Archive for category Politika Yazıları

AKP ESKİ DEVLETİ PARALEL DEVLET İNŞA EDEREK YIKIYOR!

Yeni devlet kurmak için ya “silahlı zor” ile eski devlet yıkılır, ya da eski devlete paralel devlet inşa edilerek eski devlet yavaş yavaş ölüme itilir. 15 yıldır yaşadığımız süreç işte bu ikincisidir. Özetleyelim:

PARALEL SİSTEM

Önce parlamenter sisteme paralel bir geçiş sistemi inşa edildi. Erdoğan bu süreci 21 Mart 2015’te “parlamenter sistemi bekleme odasına aldık” diye tarif etti. İki yıl böyle götürülen sisteme 16 Nisan 2017’de darbe vuruldu ve başkanlık sistemine geçildi. Erdoğan 13 Ağustos 2017’de şöyle diyordu: “Artık parlamenter demokrasi yok”

PARALEL MECLİS

AKP 15 Temmuz FETÖ darbesini fırsata çevirerek kesintisiz ve sürekli OHAL ilan etti. Böylece yasama yürütmeye, daha doğrusu Saray’a bağlandı. TBMM’den yasa çıkarmak yerine artık Saray’dan OHAL kararnameleri yayınlanıyor. Böylece Saray TBMM’ye paralel meclis haline getirilmiş oldu.

PARALEL ANAYASA

Anayasa Mahkemesi’nin 2007’de laiklik karşıtı odak ilan ettiği ama kapatmadığı AKP, fiilen anayasayı ve mahkemesini kapattı! Şöyle: Erdoğan örneğim 26 Şubat 2016’da artık “Anayasa mahkemesinin kararına uymuyorum, saygı da duyuyorum” diyebiliyordu. Böylece Anayasa’ya paralel kendi yasasını koymuş oluyordu, kendi yasasını uyguluyordu. Zaten anayasaya uymayarak cumhurbaşkanlığı yapıyordu. En sonunda, geçmiş yıllarda zaten parça parça değiştirilen anayasaya 16 Nisan 2017’de büyük bir tırpan vurdu.

PARALEL POLİS

AKP hükümeti “paralel polis” inşası için uzun bir süre F Tipi yapı ile ittifak kurdu, onlara dayanarak devletin emniyet teşkilatını kullandı. Paralel yapı ortaklığı ile Ergenekon-Balyoz operasyonları yapıldı ve eski devletle çarpışıldı!

İktidar, F Tipi ihanetin ardından polis içindeki paralel yapıyı tasfiye etti ama boşalan yeri yeni tarikat ve cemaatler doldurdu. Böylece kendisine yakın ve kontrol edilebilir yeni bir paralel yapı inşa etmiş oldu.

PARALEL HUKUK

AKP hükümeti tıpkı poliste olduğu gibi yargıda da önce F Tipi yapıya dayanarak ilerledi. Yasma gücünü kullanarak F Tipi yapının yargı içerisinde yükselesini, kritik yerleri tutmasını sağladı. En sonunda 12 Eylül 2010 referandumu ile yargıyı F Tipi’ne teslim etti.

Daha sonra FETÖ’yü tasfiye eden iktidar, şimdilerde doğrudan 15 yıl boyunca il ve ilçelerde AKP yöneticiliği yapan kadrolarıyla boşluğu dolduruyor ve örneğin son 1341 hâkim atamasında olduğu gibi yüzde 95 oranında AKP’li hâkim atıyor!

Paralel yargı ile cumhuriyet yargısını baskılayan ve sindiren iktidar bir yandan da müftülere nikah gibi konularla paralel hukuk oluşturmaya devam ediyor. İşe medeni hukukun aile hukuku ayağıyla başlayan hükümet, ardından adım adım kişiler hukukuna, eşya hukukuna ve miras hukukuna yönelecek.

PARALEL EĞİTİM

AKP hükümeti türbanı önce ilkokullara kadar soktu, ardından Kuran kurslarını yasallaştırıp genişleterek paralel bir eğitim modeli tohumu attı. 4+4+4 ile kız çocuklarının 4. sınıftan sonra okumasının zorunluluğunu gevşetti. Ardından müfredattan evrimi çıkardı, müfredata şeriatın alt kolları olan “muamelat” ve “ukubat”ı ekledi, şimdi de “cihat”ı eklemeye çalışıyor. Diğer yandan tüm okullara mescit zorunluluğu getirdi. Kız ve erkek çocukların ayrı sınıflarda okutulması hazırlıkları yapıyor, bu konuda toplumu iki ileri bir geri taktiğiyle yokluyor.

Ensar Vakfı, Birlik Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti ile protokol imzalayan Eğitim Bakanlıpı, bu vakıfların okullarda eğitim yapmasını, seminer vermesini, proje, gezi, kitap okuma, yarışma, kamp ve yaz okulu etkinlikleri düzenlemesini sağlamış olacak. Böylece paralel eğitim ile cumhuriyet eğitiminin tamamen ortadan kaldırılması sağlanacak.

PARALEL TOPLUMSAL ÖRGÜTLENME

Belediye başkanı olduğunda “şehremini sistemini geri getirelim” diyen, sonraki yıllarda “Osmanlı eyalet modelini” öneren Erdoğan, toplumsal örgütlenmeyi kafasındaki modele uygun hale getirebilmek için paralel bir toplumsal örgütlenme yoluna gidiyor. Nasıl mı? Başta Eğitim ve Aile bakanlıkları ile vakıflar arasında protokol imzalattırarak!

Zamanla toplum “vakıflar” ile örülmüş ve örgütlenmiş olacak. Böylece yurttaşlık bilinci yerine farklı aidiyetler oluşturulacak.

PARALEL SERMAYE

AKP’nin aslında ilk paralel inşası sermaye ile ilgiliydi ve öncelikle belediyeler aracılığıyla yapılıyordu. Fakat güç kazandıkça çapı büyüttü ve çeşitli yollarla “sermaye dönüşümü” yaptı. Ardından ihale kanununu değiştirerek “yeni bir sermaye sınıfı” yarattı!

Özelleştirme yolu ile en büyük kamu kurumlarını TÜSİAD üyelerine ucuza vererek “eski sermayeyi” susturdu. Diğer yandan 15 yılda 10 liman, 81 elektrik santrali, 40 tesis, 3483 taşınmaz, 3 gemi ve 36 maden sahası özelleştirerek sermaye dönüşümü hedefinde büyük ilerleme sağladı!

PARALEL ORDU

15 Temmuz FETÖ darbe girişimini fırsata çeviren AKP hükümeti “yeniden yapılandırma” adı altında TSK’yi bakanlıklara böldü, YAŞ’ı parti şurası haline getirerek, orduyu parti ordusu yapma yoluna girdi. Fiilen liyakat yerine siyasi iktidara uyumluluk kriteri getirdi. (Ancak AKP hükümetinin en az yol alabildiği ve hâlâ en güçsüz olduğu yer TSK’dir!)

PARALEL TARİH

Erdoğan bir yandan da paralel bir tarih yazıyor. 15 Temmuz’u önce Çanakkale Zaferi ile bir tuttu, ardından ise 15 Temmuz’un Çanakkale Zaferi’nden daha anlamlı olduğunu söyledi!

Kısacası 15 Temmuz’u “yeni devlet” inşası için milat ilan etti. Zira eski devlet dedikleri Türkiye Cumhuriyeti 1915 Çanakkale ile başlayan ve 30 Ağustos 1922’de zaferle taçlanan 7 yıllık savaşlarla kurulmuştu.

PARALEL DEVLET

Devlet soyut değil somuttur; öncelikle egemen sınıftır, yasamadır, yürütmedir, yargıdır, ordudur, polistir, bürokrasidir, eğitim kurumlarıdır, kamu kurumlarıdır. Bunların yıkılıp yerlerine yenilerinin kurulmaya çalışılması “yeni devlet” inşasından başka bir şey değildir!

Yani AKP’li Ayhan Oğan “yeni bir devlet kuruyoruz, kurucusu Erdoğan” derken gerçeği söylüyordu. Gelen tepkiler nedeniyle Erdoğan ve Yıldırım toplumu yumuşatma yoluna gitse de gerçek ortada. Kaldı ki Oğan’ın sözlerine tepkilere yanıt veren AKP Hükümeti sözcüsü Mahir Ünal da aynı şeyi farklı sözlerle dile getiriyor: “Devleti yeniden yapılandırıyoruz, mimarı da Erdoğan”. Yani “yeni devlet” yerine “devleti yeniden yapılandırma” diyor, “kurucu” yerine “mimar” sıfatını kullanıyor!

“Yapamazlar, yeni devlet kuramazlar” diyerek süreç izlenemez. Cumhuriyet kuvvetleri ancak bu yıkım ve inşa faaliyeti gerçeğini görerek ve bu gerçeğe göre konumlanarak yıkımı durdurabilir!

Mehmet Ali Güller
15 Ağustos 2017
ABC Gazetesi

5 Yorum

2017 YAŞ’I: AK-ORDU HAZIRLIK ŞURASI

2017 Yüksek Askeri Şura’sını salt komuta kademesine ya da Balyoz sanıklarının bir kısmının terfi etmesine bakarak değerlendirmek eksik ve hatalı olacaktır. Dahası böylesi bir değerlendirme, yapısal sorunun üzerinden atladığı için bundan sonraki şuralardaki asıl büyük tehlikeyi gizleyecektir.

Elbette Saray’ın yüzlerce SADAT’çı Tanrıverdi’si yok ve bu nedenle Adnan Özbal gibi çok sevilen bir ismi de kuvvet komutanı yapacak, parlak bir subay olan Cem Okyay gibi bir Balyoz sanığını da amiralliğe terfi ettirecek.

15 yılını bildiğimiz Erdoğan, geleceği avuçlarının içine alabilmek için öncelikle mekanizmayı ele geçirmek, parçalamak ve yeniden biçimlendirmek istiyor. Erdoğan bilmektedir ki, 2019 ve 2023 hedeflerine gidebileceği bir AK-Ordu inşası buradan çıkacaktır.

İşte 2017 YAŞ’ını bu perspektiften incelememiz gerekiyor, isimler üzerinden değil. Başlayalım:

İLK AŞAMADA EMİR-KOMUTA BİRLİĞİ DAĞITILDI

1) Erdoğan 15 Temmuz’u fırsata çevirerek Türk Ordusu’nu AK-Ordu’ya dönüştürme hedefinin ilk aşamasını “yeniden yapılandırma” ile tamamladı:

Jandarma ve Sahil Güvenliği TSK’den koparıp İçişleri Bakanlığı’na, kuvvet komutanlıklarını Savunma Bakanlığı’na bağladı. Genelkurmay Başkanlığı’nın komutanlık vasfını kaldırdı ve altsız bir şekilde Başbakanlıkta bağlı tuttu. Askeri hastaneleri Abdülhamid hastaneleri yaparak Sağlık Bakanlığı’na bağladı. Askeri okulları kapattı, Savunma Üniversitesi kurdu ama yönetimini askerlere değil saray onaylı sivillere verdi. Askeri yargıyı kaldırdı.

“Sivil paşalık” unvanı getirerek askere paralel, saraya bağlı bir otorite inşa etti: Erdoğan Savunma Bakanlığı içinde müsteşar ve rektöre orgeneral, müsteşar yardımcılarına korgeneral, genel müdürlere tümgeneral, genel müdür yardımcılarına tuğgeneral ve daire başkanlarına albay rütbesi verdi! Kısmen Osmanlı’nın son dönemlerinde padişahın paşalık dağıtması gibi…

YENİ TSK, YENİ DEVLET DEMEKTİR

2) Erdoğan ardından Türk Ordusu’nu şekillendiren Yüksek Askeri Şura’yı değiştirdi. Böylece sicil amirlerinin terfi ve tayin ettiği subayları, bizzat kendisi belirleyecek duruma geldi.

Başbakan, savunma bakanı ve or rütbeli komutanlardan oluşan 15-16 kişilik Şura’yı dağıtan Erdoğan, yerine 4 general ile 11 AKP’liden oluşan yeni bir Şura koydu. Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı gibi konuya en uzak isimlerin bile hangi askerin komutanlık yapacağına karar vereceği bir Şura… (Gerçi nihayetinde tamamına Erdoğan karar verecek!)

2017 YAŞ’ının en önemli özelliği işte bu mekanizma değişikliğidir. Zira bu modelle ordunun parti tarafından şekillendirilmesinin önü açılmış oldu. Bu yapısal değişiklik bu Şura’da hangi makama kimin geldiğinden çok çok daha önemlidir.

Dahası Erdoğan bu modelle “parti-devlet” hedefini bir adım daha ilerletmiştir. Zira “devlet en çok ordudur, ordu da devletin omurgasıdır” ilkesini en iyi bilen kişilerinden başında Erdoğan gelmektedir.

AKP MKYK üyesi Ayhan Oğan o nedenle “yeni bir devlet kuruyoruz, o devletin kurucusu Erdoğan’dır” diyebilmektedir. Oğan bu yeni bir devlet kuruluşunu da “yapılan YAŞ yeni bir TSK’nin inşasıdır” esasına dayandırmaktadır.

Çok doğrudur, yeni bir TSK inşa etmek, yeni bir devlet kurmaktır!

Atatürk’ün devletini adım adım yıkmaktadırlar; önce ideolojisini, sonra KİT’lerini, daha sonra eğitimini, yargısını, bürokrasisini… Ve en sonunda ordusunu!

Savaştı, dış tehditti, geçiniz, asıl konu budur ve en sonunda buna göre konumlanacağız hepimiz!

Zira bu tip yıkımlarda hep benzer şekilde “dış tehdit var” denilerek içerideki yıkıma gözler kör edilir! “Üst akıl” diyerek gözler asıl meseleden uzaklaştırılır! “Vatan” denilerek içerideki yıkıma meşruiyet aranır! “Millicilik” şovu en çok yıkım zamanlarında maskeye dönüşür yıkıcıların elinde!

Oysa dış tehdit yıkıcıların marifetiyle büyümüştür ve savaş riski yıkıcıların yarattığı zeminde büyümektedir! Savaşı uzak tutmak ve dış tehdidi ortadan kaldırmak, yıkıcılardan kurtulmakla başlar!

RTE’NİN “RÜTBE DEĞİL, UYUM” MESAJI

3) 2017 YAŞ’ında Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar koltuğunu korurken, üç kuvvet komutanı emekli edildi, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na Jandarma Genel Komutanı Yaşar Güler getirildi. Böylece Güler’in Akar’dan sonra Genelkurmay Başkanı olabilmesinin yolu açılmış oldu!

Kimdir Yaşar Güler? Başta Suriye işleri olmak üzere pek çok konuda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la yakın çalışan bir isimdir, tıpkı Akar gibi…

Daha önce sosyal medyaya düşen ses kayıtlarına göre AKP hükümetini desteklediği ve muhalefeti eleştirdiği ortaya çıkan komutandır! (Kardeşi AKP’den milletvekili adayı olmuştu)

4) Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bir koramiral atandı. Neden? Oramiral yok muydu? Vardı! Ergenekon-Balyoz kumpasları sürecinde, askeri casusluk davasında kısa bir süre tutuklanmış komutanlardan Oramiral Veysel Kösele vardı!

Üstelik Deniz Kuvvetleri Komutanı olarak atanan isimden kıdemli 5 komutan vardı. Fakat AKP o beş komutanın üçünü emekli etti, yasa gereği rütbe bekleme süresini doldurmamış Oramiral Veysel Kösele’yi ve Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral Şükrü Korlu’yu emekli edemedi ve 6. Sıradaki Adnan Özbal’ı kuvvet komutanı yaptı.

Haliyle Veysel Kösele ile Şükrü Korlu YAŞ’tan birkaç gün sonra istifa dilekçelerini vermek zorunda kaldılar!

Kuşkusuz Adnan Özbal da komutanlık yetenekleri bakımından bu makam için yeterlidir. Tanıdığımız ve güvendiğimiz pek çok komutan Adnan Özbal’a kefildir. Fakat mesele şu: AKP bu uygulamayla komutanlara “rütbenize ve sıranıza bakmam, istediğimi atarım” demiş oldu. Bu ilerisi için büyük sorundur, zira atanmak açısından hükümete uyumluluk, hatta yakınlık kriteri ortaya çıkmış oldu!

TSK’Yİ DİNCİLEŞTİRME OPERASYONU

5) YAŞ öncesi Binali Yıldırım YAŞ üyeleri ve askerlerle birlikte teamüllere uygun olarak Anıtkabir’i ziyaret etti. Fakat bunca yıldır Anıtkabir’i ziyaret eden Yıldırım, ilk kez ellerini açıp dua etti. Arkasında askerlerin göründüğü bu fotoğraf da özenle kamuoyuna servis edildi.

Ne var bunda denilebilir elbette ama çok şey var! Bu daha önce yazdığımız AKP’nin Türk Ordusu’nu “dincileştirme” operasyonun bir parçasıdır! Tillo mollalarını ziyaret eden komutanlar, üniformalarıyla camide namaz kılan komutanlar, umre yapan komutanlar, Cübbeli Hoca’yla poz veren komutanlar, Atatürk düşmanı Nuri Pakdil’i ziyaret eden komutanlar, Necip Fazıl hayranı komutanlar, AKİT’e taziyede bulunan komutanlar, dizilerde sürekli ibadet ederken gösterilen komutanlar…

Ve FETÖ’cülerin yerine Işıkçıların, Kurtoğlu grubunun doldurulduğu komutanlıklar…

Mesele Atatürk’ün ruhuna Fatiha okumak olsaydı, elbette 15 yıldır okurlardı! Dua edecek kadar çok mu seviyorlar Atatürk’ü? Hayır, tersine Atatürk’le hesaplaşıyorlar, Atatürk’ün cumhuriyetini yıkıyorlar ve Atatürk ile İnönü’ye “iki ayyaş” diyorlar!

6) YAŞ sürecinin şu kritik mesajı da sonraki YAŞ’lar ve AKP’nin planlaması bakımından önemlidir: “Başörtülü general de olacak.”

AK-Medya bu tür haberlerle hem AK-Ordu hedefini ilan ediyor, hem de tepkileri ölçüyor…

AKP’YE KARŞI ODAK

Kısacası sıkıntılı bir sürecin ortasındayız. AKP’nin en büyük şansı ise bu sürece karşı çıkacak sağlam bir odak olmamasıdır.

Fakat er geç o odak oluşacaktır, 2007 Cumhuriyet mitingleri, 2013 Haziran eylemleri, 2017 Başkanlığa hayır mücadelesi, 2019 sürecinde çok daha büyük bir dalgaya dönüşecektir.

Üstelik bu kez AKP’nin millicilik oyununa artık kanmayan ve “terörle mücadeleden” kamaşan gözlerini artık kocaman açan milliyetçi-ulusalcı muhalefet, “yenileşmeye” artık dur diyen halkçı muhalefet, Kürtçülükten uzaklaşan sol muhalefet, aynı cephede gerçek bir odak olacak!

Yıktırmamak için başaracağız!

Mehmet Ali Güller
6 Ağustos 2017
ABC Gazetesi

4 Yorum

AMERİKANCI TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ: ÜLKÜCÜLÜK

Milliyetçi Yeniçağ gazetesi yazarlarından Yavuz Selim Demirağ, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i Amerikancı ilan etmiş, hem de Alparslan Türkeş’e dayanarak!

Üzerinde durulacak ciddiyette bir mesele olmadığı ortada, ancak bu vesileyle Türk milliyetçiliğinin NATO sürecinde nasıl bir mutasyona uğradığına değinme fırsatı vermesi bakımında önemli…

PERİNÇEK’E AMERİKANCI DEMEK, ATATÜRK’E İNGİLİZCİ DEMEK KADAR AKILDIŞIDIR

Öncelikle belirtelim: Perinçek’i siyasetleri nedeniyle, özellikle de son 2 yıldaki çizgisi nedeniyle sertçe eleştirebilirsiniz ama ona Amerikancı demek, Atatürk’e İngilizci demek kadar akıldışıdır!

Perinçek’e söylenebilecek en son şey, onun Amerikancı olduğudur! Zira anti-Amerikancı tavır, daha doğrusu anti-emperyalist duruş, Perinçek’i şekillendiren en önemli ve belirleyici özelliğidir.

Hatta Perinçek o kadar Anti-Amerikancı’dır ki, ABD’yle ortaya çıkan çelişkileri bile uzlaşmaz mertebesine çıkartarak abartır. Örneğin ABD ile Katar arasında çelişki ortaya çıktığında, Katar’ı anti-emperyalist ilan eder. Örneğin ABD ile AKP arasında bir çelişki oluştuğunda, Erdoğan’ı anti-Amerikancı ilan eder.

Özetle, Perinçek’e Amerikancı demek, gülünç bile değildir ve Yavuz Selim Demirağ, Türkeş kaynaklı bu akıldışı iddiası nedeniyle güldürmemiş, onu çokça sevdiğini belirten TGB’li gençleri üzmüştür.

TÜRKEŞ MİLLİYETÇİ DEĞİL ÜLKÜCÜ VE IRKÇIDIR, ÇÜNKÜ AMERİKANCIDIR

Evet, Doğu Perinçek Amerikancı değildir ama Demirağ’a bunu söylediği iddia edilen Alparslan Türkeş sapına kadar Amerikancıdır!

Anlatalım: Bu topraklarda Türk milliyetçiliği Abdülhamid’e karşı tutum olarak gelişti ve büyüdü. Bugün yeniden gündeme gelen “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” Türk milliyetçiliğinin sloganıdır.

Ve Abdülhamid’e karşı mücadele eden İttihat Terakki’nin Türk milliyetçiliği 1. ve 2. Meşrutiyet’te büyümüş ve emperyalizme karşı verilen kurtuluş savaşı ile de kendini “Atatürk Milliyetçiliği” olarak geliştirmiştir.

Nedir Atatürk milliyetçiliği? Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denmesidir! Yani bir halkın, emperyalizme karşı kurtuluş ve devrim ile milletleşmesidir!

Ve özellikle belirtelim: Demokratik devrimlerimizin motoru olan milliyetçilik, hiçbir zaman ırkçı olmamıştır. Fakat Türk milliyetçiliğinin bir kanadı NATO ve “küçük Amerika” sürecinde ülkücülüğe dönüştürülmüş, komünizme karşı ırkçılık halini almıştır!

İşte Alparslan Türkeş o sürecin aktörüdür; “Amerikancı Türk milliyetçiliği” olan ülkücülüğün uygulayıcısı ve gelişen sol dalgaya karşı Amerikan sopası olmuştur.

Üstelik Alparslan Türkeş bu görevinin gereği olarak ABD’de eğitim almıştır!

GLADYO AKTÖRLERİ: GÜLEN VE TÜRKEŞ

Şimdilerde FETÖ nedeniyle Fethullah Gülen’in ABD’nin yeşil kuşak stratejisi içinde nasıl rol aldığı yazılıp çizilmektedir, onun Komünizmle Mücadele Dernekleri geçmişi anımsanmaktadır. Ve bir NATO gizli örgütlenmesi olan Gladyo’nun aktörü olduğu gerçeği artık kabul edilmektedir.

İşte o Gladyo’nun bir başka aktörü de Alparslan Türkeş’ti!

Fethullah Gülen Gladyo’nun “İslamcı” aktörü, Türkeş de “ülkücü” aktörüydü! Yani Gülen ve Türkeş sapına kadar Amerikancı’ydı.

Perinçek ise hem Gülen’e hem de Türkeş’e karşı mücadele etmiştir hep. Yani Amerikancılara karşı!

AKŞENER KRALİÇE İSE ÇİLLER NE?

Mesele Perinçek’i eleştirmekse, şuradan eleştirelim: Türk milliyetçiği Abdülhamid’e karşı mücadeleyle gelişti. Dolayısıyla bugünün en iddialı milliyetçisi olan Doğu Perinçek’in de aynı şekilde neo-Abdülhamid’e karşı mücadele etmesi gerekir!

Fakat Perinçek Erdoğan’ı Neo-Abdülhamid olarak görmemekte, hatta ona zaman zaman Neo-Enver muamelesi yapmaktadır!

Yavuz Selim Demirağ’ı bu akıldışı ithama savuran mesele de aslında bu siyasal konumlanışlarla ilgilidir. Zira önce Perinçek Demirağların ve Yeniçağ’ın desteklediği Meral Akşener’e “Gladyo’nun Kraliçesi” demiştir!

Peki Akşener Gladyo’nun Kraliçesi midir? Meral Akşener’i bugün “Gladyo’nun Kraliçesi” ilan etmek birincisi en çok Erdoğan’ı sevindirmiştir, ikincisi müttefik olan Aydınlık ile Yeniçağ’ı karşı karşıya getirmiştir. Sırf bu iki nedenle bile siyaseten yararsız bir çıkıştır!

Diğer yandan asıl soru şudur: Meral Akşener Gladyo’nun Kraliçesi ise Tansu Çiller nedir? Kraliçe’den daha üst bir makam olmadığına göre Çiller Gladyo’dan ayrılmış mıdır?

Akşener’in en üst makam olan kraliçeliğe terfi etmesi ile Tansu Çiller’in iki hafta önce 15 Temmuz töreninde Erdoğan’la yan yana poz vermesi arasında bir bağ var mıdır?

Soruları çoğaltabiliriz, biz şu kadarını söyleyelim: Perinçek’in, 90’lı yıllarda Gladyo’nun 1 numarası ilan ettiği Çiller ile 2000’li yıllarda Gladyo’nun 1 numarası ilan ettiği Erdoğan’ı bugün başka bir noktaya koyuyor olması, Gladyo’nun Perinçek’ten öğrendiğimiz abecesine hiç uymuyor!

Kaldı ki Akşener, Erdoğan-Gülen ortaklı Ergenekon kumpaslarında Perinçek’le birlikte aynı şemada hedef alınmıştı!

MUHALETE MUHALEFET İKTİDARA YARIYOR!

Önümüzdeki asıl meseleye bakalım.

Türkiye hızla dönüşüyor: Dinci eğitim müfredatıyla, sünni tarikat egemenliğine verilen bürokrasiyle, TSK’den Atatürkçülüğün tasfiyesiyle, laik yaşam tarzına ağır baskılarla, kuvvetler ayrılığının tek elde toplanmasıyla, başkanlık rejimiyle Cumhuriyet’e son darbeler vuruluyor…

2019, Erdoğan’ın da dediği gibi bir kırılma noktasıdır. Muhalefet kuvvetlerinin bu esasa göre konumlanması gerekir. Muhalefetin iktidar yerine birbirine muhalefet ediyor olması en çok Erdoğan’a yaramaktadır!

Mehmet Ali Güller
31 Temmuz 2017
ABC Gazetesi

4 Yorum

AK-OPERASYON: ‘ULUSALCILAR DARBE YAPACAK’ MANŞETİ

İstihbarat kaynaklı haberleriyle bilinen Türkiye Gazetesi, özel bir operasyon manşetiyle çıktı bugün: “Yeni darbeyi ulusalcılar yapabilir.”

Haberin kaynağı kim? Üst düzey güvenlik kaynağı…

O kaynağa göre artık TSK içinde FETÖ’cülerin darbe girişiminde bulunma imkân ve kabiliyeti yokmuş ama sivil-asker ilişkileri Batı normlarına getirilmezse, 1,5-2 yıl içinde ulusalcılar darbe yapabilirmiş!

GÜLEN’İN MESAJI

Gazetenin bu operasyonu öncelikle Fethullah Gülen’in birkaç gün önce yaptığı şu açıklamayı anımsattı: “15 Temmuz’u ulusalcı bir laik kesim yapmış olabilir

Zira Fethullah Gülen yıllar önce de “ulusalcı dalgayı aşmalıyız” demiş ve AKP ile Cemaat Ergenekon-Balyoz operasyonları yapmıştı.

Buradan hareketle AKP’nin FETÖ’yle uzlaşabileceğinden, en azından bir kanadıyla barışabileceğinden, zaten siyasi ayağı ortaya çıkarmadıklarına göre kısmi bir anlaşmanın yapılmış olabileceğinden bahsediliyor…

Ancak bize göre mesele başka…

SARAY’IN 2019 HEDEFİNE İTİRAZ EDEMEYECEK ORDU HEDEFİ

AKP, 15 Temmuz darbesini fırsata çevirerek Türk Ordusu’na bakanlıklara böldü ve emir-komuta birliğini dağıttı.

Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı TSK bünyesinden alınıp İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. Kara, Deniz ve Hava kuvvetleri Savunma Bakanlığı’na bağlandı, Genelkurmay Başkanlığı “altsız” olarak Başbakanlığa bağlı kaldı.

Diğer yandan GATA Abdülhamid hastanesine dönüştürülerek Sağlık Bakanlığı’na bağlandı. Askeri liseler ve harp okulları kapatıldı; sivil yönetimli Savunma Üniversitesi açıldı. Askeri yargı tasfiye edildi.

Yüksek Askeri Şura (YAŞ) yeninden yapılandırıldı. 11 sivil ve 4 askerden oluşan yeni kurulla artık terfi ve tayinler tamamen hükümetin kontrolüne girdi.

Diğer yandan F Tipi’nden boşaltılan yerlere A tipi, M tipi, N tipi kadrolar yerleştirilmeye başlandı!

Fakat Erdoğan’ın “kırılma noktası 2019 olacak” dediği hedef için yollar tamamen düzleştirilemedi!

O düzlük için tamamen biat eden ve 2019’daki “yeni rejime” itiraz etmeyecek bir ordu lazım, dinci ordu!

Birkaç aydır bu yönde bir operasyon yürüyordu: Türk Ordusu sürekli iftarlarda gösteriliyordu. Terörle mücadele haberi için dua eden asker fotoğrafları servis ediliyordu. TSK için hazırlanan dizilerde subaylar sürekli namaz kılıyordu. Komutanlar cemaat ve tarikat liderleriyle yan yana getiriliyordu.

Fakat 2019 için çok daha fazlası gerekiyor. Öncelikle de Balyoz kumpasına uğramış ama kanunla TSK’ye dönmüş komutanların ve onlara yakın komutanların Türk Ordusu’ndan temizlenmesi gerekiyor!

YAŞ OPEARSYONUNA HAZIRLIK

Bu yöndeki ilk operasyon İçişleri Bakanlığı’nca Jandarma’da yapıldı. Balyoz kumpasına uğramış komutanlar ya Jandarma’dan emekli edildi ya da etkisiz makamlara getirildi.

Şimdi daha büyüğünü YAŞ’ta Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri için yapacaklar.

İşte Türkiye Gazetesi’nin “Yeni darbeyi ulusalcılar yapabilir” manşeti bu operasyon içindir. “1,5-2 yıl içinde ulusalcılar darbe yapabilir” denilerek 2019’a gönderme yapılmaktadır.

Sonuç olarak bir AK-Operasyon manşeti olan haberle üç şey hedeflenmektedir:

1) 2019’dan önce Türk Ordusu’ndan Kemalist ve milliyetçi askerlerin tamamen temizlenmesi istenmektedir. Önümüzdeki YAŞ bunun için ilk keskin viraj olacaktır.

2) F Tipi yapılardan boşaltılan devlete A tipi, M tipi, N tipi cemaat ve tarikatların yerleştirilmesine gerekçe üretmek içindir bu manşet aynı zamanda…

3) Son olarak da ulusalcı kesimlere bu manşet üzerinden şantaj yapılmıştır, sopa sallanmıştır. Zaten Ergenekon davası Eylül’e ertelenmiştir ve Başbakan Binali Yıldırım “Ergenekon ve Balyoz yalan değildi, meşru hükümete ve milli iradeye karşı darbe girişimiydi” diyerek o sopayı göstermiştir!

AKP’YLE SİYASİ MÜCADELE

Terörle mücadele ve batı karşıtlığı üzerinden “yerli ve millicilik” oynayan iktidarın hedefi açıktır: 2023’de bir din devleti kurmak! Bu ana hedefin gereği olarak 2019’u kırılma noktası görmektedirler.

Dolayısıyla Türkiye’nin tüm milli, cumhuriyetçi, halkçı kuvvetleri bu esasa göre konumlanmalıdır. Okulların imam hatipleştirilmesi, okullara mescit zorunluluğu, şeriat dersleri konması, cihat dersi hazırlığı yapılması, müfredattan Atatürk’ün ve Evrim’in çıkarılması boşuna değildir.

AKP’nin zaten görevi olan terörle mücadelesine ve denge ihtiyacı nedeniyle Rusya’yla normalleşmesine bakarak bu iktidar desteklenemez!

AKP’yle siyasi mücadele, en temel mücadeledir!

Mehmet Ali Güller
26 Temmuz 2017
ABC Gazetesi

7 Yorum

ERDOĞAN’A KARŞI 2019 STRATEJİSİ

Türkiye’nin önündeki en temel soru şudur: 2019 yılında (ya da daha önce) yapılacak “başkanlık hükümeti” seçiminde Erdoğan’a karşı izlenmesi gereken strateji nedir?

Bugün işte bu soruya yanıt aramaya çalışacağız.

Bize göre 2019’a giderken muhalefet Erdoğan’a karşı iki cephede birleşmeli.

1. CUMHURİYET CEPHESİ

Uzun zamandır dile getiriyorum: Türkiye’nin bu kötü gidişattan çıkabilmesi, öncelikle bir Cumhuriyet Cephesi inşa edilebilmesine bağlıdır.

Ancak CHP-VP ittifakının öncülük ettiği, soldan sağa pek çok partinin içinde yer alabileceği, demokratik kitle örgütlerine, sendikalara, meslek odalarına yaslanan bir büyük Cumhuriyet Cephesi ciddi bir çözüm seçeneği olabilecektir.

Uzun zamandır dile getirdiğim Cumhuriyet Cephesi’ne dair en çok gelen iki “itiraz” şudur: Birincisi, denilmektedir ki “VP liderliği CHP’yle ittifak yerine AKP’yle ‘milli mutabakat hükümeti’ aramaktadır”; ikincisi de, denilmektedir ki, “CHP ‘küçük’ partilerle ittifak kurmak yerine onların kendisine katılmasını istemektedir.”

Doğru, VP liderliği CHP’ye çok sert eleştiriler yapmakta, örneğin Adalet Yürüyüşü’nde olduğu gibi CHP’yi PKK ve FETÖ’yle kol kola ilan etmekte, hatta Kılıçdaroğlu’nu BOP eşbaşkanı diye suçlayabilmektedir. Dahası VP liderliği AKP’yle milli hükümeti seçenek olarak görmektedir.

En baştan söyleyelim: Devrimci bir parti için Türkiye’ye çözüm adına “AKP’yle milli hükümet” kurmak sınıfsal nedenlerle sıfır seçenektir ama CHP’yle cephe kurmak “iyi-kötü” bir seçenektir!

CHP yönetimi için pek çok eleştiri yapılabilir. İzleyen okurlar Kılıçdaroğlu konusunda 7 yıldır ne kadar sert eleştiriler yaptığımızı anımsayacaklardır, üstelik bugün Kılıçdaroğlu’na yüklenenlerin ona “devrimci Kemal” güzellemeleri yaptığı süreçte…

Fakat son tahlilde CHP için ne BOP eşbaşkanlığı ne de PKK ve FETÖ ile kol kola olmak mümkündür. Şundan:

CHP’NİN SINIFSAL KARAKTERİNİN ÖNEMİ

a) ABD’nin BOP eşbaşkanlığı makamı, doğası gereği iktidarlarla yapılır, muhalefetle değil! Diğer yandan CHP’nin tabanının en az yarısı sağlam Atatürkçü’dür ve 200 yıllık devrimci geleneğimizi temsil eden güçlü bir damardır. Bu damarın bulunduğu bir partiye, AKP’ye olduğu gibi BOP eşbaşkanlığını kabul ettirebilmek, sınıfsal karakteri nedeniyle mümkün değildir.

b) CHP’nin FETÖ’yle kol kola olabilmesi ise en fazla bir iki danışmanın Genel Merkez’e yerleşmesi ve üç beş milletvekilinin aradan sıyrılabilmesi şeklinde olabilir. Daha fazlası CHP’nin sınıfsal karakteri nedeniyle mümkün değildir. Ama AKP’nin FETÖ’yle ortaklığı, sınıfsal karakteri nedeniyle, geçmişte de görüldüğü gibi koalisyon kurma, birlikte devlet olma düzeyindedir! Tam da bu nedenle AKP ile FETÖ şu sert kavgada bile “tamamen” ayrışamamaktadır, çünkü iç içe geçmiştir.

c) HDP ile ittifak ise, CHP üst yönetimi katında alıcı bulsa bile, tabanda bulmadığından, şu aşamada ciddi bir seçenek değildir. Seçenek değildir, çünkü CHP aslında bunun bir yük olduğunu da görmektedir.

Tek başına Adalet Yürüyüşü bile bu konuda yeterince öğreticidir. Anımsayalım, HDP Adalet Yürüyüşü’ne Kandıra’dan kitlesel olarak katılmayı ve birlikte İstanbul’da büyük bir miting yapmayı istemişti, bunu da ilan etmişti. Ancak CHP liderliği istemedi. Adalet Yürüyüşü’nün parti yürüyüşü olmadığını, parti bayraklarıyla katılamayacaklarını söyleyerek HDP’nin girişiminin önünü kesti. HDP Kandıra’dan beş-altı milletvekili ile yürüyüşe sembolik düzeyde ve 10 dakikalığına katılmak zorunda kaldı!

Yararlı eleştiri, CHP liderliğinin HDP’nin bu önünü kesen yaklaşımını öne çıkarmaktır, o 10 dakikadaki beş HDP’linin varlığına bakarak “CHP-PKK kol kola” demek değildir!

HDP’YLE İTTİFAK DEĞİL, KURUCU DEĞERLERE DÖNÜŞ BAŞARI GETİRDİ

Nitekim, Maltepe’deki Adalet Mitingi de CHP yönetiminin Kandıra’daki taktiği sürdürmesi nedeniyle büyük başarıyla geçti. Kılıçdaroğlu mitingde sadece “Türk bayrağı, Atatürk posteri ve Adalet dövizleriyle” katılım istedi.

Adalet Yürüyüşü ve Maltepe Mitingi göstermiştir ki, HDP’yle ittifak değil, CHP’nin kurucu değerlerinin öne çıkarılmasıyla kitlesellik sağlanabilmektedir!

Bilgiye dayanarak şunu da söyleyelim: HDP, CHP’nin Maltepe’de çok büyük bir kitleyi toplayabileceğini düşünmüyordu. Tersine, kendilerinin olmadığı bir mitingin kitlesel olmayacağının CHP yönetimi tarafından görülmesini istiyordu. Böylece CHP kendileriyle ittifaka mecbur kalacaktı!

HDP yönetimi bu nedenle tabanına “mitinge katılın” çağrısı yapmadı, tabi CHP-HDP ittifakını seçenek olarak elde tutabilmek adına, “katılmayın” çağrısı da yapamadı…

Ve HDP’nin ana gövdesi Maltepe’ye gelmedi. Maltepe’de ellerinde Türk bayrağı ve Atatürk posteri olan, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye slogan atan 2 milyon kişi toplandı!

HDP işte bu durum nedeniyle şimdi CHP’yi sıkıştırabilmek adına “biz de artık alanlarda olacağız” demektedir! HDP Grup Başkan Vekili Ahmet Yıldırım, “İstanbul deklarasyonu ile bir start verdiklerini, HDP’nin bundan sonra sahayı kullanan bir muhalefet hattı izleyeceğini” ilan etmiştir!

Dikkat, bu açıklama, CHP’nin Tunceli’de “Teröre Lanet Yürüyüşü” düzenlemesinin ardından gelmiştir!

TERÖRE KARŞI CHP-VP İTTİFAKI

CHP’nin Adalet Yürüyüşü’nün ardından Tunceli’de “Teröre Lanet Yürüyüşü” düzenlemesi, çok önemli bir sıçramadır. Bu yürüyüş aynı zamanda “CHP-PKK kol kola” suçlamasını boşa çıkarmıştır.

Dahası, HDP lideri Selahhatin Demirtaş’ı şu doğru açıklamayı yapmaya mecbur etmiştir: “Necmettin öğretmenin katledilmesini tereddütsüz bir şekilde kınıyor, lanetliyorum. Böylesi bir vahşetin hiçbir meşru ve ahlaki gerekçesi olamaz.”

Fakat yürüyüşün asıl büyük kazanımı, VP’nin de bu yürüyüşe katılmasıdır. Bu, ısrarla vurguladığımız Cumhuriyet Cephesi seçeneği açısından önemli bir başlangıçtır, dikkatle değerlendirilmelidir, bu hat üzerinden geliştirilmesine zorlanmalıdır.

Gelelim ikinci cepheye…

2. MİLLİYETÇİ CEPHE

Devlet Bahçeli, başkanlık karşılığında koltuğunu korumuştur. AKP desteğiyle kongre engellenebilmiş ve Bahçeli genel başkanlığını sürdürebilmiştir.

MHP muhalefeti için geriye tek seçenek kalmıştır: Yeni parti.

Kasım’da bu partinin kurulacağı ilan edildi. MHP tabanının büyük kısmının bu partiye geçeceği ve dahası “sağ, muhafazakâr” yapısı nedeniyle bu partinin AKP’den önemli bir miktar oy alabileceği anlaşılmaktadır.

Zaten Meral Akşener liderliğindeki bu parti, AKP’den oy koparabilmesi oranında kıymetli olacaktır!

Fakat asıl mesele 2019 stratejisidir. Anlatalım:

İLK TURDA AYRI ADAYLAR, 2. TURDA TEK ADAYDA BİRLEŞME

2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi de gösterdi ki, Erdoğan’a karşı ortak aday çıkarmak sonuç almadı. Kuşkusuz iyi bir ortak adayla başarı gelebileceği iddia edilebilir.

Fakat matematiksel olarak şu strateji daha doğru görünüyor:

Çok büyük ihtimalle Erdoğan 2019 virajını anayasa değişikliği paketine sokulan 50 kontenjan milletvekili karşılığında Bahçeli ile ittifak yaparak girecek.

Bu ittifakın karşısına yukarıda anlatmaya çalıştığımız iki ayrı cepheyle ve ayrı ayrı olarak çıkılmalıdır. Cumhuriyet Cephesi kendi adayıyla, Milliyetçi Cephe de kendi adayıyla seçime girmelidir.

Bu stratejinin yararı ve elbette başarısı, ilk turda kimsenin kazanamayacak olmasının ardından, ikinci turda seçmenleri Erdoğan’ın karşısında en çok oy almış aday etrafında “zorunlu” birleştirecek olmasındadır.

Açık ki siyasal iklim ortak bir adayda sıkıntı yaratıyor. Hem örneğin ÖDP, TKP tabanının hem SP, ve elbette MHP tabanının tereddütsüz oy verebileceği bir ortak aday bulabilmek çok mümkün görünmüyor. Fakat ilk turda herkesin kendi adayını desteklemesinden sonra, ikinci turda ortaya şu zorunluluk çıkıyor: Erdoğan mı, en çok oy alan isim mi? Bu zorunluluk, seçmeni birleştirecektir.

Bu süreçte “başkanlık hükümeti” için nasıl bir ortaklığa gidilebileceği, seçilecek “başkanlık hükümeti”nin parlamenter sisteme geri dönüşü esas alan bir programda nasıl uzlaşacağı sonraki sorunlardır ve bunu da elbette tartışacağız.

Mehmet Ali Güller
24 Temmuz 2017
ABC Gazetesi

4 Yorum

15 TEMMUZ’UN 10 SONUCU

İlk günden beri belirtiyoruz: 15 Temmuz, ABD’nin bir kanadının desteklediği FETÖ darbesiydi; erken doğurtulup bastırıldı ve fırsata çevrilip yeni bir rejim inşasında kullanıldı!

Üstelik sonradan yapılan şu açıklamalar, bunu tamamen doğruladı!

Örneğin TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu’nun AKP’li başkanı Reşat Petek dinlenen onlarca tanıktan sonra şu saptamayı yapıyordu: “Havacı subayın MİT’e giderek verdiği istihbarat darbenin öne çekilmesini ve başarısız olmasını sağlamıştır.” (hürriyet.com.tr, 26 Mayıs 2017)

Örneğin Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar da, TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu’na gönderdiği yazılı yanıtında yine erken doğuma işaret ediyordu: “Kanaatimce, alınan bu tedbirlerden dolayıdır ki, hainler paniğe kapılarak, daha sonra sanık ifadelerinden öğrendiğimize göre geç saatlerde yapmayı (saat 03.00) planladıkları işi öne almak suretiyle erkenden ifşa olmuşlar ve böylelikle darbe girişiminin akamete uğramasındaki önemli bir faktör gerçekleşmiştir.” (hurriyet.com.tr, 30 Mayıs 2017)

Yani darbe istihbaratından sonra alınan bir takım tedbirlerle darbe erken doğurtulmuş, öne çekilmiş ve böylece bastırılmış, başarısızlığa uğratılmıştır.

Oysa Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı’nın ifadesinde belirttiği üzere darbenin tamamen önlenebilmesi de mümkündü: “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı.” (hurriyet.com.tr, 20 Mart 2017)

Tabii o zaman 15 Temmuz “Allah’ın bir lütfu” olmayacak ve yeni bir rejim inşasında kullanılamayacaktı!

Peki geride kalan bu bir yılda 15 Temmuz’un ne gibi sonuçları oldu? Neler yapılabildi ya da yapılamadı? İnceleyelim:

1) Darbenin siyasi ayağı ortaya çıkarılmadı.

Darbenin askeri, polisi, avukatı, hâkimi, savcısı, öğretmeni, memuru ortaya çıkarıldı ama siyasi ayağı ortaya çıkarılmadı. Öyle ki Başbakan Binali YıldırımFETÖ’nün siyasi ayağı yok” bile dedi! (Yeniçağ, 2 Nisan 2017)

Yani darbenin çaycısı, çorbacısı bile vardı ama siyasi ayağı yoktu! 31 Mayıs 2017’de, darbe girişiminin siyasi ayağının ortaya çıkarılması için verilen TBMM Araştırma Komisyonu kurulması önergesi, AKP oylarıyla reddedildi. Hükümet çok sıkıştığında ise “siyasi ayağı yok, çünkü temizledik” diye geçiştirdi. Peki o temizlenen siyasi ayaklarla ilgili bir yargı süreci başlatıldı mı? Hayır!

Dahası MİT’in bylock listesi ile siyasi ayağın ortaya çıkarılabileceği konuşuluyorken, TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu’nun AKP’li Başkanı Reşat Petek, komisyon çalışmasını bitirdiğinde “MİT’ten bylock listesi istemedik” diyordu!

2) AKP’nin siyasi sorumluluğunun üzeri örtüldü.

Şimdilerde iktidar sözcülerinin söylediği gibi Fetullahçı cemaat tarafından bir kandırılma ya da cemaatin devlete sızması durumu yok. Fethullahçı çete AKP iktidarı döneminde devlete yerleştirildi.

Birkaç örnekle anlatalım:

a) Orduya sızmaya çalışan Fethullahçı subaylar AKP iktidarı öncesinde yaz ve kış Yüksek Askeri Şuraları’nda ordudan atılırdı. AKP iktidarıyla birlikte bu değişti. AKP’nin katıldığı ilk Yüksek Askeri Şura olan Aralık 2002’de Başbakan Abdullah Gül ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül YAŞ kararlarına şerh koydular. Bir süre süren bu şerhlere zamanla gerek kalmadı. Zira AKP ve Fethhullahçı çete devlet içinde mevzi kazanıyor, dahası 2008 yılında başlattıkları Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile tersine kendileri Türk Ordusu’nda büyük tasfiyeler yapıyordu!

b) 2004 yılında Milli Güvenlik Kurulu Fethullahçı çeteyle mücadele için bir plan hazırladı ve hükümete tavsiye etti. Başbakan ve müsteşarı ise devlet uygulamalarına aykırı olarak bu tavsiye kararını rafa kaldırdı. Eski Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in biz zamanlar çok övündükleri bu olayla ilgili sözleri açık: “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan siyasi sorumluluğunu, ben hukuki sorumluluğunu aldım ve 2004’teki FÖTÜ’yle mücadele planını rafa kaldırdık.” (Hürriyet, Ertuğrul Özkök’ün köşesi, 8 Temmuz 2017)

Yani Türk devletimin Fethullahçı çeteye karşı mücadele etmesi bizzat AKP hükümeti tarafından engellenmiştir!

c) Fethullah Gülen 28 Şubat sürecinde yargılanıyordu ve ABD’ye kaçmıştı. AKP hükümeti 2006 yılında Terörle Mücadele Kanunu’nda bir değişiklik yaparak Gülen’i kurtardı.

d) AKP Hükümeti sözcülerinin belirtiği gibi Fethullah Gülen Cemaati AKP iktidarı döneminde 10-15 kat büyüdü.

e) Recep Tayyip Erdoğan, cemaatle çatışmanın başladığı süreçte “ne istediniz de vermedik” diyerek, bu örgütü devlete yerleştirdiklerini itiraf etmiş oldu.

3) Akar ve Fidan ikilisi TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu’na gitmedi.

15 Temmuz gecesinin en kritik iki ismi olan Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan TBMM Darbe Araştırma Komisyonu’na gelip milletvekillerinin sorularını yanıtlamadı. Komisyon çalışmasını tamamladıktan sonra belirli sorulara yazılı yanıt yolladı.

Oysa ikilinin darbeyi en az 6 saat önce öğrenmiş olmasından başlayarak, bir gün önce başbaşa yaptıkları 4 saatlik toplantıya kadar pek çok konuda kamuoyunun sorularını aydınlatması gerekiyordu!

4) 15 Temmuz darbe girişiminin en kritik ismi olan Adil Öksüz olayı aydınlatılmadı.

Ankara Cumhuriyet Savcısı Ramazan Dinç’in iddianamesine göre eski Fethullahçı Kemalettin Özdemir, örgütün “asker imamı” olarak daha 2012 yılında devlete, istihbarat kurumlarına Adil Öksüz’ün ismini vermişti. (Hürriyet, Abdülkadir Selvi’nin köşesi, 12 Temmuz 2017)

Ancak Adil Öksüz AKP-Cemaat çatışmasının başladığı o süreçten itibaren nedense hiç izlenmedi!

5) TSK yeniden yapılandırıldı.

“Allah’ın lütfu” denilen darbe girişimi sonrasında TSK “yeniden yapılandırma” adı altında farklı bakanlıklara bölündü:

Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri Savunma Bakanlığı’na, Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. Genelkurmay Başkanlığı altsız olarak Başbakanlığa bağlı kaldı. GATA Abdülhamid Hastaneleri’ne dönüştürülerek Sağlık Bakanlığı’na bağlandı. Askeri liseler ve harp okulları kapatıldı, yerine Milli Savuna Üniversitesi kuruldu.

Yüksek Askerî Şura baştan aşağı değiştirildi. 4 asker ve 11 hükümet yetkilisinden oluşan yeni yapı ile Türk Ordusu’ndaki terfi ve tayinlere hükümetin kumanda etmesi sağlandı.

Cemaatle çatışmanın ilk günlerinde kamuoyunun desteğini alabilmek için Ergenekon ve Balyoz konularında kandırıldıklarını söyleyen hükümet, Türk Ordusu içinden ya da muhalefetten gelen tepkilere karşı ise yeniden şantaj gibi Ergenekon ve Balyoz sopası salladı. Son olarak Başbakan Binali YıldırımErgenekon ve Balyoz yalan değildi, meşru hükümete ve milli iradeye karşı darbe girişimiydi” dedi! (Haber Türk, 14 Temmuz 2017)

6) OHAL rejimi olağanlaştırıldı.

Olağanüstü Hal durumu olağanlaştı. OHAL iktidar tarafından FETÖ’yle mücadeleden öte, kendi rejiminin inşası için kullanıldı. Erdoğan’ın patronlara söylediği “OHAL’i grevlere müdahale için kullanıyoruz” sözü, bu gerçeğin tipik bir göstergesiydi. (Sözcü, 14 Temmuz 2017)

7) Parlamenter rejim yıkıldı, yerine 15 Temmuz anayasası ve başkanlık rejimi konuldu.

16 Nisan referandumunda “mühürsüz oy pusulaları” ile milletin iradesine darbe vuruldu. “Mühürüz anayasa” ile de parlamenter rejime darbe vurulmuş oldu.

8) Yasama, yürütme ve yargı tek elde toplandı.

Yürütme ve yasamaya hâkim AKP iktidarı, yargıyı da kadro ve yandaşlarıyla doldurdu. Görevden alınan hakimlerin yerine atanan 1341 hakimin tamamına yakının AKP’li olduğu ortay açıktı. AKP il, ilçe yöneticilerinden milletvekili akrabalarına kadar uzanan liste, AK-yargı sürecinin en somut ifadesiydi.

9) Kindar nesil hedefi için AK-eğitim.

Müfredattan evrim çıkarıldı, muamelat ve ukubat gibi şeriat kolları konuldu.

Türbanı ilkokullara kadar sokan ve eğitim kurumlarını imam hatipleştiren AKP hükümeti, 15 Temmuz sonrasında okullara mescit ve abdesthane zorunluluğu getirdi, eğitim müfredatından evrimi çıkardı ve müfredata şeriat hukukunun alt kolları olan muamelat ve ukubat konularını koydu.

10) AK-Medya: Parti TV’si.

İktidarın inşa ettiği “havuz medyası”, 15 Temmuz’dan sonra daha da büyüdü. VE en önemlisi devlet televizyonu ve ajansı, artık parti televizyonu ve ajansına dönüştü!

Mehmet Ali Güller
17 Temmuz 2017
ABC Gazetesi

2 Yorum

SİYASİ AHLAK SORUNUMUZ

Öncelikle belirteyim, bu bir kişisel yazıdır. O nedenle okumayabilirsiniz. Yine de okumak istiyorsanız, buyurun başlayalım:

9 saatlik mühendislik faaliyeti için gidiş-geliş günde 5 saat yol harcayarak şehir değiştiriyorum. Bu 14 saatten sonra haliyle ne yoğun okuyabiliyorum, ne sık yazabiliyorum, ne de sosyal medyadan gelen sorulara yanıt verebiliyorum.

Bugün sosyal medyadan gelen “sorulara” buradan toplu yanıt vereceğim. Soruları tırnak içine aldım çünkü büyük çoğunluğu soru değil, suçlama ve yaftalama. Adalet Yürüyüşü ile başladığı için de bir nevi kampanya.

Ama başka okur ve takipçilerin yararlanması için o soruları “gruplayarak” yanıtlayacağım.

CHP’Yİ Mİ ÖVÜYORUM? CHP’Lİ Mİ OLDUM?

Adalet Yürüyüşü’ne destek verdiğim günden bu yana en çok karşılaştığım iki soru bunlar: CHP’yi mi övüyorum? CHP’li mi oldum?

Önce ikicisini yanıtlayayım: Hayır CHP’li olmadım!

Adalet Yürüyüşü ile ilgili yazdığım yazılar nesnel bir gözle okunursa, o yazılarda bir CHP ya da Kemal Kılıçdaroğlu övgüsü olmadığı görülecektir. Tersine CHP yönetiminin yanlışlıkları vardır.

Bu arada sosyal medyada “yalama-yanaşma” gibi kavramlarla bu soruyu soranlara yakıştıramadım için bu sıfatların yerine “övgü”yü kullandığımı da belirteyim!

Kılıçdaroğlu’nu övdüğümü iddia edenler şunu bilmeli: Kılıçdaroğlu için bizim mahallede “devrimci Kemal” güzellemeleri yapılırken bile ben Kılıçdaroğlu’nu eleştiren dizi yazılar yazıyordum!

Adalet Yürüyüşü’ne destek vermem ise konunun 2019 çarpışmasıyla ilgili olması ve devrimci bir dalga yaratabilmesi için fırsat olabileceğini düşünmemdendir. Nitekim miting, CHP yönetiminin yanlışlıklarına rağmen “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları ile Maltepe’yi inleten 2 milyon kişiyi buluşturdu.

CHP’DEN MİLLETVEKİLİ Mİ OLACAĞIM?

Peki CHP’den milletvekili mi olacağım? Bu nedenle mi yürüyüşü destekledim?

CHP’den ya da başka bir partiden milletvekili olmayacağım. Dün olduğu gibi bugün de böyle bir düşüncem yok.

Bana “milletvekili olmak için Kılıçdaroğlu’nu övüyor!” suçlaması yapan kimi eski CHP’lilere hayret ediyorum. Yıllarca CHP’de milletvekili olmaya çalışan, olamayınca VP’ye kapan atan bu tiplerin bu anlayışlarını sürdürdükleri müddetçe hiçbir partiye hayırlarının olmayacağını düşünüyorum.

Aynı suçlamayı yapan VP’li arkadaşlara da şunu söyleyeyim: 1989 yılında tanıştığım Aydınlık hareketi içinde 1995’ten itibaren yoğun bir şekilde mücadele ettim, ediyorum. Onca seçim geldi geçti, tekinde bile aday olmadım: Ne milletvekili adaylığı, ne belediye başkanlığı, ne de il genel meclisi üyeliği vs.

Fakat bugün beni yaftalamak için bunları söyleyen kimilerinin milletvekili adaylığı listesindeki 4. sıra yerinin 9’a kaydırıldığında nasıl küstüğünü iyi bilirim! Ya da kısacık partililik hayatında daha ilk seçimde milletvekili adayı olabilmek için kırk takla atanları…

Bu konuyu kapatırken şunu da belirteyim: Sırasını beğenmeyip küsenler ve milletvekili olabilmek için kırk takla atan arkadaşlar, şu anda milletvekili olanların çoğundan çok daha iyi vekillik yapacaklardır, onu da belirteyim. Umarım ilk seçimde seçilirler.

NEDEN HALK TV’YE ÇIKIYORUM?

Yaklaşık 1,5 yıldır HALK TV’de Gürkan Hacır’ın Şimdiki Zaman programına konuk oluyorum. Fakat izleyenler bilecektir, sürekli konuk değilim. Bazen 4 hafta çıkmadığım da oluyor. Programcı Hacır’ın biraz da gündeme göre, örneğin dış politikanın ağırlıkta olduğu haftalarda daha sık çağırdığı, örneğin iki hafta üst üste çağırdığı da oluyor tabi…

Onun dışında birkaç haftadır TELE1’de başlayan Türkiye’nin Yönü programına konuk oluyorum. HALK TV’den farklı olarak, burada sürekli konuk olduğumu belirteyim. Ayrıca program başladığından beri, haftada bir de TELE1’in gazetesi ABC’de makale yazıyorum.

Bunun dışında zaman zaman Sputnik Radyosu’na telefonla bağlanıyorum.

“Neden HALK TV’ye çıkyorum” sorusunun yanıtı aslında kısa: Çünkü HALK TV çağırıyor. Çağırırsa başka kanallara da çıkarım.

“Neden HALK TV’ye çıkıyorum” sorusu, sorudan ziyade bir suçlama olarak geliyor, üstelik çoğunlukla tanıdıklardan. Ben o tanıdıkların Aydınlıkçı vicdanını ortaya koyarak neden HALK TV’ye çıktığımı sorgulamak yerine, neden ULUSAL KANAL’a çıkamadığımı sorgulamalarını beklerdim.

Hadi fikir ayrılığı nedeniyle yayın çizgisine uymadığım için Aydınlık’ta yazamamamın bir mantığı olabilir. Fakat Cem Küçük’ün, Ömer Turan’ın çıkabildiği kurucusu olduğum ULUSAL KANAL’a çıkamamamın mantığı nedir? Cem Küçük’ten daha mı uzak noktadayım!

Aynı arkadaşlarımın şunu da düşünmesini istiyorum: Ben çıkarken kötü olan HALK TV’deki Şimdiki Zaman programı, örneğin değerli arkadaşım Mehmet Perinçek çıktığında iyi mi oluyor? Ya da o program sorunluysa, o programın sürekli konuğu olan değerli arkadaşım Barış Doster nasıl ULUSAL KANAL’a konuk olabiliyor?

Benim HALK TV’ye konuk olmamı istemeyen arkadaşlar aslında ne istiyor? Yazmayayım, konuşmayayım, öyle mi?

CHP-HDP/PKK İTTİFAKINI MI SAVUNUYORUM?

CHP-HDP/PKK ittifakını savunmuyorum. CHP-VP ittifakının öncülük ettiği, soldan sağa pek çok partinin yer alabileceği, demokratik kitle örgütlerine, sendikalara, meslek odalarına yaslanan bir büyük Cumhuriyet Cephesi’ni çözüm adresi görüyorum. Zor mu, elbette çok zor!

CHP’nin tabanı sağlam Atatürçüdür ve o taban 200 yıllık devrimci geleneğimizi temsil eden güçlü damarlardan biridir. Onsuz Türkiye’de AKP’nin karşıdevrimine direnmek şu şartlarda mümkün değildir. O nedenle CHP-VP ittifakını biricik çözüm görüyorum.

Öte yandan 2019 virajını dönmek için AKP-Bahçeli ittifakı kuran Erdoğan’a karşı birinci turu iki cepheli, ikinci turu tek cepheli bir geniş koalisyon öneriyorum.

Cephelerden biri yukarıda saydığım Cumhuriyet Cephesi. İkinci Cephe ise Meral Akşener’in merkezinde olduğu ANAP, DP, LDP gibi partileri de yanına alan Milliyetçi Cephe.

Cumhuriyet ve Milliyetçi cephelerin ayrı ayrı aday çıkarması karşılığında Erdoğan’ın ilk turda seçilmesi şansı olmayacaktır. Cumhuriyetçi ve Milliyetçi iki cepheden en çok oyu alan aday da, geniş bir koalisyonla diğer cephenin desteğini alacak ve kazanacaktır.

PKK’Yİ SOL MU GÖRÜYORUM?

PKK’yi solda görmüyorum. Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Büyük Kürdistan”, “Hükümet-PKK Görüşmeleri”, “IŞİD: Karar Terör” ve “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru” isimli dört kitabım PKK’yi nasıl gördüğümü yeterince açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

ABD emperyalizminin bölgede silahlı bir kuvveti haline gelmiş PKK’nin en çok da Kürtlere zarar verdiğini savunuyorum. ABD’nin bölgede Türk ile Kürt’ü, Türk ile Fars’ı, Fars ile Arap’ı, Arap ile Kürt’ü çatıştırma projesine karşı çıkıyorum. ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek için kurmak istediği “kukla bir devlete” karşı çıkıyorum.

Türk, Kürt, Fars ve Arap’ın emperyalizme karşı bir bölgesel ittifak geliştirmesini savunuyorum. Ekonomik entegrasyon ile Batı Asya Birliği kurulmasını savunuyorum.

PKK VE FETÖ’YLE MÜCADELEYE KARŞI MIYIM?

“Önce AKP’yle mücadele edilmeli” diyerek aslında PKK ve FETÖ ile mücadeleye mi karşı çıkıyorum? PKK ve FETÖ terör örgütleridir, AKP ise bir siyasi parti. Yani aynı düzlemde değildirler ve aynı sıralama içinde olamazlar. PKK ve FETÖ ile mücadele, öncelikle bir terörle mücadele sorunudur ve bu iki örgüt herhangi bir sıralamaya tabi olmaksızın ezilmelidir, bitirilmelidir.

AKP’yle mücadele ise bir siyasal mücadeledir.

Sorunların kaynağının sorunlara çözüm olamayacağını savunuyorum. Bu nedenle de AKP’yle mücadeleyi öncelikli mesele görüyorum. AKP’nin dışarıda mevzi kazanabilmek için Rusya’yla normalleşmesi ve içeride mevzi kazanabilmek için millicilik oynaması, onun sınıfsal karakterini ve ana hedefini değiştirmiyor! Cumhuriyeti yıkma programını adım adım uygulayan bu siyasal İslamcı partiye, “PKK ve FETÖ ile mücadele ediyor” diye, “Rusya’yla normalleşiyor” diye açık destek verilmesine karşı çıkıyorum.

Bir muhalefet partisi, iktidarı sırf terörle mücadele etmeye başladı diye destekleyemez. Tersine, ilk 10 yılında terörle ittifak yapan bu partiyle doğru dürüst terörle mücadele edilemeyeceğini, kendisinin daha iyi mücadele edeceğini halka anlatmalıdır bir muhalefet partisi… (Kaldı ki, terörle mücadele her iktidarın görevidir; yapması normal, yapmaması suçtur.)

AKP’nin Türkiye’nin zayıf karnına dönüşerek ülkeyi nasıl zora soktuğunu anlatmalıdır bir muhalefet partisi.

Ve muhalefet partisi, iktidar olmak için vardır; iktidarı alkışlamak ve iktidara iyi-kötü muhalefet etmeye çalışan muhalefet partilerine muhalefet etmek için değil!

Siyasi partiler düşünce kuruluşu değildir. Fotoğraf çekip, şu iyi bu kötü demek değildir işleri. Siyasi partiler, iktidar olmaya çalışırlar. Siyasetlerini de son tahlilde kuvvet toplamak için yaparlar.

SİYASİ AHLAK

Siyasette ahlak sorunu, çok önemli bir sorun olmaya başladı. Ve sosyal medya da siyasi partilerin trolleri ile kuşatıldı. Sahte isimle, yumurtalı fotoğrafla etrafa çamur atan, adınıza paylaşımlar uydurup algı operasyonu yapan yığınla profesyonel trol var. Onlara söyleyecek hiçbir lafımız yok.

Lafımız ismi cismi belli olanlara: Siyasette ahlak sanıldığından çok daha önemlidir!

Bakınız Atatürk’e: Düşmanıyla bile saygı çerçevesinde çarpışmaktadır, hasımlarıyla mücadelesinde nezaketi elden bırakmaz. Örneğin Nutuk’ta kaç kez “hain” lafı etmiştir sizce? Atatürk’ün Bütün Eserleri’ni inceleyin. 30 ciltlik yazısında kaç adet ağır söz bulabileceksiniz sizce?

Birbirimizin yazdıklarını, söylediklerini doğru bulmayabiliriz. Elbette eleştireceğiz. Ancak her beğenilmeyen lafa hain damgası yapıştırmak, her doğru bulunmayan sözde “dış güçler” etkisi aramak, her hoşa gitmeyen düşünceyi düşmanlıkla itham etmek, acizlikten başka bir şey değildir. Hiçbirimize yakışmaz…

Özetle, siyasette ölçümüz Atatürk olmalı! Hele de “gülün gül ile tartıldığı bir dünya özlemi” ile mücadele edenler için…

Mehmet Ali Güller
14 Temmuz 2017

18 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: