Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
Erdoğan-Bahçeli muhtaçlığı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/03/2024
Erdoğan’ın “Benim için bu bir final. Yasanın verdiği yetkiyle bu seçim son seçimim” sözlerini daha önce bu köşede “Erdoğan’ın finali” başlığıyla yorumlamıştım. (11.3.2024).
Elbette Erdoğan bırakmayı düşünmüyordu, bu sözü “kazanabilmek için seçmene ağıt ve kurduğu rejimden nemalanan sermaye kesimlerine mesaj olarak okumak lazım”dı.
Ve o makalede, Erdoğan’ın şu hedefine işaret etmiştim: “Erdoğan belediyeleri kazanırken aynı zamanda yeni anayasa yapma gücü de elde etmek istiyor. Böylece ‘yasanın verdiği yetkiyle son seçim’den, yeni anayasanın vereceği ömür boyu başkanlık yoluna çıkmak istiyor.”
Erdoğan’a yalvaran Bahçeli
Hafta sonu MHP’nin kurultayı vardı. Bahçeli kurultay konuşmasında Erdoğan’ın o sözüne de değindi: “Ayrılamazsın, Türk milletini yalnız bırakamazsın. Yeni yüzyılın kurtarıcı lideri olarak sizi görmek istiyoruz.”
Adeta Erdoğan’a yalvaran, “bizi bırakma” diyen Bahçeli’nin bu tutumu siyaset biliminin konusu olmayı aşmaktadır.
Peki Erdoğan nasıl ve neye dayanarak bırakmayacak? İki olasılık var:
1) Anayasanın 116. maddesine göre “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.”
Biliyorum, şu anda çoğunuz iki değil, üç diyorsunuz, haklısınız. Haklısınız ama ne yazık ki ana muhalefet partisinin muhalefet edememesi nedeniyle, Erdoğan “ikinci dönemi” için yasallık kazanmış oldu!
Erdoğan’ı değil, anayasayı mağdur ettiler
Mayıs 2023 seçimi öncesinde ısrarla belirtmiştik: Anayasanın 101. maddesi açık: “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.”
Ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu ise “Erdoğan’ın 3. dönem adaylığına itirazımız yok” demişti. Neye göre itirazı yoktu? Tamam Erdoğan’ın adaylığı anayasaya aykırıydı ama Erdoğan mağdur edilmemeliydi!
Ve Erdoğan’ı değil, anayasayı mağdur ettiler!
Erdoğan Anayasa’ya aykırı şekilde üçüncü kez seçildi ve ne yazık ki 2014’teki ilk seçilişini “eski sistem” diye elbirliğiyle iptal edip, ikincisini ilk, üçüncüsünü iki haline getirdiler! Oysa mesele sistem meselesi değil, anayasa meselesi. Yeni bir anayasa yapılmadı, bu anayasa o sistemde de bu sistemde de vardı ve 101. maddesi aynı şekilde “iki kez” sınırı koyuyordu!
Bahçeli olmasa Erdoğan kazanamaz
2) Erdoğan’ın devam edebilmesinin ikinci yolu ise tümden yeni bir anayasa yapılmasıdır. Böylece şu kadar seçim bu kadar başkanlık diye uğraşmayıp, ömür boyu başkanlık modeline geçebilirler!
Nasılsa dün “Erdoğan anayasaya uymuyorsa, anayasayı Erdoğan’a uyduralım” diyerek Erdoğan’a “tek adam rejimi” kapısı açan Bahçeli var! Bugün de çantasından başka bir tavşan çıkarır…
Çıkarır da nasıl olabiliyor bu? Erdoğan’ın ilk kez cumhurbaşkanı seçildiği 2014’te ona en sert muhalefeti yapan, bu köşede yer veremeyeceğimiz ifadeleri kullanan, en hafifinden “Erdoğan senden cumhurbaşkanı olmaz” diyen Bahçeli, çok değil üç yıl sonra “anayasayı Erdoğan’a uydurma” aktörü oldu, bugün de “bizi bırakamazsın” diye yalvarıyor…
Çünkü Erdoğan Bahçeli’ye, Bahçeli de Erdoğan’a muhtaç: Bahçeli olmasa Erdoğan 2018 ve 2023’te cumhurbaşkanı seçilemezdi, Erdoğan olmasa Bahçeli 27 yıldır MHP Genel Başkanı olamazdı.
Sonucu ortada, MHP’den en az şu andaki MHP kadar büyüklükte İYİP çıktı, İYİP’ten de onu geçme potansiyeli taşıyan Zafer Partisi çıktı. MHP’nin üç parça olması pahasına o koltuk korundu, korundu çünkü o koltuk Erdoğan’a da koltuk hediye ediyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mart 2024
Yeni Soğuk Savaş’ın aracı olarak demokrasi
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/03/2024
Emperyalist ABD için dünyaya “tam egemen olmak” dün de söz konusu değildi, bugün de… ABD açısından gerçekçi olan, dünyayı ikiye bölerek kendi dünyasına egemen olmasıydı.
İşte Soğuk Savaş bunun geçen yüzyıldaki yöntemiydi. ABD daha II. Dünya Savaşı bitmeden 1944’te kurmaya başladığı yapılarla “kendi dünyasının” düzenini oluşturmaya soyundu. Böylece Atlantik’in iki yakasındaki dünyaya egemen olacaktı.
Dünya esas olarak kapitalist dünya ve sosyalist dünya diye ikiye ayrılmıştı. Atlantik patronu ABD, kendi dünyasını kapitalizm-liberalizm-demokrasi özdeşliği üzerinden tahkim edecek ve bunu yavaş yavaş Atlantik’in dışına dayatacaktı. Ekonomiyle, kültürle yapacaktı bunu.
SSCB’nin yıkılması ile ABD’nin elinin iyice serbestleştiği şartlarda o dayatma, doğrudan silahlı bir dayatma halini aldı. ABD Yugoslavya’yı bölerken de, Afganistan ve Irak’ı işgal ederken de, Libya ve Suriye’ye saldırırken de aracı demokrasiydi. Halklara bombayla demokrasi götürüyordu, özgürlük götürüyordu, insan hakları götürüyordu!
Bunun nasıl bir palavra olduğu elbette görüldü, ancak ne yazık ki milyonların kanıyla görüldü…
ABD’nin yeni Soğuk Savaş’ı
ABD, son birkaç yıldır yeni bir “Soğuk Savaş” düğmesine basmış durumda, çünkü yine kamplaşmaya ihtiyacı var. Çok kutupluluk ve Küresel Güney’in ortaya çıkması, ABD’nin eski dünyasını bile etki altına almıştı; Atlantik’in öbür yakasındaki kimi ülkeler ABD’den özerk hareket etmek istiyordu, AB ayrı bir güç merkezi olmak istiyordu.
İşte ABD “yeni Soğuk Savaş”ı bu tablo nedeniyle başlattı: Çin ve Rusya “tehlikesi” üzerinden Avrupa’yı yeniden yanında tutacaktı; askeri aygıtı NATO’yu genişleterek sıkıştırdığı Rusya’nın boğulmamak için hamle yapmasını, özerklik arayan Avrupalı müttefikleri üzerinde yeniden tahakküm kurmanın zemini yapacaktı.
Artık SSCB yoktu, kapitalist sisteme geçmiş bir Rusya vardı. Çin ise hem kendi sosyalizmini çevre ülkelere dayatmıyor hem de bu nedenle SSCB gibi bir blok kurmuyordu. Dolayısıyla ABD için şartlar eski Soğuk Savaş’taki gibi kapitalist-sosyalist dünya saflaşmasına uygun değildi.
ABD eski Soğuk Savaş’ın kapitalizm-liberalizm-demokrasi özdeşliğinin demokrasi parçasını aldı ve yeni Soğuk Savaş için esas ayraç haline getirdi. Eski dünyası üzerinde yeniden tahakküm kurmak isteyen ABD için yeni saflaşma artık şöyleydi: Demokrasiler ve otokrasiler!
Türk demokrasisini Amerikancılık budadı
Emperyalist ABD bunu bizzat 2021 yılında Demokrasi Zirvesi düzenleyerek kurumsallaştırmaya geçti. 2023 yılında ikincisini ve şu günlerde de üçüncüsünü düzenliyor.
Demokrasinin bir bölme kavramı haline getirildiği bu yeni Soğuk Savaş’ta ABD’nin yanında olanlar “demokrat”, ABD’ye karşı olanlar ya da tarafsız olanlar, hatta ABD’nin yanında olduğu halde kendi bölgesinde özerk davranmaya çalışanlar toptan otokrat ilan edildi!
Türkiye de ABD’nin demokrasi zirvelerine dahil edilmeyenler ülkelerden biri. Oysa ABD’nin kampında, NATO üyesi, kapitalist ve ABD’nin savunduğu türden demokrasiye de listedeki pek çok ülkeden daha yakın. Ama bölgesinde özerk davranmaya çalışıyor, ama Rusya’yla iyi ilişkiler kuruyor, ama İran’la işbirliği yapıyor vb…
Elbette Türk demokrasisi “tek adam rejimi” ile hayli tırpanlanmış durumda ama bu hali bile ABD’nin demokrasi zirvesine davet ettiği kimi krallıklardan elbette çok daha demokratik…
Üstelik Türk demokrasisinin budanması da Türkiye’nin “Küçük Amerika olma” hedefli Atlantik süreciyle başladı; ABD’nin komünizmle mücadele süreçlerinde ağır yaralar aldı; ABD’nin o süreçte panzehir haline getirdiği Türk-İslam sentezcileri eliyle bugünkü büyük çöküşüne uğradı. Yani ABD’nin demokrasi zirvesine davet etmediği Türkiye’nin demokrasisinin bu gerilemesinde emperyalist ABD doğrudan sorumludur!
Hangi demokrasi?
Neyse, mesele zaten demokrasi de değildir. Çünkü demokrasi ABD’nin kendi emperyalist çıkarları için araçtır. Demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi ilerici kavramlar, ne yazık ki ABD’nin elinde pazarı “serbest piyasaya” açılacak ülkelere karşı kullanılan bir sopaya dönüştü.
Son birkaç yıldır ise ABD bunu zengin Batı/Kuzey ile gelişen Doğu/Güney arasındaki kamplaşmanın ayracı haline getirmeye çalışıyor.
Oysa demokrasi, bir halk yönetimi olarak, belki de en ilkel halini günümüz ABD’sinde sürdürüyor. Antik-Yunan’da demokrasi nasıl sadece mülk sahibi özgür yurttaşlara bir hak idiyse, bugün de “Amerikan demokrasisinde” aslında esas olarak sermaye sahipleri, hatta sermayenin mali kanadı için bir hak… ABD’de birbirinin aynısı iki parti arasında süren “demokrasi oyununda” başkan adayları, seçiciler tarafından belirleniyor, seçilebilmenin esas kriterini de “en çok reklam fonu toplayabilmek” oluşturuyor. Yani Amerikan demokrasisinde gerçekte halk yok! Parayı veren düdüğü çalar demokrasisi!
Temsili rejimin “gerçek demokrasi” diye dayatıldığı, demokrasinin olmazsa olmazı olan eşitliğin ise “fırsat eşitliği” aldatmacasıyla ortadan kaldırıldığı bu demokrasi, ABD tarafından zorla dayatılmaya çalışılıyor.
Oysa halk demokrasileri, halkın mahallelerden, işyerlerinden, üniversitelerden itibaren karar süreçlerine daha doğrudan katıldığı Çin benzeri örneklerinde çok daha olgun hallerini yaşıyorlar. ABD’nin bu daha olgun demokrasileri “otokrasi” diye yaftalamaya kalkması ise elbette emperyalist ABD’nin illüzyon uğraşından başka bir şey değildir.
Unutulmamalı, sınıflı toplumlarda “saf demokrasi” yoktur, “sınıf demokrasisi” vardır; yani mesele “hangi sınıf” meselesidir.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
19 Mart 2024
Stratejik kapan
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/03/2024
Türkiye’nin sosyalistleri, 70 yıldır o gerçeğe işaret ediyordu. Bugün bizzat NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg söylüyor. NATO içinde hiçbir ülkenin kendi başına savunma planlaması yapamayacağını, kimin hangi savunmayı yapacağından hangi silahı üreteceğine NATO’nun karar vereceğini belirtiyor…
Anımsayacaksınız, Savunma Sanayii Başkanı Haluk Örgün 18 Şubat’ta Antalya’da yaptığı konuşmada, başkanlık bünyesinde bir NATO müdürlüğü kuracaklarını müjdelemiş, ben de 19 Şubat’ta bu köşede, “nereden çıktı bu NATO müdürlüğü” diye itiraz etmiştim.
İtiraz etmiştim çünkü bir NATO müdürlüğü, belki de en çok Savunma Sanayii Başkanlığı bünyesine tersti! Çünkü bu kurum, ABD’nin silah ambargosuyla yüzleşilen acı durum karşısında bulunan Aselsan (1975) ve Havelsan (1982) çarelerinin üzerinde inşa olmuştu 1985’te…
Silahta ABD/NATO’ya bağımlılığın acı faturası karşısında bağımsız ve ulusal silahlanma demekti. 40 yıl sonra oraya bir NATO müdürlüğü yerleştirmek, vahimdir.
Bağcıoğlu’nun itirazı
Peki nereden çıkmıştı bu NATO müdürlüğü? Doğrusu konu ne siyasette ne de basında hak ettiği önemi bulmadı.
Neyse ki bir hafta sonra CHP’nin Milli Savunma Bakanlığından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı emekli Tümamiral Yankı Bağcıoğlu gazetemizden bu girişime önemli bir itirazda bulundu. Gerekçeleriyle bu girişimin yanlışlığına işaret etti. (Cumhuriyet, 26.2.2024).
Ancak “yerli ve milli” iktidarın temsilcileri, Savunma Sanayii Başkanlığı’nda bir “NATO müdürlüğüne” neden ihtiyaç duyulduğunu bir türlü doyurucu şekilde açıklamadılar.
Ama yanıtı yaklaşık bir ay sonra ortaya çıkacaktı… Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, “7. Türkiye-ABD Stratejik Mekanizma Toplantısı”nda, savunma sanayi alanında işbirliğine odaklı bir diyalog grubunun kurulduğunu duyurdu. (AA, 13.3.2024).
Jeffrey’in mesajları
Açık ki ABD stratejik mekanizmayı, stratejik kapan gibi kullanıyordu. “Türkiye-ABD Savunma Ticareti Diyaloğu” ve Savunma Sanayii Başkanlığında “NATO müdürlüğü”, Türk-Amerikan ilişkilerindeki “S-400 – F-35” tıkanmasını açacak kilit olarak görülüyor olmalı…
Baksanıza, tam da bu süreçte, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey sahneye çıktı ve ilginç mesajlar verdi. Türkiye’de 80’lerin ortalarından itibaren çeşitli düzeyde ABD memurluğu yapan deneyimli Jeffrey, TRT Haber’de şunları söyledi:
– CAATSA yaptırımlarının modası geçmiş durumda. Zaten Rusya’yla ilgiliydi, Türkiye ile alakası yoktu.
– Türkiye’nin S-400 satın almasının stratejik bir önemi yok, Türkiye’ye Rus silah akışı yok. Sorun yok.
– S-400 meselesini halletmenin bir yolunu bulabiliriz. S-400 sistemi hiç devreye alınmadı. Kapatılması durumunda F-35’ten elde edebileceğiniz istihbarat üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktır. Diplomatik veya siyasi bir önemi yoktur.
– Suriye’de çalışmak için tercih edilen ortak Türkiye’dir.
– Orta Asya’nın tamamen Rusya ya da Çin’in kontrolüne geçmesini nasıl önleyebiliriz? Türkiye ile çalışmak, daha çok savunma ile ilgili…
ABD’nin çalıştığı oyun planı
Denilebilir ki bunlar ABD’nin bir emekli memurunun görüşleridir. Elbette öyle ama Jeffrey’in şu sözleri, bu görüşlerin ağırlık kazanmaya başladığına işaret ediyor: “Ama Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Victoria Nuland’ın Türkiye’de olası bir F-35 seçeneğinden bahsederken herkesi şaşırtacak kadar iyimser olduğunu fark ettim.” (TRT Haber, 11.3.2024).
Irak ve Suriye’den çekilmeye zorlanan ABD’nin, hele de Türkiye-Irak güvenlik görüşmeleri sürecinde yeni bir oyun planı çalıştığı anlaşılıyor. Washington’un, savunma-silahlanma kartı ile Ankara üzerinde kontrol oluşturabilmeyi hesapladığı görülüyor. Baksanıza bir anda uçak motoru dahil pek çok konuda “ortak üretim” havuçları basına servis edildi!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mart 2024
Tek savunma, tek planlama
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/03/2024
NATO’nun önündeki en sıcak tartışma konularından biri, 1 Ekim’de kimin genel sekreter olacağıdır.
ABD, İngiltere ve Almanya’nın adayı Hollanda Başbakanı Mark Rutte. Ancak ilginç bir şekilde Romanya Devlet Başkanı Klaus Iohannis de adaylığını açıkladı.
Genel sekreter oybirliğiyle seçileceğinden ve Romanya kendine oy vereceğinden, bir uzlaşma olmadığı taktirde bir tıkanma yaşanacağı görülüyor. Bu, 2014’ten beri genel sekreter olan Jens Stoltenberg’in belki de beşinci uzatma almasına neden olacak…
NATO içinde iki sınıf
Peki sorun ne? İsimlerin ve ülkelerin rekabeti mi? Hem Iohannis’in hem de bazı Baltık ülkesi liderlerinin açıklamaları, daha derinde “iki NATO, iki AB” tartışmasının yürüdüğüne işaret ediyor.
Örneğin Estonya Başbakanı Kaja Kallas, “NATO’da birinci sınıf, ikinci sınıf ülkeler konusu var. Eşit miyiz, değil miyiz” diye soruyor.
Örneğin Eski Letonya Savunma Bakanı Artis Pabriks, “Bize yeterince danışılmadığını düşünüyoruz” diyor.
Kısacası Avrupa içindeki “Batı” ile “Orta ve Doğu Avrupa” ayrışması, NATO’ya da yansımış görünüyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da bu ayrışmayı, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine liderlik yapabilmeye çevirme peşinde…
Stoltenberg’in işaret ettiği asıl mesele
Anadolu Ajansı’ndan Nazlı Yüzbaşıoğlu, 1 Ekim’de dördüncü uzatması bitecek olan NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile önemli bir söyleşi yaptı.
Yüzbaşıoğlu, Stoltenberg’e “AB’nin savunma sanayi yeteneğini geliştirmeye dönük yeni stratejisi”ni de sormuş. Stoltenberg’in yanıtı, biz NATO karşıtlarının anlatmaya çalıştığı “asıl meseleyi”, çırılçıplak ortaya koymuş:
“İyi olmayan şey; NATO’nun çabalarını mükerrer kılmak, rekabet etmek ve üst üste bindirmektir. Örneğin; iş müttefiklerimizin neye yatırım yapacaklarına karar vermesi ve kabiliyet hedeflerinin belirlenmesine geldiğinde, bu NATO’nun temel sorumluluğudur. Savunma planlamasının bir parçasıdır. Çünkü doğru bir kolektif savunma, savaş alanında da birbirini tamamlayan unsurlara dayanmak zorundadır. Dolayısıyla NATO’nun savunma planlaması, her bir müttefik için belirli kabiliyet hedefleri belirlemek, NATO’nun işidir.
“NATO içinde elbette iki kanatlı savunma planlama süreçlerimiz olamaz. Hem NATO hem de AB üyesi olan NATO müttefiklerinin iki ayrı hedefi olamaz. Yani iki hedef birden olamaz. NATO’nun temel kabiliyeti, standartlar da NATO’nun belirlediği bir şey olmalıdır. NATO müttefikleri arasında yeni bariyerler kurmak, kolektif savunmayı güçlendirme çabalarımızı baltalayacaktır.” (AA, 15.3.2024).
NATO’da Türkiye’ye verilen rol
Yani Stoltenberg, özetle başlığa çıkardığımız mesajı vermiş oluyor: “Tek savunma, tek planlama.”
NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, NATO içinde hiçbir ülkenin kendi başına savunma planlaması yapamayacağını, kendi başına silahlanmaya soyunamayacağını ve tek standarda uymak zorunda olduğunu; kimin hangi savunmayı yapacağından hangi silahı üreteceğine NATO’nun karar vereceğini belirtiyor.
Tam da bu nedenle Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkıyoruz zaten. Çünkü burada temel sorun şu: Tek savunma planlaması olacaksa, bu kimin savunma planlaması olacak, hangi ülkenin savunması esas alınacak, hangi ülkenin güvenlik çıkarı belirleyici olacak? Yanıt ortada: ABD.
Türkiye de diğer NATO ülkeleri de ABD’nin savunma planlamasına tabi. Dün, ABD o planlamayı SSCB’nin Avrupa’ya saldırı olasılığına karşı yapmış, bu nedenle de Türkiye’ye, Avrupa’ya zaman kazandırma görevi verilmişti; Ankara “oyalayıcı faktör”dü. Yani NATO’nun Türkiye’yi savunması değil, Avrupa’nın savunulmasında Türkiye’nin feda edilmesi söz konusuydu!
Yerimiz bitti, ama bu çok önemli konuya devam edeceğiz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mart 2024
ABD’nin Gazze’de üs planı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/03/2024
ABD ve AB, Gazze’ye gıda ve ilaç yardımı ulaştırmak için bir deniz koridoru oluşturdular: “Güney Kıbrıs – Gazze Deniz Koridoru.”
Hem Amerikalı hem Avrupalı yetkililer, karadan yardım ulaştırmanın mümkün olmaması nedeniyle bu deniz koridoruna yöneldiklerini açıkladılar.
Peki Gazze’nin beş sınır kapısı varken yardımlar neden karadan ulaştırılamıyor? Çünkü İsrail karadan yardım ulaştırılmasına izin vermiyor. Peki karadan yardım ulaştırılmasına izin vermeyen(!) İsrail, neden denizden izin veriyor?
Bombaya yardım kolisi örtüsü
Washington ve Brüksel’in planı şu: AB ülkeleri yardımları Güney Kıbrıs’a gönderecek. İsrail, Güney Kıbrıs’ta kargoları kontrol edecek. Ardından yardımlar gemilerle Gazze kıyısına gelecek. ABD Gazze kıyısında “seyyar bir liman” inşa ederek yardımların karaya ulaşmasını sağlayacak.
Plana dair çok önemli birkaç konu var: Bir kere Pentagon’un açıklamasına göre ABD’nin seyyar liman kurması 60 günü bulacak. Demek ki İsrail’in en az 60 gün daha Gazze’ye saldırmasına, Gazze’yi ablukada tutmasına seyirci kalacaklar. Şöyle de söyleyebiliriz: Emperyalist ABD ve AB, Filistinli çocuklara mama ve ilaç verip dünyanın baskısını yumuşatırken, İsrail de Filistinli öldürmeye devam edecek. Yani bombayı yardım kolisiyle örtmüş olacaklar!
İsrail’i gaz merkezi yapma hedefi
Öte yandan İsrail, bu planın gereği olarak Güney Kıbrıs’ta bir liman kiralayacak. Böylece ne olmuş olacak? ABD’nin Gazze’de, İsrail’in de Güney Kıbrıs’ta kullanacağı limanları olacak.
Mesele sadece yardım olabilir mi? Başta sorduğumuz soruyu yineleyelim: ABD ve AB’nin karadan yardım yapmasına izin vermeyen(?) İsrail, bu ülkelerin denizden yardım yapmasına neden izin(!) veriyor?
Yanıtın bir bölümü Doğu Akdeniz’in enerji-politiğinde: Gazze’nin 30 km açığında bazı araştırmalara göre 100, bazı araştırmalara göre de 280 milyar metreküp doğalgaz var.
İleri karakolu olarak İsrail’in güvenliğini garanti etmek isteyen ABD, bunun yolu olarak İsrail’i bölgenin enerji-politik güç merkezi yapmaya çalışıyor. Doğu Akdeniz’deki saflaşma, Körfez gazını Avrupa’ya ulaştırmak için boru hatlarıyla İsrail’e taşıma projesi, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’a karşı Hindistan’dan Avrupa’ya uzanan İsrail merkezli bir yol oluşturmak gibi hamleler bu amaçlaydı.
Biden’ın Netanyahu’ya mesajları
Meselenin bir yönü de şu: 7 Ekim bir kırılma, bir milat. 7 Ekim, toprağa gömülmeye çalışılan Filistin Devleti’ni yeniden gündeme getirdi. Öyle ki, Küresel Güney’in “iki devletli çözüm” çıkışının getireceği kaçınılmaz sonuç karşısında, ABD kendisi “iki devletli çözümü” mecburen savunmaya başladı. Böylece hem süreci hem de sonucu kontrolünde tutabilmeyi hesaplıyor. Ancak Netanyahu yönetimi buna yanaşmıyor.
Biden yönetimi bu nedenle gerekirse Netanyahu’yu tasfiye edeceğinin işaretlerini verdi: Gantz’ın ABD’ye davet edilmesi, Netanyahu’nun buna “İsrail’de yalnızca bir başbakan var” diyerek tepki göstermesi, ABD İstihbarat Direktörlüğünün “Netanyahu’nun sağcı koalisyonu tehlikede, İsrail’de hükümete karşı büyük protestolar bekleniyor, daha ılımlı bir hükümet olası” içerikli raporu ve bu raporun Tel Aviv’de “Washington’un darbe girişimi” olarak yorumlanması…
Özetle Gazze’ye yardım ulaştırmak için Güney Kıbrıs’tan bir deniz koridoru açılması ve ABD’nin Gazze’de liman kurması, gerçekte Washington’un bir üs elde ederek, daha resmi kabulünden önce Filistin Devleti’nin boğazına sarılması demektir. Çünkü ABD’nin stratejisi İsrail’i gaz merkezi yaparak güvenliğini garanti etmektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Mart 2024
Amerikan silahı – Çin barışı
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/03/2024
Uluslararası boyutlu krizlere müdahalede iki model karşı karşıya gelmiş durumda: ABD “silah satarak” krizleri derinleştirirken, Çin “barış masası kurmaya çalışarak” çözüm arıyor. Yani bir taraf krizi harlamanın, diğer taraf ise krizi çözmenin aktörü olarak sahnede…
ABD, mevcut krizlerden bazılarının aynı zamanda sorumlusu durumunda. Örneğin Ukrayna’da…
ABD enerji şirketleri 3 kat kazandı
Emperyalist ABD tekelleri, covid-19 salgınını, savaş ekonomisiyle aşmaya çalışıyor. ABD’nin hem enerji şirketleri hem de silah şirketleri, Ukrayna krizi üzerinden kasalarını dolduruyor.
Önceki yazımda verileri aktarmıştım: ABD’nin petrol ve doğalgaz şirketlerinin kârları, Biden döneminde, yani çoğu Ukrayna savaşı sürecinde, üçe katlandı. İlk 10 şirket, Trump yönetimindeki aynı dönemde 112 milyar dolar birleşik net gelir elde etmişti. Biden yönetiminin ilk üç yılında ise 313 milyar dolarlık birleşik net gelir elde etmiş durumda.
ABD’nin ilk 10 şirketinin toplam piyasa değeri, Trump’ın ilk üç yılındaki yüzde 12’lik düşüşe oranla, bu dönemde yüzde 132 artarak 1,1 trilyon doların üzerine çıktı.
Avrupa silah deposuna dönüştü
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) yayınladığı veriler, benzer tablonun silah endüstrisi için de geçerli olduğunu gösterdi:
Avrupa’nın silah ithalatı 2019-2023 döneminde, 2014-2018 dönemine kıyasla yüzde 94 arttı. Bu iki katlık artış ile Avrupa, ABD’nin istediği gibi silah deposuna dönüşmüş oldu.
Avrupa’nın en çok silah ithal eden ülkesi, yüzde 23 pay ile Ukrayna oldu. Ukrayna’ya en çok silah ihraç eden iki ülke ise yüzde 69 ile ABD ve yüzde 30 ile Almanya oldu.
ABD, 2014-2018 dönemine oranla 2019-2023 döneminde silah ihracatını yüzde 17 artırdı. Fransa ise bu dönemde silah ihracatını yüzde 47 artırarak Rusya’yı geçti ve ABD’nin ardından dünyanın en büyük ikinci silah ihracatçısı oldu. Bu veri, Macron’un Ukrayna’daki şahinliğinin de kaynağı elbette!
ABD’nin silaha ayırdığı pay
ABD silah üretimini ve satışını artırırken, Avrupa’yı silah deposu haline getirirken, medyası da tersinden propagandaya yöneldi geçen hafta: Amerikan medyası, Çin’in savunma harcamalarını bir önceki döneme göre yüzde 7,2 artırma kararını, “Çin Tayvan’a saldırmaya hazırlanıyor” diye propaganda etti.
Oysa Çin’in savunma harcamasını bir önceki döneme göre yüzde 7,2 artırması olağan bir durum. Çünkü hâlâ Çin’in savunmaya ayırdığı pay, gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 1.5 seviyesinde. Oysa ABD’nin savunmaya harcadığı pay, gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 3,5’u düzeyinde…
Yani silaha, savaşa, saldırıya asıl parayı ayıran ABD’dir.
Çin’in barış hamlesi
Evet, ABD Ukrayna krizine silah yığarken, Çin Halk Cumhuriyeti ise bir barış masası kurmaya çalışıyor. Daha önce Ukrayna konusunda 12 maddelik bir barış planı açıklayan Çin, “ikinci tur mekik diplomasisi” başlattı. Çin’in Özel Temsilcisi Li Hui, bu kapsamında geçen hafta sırasıyla Rusya, AB Genel Merkezi, Polonya, Ukrayna, Almanya ve Fransa’yı ziyaret etti.
Çin hem Rusya’nın hem de Ukrayna’nın kabul edileceği, tüm tarafların eşit şekilde katılacağı ve barış planlarının adil şekilde ele alınacağı bir uluslararası barış konferansı öneriyor.
Böylece Çin’in Şubat 2023’te açıkladığı 12 maddelik barış planı, yeniden Avrupa’nın gündemine sunulmuş oldu. “Çin’in Ukrayna Krizinde Siyasi Çözüme Dair Tutumu” başlıklı barış planında öncelikle “düşmanlıkların durdurulması”, “müzakerelerin yeniden başlatılması”, “Soğuk Savaş zihniyetinin terk edilmesi”, “stratejik risklerin azaltılması” ve “tüm ülkelerin egemenliğine saygı gösterilmesi” çağrıları yer alıyor. Plan bunlara ek olarak “insani krizin aşılması”, “tahıl anlaşmasının uygulanması”, “Ukrayna’nın restorasyonu” ve “nükleer santrallerin güvenliğinin sağlanması” konularına işaret ediyor.
Ukrayna krizi ve ABD baskısı nedeniyle büyük ekonomik kayıplar yaşayan Avrupa ülkeleri için Çin’in barış planı, aynı zaman bir çıkış planıdır!
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
12 Mart 2024
Erdoğan’ın finali
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/03/2024
Kemalist kesimde bile var bu hata; “Türkiye’nin 1946’da demokrasiye geçmesiyle…” diye başlarlar cümlelerine. Böylece Türkiye’de 1946’dan önce demokrasinin olmadığını belirtmiş, haliyle muhafazakârların ve liberallerin hoşuna gidecek şekilde, Atatürk döneminin antidemokratik olduğuna işaret etmiş olurlar!
Oysa 1946’da geçilen şey demokrasi değil, çok partililiktir.
Atatürk’ün Altı Ok’undan birinin adının demokrasi olmamasını da yanlış bir şekilde “Türkiye 1946’da demokrasiye geçti” cümlesine dayanak yaparlar. Oysa demokrasi Altı Ok’ta vardır: Halkçılık.
1921 Anayasa’sına temel oluşturan 1920 tarihli Halkçılık Programı, kelimenin tam anlamıyla demokrasidir. Zaten demokrasi, en yalın haliyle, halkın kendi geleceğini belirlemesidir. Halkçılık Programı, şuralar (meclis) sistemidir. Halkın nahiye şurasından başlayarak, kaza, vilayet ve en üstte merkez şura ile kendi kendisini temsilciler eliyle yönetmesidir.
Halkçılıktan yarım demokrasiye
Demokrasi, öyle bulanık bir kavram haline getirilmiştir ki asıl demokrasi olan halkçılığımız bile, kendi aydınlarımız tarafından demokrasi sayılmamaktadır. Varsa yoksa ABD’nin liberal demokrasisi!
Oysa ABD’nin liberal demokrasisi, halkçılığın yanında, hele de sosyalist demokrasinin yanında en az demokratik olanıdır. Bir kere demokrasi, ikisi de birbirinin aynısı olan iki parti modeli ile uygulanır. Adayları seçiciler seçer, seçilen aday da gerçekte en yüksek seçim fonunu oluşturan kişidir. Dolayısıyla asıl seçen sermayedir. Yani liberal demokrasi, fiilen sermayenin halk üzerindeki diktatörlüğüdür. Sosyalist demokrasi ise tersine halkın diktatörlüğüdür.
Ne yazık ki “Türk tipi başkanlık modeli” ile Türkiye de iki partili modele doğru zorlanıyor. Diğer partiler, ancak iki merkezin etrafında kümelenerek kendilerine yer bulmaya çalışıyor. İki merkez, müttefik olmayan ve seçime ayrı giren partileri, “rakibe hizmet etmekle” suçluyor. Tamam, bunu en çok iktidar yapıyor ama örneğin ana muhalefet de aday gösteren sosyalistleri ve komünistleri bazı bölgelerde “iktidara hizmet etmekle” suçluyor. Böylece halkın farklı eğilimlerinin temsil edilebilmesi iyice güçleşiyor.
Bu “iki merkezli” model, aynı zamanda ön seçimleri de zayıflatıyor. Böylece iktidarın zaten sandıkçılığa daralttığı demokrasi, parti içi demokrasinin de güdükleşmesiyle iyice tırpanlanmış oluyor.
Özetle 1920’nin halkçılığından, tek adam rejimine, iki merkezli modele, ön seçimsizliğe, yarım demokrasiye gerilemiş durumdayız.
Yarım demokrasinin finali
Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı ve Varlık Fonu Yönetim Kurulu Başkanı Erdoğan, belediye seçimleri için her gün bir ilde miting düzenliyor. Haliyle Adana’dan İstanbul’a, Malatya’dan Zonguldak’a kadar tün illerde fiilen belediye başkanı adayı gibi çalışıyor.
“Tek adam rejimi”nin doğal sonucu olarak partisinde ikinci, üçüncü, beşinci sırada etkin aktör kalmadığından, kazanabilmek için tüm illerde bizzat çalışmaya mecbur. Erdoğan’ın “Benim için bu bir final. Yasanın verdiği yetkiyle bu seçim son seçimim” demesini de “Erdoğan’ın finali” olarak değil, kazanabilmek için seçmene ağıt ve kurduğu rejimden nemalanan sermaye kesimlerine mesaj olarak okumak lazım.
Ve elbette demokrasinin de finali olarak okumak lazım. 30 yıl önce demokrasiyi “zamanı gelindiğinde inilecek tramvay durağı” olarak tanımlayan Erdoğan, 2024’te kalan yarım demokrasiye de final yaptırıyor. Çünkü seçimin görünen konusu belediye ama görünmeyen konusu da yeni anayasadır. Erdoğan belediyeleri kazanırken, aynı zamanda yeni anayasa yapma gücü de elde etmek istiyor. Böylece “yasanın verdiği yetkiyle son seçim”den, yeni anayasanın vereceği ömür boyu başkanlık yoluna çıkmak istiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Mart 2023
Thornburg Raporu
Posted in Politika Yazıları on 09/03/2024
Burjuvazinin Cumhuriyete ihanetini incelediğim önceki yazımda, ABD’li Max Weston Thornburg’un 1949 başında yayımlanan raporundan bahsetmiştim. 356 sayfalık rapor özetle Amerikan yardımının şartı olarak Türkiye’nin liberal ekonomiye geçmesini savunuyordu.
O yıllarda Thornburg dışında da başka ABD’liler raporlar hazırlamıştı ve hepsi esas olarak aynı tavsiyeye işaret ediyordu.
Sonuçlarını bugün acı bir şekilde yaşadığımız bu dönüşümde önem sahibi olduğu için bugün o raporu ele alacağım:
Standard Oil temsilcisi
Max Weston Thornberg, ABD Dışişleri Bakanlığının uluslararası ilişkiler ve petrol sanayi danışmanlarının başında gelen isimlerdendi. Ama daha önemlisi, Rockefeller’in ünlü Standard Oil petrol şirketinin de yöneticilerindendi.
Thornburg, ABD’nin 20. Yüzyıl Vakfı tarafından 1948’de Türkiye’ye gönderildi. Graham Spry ve George Soule ile birlikte Türkiye’de çalışmalara başlayan Thornburg, hükümet üyelerinden başlayarak çeşitli görüşmeler yaptı, Karabük başta bazı yerleri gezdi. Thornburg ve ekibinin çalışmaları, New York’ta 20. Yüzyıl Vakfı tarafından basıldı.
Bağımlılık önerileri
Dokuz bölümden oluşan raporun önerilerinden bazıları şunlardı:
– Devletçilik sonlandırılmalı ve liberal uygulamalara geçilmelidir.
– Hızlı ve planlı sanayileşme anlayışı terk edilmelidir.
– Demiryolu yerine karayolu ulaşımına öncelik verilmelidir.
– Ağır sanayi kurulması gerekli değildir. Örneğin Karabük Demir Çelik Fabrikası tasfiye edilmelidir. Ağır sanayi tesisleri kurmak yerine tarımsal üretimi arttıracak tedbirler alınmalı ve özel sektörün halkın ihtiyaçlarını karşılamaya dönük hafif sanayileşmesi teşvik edilmelidir.
– Kimya, makine, kâğıt ve selüloz gibi sektörlere girmeye şu aşamada gerek yoktur.
– Traktör fabrikası kurmaya gerek yoktur.
– Uçak ve motor üretimine gerek yoktur, projeleri iptal edilmelidir.
– Enerji üretimine gerek yoktur.
– İthal ikameci politikalara son verilmeli, ithalat serbest bırakılmalıdır.
– Yabancı sermayenin ülkeye girişi serbest bırakılmalıdır.
SSCB’ye karşı caydırıcılık
Evet, Türkiye bu önerileri yerine getirirse, Amerikan yardımları sürecekti. Peki ABD neden Türkiye’ye yardım edecekti?
ABD Başkanı Truman’ın Marshall Planı’nı yönetmek üzere atadığı Averell Harriman bu sorunun çok açık yanıtını veriyor. 1949 başlarında Türkiye’ye gelen ve başbakan ile görüşen Harriman, 6 Ocak 1949’da Washington’a gönderdiği telgrafta şöyle demektedir:
“Avrupa’nın hiçbir ülkesi bu kadar kararlı bir şekilde direnme iradesine ve kaynaklarını işleme hırsına sahip değildir. Yardımımızla ve yalnızca bizim yardımımızla Türkiye, Sovyet saldırganlığına karşı giderek daha etkili bir caydırıcı olabilir ve Doğu Akdeniz ve Avrupa’daki ekonomik gelişmelere katkıda bulunabilir.”
Atlantik için dönüşüm
Bir SSCB saldırısı karşısında Avrupa’ya zaman kazandırmak için “oyalayıcı faktör” olarak kullanılmak istenen Türkiye; bu amaçla ekonomisinden siyasetine, savunmasından eğitimine kadar biçimlendirilmeliydi.
ABD Arcansas Senatörü William Fulbright ve Illinois Senatörü Scott Lucas aynı yıl Ankara’ya geldiler ve 27 Aralık’ta Türkiye ile ABD arasında eğitim anlaşması imzaladılar. Böylece Fulbright Eğitim Komisyonu üzerinden Türk eğitimi de biçimlenmeye başlamış oldu.
1952’de NATO’ya girildiğinde ise “tam biçimlendirme” süreci başlayacaktı.
İşte bugün ABD’nin açık düşmanlığına rağmen hâlâ NATO’culuğu savunabilmek, temelleri o yıllarda atılmış bu büyük dönüşümün eseridir. Dolayısıyla NATO’culukla mücadele etmek, neredeyse Kurtuluş Savaşı vermek kadar zorlu bir iştir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mart 2024
Küçük Amerika burjuvazisi
Posted in Politika Yazıları on 07/03/2024
Eski TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, T24’te Cansu Çamlıbel ile uzun bir söyleşi yapmış. Bugün o söyleşideki şu tezini tartışacağız:
“TÜSİAD memleket derdini kendine dert edinen, iş alemi içindeki en önemli burjuvazi hareketi oldu. (…) Cumhuriyet burjuvazisi aslında yapabileceklerinin çoğunu yaptı. Cumhuriyet burjuvazisi içindeki grupların duruşlarından bir ödün verdiğini düşünmüyorum. Tam tersi, hâlâ durdukları yerde duruyorlar.”
Burjuvazi Cumhuriyete ihanet etti
Boyner’in iddiası doğru değil, sonuçları itibariyle de görülüyor: Burjuvazi, Cumhuriyete ihanet etti ve ülkeyi siyasal İslam’a teslim etti!
Kuşkusuz TÜSİAD, Boyner’in ifade ettiği gibi bir burjuva hareketidir ama yerini netleştirelim: Milli burjuvazi değildir. Tersine, Türkiye’nin Atlantik sürecinde semirmiş işbirlikçi burjuvazidir. TÜSİAD’ın kökü, ABD’li Max Weston Thornburg’un, Amerikan yardımı almak için liberal ekonomiye geçmeyi tavsiye eden 1949 tarihli raporundadır.
“Toprak reformuna” karşı çıkan büyük toprak sahiplerinin CHP’den ayrılıp kurduğu Demokrat Parti’nin Başbakanı Menderes,, “her mahallede bir milyoner” sloganlı “Küçük Amerika” programıyla iktidar oldu.
Ancak 27 Mayıs, işbirlikçi burjuvazinin semirmesinin önünde kısmen bir kesinti dönemi oldu. 27 Mayıs Anayasası’nın sağladığı özgürlükler ortamı, ortaya çıkan sendikalar ve işçi sınıfının önem kazanmaya başlayan gücü, burjuvaziyi endişelendirdi. İstanbul sermayesinin, yani en büyük burjuvazinin TÜSİAD olarak ortaya çıkması, işte o sürecin, 12 Mart’ın içindedir.
Ve o TÜSİAD, 12 Eylül’e giderken gazete ilanlarıyla hükümet darbesine soyundu. Türkiye’yi ABD’nin serbest piyasasına eklemlemenin programı olan 24 Ocak 1980 kararlarının alınması da, o kararları uygulayabilmek için 12 Eylül 1980 darbesinin yapılması da, 12 Eylül’ün Özal yönetimiyle büyük burjuvazinin iyice palazlanması da, yine büyük burjuvazinin ihtiyacı olarak toplumun dincileştirilmesi de hep bir ve aynı süreçtir.
Yani TÜSİAD, Türkiye’yi Atlantik sürecinde “Küçük Amerika” yapma programının sahibidir ve bu nedenle pekâlâ “Küçük Amerika burjuvazi” olarak isimlendirilebilir.
KİT’leri yabancılara satarak da ihanet ettiler
TÜSİAD, Türkiye’nin siyasal İslam’a teslim olmasının hem sorumlusu hem de ortağıdır.
TÜSİAD, ABD’nin Türkiye’deki “komünizmle mücadele” programının asıl sahibidir; büyük patronların solu ezmekte kullanılan siyasal partilerle finansal ilişkileri arşivlerdedir.
Aynı TÜSİAD bu amaçla siyasal İslamcılığın palazlanmasının da önünü açmıştır. Son 40 yılda zaman zaman siyasal İslamcılığa karşı çıkışları bir kategorik karşı çıkış değil, aşırılığın törpülenmesine yönelik hamlelerdir.
Zaten TÜSAİD, AKP iktidarından en memnun kesimdir; bunu açıkça ifade de ediyorlar. Çünkü AKP’nin dayandığı dindar taban dahil halk yoksullaşırken, TÜSİAD üyeleri, Cumhuriyet tarihinin en büyük kârlılık oranlarına AKP döneminde erişti. Çünkü Cumhuriyet’in kamu iktisadi teşekkülleri en çok AKP döneminde özelleştirmeler yoluyla kendilerine peşkeş çekildi. Ucuza aldıkları Cumhuriyet’in bu birikimlerini kısa zamanda yabancılara satmaları bile tek başına Cumhuriyet’e ihanet ettiklerinin göstergesidir.
Vatan ne ki?
Özetle burjuvazi, 70 yılda sola karşı panzehir diye dinciliğin önünü aça aça Türkiye’yi bugüne getirdi. Zaman zaman kimi TÜSİAD yöneticilerinin demokrasi ve laiklik konusunda endişe açıklamalarının hiçbir değeri yoktur. Çünkü son tahlilde Menderes, Demirel, Özal, Çiller ve Erdoğan zincirindeki halkaların her biri, TÜSİAD üyesi holdinglerdir.
Ne demokrasi ne laiklik ne de Cumhuriyet; TÜSİAD için zenginleşmekten daha önemli değildir. Nasılsa zenginliklerinin büyük kısmını da peyderpey dışarıya taşımaktadırlar!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Mart 2024
Biden’ın Netanyahu’yu hizaya sokma girişimi
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/03/2024
İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu ile Savaş Kabinesi Üyesi Benny Gantz yine karşı karşıya geldi. Bu kez karşıtlığın tam ortasında ABD yönetimi var.
Olay şu: ABD yönetimi, Gantz’ı Washington’a davet etti. Gantz, önce ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile ardından da ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile görüşecek. Üstelik Gantz Washington’dan sonra Londra’ya da gidecek.
İsrail’de kaç başbakan var?
İsrail medyasına göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu ziyareti “onayı alınmamış ABD ziyareti” olarak niteliyor ve “İsrail’de yalnızca bir başbakan var” diyor!
Yine İsrail medyasına göre Netanyahu yönetimi, Washington’daki İsrail Büyükelçisi Michael Herzog’a, Gantz’ın ziyaretlerine dahil olmaması konusunda kesin bir talimat verdi.
Açık ki Netanyahu, Biden yönetiminin kendisini aşarak planladığı bu ziyareti, başbakanlığına karşı bir hareket olarak yorumluyor.
Biden’ın Netanyahu rahatsızlığı
Aslında Netanyahu’nun böyle düşünmesi kendisi açısından gayet normal. Çünkü ABD Başkanı Joe Biden, birkaç kez açık açık “Netanyahu’dan rahatsızlığını” dile getirmişti.
Biden örneğin 13 Aralık 2023’te “İsrail dünyanın desteğini kaybediyor” demiş ve Netanyahu’nun hükümetini değiştirmesi gerektiğini belirtmişti. Dahası Biden, çözüme karşıtlığı nedeniyle Netanyahu’nun da değişmesi gerektiğine işaret etmişti.
Biden son olarak 26 Şubat 2024’te NBC News’e verdiği röportajda da İsrail’in “inanılmaz derecede muhafazakâr hükümetini sürdürmesi halinde küresel desteğini kaybedeceğini” söylemişti.
Seçim yılının iki zorluğu
Peki Biden neden Netanyahu’dan rahatsız?
Çünkü Netanyahu hükümetinin Gazze’ye saldırılarını soykırım boyutunda sürdürüyor olması, ABD yönetimi tarafından savunulmakta zorlanıyor. Sadece 7 Ekim’den bu yana BM’de yapılan oylamalar incelense bile, ABD’nin nasıl da yalnızlaşmaya gittiği görülecektir.
Diğer yandan Netanyahu hükümetinin tutumu, ABD’yi Ortadoğu’daki müttefikleriyle, özellikle Körfez ülkeleriyle karşı karşıya getiriyor. Körfez ülkelerinin Çin’le ilişkilerini geliştirdiği bir süreçte, ABD’yle karşı karşıya geliyor oluşu, Washington’un çıkarları açısından meseleyi iki kat daha önemli hale getiriyor.
Ayrıca Biden’ın açık mesajlarına kamuoyu önünde tepki gösteren Netanyahu görüntüsü de, seçim yılında ABD yönetimini zorda bırakıyor. Üstelik Ukrayna faktörü de var.
Biden bu nedenle en azından İsrail-Filistin sorununda bir “ara çözüm”le seçime girmek istiyor. Bir parantez açarak belirtelim: Taktik düzlemde bir ara çözümden bahsediyoruz, stratejik düzlemde nihai çözümden değil elbette. Bu, kalıcı ateşkes üzerinden içi boşaltılmış bir Filistin Devleti kabulüne kadar uzanabilecek bir “ara çözüm”ü içeriyor.
ABD’nin Gantz sopası
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyayu hem Savaş Kabinesi Üyesi Benny Gantz ile hem de Savunma Bakanı Yoav Gallant ile derin ayrılıklar yaşıyor. Anımsayacaksınız, Gallant Netanyahu’nun ortak basın toplantısı davetini reddedip ayrı basın toplantısı düzenlemişti. Hatta İsrail medyasına göre Netanyahu, Likud içinde kendisine darbe planlandığını bile düşünüyordu.
Dolayısıyla Gantz’ın Washington’a davetini elbette Netanyahu’yu baypas etme girişimi olarak okuyabiliriz. Ama şartları düşündüğümüzde, bu hamle, daha çok Biden yönetiminin Gantz sopası ile Netanyahu’yu hizaya sokma çabası olarak değerlendirilebilir.
Bu çabanın işe yarayıp yaramadığının ilk göstergesi de “Ramazan’da ateşkes” sağlanıp sağlanmayacağıdır büyük olasılıkla…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Mart 2024