Archive for category Politika Yazıları

Arap NATO’su yerine Ortadoğu NATO’su

İran, Trump döneminin bitmesinden en memnun ülke. Öyle ki İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, “Trump yönetiminin olmadığı bir dünya daha güzel olacak” iddiasında.

Trump’ın ticaret savaşı açtığı Çin de, “Trump döneminde ilişkilerimiz hiç ilerlemedi” diyen Rusya da tablodan memnun.

Kuşkusuz üç başkent de, ABD’nin Biden döneminde de kendilerini hedef almayı sürdüreceğini iyi biliyor.

Trump İsrail’e çalışmayı sürdürüyor

Trump’un dört yıllık başkanlığı boyunca en çok hedef aldığı ülkelerin başında İran geldi. Acımasız bir ambargo uyguladı, İran halkının ilaca erişimini bile hedef aldı. Körfez ülkelerinin silahlandırılmasından Arap-İsrail cephesi örülmesine kadar pek çok Amerikan girişimi, doğrudan İran’ı hedef alıyordu.

Trump, kongre baskınına, azil sürecine, başkanlığının bitmek üzere olmasına rağmen İsrail’i kollayan ve İran’ı hedef alan çabalarını sürdürüyor. Başkanlığının bitmesine beş kala, bakın neler yaptı:

1. ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Birleşik Komutanlık Planı’nda değişiklik yaparak İsrail’i Avrupa Kuvvetleri Komutanlığının (EUCOM) yetki alanından çıkarıp Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) yetki alanına dahil ettiğini açıkladı.

Böylece Trump, İsrail ile Körfez ülkelerini İran’a karşı “tek askeri çatı” altında birleştirmiş oldu.

2. Beyaz Saray bir yazılı açıklama ile Trump’un son önemli hamlelerinden birini duyurdu: “Bugün hem Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) hem de Bahreyn’in, ABD’nin ‘Başlıca Güvenlik Ortağı’ olarak tanındığını duyuruyoruz.

Böylece ABD’nin “Başlıca Güvenlik Ortağı” olan BAE ve Bahreyn, İsrail’in de İran’a karşı müttefiki olmuş oluyor!

3. Beyaz Saray bir yazılı açıklama yaparak, Trump’ın Fas Kralı 6. Muhammed’e liyakat madalyası verdiğini duyurdu. Trump’ın madalyasının gerekçesi, 6. Muhammed’in “İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi dahil Ortadoğu barış sürecine katkısı ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı yeniden şekillendiren vizyon ve cesareti” olarak duyuruldu.

İsrail’i Arap NATO’suna dahil etme adımı

Trump, başkanlığının son birkaç ayına sıkıştırdığı Arap-İsrail normalleşme hedefini önemli oranda gerçekleştirdi. Başkanlığının bitmesine beş gün kala da tabloyu İsrail adına sağlamlaştırıyor; Körfez ülkelerini resmi olarak ABD’nin “güvenlik ortağı” yapıyor, bu ortaklarını da İsrail’le birlikte “tek askeri çatı” altına alıyor.

Böylece, esas hedefi olan Arap-NATO’su için de tuğla yığmış oluyor…

İran’a karşı Arap NATO’su diye nitelenen ittifak, “Ortadoğu Stratejik İttifakı” içimli yapıydı. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Umman, Mısır, Ürdün ve ABD’den oluşuyordu…

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, “Bölgede, sorunları aşabilecek bir koalisyon ve Arap gücü istiyoruz” diyordu…

Katar Körfez’le “barıştırıldı”, şimdi Trump İsrail ile Körfez ülkelerini kendi “tek askeri çatı”sı altında birleştirirken, fiilen İsrail’in de Ortadoğu Stratejik İttifakı’na dahil edilmesinin önünü açmış oldu. Böylece Arap NATO’su, yerini İran’a karşı “Ortadoğu NATO”suna bırakmış olacak…

Dörtlü ittifak olasılığı

Kuşkusuz şu sorular var: Birincisi Biden, Trump’ın doğrudan İran’ı askeri olarak kuşatan bu çizgisini sürdürecek mi? İkincisi Biden bu çizgiyi sürdürmek istese bile ABD’nin bunu hayata geçirecek gücü var mı? Üçüncü, Türkiye başta bölge ülkelerinin tutumu ne olur?

Öngörüm şu: Arap NATO’su Mısır’ın varlığına rağmen kâğıt üzerinde kalmıştı. Ortadoğu NATO’su da İsrail’in varlığına rağmen kâğıt üzerinde kalacaktır…

Ortadoğu’da bu tür projelerin hayata geçebilmesinin yolu, Washington’un Ankara’yı bu projelere dahil edebilmesine bağlıdır.

Ancak Biden yönetimindeki ABD’ye “beyaz sayfa” açmak isteyen AKP hükümetine rağmen, Türkiye’nin dahil olabileceği bir proje değildir bu.

Dahası, ABD’nin Mısır-İsrail-Körfez üçgeninde inşa edeceği Ortadoğu NATO’su, bölgede çok önemli bir dörtlü ittifakın yolunu açar: Türkiye, İran, Irak ve Suriye…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ocak 2021

1 Yorum

20 yılda 4 U dönüşü

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AB ülkeleri büyükelçileri ile 12 Ocak’ta yaptığı toplantıda şöyle dedi: “Bin yıldır aynı coğrafyayı paylaşıyor, aynı medeniyet havzasından besleniyoruz. Türk tarihini nasıl Avrupasız okumak mümkün değilse, Avrupa tarihini de Türkiyesiz anlamak mümkün değildir.

Bu sözler bu kadarıyla kalsa, olguyu anlatan bir durum olacak ve bilimsel olarak itiraz edecek bir durum olmayacaktı.

Çünkü…

İçinde, Huntington’ların uygarlığı dinlere ve milletlere ayırarak “çatıştırma” işleyen yaklaşımına “tek uygarlık, dünya uygarlığı” itirazı da var, Antik Yunan’ı Avrupa Rönesans’ına taşıyan İslam da…

İçinde, Osmanlı’nın Bizans’ı içermesinin tarihselliği de var, Osmanlı İmparatorluğu’nun aynı zamanda bir Rumeli ve Doğu Avrupa imparatorluğu olduğu gerçeği de…

Erdoğan’ın ideolojisi başka, siyaseti başka

Ancak Erdoğan, bu iki doğru cümleyi, hedefi de, içeriği de oldukça yanlış olan bir “AB’ye sesleniş” konuşmasının içinde kullanmıştı. Nitekim, bu iki doğru cümleyi, şu yanlış cümle ve devamındaki benzerleri izliyordu: “Millet olarak geleceğimizi Avrupa ile birlikte tasavvur ediyoruz.

Erdoğan bir süredir “geleceğimiz Avrupa’da” diyor, ABD ve AB’yle “beyaz sayfa” açma çağrısı yapıyor…

ABD ve AB yaptırımları, ekonomik tablo, erken seçim baskısı ve bunun sonucu olarak yönetememe krizi Erdoğan’ı yeniden Batı’ya dümen kırmaya zorluyor.

Yoksa Erdoğan, ideolojik olarak Batıcı değil; iktidar olmadan önce AB’yi “Hristiyan Kulübü” olarak gören biri. Ama Erdoğan siyaseten en Batıcı politikacı; Papa heykelinin altında AB anayasasına imza atayacak kadar sıkı AB’ci; ABD’nin projesine eşbaşkan olacak kadar sıkı Amerikancı…

İdeolojik olarak değil ama siyaseten öyle; çünkü AB’ye yaslanarak iktidarını kurdu ve AB’nin yardımıyla “Kemalist devrim” ile hesaplaştı. Sonra şartlar değişti ve AB yeniden Erdoğan nezdinde “Hristiyan kulübü” oldu. Son birkaç yıldır arşivler Erdoğan’ın “Batı medeniyeti”ni hedef alan sözleriyle dolu…

Ve bugün, iktidarını sürdürebilmek için yeniden AB’ye ihtiyaç duyuyor Erdoğan; o nedenle “beyaz sayfa” açıyor, o nedenle “geleceğimiz Avrupa’da” sözleri veriyor.

‘150 yıllık modernleşme’

Anımsarsınız, 6 ay kadar önce Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın şöyle demişti: “Bize 150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikayeleri anlatıldı. Artık kendi hikayemizi yazma zamanıdır” (30.7.2020).

150 yıllık modernleşme dediği, kuşkusuz Türkiye’nin 150 yıllık demokratik devrim geleneğiydi; I. ve II. Meşrutiyet’ti, Atatürk Cumhuriyeti’ydi, 1876 tarihli Kanuni Esasi ile başlayan anayasa geleneğiydi, parlamentarizmdi ve Kemalist Devrim’in hedefi olan çağdaşlıktı…

Öyle olduğu için de Kalın’ın sözleri Cumhuriyetçi cephede büyük tepki görmüştü.

İbrahim Kalın 9 Ağustos 2020’de katıldığı bir TV programında sözlerine şunları da eklemişti: “Bize modernleşme adı altında dayatılan hikâyenin içinde beyaz olmayan adam yok. Siz yoksunuz, ben yokum, Çin medeniyeti, Hint medeniyeti, Afrika medeniyeti, Latin Amerika hatta Rusya yok. Bize dayatılan 150 yıllık modernleşmenin iki ana unsuru vardı: Avrupa merkezcilik ve oryantalizm.”

Kalın “150 yıllık modernleşme” ifadesini çok bilinçli seçiyor. Bu, ifadeyle aslında 19. yüzyılın ortalarından itibaren gericileşmeye başlayan ve giderek 20. yüzyılın başında emperyalist bir karakter kazanan Avrupa’yı bu topraklardan sürüp atan Türk Devrimini hedef alıyor. Oysa Kalın’ın Avrupacı gibi sunduğu o Türk Devrimidir ki insanlığa Avrupa’nın gerici yüzünü ve yenilebileceğini göstermiştir.

Kalın’ın “150 yıllık modernleşmeyi” Avrupacılık gibi sunması, kimi milliyetçi çevrelerde de “AKP AB cenderesini kırıyor” varsayımıyla büyük destek gördü. Öyle ki işi en sonunda “Atatürk’ün batı klasiklerini basması büyük yanlıştı” demeye kadar vardırmışlardı.

Oysa Atatürk “batı” klasiklerini değil, “dünya” klasiklerini basmıştı; Batı eserlerini de, İslam ve Fars başta Doğu eserlerini de “tercüme” ettirip bastırmıştı. Bu o kadar önemli bir ayrım ki, Atatürk’ün “batıcı” değil, “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” hedefine baş koyduğunu en iyi yansıtan uygulamasıydı çünkü…

Devrim-karşıdevrim çarpışması

Sonuç olarak, Erdoğanlar bir davanın peşindeler. “150 yıllık modernleşme”ye itirazları ondan.

150 yıldır bu topraklarda padişahçılarla meşrutiyetçiler, ittihatçılarla itilafçılar, Kemalistlerle siyasal İslamcılar, devrimcilerle karşıdevrimciler mücadele etmektedir.

En büyük gerçek budur. Bu gerçeği yok sayarak Erdoğan’ın iktidarını korumak için sık sık değiştirdiği siyasi manevralarına kananlar ve “taktik dalgalanmalarına” kapılanlar, örneğin Erdoğan’ın 20 yılda tam dört kez AB konusunda 180 derecelik rota değişikliği yapması karşısında sulara savrulurlar…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ocak 2021

1 Yorum

ABD ve AB’ye ak-sayfa

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın dış politikayla ilgili son bir aylık açıklamalarını alt alta koyduğunuzda, çoğunun ABD ve AB’ye “beyaz sayfa açalım” mesajı olduğunu görürsünüz.

Türkiye’nin yerinin ve geleceğinin Avrupa’da olduğunu, Türk milletinin AB’ye tam üyeliği arzu ettiğini, o nedenle AB ile müzakerelerde yeni bir beyaz sayfa açmak istediklerini söyleyen iktidar, dahası “reformda kararlıyız, AB bize destek olmalı” diyor…

Son olarak Erdoğan AB ülkeleri büyükelçileriyle yaptığı toplantıda onlara şöyle seslendi: “2021-2023 arası AB Ulusal Eylem Planımızı güncelledik. Bu süreçte sizden gerek Brüksel’e gerek başkentlerinize yapacağınız yönlendirmelerle Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir sayfanın açılmasına destek vermenizi bekliyoruz.”

AKP’nin Yunanistan ve Fransa’yla normalleşme hamlesi

Benzer beyaz sayfa açma mesajları Brüksel dışında Washington’a da yapıldı.

Dahası AKP hükümeti, 2020 yılı boyunca sert mesajlar verdiği Fransa ve Yunanistan’la görüşmelere de başlıyor:

Çavuşoğlu, “Fransız mevkidaşımla, ilişkilerimizin normalleştirilmesi için bir yol haritası üzerinde çalışmak konusunda mutabık kaldık” derken, 2016 yılında kesilen “istikşafi görüşmeler” için de Yunanistan’a çağrı yaptı.

Ardından da 61. tur görüşmenin 25 Ocak’ta İstanbul’da yapılacağı ilan edildi.

Elbette Türkiye ile Yunanistan görüşmeli, iki komşu anlaşmalı, anlaşmazlık nedeniyle her iki ülkenin de yeterince yararlanmadığı Ege’den azami yararlanabilmenin önü açılmalı…

Ama…

Atina AKP’nin davetini şartlı-sınırlı kabul etti

Aması şu:

AKP hükümeti bir yıl boyunca salt güce dayanan bir politika yürüttü; en üst perdeden açıklamalar yaptı, yıllardır MEB anlaşması yapmak için Ankara’yı bekleyen Kahire’yi diplomatik ilişkileri kestiği için Atina’yla anlaşmaya mecbur bıraktı, Esad düşmanlığından vazgeçmediği için Şam’la anlaşmamakta diretti…

Şimdi geri adım atıp Yunanistan’la masaya oturuyor!

AKP hükümeti, Atina’yla masaya oturabilmek için önceki iddialarından geri adım atarak Oruş Reis araştırma gemisini Antalya Körfezi açıklarına çekiyor, ardından da Atina’nın şartlı-sınırlı gündemini kabul ediyor.

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in açıklamasına göre gündemlerinde “sadece Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının belirlenmesi” var!

Vahim hata!

Türkiye’nin Yunanistan’la istikşafi görüşmelerinin konusu sadece Ege olabilir; sınır, adalar, egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar, adaların silahlandırılması sorunları olabilir. Ama Doğu Akdeniz olamaz, olmamalıdır!

Ancak Miçotakis daha baştan “Ege’deki bazı adaların aidiyeti, silahlandırılmaları gibi konuların hiçbir Yunan hükümeti tarafından tartışılamayacağını” belirterek, Ankara’nın masa davetini şartlı kabul etmiş oldu!

Önce Şam, önce Kahire

AKP hükümetinin Yunanistan’la görüşmesinden de, Fransa’yla normalleşme girişiminden de, ABD ve AB’ye “ak-sayfalar” açma çağrısından da Türkiye yararına bir şey çıkmayacak…

Tüm bunlar, ekonomik olarak sıkışmış AKP hükümetinin, Joe Biden’ın göreve başlayacağı 20 Ocak, NATO toplantısının yapılacağı 17 Şubat ve AB zirvesinin toplanacağı 25 Mart eşiklerini atlatabilmek için…

AKP, bu eşikleri aşarak kendi iktidarı için zaman kazanabilir ancak attığı geri adımla ve bu sürecin daha başında verdiği tavizle Türkiye’nin çıkarlarını riske atmış oldu.

İşte asıl mesele bu…

O nedenle önemle belirtelim: Ankara, Şam’la anlaşmadıktan ve Kahire’yle normalleşmedikten sonra; Yunanistan’la istikşafi görüşme de yapsa, İsrail’le barışsa da, ABD ve AB’yle ak-sayfa da açsa, Doğu Akdeniz’de önemli kazanımlar elde edilemez.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ocak 2021

1 Yorum

KONGRE BASKINI ABD-ÇİN İLİŞKİSİNE NASIL YANSIR?

6 OCAK 2021’DEN ÖNCE 6 OCAK 2021’DEN SONRA

ABD Kongre binasının basılmasından hemen sonra cumhuriyet.com.tr için yaptığım kısa değerlendirmeyi şu cümleyle bitirmiştim: “ABD emperyalizmi içeride ne kadar karışırsa, dünya halkları o kadar çok nefes alacak… ABD’nin eli-kolu ne kadar kısalırsa, mazlumlar dünyası o kadar rahat edecek…

Bu cümleyi, daha sonra sosyal medya hesaplarımdan da paylaşmıştım.

Almanya’daki kimi Amerikancılar, Alman yasalarına aykırı olduğu iddiasıyla, Twitter’dan bu mesajımı kaldırmasını istemişler!

ABD HEGEMONYASI ZAYIFLADIKÇA

ABD Kongresi’nin 6 Ocak’ta Trump taraftarlarınca basılmasının ABD’nin Türkiye’yle ya da Çin’le ilişkisine nasıl yansıyacağını, işte bu ilk mesajımdaki perspektifte değerlendiriyorum:

ABD emperyalizminin içi ne kadar karışırsa, bu o kadar Türkiye’ye, o kadar Çin’e, o kadar Rusya’ya, o kadar İran’a yarar…

Bunu şöyle de ifade edebiliriz: ABD hegemonyası ne kadar zayıflarsa, dünyanın diğer ülkeleri o kadar rahat eder.

Nitekim böyle de olmuştur: Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımdaki geniş çözümlemeden çıkan sonuçlardan biri budur zaten.

ABD hegemonyası zayıfladıkça;

1. ABD’nin rakibi olan Çin ve Rusya güçlenmiş, bölgesinde inisiyatif kazanmıştır.

2. ABD’nin müttefiki olan Türkiye ve Almanya gibi ülkeler, NATO bağlarına rağmen görece daha bağımsız hareket etme eğilimine girmiştir.

ABD hegemonyası 2004-2008 sürecinde hızla inişe geçmeye başlamıştı: 2004’te Irak’ta ABD’ye direniş, 2006’da Hizbullah’ın İsrail’e karşı zaferi, 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi ve 2008’de ABD’nin liderlik ettiği neoliberal ekonomi düzeninin krizi…

2008’DEN 2021’E

6 Ocak 2021’deki ABD Kongre baskını ise hegemonyanın zayıflamasının ABD içindeki -şimdilik- son ama en sembolik sonucuydu.

2008’den itibaren başlayan büyük işsizlik, yatırımları ABD’ye döndürme çabaları, emperyalist ABD devletinin müttefiklerine gümrük vergilerini artırması, Covid-19 salgını ile net şekilde görülen Amerikan sağlık sisteminin yetersizliği, yine salgınla mücadeledeki başarısızlık, siyah öfke patlaması…

Tüm bunlar Amerikan hegemonyasının zayıflamasının içeriye yansıyan sonuçlarıydı…

Ancak 6 Ocak baskını, sembolik değeriyle hepsinden önemliydi.

İşte bu nedenle bundan sonra uluslararası ilişkilerde ve ABD ile rakiplerinin mücadelesinde 6 Ocak hep bir milat olacak. ABD merkezli konuları 6 Ocak 2021’den önce ve 6 Ocak 2021’den sonra diye değerlendireceğiz.

ABD ARTIK DEMORASİ DERSİ VEREBİLECEK Mİ?

Somuta gelirsek: Nedir ABD’nin baş rakibi Çin’e karşı stratejisi?

Çin’i bölgesine hapsetmek; Hindistan’dan Japonya’ya uzanan bir geniş yay ile çevrelemek.

ABD bu strateji için hangi alt stratejileri, taktikleri uygulayacak peki?

Çin’in Avrupa ve Afrika’ya uzanan Deniz ve Kara İpek Yolu projelerini çeşitli “düğüm” noktalarından kesmeye çalışmak. Ambargo uygulayarak Çin’in ekonomisini zarara uğratmaya çalışacak. Sincian ve Tibet sorunları ile Çin’i karıştırmaya çalışacak. Tayvan’ı Çin’e karşı bir sıçrama tahtası olarak elde tutmaya çalışmak. Hong Kong’deki eylemleri Çin’e karşı bir insan hakları mücadelesi olarak değerlendirmeye çalışacak vb.

Peki ABD 6 Ocak 2021’den sonra artık tüm bunları kolayca uygulayabilecek konumda mı?

Örneğin kongre binası basılan ABD, bugüne kadar “özgürlük ve demokrasi” diye savunduğu Hong Kong parlamentosunu hedef alan eylemleri, aynı düzeyde savunabilecek mi? Savunmaya kalktığında bunun bir ciddiyeti olacak mı?

Örneğin kongre binası basılan ABD, eskisi kadar Çin başta pek çok ülkeye demokrasi dersleri vermeye kalkabilecek mi?

Örneğin kongre binası basılan ABD, müttefiklerini Çin ve Rusya’ya karşı harekete geçirmekte aynı kolaylığı bulabilecek mi?

Uzatmayalım: ABD emperyalizmi 6 Ocak 2021’den sonra öncesine göre eli-kolu biraz daha kısalmış olacak. Emperyalizmin askeri aygıtı olan Pentagon ya savaşa itilecek ya da ABD adım adım geri çekilecek.

ABD açısından savaş çıkarabilmek ise bugün için dünden daha zordur, yarın ise bugünden daha da zor olacaktır.

KONGRE BASKINININ EKONOMİ-POLİTİK ZEMİNİ

Yukarıda ABD Kongre baskını için “hegemonyanın zayıflamasının ABD içindeki -şimdilik- son ama en sembolik sonucuydu” demiştik.

Şimdilik dememiz şundan:

Kongre binasının basılmasının ekonomi-politik zeminini ele almadan, salt siyaset düzleminde yapılacak her analiz eksik olacaktır. O zemin, ABD’de zenginlerin zenginleştiği ve yoksulların gittikçe yoksullaştığı zemindir; ABD’nin en zengin yüzde 1’inin servetinin, ABD’nin yüzde 50’sinin servetinden fazla olmasıdır. O zemin, işsiz sayısının 50 milyona yaklaşmasıdır. O zemin bir yanda siyah öfke patlamasında gördüğümüz siyahlar, hispanikler ama bir yanda da zenginlikten aynı şekilde yararlanamayan ama tepkileri sermaye yerine ABD bürokrasisine yöneltilmeye çalışılan taşralı beyazlardır, ırkçı gruplardır. O zemin sistemin en altında kalanların çıkmazıdır. O zemin sokaklarda yaşamak zorunda olan milyonlardır.

Bu zemin sürdüğü müddetçe, ABD’de daha çok baskınlar, işgaller, siyah öfke patlamaları, ırkçı beyaz grupların şiddet eylemlerini göreceğiz…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
12 Ocak 2021

2 Yorum

Mavi Ülke – Mavi Vatan

Doğu Akdeniz’de tablonun iyiye gitmediğinin en önemli göstergesi, başta Erdoğan, AKP yönetiminin hemen her gün AB yetkililerine “geleceğimiz Avrupa’da” sözleri vermesidir.

Bir yanda “Türkiye’nin Yunanistan’a Doğu Akdeniz’de gaz ve petrol arama faaliyetlerinden vazgeçeceğine dair güvence verdiği” iddiası, diğer yanda AKP hükümetinin Oruç Reis araştırma gemisini hazirana kadar Antalya Körfezi açığına çektiği gerçeği…

Güney Kıbrıs’a AB üyeliği açan süreç, Kıbrıs’ı ve Doğu Akdeniz’i ne yazık ki bir AB meselesi haline getirmiş oldu…

Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs, Mısır ve İsrail’in oluşturduğu ABD ve AB destekli cephe karşısında Türkiye, Trablusgarp dışında müttefik bulamadı ne yazık ki…

İhvancılık, Şam’ı da Kahire’yi de Ankara’ya düşman etti. Münhasır Ekonomik Bölge için uzun yıllardır Ankara’yı bekleyen Kahire, en sonunda Atina’yla anlaşmak zorunda kaldı.

Ve ABD, AKP’nin müttefiki Katar’ı Körfez ülkeleriyle barıştırarak, Körfez’in petrol ve gazını İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e taşıma hamlesini başlattı.

Tam egemenlik meselesi

Bu sonuca nasıl gelindiği, hangi hatalar yapıldığı ortada… Bizi şu saatten sonra, Türkiye’nin Mavi Vatan ilan ettiği alana gemi gönderemez duruma düşürülmesi ilgilendiriyor daha çok.

Mavi Vatan demişken; Münhasır ekonomi bölgelerinin Mavi Vatan’a dahil edilemeyeceği şeklindeki itirazıma, emekli denizci amirallerden de deniz hukuku uzmanlarından da çoğunlukla destek geldi.

İtirazımın gerekçesi şu: Münhasır ekonomi bölgeler, devletlerin “tam egemenlik” alanı değildir; işletme hakkı kazandığı bölgelerdir, üçüncü ülkelerin bu alanda kimi hakları devam eder. Bu nedenle “vatan” gibi çok önemli bir ideolojik kavram içine alınması doğru değildir. Zira o durumda, Türkiye “vatan toprağı/denizi” olan bölgeye gemisini bile gönderemez duruma düşürülmüş oluyor.

O nedenle Mavi Vatan’ı, karasularımızın oluşturduğu alanların toplamı olarak vatan gibi, münhasır ekonomi bölgeleri de, işletme hakkımız olan bölgeler gibi savunmalıyız. İkisini aynı statüye sokmak, münhasır ekonomi bölgesindeki mücadeleyi “vatan savunması yapılamayan” bir görüntüye düşürmektedir çünkü…

Yaycı’nın itirazı

Bu konudaki görüşüme BAU DEGS Başkanı Doç. Dr. Cihat Yaycı’dan önemli bir itiraz geldi. Mavi Vatan kavramının geliştiricilerinden ve dahası Türkiye’nin Trablusgarp’la yaptığı anlaşmanın mimarı olan Müstafi Tümgeneral Cihat Yaycı’yla oldukça verimli bir yazılı tartışma yaptık.

Yaycı’nın itirazı ve bu konudaki görüşü şöyle: “Mavi Vatan, Mavi Ülke değildir ve Türkiye’nin ilan edilmiş ya da ilan edilmemiş ancak kendinden menkul deniz alanlarını ifade eder. Tam hükümranlık iddiası yoktur, zira tam hükümranlık bir ülkenin deniz ülkesi sayılan karasuları ve içsularında mevcuttur. Deniz yetki alanları karasuları ve ötesinde ağırlıklı münhasır ekonomik yetkilere sahip olduğu münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlıklarını kapsar. Mavi Vatan da bunu ifade eder.

Doç. Dr. Yaycı’nın meseleyi koyuş biçimi, aslında işaret etmeye çalıştığım yere açıklık getirdi. Münhasır ekonomi bölgesinin belirttiğim gibi “tam egemenlik/hükümranlık” alanı olmadığını söylemiş, bu nedenle de “Mavi Ülke”ye dahil edilemezliğini kabul etmiş oluyor…

Böylece meseleyi daha da berraklaştırmamızı sağlayan şu sonuç ortaya çıkıyor: “Münhasır ekonomik bölge Mavi Ülke’ye değil ama Mavi Vatan’a dahildir.”

Burada soru şu: Mavi Ülke’ye dahil edilemeyecek münhasır ekonomi bölgelerimizi daha iyi savunabilmek için mi Mavi Vatan’a dahil ediyoruz? Eğer öyleyse bile, tersine, vatan denilen yere gemi gönderilemeyen, vatan denizinin savunulamadığı bir tablo ortaya çıkmış oluyor.

Çözüm müttefik bulmakta

Uluslararası hukukta vatan kavramı yok, ülke var. Vatan ideolojik bir kavram. Böylesi ideolojik kavramları varsın siyasetçiler dile getirsinler. Ancak uzmanlar, diplomatlar, uluslararası ölçekte sözü dinlenilir olanlar ve önünde sonunda sorunu çözecek olanlar, Türkiye’nin müttefik kazanma ihtiyacının hassasiyetine özen göstermelidir.

O nedenle bana göre yapılması gereken şudur:

1. Mavi Vatanımızı vatan gibi, münhasır ekonomi bölgelerimizi de işletme hakkımız olan bölgeler gibi sonuna kadar savunmalıyız.

2. Münhasır ekonomi bölgelerini iyi savunabilmenin yolu, “ülkeye” dahil edilemeyen o bölgeyi “vatana” dahil etmek değil, münhasır ekonomi bölge anlaşması yapabilecek müttefikler bulabilmektir.

Doğu Akdeniz’de “sıfır müttefikimiz” olduğu sürece, her yere vatan desek bile sonuç değişmez. Çözüm, Ankara’nın Şam’la anlaşmasının ve Kahire’yle barışmasının açacağı siyasi tablodadır. Münhasır ekonomi bölgelerini ancak böyle kazanırız.

Buna yanaşmamak, görüldüğü gibi “ABD ve AB’yle beyaz sayfa” çizgisini getirmiştir. O çizgi de bırakın münhasır ekonomi bölgelerin savunulabilmesini, Türkiye’nin karasuları savunmasına çekilmesini sağlayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ocak 2021

2 Yorum

Trump’ın son kumarı

Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Başkanı Richard Haas, ABD Kongresinin Trump taraftarlarınca basılmasını şu sözlerle yorumladı: “Eğer ABD çağının sonu başlamışsa, o gün bugündür.

Kısmen yanılıyor Haas. Zira ABD çağının sonu çoktan başladı. ABD Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda ABD hegemonyasının ne zaman ve hangi olaylar nedeniyle inişe geçtiğini saptamış ve çok merkezli dünyanın kurulduğunu incelemiştik. Ve “Amerikan rüyası bitti, yeni bir dünya kuruluyor” demiştik.

Belki de o rüyanın bittiğini en özlü şekilde dile getiren kişi, tek kutuplu dünyanın son ABD Başkanı George W. Bush oldu: “Seçim sonuçlarına bu şekilde karşı çıkmak bizim demokratik cumhuriyetimizde değil, ancak muz cumhuriyetlerinde olur.”

Trump partisini kaybetti

ABD Kongresinin basılması, seçim sonucuna direnen ABD Başkanı Trump’ın son kumarıydı. Seçiciler Kurulu oylarının sayılacağı ve sonuçlarının resmileşeceği Kongre oturumunu baskılamak için Trump hem Washington’da miting düzenlemiş hem de taraftarlarını Kongreye yönlendirmişti.

Trump’ın, yardımcısı Mike Pence’i de kaybetmesinden sonra elinde kalan son kozdu bu…

Senato Başkanı sıfatı taşıyan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Kongrede seçim sonuçlarının resmileşmesi oylamasını yapmaya karar vermiş, Trump ise bu nedenle kendisini “cesaretsizlikle” suçlamıştı.

Kısacası Trump bu son kumarıyla kendi yardımcısını da, Cumhuriyetçi Partinin senatörleri ile temsilciler meclisi üyelerinin büyük bölümünü de kaybetti.

Biden’ı ‘gayrimeşru başkan” yapma hamlesi

Peki bu bir darbe girişimi miydi?

Pensilvanya Valisi Tom Wolf, New York Valisi Andrew Cuomo başta pek çok vali “darbe girişimi” diyor. Yeni ABD Başkanı Joe Biden ise “demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne karşı bir kalkışma” olarak niteliyor.

Önemli bir asker ve polis desteği bulunmayan Trump’ın ağırlıklı olarak ırkçı-beyaz taraftarlarıyla Kongre basarak bir darbe yapabilmesi elbette mümkün değil.

O zaman Trump neden bu hamleyi yaptı? İşte “son kumar” dememiz bundandır.

Trump, seçim sonucunu artık değiştiremeyeceğini görüyor ama başkanlık koltuğuna oturacak Biden’a, “oynak bir zemin” bırakmaya çalışıyor. Biden’ın başkanlığının ABD halkının yarısı tarafından “gayrimeşru” görüleceği, oynak bir zemin…

Bu zeminden, kendisi için olmasa bile, oğlu ya da damadı için bir başkanlık şansı yakalayabilmeyi umuyor. Ancak son kumarıyla Cumhuriyetçi Parti’nin en az yarısını da kaybettiğinden, bu şansını da yitirmiş görünüyor.

ABD Hegemonyasının Sonu

Trump, her ne kadar “hile yapıldı” diyerek seçim sonuçlarını tanımak istemese de, bu seçimleri kazanamayacağını aslında görüyordu. O nedenle de daha yaz aylarında, seçimi ertelemeyi önermişti. Dahası satır aralarında sonucu tanımayacağının işaretlerini de vermişti.

2020 yılına girilmeden önce, seçimlerinin favorisi aslında Trump’tı. Ancak Trump salgınla mücadeleyi çok kötü yönetti. Öncelikle Çin’de salgının başlamasından memnundu. Trump’ın Ticaret Bakanı, açık açık salgının Çin ekonomisini zayıflatacağını, bunun da ABD ekonomisine yarayacağını savunuyordu. Ardından salgın ABD’ye geldiğinde ise Trump salgını küçümsedi; almadığı önlemler nedeniyle valilerle karşı karşıya geldi. Ardından patlayan “siyah öfke” Trump’ın desteğini biraz daha azalttı.

Tüm bu süreçte ABD ekonomisinin küçülmesi, işsiz sayısının artması, ABD özel sağlık sigortacılığının yetersizliğinin görülmesi, evsiz milyonların varlığı, şirketleri kollayan ekonomi paketinin çıkarılması, ABD’nin en zenginlerinin salgında daha da büyümesi ama yoksulların daha da yoksullaşması Trump’a seçimi kaybettirdi…

Bu tablo, ABD hegemonyasının inişe geçmesinin doğal sonucuydu…

Özetle ABD Kongre’sinin basılmasının arkasındaki esas neden, ABD hegemonyasının zayıflaması ve bunun halka ekonomik yansımasıdır. ABD’nin en zengin yüzde 1’inin servetinin, halkın yüzde 50’sinin toplam servetine eşitlendiği bir zeminde daha çok baskınlar, işgaller olacak…

O nedenle ABD açısından asıl sorun Trump ve ırkçı-beyaz destekçileri değil, “zengini zenginleştiren, yoksulu yoksullaştıran” kapitalist sistemin halktaki olumsuz sonuçları ve bunun doğurduğu önlenemez tepkilerdir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2021

4 Yorum

Körfez’i Doğu Akdeniz’e bağlama ‘barışı’

Körfez’de iki önemli gelişme yaşanıyor: Biri, Katar’ın üç buçuk yıldır kendisine ambargo uygulayan Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez ülkeleriyle anlaşması. İkincisi de ABD ile İran arasında tansiyonun yükselmiş olması.

İki gelişme de bir bütünün parçası. O nedenle iki konuyu birlikte çözümlemeye çalışacağız.

Katar gazı nereye, nasıl taşınacak?

İran ile Katar’ın ortak havzasında 51 trilyon metreküp doğalgaz var. Bu gazın Çin yerine Avrupa’ya taşınması, ABD için hayati konu.

ABD bu yolla, hem baş rakibi Çin’i enerjiden mahrum etmeye hem de ikinci rakibi Rusya’nın AB üzerindeki baş enerji tedarikçisi konumunu zayıflatmayı hedefliyor.

Katar gazının İran üzerinden mi, yoksa Suudi Arabistan üzerinden mi taşınacağı, bölgemizdeki pek çok sorunun önemli nedenlerinden biriydi. Örneğin 2009’da bir ABD projesi olarak Katar gazının Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye hattından Avrupa’ya pazarlanması girişimi, bu planın Esad tarafından reddedilmesi ve yerine İran gazının Irak ve Suriye hattından Doğu Akdeniz’e açılması anlaşmasının yapılması, Atlantik ittifakının Suriye’yi parçalama hamlesinin önemli bir nedeniydi.

İsrail’i enerji terminali yapma projesi  

Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerjipolitik mücadele de Körfez’deki mücadeleyle birlikte ele alındığında anlamlıdır.

Çünkü yeni durum şudur: ABD, Katar gazını da, Körfez’deki İran karşıtı bloğun petrol ve doğalgazını da bu kez İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e taşımaya çalışıyor.

Cumhuriyet’te 28 Eylül 2020’de bu köşede “Körfez petrolgazını Doğu Akdeniz’e taşıma operasyonu” başlığı altında incelemiştik: Mısır, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İtalya, Ürdün ve Filistin, 16 Ocak 2019’da Kahire’de Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun kurulması için anlaşmıştı. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, 2 Ocak 2020’de Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya taşınması için 1900 kilometrelik EastMed boru hattı anlaşması yaptı.

Ancak Doğu Akdeniz gazı, Rusya’nın AB üzerindeki etkisini kıracak büyüklükte henüz değil. Dahası mevcut durum açısından EastMed projesi ekonomik değil. İşte ABD bu sorunu çözmek üzere Körfez enerjisini İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e taşıma planını başlattı. İsrail, 24 Eylül 2020’de Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na katılması için teklif sundu. BAE Veliaht Prensi bin Zayit ile Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin 17 Aralık 2020’de yaptığı görüşmeden sonra, BAE’nin Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na gözlemci olarak katılması kararı alındı.

ABD’nin İran karşıtı ‘yüzyılın anlaşması’ projesi

Dolayısıyla Katar’ın kendisine üç buçuk yıldır ambargo uygulayan Körfez ülkeleriyle barışması, bir ucu Çin ve Rusya’yı, bir ucu İran’ı, bir ucu da hem ikili ilişkisi nedeniyle hem de Doğu Akdeniz’deki mücadele nedeniyle Türkiye’yi ilgilendiren bir konudur.

Dahası, ABD’nin “yüzyılın anlaşması” dediği ana projenin de içindedir. Zira “yüzyılın anlaşması”, özetle ABD’nin İsrail’in güvenliğini garantiye almak için Arap-İsrail barışı sağlama ve İran karşıtı bir Arap-NATO’su inşa etme projesidir.

Normalleşme diyerek tek tek Körfez ülkelerinin İsrail’le anlaşması ve ardından da Körfez ülkelerinin petrol ve gazının İsrail’e taşınması, İsrail’i bölgede çok önemli bir pozisyona taşıyacaktır.

Türkiye’ye etkisi

Türkiye açısından asıl önemlisi şudur: Katar-Suudi Arabistan “barışı”, AKP hükümetinin bölgedeki tek müttefikini kaybettiği anlamına mı geliyor, yoksa Katar-Suudi Arabistan “barışı”, Türkiye-Suudi Arabistan “barışı” için de kapı aralanması anlamına mı geliyor?

Eldeki ilk ve ham veriler, AKP hükümetinin Suudi Arabistan ve İsrail ile “normalleşmek” istediğine işaret ediyor. AKP’nin Oruç Reis gemisini Antalya Körfezi açıklarına altı aylığına çekme kararından Yunanistan’a görüşme çağrısı yapmasına, S-400’leri çalıştırmayı sürekli ertelemesinden İsrail’e büyükelçi atama hamlesine kadar bir dizi gelişme, “normalleşme” niyeti olarak yorumlanabilir.

Peki bunun Türkiye’nin çıkarları açısından maliyeti ne olacak? İncelemeyi sürdüreceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ocak 2021

3 Yorum

ÇİN-AB ANLAŞMASININ POLİTİK DEĞERİ

‘BÜYÜK BEŞLİ MÜCADELE’ ÖNCESİ STRATEJİK HAMLELER

Çin’in son 1,5 ayda küresel çapta iki büyük hamlesi oldu:

1. Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP), sekiz yıl süren müzakerelerin ardından Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (ASEAN) 10 üye ülkesi tarafından 15 Kasım 2020’de imzalandı. Böylece dünyanın en büyük serbest ticaret alanı oluşturuldu.

2. Altı yıldır süren müzakerelerin ardından Çin Halk Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği (AB) arasında, 30 Aralık 2020’de Kapsamlı Yatırım Anlaşması imzalandı.

2019 yılında karşılıklı ticareti 650 milyar doları bulan Çin ve AB, Kapsamlı Yatırım Anlaşması ile bu ticaret hacmini hızla yükseltecekler. Ancak bu anlaşma, ekonomi anlaşmasının ötesinde, siyasi anlamı, değeri ve etkisi de olan bir anlaşmadır. Şundan:

Çin, bu anlaşmayla AB yatırımcılarına pazarını görülmemiş ölçüde açmış oldu. Bu ilk bakışta Çin’in aleyhine gibi görünen bu durum, ancak “büyük beşli mücadele” açısından, olağanüstü değerde stratejik bir hamle aslında…

SONU VE ÜST SINIRI OLMAYAN İŞBİRLİĞİ

Büyük beşli mücadele, yani ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’ın mücadelesi, 21. yüzyılın ikinci çeyreğine damgasını vuracak.

Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımızda ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz gibi ABD, 1990’larda Çin’e karşı “daha geniş Batı” stratejisi belirlemişti. “Daha geniş Batı”, Çin’e karşı Rusya’yı kazanmaktı özetle…

Putin’in Rusya’sı bu stratejiyi reddetti ve Çin’le stratejik ortaklık kurdu. Öyle ki Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi, bu stratejik işbirliğini artık “sonu, üst sınırı ve kısıtlı alanları olmayan” bir işbirliği diye niteliyor (2.1.2021).

ABD Kongresi de Pentagon da Dışişleri de bu gerçeği çoktan saptamış durumda ve o nedenle “Hindistan’ı kazanmak” stratejisini hayata geçirmeye çalışıyor. Çünkü Washington biliyor ki, ABD’nin Çin ve Rusya ikilisini geniş Asya’da dengeleyebilmesi, ancak Hindistan’la ittifak yapabilmesine bağlı.

BIDEN’IN ABD-AB İLİŞKİLERİNİ RESTORE ETME HEDEFİ

ABD için Çin-Rusya işbirliğine karşı başarının bir diğer ölçütü, AB’yi bu mücadeleye katabilmesindedir. Aslında son ABD başkanlık seçimi de “üst siyaset” çevreleri açısından bu probleme çözüm bulma seçimiydi. ABD “üst siyaset” çevreleri, egemen sınıf temsilcileri, büyük tekeller, Trump’ın “önce Amerika” stratejisi ile ihmal ettiği hatta yer yer tahrip ettiği Transatlantik ittifakın yeninden restore edilmesini istiyor.

Joe Biden’ın başkanlığı, bu ihtiyacın sonucudur. Nitekim Biden AB’yle ilişkileri düzeltme hedefini, başkanlık hedef listesinin en üstlerine koydu. 

İşte Çin’in altı yıldır süren müzakereleri Biden’ın göreve başlamasından 20 gün önce sonuçlandırarak AB’yle Kapsamlı Yatırım Anlaşması yapması, bu bakımdan oldukça önemlidir.

Öyle ki, Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışması Jake Sullivan, AB yetkililerinden anlaşmayı imzalamadan önce Biden’ı beklemelerini bile istemişti: “Biden-Harris yönetimi Avrupalı partnerleri ile Çin’in ekonomik pratiklerinin yarattığı endişeleri konuşmaktan memnun olacaktır.”

ÇİN EKONOMİSİ AB İÇİN CAZİBE MERKEZİ

Ancak AB Çin’le anlaşmayı tercih etti. Çünkü salgının bütün ekonomileri tahrip ettiği şartlarda, büyük ekonomiler içinde bu yılı büyüyerek çıkaran tek ekonomi Çin oldu. Brüksel için 2021’nin de kötü olabileceği şartlarda Çin’le anlaşmak, büyük ekonomik kazançtı…

İki yıl öne Çin ekonomisinin ABD ekonomisini 2032 yılında yakalayacağı belirtilirken, bu yıl makas daraldı ve Çin’in 2028’de ABD’yi yakalayacağı hesaplandı. (Satın Alma Paritesine göre Çin ekonomisi ABD’yi zaten yakalayıp, geçmişti.)

İngiliz Ekonomi ve İş Araştırmaları Merkezi’nin (CEBR) raporu, Çin’in ekonomik büyümesini 2021’den 2025’e kadar ortalama yüzde 5,7 ve 2026’dan 2030’a kadar ortalama yüzde 4,5 oranında öngörüyor (26.12.2020).

İNİSİYATİF ÇİN’DE 

Özetle, Çin son 1,5 ayda önce Güneydoğu Asya ülkeleriyle dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluşturdu, ardından da AB’yle Kapsamlı Yatırım Anlaşması yaptı.

Bu iki anlaşma, pratikte ABD’nin ekonomi alanını daraltan hamlelerdi.

Çünkü Trump 2017’de Trans-Pasifik Ortaklığı’nı bozmuş, yerine 2018’de 11 ortaklı Kapsamlı Trans-Pasifik Ortaklığını kurmuştu. Çin’in 15 üyeli Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (RCEP) ise onu aşan bir boyutta ortaya çıkmış oldu.

ABD’nin AB’yle ilişkileri restore etme hedefini ilan ettiği ve AB yetkililerinden “Çin’le anlaşmadan önce bizi bekleyi”n çağrısı yaptığı şartlarda, Brüksel’in Çin’le anlaşmayı tercih etmesi şu anlama geliyor: ABD AB’yle ilişkileri restore edebilse bile öyle Soğuk Savaş dönemindekine benzer türden bir ilişkiyi yeniden oluşturabilmesi olası görünmüyor.

Kısacası “büyük beşli mücadelede” inisiyatif Çin’de…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Ocak 2021

2 Yorum

Üç denizde izlenecek strateji

Önceki yazımızda jeopolitikçiliğin çıkmazını incelemiştik. Jeopolitik anlayışın bugün açısından en önemli çıkmazı, doğru bir kavram olan Mavi Vatan’da yarattığı sapmadır.

Çünkü Mavi Vatan, tıpkı “Kara Vatanımız” gibi, devletin tam egemenlik sağlayabildiği alandır. Mavi Vatan’ı, karasularını aşarak, içine Münhasır Ekonomik Bölgeleri (MEB) dahil ettiğinizde, kavram sapmaya uğrar. Mavi Vatan, mavi işletme bölgesine döner. Çünkü MEB’ler, devletlerin tam egemenlik sağladığı alanlar değil, ekonomik faaliyetler için işletme hakkı elde ettiği bölgelerdir. “Tam egemenlik” alanı olmadığı için de üçüncü ülkelerin MEB ilan edilen alanlarda kimi hakları vardır.

MEB’ler Mavi Vatan değildir

Mavi Vatan, denizcileşme doktrini olarak doğrudur. Bu denizcileşme deniz kuvvetleri ve Türk deniz ticaret filosunun geliştirilmesinden, gemi inşa sanayisini büyütmeye ve deniz ulaşımının toplam ulaşım içindeki payını artırmaya kadar pek çok alanı kapsar.

Mavi Vatan, karacı bir millete, karasularını da “vatan” olarak benimsetmesi bakımından değerli bir kavramdır. Mavi Vatan, Türkiye’nin Akdeniz, Ege ve Karadeniz’deki haklarını ve çıkarlarını savunması anlayışını geliştirmesi nedeniyle önemli bir kavramdır.

Fakat, Mavi Vatan’ı MEB’leri dahil ederek 464 bin kilometrekarelik alana çıkarmak hem gerçekçi değildir, hem hukuki değildir, hem de uygulanabilir değildir.

Uygulanamadığı da Yunanistan ile Mısır’ın anlaşma yaptığı bölgeye araştırma gemisi gönderilememesinden bellidir. Oysa o bölge ilan edilen Mavi Vatan’ın içindedir. Hem “464 bin kilometrekarelik Mavi Vatan sınırlarımız, Misak-ı Millî sınırlarımızdır” deyip, hem de o alana araştırma gemisi bile gönderememek, ciddi bir sorundur! Türkiye’yi Mavi Vatan’ına araştırma gemisi yollayamayan ülke konumuna geriletmiştir.

Ege, Türk-Yunan konusu kalmalı

Önceki gün inceledik: Jeopolitikçi anlayışla, yani Ankara’nın güvenliğini Suriye’deki Afrin’den, Afrin’in güvenliğini İdlib’den, Suriye’deki varlığı Doğu Akdeniz’den, Doğu Akdeniz’deki varlığı Libya’dan koruma anlayışı “sınırsızdır” ve bir çıkmazdır.

Peki ne yapmalı? Türkiye Mavi Vatan’ı olan üç denizde, Akdeniz, Ege ve Karadeniz’de neler yapmalı?

1. Türkiye, kesinlikle Ege konusunu Türk-Yunan konusu olarak tutmalıdır. Ege sorununu da Kıbrıs sorunu gibi yanlış çizgi izleyerek bir Türkiye-AB sorunu haline getirmek, büyük hata olur.

Bu arada AKP hükümetinin Atatürk’le hesaplaşma anlayışının bir yansıması olan “12 Adaların İnönü döneminde Yunanistan’a verildiği” gibi doğru olmayan iddiaları, Yunan tezlerini beslemektedir.

ABD’nin Karadeniz planına dikkat

2. NATO’nun kabul edilen Baltık Planı, ABD’nin Ukrayna’yı AB ve NATO’ya dahil etme amacı, ABD ve NATO’nun Bulgaristan ve Romanya üzerinden Karadeniz’e yerleşme hedefi, gerilimi tırmandırıyor. Kanal İstanbul gibi sorunlu bir projede ısrar da Karadeniz’deki dengeleri Türkiye adına olumsuz etkileyecektir.

Karadeniz’i de ilgilendiren son gelişme, Türkiye’nin, Rusya’ya karşı caydırıcılık amacıyla kurulan NATO Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Müşterek Görev Kuvveti’nin komutasını bu yıl devralması oldu.

Özetle Karadeniz, ABD’nin yeni dönemde Türk-Rus işbirliğini baltalamak üzere zorlayacağı alanların başında olacaktır. ABD’nin bu işteki aracı NATO, zemini de AKP Hükümetinin Rusya karşıtı Kırım politikasıdır…

Şam’la barış, Kahire’yle normalleşme ihtiyacı

3. Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerjipolitik mücadelede Türkiye’nin en büyük zaafı, İhvancı politikalar nedeniyle Ankara’nın müttefiksiz kalmış olmasıdır. Buna rağmen ABD ve AB’nin enerji paylaşımını Ankara’yı dışlayarak sağlayabilmesi mümkün değildir. O nedenle er geç Doğu Akdeniz Konferansı ile bir masa kurulacaktır. Mesele o masaya müttefiksiz oturmamaktır. Ankara Şam’la barışmalı, Kahire’yle normalleşmelidir. Bu, Libya sorununu da Türkiye ve Mısır yararına çözmenin yoludur.

Öte yandan Doğu Akdeniz Konferansına ABD’nin şirketleri nedeniyle, Fransa’nın da AB nedeniyle katılması durumunda, Ankara Rusya’nın da Doğu Akdeniz Konferansı’nda bulunmasını şart koşmalıdır. Kaldı ki Rusya zaten Suriye nedeniyle artık Doğu Akdeniz’dedir.

Sonuç olarak, üç denizdeki hataları sürdürmek, telafi edebilmeyi gün geçtikçe zorlaştıracaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ocak 2021

1 Yorum

Jeopolitikçiliğin çıkmazı

Jeopolitiğin bugünkü halini alması, Alman Friedrich Ratzel’in onu 1897’de Politische Geographie başlıklı çalışmasında bir yöntem haline getirmesiyle başladı. Ortaya çıkışı, kapitalizmin emperyalizm aşamasının doğumundadır. Çünkü 19. yüzyılın sonunda gelişmiş kapitalist devletler emperyalist hedeflerine uygun olarak yayılmak, sömürgeler kurmak, sınırlarının ötesine müdahale etmek, rakiplerini ve komşularını istikrarsızlaştırmak istiyordu. Jeopolitik işte bu “ihtiyacı” karşılamaya yönelik bir yöntemdir.

Alman emperyalizminin “yaşam alanı” ve ABD emperyalizminin “tehdidi kaynağında yok etme” diye sunduğu saldırganlıklar, jeopolitiğin tipik uygulamalarıdır.

Kaçınılmaz yayılmacılık

Bu uygulamaları jeopolitiğin “yanlış uygulamaları” diye değerlendirmek, jeopolitikçiliğin doğasındaki sorunları ortadan kaldırmaz. Çünkü jeopolitik, doğası gereği bir yöntem olarak benzer sonuçlara ilerlerler.

İşte AKP hükümetinin Doğu Akdeniz politikası da bu gerçeği resmetmektedir. İktidar cephesinin Ankara’nın güvenliğini Afrin’e, Afrin’in güvenliğini İdlib’e, İskenderun’un güvenliğini Kıbrıs’a, Kıbrıs’ın güvenliğini Libya’ya bağlayan anlayışı tipik jeopolitikçiliktir.

Jeopolitikçi anlayış, kaçınılmaz olarak uygulayıcısını “sürekli yayılmaya” iter. Bu da en sonunda ya savaş ya geri çekilme doğurur.

Antalya Körfezi’ne çekilmek

Doğu Akdeniz’de Oruçreis araştırma gemisini Antalya Körfezi açıklarına altı aylığına geri çekmek, jeopolitikçiliğin çıkmazının sonucudur. Çünkü bu yöntemi uygulayabilmek için askeri gücünüz olması yetmez, ekonomik gücünüzün de yeterli olması gerekir.

Ancak öyle olmadığı için iddianızı gerçekleştiremiyorsunuz. Örneğin ilan ettiğiniz Münhasır Ekonomik Bölgede (MEB) kalan alana araştırma gemisi gönderemiyorsunuz. Çünkü Yunanistan ve Mısır, Trablus’la ilan ettiğiniz MEB’inizi kesen bir anlaşma yapıyor, sizin “Mavi Vatan” içinde gösterdiğiniz bir alanı kendi MEB’i içinde ilan ediyor ama siz “Mavi Vatan”a araştırma gemisi gönderemiyorsunuz!

Bu köşede birkaç kez yazdık: Mavi Vatan’ı MEB’leri de dahil ederek 464 bin kilometrekarelik bir alan olarak ilan etmek doğru değil. Çünkü MEB’ler devletlerin “tam egemen” olduğu alanlar değildir, işletme hakkı aldığı bölgelerdir. Öyle olduğu için de iki devletin anlaşarak MEB ilan ettiği bölgede, üçüncü ülkeler boru hattı döşeme dahil pek çok hakka sahip olurlar.

Mavi Vatan’ı MEB’leri de dahil ederek genişletmek, jeopolitikçi anlayışın doğal bir sonucudur. Hatay’ı Suriye’den, Suriye’deki varlığınızı Doğu Akdeniz’den, Doğu Akdeniz’deki varlığınızı Trablus’tan koruma yaklaşımı, sizi sürekli “daha geniş alan” ihtiyacına götürür. Trablus’u da Tunus hattı üzerinde koruma ihtiyacı ortaya çıkar!

Atatürk anti-jeopolitikçiydi

Jeopolitikçi anlayışın tersini, en iyi Mustafa Kemal Atatürk formüllendirmiştir: Yurtta barış, dünyada barış!

Jeopolitikçi anlayışa göre komşunun toprağına genişleyerek tehdit uzakta engellenir; Atatürk’ün dış politika anlayışında ise “ülkendeki barış komşundaki barışa, komşundaki barış da ülkendeki barışa hizmet eder” görüşü hâkimdir.

Jeopolitikçilik, komşuna rağmen gelişmeyi, komşuna doğru genişleyerek büyümeyi, hatta komşunun toprağında “savunma hattı” kurmayı, dolayısıyla aslında sürekli savaşı getirir.

Atatürk’ün anlayışı ise barış kuşağı oluşturmayı, birlikte gelişmeyi hedefler ve sağlar. Atatürk 1934’te Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya ile Balkan Dostluk ve İşbirliği Paktı’nı, 1937’de İran, Irak ve Afganistan’la dörtlü Sadabat Saldırmazlık Paktı’nı kurmuştur. Böylece Türkiye’nin batısında, güneyinde ve doğusunda bir barış ve güvenlik kuşağı oluşturmuştur. Zaten kuzeydeki SSCB ile de 1921 tarihli dostluk ve kardeşlik anlaşması vardır.

İktidarın jeopolitikçi yaklaşımı ise ülkemizi komşularımızla karşı karşıya getirmiştir. Pek çok komşumuzla ve komşularımızın komşularıyla sorunlar yaşamaktayız bugün…

Kısacası jeopolitikte çözüm değil, sadece sorun vardır. Çünkü jeopolitikçilik hem savaş doğurur hem de yalnızlaştırır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ocak 2021

4 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: