Archive for category Politika Yazıları

Baltık-Akdeniz hattı ve ABD-NATO yığınağı

Truman, Potsdam Konferansında Stalin ve Churchill’e şöyle der: “Son iki yüz yıldır bütün savaşlar Akdeniz ile Baltık denizleri arasındaki, Fransa’nın doğu sınırı ile Rusya’nın batı sınırı arasındaki bölgede başladı. Ve son defasında bütün dünyadaki barış ilk olarak Almanya tarafından ihlal edildi.”

Bu söz, bugün için ne kadar geçerli peki?

Gerekçe Rusya, araç NATO

Dünyanın ekonomik ağırlık merkezi Asya-Pasifik’e kaydı; adım adım siyasi ağırlık merkezi de kayıyor. Emperyalist ABD bu nedenle Hint Denizi’nden Pasifik’e uzanan geniş alanı, “uzun vadeli stratejik mücadele” içine girdiği Çin’le hesaplaşma alanı olarak belirlemiş durumda. Askeri hazırlığını da buna göre yapıyor.

Ancak bu durum Baltık-Akdeniz hattının önemini ortadan kaldırmış değil. Geçen yazımızda incelemiştik: ABD Başkanı Joe Biden, Rusya’nın NATO’ya Çin’den daha “yakın” tehdit olduğunu savundu.

Bu saptamanın ABD’nin “büyük stratejisi” içindeki anlamı ve değeri şudur: ABD, Çin ve Rusya’yı bir blok olarak görüyor ki büyük oranda doğrudur. Dolayısıyla sadece Çin’e değil, Çin-Rusya ortaklığına karşı mücadele etmek zorunda kalacağını görüyor. Bu nedenle de AB ile Hindistan’ın desteğine ihtiyaç duyuyor.

Yani ABD’nin AB’yi uzaklardaki Çin “tehdidine” karşı harekete geçirebilmesinin gerekçesi Rusya “tehdidi”, aracı da NATO oluyor. Böylece ABD, Rus “tehdidi” üzerinden AB’yi hizaya sokmak, Almanya başta olmak üzere AB ülkelerinin Rusya’yla enerji işbirliğini kesmek istiyor.

Hattın güzergâhı

Bu tablo elbette Biden’ın ABD başkanı olmasıyla ve onun Münih Güvenlik Konferansında Rusya’yı NATO için Çin’den daha yakın ve öncelikli tehdit ilan etmesiyle başlamış değil. ABD emperyalist bir devlet ve “büyük strateji” başkandan başkana hızla değişmiyor.

NATO’nun Baltık Planı, anımsayın, Trump döneminin uygulamasıydı.

ABD, Baltıklardan başlayarak Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan üzerinden Batı Karadeniz’i kesip, Yunanistan üzerinden de Ege’yi birleştirerek, Doğu Akdeniz’e inen geniş bir hat inşa etmeye çalışıyor.

Bu geniş hat AB ve NATO’yu Rusya’ya karşı mücadeleye sevk etme hattı olacak…

Yunanistan’da ABD işgali!

ABD’nin son dönemde Yunanistan’a verdiği siyasi destek ve yaptığı askeri yığınağın esas hedefi, bu hattın inşasını tamamlamaktır.

Yunan To Vima gazetesinin, ABD ile Yunanistan arasındaki Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması’nın güncellenmesine dair haberi çok önemliydi. Buna göre ABD;

1. Anlaşmanın her yıl değil, beş yılda bir güncellenmesini ve uzatılmasını istiyor.

2. Askerleri için 20’den fazla yeni konuşlanma yeri istiyor.

3. Yunanistan’daki her askeri tesisi kullanma hakkına sahip olmak istiyor.

Böylece Girit’teki Suda Üssünü genişleten ve diğer üç üssü de kullanmaya başlayan ABD, iyice Yunanistan’a ve Ege’ye yayılmak istiyor!

Bakalım Atina bu taleplere olur verecek mi? Ancak görünen o ki Yunanistan tarihi bir hata yapıyor ve sözde Türkiye’yi dengelemek adına kendisini tamamen ABD’ye teslim ediyor! Bunun ağır faturasını umarız Yunan komünistler kamuoyuna anlatabilecektir…

Türkiye-Rusya işbirliğinin değeri

ABD’nin Batı Karadeniz’i de dahil ederek Baltık-Akdeniz hattı inşa etmesinin birkaç hedefi var:

1. ABD, esas olarak Rusya’yı hedef alıyor. Rusya’yı Baltık, Doğu Avrupa ve Batı Karadeniz hattında sıkıştırıp, Ege ve Akdeniz’de ticaret güzergâhını baskılamak istiyor.

2. ABD bu hat ile ayrıca Doğu Akdeniz’deki enerjipolitik mücadeleyi kontrolü altında tutmak istiyor.

3. Ancak bu hat fiilen Türkiye’nin de kuşatılması demek. Ve ABD bunu aynı zamanda NATO üyeliğinin getirdiği Karadeniz sorumluluğu üzerinden Türkiye-Rusya işbirliğini bozmanın aracı olarak kullanmak istiyor.

Görüldüğü gibi satranç tahtasında önemli hamleler yapılıyor. Bu hamleler karşısında “bütünlüklü” bir strateji oluşturulmalı. Ancak iktidarın “blöflü pişti” anlayışı ile ne mümkün!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Şubat 2021
 

1 Yorum

Teksas’ta neoliberalizminin sefaleti

Sistemlerin gerçek anlamda yetkinliği ya da başarısı olağan zaman ve durumlarda değil, olağanüstü zaman ve durumlarda anlaşılır.

İşte Covid-19 salgını da neoliberal kapitalist sistemin yetkinliğinin test edildiği bir olağanüstü durum oldu: Neoliberal kapitalist sistemin merkezi olan ABD, salgın karşısında tel tel döküldü!

ABD’NİN COVİD’LE MÜCADELE BAŞARISIZLIĞI

ABD’nin salgınla mücadeledeki başarısızlığını salt Trump’ın kötü yönetimine bağlayamayız elbette.

Tamam, Trump salgını ciddiye almadı, gerekli önlemleri almakta geç kaldı, salgını Çin düşmanlığının bir aracı olarak kullanmaya çalıştı ve başka pek çok hata yaptı ama Trump yerine Biden da olsa ABD’nin neoliberal kapitalist sistemi yine de başarısız olacaktı.

Çünkü kâr odaklı bir sitem, salgın gibi büyük felaketler karşısında geniş kitlelerin çıkarlarını değil, doğası gereği sermayeyi gözetir. Nitekim ABD’de de öyle olmuştur: Salgında zenginler daha da zenginleşirken, yoksullar daha da yoksullaşmıştır.

ABD’nin en zengin yüzde 1’inin servetinin toplamı, yüzde 50’nin servetinin toplamına eşitlenmiştir. Böylece zengin ile yoksul arasındaki makas açılmıştır.

Diğer yandan ABD’de işsiz sayısının 50 milyona yaklaşması, sokaklarda yaşayan evsizlerin çoğalması, özel sağlık sigortası olmayan Amerikalıların durumu, tedavinin olağanüstü pahalı olması, salgının ilk zamanlarında sağlık sigortası olmayan Amerikalılara test yapılmaması gibi sisteme ait ilkellikler dahil pek çok konu, salgın karşısında neoliberal kapitalist sistemin başarısızlıklarını resmeden çıktılardı…

TEKSAS HAVAYA DEĞİL SİSTEME YENİLDİ

ABD’nin sisteminin yetkinliğini test eden bir diğer olağanüstü durum da şimdi Teksas’ta yaşanıyor. Havalar mevsim normallerinin altında, son 30 yılın en soğuğu yaşanıyor. Elektrikler kesik, doğalgaz şebekeleri çökmüş durumda, internet ve telefonlar kapalı, sular akmıyor…

Birkaç günde içinde 70 Amerikalı soğuktan donarak öldü. 21. yüzyılda bir insanın soğuktan donarak ölebilmesi, “Amerikan rüyasının” pembe tablosuna hiç de uymuyor elbette…

Peki ölümlerin esas sebebi ne? Havaların soğuk olması mı?

Değil elbette! Havalar dünyanın pek çok ülkesinde de soğuk. Hatta pek çok ülkede Teksas’tan çok daha soğuk.

O nedenle Teksaslı aslında havaya değil, sisteme yenildi.

FELAKETİN İKİ NEDENİ

Teksas dünyanın enerji merkezlerinden biri oysa. Üstelik Teksas’ın petrol baronları sistemin de ağababaları durumunda. Ancak buna rağmen bu felaket yaşandı.

Teksas’ın güçlü ekonomisine, enerji merkezi olmasına rağmen soğuğa teslim olmasının birbirini bütünleyen iki nedeni var:

1. Teksas’ın elektrik şebekesini ulusal ağdan çıkarmış olması.

2. Elektrik üretimi ve dağıtımı tamamen özelleşmiş durumda. Bu da birincisi plansızlığı ikincisi de aşırı rekabeti doğuruyor. Aşırı rekabet de şirketlerin altyapıya gerekli önemi vermemesine neden oluyor. Böylece yenilenmemiş altyapı da havanın normalden fazla soğuması gibi olağanüstü durumlarda yetersiz kalmış oluyor.

TÜRKİYE’NİN ÇIKARMASI GEREKEN DERSLER

Teksas’taki felaketten en çok ders çıkarması gereken ülkelerin başında Türkiye geliyor. Çünkü Türkiye de “Küçük Amerika” olma hayali içinde 1980’de serbest piyasa ekonomisine geçtikten sonra, adım adım yıllar içerisinde enerjisini özelleştirdi.

AKP döneminde ise illerin enerji üretimi ve dağıtımı pek çok farklı şirketlere dağıtıldı. Aynı şekilde plansızlık ve aşırı rekabet nedeniyle altyapı yatırımlarının olması gerektiği gibi yapılmadığı görülüyor.

İstanbul’da sıra sıra ilçelerin uzun saatlere yayılan elektrik kesintileri, sistemin altyapı sorunları açısından bir alarm aslında…

Elektrik ile doğalgazın birbirine bağlanması, birinin yokluğunun diğerini etkilemesi ise ayrı bir sorun zaten.

ÖZELCİLİK DEĞİL KAMUCULUK

Dünyanın Teksas felaketinden çıkaracağı yegâne sonuç ise şudur: İnsanı değil kârı odak alan kapitalist sistem, öldürüyor!

Serbest rekabet adı altında sermayenin dizginsiz şekilde piyasaya egemen olduğu özelciliğin felaketler karşısındaki tek başarısı, özelciliğe kazandırmasıdır; krizlerde zenginlerin daha zengin ama yoksulların daha yoksul olması bundandır.

Felaketler kamusal sorunlardır; o nedenle felaketler karşısında özelcilik değil, ancak kamuculuk başarılı olur.

Covid-19 salgını Avrupa’ya geldiğinde bu gerçek görülmüştü; İtalya’da ve İspanya’da bir anda kamuculuğun önemi görülmüş; özel hastanelerin kamulaştırılması gündeme gelmişti. Yine salgın boyunca görüldü ki Çin’in salgınla mücadelesindeki başarısının temel nedeni de kamuculuğuydu.

Kısacası, dünya “kamuculuk mu, özelcilik mi” sorusunun yakıcılığıyla artık çok daha fazla karşı karşıya…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
23 Şubat 2021

4 Yorum

NATO’nun yeni konsepti

NATO’nun Savunma Bakanları toplantısından iki önemli sonuç çıktı: NATO Irak’ta genişleyecek, Afganistan’daki çekilme bir süre bekleyecek. Böylece NATO’nun Irak’taki 500 askeri 4 bine çıkarılacak, Afganistan’da bulunan 2 bin 500’ü ABD askeri olmak üzere 9 bin 600 NATO askeri yeni kararı bekleyecek.

Türkiye’nin NATO’nun “IŞİD’le mücadele gerekçesiyle” Irak’ta genişleme kararına özellikle karşı çıkması gerekirdi. Zira ABD’nin Türkiye-Suriye-Irak sınır birleşimine çok yakın bir bölgede, Ayn Divar’da yine “IŞİD’le mücadele gerekçesiyle” yeni bir üs kurmaya hazırlanabilmesi, “meşruiyetini” bir ölçüde NATO’dan ve Türkiye’nin NATO kararlarına uyumundan alıyor!

NATO’nun tehdit sıralaması

NATO Savunma Bakanları toplantısının bu iki kararı, aslında toplantı öncesinde NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in yaptığı çok önemli bir açıklamayla birlikte daha da anlam kazanıyor.

Stoltenberg, “Çin’in güçlenmesini ve Rusya’yla kötüleşen ilişkileri hesaba katmadığı” gerekçesiyle NATO’nun 2010 stratejik konseptinin yenilenmesi gerektiğini belirtti vekonsept detaylarının liderlerle yapılacak zirvede değerlendirilmesini önerdi.

Stoltenberg, NATO’nun yeni stratejik konsepti için 10 kişilik bir ekibe çalışma başlatmıştı zaten. İçlerinde Türk diplomat Tacan İldem’in de yer aldığı bu 10 kişilik “NATO’nun Uzmanlar Grubu”, konsept için öneriler hazırlamış ve 25 Kasım 2020’de “NATO 2030: Yeni Bir Çağ İçin Birliktelik” başlığıyla yayımlamıştı.

20 başlıkta 138 öneri içeren 67 sayfalık raporun dikkat çeken yanı, NATO’nun Rusya’yı “ana hasım” olarak değerlendirmesi, fakat Çin’i “doğrudan askeri tehdit” görmemesiydi. Raporla ilgili 7 Aralık 2020’de Cumhuriyet’te İpek Özbey’e konuşan Tacan İldem, önemle şöyle demişti: “Çin’in atmakta olduğu adımların ve siyasalarının yakından izlenip anlaşılması önem taşımaktadır. Bununla birlikte Çin’in NATO için doğrudan bir askeri tehdit olmadığı raporda kayıtlıdır. NATO, Çin’e sadece sınamalar değil fakat fırsatlar penceresinden de bakmaktadır. Bu anlayışla rapor bu ülkeyle olası siyasi diyaloğun kapısının açık tutulması çağrısına da yer vermektedir.”

Her ne kadar Stoltenberg yeni konsept açıklamasında “Çin’in güçlenmesi”ni, “Rusya’yla kötüleşen ilişkiler”in önüne koysa da, Münih Güvenlik Konferansında konuşan ABD Başkanı Biden’ın “NATO 2030” raporundaki sıralamaya paralel olarak “Moskova NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir ‘tehdit’ oluşturuyor” demesi dikkat çekiciydi. (Kuşkusuz Rusya’nın “yakın tehdit” olması, “asıl tehdit” olduğu anlamına gelmiyor. Pek çok ABD belgesine göre “asıl tehdit” Çin.)

Uzun vadeli stratejik rekabet

Biden’ın Münih Güvenlik Konferansındaki konuşması, hem ABD’nin hedeflerini ve stratejisini belli ölçülerde ortaya koyması nedeniyle hem de NATO’nun yeni konseptine dair ipuçları anlamına gelmesi nedeniyle çok önemliydi.

“ABD’nin geri döndüğü mesajını gönderiyorum” diyen Biden’in iki temel mesajı vardı:

1. “Çin’le rekabet çetin geçecek” diyen Biden, bu ülkeyle “uzun vadeli stratejik bir rekabete hazırlandıklarını” belirtti. Biden, Çin’e karşı mücadelede ABD-AB ittifakının önemine dikkat çekti.

2. Yukarıda belirttik: Biden “Rusya’nın NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir ‘tehdit’ oluşturduğunu” belirtti ve Putin’i “Avrupa’yı ve NATO ittifakını zayıflatmak istemekle, Transatlantik birliğe zarar vermeye çalışmakla” suçladı.

Üç aşamalı planlama

Sonuç olarak ABD’nin üç aşamalı şu planlamayı uygulamaya sokacağı görülüyor:

1. ABD, Çin’i “asıl tehdit” görmekle birlikte, NATO ve AB için Rusya’yı “yakın tehdit” olarak değerlendiriyor.

2. ABD, bu “yakın tehdit” algısı üzerinden de AB’yle Transatlantik bağı pekiştirmeyi ve NATO’yu daha etkin kullanmayı hesaplıyor.

3. ABD böylece “asıl tehdit” olarak saptadığı Çin’e karşı yürüteceği “uzun vadeli stratejik mücadeleye” yığınak yapmak istiyor.

Neden? Çünkü ABD tek başına Çin’i durduramayacağını, dahası Çin ile Rusya’nın birlikte hareket ettiğini görüyor; hatta Çin’e karşı Hindistan’ı da kazanması gerektiğini hesaplıyor.

Özetle, hegemonyası zayıflayan ABD, hegemonya takviye etmeye çalışıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Şubat 2021

Yorum bırakın

Moskova’dan Ankara’ya Karadeniz ve İdlib mesajı

Soçi’de yapılan Astana toplantısından çok önemli iki sonuç çıktı: Rusya, İran ve Türkiye üçlüsü, hem ABD’yi hem de İsrail’i uyardı.

Astana üçlüsü ortak bildiriyle “Suriye Arap Cumhuriyeti’ne ait olan petrolün yasadışı olarak ele geçirilmesinin ve satışından elde edilen gelirlerin transferinin kabul edilemez olduğunu” belirtti. Böylece Suriye petrolünü “çalan” ABD-PYD ortaklığı hedef alınmış oldu.

Astana üçlüsü ortak bildiriyle İsrail’in Suriye topraklarına saldırmasını kınadı, “bu saldırılarının uluslararası hukuku ihlal ettiğini ve bölgedeki güvenliğe tehdit oluşturduğunu” ilan etti.

Putin’in temsilcisinin İdlib uyarıları

Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, Astana Platformu toplantısından sonra Rus basınına verdiği demeçte, Ankara’ya üç önemli mesaj verdi:

1. Lavrantyev, “Türkiye’nin İdlib’i kontrolü altında tutan gruplar üzerinde yeterli nüfuza sahip olmadığını, bu durumun İdlib gerilimi azaltma bölgesindeki teröristleri muhaliflerden ayırma sürecini sekteye uğrattığını” belirtti.

2. Lavrentyev, “Türkiye’nin ılımlı muhalifleri İdlib’deki teröristlerle mücadele için harekete geçirmek istemediğini” kaydetti.

3. Lavrentyev, “Türkiye’nin M4 karayolundaki durumu normalleştirme sorumluluğunu henüz yerine getirmediğini” belirtti.

Moskova’nın bu mesajları, İdlib’in hâlâ Suriye konusunda önemli bir düğüm olduğuna işaret ediyor.

İdlib neden düğüm?

Suriye ordusu, Rus hava desteğiyle İdlib’i teröristlerden temizlemek istiyor uzun süredir. AKP iktidarı ise bölgeden çıkmak istemediği için Suriye-Rusya operasyonuna karşı çıkıyor. “Teröristleri ılımlılardan ayırmak” şeklindeki formülünü hayata geçirme beklentisiyle operasyonu engelliyor.

Rusya ise Ankara-Moskova ilişkilerine olumsuz yansımaması için ve Ankara’yı Washington’a itmemek gerekçesiyle Şam’ın talebini rafa kaldırdı; sorunu Astana içinde çözmeye çalışıyor.

AKP iktidarının İdlib’de bulunma ısrarı neden peki? İdib’den çekilirse, Afrin’den de çekilmek zorunda kalacağını hesaplıyor çünkü…

Afrin’de kalmak istemesini ise “ABD’nin PYD koridorunu” kesme hedefine bağlıyor. Oysa Suriye ordusunun tüm bölgeyi kontrolü altına alması, bırakın kesilmesini, koridorun toptan ortadan kalkması demek zaten!

Nitekim hem Moskova hem Tahran bu konuda Ankara’ya asıl adresi işaret ediyor.

Rusya: Kürt devleti kabul edilemez

Lavrantyev, Rus basınını bilgilendirdiği toplantıda bu konuda da önemli açıklamalar yaptı. “Kürtlerin Suriye halkının ana unsuru olduğunu, bu nedenle bağımsız Kürt devleti ya da başka türden sözde devlet yapıları kurmanın söz konusu olamayacağını” söyleyen Putin’in Suriye Özel Temsilcisi, “bunun kesinlikle kabul edilemez olduğunu” önemle vurguladı.

Lavrantyev, bunun yerine “Kürtleri Şam’la verimli diyalog kurmaya, gerilimin azalması için karşılıklı olarak kabul edilebilir mutabakatlar yapmaya yönlendiriyoruz” dedi.

Benzer mesajları Tahran da veriyor. Son olarak İran Dışişleri Bakan Danışmanı Ali Asker Hacı, “Türkiye’nin sınırlarındaki durumla ilgili tedirginliğin giderilmesinin”, “Suriye’nin tüm toprakları üzerindeki egemenliğine bağlı” olduğunu belirtti. İranlı diplomat Suriye ve Türkiye hükümetleri arasında ilişkilerin kurulmasından yana olduklarını vurguladı.

Karadeniz rahatsızlığı

Moskova’dan Ankara’ya dolaylı gelen eş zamanlı bir başka mesaj ise Karadeniz konusundaydı. Rusya, Karadeniz’de yapılan Türk-Amerikan ortak tatbikatına tepki gösterdi.

Tatbikatın Rusya karşıtı olduğu herkes için açık” diyen Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, “tatbikatın sınırlarının hemen yanı başında yapıldığını, bunun da barış ve istikrarı tehdit ettiğini” savundu.

Herkesi idare etme yanlışı

Sonuç olarak; Karadeniz’de Türk-Amerikan ortak askeri tatbikatından Suriye konulu Astana toplantısına, Blinken-Çavuşoğlu görüşmesinden S-400 pazarlıklarına, Savunma Sanayi Başkanlığının Patriot almak için ABD’yle temasa geçmesinden Ankara’nın F-35 programına dönmek için ABD’de bir lobiyle anlaşmasına kadar pek çok gelişme yaşanıyor…

Tüm bunlar; Türkiye’nin hem ABD’yle hem de Rusya’yla ilişkilerinin seyrini etkileyecek gelişmeler.

Böylesi karışık sorunları; herkesi idare etmeye çalışarak değil, tehdidin nereden geldiğini saptayıp bütünlüklü bir strateji oluşturarak çözebilirsiniz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Şubat 2021

1 Yorum

Gara’nın işaret ettiği iki gerçek

Em. Büyükelçi Prof. Dr. Ali Engin Oba’nın koordinatörlüğünde Çağ, Çukurova ve Mersin üniversitelerinin birlikte düzenlediği “Uluslararası Doğu Akdeniz Kongresi”ne katıldım önceki gün.

Doğu Akdeniz’de Enerjipolitik Mücadele” başlıklı konuşmamın çözüm bölümü, bu meselede anahtarın Şam’la barış olduğu üzerineydi.

Şam’la barışın somut getirileri

Doğu Akdeniz konusunda pek çok makale yazdım: İktidarın ilk yanlış iliklediği düğmeden başlayarak yaptığı hatalar zincirine dikkat çektim. Doğu Akdeniz’in Libya’dan Suriye’ye uzanan hat üzerinde artık tek bir cephe haline geldiğini, bu nedenle de bütünlüklü bir strateji oluşturulması gerektiğini belirttim.

Bu stratejinin anahtarının da “Şam’la barış” olduğunu belirttim ısrarla…

Bu anahtar, değerini ve ne çok kapı açabileceğini, her geçen gün daha fazla gösteriyor:

1. Şam’la barış, Kahire’yle normalleşebilmenin anahtarıdır.

2. Kahire’yle normalleşme Libya’da işbirliği koşullarını sağlayabilmek demektir.

3. Kahire’yle normalleşme Doğu Akdeniz’de bu ülkeyle Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması yapabilmek demektir (Ki Mısır’ın eski Ankara Büyükelçisi, ülkesinin 20 yıldır Ankara’yla bu anlaşmayı yapabilmeyi beklediğini açıklamıştı.)

4. Kahire’yle normalleşme, Doğu Akdeniz’deki Türkiye karşıtı cepheyi daraltma, hatta İsrail’i bile Ankara’yla normalleşme aramaya yöneltme demektir.

5. Bu tablo ise Yunanistan ve Güney Kıbrıs ikilisini hem Kıbrıs hem Ege hem de Doğu Akdeniz sorunlarında daha ayakları yere basan bir yaklaşımı kabul etmeye zorlayacaktır.

Terörün sponsoru ABD

Bakın son Gara operasyonu bile aslında Şam’la barış gerektiği gerçeğini önümüze koyuyor. Operasyonun başarısız bir kurtarma operasyonu olması, iktidarın öncesinde “müjde” diyerek kurtarma operasyonunu siyasi ranta dönüştürmeye çalışması, Açılım’ın sonucu olarak ortaya çıkan tablo ve benzeri konuların hepsi konuşulur, konuşulacaktır.

Ancak Gara operasyonun önümüze getirdiği iki büyük gerçek vardır:

1. PKK terörünün en büyük sponsoru ABD’dir; terörle doğru mücadele edebilmek için ABD emperyalizmiyle mücadele etmek gerekir.

2. ABD’nin Irak ve Suriye’nin kuzeyini birleştirme hedefine karşı Türkiye, Irak ve Suriye ile birlikte hareket etmelidir.

İşte bu noktada Ankara için Şam bir çözüm anahtarıdır. Şam’ın yeniden Suriye’nin tüm topraklarında egemen olması Türkiye için en önemli kazanç olacaktır.

Komşuluk hukuku ihlali

AKP iktidarının Şam karşıtlığını sürdürmesi, dahası Fırat’ın batısında bir ÖSO nüfus bölgesi inşa etmeye çalışması, Türkiye’ye büyük zarar vermektedir.

AKP’nin fiilen ABD ile “Fırat’ın doğusundaki PYD bölgesine karşılık Fırat’ın batısında bir ÖSO bölgesi” pazarlığı içinde bulunması, Türkiye açısından ağır stratejik sonuçları olacak bir yaklaşımdır.

AKP iktidarının Suriye topraklarında adım adım egemen devletmiş gibi davranması, Türkiye’ye ağır siyasi fatura çıkaracaktır: Afrin-İdlib hattında Türk bayrağı dalgalandırmak, Türk lirasını resmi para haline getirmeye çalışmak, kaymakam ve emniyet müdürü atamak, resmi kurumlar inşa etmek, polis karakolları açmak, okul açmak, hatta iki fakülte açmak ciddi uluslararası hukuk ve komşuluk hukuku ihlalidir…

Bu “fetihçi” yaklaşımın Türkiye’ye gittikçe ağırlaşan siyasi faturası olacaktır…

Gara, Şam’la barışa vesile olmalı

Şam yönetiminin bir zamanlar PKK’yi desteklemiş olmasını, her şeyin gerekçesi olarak sunmaya çalışmak geçerli bir bahane değildir. Çünkü Ankara ile Şam’ın bu konudaki son durduğu yer Adana Mutabakatı’dır ve Şam o mutabakatın gereğini yerine getirmiş, yakaladığı PKK’lileri Türkiye’ye teslim etmişti.

Nitekim o mutabakattan sonra terör yıllar içerisinde tamamen sıfırlanmıştı. Terörün yeniden yükselmesinde aranacak adres Suriye değil, ABD’yle Ortadoğu üzerine yapılan anlaşma ve onun gereği olan Kürt Açılımı’dır.

O anlaşma bölge ve küresel dinamiklerin katkısıyla uygulanamaz hale gelmiştir. Ancak sonuçları ne yazık ki hâlâ Gara’da kendini gösterebilmektedir.

İktidarın Gara operasyonunu iç siyaseti dizayn etme fırsatı olarak kullanması, ana soruna bir katkı getirmeyecektir. Türkiye bunun yerine Gara operasyonunu, Şam’la barışın ihtiyacı olarak doğru okumalı ve gereğini yapmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Şubat 2021

1 Yorum

Pentagon’da Çin Görev Gücü

ABD Başkanı Joe Biden, “Eğer harekete geçmezsek Çin bizi geçecek. Hızlanmak zorundayız” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de “Trump’ın Çin’e karşı sert yaklaşımı doğruydu” diyerek, aynı sertliği sürdüreceklerini işaret etmiş oldu. Nitekim Blinken o konuşmasında, Çin’e karşı askeri bakımdan caydırıcı bir şekilde konumlanarak bu ülkeye karşı güçlü pozisyonda olmak istediklerini belirtti.

Bu yaklaşım, sahaya da yansıma başladı:

ABD’nin iki uçak gemisiyle Güney Çin Denizi’nde Çin’i hedef alan tatbikatı, Covid-19 üzerinden Çin’i ve DSÖ’yü hedef alması, Uygur ve Hong Kong konularında bir ülkenin içişlerine müdahale etmenin bile ötesine geçen açıklamaları; Biden yönetiminin Çin’e saldırganca bir tutum izleyeceğini gösteriyor.

15 KİŞİLİK EKİP

Cumhuriyet gazetesinde köşemizde iki gün boyunca incelediğimiz Atlantik Konseyi’nin yayımladığı “Daha Uzun Telgraf” başlıklı “Çin’e karşı ABD stratejisi” raporu, görülmekte ki Biden yönetimi tarafından uygulanacak.

O strateji, esas olarak Çin yetişmeden bu ülkeyi olabilecek en saldırgan yöntemlerle baskılamayı, kuşatmayı hatta askeri kışkırtmalar uygulamayı öngörüyor…

Washington yönetimi neredeyse o strateji raporuna tıpatıp uyan adımlar atmaya başladı. Örneğin ABD Başkanı Joe Biden, Pentagon bünyesinde “Çin Görev Gücü” adlı bir birimin kurulduğunu açıkladı.

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un konuyla ilgili açıklamasında “Çin Görev Gücü’nün ana odağının Çin’e yönelik politika, program ve süreçlerin analizi olacağı” belirtildi.

Açıklamada, Çin Görev Gücü’nün asker ve sivil 15 kişiden oluştuğu, direktörlüğüne Savunma Bakanlığı Özel Müsteşarı Dr. Ely Ratner’in atandığı kaydedildi.

PASİFİK CAYDIRICILIK İNİSİYATİFİ

Çin Görev Gücü direktörü olan Ely Ratner oldukça deneyimli bir bürokrat. Daha ilginci, Ratner’in Kurt Campbell’le ortak Çin karşıtı yaklaşımı sergilemiş olması…

Kurt Campbell da, Biden’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’ne atadığı bir bürokrat. Campbell’ın konsey içindeki görevi Hint-Pasifik Koordinatörlüğü.

Hint-Pasifik stratejisi, ABD’nin Trump döneminde güncellediği Asya-Pasifik stratejisiydi. Özetle ABD’nin Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinde Çin’i kuşatmasını ve baskılamasını öngörüyor.

Stratejinin isminin 2019’da Asya-Pasifik’ten Hint-Pasifik’e dönüşmesi, ABD’nin Çin’i ancak Hindistan gibi bir büyük kuvvetle dengeleyebileceği gerçeğinin gereğiydi.

ABD, bu stratejiye uygun olarak Pasifik Komutanlığını da Hint-Pasifik Komutanlığına dönüştürmüştü.

Anımsatalım: Pentagon’un 2021 bütçesinde bu komutanlığa 2,2 milyar dolarlık bir ek fon ayrılmış, yine bütçede “Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi”nin kurulması öngörülmüştü.

CAMPBELL-RATNER ORTAKLIĞI

İşte o fonu, o caydırıcılık inisiyatifini kullanacak konumdaki ABD Ulusak Güvenlik Konseyi Hint-Pasifik Koordinatörü Kurt Campbell ile ABD Savunma Bakanlığı bünyesindeki Çin Görev Gücü’nün direktörü Ely Ratner, 7 yıl önce birlikte çok önemli bir çalışmaya imza atmışlardı.

Dış İlişkiler Konseyi’nin ünlü dergisi Foregn Affairs tarafından 2014 yılında yayımlanan Campbell-Ratner ortak çalışması, “Uzakdoğu Vaatleri: Washington Neden Asya’ya Odaklanmalı?” başlığını taşıyordu.

İkili “21. yüzyılın tarihi büyük ölçüde Asya-Pasifik’te yazılacaktır” diyerek ABD’nin Asya-Pasifik bölgesine daha fazla ilgi ve kaynak ayırmak üzere dış politikasını yeniden belirlemesini istiyordu.

İşte ikili artık daha fazla kaynakla o ilgiyi gösterecek iki ayrı kurulun başına geçmiş oldular.

BIDEN’IN ÇİN TAKIMI

Sadece Kurt Campbell ve Ely Ratner mi?

Aslında Joe Biden’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’ne atadığı diğer isimler de oldukça özel isimler.

Örneğin Çin’den sorumlu direktörler Laura Rosenberger ve Rush Doshi… Örneğin Demokrasi ve İnsan Hakları Koordinatörü Shanthi Kalathil… Örneğin Teknoloji ve Ulusal Güvenlikten Sorumlu Baş Direktör Tarun Chhabra

Bu dört isim Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Kurt Campbell ile birlikte ABD’nin Çin politikalarını belirleyecek takımı oluşturuyorlar.

Bu arada Biden’ın Ticaret Temsilciliğine Katherine Tai’yi ataması da, yeni yönetimin tamamen Çin’e odaklanacağına işaret ediyor. Tai’nin anne ve babası Çin kökenli; Tayvan’dan ABD’ye göçmüşler. Katherine Tai haliyle Çince biliyor ve Çin’i yakından tanıyor. Nitekim Dünya Ticaret Örgütü’nde ABD-Çin ticaret anlaşmazlıkları için hukuk müşavirliği yapmış.

ZAMAN ÇİN’İN LEHİNE, ABD’NİN ALEYHİNE

Özetle, Biden döneminde ABD Çin’e karşı oldukça saldırgan bir strateji izleyecek. Bunun için de dışişlerinde değil ama savunma bakanlığı bünyesinde “Çin Görev Gücü” kuruyor!

Yani Biden bir bakıma Çin konusunu diplomasiden askeri alana doğru kaydırmış oluyor. Ulusal Güvenlik Konseyi içindeki Çin karşıtı takımı oluşturan beş isim de Pentagon’daki “Çin Görev Gücü” ile paralel çalışacak.

Ancak bu emperyalist saldırganlığın Çin üzerinde ele geçirebileceği bir hedef yok: Çin sakince ekonomisini büyütüyor, buna paralel olarak da ABD’nin askeri saldırganlığına karşı askeri gücünü artırarak önlem alıyor. Zaman, üretimi her yıl azalan ABD’ye değil, her yıl büyüyen Çin’e yarıyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
16 Şubat 2021

2 Yorum

Anayasa tuzağı

Sarayın 12 Eylül’ün “askeri” anayasası yerine “sivil anayasa” yapma ilanı; birincisi Türkiye’ye, ikincisi muhalefete tuzaktır.

Neden tuzak olduğuna gelmeden önce, “anayasa propagandalarındaki” bazı aldatmacalara dikkat çekelim:

AKP’nin üç aldatmacası

1. Ortada fiilen 12 Eylül’ün “askeri” anayasası yoktur. O anayasasının üçte ikisi, üstelik çoğunlukla AKP iktidarı döneminde zaten değiştirilmiştir.

2. Anayasalarda askeri-sivil ayrımı ifadesi tam bir aldatmacadır. Anayasaları kurucular yapar; kurucular da cephede savaşmış askerlerdir çoğu zaman. ABD anayasasında General George Washington’un izleri vardır örneğin. Türk anayasasında da elbette Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün yoğun izleri vardır. “Askeri” anayasa denilerek küçümsenmeye çalışılan bu anayasalar, askerlerin liderliğindeki “demokratik devrimlerin” sonucudur.

3. İktidarın anayasaya uymadığı, iktidarın oluruyla Anayasa Mahkemesinin kararlarının alt mahkemelerce uygulanmadığı şartlarda “sivil anayasa” ihtiyacı propagandası, “siyasi mizaha” dahildir. Türkiye’nin acil sorunu anayasa değil; anayasaya uymayan iktidardır!

Gelelim neden tuzak olduğuna…

Türkiye’ye anayasa tuzağı

AKP sözcüleri, yeni “sivil” anayasasının açık açık “yeniden kuruluş anayasası” olduğunu ilan ettiler. Peki neyi yıktılar da yeniden kuruyorlar? Aslında bu konuda AKP’den çok, AKP’nin “kutlu davasının” yol haritasını açık açık uyguladığını görmeyenlere, görmek istemeyenlere kızmak lazım.

2023’te yeniden kuruluş anayasası; ilan ettikleri “yüz yıllık parantezi kapatma” hedefinin sonucudur; Atatürk’ün Cumhuriyeti “siyasal İslamcılar” için kapatılacak bir parantezdir!

2023’te yeniden kuruluş anayasası; ilan ettikleri “150 yıllık modernleşmenin yerine kendi hikayelerini yazma” hedefinin sonucudur; 150 yıl, 1. Meşrutiyet’le başlayan demokratik devrimler sürecimizin miladıdır, ilk anayasanın ve ilk parlamentonun tarihidir!

İşte “yeniden kuruluş anayasası” diyerek, 150 yıllık bu çarpışmayı sonuçlandırabilmeyi “hayal” etmektedirler!

Muhalefete anayasa tuzağı

Yine AKP sözcüleri, anayasanın 1921 anayasası ruhuyla yapılacağını belirtiyorlar. Yani hem “sivil” diye propaganda yapıyorlar, hem de savaşın ortasında hazırlanmış “en askeri” anayasayı esas olmak istiyorlar.

Nedir 1921 anayasasından anladıkları ruh? Onu da açık açık söylüyorlar aslında: Laikliğin olmaması, özerkliğin bulunması ve kuvvetler birliğinin söz konusu olması…

Savaş şartlarında hazırlanmış bir “geçiş anayasasını” temel alarak; “kuvvetler birliği” ile “tek adam” rejimini pekiştirmeyi, laikliği kaldırarak “kutlu davalarını” yerine getirmeyi, özerklik ile de muhalefeti ayrıştırmayı planlıyorlar…

AKP-MHP ittifakının bugün bir anayasa yapabilmesi teknik olarak mümkün mü? Meclis aritmetiği buna izin vermiyor. Bırakın TBMM’de anayasa yapabilmeyi, bunu Cumhurbaşkanı yetkisiyle halk oylamasına götürecek sayıda milletvekilleri bile yok. Peki bu şartlarda neye güvenerek anayasa yapmaya soyunuyorlar o zaman? İşte anayasa ile muhalefete tuzak kurdukları yer burasıdır.

1921 ruhu ve özerklik, hem HDP’ye çengel hem de Cumhur İttifakı dışında kalanları ayrıştırma, yan yana getirmeme tuzağıdır. MHP’nin “kapatılsın” dediği HDP’yi, AKP’nin “yeni anayasaya tüm siyasi partiler katkı sunmalı” diyerek sürece dahil etmeye çalışması dikkat çekicidir!

1921 ruhu söylemi hem AKP’den kopanlara hem de Oğuzhan Asiltürk SP’sine çengeldir. Ali Babacan’ın “ilk dört maddenin tartışılmasını” isteyebilmesi dikkat çekicidir!

Erdoğan’ın dört hedefi

Kısacası, partileri bölme ve parçaları yanına çekme konusunda oldukça deneyimli bir taktisyen olan Erdoğan, 2023 seçimlerinde üçüncü kez aday olup olamayacağı bile anayasacılar tarafından tartışmalı iken, “yeniden kuruluş anayasası” ile birkaç hedefi birden vurmak istemektedir:

1. İktidarını sürdürebilmek için anayasal güvence kazanmaya çalışıyor.

2. Muhalefeti bölmek istiyor. Karşısında tek blok yerine iki blok oluşmasını; bloklar içindeki bazı partileri de bölerek parçaları yanına çekmek istiyor.

3. TBMM’den “uzlaşı” çıkmadığında, “sivil anayasa yaptırmadılar” diyerek anayasacılar-anayasa karşıtları temelinde milleti bölerek seçime gitmek istiyor.

4. Yeni anayasa ile aynı zamanda “beyaz sayfa” açmak istediği ABD ve AB’ye “demokrasi” mesajı vermek istiyor.

Peki bunu başarabilir mi? Konuyu incelemeye devam edeceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Şubat 2021

1 Yorum

Türk-Rus ilişkilerine Karadeniz’de sabotaj

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, senatörlerin sorularına verdiği yazılı yanıtta Türkiye’yle ilgili şu çok önemli mesajı vermişti: “Türkiye’yi Rusya’ya ve diğer düşmanlara yaklaştıracak adımlar atmaktansa Batı’ya dönük tutmak önemlidir.”

Bu, ABD’nin Ankara’yı Atlantik kampında tutma taktiğinin özünü oluşturuyor. Peki ABD bu taktiği nasıl ve hangi araçlarla uygulayacak?

30 Ocak tarihli “ABD ile AB’nin Çin ve Türkiye endişesi” başlıklı incelememizde buna havuç-sopa” yerine “kama-sopa-çengel” demiştik: Kamayı, Libya, Suriye ve Karadeniz’de Türk-Rus ilişkilerine sokmaya çalışarak; sopayı, yaptırımlar ile Türk ekonomisine sallayarak ve çengeli de NATO ilişkileri üzerinden atarak…

Bu taktiğin bazı adımları görülmeye başladı…

Kalın-Sullivan hattı

ABD yönetimiyle AKP iktidarı arasındaki tek resmi temas, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’la Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan arasında gerçekleşti. Erdoğan ve Çavuşoğlu’nun, Biden ve Blinken ikilisiyle görüşebilmeyi beklediği şartlarda, Washington’un Ankara’yla teması şimdilik Kalın üzerinden yürütmek istediği anlaşılıyor.

Sullivan-Kalın görüşmesinin içeriğine dair basına yansıyanlar da aslında Biden-Erdoğan görüşmesinden önce fiilen pazarlıkların başladığına işaret ediyor. Akar’ın S-400 için “Girit modeli” geri adımı atmasını ama Kalın’ın daha sonra “S-400’den geri adım atmayacağız” demesini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Ve Kalın, önümüzdeki günlerde Sullivan’la tekrar görüşeceğini belirtiyor; hem Türk-Amerikan hem de Türk-Rus ilişkilerine dair kapsamlı açıklamalar yapıyor. Özellikle NATO vurgusu ve Türk-Rus ilişkileri üzerine çizdiği sorunlar haritası, 30 Ocak’ta yazdığımız ve yukarıda anımsattığımız “kama-sopa-çengel” taktiğinin uygulanmaya başladığına işaret ediyor.

Kalın’ın Türk-Rus sorunlar listesi

Kalın’ın TRT Haber’de Türkiye-Rusya ilişkilerine dair söyledikleri, “Türkiye’yi Rusya’ya yaklaştırmamalıyız” diyen Blinken’i memnun etmiş olmalı!

Kalın “Meselenin özünün, ‘neden Rusya ile böyle bir angajmana girdiniz’ noktasına geldiğini” belirterek “Nasıl ilişki kurduğumuz önemli burada. Bakın ben şunu açıkça söyleyeyim; biz Rusya ile birçok konuda anlaşamıyoruz” dedi ve şunları sıraladı:

Suriye konusu: “Esed rejiminin, Esed’in kendisinin geleceği konusunda farklı görüşlerimiz var.

Kırım konusu: “Biz Kırım’ın ilhakını hiçbir zaman tanımadık.

Libya konusu: “Biz Libya’da da farklı yerlerde duruyoruz. Rusya Hafter’e destek verdi, veriyor. Wagner’in orada olmasını bir istikrarsızlık unsuru olarak gördük, görüyoruz.

Karabağ konusu: “Hatta Karabağ’da bile biraz farklı görüşlerimiz söz konusuydu.

Tam da ABD’nin “Türk-Rus ilişkilerini Libya’dan başlayarak Suriye’de bozma” hedefine uygun sözler!

NATO’nun “yapıştırıcı” fonksiyonu

Kalın, Biden’ın öncelikle Stoltenberg ile görüşmesini, NATO’ya verdiği öneme bağlıyor ve Sullivan’la görüşmesinde de NATO’nun ikili ilişkileri üzerindeki önemine değindiklerini belirtiyor.

Tam da öyle: Son zamanlarda Türkiye-AB ve Türkiye-ABD ilişkilerinde NATO’nun “yapıştırıcı” fonksiyonu öne çıkarılmaya çalışılıyor. Örneğin AB liderlerinin Türkiye’ye yaptırım için toplanmasından bir gün önce NATO Genel Sekreteri Stoltenberg “Türkiye’nin NATO ve Batı ailesinin parçası olduğu gerçeğini fark etmemiz lazım” mesajı vermiş, AB liderleri de konuyu “NATO gözetiminde ABD’ye havale” durumuna gelmişti.

Şimdi NATO, (ki aslında ABD), Türkiye-Rusya ilişkileri açısından “zayıf karın” gördüğü Karadeniz üzerinde “çengel” atmaya çalışıyor: Stoltenberg’in “NATO’nun Karadeniz’deki varlığı artıyor” açıklaması da, AKP hükümetinin desteklediği Ukrayna’nın NATO’ya “Kırım hava sahasını kullanmayı” önermesi de, Türkiye ile ABD’nin Karadeniz’de ortak tatbikat yapması da bu kapsamda görülmektedir.

Nitekim ABD’nin Ankara Büyükelçisi Satterfield, Karadeniz’deki ortak tatbikattan duyduğu memnuniyeti sosyal medyadan mesaj paylaşarak kutluyor! Tatbikata tepki gösteren Rusya’nın Washington Büyükelçiliği ise şu mesajı yayımlıyor: “ABD ordusunu pervasızca kılıç şakırdatmaya son vermeye ve ülkelerinin karasularında kendi işleriyle ilgilenmeye çağırıyoruz. Karadeniz’de barış ve güvenlik için başkalarının müdahalesine ihtiyaç yok.”

Sonuç olarak ABD’nin Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’nın arasını açmaya yönelik NATO hamleleri, gittikçe önem kazanıyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Şubat 2021

1 Yorum

S-400 sorun değil, sonuçtur

Erdoğan’ın siyasi tarihi, aynı zamanda “u dönüşlerinin” tarihidir. En ünlü u dönüşlerinden biri, Libya konusundaydı. Önce “ne işi var NATO’nun Libya’da” diyerek müdahaleye karşı çıkmış; ardından da “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için oraya gitmelidir” diyerek müdahaleye katılmıştı!

Örneğin NATO’nun Türkiye’ye kuracağı füze kalkanı konusunda 15 Kasım 2010’da şöyle demişti: “Bu işin komutası kesinlikle bize verilmeli, aksi takdirde böyle bir şeyin kabulü mümkün değil.” Çok değil, bir hafta sonra, 22 Kasım 2010’da ise şöyle demişti: “Buranın komuta sisteminin tamamıyla NATO’da olması gerektiğini söyledik ve bunu savunduk.”

Girit modeli, hangarda tutma modelidir

Dolayısıyla Erdoğan’ın S-400 konusunda ani bir dönüş yapması, ne yazık ki olasılık dahilindedir. Hele de S-400’den önce, 2013’te Çin’le FD-2000 anlaşması yapıp, iki yıl ABD ve NATO’yla pazarlık yapıp caydıktan sonra…

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “Girit’teki S-300’lerde nasıl bir model kullanılıyorsa, biz de bunu müzakereye açacağız” demesi, işte o olasılığı artıran en yeni gelişme olarak önümüzde duruyor.

Çünkü “Girit modeli”, S-400’ü özetle hangarda tutma modelidir; arada açılıp atış tatbikatında kullanılması sistemi kullanmamaktan çok farklı değildir!

Çünkü S-400 hava savunma sistemi “erken ihbar ve komuta kontrol ağına bağlı” çalışmadıktan sonra etkin çalışmamış olacaktır. Çünkü hangarda duran bir hava savunma sistemi, gerçekte çalışmamış olacaktır.

1997’den 2013’e

Öte yandan Türkiye’nin Milli Savunma Bakanı’nın “Girit modeli” diyerek geri adım atması, Türkiye’nin Yunanistan’a attırdığı geri adımı bu kez kendisinin uygulamayı kabul etmesi demektir ve vahimdir!

Girit modelinin nereden çıktığını anımsayalım: Rumlar Kıbrıs’a yerleştirmek üzere 1997’de Rusya’dan S-300 almış; Türkiye çok sert tepki gösterip “vururuz” demişti. Rumlar Ankara’nın tepkisi üzerine S-300’leri elden çıkarmak ve Yunanistan’a vermek zorunda kalmıştı. Yunanistan da sistemi Girit’te hangara kapatmıştı.

Ne zaman ki Türkiye’nin 1997’deki kararlılığı AKP’nin dış politikası nedeniyle gevşedi ve sulandı; Yunanistan S-300’ü hangardan çıkarmaya başladı. Yunanistan 2013’ten itibaren, S-300’ü hem NATO hem de örneğin İsrail’le ikili tatbikatlarda, hangardan çıkarıp kullandı. (İsrail de böylece Suriye’deki S-300’leri aşabilmenin eğitimini yapmış oldu!)

ABD’yle pazarlık yanlışı

Hep söyledik, Erdoğan’ın dış politikası Yeni-Abdülhamitçiliktir. Erdoğan Rusya’yla anlaşarak kendisine bölgede alan açmak istiyor, bunu ABD’yle pazarlığında kullanmaya çalışıyor ve iki büyük kuvveti de AB’yle dengeleyebileceğini varsayıyordu.

Ne yazık ki S-400 için de aynısını yaptı, yapıyor. 2020 nisanında çalıştırılacağını ilan ettiği S-400’ü salgın “bahanesiyle” çalıştırmaması, pazarlığa dairdi. Bugün Girit modeli üzerinden ABD’ye müzakere çağrısı yapmaları da pazarlığa dairdir.

Açık ki S-400’ü ABD’den ciddi bir taviz koparmanın aracı olarak kullanmak istiyorlar. Ancak fena yanılıyorlar. Çünkü S-400, iddia edildiği gibi Türk-Amerikan ilişkilerinin en önemli sorunu değildir; gerçekte sorunların sonuçlarından biridir. O nedenle S-400 konusunda verilecek taviz, karşılığı alınacak bir taviz değil; köklü geri çekiliş olacaktır.

Tam da bu nedenle nisan ayından beri S-400’ün çalıştırmayı geciktirmenin, Türkiye’nin elindeki avantajı kaybetmesine neden olacağını yazdım. Daha Trump döneminde ya da en azından ABD seçim atmosferinde sistemin aktif hale getirilmesinde sayısız yarar olduğunu belirttim.

Ancak bunlar yapılmadı ve şimdi S-400’ü “tam performans çalıştırmamanın” karşılığında ABD’den bir şeyler koparabilmeyi umuyorlar. Ancak bu, tersine Rusya’yla da sorun demektir!

S-400 bağımsızlık konusudur

Hep söyledik: S-400’ü sadece bir füze savunma sistemi olarak görmek hatadır. S-400 füze savunma sistemi olmaktan öte bölge merkezli dış politika demektir, Türkiye-Rusya-İran işbirliği demektir, silah envanterini çeşitlendirerek tek bir yere bağımlılığı azaltmak demektir, ulusal füze savunma sistemi için bir ara aşama demektir. S-400 son tahlilde Atlantik’ten bağımsız hareket edip edememe demektir.

O nedenle S-400 pazarlık edilemez, ABD’yle müzakere edilemez!

Çin’in FD-2000’inden sonra Rusya’nın S-400’den de taviz vermek, vahim bir hata olur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Şubat 2021

1 Yorum

Biden’ın önündeki ABD-Çin rekabet tablosu

Çin Halk Cumhuriyeti, ısrarla yeni ABD yönetimine “ilişkileri düzeltme” çağrısı yapıyor. Beijing yönetimi Çin ile ABD ilişkisinde “barışçı ve yapıcı bir işbirliği” temeli olması gerektiğini savunuyor.

Geçen hafta Çin Komünist Partisi (ÇKP) Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Yang Cieçı ülkesinin bu amacını tekrarladı ve “Çin, ABD ile ilişkisini, çatışma ve cepheleşmeye yer olmadan karşılıklı saygı ve kazanç temelinde yürütmeye hazırdır” dedi (AA, 2.2.2021).

Daha önce ülkesinin Washington Büyükelçiliğini ve Çin Dışişleri Bakanlığını da yapan Yang Cieçı konuşmasında iki önemli vurgu yaptı: 1. Çin ABD’nin dünyadaki konumuna meydan okumuyor. 2. Çin ABD’nin yerini alma niyetinde değil.

ÇİN ABD KARŞISINDAKİ TUTUMU

ÇKP Dış İlişkiler Komisyonu Başkanının açıklaması, Biden yönetimine bir çağrı elbette ama aynı zamanda Trump döneminde de ıslarla dile getirdiği bir tutum, bir çizgi aslında…

Örneğin geçen yaz ünlü ABD’li stratejist Henry Kissinger ile 30 kadar diplomatın katıldığı bir kolokyumda, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ülkesinin ABD’yle ilgili genel tutumunu özetlemişti. Wang Yi, “Çin asla ABD’ye meydan okuma, yerini alma ya da ABD ile karşı karşıya gelme niyetinde değil” demişti (Global Times, 9.7.2020).

Wang Yi, Çin’in ABD politikasının aynı olduğuna dikkat çekerek şunları söylemişti: “Çin ve ABD, farklı sistemler ve medeniyetler olarak barış içinde bir arada yaşamanın yollarını bulmalı. Çin’in ABD politikası değişmedi. Çin-ABD ilişkilerini hâlâ iyi niyet ve samimiyetle büyütmeye hazırız. ABD’deki bazı arkadaşlar Çin’e karşı ihtiyatlı davranmış olabilirler. Bir daha vurgulamak isterim ki, Çin asla ABD’ye meydan okuma, yerini alma ya da ABD ile karşı karşıya gelme niyetinde değil.”

Çin yönetimi, ABD’nin her saldırgan tavrı karşısında ısrarla bu çizgiyi savunmuştu. Örneğin yine geçen yaz ABD’nin Çin’i uluslararası düzeni yıkmaya çalışmakla suçlaması karşısında Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua ÇunyingÇin’in hiçbir zaman ABD’nin yerini alma niyeti olmadığını ve iki ülkenin orta yolda buluşması gerektiğini” söylemişti (Haber Türk, 17.7.2020).

BIDEN YÖNETİMİNDE SALDIRGANLIK İŞARETLERİ

Ancak Biden yönetiminin açıklamaları, yeni ABD yönetiminin Trump’ın başlattığı ticaret savaşlarını sürdüreceğine, dahası Güney ve Doğu Çin Denizi’nde daha saldırgan bir politika izleyeceğine işaret ediyor.

Kısacası emperyalist Washington yönetimi, Beijing’in “barışçı ve yapıcı işbirliği” tavrına karşı saldırganlığını artırarak sürdüreceğini ilan ediyor.

Neden? Çünkü emperyalist ABD’nin temsilcileri, zamanın Çin’e yaradığını, Çin’e karşı aktif tutum sergilemedikleri taktirde Çin tarafından geçileceklerini, bunun da kendi emperyalist çıkarlarını tehlikeye atacağını görüyor.

Kısası emperyalist ABD, Çin’in “dayanışmacı ve paylaşımcı küreselleşmeciliği” yerine kendi çıkarlarını gözeten “emperyalist küreselleşmeciliğin” sürebilmesini sağlamaya çalışıyor.

ÜRETİM-SÜPER GÜÇ İLİŞKİSİ

Ancak ABD saldırganlığının da genel gidişatı değiştiremeyeceğini görüyoruz. Zira elbette askeri güç önemlidir ancak genel gidişatı belirleyen tek parametre askeri güç değildir. 10 bin yıllık sınıflı toplumlar tarihi göstermiştir ki üretim biçimi ve ilişkileri eskiyen, üretimi zayıflayan süper kuvvetler yıkılır ve onların yerini yeni üretim güçleri alır: Sümer ve Mısır’dan Roma’ya, İngiltere’den ABD’ye bu gerçek hiç değişmemiştir.

Uygarlığın lokomotifliğini yapan “süper güçler” yükselir ve inişe geçer; kimi çarpışarak çöker kimi yerini adım adım bırakır. Bu tarihsel gerçeklik ABD için de geçerlidir.

Sosyalist üretim ilişkisi kapitalist üretim ilişkisinden daha üretkendir; sosyalist piyasa, kapitalist piyasadan daha verimlidir; sosyalist kültür kapitalist kültürden daha insan merkezlidir özetle…

Emperyalist ABD’nin adım adım üretim, ticaret hatta teknoloji gibi alanlarda liderliğini yitiriyor olması bundandır.

BÜYÜK DEĞİŞİMİN TABLOSU

Çin, Satın Alma Gücü Paritesine göre bir süredir dünyanın en büyük ekonomisidir. Kısa bir süre sonra, piyasa fiyatları ölçüsüyle de ABD’yi geçeceği görülüyor. ABD ile Çin arasındaki makasın son 30 yılda nasıl kapandığı, iki ekonomi modelinin hangi büyüme oranlarıyla seyrettiği iktisat teorileri açısından önemli derslerle doludur.

Üretim, elbette ticaret verilerine de yansıdı. Çin’in dünya ticaretindeki payı örneğin 2003’te yüzde 5,9’du; 2019’da yüzde 13,2’ye çıktı. ABD’nin payı aynı yıllarda yüzde 9,8’den yüzde 8,5’e düştü.

ABD’nin perakende piyasalarındaki hacmi örneğin 2009’da 4 trilyon dolar iken Çin’in hacmi 1,8 trilyon dolardı. Çok değil, sadece 10 yılda tablo değişti: 2020 yılında ABD’nin perakende piyasalarındaki hacmi hâlâ 4 trilyon dolar iken, Çin’in 5,5 trilyon dolara yükseldi.

En büyük 500 şirket içindeki tablo da büyük değişime işaret ediyor: Örneğin 2008 yılında ilk 500 şirket içinde 29 Çin şirketi vardı; gelirleri 1,1 trilyon dolardı ve toplam içindeki payı yüzde 5’ti. Sadece 10 yıl sonra tablo şöyle değişti: 2020’de ilk 500’de 129 Çin şirketi var; gelirleri 8,3 trilyon dolar ve toplam içindeki payı yüzde 25.

UÇAK GEMİLERİNE KARŞI HİPERSONİK FÜZE

Öte yandan Trump döneminde ABD’nin Çin’e ticaret savaşı açması da, o alanda ortaya çıkan büyük değişim nedeniyleydi. Çin 5G ve yapay zeka gibi en gelişmiş teknoloji alanlarında ABD’yi geçmiş durumda. Alınan patent sayısında bile büyük değişim yaşanıyor artık.

Kısacası hemen her alanda emperyalist ABD ya geçildi ya da geçilmek üzere. ABD’nin hâlâ açık ara üstünlük sağladığı alan ise askeri gücü…

İşte ABD Biden döneminde bu güce, açık ara önde olduğu askeri gücüne olabildiğince yaslanmak istiyor. Ancak orada da ölçüleri sadece bütçe büyüklüğü ve silah sayısıyla yapmanın oldukça yanıltıcı olduğunu belirtelim: Zira savunma pozisyonu, bu gibi durumlarda saldırı pozisyonundan her zaman daha avantajlıdır. Çin’in uçak gemisi avlayan hipersonik füzelere yatırımı boşuna değil…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Şubat 2021

3 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: