Archive for category Politika Yazıları

SADAT’ın anayasası

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanlarından Mehmet Uçum, Candaş Tolga Işık’ın sorularını yanıtlarken “yeni anayasa” mesajı verdi. Uçum, “2023 seçimlerinde oluşacak Meclis aritmetiği ile Türkiye’ye, 21. yüzyıla layık dört başı mamur bir anayasa kazandıracağız” dedi.

Yani AKP 2023’te de iktidar olursa, bir “yeni anayasa” daha gündemimizde olacak. (Oysa mevcut anayasa, yapılan değişikliklerle çoktan 12 Eylül anayasası olmaktan çıktı!)

Peki başkanlığı bile halletmişlerken, hâlâ yapmak istedikleri ne kaldı ki onu da anayasa sokmaya çalışıyorlar? Yanıtı SADAT’ın anayasasında…

Gölge Ordu

Erdoğan’ın bir diğer eski başdanışmanı Adnan Tanrıverdi’nin liderliğini yaptığı SADAT, ASDER ve ASSAM, kumpasların tüm ağırlığıyla yaşandığı süreçte, bir anayasa taslağı hazırlamıştı. Adnan Tanrıverdi imzalı anayasa taslağı, 28 Aralık 2011’de TBMM’ye gönderilmişti.

SADAT’ın anayasasında neler mi vardı? Gazeteciler Ersin Eroğlu ve Caner Taşpınar’ın hazırladığı, dört ay önce Kırmızı Kedi Yayınları tarafından basılan ve bugünlerde toplatılma baskısıyla karşı karşıya olan Gölge Ordu kitabından aktaralım:

Anayasa taslağının dikkat çeken birinci yanı, TSK’yi dönüştürmeyi hedef almasıydı: SADAT anayasasında Genelkurmay Başkanlığı ile Kuvvet Komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanıyor, Jandarma Genel Komutanlığı İçişleri Bakanlığı’na bağlanıyor, Yüksek Askeri Şura’nın yapısı değiştiriliyor, Askeri Yüksek Yargı kaldırılıyor, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nden irtica tehdidi çıkarılıyor (s.98-99). Sonuç? “Allah’ın lütfu” dedikleri ve fırsata çevirdikleri 15 Temmuz darbe girişimi ile SADAT’ın anayasasındaki bu talepleri yerine getirdiler.

Hatta Tanrıverdi, bir açıklamasında aynen şöyle dedi: “Anayasa Komisyonu’na sunduğumuz Anayasa teklifindeki Silahlı Kuvvetlerin yeniden yapılandırılmasıyla ilgili tespitlerimizin aşağı yukarı tamamı 15 Temmuz’dan sonra yürürlüğe girmiştir.”

Hedef eyalet sistemi ile federasyon

Anayasa taslağının dikkat çeken ikinci yanı, rejim değişikliğini hedeflemesiydi. SADAT anayasasına göre Türkiye başkanlık sistemi ile yönetilmeydi, cumhurbaşkanı yüzde 50’nin üzerinde bir oyla seçilmeliydi (s.98). Sonuç? Türkiye başkanlık sistemine geçti. Herhalde “TSK’nin dönüştürülmesi sağlanınca, başkanlık sistemi de kolaylaşır” diye düşündüler!

Gelelim, SADAT anayasasındaki henüz gerçekleşmeyenlere… Yine Gölge Ordu kitabından aktaralım:

Anayasa taslağının dikkat çeken üçüncü yanı, artık federasyon aşamasıdır! SADAT anayasasında laikliğin kaldırılması, anadilde eğitime geçilmesi ve tüm etnik gruplara bu hak verilerek çok dilliliğe geçilmesi, idam cezasının getirilmesi, “Türkiye vatandaşlığına” geçilmesi, Türkiye’nin yedi özerk bölgeye ayrılması ve bölgesel yönetim modeline geçilmesi isteniyor (s.100).

Anımsayın, bu anayasa taslağından dört yıl sonra, Tanrıverdi, hazırladığı ASDER-ASSAM raporunda, açıkça “Türkiye’nin eyalet sistemine geçmesini” savunmuştu!

Aynı gemide değil, Bandırma vapurundayız

Ne SADAT sıradan bir güvenlik şirketidir, ne de Tanrıverdi “Mehdi gelecek” türü açıklamaları üzerinden hafife alınacak biridir.

O nedenle, Erdoğan’ın başdanışmanı Mehmet Uçum’un işaret ettiği 2023 anayasası hedefini, Erdoğan’ın eski başdanışmanı Tanrıverdi’nin yarısı hayata geçen ve yarısı da hayata geçmeyi bekleyen anayasasıyla birlikte yorumlanmalıdır!

Tabi bugün 19 Mayıs…

Esas olan her zaman, Mustafa Kemal ve onunla birlikte hareket eden öncülerin devrimci kararlılığını gösterebilmektir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Mayıs 2022

Yorum bırakın

Küresel terörizmin ana sponsoru

İsveç ve Finlandiya, NATO üyeliği için başvuru kararı aldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, önce “iki ülkenin NATO üyeliğine olumlu bakmadığını” söyledi. 24 saat sonra sözcüsü İbrahim Kalın, “iki ülkeye kapıyı kapatmadık” diyerek bir düzeltme yaptı.

Ancak Erdoğan dün, bu kez daha net bir şekilde veto kartını kullanacağını dile getirdi: “Teröristleri teslim etmeyeceklerine dair mesajları var. Türkiye’ye yaptırım uygulayan ülkelerin NATO’ya girmesine ‘evet’ demeyiz.”

Erdoğan, Finlandiya ve İsveç heyetlerinin Türkiye’ye ziyaretiyle ilgili de, “İknaya mı gelecekler? Kusura bakmasınlar, yorulmasınlar” dedi.

AKP’NİN NATO ÇARKLARI

Türkiye’nin terör destek veren ülkelere karşı veto kartını kullanması elbette hakkıdır, kullanmalıdır, kamuoyunun çok büyük bir kısmı da o vetoyu alkışlayacaktır. Ancak konu NATO olunca, AKP’nin “veto” söylemlerinin kısa sürede tersine döndüğü de bir vakıadır.

Örneğin Erdoğan’ın 2009’da Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği adaylığına karşı çıkıp sonra onaylaması gibi…

Örneğin Erdoğan’ın 2013’te “NATO’nun Libya’da ne işi var” diye rest çekip operasyona karşı çıktıktan kısa bir süre sonra, “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için bu ülkeye girmelidir” şeklinde tarihe geçecek bir gerekçeyle geri adım atması ve operasyona katılması gibi…

ERDOĞAN BİR AY ÖNCE DESTEK VERMİŞTİ

Erdoğan, bir kez daha NATO konusunda söylediğinin tersini yapacak mı, yine geri adım atıp Türkiye’nin ağırlığını zayıflatacak mı, göreceğiz…

AKP cephesindeki ağırlıklı görüş; Erdoğan’ın veto kartının pazarlık amaçlı ve  İsveç ile Finlandiya’nın teröre desteğini kesmeye yönelik olduğu, bu konuda kısmi bir başarı kazandığı taktirde üyeliklerini onaylayacağı şeklinde…

Bu türden bir pazarlığın işe yarayıp yaramayacağı bir yana, Erdoğan’ın daha bir ay önce Finlandiya Cumhurbaşkanı Niinisto’ya şu söyledikleri, vetonun “teröre destek” gerekçesini zayıflatıyor: “Açık olmak gerekirse biraz kafam karıştı çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaklaşık bir ay önce bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim ve benden önce inisiyatif aldı ve ‘NATO’ya başvuruyorsunuz ve biz bunu olumlu değerlendireceğiz’ dedi. Kendisine teşekkür ettim ve teşekkürün karşısında çok memnun oldu. Yani anlayacağınız, kafam biraz karıştı. İki gün önce duyduklarımız farklıydı. Dün yeniden Türkiye’nin üyeliğimize açık olduğunu duyduk fakat hayıra dönüştü ya da olumsuza dönüştü diyelim. Sanırım şu anda net bir yanıta ihtiyacımız var.”

Haliyle bir ay önce Finlandiya’nın NATO üyeliğine “teröre destek” gerekçesi olmadan destek verip, bir ay sonra “teröre destek” gerekçesiyle karşı çıkmak, pazarlık argümanını zayıflatıyor.

ADRES İSVEÇ DEĞİL ABD

Dolayısıyla konu pazarlıktan ziyade, Erdoğan’ın iç kamuoyuna “uluslararası siyasette önemli bir aktör olduğunu” resmedebilme hamlesi olarak da yorumlanabilir. Zira Erdoğan’ın kötüye giden ekonomi nedeniyle içeride pozisyonunu sağlam göstermeye ihtiyacı var. Diğer yandan mesele teröre destek ise, pazarlığın ve kavganın adresi İsveç ve Finlandiya değil, ABD olmalıdır!

Çünkü terörizmin asıl destekçisi ABD’dir; dahası ABD küresel terörizmin ana sponsorudur.

İsveç ve Finlandiya da, diğer devletler de teröre, ABD destek verdiği için destek vermektedir. ABD destek vermese, ne İsveç ne de Finlandiya, ne de çok daha büyük Avrupa devletleri teröre destek verebilir.

O nedenle asıl mesele ABD’nin teröre desteğini kesebilmektir.

ABD’NİN TERÖRE DESTEĞİ NASIL KESİLİR?

Üstelik bu mümkündür: Suriye’de Esad yönetimi ile anlaşarak, bölgede Ankara-Şam-Bağdat-Tahran hattı inşa ederek, dört ülkeyi ayrı ayrı hedef alan terör örgütlerini karşılıklı terör örgütü kabul edip topluca mücadele ederek, terör sorunu ABD’ye karşı esastan çözülebilir.

NATO içinde pazarlık yaparak ABD’nin PKK’ye desteğinin kesilemediği de, ABD’nin FETÖ gibi gladyo yapılarıyla açık darbe girişiminde bulunabildiği de görüldü, yaşandı…

Dolayısıyla Türkiye bu meselede yığınağı esasa yapmalı ve doğrudan ABD’nin teröre desteğine karşı kartlarını kullanmalıdır. Bu arada İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerinin veto edilmesi de, bu stratejiyi besleyen bir taktik hamle olarak elbette değerli olacaktır, olabilecekse…

Dahası bu iki ülkenin, Türkiye ya da bir başka ülke tarafından NATO üyeliklerinin veto edilebilmesi, savaşın Avrupa’nın geneline sıçrama riskini de önleyecektir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Mayıs 2022

2 Yorum

ABD’nin Arktik-Akdeniz hattı hedefi

İsveç ve Finlandiya, ABD’nin baskısı sonucunda NATO üyeliğine başvurmaya hazırlanıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği konusunda olumlu düşünce içinde değiliz” diyerek, bu iki ülkenin üyeliğini veto edebileceğinin sinyalini verdi. Ertesi gün Reuters’e konuşan sözcüsü İbrahim Kalın ise “İsveç ve Finlandiya’ya kapıyı kapatmadık” düzeltmesi yaptı.

Ankara’nın zor, ama birilerinin İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğini veto etmesi, NATO’nun da, Avrupa’nın da, dünyanın da yararına olacaktır.

NATO İskandinavya’ya giriyor

İsveç ve Finlandiya, aslında mevcut “tarafsızlık” statüsünden memnun. Bu statü ile Soğuk Savaş ve sonrasında sorunsuz ilişkiler yürüttüler.

ABD, Ukrayna krizi üzerinden Rusya’yı kuşatma ve Avrupa üzerindeki hegemonyasını yeniden sağlama hedefleri gereği, bu iki ülkenin tarafsızlık statüsünü bozmaya çalışıyor. Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinin başladığı 24 Şubat’tan sonra ABD’den İsveç ve Finlandiya’ya bu yönde baskı gelmeye başladığında, her iki ülke de reddettiler. Anımsayalım:

İsveç Başbakanı Magdalena Andersson; 25 Şubat’ta “NATO üyeliği düşünmüyoruz”, 7 Mart’ta “NATO üyeliği için referanduma gidilmesinde tereddütlerim var”, 8 Mart’ta “NATO’ya başvurumuz, Avrupa’yı daha da istikrarsızlaştıracak” demişti. Hatta İsveç Savunma Bakanı Peter Hultqvist, 10 Mart’ta, “Görevde olduğum sürece NATO’ya katılmayacağız” demişti. Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö de 20 Mart’ta, “NATO’ya katılmamız, Avrupa’daki güvenlik durumunu olumsuz etkiler” demişti.

Özetle gerçekte İsveç ve Finlandiya NATO’ya değil, NATO bu iki ülke üzerinden İskandinavya’ya girmeye uğraşıyor, Arktik Okyanusu’ndaki kıyı uzunluğunu artırmaya çalışıyor.

Yeni Demir Perde

Dikkat ederseniz, İsveç ve Finlandiya yöneticilerinin NATO üyeliğine soğuk olmalarının gerekçesi “Avrupa’nın güvenliği” ile ilgili. Çünkü tablo şu:

Almanya ve Fransa’nın liderlik ettiği AB, ABD’den bağımsız bölge ve dünya politikası geliştirmek istiyor. Buna da “stratejik özerklik” diyorlar. Berlin ve Paris, Avrupa’nın barışının ve güvenliğinin Rusya’sız olmayacağını dile getiriyorlar.

ABD ise Avrupa egemenliğini sürdürebilmek için, Avrupa güvenlik mimarisinin inşasında belirleyici olmak istiyor. Şimdi bu amaçla, Polonya-Ukrayna cephesi üzerinde, İngiltere liderliğinde “ikinci Avrupa” inşa ediyor: Adına “Küçük Avrupa İttifakı” dedikleri üçlü ittifakı, Baltık, Doğu Avrupa, Karadeniz ülkeleriyle genişletmek ve İskandinav ülkelerini de dahil edebilmek istiyorlar. ABD, “ikinci Avrupa” üzerinden Almanya-Fransa’yı yeniden kendi stratejisine teslim alabilmeyi hesaplıyor.

Özetle ABD, Rusya ile Avrupa arasına “yeni demir perde” indirmeye çalışıyor: İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelikleri ile Arktik Okyanusu’ndan başlayan, oradan Baltık ülkelerini kapsayarak Doğu Avrupa’ya inen, Batı Karadeniz, Ege ve Yunanistan üzerinden Doğu Akdeniz’e kadar uzanan bir hat.

Hırvatistan’ın veto olasılığı

Görüldüğü gibi bu hedef Avrupa’nın güvenliğini olumsuz etkileyecek ve kıtayı istikrarsızlaştıracak. Dolayısıyla İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerini önlemek, Avrupa barışı açısından kritik önemdedir.

İki ülkenin NATO’ya başvuracakları kesin ancak üye olabilmeleri henüz çantada keklik değil. Hırvatistan ve Macaristan gibi “yeni demir perde” üzerinde/kıyısında olan ülkelerin veto etme olasılığı var. Zira Hırvatistan Cumhurbaşkanı Zoran Milanoviç, 3 Mayıs’ta, “İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini veto edeceğini” söylemişti.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mayıs 2022

1 Yorum

Yunanistan ayaklar altında

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in, başlığa taşıdığım sözlerini okuyunca aklıma geldi:

İzmir’in kurtuluşunun ardından Atatürk şehre geldiğinde, konaklaması için İplikçizade Köşkü’ne götürülür. Atatürk merdivenlerde yere serilmiş kocaman bir Yunan bayrağı görür. “Nedir bu” diye sorduğunda, “Yunan Kralı bu eve girerken bu basamaklarda Türk bayrağını çiğnemişti Paşam” derler. Atatürk kaşlarını çatar ve şöyle der: “Hata etmiş! Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak bir milletin şerefidir, ne olursa olsun yerlere serilemez ve çiğnenemez, kaldırınız!”

ABD’nin Yunanistan’daki ayak izi

Yunanistan, Ekim 2021’de bir “yenileme anlaşması” olarak ABD ile Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması imzalamıştı. Yunan parlamentosu, anlaşmanın onaylanması için toplandı önceki gün. İmzaladığı anlaşma için oy isteyen Yunanistan Başbakanı Miçotakis, ABD’nin neden bu anlaşmayı imzalamak istediğini anlatırken şu ifadeyi kullandı: “ABD, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdi.

Vahim sözler. Miçotakis, açıkça Yunanistan’ı emperyalist ABD’nin ayaklarının altına serdiğini söylüyor. Demek ki ABD Avrupa’da bir Zelenski daha kazanmış! Üstelik ülkesini emperyalizmin çıkarları için kullandırtanların, halklarına nasıl ağır bedeller ödettiği ortadayken…

Ekim 2021’de imzalanan anlaşma sonrasında ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken şöyle demişti: “Bu yenileme, anlaşmanın süresiz olarak yürürlükte kalmasını sağlayacak ve ABD güçlerinin Yunanistan’daki mevcut üslerin dışında ek olarak başka üslerde de eğitim ve faaliyet göstermesine olanak tanıyacak.”  

Miçotakis ise parlamentodaki oylama sürecinde, bu anlaşmayla Yunanistan’ın “ABD’nin daha geniş bölgedeki ana ortağı olarak, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de söz sahibi olacağını” savundu!

Ne büyük aldanmaca! Oysa Yunanistan bu anlaşmayla; 1) silah deposu haline geliyor, 2) ABD’nin Rusya’yı hedef aldığı stratejiye eklemlenerek, barışı riske sokuyor, 3) ABD’ye verdiği üslerle bölgede hedef haline geliyor, 4) Kendisini cephe ülkesi haline getirerek, bozuk ekonomisini daha da kötüye götürecek şekilde daha fazla silah satın alan ülke konumuna yuvarlanıyor, 5) Türkiye’ye karşı elinin güçlendiğini varsayıp, çözüm bekleyen sorunları daha da çıkmaza sokarak, aslında kendi ekonomisini baltalıyor

Komünistler uyardı ve direndi

Emperyalist ABD’yle savunma anlaşmaları, hiçbir zaman sadece savunma anlaşmaları değildir. ABD, güvenlik üzerinden o devletin sinir uçlarına kumanda etmeye başlar adım adım. Oradan da topluma doğru yayılır ve zehirli bir avcı gibi avını zehirleyerek felç edip, etkisizleştirir…

Miçotakis’in anlaşmayı savunması bile bu gerçeği doğrulamaktadır: “ABD ile yapılan anlaşma, sadece savunma ve diplomasiyi değil, aynı zamanda ekonomiyi ve enerjiyi de etkileyen bir anlaşmadır.”

Açık ki ilk zehirlenen, ülkenin sağcı iktidarıdır.

Yunanistan’ı ABD’nin ayaklarının altına seren bu anlaşma, solun itirazına rağmen 300 üyeli parlamentoda 181 oyla geçti. İktidardaki Yeni Demokrasi Partisi ile muhalefetteki Değişim Hareketi Partisi (KINAL) anlaşmaya “evet” oyu verdi. Ana muhalefet partisi Radikal Sol İttifak (SYRIZA), Yunanistan Komünist Partisi KKE ve Mera 25 Partisi ise “hayır” dedi.

Yunanistan Komünist Partisi, ilk günden beri bu anlaşmaya itiraz ediyor ve anlaşmaya karşı kamuoyunu harekete geçirmek için eylemler düzenliyordu. Komünistlerin eylemi oylama günü de sürdü.

Tarih, komünistlerin uyarılarının dikkate alınmadığı durumlarda o ülkelerin büyük bedeller ödediğini yazıyor ne yazık ki!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Mayıs 2022

1 Yorum

AKP’nin sığınmacıları kullanma planı

Adım adım nüfusun yüzde 10’una ulaşmış sığınmacı sayısının er geç büyük probleme dönüşeceğini Erdoğan görmüyor muydu? Görmemesi mümkün değil.

Peki bu riski neden aldı? Yanıtı, dünkü BOP eşbaşkanlığı görevi ile bugünkü 13 yerel meclisle işbirliği içinde Suriyelileri bölgeye yerleştirme planının bütününde. Anlatalım:

Türkiye’yi genişletme(!) hayali

ABD’nin BOP planının Irak ayağındaki hedefi, bu ülkeyi üç parçaya bölmekti: Kuzeyde Kürtlere, ortada Sünni Araplara, güneyde Şii Araplara devletçik inşa etmekti.

ABD’nin Suriye hedefi de bu ülkeyi dört parçaya bölmekti: Kuzeyde Kürtlere, batıda Nusayrilere, doğuda ve ortada Sünnilere, güneyde de Dürzilere devletçik vermekti.

Sonra Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyindeki devletçikler birleşecek ve Doğu Akdeniz’e bağlanan bir Kürdistan inşa olacaktı. Suriye’nin orta ve doğu bölgesindeki Sünni devletçiği de Irak’ın ortasındaki Sünni devletçiğiyle birleşecekti.

Arap ve Fars faktörüne karşı, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürdistan’ın (en azından bir süreliğine) Türkiye’nin himayesinde olması da ara plandı. Bu ara plan, Erdoğan’ın da işine geliyordu. Böylece Türkiye’yi Kürtlerle Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyine genişletebileceğini düşünüyordu. Hatta Erdoğan açısından işler iyi giderse, ara plan, ana plan bile olabilirdi. İşte içerideki Kürt Açılımı da bu dış politikanın gereğiydi.

Erdoğan’ın ÖSO devletçiği hedefi

Iraklılar da direndi, Suriyeliler de… İran etkisini artırıyor, Rusya sahaya inmeye hazırlanıyordu. Üstelik Amerikan hegemonyası da zayıflıyordu. Sonuçta ABD-İsrail-İngiltere projesi Ortadoğu’da hayata geçemedi. Kuşkusuz büyük tahribat oluşturdu, oluşturmayı da sürdürüyor.

İçeride rejim yıkan ama yerine yenisini inşa etmekte zorlanan Erdoğan’ın, bir fetih tarihi yazabilmeye ihtiyacı vardı. Yeni tabloyu göz önünde bulundurarak hedefini Suriye’nin kuzeybatısında, “Türkiye himayesinde bir ÖSO devletçiği” inşa etmeye çevirdi. İşte Suriyeli sığınmacılar, o inşanın tuğlaları olacaktı. “Lozan hezimettir” dedikleri halde “Misakı Milli”cilik yapmaları da bu hedefin gereğiydi.

ÖSO gruplarını çeşitli bölgelerde iktidar odağı haline getirmeye çalıştılar, iktidar olunan yerlerde yerel meclisler kurdular; ardından Türkiye’nin denetiminde 2017 yılında 425 üyeli bir genel meclis kurdular, o meclisin içinden de “milli kurtuluş hükümeti” çıkardılar.

Erdoğan 2019’da New York Times’a yazdığı “Türkiye Suriye’de İşi Halleder” başlıklı makalesinde, “yerel meclisler” planını ortaya koyuyor ve bu yerel meclislere “danışmanlık” vereceklerini belirtiyordu. Yani Erdoğan ABD’ye, Suriye’nin bir bölümünde “mandater” olmak istediğini söylüyordu.

Geldik 2022’ye… Ne diyor şu anda Erdoğan? “1 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü geri dönüşü için Azez, Cerablus, El Bab, Tel Abyad ve Resulayn başta olmak üzere 13 bölgede yerel meclislerle çalışıyoruz.”

Çözüm önce AKP’yi göndermekte

Görüldüğü gibi, Erdoğan’ın açıkladığı proje, Türkiye’deki sığınmacıları vatanlarına kavuşturma projesi değil, onların bir bölümünü kendi “fetih planında” kullanma projesidir. O nedenle Şam/Esad karşıtlığını sürdürüyor, o nedenle Şam’daki Meclis’e karşı kurdukları yerel meclislerle çalışıyor.

Dolayısıyla kamuoyu Suriyelileri değil, AKP’nin işte bu Suriye politikasını masaya yatırmalıdır. Çünkü Türkiye’nin asıl sorunu sığınmacı sorunu değil, sığınmacı sorunu doğuran AKP dış politikası sorunudur.

Ve AKP’nin yukarıda özetlediğim “fetih planı” nedeniyle, sığınmacıları “gönderebilmenin” yolu da AKP’yi göndermekten geçmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Mayıs 2022

Yorum bırakın

Avrupa Siyasi Topluluğu

Almanya-Fransa liderliğindeki Avrupa’nın, bir süredir inşa etmeye çalıştığı “stratejik özerklik”, her ne kadar Ukrayna krizi nedeniyle frenlendiyse de, Stratejik Pusula’ya yine de girmişti.

Nitekim, ABD’nin Ukrayna kriziyle ilgili hedeflerinden biri de, Avrupa üzerindeki hegemonyasını sürdürebilmek, yani pratikte Berlin-Paris ikilisinin stratejik özerklik arayışını önleyebilmekti.

AVRUPA ORDUSU ÇABASI

Stratejik özerklik, Avrupa’nın Soğuk Savaş sonrasında Amerikan hegemonyasından çıkarak bağımsız bir çizgi izleyebilmesinin adıydı. Bir ekonomik merkez olarak AB, ABD stratejisinden ayrı, Rusya ve Çin ile kendi özel ilişkisini kurmak istiyordu.

ABD’den stratejik özerklik kazanmak, elbette son tahlilde bir Avrupa Ordusu inşa edebilmeye bağlıydı. İşte son birkaç yıldır gerek NATO’ya karşı “beyin ölümü” metaforu ile yapılan eleştiriler, gerek AB Savunma Birliği girişimi, gerekse Avrupa İlk Giriş Gücü çabası, Avrupa Ordusu inşa edebilmenin aşamalarıydı.

Öyle olduğu için de ABD adına konuşan NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, birkaç kez AB’nin bu “ordu” arayışının NATO’ya zarar vereceği uyarısını yapmıştı.

ABD-İNGİLTRE’NİN HEGEMONYA ÇABASI

Avrupa, ABD hegemonyasından çıkmanın adı olan stratejik özerkliğini oluşturamazsa, 21. yüzyılda güçlü bir merkez olabilme hedefini yitirmiş olacak.

Berlin’in de, Paris’in de bunu gördüğü açık. İki başkentin, Washington’un tüm ağırlığına rağmen, Ukrayna krizi konusunda frenleyici pozisyonlar alması, enerji yaptırımı gibi en kritik alana girmemeye özen göstermeleri, Avrupa coğrafyasını uzun süreli bir savaşın zemini yaptırmamak üzere konumlanmaya çalışmaları bu nedenle…

Diğer yandan ABD, özellikle AB’den ayrılmış İngiltere’yi de devreye sokarak ve onu Doğu Avrupa merkezli bir alanın liderliğine taşıyarak, Berlin-Paris ekseninin bu stratejik özerklik arayışını kırmaya çalışıyor.

PARİS’İN GEVŞEK TOPLULUK ÖNERİSİ

Ukrayna’nın NATO üyeliği, Rusya’nın müdahalesiyle rafa kalktı. Ancak ABD Ukrayna’nın AB’ye üyeliğini zorluyor.

Paris’in işte bunu fırsata çevirerek, stratejik özerklik hedefi için alan açmaya çalıştığı anlaşılıyor. Şöyle ki…

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Ukrayna’nın AB üyeliğinin bugünden yarına gerçekleşmesinin teknik olarak mümkün olmadığını, üyeliğinin on yılları bulabileceğini belirterek, bir pratik çözüm önerisi sundu: Avrupa Siyasi Topluluğu.

Macron, Ukrayna, Moldova ve Gürcistan gibi ülkelerin AB’ye üye olabilmeyi beklerken, Avrupa Siyasi Topluluğu gibi bir yapıya dahil edilebileceğini savundu. Hatta Macron, bu topluluğu sadece AB’ye katılmak isteyen ülkelere değil, AB’den ayrılan ülkelere de açık olabileceğini söyledi. Yani Macron, İngiltere’nin de Avrupa Siyasi Topluluğu içinde yer alabileceğini savundu.

Özetle Paris, stratejik özerklik hedefini yürütebilmek için, Avrupa Siyasi Topluluğu adlı yeni bir araç oluşturma niyetinde…

ANKARA İÇİN YENİ ‘KAPI’ OLUR MU?

Peki, Paris’in gündeme getirdiği Avrupa Siyasi Topluluğu, Türkiye-AB ilişkileri açısından yeni bir “kapı” olur mu? Zira Türkiye’nin pek çok nedenle AB üyesi olamayacağı, artık AB’ci çevrelerin bile kabullendiği bir gerçek. Benzer şekilde AB’den de geçen yıllarda üyelik dışı ortaklık benzeri ilişkilerin kurulabileceği savunuluyordu.

İşte Paris’in Avrupa Siyasi Topluluğu önerisi, Ankara açısından da Brüksel açısından da “yararlı” bir çözüm olarak görülebilir. Zira 9 Mayıs Avrupa günü nedeniyle Ankara’dan yapılan açıklamalar, iktidarın AB üyeliği hedefinin hâlâ stratejik olduğuna işaret ediyor.

“AB’nin, Ukrayna Savaşı’yla birlikte kendine yeni bir hikâye yazmasının zamanı geldi” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin “mevcut meydan okumaların aşılmasında AB’ye somut katkı sağlayacağını” savundu! Erdoğan “Güvenlik, göç, tedarik zincirleri ve enerji başta olmak üzere pek çok alanda, Türkiye’nin AB için stratejik önemde olduğunu” belirtti.

ÇİN’DEN STRATEJİK ÖZERKLİK DESTEĞİ

AB’nin ABD’den stratejik özerk olmasının, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde yaşanacak büyük güç mücadelesi açısından taşıdığı anlam, AB’nin yakın komşusu Rusya kadar, uzak komşusu Çin’in içinde çok önemli.

O nedenle konu, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Almanya Başbakanı Olaf Scholz arasındaki çevrim içi görüşmede de gündeme geldi. Xi Jinping, Çin-Avrupa ilişkileri bağlamında çok önemli üç mesaj verdi:

1. Avrupa’nın güvenliği, Avrupalıların elinde olmalı.

2. Çin, Avrupa’nın stratejik özerkliğini destekliyor.

3. Çin-AB ilişkisi, üçüncü bir tarafın hükmünde ve kontrolünde olmamalı.

Özetle stratejik planda yaşanan şudur: ABD, Ukrayna krizini AB-Rusya ilişkilerini bozmanın ve Avrupa’yı yeniden tahakküm altına almanın aracı olarak kullanmaya çalışırken, Çin de Avrupa’nın ABD’den stratejik özerklik kazanmasını destekleyerek, ABD’den bağımsız bir Çin-AB işbirliği inşasına çalışıyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10 Mayıs 2022

1 Yorum

Soros istedi, AKP Türkiye’yi ‘tampon ülke’ yaptı

AKP-FETÖ kumpaslarının medya ayağında görev yapmış Nagehan Alçı’nın, Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz gezisine davet edilmesine tepki gösterenlere karşı “ben demokrat yazarım” demesi mi, yoksa mafya lideri Alaattin Çakıcı’nın Ümit Özdağ’ı “Adliye yolu varken sokak kabadayılığı yapmakla” suçlaması mı daha absürt, bilemedim…

Ama bir absürtlük listesi yapılacaksa, AKP yöneticilerinin önüne geleni Sorosçulukla suçlayabilmesini, bu listenin en başına yazabilirim.

Soros’un işaret ettiği o anlaşma

George Soros, kurucusu olduğu Açık Toplum Enstitüsü’nün faaliyetleri ve sığınmacı sorunuyla ilgili temaslar için Kasım 2015’te Türkiye’ye gelmişti. 8 Kasım 2015’te WSJ’den Emre Peker’in sorularını yanıtlayan Soros iki mesaj vermişti:

“1- Sığınmacılar Türkiye’de kalmalı, bu daha ucuz ve verimli çözümdür.

“2- Avrupa’ya giden mültecileri Türkiye’de durdurmak için işbirliği şart ve başta Almanya Başbakanı Angela Merkel olmak üzere Avrupalı liderler bu işbirliği için istekli.”

Soros’un bu mesajından dört ay sonra, AKP hükümeti ile AB arasında, 20 Mart 2016’da “yeni düzensiz göçmenlerin geri kabulü” anlaşması imzalandı. Bu imzayla birlikte, Türkiye’den Avrupa’ya çeşitli yollarla geçen sığınmacılar, 4 Nisan’dan itibaren Türkiye’ye gönderilmeye başlandı!

Soros’un mesajı ve Merkel’in liderliğindeki AB’nin AKP’yle imzaladığı bu anlaşma sonrası, Türkiye iki yönlü sığınmacı akınına uğradı: Hem Suriye’den Türkiye’ye gelişler devam etti, hem de Türkiye’den Avrupa’ya geçenler yeniden Türkiye’ye gönderildi. Böylece Sorosların, Merkellerin isteğiyle AKP Hükümeti Türkiye’yi Avrupa’nın önünde bir “tampon ülke” haline getirdi.

Önceki yazımda dikkat çekmiştim. AKP Hükümeti’nin Başbakanı Binali Yıldırım da, Soros’un işaret ettiği ve Merkel’in imzalattığı bu anlaşmadan sekiz ay sonra, 24 Kasım 2016’da TRT’de şöyle diyordu: “Türkiye olmasa, akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek.”

Sorosçuluk: Toplumları neoliberalizme açma

Soros, “sığınmacılar Türkiye’de kalmalı, Avrupa’ya geçmemeli” diyerek, liderlik ettiği “açık toplum” anlayışının gerçekte ne olduğunu ortaya koyuyordu: Avrupa, sığınmacı Suriyeliler için “açık toplum” değil, ama Türkiye sığınmacı Suriyelilere “açık toplum” olmalı…

Kendine “demokrat yazar” Nagehan Alçı ve benzerleri, çok sevdiği ve işbirliği yaptığı Sorosçuları yıllarca Türk toplumuna “demokrasi, insan hakları, özgürlükçülük” savunucuları olarak pazarlayıp durdular. Bizler ise kısıtlı imkanlarla bunun bir büyük yalan olduğunu anlatmaya çalıştık. Soros’un açık toplumculuğu, pratikte, eski sosyalist ülkeler başta olmak üzere bizimki gibi kamuculuğu bir şekilde hâlâ sürdüren ülkeleri, toplumları dizginsiz bir şekilde neoliberalizme açma işiydi.

Bu bakımdan 3 Kasım 2002’de Sorosların, Bushların desteğiyle daha bir yıllık parti olan AKP’nin sandıktan tek başına iktidar olarak çıkarılması, aslında Gürcistan ve Ukrayna’dan bile önceki, ilk turuncu darbeydi! Nitekim Soros’un Açık Toplum Vakfı’nın Türkiye şubesi de tam bu süreçte, 2001’de faaliyete geçti!

Sonuç mu? AKP’nin Başbakan Yardımcısı olan Ali Babacan 2013’te TBMM’de şöyle övünüyordu: “Bizden öncekiler 8 milyar dolarlık özelleştirebildi, biz tek başımıza 42 milyar dolar özelleştirdik.”

Evet, Sorosçuluk, toplumları neoliberalizme açma işidir ve bu nedenle en Sorosçu olan da AKP iktidarıdır: 2013’te 42 milyar dolarlık Sorosçu olan bu iktidar, 9 yılda üstüne ekledi ve 2022’de 63 milyar dolarlık Sorosçuluk mertebesine yükseldi!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mayıs 2022

1 Yorum

Binali Yıldırım ‘sesli istila’ demişti

Sığınmacı sorunu konusunda hazırlanan Sessiz İstila kısa filmi/belgeseli büyük tartışma doğurdu. Öyle ki kısa sürece milyondan fazla kişi tarafından izlenmesi üzerine, iktidar, yapımcısını gözaltına aldırarak belgesele operasyon bile düzenledi! Dahası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Sessiz İstila belgeseli üzerinden Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ı, Türk siyasetinin gördüğü göreceği en düşük seviyede hakaret ve küfürlerle hedef aldı.

Sorunun kaynağı-nedeni

Belgeseli elbette beğenmeyebilirsiniz, konuya yaklaşımını kışkırtıcı da bulabilirsiniz ama önemli bir soruna işaret ettiği ortada: Türkiye gibi ekonomisi kötü olan bir ülkede kısa sürede nüfusun yüzde 10’una ulaşmış sığınmacı sayısı, konuya nasıl bakarsanız bakın, ciddi sorundur. Ve bugün çözülemezse, yarın çok geç olur.

Benim açımdan belgeselin en sorunlu kısmı, “Suriye Dışişleri Bakanı Lavrov” ifadesiydi. Belgeselin sahipleri bu ifadeyle Suriye’yi Rusya’nın sömürgesi gibi göstermeye çalışmışlar. Bu bakış vahim bir siyasi hataya işaret ediyor ve aslında sorunun gerçek nedenini ıskalama riski taşıyor. Şundan:

Rusya, sömürgeci değil, tersine Suriye’yi sömürge yapma ve parçalama hedefiyle işgal etmeye kalkan Atlantik kuvvetlerine karşı Suriye yönetimi tarafından ülkeye davet edilen bir kuvvet. Suriye’den sığınmacı sorunu yaşanmasında neden Rusya değil, birincisi ABD, ikincisi de ABD’nin politikalarıyla işbirliği içerisinde Suriye’de rejim değişikliğine soyunan AKP’dir! Rusya’nın Esad’ın davetiyle sahaya asker sokması ise ABD’nin Suriye’yi parçalamasını ve dolayısıyla sığınmacı sorununun daha da büyümesini önleyen bir faktördür.

AKP: Avrupa’yı istiladan koruyoruz

Sessiz İstila’ya karşı çıkanlar, yukarıda işaret ettiğim yaklaşım yanlışlıkları nedeniyle değil, politik gerekçelerle sığınmacılığı savundukları için belgeseli hedef alıyorlar. İstila kelimesi üzerinde duruyorlar, böyle bir tehlike olmadığını savunuyorlar…

Oysa böyle bir tehlike olduğunu, aslında doğrudan kendileri söylüyorlar. Nasıl mı? Anımsatalım:

Tampon Ülke – Emperyalizmin Göç Stratejisi (Kırmızı Kedi Yayınları) kitabımda önemle dikkat çekmiştim. Başbakanı Binali Yıldırım, 24 Kasım 2016’da TRT’de gazetecilerin karşısında aynen şunları söylemişti: “Düşünün, Türkiye olmasa ne olacak? Bütün bu Ortadoğu’dan, kargaşanın, savaşın yaşandığı bölgelerden akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek ve çok büyük bir sorunla yaşamak zorunda kalacaklar. Türkiye buradan bütün bu sorunları, kendi içerisinde yönetebilen bir ülkedir. Avrupa’nın bunu görmesi lazım.”

Yani AKP’nin Başbakanı Binali Yıldırım, 5-6 milyon mültecinin Avrupa’yı istila etmek yerine kendi yönettiği ülkeyi istila ediyor olmasını, övünülecek bir politika olarak anlatmıştı!

İki yanlış çizgi

Dolayısıyla Sessiz İstila belgeseline kızanlar, aslında Binali Yıldırım’a ve elbette Tayyip Erdoğan’a kızmalıdır; hem de iki kere: Birincisi, rejim değiştirme hedefli yanlış dış politikalarıyla sığınmacı sorununun nedeni oldukları için, ikincisi de imzaladıkları anlaşmalarla Avrupa’yı “istiladan” koruyup, Türkiye’yi bir “göçmen deposu” haline getirdikleri, Avrupa’nın önünde bir “tampon ülke” yaptıkları için…

Kitabımda önemle vurguladım: Sığınmacılara değil, sığınmacı sorunu doğuran politikalara karşı çıkmalıyız. Emperyalizmin Ortadoğu planlarını ve o planlarla işbirliği yapan iktidarın çizgisini hedef almalıyız.

Emperyalizmin göç stratejisini esas almadan “sığınmacı dostluğu” sergileyen “bir tür solculuk” da, sığınmacıların neden değil sonuç olduğunu dikkate almadan işi yabancı düşmanlığına ve ırkçılığa götüren “bir tür sağcılık” da, büyük yanlış içindedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Mayıs 2022

1 Yorum

Ortadoğu’nun ‘normalleşme’ tablosu – 2

AKP Suudi Arabistan’la neden anormalleşmişti de şimdi normalleşmeye çalışıyor? Hatırlayalım: 1) Mısır’da Erdoğan’ın desteklediği İhvancı Mursi devrilince Erdoğan sadece Mısır’la köprüleri atmamış, Mursi’nin devrilmesine destek veren Suudi Arabistan’la da ikili ilişkileri bozmuştu. 2) Suudi Arabistan liderliğinde Körfez ülkeleri 2017’de Katar’la ilişkilerini kestiğinde, AKP, Katar’la ticari ilişkilerinin gereği olarak Körfez’le ilişkileri iyice bozmuştu. 3) 2020’deli Kaşıkçı cinayeti sonrası AKP hükümeti açık bir şekilde Prens Muhammed’i hedefe koymuş ve bu ülkeyle kalan ilişkiyi de ortadan kaldırmıştı.

AKP Suudilere SİHA satışı peşinde mi?

Suudiler İhvan/Mursi karşıtlığını bırakmış ve Mısır’da Sisi’ye desteğini çekmiş değil; Kaşıkçı cinayeti de olduğu yerde kanıtlarıyla duruyor. Açık ki Suudi Arabistan’la normalleşme eğiliminin AKP açısından temel motivasyonu, tıpkı 15 Temmuz’un finansörü dedikleri Birleşik Arap Emirlikleri’yle (BAE) normalleşmede olduğu gibi, “mali kaynak” bulabilmektir.

Erdoğan’ın Suudi Arabistan ziyaretinde yer alan SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran yazdı: “Suudi Arabistan’ın bölgedeki güvenlik kaygılarına (Husiler) cevap verecek şekilde savunma sanayisinde müşterek adımlar atılması bekleniyor” (3.5.2022).

Bu ifadeden, AKP hükümetinin Yemen’de Husilere karşı Suudi Arabistan’a SİHA satma peşinde olduğu anlaşılmaktadır. Peki AKP hükümeti bu SİHA satışında devletin (TUSAŞ) SİHA’larını mı, yoksa özel bir şirket olan Bayraktar’ın SİHA’larını mı pazarlıyor?

Ayrıca İran destekli Husilere karşı Suudi Arabistan’a SİHA satmaya kalkmak, birincisi Türkiye-İran ilişkilerini nasıl etkiler, ikincisi Suudi Arabistan ile İran arasındaki normalleşme çabalarını torpillemez mi?

ABD’yle normalleşmenin İsrail yolu

Peki AKP’nin İsrail’le anormalleşmeye gerekçe yaptığı konular değişti mi? Değişmediyse, AKP İsrail’le hangi motivasyonla normalleşmeye çalışıyor?

İki motivasyon sayabiliriz:

1. AKP iflas noktasına sürüklediği bu ekonomiyle 2023 seçimini kazanamayacağını biliyor. Körfez parasıyla, SWAP’larla pansumandan öteye gidemeyeceğini görüyor. AKP finans kurmaylarının sık sık Londra tefecilerine, New York bankerlerine koşmasının nedeni bu. İşte AKP oralardan sonuç alabilmek için, önce İsrail’le arayı düzeltmesi gerektiğini görüyor. Bizzat Türkiye-İsrail normalleşmesinde rol alan Haham Rabbi Mark Schneier, AKP’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’a şu tavsiye bulunmuştu: “Türkiye’nin ABD’yle ilişkileri düzeltmesinin yolu, İsrail’den geçiyor.”

2. Ukrayna krizi ve Avrupa pazarına doğalgaz arayışı, ABD’nin Doğu Akdeniz Boru Hattı (EastMed) planını değiştirdi. ABD Dışişleri Müsteşarı Nuland açıkça söyledi: “10 yıl beklememize ve EastMed’e milyarlarca dolar harcamamıza gerek yok. Gazı şimdi getirmeliyiz. LNG yoluyla gaz taşınması için Türkiye, Yunanistan, Mısır, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum kesiminin geniş perspektifli bir işbirliği içerisinde olması gerekiyor.”

AKP normalleşmesinin iki karakteri

Sonuç olarak iktidarın BAE, Suudi Arabistan ve İsrail’le yürüttüğü normalleşme sürecinin iki karakteristik özelliği öne çıkmaktadır: 1. Bu ülkeler Türkiye’yle değil, Türkiye bu ülkelerle normalleşiyor. 2. Normalleşme ihtiyacının kaynağı Türkiye’nin ulusal çıkarları değil, AKP’nin 2023 seçimlerini kazanabilmek için ihtiyacı olan finanstır.

Oysa Türkiye’nin asıl ihtiyacı ve ulusal çıkarı, hele de sığınmacı sorunu açısından, önce Suriye’yle normalleşmektir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Mayıs 2022

Yorum bırakın

Ortadoğu’nun ‘normalleşme’ tablosu – 1

Ortadoğu’da çerçevesi geniş bir “normalleşme süreci” yaşanıyor. Bu “normalleşmeler”, ABD’nin girişimiyle başlayan “İsrail-Arap” normalleşmesinin devamı mı, yoksa her ülkenin kendi çıkarı gereği başlattığı bir çalışma mı, veya artan Çin ve Rusya etkisi nedeniyle bölge ülkelerinin harekat alanının açılması ve bunun sonucu olarak “çok taraflılık” izlenebilmesi mi?

Bu soruya şu aşamada “hepsi birden” yanıtı vermek daha doğru gibi görünüyor. İnceleyelim:

Suudi Arabistan

Ortadoğu’daki normalleşmeler açısından, sonuçları bölgeye en çok etki yapacak olanı kuşkusuz Suudi Arabistan ile İran normalleşmesidir. İki ülke bir süredir Irak ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) aracılığıyla ve Irak’ta görüşmeler yapıyordu. Nisan 2021’de başlayan ilk görüşmenin ardından, taraflar bir yıl sonra 23 Nisan 2022’de önemli bir aşamaya geldiler. Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi’nin de hazır bulunduğunu görüşmede, iki ülkenin Dışişleri Bakanları çeşitli konuları ele aldı. İran’ın Bağdat Büyükelçisi İrec Mescidi’nin İRNA’ya 29 Nisan’da yaptığı açıklamaya göre, iki ülke bir yol haritası üzerinde anlaştı.

Bu arada Suudi Arabistan’ın son dönemde izlediği bazı politikaların Washington’da rahatsızlık doğurduğunu belirtelim: Örneğin Wall Street Journal’ın 9 Mart tarihli haberine göre, ABD Başkanı Biden, Ukrayna’ya destek ve enerji piyasalarının kontrolü için birlikte hareket etmek amacıyla Suudi Arabistan Veliaht Prensi Bin Selman ve BAE Veliaht Prensi Bin Zayid ile üçlü görüşme yapmak istedi, ancak iki taraftan da reddedildi. Yine Wall Street Journal’ın 15 Mart tarihli haberine göre Suudi Arabistan, petrolü dolar yerine yuan üzerinden satmak üzere Çin yönetimiyle görüşüyordu.

Bu arada Suudi Veliaht Prensi Bin Selman, 16 Nisan 2022’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüştü ve iki ülke, petrol piyasalarının kontrolü konusunda yakın hareket etmeyi sürdürme kararı aldı.

Birleşik Arap Emirlikleri

BAE, Körfez’deki Arap-İran gerginliğine rağmen her halükârda İran’la ilişkisini iyi tutmaya özen gösteren bir devlettir. Nitekim, yukarıda da belirttiğimiz gibi İran’ın Suudi Arabistan’la normalleşmesinde etkili bir faktördür. Diğer yandan BAE, Körfez ortaklarından farklı olarak Suriye ile normalleşmeye ilk başlayan ülke oldu. Yine BAE, Türkiye’yle de normalleşme başlattı. Elbette tüm bunlardan önce ve bu sürece ters gibi değerlendirilebilecek, elbette bir de BAE-İsrail normalleşmesi var.

İsrail

İsrail’in Ukrayna krizi sürecinde izlediği politikalar da Washington’da rahatsızlık yaratı. İsrail önce Ukrayna’nın “demir kubbe” satın alma talebini reddetti, ardından Rusya’ya karşı ABD yaptırımlarına katılmadı.

İsrail’in Çin’le ilişkileri ve Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi projesi kapsamında İsrail’in Hayfa Limanı’nın işletmesini alması, ABD’yi zaten çok rahatsız eden bir durumdu. Şimdi buna bir ikincisi eklendi: İsrail Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Andrew Abir, bugüne kadar sadece dolar ve avro bulunan Merkez Bankası döviz rezervlerine Çin’in para birimi yuan’ı da eklediklerini duyurdu.

Bu arada, Asya’nın Davos’u olarak bilinen ve 20-22 Nisan 2022’de yapılan BOAO Forumu’na İsrail Cumhurbaşkanı Herzog da katıldı. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, forumda ülkesinin “küresel güvenlik inisiyatifini” açıklamıştı.

Ve anımsatalım: İsrail Başbakanı Naftali Bennett ve ailesine geçen hafta iki kez ölüm tehditleri ve kurşun içeren mektup gönderildi!

AKP hükümetinin dış finans bulmaya ayarlı “normalleşme” hamlelerini de daha sonraki yazımızda inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mayıs 2022

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: