Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
Türkiye’yi kapılara bağlama partileri
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/12/2023
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yine mesajını İngilizce paylaştı. Neden mi? ABD ve İngiltere pasaportları taşıdığı için değil tabii ki. Yabancılara verdiği mesajın Türkiye’de iyi karşılanmayacağını bildiği için!
Anadolu Ajansı’nın da abonelerine geçtiği haliyle Şimşek’in mesajı aynen şöyle: “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” (AA, 30.11.2023)
Post-Düyunu Umumiye görevlisi
Dikkat ediniz, “AB’yle ilişkileri geliştirmek istiyoruz” ya da “AB’yle tam üyelik için işbirliğini yeniden artırmak istiyoruz” benzeri şeyler söylemiyor; doğrudan “Türkiye’yi AB’ye bağlamak istiyoruz” diyor, hem de “sağlam şekilde bağlamak istiyoruz” diyor…
Türkiye adına ne acı üslup! “Türkiye Cumhuriyeti’ne ABD-İngiliz vatandaşı bakan atanırsa, olacağı bu” denilebilir. ABD ve İngiliz vatandaşlığının üzerine Hazine ve Maliye’den sorumlu bakan kimliği eklenince, Şimşek’i “Post-Düyunu Umumiye görevlisi” olarak da niteleyebiliriz elbette.
Şöyle bir özgeçmiş nadir bulunur çünkü: İngiltere’de ünlü Exeter’de eğitim aldı, Türkiye’ye dönüp 4 yıl ABD Büyükelçiliğine rapor hazırladı, ardından ABD’ye gidip Union Bank of Switzerland’da hisse senedi analizleri hazırladı, Deutsche Bank’ta menkul değerlerde çalıştı, Merrill Lynch’te önce Akdeniz bölge sorumlusu ardından da Avrupa, Ortadoğu ve Afrika bölgesi ekonomik ve stratejik araştırmalar bölümü başkanlığı yaptı.
2007’de AKP’den milletvekili oldu, çeşitli kurulların üyesi oldu, 2011’de Maliye Bakanı, 2015’te Başbakan Yardımcısı oldu. Ve 2023’te de Hazine ve Maliye Bakanı…
Türkiye’nin varlıklarını satma görevi
Post-Düyunu Umumiye görevlisi benzetmem sadece pasaportları ve işleri nedeniyle değil elbette. Aslında bu nitelemeyi kendisi yapıyor.
Bakınız geçen hafta ne dedi: “Ben inanıyorum ki önümüzdeki aylarda özellikle de yerel seçimler sonrasında Türkiye’nin varlıklarına talep çok ciddi bir şekilde artacak. Yani Türkiye’ye fon akışı ciddi bir şekilde artacak” (Yeni Şafak, 24.11.2023).
“Türkiye’nin varlıkları” dediği, Varlık Fonu’na koydukları ve 21 yıldır sattıklarından geriye kalanlar…
Yani ne var ne yok satacaklar. Kime? “Türkiye’ye fon akışı” yapacak olan yabancılara, yani New York bankerlerine, yani Londra tefecilerine, yani 21 yıldır Türkiye’yi borçlandırdıkları adreslere…
Yani borç ödemek için, hatta borcun faizini ödemek için elde avuçta kalan “Türkiye’nin varlıklarını” satacaklar.
İşte bu satışı kolaylaştırmak için de “Türkiye’yi AB’ye sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” diyerek ilgili adreslere “teslimat mesajı” veriyorlar.
Peki bunu yapana “Post-Düyunu Umumiye görevlisi” denmez de ne denir!
MHP’nin rolü
“Türkiye’yi AB kapısına AKP bağlamadı, 1999’daki iktidar bağladı” denilebilir pekâlâ ama bu, şu iki gerçeği değiştirmez:
1) 3 yıl sonra iktidara gelen ve 21 yıldır Türkiye’yi AB kapısında tutan, hatta kendi ifadeleriyle Türkiye’yi Avrupa önünde sığınmacılara karşı “tampon ülke” yapan iktidar AKP’dir ve AKP şimdi o kapıya Türkiye’yi “daha sağlam” bağlamak istemektedir.
2) 1999’da Türkiye’yi AB kapısına bağlayan koalisyonun ortağı MHP’ydi ve Bahçeli de Başbakan Yardımcısıydı. MHP ve Bahçeli, şimdi de Cumhur İttifakı’nın ortağı olarak yine iktidarın parçasıdır. Yani Türkiye’yi AB kapısına bağlama görevinde Erdoğan ile Bahçeli arasında pek bir fark yoktur.
AKP de MHP de Atlantik’e çıpalıdır; “yerli ve milli” propagandası o çıpanın örtüsüdür. İç politikada ne söylerlerse söylesinler, konu Türk-Amerikan ilişkileri, NATO üyeliği ve AB kapısı olduğunda iki parti de o çıpanın gereğini yerine getirmektedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Aralık 2023
AKP’nin siyasetlerini ayarlama merkezi: NATO
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/11/2023
Hep söylüyoruz, NATO askeri bir örgüt olmasından önce siyasi bir örgüttür ve bu yönüyle işlevi, ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutmasıdır.
NATO karargâhı bu bakımdan kapısından içeri girildiğinde üye ülke siyasetlerinin ayarlandığı merkezdir.
NATO-Saray-TBMM üçgeni
Örneğin kendi ülkenizdeyken, hatta NATO karargâhına gitmek üzere uçaktayken bile “İsveç’in NATO üyeliğini onaylamayacağınızı” söylersiniz. Ama karargâhın kapısından girip çıktıktan sonra “İsveç’in NATO üyeliğini onayladığınızı” ilan edersiniz.
Bunun iç politikada sorun yaratmaması için bu kez propaganda aygıtları çalışmaya başlar; “Tamam, Cumhurbaşkanı NATO toplantısında İsveç’in üyeliğini onayladı ama TBMM’ye göndermeyecek, bekletecek” denir.
Sonra NATO karargâhının kapısı kadar önemli olan ABD Dışişleri Bakanı ile kapının kolu durumundaki NATO Genel Sekreteri telefon eder; evrak saraydan TBMM’ye hemen gönderilir.
Sonra yine propaganda aygıtları çalışır; “Tamam, evrak TBMM’ye gönderildi ama onaylanmayacak, oyalanacak” denir. Hatta komisyonda görüşüldükten sonra ertelenmesi “ABD’ye büyük reddiye” diye pazarlanır, “iktidarın ABD’ye kafa tuttuğuna” inanmayanlara, “Bakın gördünüz mü” diye caka satılır.
Ama NATO karargâhı oradadır ve günü geldiğinde yine gidilecektir.
İsveç’e ‘TBMM adına’ verilen söz
Bu kez NATO karargâhına gitme sırası Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dadır. Kapıdan girdikten sonra olanları bu kez muhatabı İsveç Dışişleri Bakanı Tobias Billström açıklar: “Meslektaşım Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile ikili görüşmem oldu. Bana onayın birkaç hafta içinde gerçekleşmesini beklediğini söyledi.”
Dün yazıyı teslim ettiğim saate kadar Dışişleri bu sözleri yalanlamadı. Böylece Fidan’ın “TBMM adına” ABD, NATO ve İsveç’e söz vermiş olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Böylece yasama organı olmaktan çıktığını ve sarayın noteri durumuna dönüştürüldüğünü üzülerek gördüğümüz TBMM’nin, aynı zamanda sarayın pazarlık aracı olarak kullanıldığını da görmüş oluyoruz.
Tabi bu noktada iktidara haksızlık etmemeliyiz, zira TBMM’de pazarlık bile yapılmadan İsveç’in NATO üyeliğinin derhal onaylanmasını arzulayan bir muhalefet de var ne yazık ki…
Söz var, eylem yok
Önemle belirttik: Erdoğan dünyada Gazze konusunda İsrail’e en sert sözler söyleyen siyasetçilerin başında geliyor. Ancak bolca sert söze rağmen, iktidar cephesi kola-kahve dökmek şeklindeki yumuşak eylemlerden öteye gidemiyor. Ne İsrail’e istihbarat sağlayan Kürecik Radarı konusunda adım atılabiliyor, ne İsrail’e mal taşıyan gemiler engelleniyor. O gemilerle ne taşındığı, gemilerin sahiplerinin kimler olduğu şeklindeki soru ve araştırma önergeleri engelleniyor ama!
Kürecik Radarının neden kapatılmadığına verdikleri yanıtlar ise hepimize “devlet nedir” dersi gibi oluyor! Zamanında Ecevit’in, Demirel’in yapabildiğinin neden kendileri tarafından yapılamadığını, “Radar kapatmak tencere kapağı kapatmaya benzemez, orası NATO üssü, devlet ciddiyeti gereği öyle kapattım deyip kapatılamaz” diyerek açıklıyorlar!
Muhalefetin Batıcılık sorunu
Muhalefeti “Londra tefecilerine koşacaklar” diye suçlayıp, Londra tefecilerine de New York bankerlerine de koşanlar kendileri. Muhalefeti Batıcılıkla suçlayıp, Batı’nın stratejik çıkarlarına uyum göstermekte açık ara önde olanlar kendileri.
Neo-Abdülhamitçilik dediğimiz tam da budur: Doğu’ya yaslanarak Batı’yla pazarlık yapıp, bunu iç politikada ve ekonomide kullanıp, günün sonunda Batı’nın çıkarlarına uymak…
Bu kadar açık sergilenen bir oyunun neden bunca zamandır boşa düşürülemediğinin yanıtı ise acıklı: Çünkü muhalefet, iktidarı Batı’ya tam uyumlu olmamakla suçluyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Kasım 2023
ABD’nin “çıkış stratejisi” var mı?
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 29/11/2023
4 günlük insani araya 2 gün daha eklenilmesinin ardından, daha da uzatılmasına çalışılıyor. ABD ve İsrail yetkilileri bu amaçla Katar’da temaslarını sürdürüyor.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, NATO Dışişleri Bakanları toplantısı öncesinde NATO karargâhında yaptığı basın toplantısında, “Gazze’deki insani aranın mümkün olduğunca uzun sürmesini istediklerini” belirtti (AA, 28.11.2023).
Peki bu olası mı? Dahası uzatılmış insani aranın ardından kalıcı bir ateşkes gelebilir mi, yoksa savaş devam mı eder?
Tüm bunlar, son tahlilde gelip ABD’nin bir “çıkış stratejisi” olup olmadığına ya da bir “çıkış stratejisi” oluşturup oluşturamayacağına dayanıyor. Zira İsrail’i frenleyecek kuvvet de, yol verecek kuvvet de ABD…
İSRAİL HEDEF KÜÇÜLTTÜ
İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, 4 günlük aranın başında, “aranın ardından savaşa devam edeceklerini” açıklamıştı (AA, 24.11.2023).
2 günlük ek ara sırasında ise İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi’den, “İsrail ordusu, Gazze’deki esirlerin tamamı serbest bırakılıncaya kadar durmayacak” açıklaması geldi (AA, 28.11.2023).
Her ikisi de “savaşa devam” temalı bu açıklamalar, aslında İsrail’in “siyasi hedefinin” geri çekilişini resmediyor.
İsrail’in ilan ettiği siyasi hedef, “Hamas’ı bitirmek”ti; öyle ki ABD ile İsrail arasında Hamas’tan sonrası için “Gazze senaryoları” bile müzakere ediliyordu. 14 Kasım’da CGTN Türk’te “Gazze senaryoları” başlıklı analizde de belirtmiştim: Gazze’de Hamas’sız bir çözüm gerçekçi değil.
Açıklamalardan, İsrail’in “Hamas’ı bitirene kadar savaş” yerine, “esirleri kurtarana kadar savaş” hedefine çekildiği anlaşılıyor.
Hatta bu nedenle, hükümeti oluşturan koalisyon içinde de ciddi çatlak var. İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Gazze’ye saldırıların durdurulmasını, koalisyon hükümetinin dağılması olarak niteliyor. 64 milletvekilinin desteğini alan hükümet, Ben-Gvir liderliğindeki 5 milletvekilli Yahudi Gücü’nün çekilmesi halinde, salt çoğunluk için gereken 61’in altına düşüyor.
ABD’NİN İRAN’A GÖNDERDİĞİ MESAJ
Elbette pek çok etken var ama İsrail’in kararını etkileyecek en belirleyici etkenlerin başında ABD geliyor.
ABD’nin ise “Gazze’deki krizin bölgeye yayılmasından endişe” ederek, İsrail’i frenlemeye çalıştığına dair değerlendirmeler var.
İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, ABD’nin kendilerine savaşın kapsamını genişletmeyi düşünmedikleri mesajını ilettiklerini açıkladı. İsrail’e desteğin “bu şekilde” sürmesinin Beyaz Saray’ın çıkarına olmadığının aracılarla kendilerine iletildiğini belirten Abdullahiyan “Bu bilginin doğru olduğunu umuyoruz. Bunun doğrulaması da ABD’nin Siyonist rejimi ateşkesi sürdürmeye ve savaşı tamamen durmaya zorlamasıyla olmalıdır” (AA, 28.11.2023).
Tahran’ın değerlendirmesini doğrulayan işaretler artıyor. Bunlardan en dikkat çekeni, ABD dış politikası üzerinde etkisi bulunan CFR’nin Foreign Affairs dergisinde çıkan analizdi. Jennifer Kavanagh ve Frederic Wehrey imzalı analiz, özetle ABD’nin Ortadoğu’da bataklığa sürüklenmekte olduğunu, bu nedenle acilen rota değiştirmesi gerektiğini savunuyordu (Harici, 27.11.2023).
ABD İÇİN İKİ CEPHEDE DE İŞLER İYİ GİTMİYOR
İsrail’in kararını etkileyecek etkenlerin başında ABD’nin geldiğini söylemiştik yukarıda. Ancak elbette asıl faktör son tahlilde Filistinlilerin direnişidir. Filistinlilerin direnme iradesini sürdürebilmeleri en belirleyici etkendir. Zira o kararlılık sürdükçe, dünya kamuoyu da ABD ve İsrail’e karşı konumlanabiliyor.
Dolayısıyla İsrail’in “Hamas’ı bitirene kadar savaş” hedefinden “esirleri kurtarana kadar savaş” hedefine çekilmesinin arkasındaki asıl etken, Filistinlilerin direnme iradesini sürdürebilmesidir.
O irade en sonunda Batı’yı da böldü ve Avrupa içinden ABD ve İsrail’e “ateşkes” baskısı oluşmaya başladı.
Dolayısıyla ABD’nin seçenekleri azalmış ve manevra alanı daralmış durumda. ABD’nin İsrail için “Gazze’den bir çıkış stratejisinin” olup olmadığı belli değil ama bir çıkış stratejisinin olması gerektiğinin hızla gelip dayandığı ortada.
Ve asıl önemlisi şu ki hem Ukrayna cephesinde hem de Filistin cephesinde ABD için işler iyi gitmiyor. ABD’nin Ukrayna’ya sınırsız desteği 5 aylık taarruzda Rusya’yı bir adım geriletemedi; İsrail’e sınırsız desteği ise Ortadoğu’daki müttefikleriyle ilişkilerini daha da gevşemeye götürüyor.
Kısacası ABD’nin her iki cephede de “çıkış stratejisi”ne ihtiyacı var…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
29 Kasım 2023
İsrail’in üç sorunu
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/11/2023
Gazze’de terör, etnik temizlik ve insanlığa karşı savaş suçları işleyen İsrail devleti ve İsrail hükümeti, ABD ve küresel medya desteğine rağmen üç büyük sorunla karşı karşıya:
1. İsrail Batı desteğini kaybediyor
Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkeleri ilk günden itibaren değişik seviyelerde İsrail’e tepkilerini gösteriyorlardı. Ancak gün geçtikçe, Avrupa ülkeleri de İsrail’e karşı pozisyon almaya başladılar.
Nitekim eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett, “Dünya kamuoyu artık bizimle değil” diyerek ve eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, “Avrupa’da kamuoyunu kaybediyoruz, Avrupa’da hükümetleri de kaybetmeye başlayacağız” diyerek uyarmıştı Netanyahu hükümetini…
AB dönem başkanı İspanya’nın başbakanı Pedro Sanches ile 1 Ocak’ta AB dönem başkanlığını alacak Belçika’nın başbakanı Alexander De Croo’nun birlikte gösterdikleri tepki, İsrail’in Avrupa hükümetlerini de kaybetmesinin başlangıcı oldu.
İkili Kudüs’te ayrı ayrı görüştükleri İsrail Cumhurbaşkanı İsaac Herzog ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu açık açık uyardılar. Dahası İspanya Başbakanı Sanches, Refah Kapısı’nda yaptığı konuşmada “AB, Filistin devletini tanımazsa İspanya kendi kararını alacaktır” dedi.
Netanyahu’nun bu durum karşısında sarıldığı argüman ise İspanya ve Belçika başbakanlarını “terörizmi desteklemekle” suçlamak oldu. Tabi İsrail büyükelçileri anında dışişlerine çağrılarak uyarıldı.
2. İsrail kurumları birbirini suçluyor
Savaşların sonucu insan kayıplarıyla ölçülmez. Tarihte daha çok kayıp verenlerin kazandığı da görülmüştür. Filistinliler ise ölüme koşarak vatanlarını savundukları için zaten eninde sonunda kazanacaklar…
İsrail’in kazanamadığının en önemli göstergelerinden biri de şu: İlk kez İsrail hükümeti ile İsrail kurumları arasında ve kurumların da birbirleriyle çatışmaları, bu oranda su yüzüne çıktı. Çünkü İsrail açısından ortada bir 7 Ekim yenilgisi var ve hiç kimse bu yenilginin sorumluluğunu alamıyor. Dahası er geç fatura önlerine konacağı için, kurumlar şimdiden birbirini suçlayarak kendi konumlarını korumaya çalışıyor.
Anımsayacaksınız, İsrail Başbakanı Netanyahu 7 Ekim’i “İsrail tarihinin kara günü” ve “fiyasko” olarak nitelendirmiş, “berbat bir zafiyet olduğunu” söylemiş, hükümetine 7 Ekim öncesinde sadece “Hamas yıldırıldı” türünden istihbaratlar geldiğini belirterek güvenlik ve istihbarat birimlerini suçlamıştı. Ancak tepkiler üzerine güvenlik ve istihbarat birimlerinden özür dileyerek suçlama mesajlarını silmişti.
Bu kez fatura telaşıyla güvenlik ve istihbarat kurumları birbirlerini suçlamaya başladı.
Örneğin bir kesim İngiliz Financial Times üzerinden mesaj verdi: “Hamas’ın büyük bir saldırıya hazırlandığı konusunda İsrail Savunma Kuvvetleri Güney Komutanlığı’nın İstihbarat Başkanı’na detaylı bir rapor sunulduğu ancak yetkilinin raporu ‘hayali senaryo’ olarak gördüğü ortaya çıktı.”
İsrail Savunma Bakanlığı yetkilileri ise Haaretz gazetesi üzerinden verdikleri mesajda, “İsrail askeri istihbaratının bir yıl önce Hamas’ın saldırı planlarından haberdar olduğunu, ilgili bilgilerin İsrail Genel Güvenlik Servisi Şin Bet’e iletildiğini, ancak yetkili organların tehdide gerekli şekilde hazırlanmadığını” belirtti.
Fatura günü yaklaştıkça, bu suçlamalar daha da artacaktır.
3. Natanyahu’ya istifa baskısı
Yargıyı denetimi altına almaya çalışması nedeniyle İsrail halkının bir yıldır protesto ettiği Netanyahu’yu savaş da kurtaramadı. İsrail halkı, savaş gerekçesiyle başbakanının etrafında kenetlenmedi, tersine savaşın ortasında Natanyahu’ya karşı eylemler ve istifa baskıları sürdü, sürüyor.
Netantahu’nun konutu yakınında hemen her gün eylem yapan protestocular, Başbakanın “hemen şimdi” istifa etmesini istiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Kasım 2023
Faiz-servet transferi-rejim inşası ilişkisi
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/11/2023
Merkez Banası politika faizini yüzde 40’a çıkardı. Karar genel olarak “Erdoğan piyasaya teslim oldu” diye yorumlandı. Haliyle bu yorum, Erdoğan’ı öncesinde “piyasayla mücadele eden” konumuna taşır ki doğru değil.
Elbette politika faizinin yüzde 19’dan yüzde 8,5’e indirildiği süreçle şimdi yüzde 40’a çıkarıldığı süreç arasında bir fark var ama bu fark, piyasa karşıtlığı – piyasacılık farkı değil.
Hatta tersine o aradaki süreci Erdoğan’ın “en” liberal piyasa ekonomisi uyguladığı dönem diye bile değerlendirebiliriz.
Erdoğan’ın dört çeşit doları
Serbest yani liberal ekonomi en sonunda doların serbestliği eksenli ekonomidir; hükümetlerin piyasaya müdahale etmediği, o liberallikte doların egemenliğinde emperyalist merkezlerin ulusal pazarı ele geçirdiği ekonomi modelidir.
Peki Erdoğan’ın “nas ekonomisi” diyerek politika faizini yüzde 8,5’e indirdiği dönemde ne olmuştu? Dolar Türkiye’deki en serbest ve en yasal konumuna ulaşmıştı; piyasa o kadar serbestti ki ulusal pazarda fiilen dört çeşit dolar kuru vardı:
1) Bankaların dolar kuru. 2) Döviz büfelerinin dolar kuru 3) Kapalıçarşı’nın dolar kuru. 4) Merkez Bankası’nın dolar kuru.
Merkez Bankası’nın dolar kuru, “kur korumalı mevduat” projesi ile bir çeşit “Türk doları” haline gelerek, doların Türk hukuku pelerini takmasına neden olmuştu.
Yani ortada bugün piyasaya teslim olan ve haliyle dün piyasaya karşı çıkan bir Erdoğan yok; 21 yıldır “liberal piyasa ekonomisi” uygulayan Erdoğan var.
Erdoğan, Türkiye’nin 24 Ocak 1980’de “liberal piyasa ekonomisine” geçmesiyle başlayan zincirin son halkasıdır; Özal, Çiller, Derviş ve Erdoğan ile 42 yıldır Türkiye “liberal piyasa ekonomisi” uygulamaktadır. Hatta neoliberal programı uygulamak bakımından, Erdoğan’ı seleflerinden çok daha “başarılı” saymalıyız.
Başkanlık rejimi ile nas ekonomisi ilişkisi
2018’de başlayan faiz indirme süreci ile bugün arasındaki farkı açıklamaya gelecek olursak…
Faiz düşürmekle başlayan ve faiz yükseltmekle sonuçlanan son beş yıllık dönem, “piyasa karşıtlığı ve piyasaya teslim olmayla” açıklanamaz. Bu beş yıllık dönemin açıklaması şudur: Rejimi yıkan Erdoğan, yeni bir rejim inşasına başladı. Erdoğan, yeni rejim için kendi sınıf tabanını da oluşturmalıydı; “hâkim sınıfların” bileşenlerinde değişim yapabilmeliydi. İşte bu beş yılda, yani düşürülen faizle yükseltilen faiz arasındaki dönemde Türkiye’de büyük hacimli bir servet transferi yaşandı.
Erdoğan’ın 10 Temmuz 2018 günü yayınladığı 3 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Merkez Bankası üzerinden başlatılan dönüşümün faturası şu: Türk lirası, dolar karşısında beş yılda yüzde 518 değer kaybetti. 24 Haziran 2018’de 5,71 TL olan dolar bugün 28 liranın üstünde. İşte bu fark üzerinden servet transferleri yaşandı. Neoliberalizmin kaçınılmaz sonucu ortaya çıktı: Zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı.
Mesele budur; nas ekonomisi propagandası, “faiz sebep, enflasyon sonuç” denklemi, halka “başekonomistim” güvencesi verilmesi gibi “iktisadi olmayan” konular, asıl meselenin örtüleridir…
Erdoğan’ın antitezi
Piyasanın liberalliğinin Batı’da bile eleştirildiği şartlarda, piyasayı “en liberal” hale getiren Erdoğan rejimi yıktı, hacimli bir servet transferi sağladı ama henüz inşasına başladığı rejimi tam olarak oluşturamadı. Yeni Anayasa hedefli politikalar elbette inşa sürecini geliştirmek için…
Dolayısıyla muhalefetin meseleye bir bütün halinde ve stratejik düzlemde bakması gerekiyor. Çünkü Erdoğan’ı yenebilmenin yolu, Erdoğan’la “liberal piyasa” yarışına girmekten değil, “liberal piyasaya” karşı kamuculuğu savunabilmekten geçiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Kasım 2023
Küresel Güney Filistin’i kabul ettirecek
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/11/2023
İsrail ile Hamas arasında varılan 4 günlük insani ara/ateşkes anlaşması, ilerleme yönü bakımından olumludur ve Küresel Güney’in “iki devletli çözüm” hedefli çabalarının da siyasal ürünüdür.
Nitekim Küresel Güney ülkeleri bu anlaşmayı olumlu buldu ve “uluslararası toplumun gerilimi azaltma çağrısının pratikte uygulanması” olarak değerlendirdi. Arabulucu Katar’ın “ateşkes uzatılabilir” açıklaması ise “umut veren açıklama” olarak yorumlandı. (Sputnik, 22.11.2023).
Kahire, Riyad, Pretoria
4 günlük ateşkes çözüm olmasa da, iyi değerlendirilebilirse, sorunun çözümüne açılan pencere olabilir. Bunun yolu ise öncelikle İsrail’in rehinelerini kurtardıktan sonra yeniden girişebileceği bir saldırı karşısında Küresel Güney’in sergileyeceği caydırıcılıktır elbette.
75 yıldır süren bu soruna elbette hızla kesin çözüm getirebilmek mümkün değil ama çözüm hedefli ilerlenebildiği de ortada. Hem de “çok kutupluluğun dünyaya ne yararı var” türünden apolitik görüşleri geçersiz kılacak oranda bir ilerleme bu:
– Kahire’de 21 Ekim’de “Gazze için barış zirvesi” düzenlendi: Zirve, Asya, Afrika ve Avrupa’dan 22 ülkenin bulunduğu bir uluslararası toplantıda “iki devletli çözüm” hedefinin ortaya konulması bakımından önemliydi.
– Riyad’da 11 Kasım’da Arap Ligi ile İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri ortak zirvesi düzenledi. 57 ülkeyi bir araya getiren Riyad’daki zirve, Kahire’yi geliştirdi: İki devletli çözüm temasları için 7 üyeli Gazze Temas Grubu kuruldu, “uluslararası barış konferansı” hedefi ilan edildi.
– BRICS, 21 Kasım’da Gazze için olağanüstü konferans düzenledi. Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika dışında, 1 Ocak 2024’te örgütün tam üyesi olacak Arjantin, Mısır, Etiyopya, İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de video konferans yoluyla yapılan zirveye katıldı. Zirvenin katılımcılarından biri de BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’di.
İsrail’e karşı eylemler
Kuşkusuz ölümlerin yaşandığı şartlarda kamuoyu haklı olarak “hemen çözüm” bekliyor, haliyle bu zirveleri de ertesi gün getiremediği barış nedeniyle işlevsiz olarak değerlendiriyor. Ama ortada 75 yıllık bir sorun var ve bugünden yarına çözüm sağlayacak bir sihirli değnek yok. Ancak en sonunda kesin çözümü sağlayacak Küresel Güney’in adım adım geliştirdiği inisiyatifi var.
Sadece şu üç zirve bile Küresel Güney’in gittikçe artan oranda bir ağırlıkla “iki devletli çözümü” bölgesel düzlemden uluslararası düzleme nasıl taşıdığını ortaya koymaktadır.
Ki bu üç zirvenin aralarında da Çin’in “uluslararası barış konferansı” çağrısı ile Çin’in Ortadoğu Özel Temsilcisinin temasları, BM Genel Kurulu’nda ABD ve İsrail’i 12 müttefikiyle yalnızlaştıran oylama var. Gazze Temas Grubu’nun Pekin ve Moskova ziyaretleri var. Güney Amerika ülkelerinin İsrail’le diplomatik ilişkileri kesmesi, İsrail’e silah satan ülkelerden silah alımını durdurması gibi çıkışlar var. Güney Afrika’nın İsrail’in soruşturulması talebiyle Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurusu ile Güney Afrika Parlamentosunun İsrail’le diplomatik ilişkileri askıya alan kararı var.
İnisiyatif Atlantik’te değil, Küresel Güney’de
Kısacası “Gazze için dünya ne yapıyor” serzenişine bu kez “Küresel Güney Gazze için bir şey yapıyor” yanıtı var. Bu çabaların “iki devletli çözümü” en sonunda Atlantik’e kabul ettireceğini göreceğiz.
İlk günden itibaren belirttik: “ABD uçak gemilerini getirdi, ABD-İsrail İran’a saldıracak, Ortadoğu haritasını yeniden çizecek, Büyük Ortadoğu Projesini tamamlayacak” şeklindeki görüşlerin geçerli olabileceği bir zemin yok; tersine ABD “mevcudu koruyabilme” derdinde.
Artık inisiyatif Küresel Güney’de ve ağır da ilerlese bu inisiyatif Ortadoğu’nun bu en önemli sorununa çözüm getirecek.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Kasım 2023
Küresel Güney’in “iki devletli çözüm” atağı
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 21/11/2023
Küresel Güney ülkeleri, Filistin-İsrail sorununa bu kez “kesin çözüm” sağlamak konusunda net. Filistin Devletinin kabulü sağlanmadan bu sorunun çözülemeyeceği ve çatışma döngüsünden çıkılamayacağı ortada.
İşte bu amaçla Küresel Güney çözüm için bir diplomasi atağı başlattı. Nihai hedefi uluslararası bir konferans olan bu atak, adım adım genişliyor:
ÇİN’DEN ULUSLARARASI KONFERNAS ÇAĞRISI
1. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, “Filistin’e yönelik adaletsizliğin yarım yüzyılı aşkın
bir süredir devam ettiğini” ve buna “iki devletli çözüm ve bağımsız bir Filistin Devleti” ile son verilmesi çağrısında bulunarak, 14 Ekim’de 4 maddeli bir çözüm planı açıkladı (cumhuriyet.com.tr, 14.10.2023)
2. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, Filistin sorununu çözmek için uluslararası bir konferansı toplanması çağrısı yaptı (Sputnik, 1.11.2023).
3. Riyad’da 11 Kasım’da ortak zirve yapan Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri, yayınladıkları ortak bildirinin 29. maddesinde, iki devletli çözümün uygulanabilmesi amacıyla uluslararası barış konferansı çağrısı yaptılar (iletişim.gov.tr, 12.11.2023).
4. Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri, yayınladıkları bildirinin 11. maddesine göre, seçtikleri yedi ülkenin dışişleri bakanlarını, siyasi süreci başlatması için uluslararası eylemde bulunmak üzere yetkilendirdi. Bu yetkililer Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır, Katar, Türkiye, Endonezya ve Nijerya Dışişleri Bakanlarıdır.
ARAP-İSLAM TEMSİLCİLERİ ÇİN’DE
5. Bu heyet, ilk olarak Çin’e gitti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es Sefadi, Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri, Endonezya Dışişleri Bakanı Retno Marsudi, Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el Maliki ve İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Hüseyin İbrahim Taha, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ile görüştüler.
Wang Yi, “Arap ve İslam dünyasındaki kardeşlerimizle, çatışmanın durdurulması ve Filistin sorununa kapsamlı, adil, kalıcı çözüm bulunması için çalışmaya hazırız” dedi (harici.com.tr, 20.11.2023).
(Bu arada, 11 Kasım’daki Riyad Zirvesinde belirlenen 7’li grupta yer alan Türkiye, Katar ve Nijerya Dışişleri Bakanları’nın neden bu ilk ziyarette olmadıkları, henüz netlik kazanmadı.)
7’li eylem grubu, Çin’in ardından BM Güvenlik Konseyi’nin diğer üyelerini de ziyaret edecek.
ÇİN-FRANSA İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜMDE MUTABIK
6. Bu arada BM Güvenlik Konseyi üyesi Çin, bir diğer BM Güvenlik Konseyi üyesi Fransa ile “iki devletli çözüm” mutabakatı sağladı.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile 20 Kasım’da telefonla Filistin sorununu görüştü. Yapılan açıklamaya göre iki lider, “iki devletli çözümün, Filistin-İsrail çatışması döngüsünü çözmenin temel yolu olduğunda mutabık kaldı” (harici.com.tr, 20.11.2023).
7. BRICS, bu akşam (21 Kasım 2023) Gazze için olağanüstü toplanıyor. Video konferans yoluyla yapılacak olağanüstü toplantıya Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika dışında Suudi Arabistan, Arjantin, Mısır, Etiyopya, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri liderleri ile BM Genel Sekreteri Antonio Guterres katılacak.
ÇÖZÜM ÇEMBERİ GENİŞLİYOR
Bu kısa diplomasi hamlelerinden çıkaracağımız sonuçlar şunlardır:
1. Küresel Güney ülkeleri, bölgesel konferanstan uluslararası konferansa doğru ilerleyerek, iki devleti çözümün ortaklarını genişletiyorlar.
2. Beş üyeli BM Güvenlik Konseyi’nde Fransa’nın Filistin sorunu konusunda Çin ve Rusya’yla birlikte hareket edip etmeyeceği kritik önemde.
3. Küresel Güney, en önemli platformlarından BRICS’i de devreye sokarak, iki devletli çözüm çabalarını güçlendiriyor.
4. BM Genel Sekreteri’nin BRICS’in olağanüstü toplantısına katılacak olması önemli.
5. Asya, Afrika, Güney Amerika ve Avrupa’nın bir bölümü “iki devletli çözümü” destekliyor. ABD’nin ileri karakolu İsrail’i savunmakta bu kadar yalnızlaştığı bir süreçte “iki devletli çözümü” uygulatabilmek, düne göre daha olası.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
21 Kasım 2023
İsrail’in soykırım rantı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/11/2023
ABD’nin Ermeni soykırımını savunmasını ama İsrail’in savunmamasını, Türkiye’deki kimi çevreler uzun yıllar boyunca “Yahudi dostluğu”nun göstergesi olarak savundu. Üstelik buna tarihsel gerekçeleri de vardı, Osmanlı en zor zamanlarında Yahudilere kucak açmıştı.
Hem Türkiye’ye dostlukları nedeniyle hem de daha önemlisi gerçeğe sadakatlari nedeniyle “Ermeni soykırımı” meselesine ABD’den farklı bakan Yahudiler elbette var. Tehcirin bir soykırım olmadığını, önce Çarlık Rusya’sının ardından da emperyalist İngiltere’nin kışkırtmasıyla Ermenilerin ayaklanmasının karşılıklı mukatele/kırım doğurduğunu ve bunun Hitler’in Yahudilere uyguladığı soykırımla benzerliğinin olmadığını saptayarak ABD’nin “Ermeni soykırımı” tezlerine karşı çıkan Yahudiler elbette var.
Ancak İsrail devletinin ve Siyonist Yahudilerin gerekçesi başka.
İsrail rantı paylaşmak istemiyor
İsrail devleti ve Siyonist Yahudiler, soykırımı bir rant olarak kullanıyor ve büyük politik getirisi nedeniyle de bu rantı kimseyle paylaşmak istemiyor. Dünyada tek soykırıma uğrayan halkın kendileri olarak kalmasını sağlayarak, bunu Filistin’i işgale ve terörist eylemlerine kalkan olarak kullanmak istiyor. Yoksa Türkiye’ye bakışta ABD’yle çok farklı oldukları için değil.
Hüsnü Mahalli’nin Filistin Benimdir (Kırmızı Kedi, 2020) kitabının tartışması sırasında bu çok net görülmüştü. Kimi yarı resmi İsrailli yetkilinin de karıştığı o tartışmalarda, soykırımın nasıl ranta dönüştürüldüğü iyice su yüzüne çıkmıştı.
Kitaba saldıranların derdi şuydu: Tamam, Hüsnü Mahalli kitabında “Yahudi soykırımını” inkar etmiyordu ama Hitler’in komünistlere, Çingenelere, Slavlara da soykırım uyguladığını yazarak, “Yahudi soykırımını” sulandırıyordu, zayıflatıyordu!
Kendilerine uygulanan soykırım asla zayıflatılmamalı ve rantı başkalarıyla paylaşılmamalı ki rahatça Filistinlilere karşı etnik temizlik yapabilsinler!
Elon Musk’ın vahim yasağı!
O rantı nasıl kullandıklarının en önemli örneklerinden biri sosyal medya platformu X’in sahibi Elon Musk’a uyguladıkları ağır baskıdır. Üstelik Musk’ın tepesinde sadece İsrail hükümetinin değil, ABD hükümetinin de kılıcı dolaşmaktadır. Musk da genel kitle ile ABD-İsrail arasında zikzaklar çizmektedir.
Örneğin Beyaz Saray Sözcü Yardımcısı Andrew Bates, bir kullanıcının X’te yaptığı, “Yahudiler, insanlardan kendilerine karşı kullanmayı bırakmalarını istedikleri nefreti tam da beyazlara karşı kullanıyor” paylaşımına “Gerçekleri söyledin” yorumunu yapan Musk’a şu tepkiyi gösterdi: “Yahudi karşıtı ve ırkçı nefretin iğrenç şekilde teşvik edilmesini en güçlü ifadelerle kınıyoruz” (AA, 18.11.2023).
Ama vahim olan şuydu: Musk, “Sömürgecilikten kurtulma” kavramını cihatçılığın bir versiyonu sayan bir sosyal medya paylaşımını, 16 Kasım’da “Evet, sömürgecilikten kurtulma (dekolonizasyon) zorunlu bir Yahudi soykırımını ima eder, bu nedenle kullanımı doğru değildir” diyerek savundu, 18 Kasım’da da bu kavramın hizmet şartlarına aykırı olduğunu iddia ederek X’te kullanımını yasakladı!
Hitler’in kurbanlarının Hitler’leşebilmesi
Mantığa bakar mısınız: Filistinlilerin sömürge olmamak için mücadele etmesi Yahudilerin ölümüne yol açacaktır, Yahudilerin ölmesi ise yine soykırım demektir; bu nedenle Filistinlilerin sömürge olmaktan kurtulmasını savunmak yasaktır!
İşte İsrail’in soykırım rantını nasıl kullandığının sonuçlarından biri…
Böylece 40 günde yarısı çocuk ve kadın 12 binden fazla sivili katletmelerini perdelemeye çalışıyorlar. Açık açık Filistinlilere uygulanan etnik temizliği, soykırımı, sürgünü, hatta nükleer bombalarla yokedilmelerini savunuyorlar.
Bir halkın, başına gelmiş bir büyük acının aynısını başka bir halka reva görebilmesi…
Hitler’in zulmüne uğrayanların çocuklarının Hitler’leşebilmesi…
İnsanlığın büyük utanç günlerinden geçiyoruz ne yazık ki…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Kasım 2023
AKP neden caydırıcı adım atmıyor?
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/11/2023
İsrail’in Gazze’ye terör saldırısı 40 günü geçti; neredeyse tüm dünya İsrail’in saldırısına karşı ama İsrail durdurulamıyor.
Neden? Yanıtını 19 Ekim’de bu köşede “Kınama değil eylem zamanı” başlıklı makalede yazdım. ABD onaylı İsrail saldırılarının lafla değil, ABD’yi ve İsrail’i sıkıştıracak eylemlerle, yaptırımlarla durdurulacağını belirttim, yapılacak 10 eylemi/yaptırımı listeledim.
Güney Amerika kadar olamadılar
Ancak 40 gündür Arap-İslam dünyası, ABD-İsrail’i caydırabilecek tek yaptırım adımı atmadı. Öyle ki “Filistin davamız” diyen bu ülkeler, Güney Amerika ülkelerinin bile gerisinde kaldı.
Kolombiya başta Güney Amerika ülkeleri İsrail’e karşı kınamanın ötesine geçerek somut adımlar attılar; insanlığa karşı suçları nedeniyle İsrailli diplomatları ülkelerinden kovdular. Hatta silah ambargosu adımı attılar. Örneğin Kolombiya Cumhurbaşkanı Petro “Gazze’de ateşkes talebine karşı oy kullanan veya çekimser kalan üretici ülkelerden silah satın almayacağını” bile ilan etti.
Ancak tüm bu süreçte Arap-İslam ülkeleri İsrail’le ticari ilişkilerini sürdürdüler. Hatta Mısır’ın İsrail’le doğalgaz ticareti kasım ayında yüzde 60 arttı (Harici, 14.11.2023). Kısacası Türkiye’den Ürdün’e, BAE’den Katar’a, hemen her ülke İsrail’le ticaretini sürdürdü.
Neyse ki dün bu konuda nihayet olumlu bir adım geldi: Ürdün Dışişleri Bakanı Ayman Safadi, İsrail’e güneş enerjisi sağlama anlaşmasından çekileceğini duyurdu (cumhuriyet.com.tr, 17.11.2023).
Bakalım bu adımların devamı gelebilecek mi? Örneğin Ürdün ve Mısır enerji alışverişini, BAE, Katar ve diğerleri ticareti kesebilecek mi?
Asıl önemlisi, Ankara ne yapacak? Zira hem ABD’yi hem de İsrail’i frenleyebilecek asıl kozlar Ankara’nın elinde.
Kola-kahve aldatmacası
Ancak AKP ve MHP’den gele gele kola-kahve eylemi geldi. Bakkaldan kola alıp yerlere dökerek, müşterilerin ellerindeki kahveleri alarak İsrail’e “sert tepki” gösteriyorlar!
Bakkaldan kola alıp yere dökünce İsrail’e yaptırım uygulanmış olmayacağını, tersine para kazandırılmış olacağını düşünemeyeceklerini sanmıyorum. Bu türden eylemleri, hiçbir şey yapılmıyor denilmesin diye, “toplumun gazını almak” amacıyla yapıyor olmalılar ancak…
İsrail’le “one minute” krizinde de benzeri yaşanmıştı: İktidar İsrail’e karşı en sert sözleri sarf ediyor ama İsrail-Türkiye ticareti her yıl arıyordu! Bugün de öyle.
Erdoğan dünyada İsrail’e karşı en sert sözleri söyleyen siyasetçilerin başında geliyor. Ancak ABD ve İsrail’e karşı caydırıcı olacak türden adımları atmıyor: İsrail’e istihbarat sağlayan Kürecik Radarını kapatmıyor, İsrail’e askeri destek veren ABD’nin İncirlik uçuşlarını durdurmuyor, Ceyhan’dan İsrail’e giden yakıt dolu gemileri engellemiyor, NATO mekanizmasına dahil edilen İsrail’in o mekanizmadan çıkarılması için adım atmıyor, örneğin “NATO İsrail’le ortaklık mekanizmasını bozana kadar NATO’nun genişleme stratejisini (ve İsveç’in üyeliğini) onaylamayacağım” demiyor…
AKP’lilerin sorgulaması gereken durum
Erdoğan’ın sözlerinin sertliği İsrail’i durdurmuyor ama Erdoğan’ın elinde ABD’yi dizginleyecek, İsrail’i caydıracak çok değerli kozlar var.
Peki Erdoğan neden bu caydırıcı adımları atmıyor? Zamanında Ecevit’in, hatta Demirel’in bile atabildiği adımların tekini bile neden Erdoğan atamıyor?
Filistin konusunda duyarlı AKP tabanının işte bunu sorgulaması gerekiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Kasım 2023
San Francisco zirvesini doğuran üç özellik
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 17/11/2023
Xi Jinping ile Joe Biden’ın San Francisco zirvesi, Çin ile ABD’nin ilişkileri rayda tutup tutmayacağının tartışıldığı bir süreçte verilen kararı yansıtması bakımından önemliydi.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ABD Başkanı Joe Biden’a, Çin-ABD ilişkilerinde iki yol bulunduğunu belirterek hangi yolun nereye çıkacağına işaret etti: “Biri dayanışma ve işbirliği içinde küresel güvenliği ve refahı teşvik etmek, diğeri, ‘sıfır toplamlı oyun’ mantığına saplanarak düşmanlığı ve cepheleşmeyi kışkırtmak, dünyayı kargaşaya ve bölünmeye sürüklemek. Bu iki yol, insanlığın ve gezegenin geleceğine karar verecek iki farklı doğrultuya işaret ediyor.”
Biden’ın “sıfır toplamlı oyun” esaslı yolu terk edebileceğini varsaymak elbette mümkün değil ama Çin’le ilişkileri rayda tutmaya duyduğu ihtiyaç nedeniyle normalleşmeyi istediği de ortada.
Nitekim sonuçlarına bakarak zirveyi Çin ile ABD’nin “normalleşme yolunda iletişim kanallarının açık tutulmasında mutabakata varması” olarak özetleyebiliriz.
Ancak neredeyse bu sonuçtan daha önemlisi, iki ülkenin San Francisco zirvesine neden ihtiyaç duyduğuydu. Bu makalede o ihtiyacı ortaya çıkaran üç temel özelliği inceleyeceğim:
ABD ŞİRKETLERİ ÇİN’LE İŞBİRLİĞİ İSTİYOR
1. özellik: ABD’nin Çin’le ilişkileri düzeltmeye olan ihtiyacı, Çin’in ABD’yle ilişkileri düzeltmeye olan ihtiyacından daha fazlaydı. Çünkü:
Biden yönetimi Trump’ın başlattığı ticaret savaşını sürdürse de, son birkaç aydır, ekonomi ve ticaret ağırlıklı temaslarını artırarak buzları bir parça eritmeye çalışıyordu. Özellikle ABD Hazine Bakanı Janet Yellen ile Ticaret Bakanı Gina Raimondo’nun art arda Beijing’e yaptıkları ziyaretleri ve Çin’le ticareti önemseyen çıkışlarını bu kapsamda değerlendirebiliriz.
Dahası, ABD’nin Çin’i hedef alan yaptırımlarından dolayı ticari kayıplar yaşayan büyük ABD şirketlerinin şikayetlerinin de son dönemde gittikçe arttığını not etmeliyiz.
Özetle, ABD’nin Çin’e ticaret savaşı ABD’li şirketleri vuruyor ve sonuçta ABD ekonomisini de olumsuz etkiliyor. İşte ABD yönetimi, şirketlerin şikayetlerini dikkate almak zorunda kalarak, ticaret savaşını “bir parça” yumuşatmak istiyor görünüyor. ABD’nin San Francisco zirvesine Çin’den daha hevesli olmasının temel nedeni bu.
Ancak bunun Amerikan devlet aygıtı ve egemen sınıfı içinde bir çatışma doğurduğu da ortada. Xi Jinping’in Biden’le zirvesinin dışında Tesla başta ABD’nin en büyük şirketlerinin CEO’larıyla buluşması, o çatışmayı su yüzüne çıkardı. Çin’le ilişkilerde şahin konumunda olan ABD kongre üyeleri bu buluşmaya büyük tepki gösterdi.
ABD’NİN ÇİN’E İHTİYACI
2. özellik: ABD’nin küresel sorunları çözmekteki yetersizliği.
ABD, büyük güçlere ait olan “savaş da çıkarabilen, barış masası da kurabilen” ülke özelliğini bir süredir kaybetti, çünkü hegemonyası zayıflıyor.
ABD Suriye’de, Libya’da çıkardığı savaşları lehine sonuçlandıracak şekilde barış masaları oluşturamadı. Bu sorunların üstüne Ukrayna-Rusya savaşı ile İsrail-Filistin çatışması da eklendi.
Ancak ABD’nin gücü ve kapasitesi tüm bu meseleleri kendisi ve müttefikleri lehine çözüme yetmiyor.
İşte bu durum, ABD’yi Çin’le ilişkilerini belli oranda düzeltmeye mecbur ediyor. Çünkü Çin bu çatışmaların genişlemesini kontrol altında tutabilecek siyasi ve ekonomik etkiye sahip.
SORUNLARIN KAYNAĞI ÇİN DEĞİL ABD
3. özellik: Sorunlarının çözüm anahtarı ABD’de.
Çin ile ABD arasındaki sorunların çözüm yoluna girip girmemesi, Çin’den ziyade ABD’ye bağlı. Çünkü iki ülke arasındaki sorunlar listesine bakılırsa, sorunların nedeninin Çin değil ABD olduğu görülecektir:
– Çin ABD’ye değil, ABD Çin’e ticaret savaşı açtı.
– Çin ABD’ye değil, ABD Çin’e yaptırım uyguluyor.
– Çin ABD’yi değil, ABD Çin’i “mücadele edilecek baş rakip” görüyor. Ve ABD bunu hem ulusal belgelerine hem de NATO’nun konsept belgesine kaydediyor.
– Çin’in savaş gemileri ABD’nin karasuları yakınında değil, ABD’nin savaş gemileri Çin’in karasuları yakınında seyir halinde…
– Çin ABD’nin çevresinde ABD’yi hedef alan ittifaklar kurmuyor, ABD Çin’in çevresinde Çin’i hedef alan ittifaklar kuruyor. Yani Çin ABD’yi kuşatmıyor, ABD Çin’i kuşatmaya çalışıyor.
– İkili ilişkileri başlatan 1972 tarihli bildirilerdeki taahhütlere Çin değil ABD uymuyor.
– Ve en önemlisi ABD kâğıt üstünde “tek Çin” ilkesini benimsemesine rağmen, Tayvan’da ayrılıkçılığı kışkırtıyor.
Dolayısıyla ABD Çin’le ilişkilerini “gerçekten” düzeltmek istiyorsa, Çin’i hedef alan bu uygulamalarını geri çekmeyi ve her şeyden önemlisi Çin-ABD ilişkilerinin temeli olan üç bildiriye uymayı pratikte ortaya koymalıdır.
ABD’NİN GÜVENİLMEZLİĞİ KONUSU
Elbette ABD ile Çin arasındaki sorunlar, ABD’ye özgü liberal kapitalist model ile Çin’e özgü sosyalist model arasındaki çelişmelere dayanan sistemsel sorunlardır. Bu nedenle kesin çözümü yoktur.
Dahası ABD, Çin’e özgü sosyalizmi ve onu uygulayan Çin Komünist Partisi’ni kendi liberal kapitalist sistemine karşı büyük tehdit gördüğü için de Çin’i hedef almayı hep sürdürecektir. Dolayısıyla ABD’nin bu tür zirvelerde bir mutabakata varması, gerçekten bir mutabakata vardığı anlamına gelmez. Emperyalist ABD, ihtiyacına göre hızla o mutabakata aykırı pozisyon alabilir. Kaldı ki ABD, Çin’le ikili ilişkilerini başlatan “kurucu anlaşma” niteliğindeki “üç bildiri”de altına imza attığı taahhütleri bile pratikte yerine getirmemektedir.
O nedenle Çin ile ABD’nin San Francisco’da vardıkları “normalleşme yolunda iletişim kanallarını açık tutma mutabakatı”nın anlaşmaya dönüşebilmesi, ABD’nin başta Tayvan konusunda olmak üzere taahhütlerini yerine getirme adımları atıp atmamasına bağlıdır.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
17 Kasım 2023