taraflı güvenlik ortaklıkları belirleyici durumda. Çin ise bunu BM Şartı, uluslararası hukuk ile egemenlik ve toprak bütünlüğünün toplamı diye formüle ediyor. Xi Jinping, dış güçlerin “çifte standartları” terk etmesini istiyor.
Stratejik özerklik
ABD’nin güç kaybı, Çin’in ABD’yi dengelemeye başlaması, Ortadoğu’ya bakışlarındaki zıtlık ve toplamda çok kutuplu/merkezli dünyanın inşası, bölge ülkelerinin önüne stratejik düzlemde geniş bir manevra alanı yaratıyor. Mesele bölge ülkelerinin bunu değerlendirebilmesi.
20. yüzyılı İngiliz/ABD emperyalizminin ağır baskısı altında geçiren ve ABD güvenlik mimarisine hapsolan bölge ülkelerinin önünde, artık “stratejik özerkliklerini” kazanma fırsatı var.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Eylül 2026
Yapay zekanın gözünden AK-Yargı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/09/2026
Emekli Tuğamiral Türker Ertürk 20 gündür tutuklu. Yarın hâkim karşısına çıkacak. Neden tutuklu? 3.5 yıl önce yaptığı bir siyasi değerlendirme nedeniyle!
Tarih 20 Mart 2023. Türkiye 14 Mayıs seçimlerine gidiyor. Seçim güvenliği ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tartışılıyor. Ertürk, TELE1 yayınında şöyle diyor: “Bakın artık iktidar değişecek. Ama acılı ama acısız, iktidar değişecek. Onun için herkes aklını başına devşirmeli.”
Ardından “siz de, ben de, tabii ki herkes” diyerek kendisini de bu uyarının içine katıyor ve YSK üyelerinin “vicdanlarına ve hukuka göre” karar vermelerini beklediğini söylüyor.
Şimdi bu sözlerden “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” suçu çıkarılıyor.
Neden 3.5 yıl sonra?
Burada çok önemli bir ayrıntı var. Ertürk’ün sözleri üç buçuk yıl sonra keşfedilmiş değil!
A Haber, daha 20 Mart 2023 günü saat 17.50’de şu başlıkla haber yaptı: “CHP’li emekli amiral Türker Ertürk yine tehdit etti: Ama acılı ama acısız bu iktidar değişecek.”
Takvim aynı gün saat 17.07’de şu başlığı kullandı: “CHP’li emekli Amiral Türker Ertürk’ten skandal tehdit! ‘Ama acılı ama acısız, bu iktidar değişecek’.”
Yani Ertürk’ün sözleri gizli değildi, gözden kaçmamıştı, yeni ortaya çıkmadı. Tam tersine iktidar medyası daha o gün sözleri “tehdit” diye manşete çıkarmıştı. Öyleyse soralım: Neden 3.5 yıl sonra?
3.5 yıldır kim korkuyor?
Suçlama “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” ise ortada yanıtlanması gereken basit sorular var: 3.5 yıldır kim korkuyor? Kim paniğe kapıldı? Bu sözler nedeniyle hangi toplumsal olay yaşandı?
Nitekim Ertürk de hâkimlik sorgusunda aynı çelişkiye işaret etti: “3,5 yıldır kimse sokağa çıkmadı.”
Dahası, sözlerin tamamına bakıldığında ortada bir siyasi değerlendirme olduğu açık. Ertürk, iktidarın değişeceğini öngörüyor; seçim güvenliğini tartışıyor; YSK’ye hukuka uygun davranma çağrısı yapıyor ve aksi durumda ülkenin sorun yaşayacağını savunuyor.
Katılırsınız, katılmazsınız. Öngörüsünü doğru ya da yanlış bulursunuz. Ama siyasi öngörü başka şeydir, tehdit başka şey.
‘Onaylama şeklinde tepki’
İddianamede daha da ilginç bir değerlendirme var. Program sunucusu, “Elbette bedelini biliyorlardır değil mi efendim?” diyor. Ertürk’ün buna verdiği “onaylama şeklindeki tepki” de suçlamanın unsurları arasında değerlendiriliyor.
Sözden suç çıkarma aşılmış, “tepki”den suç çıkarılıyor artık!
Asıl sorun da burada. Çünkü Türkiye’de tutuklama giderek bir tedbir olmaktan çıkarılıp cezalandırma aracına dönüştürülüyor. Önce tutukla, sonra yargıla…
Neden şimdi?
Gelelim asıl soruya…
20 Mart 2023’te söylenen sözleri iktidar medyası aynı gün görmüş, hatta “tehdit” diye haberlere taşımış. Aradan 3.5 yıl geçmiş. Sonra o görüntüler yeniden dolaşıma sokulmuş, savcılık resen soruşturma başlatmış ve Ertürk tutuklanmış. Peki neden şimdi?
Türker Ertürk, iktidarın başlattığı yeni açılım sürecine en açık biçimde karşı çıkan isimlerden biri. Öyleyse sorulması gereken bir soru daha var: Yoksa bu tutuklama, iktidarın başlattığı yeni açılım sürecine karşı çıkanlara bir gözdağı mı?
Çünkü 3.5 yıl önce herkesin bildiği, iktidar medyasının o gün “tehdit” diye haberleştirdiği sözlerin tam da bugün raftan indirilmesi, ister istemez tutuklamanın zamanlamasını siyasi açıdan sorgulatıyor.
Mesele Ertürk değil
Türker Ertürk’ün görüşlerine katılırsınız ya da katılmazsınız. Mesele bu değildir. Mesele, siyasi değerlendirmenin suç haline getirilmesidir. Mesele, yıllar önce söylenmiş sözlerin gerektiğinde raftan indirilip soruşturma dosyasına dönüştürülebilmesidir. Ve mesele, iktidarın politikalarına karşı çıkanlara yargı eliyle sınır çizilip çizilmediğidir.
Yarın Bakırköy’de yalnız Türker Ertürk yargılanmayacak. Siyasi eleştiri hakkı da yargılanacak.
Ve mahkemenin önündeki soruyla kamuoyunun önündeki soru birbirinden farklı: Mahkemenin yanıtlaması gereken soru, Ertürk’ün 3.5 yıl önceki sözlerinin nasıl olup da “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” oluşturduğu. Kamuoyunun yanıtını araması gereken soru ise şudur: Neden üç buçuk yıl sonra ve neden tam şimdi?
Hukuku kurtarmak
Değerli Cumhuriyet okurları, yukarıdaki yazıyı başlık dışında ben yazmadım. Türker Ertürk dosyasını incelemesini istediğim ve o incelemeden hareketle sorular sorduğum yapay zekâ yazdı. Ertürk’ün sözlerinin 3.5 yıl önce iktidara yakın medyada nasıl haberleştirildiğini de yapay zeka anımsattı.
Yapay zekânın gözünden bile Türkiye’de yargının siyasallaştırılmasının geldiği aşama ne yazık ki acı bir şekilde görülüyor. Hukuku bu tablodan kurtarmak hepimizin görevi.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Eylül 2026
ABD’den Donroe ile İsrail’e nefes
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/09/2026
ABD’nin Güney Amerika üzerinde tam hegemonya kurma stratejisinden İsrail de kazanıyor. Washington, uluslararası alanda yalnızlaşan İsrail’e, Güney Amerika ülkeleri üzerinden nefes aldırmaya çalışıyor.
Trump yönetiminin “Yeni Montroe Doktrini” ya da sevdikleri isimlendirmeyle “Donroe Doktrini”, binlerce kilometre öteden İsrail’e destek sağlıyor.
İsrail’den Kolombiya’ya karaküp operasyonu
Yeni Kolombiya hükümeti, Suriye’deki Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıdığını açıkladı. Oysa önceki Kolombiya hükümeti, İsrail’in Gazze soykırımına karşı çok net bir karşı duruş sergilemiş ve İsrail’in tecriti için dünya çapında etki göstermişti. Nitekim eski Başbakan Gustavo Petro, yeni yönetimin kararını kınayarak, “Kolombiya halkı halen Golan Tepeleri’nin İsrail’e ait olduğunu kabul etmiyor” dedi. (AA, 16.8.2026)
Görevi boyunca İsrail’i karşı etkili tutum alan Petro, 21 Haziran’daki seçimleri, İsrail yanlısı Abelardo de la Espriella’ya kaybetmiş, seçime müdahaleyi şöyle anlatmıştı: “Bautista kardeşlere bu şaibeli algoritmaları ve diğer destekleri sağlayan şirket ‘Black Cube’ adındaki İsrailli bir özel istihbarat şirketidir. ‘Balart’ ise Abelardo’nun oldukça lekeli olan imajını temizlemek için kendisine milyonlarca dolar ödenen ve Trump’ı, Abelardo’yu desteklemeye ikna etmekle görevlendirilen lobicilik şirketidir.”
Peru İran’la ilişkilerini kesti
Peru hükümeti, ABD ve İsrail’in saldırısı altındaki İran’la diplomatik ilişkilerini kesme kararı aldı.
Peru, İran’ı “Ortadoğu’daki çatışmaları kışkırtmakla” suçluyor: Peru Dışişleri Bakanlığının açıklamasına göre Peru Hükümeti İran’ı “nükleer tesislere yönelik uluslararası denetimleri engellemekle” ve “Hürmüz Boğazı’ndaki uluslararası ticareti aksatmakla” suçluyor. Her ikisi de Peru’dan önce ABD ve İsrail’in suçlaması tabii ki.
Peru’ya göre 12 bin kilometre öteden Ortadoğu’ya gelip İran’a saldıran ABD ile İsrail değil ama topraklarını savunan İran suçlu!
Venezuela’da çifte ihanet
Venezuela ve İsrail, bu ay yaptıkları anlaşmayla konsolosluk hizmetlerini yeniden başlatma kararı aldılar. 17 yıl sonra gelen bu kararın ardında elbette emperyalist ABD vardı.
İsrail, 2008 yılının sonunda Gazze’ye “Dökme Kurşun Operasyonu” düzenlemiş ve binlerce Filistinliyi katletmişti. O tarihte İsrail’in bu saldırısına karşı dünyada onurlu tavır gösteren liderlerin başında Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez geliyordu. Chavez, Ocak 2009’da İsrail’le diplomatik ilişkileri kesti. Ardılı Maduro da İsrail’e karşı bu onurlu tutumu sürdürdü.
Ne zaman ki emperyalist ABD Maduro’ya karşı alçakça bir operasyon yaptı ve onu New York’a kaçırdı, Karakas’ın tutumu değişti. Maduro’ya ihanet edenler bir yandan Trump’ın isteklerine teslim olup Venezuela’nın petrol rezervlerini ABD’nin enerji şirketlerine peşkeş çekerken, bir yandan da İsrail’le diplomatik ilişkileri başlatma kararı aldılar.
Arjantin’de İsrail’in en önemli dostu
İsrail’in en önemli dostlarının başında Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei geliyor. Öyle ki İsrail’e verdiği destek nedeniyle özel bir ödül bile aldı!
Arjantin’in İsrail’e desteği, ABD’de yapılan Futbol Dünya Kupası finaline bile yansıdı. Netanyahu finalde İspanya’yla mücadele eden Arjantin’e videolu destek yayınladı. Zira İspanya’nın Sosyalist Başbakanı Sanchez, İsrail’in Gazze soykırımına karşı en etkili tutum alan Avrupalı liderdi.
Milei’nin İsrail’e desteğini sıralamaya bu sütun yetmez. Milei’nin seçim kampanyası sırasında İsrail bayrağı taşımasından, Arjantin’in Tel Aviv Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma sözü vermesine kadar uzun bir destek listesi var.
ABD’den İsrail için UCM çağrısı
Öte yandan ABD, İsrail yönetimini mahkum eden Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) karşı da Güney Amerika ülkelerinden destek arıyor. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Güney Amerika ülkelerine, UCM’den ayrılmaları çağrısı yaptı. (AA, 13.8.2026)
UCM’nin yargıçlarına baskı uygulayan, ABD’ye giriş yasağı getiren, hatta haklarında operasyonel haber yaptıran Washington yönetimi, birkaç ülkenin UCM’den ayrılmasının İsrail’e nefes aldıracağını umuyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2026