Adem’in Şeytan’a uyması cahilliktir

Sezen Aksu’nun şarkısında Adem ve Havva için “cahil” demesi, dine hakaret değildir. Zira Allah yasakladığı halde Adem’in Şeytan’a uyarak elma çalması ve bu nedenle Cennet’ten kovulması, gerçek dindarlar için zaten cahilliktir. Arapça “chl” kökünden gelen cahil, “bilmeme, habersiz olma” demektir. Adem’in Şeytan tarafından kandırılabilmesi, cahilliktir. Sezen Aksu’nun şarkı sözünde kastettiği tam da budur: “Binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete. Selam söyleyin o cahil Havva ile Adem’e.”

Kaldı ki, Erdoğan’a telefon açarak AKP açılımına karşı çıkanları “iki cihanda lekeli” ilan edebilmiş bir Sezen Aksu’nun, yani “öbür dünya” inancına sahip bir Sezen Aksu’nun dine hakaret etmesi zaten düşünülemez. Peki o zaman bu mesele neden büyütüldü?

İktidarın özgürlük alanlarını daraltma taktiği

Elbette AKP’nin bir gündem değişikliğine ihtiyacı var ve buradan hareketle toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmeye, kendi tabanını safta tutabilmek için laik-dindar kavgası yaratmaya ihtiyacı var. Nitekim Erdoğan’ın cami cemaati önünde “Hz. Adem efendimize uzanan dilleri koparmak bizim görevimizdir” demesi, dindar tabanı parti safında tutma amaçlı, ancak dindarları laiklere karşı kışkırtan ve çok tehlikeli bir tehdittir.

O nedenle “AKP’nin gündem değiştirmek istemesi” diyerek soruna sırt dönülemez. Zira 20 yılın özetidir: AKP, siyasal İslamcı “davası” için sürekli bu tür baskıları yapmakta, toplum üzerinde bir korku iklimi oluşturmakta ve adım adım yaşam alanlarımızı daraltmaktadır. “Gündem değişikliği” diyerek bu saldırılara karşı koymayan bir toplum, giderek özgürlüğünü yitirecektir.

AKP’ye vagon olanların faturası

Sezen Aksu’nun da, pek çok neoliberalin de anlamayarak 20 yılın bir kesitinde AKP lokomotifine vagon olmasının faturası bunlar: “Türbana özgürlük” diyerek “özgürlükçüleri” avlayanların, gücü kazandığında “etek boyuna” karışacağı bir sır değildi. Yunus Emre’nin “Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni” dizesini bile sansürleyen bir iktidarın “demokrasi” propagandasının arkasına dizilenlerin, günü geldiğinde sıra sıra AKP’nin hedefi haline geleceği sürpriz değildi.

AKP siyasal İslamcı bir partidir; ittifak yapmaz, müttefik bulur, kullanır ve atar… Ve laiklik, demokrasinin olmazsa olmazıdır. Laikliğin budandığı yerde demokrasi budanıyordur!

İfade özgürlüğü daraltılamaz

Gazeteci Sedef Kabaş’ın Tele1’deki programda, Sezen Aksu’yu “dilini kopartmakla” tehdit eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bir Çerkes atasözü üzerinden eleştirmesi ve gece yarısı saat 02.00’de o sözleri nedeniyle evinden gözaltına alınması, hızla tutuklanması, iktidarın toplumun özgürlük alanlarını ne derece daralttığını gösteren bir başka olay oldu.

O atasözü üzerinden bir eleştiri yapılması elbette şık bulunmayabilir. Nitekim bu tür sorunlu benzetmeler, içerikteki doğruların önüne geçer hep. Hukukçuların görüşü net: “Metaforlar” üzerinden “ağır eleştiri” yapmak, gazetecilerin hakkıdır; o hakka karşı gözaltı uygulamak, ifade özgürlüğüne aykırıdır. Tutuklama, hukuka aykırıdır. Siyasetçilerin ağır eleştirilere açık olması, evrensel hukukun ve demokrasinin gereğidir.

Korku duvarı yıkıldı

Sezen Aksu’nun şarkı sözü, Sedef Kabaş’ın atasözü, Gülşen’in sahne kostümü, Selçuk Tepeli’nin haber yorumu ve benzeri yüzlerce konu üzerinden iktidarın yürüttüğü “hedef alma operasyonu”, sonuçları itibariyle salt gündem değiştirmek için değildir, tersine AKP’nin kendi gündemini uygulayarak davasının amacına ulaşması içindir. Bunun için de toplumu korku iklimi ile sindirmeleri gerekmektedir. Yani iktidar Sezen Aksu’yu hedef alırken, aslında onun şahsında toplumu hedef almaktadır. Yurttaşta “Sezen Aksu’ya bunu yapan bana ne yapmaz” duygusunun ortaya çıkmasını istemektedirler.

Ancak nafile. Bir çağrıyla sabah ifade vermeye gelebileceklerin sırf toplum üzerinde bir korku iklimi yaratmak amacıyla gece yarıları evinden gözaltına alınması, emin olun artık korku yaratmıyor ancak o çok önemsediklerini söyledikleri ve saraylarla, uçaklarla yükselteceklerini propaganda ettikleri ülkemizin itibarını zedeliyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ocak 2022

Yorum bırakın

ABD’nin yapabileceği bir şey yok

Washington ve Londra’dan servis edilen “savaş çıktı, çıkacak” senaryosu haliyle Türk kamuoyunu da tedirgin ediyor: “Ukrayna krizi sıcak çatışmaya döner mi?” sorusu en çok sorulan soru bugünlerde…

İlk günden itibaren belirttiğim gibi “sıcak çatışma” olasılığını çok zayıf görüyorum. Sıcak çatışma çıkabilmesi sadece ve sadece emperyalist ABD’nin bir çılgınlığa soyunabilmesiyle mümkün. Biden yönetimi ise bir çılgınlığa soyunacağı izlenimi vermiyor, tersine Rusya karşısında kısmi geri adımlar atmaya başladı.

Türkiye ve Almanya için kritik konu

Sıcak çatışma olasılığının çok zayıf olmasının esas nedeni, ABD’nin Avrupa’yı ikna edememesidir. Berlin-Paris ekseni Washington’u frenliyor, hatta Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un açıklamalarına göre AB sorunu diplomasi içinde çözme amacında.

Önemle belirttik: ABD’nin Ukrayna merkezli Rusya karşıtlığından en çok zarar görecek iki ülke Almanya ve Türkiye’dir. Zaten ABD de Ukrayna meselesini NATO aracılığıyla bu iki ülkeyi kendi safında tutabilmenin ve Rusya’yla ilişkilerini sabote edebilmenin aracı olarak kullanıyor.

Dolayısıyla Ukrayna krizinin yatışması ve sorunun diplomasi içinde çözülmesi en çok Türkiye ve Almanya’nın işine gelecektir.

ABD’siz masa

İşte diplomatik kaynaklardan basına servis edilen “Minsk toplantıları İstanbul’a taşınabilir” haberi bu bakımdan kritik önemdedir.

Belarus-Polonya krizi nedeniyle Ukrayna’nın gitmek istemediği Minsk yerine İstanbul’un adres olması ve Rusya, Ukrayna, Donetsk, Lugansk ile AGİT temsilcilerinin 2014 tarihli Minsk protokolü üzerinden görüşmelere başlamayı yeniden kabul etmesi, birkaç kazanç birden getirecektir:

– Birincisi sıcak çatışma havası yatışacak; ABD, İngiltere ve Kanada üçlüsünün sahada yapmaya başladığı faaliyetler sınırlanacaktır.

– İkincisi, Türkiye ve Almanya, kendilerini olumsuz etkileyecek bir krizi belli ölçülerde yatıştırmaya katkı sunmuş olacaklar.

– Üçüncüsü ve en önemlisi de, görüşmenin formatı ABD’yi dışarda tutmuş olacak.

Biden’dan iki geri adım

Gelelim “ABD Rusya karşısında geri adım atmaya başladı” dediğimiz olgulara…

ABD Başkanı Biden’ın birinci yıl değerlendirme toplantısında Ukrayna konusunda verdiği iki mesaj, fiilen geri adımdır:

1) Biden ilk kez “küçük bir saldırı” ifadesini kullandı. Öyle ki bu ifade nedeniyle Ukrayna yetkilileri şaşkınlıklarını açıkladı. Biden, gazetecilerin bu ifadeyle neyi kastettiği sorusuna ise şu yanıtı verdi: Rusya’nın siber saldırısı ya da Ukrayna’ya istihbaratçı göndermesi vb.

2) Biden ayrıca “Kısa vadede Ukrayna’nın şartları yerine getirip, NATO’ya katılabileceğini sanmıyorum” dedi.

Böylece hem Rusya’nın “Ukrayna NATO’ya kesinlikle üye olmamalı” şartı konusunda hem de pompalanan “Rusya Ukrayna’yı işgal edecek” senaryosu konusunda Biden kısmi geri adımlar atmış oldu.

Kuşkusuz Moskova için bunlar güvenilmez sözler; Kremlin o nedenle “yazılı garanti”de ısrar ediyor. Hatta dünkü Blinken-Lavrov zirvesinden hemen önce, Rusya Dışişleri bir açıklama yaparak, NATO’nun Bulgaristan ve Romanya’dan da ayrılmasını istedi!

ABD müttefiklerini ikna edemiyor

Gelelim ABD’nin neden yapabileceği bir şeyin olmadığına… Biden, onun da yanıtını verdi: “Ne olacağına bağlı olarak ülkelerin ne yapmak istedikleri konusunda NATO’da farklılıklar var.

İşte başından beri meselenin esası dediğimiz tam da bu: ABD, Rusya (ve elbette Çin) karşıtlığına Berlin-Paris eksenindeki Batı Avrupa’yı ikna edemedi. Oysa ABD’nin stratejik planda Çin ve Rusya’ya karşı daha ileri hamleler yapabilmesinin yolu, birincisi AB’nin ikincisi de Hindistan’ın ikna edilebilmesine bağlı. Biden yönetiminin esas hedefi ilk günden beri bu ve bu konuda ileriye gidebilmiş değil.

ABD yönetiminin işbirliği yaptığı Polonya, Kanada, Avustralya gibi ülkelerle bir çılgınlığa soyunabilmesi olası değil.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ocak 2022

1 Yorum

Bosna-Ukrayna-Gürcistan üçgeni

ABD ile Rusya arasındaki Ukrayna merkezli küresel güç mücadelesi, etkileri bakımından en çok Almanya ve Türkiye’yi ilgilendiriyor. Her iki ülke hem NATO üyeliği ve sorumluluğu nedeniyle ABD’nin tarafında ama hem de Rusya’yla iyi işbirliği içinde.

Almanya’nın Rusya’yla Kuzey Akım 2 projesi ve Türkiye’nin Rusya’yla S-400 anlaşması, ABD’yi en rahatsız eden iki konudur. ABD, Ukrayna üzerinden Rusya karşıtlığını yükseltirken, bir yandan da Türkiye ile Almanya’nın Rusya’yla olan ilişkilerini sabote edebilmeyi hedefliyor. Berlin ve Ankara da süreci “idare etmeye” çalışıyor.

Erdoğan’ın Rusya karşıtı mesajlarının anlamı

Ancak Erdoğan’ın son mesajları, Ankara’nın bu süreçte “idare etme” politikasını, Washington lehine kaydırma eğilimi içinde olduğunu işaret ediyor. Arnavutluk ziyareti sonrası gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan’ın Rusya karşıtı mesajları dikkat çekiciydi:

1) Erdoğan öncelikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edemeyeceğini, çünkü Ukrayna’nın güçlü bir devlet olduğunu belirtti ve Rusya’ya “kendi durumunu gözden geçirmesini” önerdi! Oysa Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edeceği gibi bir iddia tamamen ABD ürünü bir istihbarat savaşıdır. Ve ABD bu senaryoyu işleyerek, Ukrayna’ya askeri desteğine gerekçe üretmektedir. CIA’nın Ukrayna’nın doğusunda paramiliter eğitimlere başladığı, İngiltere’nin Ukrayna’ya tanksavar gönderdiği, Kanada’nın bile özel harekatçı sevk ettiği düşünülürse, iddianın hedefi daha iyi anlaşılır.

2) Rusya’yı uyaran Erdoğan, “’Ben bir yerin topraklarını işgal edeyim, alayım’ mantığıyla bu işler yürümez. Ukrayna’da ne yaptı Rusya? Kırım’a çöktü” dedi.

3) Erdoğan ayıca Rusya’nın Suriye’deki üslerinden de rahatsızlığını açıkladı.

4) “Rusya, oradan çekilmiyor” diyen Erdoğan, “Şu anda Rusya, Suriye’ye desteği çekmiş olsa Esed’in ayakta duracak hali yok” dedi.

“Balkanlar’da NATO görevine hazırız” mesajı

Bu açıklamaların Ankara-Moskova ilişkilerine gölge düşürecek nitelikte olduğu açık. Peki Erdoğan neden bu tavrı gösterdi? Onun yanıtını da Arnavutluk Başbakanı Edi Rama ile yaptığı ortak basın toplantısında verdi Erdoğan. Özetle “Balkanlar’da NATO görevine hazırız” dedi.

“Türkiye’nin Balkan ülkeleriyle yakın ilişkiler kurduğu, AB’nin ve NATO’nun Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu” şeklindeki bir yorum kendisine sorulunca, Erdoğan şu yanıtı verdi: “NATO ile ilgili atılacak adımlarda her zaman bizler üzerimize düşen görevi bugüne kadar nasıl yaptıysak, bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz. Balkanlar’ın barışı, huzuru için üzerimize düşeni bugüne kadar nasıl yaptıysak bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz.”

Balkanlar’daki yeni kriz, ayrıca tüm boyutlarıyla incelenmeyi gerektiriyor ancak bugünkü güç mücadelesi içinde Doğu Avrupa’daki ABD-Rusya çarpışmasından tamamen ayırarak değerlendirmek kesinlikle mümkün değil. Çünkü ABD, Bosna-Hersek, Ukrayna ve Gürcistan üçlüsünü NATO’ya üye yaparak, Balkanlar-Doğu Avrupa-Kafkaslar üçgeninde Rusya karşıtı bir etki alanı yaratmaya çalışıyor.

NATO üyeliğinin maliyeti

Bu gelişmeler, aynı zamanda NATO üyeliğinin, görünenden daha derin anlamlar içerdiğinin de göstergesidir. ABD’nin tüm tahditlerine, ambargolarına, yaptırımlarına, teröre desteğine ve hatta darbelerine rağmen, 70 yıldır NATO üyeliğinin Türkiye’de savunulabilmesi, “NATO’culuk” fikrinin yerleşikliğindendir.

NATO askeri bir ittifak olmaktan başka, aynı zamanda siyasi bir organdır; ABD’nin siyasi hedeflerini müttefiklerine kabul ettirmesinde başarılıdır. ABD, NATO’yu dün gladyo tipi gizli yapılanmalar ve antikomünizm üzerinden müttefiklerini denetim altında tutmanın aracı olarak kullanıyordu, bugün de kendi geri çekilmesini yavaşlatmak için “elverişli düşmanlar” yaratarak “aynı safta” tutmanın aracı olarak değerlendiriyor. Başta belirttiğimiz Almanya ve Türkiye örneği bu nedenle önemli.

ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in sözleri durumu özetliyor: “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı. Bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı” (9.6.2021).

İşte ABD’nin bu hedefi gerçekleştirebilme aygıtı NATO’dur. NATO üyeliği Balkanlar-Doğu Avrupa-Kafkaslar üçgeninde Türkiye’yi ABD ile aynı safta yer almaya ve Rusya’yla karşı karşıya getirmeye zorlamaktadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ocak 2022

1 Yorum

Frengi’den Covid’e: Hastalıkları isimlendirme siyaseti

Tarihçi Emrah Sefa Gürkan’ın son kitabı Ezbere Yaşayanlar’ı (Kronik Yayınları) okumaya başladığımda, daha ilk bölümde çok ilginç bir bilgiyle karşılaştım.

Frengi diye bildiğimiz cinsel yolla bulaşan hastalığa, toplumlar/ülkeler kendi pencerelerinden farklı farklı isimler vermiş…

Osmanlıların bu hastalığa frengi demesi, hem Fransızlara ama hem de tüm Batılılara işaret ediyor. Osmanlı toplumunda Batılılara daha çok Frenk dendiği için, Batı’dan gelen bu hastalığa da frengi denmiş.

Benzer durum İtalyanlar için de geçerli. İtalyanlar da aynı kelimeyi kullanmış. Zira bu hastalığı İtalya’ya getiren de Fransa Kralı VIII. Charles imiş.

Yani Osmanlılar da İtalyanlar da bir hastalığı, bir ülkeyle özdeşleştirerek isimlendirmiş. Toptan o ülkeyi hastalıkla ilişkilendirmiş.

Günümüz anlayışıyla bakarsak, oldukça acımasız ve haksız bir yaklaşım….

Peki ya diğer Avrupa toplumlar? İngilizler ve Almanlar da aynı acımasızlığı, biraz daha “kibarca” sergilemiş; aynı mantıkla ama farklı bir şekilde hastalığı isimlendirmiş: Fransız Çiçeği…

Peki Çinliler nasıl isimlendirmiş bu hastalığı sizce?

Emrah Sefa Gürkan şöyle yazıyor: “Çinliler daha nazik ya da umursamaz davranıp hastalığı direkt bir millete değil, Avrupalıların ticaret için geldiği Kanton Limanı’na mal etmişler.” (s. 38)

TRUMP’IN “ÇİN VİRÜSÜ” ÇABASI

Kitapta hoşgörü konusunun işlendiği bölümde verilen bu bilgiler, koronovirüs salgını olmasaydı, bu yönüyle dikkatimi çekmeyecekti.

Şöyle ki, salgının en başında, anımsarsanız, ABD ısrarla bu virüsü literatüre “Çin virüsü”, olmadı “Vuhan virüsü” diye yerleştirmeye çalışmıştı.

Salgın Çin’de görüldüğünde ve Çin yönetimi salgının yayılmaması için karantina gibi “sert” önlemler aldığında, Batı bunu “Çin yönetimi antidemokratik bir şekilde halkı eve kapatıyor” diye sunmuştu. ABD yönetimi bir yandan salgını küçümsüyor, diğer yandan da bunun Çin ekonomisine zarar vereceğini, dolayısıyla Amerikan ekonomisine yarayacağını (ABD Ticaret Bakanı’nın açıklaması) propaganda ediyordu.

Salgın küreselleştiğinde ve Batı’ya geldiğinde ise salgını küçümseyen ABD yönetimi bu kez Çin’i geç haber vermekle suçlamaya kalktı! Trump, ağzını her açtığında “Çin virüsü” demeye başladı. Hatta bir keresinde G7 ülkeleri, Trump’ın bildiriye “Çin/Vuhan virüsü” ifadesini eklemeye çalışması nedeniyle “ortak açıklama” bile yapamadı.

Yani yüzyıllar önce çeşitli toplumların, bir hastalığı bir ülkeyle ilişkilendiren anlayışı, 21. yüzyılda yeniden hortlamıştı!

Oysa çok değil, koronovirüsten 10 yıl önce ilke kez ABD ve Meksika’da görülen H1N1 virüsüne Amerikan virüsü denmemişti! Domuzlar arasında yaygın görüldüğü için, domuz gribi olarak adlandırılmıştı. Değil Çin’de, ABD emperyalizminin açık saldırısına uğrayan ülkelerde bile virüse “Amerikan virüsü diyelim” önerisi yapan bir yönetici çıkmamıştı!

SALGINLA KÜLTÜREL MÜCADELE

Hastalıkları, ilk görüldüğü toplumla, ülkeyle özdeşleştirerek isimlendirmek, kuşkusuz dün de acımasızdı. Ama bugün uygarlığın geldiği seviye içinde aynı yöntemi uygulamaya çalışmak, acımasızlıktan öte sıfatları hak eden bir çabadır.

Hastalıklar, hele de çağımızın küreselleşen şartlarında çok hızlı salgına dönüşme potansiyeli taşıyorlar. Dolayısıyla bazen ilk görüldüğü yer, aslında ilk görüldüğü yer bile olmayabilir. (Nitekim sonradan yapılan çalışmalarda, Covid’in Çin’den önce İtalya’da görülmüş olabileceğine dair veriler ortaya çıktı.) İsimlendirmek açısından bunun bir önemi de yok zaten.

İnsanlık son 30 yıldır, aynı aile grubundan çeşitli virüslerle mücadele ediyor. (Ki covid aşısının hızlı bulunması da bu nedenledir, çünkü aynı aile nedeniyle aşı çalışması zaten başlamıştı.) Bilim adamları, bu durumun virüslerin evrimi nedeniyle çeşitlenerek süreceğini belirtiyorlar. Dolayısıyla virüslere karşı mücadeleyi ortaklaştırmamız gereken yeni salgınlar olacak. Salgınlarla elbette öncelikle konunun tıp bilimini ilgilendiren boyutuyla mücadele edeceğiz. Ancak insanlığın ve “insan merkezli” sistemin/düzenin geleceği açısından, salgınla kültürel boyutta da mücadele etmeliyiz.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Ocak 2022

3 Yorum

AKP’nin ‘değerli NATO üyeliği’ hevesi

ABD ve NATO’nun Rusya karşıtı “genişlemeci” çizgisi, iktidarda “daha NATO’cu” bir pozisyon alma hevesi doğurdu. Durumu “Rus baskısını yeniden ABD-AB-NATO ile dengelemek” diye tarif etmeye çalışıyorlar. NATO’nun genişleme programında yer alan üç ülkeye (Ukrayna, Gürcistan ve Bosna-Hersek) komşuluk ve siyasi-kültürel yakınlık gibi avantajların, Türkiye’yi ABD ve NATO nezdinde yeniden “değerli” hale getireceğini savunuyorlar.

Çeşitli özel temas ve açıklamalara bakılırsa, iktidar ABD/NATO-Rusya mücadelesini, ekonomik kriz koşullarında bir seçim avantajına çevirme fırsatı olarak görüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AB Büyükelçileriyle buluşup “AB stratejik önceliğimiz olmayı sürdürüyor, AB’ye tam üyelik hedefine bağlıyız” mesajı vermesi de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “NATO’nun değerlerini ve sorumluluklarını paylaşan Türkiye, 1952 yılından bu yana kendisine tevdi edilen tüm görev ve misyonları başarıyla yerine getirmektedir. NATO’nun her zamankinden daha aktif ve canlı olduğuna inanıyoruz” demesi de, yeni pozisyon alma bağlamında yorumlanabilir.

Ankara’nın normalleşme hamleleri

Kuşkusuz sahadaki gelişmeler de bunu destekliyor. Türkiye’nin Körfez-İsrail-Ermenistan üçgeninde başlattığı normalleşme hamleleri, yeni pozisyon almayı fırsat gören konjonktürün içindedir.

ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı kurulan East Med projesine desteğini çektiğine dair Atina’ya bir mektup göndermesi, hem Ankara’nın Körfez-İsrail-Ermenistan üçgeniyle normalleşmesini kolaylaştırma hamlesi, hem de Ankara’nın Washington’a doğru daha kolay adım atabilmesini hızlandırmanın aracı olarak yorumlanabilir.

ABD’nin NATO üzerinden Rusya karşıtı bir “yeni Soğuk Savaş”a soyunduğu şartlarda, East Med desteğini çekmesinin Atina’da ortaya çıkaracağı huzursuzluğun Washington açısından pek bir önemi yok. Neticede yeni üsler edinerek ABD Yunanistan’dan alacağının fazlasını aldı zaten…

Türk-Rus işbirliğinin somut getirileri

 “Türkiye, ABD-Rusya cepheleşmesinden yararlanmalı ve NATO’daki değerini yükseltmeli” çizgisi ile Kazakistan olaylarını Türkiye karşıtı Rusya hamlesi olarak propaganda eden çizgi, aynı hedefte birleşmiş görünüyor: Türk-Rus işbirliğinden rahatsızlık…

Oysa bu işbirliği, üstelik iktidar tarafından stratejik düzeye çıkarılmadığı ve ilk günden itibaren Batı’yla pazarlık kartı olarak kullanıldığı halde, Türk dış politikasına büyük kazanç alanı açtı: Türk-Rus işbirliği, Suriye’nin parçalanmasını önleyici faktör oldu. ABD-İsrail hedefi gerçekleşse ve Suriye parçalansa, bundan en olumsuz etkilenecek ülke Türkiye olacaktı. Türk-Rus işbirliği, Karabağ sorununa adil çözüm getirdi; Bakü’nün önünü açtı, işgal altındaki topraklarını kurtarma sürecinde ilerlemesini kolaylaştırdı.

Yeni Soğuk Savaş’ın sonucu belli

Türk-Amerikan işbirliği 70 yılda Türkiye’nin tek bir dış politikasının önünü açmamışken, 5 yıllık Türk-Rus işbirliğinin kazançları ortadadır. Dahası bu 70 yılda bırakın önünü açmayı, ABD, Kıbrıs’tan başlayarak pek çok alanda Türkiye’nin karşısında konumlandı.

ABD-Rusya mücadelesinden yararlanma ve bunu Türkiye’nin ABD ve NATO nezdinde değerini yükseltme fırsatı olarak kullanma çizgisi, Türkiye’nin ulusal ve bölgesel çıkarlarına aykırı bir çizgidir. Türkiye, tersine Rusya ile işbirliğini bölge çıkarları gereği daha da derinleştirmeli ve en önemlisi, Körfez-İsrail-Ermenistan normalleşmesinden önce Suriye ile normalleşmelidir.

ABD-Rusya cepheleşmesi, daha geniş perspektifte ABD-Çin/Rusya cepheleşmesidir. Çok kontrollü dış politikasıyla bilinen Çin’in bu hafta Suriye ile Deniz İpek Yolu anlaşması yapması, Pekin’in bu cepheleşmede sonucu nasıl gördüğünü yeterince iyi anlatmaktadır.

21. yüzyılın ikinci çeyreğinde sertleşecek küresel mücadelede doğru tarafta kalabilmek kritik önemdedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ocak 2022

2 Yorum

ABD’nin U dönüşü ne anlama geliyor?

Önce Yunan basınında çıktı: “ABD East Med projesini desteklemediğini Atina’ya bildirdi.” Ardından Reuters ajansı, Yunan hükümet kaynaklarına dayandırarak, ABD’nin konuyla ilgili mektubunun Atina’ya ulaştığını duyurdu.

Proje, başından itibaren ekonomik değil, siyasiydi. Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya taşıyacak ekonomik güzergâh Kıbrıs-Türkiye hattıydı. ABD’nin siyasi desteğiyle İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında imzalanan East Med projesi ise pahalıydı; Kıbrıs’tan Girit’e, Girit’ten Yunanistan’a uzun boru hatları inşası gerektiriyordu. Projeyi ekonomik yapabilmek için, Körfez gazını İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e taşıma projesini hayata geçirmeye çalıştılar.

Fakat ABD en sonunda projeye desteğini çekti. Gerçi konuyla ilgili henüz resmi bir açıklama yok ve durum “belge olmayan belge” diye ifade edeceğimiz bir mektuptan ibaret. Ancak bir haftadır tartışılan ve Yunanistan’da öfke yaratan mektup, yalanlanmış da değil.

Peki Washington, son birkaç yıldır yaptığı askeri anlaşmalarla büyük önem verdiği Yunanistan’ı öfkelendiren bu mektubu neden gönderdi?

Rusya: ABD’nin flört taktiği

ABD, projenin ekonomik olmadığını sonunda anladığı için mi görüş değiştirdi? Olası değil, zira projenin ekonomik olmadığı konusunda neredeyse tüm enerji uzmanları fikir birliği içindeydi.

Peki ABD, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki baskısı nedeniyle mi geri adım attı? Tersine, Türkiye 2019’da başlattığı Doğu Akdeniz’deki aktif hamle dönemini geçen yıl kapattı ve Doğu Akdeniz’de geri çekilme sürecine girdi. Mavi Vatan politikalarını terk etti. Dahası Türkiye’nin kıta sahanlığıyla örtüşen parselde Güney Kıbrıs’ın ABD-Katar ortaklığı ile anlaşmasına Ankara gerçek bir tepki göstermedi, geçiştirdi. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, ABD ve Katar’ın, Exxon Mobil ile Katar Petrol ortaklığındaki çalışmanın Türkiye’nin kıta sahanlığı dışında kalacağı garantisi verdiğini açıkladı!

Yunanistan’daki baskın görüş, ABD’nin U dönüşünün Türkiye’ye taviz olduğu yönünde. Nitekim Rusya Ulusal Enerji Güvenliği Fonu Başkan Yardımcısı Aleksey Grivaç da ABD’nin U dönüşünün “Washington’un Ankara ile diplomatik flört taktiğinin bir parçası olabileceğini” belirtiyor.

Yeni Soğuk Savaş’ın gereği

Daha önce çok kez yazdık. Rusya’nın Avrupa açısından başat enerji tedarikçi rolünden rahatsız olan ABD, Doğu Akdeniz gazını o rolü azaltmanın bir yolu olarak görüyor. ABD, Ukrayna’yı baypas eden Rusya ile Almanya arasındaki Kuzey Akım-2 projesini engelleyemedi. Bu projenin varlığı, Ukrayna merkezli Rusya karşıtı stratejik hamleye, ABD’nin Almanya’yı istediği oranda çekememesine neden oluyor.

ABD ile Rusya arasında bu hafta yapılan Ukrayna merkezli gerilimi düşürme görüşmeleri bir sonuç vermedi. Önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi masada Rusya’nın üç vazgeçilmezi ile ABD’nin iki kabul edilmezi var. ABD’nin Doğu Akdeniz’deki bu U dönüşü, Ukrayna merkezli yeni Soğuk Savaş’ın bir gereği görünüyor.

ABD’nin Çin-Rusya ittifakına karşı Batı Avrupa’ya da, Türkiye’ye de (ve en çok Hindistan’a) ihtiyacı var. Enerji hatları üzerindeki Kafkasya ve Orta Asya’da son dönemde yaşanan Azerbaycan-Ermenistan savaşı ile Kazakistan olaylarının Türk kamuoyunda propaganda ediliş tarzı dikkat çekici. Her iki konu da Rusya karşıtlığı üzerinden işlendi.

AKP’ye ABD fırsatı

Libya, Suriye/İdlib ve Ukrayna/Karadeniz konularını Türkiye ile Rusya arasındaki işbirliğini sabote edebilecek alanlar olarak gören ABD, bunda henüz başarılı olamadı. Doğu Akdeniz’deki U dönüşünü, ekonomik kriz ile seçim baskısı altındaki Erdoğan iktidarına sunulan bir ABD fırsatı olarak yorumlanmayı gerektirecek olgular var. Zira Erdoğan’ın 13 Ocak’ta yeniden “AB üyeliğini stratejik hedef” ilan etmesi ve 12 Ocak’ta “Edirne’deki (Demirtaş), en büyük hesabı İmralı’dakine (Öcalan’a) verecek” demesi ilginç. Ayrıca, hatırlanacaktır, ABD Dedeağaç’ta üs kurar ve askeri yığınak yaparken, iktidar çevreleri ABD’ye “Yunanistan’ın değil Türkiye’nin tercih edilmesinin onun çıkarlarına daha uygun olduğu” mesajlarını veriyordu. U dönüşünü, ABD’nin bu mesajları olumlu anlamda not ettiğinin işareti olarak görmek olası.

Murat Mercan ve İbrahim Kalın ikilisinin geçen ayki ABD temaslarının içeriği, şimdi daha da önem kazanıyor!

Oysa, Suriye’nin üç gün öce Çin’le Deniz İpek Yolu anlaşması imzaladığı şartlarda, aslında Doğu Akdeniz’de çok daha büyük bir fırsat var Türkiye için! Tartışacağız…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ocak 2022

Yorum bırakın

Üç vazgeçilmez – iki kabul edilmez çarpışması

Rusya, NATO’nun sınırlarına doğru iyice genişlemesi karşısında geçen ay ABD ve NATO’dan 9 maddelik bir güvenlik garantisi istemişti. Moskova yönetimi, maddeler üzerinde spekülasyon olmaması için, ABD ve NATO’ya sunduğu “güvenlik anlaşması taslağını” yayımlamıştı.

Washington, önce bu taslağı görmezden geldi ancak Moskova’nın baskısı nedeniyle, taslağı müzakere etmeyi kabul etti. Önce 10 Ocak’ta Rus ve ABD heyetleri arasında görüşülen taslak, ardından 12 Ocak’ta NATO-Rusya Konseyi’nde ele alındı (yazıyı yazıişlerine teslim ettiğimde, toplantı hâlâ sürüyordu), bugün de AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) toplantısında ele alınacak. Böylece Rusya’nın talepleri ABD, NATO ve Avrupa düzlemlerinde müzakere edilmiş olacak.

Moskova’nın ilan ettiği üç vazgeçilmez

Rus heyeti ile Amerikan heyeti arasındaki yedi saat süren ilk müzakereden bir uzlaşma çıkmadı. ABD yetkililerinin taslakla ilgili zaman zaman yaptığı açıklamalar, zaten ilk müzakereden bir uzlaşı çıkabileceğine işaret etmiyordu.

Sert müzakereyi özetlemek gerekirse, Rusya’nın “üç vazgeçilmez”i ile ABD’nin “iki kabuledilemez”i karşı karşıya geldi.

Rusya’nın üç vazgeçilmezi şunlar:

1) NATO, genişlemeyeceğine dair yasal garanti vermek zorunda.

2) NATO, Rusya sınırları yakınında, Rus topraklarındaki hedefleri vurabilecek silahlar konuşlandırmayacağına dair yasal garanti vermek zorunda.

3) NATO, 1997’den sonraki genişleme politikası çerçevesinde Doğu Avrupa ülkelerine yerleştirdiği silahları ve askeri tesisleri geri çekmeli.

Rus heyetine başkanlık yapan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, yedi saatlik müzakerenin ardından yaptığı açıklamada, bu üç maddenin “vazgeçilmezleri” olduğunu dünyaya ilan etti.

ABD’nin iki kabul edilmezi

Amerikan heyetine başkanlık eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman’ın ilk müzakere sonrası yaptığı açıklamalar ise, ABD’nin Rusya’nın “üç vazgemez”inin karşısına, “iki kabul edilemez” koyduğunu gösteriyor.

ABD’nin o “iki kabul edilemez”i şunlar:

1) NATO’nun merkezi unsuru olan “açık kapı” politikasının engellenmesi kabul edilemez.

2) ABD, kendisiyle çalışmak isteyen ülkelerle işbirliğinden azla vazgeçmeyecek.

Nitekim Sherman’dan sonra ABD’nin NATO Daimi Temsilcisi Julianne Smith de bir açıklama yaptı ve “uzlaşı konusunda pek fırsat görmediğini” belirtti.

Kuşkusuz bu açıklamalar, sonraki iki müzakere öncesi el tutma hamleleriydi. Ancak ABD’nin Rus talepleri karşısında esnemeyeceği şartlarda da, gerçekten bir uzlaşı görünmüyor.

Uzlaşı yok ama sıcak çatışmaya da dönüşmez

Bu üç müzakereden bir uzlaşı çıkmaması, elbette “soğuk çatışma”nın “sıcak çatışma”ya evrileceği anlamına gelmiyor.

Bir kere ABD’nin buna gücü yok; daha doğrusu o gücü sağlayacak müttefiki yok. Washington, NATO’yu da bir araç olarak kullanmasına rağmen, Berlin-Paris eksenli Batı Avrupa’yı Çin ve Rusya’ya karşı “daha ileri gitmeye” ikna edebilmiş değil. ABD bu amaca, sadece Polonya merkezli Doğu Avrupa’yı ikna edebilmiş durumda.

ABD Rusya’yı, batısında ve güneyinde rahatsız etmek için kışkırtıcı eylemlerini sürdürecek. Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya üzerinde, “özel savaş” konseptli ABD eylemleri olası. Nitekim RAND öneriler listesinden Pentagon belgelerine kadar pek çok emare, ABD’nin “rejim değiştiremese” bile, Rusya’yı rahatsız etmek amacıyla fırsat buldukça bu coğrafyalarda çeşitli eylemlerde bulunacağını ortaya koyuyor. ABD’nin geçen yıl olduğu gibi bu yıl da yine Rusya’nın “sinirleriyle oynamak” amacıyla, Karadeniz’de sık sık plansız tatbikatlar yapacağını söyleyebiliriz.

Peki Washington’un bunlardan bir sonuç elde edebilmesi mümkün mü? Değil elbette; hegemonyası zayıflayan ABD’nin, kurulmakta olan yeni dünyayı geciktirmeye yönelik nafile hamleleri sadece…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ocak 2022

1 Yorum

Pentagon belgesindeki Kazakistan ayrıntısı

10 Ocak tarihli Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) toplantısında verilen mesajlar, Moskova’nın geçmiş “turuncu darbelerden” dersler çıkardığını ortaya koydu.

Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev, “darbe girişimi”nin bertaraf edildiğini söylerken, Rusya Devlet Başkanı Putin “renkli devrimlere izin vermeyeceğiz” dedi.

Renkli devrimlere ya da daha doğru bir ifadeyle “renkli Batıcı darbelere” izin vermeme ilanı ve kararlılığı, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’dan çıkan derslerin toplamıdır.

AMERİKAN PARMAĞI

Bu konudaki ilk yazımızda belirttiğimiz gibi eylemler haklı bir zeminde, önce 40 bin işçinin işten atıldığı enerji sektöründeki grevlerle başladı, hükümetin LPG’ye yaptığı büyük zamma tepkiyle de şehirlerde yükseldi. Eylemlerin bu bölümündeki haklılığı teslim etmek ne kadar doğru ise, sonrasında bu eylemlerin yönünü değiştirme girişimini saptamak da o kadar önemli.

Ukrayna’da karargâh kuran muhalefet liderinin açıklamalarından güneyden sızan İslamcı örgütlere ve plakasız araçlarla dağıtılan silahlara kadar bir dizi veri, ilk bölümdeki haklı eylemleri bir kuvvetin fırsata çevirmeye çalıştığına işaret ediyor. Yakın tarihimiz, o haklı eylemlere kumanda eden güçlü bir siyasi karargâh olmadığında, o eylemlerin tam karşıtı kuvvetlerce nasıl rayından çıkarıldığı ve başarısının çalındığı örneklerle dolu…

Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan örneklerine rağmen, Kazakistan’da hâlâ Amerikan parmağı görmeyenler var elbette. O parmağın varlığına ancak ABD başkanı çıkıp “turuncu darbeyi” sahiplenirse inanacaklar nerdeyse…

Oysa bunu da yaşadık 20 yılda: Başarı varsa ABD sahiplenir, ancak başarılamadıysa zaten ABD’yle ilgisi yoktur!

OBAMA, ABD’NİN UKRAYNA’DAKİ ROLÜNÜ AÇIKLADI

Amerikan parmağının varlığına, örneğin önceleri Ukrayna’da da karşı çıkılıyordu. Haniydi ABD? İşte sahada Ukraynalılar vardı, Maydan’a çıkan Ukraynalılar haksız mıydı, talepler dile getirilmesin miydi? Daha neler neler…

Ne oldu? Turuncu darbe başarılı olunca, ABD Başkanı çıktı ve rollerini itiraf etti. Obama 3 Şubat 2015’te CNN’e verdiği röportajda Ukrayna’daki pozisyonlarını aynen şöyle açıkladı: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.”

Evet, Putin Gürcistan ve Kırgızistan örneklerine rağmen, dahası Ukrayna’daki önceki turuncu darbeye rağmen, 2014’teki ikinci turuncu darbeye hazırlıksız yakalanmıştı.

Haksızlık etmeyelim, “hazırlıksız yakalanmak” yerine, güç ve şartlar ikilisi demek belki daha doğru olacak. Ama sonuçta, ABD parmağı oradaydı ve Ukrayna’da ikinci kez turuncu darbe başarılınca, ABD varlığını kabul etmiş oldu. Maydan’da yenilseydiler, Obama o açıklamayı elbette yapmayacaktı, elbette “ordaydık ve yenildik” demeyecekti!

ABD BELGESİNDEKİ TESİS YAPILACAK ÜLKELER LİSTESİ

Kazakistan’daki ABD parmağına işaret eden başka olguları da anımsatalım:

Aylar önce bu köşede şöyle yazdım: “ABD Ordusu Mühendisler Birliği’nin Amerikan medyasına yansıyan bir talep metni belgesi, Pentagon’un yaklaşık 20 ülkede yeni tesis yapımı için bazı şirketlerle beş yıllık anlaşma yaptığını ortaya koydu. 240 milyon dolarlık harcama planı görülen belgede ABD’nin askeri tesis yapmayı planladığı ülkeler arasında Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın yer alıyor olması dikkat çekiyor (Sputnik, 20.5.2021).”

Yine aylar önce bu köşede yazdım: “Amerikan Newsweek dergisi, iki yıl süren araştırma sonucunu yayımladı: Rapora göre ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, son 10 yılda yaklaşık 60 bin kişilik büyük bir gizli ordu kurdu. Bu ordunun yarısı özel harekât kuvvetlerinden oluşuyor. Bu ordu, dünyanın belirli noktalarında askeri üniforması ya da sivil kılıkla, 130 şirkete bağlı olarak operasyonlar yapıyor (Sputnik, 17.5.2021).”

Hatta bu köşede şunu da yazdım: “Amerika’nın Sesi Radyosu’na Türkiye değerlendirmesi yapan CIA uzman analisti Paul Goble, ABD yönetimiyle görüşecek AKP hükümetine şu tavsiyede bulundu: ‘Türkiye, Orta Asya’daki nüfuzunu ABD ile görüşmelerinde masaya getirmeli.’ (Amerika’nın Sesi, 12.5.2021).”

Gölge CIA kabul edilen RAND’ın 2019 raporu da önemli. RAND Rusya’ya karşı yapılacaklar listesi olarak ABD yönetimine şunları veriyordu: Ukrayna’ya silah yardımı, Suriye isyancılarına destek, Belarus’ta rejim değişimi, Güney Kafkasya’da tansiyonun yükseltilmesi, Moldova’da meydan okunması ve Orta Asya’da Rus nüfuzunun azaltılması…

ABD’NİN ÇİN VE RUSYA CEPHELERİNDE ORTA ASYA’NIN YERİ

Orta Asya neden önemli peki? Çünkü ABD 21. yüzyılda Çin’le ayrı, Rusya’yla ayrı mücadele olmayacağını görüyor. ABD Ulusal istihbarat Direktörü Dan Coats, Ocak 2019’daki Senato İstihbarat Komisyonu oturumunda ilan etti: “Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda.”

İşte ABD’ye karşı birleşmiş olan Çin ve Rusya’nın arasına kama gibi girilecek coğrafya, Orta Asya’dır. Dahası ABD buraya girmekle iki rakibinin arasına kama sokmanın ötesinde, Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifini de, Rusya-Hindistan bağlantısını da kesebileceğini hesap etmektedir.

Afganistan’dan çekilmek zorunda kalmasına rağmen Orta Asya’da yeni dayanak arama çabası, işte bu nedenledir.

Orta Asya’nın stratejik hatlar açısından önemini anlamamızı kolaylaştıracak bir başka yol da ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı açtığı cephelerdir:

ABD, Baltık bölgesinden başlayıp Doğu Avrupa’ya inen, Karadeniz üzerinden Kafkasya’ya ulaşan ve oradan Orta Asya’ya uzanan bir cephe inşa etmeye çalışıyor Rusya’ya karşı.

Yine ABD, Orta Asya’dan Hindistan’a inen, oradan genişçe deniz üzerinden Japonya’ya kadar uzanan bir cephe inşa etmeye çalışıyor Çin’e karşı.

Görüldüğü gibi Orta Asya, iki cephenin kesişeni durumunda.

MOSKOVA BU KEZ HIZLI POZİSYON ALDI

Fakat ABD 2003-2004 yıllarında “turuncu darbeler” yapabilen eski gücünde değil. O nedenle ilk yazımızda belirttiğimiz gibi ABD’nin Kazakistan’dan bir Ukrayna çıkarma şansı yok. Diğer yandan Rusya ve Çin de 2003-2004’teki konumunda değil, artık çok daha güçlü.

İşte bu nedenle ABD girişimi hedefine ulaşamadı, Kolektif Güvenlik Anlaşma Örgütü ve Rusya, bu kez hızlı davrandı. Ancak emperyalist ABD, yeniden deneyecektir; bir kez denendiğinde, bilinçlerde yapılabileceğinin yer bulmaya başladığını bilmektedir zira… Ki hegemonyası zayıflayan ABD için, Orta Asya ülkelerinde rejim değişikliğini sağlamak yerine, istikrarsızlık zemininin oluşması bile büyük bir kazanımdır.

Kısacası, önümüzdeki süreçte Şanghay İşbirliği Örgütü’ne de (ŞİÖ), Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne de (KGAÖ) çok iş düşecektir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Ocak 2022

2 Yorum

Türk-Rus işbirliğine sabotaj zemini olarak Kazakistan

Kazakistan olaylarını, “Türkiye ile Kazakistan’ın liderlik ettiği Türk Devletleri Topluluğu’na (TDT) karşı bir Rus operasyonu” olarak yorumlayanlar, sadece AKP medyasının kalemleri değilmiş…

Bizzat sarayın içinden de yapılıyor bu değerlendirme. Hem de ne tonda!

Erdoğan’ın danışmanına göre Rus işgali!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı İhsan Şener, “15 Temmuz’u Unutturmayacağız” konferansında, Rusya’yı Kazakistan’ı işgal etmekle suçladı: “Türk devletleri, birliklerini yeni oluşturdu. Bu birlik oluştuktan sonra bunların patronajı olarak görülen devletleri Türkiye ve Kazakistan’dır. Gaz parasıdır, pazar ücretlerinin artırılması bahane edilerek bugün Kazakistan işgal ediliyor. 30 yıllık Sovyet boyunduruğundan kurtulmuş, kendi zenginliğine, kültürüne, değerlerine yönelmiş devleti yeniden o sığ, anlamsız cendereye almak istiyorlar. Hayat pahalılığı, petrol pahalılığı işin kılıfıdır. Türk Devletleri Topluluğu kurulduktan sonra buna karşı bir takım menfi süreçler yaşandı.”

Şener’in tüm diplomatik kuralları da hiçe sayarak, valisinden emniyet müdürüne yetkililerin bulunduğu ve kamuya açık bir etkinlikte bu ifadeleri kullanması, bu görüşlerin saray çekirdeği tarafından da paylaşıldığına işaret ediyor. Ancak…

1. Erdoğan’ın başdanışmanının Türkiye ve Kazakistan’ı, TDT’nin “patronajı” ilan etmesi başlı başına vahim bir tutumdur. Bu tür ittifaklarda “patronluk” ilişkisi yoktur. Sarayın zihniyetini yansıtan bu anlayış, ittifak ilişkilerine zarar verir.

2. Kazakistan’ın üyesi olduğu Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nden (KGAÖ) yardım istemesini “Rus işgali” saymak, sadece Rusya karşıtlığı değil, sonuçları itibariyle Kazakistan karşıtlığıdır da!

3. Rusya’nın Türk Devletleri Topluluğu’ndan rahatsız olduğu için önce Kazakistan’da olaylar çıkmasını sağladığını, sonra o olayları bastırmak için asker gönderdiğini ve ülkeyi işgal ettiğini savunmak, hem gerçeğe aykırıdır ama hem de Türk-Rus işbirliğini hedef almaktadır!

Suriye’deki varlığı tartışmaya açan tutum

Kazakistan olaylarını Rus operasyonu saymak, temelde ABD’nin görüşüdür. Dahası ABD, KGAÖ’nün Kazakistan’a asker göndermesini de gayri meşru ilan etmektedir. Eş zamanlı olarak, AKP medyasında KGAÖ’nün Kazakistan’a asker göndermesinin hukuka aykırılığını iddia eden yorumlar yapılmaktadır.

Başdanışman Şener’in görüşü, sonuçları itibariyle, ABD’nin temel tezine paraleldir. Bu çizgi, Türk Devletler Topluluğu’nu, daha oluşumunun başında, Avrasya’da istikrarsızlık üreten bir numaralı kuvvet olan ABD’nin yedeğine sürükler. Oysa Türk devletlerinin, aralarında kendilerine olduğu kadar bütün Avrasya’ya yarar ve istikrar sağlayacak bir Türk devletleri örgütü oluşturması meşrudur. ABD’nin yedeğine düşmüş bir örgüt ise, o meşruiyeti zedeler.

Peki, Kazakistan’ın üyesi olduğu KGAÖ’den asker istemesi üzerine Rusya’nın ve diğer üye devletlerin Kazakistan’a asker göndermesini hukuki bulmayanlar, Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını Rusya’ya ve İran’a karşı nasıl savunacaklar? Rusya’nın açıktan, “Bizi Esad davet etti ama siz Suriye topraklarında davetsiz bulunuyorsunuz” demesi mi isteniyor?

ABD’nin Türk-Rus işbirliği rahatsızlığı

Israrla belirtiyoruz: ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in ifadesiyle Washington’un hedefi, Türkiye ile Rusya’nın işbirliğinin gelişmesini önlemek ve kritik konularda Türkiye’yi ABD safında tutmaktır.

ABD birincisi Libya ve Suriye/İdlib konularını Türkiye ile Rusya işbirliğinin sabote edileceği, ikincisi Ukrayna ve Karadeniz konularını Türkiye’nin ABD safında tutulacağı ve üçüncüsü de Kafkasya-Orta Asya hattındaki gelişmeleri Türkiye ile Rusya’nın çıkarlarını çatıştırıcı alanlar olarak görüyor.

Saray ekibinden yayılan “Türk Devletler Topluluğu’na operasyon ve Kazakistan’da Rus işgali” görüşü, işte tam da ABD’nin istediği gibi Türkiye-Rusya ilişkilerine kama sokma işlevi görüyor.

Tür-Rus işbirliğinin Ortadoğu ve Kafkasya bölgesinde sağladığı başarıyı geliştirmek ve işbirliği alanını Doğu Akdeniz’e da taşıyarak genişletmek varken, Kazakistan üzerinden sabote etmeye kalkışmak, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına vurulacak bir darbedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ocak 2021

1 Yorum

Kazakistan’dan Ukrayna çıkmaz

Kazakistan’daki ayaklanma, birbiriyle mücadele eden iki büyük küresel gücün operasyonu olarak yorumlanıyor: Bir taraf, olayların ABD’nin Rusya’yı hedef alan kadife devrim girişimi olduğunu; diğer taraf ise hem Ukrayna görüşmelerinde ABD’ye karşı güç gösterisi yapmak hem de Türk Devletleri Teşkilatı’nı zayıflatmak için Rusya’nın operasyonu olduğunu savunuyor. Oysa bir büyük gücün, eğer içeride uygun dinamik yoksa, bir başka ülkede, sıfırdan, düğmeye basarak ayaklanma çıkarabilmesi kolay değildir.

Diğer yandan, olayları Rusya’nın eseri gören yorumun dayanaksız olduğu da ortada. Zira Kazakistan’ı karıştırmak Rusya’nın elini ABD’ye karşı güçlendirmez ama Kazakistan’ın karışması, Ukrayna cephesini sağlamlaştırmak isteyen ABD’nin elini Rusya’ya karşı kesinlikle güçlendirir!

Ayaklanmanın zemini

Aralık ayında enerji sektöründe 40 bin işçinin işten atılması, yeni yılın ilk günlerinde Hazar havzasındaki şirketlerde grev dalgası başlattı. Tam da işten atmalar ve grevler sırasında Kazakistan hükümetinin yakıt fiyatlarına yüksek oranda zam yapması, başta işsiz gençler olmak üzere halkın tepkisine yol açtı ve şehirlerde ayaklanma başladı.

Petrol ve doğalgaz ülkesi olan bir ülkede yakıt zamlarına tepki göstermek, elbette halkın en doğal hakkıdır. Nitekim zamlar geri çekildi ve hükümet istifa etti. Yani hedefi bakımından başarıya ulaşıldı. Neden? Çünkü talep haklıydı, hedef doğruydu.

Ancak devamında eylemlerin yöntemi de, hedefi de rayından çıkmaya başladı. Durumdan yararlanmak isteyen kuvvetlerin devreye girmeye yeltendiği anlaşılıyor. Çünkü güvenlik kuvvetlerini doğrudan hedef alan silahlı eylemler, kitle eylemi de halk hareketi de değildir.

İşte bu noktada Batı destekli kimi sözde Kazakistan muhalefet liderlerinin hem de karargâh kurdukları Ukrayna üzerinden “rejim yıkma” hedefi ilan ederek ayaklanmaya yön vermek istemeleri, güneyden ülkeye sızan bazı siyasal İslamcı grupların olaylara dahli, Batı fonlarıyla faaliyet yürüten kimi kurumların devreye girmesi, tipik bir “turuncu darbe” girişimini işaret ediyor.

İç darbe olasılığı

Peki, grevlerle başlayan haklı eylemlerden yararlanmak isteyen ve yönünü, yöntemini, hedefini saptırarak bunu kendi amacı için kullanmaya çalışan sadece ABD-İngiltere ikilisi mi?

Bazı göstergeler, tablonun “iç darbe” şeklinde yorumlanabilmesini de olanaklı kılıyor. Şöyle ki, Devlet Başkanı Tokayev, hükümetin istifasını istedikten sonra, ülkeyi yaklaşık 30 yıl yöneten ve 2019’da istifa eden ama fiilen ipleri hâlâ Devlet Konseyi Başkanlığı ile elinden tutan Nursultan Nazarbayev’in bu “görevini” de üstüne aldı!

Tokayev’in kendi gücünü sağlamlaştırmak için eylemleri fırsata çevirmiş olabilmesi de olası yani. Zaten Kazakistan, feodal faylar üzerinde. Bunu kendileri “üç (büyük-orta-küçük) cüz” diye tanımlıyorlar. Bu feodal tabakaların en üstünde de Nazarbayev ailesi var.Ailenin büyük şirketleri, enerji sektöründeki güçleri, Kazakistan’daki ve Batı’daki büyük malvarlıkları zaten halkın bir bölümünün tepki gösterdiği bir durumdu.

Karışıklık ABD’ye yarar

Sonuç olarak Kazakistan’ın haritadaki yeri, ABD ile Çin-Rusya arasındaki büyük güç mücadelesi açısından bu ülkeyi çok önemli hale getiriyor. ABD, batısında cephe açtığı Rusya’yı zorlayabilmek için güneyinde karışıklık çıkmasından, çekilmek zorunda kaldığı Afganistan’ın ardından Orta Asya’da problem doğmasından ve Çin’in Kuşak-Yol projesinin güzergahında kaos bulunmasından en memnun olacak ülkedir elbette.

Ancak ABD’nin Ukrayna’dan farklı olarak, Kazakistan’da bu hedeflerine ulaşabilecek ve karışıklığı sürdürebilecek gücü yok. Yani ABD, Kazakistan’dan bir Ukrayna çıkaramayacak.

Bitirirken halk hareketleri bağlamında şunu söylemeliyim: Doğru hedefi ve programı olmayan, örgütlü bir önderliği bulunmayan halk hareketlerinin amacına ulaşamaması, dış müdahaleyle yönünün sapması, sızmalarla iktidarın karşı-propagandasına malzemeye dönüşmesi ve en sonunda sönümlenmesi yüksek olasılıktır. Örneğin Mısır’da böyle oldu. Süveyş Kanalı başta Mısır’daki yaygın grevler üzerinden yükselen halk hareketi, Mübarek’i yıktı ama eylemlere sonradan katıldığı halde en örgütlü kuvvet olduğu için İhvan tarafından çalındı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ocak 2021

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: