Archive for category Politika Yazıları

FETÖ’nün ‘Solcuları’

15 Temmuz darbe girişiminin ardından ekranlarda yapılan tartışmalarda, yorumcular hep şunu sordu: “Koca koca generaller, bir ilkokul mezununun arkasından nasıl gider?”

Doğru ama eksik, hatta esası örten bir soruydu. Zira asıl soru şu olmalıydı: Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, ülkeyi yöneten bir hükümet, bürokrasi, yargı, kısacası devlet bir tarikat liderinin arkasından nasıl gider peki?

Bu soru, ısrarlı sorulmadı, ana muhalefetin esas mücadele konusu olmadı ve Erdoğan “kandırıldık” diyerek sorunun yanıtını vermeyip, geçiştirmiş oldu. Oysa, iktidarın bir “tarikatlar koalisyonu” olduğu gerçeği sorunlarımız listesinin hâlâ en üstlerinde. “Kandıran” tarikatın boşluğu diğer “kandıracak” tarikatlarla dolduruluyor!

Kandırıla kandırıla, hepimizi kandırmış oluyorlar yani…

Nasıl Gülen’in hizmetine girebildiler?

Bir soru daha var sormamız ve üzerinde düşünmemiz gereken: Peki, iyi üniversitelerden mezun olmuş, bolca kitap okumuş, geçmişinde sol örgütlerde yöneticilik yapmış, iyi birikimli “solcular” neden FETÖ’nün peşinden koştular?

Örneğin “Atatürkçü” Toktamış Ateş nasıl “Hocaefendisinin” peşine takılabildi? Örneğin Filistin’de gerillacılık eğitimi alan ve solun teorisyenlerinden olan Şahin Alpay, nasıl Fethullah Gülen’in en önemli destekçisi olabildi? Kendisini “iki kere Evetçi” ilan eden Ufak Uras, nasıl Fethullahçıların en önemli maşasına dönüşebildi? Çetin Altan’ın oğlu, romancı Ahmet Altan, bir gazeteyi nasıl FETÖ’nün tetiği haline getirebildi?

Cengiz Çandar ve Oral Çalışlar gibi eski kuşaklardan Melih Altınok ve Ceren Kenar gibi yeni kuşaklara kadar pek çok isim, nasıl FETÖ’nün kullandığı kalemler haline gelebildiler?

İşte bu sorunun yanıtı artık kitaplaştı.

Dönek-FETÖ bağı: Emperyalizm

Kıdemli gazeteci Hikmet Çiçek, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan FETÖ’nün “Solcuları” isimli son kitabında, bu isimlerin hangi araçlarla, hangi yöntemlerle, hangi siyasal bağlantılarla Fethullah Gülen’in çıkarlarını savunan kalemlere dönüştüğünü inceliyor ve belgeliyor.

İçi dolar dolu zarflar, hediyeler, saatler, gömlekler, bol sıfırlı maaş karşılığı gazete köşeleri, TV programları…

Sadece bunlar değil elbette. Hatta esasın yanında bunlar tali kalıyor.

Emperyalizm, ABD ve AB’cilik gibi “ortak paydaları” görmeden, bu “solcuların” nasıl FETÖ’nün “solcuları” haline geldiğini anlamak mümkün değil elbette. Dönek solcularla bir tarikatı buluşturan, kuşkusuz emperyalizmle ilişkileridir!

Çürüyen sistemin ideolojik gladyatörleri

Ömrünün 22 yılını hapislerde geçirmiş 51 yıllık solcu, devrimci Hikmet Çiçek, çok haklı olarak FETÖ’nün “solcuları”nı tırnak içine almış.

Çünkü FETÖ’nün “solcuları”, eski solcuydu. Davadan dönmüş, başkalarının davalarına hizmet etmekteydiler. Eski solculuk günleri nedeniyle birikimliydiler. Bu nedenle Turgut Özal’a da, Tansu Çiller’e de, Tayyip Erdoğan’a da, Fethullah Gülen’e de “ideolojik gladyatörlük” yaptılar.

Neden? Çünkü FETÖ, çürüyen bir sistemin, kapitalizmin ürünüydü ve kökleri ortaçağdaydı. Çürüyen sistemler, kendi aydınını üretemez. Bu nedenle FETÖ “sosyalist aydın” döküntülerini kırpıp kırpıp, yıldız yaptı!

FETÖ’ye çeşit çeşit hizmet

Hikmet Çiçek, kitabında önemle belirtmiş: Kitapta adı geçenler solcu değil, eski solcuydu, soldan dönenlerdi. Öte yandan kitapta her adı geçen de FETÖ’cü değildi; bir dönem boyunca şu ya da bu nedenle Gülen’in cemaatine yakın durmayı tercih etmiş kişilerdi.

Kuşkusuz içlerinde AKP-FETÖ ortak yapımı listelerde; örneğin 300 aydının imzalayarak “Ergenekon kumpasına” destek olduğu 2008’deki listede ya da FETÖ’nün yargıda “tam iktidar” olmasını sağlayan 12 Eylül 2010 referandumuna destek için imzalanan “yetmez ama evet” listesinde adları olanlar var. Ama bunların tümünü FETÖ’cü ilan edebilmek elbette mümkün değil. Zira oralarda imzası olduğu için yanlış yaptığını kabul eden ve özeleştiri veren isimler de var.

Ancak çoğu bilerek, isteyerek FETÖ’ye “hizmet” ettiler; öyle ki hizmetleri, cemaatin müritlerinin hizmetlerinden bile daha değerliydi Fethullah Gülen için…

Bitirirken belirtelim: Hikmet Çiçek, FETÖ’nün “Solcuları” kitabını, FETÖ’nün “Sağcıları” kitabının izleyeceğini belirtiyor; Nazlı Ilıcaklar, Mümtazer Türköneler vb.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Eylül 2020

1 Yorum

ÇİN’İN ASKERİ GÜCÜ, 2049’DA ABD’Yİ GEÇECEK

PENTAGON’UN KONGRE’YE SUNDUĞU YILLIK ÇİN RAPORU

Çin Savunma Bakanlığı Sözcüsü Wu Qian, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un, ABD Kongresi için hazırladığı, Çin’in askeri çalışmalarıyla ilgili raporu değerlendirdi ve şu gerçeği açıkladı: “Yılların tecrübesi gösteriyor ki, bölgesel huzursuzlukları kışkırtan, uluslararası düzeni ihlal eden ve dünya genelindeki barışı yıkan taraf ABD’dir.

Evet, bu gerçeği dünya İkinci Dünya Savaşı sonrasından beri yaşıyor. Bölgemiz de son 30 yıldır bu gerçeği, hem de milyonlarca insanın kanıyla yaşadık, yaşıyoruz…

ABD’nin 1990 ve 2003 Irak işgalleri, 2011 Libya ve Suriye saldırıları, İran’a karşı suikastlar, operasyonlar, İsrail’i silahlandırması ve Filistin’i işgali genişletmesini teşvik etmesi, Körfez ülkelerini silah deposuna dönüştürmesi, darbeler, hükümet operasyonları, komplolar, Doğu Akdeniz’den Arap/Fars körfezine kadar bölge denizlerinde askeri gemi yüzdürmesi…

ÇİN’İN ASKERİ STRATEJİSİ: AKTİF SAVUNMA

ABD Savuma Bakanlığı Pentagon’un ABD Kongresi için hazırladığı ve 1 Eylül’de yayımladığı yıllık rapor, Çin Halk Cumhuriyeti’nin askeri ve güvenlik gelişimini inceliyor.

200 sayfalık rapor, Çin’in geriye dönük 20 yıllık stratejisi ve silahlı kuvvetlerinin incelenmesiyle başlıyor.

Rapor, Çin’in askeri stratejisinin “aktif savunma” konseptini temel aldığını belirliyor. Pentagon raporuna göre Çin’in 2035 hedefi, askeri modernizasyonu temelli sağlamak ve 2049’da da “birinci sınıf” bir askeri güç olmak.

Pentagon, “Çin’in hedefi, yüzyılın ortasında Çin ordusunun ABD ordusuna eşit olması, hatta bazı alanlarda daha da güçlü olmasını sağlamak” diye tarif ediyor.

ÇİN DONANMASI, ABD’DEN DAHA GÜÇLÜ

Pentagon, ABD ile Çin’in mevcut askeri kapasitelerini de kıyaslıyor.

Örneğin Çin donanma gücünde ABD’yi geçmiş durumda. ABD’nin 293 parça savaş gemisine karşı, Çin’in 350 savaş gemisi bulunuyor.

Pentagon, Çin’in sayısı 1250’yi bulan balistik ve seyir füzesine ve bu alandaki atılımına da dikkat çekiyor. Yine Pentagon’un önemsediği konuların başında, Çin’in Rus savunma sisteminin de kullanıldığı entegre hava savunma sistemi…

Tek tek kuvvetleri inceleyen Pentagon’a göre Çin’in kara ordusu dünyanın en geniş ordusu; Çin donanması dünyanın en geniş donanması; Çin hava kuvvetleri, dünyanın üçüncü büyük kuvveti…

ASKERİ MAKAS HIZLA KAPANIYOR

Özetle ABD Savunma Bakanlığı, 200 sayfalık incelemesiyle Çin ordusunun hızla ABD ordusuyla makası kapattığına işaret ediyor ve ABD Kongresi’ni bu konuda bilgilendiriyor.

Aslında 20 yıldır yayımlanan bu yıllık raporlar topluca incelendiğinde, o makasın ne denli hızlı kapandığı da görülüyor.

Kuşkusuz ABD bu raporları, küresel liderliğinin önünde engel gördüğü Çin’i hedef almak ve durdurabilmek için hazırlıyor. Ancak görünen o ki, tıpkı ekonomik makasın kapanma hızının 90’larda öngörülen kapanma hızından çok fazla olması gibi, askeri kapasiteler arasındaki makasın kapanma hızı da öngörülenden fazla olacak…

Bu da ABD’yi endişelendiriyor ve daha da saldırganlaştırıyor.

SALDIRGAN VE BARIŞI HEDEF ALAN ABD

Pentagon bu nedenle yıllık Çin raporlarını, ABD’nin Çin’i karalamasının bir aracı olarak kullanıyor. Çin’in ulusal savunmasını gerçekte tarafsızca ortaya koymuyor, verileri Çin’in “saldırganlığına” işaret olarak propaganda ediyor.

İşte Çin Savunma Bakanı Wu Qian’ın başta belirttiğimiz tepkisi de buna…

Çünkü gerçekte saldırgan olan ABD ordusu, Çin ordusu ise ABD ordusunun kendi bölgesindeki saldırganlığına karşı savunma geliştiriyor.

ABD’nin Hint-Asya stratejisi ortada, ABD’nin Güney Çin Denizi’nde askeri güç bulundurduğu gerçeği ortada, ABD’nin Japonya ve Güney Kore’de askeri güç bulundurarak Çin’i hedef aldığı ortada, ABD’nin Pasifikteki ülkeleri Çin’e karşı bir araya getirmeye ve onlara askeri liderlik yapmaya çalıştığı ortada…

Dolayısıyla ABD, her yerde, Pasifik’te de, Ortadoğu’da da, Afrika’da da, Güney Amerika’da da “barışı hedef alan” taraf durumunda…

Neyse ki ABD hegemonyası inişte ve ABD bu saldırganlığını gün geçtikçe sürdüremez duruma geriliyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Eylül 2020

4 Yorum

12 Eylül: AKP’nin ideolojik doğum günü

12 Eylül’ü Kenan Evren’den ve onun askeri yönetiminden ibaret saymak büyük yanlıştır. 12 Eylül, Nisan 1979’da başladı ve hâlâ sürmektedir. Bu çerçeve içinde, 12 Eylül bir milat olarak AKP’nin de ideolojik doğum günüdür.

Bir kere 12 Eylül askerden ibaret bir rejim değildir; iktisadi ve siyasi boyutu da vardır. 12 Eylül rejiminin askeri temsilcisi Kenan Evren, siyasi temsilcisi Turgut Özal ve iktisadi temsilcisi Feyyaz Berker’in şahsında TÜSİAD’dır.

Ve 12 Eylül’ün düğmesine Nisan 1979’da TÜSİAD basmıştır. TÜSİAD’ın Ecevit hükümetini hedef alan dört ilanı, bu hükümetin devrilmesine ve 12 Kasım 1979’da Süleyman Demirel hükümetinin kurulmasına yol açmıştır. Ve Süleyman Demirel’e de iki ay sonra 24 Ocak 1980 kararları aldırılmıştır.

12 Eylül, 24 Ocak’ın sopasıdır

Nedir 24 Ocak kararları? “Dünya ekonomisiyle bütünleşme” adı altında Türkiye’yi “serbest piyasa ekonomisi”ne geçirmek, ABD emperyalizminin müdahalesine açmak ve Cumhuriyet ekonomisini yağmalamaktır. Kararların mimarı da Turgut Özal ve ekibidir.

İşte 12 Eylül askeri darbesi, 24 Ocak kararlarının uygulanabilmesinin sopasıdır!

Yani 12 Eylül Türkiye’nin ekonomi-politik yapısının “zor kullanarak” değiştirilmesidir. Bu büyük değişim Özal’la başlamış, “son sosyalist devleti yıktık” diyerek kadeh kaldıran Çiller’le geliştirilmiş ve Erdoğan’la da taçlanmış, zirvesine ulaşmıştır.

Yani Erdoğan’ın 1998’de Kenan Evren’e “sizin zamanınızda belediye başkanı olsaydım İstanbul’u uçururdum” demesi sıradan bir iltifat değil, bir sisteme övgü ve bağlılıktır.

Erdoğan, 12 Eylül’ün hedeflerini gerçekleştirdi

Gerçi Erdoğan sık sık Özal’a gönderme yapmış ve Menderes’le başlayan siyasal zincire, kendisinin son halkası olduğunu belirterek işaret etmiştir ama biz somutlayalım:

1- 12 Eylül, Cumhuriyet’in birikimlerini, Kamu İktisadi Teşekküllerini özeleştirme rejimidir. Özal başlatmış, Çiller geliştirmiş ama çoğunu Erdoğan özelleştirerek ve yabancılaştırarak tamamlamıştır.

2- 12 Eylül, laikliğin tırpanlanması ve devletin İslamileşmesidir. Özal tarikat üyelerini devlet kurumlarına aldı, Çiller siyasal İslamcılığı iktidarına ortak yaptı, Erdoğan “tarikatlar koalisyonu” kurarak “tam iktidar” oldu.

12 Eylül’ün ideolojisi Türk-İslam sentezidir; bugün AKP-MHP koalisyonu Türkiye’yi yönetmektedir!

3- 12 Eylül sendikaları bitirme rejimidir. 1980 yılında 2,2 milyon işçinin 2 milyonu sendikalıydı. Bugün işçi sayısı 13,8 milyondur ama sendikalı işçi sayısı sadece 1,9 milyondur!

4- 12 Eylül, Kemalizm’e ve TSK içindeki solculara ve Kemalistlere de darbe demektir. 12 Eylül’de solcu ve Kemalist subayların bir bölümü tasfiye edilmiştir. Kalanları ve TSK’ye sonradan katılanları da Ergenekon-Balyoz kumpasları ile tasfiye edilmiştir.

TÜSİAD ilanlarını hazırlayanlar

12 Eylül’ün sadece bir askeri darbe ve askeri yönetimin 9 yıllık varlığı olmadığının göstergelerinin başında, kimi isimlerin “ortak kesen” özelliği gelmektedir:

Ecevit hükümetini yıkarak 12 Eylül’ün birincisi aşamasını başlatan TÜSİAD’ın o dört ilanını kimler hazırladı?

İlanların mimarı Turgut Özal’dı. 12 Eylül öncesinin DPT Müsteşarı Bilsay Kuruç, bu gerçeği TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na çağrıldığında açıklamıştı.

O ilanları doğrudan kaleme alan ekipte ise Prof. Emre Gönensay, Prof. Memduh Yaşa ve Prof. Nevzat Yalçıntaş gibi isimler vardı. Prof. Gönensay 12 Eylül’den sonra önce Cumhurbaşkanlığı Müşavirliği, ardından da ANAP-DYP hükümetinde dışişleri bakanlığı yaptı. Prof. Yaşa, Başbakan Menderes’in mali danışmanıydı, 12 Eylül’den sonra da milletvekili oldu. Prof. Yalçıntaş ise Erdoğan-Gül ikilisinin akıl hocalarının başında gelen isimdi.

Yani Erdoğan’ın Evren’e iltifatı da, Gül’ün cumhurbaşkanı olunca Evren’i Çankaya’da ağırlaması da, Arınç’ın Evren’le birlikte açılış yapması da bir bütünün içindedir.

IMF-TÜSİAD-12 Eylül

12 Eylül’ün 40 yıllık bir rejim olduğunu değil bir gün yazarak, bir hafta yazsak bile anlatamayız. O nedenle şu son notumuzla bitirelim:

TÜSİAD’ın kurucu başkanı Feyyaz Berker anlatıyor: “1969 yılında, sonradan IMF’nin başına gelen Anne Krueger de vardı. Sabaha kadar Turgut Bey ile konuştuk ve serbest piyasa mekanizmasına ikna ettik. Sonra Dünya Bankası’na gitti ve o fikirleri büsbütün perçinlendi, başka bir Turgut Özal olarak geldi ve 24 Ocak kararlarına imzasını attı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Eylül 2020

4 Yorum

Deniz Gücü

Üç tarafımız denizlerle çevrili bir yarımadayız. Üstelik bir de Marmara gibi iç denizimiz var. Dahası, en büyük kentimiz İstanbul’un altı tarafı denizlerle çevrilidir; Anadolu ve Avrupa yakalarının ayrı ayrı üç kısmı…

Kısacası ülkemizin bölgesinde çok önemli bir deniz gücü olmasının coğrafi şartları mevcuttur. Ancak buna rağmen Türkiye, henüz bir “deniz gücü” durumunda değildir.

Ancak olmalıdır, zira 21. yüzyıl, bir yönüyle deniz yüzyılıdır.

Stratejik üçgen ve dörtgen

2015 tarihli Amerikan Koridoru adlı kitabımda, “Doğu Akdeniz Gazı Batı’ya Nasıl Ulaşacak” başlığı altında Doğu Akdeniz’de şekillenen büyük güç mücadelesine dikkat çekmiştim. İsrail, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın Türkiye’yi hedef alan bir dörtlü ortaklık inşa ettiklerini belirtmiştim. ABD ve AB’nin Doğu Akdeniz’de “enerji-politik” savaşa hazırlandığına dikkat çekmiştim.

2019 tarihli Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımda, bu kez konuyu “Doğu Akdeniz Gaz Savaşları” başlığı altında daha da derinleştirmiştim.

Daha da ötesinde, Doğu Akdeniz’de, Karadeniz’de, Ortadoğu’da, Afrika’nın kuzeyi ve doğusunda, Kafkaslarda, Basra Körfezi’nde, kısacası Batı Asya’da “yüzyıllık çarpışmanın” yaşandığını belirterek, denizlerden oluşan stratejik üçgen ve dörtgene dikkat çekmiştim. Özetleyeyim:

Batı Asya’daki bu büyük çarpışma, daha dar bir alanda, İskenderun Körfezi, Süveyş Kanalı ve Hürmüz Boğazı üçgeninde; daha geniş bir alanda ise, Karadeniz, Hazar Denizi, Aden Körfezi ve Umman Denizi dörtgeninde şekillenmektedir.

İşte Doğu Akdeniz’deki bu büyük mücadele de, daha geniş olarak stratejik dörtgenin içinde, daha dar olarak da stratejik üçgenin içinde anlam kazanmaktadır.

Güçlü filo, eğitimli denizci

Bu denizler, körfezler, boğazlar, kanallar arasındaki alanlarda süren büyük mücadele, Türkiye’nin “deniz gücü” olmasını gerektirir.

Önümüzdeki uzun yıllara yayılacak bu büyük güç mücadelesine Türkiye’yi bir “deniz gücü” olarak hazırlamamak, ciddi olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

Peki nedir deniz gücü ve nasıl olunur?

Deniz gücü; ekonomik, politik, askeri ve kültürel olarak denizlerde güçlü olmayı sağlayacak araçların toplamından oluşur.

Yani güçlü bir donanma başta olmak üzere, güçlü bir deniz ticareti filosuna, yetkin bir gemi inşa sanayisine, kıyılara uygun yayılmış tersaneler ağına ve elbette tüm bunlar için iyi eğitilmiş denizci askerlere, gemi mühendislerine, gemi adamlarına, tersane çalışanlarına ihtiyaç var…

Yetmez. Deniz gücü olmak için bunlara ek olarak gelişmiş bir balıkçılık sektörümüzün olmasına, yani balıkçılık teknelerine, balıkçılık ticaretine, balık pazarlarına, balık yemek kültürüne sahip olmamız gerekir.

Yetmez. Deniz gücü olmak için deniz turizmini geliştirmeye, deniz sporlarını ilkokullardan başlayarak eğitimin her aşamasında yaygınlaştırmaya, bir denizcilik kültürü inşa etmeye ihtiyacımız var.

Yetmez. Deniz gücü olmak için bu kadar uzun kıyıya sahip bir ülkede deniz taşımacılığını ve deniz ulaşımını mutlaka artırmak gerekir. Altı tarafı denizlerle çevrili İstanbul’da, ulaşımın payını yüzde 3’lerdeki seviyesinin çok üstüne çıkarmak gerekir. (Değerli meslektaşım, Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisi Sinem Dedetaş’ın Şehir Hatları Genel Müdürü olarak önüne en önemli hedef olarak bunu koyması çok önemlidir.)

Kısacası deniz gücü olmak için, denizci bir millet olmaya çalışmalıyız.

Denizcilik Bakanlığı

Denizci bir millet olmaya giden yolda ise en önemli ihtiyaç, “Denizcilik Bakanlığı” kurulmasıdır.

Geçmişte bu iktidarın denediği “Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı” şeklinde değil elbette…

Türkiye, denizcilik anlayışını “gemicik” filoları kurma, Barzani’nin petrolünü İsrail’e transfer etme gibi işlerin ötesine taşıyan bir anlayışa ihtiyaç duymaktadır.

İskenderun Körfezi’nde, Adana-Mersin hattında ihtiyaç olan tersanelerin planlanmasından, Çin’in Deniz İpek Yolu projesinden daha çok yararlanmak için başta liman olmak üzere neler yapılabileceğine kadar pek çok hedef kararlaştırabilen bir kurum olarak Denizcilik Bakanlığı kurulmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2020

3 Yorum

Normalleşme değil, İran karşıtı cephe inşası

ABD ve İsrail’in “normalleşme” dediği, bölge ülkelerinin kendi aralarındaki ilişkilerde normalleşmesi değildir; birincisi Filistin’i “yutma”, ikincisi Arapları bölme ve üçüncüsü de İran’a karşı Arap-İsrail ittifakı kurma operasyonudur.

Trump’ın başkanlığında ABD’nin en önem verdiği işlerin başında, bu geliyordu. O nedenle adına “Yüzyılın Anlaşması” dedikleri bir projeyi adım adım 4 yılda hayata geçirmeye çalıştılar.

Trump’ın 5 hamlesi

Yüzyılın Anlaşması’nın resmi adı “Ortadoğu Barış Planı”ydı. “Barış”ın yolu ise İsrail’in genişletilmesinden ve bunun Araplarca kabul edilmesinden geçiyordu. Karşılığında ise Filistin’e “küçültülmüş” bir devlet ve mali destek sözü vardı.

Planın gereği olarak şu adımlar atıldı:

1. Trump, “Kudüs‘ü İsrail’in başkenti” olarak tanıdı (6.12.2017).

2. Trump “ABD için İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanımanın zamanı geldi” dedi (21.03.2019).

3. ABD Dışişleri Balanı Mike Pompeo, “Trump yönetiminin Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini artık uluslararası hukuka aykırı olarak görmediğini” duyurdu (19.11.2019).

4. ABD yönetimi, Netanyahu yönetimini “Batı Şeria’nın ilhakı” konusunda serbest bıraktı (22.4.2020).

5. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ABD’nin koordinatörlüğünde İsrail’le anlaştı. (Anlaşma 15 Eylül’de Beyaz Saray’da törenle imzalanacak). ABD yönetimi BAE’yi başka Arap ülkelerinin de izleyeceğini, bu yönde olumlu görüşmeler yaptıklarını duyurdu.

İsrail’i büyütme, komşuları küçültme 

Görüldüğü gibi ortada bir normalleşme yok aslında; normalleşme ve barış adı altında İsrail’i genişletme ve güvenliğini garantiye alma işi var.

Öyle ki, planda, İsrail’in uluslararası hukuka aykırı olarak işgal ettiği yerlerde kalmasının “normalleşen” Arap devletlerince kabul edilmesi, hatta Batı Şeria’nın ilhakını da “adım adım” onaylamak zorunda kalmaları durumu var.

Ancak Batı Şeria’nın ilhakını kabul etmenin Arap dünyasında ortaya çıkaracağı fırtına nedeniyle, İsrail “şimdilik” bu adımı ertelemiş durumda. Hatta İsrail-BAE “normalleşme” anlaşmasının, “ilhak planının askıya alınması karşılığında” yapıldığı bile propaganda edildi.

Fakat şu nokta önemlidir: ABD ve İsrail, “küçültülen” Filistin yararına Mısır ve Ürdün’den de bir miktar toprak istemektedir! Buna İsrail’in “el koyduğu” Suriye’nin Golan Tepeleri’ni de eklerseniz, ortada gerçek anlamda bir barış olmadığı görülecektir. Tersine, İsrail’i büyütmek adına Suriye, Mısır ve Ürdün’ü bile küçültme vardır!

Arap dünyasının bölünmesi

Bu “Amerikan normalleşmesi”nin ikinci hedefi ise Arapları bölmektir.

Mısır ve Ürdün’ün ardından adım adım Körfez ülkelerinin de İsrail’le “normalleşmesi”, Arap dünyasında İsrail lehine bir bölünme oluşturacaktır.

Geriye Irak, Suriye ve Lübnan kalmıştır; onlar da uzun süredir zaten ABD’nin açık saldırısı altındadır ve İsrail-Filistin meselesinde Filistincilik yapabilmekten uzaktırlar Washington-Tel Aviv hattına göre…

İran’a karşı Arap-İsrail cephesi

ABD’nin “normalleşme” ile üçüncü hedefi ise İran’a karşı bir siyasi cephe kurmaktır.

Nitekim ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien bunu açık açık dile getirdi: “BAE ve İsrail, ABD ile birlikte İran’a karşı birleşik bir cephe kuracak” (31.8.2020).

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo da bu hedefe işaret etti: “BAE ve İsrail, İran’ı büyük bir tehdit olarak kabul ediyor. Böylece artık bu tehdidin asla Amerikan kıyılarına ulaşmamasını veya Ortadoğu’da kimseye zarar vermemesini sağlama yönünde ittifak kurmanın bir yolunu buldular” (8.9.2020).

Gerçek normalleşme ABD’ye rağmen olur

Elbette, Ortadoğu’da barış olmalıdır ve bölge ülkeleri İsrail’le normalleşmelidir. Ama yukarıda da özetlediğimiz gibi, olan gerçek bir normalleşme değildir. ABD’nin Ortadoğu’yu kendi çıkarlarına göre şekillendirmesidir.

Ortadoğu’ya gerçek normalleşme, ABD emperyalizminin bölgeden çıkarılmasıyla gelecektir. ABD varlığı sürdükçe Türk-Kürt, Arap-Fars, Arap-Yahudi, Arap-Kürt, Arap-Arap çatışması sürecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Eylül 2020

3 Yorum

ABD’NİN ÇİN KARŞITLIĞI BAŞKANDAN BAŞKANA DEĞİŞMEZ

ÇİN TRUMP’I MI, BİDEN’I MI TERCİH EDİYOR?

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin Komünist Partisi’ni “baş düşman” ilan ettikten sonra, şimdi de Konfüçyüs Enstitüleri’ni hedef aldı…

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, rakibi Joe Biden’i “Çincilikle” suçlamayı sürdürdü. Daha önce “Çin, ABD seçimlerini Biden’ın kazanmasını istiyor” ve “Seçimleri ben kazanamazsam, Çin ABD’nin sahibi olacak. Sonra da ABD’liler Çince konuşmayı öğrenmek zorunda kalacak” diyen Trump, son olarak “Ben olmasaydım Çin ABD’yi ele geçirirdi” dedi.

TRUMP’IN ÇİN KARŞITLIĞININ TEMELİ

Trump’ın bu Çin karşıtlığının iki temeli var:

Birincisi, ilan ettiği “Önce Amerika” stratejisine dayanıyor. Trump, o stratejiye göre Çin’e ticaret savaşı açtı nitekim…

Ancak bunun Trump’a özgü olmadığını, Trump’tan önceki başkanlar döneminde ABD’nin adım adım Çin’i kuşatma stratejisi geliştirdiğini önemle not edelim.

İkincisi, Trump’ın salgınla iyice gün yüzüne çıkan kötü yönetimini perdelemeye ihtiyacı var. O nedenle “çok tanıdık” bir şekilde seçim kampanyasını “düşman” üzerine kuruyor ve rakibini de “düşmanın adamı” ilan ederek seçmen gözünde itibarsızlaştırmaya çalışıyor.

TRUMP’IN ÇİN POLİTİKASI OBAMA-BİDEN’IN DEVAMI

Peki Trump’ın iddiaları tümden temelsiz mi? Yani Çin, Trump’ın iddia ettiği gibi ABD seçiminde Biden’ı desteklemiyor mu?

Öncelikle, hiçbir ciddi devlet, bir başka devletin seçimine “açık taraf” olmaz.

Kuşkusuz bir devlet düşman ilan edilmişse, kendisini düşman ilan eden devletin kim tarafından yönetileceğinin üzerinde elbette durur. Ancak son tahlilde, bu ölçekte bir düşmanlığın, hele de küresel ticaret savaşı şeklinde sürüyorsa, bunun “şahıs değil devlet politikası” olduğunu bilir.

Nitekim yukarıda da belirttiğimiz gibi Trump’ın uyguladığı Çin karşıtı strateji, kendisinden önceki başkanlar döneminde başlatılmıştı zaten. Ve Çinci ilan ettiği rakibi Biden da, kendisinden önce Çin’i hedef alan strateji belirleyen ABD Başkanı Obama’nın yardımcısıydı zaten.

Dolayısıyla Çin, Trump da olsa, Biden da olsa, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisinde temel bir farklılık olmayacağını bilmektedir.

Bunu şöyle de ifade edebiliriz: ABD gibi devletlerde, temel hedefler hatta o temel hedefi gerçekleştirmek için belirlenen stratejiler başkandan başkana değişmez. Zira stratejiler uzun vadelidir. Başkanlar o stratejileri ihtiyaca göre günceller ve aralarındaki fark, o stratejinin gereği olan politikalarda ve taktik hamlelerde olur en fazla…

Yani Trump yerine Biden seçildiğinde, ABD Çin’i hedef almaktan vazgeçecek değildir!

“ÖNCE AMERİKA” STRATEJİSİNİN KÖKÜ

Daha net anlaşılması için somut verileri özetleyelim:

Örneğin Biden’ın ABD Başkan Yardımcısı olduğu 2011 yılında, Obama yönetiminin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “ABD’nin Pasifik Yüzyılı” adlı bir belge ilan etmişti. Bu belgeye Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland, ABD’nin Çin’i hedef alan Pasifik stratejisi için kaldıraç ülkelerdi.

Obama yönetiminin 2012 tarihli “savunma stratejisi”, ABD’nin “uzun dönemli askeri operasyonlarla ulus inşası” yaklaşımına son verdiğini ilan ediyor ve Çin’e karşı Hindistan, Güney Kore ve Japonya yayının dengeleyici olacağını saptıyordu. (Yani Trump’ın Afganistan’dan ve Irak’tan çekilme politikaları, aslında kendinden önce belirlenmiş stratejinin gereğiydi. Obama o stratejiye göre “kısmen” geri çekilmiş ancak şartlar nedeniyle bunu tamamlayamamıştı. Nitekim Trump da başkan olurken ABD askerlerini bu ülkelerden tamamen çekeceğini söylemişti ancak adım adım azaltabildi.)

Yani özetle Trump’ın Çin’i hedef alan politikaları, rakibi Biden’ın başkan yardımcılığı döneminde hazırlanan stratejinin devamıdır. Yani, Trump’ın “Önce Amerika” stratejisinin kökü, Obama döneminde hazırlanan “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesinde ve savunma stratejisindedir.

TRUMP-BIDEN FARKI

Sonuç olarak ABD için Çin, küresel liderliğini hedef alan bir rakiptir, hatta düşmandır. Çin’in küresel ölçekte ekonomik ve siyasi ağırlığı artıkça, ABD emperyalizmi için alan daralmaktadır.

Dolayısıyla ABD’yi kim yönetirse yönetsin, Çin’i hedef almayı sürdürecektir. Fark, “yoğurt yeme biçiminde” olacaktır.

Çin açısından ise önemli olan, süreci hangi başkanla daha çok masada tutabileceğidir, “açık çatışmayı” hangi başkanla daha çok geciktirebileceğidir, hangi başkanla zaman kazanabileceğidir.

Biden ile Trump arasındaki fark, Çin açısından budur.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Eylül 2020

6 Yorum

Doğu Akdeniz Konferansı-2

Doğu Akdeniz’de -küresel güçlerin de dahil olduğu- birincisi egemenlik, ikincisi de enerji-politik mücadele var…

Bu mücadelede Türkiye’ye rağmen bir çözüm olmaz ancak Türkiye’nin İhvancı anlayışla yürüttüğü dış politikayla da bir çözüm sağlanmaz.  

Diğer Doğu Akdeniz ülkeleri açısından şu gerçek ortada durmaktadır: Türkiye’yi devre dışı bırakarak Doğu Akdeniz gazını Kıbrıs ve Girit üzerinden borularda Avrupa’ya taşımak, hele de bugünkü enerji fiyatlarıyla ekonomik değil.

Öte yandan Türkiye açısından da şu gerçek ortadadır: Esad “AKP’nin önerdiği 7 kişilik İhvan listesini” hükümetine monte etmediği için Suriye’yle, Sisi İhvancı Mursi’yi devirdiği için Mısır’la diplomatik ilişkileri kesen bir ülke, Doğu Akdeniz güç mücadelesinde yalnızdır.

Bütünlüklü strateji ihtiyacı

İşte Yunanistan da Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki bu yalnızlığını fırsata çevirerek Ege sorunu üzerinden atak yapmaktadır.

Türkiye o nedenle Doğu Akdeniz ile Ege sorunu için bütünlüklü bir strateji üretmelidir.

Kaldı ki, hep belirttiğimiz gibi, Suriye-Doğu Akdeniz-Libya hattı da aslında tek cephedir ve o nedenle bütünlüklü strateji kritik ihtiyaçtır.

Ankara’nın “Suriye’yi Rusya’yla, Libya’yı ABD ile ortak çalışarak, Doğu Akdeniz’i de kuvvet göstererek çözerim” yaklaşımı gerçekçi değildir ve sonuç alabilmekten uzaktır.

Peki ne yapmalı?

Erdoğan ve AB’nin mesajları

Yaklaşık bir ay önce, 13 Ağustos’ta bu köşede, yine aynı başlıkla, “Doğu Akdeniz Konferansı” önermiştik.

Silahların patlamadığı bir çözüm için bu şart. Silahların patladığı “çözüm” ise herkes için yıkımdır ve artık “o benden daha fazla yıkıma uğrar” kaba hesaplarının yapılamayacağı “büyük silahlar” çağındayız. Bu tip bir bölgesel yıkımın tek kazananı, silah tekelleri olan küresel güçler olur.

O nedenle “Doğu Akdeniz Konferansı” toplayabilmek, bölgenin şu anda en büyük ihtiyacıdır.

Nitekim bu yönde açıklamalar da gelmeye başladı.

Erdoğan‘ın kurmaylarına, “Güney Kıbrıs hariç herkesle aynı masaya oturabiliriz” dediği kamuoyuna yansıdı örneğin (3 Eylül 2020). Diğer yandan AB Konseyi Başkanı Charles Michel de “Doğu Akdeniz’de gerilimi düşürmek için çok taraflı konferans düzenlenmesi” önerisinde bulundu (4 Eylül 2020).

Müttefik kazanma ihtiyacı

Er geç bir “Doğu Akdeniz Konferansı” yapılacak.

Üstelik bu konferans, kaçınılmaz olarak Doğu Akdeniz ülkeleri dışında ABD, Rusya ve AB’nin de masada bir şekilde bulunduğu bir konferans olacak.

Dolayısıyla önemli olan o konferansa Türkiye’nin nasıl oturacağıdır. Bugünkü gibi Doğu Akdeniz ülkeleri içinde neredeyse tek bir müttefiki olmayan Ankara’nın katılacağı bir “Doğu Akdeniz Konferansı”ndan, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına yönelik bir karar alabilmek güçtür.

O nedenle Türkiye, er geç yapılacak olan bu konferansa hazırlık olarak, hızla müttefik kazanmaya yönelmelidir.

Şam’la anlaşmak, meselenin anahtarıdır. Zira Şam’la anlaşan Ankara, Kahire’yle normalleşmeyi sağlar.

Kaldı ki Esad, tüm olanlara rağmen, Türkiye ve Suriye’nin çıkarları için Ankara’yla anlaşmaya her zaman hazır olduğunu birkaç kez dile getirmişti.

Öte yandan Mısır’ın eski Ankara Büyükelçisi Abdurrahman Salahaddin’in KRT’de Tülin Daloğlu’na şu söyledikleri de Ankara ile Kahire arasında köprülerin hızla kurulabileceğine işaret etmektedir: “20 yıl boyunca Türkiye ve Yunanistan aralarındaki sorunları çözsünler diye bekledik. Ve bir 20 yıl daha beklemeye hazırdık, eğer ki Türkiye’nin Mısır’a karşı agresif davranışları olmasaydı” (1 Eylül 2020).

AKP’nin medya operasyonu

Odatv neden 200 gündür kapalı? TELE1’e neden 5 gün ekran karartma cezası verildi? Cumhuriyet ve Sözcü yazarları ve muhabirleri neden sürekli davalık? Halk TV ve KRT’ye neden sık sık para cezası veriliyor? Barış Pehlivan, Murat Ağırel, Müyesser Yıldız ve Hülya Kılınç neden hapiste?

MİT’in deşifre edilmesiydi, Abdülhamit’e hakaretti, şuydu, buydu, geçiniz!

Yolsuzluklar öğrenilmesin isteniyor, hangi yandaşa ne büyüklükte ihale verildiği haber olmasın isteniyor, 12 yaşındaki çocukların tarikatlarda taciz edildiği duyulmasın isteniyor…

Kısacası halkın haber alma hakkı gasp ediliyor…

O nedenle 9 Eylül’de, saat 09.00’da Çağlayan Adliyesi’nde ol; Barış Pehlivan, Murat Ağırel ve Hülya Kılınç’a destek ol, diyoruz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Eylül 2020

2 Yorum

AKP iktidarı paralel devletlere gebe

12 yaşındaki çocuğa cinsel istismardan tutuklanan Uşşaki tarikatı lideri Fatih Nurullah, bir istisna değil. Türkiye’de özellikle son 10 yılda onlarca, yüzlerce Fatih Nurullah vakası ortaya çıktı.

Birkaç gündür konuşuyoruz bu vahim tabloyu…

Ama üzerinde bunun kadar durmadığımız ancak sonuçları bakımından bundan çok daha tehlikeli bir konu var: Nurullah’ın “Devletin kontrol mekanizmalarında olalım” sözleri!

Paralel devlet sorunu

Türkiye, FETÖ ve paralel devlet olgusundan ders çıkaramadı. Çıkaramaz da…

Zira AKP hükümeti paralel devlet olacak yapılara gebe bir organizmadır. Bu parti, tarikat ve cemaatlerin siyasal çatı örgütüdür ve AKP hükümetleri, “tarikatlar koalisyonu”dur.

Fethullah Gülen cemaati ilk koalisyonun en güçlü cemaatiydi. AKP hükümetinin siyasal desteği ile adım adım devleti ele geçirdi ve en sonunda Tayyip Erdoğan’ı da hedef alan bir paralel devlete dönüştü.

Devletten büyük ölçüde tasfiye edilen FETÖ’nün yeri kimlerle doluyor peki? Liyakatle kadrolaşmaya gidilmediği, başta Menzil olmak üzere başka tarikat ve cemaatlerin devlete yerleştirildiği biliniyor.

İşte Uşşaki tarikatı liderinin “devletin kontrol mekanizmalarında olalım” sözleri, FETÖ’den boşalan yerleri doldurma yarışını özetlemektedir.

Dolayısıyla 2008’de Anayasa Mahkemesi tarafından “laiklik karşıtı odak” olduğu saptanan bir partinin iktidarı altında, “paralel devlet” konusu Türkiye’nin gündeminde olmaya devam edecektir maalesef!

Laikliğin dönüşümü

Tarikat şeyhlerinin çocuk istismarı sayısının artmasıyla, laikliğin budanması arasında bir orantı olduğu ortada. Ayrıca yukarıda özetlediğimiz “paralel devlet” tehdidinin en sağlam panzehri de laikliktir.

Demirel’le sağa eklemlenen, Özal’la kurumlara kadro yapılan, Çiller’le iktidara ortak edilen tarikat ve cemaatler, en sonunda Erdoğan’la “tam iktidar” olmuştur!

Bu süreç, aynı zamanda laikliğin nasıl budandığının da tarihidir:

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Büyük Kongresi, 22 Ekim 1927’de tüzüğünün 3. maddesini şu şekilde kabul etmiştir: “… devlet ve millet işlerinde din ile dünyayı tamamen birbirinden ayırmayı en önemli esaslarından sayar.

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Büyük Kongresi, 13-14 Mayıs 1931’de kabul ettiği programında ise laikliği şöyle tanımlar: “… Din anlayışı vicdani olduğundan, fırka din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.

Yani Kemalist Devrim döneminde özetle “din ile dünya işlerinin ayrı olması” şeklindeki laiklik, devrimin kireçlendiği ve “küçük Amerika” sürecine girildiği dönemde “din ile devlet işlerinin ayrılmasına” dönüşmüş, Amerikancı 12 Eylül döneminin Türk-İslam sentezi altında “din ve vicdan özgürlüğüne” başkalaşmış, en sonunda ABD’nin BOP eşbaşkanlığı döneminde de Anayasa’da yazılı bir kelimeden ibaret hale düşürülmüştür!

Diyanet’in dönüşümü

Laikliği “din ile dünya işlerinin ayrılması” olmaktan çıkarıp “din ve devlet işlerinin ayrılmasına” indirgediğinizde, tarikat ve cemaatlere toplum ve ekonomi hayatında yer açmış olursunuz; “vicdan özgürlüğüne” indirgediğinizde de siyasete ve devlete sokmuş olursunuz.

Yaşadığımız son 70 yıl özetle budur.

Sonucu ise bir köşesi çocuk istismarı, bir köşesi paralel devlet olan bir felaket tablosudur!

İşte Mustafa Kemal bunu gördüğü için laikliği “din ve dünya işlerinin ayrılması” diye koymuş ve buna paralel olarak da tarikatları yasaklamıştır. Atatürk’e göre inanç, bir vicdan meselesidir ve “Allah ile kul arasındaki ilişki” alanının dışına çıkamaz. Hele hele tarikat şeyhleri olarak üçüncü kişiler, Allah ile kul arasına kesinlikle giremez.

İşte Atatürk’ün Diyanet’i de Allah ile kul arasına giren bu tarikatların yerini doldurmak içindi. 70 yılda laiklik budanırken, Atatürk’ün Diyanet’i de, Erdoğan’ın Diyanet’ine dönüşerek tarikat ve cemaatlerin koordinatörü oldu!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2020

4 Yorum

Ulusal güvenlik için dış politika

Ekranlarda AKP’nin dış politikasını savunan destekçilerinin (ki bir kısmı AKP üyesi değil), yapılan eleştiriler karşısında dile getirdikleri üç argümanı var:

1. Ulusal güvenlik, siyaset üstüdür!

2. Uygulanan hükümet değil, devlet politikasıdır!

3. Tamam, geçmişte yanlışlar yapıldı ama önemli olan bugün doğru yapılan işin arkasında birlik olmaktır!

1. Ulusal güvenlik siyaset üstü mü?

Ulusal güvenlik siyaset üstü değildir. Her şey siyasete dahildir.

Çünkü ulusal güvenlik konusu, en sonunda tehdidi saptama, tehdidin kaynağını yalnızlaştırmaya çalışma ve tehdide karşı müttefik kazanma işidir. Bunlar da siyasetle (politikayla) yapılır. Dış politika, zaten esas olarak ulusal güvenliği sağlamak için yapılır.

Bu konuda en fazla “ulusal güvenlik, günlük dar siyasi çekişme içine sıkıştırılmamalı” denebilir ama orada da konunun esas muhatabı muhalefetten ziyade iktidardır. Zira dış politikayı, içeride iktidarını sağlamlaştırmada kullanan ve iç politikaya alet eden iktidardır.

2. Uygulanan devlet politikası mı?

Uygulanmakta olan dış politikanın hükümet değil, devlet politikası olduğu iddiası iki nedenle doğru değildir:

Birincisi, yeni sistem nedeniyle zaten Türkiye adım adım parti devletine dönüşmektedir. AKP’nin genel başkanı devletin başıdır zaten.

İkincisi, dış politika hükümetin İhvancılık bağı üzerinden yapılmaktadır. Tek başına Mısır örneği bile bu gerçeği göstermektedir. AKP hükümeti, İhvana karşı yapılan darbe nedeniyle Kahire’yle diplomatik bağı kesmiş ve Mısır’ın Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı cephede konumlanmasına, hatta Mısır ile Yunanistan arasında MEB anlaşması yapılmasına zemin sağlamıştır. Zira o anlaşma tam 17 yıldır müzakere edilmekte ve Kahire anlaşmayı geciktirmekteydi.

Hükümet yerine devlet politikası olsa, devlet ulusal çıkar gereği, Mısır’da bugün kimin iktidar olduğuna bakmaksızın, devletten devlete ilişkiyi sürdürürdü.

3. Ulusal birlik sorunu

AKP destekçilerinin “geçmişte yapılanların yanlış olduğunu savunması”, çözüm bulmak amacıyla değil, AKP’nin bugünkü “yanlış” dış politikasına destek bulmak amacıyladır!

Çünkü yanlışı düzeltmek isteyen, işe Şam ve Kahire ile anlaşma arayarak başlamalıdır. Şam ve Kahire karşıtlığını sürdürerek, dış politikayı doğru bir çizgiye getiremezsiniz.

Kaldı ki, iliklenen ilk yanlış düğmeyi tespit etmek kritik önemdedir. “Aman bunları konuşmayalım” diyerek yapılan şey, Türkiye’nin çıkarlarına hizmet etmez ama AKP’nin yarın yanlış diyeceğiniz bugünkü yanlışlarına hizmet eder!

İşte son örnek Meis’e Yunanistan’ın asker çıkarması konusudur. Bugün sanki yeniymiş gibi tepki gösteriliyor ve 83 milyondan AKP’nin arkasına dizilmesi isteniyor. Oysa Meis’e de, diğer adalara da uluslararası anlaşmalara aykırı olarak Yunanistan 15 yıldır asker çıkarıyor, silahlandırıyor…

Bu konuda hükümete geçmiş yıllarda uyarı yapanlara “derdiniz Yunanistan’la savaş çıkarmak mı” diye tepki gösteriliyordu. Tersine, uyarı zamanında ve daha ilk ada silahlandırıldığında yapılsaydı savaş riski olmazdı ama göz yumuldukça, diğer adalar da silahlandırıldıkça o risk artmaya başladı.

Aynı durum Doğu Akdeniz için de geçerli değil mi! Kasım 2019’a kadar Doğu Akdeniz bu hükümetin umurunda olmadı. Dahası AKP’nin desteklediği Annan Planı sayesinde Güney Kıbrıs’ın önü açıldı. Rumlar AKP hükümetinin sessizliği sayesinde MEB ilan etti; Mısır’la, Lübnan’la, İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşmaları imzaladı.

“Aman bırakalım dünkü yanlışları, bugün ülkemizi (aslında AKP’yi) destekleyelim, birlik olalım” diyenlerin yaptığı kaba propagandadan ibarettir, çünkü ulusal güvenlik hedefli dış politikanın arkasında ulusun birliğini sağlamak, hükümetin işidir.

Ama o hükümet 30 Ağustos kutlamalarını salgın nedeniyle yasaklayıp, 31 Ağustos’ta kendi mitingini yapıyorsa, derdi “milli birlik” değildir; tersine “kutuplaşma” ile iktidarını sağlamlaştırma peşindedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Eylül 2020

3 Yorum

TRUMP RUSÇULUKLA, BIDEN ÇİNCİLİKLE SUÇLANIYOR

ABD SEÇİMLERİNDE RUSYA-ÇİN YARIŞI

ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlık süresi doluyor. 3 Kasım’da başkanlık seçimi var. İkinci dönem için yeniden Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olan Donald Trump’ın karşısında ise Demokrat Parti’nin adayı Joe Biden var. Biden, Trump’tan önceki başkan Barrack Omaba’nın yardımcısıydı.

Aslında 6 ay öncesine kadar Donald Trump’ın seçimleri kazanacağı ve kendisine yönelik “seçkinlerin” tepkisine rağmen ikinci kez başkan olacağı konuşuluyordu. Zira Trump’ın hem rakiplerine hem de müttefiklerine uyguladığı gümrük tarifelerini artırma politikası içeride ekonomiyi canlandırmış, bu da işsizlik başta kimi ekonomik verilere olumlu yansımıştı. Kısacası Trump’ın oyların çoğunu alacak şekilde ekonomiye bir iyileştirme getirdiği genel kabuldü…

SALGIN TRUMP’IN OYLARINI DÜŞÜRDÜ

Ancak koronavirüs salgını Trump’ın oy oranını hızla düşürdü. Çünkü pek çok konuda beceriksizlikle suçlansa da, ekonomiye olumlu dönüşen politikalarından sonra, salgın gibi önemli bir konu, Trump’ın beceriksiz yönetimini iyi resmetmişti.

Trump önce salgını ciddiye almamış ve küçümsemişti. Hatta yönetimi, Çin’in salgınla boğuşmasından memnun açıklamalar yapmıştı. Salgın nedeniyle Çin ekonomisinin sıkıntıya gireceğini, bunun da Amerikan ekonomisine olumlu yansıyacağını savunmuştu.

Ancak salgın önce Avrupa’ya, sonra da ABD’ye sıçradı. Konuyu ciddiye almayan Beyaz Saray önlem de almamıştı. Bir anda ABD salgının merkezi haline geldi. Haliyle Amerikalılar bu somut durum karşısında tepki göstermeye başladılar.

İşadamı Trump ise salgını ciddiye almamasının faturasını ve yönetiminin beceriksizliğini Çin’i suçlamaya kalkarak örtmeye çalıştı. Ancak Trump’ın Çin’i hedef alan komploları kendi devlet kurumlarından bile destek görmedi. Trump yönetimi bu kez Amerikan kamuoyunun genetik kodlarına işlenmiş “anti-komüznizmden” faydalanabilmek için açıktan Çin Komünist Partisi’ni ABD’nin baş düşmanı ilan ederek Çin’e karşı düşmanlığın seviyesini yükseltti.

Ancak tüm bunların Trump’ın düşmekte olan oy oranını durdurmadığı görülüyor…

TRUMP: BIDEN KAZANIRSA ÇİN KAZANIR

Amerikan hegemonyasının zirvede olduğu yıllar boyunca, Türkiye de dahil pek çok ülkede yapılan seçimlerde, kimi adayların Amerikancı olduğu suçlaması yapılırdı. Nitekim doğruydu da…

Örneğin Türkiye’de ABD vatandaşlığı bulunan yöneticiler de oldu, ABD projesine eşbaşkanlık yapanlar da…

Ancak ABD’de ilk kez bir başkan adayı, diğeri tarafından, bu açıklıkta bir başka ülkenin “adamı” olmakla suçlanıyor!

Evet, Donald Trump rakibi Joe Biden’ı açık açık Çincilikle suçluyor.

Örneğin Trump 11 Ağustos’ta Biden’ın Çin konusundaki tutumunu eleştirerek, “Seçimleri ben kazanamazsam, Çin ABD’nin sahibi olacak. Sonra da ABD’liler Çince konuşmayı öğrenmek zorunda kalacak” dedi!

Örneğin Trump 26 Ağustos’ta şöyle bir mesaj attı sosyal medyada: “Sıcak Gelişme: Çin devlet medyası ve Çin liderleri, Biden’ın ABD seçimlerini kazanmasını istiyor. Bu olursa ki olmayacak, Çin ülkemizin sahibi olacaktır.

Kısacası Trump, Amerikan kamuoyunu Çin korkusu üzerinden etkileyerek seçimleri kazanabilmeyi hedefliyor.

TRUMP RUSÇULUKLA SUÇLANIYOR

Trump’ın Biden’ı Çincilikle suçlaması kadar tuhaf olan bir başka tuhaflık da, Trump’ın başkanlığının birinci dönemi boyunca Rusçulukla suçlanmış olmasıydı!

Seçildiği andan itibaren Rusya’nın Trump’ın lehine seçimlere müdahale ettiği suçlaması yapıldı. Hatta konu yargıya bile taşındı.

Tüm bu süreçte Trump’ın kimi zaman açıklamalarına kimi zaman da politikalarına gönderme yapılarak Trump-Rusya ilişkisi sorgulandı. Öyle ki Rusya’nın ABD seçimlerine müdahale ettiği yönünde raporlar yayımlayan ABD istihbaratına itiraz eden Trump’a “hain” bile denildi.

Trump Kremlin’de “Rusya’nın seçimlere müdahale ettiğine inanmak için bir sebep olmadığını” söylediğinde kendisine Cumhuriyetçi senatörler bile tepki göstermişti. Örneğin Cumhuriyetçi senatör John McCain “Daha önce hiçbir ABD Başkanı kendisini böyle bir despot karşısında hiç bu kadar sefilce aşağılamamıştı” derken, Senatör Lindsey Graham da Trump’ın Kremlin’e ABD ile ilgili bir “zayıflık” mesajı verdiğini savunmuştu (17 Temmuz 2018).

Demokratlar ise Trump’a ateş püskürüyor, onu Rusçu olmakla suçluyordu. Örneğin Demokrat Senatör Mark Warner, “Trump’ın açıklamalarının ABD’nin rakiplerine karşı ülkeyi korumakla ilgili görevinin ihmali anlamına geldiğini” belirtiyordu. Demokratların Senato’daki lideri Chuck Schumer, “Trump’ın ABD’nin hukuki yaptırımlarına, savunma yetkililerine ve istihbarat servislerine karşı Rusya Devlet Başkanı Putin’in yanında yer almasının düşüncesizce, tehlikeli ve zayıf olduğunu” söylüyordu.

Kısacası Trump, ilk dönemi boyunca Rusçulukla suçlandı!

ABD İSTİHBARATI: TRUMP’I RUSYA İSTİYOR, ÇİN İSTEMİYOR

Bu suçlama bitmiş de değil. Trump Biden’ı Çincilikle suçlarken, karşılığında da kendisini Rusçulukla suçlayan raporlarla uğraşıyor.

ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi Direktörü William Evanina tarafından kaleme alınan bir rapor, açık açık Rusya’nın 3 Kasım’da yapılacak seçimlerde Trump’ı desteklediğini, bu nedenle Biden’ı karaladığını savunuyor.

7 Ağustos 2020 tarihinde yayımlanan bu rapor, ayrıca Çin’in de Trump’ın ikinci kez seçilmesini istemediğini, bu nedenle Pekin yönetiminin Beyaz Saray’ı artan dozda eleştirdiğini savunuyor.

ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi, Çin’in ABD’deki kamu politikasını şekillendirme ve Pekin’in çıkarlarına karşı olduğu düşünülen siyasi figürlere baskı yapma çabalarını genişlettiğini iddia ediyor.

AMERİKAN HEGEMONYASININ SONU

Özetle ABD başkanlık seçimlerinde başkan adaylarından birinin Rusçulukla, diğerinin de Çincilikle suçlanması, ABD emperyalizminin tarihi açısından olağanüstü bir tabloya işaret ediyor.

Kuşkusuz bu tablo, Amerikan hegemonyasının zayıflamasıyla ilgili…

Zira zayıflayan ABD’nin küresel politikaları gibi, seçimlerinin de kırılganlaştığı düşünülüyor…

Öyle ki yukarıda bahsettiğimiz 7 Ağustos 2020 tarihli ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi raporu sadece Trump’ı Rusya’nın istediği ama Çin’in istemediği iddiasında bulunmuyor. Rapor, İran’ın bile ABD seçimlerine müdahale etmeye çalıştığını savunuyor!

Yıllardır ABD ambargosu altındaki İran’ın bile ABD seçimlerine müdahale edebileceğinin ABD kurumları tarafından savunulabilmesi, emperyalizmin, oldukça hızlı şekilde gerilediğini resmediyor aslında….

Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan son kitabım Amerikan Hegemonyasının Sonu’nu, bu kapsamda okumanızı öneriyorum… Hem ABD ile Çin’in hem de ABD ile Rusya’nın küresel ölçekte çarpışmasının inceleyen kitap, ABD başkanlık seçimlerindeki bu mizaha konu olabilecek tabloyu anlamamıza yardımcı olacak veri ve analizler içeriyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Eylül 2020

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: