Yeşil Kuşak talebeleri

ABD’yle Kabil Havalimanı pazarlığını sürdüren Erdoğan’ın “Taliban’ın bu görüşmeleri Türkiye’yle çok daha rahat yapması lazım, çünkü Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok” demesi, haliyle tepki gördü.

Öncelikle belirtelim. Türkiye’nin Taliban’la görüşmesinde bir sorun yok. Öyle ya da böyle, Taliban Afganistan’ın geleceğinde hâlâ var; ABD, AB, Çin ve Rusya nasıl kendi çıkarları için Taliban’la görüşüyorsa, Türkiye de görüşmeli.

Erdoğan’ın cümlesindeki sorun Taliban’la görüşme değil, Taliban’ın inancıyla ters bir yanlarının olmadığını belirtmesidir!

Amerikan mücahitliği

Erdoğan’ın inancıyla Taliban’ın inancı ne kadar örtüşüyor, bilemem, ancak bildiğim şu: Erdoğan da, Taliban da, “yeşil kuşak” stratejisinin talebeleridir.

Yeşil Kuşak, ABD’nin SSCB’yi İslamcılıkla çevreleme stratejisiydi. Bu stratejinin gereği, pek çok ülkede komünizmle mücadele etsin diye dinciliğin önü açıldı. Ziya ül-Hak’ın 1977’de Pakistan’da, Kenan Evren’in 1980’de Türkiye’de yaptığı darbeler, bu stratejinin gereğiydi. 12 Eylül rejimi, Türkiye’de Türk-İslam sentezi altında laikliğin tırpanlandığı ve dinciliğin önünün alabildiğine açıldığı bir süreç oldu.

ABD’nin Afgan mücahitleri SSCB’ye karşı desteklemesinde Pakistan kilit önemdeydi; Taliban, bölgedeki medreselerde yetişen talebelerdi. ABD’nin Afganistan konusunda Pakistan’ı cihatçı örgütler yatağına dönüştürmesi ile Suriye konusunda Türkiye’nin cihatçı örgütler yatağına dönüşmesi arasındaki benzerliğe dikkatinizi çekerim.

İnanç aynılığı-ayrıklığı sorunu

Erdoğan’ın işaret ettiği “inanç aynılığı” konusu, iki yönlü incelenmesi gereken bir sorundur:

Birinci yön, “aynılığın örtü olması” sorunudur. Bu yön içinde aynılık en geniş anlamıyla, “hepimiz Müslümanız” anlayışıyla uygulanır. AKP iktidarının “alnı secdeye değenden zarar gelmez” anlayışı ile FETÖ kadrolarını devlete dolduruşu buna örnektir.

İkinci yön, “aynılığın ayrıklığı” sorunudur. Siyasal İslamcılık, İslamiyet’in iktidar mücadelesinin ideolojisi olarak kullanılması işidir. Konu iktidar mücadelesi olunca süreç kaçınılmaz olarak mezhepçilik, tarikatçılık, cemaatçilik ayrılıkları üzerinden dallanıp budaklanmaya ve karşılıklı mücadeleye dönüşmektedir.

Örneğin Erdoğan’ın Sisi’ye karşı olmasını esas nedeni, Sisi’nin darbeciliği değil, İhvan’ı iktidardan indirmesidir. Örneğin Erdoğan’ın Esad rejimini yıkma hedefi, Esad’ın İhvan’ı hükümetine monte etmeye direnmesidir.

Aynı durum Taliban için de geçerlidir. Konu SSCB’nin Afganistan’ı işgali olmaktan çıktığı ve iktidar mücadelesine döndüğü anda, Taliban, “inanç aynılığı” gereği diğer 7 mücahit grubuyla savaşmaktan geri durmadı örneğin…

Sonuç olarak, paranın iki yönü gibi birbirini bütünleyen inancın aynılığı ve ayrıklığı, temelde inancı siyasetin aracı olarak kullanma sorunudur.

Siyasal İslamcıların millet anlayışı

Erdoğan’ın Taliban’la “inanç aynılığına” işaret ettiği sözlerini, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun sözleriyle birlikte yorumlamakta yarar var.

“Millet olmak kolay iş değildir” diyen Soylu, “Ay-yıldızlı tabutları taşımakla millet olunur. Beraber cuma namazında sıkı sıkı saf tutarak millet olunur” diyor!

“İnanç aynılığını” millet olmanın gereği olarak ortaya koyan bu tanım, millet/ulus tanımı olmadığı gibi, tipik bir siyasal İslamcılık ve bölücülüktür!

Millet, bırakın inanç birliğini; ırk, milliyet, etnisite birliği bile değildir. Millet dil birliğidir, kültür birliğidir, hedef birliğidir; bu birlikler de vatan dediğimiz “ortak pazar” üzerinde tam egemenlik içindir. Laiklik de bu birliğin yapıştırıcısıdır, harcıdır.

Laiklik budandıkça, Süleyman Soylu gibiler çıkar ve Cuma namazında saf tutmayı millet olma ölçüsü koyarak, Müslüman olmayanları Türk milletinden saymamaya kalkar!

Siyasal İslamcılığın tipik hareket yöntemidir bu. Başörtüsü varken ve sorun değilken, türbanı bayrak yapar, iktidar mücadelesinin aracı olarak kullanır. “Özgürlükçülük” oynar, “kimsenin kıyafetine karışılmasın” diyerek bazı kesimleri kandırır ve türbanı kabul ettirir. Ancak “kimsenin kıyafetine karışılmasın” diyenler, zamanla şorta, eteğe karışmaya başlarlar.

Laiklik, budandığı haliyle bile korunamazsa, türbanlı kadınlar da risk altındadır; türbanları açık bulunur, çarşafa girmeleri istenir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Temmuz 2021

2 Yorum

AKP-MHP’nin Kürt Açılımı

Cumhur İttifakının 2023 (ya da erken seçim) planı netleşiyor: AKP-MHP ittifakının “Kürt Açılımı” anlamına gelen bu plana, daha somut olarak “HDP’yi CHP’yle ittifaktan uzak tutma operasyonu” diyebiliriz.

Daha iyi anlatabilmek için, bir süredir yapılmakta olan karşılıklı mesajlaşmaları anımsamamız gerekiyor:

AKP’den HDP’ye: CHP’yle bedava dostluk kurmayın

Bu köşede 19 Haziran’da “Konu: HDP’nin oyu” başlıklı bir inceleme yazmıştık. AKP’li Mehmet Metiner’in “Kürtleri yanlış politikalarla HDP’nin kucağına itmenin vebali ağır olur” (Yeni Şafak, 11.6.2021); Sırrı Süreyya Önder’in “Mevcut iktidar gidecek de gelecek olan kör bıçağıyla bekliyor gibiyken neyle umutlanacağız?” (Gazete Duvar, 12.6.2021); Selahattin Demirtaş’ın “Kimse bizi iki kötü arasında tercihe zorlamaya kalkmasın” (Politik Yol, 14.6.2021) ve Altan Tan’ın “Neden Erdoğan’a keskin bir düşmanlık, öbür tarafa bedava bir dostluk kuruyorsunuz? Kürtler, Cumhurbaşkanlığı seçiminde altından değerli bir fırsat yakalayacak. Bu fırsatı iyi değerlendirmeleri gerekir” (Medyascope, 15.6.2021) mesajlarını değerlendirmiştik.

Ve “Erdoğan’ın MHP’den vazgeçmeden Kürtlerin oyunu almaya ihtiyacı olduğunu” belirtmiş, “HDP’nin bölünerek Öcalan üzerinden bir parçasının Cumhur İttifakı’na eklemlenmesi beklentisi konuşuluyor” demiştik.

Erdoğan-Bahçeli operasyonu

Bu mesajlaşmaların ardından 9 Temmuz’da Diyarbakır’a giden Erdoğan iki temel mesaj verdi:

1)Diyarbakır’da 2005 yılında ne demişsek bugün de aynı yerdeyiz.” (Erdoğan 2005’te “Kürt sorunu benim sorunumdur” demişti ancak sonraki yıllarda da birçok kez “Kürt sorunun olmadığını” dile getirmişti.)

2) “Çözüm sürecini biz başlattık ama sonlandıran biz olmadık.”

Peki bu çizgi değişikliği AKP-MHP ittifakında çatlak yaratır mı? Hayır. Çünkü Devlet Bahçeli’nin Erdoğan’dan üç gün önce grup toplantısında verdiği şu mesajlar, aralarında bu konuda bir uzlaşma olduğuna işaret ediyor: “Kürt’ten terörist olmaz, teröriste Kürt denilemez. Diyen varsa bu milletin evladı olamaz. Var diyen varsa vatan hainidir.”

Sarayın dört hedefi

AKP’nin HDP’yle kaldığı yerden yeniden bir “Kürt açılımı” yapması, pek olası değil. AKP o nedenle, MHP’ye de kabul ettirerek, bir başka açılıma yönelmiş görünüyor:

1) Sarayın birinci hedefi, “HDP kapatma davası” gibi nedenlerle AKP’nin Kürt oylarının erimesini engellemek.

2) Sarayın ikinci hedefi, HDP yerine Kürtlerle açılım yaparak, Cumhur İttifakına yeni Kürt oyları kazandırmak. (Bu hedef için yeniden Öcalan’a başvurulacak.)

3) Sarayın üçüncü hedefi, HDP’yi bölmek; içinden yeni bir parti çıkmasını sağlamak (Bazı HDP’lilerin HDP’ye karşı yeni parti hazırlıkları basına yansıdı.)

4) Sarayın dördüncü hedefi, HDP’nin CHP’yle ittifak yapmasını engellemek.

Erdoğan’ın CHP’ye kurduğu tuzak

SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran, “Erdoğan’ın Diyarbakır söylemleri kime yarar” (Sabah, 17.7.2021) başlıklı yazısında, aslında bu hedefleri dolaylı doğruluyor.

Duran, Erdoğan’ın yeni çıkışının “HDP’yi baskılama hedefi” taşıdığını, Bahçeli’nin de Erdoğan gibi “Kürt seçmeni, Millet ittifakı tarafına bırakmamak gerektiğini gördüğünü” belirtiyor.

Duran’ın yazısında daha dikkat çeken kısım ise Erdoğan’ın CHP’yi sıkıştırma taktiğini anlattığı bölümdü: “CHP ve İP, özerklik ya da anadilde eğitim konularına giremedikçe Erdoğan’ın yeni söylemi ile HDP arasında sıkışacak. Onlar bir şey vaat edemezken Erdoğan kimlik hakları ile ilgili reformlara ve çözüm süreci iradesine sahip çıkıyor olacak. Kılıçdaroğlu ve Akşener, HDP’ye açık destek verirse bu defa Erdoğan’ın ‘hiçbir zaman meşru demokratik hukuk düzeni içinde siyaset yapmayı düşünmeyen’ HDP ile neden birliktesiniz sorusuna muhatap olacak.”

Kısacası HDP’nin yüzde 10 oyu, sarayın yeni operasyon alanını oluşturmuş durumda. O oyun bir bölümüne ve kendi Kürt oylarının erimemesine çok ihtiyacı olan Erdoğan, her türlü aracı çekmecesinden çıkarmaya ve yeni araçlar oluşturmaya başladı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Temmuz 2021

1 Yorum

Afganistan görevi hangi ulusal çıkarın gereği?

Türkiye’nin ABD ve NATO çekilirken Afganistan’da görev yapması gerektiğini savunanların “neden” sorusuna tek bir doyurucu yanıtı yok.

Bazıları, TRT’deki dizilere uygun argümanlar üretmeye çalışıyor: “Türkiye dünyanın yarısıdır” diyor; “Türkiye’yle baş edemeyen ABD çekilirken, yerini mecburen bize bırakıyor” diyor.

Bazıları, jeopolitikçi anlayışla, “harita öyle istiyor” diyor.

Bazıları, Azerbaycan’dan Orta Asya’ya uzanan klasik Turancı söylemlere sarılıyor.

Bazıları da, Türkiye’nin ABD’ye karşı Avrasya güçleriyle hareket ederek Afganistan’da bulunacağını iddia ediyor. Bu görev ABD’ye karşıysa, neden ABD’yle müzakere ediyoruz ve neden karşılığında ABD’den mali ve lojistik destek istiyoruz peki?

Mehmetçik bagaj mı taşıyacak?

Türkiye’nin Afganistan görevi konusuna mesafeli duran ve risklere dikkat çekenlerin temel argümanı ise şu: “Afganistan hükümet güçleri ve Taliban, Türkiye’nin Kabil havalimanı görevini onaylamazsa, orada işgalci konumuna düşeriz.”

Bu doğruya yanıt vermeye çalışanlar ise şu itirazı dile getiriyor: “Türkiye Afganistan’da hiç muharip güç olmadı, şimdi de olmayacak. İşimiz havalimanını işletmek ve güvenliğini sağlamaktan ibaret.”

Ciddi ciddi ekranlardan bunu söyleyebiliyorlar! Sonucu da şunu soramıyor tabii: Mehmetçik havalimanında yer hizmetleri çalışması mı yapacak? Uçağa bagaj mı taşıyacak? Yolcuların pasaport kontrolünü ve üst aramasını mı yapacak?

Görev bunlarsa, Mehmetçiğe ne gerek? ABD parasını bastırıp sivil personel yerleştirsin!

Uydurulan en tuhaf gerekçe ise Afganistan’dan Türkiye’ye göçü engellemek! Sanırsın göç için uçak kullanılıyor ve Mehmetçik Türkiye’ye yasadışı yollarla girecek olanları havalimanında engelleyecek!

Türkiye’nin bu görevden ulusal çıkarı ne?

Özetle, bu görevi savunanlar “neden” sorusuna ciddi bir yanıt veremiyor.

Türk ordusu “neden” Afganistan’da görev yapmalı? Yani Türkiye’nin bu işten çıkarı ne? Bu soruya yanıt verilmediği müddetçe, yok “harita istiyor”, yok “Türkiye dünyanın yarısı”, yok “görev aslında ABD’ye karşı” gibi gerçek olmayan savunmaların hiçbir anlamı olmaz.

Evet, Türkiye’nin Afganistan’da görev yapması hangi ulusal çıkarımızın gereğidir? Petrol kazancı mı? Bakır başta maden gelirleri mi? Afganistan’a inşaat yapabilme avantajı elde etmek mi? Aklımıza gelmeyen bir başka maddi kazanç mı?

Bakınız, bunların toplamı bile, bir ülkede işgalci konumunda bulunmanın karşılığı olamaz. Kaldı ki bunlar “egemen sınıfın” çıkarlarıdır sonuçta!

Ancak iktidarın Afganistan’da görev almak istemesinin nedeni bunlar bile değil. Bu görev, sadece ve sadece Erdoğan’ın iktidarını koruyabilmek için ihtiyacı olan “olası” siyasi ve ekonomik desteğin bedelidir. Yani sırf Erdoğan iktidarını sürdürebilsin diye Mehmetçik orada bulundurulacak.

Türkiye-Rusya-İran işbirliğine sabotaj görevi

Görünen o ki, devletin koridorlarında şu gerçeği de düşünen kalmamış: ABD’nin Türkiye’yle ilgili en rahatsız olduğu konu nedir? S-400 mü? Geçiniz, S-400 sorunun sonucudur; sorun ortadan kalktığında bir önemi kalmaz.

Nedir peki? ABD’nin en rahatsız olduğu konu Türkiye’nin Rusya ve İran’la işbirliğidir. ABD, dikkatini Türkiye-Rusya işbirliğini bozmaya vermiş durumda. Libya’yı da, Suriye’de İdlib’i de, Karadeniz’i de, bu işbirliğini sabote edebileceği zeminler olarak görüyor.

Şimdi o zeminlere Afganistan da ekleniyor. Washington, Türkiye’nin Afganistan’da havalimanı bekçiliği görevini, Türkiye-Rusya-İran işbirliğini sabote edebilecek bir fırsat olarak görüyor.

Ama ne yazık ki Ankara’da bu gerçeği kimse görmüyor. Ya da görüyorsa bile sesini çıkarmıyor.

Henüz Akar ile Austin arasında “mali ve lojistik destek” pazarlığı sürüyorken, bu tarihi hatayı engellemeye çalışmayı sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Temmuz 2021

4 Yorum

Türkiye 15 Temmuz’la hesaplaşamadı

ABD destekli FETÖ’cü 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin üzerinden beş yıl geçti. Darbe girişimini “Allah’ın lütfu” gören iktidar, bu sürecin ilk bölümünde ülkeyi OHAL yetkileriyle yönetti.

Sonrasında iktidar 15 Temmuz’un konjonktüründen yararlanarak Türkiye’de hükümet sistemini değiştirdi. Parlamenter sistem yıkıldı, yerine “Türk tipi başkanlık sistemi” getirildi.

Böylece 2016-2018 yılları arasında uygulanan OHAL yönetimi, güncellenerek “tek adam rejimi”ne dönüştürüldü. Ancak bu bile Erdoğan’a yetmiyor!

Erdoğan’ın üç hamlesi

Yetmiyor, çünkü 2023 seçimi ya da olası bir erken seçimde Erdoğan’ın iktidarını sürdüremeyeceğine dair işaretler gittikçe çoğalıyor; ekonomik ve siyasi işaretler, rejimin ortalığa saçılan mafyokratik ilişkileri, hatta gençlerin ve kadınların sosyo-kültürel itirazları…

Erdoğan bu nedenle “tek adam rejimi”nin üzerine, yeniden OHAL yetkileri eklemek istiyor. İşte TBMM’ye torba yasayla gelen OHAL kullanma yetkisi talebi bu nedenledir.

1) Erdoğan’ın iktidarını sürdürebilmek adına attığı adımlar, sadece “sopalı seçim” süreci için OHAL yetkisi istemekten ibaret değil.

2) Afganistan’da Mehmetçiğe görev verilmeye çalışılması, Erdoğan’ın iktidarını koruyabilmek için ihtiyacı olan Batı’dan “olası” siyasi ve ekonomik desteğin bedelidir.

3) 10 Temmuz günü Diyarbakır’da “Samimiyetle başlattığımız süreci provoke ettiler. Evet çözüm sürecini biz başlattık ama sonlandıran biz olmadık” diyen Erdoğan, Kürt oyları için yeni bir hamle peşinde. Kuşkusuz “bitirmedik” dedikleri açılımı, kaldığı yerden başlatma şansları yok. Ancak saray, bir süredir, HDP’nin oylarının bir bölümünü alabilecek bazı modeller üzerinde çalışıyor.

15 Temmuz, 1946’da başladı

AKP iktidarı, eski ortağı FETÖ’nün darbe girişimiyle “belli ölçülerde” hesaplaştı ama Türkiye hâlâ birincisi ABD’nin 15 Temmuz’daki rolüyle, ikincisi de AKP-FETÖ ortaklığıyla hesaplaşamadı.

Bu iki konu, aslında birbirinin bütünleyenidir ve Türkiye’nin önündeki temel sorundur. Çünkü bu hesaplaşma, Türkiye’nin 1946 yılından itibaren başlayan dönüşümüyle topyekûn hesaplaşmaktır.

Türkiye’nin Atlantik kampına dahil edilmesiyle ortaya şu temel sorunlar/sonuçlar çıktı:

– Sola ve komünizme karşı mücadele için dincilik desteklendi (İmam Hatiplerin, tarikat ve cemaatlerin önü açıldı. FETÖ’cülüğün başladığı yer Komünizmle Mücadele Dernekleridir).

– Antiemperyalist Türk milliyetçiliği, NATOTürkçülüğe dönüştü.

– Kemalist devrime karşıdarbe yapıldı, Atatürk sembollerde kaldı ama devrimci programı adım adım tasfiye edildi.

– Amerikancı darbelerle emperyalizmin “yeşil kuşak” stratejisine uygun Türk-İslam sentezi inşa edildi. Devlet bu ideolojiye göre yukarıdan aşağıya kurumları ve toplumu dönüştürdü.

– Türkiye, ABD’nin neoliberal serbest piyasa ekonomisine eklemlendi.

Özetle 15 Temmuz süreci, 1946’daki dönüşümle başladı. ABD Gladyosunun operasyon eli FETÖ; Menderes döneminde tohumlandı, Demirel iktidarlarında doğdu ve yürüdü, 12 Eylül sürecinde koştu ve Erdoğan’la ortaklığında “iktidar ve devlet” oldu!

Türkiye, AKP-FETÖ ortaklığıyla hesaplaşacak

“Yakın yarına” bakılınca, kuşkusuz önümüzde sıkıntılı hamle ve gelişmeler duruyor ancak “geniş yarına” bakınca, önümüz aydınlık:

1) Erdoğan’ın aldığı önlemler, iktidarı kaybetmesini önleyemeyecek.

2) Türkiye, er geç AKP-FETÖ ortaklığıyla ve ABD’nin 15 Temmuz’daki rolüyle hesaplaşacak.

3) Türkiye, yeni bir dünya kurulurken, oradaki yerini alacak. Komşularla düşmanlığın yerine, kolektif güvenlik anlayışı ile geliştirilen barış kuşakları oluşturulacak.

4) Türkiye, siyasal bağımsızlığının esas teminatı olan ekonomik bağımsızlığı için, borcu borçla çevirme döngüsünden çıkacak ve üreten bir ekonomi modeli uygulayacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Temmuz 2021

3 Yorum

Abluka insanlık suçudur

Yaptırım, ambargo, abluka…

ABD emperyalizminin en modern silahları…

Üstelik emperyalizm bu silahları sadece düşmanlarına karşı değil, hizadan çıkmasınlar diye müttefiklerine de uyguluyor.

Örneğin Rusya’yla enerji işbirliği yapıyor diye G-7 ve NATO ortağı Almanya’ya, örneğin Rusya’dan S-400 aldı diye NATO ortağı Türkiye’ye yaptırım uyguluyor…

Tabi emperyalizm esas olarak kendi küresel sistemine dahil olmayan ülkeleri hedef alıyor.

ABD AMBARGOLARI

Örneğin nükleer programı gerekçe göstererek İran’a ambargo uyguluyor; İran halkının ilaca erişimini bile engelliyor. 2006 yılında İran’da kişi başına milli gelir 6.600 dolar iken, ABD ambargosu nedeniyle 2015’te 5.900 dolara geriliyor.

Örneğin Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne karşı ağır ambargo uyguluyor. 1950’den 1971’e kadar iki Kore’nin ekonomik büyüklüğü neredeyse eşitken, ABD emperyalizminin ağır ambargosu nedeniyle 40 yılda uçurum oluştu. Bugün güneyde kişi başına düşen milli gelir 22 bin dolar iken, kuzeyde 1.300 dolarda kalmış durumda…

Örneğin Rusya’ya yaptırım uyguluyor, Çin’e ticaret savaşı açıyor…

Örneğin kamucu iktidarı nedeniyle Venezüella’ya ambargo uyguluyor. Bu ülkenin uluslararası piyasalardaki parasına, altınına, petrolüne el koyuyor; açık hırsızlık yapıyor emperyalizm…

Buna rağmen halkı istediği oranda iktidara karşı ayaklandıramadığında da, özel harekatçılarının kumanda ettiği paralı askerlerle Venezüella’da iki kez darbe yapmaya soyunuyor.

AMAÇ, HALKLARI YÖNETİME KARŞI AYAKLANDIRMAK

ABD’nin yaptırım, ambargo, abluka gibi silahlarıyla hedeflediği, açlığa mahkûm ettiği halkı yönetimlere karşı kışkırtabilmek, ayaklandırabilmek… O ana kadar ilaca erişemeyen on binlerce bebeğin ölümü, yeterli gıdaya erişemeyen geniş kitlelerin açlığı emperyalizmin umurunda olmuyor tabii ki…

Üstelik ABD bu ağır ambargoların işe yarayabilmesi için başka ülkeleri de ambargo uygulamaya mecbur ediyor; ekonomik ve siyasi sopalarla elbette. Böylece kendisi bir ülkeye ilaç ya da gıda satmadığı gibi, başkasının da satmasını önlüyor. Dahası hedef ülkenin parasının bulunduğu ülkeleri, o paraya el koymaya zorluyor.

Bu, 21. yüzyılın en büyük insanlık suç türlerinin başında geliyor…

KÜBA’DA SOKAKLAR DEVRİMCİLERİNDİR!

ABD’nin ağır abluka uyguladığı ülkelerden biri de Küba. Sosyalist Küba’ya karşı emperyalizm 1958 yılından bu yana abluka uyguluyor. Bu küçük ada ülkesinin sosyalizm hedefinden pes edebilmesi için geride kalan 60 yılda ablukadan CIA operasyonlara, pek çok yola başvurdu, başvuruyor emperyalizm.

Salgın ve Amerikan ablukasının birleşmesinin doğurduğu katlanmış olumsuz tablo, bu küçük ülkede 11 Temmuz günü bir protesto gösterisine dönüştü. Kimi kışkırtıcı fırsatçılar, dünyaya mesaj verebilmek için gösteride Amerikan bayrağı açtılar.

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, Havana’da gösterinin yapıldığı yere gidip halkla görüştü, ardından da ekrandan tüm Kübalılara seslendi. Díaz-Canel, Küba’nın yaptırımlar nedeniyle çok zorlu bir süreçten geçtiğini, durumu krize çevirmek isteyenlere fırsat vermeyeceklerini belirterek Küba halkını sokağa davet etti, “Küba’da sokaklar devrimcilerindir, sokağın kime ait olduğunu göstereceğiz” dedi. Çağrıyla halk sokaklara döküldü ve devrime sahip çıkıp emperyalizmi protesto etti.

ABD Başkanı Joe Biden ise “ABD, Kübalıların yanında” diyerek, Amerikan bayraklı protestocuları kışkırtmayı sürdürdü.

DÜNYANIN BÜTÜN KAPİTALİSTLERİ KÜBA’YA KARŞI

Bu küçük ada ülkesine karşı, daha doğrusu sosyalizme karşı kin ve nefret dolu kesimler ise Biden’ın işaretiyle tüm dünyada harekete geçti. Türkiye’deki neoliberaller de dahil, sosyal medyadan ABD’ye “Küba’ya müdahale” çağrısı yaptılar.

Kapitalistler, neoliberaller, sömürgenler, adeta “dünyanın bütün kapitalistleri, sosyalist Küba’ya karşı birleşin” diye slogan attılar 12 Temmuz günü boyunca…

Kuşkusuz yine başaramayacaklar. Onurlu Küba halkı, her türlü zorluğa karşı, 60 yıldır olduğu gibi emperyalizme karşı dimdik ayakta duruyor, duracak!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
13 Temmuz 2021

3 Yorum

88 şairin bilmediği Çin

9 Şubat 2019 tarihli Yeni Şafak şöyle yazıyordu: “2017 yılından beri Çin hükümeti tarafından esir tutulan Doğu Türkistanlı dünyaca ünlü halk ozanı Abdurrehim Heyit, şehit oldu.” Haberin devamında ozanın Çin işkencesine ancak 2 yıl dayanabildiği belirtiliyordu.

Aynı gün akşam saatlerinde Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy açıklama yapıyordu: “Abdurrehim Heyit‘i ve Türk ve Müslüman kimliğine sahip çıkmak uğruna hayatını kaybeden tüm soydaşlarımızı rahmetle anıyoruz.” Bakanlık Çin’in “asimilasyon” politikalarını kınıyor, Birleşmiş Milletler’i Çin’e karşı harekete geçmeye çağırıyordu!

Amerikan yalanı

Dört dörtlük bir psikolojik savaştı. Çünkü Abdurrehim Heyit’in öldüğü yalandı. Çin bir açıklama yaparak iddianın gerçek dışı olduğunu belirtti. Ertesi gün Abdurrehim Heyit “Yasa ihlalinden dolayı soruşturma altındayım. Sağlığım çok iyi ve hiçbir kötü muamele görmedim” diye açıklama yaptı.

Heyit’in kendi sesinden bu videosuna rağmen “ABD merkezli Uygur İnsan Hakları Projesi”nin başındaki Nury Turkel, Çin’in teknolojik olanakları sayesinde videoyu “yarattığını” iddia etti. Ve kimi siyasi partiler de bu “Amerikan yalanına” alet olup, Çin karşıtlığı korosuna dahil oldular.

İmza aydıncılığı

Ozan Abdurrehim Heyit hâlâ hayatta ama ABD’nin Çin karşıtı tuzaklarından bir başkasına bu kez 88 şair düştü (ya da atladı).

88 şair, 8 Temmuz 2021’de imzaladıkları bir metinle Çin’i insanlıktan özür dilemeye davet ettiler! Metin, Çin’i “711 yılında Uygur Türklerinin yurduna sahip çıkmaya çalışmakla” suçlayarak başlıyor. Yani 88 şair 1300 yıl öncesine gidiyor, yani bugün pek çok halkın, başka topraklarda yaşadığı tarihlere…

Devamında da 88 şair, Çin’in Uygur Türklerine “etnik soykırım” uyguladığını iddia ediyor ve ABD merkezli “Doğu Türkistancılık-Uygurculuk” argümanlarını sıralıyor.

88 şair listesine bakıyorum: Tanıdıklar var, daha önce FETÖ’nün önlerine koyduğu “Ergenekon karartılmasın” metnini imzalayan kimi şairler, bu kez de önlerine konan Çin karşıtı metni imzalamışlar!

Düpedüz bir “aydın” hastalığı oldu bu içeriği Atlantik yapımı imza metinleri…

Bil(me)diğimiz Çin

Uygurların yaşadığı topraklar, Çin Halk Cumhuriyeti içinde özerk bir bölge. “Etnik soykırım” yapıldığı iddia edilen bu bölge, nüfusa oranla dünyada en fazla cami olan bölgedir. Bölgede tabelalar dahil iki dil mevcuttur. Uygurca iki resmi dilden biridir ve okullarda çift dilli eğitim yapılmaktadır. Paraların üstünde Uygurca vardır.

Çin; geçen yüzyılda Japon, Rus Çarlığı, İngiliz hatta Alman işgali bile yaşadı. O işgal yılları ve uzun süren savaşlar sonrasında Çin Komünist Partisi, Çin Halk Cumhuriyeti’ni 1949 yılında kurdu. 56 etnik unsurun yaşadığı dünyanın bu en kalabalık ülkesi, fakirlikten kurtulabilmek için 70 yıldır büyük mücadele veriyor. Uygur meselesine gerçekten eğilmek isteyenler, özerk bölgeleri hem kendi geçmişleriyle hem merkezle hem de birbirleriyle karşılaştırmalıdırlar.

Özetle, Amerikan gözlüğü takarak Uygur meselesine bakmanın Uygurlara en ufak bir yararı yok. 1990’da gittiği Çin’de en uzun süre gazetecilik yapmış meslektaşım Kamil Erdoğdu’nun Kırmızı Kedi Yayınlarından bu hafta çıkan Bilmediğimiz Çin kitabı, bu konularda gerçekleri öğrenmek isteyenler için çok önemli bir kılavuz. Kitapta Amerikan yalanlarının uluslararası ajanslar üzerinden nasıl servis edildiğini, ABD’nin neden Uygur konusuna eğildiğini ve Orta Asya merkezli enerji-politik mücadeleyi bütün boyutlarıyla okuyacaksınız.

Mesele Uygurculuk değil, Çin karşıtlığı

Sonuç olarak…

Dün Alman faşizminin SSCB’ye karşı Türkistancılık/Özbekçilik yapmasıyla bugün ABD emperyalizminin Çin’e karşı Uygurculuk yapması arasında fark yoktur. Almanya’nın derdi Özbekler değil, SSCB’yi zayıflatacak araç oluşturmaktı; ABD’nin derdi de Uygurlar değil, Çin’i meşgul edecek konu bulmaktır.

88 şair, en azından şu sorunun peşine düşmelidir: Uygur Türklerini Çin’den ayırmak isteyen ABD emperyalizmi, Kıbrıs Türklerini neden Rumlarla yaşamaya zorluyor peki?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Temmuz 2021

3 Yorum

Taliban’ın Moskova ve Tahran’a taahhütleri

Planlama şöyleydi:

1) Türkiye, 24 Nisan’da Afgan hükümet güçleri ile Taliban görüşmesine “İstanbul Konferansı” ile ev sahipliği yapacaktı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Afgan liderlere 7 Mart 2021 günü yazdığı mektupta Türkiye’ye bu konuyu teklif edeceklerini belirtmişti.

2) Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, 1 Haziran’da, NATO Savunma Bakanları toplantısında Afganistan görevi için teklifte bulunacaktı.

3) 14 Haziran’daki NATO Zirvesinde Erdoğan ve Biden konuyu görüşüp, genel bir mutabakata varacaktı.

Masada S-400 mü var?

Taliban reddettiği için İstanbul Konferansı olmadı ama Hulusi Akar’ın teklifi ve Erdoğan-Biden zirvesinde “genel mutabakat” sağlandı.

Genel mutabakatı, iki gün süren Türkiye ve ABD askeri heyetler görüşmesiyle, yine iki gün peş peşe yapılan Türk ve Amerikan savunma bakanları telefon görüşmeleri izledi. Yapılan açıklamalardan, ilerleme sağlandığını ancak henüz kesin anlaşmaya varılamadığını anlıyoruz. Demek ki bu görevin risklerini ve siyaseten yanlışlığını anlatabilmek için hâlâ zamanımız var.

Erdoğan ve Biden’ın ilan ettiği “genel mutabakatın” hâlâ neden “kesin anlaşmaya” dönüştürülemediğiyle ilgili ise önemli bir iddia var. Zeynep Gürcanlı’nın belirttiğine göre masada S-400 konusu var: “Türkiye’nin Kabil Havaalanı’nın güvenliğini üstlenmesi karşılığında, Washington’dan ‘S-400 sessizliği’ istenmiş. Ankara’nın tüm ısrarlarına rağmen Washington yönetimi S-400 konusunu Afganistan pazarlığına dahil etmekten yana değil” (Dünya, 3.7.2021).

Taliban’ın Rusya ve İran diplomasisi

Taliban İstanbul’a gelmedi ama Tahran’a ve Moskova’ya gitti. Ankara bu mesajı, Taliban sözcüsünün 11 Haziran’da yaptığı “Türkiye de ABD’yle çekilmeli” açıklamasıyla birlikte okumalı!

Açık ki Taliban, Afgan güçleriyle bir masaya oturmayı ve anlaşmayı, Batı kampının istediği yerde ve zamanda değil, komşularıyla müzakere içinde ve geri çekilme sırasında Afgan topraklarında belli bir güç kazanma durumuyla paralel yapmak istiyordu.

Nitekim Taliban, İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in girişimiyle Tahran’da Afganistan hükümet temsilcileri ile müzakere masasına oturdu. Üstelik müzakereler altı maddelik bir ortak bildiriyle sonuçlandı: İki tarafta da sorunun savaşla çözülmeyeceğinde birleşti ve anlaşmak üzere daha fazla istişarede uzlaştı (Yakın Doğu Haber, 8.7.2021).

Bu süreçte bir diğer Taliban heyeti de Moskova’da görüşmeler yaptı. Rusya Dışişleri Bakanlığının o temaslarla ilgili yaptığı yazılı açıklamaya göre Taliban heyeti, 1) Orta Asya ülkelerinin sınırlarını ihlal etmemeyi, 2) Afganistan’daki yabancı diplomatik misyon temsilciliklerin güvenliğini garanti etmeyi taahhüt etti, 3) müzakere yoluyla sürdürülebilir barışın sağlanmasına hazır olduğunu teyit etti, 4) IŞİD ile mücadele etme ve uyuşturucu üretimini ortadan kaldırma konusunda kararlı olduğunu vurguladı (Sputnik, 8.7.2021).

Afganistan görevi Türk-Amerikan sorunlarını çözmeyecek

Taliban’ın Moskova ve Tahran temaslarından ortaya çıkan üç sonuç var:

1) Taliban, Afgan güçleriyle anlaşmaya ve hatta ilk etapta ortak yönetime açık.

2) Taliban, sorunu komşularının rızasıyla çözmekten yana.

3) Taliban, 1996-2001 döneminden, en azından diplomasi alanında bazı dersler çıkarmış görünüyor.

Hal böyleyken, yani Türkiye’nin Astana Platformu ortakları Rusya ve İran, Taliban’la görüşür ve onunla sorunu çözme sürecine girerken, Türkiye’nin NATO adına Afganistan’da görev üstlenmek istemesi çok sorunlu bir hamledir. Üstelik Taliban açık bir şekilde Türkiye’nin bu görevine karşı çıkarken.

Türkiye, ABD ve NATO adına değil, ancak Rusya ve İran’la hareket ederek ve askeri seçeneğin dışındaki alanlar üzerinden Afganistan’a yardım edebilir.

Erdoğan’ın kendi iç politika ihtiyaçları nedeniyle ABD ve Batı desteği almak adına Afganistan’da görev üstlenmesi, Türkiye’nin hem ABD’yle olan asıl sorunlarının çözümünü sağlamayacaktır, hem de Rusya ve İran’la (hatta Çin’le) ilişkilerine olumsuz yansıyacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Temmuz 2021

Yorum bırakın

Rusya’dan ABD’ye Karadeniz uyarısı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Antalya’daki görüşmesi ve ortak basın toplantısı, medyada daha çok “Kanal İstanbul Montrö’yü etkilemez” yorumlarıyla haber oldu.

O söz elbette Çavuşoğlu’nun sözüydü ve şöyle diyordu: “Şunu net söylemek isterim, ne Kanal İstanbul’un Montrö Anlaşması’na bir etkisi var ne de Montrö Anlaşması’nın Kanal İstanbul’a bir etkisi var” (30.6.2021).

Oysa o bağı kuran en başından itibaren Erdoğan’dı. Erdoğan Kanal İstanbul’u, “Montrö Türkiye’nin boğazlardaki egemenlik haklarını sınırlıyor” tezi üzerinden savunuyordu.

Moskova: Montrö’yü deldirmeyeceğim

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ise Çavuşoğlu’yla ortak basın toplantısında, bu konuda özenle seçilmiş kelimelerden oluşan bir ifade kullandı:

“Montrö anlaşmasının uygulanması konusunda Türk dostlarımızla, meslektaşlarımızla olan etkileşimden memnunuz. Bugün görüşmeler sırasında, Kanal İstanbul’un inşasına ilişkin planların Karadeniz’deki yabancı devletlerin donanmalarının varlık parametrelerini hiçbir şekilde etkilemeyeceğini tespit ettik.”

Bu sözler açık ki Moskova’nın “Montrö’yü deldirmeyeceğim” demesi anlamına geliyordu.

ABD’nin Karadeniz’i ‘NATO gölü’ yapma hedefi

Bu tartışmalar, önümüzdeki süreçte daha da yoğunlaşacak. Çünkü 14 Haziran’daki NATO Zirvesinde, bu konuda iki önemli karar alındı:

1) NATO, Karadeniz’deki varlığını, denizde, karada ve havada artırma kararı aldı.

2) Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üye yapılması hedefi teyit edildi ve o sürece kadar NATO ülkelerinin bu iki ülkeyle askeri işbirliğini geliştirmesi istendi.

ABD böylece Karadeniz’de kıyısı olan NATO ülkeleri Türkiye, Bulgaristan ve Romanya’ya, Ukrayna ve Gürcistan’ı da ekleyerek, Karadeniz’i Rusya’ya karşı bir “NATO gölü” yapmak istiyor.

Böylece ABD, kendisinin bu denize sınırsızca girmesini engelleyen şartların da (Montrö Sözleşmesi) değişeceğini düşünüyor.

‘Karadeniz’e burnunu sokma’

Son altı aydır Karadeniz’de yoğun bir askeri hareketlilik var. Boğazlardan Karadeniz’e sürekli NATO gemi trafiği yaşanıyor. NATO ülkeleri, Türkiye de dahil, ya Ukrayna’yla, ya Gürcistan’la ortak tatbikat yapıyor. Yine Batı Karadeniz’de, Romanya ve Bulgaristan ile NATO faaliyetleri yürütülüyor.

Diğer yandan, İngiliz savaş gemisi Defender’ın sınır zorlama kışkırtmasında olduğu gibi, sıcak çatışma riski taşıyan NATO hamleleri yaşanıyor.

Son olarak NATO üyeleri ve NATO partneri ülkelerden oluşan 32 ülke, Karadeniz’de Deniz Esintisi 2021 tatbikatı yapıyor (10 Temmuz’da bitecek). Karadeniz’le uzaktan yakından ilgili olmayan pek çok ülke buraya savaş gemileri göndermiş oldu.

Rusya, haliyle bu durumu oldukça önemli bir tehdit olarak algılıyor. Moskova bu nedenle başta ABD ve İngiltere olmak üzere NATO ülkelerini uyarıyor. Son olarak Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, “Defender gemisiyle provokasyon düzenleyen İngiltere ve müttefiklerine Karadeniz’e burunlarını sokmama çağrısı” yaptı (6.7.2021).

Karadeniz’i NATO’ya açmak intihardır

Rusya’nın algıladığı tehdit, aslında Türkiye için de geçerli. Karadeniz’le hiçbir bağı olmayan ülkelerin buraya gittikçe sıklaşan bir şekilde savaş gemileri göndermesi, Moskova’nın tabiriyle “Karadeniz’e burnunu sokması”, NATO üyesi olsa da, gerçekte Türkiye’nin de çıkarına değildir.

Karadeniz’in, kıyıdaş ülkelere ait bir kapalı deniz olma statüsünün korunması sadece Moskova için değil, Ankara için de hayati önemdedir.

NATO planları da, Kanal İstanbul ve Montrö tartışmaları da Türkiye’nin ulusal güvenliğini doğrudan ilgilendiren gelişmeler olarak önümüzde duruyor.

Montrö’yü tartışmaya ve Karadeniz’i NATO’ya açmak, telafisi çok zor mevzi kaybı olacaktır. Emekli büyükelçiler ve amirallerin iktidar baskısını göze alarak kamuoyunu uyarmaları boşuna değil.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Temmuz 2021

1 Yorum

ABD’nin Orta Asya planı

ABD, Taliban’la yaptığı ve tüm yabancı askerleri kapsayan anlaşmayla, 20 yıl sonra, 11 Eylül 2021’de Afganistan’dan tamamen çekilmiş olacak.

Taliban’ı yok etmek üzere NATO müttefikleriyle Afganistan’ı işgal eden ama Taliban’ı sadece yönetimden uzaklaştırabilen ABD için Taliban’la anlaşarak çekilmek, kuşkusuz bir yenilgidir.

Nitekim, çekilmenin başlamasıyla birlikte Taliban özellikle kuzeyde parça parça Afgan güvenlik kuvvetlerinin elinden pek çok yerleşim bölgesini almaya başladı. Kimi verilere göre Taliban daha şimdiden yerleşim yerlerinin yüzde 30’unu ele geçirmiş durumda.

ABD istihbaratı başta, Afganistan’ı çok iyi bilen ve geçmişte NATO bünyesinde bu ülkede görev alan asker ve sivil uzmanlara göre çekilmenin ardından altı ay içinde Taliban’ın yeniden yönetimi ele geçirmesi oldukça güçlü olasılık.

İşte bu şartlarda, sırf Erdoğan hükümeti Biden yönetimi ile “yeni bir sayfa” açabilsin diye Türkiye’nin Afganistan’da Kabil havalimanının güvenlik ve işletmesini üstlenmesi, stratejik bir konumlanma hatası olacaktır.

ABD ÖZBEKİSTAN VE TACİKİSTAN’DAN ÜS İSTİYOR

ABD Afganistan’dan çekiliyor ama çeşitli Pentagon belgelerine ve ABD’nin üs arayışlarına bakılırsa, ABD Orta Asya’ya bulunmak istiyor.

ABD Körfez’deki üslerini azaltırken ve mevcutları kaydırırken (Son olarak Katar’daki üç üssü kapatıp, bir kısmını Ürdün’e nakletti), Özbekistan ve Tacikistan’da üs açmaya çalışıyor. ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad, bu hedefle temaslarda bulundu.

Halilzad ayrıca 14 Haziran’da Kazakistan’ı ziyaret etti ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev ve Kazakistan Dışişleri Bakanı Muhtar Tileuberdi ile ayrı ayrı görüştü; çekilmenin ardından Afganistan’da istikrarın korunması için ABD ile Kazakistan’ın birlikte neler yapabileceğini ele aldı.

Görünen o ki ABD Afganistan’daki Bagram dahil altı üssü Afgan güvenlik kuvvetlerine teslim ederken, Afganistan’ın komşularında hızla üs edinmek istiyor.

Özbekistan’ın Karşi-Hanabad üssünü 2005’e kadar, Kırgızistan’ın Manas Üssü’nü 2014’e kadar kullanan ABD, özellikle Tacikistan’a yerleşmek istiyor.

MOSKOVA’NIN ORTA ASYA UYARISI

22 Mayıs’ta Cumhuriyet gazetesinde yazmıştım:

“Pentagon Mühendisler Birliği’nin Amerikan medyasına yansıyan bir talep metni belgesi, ABD’nin yaklaşık 20 ülkede yeni tesis yapımı için bazı şirketlerle beş yıllık anlaşma yaptığını ortaya koydu. 240 milyon dolarlık harcama planı görülen belgede ABD’nin askeri tesis yapmayı planladığı ülkeler arasında Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın yer alıyor olması dikkat çekiyor.”

Moskova da durumun farkında. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Afganistan Özel Temsilcisi Zamir Kabulov’un şu mesajı, Moskova’nın durumun farkında olduğuna işaret ediyor: “Bu süreç, ABD ve NATO’nun askeri altyapısının Orta Asya ülkelerine yerleştirilmesi sürecine dönüşemez ve dönüşmemelidir.” (AA, 2.7.2021)

ABD ÜSLER ÜZERİNDEN HEDEFİNE ULAŞABİLİR Mİ?

ABD, Çin ve Rusya’yı doğrudan hedef almak istediği ve bu iki ülkeye karşı cepheler inşa etmek istediği için Ortadoğu’daki üslerini azaltıyor ve Afganistan’dan çekiliyor. Bunu, ABD’nin aynı anda artık her yerde kuvvet bulunduramaması şeklinde de yorumlayabiliriz. Nitekim Pentagon planlamacıları, bir süredir çekilen yerlerdeki askeri gücün nereye nasıl kaydırılacağı üzerinde çalışıyor.

ABD, Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz-Kafkasya-Osta Asya hattı ile Rusya’ya karşı; Orta Asya-Hint Denizi-Güney Çin Denizi-Japonya hattı ile de Çin’e karşı geniş cepheler inşa etmek istiyor. Bu stratejik hedefler için de AB ve NATO ile NATO’nun ortaklarını harekete geçirmeye çalışıyor.

Orta Asya, ABD’nin hem Çin ve Rusya arasına girebileceği bölge olması nedeniyle hem de Çin’in Batı’ya, Rusya’nın güneye açılan kapıları olması nedeniyle oldukça önemli.

Çin’in Kuşak ve Yok İnisitiyatifini kesebilmeyi amaçlayan ABD için Orta Asya’da istikrarsızlık yaratabilmek, kritik önemde. İşte ABD bu nedenle Afganistan’dan çekilirken, Orta Asya’daki birkaç ülkede üs açabilmek istiyor.

Kuşkusuz temel soru şu: Afganistan’da askeri varlığı varken bile hedefine ulaşamayan ABD, ola ki iki Orta Asya ülkesinde üs edindi, o üslerle hedefine ulaşabilecek mi?

Pek olası görünmüyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Temmuz 2021

3 Yorum

ABD’nin ‘çocuk asker’ sahtekarlığı

ABD’nin demokrasi, insan hakları, insan ticareti gibi raporları, gerçekte her biri siyasi hedefi olan sahtekarlık belgeleridir.

ABD bu konularda söz söyleyebilecek dünyadaki son devlet bile değildir: Amerikan demokrasisi, sömürü ve ırkçılığı gizlemeye çalışan bir illüzyondur. İnsan hakları, emperyalist ABD’nin en çok ihlal ettiği kavramdır. Savaş suçları, ABD’nin açık ara şampiyon olduğu alandır.

Şu kısa özet bile, ABD’nin ne denli “insanlık düşmanı” olduğunu belgelemektedir: “Yanlışlıkla” müttefik gemisi vuran, “yanlışlıkla” rakip ülkenin büyükelçiliğini bombalayan; Venezüella ve Türkiye’de darbe girişimlerinde bulunan; dünyanın dört bir tarafında suikastlar düzenleyen, örneğin son olarak İranlı askeri yetkili Kasım Süleymani’yi öldüren; Ortadoğu’daki jandarması İsrail’in MOSSAD’ına CIA desteği vererek bölgede suikastlar, sabotajlar düzenleyen; CIA üzerinden uluslararası uyuşturucu trafiğini denetleyen, buradan sağlanan gelirleri terör örgütlerine aktaran, bu yolla kendi denetiminde terör ağı kuran; Guantanamo’da hukuku rafa kaldıran, Avrupa semalarında uçak içinde işkenceli sorgular yapan; Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye savaş yürüttüğü ülkelerde yüzbinlerce sivili katleden bir emperyalist ülkedir ABD.

ABD’nin İnsan Ticareti Raporu

ABD’nin “2021 İnsan Ticareti Raporu”nda Türkiye, “çocukların asker olarak kullanılmasına karışan ülkeler” listesinde yer alıyor. Türkiye’yi bu listeye sokan ise AKP hükümetinin kurduğu “Suriye Milli Ordusu” çatısı altındaki “Sultan Murat Tümeni”ndeki çocukların varlığı…

Bu “sopa” işlevli rapora dair üç noktaya dikkat çekelim:

1) Esad yönetimini yıkma hedefiyle başlatılan saldırı kampanyası boyunca, ilk günden beri kullanılan örgütlerin neredeyse tamamının içinde çocuklar var. ABD’nin de Suriye’de desteklediği örgütler, başta YPG olmak üzere “çocuk asker” kullanıyor.

2) ABD’nin Türkiye’nin desteklediği örgütlerdeki “çocuk asker” varlığını 10 yıl sonra “fark etmesi” sahtekarlıktır. Gerçek şudur; askeri politikalar ABD’yle uyumlu olduğunda “çocuk asker” problem değildir; uyumsuzluk olduğunda ya da Türkiye-Rusya işbirliğini hedefleyen bir “sopa” gerektiğinde “çocuk asker” problem olmaktadır.

SETA’dan ABD’ye pas

3) ABD’nin raporuna dayanak olan ise AKP’nin düşünce merkezi SETA’nın raporudur. SETA 2020 Kasım ayında hazırladığı raporda “Ankara’nın desteklediği Suriye Milli Ordusu saflarında savaşan silahlı milislerin çocuk yaşta silah altına alındığına dair veriler” yayımlamıştı. Sonradan bunun doğuracağı sonuçlar fark edilerek, rapor apar topar SETA’nın internet sitesinden kaldırılmıştı.

Yani Türkiye, yine AKP’nin SETA’sı nedeniyle kendi ayağına kurşun sıkmış, ABD’ye koz vermiş oldu.

Yeri gelmişken belirtelim; SETA’daki son tasfiyeler için çeşitli yorumlar yapıldı, yapılıyor. İzleyebildiğim kadarıyla, tasfiyeler, Amerikancı çizgide yazılar yazan mevcut Genel Koordinatörün isteği doğrultunda yapılmış görünüyor.

Yurt savunmasında çocuk-kadın

“Çocuk asker” konusuna dönecek olursak…

Ankara’nın Suriye’de desteklediği örgütlerin içinde “çocuk asker” bulunması elbette kabul edilemez. Fakat mesele bundan fazlasıdır. Zira Ankara’nın bu örgütleri desteklemesi, içlerinde “çocuk asker” olmasa bile uluslararası ilişkiler ve komşuluk hukuku açısından kabul edilemez. Ankara’nın Şam yönetimini yıkmak hedefiyle resmi Suriye Ordusuna karşı “Suriye Milli Ordusu” kurması yeterince sorunlu zaten.

Bunun Cumhur İttifakı bileşenlerince “Kuvayı Milliye” diye nitelenmesi ise Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’na yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Zira Kuvayı Milliye, emperyalizme karşı kurtuluş savaşı verdi; AKP’nin Kuvayı Milliye ilan ettiği Suriye Milli Ordusu ise onlarca ülkeden gelmiş cihatçılarla emperyalizm desteğinde Suriye’nin bağımsızlığına kasteden bir girişimdir.

Diğer yandan “çocuk asker” kategorik olarak yok sayılacak bir konu değildir. Yurt savunması savaşlarında, istenmeyen bir durum olsa bile, çocuklar da, kadınlar da yurdunu düşmana karşı savunmak zorunda kalabilir ne yazık ki…

Ama saldırı ve haksız savaşlarda, bırakın çocuk askerlerin varlığını, ordunun toplamı tümden gayrimeşrudur zaten! Yani ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgal eden ordularındaki askerler “çocuk” değiller diye meşru olmuyorlar mazlum halklar nezdinde!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Temmuz 2021

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: