Archive for category ABC Yazıları

Osmanlı’da Duyunu Umumiye, Yeni-Osmanlıcılarda McKinsey

Ne oldu son 50 günde? Madde madde anlatalım:

  1. ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye ile ilişkilerin iyi olmadığını belirterek Türkiye’den ithal edilen alüminyuma yüzde 20, çeliğe yüzde 50 gümrük vergisi açıkladı (10.08.2018).
  2. Trabzon’da Rahip Brunson krizine değinen Erdoğan “Darbeyle yapamadıklarını parayla yapmaya çalışıyorlar, buna ekonomik savaş derler” dedi (12.08.2018).
  3. Erdoğan “ABD’nin elektronik ürünlerine boykot uygulayacağız” dedi (14.08.2018).
  4. Beyaz Saray “Türkiye’yi doğru olanı yapmaya ve tutuklu Amerikalılarla, diplomatik misyon çalışanlarını serbest bırakmaya çağırıyoruz” dedi (14.08.2018).
  5. Bazı ABD ürünlerine yaptırım kararı Resmî Gazete’de yayınlandı (15.08.2018).
  6. Beyaz Saray “İki Türk bakana uygulanan yaptırımlar Brunson davasıyla doğrudan ilgili ve Brunson serbest bırakılırsa kaldırmayı düşünebiliriz” dedi (15.08.2018)
  7. TrumpErdoğan bir kişinin salıverilmesi için benden yardım istedi, onun için o kişiyi çıkarttık. Ama rahip Brunson‘ı hâlâ Türkiye’de tutuyorlar. Bu doğru değil, adil değil. Türkiye iyi bir dost olmadığını kanıtladı” dedi (16.08.2018).
  8. Amerika Maliye Bakanı Steven Mnuchin Rahip Andrew Brunson’ın acilen serbest bırakılmaması durumunda Türkiye’ye yönelik daha fazla yaptırım uygulamaya hazır olduklarını ilan etti (16.08.2018).
  9. Trump Erdoğan’a “Daha bu iş bitmedi, ne olacağını göreceğiz” mesajı gönderdi (17.08.2018).
  10. Erdoğan “Ekonomimize yönelik saldırının doğrudan ezanımıza ve bayrağımıza yönelik saldırıdan farkı yok” dedi (20.08.2018).
  11. Trump‘ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton “Türkiye pastör Brunson‘u koşulsuz serbest bırakırsa kriz hemen biter” dedi (22.08.2018).

Sonra ne oldu?

  1. ABD’ye giden Erdoğan burada Reuters’a verdiği mesajda “Brunson olayının bizim ekonomimiz ile alakası yok” dedi (26.09.2018).

TESLİMİYETE ADIM ADIM

O zaman yeni bir soru daha soralım: Peki 22 Ağustos’tan sonra neler oldu da ABD’nin ekonomik savaşının nedeni gösterilen Brunson’ın krizle ilgili olmadığı sonucuna ulaşıldı?!

  1. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Londra’da 15 trilyon dolar büyüklüğünde varlık yöneten, dünyanın en büyük finans kuruluşlarından 11’inin başkan ve üst düzey temsilcileriyle ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştirdi (04.09.2018).
  2. Erdoğan “Bizde kriz mriz yok” dedi (19.09.2018).
  3. Merkez Bankası (Erdoğan’ın iç politikaya yönelik “faiz haramdır” mesajlarına rağmen) faiz kararı açıkladı: yüzde 24 (23.09.2018)
  4. Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak Yeni Ekonomi Programı’nı açıkladı. YEP’in özeti 3D’ydi: Denge, Disiplin, Değişim. Üretimin ü’sü yoktu (20.09.2018).
  5. Erdoğan ABD’li şirketlerin temsilcileriyle buluştu ve onlara iki mesaj verdi: “1. Serbest piyasa prensiplerinden taviz verilmeyecek. 2. Sıkıntılı olduğunuzda ben buradayım” (24.09.2018).
  6. New York’ta konuşan Erdoğan “Bugüne kadar ABD’yle pek çok badireyi atlatan stratejik ortaklığımız, bu çalkantılı dönemin de üstesinden gelecektir” dedi (27.09.2018).
  7. Albayrak New York’ta ABD şirketlerine Yeni Ekonomi Programı’nı anlattı (27.09.2018)
  8. Ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ilan etti: “Yeni program bünyesinde kurulan Kamu Maliyesi ve Dönüşüm Ofisi için uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdik. 16 bakanlıktan temsilcilerin bulunduğu bu ofis, tüm hedeflerimizi ve sonuçlarımızı her çeyrekte kontrol edecek.” (27.09.2018)

IMF’DEN BETER

Peki bu 50 günün sonunda ne mi yapmış oldular?

  1. New York bankerlerine ve Londra tefecilerine teslim oldular.
  2. IMF’siz bir IMF programı yaptılar.
  3. Üretime yönelmek yerine borçlanma ekonomisine devam dediler.
  4. Yükü yine emekçilerin sırtına yıktılar.
  5. Ekonomiyi yeni Duyunu Umumiye olan Amerikalı McKinsey’e emanet ettiler!

Şöyle: Yeni Ekonomi Programına göre 16 bakanlık temsilcisinin içinde yer aldığı bir Kamu Maliyesi ve Dönüşüm Ofisi kuruluyor; McKinsey de bu ofisin çalışmasına danışmanlık yapacak, üç ayda bir denetleyecek ve raporlayacak!

Sonuç: Tıpkı Osmanlı’nın dış borçlarını düzenlemek (daha doğrusu doğrudan tahsil etmek) için Duyunu Umumiye (genel borçlar) kurulmasına razı olması gibi, yeni-Osmanlıcılar da kötü ekonomi yönetiminin sonucunda oluşan 457 milyar dolarlık dış borcun düzenlenmesi için Amerikalı McKinsey’e teslim oldular!

Mehmet Ali Güller
ABC Makalesi
30 Eylül 2018

Reklamlar

3 Yorum

Putin’in Taktisyenliği

Devlet adamlarının taktik yetenekleri, en çok krizleri fırsata dönüştürebilmesinde kendisini gösterir. Bu konuda günümüzün en öne çıkan isimlerinin başında Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin gelmektedir.

Birincisi doğrudan bizimle ilgili olan iki örnek üzerinden Putin’in krizi nasıl fırsata dönüştürdüğünü, o fırsatı da nasıl ülkesinin çıkarları için değerlendirdiğini inceleyeceğiz:

1) TÜRKİYE’NİN DÜŞÜRDÜĞÜ RUS UÇAĞI VE SONUCU

Türk hava sahasını kısa bir süre ihlal eden Rus uçağının düşürülmesi, Türkiye ile Rusya’yı çatışmanın eşiğine getirebilirdi. Zaten iki ülke Suriye’de karşıt cephelerde yer alıyordu.

Çeşitli analistlere göre Rusya gibi bir devlet uçağının düşürülmesine mutlaka bir yanıt verecekti. Öyle bir durumda da top Türkiye’de olur ve meselenin çatışmalı bir hal alıp almaması Türkiye’nin ikinci hamlesine bağlı olurdu.

Fakat bunlar olmadı. Rusya Suriye hava sahasını Türkiye’ye kapattı, ambargo uyguladı, turist göndermedi, Türk çiftçisinin ürettiklerini almaktan vazgeçti ama meseleyi çatışmalı bir noktaya getirmedi.

Dahası, en sonunda da AKP’nin direncini kırıp Kazakistan arabuluculuğunda normalleşmeyi kabul etti.

Böylece Suriye’de Atlantik kampında yer alan Türkiye, o kampla arasına adım adım mesafe koymaya başladı ve en sonunda Moskova’nın siyasal çözüm için geliştirdiği Astana sürecine dahil oldu.

Bu Suriye’de dengeleri Şam lehine değiştiren çok büyük bir gelişmeydi. Tamam, Moskova AKP’ye taviz vermiş ve AKP Hükümeti’nin Suriye’de operasyon yapmasına ve bazı toprakları ele geçirmesine sessiz kalmıştı. Tamam, AKP Hükümeti hâlâ Şam’a düşmandı ve Esad’ı yıkmak istiyordu. Tamam, AKP’nin ajandasında kazandığı topraklara el koymak da vardı. Tamam, Erdoğan öngörülemezdi ve kritik bir dönemeçte yine ray değiştirebilirdi.

Ancak Türkiye’nin Atlantik kampından Astana sürecine dahil olmasının yarattığı siyasal ve askeri kazanım, yukarıdaki tüm risklerden “taktik düzlemde” daha değerliydi.

Sonuç olarak Putin Rus uçağının düşürülmesi krizini, hem kendi ülkesi hem Suriye ama aslında hem de Türkiye için altın bir fırsata dönüştürmüş oldu.

2) İSRAİL’İN DÜŞÜRDÜĞÜ RUS UÇAĞI VE SONUCU

Şimdi de ikinci bir Rus uçağı düşürüldü.  Uçak Suriye’nin elindeki S-200 hava savunma sistemi tarafından düşürülmüştü ama Moskova’ya göre o esnada Suriye’ye hava saldırısı yapan İsrail esas sorumluydu.

Rusya Savunma Bakanlığı’nın kararlı ve ısrarlı suçlamaları, Kremlin’in “yanıt hakkını elde tutma” mesajları İsrail’i oldukça telaşlandırdı.

Çünkü İsrail Suriye’de tıpkı ABD ve AKP Hükümeti gibi Esad rejiminin yıkılmasını savunuyor, dahası kendi çıkarları için Suriye’nin birkaç parçaya bölünmesini istiyor. İsrail, öncelikle ABD’nin güvencesiyle ama Rusya’yla iyi ilişkilerinin de etkisiyle, zaman zaman Suriye’ye de saldırıyor.

Şimdi bu uçak düşürülmesi vakasıyla bu “avantajından” olmakla karşı karşıya.

Nitekim Putin bu uçak düşürülmesi krizini de fırsata dönüştürmeye başladı. Şöyle:

Suriye’nin hava savunma sistemi Rusya üretimi S-200 hava savunma sistemiydi. Bu model oldukça eskiydi. Moskova yıllar içinde geliştirdiği S-300 sistemini Yunanistan gibi ülkelere satmış, sonraki yıllar içinde geliştirdiği S-400 sistemini de Çin, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelere satmaktadır. Kendisi de artık S-500 sistemini kullanmaya başlamıştır.

Fakat Rusya Batı’nın itirazları nedeniyle S-300 füze savunma sistemini bir türlü Suriye’ye kuramamıştı. Birkaç kez yoklamış, ancak uygun fırsatı bulamamıştı.

İşte şimdi İsrail’in sorumluluğuyla düşürülen uçağı üzerinden bu fırsatı yakalan Putin, S-300 hamlesini yaptı.

Ne demek bu? Artık İsrail öyle kafasına estiğinde Suriye hava sahasına girip istediği yeri bombalayamayacak. Çünkü S-300 savunma sistemi İsrail uçaklarını avlayacak kapasitede.

Dahası aynı risk “kimyasal tezgahlarla” Suriye’yi vuran ABD, İngiliz ve Fransız uçakları için de geçerli olacak.

MERKEZ ELE GEÇİRİLDİ, KANATLARDAN TAARRUZ BAŞLADI

Bir uçağının düşürülmesiyle Türkiye’yi Astana sürecine getiren Putin, ikinci uçağının düşürülmesiyle de Suriye hava sahasını saldırılara karşı daha korunaklı hale getirmiş oldu!

Artık toplamda 8 yılın özeti şöyledir: Putin önce rakibin ele geçirdiği merkeze yüklenmiş ve adım adım merkezde önce denge kurmuş, sonra da üstünlüğü ele geçirmiştir. Şimdi de kanatlardan bastırarak rakibini geri çekilmeye zorlamaktadır.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
25 Eylül 2018

2 Yorum

AKP İdlib’i Suriye Hükümetine Devretmek İstemiyor

Suriye’de ABD merkezli güçler ile Rusya merkezli güçler arasındaki yeni muharebe alanı artık İdlib. Zira İdlib’in Suriye Hükümeti kontrolüne girmesi sonrasında Halep’ten Hama’ya, Humus’tan Şam’a güvenli bir hat oluşacak. Özetle Şam rejimi, nüfus bakımından topraklarının çok büyük bir kısmına artık tamamen egemen olmuş olacak.
Rusya ise öncelikle İdlib Operasyonu’yla son aylarda hedef haline gelen Khemeimim üssünü güvence altına almak istiyor.
Bu tablo ABD’nin Suriye stratejisine büyük darbe vurmuş olacak. ABD o nedenle İdlib Operasyonu’na karşı çıkıyor. Washington durdurmaya ya da en azından geciktirmeye çalıştığı operasyonu, son çare olarak yine kimyasal tezgahla bir “batı saldırısına” dönüştürmek istiyor. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton “Esad İdlib’de kimyasal silah kullanırsa güçlü bir yanıtı veririz” diyerek, aynı oyunu, yine oynayacaklarını ilan etmiş oldu. (Sputnik, 22.08.2018)
Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü General İgor Konaşenkov, detaylarını açıklayarak tezgâh konusunda herkesi uyardı: “Birkaç kaynaktan aynı anda elde ettiğimiz istihbarat verilerine göre, ABD ve müttefikleri Suriye’nin İdlib bölgesinde yeni kimyasal saldırı provokasyonu hazırlıyor. Heyet Tahrir El Şam (HTŞ) ile El Nusra militanlarına 8 varil içerisinde zehirli klor ulaştırıldı. İlk önce İdlib bölgesi El Şugur kasabasına indirilen bu variller daha sonra Halluz köyüne nakledildi. Bununla birlikte Suriye’nin İdlib bölgesine İngiliz paramiliter ‘Oliva askerleri’ nakledildi. Kimyasal saldırı provokasyonunun ardından Oliva grubu, zamanında ‘Beyaz Miğferliler’in yaptığı gibi sivil halkı kimyasal saldırıdan kurtarma mizansenini sahneleyecek.”
AKP İDLİB OPERASYONA KARŞI
Peki Türkiye’nin İdlib Operasyonu konusundaki tavrı ne?
Ankara açıkça İdlib Operasyonu’na karşı olduğunu ilan etti. Örneğin Erdoğan telefonda Putin’e “Suriye rejiminin İdlib’e yönelmesi durumunda Astana mutabakatı sona erer” kozunu oynadı. (Yeni Şafak, 14.07.2018)
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise “İdlib’de askeri çözüm felaket olur” dedi. (Haber Türk, 24.08.2018)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise bu türden çıkışlara ve yapılan diplomatik görüşmelerdeki itirazlara karşı açıkça AKP’yi uyardı: “Suriye’de davetsiz olarak bulunan tüm dış güçler gitmeli.” (Sputnik, 22.08.2018)
Peki AKP Hükümeti neden İdlib’de askeri çözüme, Rusya’nın başını çektiği bir operasyona karşı çıkıyor?
Çünkü AKP Hükümeti, 12 gözlemci noktası kurarak yerleştiği, kendisine bağlı ÖSO’yu hâkim güç haline getirmeye çalıştığı İdlib’i Suriye hükümetine devretmek istemiyor! Dahası AKP, İdlib’in ardından Afrin’den de çıkmak zorunda kalacağını görüyor.
MOSKOVA ANKARA’DAN NE İSTİYOR?
İşte bu durum Ankara ile Moskova arasında bir gerginliğin oluşmasına ve İdlib Operasyonu’nun gecikmesine neden oldu.
Putin bu nedenle Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Savunma Bakanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı Hakan Fidan’ı bir hafta sonra yeninden Moskova’ya çağırdı ve “kesinlikle yapılacak” olan İdlib Operasyonu’nun Ankara’yı ilgilendiren boyutlarını AKP heyetine anlattı.
Moskova, çeşitli gruplarla ilişkileri nedeniyle AKP’den özel beklentiler içinde. Rus Haber Ajansı Sputnik’ten yapılan şu açıklama beklentiyi özetliyor: “Moskova, Türkiye’den beklentilerinin İdlib’in kontrolünün yüzde 60’ını elinde tutan Kaide kolu Nusra dahil silahlı cihatçı grupların dağıtılması olduğunu hiçbir zaman saklamadı.” (Sputnik, 25.08.2018)
Dahası, Türk Dışişleri’nden sızan bilgilere göre Moskova Ankara’dan nokta atışlar yapmasını da istiyor: “Rusya, kendisinin vereceği koordinat bilgileri sonucu, Türkiye’nin destek verdiği ılımlı muhalifler ile Türk askeri unsurların radikal örgütleri etkisiz hale getirmesi gerektiğini düşünüyor.” (Hürriyet, 25.08.2018)
Yani Moskova sıcak kestaneleri Ankara’ya toplatmak istiyor!
ANKARA NE YAPACAK?
AKP Hükümeti, Suriye’de askeri güç bulundurarak, denetimi altındaki ÖSO’yu ve çeşitli cihatçı grupları etkin hale getirerek, Suriye’de söz sahibi ve paylaşım masasında hak sahibi olmak istiyor.
Rusya’yla normalleşmeye ve Astana süresine rağmen Ankara’nın Şam’la ısrarla anlaşmamasının sebebi bu.
Moskova ise Washington’la çelişmelerini derinleştirmek pahasına AKP’nin bu siyasi hedefini “görmezlikten geldi”, “kontrol altında” tutmaya çalıştı; hatta “teröristlerle mücadele” kapsamında bu “arzudan” yararlanmaya çalıştı.
Fakat önünde sonunda bu mesele gelip kapıya dayanacak. İdlib Operasyonu işte o kapılardan birincisi. Ankara’nın, ABD’nin 2017’deki kimyasal tezgâhla Suriye’ye attığı füzelerini alkışlayan hatta “yetmez, daha çok füze at” diyen çizgiye dönmesi, Moskova’nın istemediği bir durum ve Kremlin bunu engellemek için meseleleri denge içinde çözmeye çalışıyor.
AKP Hükümeti ise ABD’yle yaşadığı sorunlar nedeniyle zaten Rusya’yla çok da pazarlık kartına ve şansına sahip değil.
Bu tablo içinde Ankara bir yol ayrımına girmiş oluyor: Ya İdlib Operasyonu’nu kabullenecek, operasyonda rol alacak ve kentin kontrolünü Esad’a bırakacak, ya da Şam’la anlaşma yoluna girmemekte direndiği için yalnızlaşacak ve önümüzdeki süreçte Afrin konusunda ciddi baskılarla karşılaşacak.
Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
27 Ağustos 2018

6 Yorum

GEMİ TARTIŞMASI VE KARAYA OTURMAK

Erdoğan’ın ekonomik saldırı nedeniyle “aynı gemideyiz” diyerek herkesten destek istemesi, Türk Solu’nun önüne bir “gemi tartışması” getirdi.

Özetle şöyle deniliyor: “Üçüncü bir gemi yok, ya Erdoğan’ın da yer aldığı Türkiye gemisindeyiz, ya da ABD gemisinde…”

Aslında el marifetiyle bir kafa karışıklığı yaratılıyor. Çünkü gemi ülkedir ve bir tanedir. Hiç kimsenin aynı gemide olmama gibi bir şansı yok. Fakat gemiyi farklı kaptanlar yönetebilir. Kaptan ise siyasi seçenektir. Seçeneklerin çok olması kötü değil iyi bir şeydir.

Meseleyi böyle iki seçeneğe sıkıştırmak ve “başka seçenek yok” demeye getirmek, pratikte kamuoyunu Erdoğan’ı desteklemeye yöneltmekten başka bir amaca yaramaz.

ÜÇÜNCÜ SEÇENEK YOK MU?

Peki Türk milleti, hele de Türk Solu, Sol Kemalistler, Devrimciler yalnızca iki seçeneğe mi mahkûm? Üçüncü bir seçenek yok mu?

Denklemi “Ya AKP ya FETÖ” diye kurarak hep AKP’ye destek mi olunmak zorunda? Denklemi “Ya AKP ya PKK” diye kurarak hep AKP’ye omuz verilmek mi mecburiyetinde? Denklemi “Ya AKP ya ABD” diye kurarak hep AKP’ye iktidarını sürdürme şansı mı tanınmak durumunda? (“Ya AKP ya ABD” denkleminin doğru olup olmadığı da ayrı bir tartışma konusudur.)

Başka denklem yok mu? Ya da denklem başka türlü kurulamıyor mu?

ATATÜRK ÖRNEĞİ ERDOĞAN’A UYMUYOR

Seçeneklerin ikiden ibaret olduğunu savunanlar, bu iki seçenek arasına sıkışmak istemeyenleri sürekli suçluyor. Denklemi kuranlara göre AKP’yi desteklemeyenler, Amerikancıdır, FETÖ’cüdür, PKK’lidir!

Denklemi kuranlar ve herkesi “ya o ya bu” seçeneğine sokmak isteyenler, ayrıca tarihten “kanıt” da veriyor: Atatürk’ün önce emperyalizmi yendiğini, sonra Vahdettin’i yıktığını söyleyerek; Mao’nun Japon işgaline karşı Çan Kay Şek’le ittifak yaptığını savunarak….

Önce bu “kanıtları” düzeltelim: Mustafa Kemal önce emperyalizmi yenip, sonra Vahdettin’i yıkmış değil. Tersine, Mustafa Kemal önce Vahdettin’e isyan etti, Vahdettin’in İstanbul’daki iktidarının karşısında Ankara’da bir iktidar kurdu, sonra doğrudan emperyalizmle sahada çarpışmaya başladı. Daha iki yıl önce İngiltere’ye karşı savaşan Osmanlı’yı ve Vahdettin’i İngilizlerle ittifaka götüren de işte bu gerçektir; yeni Ankara’da bir iktidar odağının ortaya çıkmasıdır.

Üstelik Mustafa Kemal sahada İngiliz destekli Yunan ordusuyla savaşmadan önce, Vahdettin destekli iç isyanlarla uğraştı. Yunan ordusunu yenebilmek için önce hilafet ve saltanat güçlerini bastırdı, yendi…

Diğer yandan oldukça öğreticidir: Örneğin İttihat Terakki Osmanlının toprak kaybettiği bir sırada “vatan savaşı” deyip Abdülhamit’e destek vermedi, tersine daha iyi “vatan savaşı” verebilmek için, savaşın içinde Abdülhamit’i yıktı!

Mao örneğine gelirsek…

MAO ÖRNEĞİ ERDOĞAN’A UYMUYOR

Japonya fiilen Çin’i işgal etmeye başladığında Mao zaten Çin’in en az yarısında iktidardı. İkincisi ise Mao Japon işgaline karşı “vatan savaşı” verirken, Çan Kay Şek hâlâ işbirliği arıyor, pazarlık yapıyordu!

Somut belirtelim: Japon ordusu 18 Eylül 1931’de Çin’e askerî harekât başlattığında ve direnişle karşılaşmadan 20 şehri işgal ettiğinde, Çan Kay Şek “yabancı istilacılara karşı direnmeden önce ülke içindeki barışın sağlanması” politikasıyla Çin’in çeşitli bölgelerinde iktidar olmuş Komünistlere saldırıyordu!

Japon ordusu 20 şehri işgal ettiğinde ve komünistler Japon işgaline karşı direnmeye başladığında, Çan Kay Şey hükümeti örneğin “Japonların bu eylemi sıradan bir provokasyon eylemidir, mutlak hareketsizlik durum korunmalıdır” diyordu… Ve Çan Kay Şek önceliği Komünistlere (ÇKP) karşı savaşa veriyordu.

Uzatmayalım; Çan Kay Şek o kadar teslimiyetçiydi ki, Guomindang içindeki yurtsever generaller, parti merkezinden gelen talimatı yırtarak Japon işgaline karşı direnişe geçmek zorunda kaldılar. Kırılma, Japon işgali başladıktan 5 yıl sonra, Çan Kay Şek Guomindang ordusuna ÇKP kuvvetlerini ezme emri verdiğinde, Guomindang’ın iki yurtsever generali Çang Sueliang ve Yang Huçeng’in Çan Kay Şek‘i tutuklaması ve ona 16 Aralık 1936’da silah zoruyla ÇKP ile Japonya’ya karşı milli birleşik cephe kurma kararını kabul ettirdiğinde oldu!

Mao bu nedenle 1936’ya kadar olan süreci “iş savaş dönemi”, 37’dan sonraki dönemi “Japonya’ya karşı milli direnme” dönemi diye adlandırır.

Dolayısıyla “solcuların AKP’ye destek vermesini sağlamak için” yaslanılan bu örnek, pek durumumuza uymamaktadır.

DEVRİM, ÜÇÜNCÜ SEÇENEKTİR

Gelelim üçüncü seçenek olup olamayacağına…

Devrim tarihleri, aslında üçüncü seçenekleri inşa etme tarihidir. İki seçeneğe mahkûm olan, iki seçenekten birini desteklemekten öteye gidemeyenler, devrim yapamaz. (Dahası bu mantıkla sistem içinde iktidar bile değiştirilmez.)

Teorik olarak üçüncü seçeneğin olamayacağını, hayatın hep iki seçenekten, iki cepheden ibaret olduğunu savunmak doğru değildir.

Örneğin 1970’lerde “Ne ABD ne Rusya, tam bağımsız Türkiye” demek, bir üçüncü seçenek ortaya koyma sloganı, hatta programıydı. Devletler iki seçenekten birini tercihe zorlanırken, Türk Solu, üçüncü bir seçeneği, tam bağımsız Türkiye seçeneğini savunuyordu.

Ne zaman ki üç seçenek ikiye çekildi ve denklem “ya ABD ya Rusya” şekline indirgendi; o zaman büyük savrulma başladı. “Rus emperyalizminin” Türkiye’yi işgal edeceği yanlış varsayımıyla SSCB baş düşman edilince, “ya ABD ya Rusya” denklemi gereği, iş NATO’yu bile “barış gücü” ilan etmeye kadar götürüldü.

“TEK KAPTAN”LI GEMİLER BATMAYA MAHKUMDUR

Bugün de “üçüncü seçenek” yok denilerek benzer bir yanlışa tersinden gidiliyor. ABD’ye karşı AKP gemisine, yani, Cumhuriyet’i yıkan kuvvetin gemisine biniliyor. (Önemle belirtelim: Benzer mantıkla AKP’ye karşı ABD’nin gemisine binmek, ABD’ye karşı AKP gemisine binmekten çok daha büyük bir yanlıştır, dahası siyasal suçtur!)

Türk Solu, Sol Kemalistler, Devrimciler enerjisini iki gemiden hangisine binileceği tartışması yapmak yerine, kaptanı nasıl değiştireceğine, geminin dümenini nasıl ele geçireceğine odaklanmalıdır.

Çünkü gemi Erdoğan’ın gemisi değildir, bizim gemimizdir, Türkiye’nin gemisidir. Erdoğan gemimize ABD’nin desteğiyle kaptan olmuş, adım adım gemide kendi rejimini inşa etmiş, en sonunda “ikinci kaptanlığı” bile kaldırıp “tek kaptan” olmuştur. Bu gidişat gemimizi batırmaktadır.

Bugün Erdoğan’ın yanına, kaptan köşküne çıkanlar, batmaktan kurtulacaklarını sanıyorlarsa yanılıyorlar; zira Erdoğan’ın yanında yüksekte olmakla, su üstünde biraz daha kalmış olurlar, hepsi bu…

Çünkü Erdoğan şu aşamada bile gemiyi kayalıklara sürmeye devam etmektedir: Çin ve Katar’dan alınan para destekleri, yine finans sektörüne yatırılmaktadır. Yani dış borç alarak, yine tüketim ekonomisini devam ettirmenin istasyonları güçlendirilmektedir!

Özetle gemimiz Erdoğan’ın “kaptanlığında” batmaktan kurtulamaz.

Böyle zamanlarda doğru tutum, savaş ilan eden gemiyle henüz çarpışmadan, kayalıklara henüz vurmadan, karaya oturmadan önce kaptanı değiştirebilmektir. Yoksa çok geç olacaktır.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
19 Ağustos 2018

15 Yorum

TÜRKİYE’NİN ZAYIF KARNI: AKP

“Rahip Brunson krizi” olarak adlandırılan son krizdeki gibi somut olarak ABD ile Türkiye karşı karşıya geldiğinde devrimciler ve sosyalistler nasıl tutum almalı?

Bu AKP’nin sorunu deyip sessiz mi kalmalı, hatta neredeyse ABD ile aynı cepheye mi düşmeli? Yoksa ABD karşıtlığı nedeniyle AKP’ye kol kanat mı germeli?

Bu iki ucun arasında bir seçenek yok mu?

Elbette var. Bu yazıda bu seçeneği ele alacağız.

TÜRK DEVRİMCİSİ ANTİEMPERYALİSTTİR

Önce sosyalistler ve devrimciler için iki temel saptama yapalım:

1. ABD’nin Türkiye’ye karşı herhangi bir yaptırımı, tehdidi, uygulaması kesinlikle hiçbir şart altında kabul edilemez.

2. AKP’ye karşı olmak, hiçbir siyasi görüşü ABD emperyalizmi ile yan yana düşme yanlışlığına sürüklememelidir.

Bize göre meselenin iki yanı vardır:

Birinci yan, meselenin “Rahip Brunson krizi”nden öte olduğudur. ABD ile Türkiye’nin çıkarları, ABD’nin bölge politikaları nedeniyle gittikçe daha çok karşı karşıya gelmektedir ve iki “müttefik” stratejik olarak adım adım cepheleşmektedir. Türkiye’nin başında Türkiyeci bir iktidar da olsa, Amerikancı bir iktidar da olsa, bu çıkar çelişmesi büyüyecektir.

Meselenin ikinci yanı ise emperyalizme karşı nasıl direnileceğidir.

Türkiye’yi Türkiyeci bir iktidarın mı, yoksa Amerikancı bir iktidarın mı yönettiği işte meselenin bu ikinci yanı açısından kritik önemdedir.

AKP ANTİEMPERYALİST BİR PARTİ DEĞİL

AKP başından beri Türkiye ile ABD arasındaki bölgesel çelişmeleri Türkiye adına çözmek yerine, kendi adına kullanan bir iktidar olmuştur. Bunu daha iktidarının başında, ABD Türk askerinin başında çuval geçirdiğinde de gördük, şimdi ucu kendisine dokunan sorunları atlatmak adına “papaz pazarlığı” yaptığında da görüyoruz.

Neden? Çünkü AKP antiemperyalist bir parti değildir, tersine varlık sebebi emperyalizmdir; karşılığını örneğin ABD’ye BOP eşbaşkanlığı yaparak vermiştir.

AKP temel hedefi Cumhuriyetle hesaplaşmak ve Kemalist devleti yıkmak olan bir partidir ve bu hedef için 16 yılda ABD ile, AB ile, PKK ile, FETÖ ile, liberaller ile yan yana olmuştur, birlikte yürümüştür.

Böylesi bir partinin, Türkiye’nin ABD ile çelişen çıkarlarında Türkiyeci bir pozisyon alması mümkün değildir. Nitekim bu son olayda da görüldüğü gibi almamaktadır.

Açıkça görülmektedir ki, AKP ucu kendisine dokunan Zerrab/Atilla/Halk Bankası davası için papazı pazarlık unsuru olarak kullanmaktadır.

Son kriz de, üzerinde anlaşılan pazarlığa rağmen AKP’nin biraz daha kazanım elde etmek adına Rahip Brunson’u serbest bırakmak yerine, ev hapsine almış olmasından kaynaklanmıştır.

Erdoğan’ın 29 Temmuz 2018 günü “Biz Brunson’u hiçbir zaman pazarlık konusu yapmadık. Takas gibi bir pazarlık olmadı” demesi gerçeği değiştirmez. Zira Erdoğan’ın bir yıl önce 28 Eylül 2017’de “Sizde de bir papaz var, bizde de. ‘Ver papazı, al diğer papazı’ dedim” sözleri kayıtlıdır.

TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİSİNE KARI-KOCA BENZETMESİ

Soru şudur: ABD’yle bu tür kirli ilişkisi olan bir iktidar Türkiye’ye yönelik gerçek ABD tehditlerine direnebilir mi, yoksa bu kirli ilişkiler nedeniyle ABD’nin Türkiye’yi tehdit etmesini kolaylaştırır mı?

İşte üzerinde durmamız gereken esas konu budur. Bunu yapmayıp ABD karşıtlığı temelinde AKP yandaşlığına savrulmak yanlıştır; AKP karşıtlığı temelinde ABD cephesine düşmek daha büyük ve telafisi daha zor bir yanlıştır!

AKP’nin emperyalizme karşı diren(e)meyeceği ortada; tersine meseleleri kendi iktidarını ayakta tutabilmek adına pazarlıkla yürüterek, tavizler vererek götürüyor, götürecek…

Son olayda da böyle oldu: ABD açık açık artık eylemli tehdit boyutuna geçmişken AKP iktidarı eylemli karşılık vermek yerine ABD’yle uzlaşan, pazarlık yapan, taviz veren bir yönelime girdi.

Dahası Türkiye’yi küçük düşürdü. Örneğin Damat Berat Albayrak Türk-Amerikan ilişkisini karı-koca ilişkisine benzetti: “40 yıllık karı koca bile her konuda anlaşamıyorlar. Bazen tartışıyorlar, sonra anlaşıyorlar.”

Kayınpederi Erdoğan ise “Trump, çok büyük bir oyuna gelmiştir. Bu oyunu Sayın Trump’ın bozması gerekir” diyerek meseleyi “Trump iyi, çevresi kötü” yüzeyselliğinde ele almış ve Türkiye’nin gardını düşürmüştür.

Deyim yerindeyse, 15 yıl önceki “ne notası, müzik notası mı” noktasından pek öteye geçilememiştir.

AKP’NİN ABD’YE VERDİĞİ KOZLAR

İşte son yıllarda tekrar tekrar dile getirdiğimiz, defalarca belirttiğimiz konu budur: AKP, Türkiye’nin zayıf karnıdır ve Türkiye ile ABD’nin stratejik olarak karşı karşıya geldiği süreçte Türkiye’yi ABD saldırılarına açık hale getirmektedir.

Kimi okurlarımız haklı olarak şunu soracaktır: AKP iktidarı olmasa, ABD Türkiye’yi hedef almayacak mı? Elbette alacak ama AKP’nin başka iktidarlardan farkı, kirli işbirliği ve verdiği kozlar nedeniyle hedef olmayı kolaylaştırıyor olmasıdır.

Ve daha önemlisi, başka iktidarların alabileceği somut önlemleri almıyor ve alamıyor olmasıdır.

Oysa Süleyman Demirel gibi sağcı bir isim bile Türkiye’nin çıkarı gereği, 21 ABD üs ve tesisini kapatarak ABD ambargosuna yanıt verebilmiştir.

Fakat AKP iktidarı ne İncirlik kartını, ne Kürecik kartını, ne de diğer başka kartları kullanabilmektedir. İşte Türkiye’nin zayıf karnı dememiz bundandır.

Bu gerçeğin üzerinden atlayıp sırf kör milliyetçilik adına AKP’yi desteklemek ve her krizde arkasına dizilmek, her seferinde daha geri mevziden mücadeleye başlamaya yol açmaktadır.

DEVRİMCİLERİN GÖREVİ

Baştaki soruya gelirsek…

Türkiye’nin emperyalizmle pazarlık yapan değil emperyalizme mücadele eden bir iktidara ihtiyacı olduğu ortadadır. Yarın bu ihtiyaç daha da yakıcı hale gelecektir.

Türk devrimci ve sosyalistlerinin bu şartlarda iki kritik görevi vardır:

1. ABD emperyalizmine karşı kararlı bir şekilde mücadele etmek; ABD’ye eylemli yanıt verilebilmesinin siyasetlerini geliştirmek, örgütlemek.

2. Emperyalizmle pazarlık yapan iktidara karşı esaslı ve kesintisiz muhalefet etmek ve onun yerine emperyalizmle mücadele edebilecek bir iktidar inşa etmeye çalışmak.

Bu birbirini bütünleyen iki görevin dışında kalmak, maalesef kişiyi kabaca ya AKP’ci, ya ABD’ci yapacaktır.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
6 Ağustos 2018

5 Yorum

AZİZ NESİN HALK DALKAVUĞU DEĞİLDİ, HALKÇIYDI

Aydınlık’ta Soner Polat’ın 2 Temmuz’un yıldönümünde Aziz Nesin’i “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” sözü üzerinden ama Cengiz Özakıncı’nın kurgu kitabındaki “Alman ajanı” imasına gönderme yaparak tartışması, haklı olarak bir başka aydının, Aydınlık yazarı Mecit Ünal’ın tepkisine neden oldu.

Doğu Perinçek ise hiç “Alman ajanlığı” iması konusuna girmeden, salt “yüzde 60” meselesi üzerinden Soner Polat’a sahip çıkarak Ünal’a “şezlongda güneşlenen aydın” göndermeli bir yanıt verdi. Ünal ise yanıt olarak bir devrimci aydın sorumluluğuyla bir kez daha Aziz Nesin’i savundu.

SONER POLAT’IN HODRİ MEYDAN ÇAĞRISI

Aziz Nesin Türklere hakaret etti, çünkü Türklere hakaret yabancı servisi işidir, zaten Cengiz Özakıncı da Aziz Nesin’in fahri doktorluk alabilmek için Almanların adamı olduğunu yazdı” özetli bir “görüşü” normalde ciddiye almak ve tartışmak yersizdir.

Fakat “O sözünü sonuna kadar eleştirin ama Aziz Nesin’in Alman ajanı olduğu uydurmasına inanmayın, bu büyük ustaya değil, size zarar verir” uyarımız nedeniyle Polat’ın “hodri meydan” çağrısına maruz kaldık. Polat, Aziz Nesin’in Alman ajanlığı iddiasına “uydurma” demem nedeniyle bana Cengiz Özakıncı’nın ilgili kitabını okuyup okumadığımı sordu. Dahası eski bir TSK istihbaratçısı olarak “Benim önünden geçen istihbarat raporlarını gördünüz mü?” dedi.

Ne Özakıncı’nın kurgu kitabına, ne de Polat’ın önünden geçen istihbarat raporlarına uzun uzun girmek istemiyorum. (Zaten devlet katındaki o istihbaratlarda yıllarca komünistler, yurtseverler, sol Kemalistler hedef alınarak başta TSK olmak üzere pek çok kurumun gözü kör edildi, FETÖ kumpaslarına kadar uzanan sürece gelindi.) Şu kadarını söyleyeyim:

Polat, Özakıncı’ya dayandırdığı suçlamasında özetle şöyle diyor: Aziz Nesin 1980’lerde Batı Almanya’yı Türklere yaptığı kötülükler nedeniyle suçluyordu. Sonra Alman devlet görevlisi Petra Kappert bu suçlamalardan vazgeçmesi ve Türkleri kötülemesi karşısında Aziz Nesin’e fahri doktorluk önerdi. Aziz Nesin de öneriyi kabul edip 1991’de “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” dedi.

Özakıncı’nın bu kurgu kitabıyla ilgili Taylan Kara’nın incelemesine bakmanızı öneririm. Ben kısaca birkaç noktayı belirteyim:

O SÖZ İDDİA EDİLDİĞİ GİBİ 1991’DE DEĞİL, 1982’DE SÖYLENDİ

Aziz Nesin “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” sözünü 1991’de değil, 1982’de söyledi. 12 Eylül anayasasına halkın yüzde 92’sinin evet oyu vermesinin kızgınlığıyla, bir panelde söyledi. O panelde bulunan Müjdat Gezen’ın anlatımı herkesçe bilinir, anımsatalım: “İzmir Torbalı’da şenlik vardı, İlhan Selçuk ve Aziz Nesin’le birlikte bir panele katılmıştık. Panelin konusu mizahtı. Birisi kalktı ‘Nasrettin Hoca’nın torunları olarak zeki insanlarız, değil mi?’ diye sordu Aziz Nesin’e. O da ‘Yüzde 60’ı aptaldır’ dedi. Herkes alkışladı. Sonra kuliste kendisine sordum neden böyle bir şey söylediğini. O da ‘Evladım, yüzde 92 diyecektim dilim varmadı’ dedi. O zaman referandum yapılmıştı ve oy verenlerin yüzde 92’si Kenan Evren’e oy vermişti. Bu söz oradan kaldı.”

Merak edenler için; sonrasında bu lafı nedeniyle Aziz Nesin’e dava açıldı ama Nesin beraat etti.

Dolayısıyla sözün Alman devlet görevlisi Petra Kappert’in talebiyle hem alakası yoktur, hem de iddia edildiğinden 9 yıl önce söylenmiştir. Dahası tanıyanlar ve onun neleri göze alarak mücadele ettiğini görenler, Aziz Nesin’in bir fahri doktorluk unvanı adına bu lafı etmeyeceğini, Alman devletinin adamınca devşirilemeyeceğini çok iyi bilirler!

Dolayısıyla Cengiz Özakıncı ve Soner Polat faslını kapatarak artık esasa ilişkin birkaç şey söylemek istiyorum:

HALK HEM GÜZELDİR, HEM ÇİRKİNDİR

Aziz Nesin’in “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” demesi doğrudur, yanlıştır, tartışılır, tartışılmalıdır. Ben de şahsen “keşke o lafı etmeseydi” diyenlerdenim.

Ancak Aziz Nesin’in bu lafı üzerinden onun halka tepeden bakan, kibirli bir aydın olduğunu iddia etmek büyük haksızlıktır. Tersine Aziz Nesin defalarca Türk halkını sevdiği için o lafı ettiğini söylemiştir.

Zaten yazdıkları, halk için verdiği uğraşlar da ortadadır. Hiç halkı sevmeyen, halka tepeden bakan biri halk için bu kadar uğraş verip hapislere düşer mi?!

Ancak meselesi olan, bu halkla bir şeyler yapmak isteyen, bu nedenle de önce halkı aydınlatmak isteyen biri, kritik bir dönemeçte kötü bir karar verdiği için, 12 Eylül anayasasına yüzde 92 oyla destek verdiği için kızmıştır. (Keşke kızmasaydı, ayrı şey…)

Ve aslında “yüzde 60 aptaldır” demek, aslında aydının halka “sakın aptallık yapma” uyarısından başka bir şey değildir!

Zaten aydınlatma mücadelesi veren aydın için halk sevgisi diyalektiktir; içinde sevmek ve uğruna mücadele etmek de vardır, kızmak da…

Örneğin Aziz NesinÖdenemeyen” isimli şiirine “Ey benim halkım” diye seslenerek başlamış ve halkı “Ey benin en güzelim / Ey benim en çirkinim” diye niteleyerek devam etmiştir.

Neden? Çünkü Aziz Nesin halka hep “en güzelim” deme sahtekarlığı yapan bir halk dalkavuğu olmamıştır; o halkçıdır! Halka “en çirkinim” de diyebilme cesareti gösterendir! (Zaten halkıyla gerçekler zeminde kurduğu bu yapmacıksız ilişkisi nedeniyle çok sevilir, çok okunur, konusu kendine ait filmleri hala çok izlenir.)

Dahası Aziz Nesin kibirli, halka tepeden bakan biri değildir, tersine şiirindeki şu ifadeler kadar halkının adamıdır: “Gücüm yetmez borcum ödemeye / Bende hakkın çoktur halkım / Değil böyle bir Aziz / Bin Azizler olsa yetmez / Aldığını vermeye / Utanırım hakkın helal et demeye / Dünya durdukça durasın halkım.

Kısacası Aziz Nesin “yüzde 60 aptaldır” lafıyla 12 Eylül anayasasını destekleyen halkını omuzlarından tutarak sarsmak istemiştir, hepsi bu. (Keşke başka ifadelerle sarsmasaydı, o ayrı…)

POLAT ÖZAKINCI’YA DEĞİL, PERİNÇEK’E SORMALI!

Gelelim işin şu boyutuna: Soner Polat’ın Cengiz Özakıncı’nın kurgu kitabına dayanarak Aziz Nesin’i hedef alması genel başkan yardımcılığını yaptığı VP adına iyi olmamıştır. Zira Aziz Nesin’i hedef almak, VP’yi ilerici, Kemalist, Cumhuriyetçi, yurtsever, aydınlanmacı kesimlerden koparır.

Fakat Polat tüm iyi niyetli uyarılara rağmen Nesin’i hedef almayı 10 gündür sürdürmekte, bunda ısrar etmektedir. Bu ısrar hayra alamet değildir.

Önemle belirtelim: Polat için bu meselede gerçeğe ulaşmak bir telefon mesafesindedir. Polat, Nesin’le birlikte çalışan Doğu Perinçek’e sorarak onun Almanların adamı olup olmadığını kolayca öğrenebilir.

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
15 Temmuz 2018

11 Yorum

FIRAT’IN DOĞUSU KARŞILIĞINDA MENBİÇ-KANDİL HEDİYESİ

Erdoğan ile ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson arasında Şubat ayında Ankara’da yapılan tercümansız/diplomatsız görüşmede içeriği resmen ve tam olarak açıklanmayan ve devlet katında kayda alınmayan bir mutabakata varılmıştı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD ile Menbiç ve Fırat’ın doğusu konusunda mutabakata vardıklarını söylemekle yetinmiş ve Türk-Amerikan Çalışma Grubu oluşturulacağını duyurmuştu.

Bu çalışma grupları, daha sonra yapılan müzakereler neticesinde bir yol haritası belirledi. Neydi o yol haritası?

Hükümetin Anadolu Ajansı’na yaptırttığı habere göre yol haritası üç aşamalı idi: Birinci aşamada, 30 gün içinde YPG Menbiç’i terk edecek. İkinci aşamada, 60 günde ABD-Türk Ortak Denetimine geçilecek. Üçüncü aşamda, 60 gün içinde yerel yönetim kurulacak.

Ardından bu yol haritasını onaylamak üzere Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Mike Pompeo 4 Haziran’da Washington’da bir araya geldiler. Ve görüşmenin ardından Çavuşoğlu medya üzerinden Türk kamuoyuna “anlaşmaya vardık” müjdesi verdi!

Peki anlaşma “tam olarak” neydi? Hükümetten bu konuda kapsamlı bir açıklama yok.

YPG ASLINDA ÇEKİLMİYOR VE SİLAH TESLİM ETMİYOR

Fakat sahaya yansıyanlardan ve ortaya çıkan yeni durumlardan anlaşmanın içeriğini ortaya koyan kimi kanaatlere varabiliyoruz.

1. Tamam YPG Menbiç’ten çekiliyor; bunu ABD de teyit etti, YPG yetkilileri de… Ama aslında YPG Menbiç’ten çekilmiyor.

Şundan: YPG çekiliyor ama Menbiç Askeri Konseyi yerinde kalıyor. Kimler var bu askeri konseyde? DSG, yani Suriye Demokratik Güçleri. Kim bu DSG? Ana omurgasını YPG’nin oluşturduğu örgüt!

2. Peki YPG ABD’nin verdiği silahları teslim ediyor mu? Evet ediyor ama aslında hayır etmiyor. Çünkü YPG silahlarını Menbiç Askeri Konseyine teslim ediyor!

3. Tüm bu işler yol haritasında belirtildiği gibi 60 günde sonuçlanıyor mu? Hayır, Çavuşoğlu’nun açıklamasına göre 6 aylık bir süreç olacak.

ABD’NİN SURİYE’NİN KUZEYİNİ PAYLAŞMA TEKLİFİ

Peki en önemli konu olan Fırat’ın doğusu konusu ne olacak?

Çavuşoğlu, Tillerson’la yapılan görüşmeler neticesinde 9 Şubat’ta şöyle demişti: “ABD ile Menbiç ve Fırat’ın doğusu için mutabık kaldık.”

O zaman İbrahim Kalın-H. R. McMaster, Nurettin Canikli-James Mattis ve Mevlüt Çavuşoğlu’nun tercümanlığında -kaydı tutulmayan- Tayyip Erdoğan-Rex Tillerson görüşmelerini analiz etmiş ve şu sonuca varmıştık: ABD AKP’ye “Suriye’nin kuzeyini paylaşmayı” teklif etti.

Menbiç’te varılan mutabakatın açıklanmayan esas boyutu işte budur. AKP Menbiç konusunda, hem de seçim öncesinde, kamuoyunu tatmin edecek bir taviz kazanacak ama karşılığında da Fırat’ın doğusundaki YPG varlığını kabullenme yoluna girecek.

ABD’NİN ERDOĞAN’A ÇİFTE HEDİYESİ

Ne diyor bir zamanlar AKP’nin akıl hocası olan Henri Barkey?

Menbiç Erdoğan için seçimler yüzünden önemliydi, ABD Erdoğan’a hediye verdi.” (Sputnik, 9 Haziran 2018)

Peki ABD’nin Erdoğan’a hediyesi sadece Menbiç mi? Pompeo görüşmesinden sonra “Kandil’e operasyon” ilan edilmesine bakılırsa, hediye kutusu daha da büyük.

16 yıldır Kandil’e operasyon yapmayan, dahası Kandil’e müzakere için heyetler gönderen hükümet, seçime 16 gün kala Kandil’e operasyona başlıyor!

Fakat mesele şu ki, gazetelere yansıyan istihbarata göre Öcalan’la yapılan pazarlıklar neticesinde Kandil’deki elebaşlar yer değiştirdi ve bölge kısmen boşaltıldı. (Ahmet Takan, Yeniçağ, 6 Haziran 2018)

Nitekim Kandil’deki kimi elebaşları Suriye’de ortaya çıkmaya başladı. Örneğin Hürriyet’in haberine göre dün Kandil’den biri daha önce, ikisi yeni gelen üç isim Suriye’de öldürülmüştü. (hurriyet.com.tr, 9 Haziran 2018)

HEM RUSYA’YLA HEM DE ABD’YLE BİRLİKTE YÜRÜNEMEZ

Denilebilir ki, PKK bunca yıldır ana karargâhı olan Kandil’i neden boşaltsın?

Öncelikle tamamen bir boşaltma ve teslim etme durumu zaten yok. Fakat stratejik düzlemde esas olan şu: Kandil, toprağı olmayan PKK için kritik önemdeydi. PKK’nin şimdi toprağı (Kuzey Doğu Suriye) var ve Kandil önemini korumakla birlikte artık eskisi gibi kritik önemde değil.

Dolayısıyla ABD’nin Fırat’ın doğusu karşılığında Menbiç’te ve Kandil’in eteklerinde tavizler vermesi, taktik kayıp olarak görülebilir ama esasta stratejik kazançtır!

Ve dolayısıyla Ankara, dün Irak’ta olduğu gibi bugün de Suriye’de meselenin esasında kaybetmektedir!

Türkiye’nin Amerikan Koridoru’nu bozma potansiyeli taşıyan ve kısmen bunu sağlayan askeri hamlelerine rağmen neden böyle olmaktadır? Yanıtı Irak’ta da yapılan hatadadır. Türkiye 1995’te Çelik Harekâtı ile 1997’de Çekiç Harekâtı ile ABD’nin Barzanistan’ına müdahale etmiş, ama sonuçta Barzanistan’ı tanıyarak kaybetmişti.

Çünkü Ankara ABD’yle hareket ederek ABD’nin projesini engelleyemeyeceğini görememişti!

Benzer durum bugün de geçerli. Erdoğanların Esad düşmanlığı ve Şam’la anlaşmamaları, ABD’yi sürekli Suriye’ye askeri müdahaleye çağıran tutumları, Pentagon’un attığı füzeleri alkışlamaları hatta az bulmaları, AKP’yi döne dolaşa ABD’nin stratejik girdabına sokuyor!

Dahası Ankara’nın önünde şimdi çifte problem var:

Zira Suriye’de hem Rusya’yla hem de ABD’yle birlikte yürüyebilmek, askeri kapasiteyi ve diplomatik becerileri fazlasıyla aşıyor!

Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
10 Haziran 2018

8 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: