Archive for category Uncategorized

Önüne yatmak, altına yatmak

“Önüne yatmak”, bir kişiye karşı gelen tehdide kalkan olmak anlamında önce AKP’nin İçişleri Bakanı Muammer Güler tarafından Reza Zarrab için kullanıldı. Nitekim AKP, tıpkı Muammer Güler‘in dediği gibi Zarrab‘ın önüne yattı ve onu kanunun önünden kurtardı.
Kuşkusuz AKP Reza Zarrab‘ın önüne yatmak zorundaydı. Zira yolsuzluk operasyonu nedeniyle istifa eden bakanlardan Erdoğan Bayraktar‘ın dediği gibi, kendisi istifa etmek zorundaysa, Başbakan Erdoğan da istifa etmeliydi; çünkü Erdoğan ne demişse onu yapmışlardı.
‘BİR KEREDEN BİRŞEY OLMAZ’

AKP’ye yakın Ensar Vakfı 45 çocuğa tecavüz nedeniyle gündeme geldi. Vakfın Karaman Şubesi’nde meydana gelen bu olayın üstünü uğraştılar ama örtemediler; ancak o öğretmenin paralelci olduğunu iddia ettiler; bir öğretmen yüzünden bunca yıllık kurumun karalanamayacağını savundular.
Ve işte o günlerde Aile Bakanı Sema Ramazanoğlu çıktı ve “bir kerelik tecavüzden bir şey olmaz, Ensar Vakfı’nı karalamayın” dedi özetle. Yani Bakan Ramazanoğlu, Ensar Vakfı’na yönelen tepkilere karşı kendini kalkan yaptı! Yani Bakan Ramazanoğlu Ensar Vakfı’nın önüne yattı!
Gerçi “bir kereden birşey olmaz” demeleri de doğru değildi. Örneğin Ensar Vakfı’nın kurucusu Mustafa İslamoğlu 1980 yılında tecavüzden bir yıl hapis yatmıştı. Örneğin Ensar Vakfı Çorum Şube Başkanı 2008 yılında cinsel tacizden tutuklanmış ve ceza almıştı. Orada da vakfın önüne yatılmış ve tacizci AKP’nin iyi hal indiriminden yararlanarak kurtulmuştu.
Örnekler çok daha fazladır. Hatta tecavüz sadece bu vakfın değil, başka vakıfların da gündemindedir. Zira konu ideolojiktir ve gericilik-toplumsal hayat ilişkisiyle doğrudan ilgilidir.
AKP’NİN SİYASİ KURNAZLIĞI
İşte CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu tabloyu anlattığı konuşmasında şöyle dedi: “Bunlar sabah akşam Müslümanlıktan, dinden imandan bahsediyorlardı. Bu çocukları bu yoz kültüre nasıl ve hangi gerekçeyle teslim ettiniz? Valisi konuşmuyor, Milli Eğitim Bakanı konuşmuyor. Aileden sorumlu bakan da zaten birilerinin önüne yatmış, o da konuşmuyor. Bu yurtlara kim izin veriyor? Siz izin vermediyseniz nasıl açıldı? Bu işlerin baş sorumlusu milli eğitim bakanı niye konuşmuyor? Niye sapıklara teslim ediyorsunuz çocuklarımızı.”
AKP, Kılıçdaroğlu‘nun bu sözleri üzerinden bir kampanya başlattı. Önüne yatmak deyimini sanki “altına yatmak”mış gibi sunarak karşı saldırı başlattı. Başta Erdoğan ve Davutoğlu olmak üzere tüm o cenah Kılıçdaroğlu‘nun bir kadına hakaret ettiğini savındu. Erdoğan Kılıçdaroğlu‘na “siyasi sapık” dedi. Siyah çelenklerden gazete manşetlerine uzanan bir büyük kampanya sonucunda artık Ensar Vakfı yerine Kılıçdaroğlu konuşulmaya başlandı.
Kuşkusuz bu siyasi bir kurnazlıktı; AKP’nin önüne yatmak deyimini altına yatmak diye halka anlatarak Kılıçdaroğlu karşıtı kamuoyu yaratması, benzerleri 13 yıllık uygulamalarında olan bir yöntemdi.
Öyle etkili oldu ki, kimi muhalefet partisi yöneticileri bile Kılıçdaroğlu‘nu istifaya davet etti!
CHP MUHALİFLİĞİNİN SORUNU

AKP ülkeyi Muaviye‘nin dişi devenin erkek deve olduğuna taraftarlarını inandırması hikayesindeki tabloya dömüştürmüştür maalesef. Dolayısıyla bu tabloya göre siyaset yapılmalıdır. Yani aynı minderde güreşilmemelidir!
Örneğin Kılıçdaroğlu AKP zihniyetinin kavramlarıyla anlatmak yerine, kendi kavramıyla konuyu anlatmaya çalışsaydı, Erdoğanlara bu kampanya fırsatını vermemiş olurdu.
Salt bu olaydan hareketle değil ama başka olaylarla birlikte düşündüğümde şunu söylemek zorunda kalıyorum: CHP muhalifliğinin temel sorunu, AKP gibi bir partiye bile “ahlak dersi” vermeye kalkma fırsatı sağlıyor olmasıdır. CHP’nin sağladığı fırsatlar nedeniyle örneğin “vapurdan inen kadınların kıyafetine” bakanlar, örneğin “ananı da al git” diyenler, örneğin “kadın mı kız mı” diyenler, örneğin “şeyini şey ettiğimin şeyi” diyenler, “ahlakçılık” oynayabilmektedir.
Yani Kılıçdaroğlu dikkatli olsa ve AKP zihniyetini AKP’nin kavramıyla değil de kendi kavramlarıyla eleştirse, bugün gündem başka olurdu…
Bu zihniyetle uğraşabilmek, farklı yöntemler gerektirmektedir. Daha da önemlisi farklı zeminde kalabilmeyi gerektirir. Aksi halde sizi de çamura batırırlar!
Mehmet Ali Güller

8 Nisan 2016

2 Yorum

Tahir Elçi’yi kim öldürdü?

Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi‘nin öldüğü ve polisler Ahmet Çiftaslan ve Cengiz Erdur‘un şehit olduğu saldırı(lar) tuhaflıklarla dolu. Bir kere polislerin şehit olduğu olayla, Elçi‘nin öldüğü olayın ayrı olaylar mı olduğu, yoksa birincisinin ikincisi için mi gerçekleştiğini henüz bilmiyoruz.

O nedenle Tahir Elçi‘nin öldürülmesine eldeki verilerle ne suikast diyebiliyoruz, ne de kör bir kurşun…

Ancak sonucu itibariyle Tahir Elçi‘nin ölmesine siyasi cinayet diyebiliriz.

OLAY KAMERALARA NASIL YANSIDI?

Olay suikast olabilir mi? Buna evet demek için tüm şu aşamaların çok planlı olduğunu iddia etmek gerek:

28 Kasım 2015 günü saat 10:55’te, başka bir olay nedeniyle izlenen kişilerin bulunduğu bir taksi caddede duruyor ve üç polis taksinin yanına ilerliyor. Taksiden açılan ateş sonucunda, taksinin sol önünde bulunan Ahmet Çiftaslan ölüyor, taksinin sağ kapısını açan Cengiz Erdur da ağır yaralanıyor.

Taksinin şoförü sola, sağ kapısından çıkan iki terörist de sağ tarafa doğru kaçıyor.

İki terörist, 10 dakika önce Tahir Elçi‘nin basın açıklaması yaptığı sokağa giriyor. Basın açıklamasını izleyen güvenlik şube polisleri kendilerine doğru koşan iki teröriste ateş açıyor. Öndeki teröristin (PKK’li Mahsun Gürkan olduğu ortaya çıktı) kameraların önünden ve polislerin yanıbaşından koşarken, elindeki tabancasını kabzasından değil, namlusundan tuttuğu görülüyor. Hemen arkasından koşan teröristin de polislerin yanına koşarak geldiği sırada elindeki tabancayı üzerlerine attığı görülüyor.

Tam o esnada Tahir Elçi bir grup gazeteciyle birlikte dört sütunlu minarenin hemen yanında ve polislerin 5-10 metre ilerisinde.

Polislerin vuramadığı teröristler ise polislerin yanından koşarak geçtikten sonra, Tahir Elçi‘nin bulunduğu yerin de hemen yanından geçmiş oluyor.

O esnada kameralara Tahir Elçi‘nin vurulduğu ve yerde yattığı görülüyor. Ancak silah sesleri gelmeye devam ediyor. Dört sütunlu minarenin arkasına mevzilenen polisler karşıdan gelen ateşe karşılık vermeyi sürdürüyor.

SUİKAST Mİ, KÖR KURŞUN MU?

Bu görüntülere bakarak Tahir Elçi‘nin yanlışlıkla teröristlere ateş açan polis kurşunuyla da vurulmuş olabileceğini, koşanların dışındaki başka teröristlerce uzaktan ateşle vurulmuş olabileceğini de söyleyebiliriz. (Henüz Elçi‘nin ensesinden girip sol kaşının üstünden çıkan mermi çekirdeğine ulaşılamadı.)

Peki planlı suikast diyebilir miyiz? Bunu iddia edebilmek için 100 metre ötedeki bir taksinin durdurulmasını, içindeki teröristlerin polisleri öldürmesini, araçtan inip koşarak Tahir Elçi’nin bulunduğu sokağa girmesini, polis ateşi altında sokağı boydan boya koşmasını, sırf Tahir Elçi’nin vurulabilmesi için planlanmış olduğunu iddia etmek lazım ki, çok zorlama görünüyor.

Peki kör kurşun mu? Tüm bu olayların içinde, o kör kurşunun gelip bir tek Tahir Elçi’yi bulabilmesi de öyle kolay açıklanamıyor!

Zaten elde henüz çok fazla veri yok. Saat 15:00’te olay yeri incelemesi için gelen savcılar bile saldırıya uğradığı için gerekli verileri toplayabilmiş değiller.

TAHİR ELÇİ BİRLİKÇİYDİ

Ancak sonuçta Diyabrkır Baro Başkanı Tahir Elçi ölmüştür ve buradan hareketle olaya siyasi cinayet diyebiliriz.

Üstelik Elçi, CNN Türk televizyonunda “bazı eylemleri terör niteliğinde olsa bile PKK, silahlı siyasal bir harekettir” dediği için hedef olmuştu ve tepkiler sonucunda hakim karşısına çıkmıştı.

Ancak Tahir Elçi‘nin PKK’ye bakışını sadece o cümlesi üzerinden yorumlamak, çok eksiktir. Zira Tahir Elçi PKK’nin silahlı eylemlerini onaylamayan, hatta son dönemdeki hendek politikalarını açıkça eleştiren bir isimdi.

Üstelik Elçi birlikçiydi. Örneğin Aydınlık gazetesine geçen ay verdiği söyleşide “Cumhuriyet döneminde sunulan imkanlar Kürtleri Türklerle bütünleştirmiştir”, “Kürtlerin yüzde 90’ından çoğu ayrılık istemiyor”, “Türkler ve Kürtler birlikte yaşayacaklardır ve bu kaçınılmazdır” diyordu.

Dolayısıyla Elçi‘nin suikast ya da kör kurşunla bir siyasi cinayete kurban gitmesi, maalesef birden çok kesimi memnun edecektir!

Bitirirken dikkat çekelim: Tam netlik kazanmayan Selahattin Demirtaş‘a suikast girişimi, Rus uçağının düşürülmesi, Can Dündar ve Erdem Gül‘ün MİT TIR’ı haberi nedeniyle tutuklanması ve Tahir Elçi‘nin ölümü… Birbiriyle doğrudan bağı olmayan bu olayların bir hafta içerisinde gerçekleşmesi, umarız Amerikancı bir “rejim değiştirme darbesinin” yolunun taşları değildir!

Mehmet Ali Güller
29 Kasım 2015

5 Yorum

ABD’nin ‘ortak operasyon’ tuzağı

Suriye konusunda birincisi 3. Viyana toplantısında, ikincisi de G-20 toplantısında ele alınan iki önemli gelişme oldu. Bu iki gelişmenin ayrıntılarına bakalım ve neye işaret ettiğini inceleyelim bugün…

VİYANA’DA ABD-RUSYA BİLEK GÜREŞİ

Viyana’da Suriye konusunda tarafların bir “anlaşmaya” vardığı belirtildi.

Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu‘nun açıklamasına göre anlaşma şöyleydi: “6 ay içinde hükümet kurulacak, 14 ay sonra yeni anayasayla seçimlere gidilecek. Esad kalmayacak, aday da olmayacak.

Ancak Rusya ve İran’a göre “Esad kalacak ve aday olacaktı”, daha doğrusu Esad bu konuda kendi kararını kendisi verecekti!

Takvim de şöyleydi: “14 Aralık 2015’te Viyana’da yeniden toplanılacak. 1 Ocak 2016’da Şam yönetimi ile muhalifler arasında resmi görüşmeler başlayacak. 14 Mayıs 2016’da ateşkes ilan edilecek ve yeni anayasa süreci başlayacak. 14 Mayıs 2017’de seçimler yapılacak.”

Takvim uygulanabilir mi, göreceğiz. Zira saha çok aktörlü ve taraflar masaya güçlü oturabilmek için askeri hamlelerini hızlandıracaktır. Bu da haliyle takvimi zorlayacaktır.

Diğer yandan Viyana “anlaşması” açısından en kritik konu olan Esad‘ın konumu hakkında taraflar hâlâ pozisyon değiştirmemiştir. Örneğin Obama hâlâ “Esad varken Suriye’de çözüm olmaz” derken, Lavrov “Esad olmadan Suriye’de asla çözüm olmaz” gerçeğini savunmayı sürdürmektedir.

Ve asıl söz sahibi olan Esad ise Viyana’da konuşulan “takvime bağlı geçiş sürecine” itiraz etmektedir: “Muhaliflerin elinde toprak olduğu sürece takvime bağlı geçiş sürecinden bahsedilemez!

Bu da Moskova’nın “önce terör bitirilmeli” stratejisi içindedir!

KARA HAREKATI DEĞİL ORTAK OPERASYON İHTİMALİ

G-20’de ise Obama ile Erdoğan‘ın Suriye’de yeni hamleler konusunda bazı anlaşmalar yaptığı görülüyor. ABD Dışişleri Bakanı Kerry‘nin “Suriye’nin kuzeyini güvenli hale getirmek için yakında Türkiye ile ortak operasyon başlatıyoruz” demesi bir anlaşmaya işaret etmektedir.

Ancak “ortak operasyonun” Erdoğan ve Davutoğlu‘nun istediği ve G-20 öncesinde dillendirdiği gibi “kara harekatı” olmayacağı, daha doğrusu olamayacağı görülüyor.

Zira ABD açısından bunun gerçekleşebilmesi, birincisi Paris saldırısı sonrası Fransa’nın doğrudan askeri müdahale kararı alabilmesine ve AKP Hükümeti’nin ABD askeri olmadan da asker gönderebilme kabiliyetine bağlıydı.

Ancak Rusya’nın kararlılığını sürdürmesi Paris’in pozisyonunu Washington’a tam ayarlı hale getiremedi. Ankara da (TSK ve Dışişleri) ABD’siz bir kara harekatını çok riskli buldu.

Obama, iç politikadaki baskılara rağmen Suriye’ye “Amerikan askeri postalı” değdirmeyeceği sözünü tutmaya çalışıyor. Beyaz Saray’ın buradaki hesabı biraz da, Rusya’nın Suriye’deki askeri operosyonlarını, ekonomik nedenlerle, ne kadar sürdürebileceğine bağlı olacak.

Peki o saate kadar Atlantik Cephesi’nin tutumu ne olacak? İşte Kerry‘nin önce 15 Kasım’da CNN‘de Fareed Zakaria‘ya, ardından da 17 Kasım’da yine CNN‘de Christiane Amanpour‘a yaptığı “ortak operasyon” açıklaması bu noktada önem kazanıyor.

SURİYE KORİDORUNU KABÜLLENME OPERASYONU

Kerry bir kara harekatından ziyade IŞİD’in kontrolünde bulunan Türkiye-Suriye sınırı konusunda bir ortak operasyondan sözediyor. 310 km’lik bu sınırın yüzde 75’inin güvenli olduğunu, kalan 98 km’lik kısmının güvenli hale getirilmesi için Türkiye’yle ortak operasyona hazırlandıklarını belirtiyor.

Peki nasıl? ABD Suriye’nin kuzeyine 50 kişilik özel birlik göndermiş ve ek asker de göndereceğini açıklamıştı. Amerikan CBS kanalına göre Obama G-20’de Erdoğan’dan da özel birlik istedi.

Plan şu: Bu özel birlikler karadaki kuvvetleri koordine edecek, İncirlik’ten kalkan ABD ve Türk uçaklarının hava desteğiyle içeriye doğru ilerleyecek.

Fakat burada çok önemli bir tuzak var: Kerry bu açıklamasıyla Türkiye sınırındaki PYD kantonlarının güvenli bölge olduğunu, kalan kısmın da IŞİD’den alınarak güvenli bölge haline getirileceğini söylemiş oluyor. Bu pratikte Suriye’nin kuzeyinde Amerikan Koridoru’nun kurulması demek!

İşte en başından beri İncirlik Mutabakatı’nın öneminde ısrarcı olmamız ve Suriye’yle (dolayısıyla Rusya ve İran’la) anlaşmadan yapılacak bir müdahalenin koridoru önlemeyeceğine, tersine koridora bekçiliğe dönüşüceğine dikkat çekmemiz bundadı! (Bu noktada Kaynak Yayınları’dan çıkan son kitabımız “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru”nu önemle tavsiye ediyoruz.)

ABD adım adım Ankara’yı PYD kantonlarını kabule ve “ortak operasyon” üzerinden tıpkı Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de koridorun inşasına mecbur etmektedir.

Bu girdaptan Türkiye’nin çıkabilmesi ciddi bir halk hareketine bağlıdır. Halk hareketi örgütlemek yerine Erdoğan‘ın “iktidarını sürdürme” hedefli “Açılım’ı buzdolabına koyma” taktiğine bel bağlamak, en sonunda Çin Füzesi’nden vazgeçilmesi gibi hüsran yaratacaktır!

Zira Erdoğan ekranlardan (ATV, Ahaber) “kara harekatı için güçlerimiz hazır”, “adım atılacak, zamanı belli değil” mesajları vererek ABD’nin mevzisinde olduğunu ve bölge cephesine karşı konumlandığını gayet açık birşekilde ortaya koymaktadır!

Mehmet Ali Güller
19 Kasım 2015

1 Yorum

Gizli seçim ittifakı

Son olarak Ağrı-Diyadin olayı da göstermiştir ki, Erdoğan ile Öcalan arasında bir 7 Haziran mutabakatı vardır ve ikili, gizli seçim ittifakı yapmaktadır!

Süreci AKP ve HDP Genel Başkanları Ahmet Davutoğlu ile Selahattin Demirtaş değil, doğrudan Erdoğan ile Öcalan yürütmektedir. Davutoğlu ve Demirtaş 7 Haziran’ın belirleyeni değil, fakat bir mutabakatla “tasarlanmış seçim sürecinin” figüranıdırlar.

BAŞKANLIK-ÖZERKLİK ANLAŞMASI

7 Haziran mutabakatında ilk beklenti şuydu: AKP 330-340 milletvekili çıkaracak, HDP de barajı geçerek 60-65 sandalye kazanacak ve AKP-HDP ortaklığı 400 milletvekiline ulaşacaktı.

Erdoğan‘ın daha en baştan 400 milletvekili hedefi koyması bundandı.

Peki 400 milletvekili ne için lazımdı Erdoğan ile Öcalan‘a? 6 yıldır MİT Müsteşarı Hakan Fidan aracılığıla yürüttükleri müzakereyi başkanlık sistemi ve özerklikle taçlandırmak için. 367’den fazla milletvekiliyle bunu sağlayan “yeni anayasa” yapılabilecekti.

ABD, Açılım’ı Erdoğan ile Öcalan‘ın önüne görev olarak koyarken, ikiliyi bütünleyen hedeflerle de birbirine yapıştırmıştı. Siz bakmayın iki tarafın karşılıklı yaptığı özerklik ve başkanlık itirazlarına… Başkanlık ve özerklik birbirinin bütünleyenidir. Parlamenter sistemli üniter devlet yerine başkanlık sistemli federatif-eyalet modelli bir devlet olursa, özerklik kurulabilir.

KONTROLLÜ KAOS İHTİYACI

Fakat işler Erdoğan ve Öcalan için iyi gitmedi. AKP’nin 330 milletvekili çıkarma sıkıntısı vardı, HDP’nin de baraj sorunu…

Yani başkanlık sistemli özerkliği getirecek yeni anayasa yine hayal olabilirdi. Erdoğan‘ın son olarak hedefi 335’e indirmesi bundandı. Böylece doğrudan yapamasalar bile 330’u geçerek yeni anayasayı referanduma götürebilirlerdi. AKP’nin 280, HDP’nin de 60 millevekili çıkarmasıyla bu sağlanabilirdi.

Ancak anketler bunun bile olmayabileceğini ortaya koyuyordu! İşte “kontrollü kaos” bu süreçte devreye sokuldu!

Hesap şuydu: 335 hedefi, ancak AKP, MHP ile Vatan Partisi’ne gidecek oylardan, HDP de CHP’ye gidecek oylardan alabilirse gerçekleşebilirdi.

Peki bu nasıl sağlanır? AKP milliyetçi ve vatansever oylara, HDP de Sol ve Kürt-Alevi oylara seslenebilirse…

Peki iki parti bu söylemi nasıl geliştirebilirdi? Birbirine karşı konumlanarak! Erdoğan Açılım’ın aktörü olduğunu unutturacak ve “Kürt sorunu yoktur” diyecek, geçen 24 Nisan’da Ermenilerden özür dileğini unutturup bu yıldönümünde Papa ile ABD’ye çıkış yapacak ve AKP de Hakkari yerine seçim mitingine Erzurum’dan başlatacaktı… Kısacası dün “milliyetçiliği ayaklarımın altına aldım” diyen Erdoğan, bugün milliyetçilik maskesi takacaktı!

Ya Demirtaş? Toğlumdaki Erdoğan karşıtlığına oynayarak ve “seni başkan yaptırtmayacağım” diyerek, HDP’nin Türk Solu’nu emmesi şeklindeki Hakan Fidan projesini uygulayıp Batı’da listelere solumsu adaylar koyarak, Alevi Açılım’ı yaparak, dün darbe dediği Gezi’yi bugün sahiplenerek, Soma’da boy gösterek…

Kısacası AKP ile HDP birbirine karşı konumlanacak ve birbirinden nemalanacak. Amaç AKP’yi Türklerin, HDP’yi de Kürtlerin temsilcisi yapmak ve iki tarafı birbirine kutuplaştırarak birbirinden beslenmek.

Bu noktada Hakan Fidan ile Efkan Ala‘nın Erdoğan-Öcalan mutabakatının uygulayıcılığını yaptığını önemle belirtelim. (Dün Yeniçağ‘da Ahmet Takan‘ın Erdoğan‘ın özel operasyon ekibine dikkat çeken bilgiye dayalı yazısı meseleyi anlamak açısından zihin açıyor.)

TSK’NİN TAVRI 

Görebildiğimiz kadarıyla bu tablo TSK tarafından da okunmuş durumda. Türk Ordusu’nun Ağrı-Diyadin’le ilgili üç açıklamasıyla verdiği mesajlar, Erdoğan-Öcalan anlaşmasına itiraz ve ayrıca kendi içindeki Açılımcı eğilime karşı bir tavır barındırıyor. Valinin kararına işaret etmek, konunun TSK’yle ilgisi olmadığını belirtmek ve halk ile PKK arasına kalın bir sınır çizmek toplamda önemli anlamlar içeriyor.

Ağrı-Diyadin olayı, AKP’nin Açılım nedeniyle PKK’ye bölgede verdiği otoritenin yarattığı bir sorundur. Daha büyük sorunlara yol açmamasının yolu, Erdoğan-Öcalan mutabakatının 7 Haziran’da  bozulmasından geçmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Nisan 2015

Yorum bırakın

MİT TIR’ları AKP’yi yakacak!

MİT TIR’larını durduran 17’si tutuklu 33 askerin yargılanması AK-Medya tarafından özellikle F Tipi’yle mücadale kapsamındaymış görüntüsüyle ele alınıyor. Böylece AKP Hükümeti’nin teröre desteği perdelenmeye ve kamuoyunda “F Tipi TIR’ları durdurduğuna göre demek ki hükümet iyi bir şey yapmış” algısı yaratılmaya çalışıyor.

Ve 33 askere gözaltı kararıyla başlayan son 10 günlük süreç böyle ele alındığı için de TIR’ın içindekiler ve bunların terör örgütlerine gönderildiği gerçeği belli ölçülerde örtülüyor.

GENELKURMAY: HUKUKA SAYGI

Konuyla ilgili yazılarımızda dikkat çektik: TIR’lara operasyonda iç içe geçmiş iki süreç yaşandı. Pratikte AKP’nin Suriye macerasını engelleyen operasyon bir süreci, bundan yararlanarak Hakan Fidan‘a operasyonunu sürdürmek isteyen F Tipi’nin müdahalesi diğer süreci oluşturuyordu.

Bu nedenle MİT TIR’larının durdurulması bir F Tipi işi değildi. Nitekim askerlerin ifadeleri de bu gerçeği teyit etti; subaylar cematle bağlantılı oldukları iddiasına sert tepki gösterdi.

Öte yandan Genelkurmay Başkanlığı’nın bu konudaki sessizliği de AKP medyasının yaratmaya çalıştığı algıya destek oluşturdu. Kamuoyu belli ölçülerde “Genelkurmay da sahip çıkmadığına göre demek ki bu askerler cemaatçi” diye düşünmeye başladı.

Genelkurmay’ın bir haftalık sessizilikten sonra önceki gün yaptığı “hukuka saygı” açıklaması ise Ergenekon-Balyoz süreçlerinden doğru dürüst ders çıkarılmadığını ortaya koydu!

HUKUKSUZLUK DİZ BOYU

Oysa 33 askere MİT TIR’ı davası her boyutuyla hukuksuzdur:

1) Dava iki ayrı mahkemede yürümektedir. Adana’da aylardır ama tutuksuz süren bir dava ve İstanbul’da yeni başlayan ve askerlerin 17’sinin tutuklandığı ikinci bir dava…

2) İstanbul davası “Selam Tevhid” dosyası üzerinden ve “askeri casusluk” suçlaması ile açıldı. Yani aslında konu askeri mahkemeleri ilgilendiriyordu.

3) Öte yandan Genelkurmay MİT TIR’larını durduran askerleri geçen yıl görevden almış ve idari soruşturma başlatmıştı?

Yani aynı konuyla ilgili üç ayrı dava sürmektedir! Yani ortada “saygı” duyulacak bir “hukuk” yoktur!

Kaldı ki AKP Hükümeti’nin hukuk diye bir derdi de yoktur. Nitekim Başbakan Davutoğlu‘nun Başdanışmanı Etyen Mahçupyan hükümetin Gülen cemaatiyle mücadelesinde “hukuki davranmak zorunda olmadığını” savunmaktadır! (sol.org.tr, 14 Nisan 2015)

33 ASKER NEDEN F TİPİ OLAMAZ?

Peki tüm bu hukuksuzluk neden yaşanıyor? MİT TIR’ları ile terör örgütlerine silah taşındığı gerçeğini, F Tipi ile mücadele üzerinden unuttumak için…

Tamam, yöntem kısa vadede AKP Hükümeti’nin işine yarıyor ama uzun vadede konu hem hükümeti hem de Türkiye’yi büyük bir sorunun içine atacak! Davanın süreçleri, temyizler hatta AİHM boyutu, iktidarın Suriye’deki terör gruplarını, rejimi devirsin diye nasıl da silahlandırdığını iyice ortaya koyacak!

Nitekim Terör uzmanı Dr. Nihat Ali Özcan da dün bu riske dikkat çeken önemli bir yazı kaleme aldı. Özcan, davanın ortaya çıkacaklar nedeniyle uzun vadede MİT’e (yani Erdoğan-Davutoğlu-Fidan iktidarına M.A.G) zarar vereceğini belirtiyor. Dahası Özcan yan yana getirilmiş 33 kişinin Emniyet’te F Tipi oluşturabileceğini ama tayin-terfi gibi nedenlerle bunun TSK’de mümkün olamayacağını, dolayısıyla 33 askeri de F Tipi diye değerlendirmenin çok yanlış olacağını belirtiyor. (Milliyet, 14 Nisan 2015)

ASKERİ CASUSLUK DEĞİL VATANSEVERLİK

Sonuç olarak hükümetin F Tipi ile mücadele ediyor olması, tertip ve kumpaslar döneminin kapandığını değil, tertip ve kumpasların artık A Tipi şeklinde yürüdüğünü göstermektedir!

MİT TIR’larının durdurulması “askeri bir casusluk” olayı değil, tersine Türkiye’yi ve bölgeyi ateşe atacak bir zihniyetin macera girişimine pratikte engel olmuş bir olaydır.

TIR’ları durduran askerler bu nedele kutlanmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Nisan 2015

Yorum bırakın

ABD’nin özel aktörü: PKK

ABD’nin yeni milli güvenlik stratejisini yani Obama‘nın 2. doktrinini kabaca incelediğimiz dünkü yazımızı, bu yeni doktrinin Türkiye’ye yeni bir sorun dayattığını belirterek bitirmiştik.

Bugün, Obama‘nın IŞİD’le Küresel Mücadele Özel Temsilcisi John Allen‘ın “yakında kara harekatı başlayacak” müjdesine de yansıyan bu yeni sorunu inceleyeceğiz.

HEDEF PKK’Yİ BAŞAT GÜÇ YAPMAK

Dün bitirirken de belirtmiştik: Sorun, PKK’nin Obama’nın 2. doktrininde özel aktör mertebesine yükseltilmiş olmasıdır!

Dün Aydınlık‘ta Deniz Kahraman‘ın ayrıntılarını yazdığı gibi Obama‘nın yeni milli güvenlik strateji belgesinde yer alan “ABD devlet olmayan gruplarla iş birliği yapar” ifadesi, PKK’ye özel aktör rolü verildiğinin resmi ifadesidir.

Şundan: ABD’nin yeni milli güvenlik stratejisi, Obama‘nın IŞİD stratesjini temel almakta ve onu geliştirmektedir. O strateji de Obama‘nın akıl hocalarının hazırladığı ünlü CAP Raporu’nu esas almaktadır. Peki o rapor ve stratejide ne vardı?

Rapor PKK’nin büyütülmesini ve Kürt örgütlerinin birliğinin sağlanmasını tavsiye ediyordu. IŞİD stratejisi ise IŞİD’den boşaltılacak alanı PKK ve Barzani denetimine sokmayı esas alıyordu.

Bu strateji doğrultusunda şunlar oldu:

PKK VE BARZANİ’YE ALAN AÇILIYOR

Irak’ta: Peşmerge Kerkük’ü işgal etti. Kuzey Irak’taki Türkmenler göçe zorlandı. Irak Anayasası’na göre tartışmalı olan bölgeler, IŞİD’den alındığında fiilen Kürt kontrolüne geçmeye başladı. Hatta PKK o bölgelerin Irak Kürt Bölgesine bağlı kantonlar olmasını önerdi. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya peşmergeye silah, mühimmat, teçhizat ve eğitim yardımı yapmaya başladı.

Suriye’de: Duhok Anlaşmasıy’la (kısmen) Kürtlerin birliği sağlandı ve peşmerge ile PKK aynı hedefe sürüldü. Ayn el Arap (Kobani) direnişi üzerinden PKK “legalleştirilmeye” çalışıldı. Batı medyası PKK’nin terör örgütü değil, Batı adına IŞİD terörüne karşı savaşan özgürlük gücü olduğunu işledi. Kampanyanın bir parçası da Batı başkentlerinde PKK’yi terör örgütü listesinden çıkarma girişimleriydi. Ayn el Arap’ta IŞİD’in yenilmesiyle PYD özerkliğinin bölge kuvvetleri nezdinde kabul edilmesi hedeflendi.

Türkiye’de: Barzanistan’dan Ayn El Arap’a (Kobani) peşmerge koridoru açıldı. TSK eğit-donat kapsamında peşmergeyi eğitmeye başladı. TSK’nin eğittiği, ABD’nin ve Almanya’nın donatttığı peşmerge, AKP’nin açtığı koridordan Ayn el Arap’a geçti ve PKK’ye yardım etti! Öte yandan PKK’yi sürekli büyüten Açılım’da yeni bir aşamaya daha geçildi.

PEŞMERGE KORİDORUNDAN GÜVENLİK KUŞAĞINA

ABD belgelerine dayanarak hep söyledik: Washington’un asıl hedefi Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir Kürt Koridoru inşa etmektir. Irak’ın kuzeyindeki yapıyı Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açmaktır.

Irak’ta Bağdat ile Erbil yönetimleri arasına, Suriye’de Şam yönetimi ile Türkiye sınırı arasına sosis gibi girmiş IŞİD’den alan boşaltıldıkça, o alanlarla Irak’ta Barzanistan’ın sınırları genişletilecek ve Suriye’de PKK’ye özerk bölge verilecek.

ABD’nin hedefi budur ve bu hedefe nedeniyle PKK’yi başat güç haline getirmeye çalışmakta, Kürtlerin birliğini sağlamaya uğraşmakta, IŞİD’e karşı koalisyonlar kurmakta, Türkiye’yi bir açmaza sokarak bu plana mecbur etmeye bastırmaktadır.

O nedenle Ankara’nın ve fiilen TSK’nin birine karşı diğerini, yani PKK’ye karşı peşmergeyi desteklemesinin pratikte bu açmazdan çıkışa bir yararı yoktur!

Desteklenen Erbil yönetimi daha önceki gün Diyarbakır Belediyesi’ni ziyaret etmiş ve “güney-kuzey eksenli” temaslarda bulunmuştur!

Fakat bu aşamada daha önemlisi PKK’nin hamleleridir: PYD Fransa’dan “özel güvenlik kuşağı” istemekte, PKK AKP’den Kobani Koridoru’nu kapatmamasını beklemekte, HDP’li milletvekilleri “yeni anayasa” pazarlıkları yaptıkları Erdoğan yönetiminden 26 bölgeli eyalet modeline geçilmesini talep etmektedir.

Ve daha önemlisi PKK ABD’den rol, silah, statü ve toprak istemektedir!

ABD PLANI YIRTILMAYA BAŞLANDI

Artık tüm sorunlar, bu sorunun yanında ayrıntıdır.

Ve Türkiye’nin asıl ihtiyacı, işte bu tabloyu bozabilecek bir iktidar odağı yaratabilmektir. İşte bugün o odak kurulmuş ve ilan edilmiştir.

Vatan’da birleşerek; Kürt’ümüzü namluya süren, Türk’ümüzü Arap’a düşmanlaştırmaya çalışan ve halkları bölgede boğazlaşmaya götürecek bu planı yırtmaya başlamış olduk!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Şubat 2015

Yorum bırakın

ÖCALAN MI DEĞİŞTİ, DEVLET Mİ?

ÖCALAN MI DEĞİŞTİ, DEVLET Mİ?

Kuşkusuz hem Öcalan hem de devlet değişti. Ancak bizim başlıkta bu soruyu sormamızın nedeni, etkisi bakımından hangisinin daha çok değiştiğinin önemli olmasıdır.

Hatta şöyle bile diyebiliriz: Öcalan’ın değişmesinin çok önemi yok, asıl olan devletin pozisyonudur; nereden nereye geldiğidir, Öcalan’la ilişkisinde nasıl konumlandığıdır…

İP’İN HEDEFİ ÖCALAN DEĞİL

Bu girişi İşçi Partisi’nin Öcalan’ın 1999 sorgu görüntülerini yayımlamasıyla başlayan tartışmalar nedeniyle yaptık. İzleyebildiğimiz kadarıyla İşçi Partisi’nin hedefi Öcalan değil. Bu görüntüleri Öcalan’ı küçük düşürmek için yayımlamıyorlar.

İşçi Partisi’nin dikkat çektiği konu Kürt meselesinin Erdoğan ve Öcalan gibi iki ABD aracı üzerinden çözülemeyeceği gerçeğidir. Daha doğrusu ikisi üzerinden Türkiye yararına ve birlik temelinde bir çözümün olamayacağını göstermektir. Yoksa ayrılık temelinde bir “Amerikancı çözüm” elbette vardır.

İşte Öcalan’ın sorgu görüntüleri bu bakımdan önem kazanmıştır. O gün Kürt isyanlarını İngiliz emperyalizminin kışkırtması olarak okuyan, Kemalizm’e saygılı, Cumhuriyet’in Türk ve Kürt halkına getirdiği kazanımları önemseyen, Barzanilerin işbirlikçi rolüne vurgu yapan, Türk tanımı ve Türkçe konusunda daha gerçekçi olan bir Öcalan var.

Öcalan’ın o gün bu görüşlerinde samimi olmadığını iddia edebilirsiniz. Belki de haklısınızdır. Ama önemli olan samimiyeti değil, bu sözleri söylemiş olmasıdır.

ÖCALAN’DAKİ DEĞİŞİM AKP’NİN ESERİDİR

Peki, Öcalan bugün nerededir?

Sadece “Hakan Fidan’a sahip çıkmak lazım” dediği günden bu yana bakarsak: Kürt isyanlarına sahip çıkmaktadır. İngiliz emperyalizminin bu isyanlardaki rolünü artık yok saymaktadır. Kemalizm’e ve Kemalist devlete karşıdır. Ulusal devlet anlayışına düşmandır. Özerkçi, federalci ve en sonunda ayrı devletçidir. Cumhuriyet’in tasfiye ettiği yapı ve ilişkilere selam göndermektedir. Tarikatlara ve cemaatlere saygılıdır. Şeyh Sait artık bir kahramandır. Fethullah Gülen’e selam gönderebilmektedir. En önemlisi ABD’nin aracı olmaktan memnundur. Yardımcıları ABD’ye gitmekte ve her defasında Washington’dan rol talep etmektedir.

Acaba Öcalan 14 yılda nasıl 180 derece dönüş yapabilmiştir? Bu dönüşümü kişisel özelliklerle açıklamayı doğru bulmuyorum. Zira meselenin esası, bu dönüşümü sağlayan nedenlerdir.

İşte orada ise karşımıza devletin, devleti yönetenlerin büyük değişimi çıkmaktadır.

Kuşkusuz o günkü anlayış da eksikti, yanlışlar içeriyordu, geçmişin hatalı bakışlarını hâlâ taşıyordu ama bugünle kıyasladığımızda, en başta yerliydi. O nedenle Öcalan’a 1999’daki o görüşleri söyletebiliyordu.

Bugün Öcalan’ın tersini söylemesi, Öcalan’dan çok AKP’nin eseridir.

Salt Öcalan’daki değişim üzerinden bakarak bile 12 yıllık AKP iktidarının Türkiye üzerinde nasıl ağır bir tahribat yarattığını ve yıkımlar getirdiğini görebiliriz.

‘ÖBÜR DÜNYADA’ BİLE AYRILIK SEÇENEĞİ YOK

Sorun Erdoğan-Öcalan işbölümüyle süren Açılım’ın Türkiye’nin değil ABD’nin olmasından kaynaklanmaktadır. Böyle olunca haliyle Türkiye’nin çıkarlarına göre değil, ABD’nin bölgesel çıkarlarına göre ilerlemektedir. Birliğe değil, ayrılığa hizmet etmektedir. Türk ve Kürt adım adım ayrışmaktadır.

Nesnel bakıldığında Kürtlerin yararına da değildir. Çünkü ABD raporlarına ve Öcalan’ın açıklamalarına da yansıdığı üzere, Kürtler daha Suriye ve İran’da kullanılacaktır! Bu ise ABD’ye bölgeye sürekli müdahale imkânı sağlayacak ama Kürtlere bitmeyen savaşlar ve yıkımlar getirecektir.

Kaldı ki Erdoğan hükümetinin kimi demokratik hakları tanıması Kürtlere sevgisinden kaynaklanmamaktadır. AK-Havuz işadamlarının “en iyi Kürt ölü Kürt’tür” bakışı, AKP’nin Kürtlere bakışının aslında özetidir. Ve o zihniyetten Kürtler lehine de Türk milleti lehine de bir çözüm çıkmayacaktır.

Önümüzdeki tek çözüm, birlikte yaşama zorunluluğumuzdur. Bu tarihsel ve siyasal bir zorunluluktur.

Doğu Perinçek’in 1991’de Batman mitinginde söylediği şu söz bu gerçeğe işaret etmektedir: “Cehennemde tek bir Kürt kalsa, Türk’ün cennete girmeye hakkı yoktur.”

Bu söz Türk ile Kürt’in değil sadece Türkiye’de, “öbür dünyada” bile ayrılamayacağı gerçeğine bir göndermedir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Şubat 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN KAYBETTİ, TÜRKİYE KAZANDI

Türkiye’ye dönüş yolu üzerinde Atlantik Okyanusu’nun karanlığını izleyen Başbakan Erdoğan, yola çıkmadan hemen önce Cenevre II süreci ile ilgili yaptığı “ipe un sermek” yorumunu düşünüyordu büyük ihtimalle…

Bu “saptamasından” iki gün sonra girdiği Beyaz Saray’dan, “Cenevre II konusunda görüşüm değişti” diyerek çıkmak zorunda kalmış olmasını hazmedemiyor, için için Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na kızıyor olmalıydı…

ESAD KAZANDI, ERDOĞAN KAYBETTİ

Davutoğlu’nun “Esad’a 6 ay süre biçen” stratejik derinliğine düşmesine mi yanmalıydı, yoksa bu siyasi mücadelenin çıtasını “Ya Esad, ya Erdoğan” mertebesine çekmiş olmasına mı?

İki yılı geride bırakan mücadele hem içeride hem dışarıda artık böyle algılanıyordu: Erdoğan varsa, Esad gider ya da Esad kalırsa Erdoğan gider!

Kim gidecekti?

Hürriyet’e konuşan Uluslararası Kriz Grubu’nun Türkiye Proje Direktörü Hugh Pope, tabloyu net özetlemişti: ABD sırtını sıvazlıyor fakat Erdoğan artık yalnız! (Hürriyet, 20 Mayıs 2013).

Pope aslında hem ABD’nin hem de Erdoğan’ın çaresizliğini resmediyordu…

Erdoğan için daha kötüsü ise bu karanlık tablo içinde kendisine el uzatan yegâne kuvvetin İsrail oluşuydu… Çünkü biliyordu ki, İsrail’in kendisini kurtaracak eli, tabanı tarafından kırılacaktır!

Erdoğan artık durumun farkındaydı ve biliyordu ki, kaderi ABD’nin kaderi gibiydi: Washington yola devam etse de yenilecek, geri adım atsa da yenilecek! Artık mesele hangi sonucun daha “az maliyetli” olduğuydu…

ERDOĞAN’IN YAPACAĞI 9 İŞ

Ancak her şeye rağmen Erdoğan’ı “şerefli bir yenilgiye” taşıyacak yol vardı:

1. Öncelikle Cenevre II sürecini sulandırmayacak; İran’ın katılımına engel çıkarmayacak ve “Esad’sız çözümü” önkoşul yapmayacak!

2. Beyaz Saray’da ilk kez “terörist” demek zorunda kaldığı Suriyeli muhaliflerle ilişkisini hızla kesecek. Balkanlardan, Kafkaslardan, Suudi Arabistan’dan, Libya’dan ve Afganistan’dan gelen Cihadistleri geldikleri yere geri gönderecek.

3. Türkiye’ye zorunlu gelen Suriye halkıyla bu teröristleri kesin çizgilerle ayıracak ve gereğini yapacak.

4. Sınırı ÖSO-PKK-El Kaide üçlüsüne fiilen bırakan anlayışı terk ederek, Türkiye’nin sınırlarını yeniden güvenli hale getirecek.

5. 910 kilometrelik Suriye sınırının yeni kışkırtıcı eylemlere sahne olmaması için Türk Ordusu’na kesin talimat verecek ve tam yetkiyle görevlendirecek.

6. Reyhanlı saldırısına zemin hazırlayan siyasi çizgiyi terk ettiğini fiilen gösterecek ve saldırıya dâhil olanları Türk adaletinin önüne getirecek.

7. MİT’e, Şam’la temasın adım adım sağlanabilmesi için El Muhaberat’la görüşme emri verecek. İstihbarat örgütlerinin teması, kısa bir süre içinde diplomatik teması getirecektir.

8. Ahmet Davutoğlu’nu görevden alacak. Yerine getireceği kişiye vereceği ilk talimat, “Türk Dışişleri Bakanlığı’nı eski iç organizasyonuna döndür” ve “bölge merkezli dış politika uygula” olacak!

9. Ankara’nın Moskova ve Tahran’la üçlü bir müzakere mekanizması kurmasını sağlayacak. Üç ülke önce Suriye’de sonra da Irak’ta barışı sağlayarak, bölge istikrarının dayanağı olduğunu gösterecek.

ERDOĞAN KAYBETTİ, BÖLGE KAZANDI

Gerisi ulusal çıkarlar bağlamında adım adım gelecektir:

Türkiye Washington’dan değil Ankara’dan yönetilecektir.

Türk Ordusu’na yapılan tertip sona erecek, Ergenekon davası düşecek ve Silivri boşalacaktır.

Türksüz yeni anayasa girişimi tümden iptal edilecek ve başkanlık sistemi tartışması bitirilecektir.

Türkiye’yi bölünmeye götüren Açılım süreçleri kesilecek ve Türk milletinin en büyük iki parçası olan Türkmen ve Kürt milliyeti arasına konulan ayrılık hançeri toprağa gömülecektir. Milliyetlere bölme çabası, milletleşme sürecinin hızlandırılmasıyla tarihe gömülecek ve barış gelecektir.

Komşularla barışacak ve komşularda barışa destek verecek Türkiye, yurduna da barış getirecektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Mayıs 2013 

, , , ,

Yorum bırakın

KIBRIS’IN KATİLİ: HENRY KISSINGER

Kıbrıs Star gazetesinden Özcan Özcanhan, ünlü Rum gazeteci Kostas Yennaris ile önemli bir söyleşi gerçekleştirmiş. Yennaris, Kıbrıs’taki mevcut yanlışlıkların ABD ve NATO’nun eseri olduğunu belirtiyor!

Söyleşinin bütününde katılmadığımız noktalar olmakla birlikte, ABD ve NATO’nun Kıbrıs’taki konumuna ışık tuttuğu için, bu önemli söyleşiyi bugün Aydınlık okurlarının bilgisine ve dikkatine sunuyoruz:

‘KIBRISTA ABD SORUMLU’

Özcanhan, Yenanris’e soruyor: “Kıbrıs’ta yaşanan trajedinin ve adanın bölünmesinin sorumlusu Rumların Yunanistan’la birleşme rüyaları ile EOKA ve Yunan cuntası değil mi?”

Yennaris çarpıcı bir yanıt veriyor: “Sorumlu kim değildir ona bakalım. Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler değildir sorumlu ve suçlu olanlar. Sorumlular dıştadır. Amerikalılar, İngilizler, Sovyetlerdir. Kıbrıslılar bu dış güçlerin kurbanlarıdır. EOKA’yı da, TMT’yi de dış güçler, ABD ve NATO kurdurmuştur. Yunanistan’da da, Türkiye’de de, Kıbrıs’ta da özel timler oluşturmuştur.”

‘AMAÇ İNGİLİZLERE ÜS VERMEK’

Yennaris, geçmişte Kıbrıs Valiliği yapan İngiliz Lord Harding’le bir söyleşisini anımsatıyor: “Bir soruma karşılık, ‘EOKA’ya karşı Kıbrıslı Türkleri yardımcı polis ve özel kuvvetler yaptık. Bu güç tamamıyla Türk Kıbrıslılardan oluşturuldu ve EOKA ile vuruşturuldu’ dedi. ‘Neden’ dedim. ‘İngiliz’in ananevi siyaseti böl ve idare ettir de ondan. Sorduk kendi kendimize, Kıbrıs’ı bir üs olarak mı isteriz, Kıbrıs’ın içinde bir üs mü isteriz? Ondan sonra Kıbrıs’a bağımsızlık verdik.’ Ben de kendisine ‘1960 anlaşmaları İngilizlere Kıbrıs içinde egemen askeri üsler verilmesini sağlamak için yapıldı, değil mi’ deyince, cevabının ‘evet’ olduğu ortaya çıktı.”

‘ABD KIBRIS’I KURBAN ETTİ’

Özcanhan Yennaris’e soruyor: “Yunan cuntasının Makarios’a karşı kanlı darbesi, Kıbrıs faciasının nedenlerinden biri değil midir? Makarios’a üç kez suikast düzenleyen, İçişleri Bakanı Polikarpos Yorgacis’i katledenler cuntacılar değil miydi?”

Yennaris, somut soruya Kissinger ismini vererek somut yanıtlıyor: “Bunların sorumlusu da ABD’dir, Henry Kissinger’dır. Yunanistan’da ve Kıbrıs’ta askeri cuntayı harekete geçiren, cesaretlendiren de ABD’dir, NATO’dur. Kendi çıkarları için Kıbrıs’ı ve Kıbrıslıları kurban etmişlerdir. Makarios’u ortadan kaldırtmaya kalkışan, Yorgacis’i öldürten cuntacılardır. Türkiye’yi harekete geçiren, Kıbrıs’ı istila ettiren de ABD’dir.”

ABD HÂLÂ KIBRIS’I KARIŞTIRIYOR

En başta da söylediğimiz gibi, Yennaris’le söyleşide başta “istila” konusu olmak üzere, katılmadığımız noktalar var. Ancak, bir dönemin sorumlusunun ABD ve NATO olduğunun bugün işaret edilmesi önemlidir. Zira ABD ve NATO Kıbrıs üzerinde hâlâ oynamaktadır.

Bugün Kıbrıs’taki iki ayrı devleti zorla birleştirmeye çalışmalarının, buna araç olarak BM planlarını, oylamalarını devrede tutmalarının ne anlama geldiği, dünün gerçeğinde gizlidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Kasım 2011

, ,

Yorum bırakın

NABUCCO PROJESİ NE DURUMDA?

Başbakan Erdoğan’ın 13 Temmuz 2009 günü büyük şaşaa ile imzaladığı ve “Türkiye’yi doğalgazda 4. büyük ana arter yapacağız” dediği Nabucco Projesi ne durumda? Projeyi o dönemde sayfa sayfa günlerce işleyen basının, bugün gidişatla ilgili hiç haber yapmaması ilginç değil mi?

TÜRKMENİSTAN’SIZ TÜRKMEN GAZI PROJESİ!

Anımsanacağı gibi, Türkmenistan gazını Avrupa’ya taşıyacak Nabucco Projesi’nin imza törenine Türkmenistan katılmamıştı. Türkiye ile Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Avusturya başbakanları ile AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso tarafından imzalanan projenin Rixos otelindeki zirvesine ABD Avrasya Enerji Kaynakları Özel Temsilcisi Richard Morningstar ve ABD Kongre üyesi Senatör Richard Lugar da katılmıştı! Ama tedarikçiler yoktu!

Erdoğan, imza töreninde Türkmenistan ile Azerbaycan, Irak ve Mısır’ı projeye katılmaya davet ediyordu!

Türkmenistan Nabucco’ya katılmayıp, gazını Avrupa’ya Rusya ile anlaşarak satmaya karar vermişti. Azerbaycan da yine Rusya ile anlaşma imzalamıştı. İran ise o günlerde ABD’nin her an saldırısına uğrayacak ülke olarak görülüyordu! Yani geriye bir tek Kuzey Irak petrolleri kalmıştı!

‘NABUCCO YERİNDE SAYIYOR’

Peki, şimdi durum nedir? BP’nin alternatif bir proje geliştirdiğinin basına yansımasından sonra Nabucco’daki mevcut durum daha da önem kazandı. Selçuk Oktay Deutsche Welle’de soruya yanıt aramış ve önemli isimlerle konuşmuş:

Eski BOTAŞ Genel Müdür Mete Göknel Nabucco’nun gerçekleşmesinin zor olduğunu savunuyor. Göknel gerekçe olarak da Güney Akım projesini ve özellikle Azerbaycan’ın Rusya’ya ilettiği gazın kapasitesini artırmasını gösteriyor.

Göknel’e göre iki temel problem var. Bunlardan birincisi Nabucco’nun gaz kaynağı sıkıntısının bulunması, ikincisi de maliyetler: “Proje Türkiye sınırında bitiyor. Dolayısıyla ilave yatırımlar gerekiyor. Projenin geri ödemelerinin yapılacak gaz antlaşmaları ile gerçekleşmesi planlanıyor ama ortada herhangi bir gaz anlaşması yok.”

DOĞU AKDENİZ’DEKİ SONDAJIN ETKİSİ

Berlin Hür Üniversitesi Hazar Bölgesi Çevre ve Enerji Çalışmaları Enstitüsü’nde görevli enerji uzmanı Arzu Yorkan’a göre de temel problem, projenin tedarikçisinin olmaması. Yorkan, Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarının bile Nabucco’nun geleceğini olumsuz etkileme potansiyeline sahip olduğunu vurguluyor ve ekliyor: “Kıbrıs ve İsrail olası gaz kaynaklarını Akdeniz üzerinden Avrupa’ya taşıyabilir.”

Enerji uzmanı Yorkan, İran ve Irak gazı olmadan Nabucco’nun gerçekleşmeyeceği görüşünde: “İran’ın nükleer programı ile ilgili tartışmalar ve ambargolar gündemde olsa da İran gazı AB için önümüzdeki dönemde önemli bir yer tutacaktır. Öte taraftan petrol ve doğalgaz rezervleriyle ekonomilerini geliştirmekte olan İran ve Irak bu rezervlerini Avrupa pazarına ulaştırma çabası içindeler. Her ne kadar Nabucco Rusya’yı devre dışı bırakmak amacını taşısa da AB ve Rusya’nın jeopolitik birtakım çıkarları açısından küçük de olsa Rusya projede bir pay alacaktır. Fakat tek başına Hazar kaynakları yeterli olmayacaktır. Dolayısıyla Irak ve İran’sız bir Nabucco biraz zor gözüküyor.”

TÜRKİYE NABUCCO’YLA KAYBETTİ

ABD’nin Kuzey Irak petrolleri için dayattığı ve Erdoğan’a uygulattığı Nabucco’da durum böyle. Türkiye, Erdoğan’ın iddia ettiği gibi “4. büyük ana arter” olamadığı gibi, bölgedeki enerji projelerinden de dışlanıyor!

Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarını bir kenara bırakırsak, bölgedeki en önemli üç proje şunlardır:

1) İran, Irak, Suriye ve Lübnan ile 5600 kilometrelik bir botu hattı anlaşması yaptı. İran doğalgazının Akdeniz ve Avrupa’ya ulaştırılmasını hedefleyen proje, bölgede önemli gelişmeleri de beraberinde getirdi. İran ordusu, Kuzey Irak’tan geçecek bu hattın anlaşmasından hemen sonra Kandil’e büyük çaplı bir operasyon düzenledi ve PJAK’ı teslim aldı!

2) Bölgedeki bir diğer önemli gelişme de BP’nin Nabucco’ya alternatif boru hattı projesi. Projeye göre BP, Azerbaycan’dan Avrupa’ya yeni bir doğal gaz boru hattı yapacak.

3) Avrupa’ya gaz taşımada en güçlü proje ise Rusya’nın İtalya, Fransa ve Almanya ile imzaladığı Güney Akım projesidir. Rusya’nın İtalya ile başlattığı projeye, 19 Eylül 2011’de Fransa ve Almanya da katıldı. Rus Gazprom’un yüzde 50, İtalyan ENI’nin yüzde 20, Fransız EDF’nın yüzde 15 ve Alman Wintershall’ın yüzde 15 ortak olduğu proje 2015’de aktif hale gelecek.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Ekim 2011

, , ,

Yorum bırakın

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: