Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
Putin’in saflığının nedeni
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/12/2023
Rus devlet kanalı Rossiya 1’de yayınlanan “Moskova-Kremlin-Putin” programında konuşan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Batı’yla ilişkilerinde saflık yaptığını itiraf etti.
Eğer Putin Batı’yla “Rus tipi” kafa bulmuyorsa ya da bir politik kazanç varsayımıyla saflığı oynamıyorsa veya Batı’nın kurnazlığına dikkat çekmek için böyle bir yol izlemiyorsa, durum Kremlin açısından hayli sorunludur.
Nedeni şu:
PUTİN’İN İTİRAFI
Putin, Batı ile ilişkilerinde saf duygulara sahip olduğunu belirterek şu şaşırtıcı sözleri dile getirdi:
“Bizde de saflık mevcuttu. Geriye dönüp baktığımda, ki size kesinlikle içtenlikle söylüyorum, neredeyse 20 yıl boyunca, Sovyetler Birliği’nin güvenlik teşkilatlarında ve dış istihbaratında çalışmış olmama rağmen, daha sonra da St. Petersburg belediye başkan yardımcılığı, Güvenlik Servisi (FSB) direktörlüğü, Güvenlik Konseyi Sekreteri ve hatta ilk aşamada hükümet başkanlığı görevlerimde dahi Rusya’nın farklılaştığını düşünerek artık Batı ile ideolojik bir çatışmanın hiçbir temeli olmadığına ilişkin saf fikirlere sahiptim.”
Evet, Putin ve diğer Rus yetkililer o kadar saflar ki, kendi ifadesiyle “ABD’nin, Rusya Federasyonu topraklarında ayrılıkçılık ve terörizme destek verdiğini fark ettiklerinde” bile, bunu “ABD’nin SSCB’yle savaşmaya alışmasının bir devamı” olarak yorumluyorlar!
BRZESİNKİ’NİN HARİTASI KREMLİN’DE ANLAŞILMADI MI?
Genel olarak emperyalist Batı’nın ne kadar kurnaz olduğu herkesin malumu ama bunca tecrübeye sahip Putin’in ve Rus devlet adamlarının saflığı ise elbette şaşırtıcı!
90’larda Türkiye’de bile en deneyimsiz komünistin görebildiğini Putin’lerin görememiş olması elbette pek inandırıcı gelmiyor ama Putin’in “içtenlikle söylüyorum” demesine inanmak durumundayız.
Peki bu nasıl olabiliyor? SSCB dağıldıktan sonra Rus devleti nasıl oluyor da emperyalist ABD ile barış içinde yaşayabileceğini sanıyor?
Hadi hepsini geçtik. ABD’nin en önemli stratejistlerinden Zbigniew Bzrezinski’nin 1997’de yayınlanan Büyük Satranç Tahtası kitabını Kremlin’de kimse okumadı mı? Ya da okuyup ciddiye mi almadı?
Brzesinski, Avrupa’nın batısından doğusuna uzanan ve Rusya’nın derinliklerini hedef alan jeopolitik hattı, haritasıyla birlikte kitabında çiziyor: “2010 yılına kadar Fransa-Almanya-Polonya-Ukrayna siyasi işbirliği 230 milyonluk nüfusuyla, Avrupa’nın jeostratejik derinliğini artıran bir işbirliğine dönüşebilir.” (Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, İnkılap, 2005, s.123).

NATO’nun genişletilerek SSCB’den sonra Rusya’nın da çevrelenmesi gizli saklı olmadı ki? 1999’da Çekya, Macaristan ve Polonya NATO üyesi yapılırken, hedef elbette Rusya’ydı.
ABD’nin SSCB’den sonra Rusya’yı da hedef aldığına, Doğu Avrupa’dan ve özellikle Ukrayna üzerinden Rusya’yı geriletmeyi amaçladığına dair o kadar çok veri var ki, insan hakikaten Kremlin’in saf yöneticilerinin 90’larda bunları fark edememiş olmasına şaşıyor!
ÇÜNKÜ PUTİN’LER RUS MİLLİYETÇİSİ
Peki Putin başta Rus devlet aygıtının aktörleri neden bu gerçeği göremediler? Meseleyi Putin’in “saftım” demesiyle açıklayabilir miyiz?
Üzerinde düşündüğümde bulabildiğim açıklama şu oldu:
Putin, bir komünist değil, bir Rus milliyetçisi. SSCB’nin dağılmasının ardından Rus devlet aygıtının kritik koltuklarına oturanların çoğunluğu da Rus milliyetçisi.
Milliyetçi olarak, yıktıkları sosyalist ekonominin yerine Rusya’da Batı tipi kapitalizmi inşa etmeyi hedeflediler. Bu durum belki de onları, Batı’yla aynı ideolojik zeminde olmaları üzerinden aynı cephede bulundukları varsayımına götürdü.
Stalin’den sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) içinde başlayan revizyonizm ve ilerleyen yıllar boyunca partinin bir işçi partisinden bir bürokratlar partisine dönüşmesi ve gittikçe bir “devlet burjuvazisi” sınıfının ortaya çıkması, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni en sonunda dağılmaya götürmüştü.
1989’da SBKP içinde komünistler artık azınlıktı. Ve çoktan SBKP’nin “tam denetiminden” çıkmış olan Kızılordu da, devrimin çökmesini izler konuma düşmüştü; küçük bir girişim dışında devrim yapan ordu devrimini korumaya yeltenememişti.
Bu ideolojik zeminde Rus devlet aygıtını yönetmeye başlayan Rus milliyetçileri de “dünya kapitalist düzeniyle” birleşebileceğini düşündü.
Putin’in saflık olarak açıkladığı süreç, çok özetle böyle…
Neyse ki 2000’lerde Rus devlet aygıtı 1990’lardaki bu “saflıktan” uyandı!
Tarihsel süreç ve ortak organizasyonların gelişimi dikkate alınırsa, bu uyanmada ABD’nin Orta Asya planlarına karşı Çin’in Rusya’yla işbirliği zemini oluşturması ve Çin Komünist Partisi’nin de bir miktar etkisi olmuş olmalı.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
19 Aralık 2023
ABD’nin ‘iki cephe’ çıkmazı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/12/2023
Emperyalist ABD iki cephede birden savaşıyor: Ukrayna ve İsrail.
Ukrayna’da aslında Ukrayna ile Rusya değil, ABD/NATO ile Rusya savaşıyor. İsrail’de aslında sadece İsrail ile Filistin savaşmıyor, aynı zamanda ABD-İngiltere-İsrail ile Küresel Güney mücadele ediyor.
İki cephede de savaşı ABD başlattı
Denilebilir ki Ukrayna cephesinde ilk kurşunu Rusya, İsrail cephesinde ilk kurşunu Hamas attı, dolayısıyla savaşı ABD başlatmadı. Perdenin önündeki görüntü elbette öyle ancak:
– ABD 2008’de Ukrayna’ya NATO üyeliği yolu açarak “NATO’yu genişleterek Rusya’yı geriletme” stratejisini başlattı ve 2014’te Ukrayna’da iktidarı darbeyle değiştirerek sıcak savaşı başlattı. ABD darbesini kabul etmeyerek bağımsızlık isteyen Dombas cumhuriyetlerinde, 2014’ten Şubat 2022’deki Rusya müdahalesine kadar zaten savaş vardı.
– 7 Ekim’de ilk kurşunu Hamas atmış olsa da gerçek şu: Filistin toprakları işgal altında, Gazze ağır bir ablukada ve dar bir alana sıkışmış 2.3 milyon insanın belli periyodlarda patlamaması zaten olası değil. 7 Ekim’de olan budur. Ve bu patlamanın suçu ve sorumluluğu İsrail’in “sürekli işgal” ile genişlemesini destekleyen ABD’dir. Biden’in “Ortadoğu’da İsrail olmasaydı, çıkarlarımız için bir İsrail kurmamız gerekirdi” sözleri, ABD ile İsrail arasındaki “ileri karakol” ilişkisine işaret etmektedir.
Biden üç yönden baskı altında
Ancak ABD’nin emperyalist iştahıyla hegemonyası arasında artık doğru bir orantı yok: Amerikan hegemonyası zayıflıyor. ABD bu nedenle Ukrayna ve İsrail cephelerinde üç yönlü baskı altında:
1) İki cephedeki askeri kuvvetler, Rusya’nın ve Filistinli direnişçilerin baskısı altında.
2) İki cephede de uluslararası güç dengesi ABD’nin aleyhine gelişiyor. BM oylamalarında ABD ve İsrail’in yanında sadece 8 devlet kaldı; ikili yalnızlaştı.
3) İki cephe konusunda da ABD halkı ve devleti içinde ayrışma var. ABD Kongresi, İsrail’e ve Ukrayna’ya finans desteğini tıkamış durumda. Gerçi bu tıkamanın açık gerekçesi “güney sınırının güvenliği” sorunu olsa da, hem kimi temsilciler meclisi üyelerinin hem de kimi senatörlerin açıklamalarına bakılırsa, artık Amerikan halkının vergilerinin Ukrayna’da harcanması istenmiyor.
Nitekim Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin “Batı adına savaşıyoruz” diyerek ABD Kongresi’nden para istemesi, hatta “ABD’den acil destek gelmezse savaşı kaybedebiliriz” demesi durumu değiştirmedi: Zelenski Washington ziyaretinden çantası boş döndü. Benzer bir durum da AB cephesinde yaşandı: Macaristan AB’nin Ukrayna’ya 54 milyar dolarlık yardım paketini veto etti.
Biden’ın Netanyahu eleştirisinin anlamı
ABD Başkanı Biden’ın Netanyahu’ya dönük geçen haftaki eleştirilerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. “İsrail dünyanın desteğini kaybetmeye başladı. Netanyahu, İsrail tarihinin en muhafazakâr hükümetini değiştirip güçlendirmeli” diyen Biden, iç ve dış basınç nedeniyle manevra yapıyor, yönetiminde restorasyonla İsrail’i kurtarmaya çalışıyor.
İsrail ise ABD’nin “en kısa zamanda ateşkes” mesajına “tek başımıza kalsak da savaşa devam edeceğiz” yanıtı vererek, ABD’deki ayrışmadan yararlanabilmeye oynuyor.
11 ay sonra yapılacak başkanlık seçimi de dahil bir çok parametresi olan bu ayrışma konusuna rağmen asıl gerçek şudur: ABD’nin siyasi desteği, silah desteği, askeri danışman desteği, bir ucu Kürecik’te bulunan bölgesel istihbarat ağı desteği olmasa, İsrail yönetimi Gazze’de etnik temizliğe soyunamazdı!
Kısacası Ukrayna ve İsrail cephelerinde gerçekte Sömürgeci Kuzey ile Gelişen Küresel Güney mücadelesi yaşanmaktadır. Taktik düzlemdeki günlük gelişmelere ve perdenin önünde görüne göre değil, stratejik düzlemdeki büyük saflaşmaya göre konumlanmak gerekir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Aralık 2023
ABD kışkırtmasına karşı sosyalist dayanışma
Posted in Politika Yazıları on 16/12/2023
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in iki günlük Vietnam ziyaretini, kritik önemi nedeniyle üç boyutta değerlendirebiliriz:
1) Öncelikle ziyaretin ABD’nin Filipinler üzerinden Güney Çin Denizi’nde kışkırtıcılığını yükselttiği bir süreçte yapılması önemliydi. Çin, Güney Çin Denizi’nde en uzun sınırı olan Vietnam’la savunma ve deniz alanlarını da içeren 37 anlaşma imzalayarak, ABD’ye “bölgedeki etkisini” göstermiş oldu.
Çin’in hem Filipinler ile hem de Vietnam ile Güney Çin Denizi’ndeki sorunları “bölgesel” düzeyde tutma ve ABD’nin bu alanı kışkırtma zemini olarak kullanmasını önleme siyasetleri bakımından da, Çin-Vietnam işbirliği kritik önemde.
ABD’ye “kaya gibi sağlam” mesaj
2) ABD, Çin’i çevrelemeyi esas alan Asya-Pasifik stratejisinde Hindistan’dan sonra Vietnam’ı önemli bir faktör olarak görüyor. ABD bu nedenle Vietnam’la ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor. Biden bu amaçla Eylül ayında Vietnam’ı ziyaret etmiş ve ABD-Vietnam ilişkilerini “kapsamlı stratejik ortaklığa” yükseltmişti. Yine ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki Japonya da Kasım ayında Vietnam’la ilişkilerini “kapsamlı stratejik ortaklığa” yükseltmişti.
Xi’nin ziyareti ise Çin ile Vietnam’ın ilişkilerini “kapsamlı stratejik işbirliğinin derinleştirilmesi temelinde ortak geleceğe sahip Çin-Vietnam topluluğu” seviyesine yükselterek, Vietnam’ın “en önemli ilişkisinin adresini” göstermiş oldu. Nitekim Vietnam Devlet Başkanı Vo Van Thuong, iki ülke ilişkilerinin “tarihte ilk kez bu kadar kapsamlı, sağlam ve dostane” düzeyde olduğunu belirtti ve “Çin-Vietnam ilişkileri kaya gibi sağlam, dış güçlerin ara bozma çabalarına karşı dayanıklıdır” dedi.
3) Xi’nin Vietnam ziyaretinin üçüncü boyutu ise iki sosyalist ülkenin dayanışması bakımından önemliydi. Nitekim Xi, Vietnam Devlet Başkanı Vo Van Thuong tarafından Çin Devlet Başkanı olarak ama Vietnam Komünist Partisi (VKP) Genel Sekreteri Nguyen Phu Trong tarafından da ÇKP Genel Sekreteri olarak davet edildi.
Bu kapsamda yapılan görüşmelerde de iki ülkenin “sosyalizm gemisinde birlikte yol alması” mesajı verildi.
ÇKP ile VKP’nin dayanışmayı ve işbirliğini yükseltmesi, 21. yüzyılda sosyalizm bayrağını yükseltmenin de önemli bir kaldıracı olacaktır.
Reuters’in Çin’le savaş senaryosu
Çin-Vietnam işbirliğinin önemini anlamamızı sağlayacak asıl etken ise Anglosakson dünyanın planlarıdır.
Örneğin Reuters haber ajansı, “Hint Okyanusu bir Tayvan savaşında neden Çin’in aşil topuğu olabilir?” başlıklı bir senaryo/analiz yayımladı. 4 elçi ve 8 analistle yapılan çalışmaya göre varılan sonuç(!) şu: Çin, Basra Körfezi’nden yola çıkan günde 60 petrol taşıyan gemiyi Hint Okyanusu boyunca koruyacak güçte değil, bu gemiler vurulduğunda Çin enerji sorunu yaşar ve dolayısıyla savaş kabiliyeti zayıflar, bu rakipleri açısından olası bir savaşta avantaj oluşturacak bir durumdur (harici.com.tr, 14.12.2023).
Batı’nın böyle senaryolar üzerinde durması, bu senaryonun içeriğinin ne kadar olası olduğu gerçeğinden daha önemlidir bazen. Zira bu senaryo çalışmaları, aynı zamanda bir planlama hazırlığına da işaret ederler.
ABD-İngiltere ikilisi, NATO’yu Asya-Pasifik bölgesine genişleterek, Çin’i bölgedeki müttefikleriyle çevreleyerek, Çin ile Afrika-Ortadoğu/Batı Asya yolu arasında düğümler oluşturarak Çin’i hedef almaya çalışıyorlar.
İşte bu şartlarda Çin’in Vietnam’la işbirliğini derinleştirmesi ve “ortak toplum” hedefi ortaya koyması kritik önemdedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Aralık 2023
Vahdettin ve Şeyh Sait meselesinin asıl hedefi
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/12/2023
Önce İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’e soruşturma açtılar. İçişleri Bakanlığının soruşturma gerekçesi, İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun 100. yıldönümü kutlamalarında Soyer’in yaptığı konuşmada Padişah Vahdettin’e hakaret etmesiydi!
Hakaret sayılan ve soruşturmaya gerekçe olan sözler, Soyer’in “Sözlerim Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’undan alınmıştır” dediği sözlerdi.
Yani aslında AKP’nin İçişleri Bakanı bir belediye başkanına değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’e soruşturma açıyordu!
Bu elbette sıradan bir olay değildi ve 21 yıllık AKP iktidarının “esas hedefinin” yeni aşamasının da işaretiydi. Nitekim AKP’li siyasal İslamcılar ekranlardan, gazete köşelerinden cumhuriyetçileri, Kemalistleri hedef aldılar, “Kim Vahdettin’e hain derse yargılayacağız” dediler; bir TV programında Ümit Zileli’nin şahsında aydınları tehdit ettiler.
Şeyh Sait’in avukatları: AKP ve DEM
Ardından Şeyh Sait savunuculuğu başladı.
AKP’nin Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine atadığı kayyım, Silvan yolunu Elazığ’a bağlayacak “Şeyh Sait Bulvarı”nın yapım çalışmalarına başladıklarını sosyal medyadan duyurunca, haliyle tepkiler geldi.
İşin ilginci, AKP kayyım atamasa, HDP’li belediye başkanı da şehirde bir yere zaten yine Şeyh Sait’in adını verecekti. (Zaten 2014’te HDP ve AKP Meclis üyelerinin oylarıyla Dağkapı Meydanı’na Şeyh Said Meydanı ismini vermişlerdi.) Bu nedenle AKP’li kayyımın bu icraatına tepkilere göğüs geren ikinci parti DEM (HDP) oldu!
Şeyh Sait’in avukatlığına en önden soyunan ise doğrudan AKP’liler oldu. Örneğin AKP Erzurum Milletvekili Abdurrahim Fırat sosyal medyadan yayınladığı mesajla cumhuriyetçileri hedef aldı: “Şeyh Said onurumuzdur. Bazı terbiyesiz ve ahlaksız zevatın Şeyh Said Efendi için sarf ettiği beyanlar hakkında TCK hükümlerine göre hakaret oluşturan sözler nedeniyle suç duyurusunda bulunacağımızı ve Şeyh Said Efendinin sahipsiz olmadığını kamuoyuna beyan ederim.”
Ya cumhuriyet ya gericilik
Atatürk, TBMM kürsüsünden Vahdettin’i “hain, devlet başkanlığını kirleten, soysuz, alçak, menfaatçi, düşmanın elinde oyuncak, pespaye, entrikacı” diye nitelemiştir (Bkz. Nutuk).
Kaldı ki Vahdettin’in tek başına İngiliz Muhipleri (Dostları) Cemiyeti üyeliği bile bu sıfatları hak etmesine yetmektedir. Zira bu dernek sadece İngiliz mandası istemekle kalmamış, İngiliz parasıyla Anadolu’da karışıklık çıkarıp Kurtuluş Savaşı’nı engellemeye çalışmış, casusluk faaliyetleriyle İngilizlere hizmet etmiştir. Nitekim Vahdettin de en sonunda İngilizlere sığınarak kaçmıştır.
Şeyh Sait’in kalkışması ise 1925 konjonktüründe birkaç boyutlu bir konudur. Gericilikten Musul meselesine kadar çeşitli parametreleri vardır. Feodal kuvvetlerin genç Cumhuriyeti erken boğma hamlelerinden biridir: Ya cumhuriyet kazanacaktır ya gericilik…
Öyle olduğu için de Mustafa Kemal “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz” demiştir.
Tarih önündeki sorumlular
İşte bugünkü Vahdettin meselesi de Şeyh Sait meselesi de aslında budur: Türkiye şeyhler, müritler memleketi mi olacak, laik yurttaşların memleketi mi?
Siyasal İslamcıların Vahdettin ve Şeyh Sait’e “hain” diyene dava açmaları bir hukuk meselesi değildir; siyasal çarpışmadır. Adım adım tırpanladıkları Atatürk’ün laik cumhuriyetine kılıç çekerek “davam” dedikleri “İslam cumhuriyeti”ni inşa edebilmenin yolunu hazırlamaya çalışmaktadırlar. Bunu yaparken de “yeni rejim” için “yeni tarih” yazmaya uğraşmaktadırlar.
Bu saflaşmada siyasal İslamcılara şu ya da bu nedenle destek veren milliyetçiler ve ulusalcılar da, “acılara saygılıyız” diyerek net tutum almaktan çekinen cumhuriyetçiler de tarih önünde sorumlu olacaklardır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Aralık 2023
İsrailli müzakerecinin işaret ettiği çözüm yolu
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/12/2023
Geçen hafta bu köşede şöyle demiştim: “ABD yol ayrımında: Ya İsrail’e desteğini sürdürecek ve Körfez’i, Arapları ve Ortadoğu’yu kaybedecek, üstüne Ortadoğu’da er geç kurulacak masanın mimarlığını Çin’e kaptıracak ya da Ortadoğu’da barış için Çin’le işbirliği yapacak.”
ABD geçen bir hafta içinde ilk yoldan yürümeye devam edeceğini gösterdi. BM Güvenlik Konseyi’nde tek başına da olsa İsrail’in etnik temizlikçi tutumunu desteklemeyi sürdürdü; Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeliğinin sağladığı olanakla, bir üyenin çekimser kaldığı ve 13 üyenin desteklediği tasarıyı veto etti.
Oysa ABD’nin İsrail’i sınırsızca destekleyen bu tutumunun Körfez’i, Arapları ve Ortadoğu’yu kaybetmesine neden olacağını düşünen ciddi oranda bir kesim var Washington’da. Nitekim bu durum, Biden yönetiminin İsrail ve Ukrayna’ya mali destek içeren tasarısının da Senato’ya takılıp kalmasına neden oluyor.
ABD ÇİN’E MECBUR
Geçen hafta bir dizi olguyu sıralayarak yaptığımız analizde, ABD’nin hem Çin’e mecbur olduğunu hem de Çin’in ABD için bir fırsat olduğunu belirtmiştik.
Bölgeselleşme riski taşıyan İsrail-Filistin çatışmasına son vererek, “iki devletli çözümü” sağlamanın görünürdeki en pratik yolu bu: ABD ile Çin’in “zorunlu” işbirliği…
Uluslararası güç dengesi ortada: ABD’nin gücünün yetmediği küresel sorunların çözümünde Çin’le işbirliği yapmaya ihtiyacı, hatta mecburiyeti var.
Bu gerçek İsrail’den bile görülebiliyor.
‘BARIŞ SÜRECİNE ÇİN VE ABD EŞ BAŞKANLIK YAPMALI’
Daniel Levy…
Eski İsrail Başbakanı Ehud Barak döneminde Taba’da ve Eski İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin döneminde Oslo’da Filistinlilerle yürütülen müzakerelere katılan isimlerden…
Levy, ABD’nin önemli dergilerinden Foreign Policy’nin sorularını yanıtladı. Levy’nin bu önemli söyleşisinde öne çıkan görüşü, yukarıda anımsattığımız geçen haftaki “ABD Çin’e mecbur, Çin ABD için fırsat” başlıklı makalemdeki (CGTN Türk, 5.12.2023) görüşle örtüşüyor. Zira Levy “Filistin’le barış sürecine Çin ve ABD eş başkanlık yapmalı” diyor özetle (harici.com.tr, 8.12.2.2023).
Levy, dış baskı olmadıkça İsrail’in politikasında bir değişiklik olmayacağını, bunun da aslında İsrail siyasetini tıkayacağını ve kötüleştireceğini belirtiyor. Peki dış baskıyı kim ya da kimler oluşturacak?
Daniel Levy, dış baskının, “ABD liderliğindeki Batı tekelinin” ötesine geçmesi gerektiğini savunuyor. Çünkü Levy’ye göre ABD’nin mevcut yıkım sırasında hem yetersizliği hem de suç ortaklığı ortaya çıkmış durumda.
ABD’nin sorun çözme, barış masası kurabilme yetersizliği görülüyor artık, nitekim ben de o yazımda bu yetersizliğe dikkat çekmiştim.
ÜÇÜNCÜ VEKTÖR
Yeniden Levy’nin analizine dönersek…
Levy, Arap Birliği ile İslam İşbirliği Teşkilatı’nın oluşturduğu Gazze Temas Grubunun faaliyetlerini önemsiyor ancak yetersiz olduğunu belirtiyor.
Dolayısıyla ABD/Batı ile Arap/Bölge kuvvetleri dışında bir “üçüncü vektör”ün gerektiğini savunuyor. Levy bu vektörün doğrudan BRICS olamayacağını ama BRICS içinden ülkelerin olabileceğini belirtiyor.
Kim mi?
Doğrudan Daniel Levy’nin sözleriyle aktaralım: “1991’de Madrid’de başlatılan ilk büyük barış süreci, o zamanlar düşüşte bir güç olan Rusya ve ABD eş başkanlığında yürütülmüştü. Zor bir denge olmasına rağmen İran-Suudi cephesindeki rolü göz önüne alındığında Ortadoğu’da diplomatik iştah sergileyen ve kabul gören Çin ve ABD’nin yeni bir sürece eş başkanlık yapması gerekiyor.”
KÜRESEL GÜVENLİK MİMARİSİ
Evet, görünür en olası ve yakın çözüm yolu bu…
Zira geçen haftaki yazımda belirttiğim ve yukarıda anımsattığım gibi, o masa er geç kurulacak; ABD bu fırsatı kullanamazsa, o masanın mimarlığını Çin’e kaptıracak.
Dünya, yeni bir küresel güvenlik mimarisine ihtiyaç duyuyor. Güvenliğin bölünmezliği prensibinin esas olduğu bu mimarinin inşası adım adım sağlanacak.
Dünya oraya gidiyor…
İsrail-Filistin çatışmasına bir son vererek Filistin devletini ABD-İsrail-İngiltere üçlüsüne kabul ettirebilmek, Küresel Güney’in “küresel güvenlik mimarisini” oluşturmasının en önemli virajı olacak…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
12 Aralık 2023
Amerikan neo-faşizmi
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/12/2023
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, görev süresi boyunca yetkisini ilk kez kullanarak BM Şartı’nın 99. maddesini işletti ve BM Güvenlik Konseyi üyelerine 6 Aralık’ta bir mektup gönderdi: “Güvenlik Konseyi üyelerini insani felaketin önlenmesi için baskı yapmaya çağırıyorum ve insani ateşkesin ilan edilmesi talebimi tekrarlıyorum. Bu çok acil.”
Guterres’in bu mektubu, öncelikle ABD-İsrail ikilisinin demokrasi ve insan hakları maskesini indirdi. İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen, sanki neo-faşist saldırganlığıyla Gazze’de etnik temizlik ve soykırım uygulayan ülkesi dünya barışını tehdit etmiyormuş gibi, Guterres döneminin “dünya barışı için tehdit olduğunu” savundu!
Ahlaksız yalnızlık
Guterres’in mektubunun ardından BM Güvenlik Konseyi üyesi Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), yaklaşık 90 ülkenin “eş sunucusu” olduğu karar tasarısını sundu ve düzenlenen acil oturumda tasarı oylandı.
15 üyeli Güvenlik Konseyi’nde bir tek ABD tasarıya karşı çıktı ve veto etti, İngiltere bile çekimser kaldı. Çin, Rusya, Fransa, Birleşik Arap Emirlikleri, Brezilya, Arnavutluk, Ekvador, Gabon, İsviçre, Mozambik, Malta ve Japonya ise tasarıyı onayladı.
Böylece ABD, bir kez daha BM’de yalnızlaştı. Anımsayacaksınız, daha önce yapılan BM Genel Kurulu’ndaki oylamada da 120 evet, 14 hayır, 45 çekimser oy çıkmış ve ABD ile İsrail’e dünyada sadece 12 ülke tam destek verebilmişti.
ABD’nin durumu artık siyaseten yalnızlıktır, üstelik ahlaksız bir yalnızlık. Çünkü ABD’nin BM Daimi Temsilci Yardımcısı Robert Wood;
1) Oylamadan önce, “Yeni bir Konsey kararı faydalı değil. Gazze’de insani durumu düzeltmek için sessiz diplomasiyi tercih ediyoruz” sözleriyle,
2) Oylamadan sonra ortaya çıkan tablo karşısında da tasarıyı “aceleye getirilmiş, gerçeklikten kopuk, ibreyi somut bir şekilde ileriye doğru hareket ettirmeyen, dengesiz bir karar tasarısı” diye niteleyerek, ABD’nin “diplomatik sahtekârlığını”, “siyasi ikiyüzlülüğünü” ve “insani utanmazlığını” sergiledi!
O kadar sergiledi ki Çin’in BM Daimi Temsilcisi Zhang Jun bile diplomatik ifadeleri bir kenara bırakarak ABD’yi açıkça “ikiyüzlülükle” suçladı.
ABD düzeni ile Küresel Güney düzeni çarpışması
BM düzeni, Alman faşizmine karşı kazanılan II. Dünya Savaşı’nın ardından oluşturulan belli ölçülerde bir demokrasi düzeniydi. Ancak ABD, özellikle SSCB’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan tek kutuplu dünya döneminde bu düzeni tahrip etmeye başladı: BM kararlarını veto ederek, yok sayarak, aykırı hareket ederek, BM’den karar çıkartmadan müdahale, savaş ve işgallerde bulunarak “kısmi demokratik düzeni” felç etti.
Çok kutuplu dünyanın inşa olmaya başlamasıyla birlikte ABD’nin bu tahripkâr tutumu frenlenmeye başladı. Öyle ki ABD veto kartını kullansa da, tutumuyla yalnızlaşıyor ve gün geçtikçe bunun “siyasi bedelini” yavaş yavaş ödemeye mecbur kalıyor.
ABD işte bu nedenle bir süredir BM’yi “Küresel Güney”in hâkim olduğu bir yapı olarak nitelemeye ve eleştirmeye başladı. İsrail’in Guterres dönemini “dünya barışı için tehdit dönemi” diye suçlamaya kalkması bundandır.
Çünkü ABD-İsrail ikilisi için “dünya barışı”, “tersyüz ettikleri savaş”tır; istedikleri ülkeye saldırabildikleri, işgalle topraklarını genişletebildikleri, “demokrasi ve insan hakları” maskesiyle “neo-faşist” saldırganlıklarını uygulayabildikleri düzendir.
Bu nedenle Gazze’de sadece İsrail-Filistin savaşı değil, tıpkı Ukrayna’da olduğu gibi, gerileyen “ABD düzeni” ile yükselen “Küresel Güney” düzeni çarpışmaktadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Aralık 2023
Atina kapısı: Atlantik kapısı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/12/2023
Geçen yıl “Benim için Miçotakis bitmiştir, bir daha da görüşmem” diyen Erdoğan neden Atina’ya gidip Miçotakis’le görüştü? Görüşmede mevcut sorunlardan teki bile çözülmemişken, iki ülke ne oldu da “iyi dostluk ve komşuluk bildirisi” imzaladı?
Çünkü Erdoğan, Atina’yı; AB’ye, New York bankerlerine, Londra tefecilerine, F-16 satışını onaylayacak ABD Kongresi’ne, kısacası Atlantik’e açılacak kapı olarak görüyor. Erdoğan bu kapıların anahtarı olan Mehmet Şimşek’i Mayıs 2023 seçiminden sonra Hazine ve Maliye Bakanı atamıştı.
Ancak Atlantik finans kapitali, sıcak para verme karşılığında siyasi tavizler istiyor. İşte meselenin esası budur.
ABD’nin üç hedefi
Önemle belirtiyorum hep: NATO karargâhı üye ülke siyasetlerinin ayarlandığı merkezdir. İşte Erdoğan’ın siyasetleri de Mayıs 2023’ten sonraki ilk NATO zirvesinde, 12 Temmuz’da Vilnius’ta, yeniden ayarlandı: Erdoğan’a Miçotakis’le “normalleşme kapısı” gösterildi.
Erdoğan ile Miçotakis, “sorunların yeni bir perspektifle çözülmesi konusunda fikir birliğine varmış ve dışişleri bakanlarına bu konuda görev vermişti.” Türk ve Yunan dışişleri bakanları da “yeni perspektifle çözüm” için bir araya gelmiş ve “yeni dönemi” başlatmıştı (AA, 5.9.2023).
Washington, Temmuz’daki NATO Zirvesinde, birkaç hedefine birden ulaşmıştı: Erdoğan Miçotakis’le normalleşecek, Ankara’da AB’cilik başlayacak ve Erdoğan İsveç’in NATO üyeliğini onaylayacaktı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 7 Ağustos’ta, 14. Büyükelçiler Konferansı’nda “AB üyeliğini temel hedef” ilan etti. Erdoğan 23 Ekim’de İsveç’in NATO’ya katılım protokolünü imzalayarak onaylaması için TBMM’ye gönderdi. Fidan, 28 Kasım’da NATO Dışişleri Bakanları toplantısında görüştüğü ABD Dışişleri Bakanı Blinken ile İsveç Dışişleri Bakanı Billström’e, TBMM’nin protokolü “birkaç hafta içinde” onaylayacağını söyledi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 30 Kasım’da, “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” dedi.
Ve Erdoğan 7 Aralık’ta Atina’yı ziyaret etti. Çünkü Atina kapısı, AB kapısıydı, Atlantik kapısıydı.
AKP Kıbrıs’ta yeni tavize açık
Türkiye ile Yunanistan arasındaki en önemli sorunların başında Kıbrıs geliyor. Erdoğan ve Miçotakis ortak basın toplantısında bu konuda ne dediler peki?
Erdoğan: “Kıbrıs meselesinin, adadaki gerçekler temelinde, adil, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüme kavuşturulması, tüm bölgenin yararına olacaktır” (AA, 7.12.2023)
Miçotakis: “Kıbrıs meselesinde, Yunanistan için BM Güvenlik Konseyi kararları dışında bir çözüm yok” (AA, 7.12.2023).
Şimdi geriye sararak şunları da anımsayalım: Mehmet Şimşek’in “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” diyerek değerlendirdiği ve “memnuniyetle karşıladığı” AB Komisyonu raporunda “Kıbrıs şartı” da vardı. Şöyle ki Ankara’nın modernizasyonunu istediği Gümrük Birliği’nde müzakereler, AB Konseyi kararıyla 2006’da dondurulmuştu ve gerekçesini de şöyle açıklamışlardı: “Türkiye Gümrük Birliği’nden kaynaklanan yükümlülüklerini tüm AB üyelerine eksiksiz uygulamadıkça bu başlıkta müzakereler açılmayacak.”
Çünkü Rumlar 2004’te AB’ye Kıbrıs Cumhuriyeti olarak girdi, oysa garantörlük anlaşmasına göre Türkiye bunu engelleyebilirdi. AKP Denktaş’ı oyun dışına iterek, Rumların AB üyesi olmasını sağladı, Kıbrıs konusunu da AB meselesine dönüştürdü!
Denilebilir ki üzerinden 20 yıl geçti. Ama öyle değil! Yukarıda Erdoğan’ın siyasetlerinin yeniden ayarlandığı Vilnius’taki NATO zirvesinden bahsetmiştik. Erdoğan oradan döndükten kısa bir süre sonra aynen şöyle demişti: “Samimiyetimizi Annan Planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” (AA, 24.7.2023).
Kapıları açmak için “gerekirse yine” taviz vermeye hazırlar özetle…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2023
Tampon bölge, yine savaş demektir
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/12/2023
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’a “ortak basın toplantısı” yapmayı teklif ettiğini ama reddedildiğini, Gallant’ın ayrı bir basın toplantısı yaptığını yazmıştık…
Kuşkusuz bu İsrail içinde bir iç mücadeleye işaret ediyor. Nitekim ardından bir başka hamle geldi. Kudüs Merkez Mahkemesi, Netanyahu’nun savaş nedeniyle ertelenen yolsuzluk davasına iki aylık aranın ardından “devam” kararı verdi. Böylece İsrail başbakanı, savaşın ortasında, yolsuzluk nedeniyle yargılanmaya devam edecek. Bunun anlamı açık…
Bitmedi…
İsrail’in Kanal 13 televizyonunun haberine göre, önceki akşam toplanan İsrail savaş kabinesi sırasında ilginç bir olay yaşanmıştı: “İsrail Başbakanlık Ofisi’ne bağlı güvenlik ekipleri, toplantıya girerken, ‘dinleme cihazı’ bulundurma ihtimaline karşı İsrail Genelkurmay Başkanı Halevi’nin üstünü ve eşyalarını aramak istedi.”
Başbakan’ın Genelkurmay Başkanı’na güvenmediği, korumaların üzerini aramaya kalktığı bir tablo…
Benzerlerinin artacağını göreceğiz.
Netanyahu’nun Gazze’yi silahsızlandırma hayali
Netanyahu, savaş kabinesi toplantısından sonra iki hedef açıkladı:
Birincisi, Gazze’nin yönetimini kesinlikle Ramallah’taki Filistin Yönetimi’ne bırakmayacaklarını söyledi.
İkincisi, Gazze’yi silahsızlandıracaklarını ama bunu bir uluslararası gücün değil, bizzat İsrail ordusunun yapacağını söyledi.
Ancak İsrail basınına yansıyan haberlere göre, savaş kabinesinin gündeminde asıl “tampon bölge planı” var!
Sürgün planından tampon bölge planına
İsrail’in ilk planı, sürgün/tehcir planıydı. Gazze’nin kuzeyindeki Filistinliler güneye itilecek, oradan da Filistinlilerin bir bölümü Mısır’a, bir bölümü de Ürdün’e yerleştirilecekti.
ABD Dışişleri Bakanı Blinken, İsrail adına bu planı Mısır ve Ürdün yetkilileriyle görüştü ama böyle bir planın kabulü elbette söz konusu olamazdı! Nitekim iki ülke de reddetti, hatta Ürdün savaş sebebi saydı.
Ardından Netanyahu, ABD’ye bu kez “derin tampon bölge” hedefini iletti. İsrail devlet televizyonu KAN, Netanyahu’nun Blinken’e “savaş bittikten sonra Gazze’nin güvenliğini kontrol altına alacağını ve Gazze’de derin bir tampon bölge kuracağını” söyledi.
Ancak ABD yönetimi “Gazze topraklarının küçülmesine neden olacak tüm planlara karşı olduğunu” açıkladı.
Tampon bölge uygulanamaz
İsrail’in Gazze’de tampon bölge planı, daha önce de uygulanmış ama İsrail’in “güvenliğini” sağlayamamıştı.
İsrail 2005’te Gazze’den çekilirken 1 km genişliğinde bir tampon bölge kurmuştu, 2014’teki savaştan sonra ise bu tampon bölgeyi genişletmişti. Yani işe yaramadığı iki kez görüldü. Üçüncü defa daha da genişletilse bile işe yaramayacak. Çünkü:
Bir kere tampon bölge demek, pratikte Filistin topraklarının bir parça daha işgal edilmesi demektir. İsrail-Filistin çatışmasının temel nedeni tam da budur zaten, İsrail’in Filistin topraklarını işgal etmesi. Dolayısıyla tampon bölge demek, yeni savaş demektir orta ve uzun vadede…
Diğer yandan İsrail’in Gazze’de Hamas’ı bitirmesi de Gazze’yi silahsızlandırması da gerçekçi değil. Direniş sürdüğü müddetçe de “tampon bölge” uygulaması işe yaramayacaktır.
Filistin Devleti kabul edilmediği ve İsrail’in işgali sürdüğü müddetçe, Filistinliler o örgütle ya da bu örgütle, roketle ya da taşla direnmeye devam edecekler. Böyle olduğu için de savaşı en sonunda kazanacaklar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Aralık 2023
ABD Çin’e mecbur, Çin ABD için fırsat
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 05/12/2023
Önce bazı saptamalar yapalım:
1) Kuvvet kullanılmadığı müddetçe, İsrail’i durmaya ikna edecek dünyada tek kuvvet ABD’dir.
2) ABD’yi İsrail’i durdurmaya zorlayacak kuvvet ise Çin’in liderliğindeki Küresel Güney’dir.
3) Arap Birliği ile İslam İşbirliği Teşkilatı’nın 7 ülke dışişleri bakanlarından Gazze Temas Grubu kurması ve grubun Çin’den başlayarak BM Güvenlik Konseyi üyeleriyle görüşmesi, Küresel Güney’in önemli diplomatik atağıdır.
4) Çin, İsrail-Filistin sorunu için beş maddelik tutum belgesi ve dört maddelik çözüm planı açıklayarak, en önemli girişimi başlatmış durumda.
5) ABD için Ortadoğu’da karar zamanı. Çünkü İsrail’e “tam desteğini” sürdürerek varılacak nokta, Tel Aviv açısından sahada bir kazanım olsa bile, Washington açısında önemli bir yenilgiye dönüşme riski taşıyor. Savaş uzadıkça, ABD Körfez’i ve Arapları kaybedecek.
ABD YÖNETİMİ İÇİNDE İKİ TUTUM
6) ABD, İsrail’e tutum karşısında yönetim düzleminde de bir ikilik yaşıyor. Hem ABD Kongresi’nde ama hem de ABD hükümeti içinde İsrail’e sınırsız desteği sürdürme taraftarları olduğu gibi, Körfez ve Arapları kaybetmemek için İsrail’i frenlemek gerektiğini düşünenler de var.
ABD Başkanı Joe Biden ve ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in İsrail’e sınırsız destek veren çizgisinin yerini son günlerde İsrail’i uyaran hükümet üyeleri almaya başladı. Örneğin ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin sivillere yönelik tutumu nedeniyle İsrail’in “taktik bir zaferi stratejik bir yenilgiye dönüştürebileceği” uyarısını yaparken, ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris de “Filistinlilerin zorla tehcir edilmesine hiçbir koşulda izin vermeyeceklerini” belirtti.
Austin-Harris ikilisinin İsrail’e uyarıları ise ABD Kongresinde rahatsızlığa yol açtı. Etkili isimlerden Senatör Lindsey Graham, Austin ve Harris’e tepki gösterdi, hatta “Savunma Bakanı’na güvenini kaybettiğini” söyledi.
Asıl dikkat çeken gelişmelerinden biri ise “yeniden canlandırılmış bir Filistin yönetimi altında birleşmiş Batı Şeria ve Gazze’ye destek açıklayan” ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in, Ulusal Güvenlik Danışmanı Phil Gordon’ı bu hafta İsrail ve Barı Şeria’ya göndereceğini açıklamasıydı.
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın ortalıkta pek görünmediği bir süreçte, Harris’in Ulusal Güvenlik Danışmanı Gordon sahaya iniyor…
Bu hamlenin ABD iç siyaseti açısından iki boyutunun olduğunu söyleyebiliriz. Bir kere önümüzdeki yıl ABD için seçim yılı ve Biden’ın adaylığı gün geçtikçe zayıflıyor. Diğer yandan Phil Gordon, Obama döneminde de Dışişleri Bakan Yardımcısıydı.
Tam burada bir anımsatma yapalım. Obama bir ay önce önemli bir çıkış yapmıştı: “İsrail-Filistin çatışmasında hiç kimsenin eli temiz değil. Hepimiz bir dereceye kadar suç ortağıyız.”
ABD YOL AYRIMINDA
7) Asıl önemli konuya gelelim. ABD bir süredir “savaş çıkaran ama çıkarlarını dayatacağı barış masası kuramayan büyük güç” konumunda. Bu kuşkusuz hem hegemonyasının zayıflamasıyla hem de çok kutuplu bir dünyanın inşa olmasıyla ilgili…
ABD bu nedenle bir yol ayrımında: Ya İsrail’e desteğini sürdürecek ve Körfez’i, Arapları ve Ortadoğu’yu kaybedecek, üstüne Ortadoğu’da er geç kurulacak masanın mimarlığını Çin’e kaptıracak ya da Ortadoğu’da barış için Çin’le işbirliği yapacak.
Bu durum nedeniyle ABD hem Çin’e mecbur hem de Çin ABD için bir fırsat durumunda…
ABD’nin Çin’le Ortadoğu’da bir işbirliğine gitmesi ise elbette kolay değil zira ABD içinde Çin’e karşı tutumu sertleştirmek isteyenlerle, ekonomik gerekçelerle Çin’le ilişkileri rayda tutmak isteyenler arasında zaten bir mücadele var. ABD’nin Çin’le San Francisco zirvesi düzenlemek istemesi, işte bu mücadeleyi bir dengeye oturtmak içindi.
Öyle olduğu için de Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile ABD Başkanı Joe Biden arasındaki San Francisco zirvesi, tarafların aslında pozisyonlarını koruduğu ama “normalleşme yolunda iletişim kanallarının açık tutulmasında mutabakata vardığı” bir zirve oldu.
Özetle ABD’nin ulusal strateji belgelerine “mücadele edilecek asıl rakip” diye kaydettiği Çin’le hem mücadele etmeye ama hem de gücünün yetmediği küresel sorunların çözümünde Çin’le işbirliği yapmaya ihtiyacı, hatta mecburiyeti var…
Yani emperyalist ABD açısından tam bir ikilem özetle…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
5 Aralık 2023
İsrail devletinde Gazze çatlağı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/12/2023
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın neden ayrı basın toplantısı düzenlediğini soran gazetecilere şu yanıtı verdi: “Savunma Bakanına bu akşam bir ortak basın toplantısı düzenlemeyi önerdim. Karar onun kararı” (Sputnik, 2.12.2023).
Peki Başbakan’ın istemesine rağmen Savunma Bakanı neden ayrı bir basın toplantısı düzenlemişti?
Bizi bu sorunun yanıtına götürebilecek iki konu var:
Siyasi hedef – askeri hedef uyumsuzluğu
Gazze için siyasi hedef belirleyen İsrail hükümeti ile o siyasi hedefe hangi askeri hedeflerle ulaşılacağını belirleyen kuvvetler arasında bir çelişki olduğu anlaşılıyor.
İsrail Başbakanı Netanyahu, en başından beri siyasi hedefi “Gazze’den Hamas’ı temizlemek” diye belirlemişti. Nitekim Netanyahu, Gallant’ın reddetmesi nedeniyle tek başına yaptığı ortak basın toplantısında da aynı hedefi yineledi: “Nihayetinde kararları biz veriyoruz ve nihai kararımız Hamas’ı yok etmek.”
Bunun gerçekçi olmadığını sahadaki uygulayıcılar görüyor olmalı ki İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi şöyle söylüyor: “İsrail ordusu, Gazze’deki esirlerin tamamı serbest bırakılıncaya kadar durmayacak” (AA, 28.11.2023).
Böylece ortaya şu tablo çıkmış bulunuyor: İsrail hükümeti “Hamas’ı bitirene kadar savaş”, ordu ise “esirleri kurtarana kadar savaş” diyor.
Gazze’de Hamas’sız seçenek yok
İsrail kabinesi de, İsrail güvenlik birimleri de çok parçalı; bu nedenle hükümet içinde Netanyahu’nun, güvenlik bürokrasisi içinde Halevi’nin söylediklerine katılmayanlar elbette vardır ama resmi açıklamalarla kamuoyuna yansıyan bu…
Sahadaki uygulayıcılar genelde gerçeğe daha yakın olurlar. İsrail ordusunun da Gazze’de Hamas’ın bitirilemeyeceğini hükümet üyelerine göre daha net tespit etmiş olabileceği büyük olasılık.
ABD ile İsrail’in Hamas’tan sonra “Gazze’nin nasıl yönetileceğini” müzakere etmelerini değerlendirdiğim CGTN Türk’teki 14 Kasım tarihli “Gazze senaryoları” başlıklı analizde belirtmiştim: Gazze’de Hamas’sız bir çözüm gerçekçi değil.
Dahası Hamas’ın ideolojisi, Gazzelilerin de ideolojisi…
İsrail’de fatura çatışması
Öte yandan daha önce bu köşede ayrıntılı incelediğimiz gibi, İsrail’de hem hükümetle ordu arasında hem de güvenlik birimlerinin kendi aralarında bir “fatura” çatışması yaşanıyor.
7 Ekim başarısızlığının faturasını kimin ödeyeceği sorunu, bir iç çatışmaya dönmüş durumda. Öyle ki Netanyahu bu konuda güvenlik ve istihbarat birimlerini suçladığı açıklamasını silmek ve kurumlardan özür dilemek zorunda bile kalmıştı.
Güvenlik ve istihbarat birimleri ise gazetelere belge sızdırarak, birbirlerini suçluyorlar.
ABD’nin asıl kaygısı
Özetle İsrail’de hem kabine içinde hem de kurumlar içinde, yani toplamda İsrail devleti içinde Gazze çatlağı yaşanıyor. Sadece İsrail bombalarına ve ölü sayılarına bakarak değil, bütünlüklü bir analiz için meselenin bu yanına da bakmak gerekiyor.
Böylece ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in “ABD, Filistinlilerin zorla tehcir edilmesine hiçbir koşulda izin vermeyecektir” mesajının nedeni de daha iyi anlaşılacaktır.
Washington, İsrail planlarını revize etmediği ve savaşın uzadığı şartlarda, asıl savaşı kaybedeceğini görüyor: Körfez’i, Arapları ve Ortadoğu’yu…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Aralık 2023