Archive for category Politika Yazıları

Altılı Masa’nın ‘batıcı’ dış politikası

Altılı Masa, 240 sayfalık “Ortak Politikalar Mutabakat Metni” açıkladı. Metnin “Dış Politika, Milli Savunma, Güvenlik ve Terörle Mücadele, Siber Güvenlik, Göç ve Sığınmacı Politikaları” başlıklı 9. bölümü ise sadece 12 sayfa!

Birbirine benzemeyen altı siyasi partinin herhangi bir konuda “mutabık” olabilmesi, elbette çok zordur. Bu nedenle olsa gerek, dış politika ve güvenlik konuları da, iki istisna hariç, çoğunlukla yuvarlak ifadelerle geçiştirilmiş, köşeli vurgulardan kaçınılmış.

NATO’culuk, AB’cilik

Altı partinin köşeli vurguyu gerektiren mutabık olduğu istisna iki konu ise NATO ve AB olmuş. Özetle “NATO’culuğa devam, hedef AB’ye tam üyelik” denmiş.

Kuşkusuz bu iki konu ya da daha doğru ifadeyle Türkiye’yi Atlantik’e çapalayan bu iki bağ, AKP-MHP ittifakı için de geçerli. Yani Cumhur ile Millet’in Atlantikçilik konusunda temelde bir farkı yok. İkisinin de yüzü Batı’ya dönüktür. Fark belki şuradadır: Cumhur Batı ile daha iyi pazarlık edebilmek için arada dönüp Doğu’ya bakarken, Millet, bu metinle Doğu’ya daha az bakacağını ilan etmektedir.

Örneğin Mutabakat Metni’ndeki “Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkilerimizi gerçekçi bir zeminde değerlendireceğiz” sözü, mevcut yakınlaşmanın “gerçekçi” olmadığına göndermedir ne yazık ki…

Fiili tek tarafçılık

Oysa gerçek şudur: Dünya ekonomisinin yönü zaten Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymıştı; artık siyasetin yönü de kayıyor. Kuşak ve Yol ile Asya, Afrika ve Avrupa entegre oluyor, Asya/Avrasya yükseliyor, çok kutuplu dünya inşa oluyor, bu tablo tüm devletlere “çok taraflılık” fırsatı sağlıyor.

AKP ideolojisi ve programı nedeniyle bu fırsatı kullanamadı, kullanamazdı; tersine bunu Batı’yla pazarlığına araç yapmaya kalktı ve neo-Abdülhamitçi “dengecilikle” çok taraflılığı, çok tarafa tavize dönüştürdü. Türkiye’yi önümüzdeki dönemde yönetme iddiasında olanlar, tersine, “çok kutuplu dünyada çok taraflılık” ile çok taraftan kazançlı çıkılabileceği gerçeğine göre konumlanmalıydı.

“AB’ye tam üyelik” hayaline saplanarak, “F-35 projesine dönmek için girişimde bulunacağız” diyerek, “çok taraflılık” uygulanamaz. Tersine, F-35 “tek tarafa” daha fazla bağlanmanın aracına dönüştürülür.

Uzlaşı arama yanlışlığı

Mutabakat Metni’nde “ABD ile ilişkileri eşitler arası bir anlayışla kurumsal temele oturtacak, müttefiklik ilişkisini karşılıklı güvene dayanacak şekilde ilerleteceğiz” deniliyor.

Oysa Türkiye ile ABD arasında “karşılıklı güven” sorunu yok; zaten “karşılıklı” bir durum da yok, tek taraflı bir durum var: ABD Türkiye’ye karşı terör örgütlerini destekliyor; Doğu Akdeniz’de, Ortadoğu’da ve Kafkasya’da Türkiye’ye karşı hareket ediyor; Türkiye’ye askeri ve ekonomik yaptırımlar uyguluyor; Türkiye’nin fay hatlarıyla oynamaya çalışıyor. Yani güven sorunu “karşılıklı” değildir.

Türkiye’nin ABD’yle sorunları stratejiktir ve yaşamsaldır; o sorunlar uzlaşı arayarak değil, kararlı bir şekilde karşı koyarak çözülür. Bu nedenle Türkiye’nin asıl gündemi, o kararlılığı ortaya koymak ve güçlendirmek üzere iç ve dış cepheleri inşa etmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Şubat 2023

Yorum bırakın

Operasyon: Juniper Oak 23.2

ABD ve İsrail geçen hafta iki ülke arasındaki en büyük tatbikatı yaptılar.

İsrail ve Doğu Akdeniz’de düzenlenen tatbikatın açık hedefi İran’dı. ABD ile İsrail, “Juniper Oak 23.2” adlı tatbikatta “İran’daki nükleer tesisleri hedef alan geniş çaplı bir saldırının simülasyonunu” uyguladılar.

23-27 Ocak tarihleri arasındaki tatbikata, CENTCOM’un açıklamasına göre 6400 ABD askeri ile 1500’den fazla İsrail askeri katıldı. ABD’nin USS George H. W. Bush uçak gemisi saldırı grubunun (12 gemi) ve 142 uçağın (B-52 bombardıman uçaklarının yanı sıra F-35, F-15, F-16 ve F-18’ler) katıldığı tatbikat, kısa zaman önce ve çok hızlı planlanması nedeniyle de dikkat çekiyor.

İki ülkenin bu tatbikata “Juniper Oak” ismini, yani “ardıç meşe” ismini vermesinin, kuvvetle muhtemel, çoğu zaman olduğu gibi dini bir anlamı olsa gerek.

Ardıç, Eski Ahit’in 1. Krallar bölümünde geçiyor ve “ardıç ağacının altında yatıp uyurken meleklerin dokunması” anlatılıyor. Yine meşe de Tevrat’ta altında melek oturan kutsal ağaçtır.

İRAN’A IHA SALDIRISI

ABD ve İsrail’in doğrudan İran’ı hedef aldığı bu tatbikatı, birkaç sıra dışı olay izledi:

1. 29 Ocak’ta, İran’ın İsfahan kentindeki bir askeri üsse İnsansız Hava Aracı (IHA) saldırısı düzenlendi (Cumhuriyet, 29.1.2023).

ABD’nin The Wall Street Journal gazetesi, İran Uzay Araştırma Merkezi’ne ait tesisin yanındaki mühimmat fabrikasını hedef alanın İsrail olduğunu duyurdu (AA, 29.1.2023).

İsrail Kamu Yayın Kuruluşu, ABD’li bir yetkilinin “İsfahan saldırısında Washington’un parmağı yok” dediğini haber yaptı (Sputnik, 30.1.2023).

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan saldırıyı “korkakça” olarak nitelendirdi ve “Bu tür eylemler, uzmanlarımızın barışçıl nükleer ilerleme konusundaki kararlılığını ve niyetini etkileyemez” dedi (AA, 29.1.2023).

2. Suriye’nin doğusundaki Deyrizor’da, İran destekli gruba SİHA’larla hava saldırısı düzenlendi. Bir lojistik konvoyun hedef alındığı saldırıda kullanılan SİHA’ların aidiyeti saptanamadı (AA, 30.1.2023).

AZERBAYCAN BÜYÜKELÇİLİĞİNE SALDIRI

3. Daha önemlisi ise 27 Ocak’ta Tahran’daki Azerbaycan Büyükelçiliği’ne düzenlenen ve güvenlik şefinin öldüğü ve iki görevlinin de yaralandığı saldırıydı.

Tahran Emniyet Müdürü Hüseyin Rahimi “Saldırgan iki küçük çocukla binaya giriyor. İlk belirlemelere göre saldırıyı şahsi ve ailevi sorunlar nedeniyle düzenlediği belirlendi” açıklamasını yaptı (Cumhuriyet, 27.1.2023).

Ancak görüntüler Rahimi’yi doğrulamıyordu! Nitekim Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, saldırıyı “terör eylemi” olarak niteledi (TASS, 27.1.2023).

Evet, hem görüntüler Tahran Emniyet Müdürü’nü yalanlıyordu hem de kalaşnikoflu saldırgana uzunca bir süre müdahale edilmemesinden, yakalandıktan sonra kendisiyle röportaj yapılmasına kadar bir dizi tuhaflık sergileniyordu.

Bu tablo karşısında İran Emniyet Genel Müdürü Ahmed Rıza Radan, aynı gün Tahran Emniyet Müdürü Hüseyin Rahimi’yi görevden aldı (Cumhuriyet, 27.1.2023).

Henüz tam olarak aydınlatılamamış saldırı, kuşkusuz komplo teorilerine malzeme olacak şu olayların üzerine gelmiş oldu:

– Azerbaycan, İran’ın Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki Dağlık Karabağ savaşında izlediği politikadan rahatsız.

– İran, Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkisinden rahatsız.

– Azerbaycan, İran’ın sınırda askeri tatbikatlarını artırmasından şikayetçi.

– İran, Azerbaycan’ı İsrail IHA’larına ev sahipliği yapmakla suçluyor.

– Azerbaycan’ın bu ay tarihte ilk kez İsrail’e büyükelçi ataması, Tahran ile Bakü arasındaki tansiyonu yükseltti.

HEDEF AZERBAYCAN ÜZERİNDEN TÜRKİYE Mİ?

Azerbaycan’ın Tahran Büyükelçiliğine düzenlenen saldırı aydınlanmadı ancak açık ki bu saldırı ile önce İran-Azerbaycan ilişkileri, ardından da bunun yansıması olarak Türkiye-İran ilişkileri torpillenmek isteniyor.

Peki İran’ın hem Azerbaycan hem de Türkiye’yle ilişkilerinin bozulması kime yarar? Elbette ABD ve İsrail’e…

Nitekim bu ikili Türkiye-İran-Rusya üçlüsünün oluşturduğu Astana Platformu’na tepki gösteriyor. İkili, Rusya’nın kolaylaştırıcılığında Türkiye-Suriye normalleşmesi için kapı aralanmasına da karşı.

Tam bu süreçte, Türkiye içinde de medyadaki Amerikancı kalemler, “İran’ın Türkiye-Suriye normalleşmesinden rahatsız olduğu” kara propagandasına sarıldılar. Son dönemde İran karşıtı haberlerin arttığı görülüyor.

TÜRKİYE-İRAN İŞBİRLİĞİNİN ÖNEMİ

ABD ve İsrail, öteden beri Türkiye’yi İran’a karşı kendi cephelerinde görmek istiyorlar. Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirecek türden cinayetler başta pek çok provokasyon geçmişte yaşandı.

İkili için Türkiye’yi şimdi “İran karşıtı cepheye” çekebilmek, her zamankinden daha da önemli. Zira Washington açısından Ankara’yı Atlantik kampında tutmak, kritik önemde. Öte yandan Türkiye’nin İsrail’le normalleşmesinin de bu süreci kolaylaştıracağı varsayılıyor olabilir.

O nedenle, bölgedeki her gelişme, Türkiye-İran işbirliğinin önemi üzerinden değerlendirilmelidir.

Ankara ve Tahran, iki ülkenin karşı karşıya getirilmesini hedefleyen her türlü gelişmeye karşı işbirliğini esas almalıdır. Türkiye’nin de İran’ın da çıkarları bunu gerektirmektedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
31 Ocak 2023

Yorum bırakın

Erdoğan’ın BOP kronometresi

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Anayasa gereği üçüncü kez seçilemeyeceği gerçeği karşısında şu gerekçeye başvurdu: “Türkiye 2018 seçimleriyle yeni bir yönetim sistemine geçti, yani kronometreyi sıfırladı. 2018’de seçilen cumhurbaşkanı, yeni sistemin ilk cumhurbaşkanıdır” (AA, 27.1.2023).

Elbette bu savunmanın hiçbir geçerliliği yok: Çünkü Anayasa sıfırlanmadı! AKP pek çok kez anayasada değişiklik yaptı ama anayasayı değiştiremedi; yürürlükteki anayasa, 1982 tarihli anayasadır. Üstelik, “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir” şeklindeki 101. madde hükmü, 2007’den beri anayasadadır ve Erdoğan 2014’te seçilirken de, 2018’de seçilirken de bu hüküm altında seçilmiştir. Yani bu bakımdan “sıfırlanan” bir durum yoktur.

Rejim sıfırlandı

Erdoğan’ın “kronometre sıfırlandı” açıklamasının asıl önemi şuradadır. Erdoğan, “kronometre sıfırlandı” derken, sistemi sıfırladıklarını, rejimi sıfırladıklarını, haliye rejimi yıktıklarını ifade etmektedir. Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı görevinin kapsamına işaret eden bir itiraftır bu.

Şöyle ki, Erdoğan’ın eşbaşkanlığını yaptığı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), öz itibariyle ABD’nin çıkarlarına uygun olarak “Ortadoğu’nun dönüşümü” idi. Bu konudaki ilk belgelerden biri, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003’te Washington Post’ta yayımlanan “Ortadoğu’yu dönüştürmek” isimli makalesiydi. O belgede dönüşümün konusu 22 ülkeydi; ardından BOP “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi” oldu ve konusu 35 ülkeye çıktı.

Sıklıkla o belgeler yanlış yorumlanır. Dönüşüm, “sınır değişikliği” olarak değerlendirilir. Ancak gerçekte dönüşüm “rejim değişikliğini” de içermektedir.

Türkiye’nin BOP içindeki dönüşümü iki yönlüydü: Türkiye’nin Kürtlerle Irak ve Suriye’nin kuzeyine genişlemesi bağlamında sınırlarının ve “ılımlı İslam” ile rejiminin değişimi.

Babacan’ın imzası

Son 20 yılın tarihi, gerçekte bu iki alandaki mücadelenin tarihidir. Kuşkusuz ABD hedeflerinin önemli bir kısmına erişemediği gibi, AKP de buna paralel olarak sınır genişletme “açılımını” tamamlayamamıştır, hatta tersine süreç gelişmiş, açılım kapanmış, “Türkiye himayesinde Kürdistan” projesi rafa kalkmıştır. Ancak ne yazık ki rejim değişikliği konusunda önemli kayıplar yaşanmıştır.

Mevcut durum, anayasanın değişmediği, ama mevcut anayasaya uygun olmayan zorlama bir yönetim modelinin dayatıldığı karakuşi bir durumdur. Tam da AKP’nin fıtratına uygun…

Bu süreç, havuçlarla ve sopalarla yaşanmıştır: Onlardan biri de 22 Eylül 2003’te imzalanan Dubai anlaşmasıdır: AKP iktidarı, 8,5 milyar dolar kredi karşılığında Derviş Programı ile başlayan rejim değiştirme faaliyetini sürdürme ve ABD’ye rağmen Kuzey Irak’a tek taraflı müdahalede bulunmama şartlarını kabul etmişti.

Kılıçdaroğlu bu anlaşmaya karşı şöyle tutum almıştı: “Ali Babacan’ın attığı bir imza var. O imzayla, Kuray Irak’a girmemek şartıyla 8,5 milyar dolar kredi verilecekti. CHP iktidarında, bu sözleşmenin altına imza atanlar kesinlikle yüce divana gidecektir. Çünkü bu bir ihanet belgesidir. Bunu affetmeyeceğim.”

Bunu şundan anımsatıyorum: Rejimi yıkmaya girişenlerin bir bölümüyle, diğer bölümüne karşı “rejim mücadelesi” verilemez. Böyle sadece mevcut karakuşi duruma taze kan verilir, yenilenerek sürdürülür. Türkiye’nin ise devrimci ve halkçı bir programla cumhuriyeti yeniden inşa etmeye ihtiyacı var.

O nedenle 2023’te “Erdoğan dönemini” sonlandırmak ve yeni bir cumhurbaşkanı seçmek önemlidir ama “yeniden Cumhuriyet” kararlılığını gösterecek devrimci partileri/isimleri TBMM’ye gönderebilmek de o kadar önemlidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ocak 2023

Yorum bırakın

Polonya, dolaylı Ukrayna’da

30 Mayıs 2022 tarihinde bu köşede “ABD-İngiliz planı: Polonya’nın Batı Ukrayna’yı yutması” başlıklı bir makale yazmıştım. Polonya’nın Ankara Büyükelçiliği, makalede yer verdiğim birçok açıklama ve alıntı içerisinden, Türkiye gazetesine ait olan bir alıntıyı yalanlamıştı.

O alıntı şuydu: Türkiye gazetesinin 21 Ekim 2015 tarihli haberine göre Polonya Cumhurbaşkanı Duda, Ukrayna’nın 1939’a kadar kendilerine ait olan toprakları iade etmesini istemişti.

Ben de, gerçeğe bağlılık duygusuyla ve okuyucuların yanlış bilgilenmemesi için, Polonya Büyükelçiliği’nin o sözleri yalanladığını 4 Haziran 2022 tarihli makalemde belirtmiştim. (Ancak o haber hâlâ Türkiye gazetesinin internet sitesinde duruyor.)

Ukrayna’nın bölünmesi

Bugün bunu şundan anımsatıyorum: Radio Zet, röportaj yaptığı eski Polonya Dışişleri Bakanı Wypowiedź Radosława Sikorskiego’nun şu sözlerini 23 Ocak’ta Twitter’dan paylaştı: “Polonya hükümeti Ukrayna’nın bölünmesini düşündü mü? Sanırım savaşın ilk 10 gününde, hepimizin nasıl gideceğini bilmediğimiz bir anda Ukrayna düşebilir diye bir an tereddüt etti.”

Bu sözlere tepki gösteren Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki, Twitter’dan şu mesajı paylaştı: “Sikorskiego’nun açıklaması Rus propagandasından farklı değil. Eski dışişleri bakanı sözlerini tartmalı. Bu utanç verici açıklamaların geri çekilmesini bekliyorum.”

Polonya’ya suçlama

Varşova’nın Ukrayna konusunda özel bir ajandaya sahip olduğunun pek çok işareti var. Nitekim tüm bu süreç içerisinde, çeşitli tarihlerde, Rus yetililer de o ajandaya dikkat çektiler.

Örneğin Rusya’nın Polonya Büyükelçisi Sergey Andreyev, Polonya’nın Batı Ukrayna’ya “barış gücü askerleri” olarak girmeyi planladığını açıkladı. Örneğin Rusya Dış İstihbarat Servisi Başkanı Sergey Narışkin, Polonya ve ABD’nin, Ukrayna’nın bir kısmının Polonya’nın kontrolüne geçmesini öngören planlar yaptığını belirtti. Örneğin Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolai Patrushev, Polonya’nın “Batı Ukrayna topraklarını ele geçirmek için hamleler yaptığını” kaydetti.

“Bunlar Rus bakışı” diyecek olanlara anımsatalım: Eski Pentagon danışmanı Albay Douglas Macgregor da “Polonyalıların söylemlerini dikkatlice takip ederseniz, bölgelerini genişletmekten bahsettiklerini görebilirsiniz” dedi.

250 Polonya tankı Ukrayna’da

Tüm bunları, 10 gündür süren Alman tankları tartışması nedeniyle anımsattık. ABD ile Almanya arasında restleşmeye dönüşen ama sonunda her iki tarafın da tank gönderme açıklaması yaptığı krizin merkezinde, yine Polonya vardı!

Polonya zaten, ABD ve İngiltere’yle birlikte hareket ederek Rusya’ya karşı en agresif politikaları savunuyor en başından beri.

Öyle ki Polonya Başbakanı Morawiecki’nin şu son açıklamasına bakarak, “Polonya zaten Ukrayna’da savaşın ortasında” bile diyebiliriz: “Ukrayna’ya şimdiye kadar 250 tank gönderdik. Ayrıca önümüzdeki haftalarda en gelişmiş tanklarımızdan 60’ını daha göndereceğiz. Ek olarak 14 Leopard tankı teslim edeceğiz. Yani bu sayı 300’e ulaşacak” (AA, 27.1.2023)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ocak 2023

Yorum bırakın

Erdoğan’a anayasa çiğnetme muhalefeti

Türkiye’nin son 20 yılının çok kısa siyasi tarihi şöyledir:

– Tayyip Erdoğan 2003’te nasıl milletvekili ve başbakan olabildi? CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kolaylaştırıcılığında yasa değiştirilerek.

– Abdullah Gül 2007’de nasıl cumhurbaşkanı olabildi? Kendisi bile umudu kesmişken MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 367 kolaylığı sağlamasıyla.

– Erdoğan 2014’te nasıl cumhurbaşkanı olabildi? Erdoğan’ın muhalifleri olan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ortaklığında karşısına “kazanamayacak” Ekmeleddin İhsanoğlu çıkarılarak .

– AKP 2017’de Anayasa’ya nasıl darbe yaptı ve rejimi yıkabildi? MHP Genel Başkanı Bahçeli “madem Erdoğan anayasaya uymuyor, anayasayı Erdoğan’a uyduralım” deyip, referandum yolu açarak.

– Erdoğan 2018’de nasıl cumhurbaşkanı oldu? CHP ve adayı Muharrem İnce’nin karşılıklı hatalarıyla…

Nasıl olsa’cılık

Dikkat ederseniz, bu kısa Türkiye tarihi, aynı zamanda muhalefetin Erdoğan’a anayasa çiğnetme tarihidir.

Muhalefet Erdoğan’ın karşısında “sana anayasayı çiğnetmem” kararlılığında durmamış, tersine Bahçeli örneğinde olduğu gibi “çiğnetmemek adına anayasanın Erdoğan’a uydurulmasına” olanak sağlamış ve rejimin yıkılmasına araç olmuştur. Bu süreçte de dönüşerek muhalefetken iktidar ortağı olmuştur.

Bugün de aynı hataya düşülüyor. Anayasa açık, anayasa hukukçuları net: Erdoğan üçüncü kez seçilemez!

Erdoğan’ın “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir” şeklindeki anayasanın 101. maddesini çiğneyerek üçüncü kez aday olmasına karşı “ama”sız hukuku savunmak, tüm siyasi partilerin ve seçmenlerin görevidir.

Ancak muhalefetin çoğunluğunda tersi yaklaşım var. Erdoğan’a “mağduriyet kozu kazandırmamak” adına, anayasanın çiğnenmesine göz yumularak, Erdoğan’ın anayasaya aykırı üçüncü kez cumhurbaşkanı adaylığına onay veriliyor!

Kılıçdaroğlu’nun gerekçesi de şu: “Diyelim ki ses çıkardık, nereye gidecek? YSK üyelerini atayan kim, Erdoğan. İtiraz edeceğin hiçbir yer yok.”

Benzer bir gerekçeyi kısa bir süre önce de dile getirmiş, sansür yasasının TBMM’de görüşüldüğü bir süreçte neden ABD’de olduğu konusundaki eleştirilere, “Saray TBMM’deki çoğunluğuyla yasası nasıl olsa geçirecekti” yanıtı vermişti!

Teslimiyetçi çizgiyle seçim kazanılmaz

20 yılın özetidir: “Nasıl olsa…” anlayışıyla ve “adam kazandı” tutumuyla AKP’ye karşı seçim kazanılmaz, tersine bu teslimiyetçilikle Erdoğan’a yine “atı alan Üsküdar’ı geçti” kozu verilir.

Türkiye’nin Erdoğan’a atın yularını verdirmeyecek birikimi vardır; yeter ki o birikimi harekete geçirecek bir lider kararlılığı sergilenebilsin!

“Yine mi muhalefete eleştiri” diye dudak bükenlere de anımsatalım: 20 yıldır seçimlerin nasıl kaybedildiğine işaret ederek, bu seçimin nasıl kazanılabileceğine ışık tutmaya çalışıyoruz. Yani bu eleştirileri “muhalefet seçim kazansın” diye yapıyoruz!

(Okuma önerisi: Şeyda Taluk, Seçim Nasıl Kazanılır? Kırmızı Kedi Yayınevi)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ocak 2023

Yorum bırakın

Almanya-Polonya çatışmasının perde arkası

Ukraynalıların kanı üzerinden ajanda belirleyen üç ülke var: ABD, İngiltere ve Polonya.

Bu üç ülkenin ortak ajandaları da var, özel ajandaları da…

Örneğin İngiltere ve Polonya, daha krizin başında Ukrayna’yla birlikte üçlü “küçük Avrupa” ittifakı kurmuştu. Kuzeyde Baltık ülkeleriyle, güneyde Karadeniz ülkeleriyle genişletmeyi hedefledikleri bu ittifak ile İngiltere Almanya-Fransa’ya karşı kara Avrupasında güç olmayı hedeflerken, Polonya da 2015 yılında ilan ettiği “Üç Deniz Girişimi” hedefine ulaşmanın peşinde…

Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda’nın 2015’te açıkladığı “Üç Deniz Girişimi” Baltık, Karadeniz ve Adriyatik Denizleri arasında yer alan on iki ülkenin ekonomik ve altyapı gelişimini hedefliyor.

POLONYA ALMANYA’DA 1,3 TRİLYON DOLAR İSTİYOR

İşte Polonya bu nedenle krizin başından beri en agresif politika izleyen kara Avrupa ülkesi oldu. ABD ve NATO adına Rusya’ya karşı saldırgan bir tutum takınan Polonya, yukarıda özetlediğimiz stratejisinin gereği de, Ukrayna krizini Almanya’ya karşı kullanmaya çalışıyor.

Polonya hem kendi adına hem de ABD adına Almanya’yı Avrupa’da sıkıştırma politikası izliyor.

Polonya’nın bu hamlelerinin başında, Ukrayna krizini fırsata çevirerek, Almanya’dan II. Dünya Savaşı nedeniyle yüklü tazminat istemesi geldi. Polonya’nın Almanya’da 1.3 trilyon dolarlık tazminat talebini resmiyete taşıması, Avrupa düzleminde önemli bir soruna dönüştü.

Polonya’nın bir başka hamlesi, her fırsatta Almanya’yı Ukrayna’ya yeterli destek vermemekle suçlayarak, Berlin’i AB içinde sıkıntıya düşürmeye çalışmak oldu. Bu kimi zaman mali yardım, kimi zaman yaptırım, kimi zaman da füze ya da tank konusu oldu.

BATI’DAN UKRAYNA’YA TANK/ZIRHLI ARAÇ KAMPANYASI

ABD liderliğinde NATO ülkelerinin Rusya’ya karşı bir hazırlık içinde olduğu anlaşılıyor. Eş zamanlı olarak bazı ülkeler Ukrayna’ya tank ve zırhlı araçlar göndermeye başladılar.

Örneğin ABD Bradley isimli zırhlı araçları, İngiltere Challenger-2 ana muharebe tankları, Fransa ise Leclerc tipi tankları Ukrayna’ya gönderme hazırlığında. Türkiye ise Ukrayna’ya ikinci parti Kirpi adlı zırhlı araçlardan gönderdi. İlk parti, 50 adet olarak Ağustos 2022’de teslim edilmişti.

ABD ve Polonya ise Almanya’nın bu tank-zırhlı araç kampanyasına liderlik(!) etmesini ve ünlü Leopard-2 tanklarını Ukrayna’ya göndermesini istiyor. Berlin yönetimi ise bu talebe mesafeli.

Polonya Almanya’yı sıkıştırmak için, kendi elindeki Leopard tankları Berlin’in izniyle Ukrayna’ya vermeyi teklif ediyor.

BERLİN YÖNETİMİNDE KRİZ

Alman koalisyon hükümeti, özellikle Rusya’ya yaptırımlar konusunda zaten bölünmüşken ve Almanya’da biri Amerikancı diğeri Alman sanayisinin çıkarlarını gözeten “iki Almanya” çarpışırken, üstüne bir de tank krizi Berlin yönetimindeki çatlağı derinleştirdi.

Bu süreçte Alman Savunma Bakanı Christine Lambrecht’in istifası da dikkat çekiciydi.

Koalisyonun büyük ortağı SPD ve Başbakan Olaf Scholz Ukrayna’ya tank vermeye mesafeli dururken, koalisyonun Amerikancı ortağı Yeşiller tank verilmesini savundu. Almanya’nın Yeşil Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock bu konuda çok istekli.

Krizi fırsata çevirmeye çalışan CDU ise koalisyonu bozmaya çalışıyor. Sol Parti ise Almanya’nın Ukrayna’ya Leopard-2 tankı vermesine kesinlikle karşı çıkıyor. Bu arada Alman toplumunun üçte ikisinin Ukrayna’ya Leopard tankı verilmesine karşı olduğu da Alman basınında yer aldı.

ABD-ALMANYA ARASINDA TANK GERİLİMİ

Tank konusu, geçen hafta Almanya’daki ünlü Ramstein üssünde yapılan Ukrayna Savunma Temas Grubu toplantısında ele alındı.

ABD, İngiltere ve Polonya baskısı altındaki Almanya, masaya şöyle bir formül koydu: “Almanya’nın Leopard-2 tanklarını vermesinin koşulu, önce ABD’nin M1-Abrams tanklarını Ukrayna’ya vermesidir.”

Bu şart, haliyle Washington ile Berlin’i karşı karşıya getirdi.

Durum önce ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile Alman Federal Özel İlişkiler Bakanı Wolfgang Schmidt’in, ardından da ABD Başkanı Joe Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile Almanya Başbakanı Olaf Scholz’ün dış siyaset danışmanı Jens Plotner’in temaslarına yansıdı.

BATI SAFLARINDA KIRILGANLIK POTANSİYELİ ARTIYOR

Ukrayna krizi, bir pencereden bakıldığında, NATO’yu canlandırdı ve genişlemesinin önünü açtı, ABD-AB ilişkilerini restore etti, Batı’yı Çin ve Rusya’ya karşı birleştirdi.

Ancak Ukrayna krizine bir başka pencereden bakıldığında ise bu canlanma-genişleme-birlik görüntüsünün yanıltıcı olduğu, tersine kırılganlık potansiyelinin arttığı görülüyor. NATO içinde fikir ayrılıkları derinleşiyor, ABD-İngiltere-Polonya ile Almanya-Fransa ilişkileri gerginleşiyor, yaptırımlar Avrupa ekonomisini yıprattığı için restore edildiği sanılan ilişkiler güçlü ticari çatışma olasılığı doğuruyor.

Baksanıza: Avrupa İstatistik Ofisinin (Eurostat) açıkladığı son verilere göre AB’nin toplam kamu borcu 13 trilyon avroyu aşmış ve Avro Bölgesi’nde kamu borcunun GSYH’ye oranı yüzde 93’e çıkmış durumda.

Kamu borcunun GSYH’ye oranı Yunanistan’da yüzde 178, İtalya’da yüzde 147, Portekiz’de yüzde 120, İspanya’da yüzde 115, Fransa’da yüzde 113, Belçika’da yüzde 106’ya ulaşmış durumda. Oysa AB kurallarına göre, normal şartlarda üye ülkelerin kamu borçlarının GSYH’lerinin yüzde 60’ını geçmemesi gerekiyor!

Kısacası, Ukrayna krizinin Batı’yı ABD liderliğinde birleştirdiği görüntüsü geçicidir ve tersine, daha büyük ayrılıkları tetikleyecek derin sorunları biriktirmektedir. Almanya-Polonya çatışması ve tank krizi, o sorunlara yeni bir halka eklemiş oldu.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Ocak 2023

Yorum bırakın

Beşli Çete Partisi

Siyaset, özü itibariyle, ekonomiyi paylaştırma işidir. Bir siyasi parti, hangi sınıfın ya da toplumsal tabakanın temsilcisiyse, o sınıfın ya da toplumsal tabakanın ekonomiden daha fazla pay almasına çalışır.

Buna siyasal İslamcı partiler de dahildir elbette. Onlar da en sonunda bir sınıfın partisidirler ve hem partilerine taban yaratmak, hem de kendi sermaye gruplarını oluşturmak için dini siyasete alet ederler. Slogan düzeyindeki halkçılık bu gerçeği değiştirmez.

İslamcı partilerin rejim değiştirme icraatlarının arka yüzü, aynı zamanda büyük sermaye transferlerinin tarihidir.

En sermaye yanlısı iktidar: AKP

Bu girişi, Erdoğan’ın şu açıklaması nedeniyle yaptık: “İş dünyamızı fütursuzca tehdit edenlere, Türk ekonomisini kötüleyenlere, sermaye düşmanlığı yapanlara hak ettikleri cevabı sandıkta vereceğiz” (AA, 21.1.2023).

Erdoğan bu açıklamasıyla “Beşli Çete”yi hedef alan Kılıçdaroğlu’na tepki gösteriyor. Kılıçdaroğlu’nun “iş dünyasını tehdit ettiğini” iddia ederek hem Beşli Çete’yi gizliyor/koruyor hem de sermaye ile Kılıçdaroğlu’nu karşı karşıya gibi göstermeye çalışıyor.

Oysa Kılıçdaroğlu da son tahlilde emek-sermaye çelişmesinde, ağırlıkla sermayenin yanındadır; siyaseten bunu TÜSİAD ile işçi sendikaları arasında bir “denge” içinde yürütmeye çalışıyor.

Erdoğan ise sözde halkçıdır ama Türkiye’nin gelmiş geçmiş en sermaye yanlısı siyasetçisi olmuştur. Bunu sadece Erdoğan’ın OHAL’i patron yararına işçilere karşı kullandığının itirafı olan şu sözlerine bakarak söylemiyoruz: “Bir tane fabrikada grev söz konusu mu? Böyle bir şeyde anında müdahalemizi yapıyoruz. Ve OHAL anında bir çözüm kaynağı oluyor” (24.4.2018).

Asıl baktığımız, temsilciliğini yaptığı mali sermayenin / finans kapitalin Erdoğan dönemindeki durumudur: Örneğin bankaların kârı yüzde 400’e çıktı; örneğin en büyük sermaye grupları, üç kuşaktır en çok AKP döneminde büyüdüklerini memnuniyetle açıkladılar; örneğin AKP’ye yakınlık/destek karşılığında bazı sermaye grupları kamu ihaleleriyle diğer gruplara göre ölçüsüz bir şekilde palazlandırıldı.

Halkın sandık sorumluluğu

Dolayısıyla AKP, özü itibariyle bir Beşli Çete Partisi’dir. Soru şu: Kılıçdaroğlu’nun Beşli Çete’yle mücadele ilanı, gerçekten halkçı bir ekonomik programa mı oturuyor? Yoksa AKP’yi yıpratma amaçlı bir seçim sloganı mı? (Zira New York bankerleri ile Londra tefecilerinden para arama anlayışı, kaçınılmaz olarak yeni beşli çeteler doğurur.)

Bu soruya verilecek yanıt önemlidir. Bacaban’ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı olduğu ve Davutoğlu’nun ifadesiyle, stratejik kararlarda hepsinin imzasının gerektiği koşullarda, Beşli Çete’yle nasıl mücadele edilebilecektir? Beşli Çete’yi palazlandıran kamu ihalelerinin altında Davutoğlu ile Babacan’ın imzaları vardır. Ayrıca Beşli Çete Davutoğlu ve Babacan’ın yıllarca uyguladıkları, iktidar olurlarsa uygulamayı sürdürecekleri programdan çıktılar.

Tamam, rejim sorunu açısından kimin cumhurbaşkanı olacağı bu seçimin esas konusudur. Ama parlamentoda, bölüşümdeki adaletsizliğe emekten yana müdahalelerde bulunacak bir ağırlık oluşturulması da aynı ölçüde önemlidir. Hatta bu ağırlık ne denli büyük olursa, rejim sorununu çözmek o denli kolaylaşır.

(Okunmalı: Ali Mahir Başarır, Beşli Çete, Kırmızı Kedi Yayınevi)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 ocak 2023

Yorum bırakın

F-16 uçak değil çapadır

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu 17 Ocak’ta ABD’ye giderken, açıklaması Yeni Şafak’ta birinci sayfadan “F-16’da anlaşma sağlandı” başlığıyla duyuruldu. Ancak Çavuşoğlu ABD Dışişleri Bakanı Blinken’le görüşünce, “anlaşma sağlanmadığını” görmüş oldu!

ABD, Türkiye’yi S-400 nedeniyle 5. nesil F-35 uçağı programından çıkarmış, parasını geri ödememiş, o para karşılığında istenilen 4. ve 4,5. nesil F-16’ları da vermemek için binbir dereden su getirtmektedir. Çünkü ABD için F-16 sadece bir uçak değil, Türkiye’ye karşı kullandığı bir çapadır!

Nitekim 9 Ocak’ta Yunan Bakan Yardımcısı Syrigos şöyle demişti: “Türkiye’nin F-16 almasını istiyoruz. Şimdi değil, uzun vadede. Çünkü Batı tarafından kontrol edilmesini istiyoruz.” Doğru, çünkü gerçekte NATO da, ABD silahları da, Türkiye’yi Atlantik kampında Washington’un stratejisine bağlı tutabilmenin araçlarıdır.

ABD’nin dolaylı iki şartı

ABD, Türkiye’yi çapalı tutmak için F-16 verecekti ama tam da Yunan Bakan Yardımcısının istedi gibi “şimdi değil, sonra” olacaktı bu. Çavuşoğlu Washington’da işte bu gerçekle yüzleşti.

ABD F-16’yı, dolaylı bir şekilde iki şarta bağlamıştı: Şartlardan biri Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini onaylaması, diğeri de Türkiye’nin Suriye’de ABD’yle işbirliği yapmasıydı.

Bizzat Çavuşoğlu söyledi: “Türkiye’nin F-16 talebi ile İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinin bağlantılı olmadığını, ABD Kongresi’nin bunları bağlantılı gibi göstermemesi gerektiğini söylüyoruz.”

Ne olacak ki? ABD’nin Ankara Büyükelçisi Flake de söylüyor: “Türkiye’ye F-16 satışıyla İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği bağlantılı değil.”

Çünkü Washington şu incelikte uyguluyor: Bağlantılı değil ama onaylarsanız süreç hızlanır!

Çavuşoğlu ABD’den Suriye’ye temsilci istedi!

Daha vahim şart ise Suriye konusudur. Yine Çavuşoğlu’nun ağzından aktaralım: “ABD, Suriye ile ilgili yeni bir çalışma başlatma önerisi yaptı.

Nereden çıktı bu? Şuradan: ABD, Rusya’nın kolaylaştırıcılığında Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesinden çok rahatsız. Bunu resmi olarak da ifade ettiler zaten. F-16 isteyen Türkiye’nin, bu politikadan dönmesini istiyor. Çünkü ABD biliyor ki Türkiye ile Suriye normalleşirse, ABD Suriye’nin kuzeydoğusundan çıkmak zorunda kalır, Amerikan Koridoru kapanır ve PYD devletçiği ortadan kalkar.

Evet, ABD bunu biliyor ama demek ki Çavuşoğlu bilmiyor! Baksanıza, ABD’ye ne teklif ediyor: “ABD Suriye’ye bir özel temsilci atamalı.” ABD’nin Suriye’den çıkarılması ne ki, AKP’nin Dışişleri Bakanı, tersine ABD’den Suriye’ye özel temsilci atamasını istiyor!

Amerikan dengesi!

Peki tüm bunları neden yaşıyoruz? Onu da yine Çavuşoğlu’nun ağzından açıklayalım: “ABD’nin iki NATO üyesi ülke (Türkiye ve Yunanistan) arasında daha dengeli olması gerektiğini hatırlattık.”

İşte Ankara’nın da Atina’nın da sorunu budur: Amerikan dengeciliği!

ABD bu denge oyunu ile hem Türkiye’yi hem de Yunanistan’ı Amerikan üsleriyle doldurdu, dolduruyor. Washington bu denge oyunu üzerinden iki ülkeye sürekli silah satıyor. Ve iki ülke bu denge üzerinden birbirine karşı kullanılıyor.

Yani önce Amerikan dengesi aramaktan kurtulunmalı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ocak 2022

Yorum bırakın

Erdoğan’ın yasallık sorunu

İktidar, 12 Haziran’da yapılması gereken seçimi bir ay öne çekerek 14 Mayıs’ta yapmayı planlıyor. Neden peki? Erdoğan 5 Ocak’ta “mevsim şartlarını dikkate alarak seçimi belki birazcık öne çekerek tarihini güncelleyeceğiz” demişti.

O zaman da belirtmiştik: Seçimi öne çekmek, Erdoğan için mevsim şartı değil, anayasa şartıdır. Çünkü Anayasanın 101. maddesine göre Erdoğan 3. kez aday olamaz. Aday olabilmesinin tek yolu 116. maddeye göre Meclis’in seçimi yenileme kararı almasıdır.

Böyle olduğu için de muhalefetin geçen yılki “erken seçim” çağrılarını elinin tersiyle iten iktidar, şimdi mevsim şartları gerekçesiyle bir ay öne çekmeye çalışıyor. Mevsim şartları işin kılıfı tabii. Nitekim iktidar önceki seçimi de erkene çekerek, 24 Haziran 2018’de yapmıştı. 5 yılda aynı takvimde seçim yapılamayacak kadar mevsim şartları bozulmadı herhalde!

Yasallık sorunu koz olur

Geçen yıl muhalefet erken seçim talebini gündeme getirdiğinde, basında ben dahil bazı isimler, Erdoğan’ın zamanında yapılacak seçimde aday olamayacağına dikkat çekmiştik. Çünkü Erdoğan, “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir” şeklindeki anayasa maddesi altında iki kere seçilmişti zaten.

Ancak bu yöndeki yazılarımıza muhalefetten tepkiler gelmişti: Erdoğan’ı yasalarla engellemenin ona yeni bir mağduriyet kozu vereceğini söylediler. Yani Erdoğan’a mağduriyet vermemek için anayasayı yok sayacaklardı! Nitekim Kılıçdaroğlu, 5 Şubat 2022’de “Erdoğan’ın 3. dönem adaylığına itirazımız yok” demişti. Kimi muhalif siyasiler de “anayasaya aykırı olsa bile YSK adaylığını kabul eder, boşuna itiraz etmeyelim” diyordu!

Hem hukuku sulandıran hem de iç ve dış politikayı birlikte ele almayan sorunlu bir anlayış bu. Şundan: Diyelim ki zamanında seçimde YSK adaylığını kabul etse ve Erdoğan anayasaya aykırı olarak 3. kez seçilse, bu Türkiye’nin dış politikasında ciddi bir açığa dönüşür. İçeride bir baskı rejimiyle geçiştirse bile, dış politikada ve devletlerarası ilişkilerde yasallık sorunu taşıyan bir cumhurbaşkanının konumu Türkiye’yi zayıflatır, koz olur! Kaldı ki Türkiye’nin Erdoğan’a “anayasayı yok saydırtmama” gücü elbette ve hâlâ vardır.

İşte Erdoğan da bu gerçekleri görüyor ki, mevsim şartları bahanesi üzerinden seçimi bir ay önceye çekerek, kendisine “yasallık” sağlamaya çalışıyor; tabii seçimi kazanabilirse!

Devlet çözülürken

Erken seçim istediğinde reddedilen muhalefetin, şimdi yine mağduriyet üretmeme gerekçesiyle Erdoğan’a bir aylık takvim kazandırmayı kabul etmesi, yeni bir hata olacaktır.

Kaldı ki devlet çözülmektedir ve anayasayla ve mahkemesiyle kavgalı bir iktidara birincisi seçim için anayasanın etrafından dolanma, ikincisi de anayasaya laikliğe aykırı türban maddesi ekleme şansı vermek, sonuçları bakımından sıkıntılı olacaktır.

Baksanıza… Erdoğan, İran Dışişleri Bakanı Abdullahiyan’ı AKP Genel Merkezinde kabul edebilmekte ve bu konuda muhalefetten de ciddi bir tepki gelmemektedir. O dönemin şartları gereği Atatürk de İnönü de partili cumhurbaşkanıydı ama partilerini devletlerarası ilişkilerin görüşüleceği yer yapmamışlardı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ocak 2023

Yorum bırakın

Yüzde 1’in esir aldığı dünya

Finans kapitalin egemenliği, servetin paylaşımı sorununu olağanüstü bir dengesizliğe doğru itiyor. Son 10 yılın ekonomik verilerinin ortaya koyduğu üç büyük gerçek şudur:

1) Zengin-yoksul makası iyice açıldı. Zengin daha da zenginleşti, yoksul daha da yoksullaştı.

2) Orta sınıflar alt sınıflara dönüşmeye başladı.

3) En zenginler ile zenginler arasındaki fark büyümeye başladı.

Bu tablo, finans kapitali elinde tutanların inşa ettiği neoliberal düzenin kaçınılmaz sonucuydu. En zengin yüzde 10’un, yüzde 50’nin servetine eşit olduğu “dengesizlikten”, en zengin yüzde 1’in, yüzde 50’nin servetine ulaştığı daha büyük dengesizliğe dönüştü dünya…

YÜZDE 1’LİK KESİM SERVETE EL KOYUYOR

Oxfam’ın son raporu, işte bu gerçeği çırılçıplak sergiliyor. En zenginlerin az vergi ödemesi ile yoksulların çok vergi ödemesi üzerinden makasın nasıl açıldığını ortaya koyuyor.

İşte o veriler:

1) Oxfam’ın raporuna göre 2020’den beri 42 trilyon dolar yeni servet yaratıldı. En tepedeki yüzde 1, son 2 yılda dünyanın geri kalanının 1,5 katından fazla yeni servet ele geçirdi.

Yani 42 trilyon dolarlık servetin 26 trilyon dolarını yüzde 1 ele geçirirken, 16 trilyon dolarlık servet, yüzde 99’a kaldı.

2) Son 10 yılda yaratılan tüm yeni servetin yarısını ele geçiren zenginler, salgından bu yana, yani 2020’den beri ise oranını yükseltti, servetin üçte ikisini ele geçirdi.

Dolayısıyla daha önce yıllık verilere dayanarak ortaya koyduğumuz “salgının zengini zenginleştirme” gerçeği, bir kez daha teyit edilmiş oldu. (Bkz, 15 Ekim 2020 tarihli “Salgın zengini zenginleştirdi” başlıklı Cumhuriyet gazetesi makalem.)

3) Oxfam raporuna göre dolar milyarderlerinin sayısı ve serveti, son 10 yılda ikiye katlandı. Milyarderlerin net varlıkları, 11.9 trilyon dolarak ulaştı.

4) Yaklaşık 1.7 milyar emekçi, enflasyonun ücretleri geride bıraktığı ülkelerde yaşıyor.

ZENGİNLERİN ÖDEMEDİĞİ VERGİLER

Bu tablodaki ana renklerden biri zenginlerin ödemediği vergilerdir elbette!

Yine Oxfam’ın raporundan somut örneklerle aktaralım:

Dünyanın en zenginlerinin başında gelen Elon Musk’ın 2014-2018 yılları arasında ödediği “gerçek vergi oranı” sadece yüzde 3,27’ydi!

Oysa, örneğin Ugandalı un satıcısı Aber Christine, aylık 80 dolar kazanırken, ödediği vergi oranı yüzde 40’tı.

Yani sistem, zenginin daha az vergi ve yoksulun daha çok vergi ödemesi üzerine inşa olmuş durumda. Bu da haliyle zengin-yoksul makasını daha da çok açıyor.

Bu arada önemle belirtelim: Elon Musk – Aber Christine örneği, neoliberal ekonomi modelini uygulayan hemen her ülkede geçerlidir. Türkiye’de de vergisini en yüksek ve en düzenli ödeyen kesim ücretli çalışanlardır, emekçilerdir. Türkiye’nin yüzde 1’i ise daha az vergi ödemesinin ötesinde, hükümet eliyle vergi afları, vergi istisnaları yollarıyla daha da semirmektedir!

Yani mesele ülkeden ülkeye değişen bir hükümet beceriksizliği değil, kapitalizmin doğasının gereğidir.

YÜZDE 1’İN ESİR ALDIĞI DÜNYAYI ÖZGÜRLEŞTİRMEK

Oxfam ekibi, verilerden hareketle üç temek öneride bulunuyor:

1) “Küresel krizlerden vurgunculuğu sona erdirmek için tek seferlik servet vergisi ve beklenmedik kârlara vergi getirilsin.”

2) “Ülkede ikamet eden en zengin yüzde 1’lik kesiminin vergileri, emek ve sermayeden elde ettikleri gelirin en az yüzde 60’ına kadar kalıcı olarak artırılsın.”

3) “İlk yüzde 1’dekilerin vergi oranları, sayılarını ve servetlerini önemli ölçüde azaltacak kadar yüksek olmalı. Buradan elde edilecek fonlar daha sonra yeniden dağıtılmalı.”

Öneriler iyidir ve önemlidir. Ancak bu önerilerin hayata geçmesi “kolay yoldan” pek mümkün değildir. Hükümetler, yüzde 1’lik kesime servet vergisi getirmez, getiremez; tersine salgın sürecinde de görüldüğü gibi hükümetler, kamu kaynaklarını yüzde 1’lik kesime peşkeş çeker.

Çünkü hükümetler, yüzde 1’lik kesimin hükümetidir. Siyasal partiler, sınıf partileridir ve yüzde 1’lik kesim de kendi temsilcisi olan partileri destekleyerek iktidara taşımaktadır.

O nedenle Oxfam’ın önerilerinin “kolay yıldan” hayata geçmesi mümkün değildir; zor ama tek yol ise yüzde 1’lik kesimin dünyasını başına yıkmaktan geçmektedir.

Daha adil bir dünya için, yüzde 1’in esir aldığı dünyayı kurtarmak ve özgürleştirmek gerekmektedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Ocak 2023

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: