Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Meseleleri Filistin değil Hamasçılık

Arap Birliği ile İslam İşbirliği Teşkilatı’nın ortak zirve yaparak yayınladığı 31 maddelik bildiri iktidara yakın çevrelerde tepki gördü. Yeni Şafak’tan Sabah’a ve SETA’ya kadar farklı çevrelerde bildiri sert şekilde eleştirildi.

Elbette bildiride eksik görülecek, eleştirilecek yanlar var. Ben de önceki yazımda eksiklere değinmiş ama yine de bildiriyi genel olarak olumlu bulduğumu gerekçeleriyle belirtmiştim.

Ancak iktidar cephesinden bildiriye gelen tepkiler, işaret ettiğim türden eksiklere değil, fazlalıklaraydı: Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) adres gösterilmesine tepki gösteriyorlardı ve bunu Hamas’a ihanet olarak yorumluyorlardı.

Erdoğan imzalı bildiriye ihanet suçlaması

O tepkileri, en net ifade edilmiş hali olduğu için AKP’li Mehmet Metiner’in Yeni Şafak’taki yazısından hareketle inceleyelim:

Metiner, “Hamas’ı Gazze’ye gömme zirvesi. İhanetin diğer adı” başlığıyla yazdığı yazıda, FKÖ’yü çok ağır ithamlarla suçlayarak Hamas’ı savunuyor, Hamas’ın yerine FKÖ’yü adres gösteren bu bildiriyi ihanet bildirisi olarak damgalıyor.

İhanet olarak gördüğü bildirinin altında Erdoğan’ın imzası olduğu için de yazısını bitirirken şöyle bir manevraya başvuruyor: “Herkesten çok Hamas’ı mücahitler topluluğu olarak selamlayan Reis’e ‘One Minute’ diyerek bu oyunu bozmak yakışır! Bu ihanet oyunu karşısında susan diller lâl olsun diyorum!” (Yeni Şafak, 14.11.2023).

Metiner başta olmak üzere bu perspektifle bildiriyi eleştirenlerin derdinin ve meselesinin Filistin’den ziyade Hamasçılık olduğu ortada.

Siyasal İslamcıların Filistin tutumu

Türkiye’deki siyasal İslamcıların zamanında Filistin meselesine mesafeli durmasındaki nedenler, aslında Metiner’in şahsında yeniden su yüzüne çıkmış oldu.

Türk devrimcileri Filistin cephesinde İsrail’e karşı omuz omuza savaşmaya koşarken, Türkiye’nin siyasal İslamcıları Filistin sorununa mesafeli davranıyorlardı. Gerekçeleri de Filistin’i savunan örgütlerin milliyetçi, antiemperyalist ve solcu olmalarıydı.

Filistin direnişindeki bu örgütler güç kaybettikçe ve siyasal İslamcı örgütler güç kazanmaya başladıkça, Türkiye’nin siyasal İslamcıları da Filistin meselesine daha yakın durmaya başladılar.

Anti-Hamasçılık yanlışlığı

Siyasal İslamcılar Hamasçılık yapsa da, gerçeği olgularda arayanlar elbette anti-Hamasçılık yapamaz. Hamas’ın ideolojisi Gazze’deki Filistinlilerin sorunudur; Filistinli olmayanlar açısından önemli olan Hamas’ın ABD-İsrail karşısında Filistin direnişine katkı yapıp yapmadığıdır.

Kaldı ki CGTN Türk’teki yorumumda da belirttiğim gibi “Hamas’ın ideolojisi, Gazze’deki Filistinlilerin çoğunluğunun da ideolojisidir”, dolayısıyla “Gazze’de Hamas’sız bir çözüm gerçekçi değildir.”

Öte yandan “Hamas’ı IŞİD ve El Kaide ile eşitleyen değerlendirmeler de doğru değildir; zira IŞİD de El Kaide de Hamas’a yıllardır Gazze’de şeriat uygulamadığı için tepki göstermektedir” (CGTN Türk, 14.11.2023).

Tek çatı, tek bölge

Arap-İslam ortak bildirisinin 27. maddesinde, “FKÖ’nün Filistin halkının tek meşru temsilcisi olduğunun vurgulanması ve tüm Filistinli grupların FKÖ çatısı altında toplanmasının istenmesi”, meselesi Filistin halkı ve Filistin devletinin kabulü olanlar açısından olumsuz değil, tersine olumludur.

Ve bu madde, Gazze’de Hamas’sız çözüme değil, tersine Hamas’ın dahil olduğu daha güçlü FKÖ çözümüne işaret etmektedir.

Filistinli grupların çatısı özelliğindeki FKÖ, Arap Birliği’nin de BM Güvenlik Konseyi’nin de yıllardır kabul ettiği üzere Filistin halkının tek meşru temsilcisidir. Hamas’ın FKÖ çatısı altına girmesi, hem kendisine bir meşruiyet kalkanı sağlayacak hem de Gazze – Batı Şeria ayrılığını ortadan kaldırarak Filistin Devletinin kabulünü kolaylaştıracaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Kasım 2023

1 Yorum

Gazze senaryoları

ABD yönetiminin İsrail’i “elini çabuk tutmak” konusunda uyardığı anlaşılıyor. ABD basınındaki yorumlara göre bu sıkıştırmanın nedeni 2024 ABD seçimi…

Meselenin sadece seçimle ilgili olmadığı ortada. Zira İsrail saldırıları uzadıkça ABD BM Genel Kurulunda müttefik bulmakta zorlanıyor, Ortadoğu’daki zaten son birkaç yıldır iyi gitmeyen müttefikleriyle ilişkileri daha da bozuluyor.

İsrail’in “ölçüsüzlüğünün” ABD ile AB arasında bile gittikçe arası açılan bir politika farklılığı oluşturduğu ortada.

AB’DEN ABD-İSRAİL’E ÜÇ HAYIR

Son olarak Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Dışişleri Bakanları toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada, AB olarak üç konuya “hayır” dediklerini söyledi:

“Birincisi, Gazze’nin dışına zorla göçe izin verilemez. Filistinlilerin sürgün edilmesine izin veremeyiz.

“İkincisi, Gazze toprakları küçültülemez. Gazze toprakları, İsrail tarafından işgal edilemez.

“Üçüncüsü ise Gazze’deki durum, Filistin meselesinin çözümünün bir parçası olmak zorunda” (Bianet, 13.11.2023).

ABD VE İSRAİL GAZZE’NİN GELECEĞİNİ GÖRÜŞÜYOR

Gerek AB’nin bu çıkışı gerekse Riyad’da toplanan Arap Ligi ile İslam İşbirliği Teşkilatı’nın ortak zirvesinden çıkan bildirinin 28. maddesindeki “Gazze’nin Doğu Kudüs dahil Batı Şeria’dan ayrılmasını içeren tüm önerilerin reddedildiği” vurgusu, ABD ile İsrail’in bu yönde bazı planlamalar, bazı senaryolar hazırlamalarıyla ilgili…

Nitekim İsrail’in Washington Büyükelçisi Michael Herzog, Gazze’de uzun vadeli plan için ABD ile görüştüklerini duyurdu. Fox News’in bu konudaki sorusunu yanıtlayan Herzog, “Filistin yönetiminin Ramallah’ı bile yönetemediğini” savunarak, “reform şart” dedi (AA, 13.11.2023).

NETANYAHU ABBAS’A KARŞI

Netanyahu’dan Barak’a kadar çeşitli isimler zaten Gazze’ye dair kafalarındaki planlamaları bir süredir açıklıyorlardı.

Örneğin Eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, Gazze yönetimi için Arap ağırlıklı uluslararası güç formülünü ortaya attı: “Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin desteğiyle, Arap olmayan ülkelerden bazı sembolik birliklerin de dahil edileceği çok uluslu bir Arap gücünün toplanması düşünülemez olmaktan çok uzaktır. Bu güçler Filistin Yönetiminin yönetimi düzgün bir şekilde devralmasına yardımcı olmak üzere üç ila altı ay süreyle orada kalabilir” (cumhuriyet.com.tr, 7.11.2023).

İsrail Başbakanı Netanyahu ise Amerikan ABC televizyonunun bu yöndeki sorusuna verdiği yanıtta, “İsrail’in belirli bir dönem için Gazze’nin genel güvenliğiyle ilgili sorumlu olması gerektiğini” söyledi (Sputnik, 7.11.2023).

Netanyahu, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant ile birlikte düzenlediği ortak basın toplantısında da “Gazze Şeridi üzerindeki güvenlik kontrolünden vazgeçmeyi kabul etmeyeceğini” söyledi. Netanyahu, ayrıca “Gazze Şeridi’nin yönetiminin Hamas’ın ardından Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas öncülüğündeki Filistin Yönetimine verilmesi fikrine karşı olduğunu” belirtti (AA, 11.11.2023).

FKÖ GAZZE’NİN KONTROLÜNÜ ALMAYA HAZIR

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ise ABD ve İsrail’in bu planlamalarına karşı iki temel kırmızı çizgi belirlemiş görünüyor.

Abbas, Filistin halkının yasal temsilcisinin kendileri olduğunu, ulusal kararları alma hakkının da Filistin Kurtuluş Örgütü’nde bulunduğunu kaydederek; birincisi “Gazze’yi bölme planlarının kabul edilemeyeceğini”, ikincisi “Gazze’nin Filistin devletinin ayrılmaz bir parçası olduğunu” belirtti (Sputnik, 9.11.2023).

Abbas, Arafat’ın ölümünün 19. yılı nedeniyle yaptığı açıklamada da, “Gazze’nin kontrolünü almaya hazır olduklarını” belirti ancak bunun “yalnızca 1967 sınırlarında kurulacak ve başkenti Doğu Kudüs olacak bir Filistin Devleti’ni de içeren kapsamlı bir siyasi çözümün parçası olması halinde gerçekleşebileceğini” söyledi (sputnik, 10.11.2023)

ARAP LİGİ – İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI TUTUMU

Arap Ligi ile İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Riyad’da birlikte toplanarak açıkladığı 31 maddelik ortak bildiri içinde Abbas’ın bu açıklamasını destekleyen bir madde var.

Ortak bildirinin 27. maddesi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) Filistin halkının tek meşru temsilcisi olduğunu vurguluyor ve tüm Filistinli grupların FKÖ çatısı altında toplanmasını istiyor.

Görünen o ki Arap-İslam ortak zirvesi, Hamas faktörü üzerinden İsrail’e destek veren Batılı ülkelerin elindeki dayanağı almaya çalışıyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, bu konuda ABD’den ayrı yaklaşımlarını ilan etmiş durumda.

Borrell de Gazze’nin Hamas’ın kontrolünde değil, mevcut Filistin Yönetimi’nin kontrolünde olmasını savunuyor. Borrell ayrıca tek çözümün iki devletli çözüm olduğunu, Filistin Devleti’nin inşası için bir çerçeve plan hazırladıklarını, bu çerçeveyi ABD ve Arap ülkeleriyle görüşeceklerini açıkladı (Bianet, 13.11.2023).

FİLİSTİNLİLERİN ÖNÜNDEKİ FIRSAT

Gazze’de Hamas’sız bir çözüm, şu aşamada gerçekçi gözükmüyor. Hamas’ın ideolojisi, Gazze’deki Filistinlilerin çoğunluğunun da ideolojisi sonuçta…

İsrail yönetiminin de etkisiyle, Batı kamuoyunda, (hatta Türkiye’de bile bazı çevrelerde) Hamas’ı IŞİD’le eşitleyen bir yaklaşım var ancak bu doğru değil. Hatta tersine IŞİD, şeriat uygulamaması başta olmak üzere pek çok nedenle Hamas’a karşı yıllardır sert tutum alıyor. Aynı şekilde El Kaide de yıllardır Hamas’a tepki gösteriyor.

Kısacası Gazze’de Hamas’ı bitirmek, Hamas’ın bir örgütten çok “direniş kültürü” olması nedeniyle gerçekçi değil.

Peki çözüm ne? Arap Birliği Hamas’ı FKÖ çatısına girmeye zorlayabilir. Bu hem Gazze ile Batı Şeria’nın ayrılığını ortadan kaldırır hem de Filistin Devletinin kabulünü kolaylaştırır.

İki devletli çözüm, hiç olmadığı kadar kabul görmüş durumda. Ülkelerin çoğu, halkların neredeyse tamamı “iki devletli çözüm” istiyor. Bunu fırsata çevirebilmek lazım…

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
14 Kasım 2023

2 Yorum

Çin’in inisiyatifinde uluslararası konferans

Riyad’da Arap Ligi ile İslam İşbirliği Teşkilatı’nın birlikte toplanarak 31 maddelik ortak bildiri açıklaması, kimi eksiklerine rağmen olumludur, değerlidir.

Dahası “iki devletli çözüm”cülük Kahire’den sonra Riyad’da daha da genişlemiş ve asıl çözüm adresi olan “uluslararası konferans”ın aşamasını oluşturmuştur.

İsrail’e ambargo eksikliği

Eksiklikle başlayalım. Arap-İslam ülkeleri, 4. madde ile İsrail’e silah ve mühimmat ihracatının derhal durdurulmasını istedi. İsrail’in silah ve mühimmatının yüzde 80’ini ABD, kalan yüzde 20’sini de Almanya, Fransa ve İngiltere sağlıyor.

Haliyle dört batı ülkesine “silah ambargosu” çağrısı yapan Arap-İslam ülkelerinin kendilerinin hangi ambargoyu uygulayacağı önem kazanıyor. Ancak 31 madde arasında ne yazık ki ambargo yok.

Oysa zirve sırasında 10 maddelik çözüm taslağı açıklayan İran Cumhurbaşkanı Reisi, Arap-İslam ülkelerinin İsrail’le siyasi ve ekonomik ilişkileri kesmesini, enerji alanında ticari ambargo uygulanmasını ve halkların İsrail mallarına boykot çabalarının desteklenmesini önermişti.

“Tek temsilci FKÖ” mesajı

Ortak bildirinin 27. maddesi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) Filistin halkının tek meşru temsilcisi olduğunu vurguluyor ve tüm Filistinli grupların FKÖ çatısı altında toplanmasını istiyor.

28. maddede Gazze’nin Doğu Kudüs dahil Batı Şeria’dan ayrılmasını içeren tüm önerilerin reddedildiği belirtiliyor.

Ayrıca 15. maddede ister Gazze ve Batı Şeria içinde ister dışında olsun, her türlü yer değiştirme, yerinden etme ve sürgün kırmızı çizgi ilan ediliyor.

Bu maddelerle, Hamas faktörü üzerinden İsrail’e destek veren Batılı ülkelerin elindeki dayanak alınmaya çalışılıyor. Gazze ile Batı Şeria ayrılığının İsrail’e sağladığı avantaj ortadan kaldırılmak isteniyor. Böylece bir süredir “Gazze’yi kim nasıl yönetecek” sorusu üzerinden Batının ürettiği çözüm modelleri reddedilerek “tek Filistin” kararlılığı ilan ediliyor.

Konferansın ağırlık merkezi Çin

Arap-İslam Zirvesi Ortak Bildirisinin 29. maddesinde ise işgalin sona erdirilmesini ve iki devletli çözümün uygulanmasını sağlamak üzere uluslararası barış konferansının toplanması çağırısı yapılıyor. İşte asıl önemli konu budur.

Tamam, ABD ve İsrail, etrafında bir düzine tam destekçiyle yalnızlaşmış durumda. Tamam, Avrupa kamuoyunun ardından Avrupa hükümetleri de sıra sıra İsrail işgaline karşı konumlanmaya başladı. Tamam, ABD ile İsrail arasında çelişkiler artmaya başladı. Tamam, dünyanın büyük çoğunluğu Filistin’i destekliyor. Ancak yine de bu sorunun çözümü için mutlaka ABD çözüme mecbur edilmeli. Bunun yolu ise uluslararası bir konferans, konferansın ağırlık merkezi de Çin’dir. (Çin, çözüm için bir süredir uluslararası konferans çağrısı yapıyor zaten.)

Arap-İslam ülkeleri ancak Çin’in ağırlık koymasıyla ABD’yi çözüme mecbur edebilir; Çin ancak arkasında geniş bir cephe oluştuğunda ABD’yi çözüme mecbur edecek ağırlığı sağlayabilir.

İşte Riyad’daki Arap-İslam ülkeleri konferansı, asıl bu karşılıklı etkiyi sağlayacak sürecin aşaması olması nedeniyle değerlidir.

İki devletli çözüme yaklaşırken

75 yıllık bu sorunun tek çözümü, iki devletli çözümdür. 7 Ekim, iki devletli çözüm destekçiliğinin yükselmesinin önünü açtı ve mevcut statünün artık devam edemeyeceğini ortaya koydu. Yani artık ya iki devlet ya iki devlet!

75 yıllık sorunun çözümüne hemen yarın ulaşmak mümkün değil elbette ama 75 yılda ilk kez çözüme bu kadar yaklaşılmış durumda. İnşa olmakta olan çok kutuplu dünya şartlarının bunda payı büyük. Küresel Güney bu sorunu çözerken, uluslararası ilişkileri de yeniden biçimlendirmede yol almış olacak…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Kasım 2023

1 Yorum

AKP rejimine anayasallık kazandırma girişimi

Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararını yok sayıyor, kararı alan mahkeme üyeleri hakkında suç duyurusu yapıyor, TBMM’ye “aldığımız kararı okut ve Can Atalay’ın milletvekilliğini düşür” diye talimat veriyor…

Bu, ancak “Yargıtay’ın TBMM’nin ve AYM’nin yetkisine darbe girişimi” olarak nitelenebilir.

Yargıtay 3. Ceza Dairesinin bu kararı aldığı gün AKP içinden gelen eleştirel çıkışlar, bazı yorumcular tarafından “Demek ki AKP’nin değil Yargıtay’ın darbe girişimi” diye, bazı yorumcular tarafından da “Cumhur İttifakı içi çatışma” diye değerlendirildi.

“Milli yargı – neoliberal yargı” aldatmacası

Oysa AKP iktidarının 21 yıldır izlediği yol haritasına, Erdoğan’ın politika yapma biçimine ve hukukla ilişkisine bakıldığında bunun rejim-anayasa bağlamında bir hamle olduğu görülecektir. Bu “Yargıtay ile Anayasa’yı çarpıştırma” işi, “Erdoğan’ın ‘yeni rejim’ için son engellerin de ortadan kaldırılması yolunda attığı bir adım”dan başka şey değildi.

Nitekim, kimi AKP’lilerin Yargıtay hamlesine eleştirisine rağmen, saraydan gelen ilk açıklama, bunun bir Erdoğan hamlesi olduğuna işaret ediyordu. Cumhurbaşkanı’nın Başdanışmanı Mehmet Uçum’un kararı sahipleniş ifadeleri, tipik bir Erdoğanizm örneğiydi. Uçum, Yargıtay’ın Anayasa’ya darbe girişimini “Milli yargının batıcı ve neoliberal yargıya karşı mücadelesi” diye savunuyordu.

Uçum bu Erdoğanizm tipi karşıtlık ile Yargıtay’ı savunurken, ajanslara, AKP’nin ekonomi kurmaylarının, Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek ile Merkez Bankası Başkanı Erkan’ın, JP Morgan sponsorlu yatırım toplantısı için New York’a gideceğini duyuruyordu. Yani neoliberal AKP, bu çatışmada da kendisini “milli”, karşıtını “neoliberal” ilan ederek siyaset yapıyordu!

Devletin “kim yüksek” sorunu

Nihayet Erdoğan ertesi gün Özbekistan dönüşünde hem Yargıtay’ın hamlesini savunarak hem de kararı eleştiren AKP’lilere “hizaya geç” komutu vererek, tablonun “iç çatışma” olduğunu düşünenler için de netleşmesini sağladı.

Anayasa Mahkemesi bir çok yanlışları arka arkaya yapar hale geldi” diyen Erdoğan, Yargıtay’ın o yanlışları yapan Anayasa Mahkemesi’ne şunu söylediğini belirtti: “Sen yüksek mahkemeysen ben de yüksek mahkemeyim ve yüksek mahkeme olarak da şu anda sizinle ilgili bir yaptırımı talep ediyorum” (AA, 10.11.2023).

Bu sözler açıkça, Yargıtay’ın Erdoğan onaylı bir “had bildirme operasyonu” yaptığını ortaya koymaktadır: “Sen yüksek mahkemeysen ben de yüksek mahkemeyim” sözleri ise “devlet (çözülmesi) teorisi” bağlamında tartışılacak niteliktedir!

Erdoğan, kararı eleştiren Hayati Yazıcı ve Şamil Tayyar başta AKP’lilere de “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz anlayışıyla hareket edin” talimatı verdi. Yani “hukuku boş vermeli” ve tek tek hepsi, Erdoğan olmalıydı!

Yeni anayasa yaptırmamak

Kapsamlı analizlere gerek yok: AKP FETÖ’yle işbirliği yaparak yargıyı önce birlikte ele geçirdi, anayasayı defalarca değiştirdi; bizzat Bahçeli’nin tarifiyle söylersek “madem Erdoğan anayasaya uymuyordu, anayasa Erdoğan’a uydurulmalıydı”.

Kısacası rejimi yıktılar ve inşa etmekte oldukları yeni rejime yasallık, anayasallık kazandırma peşindeler. Bu nedenle de “yeni anayasa” yapmak istiyorlar.

Yargıtay’ın Anayasa’ya darbe girişimi, o yolu açmak içindir ve konu bir hukuk tartışması değildir.

Ve böyle olduğu için de “Anayasa Mahkemesi kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” diyen Erdoğan ile “Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını” isteyen Bahçeli’ye yeni anayasa yaptırmamak ülke için de, kalan hukuk ve demokrasi için de, dahası muhalefet için de bir varlık-yokluk konusudur artık.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Kasım 2023

1 Yorum

CHP’nin Atlantikçilik sorunu

CHP yönetimi değişti. “Nasıl bir değişim” sorusunun yanıtı henüz net değil. Çünkü Özgür Özel, Kılıçdaroğlu’nun 8 yıldır grup başkanvekiliydi, Özel’i destekleyenler de Kılıçdaroğlu’nun yardımcılarıydı. Yani “Yeni CHP’nin” eski kadroları, değişim diyerek işbaşında özetle.

Yeni CHP, Kılıçdaroğlu’nun ideolojisini, programını, siyasetlerini eğip büktüğü CHP’ydi; AKP “Yeni Türkiye”yi inşa ederken, ana muhalefet partisi lideri de “Yeni CHP’yi” inşa etmişti. O nedenle ihtiyaç “değişim”, “yenileme” değil, “Yeni CHP”yi “Eski CHP”ye çevirecek devrimdi.

Özel’in örgütleri öne çıkaracağını ifade etmesi, danışmanlar katını tasfiye edeceğini söylemesi, “laikliği savunmaktan mahcubiyet duymayan bir çizgide siyaset yapacağını” belirtmesi ve partiyi sola açacağının işaretleri vermesi olumlu elbette…

AKP’yi ‘Türkiye’yi Batı’dan koparmakla’ suçlamak!

Ancak Özgür Özel’in Kurultay’daki konuşması, Kılıçdaroğlu dönemi Atlantikçiliğinin sürdürüleceğine işaret etti ne yazık ki…

Mayıs seçimi boyunca eleştirmiştik: Kılıçdaroğlu ve as takımının AKP’yi “Türkiye’yi Batı’dan koparmakla” ve Rusya’yı “seçimlere müdahale etmekle” suçlaması büyük yanlıştı; Rusya’ya Türkiye’nin NATO üyesi olduğunu hatırlatacaklarını söylemesi vahimdi.

Özel’in konuşmasında bu yanlış çizginin sürdürüleceğinin işaretleri vardı.

Özel de Kılıçdaroğlu gibi AKP’yi “Türkiye’yi Batı’dan koparmakla” suçladı. Hatta Özel, Kılıçdaroğlu’nu “CHP iktidar olamadığı için AKP rotayı Batı’dan Doğu’ya çevirebildi” diyerek de suçladı. Oysa AKP’nin rotayı Batı’dan Doğu’ya çevirdiği yok. AKP’nin yaptığı ekonominin küresel merkezi olan Doğu’yla zorunlu işbirliği yapıp, bunu Batı’yla pazarlığında koz olarak kullanmaktan ibaret.

Gerçek tablo

Özel, AKP’yi Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girmeyi hedef ilan etmekle de suçladı. Oysa AKP’nin öyle bir hedefi yok. Bunu birincisi ABD-NATO ilişkilerinin onarılmasında, ikincisi de AB tam üyeliği hedefi için şantajda kullandı, kullanıyor…

Özel bu Doğu-Batı farkını da ekonomi tablosuyla açıkladı: AKP’nin Türkiye’yi kopardığı Batı’da milli gelirin 45 bin dolar, AKP’nin Türkiye’yi sokmak istediği Doğu’da milli gelirin 4500 dolar olduğunu söyledi.

Açık ki Özel’in hızla ekonomi notlarını güncellemesi gerekiyor: Artık dünyanın en büyük 10 ekonomisi Atlantik ülkelerinden ibaret değil, ilk 10’da 4 Küresel Güney ülkesi var. Ve önümüzdeki 10 yıl içerisinde ilk 10’daki ağırlığın Küresel Güney lehine olacağını ortaya koyan veriler var.

Öte yandan kişi başı milli gelir makası da hızla kapanıyor. Kaldı ki Batı’da kişi başı milli gelirin 45 bin dolar olması yanıltıcı. Zira ABD’de yüzde 1, yüzde 50’nin servetini geçmiş durumda. Kişi başı milli gelir dağılımında makas açılmış durumda. Oysa Doğu’da, henüz Batı’ya göre kişi başı milli gelir düşük de olsa, en azından eşite yakın bir dağılım söz konusu.

Türkiye’nin yönü

Özel, CHP’yi gerçekten değiştirmek ve bu yolla iktidar yapmak istiyorsa, öncelikle Kılıçdaroğlu ve as takımının yaptığı yanlış dünya analizinden kopması gerekiyor.

Dünya gerçekçi bir şekilde analiz edildiğinde görülecektir: ABD’nin hegemonyası zayıflamakta, ABD’nin tek kutuplu dünyası yıkılıyor, çok kutuplu dünya kuruluyor, Uluslararası ilişkiler Küresel Güney lehine gelişiyor, Asya yükseliyor, ekonominin küresel merkezi Asya-Pasifik oldu, Asya’dan Afrika’ya ve Latin Amerika’ya kadar dünyanın büyük çoğunluğunda Atlantikçilik zayıflatılıyor.

Bu tablo gösteriyor ki CHP’nin AKP’yi “Türkiye’yi Batı’dan koparmakla” suçlaması yerine, tersine iktidar olabilmek için “Türkiye’yi yükselen Asya’da konumlandırmayı” vaat etmesi gerekiyor. Türkiye’nin Doğu’da konumlanarak, Batı’yla bağımlı ilişkisini Batı’yla devletten devlete bağımsız ilişkiye taşıması gerekiyor.

Daha ABD’nin Türkiye’yi hangi konularda hedef aldığına ve ekonomisinden siyasetine nasıl zayıflattığına geçmedik bile…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Kasım 2023

1 Yorum

17 trilyon dolarlık Çin pazarı

Nasıl ki 10 milyonluk bir ülkeden bakarak 80 milyonluk Türkiye’yi anlamak çok kolay değilse, 80 milyonluk Türkiye’den bakarak da 1,4 milyarlık Çin’i anlamak kolay değil…

O nedenle Türkiye’de Çin’i konuştuğum insanlara şu üç örneği vererek, kafalarında bir ölçeklendirme yapmalarını isterim:

1) 1,4 milyar nüfuslu Çin’i yöneten Çin Komünist Partisi’nin 90 milyon üyesi var ki Türkiye’nin nüfusundan fazla.

2) Her Çinli için günde bir ekmek üretmek, 1,4 milyar adet ekmek demek. Bu da 250 milyon kg un demek.

3) Her Çinli günde 250 gr dışkılasa, bu günde 350 milyon kg kanalizasyon sorunu demek.

ÇKP’YLE ÇİN’E ÖZGÜ SOSYALİZM

Bu ölçeklendirme Çin’e sadece sağdan bakanlar için değil, soldan bakanlar için de gereklidir; böylece Çin’deki sosyalizmin ilerleme hızına dair eleştirilerini daha sağlıklı bir zeminde yapmış olurlar.

Bu ölçekte bir nüfusu yoksulluktan “hızla” kurtarmak, sosyalist üretim modeli içinde bile zor zira…

İşte ÇKP o zoru “Çin’e özgü sosyalizm” modeliyle 75 yılda başardı.

Bunu başarmak için zaman zaman bazı adımları küçültürken, bazı adımları da büyütmek zorunda kaldı ama bundan kaynaklı sorunları da belli periyodlarda “makas daraltma” hamleleriyle dengeleyerek ilerliyor.

ÇİN PAZARI, ASYA PAZARI, DÜNYA PAZARI

Bu ölçeklendirme meselesi Çin’i aynı zamanda bir büyük pazar olarak görebilmenin ve değerlendirebilmenin de yoludur.

Evet, Çin dünyanın fabrikası ve ihracat şampiyonudur ama aynı zamanda Çin, Türkiye başta pek çok ülke için aynı zamanda mal satabileceği bir büyük pazardır.

Çin, 1.4 milyar nüfusuyla artık bir nevi dünya pazarıdır. Hele de Çin’i, etrafındaki yine 1.4 milyarlık Hindistan pazarıyla ve diğer çevre pazarlarla birlikte düşündüğünüzde, ortaya dev bir Asya pazarı, neredeyse bir dünya pazarı çıkar.

Çin’de 6.’sı düzenlenen Uluslararası İthalat Fuarı (CIEE), işte bu dev pazara ulaşmanın en önemli yolu durumunda.

Sayılarla anlatırsak daha anlaşılır olacaktır:

İlki 2018’de yapılan Çin Uluslararası İthalat Fuarı’nın ilk beşinde ulaşılan toplam sözleşme hacmi tam 350 milyar dolardır.

Geçen yıl yapılan fuarda Çinli şirketler, yabancı katılımcılardan 73,5 milyar dolarlık mal ve hizmet alımı için anlaşma imzalamıştı.

O nedenle Shanghai’da 5 Kasım’da başlayan fuara bu yıl 128 ülkeden 3.400 yabancı işletme katıldı. Çünkü işletmeler Çin’i mal satabilecekleri bir büyük Pazar, Çin Uluslararası İthalat Fuarı’nı da bunun aracı olarak görmekteler.

TÜRKİYE İÇİN BÜYÜK FIRSAT PAZARI

ABD de Çin’i bir büyük pazar olarak görüyor ve o nedenle 6. Çin Uluslararası İthalat Fuarı’na ilk kez federal düzeyde ve 17 işletmeyle katıldı.

ABD’nin gördüğünü dünya, dünyanın gördüğünü de Türkiye görüyor: Türk ihracatçı birlikleri bu yıl Çin Uluslararası İthalat Fuarına büyük ilgi ve katılım gösterdi.

Meselenin önemini anlamak için gelin yine ölçeklendirme yolunu izleyelim: Çin devletinin tahminlerine göre önümüzdeki beş senede Çin’in mal ticareti hacminin 32 trilyon doları, hizmet ticareti hacminin de 5 trilyon doları aşması bekleniyor.

Fuarın açılışında konuşan Çin Başbakanı Li Qiang, önümüzdeki beş yıl içinde Çin’in mal ve hizmet ithalatının ise kümülatif olarak 17 trilyon dolara ulaşmasının beklendiğini belirtti.

Bu, Çin pazarının tüm ülkeler için “açık bir dünya pazarı” olması demektir.

Ve bu, Türkiye başta pek çok ülke için büyük bir pazar fırsatı demektir.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
7 Kasım 2023

1 Yorum

Obama’nın çıkışının anlamı

Eski İsrail Başbakanı Bennett, “Dünya kamuoyu artık bizimle değil” diyerek yalnızlaştıklarına işaret etti.

Tabii İsrail’den ziyade asıl önemlisi, hamisi ABD’nin yalnızlaşmasıdır. BM Genel Kurulu’ndaki oylamada 120 evet, 14 hayır, 45 çekimser oy çıkması ve ABD ile İsrail’e sadece 12 ülkenin tam destek verebilmesi, en önemli ölçüdür.

Elbette bu tabloya öncelikle İsrail’in soykırım, etnik temizlik ve insanlığa karşı suç oluşturan saldırıları neden oluyor. Hastane, okul, ibadethane bombalayan İsrail’in, Filistinlileri Mısır çölüne sürmeyi bile tasarlamış olmasının ortaya çıkması, bu “terör devletini”, ABD’nin pek çok müttefiki için bile savunulamaz hale getirmiş durumda.

WSJ: ‘ABD ve İsrail Gazze’de ayrışıyor’

İlk günden itibaren İsrail’e açık destek veren Biden yönetimi ise hem uluslararası ölçekte yalnızlaşmanın hem de iç politikada artan kamuoyu tepkisinin baskısı altında.

ABD basını, Biden’ın “kendi partisinden yükselen eleştirel seslerin” ardından “politika değiştirdiğini” yazdı. Wall Street Journall’a (WSJ) göre Biden yönetimi, İsrail’i “sivil kaybı en aza indirecek ve Hamas liderlerini hedef alacak türden bir saldırıya zorladığını” belirtti. WSJ açıkça, “ABD ile İsrail’in Gazze konusunda uzun vadede ayrıştığına” işaret etti.

Tek başına bu tablo bile, propagandası yapılan “silip sürecek kara harekâtına” neden başlanılamadığını ortaya koymaya yetiyor. Oysa ABD uçak gemilerinin Doğu Akdeniz’e gelişi de dayanarak yapılarak, ABD-İsrail’in Filistin’i yok edeceği, İran’a saldıracağı ve Ortadoğu haritasını yeniden çizerek BOP’u tamamlayacağı iddia ediliyordu. (Bunun neden olası olmadığını küresel güç mücadelesi ve çok kutupluluk bağlamında birkaç yazıda ayrıntılı incelemiştik.)  

‘Kirli el’ mesajı

Tersine, ABD yönetimi “mola” ihtiyacına işaret eden açıklamalarıyla kontrolü kaybetmemeye çalışıyor. Önce Beyaz Saray “insani bir duraklamayı” desteklediğini açıklamıştı, ardından 2 Kasım’da BidenSanırım biraz ara vermek gerekiyor” demişti; son olarak ABD Dışişleri Bakanı Blinken 5 Kasım’da Ürdün’de “insani duraklama” çağrısı yaptı.

İşlerin ABD açısından iyi gitmediğini resmeden bir başka gösterge ise eski ABD Başkanı Obama’nın çıkışıydı. Obama, “İsrail-Filistin çatışmasında hiç kimsenin eli temiz değil. Hepimiz bir dereceye kadar suç ortağıyız” dedi.

Obama’nın çıkışı, hele de şu aşamada, elbette Demokrat Parti’ye ve Biden yönetimine “balans ayarı” olarak değerlendirilebilir.

Kara harekâtını engellemenin yolları

Sonuç olarak, birincisi çok kutuplu yeni dünyanın ABD’nin elini bir ölçüde bağlayabilmesi, ikincisi Güney Amerika ülkelerinin İsrail büyükelçilerini kovan tutumu başta olmak üzere dünyanın değişik ölçülerde gösterdiği tepkiler, üçüncüsü savaşın bölgeselleşebilme maliyetinin İran faktörü nedeniyle ABD’ye ağır gelmesi, dördüncüsü İsrail’in açık terörünün ABD içinde bile tepki görmesi başta olmak üzere pek çok neden, İsrail yönetiminin ilan ettiği türden bir kara harekatına başlayamamasına neden oldu.

Elbette İsrail en azından “sınırlı bir kara harekâtı” yapabilmek için zorlayacaktır; ABD içinden bulduğu yine de önemli bir destek var sonuçta…

İşte bu aşamada, yukarıda sıraladığımız “engel faktörlerine” artık “yaptırım” kartlarını eklemek gerekiyor. Çünkü İsrail de ABD de son tahlilde lafla değil zor yoluyla durdurulur. O zor, öncelikle İsrail’e yakıt ambargosudur.

AKP’nin kuru propagandayı bırakması ve Ankara’nın birincisi Ceyhan’dan İsrail’e yakıt gönderilmesini kesmesi, ikincisi Kürecik Radarı’na kilit vurması ve üçüncüsü İncirlik’i uçuşlara kapatması gerekir; kara harekâtı asıl bu türden yaptırımlarla engellenir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Kasım 2023

1 Yorum

İran’ın Çin’e önerisi

Çin’de çok önemli bir güvenlik forumu vardı: Pekin Xiangshan Forumu. 29-31 Ekim tarihleri arasındaki foruma, 90’ın üzerinde ülkeden savunma bakanları başta olmak üzere çeşitli düzeylerde isim katıldı. Forumun öne çıkan temalarından/ sloganlarından biri “ortak güvenlik ve sürdürülebilir barış”tı.

Ortak güvenlik – barış ilişkisi, bu köşede önemle üzerinde durduğumuz konulardan biridir. Son olarak 23 Ekim’de “Kolektif güvenlik şartı” başlıklı makalede, kolektif (ortak) güvenliği, “kendi güvenliğini başkalarının güvensizliği pahasına inşa etmeyen, yani bölünmez güvenlik anlayışını temel prensip kabul eden güvenlik anlayışı” şeklinde tanımlamıştım. Ve Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” sözünün de hem bir hedef hem de o hedefe varmak üzere uygulanacak “kolektif (ortak) güvenlik” anlayışı formülü olduğunu belirtmiştim.

Evet, Atatürk “ortak güvenlik” anlayışıyla, Türkiye’nin etrafında Türkiye-SSCB Dostluk Anlaşması (1925), Balkan Antantı (1934) ve Sadabat Paktı (1937) ile güvenlik kuşakları inşa ederek “yurtta barış, komşularda barış” hedefine ulaşmıştı.

Saldırmazlık paktı

Atatürk’ün “barış için ortak güvenlik” yolu, kuşkusuz farklı ülkeler tarafından da kendilerine özgü yollarla geçen yüzyılda denendi. Dünya yine bu seçenekle karşı karşıya. İşte Pekin Xiangshan Forumu’nun “ortak güvenlik ve sürdürülebilir barış” teması da tam budur.

Üstelik Pekin’de, bu tema üzerinden önemli bir tartışma konusu da doğdu. İran lideri Ali Hamaney adına foruma katılan askeri başdanışmanı Yahya Rahim Safevi, Çin Askeri Bilimler Akademisi’ni ziyareti sırasında, bu temaya işaret ederek şu öneriyi yaptı:

Öncelikle Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üyesi ülkeler arasında ortak güvenlik ve kalıcı barışın gerçekleştirilmesini öneriyorum. Bunun modeli de üyeler arasında bir saldırmazlık paktının imzalanması olabilir” (cumhuriyet.com.tr, 3.11.2023).

Komşusunun sınırını koruma taahhüdü

Gerçi pakt akıllara Soğuk Savaş tipi uygulamaları getirebilir ve Çin, bu çağrışımlı organizasyonlara karşıdır. Yine de kendi içindeki hedefleri nedeniyle Tahran’ın önerisinin üzerinde durulmalı ve tartışılmalıdır. Şundan: İki ülkenin “saldırmazlık paktı” imzalayabilmesi, pratikte birinin diğerine “senin sınırını ben korurum” taahhüdüdür. Çin ile Rusya, ŞİÖ’ye Hindistan ile Pakistan’ı üye yaparak çok büyük bir barış adımı atmıştır ama ne yazık ki iki ülke arasında, hatta Çin ve Hindistan arasında da henüz sınır problemleri tam olarak çözülememiştir.

İşte Tahran’ın önerisi bu açıdan önemlidir; saldırmazlık paktı için ülkelerin bu sorunu çözmesi gerekecektir; haliyle tersinden de öneri/amaç sorunun çözümünü motive etmiş olacaktır.

Türkiye, İran ve Çin’in konferans çağrıları

Biz meselenin bu tartışılacak yanını şimdilik kenarda tutarak “barış için ortak güvenlik” meselesinin hem kuzeyimizdeki Ukrayna sahasında hem de güneyimizdeki Filistin-İsrail, hatta Suriye sahalarında sağlayabileceği role odaklanalım.

Her üç mesele de esas olarak “ortak güvenlik” anlayışının karşısındaki emperyalist anlayışın jeopolitikçi yaklaşımla doğurduğu meselelerdir: ABD NATO’yu Ukrayna üzerinden genişleterek, “kendi güvenliğini Rusya’nın güvensizliği pahasına” inşa etmeye çalıştı; İsrail de kendi güvenliğini sağlamak adına Filistinlilerin güvensizliği pahasına sınırlarını işgalle genişletmeye çalıştı, çalışıyor…

Bu yaklaşım, örneklerden de görüldüğü üzere her zaman savaş doğurur; oysa bölünmez güvenlik anlayışıyla ortak güvenlik uygulaması barış doğurur. Çok kutupluluk işte bu perspektifi ağır adımlarla da olsa yerleştirmeye çalışmaktadır. Filistin sorununa “kalıcı çözüm” için Türkiye ve İran’ın “bölge konferansı” ile Çin’in “uluslararası konferans” çağrıları o adımlardandır. Bu adımları güçlendirecek şey ise yaptırımlardır ki onu da ayrıca inceleyelim.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Kasım 2023

1 Yorum

İsrail’in Gazzelileri sürgün planı

İsrail’in Gazze’deki Filistinlileri Mısır çölüne sürme planı olduğu bir süredir dile getiriliyordu. Hatta Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Almanya Başbakanı Scholz ile 25 Ekim’de Kahire’de düzenlendiği ortak basın toplantısında “Gazze’deki Filistinlileri Mısır’ın Sina Yarımadası’na zorlama çabalarını reddettiğini” açıklamıştı.

Açık ki hem ABD yetkilileri hem de Avrupa yetkilileri, başta Mısır olmak üzere bölge ülkelerine yaptıkları ziyaretlerde, bu planın zeminini de yokluyordu.

Rapor ne zaman hazırlandı?

İsrail’in “Gazze’deki Filistinlileri Mısır çölüne sürme planı” aslında yeni değildi. 90’larda İsrail’in böyle bir tasarısı olduğu biliniyordu. 7 Ekim’den sonra o tasarı raftan inmiş, güncellenerek yeniden uygulama olasılığı araştırılmıştı.

Nitekim İsrail İstihbarat Bakanlığının hazırladığı 13 Ekim onay tarihli raporun sızmasıyla, sürgün planının İsrail hükümetinin önünde olduğu kesinleşmiş oldu. Gerçi İsrail hükümeti raporu “varsayımsal bir araştırma” olarak niteledi ama Sisi’nin reddinden anlaşılıyor ki İsrail ABD ve AB üzerinden planın uygulanabilmesinin araştırmasına zaten başlamış.

Gazze için üç seçenek oluşturan rapora değinmeden önce bir konuya dikkat çekelim: Rapor için 13 Ekim onay tarihli deniliyor ama… Ya rapor aslında 7 Ekim’den önce hazırlandıysa? Bunun üzerinde mutlaka durulacaktır…

Seçeneklerin çıkmazlığı

Evet, İsrail İstihbarat Bakanlığı hazırladığı raporda Gazze için üç seçenek öneriyor:

1. seçenek: Barı Şeria merkezli Filistin yönetiminin Gazze’de egemen kılınması.

2. seçenek: Yerel bir rejimin desteklenmesi.

Kuşkusuz bu iki seçeneğin de hayata geçebilmesi için İsrail’in önce Hamas’ı yenmesi gerekiyor. Ancak anlaşılması gereken şu ki Hamas’ın ideolojisi Gazze’nin çoğunluğunun da ideolojisi. Yani Hamas yenilse bile yerini başka bir örgüt, hatta daha radikal bir örgüt alacaktır.

Nitekim raporu hazırlayanlar, bu iki seçeneğin de “İsrail’e saldırıları önlemeyeceğini” belirtmişler.

İsrail planına ortak arıyor

3. seçenek: Gazze’deki sivillerin Mısır’ın Sina Yarımadası’nda sürülmesi.

Rapor bunun önce çadır kentler, ardından da kalıcı kentler inşasıyla sağlanacağını savunuyor. Hatta Mısır, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin bu plana maddi destek sağlayabileceğini, dahası Filistinlilerin bir bölümünü de vatandaş olarak kabul edebileceğini savunuyor.

İsrail İstihbarat Bakanlığı, 3. seçeneği, ilk iki seçeneğe göre uzun vadede kendi çıkarları için daha yararlı buluyor: “Nüfus tahliye edildikten sonra yaşanacak çatışmalar, nüfusun kalması durumunda yaşanacaklara kıyasla daha az sivil kaybına yol açacaktır.”

Bölge plana karşı

Sürgünü tarihte birkaç kez yaşamış bir halkın, aynısını 21. yüzyılda bir başka halka reva görüyor olmasını ifade edebilecek kelime yok; alçaklık bile hafif kalır…

Ama emperyalizm işte budur. Türkiye başta bölge ülkelerine “sığınmacı sürgünü” emperyalist bir “sorun yayma” modelidir. Emperyalizm Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de kendi politikalarını hâkim kılabilmek için yerel halkı komşu ülkelere sürmüştür; şimdi de Filistin’de aynısını yapmak istemektedir.

Ancak bu türden emperyalist planları uygulayabilmek, düne göre artık daha zordur. Nitekim ABD ve AB liderlerinin “varsayımsal araştırma” için olumlu sonuçlar alamadığı görülüyor. Öyle ki Beyaz Saray Sözcüsü KirbyFilistinlilerin Gazze dışına zorla yerleştirilmesini desteklemeyeceğimizi açıkça ifade ediyoruz” demek zorunda kaldı. Financial Times’ın haberine göre Avrupa ülkeleri de İsrail’in bu sürgün planını uygulanabilir bulmuyor.

Çözüm ortada ve artık daha çok insan tarafından görülüyor: İsrail, 1967 sınırlarına çekilerek Filistin Devletini kabul etmediği müddetçe, üretebildiği en alçakça planla bile, ülkesinin güvenliğini sağlayamayaz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Kasım 2023

1 Yorum

Filistin cephesindeki asıl savaş

Gerçi ABD, BM Güvenlik Konseyi’ni vetosuyla kilitlemiş durumda ama bu, BM Genel Kurulu’ndaki genel tabloyu değiştirmiyor: Acil ve kalıcı ateşkes çağrısı yapan son tasarı için 120 evet, 14 hayır, 45 çekimser oy çıktı (AA, 28.10.2023).

Bu tablo, üç temel sonuca işaret ediyor:

ABD YALNIZLAŞIYOR, AB BÖLÜNÜYOR

1) Dünyanın büyük çoğunluğu, Gazze’de ateşkes konusunda ABD ve İsrail’in karşısında konumlanmış durumda. Hayır diyen 14’lü şunlar: İsrail, ABD, Fiji, Guatemala, Marshall Adaları, Mikronezya, Nauru, Papua Yeni Gine, Paraguay, Tonga, Avusturya, Macaristan, Çekya ve Hırvatistan.

ABD’nin ne ölçüde yalnızlaştığının bir diğer önemli göstergesi de, “İsrail’i ve İsrail’in kendini savunma hakkını destekleyen bir ortak bildiriyi” ancak şu beş ülkeyle birlikte imzalayabilmesiydi: İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve Kanada (AA, 23.10.2023).

2) ABD’nin tüm çabalarına rağmen, AB Washington’a uygun hizalanmamış, bölünmüştür. ABD ve İsrail’le birlikte hayır diyen AB ülkesi sayısı sadece 4.

Oysa Belçika, İrlanda, Fransa, Lüksemburg, Malta, Portekiz, Slovenya ve İspanya olmak üzere 8 AB üyesi tasarı için evet dedi. 15 AB üyesi ise çekimser kaldı.

Yani 27 AB ülkesinden sadece 4’ü ABD ve İsrail’le aynı oyu kullanmış oldu.

AB’nin bu meselede bölündüğü, çeşitli iç tartışmalara da yansımış durumda. O tartışmaları değerlendiren Le Monde, “Avrupa’nın, Gazze savaşı nedeniyle iç kaos riskiyle karşı karşıya olduğunu” yazdı (Harici, 30.10.2023).

KÜRESEL GÜNEY 242 NOLU KARARI SAVUNUYOR

3) Bu tablo, aynı zamanda “iki devletli çözüm” taraftarlarının da çoğunluk olduğuna işaret ediyor.

Özellikle Çin ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nin 242 nolu kararına atıf yapan pozisyonu, yani 1967 sınırlarını esas esas alan “iki devlet” formülünü sorunun “tek çözümü” olarak savunması, dünyanın büyük çoğunluğunu da bu çözüme yöneltmiş durumda.

Hatta Moskova, 242’nin kabul edilmemesinin alternatifinin BM Genel Kurulu’nun 181 nolu kararı olduğunu belirterek, İsrail’i 242’yi kabule zorlamaya çalışmaktadır. Zira 181 nolu karar, BM’nin 1947 tarihli taksim planıdır ki bu İsrail’in topraklarının büyüklüğünün 1967’nin de altında olması demektir.

TEK KUTUPLU / ÇOK KUTUPLU DÜNYA MÜCADELESİ

Aslında bu konu, İsrail-Filistin sorununun çözümünün tartışıldığı zemin olmanın ötesindedir. Şöyle ki İsrail’i bu çözümü kabul etmemeye, daha doğrusu BM kararlarını reddetme şımarıklığına götüren, şüphesiz ABD emperyalizminin varlığıdır. Dolayısıyla 242 nolu karar konusu, aynı zamanda Küresel Güney’in ABD’yle mücadele konusudur.

Yani Küresel Güney 1967 sınırlarını esas alan 242 nolu BM kararını zorlayarak sadece İsrail-Filistin meselesine çözüm getirmiş olmayacak, aynı zamanda “çok kutuplu/merkezli dünya”da ABD’yi en önemli konulardan birinde kendi çözümüne mecbur etmiş olacak.

Veto kartı elbette ABD’nin hâlâ kozu ama Küresel Güney de o kozu “insanlığa karşı suç” işleyen İsrail’i savunma kartı olarak kullanan ABD’yi daha da yalnızlaştırmanın bir yolu yapabilir.

Dahası, ABD’nin “kurallı dünya düzeni” adı altında hangi suçları koruduğunun bir belgesi olarak “çok kutuplu/merkezli dünya” inşasında bir ahlaki sütun olarak değerlendirebilir.

Kısacası, Filistin, aynı zamanda “tek kutuplu/çok kutuplu dünya” mücadelesinin de cephesidir. Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Küresel Güney, 242 nolu BM kararını “tek çözüm” olarak savunuyor ve o kararı reddeden ABD-İsrail’i yalnızlaştırıyor.

PUTİN: TEK HEGEMONLU DÜNYA YIKILIYOR

Akdeniz’e gelen ABD uçak gemilerinin esas anlamı işte budur. ABD, yukarıda özetlediğim tabloda “statükoyu koruyabilmek” için güç gösteriyor; yoksa öyle iddia edildiği gibi Ortadoğu haritalarını yeniden çizebilmek için değil…

16 Ekim’de Cumhuriyet’te “ABD için İsrail’in anlamı” başlıklı yazımda, ABD uçak gemisi filosunun anlamı şöyle yorumlamıştım: “ABD’nin iki uçak gemisi filosu gönderiyor olması, Ortadoğu’da yeni düzen kurmak için değil, tersine kurulmakta olan kendi çıkarlarına aykırı yeni düzene karşı eski düzeni ve ‘ileri karakolunu’ (İsrail’i) koruyabilmek içindir.

Dün Rusya Devlet Başkanı Putin de işaret etti: “Dünyanın süper gücü olan ABD zayıflıyor ve konumunu kaybediyor. Küresel ekonomideki eğilimlere bakan herkes bunu görüyor ve anlıyor. Tek hegemonlu Amerikan tarzı dünya yıkılıyor, yavaş yavaş yok oluyor, giderek geçmişte kalıyor” (Sputnik, 30.10.2023).

Putin, ABD’nin yönetici elitlerinin ise çıkarlarını koruyabilmek için dünyanın çeşitli bölgelerinde kaos çıkarmaya çalıştığına dikkat çekiyor.

KÜRESEL GÜNEY’İN STRATEJİSİ

İşte Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Küresel Güney cephesi ise, ABD’nin zayıflayan gücü ile o gücü korumak üzere kaos çıkarmak isteyen ABD egemen sınıfı arasındaki bu ilişkiyi, “büyük savaşsız çözüm” çerçevesi içinde yönetmeye çalışıyor.

“Tek kutuplu dünyası” yıkılan ABD’nin “büyük yangın” çıkarmasını engelleyecek bir strateji ile “çok kutuplu dünya” inşasını tamamlamaya ve bu süreçte de “Soğuk Savaş” bakiyesi sorunları çözmeye çalışıyor.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
31 Ekim 2023

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın