Archive for category ABC Yazıları

‘AL İDLİB’İ, VER AFRİN’İ’ PAZARLIĞI

İdlib’de Suriye ordusunun operasyonları ile başlayan ve Afrin’e operasyon olasılığı ile devam eden mesele, aslında özü itibariyle bir Halep meselesidir. Şöyle:

Astana toplantılarında Suriye’de çatışmaların en yoğun olduğu 4 bölge “çatışmasızlık bölgesi” olarak belirlendi. Türkiye de bu bölgelerden çok istediği İdlib’in sorumlusu oldu.

Görev kısaca İdlib’de 13 gözlem noktası kurarak çatışmasızlık ortamı oluşturulmasını sağlamaktı.

Ancak aradan geçen sürede Türkiye sadece 3 gözlem noktası kurdu!

AKP’NİN İDLİB’DE ASTANA’YA AYKIRI FAALİYETLERİ

Fakat daha önemlisi, AKP Hükümeti İdlib’de çeşitli gruplarla, Astana sürecinin ruhuna aykırı temaslar yürüttü, yürütüyor. Örneğin adını Fetih el Şam diye değiştiren Nusra ile İdlib’de işbirliği var. Oysa Nusra Rusya tarafından IŞİD’den sonra hedef alınması gereken en önemli ikinci örgüt olarak ilan edilmiş bir cihadçı yapı.

AKP, Nusra dahil İdlib’deki çeşitli grupları 17-18 Eylül 2017 tarihinde Cilvegözü Sınrı Kapısı’nın hemen bitişiğinde, Suriye tarafındaki Bab el Hava gümrük binasında topladı. 425 temsilcinin bir bölümü doğrudan Türkiye’den gelerek toplantıya dahil oldu! Toplantının amacı bir “meclis” oluşturmaktı! Bu meclis daha sonra İdlib’de hükümet ilan edecekti!

Etti de! 2 Kasım 2017’de, AKP’nin topladığı o meclis, İdlib’de “milli selamet hükümeti” ilan etti! Sözde bakanları İstanbul’da temaslar yürüten bu hükümet, açık açık Suriye’de şeriat devleti istiyor! (Rafet Ballı, Aydınlık, 12 Ocak 2018)

Sahadaki bu gelişmeler, Erdoğan’ın 27 Aralık 2017’de Esad’ı yine terörist ilan etmesiyle sürdü.

Kısacası AKP hükümeti Astana sürecinin ruhuna aykırı olarak, çatışmasızlık bölgesi oluşturmak yerine, tersine o bölgede kendine bağlı bir “hükümetçik” kurmuş oldu!

Burada bir parantez açalım: Bir önceki yazımızda incelemiştik. AKP hükümetinin Şam’la anlaşmaya direnmesinin esas nedeni, AKP’nin gerçekte Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmuyor olmasıdır. AKP, hayal de olsa, iç politikadaki olumlu etkisini de gözeterek “82. il Halep” hedefiyle Suriye’nin kuzeyini istemektedir. ABD’yle sonradan ortaya çıkan anlaşmazlığın kaynağı da, Suriye’nin kuzeyinin kimin olacağı konusudur! Erdoğanların mı? PKK’nin mi? İşte Erdoğanların ABD’ye sürekli sorduğu “bizimle mi, terör örgütüyle mi çalışacaksın” sorusu bu nedenledir.

Kuşkusuz AKP’nin “82. İl Halep” hedefi hayaldir ancak AKP İdlib’deki gibi kendine bağlı “nüfuz bölgeleri” inşa ederek bu hayali ete kemiğe büründürmek istemektedir.

HALEP HEDEFLİ ASKERİ STRATEJİLER

Yukarıda özetlediğimiz gelişmeler üzerine Suriye ordusu, Rusya’nın da onayı ve desteğiyle en sonunda İdlib’de askerî harekât başlattı. AKP hükümeti ise sanki İdlib Türk toprağıymış gibi, Suriye Ordusu’nun kendi topraklarında yaptığı bu operasyona tepki gösterdi. Neticede böylece Astana bileşenleri arasında önemli bir çelişme ortaya çıkmış oldu.

Afrin’e operasyon konusu da işte bu İdlib’de karşı karşıya gelinen durumun arkasından oluştu.

AKP Hükümeti, Rusya desteğiyle İdlib’in Suriye Ordusu kontrolüne girme ihtimali ortaya çıkınca, bir manevra ile Afrin’e operasyon konusunu gündeme getirdi.

Böylece AKP ile Rusya arasında “Al İdlib’i ver Afrin’i” pazarlığı başlamış oldu!

Başta da belirttik: İdlib ve Afrin konusu aslında Halep konusudur. Haritaya bakınız: Afrin Türkiye sınırında, Halep Afrin’in güney doğusunda, İdlib de Halep’in güney batısındadır.

Şam yönetimi Halep’le kesintisiz bağ için aradaki son engel kalan İdlib’te kontrolü ele geçirmek istiyor; AKP ise olursa İdlib, olmazsa Afrin ve denetimindeki el Bab ile Halep’i bir cebin içinde sıkıştırmak istiyor.

Zira Halep, ilk gündeki gibi Suriye meselesinin düğümüdür!

AFRİN’E KARŞI SOÇİ PAZARLIĞI

Afrin, PYD/YPG’nin kontrolündeki bir bölge ama diğer YPG bölgelerinden farklı olarak, ABD’nin değil, Rusya’nın bulunduğu bir bölge!

İşte ABD bu nedenle Afrin’e operasyon konusu gündeme gelince, yeşil ışık anlamına gelecek şekilde “Afrin’deki PYD unsurlarını desteklemiyoruz” açıklaması yaptı!

Çünkü ABD için Türkiye ile Rusya’nın Afrin’de karşı karşıya gelmesi bir fırsattır! Ayrıca ABD, Fırat’ın doğusundaki asıl PYD bölgesinin güvencesi olarak Fırat’ın batısındaki bölgenin kaybını göze alabilir! Nitekim birkaç aydır ABD devlet organlarına strateji hazırlayan düşünce kuruluşlarında, mevcut ABD güç kapasitesine uygun olarak, şimdilik Fırat’ın doğrusundaki bölgenin “kuzey Suriye federasyonu” olarak savunulması üzerinde duruluyordu.

Rusya ise Türkiye’yi kaybetmemek için Afrin’e operasyona karşı çıksa bile bunu sahada ve masada bir kazanca dönüştürecek formüller peşinde. Bunlarda biri de, bu vesileyle Türkiye’nin kırmızı çizgisini kaldırtarak Soçi’deki Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne PYD’nin katılımını kabul ettirmek.

Bir bakışa göre taraflar bu formülden topluca kazançlı çıkmış olacak: Erdoğan Afrin operasyonu ile iç politikada arkasına yeni bir rüzgâr almış olacak. TSK nasılsa sonsuza kadar Afrin’de kalmayacak. PYD de en sonunda barış masasında yer bulmuş olacak.

Ancak mesele birçok yönüyle oldukça kırılgandır, birden fazla risk taşımaktadır ve bu nedenle pazarlıklar hâlâ sürmektedir. PYD’nin, hatta Şam yönetiminin de buna razı olmamasından başlayarak sahada pek çok karşı faktör vardır.

YANLIŞ ADAMLA DOĞRU İŞ YAPILMAZ!

AKP Hükümeti Rusya’yla normalleşme sürecinin olumlu ivmesine rağmen yine de Suriye’de doğru bir politik hatta girmedi. Bunun basit bir nedeni var elbette: Yanlış adamla doğru iş yapılmıyor!

AKP hükümeti 2011’de Şam’da ihvan rejimi kurmak ve Suriye’nin kuzeyini nüfuz bölgesi yapmak hevesiyle girdiği “stratejik derinlik”te hâlâ fırsat kollayarak kazanç elde etmeye çalışıyor. Bu nedenle de bir türlü Şam’la anlaşmıyor. Astana sürecine rağmen, alttan cihatçı gruplarla Şam’a alternatif hükümetçikler kurmaya çalışıyor.

Bu “ikili” çizginin en büyük sorunu da, son tahlilde ABD’nin “Suriye’de federasyon” ana hedefiyle örtüşüyor olmasıdır.

Irak’ta alınmayan dersler, Suriye’de tarihi tekerrür ettirebilir!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
18 Ocak 2018

Reklamlar

1 Yorum

AKP ŞAM’LA NEDEN ANLAŞMIYOR?

Fırat Kalkanı’nın başlayacağı süreçte ısrarla “önce Şam’la anlaşmak gerektiğine” dikkat çekmiştik. Bunu “en az maliyetli” çözüm olduğu için savunuştuk. Türkiye Şam’la anlaşırsa, sınırlarını terörist geçişine kapatırsa, üstüne Suriye Hava Kuvvetleri’nin kuzeyde uçmasını engelleyen angajmanları kaldırırsa, Suriye Ordusu zaten “Amerikan Koridoru”nu ortadan kaldıracaktır!

“Önce Şam’la anlaşma” vurgumuza o dönem bazı suçlamalar geldi. Bizim aslında “PYD’yi savunmak” için “önce Şam’la anlaşma” istediğimiz iddia edildi. Bu talihsiz suçlamaları yapanlara göre kervan yolda düzelecek, Türkiye Suriye topraklarına girince, Ankara ile Şam “mecburen” anlaşacaktı!

Olmadı, tersine Şam her fırsatta Türk Ordusu’nu işgalci ilan etti ve en sonunda maalesef neredeyse İdlib’de Türk ve Suriye orduları karşı karşıya geldi! (Son olarak dün Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad bir kez daha Türkiye’den Suriye’deki güçlerini çekmesini istedi!)

Neysi ki, “önce Şam’la anlaşma” vurgumuza “PYD’yi savunmak” yaftasını yapıştıranlar artık bu esas ihtiyacı görüyorlar ve İdlib’de ortaya çıkan konjonktür nedeniyle ve Afrin operasyonunun gündeme geldiği şu günlerde “Önce Şam’la anlaşmak gerek” diyorlar.

SURİYE’DE  3 STRATEJİ KARŞI KARŞIYA

Peki AKP Hükümeti neden Şam’la anlaşmadı? Rusya ve İran’la Astana süreci yürüten Erdoğan, neden hâlâ Esad’ı terörist ilan ediyor ve Şam’la anlaşmaya direniyor?

Bu sorunun yanıtı, Suriye’de 2 yerine 3 stratejinin çarpışıyor olmasındadır.

Eğer Suriye’de 2 strateji çarpışıyor olsaydı, yani sahada sadece ABD-YPG ortaklı Suriye’yi parçalama stratejisi ile Rusya, İran ve Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunduğu strateji çarpışıyor olsaydı, er geç Ankara Şam’la anlaşmak zorunda kalacaktı.

Ama sahada bir de 3. strateji var! Erdoğan’ın “Kuzey Suriye’yi fethetme” stratejisi, “82. İl Halep” stratejisi!

AMERİKAN KORİDORU STRATEJİSİ

Gelin önce sahada karşı karşıya gelen bu stratejileri açalım:

1. Strateji: ABD’nin stratejisi, Suriye’nin kuzeyinde PKK’nin Suriye kolu olan PYD/YPG’ye dayanarak bir “Amerikan Koridoru” inşa etmeyi hedefliyor.

ABD bu amaçla önce IŞİD’e karşı YPG’yi “kara gücü” ilan etti, ardından YPG’ye 4 bin 900 TIR silah gönderdi, şimdilerde de YPG’den bir “konvasiyonel ordu” oluşturmaya çalışıyor.

Geçen hafta ABD dışişleri yetkililerinin Suriye’de PYD yetkilileri ile Kandil’den gelen PKK yöneticileriyle birlikte toplantı yapması, ardından ABD’nin YPG’den 30 bin kişilik bir sınır gücü oluşturacağını açıklaması, “Amerikan Koridoru” inşa etme stratejisinin yeni hamleleri olarak önümüzde duruyor.

Bu arada belirtelim; bölgede Amerikan askeri olmayı kabul etmek hiçbir halka yakışmaz ve özgürlük getirmez, tersine halklar arsında tarihin not ettiği düşmanlıklara dönüşür ki, emperyalist ABD’nin en büyük arzusu da budur! Son 40 yıl, ABD’nin Kürtleri nasıl ateşe sürüp ardından sattığıyla ilgili derslerle doludur. Bunlardan ders çıkarmayanlar, önce kendi halklarına ihanet etmiş olurlar!

82. İL HALEP STRATEJİSİ

2. Strateji: Erdoğan’ın stratejisi, Suriye’nin kuzeyini fethetme, Hatay’ın doğusundaki Halep’i 82. il yapma stratejisidir. Hem de ilk günden beri!

AKP’nin “6 saatte Şam’a inme ve Emevi Camisi’nde zafer namazı kılma” hayali kurduğu o ilk günlerde, Erdoğanların gizli ajandasında “Kuzey Suriye’yi fethetmek, Şam’da da İhvan rejimi kurmak” hedefi vardı.

Şam’da İhvan rejimi kurmak hayal oldu, gerçi “Kuzey Suriye’yi fethetme” de hayal ama Erdoğanların içeride “tek adam rejimi inşa etmek” için bu hayali sürdürmeye ihtiyaçları var.

Erdoğan, stratejisini en özlü olarak daha bu hafta “Kuzey Suriye Misakı Milli sınırları içindedir” diyerek bir kez dala ilan etmiş oldu! (hurriyet.com.tr, 11 Ocak 2018)

Tıpkı ABD gibi, tıpkı PYD gibi ve tıpkı İsrail gibi Erdoğan da Suriye’nin kuzeyine, “kuzey Suriye” demektedir! Ve dahası “Misakı Milli sınırları içindedir” diyerek “ele geçirme” niyetini ortaya koymaktadır!

ABD VE AKP STRATEJİSİ ÖRTÜŞMEKTEDİR

Özetle ABD stratejisi ile AKP stratejisi Suriye’yi parçalamak ve “Kuzey Suriye”yi ele geçirmek hedefleri bakımından örtüşmektedir.

Aralarındaki fark şudur: ABD “Kuzey Suriye’de” YPG egemenliği kurmak istemekte, AKP ise “Kuzey Suriye’yi” kendisine istemektedir!

AKP Hükümetinden sürekli ABD’ye yapılan “PKK’yle değil, bizimle hareket et” çağrıları işte bu örtüşme nedeniyledir. Dahası şu koşullarda bile Erdoğan’ın hâlâ “bölge politikalarımızı ABD ile yürütmek istiyoruz” diyebilmesi, işte o örtüşmeye dayanmaktadır! (sputnik, 13 Ocak 2018)

ABD stratejisi ile AKP stratejisi, sonuçları bakımından birbirinden farksızdır; komşularla barış isteyenler açısından AKP stratejisini ABD stratejisine tercih etmek gibi bir durum olamaz.

Komşularla barış isteyenler ve emperyalizmin bölgeyi parçalama ve halkları birbirine düşmanlaştırma stratejisine karşı olanlar için tek seçenek vardır: Önce Ankara-Şam anlaşması!

SURİYE’NİN BÜTÜNLÜĞÜ STRATEJİSİ

3. Strateji: Sahada bir de Rusya’nın öncülüğünü yaptığı, İran’ın destek verdiği, AKP’nin de “kendi stratejisine” alan açmak üzere yandan girdiği bir bölge stratejisi vardır.

Çeşitli Rus yetkililerin yaptığı açıklamalara bakarsak, bu stratejinin esası şudur: Kürtler Suriye krizi boyunca bazı kazanımlar elde etmişlerdir ve bu kazanımları toptan reddetmek mümkün değildir. Kürtlerin bu kazanımlarını Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde koruyan bir anlayışla Kürtleri ABD denetiminden çıkartmak gerekir. Bunun yolu Suriye Ordusu’nun kuzeyde yeniden egemenlik kurmaya başlamasından ve Kürtlerin de dahil edildiği Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’nden geçmektedir.

Suriye’nin bütünlüğü açısından 3 strateji içinde en olumlusu, eksiklerine rağmen 3. stratejidir.

BİR KEZ DAHA ‘ÖNCE ŞAM’LA ANLAŞMA’ İHTİYACI!

Elbette şimdi şu soru akla gelecektir: Peki AKP’nin kendi stratejisi varsa, nasıl olur da Rusya’ya birlikte hareket edebilmektedir?

Moskova, AKP’nin stratejisini gerçekçi görmediği ve esas olarak Amerikan stratejisiyle sahada karşı karşıya geldiği için şu taktiği uygulamaktadır: Rusya AKP Hükümeti’ni ABD kampından ne kadar uzaklaştırabilirse ve sahada ABD’yle karşı karşıya gelecek şekilde Türkiye’ye Suriye’de ne kadar alan açabilirse, kendi stratejisini o kadar güçlendirmiş olacak. AKP ise Rusya’nın kendisine alan açan bu fırsattan ne kadar yararlanır ve sahada yer bulursa, bunu kendi stratejisi açısından kâr görmektedir.

Fakat bu, işte en son İdlib’de ortaya çıktığı gibi, Türkiye ile Rusya-İran-Suriye üçlüsünü karşı karşıya getirecektir.

Buradan çıkmanın ve en önemlisi “Amerikan Koridoru”na gerçekten eylemli karşı çıkabilmenin biricik yolu, önce Şam’la anlaşmaktır!

Şam’la anlaşmayan, son tahlilde “terör koridorunu” da engelleyemez!

Yol bellidir: Suriye’nin kuzeyinde “Amerikan Koridoru”nu engellemenin yolu, “AKP koridoru” kurmaktan değil, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmaktan geçer!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
16 Ocak 2018

2 Yorum

AKP’NİN İDLİB’DE YENİDEN AÇIĞA ÇIKAN GİZLİ AJANDASI

Erdoğan 15 gün önce, hiç konusu yokken aniden şöyle demişti: “Esed ile yürümek mümkün değil. Esed devlet terörü estirmiş bir teröristtir.” (hurriyet.com.tr, 27 Aralık 2017)

Aynı günlerde hükümet katındaki kimi temaslar da, bu açıklamanın yeni bir durumla ilgili olduğunu ortaya koyuyordu:

Örneğin Başbakan Binali Yıldırım Suudi Arabistan’a gidip bizzat Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ı Türkiye’ye davet ediyordu. Üstelik Yıldırım Riyad’da “konulara bakışımız Suudi Arabistan’la yüzde 90 aynı” diyordu!

Örneğin Erdoğan Afrika gezisi sırasında Almanya ve Hollanda’nın adını vererek, AB’yle ilişkileri yeniden geliştirmek istediklerini ilan ediyordu. Yine Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “AB’yle yeni bir sayfa açmak istiyoruz” diyordu.

Örneğin ABD’yle vize kısıtlaması aniden karşılıklı kaldırılıyordu. Öğreniyoruz ki, meğer Erdoğan’ın talimatıyla kurulmuş bir “temas grubu” son bir aydır ABD’yle pek çok konuda müzakere yürütüyormuş!

Örneğin Pentagon, Türkiye’nin ABD’li silah üreticisi Raytheon’dan havadan havaya füze alacağını açıklıyordu. (Ve bir hafta sonra Erdoğan ziyaret ettiği Fransa’da da bir füze anlaşması imzaladı, ayrıca 7,5 milyar dolarlık 25 adet Airbus uçak için de imzalar atıldı!)

Örneğin Erdoğan “Biz Suriye’de Rusya ve İran ile nasıl çalışıyorsak ABD ile de o şekilde çalışmak isteriz” diyordu!

RUSYA’DAN AKP’YE IDLİB UYARISI

Tüm bu gelişmeler olurken, Suriye’de sahada çok önemli bir gelişme yaşanmaya başlıyordu: Suriye Ordusu İdlib’de ilerliyordu!

Şam’ın kendi topraklarında yeniden egemenlik kurması, normalde “terör koridoru” sıkıntısını sık sık dile getiren Ankara için çok iyi haberdi!

Fakat öyle olmadı! Zira AKP Hükümeti’nin hala Suriye’de “gizli bir ajandası” vardı ve zaman zaman manşetlere taşınan “82. İl Halep” bir hayal da olsa hâlâ hedefti!

İşte Esad bu koşullarda yine hedef alınıyordu!

Öte yandan Rusya’nın üslerine insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlendi! Moskova, haklı olarak bu seviyede bir saldırının, terör örgütlerinin boyunu aştığını savunuyordu.

Rusya Savunma Bakanlığı saldırı sırasında ABD casus uçağının saldırıya uğrayan Rus üsleri Hmeymim ve Tartus arasında uçtuğunu açıklıyordu. (Sputnik, 9 Ocak 2018)

Ve daha önemlisi, Rusya Savunma Bakanlığı 13 adet insansız hava aracının İdlib’den havalandığını açıklıyorlardı! (Sputnik, 10 Ocak 2018)

Moskova, bu şartlarda Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a mektup yazarak, Astana anlaşması gereği sorumlu olduğu İdlib’deki yükümlülüklerini yerine getirmesini istedi! (Sputnik, 10 Ocak 2018)

AKP SURİYE’NİN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ İSTEMİYOR MU?

Mesele burada da kalmadı!

Suriye Ordusu’nun İdlib’de ilerliyor olması, AKP hükümetinin “gizli ajandasını” zora sokuyordu!

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu şu açıklamayı yaptı: “İran ve Rusya sorumluluklarını yerine getirmeli. Garantör olduysanız ki, oldular, rejimi durdursunlar. Bu, basit bir hava saldırısı da değil. Rejim ilerliyor İdlib içinde. Burada niyet farklı.” (Sputnik, 9 Ocak 2018)

Sanki İdlib Suriye’nin değil de AKP’nin toprağıymış gibi, AKP Suriye Ordusu’nun İdlib’de ilerlemesinden rahatsız oluyordu!

Dahası Rusya ve İran büyükelçileri dışişlerine çağrıldı ve rejimin ilerlemesinin durdurulması istendi! (Sputnik, 9 Ocak 2018)

ABD, İSRAİL VE PKK’Yİ MEMNUN EDEN AKP POLİTİKASI

İlk günden beri belirtiyoruz: Meselesi sadece “terör koridoru” olan için en maliyetsiz çözüm sınırı kapatmak ve Suriye Ordusu’nun kendi topraklarında egemen olmasını izlemekti!

AKP hükümeti, meselesinin “terör koridoru” olduğunu(!) söylemesine rağmen bunu yapmadı, Şam’la anlaşmadı ve “gizli ajandaya” uygun hedefi olan bir askeri harekât uyguladı.

Kuşkusuz bu askeri harekatın da “terör koridorunu” engelleme noktasında yararı oldu, ancak 70 şehidin verildiği maliyetli ve sınırlı/eksik bir çözüm oldu!

En başından beri “önce Şam’la anlaşma” diye ısrar etmemiz bundandı, zira Şam’la anlaşmaya direten bir anlayış, eni sonu kayaya çarpacaktı!

Ve çarptı!

Öyle ki, AKP Hükümetinin şu 10 günlük Suriye politikasından en çok ABD, İsrail ve PKK/PYD memnun olmaktadır!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
12 Ocak 2018

1 Yorum

BAHÇELİ’NİN 6 KRİTİK SABIKASI

Siyasi partiler, devleti yönetmek üzere hükümet olmak için vardır. Bu hedef, hangi sınıfı temsil ettiğine bakılmaksızın, tüm siyasi partilerin varlık nedenidir.

İşte bu nedenle, muhalefetteki hiçbir siyasi parti, iktidardaki parti “iyi işler” yapıyor diye onu desteklemez, yapılanın daha iyisini yapma iddiasıyla iktidara muhalefet etmeyi sürdürür ve halktan “daha iyisini yaparım” iddiasıyla oy ister.

“Vatan, millet” gibi kavramlar adına bile iktidarı destekleyen partiler, pratikte varlık nedenlerini ortadan kaldırmış olurlar.

Zaten o yola giren partiler, görülmektedir ki, gövdelerinin en az yarısını kaybetmişlerdir.

AKP İL ÖRGÜTÜ OLARAK MHP

MHP, bir süredir varlık nedeni ortadan kalkmış bir parti olarak siyaset rafında yer almaktadır. Neredeyse tek işi, iktidar partisine kolaylık sağlamaktır. Hatta iktidara muhalefet edenlere muhalefet etmektedir.

Son olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli cumhurbaşkanlığı için aday göstermeyeceklerini, Erdoğan’ı destekleyeceklerini ilan etmiştir.

Oysa cumhurbaşkanı artık hükümet başkanıdır ve MHP bu ilanıyla varlık nedenini tamamen ortadan kaldırmış ve hükümet olmayacağını daha baştan ilan etmiştir.

Pratikte MHP, AKP’nin bir il örgütüne dönüşmüştür bile denilebilir.

TÜRKEŞ’İN BİLDİĞİ GÖREV

Peki Bahçeli neden partisinin varlık nedenini ortadan kaldırmıştır?

Kuşkusuz baraj altında olmaktan, içinden çıkan İyi Parti’ye kan kaybetmeye devam etmelerine kadar pek çok gerekçe sıralyabiliriz. Hepsi doğrudur.

Fakat tüm bu doğrulara kaynaklık yapan bir başka doğru daha vardır: MHP devletin bir kanadının partisidir ve Bahçeli de devlet görevlisidir!

Bahçeli’nin görevini de en iyi Alparslan Türkeş bilmektedir!

Bahçeli devlet görevlisi olduğu için de, örneğin, “başkanlık sistemini desteklediğimizi iddia edenler soysuzdur” diyebildikten kısa bir süre sonra başkanlık sistemini desteklediğini açıklamak durumunda kalmıştır!

GÜL’E VE ERDOĞAN’A CUMHURBAŞKANLIĞI HEDİYESİ

Bu devlet görevi, Bahçeli’nin onlarca siyasi sabıka dosyası doldurmasına neden olmuştur. Kritik önemdeki başlıca siyasi sabıkaları şunlardır:

1) AKP’ye 2002’de iktidar yolu açan Bahçeli’dir!

ABD ve AB, Ecevit hükümetini devirebilmek için ekonomik krizler çıkarmış, sağlık komploları kurmuş, DSP’yi bölmüş ama başaramamıştı. İmdatlarına koalisyon ortağı Bahçeli yetişti ve MHP yönetimine danışmadan, gelen bir telefon üzerine(!) 3 Kasım 2002’yi erken seçim günü ilan etti!

2) Abdullah Gül’ü 2007’de Bahçeli cumhurbaşkanı yaptı!

Gül TBMM’de 367 bulunamadığı için seçilemiyor, dahası artık umut da görmediği için cumhurbaşkanlığı sevdasından vazgeçiyordu. İmdadına Bahçeli yetişti ve TBMM’de 367’yi sağlayarak Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını sağladı.

3) Bahçeli Türkiye’ye Ekmeleddin İhsanoğlu kazığı attı!

CHP’yle birlikte İhsanoğlu’nu seçmenlerine dayatarak, deyim yerindeyse Türkiye’yi İhsanoğlu’na mecbur bırakarak filen Erdoğan’a cumhurbaşkanı olma yolunu açmış oldu! Erdoğan fırsatı iyi değerlendirdi ve cumhurbaşkanı oldu.

4) Bahçeli, AKP’ye yeniden hükümet olma yolu açtı ve TBMM başkanlığı hediye etti!

Bahçeli, 7 Haziran 2015 seçimlerinde hükümet oluşturmayacak duruma düşen AKP’ye, koalisyon seçeneklerini baltalayarak tekrar erken seçime gitme ve hükümet oluşturacak sayıya kavuşma olanağı sağladı.

Dahası hükümet kuramayan AKP’ye, bir de TBMM başkanlığı kazandırdı!

5) Bahçeli Türkiye’ye başkanlık sistemi kazığı attı!

Defalarca bu sisteme karşı olduğunu açıklamasına rağmen ve de AKP de bu sistemi getiremeyeceğini görüp çalışmasını rafa kaldırmışken, Bahçeli AKP’ye el uzattı ve raftaki komployu siyaset arenasına soktu.

AKP-MHP ortaklığı ve devlet desteğiyle “hayır” oyları çoğunlukta olmasına rağmen “evet” oylarının kazandığı ilan edildi ve Türkiye’nin parlamenter sistemi yıkılıp yerine “tek adam rejimi” inşa edilmeye başladı.

6) Bahçeli son olarak 2019 ya da erken yapılan başkanlık/cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’a kazandırmak için hareket geçti ve partisinin adayının Erdoğan olduğunu ilan etti!

TÜM MUHALEFET PARTİLERİN TARİHİ SORUMLULUĞU

Böylece eski devletin yıkılıp yeni bir devletin inşa edilmeye çalışıldığı şu süreçte, eski devletin bir kanadının araçları olan MHP, BBP ve HUDA-PAR, AKP’nin yanına monte edilmiş oldu!

Bu tablo “cumhuriyeti yeniden inşa etme” görevini kendinde gören ve halka karşı sorumluluk duyan tüm muhalefet partileri ve kesimleri için öğretici olmalıdır.

AKP-MHP-BBP-HUDAPAR ortaklığına karşı ilk turda çok adaylı yarışmak ve Erdoğan’ın karşısında ikinci tura kalacak adayın etrafında birleşmek tarihi bir görevdir.

Ve unutulmamalıdır: Bu noktada en büyük tuzak, “Erdoğan’a karşı” diye AKP artığı benzer adaylara kanmaktır!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
10 Ocak 2018

2 Yorum

ABD-İSRAİL’İN YENİ İRAN STRATEJİSİ

İran’da 28 Aralık 2017 günü başlayan eylemlere nasıl bakacağımız konusu, yeni bir sorun olarak önümüzde duruyor.

Bu konuda sağlıklı bir bakışa sahip olabilmenin biricik yolu, olguları tahlil etmektir. Deneyelim:

EYLEMLERİN HAKLI ZEMİNİ

Öncelikle belirtelim: Kötü yönetilen, çağdışı anlayışlarla yönetilen, hele hele de ortaçağ ilişkilerini günümüze dayatan ülkelerde halkın isyan etmesi haktır ve desteklenmelidir. Hele de o isyana güçlü toplumsal bağları olan, programı doğru bir parti önderlik ediyorsa…

Bu tür partilerin önderlik etmediği, kendiliğinden diyebileceğimiz şekilde ekonomik ve sosyal nedenlerle ortaya çıkan eylemler de kuşkusuz desteklenmelidir. Dahası mevcut muhalefet partilerinin o eylemlerle birleşmesine çalışılmalıdır.

Fakat tüm bunlar, eylemlerin başladığı şekilde doğru bir yöne ilerleyeceği anlamına gelmez. Emperyalist devlet, güç kaybetse de, hâlâ güçlü bir askeri-politik aygıttır ve bu tür eylemleri yönünden saptırabilir, hele de o eylemlere önderlik eden toplumsal bağları güçlü ve doğru programa sahip bir parti yoksa…

ARAP HALK HAREKETLERİ VE EMPERYALİST MÜDAHALE

Aslında biz bu süreci “Arap baharı” denilen süreçte de yaşadık. Tunus’ta başlayan ve ardından Mısır’da emperyalizmle işbirliği yapan diktatörleri deviren halk hareketlerinin körfeze yönelmeye başladığı anda nasıl emperyalist devletlerce manipüle edildiğini, yönünün saptırıldığını gördük.

14 Mart 2011’de İstanbul’da yapılan “Değişim Liderleri Zirvesi” tam da bu amaçla toplanmıştı. Toplantıda konuşan Erdoğan gelişmeler karşısında rolünü şöyle tarif ediyordu: “(…) değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.” (Yeni Şafak, 15 Mart 2011)

Davutoğlu da, Tunus ve Mısır’daki süreci göz önünde bulundurarak şu uyarıda bulunuyordu zirvede: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

Ve böylece Tunus ve Mısır’da haklı ortaya çıkan halk hareketleri, Körfez ülkelerine ilerlerken, ABD ile ona taşeronluk yapanlarca Libya ve Suriye’ye yöneltildi ve bu ülkeler kaosa sürüklendi.

Özetle emperyalizm ve onun taşeronları, hâlâ halk hareketlerinin yönünü saptırabilecek kuvvetteler. Emperyalizmin müdahalesine set çekecek olgu ise o eylemlere doğru siyasetleri olan bir gücün önderlik edebilmesidir.

Bizim Haziran Halk Hareketimiz de bir bakıma bu önderlik kabiliyetinin oluşturulamaması nedeniyle daha ileri bir noktaya ulaşamamış ve bastırılmıştı.

YOLSUZLUKLA MÜCADELE, ABD AMBARGOSUYLA MÜCADELEDİR

Gelelim İran’a…

İran’ın iyi yönetilmediği ortada. Pahalılık nedeniyle insanların isyan etmesi haktır. Üstelik yolsuzluk İran’da önemli bir sorundur ve bir yönü Zarrab’la bizi ilgilendiren Babek Zencani olayı, o yolsuzluğun hangi boyutlara geldiğini resmetmektedir.

Fakat bu yolsuzluğun zemini öncelikle ABD ambargosudur. (Kuşkusuz kötü yönetimlerin yolsuzluğu için bir bahaneye ihtiyaçları yoktur.) Yolsuzlukla mücadele, öncelikle ABD ambargosuyla mücadele olmalıdır.

28 Aralık’ta başlayan eylemler ise haklı bir nedenle ortaya çıksa bile, doğru bir hedef ortaya koymamaktadır. Tersine, eylemcilerin en çok attığı şu slogan, başkasının hedeflerine maalesef işaret etmektedir: “Ne Gazze, ne Lübnan, ne Suriye, canım feda ey İran

Güya İran yönetimi paraları Gazze, Lübnan ve Suriye’ye harcadığı için ekonomi kötüdür, hayat pahalıdır, yoksulluk vardır. Oysa tersine, ABD İran’a ambargo uyguladığı için ekonomi kötüdür!

Dahası değil bir İranlı, herhangi bir bölge ülkesi vatandaşı bile bilir ki, ABD Suriye engelini aşabilseydi, sırada İran vardı! Tahran o nedenle Suriye’yi savunurken, aslında kendini savundu!

Buna karşı çıkmak ve bunu eylemlerin en temel sloganlarından biri haline getirmek, sıradan bir yanlışlık değildir!

İRAN KARŞITI GELİŞMELER

Şu olguları görmeden ve bir bütünlük içinde incelemeden “İran’daki gelişmeleri nasıl değerlendirmeliyiz” sorusuna yanıt veremeyiz.

1) Trump, İran karşıtı bir programla başkan oldu.

2) ABD devlet aygıtı şu stratejiyi benimsedi: Madem ABD Rusya’yı Ukrayna ve Suriye cephelerinde durduramadı, yeni bir cephe açarak bu ülkenin kuvvetini iyice bölelim!

3) Suudi Arabistan İran karşıtı bir “Sünni İslam Ordusu” inşa etmeye soyundu.

4) ABD, İsrail ile Suudi Arabistan’ı İran karşıtlığı temelinde iş birliğine yönlendirdi. İstihbaratçılar ve danışmanlar düzeyinde başlayan görüşmeler, son olarak Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Kızıldeniz’de bir yatta buluşmasıyla zirve yaptı.

5) Suudi Arabistan Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı Riyad’a çağırarak “ABD yeni bir Ortadoğu planı ilan edecek, ya kabul et, ya istifa et” dedi.

6) Trump, ABD büyükelçiliğini Kudüs’a taşıyacaklarını ilan etti.

7) ABD ve İsrail basınında yer aldığına göre ABD ve İsrail, İran’ı durdurma planı üzerinde anlaştı!

8) Suudi Arabistan ABD ve İsrail’in anlaştığı bu “yeni İran Stratejisine” destek verdi.

9) Tüm bu gelişmelerin ardından İran’da eylemler başladı ve ABD, İsrail, Suudi Arabistan üçlüsü anında eylemlere destek verdi.

Kuşkusuz İran Suriye değil. ABD ve taşeronları Suriye’de hızla muhalifleri silahlandırdı ve ülkede iç savaş başlatabildi. Bu İran’da o kadar kolay olmayacak.

Fakat Suriye’nin çıkarmakta geç kaldığı ve İran’ın da çıkarması gereken ders şu: Kötü yönetim, rakip ülkelere altınızı oyabilme zemini yaratır. Halkını baskılayan, vatandaşlarını demokratik haklardan mahrum bırakan, yolsuzluğa bulaşan, halkı fakirleştiren ama çevresini zenginleştiren yönetimler, emperyalizmin çeşitli yöntemlerle müdahale edebilmesine olanak verir!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
3 Ocak 2018

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: