Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

6 maddede rejim krizi

Anayasa Mahkemesi, Hatay Milletvekili Can Atalay’ın hak ihlali başvurusunu inceledi ve ikinci kez ihlal kararı verdi. Yargıtay 3. Ceza Dairesi de ikinci kez Anayasa Mahkemesi kararına “uyulmaması” kararı verdi. Dahası, Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Anayasa Mahkemesi’nin kararının “hukuki değerli olmadığını” ileri sürdü.

Bu bir hukuk krizinden öte, bir rejim krizidir. Çünkü:

Anayasa’ya darbe

1) Yargıtay 3. Ceza Dairesi, bu tutumuyla Anayasa’nın 153. ve 158. maddelerini yok saymış oldu.

Anayasa’nın 153. maddesine göre “Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir” ve “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.

Yine Anayasa’nın 158. maddesine göre “Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.”

Yargıtay 3. Ceza Dairesi, iki maddeyi yok sayarak, Anayasa’yı da yok saymış oldu. Bu açıkça Anayasa’ya darbedir!

Sarayın çıkardığı kriz

2) Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin kararını “Karayılan ve diğer teröristlere TBMM yolunun açılmasını önlemek” diye savunması vahimdir. O zaman bu mantıkla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının “Öcalan’la yeniden müzakere edebilir” diyerek AKP hakkında kapatma davası açması gerekir!

3) Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca, Anayasa Mahkemesinin Can Atalay hakkında verdiği ikinci ihlal kararını değerlendirirken şu yorumu yaptı: “Aşağı yukarı 5-6 yıldır süregelen bireysel başvuru yolunun incelenmesindeki yorum farklılığından ve Anayasa’nın durumundan kaynaklanan ve ciddi anlamda derin görüş aykırılıklarımız olduğu bir gerçek.”

Mesele “derin görüş ayrılığının” ötesindedir. Sorun “yorum farkı” değil, “yorum farkını”, Anayasa’yı ihlale gerekçe yapan “siyasi” tutumdadır.

4) Yargıtay 3. Ceza Dairesi Anayasa’yı açıkça nasıl yok sayabilmektedir? Yargıtay Başkanı “görüş ayrılığını” Anayasa’yı ihlale nasıl gerekçe yapabilmektedir? Kuşkusuz siyasi iradenin, yani sarayın açık desteğiyle…

Sarayın Gezi’yi kriminalize etme hedefi

Peki saray Can Atalay konusunun bu denli bir hukuk krizine dönüşmesini neden istiyor? Bundan ne çıkarı olacak?

5) Saray Gezi’yi, yani Haziran halk hareketini kriminalize etmek istiyor. Gezi’ye Türkiye çapında milyonlar katıldı ve 22 yılda AKP’nin en çok çekindiği olay bu oldu. Bu toprakların en önemli toplumsal direnişlerinden biri olan Gezi’yi “suç” gibi göstermeye çalışabilmek için Can Atalay başta Gezi tutuklularının içeride tutulması gerekiyor!

6) Sarayın asıl hedefi ise bu krizden “yeni anayasa” çıkarmak! Nitekim Erdoğan krizin ilk bölümünde kendisini Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay arasında “hakem” gibi konumlandırmış ve ardından da iktidar cephesi olarak hep bir ağızdan “çözüm yolunun yeni anayasa yapmaktan geçtiğini” savunmuştu.

Yeni rejim için yeni anayasa

AKP’nin anayasayla sorunu ilk değil. Erdoğan’ın Anayasa’ya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanı seçilmiş olması zaten anayasa kriziydi.

AKP 22 yılda anayasayı neredeyse baştan aşağı değiştirdi, idari sistemi yıktı, parlamenter sistem yerine uygulaması “tek adam rejimi” olan başkanlık sistemini getirdi.

Ancak sarayın hâlâ ulaşamadığı bir hedefi var: Rejimi yıktı ama yerine yenisini tam olarak inşa edemedi. İşte Erdoğan “yeni anayasa” ile inşa etmekte olduğu rejimine anayasallık kazandırmaya çalışıyor.

Dolayısıyla Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Anayasa maddelerini yok sayarak Anayasa Mahkemesinin kararına uymaması, bir hukuk krizinden öte, bir rejim krizidir.

Muhalefetin bu gerçeğe göre konumlanarak hareket etmesi gerekir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ocak 2023

3 Yorum

Neoliberal özgürlük!

Batı Asya ülkeleri yaşayarak öğrendi: Emperyalist sözlükte özgürlük ve demokrasi, darbe demek, işgal demek, bomba demek…

Ancak egemen Atlantik propaganda aygıtları, ABD’nin demokrasinin ve özgürlüğün kalesi olduğu yalanını her gün ya bir filmle, ya bir haberle, ya da bir “akademik” makaleyle toplumlara şırınga ediyor.

Oysa İsrail’in Gazze’ye saldırısıyla birlikte ABD üniversitelerinde yaşanan manzara bile tek başına bu propagandaların çürüklüğünü göstermeye yetiyor.

Finans kapitalin üniversitelere baskısı

ABD’nin ünlü üç üniversitesi, Harvard, MIT ve Pensilvanya üniversiteleri, bir süredir mali sermayenin / finans kapitalin hedefinde. Çünkü bu üç üniversitede Filistin’e destek eylemleri yapıldı. Bu okulların bağışçıları ise rektörleri bu eylemleri durdurmaya çağırdı. Rektörler eylemleri “düşünce özgürlüğü” olarak değerlendirince, üniversitelerin bağışları, kaynakları, fonları kesilmekle tehdit edildi.

Ardından finans kapitalin temsilcileri olan ABD Kongre üyeleri, rektörleri sorguladı. “Kampüs Rektörlerini Sorumlu Tutmak ve Antisemitizmle Mücadele” başlıklı oturumda Harvard Rektörü Claudine Gay, Pensilvanya Rektörü Elizabeth Magill ve MIT Rektörü Sally Kornbluth’dan “hesap” soruldu. Filistin’i savunmak, “antisemitizm” olarak damgalanmaya çalışıldı.

Rektörler yine de demokrasi ve düşünce özgürlüğü adına direndi. Ancak neoliberal ekonominin dümenindeki mali sermayenin baskısı, yönetim kurullarını da harekete geçirerek rektörleri istifaya zorladı. Önce Pensilvanya, ardından Harvard rektörü istifa etmek zorunda kaldı.

Bilimsel özgürlüğün sınırı

Üniversiteler kabaca bilimsel bilginin üretildiği yerlerdir; bunu da düşünce özgürlüğü zemininde sağlarlar. Dolayısıyla iki üniversite rektörünün istifa etmek zorunda olması çok önemli bir konudur. Bu nedenle Türkiye’nin önemli bilim yayıncılarına bu istifaları nasıl değerlendirdiklerini sordum.

Cumhuriyet yazarı ve Herkese Bilim Teknoloji Dergisi Yayın Danışmanı Orhan Bursalı, Harvard Rektörü Gay’in “bilimsel ve üniversiter özgürlüğün sınırlarının test edildiği bir siyasi baskı sonucunda istifa ettirildiğini” belirterek şunları söyledi: “İlk siyahi rektör olması da, ABD’de beyaz ırkın üstünlüğü ve siyah nefretin sürdüğünün delili sayılabilir. Harvard Üniversitesi mezunlarından ve sermaye çevrelerinden büyük bağışçıların baskısı net görüldü. ABD’de ve üniversite üzerinde Yahudilerin ve Siyonistlerin etkisinin de akademik özgürlüğü ezecek kadar büyük olduğunu görüyoruz. Bilimsel özgürlük, bilim dışındakilerin iki dudağı arasında.”

Haklar nasıl kazanıldı?

Bilim ve Gelecek Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ender Helvacıoğlu ise ABD’nin bu olayda ikiyüzlü olmadığını, tersine gerçek yüzünü sergilediğini belirterek şunları söyledi: “Batı demokrasisi denilen olgu, burjuvazinin ve onun devletinin topluma bahşettiği kurallar ve yapılar bütünü değildir. Halk kesimlerinin ve emekçi kitlelerin egemenlere, önce aristokrasiye sonra da burjuvaziye karşı verdikleri mücadeleler ile kazanılmış haklardır. Düşünce özgürlüğü de, üniversite özerkliği de, insan hakları da, emek hakları da, hatta parlamento, hukukun üstünlüğü, anayasa gibi kavram ve kurumlar da yüzyıllar süren mücadelelerle kazanılmıştır. Burjuvaziye kalsa bunların hiçbiri olmaz; azami kâr hırsından ve dünya hakimiyetinden başka bir şey kalmaz.”

GazeteBilim Genel Yayın Yönetmeni Emrah Maraşo da “ABD’deki akademik özgürlüğün, ancak sistem içindeki güç aktörlerinin birbirleriyle rekabetinin sınırları oranında olduğunu, bu rekabetin de zaten piyasadaki burjuva rekabetinin fikirsel alandaki yansıması” olduğunu belirtti ve şu sonuca dikkat çekti: “Buradan çıkan ders bilimin ve aklın, hiçbir zorba otorite olmadan ve ancak insanlık cephesinin içinde yer alarak gerçekten özgürleşebileceğidir.”

Özetle, neoliberalizmin özgürlüğü(!) ancak bu kadardır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ocak 2024

3 Yorum

İsrail’in soykırım suçu Divanda

Güney Afrika Cumhuriyeti, İsrail’in Gazze’de işlediği fiillerle 1948 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni ihlal ettiği gerekçesiyle Uluslararası Adalet Divanında dava açtı ve geçici tedbir kararı alınmasını istedi (AA, 29.12.2023).

Böylece ilk kez bir devlet İsrail’in soykırım suçu için Uluslararası Adalet Divanı’nda dava açmış oldu.

İSRAİLLİ UZMANLARA GÖRE SOYKIRIMIN KANITLARI

İsrail devleti dava nedeniyle kaygılı. Zira soykırım suçu çırılçıplak ortada. Üstelik İsrail hükümetinin 7 Ekim’den bu yana yaptığı başta “Gazze’yi dümdüz edeceğiz” türünden açıklamalar, soykırım fiiline doğrudan işaret ediyor.

Örneğin İsrailli tarihçi Doç. Dr. Raz Segal, İsrail’in soykırım suçuna işaret eden “Gazze’yi dümdüz etme ve imha etme” ifadelerinin yorumlanması için karşılaştırmalı edebiyat diplomasına gerek olmadığını belirtiyor (AA, 31.12.2023).

İsrailli tarihçi, 12 Aralık 2023’te BM binasında düzenlenen bir panelde yaptığı konuşmada şu sözleri dile getirmişti: “BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi çerçevesinde olayları soykırım olarak adlandırmak için niyet ve faaliyet olması gerekiyor. İsrail liderlerinin çok sayıda açıklamaları Filistin halkını yok etmeye yönelik niyeti ortaya kokuyor.”

DİPLOMATİK İZOLASYON VE YAPTIRIM SONUCU DOĞURUR

İsrail’in önemli gazetelerinden Haaretz, uluslararası hukuk uzmanlarının görüşlerine yer verdiği haberinde, “İsrailli yetkililerin, soykırım davasının Tel Aviv aleyhine sonuçlanmasından endişe ettiğini” yazdı.

Uluslararası Adalet Divanın soykırım kararı verebileceğini düşünen İsrailli uzmanlar var. Örneğin Tel Aviv Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Eliav Lieblich, Güney Afrika’nın başvurusunda soykırımı temellendirdiği iddialarının ciddiye alınması gerektiği uyarısını yapıyor. Zira Prof. Lieblich, hükümet yetkililerinin “Gazze’nin haritadan silinmesi” türünden açıklamalarının İsrail’i kendisini savunmakta zor duruma düşüreceğini belirtiyor.

Prof. Lieblich’in bir diğer uyarısı da Divanın özelliğiyle ilgili: “Bu, İsrail’in yetkisini reddettiği bir BM soruşturma komisyonu ya da Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi değil. Bu, yetkilerini İsrail’in taraf olduğu bir anlaşmadan alan Uluslararası Adalet divanı, dolayısıyla bunu reddedemez.”

Uluslararası Adalet Divanının kararı bağlayıcı, bu nedenle davanın kararı İsrail’i çok zor duruma düşürebilir. Hayfa Üniversitesi Uluslararası Hukuk Uzmanı Dr. Shelly Aviv Yeini de buna dikkat çekiyor ve uyarıyor: “Soykırım davası, diplomatik izolasyon ve yaptırımlara sebebiyet verebilir.

KUŞATMA BİLE SOYKIRIM

İsrail’in “soykırım suçu” o kadar açık ki kendisini Uluslararası Adalet Divanında nasıl savunabileceği, İsrailli uzmanlar için derin bir kaygı oluşturuyor.

Nasıl oluşturmasın ki…

Yaklaşık bir ay önce Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin eski Başsavcısı Luis Moreno-Ocampa, sadece Gazze’yi kuşatmanın bile soykırım sayılacağını savunmuştu.

1948 tarihli BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinin 2. ve 6. maddelerine işaret eden eski Başsavcı, “bir grubu yok etmek için gerekli şartları yaratmanın soykırım tanımına uyduğunu” belirtmişti (AA, 3.12.2023).

İSRAİL’DE SOYKIRIM ALARMI

İsrailli uzmanların uyarısı, İsrail devletini “alarma geçirmiş” görünüyor. İsrail basınına göre İsrail ordusu ve Yüksek Mahkeme soykırım davasını ele almak için hazırlıklara başladı. Bu çerçevede, İsrail Dışişleri Bakanlığı bir oturum düzenledi.

Güney Afrika Cumhuriyeti’nin öncülüğünü izleyebilecek ülkelerin de devreye girmesi, Tel Aviv’i iyice köşeye sıkıştırabilir. Uluslararası Adalet Divanına ek olarak Uluslararası Ceza Mahkemesine yapılacak başvurular da İsrail’i iki koldan sıkıştırmış olacak.

Ancak asıl önemlisi şu: Bırakın dünya halklarını, Yahudi halkının bir bölümü nezdinde bile İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze’ye sürdürdüğü saldırılar, açık bir soykırımdır.

Uluslararası Adalet Divanında İsrail’in 1948 tarihli BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni ihlal ettiği sonucu çıkarsa, bu Yahudi halkı için çifte utanç olacak.

Zira 1948 tarihli o sözleşme, büyük oranda Nazilerin Yahudi halkına soykırımı temelinde ortaya çıkmıştır. Böylece İsrailli Yahudiler, kendilerine yapılan soykırımdan hareketle hazırlanmış bir sözleşmeyi ihlal ederek, başkasına soykırım uygulamış bir ülke/halk konumuna düşecek.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
2 Ocak 2023

1 Yorum

AKP’nin ‘Yeni Türkiye’sinin üç özelliği

AKP iktidarı, Türkiye’yi “Yeni Türkiye” diye niteleyerek, kendinden öncesini “Eski Türkiye” diye kodluyor bildiğiniz gibi. Böylece hem kendi ideolojisine uygun inşa etmeye çalıştığı yapıyla önceki yapı arasına kalın bir set çekiyor, hem de mevcutla mücadelesini “eskiyle mücadele” söylemi üzerinden kolaylaştırmaya çalışıyor.

İktidar bunu yaparken birincisi baskı uygulayarak egemen siyasal iklim oluşturmaya çalışıyor, buradan aldığı güçle ikincisi rejimi değişime zorluyor, üçüncüsü kurumları biçimlendiriyor, dördüncüsü toplumu dönüştürüyor. Bunlar çoğunlukla sıralı olarak değil, içe içe yürüyor.

AKP’nin dönüşümle biçimlendirdiği Yeni Türkiye’nin önemli özellikleri var. Bugün bunlardan üçünü ele alacağız.

Erdoğan’ın özgürlüğü

1) Yeni Türkiye’de Erdoğan’ın herkese hakaret etme “hakkı” var ama hiç kimsenin Erdoğan’ı eleştirme “özgürlüğü” yok. Erdoğan’ın ana muhalefet partisi liderine söylediği sözlerden başlayarak bir “liste” oluştursak, köşenin boyutları yetmez.

Şu kadarını söyleyerek gelinen acı tabloyu resmetmiş olalım: Türkiye İşçi Partisi (TİP), üzerinde Erdoğan’ın fotoğrafının olduğu bir afiş hazırlamıştı. Afişte Erdoğan’ın kimi sözleri, konuşma balonu biçiminde ve tırnak içinde yer alıyordu. TİP, Erdoğan’ın kendi sözlerine yanıt olarak da afişin altına “küfretme, istifa et” yazmıştı.

Bu afiş nedeniyle TİP yetkililerine “Erdoğan’a hakaretten” soruşturma açılmış durumda! Mizah gibi: Erdoğan’ın kendi sözleri, Erdoğan’a hakaretin konusu yapılmış durumda!

Anayasa’ya darbe

2) Yeni Türkiye’de alt mahkemeler, Anayasa’ya aykırı olarak Anayasa Mahkemesi’nin fiilen üstünde artık. Erdoğan ise hepsinin üstünde elbette…

Bildiğiniz gibi Anayasa Mahkemesi iki kez Hatay Milletvekili Can Atalay’ın hak ihlali için karar aldı, karar Resmî Gazete’de yayımlandı ama alt mahkeme uygulamıyor. İktidar cephesinin MHP kolu Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını savunurken, AKP kolu ise bunu yeni bir anayasa yapabilmenin fırsatına çevirmeye çalışıyor.

Pratikte ise iktidar, anayasaya uymayarak ve anayasaya uyulmasını engelleyerek, fiilen anayasaya darbe yapmış durumda. Çünkü Anayasa’nın 153. maddesi net: “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.

Bu arada mahkemeler arasındaki hiyerarşiye işaret ederken, tablonun çok daha acı bir boyutuna da dikkat çekelim: Papazı hapisten çıkaran Biden ile gazeteciyi hapisten çıkaran Merkel de uygulamadaki sonuçları itibariyle, hiyerarşinin en üstündedir!

Muhalife yasak, müttefike serbest

3) Yeni Türkiye’de herhangi bir muhalif için dava ve hapis konusu olan sözler ve yorumlar, Cumhur İttifakı için serbesttir.

Pek çok muhalifin bağlamından koparılarak montajlanan sözlerinin nasıl kampanyalarla “teröre destek” haline getirilip hapislere dönüştürüldüğünü defalarca gördük.

Ama örneğin aynı zamanda terör örgütünün de siyasal hedefi olan özerklik ve federasyonun TBMM’de tartışılabilmesini savunabilen HÜDA-PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu için çanlar hiç çalmadı!

Yeniyi ret, eskiyi aşma hedefi

Özetle Yeni Türkiye, Eski Türkiye’yi fazlasıyla aratıyor. İkinci yüzyılda, AKP’nin yenisini reddeden ama eskiyi de aşan bir cumhuriyet inşa etmek zorundayız.

2024 yılının, devrimci cumhuriyeti inşa etme yolunda daha kararlı mücadele ettiğimiz, karanlıktan aydınlığa çıkmaya başladığımız yıl olması dileğiyle, tüm Cumhuriyet okurlarının yeni yılını kutlarım.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ocak 2024

3 Yorum

Erdoğanizm – Federalizm

AKP’nin müttefiki olarak TBMM’ye giren HÜDA-PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, TBMM’de yaptığı konuşmada, “özerklik ve federasyonun serbestçe tartışılabilmesini” istedi.

Bırakın özerkliği ve federasyonu, örneğin gazeteci Merdan Yanardağ’ın Öcalan ironisine bile tahammül edemeyip, onu “terör propagandası yapmakla” suçlayarak hapse attıran AKP-MHP cephesi, Yapıcıoğlu’na sessiz; “terörü kınama” bildirisine imza atmadığı için CHP’yi “teröre destek vermekle” suçlayan AKP-MHP yönetimi, Yapıcıoğlu’na suskun.

Neden? Çünkü Yapıcıoğlu kendilerinden! Ama bir diğer neden de Barış Terkoğlu’nun ifadesiyle “HÜDA-PAR’ın Erdoğan’ın projesini çalmış” olmasından (Cumhuriyet, 28.12.20223).

Evet, Terkoğlu Erdoğan’ın hazırlattığı 18 Aralık 1991 tarihli “Kürt Sorunu” raporunu anımsattı yazısında. Oradan özetlersek, rapor; bölgeyi Kürdistan diye isimlendiriyor, bölge halkının “devlet terörü”ne maruz kaldığını savunuyor, “silahla olmaz” diyor, devletçi safta görünmemeyi savunuyor, bölücü ve terörist gibi sıfatların kullanılmasına karşı çıkıyor…

Özetle Terkoğlu, Yapıcıoğlu’nun görüşlerinin, aslında Erdoğan’ın görüşleri olduğunu anımsatıyor.

Erdoğan eyalet sistemi istiyor

Bıraktığı yerden devam edeyim o zaman…

Erdoğan 1993’te “Eyalet sistemine geçilebilmesini” savunuyor (Metin Sever, Can Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları, 1993).

Erdoğan, 1994’te, İstanbul’un Ankara’dan yönetilemeyeceğini belirterek, İstanbul’a Osmanlı modeli öneriyor, özerklik istiyor (Milliyet, 23 Mayıs 1994).

Erdoğan, başbakanlığı sırasında 2004’te, “Başkanlık sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı şişhane olur” diyor (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004).

Devam edeceğiz ama bir parantez açalım. Duruma göre Erdoğan’ın “hesap soracağını” söylediği ama duruma göre de “sizin zamanınızda belediye başkanı olsam, İstanbul’u uçururdum” dediği Kenan Evren, 2007’de Erdoğanizme şu sözlerle destek vermişti: “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir. Biz istediğimiz kadar hayır diyelim, orada bir Kürt devleti var” (Sabah, 28 Şubat 2007).

Erdoğan federal meclis istiyor

Uzatmayayım, 2004-2007 yılları aynı zamanda AKP’nin açılım hazırlığı yaptığı yıllardı. “Türkiye’yi Kürtlerle genişletmek”, “Kuzey Irak’ı Türkiye ile bütünleştirmek” istiyorlardı. Öyle ki Barzani’nin bakanı Sefin Dizai açıkça “konfederasyona gidilebileceğini” söylüyordu (Türkiye-Irak-Bölgesel Kürt Yönetimi Arasında Gelişen İlişkiler ve Nedenleri, Ortadoğu Etüdleri, Ocak 2010, c.2, sayı 2, s.53-74).

Bu süreç içeride Kürt Açılımı’nı ve PKK’yle müzakereyi, dışarıda da Barzani’yle ittifakı, “Kürdistan”ı tanımayı getirdi. 26 Mart 2009’da NTV’ye konuşan Neçirvan Barzani, “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın Kürdistan’ı tanıdığını” ilan etti. Ardından Dışişleri belgelerine “Kürdistan” girmeye başladı.

Ve Erdoğan, 12 Eylül 2010’da yapılan halkoylamasının akşamında AKP İstanbul İl Başkanlığı’nda yaptığı konuşmada aynen şöyle dedi: “Biz ne istiyoruz? Netice. Onun için diyoruz ki, bakın Batı ülkelerini şöyle bir gözden geçirin, orada hep bunları göreceksiniz, federal meclisi göreceksiniz, federal konseyi göreceksiniz” (akparti.org.tr, 13 Eylül 2010)

Tampon bölge – özerk bölge

Sonuç olarak Erdoğan 1991’den beri eyalet sistemini ve federalizmi savunuyor. Federalizm olmadan “başkanlık sisteminin” eksik olacağını savunuyor.

O dönem federalizm hedefli Açılım’ı çeşitli nedenlerle sürdüremediler ama bugün tıpkı Suriye topraklarında olduğu gibi Irak topraklarında da “tampon bölge” adı altında “özerk alanlar” istemelerini önemle not ediniz.

Federasyon, eyaletler, özerk bölgeler ve hepsinin “başkanlık sistemi” ile yönetilmesi. İşte Erdoğanizm asıl budur ama elbette son tahlilde hayaldir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2023

1 Yorum

Bildiride kavga, Amerikancılıkta ittifak

Hükümetin görevi terörle mücadele etmektir, teröre karşı “kınama bildirileri” yayınlamak değil! Hükümeti oluşturan partinin görevi de hükümetin terörle daha iyi mücadele edebilmesini sağlayacak yasaları çıkarmaya öncülük etmektir.

AKP ise genelde bunlar yerine önceliği, siyasi partileri arkasına dizmeye ve bunun için TBMM’de “ortak kınama” bildirisi yayınlamaya veriyor. Oysa TBMM bir Sivil Toplum Kuruluşu değildir, işlevi STK’lerin yapacağı bir “kınama bildirisi” yayınlamaktan fazla olmalıdır.

İçinde terörün sponsoru olmayan bildiriler

Yine böyle oldu. Bildiri öncülüğünün bu kez İYİP’ten gelmesi ise büyük olaslıkla İYİP’in Millet İttifakı’ndan ayılması ve Cumhur İttifakı’ndan davet almasıyla ilgili… Sonuçta AKP, MHP, İYİP ve SP ortak bir “terörü kınama bildirisi” imzaladı ve imzalamayan CHP’yi “terör destekçisi” ilan ederek yine terörü ve şehitleri dar siyasete alet etmiş oldu.

İmzalanan bildiri ise bomboş. Sıradan bir dernek bile çok daha dolu bir metin yazardı. Bildiride terörün ana sponsoru olan ABD’ye tek bir laf yok!

Oysa çok açık ki PKK terörü ABD desteği olmasa bu kadar uzun sürmez ve etkili olmazdı. ABD’nin PKK’nin Suriye kolu PYD’yi bölgedeki kuvveti ilan ettiği, bunun gereği olarak eğittiği ve silahlandırdığı şartlarda, ABD’yi kınamadan terörü kınamak, en hafifinden apolitik bir tutumdur. (Ki kınamadan öte ABD’ye tutum almak gerekir)

CHP’nin ayrı olarak yayınladığı “kınama bildirisi” de dört partinin ortak bildirisinden biraz daha dolu olmasına rağmen, o da terörün sponsoruna tek laf etmemiştir!

Sonuç olarak ABD’yi hedef almayan her iki bildiri de içeriksiz, laf kalabalığı yapan, işlevsiz ve sonuca etkisizdir; bu özellikleriyle de bir örtüdür.

Bildiri neyin örtüsü?

Neyin örtüsü olduğunun yanıtını ise, önceki gece İsveç’in NATO üyeliğinin TBMM Dışişleri Komisyonu’nda oylanması gösterdi. AKP, CHP ve MHP’nin oylarıyla İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanmasıyla, günlerdir süren bildiri tartışmasının ne kadar anlamsız olduğu bir kez daha görülmüş oldu.

Terörü kınamakta bildiri kavgası yapan AKP-MHP ikilisi ile CHP, ABD’nin NATO’yu genişletme projesini onaylayarak aynı cephede buluştular. Ki aslında üzerinde kavga ettikleri bildirilerde de ABD’nin terördeki rolüne değinmeyerek aynı cephede buluşmuşlardı.

İYİP ve SP’nin ise İsveç’in NATO üyeliğine karşı oy vermesi, daha sonra yapılacak TBMM Genel Kurulu’ndaki oylama açısından en azından umut vericidir. Terörün ana sponsoru olan ABD’nin NATO’yu genişletme stratejine hayır diyebilmek, dünyanın ilk antiemperyalist kurtuluş savaşının siyasi karargâhı olmuş TBMM için bir onur meselesidir.

TBMM pazarlık aracına dönüştürüldü

Bildiri tartışmasının ve siyasette bolca vatan hainliği suçlaması yapılmasının hemen ardından İsveç’in NATO üyeliğinin TBMM Dışişleri Komisyonu’na getirilmesi ise iki kere ayıptır.

Çünkü iktidar açısından milletvekilleri, AKP’nin dış politika pazarlığında kullanacağı oylara/ellere indirgenmiştir.

İsveç’in NATO üyeliğinin TBMM’de onaylanması, AKP’nin ABD’yle pazarlıklarının bir parçasıdır. Öyle ki bizzat Erdoğan bunu açıklamış, ABD Başkanı Biden’ın kendisine “onayla İsveç’i, al F-16’yı” dediğini söylemişti!

Yine Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da NATO toplantısı sırasında görüştüğü ABD ve İsveç dışişleri bakanlarına, –TBMM’nin iradesini gasp ederek- “İsveç’in NATO üyeliğinin birkaç hafta içinde TBMM’de onaylanacağının” sözünü vermişti; her iki bakan da bunu kendi kamuoylarına duyurmuştu.

Sonuç olarak egemen siyaset, hangi konuda kavga ederse etsin, NATO’culukta ve NATO’nun patronu ABD’nin taleplerini yerine getirmekte sımsıkı uzlaşmaktadır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Aralık 2023

3 Yorum

49 olmasaydı, 78 olmazdı

Sosyalist reform, dışa açılma ve modernleşme inşası üçlü sütununa dayanan Deng Xiaoping Düşüncesi’nin hayata geçmesinin 45. yılı…

Peki 1978’de başlayan reform ve dışa açılmanın 45 yıllık sonuçları nedir?

Çin’in 1978 yılındaki Gayri Safi Milli Hasılası (GSMH) 149,5 milyar dolardı. 2022’de ise GSMH 18.1 trilyon dolara çıktı. Yani 44 yılda 121 kat artmış oldu.

Bunun ne anlama geldiğini daha iyi görebilmek için, ABD’nin aynı dönemdeki ekonomik büyüklükleriyle kıyaslamak gerekir.

ABD’nin 1978 yılındaki GSMH’sı 2,352 trilyon dolardı, yani Çin’in 1978’deki GSMH’sının yaklaşık 16 katıydı. ABD’nin 2022’deki GSMH’sı ise 25.4 trilyon dolar, yani Çin’in 2022’deki GSMH’sının sadece 1,4 katı.

Sonuç olarak 44 yılda ABD ile Çin arasında makas kapanmış durumda. Satınalma Gücü Paritesine göre ise Çin’in ekonomik büyüklüğü ABD’yi geçmiş durumda.

Sizleri sayılara boğmak istemiyorum. Ticaret verilerinden patent sayısına kadar onlarca önemli veri karşılaştırmasına göre ABD ile Çin arasında makas kapanmış durumda. Bazılarında da Çin ABD’yi geçmiş durumda.

İşte 1978’de başlayan reform ve dışa açılmanın somut sonucu budur. Bu sonuç, yine somut olarak 800 milyon Çinlinin yoksulluktan kurtarılması ve 1,5 milyar nüfuslu Çin’in 2021 yılında “orta halli refah toplumu” hedefine ulaşması demektir.

DEVRİM OLMASAYDI, REFORM DA OLMAZDI

Peki bu başarı, sadece 1978’de başlayan reform ve dışa açılma programının başarısıdır mıdır? Baştan belirtelim, kesinlikle değildir.

1949 devrimi olmasaydı, 1978 reformu olmazdı.

Batı, bu devamlılığı yok saymaya uğraşıyor. 1978’i bir başlangıç gibi göstererek, reformları devrimden koparmaya ve bu yolla Marksizm, Leninizm, Mao Zedung düşüncesinin üzerini örtmeye çalışıyor.

Oysa Çin Halk Cumhuriyeti’nin Batı’nın sömürgesi ve yarı sömürgesi olduğu dönemlerden çıkarak dünyanın en büyük ekonomisine dönüşmesi, öncelikle devrimin sonucudur. Devrim olmasaydı, sonrasında reformlar da olmazdı. 

BİRBİRİNİN DEVAMI DÖNEMLER

1949’dan 2023’e Çin’de bir kopukluk yok, birbirine bağlı, birbirinin üzerinden yükselen, öncekini kapsayarak aşan dönemler var. Çin’in başarısının en önemli nedeni bu “kapsayarak aşma” dönemleridir.

Özetleyecek olursak:

1949’dan Mao’nun öldüğü 1976’ya kadar olan dönem, “Marxizm-Leninizm ve Mao Zedung Düşüncesi” dönemi diye nitelenir.

1978’den başlayarak 1993’e kadar süren dönem ise “Deng Xiaoping Düşüncesi” dönemi olarak nitelenir. Bu dönem, yukarıda da belirttiğimiz gibi üç sütun üzerinde yükselir: Sosyalist reform, dışa açılma ve modernleşme inşası.

1993-2003 dönemi ise “Jiang Zemin Üç Temsil Düşüncesi” dönemi diye nitelenir; “üretici güçlerin gelişme talebini”, “ilerici kültürün gelişme yönünü” ve “en geniş halk kitlesinin temel çıkarlarını” temsil eder.

2004-2012 dönemi ise “Hu Jintao Bilimsel Gelişme Görüşü” dönemi diye nitelenir. Özellikleri ise şöyledir: “Öncelik: gelişme”, “çekirdek: her şey insan için anlayışı”, “temel talep: kapsamlı ve sürdürülebilir kalkınma”, “temel yöntem: bütüncül yaklaşım.”

2013’te başlayan dönem ise “Xi Jinping Düşüncesi” dönemidir ve 14 prensipten oluşan “yeni çağda Çin karakterinde bir sosyalizm doktrini” ile temsil edilir.

ABD’NİN ÇKP’Yİ MERKEZİ TEHDİT İLAN ETMESİNİN ANLAMI

ÇKP önderliği ile temsil edilen bu dönemler, birbirinin devamı olan ve birbirinin üzerinde yükselen dönemlerdir.

Kabaca Mao dönemini inşa, Deng ve sonraki iki dönemi gelişme ve Xi dönemini de yükselme dönemi olarak sınıflandırabiliriz.

Ve sayılarla ifade edecek olursak, şöyle söylemeliyiz: İnşa sırasındaki yüzde 6 büyümeler olmasaydı, gelişme dönemindeki yüzde 9’lar yakalanamazdı.

Tüm bu süreç, Çin halkına liderliğiyle Çin Komünist Partisi’nin büyük başarısıdır. Öyle olduğunu da en iyi ABD görmektedir.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, 2020’de Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan etti.

Joe Biden yönetiminin işbaşı yapması sırasında Atlantik Konseyi’nin yayımladığı 85 sayfalık “Daha uzun telgraf” raporunda şu dört saptama yer alıyordu:

1) Xi Jinping, Çin’i Marksizm-Leninizm’e döndürdü.

2) ÇKP, Xi Jinping önderliğinde “piyasa reformlarını” durdurdu.

3) Özel sektör ÇKP kontrolü altında.

4) Çin, artık statüko gücü değil, revizyonist (düzen değiştirici) güçtür.

ABD’nin Çin’den çok ÇKP’yi ve onun liderliğini hedef almasının anlamı ortada.

Çünkü:

Bugün 130. doğum gününü kutladığımız büyük devrimci öğretmen Mao Zedung’un hayaleti hâlâ Atlantik’i ürkütüyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Aralık 2023

1 Yorum

Terörle mücadele için emperyalizmle mücadele

Milli Savunma Bakanlığı, 21 Aralık’ta Washington’da yapılan toplantının sonucunu şu sözlerle duyurdu: “Türkiye ve ABD Yüksek Düzeyli Savunma Grubu toplantısı olumlu ve yapıcı bir havada gerçekleşti.”

Sonra 22 Aralık’ta 6 şehit geldi.

Sonra 23 Aralık’ta 6 şehit daha geldi.

Emperyalist ABD’yle “olumlu ve yapıcı” savunma toplantısının ardından 48 saat içinde 12 şehit geldi.

Belli ki Washington’da konuşulan “savunma”, Mehmetçik’in “savunulması” değilmiş!

Terörün sponsoru asıl teröristtir

Türkiye PKK terörüne şehit verirken, PKK/PYD terörüne siyasi ve askeri destek veren ABD’yle bu seviyede ilişki yürütüyor olmak, iktidarın ağır sorumsuzluğudur!

İktidarın Gazze’ye saldırıları nedeniyle İsrail’i “terör devleti” diye nitelemesi ne kadar doğruysa, ABD’yle ilişkilerini hiçbir şey yokmuş gibi sürdürüyor olması da o kadar yanlıştır. Çünkü İsrail terör devletini silahlandıran ve destekleyen ABD’dir, PKK ve onun Suriye kolu PYD’yi silahlandıran ABD’dir. Yani asıl terörist devlet, emperyalist ABD’dir!

İşte bu nedenle terörle mücadele için asıl emperyalizmle mücadele etmek gerekir. Emperyalizmle mücadele etmeden terörle mücadele etmek, bataklığı kurutmaya çalışmadan üzerindeki sivrisinekleri kovalamaya benzer.

Yanlış yere baraj kurulmamalı

Bu köşede okumuştunuz: İktidarın İsveç’in NATO üyeliğine “teröre desteği nedeniyle karşı çıkması” eksik ve sorunlu bir tutumdur. Çünkü:

ABD’nin teröre desteği yanında İsveç’in teröre desteği nedir ki? ABD teröre destek vermese, bırakın İsveç’i, Almanya bile teröre destek veremez. Türkiye enerjisini İsveç gibi ülkelere değil, terörün asıl sponsoruna ayırmalıdır.

O zaman ne yapılmalıydı? Yazmıştık: İsveç’in ve Finlandiya’nın NATO üyesi yapılması bir ABD projesidir. O nedenle Türkiye bu ülkelerin NATO üyeliğini, “ABD’nin PKK/PYD terörüne desteğini kesmesi” şartına bağlamalıydı!

Kaynak Kandil’den çok Washington’dur

İsrail’e “katil” deyip, ticareti sürdürerek ve limanlarına gemi göndererek nasıl Gazze’ye saldırmasını önleyemiyorsan, PKK’ye lanet edip, destekçisi ABD’nin küresel ve bölgesel projelerini onaylayarak da terörle mücadele edemezsin!

Terörle mücadeleyi “terörü kaynağında temizlemek” adı altında Irak ve Suriye’de sürdürmeye çalışmak da “kesin çözüm” değildir, çünkü:

1) Terörün kaynağı Kandil’den çok Washington’dur. Kandil varlığını Washington’un desteği nedeniyle sürdürebilmektedir.

2) Sorun, jeopolitik anlayışla değil, “kolektif güvenlik” anlayışıyla çözülür. Jeopolitik, komşuya rağmen komşunun toprağında terörle mücadele etmektir; kolektif güvenlik, komşuyla işbirliği yaparak terörün zeminini ortadan kaldırmak demektir.

Bu nedenle PKK ve PYD’ye karşı sonuç alıcı mücadele birincisi ABD’ye karşı tutumla, ikincisi de Irak ve Suriye’yle işbirliğiyle mümkündür. Bu olmadığı taktirde, sonuç alınmaz, terör inişli çıkışlı sürer. Bu olduğu taktirde, örneğin Suriye’yle işbirliği yapıldıktan sonraki süreçteki gibi, terör neredeyse sıfırlanır.

ABD’ye karşı komşularla işbirliği

Özetle, ABD teröre desteğini kesmediği müddetçe:

1) TBMM, İsveç’in NATO üyeliğini onaylamamalıdır.

2) ABD’nin (İsrail’e de istihbarat sağlayan) bölgesel gözü Kürecik Radarı kapatılmalıdır.

3) İsrail’e silah ve mühimmat taşınan İncirlik Üssü’nden uçuşlar durdurulmalıdır.

Ve asıl önemlisi, Ankara, Bağdat ve Şam ile her türlü teröre karşı üçlü işbirliği mekanizması oluşturmalıdır (Haliyle ÖSO’nun karargâhı lağvedilmelidir).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Aralık 2023

2 Yorum

AKP’nin ‘potansiyel FETÖ’lerle’ protokolleri

1) Siyasal İslamcıların çatı örgütü niteliğindeki AKP’nin kurduğu tüm hükümetler, istisnasız “tarikatlar ve cemaatler koalisyonu”dur.

AKP’nin ilk 10 yılı boyunca koalisyondaki esas aktör FETÖ olmuştu. AKP’den önce devlete “sızarak” varlık oluşturmaya çalışan Fethullah Gülen’in cemaati, AKP’nin sağladığı olanaklarla eğitimden içişlerine, yargıdan askeriyeye devlete yerleşti. Öyle ki bir süre sonra devlete paralel devlet haline geldi. İşi Erdoğan’ı da tasfiye ederek devleti toptan ele geçirmeye kadar vardırdı.

Tarikatları yasallaştırarak denetimde tutma planı

2) Erdoğan, devleti yöneten kişi olarak, koalisyonundaki bir unsurun doğrudan tehdidine ve darbe girişimine maruz kalınca, tarikat ve cemaatleri “denetim altına” alma yolunu aradı. İşte Diyanet’in Tarikatlar Raporu bu süreçte, 2017’de hazırlandı. (Rapor, 2019’da Oktay Yıldırım tarafından kitaplaştırıldı ve Kaynak Yayınları’ndan basıldı).

Türkiye’deki tarikat ve cemaatlerin ayrıntılı incelendiği raporun sonuç bölümü şu uyarıyı içeriyordu: “Eğer bu kanuni denetim kurulamazsa, kutsallarının ticaretini yapandan, din adına şantaj üretene veya menfi davranışlarını din adına meşrulaştırmak isteyene kadar birçok kişi veya grupların oluşması kaçınılmazdır. Bu durumda, asayiş sorunu olduktan sonra fark edilen yapılara karşı, vücudun kangren olmuş bir parçasının kesilip atılmasından farklı bir çözüm sunulamayacağı aşikârdır.”

Ancak “eğer bu kanuni denetim kurulamazsa” cümlesinin önü, işin diğer yönüne işaret ediyordu: “Toplum içindeki sosyal yapıları yasaklama ile sonuç alınamayacağı açıktır. Bundan dolayı, bu tür sosyal örgütlenmelerin yasal bir zeminde hareket etmelerinin sağlanması şarttır.”

Yani rapor aslında “tarikat ve cemaatleri yasallaştırarak denetim altına almayı” savunuyordu. AKP iktidarının FETÖ’den çıkardığı ders, tarikat ve cemaatlerle mücadele değil, onları yasallaştırarak denetim altında tutmaktı. Zaten iktidarın tarikat ve cemaatlerle mücadele edebilmesi beklenemezdi. Erdoğan onlara dayanarak iktidar olmuştu, onlara dayanarak iktidarını koruyordu. Bu durumda haliyle FETÖ’yle kısmen mücadele etse bile FETÖ’cülükle mücadele etmedi!

Her tarikat hedefi gereği potansiyel FETÖ’dür

3) İşte Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in muhalif milletvekillerine “Sizin ‘tarikat, cemaat’ dediğiniz, bizim ‘STK’ dediğimiz yapılarla 10 tane protokolümüz var. Onlarla protokol yapmaya devam edeceğiz” şeklinde seslenmesi bundandır.

Tarikatlar ve cemaatler Türkiye’de yasal değildir, yasallaştırılması hedefleridir. Bunu henüz sağlayamadıkları için de tarikat ve cemaatleri Sivil Toplum Kuruluşu (STK) diye niteleyerek “devrim kanununun” etrafından dolaşmaktadırlar.

Tarikat ve cemaatler elbette STK olamaz; şeyh-mürit ilişkisinin olduğu bir yapı, anti-demokratik bir yapıdır ve kendisini nasıl nitelerse nitelesin, tarikattır.

4) Tarikat ve cemaatler, hedefleri gereği, siyasal örgütlenmelerdir ve hedefleri de son tahlilde iktidar olmaktır, devlet olmaktır. Dolayısıyla her tarikat ve cemaat, potansiyel FETÖ’dür; imkân bulduğu anda “paralel devlet” olmaya çalışır.

Eğitimde, yargıda, askeriyede tarikatlara göz yumulması, paralel eğitime, paralel yargıya, paralel orduya, toplamda da paralel devlete göz yumulması demektir.

Dolayısıyla Eğitim Bakanlığı’nın tarikat ve cemaatlerle STK adı altında protokoller imzalaması demek, yine ve yeniden “potansiyel FETÖ’lere” zemin hazırlaması demektir.

Türkiye, aynı “hataya” yeniden düşülmesini kabul edemez!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Aralık 2023

2 Yorum

Erdoğan’ın düştüğü pazarlık girdabı

Erdoğan’ın Neo-Abdülhamitçi dış politikasını kabaca “Rusya’yla işbirliği, bunu ABD’yle pazarlıkta kullanma ve ikisini AB ile dengelemeye çalışma” şeklinde özetlemiştik. Erdoğan’ın bu “tarz” dengeciliğinin ise çok taraftan kazanç sağlayamayacağını, çok tarafa tavize dönüşeceğini belirtmiştik.

İşte Erdoğan’ın F-16 pazarlığı da böyle yürüyor. Üstelik Erdoğan’ın yürüttüğü pazarlık, bir girdaba dönüşüyor, yeni pazarlıklara açılıyor.

Biden: Ver onayı, al F-16’yı

Erdoğan, Macaristan dönüşünde uçakta gazetecilere ABD Başkanı Biden ile telefon görüşmesinin ayrıntılarını anlattı. Buna göre Biden Erdoğan’a şöyle demişti: “Siz bunu (İsveç’in NATO üyeliği) Meclis’ten çıkarın, aynı şekilde ben de Kongre’den bunu (F-16 satışı) geçiririm.

Biden ve Erdoğan, dışişleri bakanları Blinken ile Fidan’ın eş zamanlı olarak bu süreci işletmesini de yine telefonda konuşmuşlar.

Yani F-16’ya karşı İsveç! Peki, hani iktidar İsveç’in NATO üyeliğine “teröre desteği nedeniyle” karşıydı? Türkiye’nin İsveç’ten iadesini istediği listedeki isimler gönderildi mi? Hayır!

O zaman da söyledik: ABD’nin yanında İsveç’in teröre desteği ne ki? NATO’ya üye olmak İsveç’in politikası değil, ABD’nin stratejisi. O nedenle Türkiye NATO’nun genişlemesine onayı, ancak ABD’nin teröre desteği kesmesi karşılığında vereceğini ilan etmeliydi.

Eurofighter için 355 Airbus

Yani baraj bir kez yanlış yere kurulmaya çalışılmıştı.

Şimdi İsveç’in NATO’ya üyeliğinin onayı karşılığında ABD’den F-16’yı almayı, yerel seçim öncesinde, büyük başarı gibi sunacaklar. Oysa ABD’den F-16 almak bir başarı olmadığı gibi, şu boyutu nedeniyle de tam bir fiyaskodur: ABD, S-400 nedeniyle Türkiye’nin satın aldığı F-35’leri teslim etmedi, parasını da iade etmedi. (S-400 almak sözleşmeye aykırı değil oysa!)

Ankara parasını kurtarabilmek için, “madem 5. nesil F-35 alamıyorum, o zaman 4. nesil F-16 ile F-16’ları 4.5. nesil yapan F-16 kitlerinden alayım” dedi. Bu başarı değil, beceriksizliktir!

Bitmedi: Başlıkta da belirttiğim gibi, bir kez “bu şekilde” pazarlığa oturursanız, emperyalizm sizi “pazarlık girdabına” sokar, öyle de oldu.

ABD F-16 vermeyi zorlaştırınca, Ankara Avrupa’dan Eurofighter savaş uçağı almaya soyundu. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in açıklamasına göre Eurofighter’ın üreticileri İngiltere ve İspanya Türkiye’nin talebini kabul etmiş, itiraz eden diğer ortak Almanya’yı ikna etmeye çalışıyorlarmış.

İşte burada yeni bir pazarlık daha başlıyor. Eurofighter’ı üreten ortak şirketler, Airbus’ın da ortak üreticileri.

Ve Türk Hava Yolları, 15 Aralık’ta Airbus’tan tam 355 adet yolcu uçağı alacağını duyurdu. Peki Ankara’ya Eurofighter satmakta nazlanan Almanya, yani Eurofighter’ın ve Airbus’un sahiplerinden Almanya, 19 Aralık’ta ne açıkladı? Alman devletinin havayolu şirketi Lufthansa 160 uçak alacak; 60’ı Airbus’tan, 100’ü ABD’nin Boeing’inden…

Kanada bile şart koşuyor

Erdoğan’ın yukarıda işaret etiğimiz açıklamasında bir konu daha vardı. Erdoğan “Gerek ABD’nin F-16 konusu, gerekse Kanada’nın verdiği sözleri tutması noktasında beklediğimiz olumlu gelişmeler, inanıyorum ki parlamentomuzun da konuya olumlu bakışını hızlandıracaktır.”

Kanada’yla sorun mu ne? Kanada, Bayraktar’ın SİHA’larında kullanılan optik kameraları, bu İHA’lar Dağlık Karabağ’da Azerbaycan tarafından Ermenistan’a karşı kullanılıyor diye, satmayı durdurmuştu. Kanada da bu satış için İsveç’in NATO üyeliğine Ankara’nın onay vermesini şart koşmuştu.

Kısacası, Erdoğan tam bir “pazarlık girdabına” düşmüş durumda. Buradan bir başarı öyküsü çıkarmak için de her tarafa taviz verecek. Olan yine bizlerin vergilerine olacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Aralık 2023

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın