Archive for category Politika Yazıları

Karadeniz’de NATO’ya alan açma yanlışı

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, NATO Dışişleri Bakanları video-konferans toplantısından sonra yaptığı açıklamada, “Ukrayna ve Gürcistan ile ortaklığı daha güçlü bir şekilde derinleştirme kararı aldıklarını” ilan etti (2.4.2020).

Stoltenberg, bu iki ülkeye yapılacak destek paketlerinin içeriğini de açıkladı: Tatbikatlar düzenleme, NATO eğitim ve öğretim programına daha fazla erişim sağlama ve bölgenin hava sahasında nelerin olup bittiğini daha iyi anlamak için radar verilerinin değişimi…

Stoltenberg’in açıkladığı bu paketler, ABD’nin Rusya’yı (ve aslında Türkiye’yi de) Karadeniz’den sıkıştırma ve çevreleme siyasetini zorlayacağını gösteriyor.

Erdoğan’ın NATO’yu daveti

2008’deki Gürcistan yenilgisinden sonra ABD Doğu Karadeniz hedefini belli ölçülerde rafa kaldırmış ancak bölgesel ilişkilerdeki çatlaklardan yararlanmak üzere pusuya yatmıştı.

O çatlaklardan en önemlisi, Rus uçağının düşürülmesiyle Ankara-Moskova ilişkilerinin krize girmesi oldu.

Erdoğan, Rusya’yı sıkıştırmak adına ABD’ye oyun alanı açtı ve NATO’yu Karadeniz’e çağırdı: “Ziyareti sırasında kendisine (Stoltenberg’e) söyledim; Bakın dedim, Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor” (11.5.2016).

Erdoğan’ın çağrısını fırsata çeviren ABD, 8-9 Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan zirvede NATO’nun Karadeniz’deki varlığının artırılması kararı aldırdı! Ardından yayınlanan “NATO: Gelecek İçin Hazır” adlı belgeyle NATO’nun Karadeniz’deki varlığını artıracağı ilan edildi.

Ve NATO Nisan 2019’da Karadeniz’i “mücadele alanı” olarak belirledi.

AKP’nin Kanal İstanbul ısrarı

İlginçtir, Erdoğan’ın “Kanal İstanbul” projesi bu süreçte yeniden gündem oldu.

Kanal İstanbul’un Montrö’yü delme riski taşıdığını, sözleşmeyi tartışmaya açacağını ve bu nedenle Kanal İstanbul’un aslında Karadeniz’e NATO yolu olacağını çokça yazdık.

ABD’nin Karadeniz’e “sınırsız” girebilmek için Montrö’yü yıllardır delmeye çalıştığını belirttik.

ABD’nin Karadeniz’i; batısında Bulgaristan ve Romanya’yı AB ile NATO’ya üye yaparak, doğusunda Gürcistan’ı NATO’ya üye yapmaya çalışarak, kuzeyinde Ukrayna’yı AB ve NATO’ya üye yapmaya çalışarak çevrelemeye çalıştığına dikkat çektik.

Ancak iktidar ABD’ye Karadeniz yolu açacak Kanal İstanbul projesinden vazgeçmemekte ısrarlı. Öyle ki, şu salgın günlerinde, 26 Mart 2020’de Kanal İstanbul için ilk ihale bile yapıldı. Gerçi 28 Mart’ta Ulaştırma Bakanı’nın görevden alınmasını bu ihaleyi yapmasına bağlayanlar var ancak Erdoğan’ın ihaleden çok değil, iki hafta önce ihaleyi bizzat duyurduğunu da unutmamak gerekiyor: “Kanal İstanbul projesi en yakın zamanda ihaleye çıkıyor” (8.3.2020)

AKP’nin Gürcistan hamlesi

Karadeniz’in kıyıdaş ülkelerin denizi olarak kalması ve ABD’nin bu denizden uzak tutulması, Rusya kadar Türkiye’nin de ulusal çıkarıdır. Böyle olduğu için de Soğuk Savaş yılları boyunca Montrö Sözleşmesi korunmuştur. Ankara o yıllarda bile Moskova’yla Karadeniz konusunda ölçülü bir ilişki yürütmüştür.

Bu tarihsel gerçekliğe rağmen AKP hükümeti, Karadeniz’i Rusya’yla ilişkilerinde bir kart olarak kullanmaya çalışmaktan geri durmuyor.

Sadece uçak düşürme krizinde değil, İdlib krizinde de benzeri yaşandı. 2016’da Erdoğan NATO’yu Karadeniz’e davet etmişti, 2020’de de Çavuşoğlu Gürcistan’a NATO üyeliği çağrısı yaptı!

Çavuşoğlu, Davos’taki “NATO’nun Geleceği” oturumunda aynen şöyle dedi: “Gürcistan’ı neden (NATO’ya) davet etmediğimizi anlayamıyorum. Batılı dostlarımız Rusya’yı provoke etmeme bahanesiyle Gürcistan’ı davet etmek üzere anlaşmıyor. Gürcistan’ın bize, bizim de Gürcistan gibi bir NATO müttefikine ihtiyacımız var” (23.1.2020).

Ne yapmamalı?

Karadeniz konusu Türkiye’nin Rusya’ya, Rusya’nın Türkiye’ye karşı kullanabileceği bir koz kartı değildir. Karadeniz’in güvenliği her iki ülkenin de ortak çıkarıdır. Karadeniz’i koz kartı olarak kullanmaya kalkmak, ABD’ye yarar.

O nedenle Ankara’nın ABD’nin Karadeniz stratejisine fırsatlar yaratan taktik hamleleri bir kenara bırakarak bütünlüklü bir strateji geliştirmesi gerekir:

1. Ankara Gürcistan’ın NATO üyeliğini desteklememelidir.

2. Ankara Ukrayna’nın AB ve NATO üyeliğini desteklememelidir.

3. Ankara Montrö Sözleşmesi’ni tartışmaya açacak Kanal İstanbul projesini iptal etmelidir.

Kaldı ki ABD hegemonyasının inişe geçtiği, neo-liberal küreselleşme sisteminin işe yaramadığının korona salgını günlerinde daha net anlaşıldığı koşullarda, NATO üyeliği Gürcistan ve Ukrayna’ya güvenlik değil, bölgeyle düşmanlık kazandıracaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Nisan 2020

2 Yorum

2020 petrol satrancı

Korona günlerinin en önemli küresel konularından biri de petrol satrancıdır. Asıl oyuncuları Rusya, Suudi Arabistan ve ABD olan bu oyunda, Putin’in hamleleri oyun sonunu getirecek gibi görünüyor. Suudi Arabistan mat olmamaya, ABD de Rusya’yı beraberliğe razı etmeye çalışıyor. Anlatalım:

Kaya petrolü faktörü

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC 1960’ta kuruldu. Örgütün 14 üyesi bilinen petrol rezervlerinin üçte ikisini elinde bulunduruyor. Bu da fiilen Suudi Arabistan’ın liderlik ettiği örgütü, petrol fiyatı belirlemede ana aktör haline getiriyor.

Siyasi ve ekonomik koşullar, 2017’de OPEC+’yı doğurdu: 14 OPEC üyesi ile Rusya’nın liderlik ettiği 10 OPEC dışı petrol üreticisi ülke, fiyatların belirlenmesinde zorunlu işbirliğine gittiler.

Bunda önemli olan etkenlerden biri de ABD’nin kaya petrolü üretimiydi. Kaya petrolü üretimi sayesinde ABD, örneğin 2008’de günlük 5 milyon varil petrol üretimi yapabilirken, bu 2020’de günlük 13 milyon varile ulaştı.

Korona ve petrol krizi

Koronavirüsü salgını nedeniyle Çin’in aldığı zorunlu sert tedbirler, Çin’de sanayi üretimini düşürdü. Bu da en büyük petrol ithalatçısı olan Çin’in haliyle petrol talebini azalttı. Buna küresel tedarik zincirindeki kopmalar ve taşımacılıktaki azalma eklenince, petrol fiyatları düşmeye başladı.

Suudi Arabistan’ın liderlik ettiği OPEC üyeleri fiyatların düşmesini önlemek için üretimi azaltmak istedi. Ancak Rusya buna ikna olmadı.

Bunun üzerine Suudi Arabistan, misilleme olarak, tersine üretimi artırma yoluna gitti. Riyad, ekonomisi büyük oranda petrol ve doğalgaz satışına dayanan Moskova’nın artan üretim nedeniyle oluşacak fiyat düşüklüğüne dayanamayacağını öngörüyordu. ABD’nin de benzer öngörüde olduğu anlaşılıyor.

Böylece fiyatlar hızla düşmeye başladı.

Putin’in stratejisi

Ancak görünen o ki Trump ve Prens Selman taktik düzeyde kalırken, Putin strateji düzeyinde oynuyordu.

Zira ekonomisinin bu fiyat düşüklüğüne uzun süre dayanacağını hesaplayan Moskova, tersine krizi fırsata dönüştürmeyi ve Avrupa pazarında kendisini zorlayacak ABD’li kaya petrolü ihracatçılarını “yüksek maliyet” üzerinden sıkıştırmayı hedefledi.

Yani petrol fiyatı düştükçe, o fiyatın üzerinde maliyeti olan kaya petrol üreticisi ABD’liler üretmekte zorlanacak ve Avrupa pazarındaki payları hızla düşecekti.

Nitekim bu tablo gerçekleşmeye başladı.

ABD’nin yanlış taktiği

ABD ise fiyatların düşmesiyle birincisi Rusya’nın ekonomisinin krize gireceğini, ikincisi de Avrupa pazarında paylarının yükseleceğini hesaplıyordu.

Riyad da fiyatların düşmesiyle Rusya’nın Avrupalı müşterilerini ele geçirebileceğini hesaplıyordu.

Ancak ekonomisi krize girmeyen Rusya, ABD’li üreticilerin üretemeyeceği fiyatlara kadar petrol fiyatının düşmesinin yolunu açtı. (Bu süreçte Putin’in en önemli avantajı, koronavirüsle mücadelede başarı kazanan ve yeniden Rusya’dan petrol almaya başlayan Çin oldu.)

ABD’nin bu işte üçüncü hedefi de Suudi Arabistan ile Rusya ittifakına dayanan OPEC+ işbirliğine kama sokarak, yerini ABD-Suudi Arabistan ittifakı ile doldurmaktı.

Petro-dolar sisteminin sonu görünüyor

Ancak hem Washington, hem de Riyad Moskova’nın petrol fiyatı düşüklüğü direncine karşı kaybetmek üzereler. Zira kendi ekonomileri büyük sıkıntıya girdi. Bu nedenle Moskova’ya yeni teklif götürüyorlar:

“Enerji piyasalarını dengeleme” teklifi ve karşılığında ABD’nin Suudi Arabistan’la yeni bir petrol ittifakı kurma girişiminden vazgeçmesi/rafa kaldırması…

Putin gelinen noktayı şöyle özetlemektedir: “OPEC ülkeleri ve ABD ile petrol fiyatlarını görüşüyoruz. Durum, ABD ekonomisi için ağır sınav” (1.4.2020)

Bu aşamada bir anlaşmaya mı gidilecek, yoksa aktörler birbirlerinin direncini test etmeyi sürdürecek mi? OPEC ve OPEC dışı ülkelerin 6 Nisan’da video konferansla yapacakları toplantıda büyük olasılıkla netleşecek…

Fakat toplantının sonucu ne olursa olsun bu bir ara çözüm olacak; çünkü uzun vadede artık yeni bir tablo var: ABD hegemonyasına dayalı neo-liberalizmin ve petro-dolar sisteminin çöküşü.

Artık asıl mesele, çökenin yerinin nasıl doldurulacağıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Nisan 2020

2 Yorum

ABD’nin Venezüella’ya uyuşturucu komplosu

Vaka sayısına göre koronavirüsün merkezi artık ABD. Üstelik ABD’nin “özel sağlık” anlayışı bu sorunla baş edebilmeyi güçleştiriyor. Yetersiz tıbbi ekipman feryatları Beyaz Saray’ın kapılarını vuruyor…

İşte bu şartlardaki ABD, bir yıldan fazla süre önce yaptığı ama başaramadığı Venezüella’da darbe girişimini, farklı yöntemlerle sürdürüyor.

ABD Venezüella’nın parasını çaldı

Anımsayalım: Ocak 2019’da ABD darbenin düğmesine bastı ve Chavez’in kamucu programını sürdüren Maduro’yu devirmeye girişti. Washington, desteklediği “serbest piyasacı” Guaido’nun başkanlığını tanıdığını ilan etti ve dünyadan da Maduro yerine Guaido’yu tanımasını istedi. Fakat Maduro, Venezüella halkının desteğiyle darbeyi püskürttü.

ABD bunun üzerine dünyaya “Maduro ile ticareti bitirin” çağrısı yaptı, Venezüella’nın ABD’deki mal varlıklarının kontrolünü Guaido‘ya devretti! Dahası ABD Venezüella petrol şirketinin 7 milyar doları dahil, malvarlıklarına el koydu! İngiltere Merkez Bankası, hesaplarındaki Venezüella’ya ait altınlara el koydu! Kısacası paralarını çalarak, Venezüella ekonomisini boğacaklarını, böylece halkın Maduro’ya desteğini keseceğini sandılar ama başaramadılar.

Uzatmayalım: Bir kez de Aralık 2019’da satın aldıkları askerlerle darbe girişiminde bulundular ama yine başaramadılar. Darbeci askerler önce Panama Büyükelçiliği’ne sığındı, ardından da ülkeden kaçtı.

Irkçı Kovboy’un tezgâhı

Paralarına el konulan, petrol ticareti baltalanan, ağır ambargo altındaki Venezüella, koronavirüsle mücadele edebilmek için IMF’den 5 milyar dolar kredi istemek zorunda kaldı. Ancak IMF “Venezüella hükümetinin uluslararası toplum tarafından tanınması konusunda netlik yok” diyerek kredi vermedi (17.3.2020). Çünkü ABD Maduro hükümetini tanımıyordu!

Venezüella halkını koronavirüse mahkûm etmeye çalışan ABD, 10 gün sonra yeni bir hamle daha yaptı. ABD Adalet Bakanlığı “uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı” suçlamasıyla Maduro hakkında iddianame hazırladı (26.3.2020).

Darbesi ve ambargosu başarılı olmayan ABD, bir de uyuşturucu komplosu deniyordu yani! Oysa en iyi bilinen gerçektir, dünya uyuşturucu ağının kontrolü CIA’dadır! CIA buradan elde ettiği gelirle de denetimindeki terör örgütlerini finanse eder!

Bu arada ABD Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yayınlayarak, Maduro‘nun tutuklanması ya da yakalanması için bilgi paylaşan kişilere 15 milyon dolara kadar ödül vereceğini ilan etti!

Başına ödül konulan Maduro’nun Kovboy’a yanıtı şu oldu: “Trump hükümeti, aşırı derecede bağnaz, bayağı, sefil bir hareketle bir dizi sahte suçlama başlattı. Tıpkı 19. yüzyılın ırkçı kovboyları gibi, savaşmaya hazır olan devrimcilerin başına ödül koyuyorlar” (27.3.2020).

ABD’nin yakalanan silah sevkıyatı

Maduro ABD’nin neden yeniden bir komploya yöneldiğini de açıkladı:

Uyuşturucu kaçakçılarıyla işbirliği yaptığı ortaya çıkan General Cliver Alcala, hakkında başlatılan soruşturma nedeniyle ülkeden kaçmış ve ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi tarafından kullanılmaya başlamış.

Alcala bu süreçte ABD’nin desteklediği Guaido ile anlaşarak, silahlı eylem için ülkeye silah sokmaya çalışmış ancak başaramamış. Çünkü silahlar 24 Mart’ta ele geçirilmiş. Alcala Kolombiya’da katıldığı bir radyo programında, yakalanan silahların Maduro hükümetine karşı silahlı eylem yapılması amacıyla gönderilmesini yönettiğini itiraf etmiş, bunun ABD destekli Guaido ile arasındaki anlaşmaya dayandığını belirtmiş ve hayatının tehlikede olduğunu açıklamış.

Bir girişimi daha başarısız olan ABD ise bunun üzerine iki gün sonra, üstelik kendi adamı Alcala’nın uyuşturucu kaçakçılarıyla fotoğrafını kullanarak, Maduro’ya karşı uyuşturucu komplosu tezgahlıyor!

Irkçı kovboyun utanmazlığı

Washington şimdi bir hamle daha yaptı: ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, yaptırımların kalkması için Maduro’nun yerini bir “geçiş hükümetine” bırakmasını şart koştu (31.3.2020).

Tam bir emperyalist utanmazlık! Sanki ABD salgınla iyi mücadele edebiliyormuş gibi, PompeoMaduro rejiminin koronavirüs salgınına yeterince hazırlık yapmadığı ortaya çıktı, geçiş hükümeti teklifimiz bunun için” diyebiliyor!

Nafile! Venezüella ve kamuculuk kazanacak; ırkçı kovboylar kaybedecek!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Nisan 2020

2 Yorum

SALGINDAN SONRA YENİ DÜNYA

Geçen haftanın üç önemli olayı vardı:

1) ABD G7’de koronavirüsü “Vuhan virüsü” diye isimlendirmekte ısrar edince diğer 6 ülkeyle ters düştü, yalnız kaldı ve G7 zirvesi ortak açıklama yayımlayamadı.

2) BM toplantısında da benzer bir tablo yaşandı. Fransa’nın önerisi, ABD’nin öneriye “Vuhan virüsü” ifadesini ekletmek istemesi nedeniyle hayata geçemedi ama ABD yine müttefikleriyle ayrı düşmüş oldu.

3) G20 zirvesinde, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in önerdiği dört teklif alınan kararlara yansıdı. Böylece Çin G20 zirvesine ağırlığını koymuş ve zirveye bir anlamda liderlik etmiş oldu.

ABD’NİN İKİ SEÇENEĞİ

Ortaya çıkan bu tablo, hem ABD içinde hem de ABD’nin liderlik ettiği Batı kampı içinde süren “salgınla mücadele stratejisi” tartışmasına da yeni bir boyut kazandırdı.

Barack Obama döneminin Asya-Pasifik işlerinden sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Kelly Magsamen’den eski Avustralya Başkanı Kevin Rudd’a pek çok isim, ABD’nin salgınla mücadelede başarı için Çin’le işbirliği yapması gerektiğini savundu.

ABD’nin vaka sayısı bakımından Covid-19’un yeni üssü olması, Trump yönetimini iki seçenekle karşı karşıya getirdi.

Beyaz Saray ya 2018’de uygulamaya başladığı Çin’i ticaret savaşı ile baskılama stratejisini sürdürecek ama salgınla mücadelede yalnız kalacak, ya da Çin’le işbirliğine razı olarak birlikte sürece liderlik edecek ve salgınla mücadeleyi daha az kayıpla kapatacak…

Trump’ın “Çin virüsü” isimlendirmesinden vazgeçmesi, ikinci seçeneğin hayata geçebileceğine işaret ediyor şu aşamada.

NEO-LİBERAL KÜRESELLEŞMENİN İFLASI

Donald Trump yönetimi hangi seçeneği seçerse seçsin, salgın kontrol altına alındığında, artık eski dünyanın yerine yeni dünyanın inşa olmaya başladığını göreceğiz hep birlikte…

Kaldı ki yeni dünya aslında 2008’den bu yana adım adım inşa oluyordu. ABD’nin, liderlik ettiği neo-liberal küreselleşmenin ve serbest piyasa ekonomisinin ruhuna aykırı olarak gümrük duvarlarını yükseltmesi, yeni bir sürecin göstergesiydi.

Şimdi o süreç hızlanacak. Şundan:

Emperyalist tekellerin tüm pazarlara sınırsızca girmek üzere başlattığı neo-liberal küreselleşme salgınla birlikte daha da büyük irtifa kaybetti. Neo-liberal küreselleşme ulusal devletlerin etnisitelere ve mezheplere parçalanarak ulusal pazarların emperyalizme açılmasıydı.

Salgın ise tersi bir gelişmeyi tetikliyor: Devletin müdahaleciliği öne çıkıyor, sosyal devlet anlayışı yeniden önem kazanıyor, kamuculuğun yararları görülüyor ve toplamda ulusal devlet yeniden bayrak yükseltiyor.

AB’DE BÖLÜNME İŞARETLERİ

ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan gibi büyük güçlerin ağırlık merkezleri oluşturduğu yeni dünyanın şekillenmesi artık hızlanacak.

Hatta ulusal devletlerin bu çağda da vazgeçilmez olduğu gerçeği, AB içinde ciddi çatlaklar yaratacak, yaratmaya da başladı.

AB’nin salgın nedeniyle Şengen’i askıya alması ve sınırları kapatması, AB ülkelerinin her birinin kendi başına kalması, en ağır durumdaki İtalya’ya AB ülkelerinin yardım yapmaması birliğin geleceğini tartışmaya açıyor. İngiltere’nin ayrılmasıyla zaten güç yitiren AB, görünen o ki salgın kontrol altına alındıktan sonra Akdeniz ülkeleri ile Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri olarak ikiye ayrılacak gibi görünüyor.

Diğer yandan ABD’nin AB’ye sınırlarını kapatması, İtalya başta müttefiklerine yardım etmemesi, edememesi, salgından sonra ABD ile AB arasında ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesine neden olacak.

Kısacası salgın kontrol altına alındığında, kayan fay hatları nedeniyle devletlerin yeni duruma göre konumlanmaya başladıklarını izleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
31 Mart 2020

 

2 Yorum

5 trilyon dolar neo-liberalizmi kurtarır mı?

Bir süredir ısrarla koronavirüsü “Çin virüsü” diye isimlendiren ABD Başkanı Donald Trump, bu terimi kullanmaktan pişman olmadığını ancak artık kullanmayacağını açıkladı!

Ne oldu da Trump bunu söylemekten vazgeçti peki? Öyle iddia edildiği gibi Asyalıları incittiğini fark etti de, ondan mı vazgeçti?

Elbette hayır!

Vazgeçmek zorunda kaldı çünkü ABD’nin o “kaba emperyalist tavırları” sürdürebilecek pozisyonu sallanıyor…

ABD G7’de yalnız kaldı

Öncelikle Trump’ın “Çin virüsü” terimini artık kullanmayacağını açıklamasının, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile yaptığı telefon konuşmasından sonra geldiğini önemle belirtelim.

Dahası çok önemli G7 ile G20 zirveleri ile bir de BM toplantısı var…

Bu üç toplantının da Trump’ın geri adım atmasıyla doğrudan ilgisi var.

Anlatalım:

G7 zirvesinden “ortak açıklama” çıkmadı! Çünkü Britanya, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya, ortak açıklama metninde Dünya Sağlık Örgütü’nün “Covid-19” terimini kullanmak istedi. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise “Vuhan virüsü” tanımında ısrar etti.

ABD “ırkçı” tutumuyla ortak açıklamayı engellemiş oldu ama aynı zamanda G7’de de yalnız kalmış oldu.

Benzer tablo BM toplantısında da yaşandı. Fransa, BM’de koronavirüsle mücadele için dünyada çatışmaların durdurulması ve yardımlaşma önerisi sundu. ABD, “Vuhan virüsü” denilmediği için öneriyi engelledi. Ancak orada da yalnız kaldı!

Ortak hareket planı

G7’de yalnız kalan ABD, Çin’in de yer aldığı G20 zirvesine haliyle eli zayıflamış girdi.

İki saat 15 dakika süren “sanal zirve”den beş temel karar çıktı:

1) Küresel piyasalara 5 trilyon dolar sürülecek.

2) G20 ülkeleri Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile çalışacak.

3) G20 ülkeleri sağlık bakanları, 19-20 Nisan’a kadar “ortak mücadele” için planlarını oluşturacak.

4) G20 ülkeleri maliye bakanları ve ulusal merkez bankaları ortak bir hareket planı hazırlayacak.

5) Afrika başta olmak üzere en çok etkilenen yerlere yardım yapılacak.

Şi Cinping’in dört teklifi

G20 zirvesi, koronavirüs sonrasında nasıl bir dünyanın şekilleneceğinin de bazı ipuçlarını verdi.

Zira G20’ye, G7’de yalnızlaşarak gelen ABD ağırlığını koyamadı. Tersine Çin Halk Cumhuriyeti zirveye ağırlığını koydu.

Bunun göstergesi ise Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in zirvede yaptığı şu dört teklifin, alınan kararlara yansımasıydı:

1) Salgınla mücadele kararlılık gerektirir.

2) Kontrol ve tedavi için kolektif tepki şart.

3) Uluslararası kurumlara destek verilmeli.

4) Makro-ekonomik politikalarda koordinasyon.

Neo-liberalizmin asıl sorunu

Gelelim G20’nin neo-liberal ülkeleri açısından en önemli soruna…

Şu ana kadar açıklanan paketlerin büyüklükleri şöyle:

ABD Senatosu 2,2 trilyon dolarlık teşvik paketini onayladı. AB’nin lider ülkesi Almanya ise 640 milyar dolarlık bir yardım paketi açıkladı.

Dünya Bankası Başkanı David Malpass önümüzdeki 15 ay için 160 milyar dolarlık mali destek girişimi başlatmaya hazırlandıklarını söylerken, IMF Başkanı Kristalina Georgieva da “IMF olarak, 1 trilyon dolarlık kredilendirme potansiyelimizi üyelerimiz için hazır bekletiyoruz” dedi.

Batı açısından asıl sorun ise şu: Piyasaya 5 trilyon dolar sürmek, 2008 krizinden bile tam olarak çıkamayan neo-liberal sistemi kurtarmaya yetecek mi?

Üstelik de salgının sağlık boyutunun 1,5 yıl, ekonomik boyutunun da 3 yıl süreceği belirtiliyorken…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mart 2020

 

2 Yorum

Sağlıkçının sağlığı, halkın sağlığının garantisidir

Son günlerde konuştuğum pek çok hekimin görüşü ortak: Salgın halkın yüzde 60’ına ulaşmadan “tamamen” ortadan kalkmaz!

Bu kabaca her iki kişiden birinin virüsü kapması demek maalesef.

Peki bu durumda salgınla mücadele stratejisi ne olmalı?

Görünen o ki, salgınla mücadelede şimdiye kadar üç temel model oldu: Birincisi Çin modeli, ikincisi Güney Kore ve Singapur modeli, üçüncüsü de Batı modeli… Ki Batı modelinin iyi bir strateji olmadığı görüldükçe içlerinden Çin modeline dönenleri görüyoruz.

Salgınla mücadele stratejisi

Gelelim bizim ne yapmamız gerektiğine…

Konuştuğum hekimlerin söylediklerinden çıkardığım sonuç şu: Biz yüzde 60’ı zamana yayma stratejisi izliyoruz. Yani “evde kal” kampanyası ile mümkün mertebe salgının dolaşımını yavaşlatıyoruz.

Vaka sayısı, sağlık sisteminin bakabileceği maksimum vaka sayısında tutulabilirse, süreç başarılı götürülmüş olacak.

Vaka sayısı, sağlık sisteminin bakabileceği maksimum vaka sayısını geçtiği anda ise kötü bir sürece girmiş olacağız.

Zira bakılabilecek vaka sayısından fazla hastanın varlığı, bakılamayacağı için kaybedilebilecek hasta sayısının artması demek maalesef.

İşte hekimlerimize göre bu dengenin sürdürülebilmesi için, salgın ne kadar ağır yayılırsa o kadar iyi. Bu da “evde kal” kampanyasının doğruluğunu gösteriyor. (Bu kampanyaya işten atılma durumu nedeniyle katılamayanlara bir devlet çözümü hâlâ bulunamamış olması ayrı bir sorun tabii.)

Fakat meselenin bir de ikinci yanı var…

Sağlıkçıları koruma sorunu

Vaka sayısı ile sağlık sisteminin bakabileceği maksimum vaka sayısını bir dengede götürme işi, zamana göre aleyhimize çalışıyor.

Hayır, sadece vaka sayısının geometrik olarak artacağı nedeniyle değil, sağlıkçı sayısındaki düşüş nedeniyle de…

Zaman, sağlıkçıların da vakaya yakalanma sayısını arttıracak ve bu da vakayla mücadele eden sağlıkçı sayısını düşürecek. Bir hekimin virüsü kaptıktan sonra iyileşse bile yeniden sahaya dönmesi oldukça zaman alacak zira…

İşte koronavirüs salgınıyla mücadele eden sağlık çalışanlarının en büyük sorunu bu.

En virütik ortamda bulunan hekimlerin virüslere yakalanmaması ise pek olası değil. Zira günde iki adet verilen maskeyle ve eldivenle virüsten korunmak mümkün değil.

Dolayısıyla yukarıda yazdığımız salgınla mücadele stratejisinin başarılı olması için öncelikle hekimlerimizi koronavirüsten korumamız gerekiyor.

Çözüm: Hastanelerin tıbbi güvenliği

Peki hekimleri nasıl koruyacağız?

Konuştuğum hekimlerin anlattıklarından çıkan önlem önerileri şunlar:

1) Yalnızca koronavirüs hastaları için ayrı “bölge salgın hastaneleri” belirlenmeli ve diğer hastaneler “hizmet hastaneleri” olarak korona dışı hastalara hizmet vermeli.

2) İlçelerde “salgın takip merkezleri” oluşturulmalı.

3) İllerdeki koordinasyonu “Hıfzıssıhha kurulları” yürütmeli.

4) Koronavirüsle mücadelenin dört aşaması olan tanı, nakil, bakım ve tedavi aşamalarında görev alan sağlık görevlilerine düzenli test yapılmalı.

Kuşkusuz hekimlerimizin başka önerileri de var ama sanırım bu dördü en temel olanları…

Ne yapmalı?

Özetle, bu salgınla mücadeleden en az kayıpla çıkmamız, sağlık çalışanlarının en az kayıp vermesine bağlı.

Yani onları koruyabildiğimiz oranda halkı koruyabileceğiz.

Çünkü sağlık çalışanlarının sağlığı, halk sağlığımızın garantisidir.

“Az test az vaka” hedefiyle “zaman kazanma süreci yürütenlerin”, artık işin esası olan “hastanelerin tıbbi güvenliği” sorununa odaklanması gerekmektedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mart 2020

 

2 Yorum

Çıplak kral: ABD

Nedir kapitalizm?

Biz anlatmayalım, emperyalist- kapitalist ABD’nin petrol eyaletinin vali yardımcısı anlatsın…

Fox News kanalına çıkan Texas Vali Yardımcısı Dan Patrick, “Yaşlılar, kamu sağlığı önlemleri için harcanan paranın ABD ekonomisine zarar vermesindense ölmeyi tercih eder” dedi (T24, 24.3.2020).

Yani kapitalizm, “kamu sağlığına para harcamaktansa, insanların ölmesini isteyen” sistemdir!

* * *

Nedir kapitalizm?

Kapitalist dünyanın lider ülkesinin ticaret başkenti New York’un valisi anlatsın…

New York Valisi Andrew Cuomo, Trump yönetimini eleştiriyor sosyal medyadan: “Federal Acil Yönetim Ajansı, 4 bin suni solunum cihazı gönderiyor. 30 bine ihtiyacım varken 4 bin tane ile ne yapabilirim? Bu durumda ölecek 26 bin kişiyi siz belirleyin çünkü sadece 4 bin suni solunum cihazı gönderiyorsunuz” (Birgün, 24.3.2020)

Kapitalizm, 26 bin adet solunum cihazı veremeyen ve “ölün” diyebilen sistemdir.

* * *

Nedir kapitalizm?

En gelişmiş kapitalist ülkenin, en gelişmiş eyaletinin valisi anlatsın…

Kaliforniya Valisi Gavin Newsom “Eyaletteki 60 bin evsiz korona virüsüne yakalanabilir” diyor (Sputnik, 19.3.2020).

Yani kapitalizm, en gelişmiş merkezinde bile on binlerce insanın evsiz kalabildiği sistemdir. Kapitalizm, parası olamayana “sokakta yaşa” diyen sistemdir.

* * *

Çok değil, 30 yıl önce SSCB dağılınca, kapitalizmi “tarihin sonu” ilan etmişlerdi; artık başka sistem olmayacaktı…

  1. yüzyılı da “Amerikan yüzyılı” ilan etmişlerdi.

Küresel lider ABD istediği yere savaş açacak, istediği yeri işgal edecek, istediği coğrafyada rejimleri ve sınırları değiştirecekti…

Büyük Ortadoğu Projesi hazırladılar, Orta Asya’ya girdiler, Çin’i kuşatmaya aldılar, boğazları tuttular, denizlerde uçak gemisi dolaştırdılar, uzaydan dünyayı izlemeye aldılar…

Tüm bunlara rağmen ABD’nin hedefinin gerçekleşmeyeceğini 20 yıldır ekranlarda söylüyorum, gazetelerde yazıyorum. En son meselenin kitabını da yazdım: Amerikan Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi Yayınları’dan çıkan kitap bu hafta 8. baskı yaptı.)

İnsanlığın doğası elbette “vahşi kapitalizme” boyun eğmeyecek, elbette insanlık emperyalizmin talanına dur diyecek…

İnsanlık, elbette insana düşman bir sisteme bir noktada “artık yeter” diyecek…

* * *

İşte görmeye başladık. Koronavirüsü ile birlikte geniş kitleler kapitalizmi, kâr hırsını, özel sağlığı sorgulamaya başladı…

Gidilemeyen tatiller, binilemeyen arabalar, harcanamayan paralar iki maskeyle bir kolonyanın yanında önemsizleşti…

İnsan “önce kâr” değil, “önce insan” demeye başladı…

Elbette bugünden yarına her şey bir anda değişmeyecek ama büyük değişimin başladığı da ortada…

Bakın ABD’nin en önemli dergilerinden The Atlantic’te Anne Applebaum ne yazıyor: “Kendini uzun süredir en iyi, en etkili, teknolojik açıdan en gelişmiş topluluk olarak gören Amerika’nın çıplak bir kral olduğu kanıtlanmak üzere” (The Atlantic, 15.3.2020).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Mart 2020

 

4 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: