Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Taktik değil stratejik mecburiyet

Erdoğan’ın 23 Ekim günü İsveç’in NATO’ya Katılımı Protokolü’nü imzalayarak TBMM’ye sevk etmesi, kimi siyasi analistlerce taktik olarak yorumlandı.

Peki neyin taktiği? Erdoğan bu hamlesiyle ne umuyor?

Amaç ABD Kongresi’ni TBMM ile dengelemekmiş. Taktik şöyle işleyecekmiş: ABD Kongresi Türkiye’ye F-16 satışını onaylarsa, TBMM de Protokolü onaylayacakmış; tersi durumda ise TBMM Protokolü reddedecekmiş.

Saray gizledi, NATO açıkladı

Bunu yazan ve söyleyenlerin, buna pek inandığını sanmıyorum; belli ki taktik diyerek Erdoğan’ın imzalamak zorunda kalmasının ağırlığını hafifletmeye çalışıyorlar. Zira amaç ABD Kongresi’nden F-16 satışı çıkarmaksa (ki bunun ne hafif bir amaç olduğunu daha önce ayrıntılı incelemiştik), TBMM’ye sevk etmeden, Saray’da imzada da pekâlâ bekletilebilirdi.

Üstelik amaç taktik olsaydı, 21 Ekim’de NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile Erdoğan’ın telefon konuşmasında bu konunun ele alındığı gizlenmezdi! Evet gizlendi: Erdoğan-Stoltenberg görüşmesine ilişkin İletişim Başkanlığından yapılan açıklamada İsveç konusu yoktu. Oysa Stoltenberg, Erdoğan’ın imzasından memnuniyet duyduğunu belirttiği açıklamasında, “Erdoğan’la bu konuyu hafta sonu ele aldık” diyordu!

Sözler ABD’ye karşı, eylemler ABD’nin çıkarına

Ortada taktik yok, stratejik mecburiyet var. Erdoğan’ın zaman zaman ABD’yi hedef alan sözlerine bakarak keskin yorum yapmak, yorumcuları sıkıntılı duruma sokar.

Erdoğan’ın 10 gün önceki “Yahu ABD, senin ne işin var Akdeniz’de, Filistin’de, Suriye’de” çıkışına bakarak, Erdoğan’ın İsveç’in NATO üyeliğini imzalamayı, hele de ABD destekli İsrail saldırganlığının arttığı süreçte mutlaka bekleteceği umulurdu. Ancak Erdoğan’ın politika yapma biçimini bilenler, konu ABD/NATO olunca, Erdoğan’ın sözleri ile eylemleri arasında bir uyum beklemezler. Anımsayın, “NATO’nun ne işi var Libya’da” dedikten kısa bir sonra “NATO Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için Libya’ya girmelidir” demiş, İzmir’deki üssü NATO’nun Libya operasyonuna merkez yapmıştı.

Özetle, Erdoğan’ın sözleri zaman zaman ABD ve NATO’yu hedef alsa da, uygulamaları ABD ve NATO’nun çıkarlarının gereği olmuştur hep.

‘İğne de çuvaldız da başkasına’ anlayışı

“Taktik değil, stratejik mecburiyet” demiştik, açalım. Örneğin AKP’nin ideolojik amiral gemisi Yeni Şafak dün birinci sayfadan, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile İsrail Başbakanı Netanyahu’nun kucaklaşma fotoğrafını da vererek şu başlığı attı: “İslam ülkeleri bu katilleri besliyor.

Yeni Şafak, “ABD ve Batılı ülkelerin sertlikten anladığını” belirterek, “Körfez ülkelerinin bunları petrol ve doğalgaz ile beslememesini” istiyordu.

Ne kadar haklı! Peki ya iğne, ya çuvaldız?

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, bu beslenmemesi istenen katillerden para aramıyor mu? Daha dün Fransa’da, öncesinde İngiltere ve ABD’de para görüşmeleri yapmadı mı?

Özetle ne demiş olunuyor bu durumda: “Siz katilleri beslemeyin ama biz katillerden para isteyebilelim!

İşte stratejik mecburiyet budur!

Para istenen yerin çıkarı uygulanır

İnşa ettikleri neoliberal ekonomiyle New York bankerlerine ve Londra tefecilerine mecburlar. Öyle olduğu için de iç politikanın gereği sözde Batı’yı hedef alırlar ama son tahlilde gidip ABD ve NATO’nun taleplerini yerine getirirler.

Buradan çıkmak için büyük patronları değil halkı gözeten, özeli değil kamuyu esas alan, finans kapitale değil, sanayiye ve üretime ağırlık veren ekonomi modeli uygulamak gerekir.

Ne yazık ki iktidardan “büyük” muhalefete kadar tüm partilerin ekonomi politikası neoliberalizm, dış politikası Atlantikçiliktir!

Yani mesele, ikinci yüzyıla girerken, sistem dışına çıkabilmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ekim 2023

3 Yorum

Sözler ABD’ye karşı, eylemler ABD’nin çıkarına

Erdoğan, 23 Ekim’de İsveç’in NATO’ya Katılım Protokolü’nü imzalayarak TBMM’ye sevk etti.

İsrail-Filistin sorununun ortasında, Erdoğan’ın bu hamlesi sürpriz oldu. Zira Erdoğan, tam da bu süreçte ABD’nin Doğu Akdeniz’deki varlığını sorgulayan çıkışlar yapıyordu.

Örneğin 10 Ekim’de, Avusturya Başbakanı Karl Nehammer ile ortak basın toplantısında soruyordu: “Amerika’nın uçak gemisinin İsrail’de ne işi var, ne yapmaya geliyor? Buraya gelen uçak gemisinin etrafında bütün botlarıyla, uçak gemisindeki uçaklarıyla ne yapacak?”

Belli ki Erdoğan için ABD’nin varlığı sadece Filistin’de değil, Suriye’de de sorundu, çünkü konuşmasının devamında şunları da söylüyordu: “Suriye’de bugün 20’nin üzerinde Amerika’nın üssü var. Suriye’de Amerika’nın üslerinin ne işi var? Bu üslerle ne yapılıyor, 23 üs, bütün bunları da bir değerlendirmek gerekmiyor mu?” (AA, 10.10.2023).

Erdoğan bu çıkışından iki gün sonra, bu kez TÜGVA Genel Kurulu’nda ABD’nin bölgedeki varlığını sorguluyordu: “Yahu Amerika nere, Akdeniz, İsrail, Filistin nere?” (AA, 12.10.2023)

ERDOĞAN USULÜ

Evet, Erdoğan daha 10 gün önce “ABD’nin ne işi var Akdeniz’de, Filistin’de, Suriye’de” diyordu, peki ABD’nin savaş aygıtı NATO’nun ne işi var İsveç’te?

Evet, “ABD nere, Akdeniz, Filistin nere?” sorgulaması tamam ama aynı sorgulama İsveç için de geçerli değil mi? ABD nere, İsveç nere?

Uluslararası ilişkilerde, dış politika uygulamalarında ve bir siyasetçinin sözlerinde bu denli çelişki olabilir mi, 10 gün içinde politikalarda bu denli zıtlık olabilir mi?

Açık ki Erdoğan’ın sözleriyle eylemleri arasında derin bir uçurum var: Sözleriyle ABD’yi hedef alıyor ama eylemleriyle ABD’nin çıkarlarının gereğini yapıyor.

Elbette bu ilk değil, hatta bunu “Erdoğan usulü” ya da Erdoğan’ın “politika yapma biçimi” diye de niteleyebiliriz. (Bunun en tipik örneklerinden biri Erdoğan’ın “NATO’nun Libya’ya müdahalesi” sırasındaki tutumuydu: Önce “Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne işi var Libya’da?” diyerek tepki göstermiş, kısa süre sonra ise “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir” şeklinde ilginç bir gerekçe üretmişti! Ve ardından da İzmir’deki üs, NATO’nun Libya operasyonunun merkezi yapılmıştı!)

Sorun şu ki bu “politika yapma biçimini”nin Erdoğan’a iktidarını sürdürebilmesine faydası olabilir ama Türkiye’ye faydası yok!

STOLTENBERG’İN TELEFONU

Peki ne oldu da bölge yangın yeriyken, Erdoğan İsveç’in NATO’ya Katılım Protokolünü imzalama ihtiyacı duydu? Yoksa bu süreçte İsveç Ankara’nın şartlarını mı yerine getirdi? Ya da Ankara’nın İsveç’ten istediği terör örgütü üyeleri iade mi edildi? Değil elbette…

Yanıtı NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in üç gün önce Erdoğan’la yaptığı telefon konuşmasında…

Nitekim Erdoğan’ın 23 Ekim’deki imzasından sonra memnuniyet açıklayan Stoltenberg, şöyle diyordu: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’la hafta sonu yaptığımız görüşmede de ifade ettiğim üzere, bu durum (İsveç’in üyeliği) tüm İttifak’ı daha güçlü ve daha güvenli kılacaktır.” (AA, 23.10.2023).

ANKARA’NIN KULLANAMADIĞI ŞARTLAR

Açık ki Erdoğan’ın ve AKP iktidarının saati Ankara saatini değil, Washington saatini gösteriyor. Erdoğan’ın İsveç’in NATO’ya Katılımı Protokolü’nü “şu saatte” imzalamasının başka bir açıklaması yok.

Oysa Erdoğan iktidarı İsrail’in saldırılarını durdurmak konusunda etkili bir pozisyon almak istiyorsa, İsveç’in NATO’ya üyeliğini pekâlâ değerlendirebilirdi: İsrail’in NATO mekanizmalarına ortaklığını gerekçe yaparak, ABD’nin NATO’yu genişletme stratejisine karşı çıkabilirdi.

“Geniş NATO” isteyen ABD’ye karşı iki şart dayatabilirdi:

1) ABD, Türkiye’yi hedef alan teröre desteğini kesene kadar NATO’nun genişleme stratejisi onaylanmayacak.

2) İsrail, ABD’nin himayesinde sürdürdüğü Gazze’ye saldırıları sonlandırana kadar NATO’nun genişleme stratejisi onaylanmayacak.

Hatta, iktidarın saati Washington saatini değil de Ankara saatini gösteriyor olsa, AKP iktidarı, daha İsrail’in NATO mekanizmalarına ortaklığını onaylama sürecinde bile “Filistin devletinin kabulü için barış görüşmeleri” şartını dayatabilirdi!

NATO’NUN ASIL FONKSİYONU

Peki Türkiye neden bunları yapamadı, yapamıyor?

Elbette yanıtlarından biri AKP iktidarının siyasal tutumuyla ilgili… Ancak mesele sadece bu değil, zira iktidarda AKP değil bir başka parti de olsa, benzer süreçler işleyecekti.

Çünkü temel sorun NATO ilişkileriyle ilgili: NATO öyle iddia edildiği gibi üyelerden birinin ABD kararına karşı net pozisyon alabileceği, NATO içinde ABD’yi engelleyebileceği ya da en azından dengeleyebileceği bir mekanizma değil…

NATO, ABD’dir; Washington bu mekanizmayı inşa ederken onu sadece bir “savaş aygıtı” şeklinde planlamamış, ondan önce ve önemli olarak, “üyeleri denetim altında tutabilecek bir hükümetlerüstü örgütlenme” olarak biçimlendirmişti.

Böyle olduğu için de NATO altı gladyo türü örgütlenmeler üye ülkelerde hükümet devirme operasyonlarına kadar uzanabilen işler yapmış; böyle olduğu için de 75 yıldır ABD ne istiyorsa, diğer NATO üyeleri nazlanarak da olsa kabul etmek zorunda kalmıştır.

Önceki on yılları geçtik ama Türk devletinin, Türk ordusunu hedef alan Ergenekon-Balyoz kumpaslarından da 15 Temmuz darbe girişiminden de “asıl dersi” çıkar(a)madığı ortada…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Ekim 2023

1 Yorum

Kolektif güvenlik şartı

İsrail’in “etnik temizlik” hedefli saldırıları, Küresel Güney’de iki konuyu öne çıkardı: “İki devletli çözüm”cülük ve “kolektif arabuluculuk.”

Bugün bu iki kavramı inceleyeceğiz:

İki halk için iki devlet

1) BM’nin kararına atıfla “iki devletli çözüm”cülük ya da şimdilerde Çin ve Rusya’nın öne çıkardığı şekliyle “iki halk için iki devlet” çözümü yükseliyor.

Bugüne kadar “iki devletli çözüm” bir BM kararı olduğu için ABD tarafından da “dile getiriliyor” ancak savunulmuyordu. ABD’nin pratikte savunduğu “çözümsüzlük” statükosuydu. Çünkü o statüko içinde İsrail, katlettiği Filistinlilerin topraklarına “Yahudi yerleşim bölgesi” kurarak işgalini genişletebiliyordu.

Küresel Güney’in yeni dünyada ağırlık kazanması tabloyu değiştirdi: “İki devletli çözüm” isteyenler artık dünyanın büyük çoğunluğu, ABD’nin “çözümsüzlük statükosunu” savunanlar ise “Kuzey Atlantik”ten ibaret.

Kolektif arabuluculuk

2) ABD’nin İsrail-Filistin sorununda arabuluculuğu “tekeline” alarak sürdürebildiği “çözümsüzlük statükosu”nun yerini, çok kutuplu dünyanın bir getirisi olarak “kolektif arabuluculuk” almaya başladı.

Gerek Türkiye ve Mısır başta bölge ülkeleri, gerekse Çin ve Rusya gibi küresel güçler, ABD’nin tekelini yıkarak, çözümü “kolektif arabuluculuk” ile sağlamaya çalışıyorlar.

Kuşkusuz henüz sonuç almayı sağlayamadı ancak dünyanın gidişatına bakılırsa, önümüzdeki süreçlerde, dünyanın pek çok sorununa çözüm artık “kolektif arabuluculuk” ile aranacak.

Atatürk’ün formülü

“Kolektif arabuluculuk” eğilimi, kaçınılmaz olarak “kolektif güvenlik” eğilimini de yükseltecektir.

Kolektif güvenlik, kabaca kendi güvenliğini başkalarının güvensizliği pahasına inşa etmeyen, yani bölünmez güvenlik anlayışını temel prensip kabul eden güvenlik anlayışıdır.

Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” sözü hem bir hedef, hem de o hedefe varmak üzere uygulanacak “kolektif güvenlik” anlayışı formülüdür: Türkiye’nin barışı komşularda/bölgesinde/dünyada barış olmasına, komşularının barışı da Türkiye’de barış olmasına bağlıdır.

Emperyalizm ve savaş aygıtı NATO, kolektif güvenlik yerine dünyaya “önleyici vuruş” uygulamasını dayattı. Kendi güvenliği için önden saldırmayı ve işgali savunan bu uygulama, pratikte şöyle formüle edildi: “ABD’nin güvenliği Atlantik’in güvenliğine, Atlantik’in güvenliği ise Rusya’nın çevrelenmesine bağlıdır.” Bu jeopolitik yaklaşım, Soğuk Savaş’ın ardından formüle ekler yapılarak, “ABD’nin güvenliği, Çin’in çevrelenmesine bağlıdır”a kadar uzatıldı.

Küresel güvenlik inisiyatifi

Bu “başkalarının güvensizliği üzerine ya da başkalarının güvenliğini yok sayarak kendi güvenliğini inşa etme” yaklaşımı, sürekli savaşlar doğurmaktadır. Komşusunun güvenliği pahasına kendi güvenliğini inşa edebilmek hem sorunlara kesin çözüm getirmez hem de uygulanması son tahlilde mümkün değildir; komşusuyla birlikte ortak güvenlik inşa etmek ise sorunlara kalıcı çözüm demektir.

Özetle Filistin’i yok sayarak, Filistinlilerin güvenliği pahasına İsrail’in güvenliği sağlanamaz, “güven içinde İsrail” oluşturulamaz!

Çok kutuplu dünya ve Küresel Güney/Doğu inisiyatifi, kaçınılmaz olarak “kolektif güvenlik” anlayışını egemen kılacaktır. Çin, 21 Nisan 2022’de “küresel güvenlik inisiyatifi”ni ilan ederek, Küresel Güney’in bu çıkışını başlatmıştı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ekim 2023

1 Yorum

İncirlik’in dokunulmazlığı!

ABD Türk SİHA’sını 5 Ekim günü saat 11.40’ta düşürdü. Pentagon sözcüsü Tuğg. Pat Ryder’ın açık açık “biz düşürdük, tehdit gördüğümüz için düşürdük, F-16 uçaklarıyla vurarak düşürdük” demesine rağmen, AKP hükümeti 24 saat boyunca sessiz kaldı. 24 saat sonra Dışişleri Bakanlığı, o da örtülü ifadelerle şu açıklamayı yapabildi: “Operasyon esnasında üçüncü taraflarla işletilen çatışmasızlık mekanizmasındaki farklı teknik değerlendirmeler nedeniyle bir SİHA kaybedilmiştir” (AA, 6.10.2023).

Sonra yeniden sessizlik. Erdoğan ancak beş gün sonra, 10 Ekim günü konuyla ilgili bir açıklama yapabildi. “Suriye’de Amerika’nın üslerinin ne işi var?” diye sorduktan sonra konuyu SİHA’ya getirdi ve şöyle dedi: “Türkiye’nin bir insansız hava aracını ne yazık ki Amerika düşürüyor. İnsansız hava aracını Amerika düşürürken, Türkiye şu anda NATO’da Amerika’nın ortağı değil mi? Beraber değil mi? Bunu neyle izah edeceğiz?” (AA, 10.10.2023)

ABD bilerek vurdu

Peki 5 Ekim’de düşürülen SİHA için neden 5 gün beklenmişti, neden Erdoğan ancak 10 Ekim günü bu konuda bir tepki gösterebilmişti? 7 Ekim’de Hamas’ın Aksa Tufanı operasyonu olmasa, ardından İsrail’in hava bombardımanı başlamasa ve ABD bölgeye uçak gemisi gönderme kararını açıklamasa, belki de bu tepki hiç gelmeyecekti!

Nitekim Erdoğan 12 Ekim günü de TÜGVA genel kurulunda “Bay Amerika, yahu Amerika nere, Akdeniz, İsrail, Filistin nere? Ne işin var senin orada?” dedikten sonra konuyu SİHA’ya getirmiş ve şöyle demişti: “NATO’da beraber olduğun Türkiye’nin SİHA’sını nasıl düşürürsün? ‘Görmedim, bilmedim, farkında değilim.’ Bunu nasıl söylersin?” (AA, 12.10.2023).

Halbuki ABD “Görmedim, bilmedim, farkında değilim” demiyordu; tersine “gördüm, tehdit olarak değerlendirdim ve vurup düşürdüm” diyordu!

ABD’nin çevredeki üsleri

Tüm bunları neden mi anımsattık? İsrail’in Filistin’de “etnik temizliğe” başladığı günden bu yana kamuoyu iktidardan iki şey istiyor: Kürecik Radarını ve İncirlik’i uçuşlara kapatmasını.

Ancak AKP iktidarı halkın bu talebinin etrafından dolanıp duruyor. Örneğin Erdoğan 10 Ekim günü “haklı olarak” tepki gösteriyor: “Suriye’de Amerika’nın üslerinin ne işi var? Bu üslerle ne yapılıyor? 23 üs, bütün bunları da bir değerlendirmek gerekmiyor mu?”

Peki Ankara, Suriye’deki ABD üslerinden rahatsızsa, Türkiye’deki ABD üslerinden de rahatsız olması gerekmiyor mu? Suriye’deki ABD üsleri Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırıyken, Türkiye’deki ABD üsleri Türkiye’nin ulusal çıkarlarının gereği olabilir mi?

Ankara’nın görmek istemediği gerçek

Daha vahimini ise eski Genelkurmay Başkanı, eski Milli Savunma Bakanı ve yeni TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar dile getirdi: “Bize bazen ‘neden İncirlik’i boşaltmıyorsunuz?’ diye eleştiriler yapılıyor. Boşaltırsak ne olacak? Sonra ‘neden Amerikan üsleri Yunanistan’a, Dedeağaç’a, Girit’e gitti?’ diye eleştiriyorsunuz. Ayrıca bizim ABD ile ilişkilerimiz, anlaşmalarımız var” (AA, 18.10.2023).

ABD Türkiye’nin ulusal çıkarlarını hedef alıp saldırganca politikalar izlerken, Türkiye’yi hedef alan terör örgütlerini silahlandırırken, hâlâ ABD’yle ilişkilerden bahsedebilmek! ABD’nin Suriye’deki üslerinden ya da Yunanistan’da yeni üsler kurmasından rahatsız olmak ama hepsinin Türkiye’de olmasını savunabilmek! Bunun nasıl isimlendirilmesi gerektiğini siz okurlara bırakıyorum…

Bitirirken önemle belirteyim: Ankara’dakiler ne kadar ABD’yle ilişkileri ılımlı tutmaya çalışırsa çalışsın, ABD iyice Türkiye’nin karşısına konumlanıyor; bunu kabullenmeyi geciktirmek, stratejik mevzilenmeyi geciktirmekten başka bir şeye yaramıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ekim 2023

3 Yorum

Kınama değil eylem zamanı

Dünya 75 yıldır İsrail’in devlet terörünü, etnik temizliğini, işgalini, saldırganlığını, hukuk dışılığını kınıyor. İsrail’in umurunda mı? Değil elbette. Nasılsa üzerinde bir yaptırım yok. Nasılsa ABD’nin kanatları altında. Nasılsa ABD desteğiyle BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarını bile uygulamıyor.

Dünya, İsrail’in hastane vurarak 500’den fazla insanı katletmesi karşısında da kınama üstüne kınama yaptı. TBMM örneğin, nadiren bir araya gelebilen partiler ortak açıklamayla İsrail’i kınadı.

Türkiye’nin kınaması, Arap dünyasının kınaması, dünyanın kınaması Filistin katliamını durduruyor mu peki? Hayır!

İsrail Büyükelçileri gönderilmeli

İsrail’i durdurabilmenin yolu kınamak değil, eylemdir. Nasıl eylemler mi?

1) ABD, İngiltere ve Avrupa dışındaki dünya, yani ülkelerin çoğunluğu, devlet terörü uygulayan İsrail’in büyükelçilerini “persona nan grata” yani “istenmeyen kişi” ilan ederek, İsrail’e göndermelidir.

İsrail’in hastane vurmasından önce Kolombiya Dışişleri Bakanı İsrail Büyükelçisine “özür dile ve ülkeyi terk et” ültimatomu vermişti; İspanya hükümeti İsrail Büyükelçisini “yanlış bilgi yaymakla” suçlamıştı. İsrail’in insanlığa karşı son büyük suçuyla birlikte, hızla ülkeler İsrail’in büyükelçilerini göndermelidir.

2) İsrail’in çeşitli ülkelerde yararlandığı üsler, tesisler var. Kuşkusuz bu yararlanmayı ABD’nin sırtından sağlıyor. Örneğin Türkiye’deki Kürecik Radarı.

İşte ülkeler, bu türden üsleri, tesisleri kapatarak İsrail’i cezalandırmalıdır. Ankara, Kürecik Radarını hızla kapatmalıdır.

3) İsrail, İncirlik Üssünden de dolaylı faydalanmaktadır. ABD’nin İncirlik’teki varlığı, buradan istihbarat desteği, hele geçmiş yıllarda İsrail’in Akdeniz’den Türk topraklarına girerek Suriye’yi bombalaması gibi hadiseler hatırlanınca, İncirlik’in uçuşlara kapatılması İsrail’e ve hamisi ABD’ye karşı etkili bir yaptırım olacaktır.

4) İsrail, AKP hükümetinin de desteğiyle NATO mekanizmalarına katılabilmişti. Türkiye, İsrail bu mekanizmalardan ve ortak tatbikatlardan çıkarılana kadar NATO’nun genişlemesini veto etmelidir.

İsrail’e kapsamlı ambargo

5) Dünya, İsrail’le ticareti kesmelidir. İsrail’e satılan her mal ya da İsrail’den alınan her mal, pratikte Filistinli çocukların üzerine düşen bombadır. İsrail’e ekonomik ambargo, İsrail’in saldırganlığını frenleyecek önemdedir.

6) Petrol ve doğalgaz üreticisi ülkeler, İsrail’e destek veren Batı ülkelerine karşı etkili bir enerji ambargosu uygulamalıdır.

7) İsrail yalnızlaştırılmalıdır: Suudi Arabistan, İsrail’le normalleşme görüşmelerini kesti. Daha önce ABD’nin baskısıyla İsrail’le normalleşen Arap ülkeleri, İsrail Filistin Devletini kabul edene kadar eski pozisyonlarına dönmelidir.

8) Türkiye, İsrail’e karşı gerçekten etkili bir eylem yapmak istiyorsa, hemen yarın Ankara-Şam normalleşmesini başlatmalıdır.

9) İsrail halkının yarısı, yaşananlardan Netanhayu’yu sorumlu tutmakta, İsrail’in işgalci politikalarına karşı çıkmakta ve hükümetin istifasını istemektedir. Dünya halkları, İsrail’in bu kesimiyle dayanışmak için alanlara çıkmalı, ülkelerinde yaşayan ve İsrail’in politikalarına karşı çıkan Yahudi toplumuyla birlikte Filistin Devletinin tanınması çağrıları yapmalıdır.

10) Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan bölge ülkeleri adına ateşkes için hızla bir “Ortadoğu Üçlüsü” oluşturmalıdır. Bu üçlü Çin ve Rusya’yı da dahil ederek İsrail’i durduracak somut adımların atılması için hızla etkili bir girişim başlatmalıdır.

Dünya ABD-İsrail’den büyüktür

Dünya ikiden büyüktür; dünya ABD ve İsrail’den büyüktür, bu ikiliyi destekleyen Anglosakson ülkeler grubundan büyüktür. Ve dünya birleşirse Batı’daki diğer ülkeleri de tarafsızlaştırır ve ABD-İngiltere-İsrail üçlüsünü yalnızlaştırır.

Bugün bunu sağlayabilmek düne göre daha kolaydır; çünkü çok kutuplu dünya inşa olmakta, ABD’nin hegemonyası zayıflamakta, tek kutuplu dünyası yıkılmaktadır.

Dünya, bölgeyi yangına çevirmeye çalışan bu suç ortaklığını durdurabilir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ekim 2023

2 Yorum

Ya Kuşak-Yol barışı, ya ABD savaşı

Dünyanın bir bölgesinde dünya liderleri geleceğin “ortak refah” dünyasını inşa etmek üzere Kuşak ve Yol forumunda bir araya gelirken, dünyanın bir başka bölgesinde ise emperyalist ABD’nin “ileri karakolu” İsrail, hastane bombalayıp 500’den fazla insanı öldürüyor…

Bu, aslında insanlığın önündeki iki yola işaret ediyor: Ya 150’den fazla ülkenin katıldığı Kuşak ve Yol ile “ortak refah” dünyası inşa olacak ya da emperyalist ABD-İsrail-İngiltere bloku kendi çıkarlarını koruyabilmek için dünyayı yakacak…

İKİ MODEL, İKİ FARKLI GELECEK

21. yüzyılın ilk çeyreği tamamlanmak üzere. İlk çeyrekte insanlığın geleceğini belirleyecek iki model karşı karşıya geldi:

1) Emperyalist ABD’nin modeli: İlk çeyrek, ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleriyle başladı; ABD’nin Libya ve Suriye saldırılarıyla sürdü.

Emperyalist ABD bir yandan NATO’yu Ukrayna üzerinden Rusya’ya karşı genişletmeye, diğer yandan Avustralya’dan Japonya’ya uzanan bir nükleer hat ile Çin’i çevrelemeye çalışarak, saldırganlığını sürdürmek istiyor.

Ve ABD, emperyalist çıkarlarını koruyabilmek için Çin’e ticaret savaşı açıyor, İran ve Venezüella başta, Türkiye de dahil, onlarca ülkeye yaptırım uyguluyor; teröristleri destekliyor, finansal operasyonlar yapıyor, suikastlar düzenliyor…

2) Küresel Güney’in modeli: İlk çeyreğin ikinci bölümü, 2013’te ilan edilen Kuşak ve Yol ile Küresel Güney’in modelini insanlığın önüne getirdi: Birlikte, kazan-kazan ile ortak refaha doğru…

Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol, 10 yılda dünyanın dörtte üçünü kapsayan bir işbirliği modeli oldu: Çin, 150’den fazla ülke ve 30 uluslararası kuruluşla 200’den gazla Kuşak ve Yol işbirliği anlaşması imzaladı. Kuşak ve Yol, 1 trilyon dolarlık yatırımı harekete geçirdi, 3 binden fazla işbirliği projesine ulaştı, 40 milyon insanı şimdiden yoksulluktan kurtardı ve Küresel Güney ülkelerine kalkınma fırsatı sağladı.

Kısacası bu model, Asya’dan Afrika ve Güney Amerika’ya kadar ezilen dünya için emperyalizm çağında ayağa kalkma fırsatı oldu.

YÜKSELEN ASYA, AFRİKA VE GÜNEY AMERİKA

Dünya şimdi bu fırsatı ABD’nin emperyalist küreselleşmesine karşı Küresel Güney’in ekonomik küreselleşmesi olarak değerlendiriyor ve bölgesel işbirliği modelleri ile hakkını arıyor:

Afrika, “beyaz efendiyi” sırtından atarak ekonomik bağımsızlığı için ayağa kalkıyor.

Güney Amerika, Kuzey’in emperyalist darbeler dönemini bitirerek soldan nefes alıyor.

Asya, Şanghay İşbirliği Örgütü merkezli olarak Asya’da büyük barışı sağlıyor.

Küresel Güney, BRICS başta ekonomik organizasyonların etrafında kenetlenerek emperyalist sömürüye karşı kendi alternatifini kuruyor; ulusal ekonomileri ve ulusal paraları güçlendiriyor.

Ortadoğu normalleşiyor: Suudi Arabistan İran’la, Arap Birliği Suriye’yle, Körfez ülkeleri İran’la normalleşiyor.

Kısacası, ABD’nin tek kutuplu dünyası yıkılırken, çok kutuplu/çok merkezli bir dünya inşa oluyor…

ORTAK REFAH GELECEĞİ

İşte İsrail’in ABD destekli Filistin saldırganlığı, oluşmakta olan bu çok kutuplu dünya karşısında mevcudu koruma hamlesidir; ancak nafile hamledir…

Kurallarını ABD’nin yazdığı düzen artık sürdürülemez; kuralların kolektif yazılacağı dünya düzeni adım adım geliyor…

Küresel Güney, 10. yılı geride kalan Kuşak ve Yol’u daha da geliştirerek, insanlığın “ortak refah” çıkarlarının sağlandığı bir geleceği kazanacak…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Ekim 2023

3 Yorum

ABD için İsrail’in anlamı

ABD’nin son yıllardaki en büyük şikayetidir: Çin ve Rusya’yı “kurallı uluslararası düzeni” bozmaya çalışmakla suçlar.

Gerçi “kurallı uluslararası düzen” dediği, kurallarını kendisinin koyduğu ama duruma göre o kurallara kendisinin uymadığı bir düzendir. Bu “lüksten” yararlanan ikinci ülke de İsrail’dir. İsrail, kurallı uluslararası düzene de, uluslararası hukuka da, BM kararlarına da uymamakla ünlüdür.

Peki İsrail nasıl oluyor da bu kuralları takmayabiliyor? Elbette ABD emperyalizminin desteğiyle. O zaman soru şu: ABD neden İsrail’e bu ayrıcalığı tanıyor? Bu sorunun yanıtı da İsrail’in ABD için değerinde…

İsrail emperyalizmin ileri karakoludur

O değeri en iyi ifade eden isimse ABD Başkanı Joe Biden’dır. Biden, bundan 37 yıl önce, 1986’da aynen şöyle demişti: “Eğer İsrail olmasaydı, ABD bölgede kendi çıkarlarını korumak için bir İsrail yaratmak zorunda kalacaktı. Tekrar söylüyorum, ABD, bölgede bir İsrail üretmek zorunda kalacaktı!

Evet, ABD için İsrail, emperyalist çıkarların savunulmasında bir ileri karakoldu. Hatta İsrail’in Batı emperyalizmi için bir “ileri karakol” olarak inşası tarihsel ölçektedir.

İngiltere Başbakanı Lloyd George, İngiliz çıkarları için Filistin topraklarında bir Yahudi devleti olması gerektiğini savunuyordu. İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, Siyonizm’in finansörlerinden Walter Rothschild’e yazdığı 2 Kasım 1917 tarihli ünlü mektubunda, ülkesinin bu tutumunu ortaya koymuştu: “Majestelerinin hükümeti Yahudi halkı için Filistin’de ulusal bir vatan oluşturulmasını olumlu görmekte olup, bu amacın gerçekleşmesi için elindeki tüm imkanları kullanacaktır.” (Jonatthan Schneer, Balfour Deklarasyonu, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2012, s. 356).

Kaldı ki İsrail’in “kurucu babası” Theodor Herzl, daha yola çıkarken Yahudi devletinin misyonunu “ileri karakol” olarak ilan etmişti. Ünlü Der Judenstaat (Yahudi Devleti) kitabında aynen şöyle diyordu: “Avrupa için biz, orada (Filistin’de) Asya’ya karşı korunma duvarının bir parçası, barbarlığa karşı uygarlığın ileri karakolu olabiliriz” (Walter Hollstein, Filistin Sorunu, Yücel Yayınları, 1975, s.69)

ABD uçak gemisi filosunun anlamı

Bu “ileri karakol” değerlendirmesini güncel bir tartışma nedeniyle anımsattım:

ABD’nin iki uçak gemisi filosunu İsrail’e destek için göndermesi, ABD-İsrail ikilisinin Büyük Ortadoğu Projesini sürdürmek üzere İran’a saldıracağının, Ortadoğu’da haritaları değiştireceğinin ve yeni bir düzen kuracağının işareti olarak yorumlanıyor!

Katılmıyorum. ABD en güçlü zamanında bile Büyük Ortadoğu Projesi’ni bir yere kadar ilerletebildi. Tersine hegemonyası zayıfladıkça, ABD o hedeflerinin gerisine düştü.

ABD’nin iki uçak gemisi filosu gönderiyor olması, Ortadoğu’da yeni düzen kurmak için değil, tersine kurulmakta olan kendi çıkarlarına aykırı yeni düzene karşı eski düzeni ve “ileri karakolunu” tahkim edebilmek içindir. Çünkü:

1) ABD, İsrail’i de takviye edecek ikinci karakolu Kürdistan’ı kuramadı; Barzanistan bağımsızlığını kazanamadı, Suriye’de YPG devleti çabası frenlendi.

2) ABD Körfez ülkelerini kaybediyor: Suudi Arabistan ABD’ye rağmen Çin ve Rusya’yla küresel çapta enerji işbirliği geliştiriyor.

3) ABD’nin İran’a karşı cephe inşası başarılı olamadı: Suudi Arabistan Çin arabuluculuğunda İran’la normalleşti, onu diğer Körfez ülkeleri izledi.

Özetle, ABD haritalar çizebilecek güçte değil, tersine mevcudu koruyabilmeye çalışıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ekim 2023

2 Yorum

Ortadoğu Üçlüsü

Son Hamas-İsrail çatışmasının biri temel, dört nedeni var:

1) İsrail, ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin “Bağımsız Filistin Devleti”ni kabul etmemesi.

2) Ortadoğu Dörtlüsü’ne fren: Putin de dikkat çekti: “ABD uydurma gerekçelerle (Rusya, ABD, AB ve BM’den oluşan) Ortadoğu Dörtlüsü mekanizmasını fiilen engelledi.”

3) ABD’nin rolü: ABD, İsrail-Filistin arabuluculuğunu tekeline alarak çözümü bağımsız Filistin Devleti hedefinden uzaklaştırmakta, oyalamakta, İsrail’e işgali genişletme fırsatı sağlamaktadır.

4) Netanyahu, ABD’nin sağladığı bu fırsatı, “iki devletli çözüm”ü rafa kaldırmanın, Gazze’yi karadan ve denizden ablukaya alarak Filistinlileri sindirmenin, yeni Yahudi yerleşim bölgeleri açarak işgali genişletmenin yolu olarak kullanmaktadır.

Sonuç: Basınç, tüpü patlattı!

Büyük devletlerin durumu

Bu dört neden bile çözümün tekliğine işaret etmektedir: Önce Filistin Devleti’nin kabulü…

Bu şart yerine getirildiğinde, Hamas da 1967 sınırlarına sahip İsrail Devleti’ni kabul etmeye mecbur olacaktır. (Kaldı ki Hamas, İsrail’i reddeden anlayışını geride kalan yıllar içerisinde adım adım yumuşatmıştır.) FKÖ zaten tanımaktadır.

Peki İsrail Filistin Devleti’ni, Hamas İsrail’i nasıl kabul edecek?

Öncelikle mevcut çatışmayı durdurmak gerekiyor. ABD, AB, Rusya ve BM’den oluşan Ortadoğu Dörtlüsü, Putin’in de belirttiği gibi ABD tarafından çalıştırılmıyor; bu nedenle arabuluculuğu şu şartlarda mümkün değil.

ABD ve AB’nin Ortadoğu Dörtlüsü’nden ayrı arabuluculukları ise zor; çünkü İsrail’in yanındalar.

Hem İsrail’le hem Filistin’le arası iyi olan iki büyük devlet var: Çin ve Rusya. Rusya’nın arabuluculuğu hem Ukrayna savaşı nedeniyle hem de İsrail’in saldırdığı Suriye’deki konumu nedeniyle kabul görmeyebilir. Çin’in ise daha önce yazdığımız gibi İsrail-Filistin sorununa adil çözüm için üç önerisi var.

Türkiye’nin alabileceği inisiyatif

Bölge ülkeleri içinde arabuluculuk için şartları en uygun olan ülke Türkiye’dir. Zira Türkiye hem İsrail’i ilk tanıyan ülkelerin başında gelmekte hem de tarihsel olarak Filistin’e yakın durmaktadır. Öte yandan Ankara hem Hamas’la ilişkisi olan ama hem de bunu İsrail ve Mısır’la normalleşmesi nedeniyle dengeye oturtmaya çalışan bir konumda.

Ancak Ankara’nın tarafları tek başına ateşkese zorlayacak ve masaya oturtacak gücü/yaptırımı yok. Dolayısıyla Ortadoğu’da, Ortadoğululardan oluşacak bir “barış cephesi”ne ihtiyaç var.

Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’ın “Ortadoğu Üçlüsü” olarak yan yana gelmesi, hele de bir büyük güç olan Çin’in desteğiyle ağırlık oluşturması, Hamas-İsrail çatışmasının bölgeselleşmesini önleyecek bir çare olabilir.

Çin’in desteği, ABD ve AB’yi dengeleyecektir.

Tarihi fırsat

Öte yandan Ortadoğu Üçlüsü’nün sağlayabileceği bir ateşkes, sonrasında faaliyeti dondurulmuş (ABD, AB, Rusya, BM’den oluşan) Ortadoğu Dörtlüsü’nü de harekete geçmeye zorlayabilir ve ardından gelecek bir konferansla, “iki devletli çözüm” zemini oluşturulabilir.

Elbette statükodan nemalananlar, bunun değişmesini istemeyeceklerdir. Ancak önceki yazımızda da dikkat çektiğimiz gibi hem İsrail’in iç çelişkileri hem de çok kutupluluk, statükonun sürdürülemez olduğunun göstergeleridir.

Bu iki durum fırsata dönüştürülerek, bölgenin bu en önemli sorununu hem Arapların hem de Yahudilerin yararına çözebilmek mümkündür ve tarihi önemdedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ekim 2023

2 Yorum

Ortadoğu’da sürdürülemez statüko

Ortadoğu’da, İsrail-Filistin sorununda emperyalizmin oluşturduğu bir statüko var. ABD bu statükoyu İsrail lehine şöyle kullanmaktadır: İsrail Filistinlileri öldürerek alan boşaltıyor, sonra oraya “Yahudi Yerleşim Bölgesi” kuruyor, ardından işgali genişletiyor ve toplamda da ele geçirdiği toprakları büyütüyor. Bu 75 yıllık kısa İsrail tarihidir.

ABD bu statükoyu, aynı zamanda İsrail ile Filistin arasındaki arabuluculuğu tekeline almakta; o yolla asıl çözümün etrafında dolanmakta ve müzakereleri Filistin Devleti’nin kuruluşundan uzaklaştırmakta kullanıyor.

Neden? Çünkü İsrail, ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarını savunmakta kullandığı ileri bir karakoldur. ABD Başkanı Biden, bu gerçeği 37 yıl önce çok net bir şekilde dile getirmiş: “Eğer İsrail olmasaydı, ABD bölgede kendi çıkarlarını korumak için bir İsrail yaratmak zorunda kalacaktı.”

Statüko: Tek devlet, iki halk

İsrail olmasaydı İsrail yaratacak olanlar, Filistin’in “devletli” varlığını ise reddediyorlar. ABD’nin zaman zaman “iki devletli çözümü” dillendiriyor olması ise çok kutupluluğun Ortadoğu’da oluşturduğu yeni dengeler karşısında izlediği manevrayla ilgilidir, gerçekleşmesini istediğinden değil!

ABD, “iki devletli çözüm” derken, “tek devletli, iki halklı” statükoyu savunmaktadır fiilen.

Aksa Tufanı operasyonu, işte bu statükoyu bozma potansiyelini ortaya çıkarabilir. Elbette Netanyahu yönetimi, yönetiminin itibarını zedeleyen bu operasyon karşısında Gazze’ye misliyle kayıp verdirecek saldırılar düzenleyecektir.

Çünkü İsrail 50 yıl sonra ilk kez binden fazla kayıp verdiği bir saldırıyla karşılaşmış, üstelik bölgedeki en üst düzey komutanının bile evinden iç çamaşırlarıyla esir alınıp götürüldüğü görüntülerle büyük itibar kaybetmiştir.

Peki Netanyahu daha fazlasını yapabilir mi?

“İki devletli çözüm”cülük güçlenebilir

Savaş elbette Lübnan’a sıçrayabilir; oradan da Suriye ve İran’ı etkileyebilir. Böyle bir olasılık var.

Ama daha güçlü olasılık şudur: Ağır bir bombardıman ve kısmi bir kara harekâtından sonra, uluslararası koşullar ve İsrail iç çelişkileri, Tel Aviv’i masaya oturmaya zorlayabilir.

İsrail’in iç çelişkileri ortada: İsrail halkı, umulduğu gibi “savaşta iktidarın arkasına dizilme” tuzağına düşmedi. Tersine, 5. gün de geride kalırken, Netanyahu’nun işgalci politikalarını olanlardan sorumlu tutan anlayış sürüyor. Öyle ki Haartez hâlâ “Netanyahu, İsrail başbakanı olarak görevine devam edemeyecek bir çete lideridir” yayınlarını sürdürebiliyor. Dolayısıyla İsrail halkını arkasına alamamış bir iktidarın, savaşı bölgeselleştirebilmesi zordur.

Uluslararası koşullar ise ortada: Son yıllarda Ortadoğu’daki tüm gelişmelerde inisiyatif ABD’de değil, Çin ve Rusya’yla işbirliği yapan bölgededir.

Bu iki durum, İsrail-Filistin sorunundaki statükonun artık sürdürülemez olduğuna işaret etmektedir ve buradan, beklenilen aksine daha güçlü bir “iki devletli çözüm”cülük çıkabilir.

Barış savaştan doğar

Roma, İkinci Tapınağı iki bin yıl önce yıktı ve Yahudileri sürdü. Romalılardan hesap sorabilecek durumda değiliz. İki bin yıl içinde yaşananları da olmamış kabul edemeyiz. Özetle, İsrail’in ancak üzerindeki Mescid’i Aksa’yı yıkarak Üçüncü Tapınak hedefine ulaşabileceği bir olasılık yok. Dolayısıyla çözümü dünde değil, bugünde aramak mecburiyetindeyiz.

Bugün ise tablo şöyledir: Filistinliler İsrail’i yok edemez, İsrail de tüm Filistinlileri öldürüp bitiremez. Bu sürgit durumunun ise iki halka faydası yoktur. Bundan beslenenler, iki halkın durumu üzerinden ekonomik ve siyasi olarak nemalananlardır.

Barış, barıştan değil, savaştan doğar. Bölge, iki devletli çözüme, bugün dünden, yarın bugünden daha yakın…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ekim 2023

2 Yorum

Aksa Tufanı’nın olası iki sonucu

Aksa Tufanı’nın bölgeselleşme riski elbette var ama tarih göstermiştir ki en olumsuz tablolar bile iyi yönetilirse olumluya dönüştürülebilir.

Bu olasılık, şimdi Aksa Tufanı’nın ortasında, İsrail-Filistin sorunu için de var.

Şöyle ki…

Aksa Tufanı, iki gerçeğe işaret ediyor:

1) Bölge, Filistin’in yok sayıldığı mevcut statükoyu taşıyamaz.

2) İsrail halkı, faşist Netanyahu hükümetini taşıyamaz.

Çok kutuplu/merkezli dünya inşa olurken ve yeni tip uluslararası ilişkiler gelişirken, ABD-İsrail ikilisinin çözümünü engellediği bölgemizin bu en temel sorunu için, çözüm fırsatı var.

Bugün bunu tartışacağız.

ABD’NİN İLERİ KARAKOLU: İSRAİL

Ama ABD emperyalizminin neden çözüm istemediğini ve neden dünyanın önemli bir kısmının savunduğu “iki devletli çözümü” engellediğini anlamalıyız.

Bunun için derin analizlere gerek yok. Zira ABD Başkanı Joe Biden, bundan 37 yıl önce, 1986 yılında bunun en temel yanıtını vermiş.

Şöyle diyor Biden: “Eğer İsrail olmasaydı, ABD bölgede kendi çıkarlarını korumak için bir İsrail yaratmak zorunda kalacaktı. Tekrar söylüyorum, ABD, bölgede bir İsrail üretmek zorunda kalacaktı!

Bu sözler, hem ABD ile İsrail ilişkisinin yönünü doğru kavramak açısından hem de İsrail’in ABD açısından ne anlama geldiğini saptamak açısından kritik önemdedir.

İsrail, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki ileri karakoludur.

İşte ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkını kullanarak hem “iki devletli çözümü” engellemesinin hem de İsrail’e kalkan olmasının sihri buradadır.

ABD, uluslararası toplum karşısında çok sıkıştığında da İsrail ile Filistin arasındaki arabuluculuğu tekeline alarak, asıl çözümün etrafından dolanıyor, müzakereleri Filistin Devleti’nin kuruluşundan uzaklaştıracak şekilde yönetiyor ve sonuçlandırıyor.

ÇİN’İN ADİL ÇÖZÜM İÇİN ÜÇ ÖNERİSİ

İşte Aksa Tufanı, uzun yıllardır ABD’nin sürdürebildiği bu kısırdöngüyü kırabilmenin manivelası olabilir.

Yani uluslararası ilişkilerde ağırlığı günden güne artan Küresel Güney’in temsilcileri, ABD’nin arabuluculuk tekeline son vererek, gerçek bir çözümü müzakere edebilmek için inisiyatif alabilirler.

Bunun koşullar var…

Anımsayacaksınız: Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, birkaç ay önce Çin’i ziyaret etmiş ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile birlikte “stratejik ortaklık” ilan etmişti (CRI Türk, 14.6.2023).

Fakat, asıl önemlisi ise şuydu:

Çin’in Ortadoğu’da izlediği barışçı rolü öven Mahmud Abbas, Xi Jinping’den Filistin-İsrail meselesinde de arabuluculuk yapmasını istedi. Çin Devlet Başkanı Xi ise soruna “adil çözüm” için 3 öneri açıkladı:

1) Filistin sorununu çözecek tek yol, 1967 yılında belirlenen sınırlar temelinde, başkentin Doğu Kudüs olduğu ve tam egemenliğe sahip bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasıdır.

2) Filistin’in ekonomik gereksinimleri ve halkın yaşamına ilişkin talepleri güvence altına alınmalı. Uluslararası toplum Filistin’e yönelik kalkınma destekleri ve insani yardımları artırmalıdır.

3) Barış görüşmelerinin doğru yönüne sadık kalınmalı.

KÜRESEL GÜNEY’İN İNİSİYATİFİ

Elbette ABD’nin bu sorunu çözümsüz kılmak için tekeline aldığı arabuluculuğu kırmak ve İsrail’i “adil çözüm”e mecbur etmek kolay değil. Ancak bunu sağlayabilme olasılığı düne göre artık daha güçlü…

Mesele artık Çin ve Rusya başta küresel güçler ile Türkiye, Brezilya, Güney Afrika gibi bölgesinin güçlü ülkeleri tarafından bunun kolektif bir iradeyle zorlanmasıdır.

Birleşmiş Milletler’in bu soruna ilişkin aldığı ama ABD’nin uygulatmadığı kararı, önümüzdeki süreçte masaya getirmek ve uygulanması için dayatmak mümkündür.

Unutulmamalı: ABD hegemonyası zayıflamakta ve emperyalist ABD’nin, iki 10 yıl boyunca uygulayabildiği uluslararası ilişkileri tek yönlü dikte edebilme kabiliyeti sınırlanmaktadır.

FAŞİST NETANYAHU

İsrail tarihinin en sağcı, en ırkçı, en dinci (Yahudi şeriatçı) kabinesini kuran Benjamin Netanyahu, tam 9 aydır İsrail’in yarısı tarafından her hafta sonu yapılan eylemlerle protesto ediliyor. Çünkü Netanyahu iktidarı, benzerleri gibi, yargıyı kontrolüne almaya çalışarak, otokrasiye yöneliyor.

Şimdi Netanyahu, Aksa Tufanı’ndan yararlanarak, üzerindeki baskıyı hafifletmek ve kendisini hedef alan bu tarihi önemdeki muhalefeti susturmak istiyor.

Ancak İsrail kamuoyuna bakılırsa, bu öyle kolay değil.

Bir kere daha ilk günden itibaren, Aksa Tufanı karşısında İsrail’in gafil avlanmasından Netanyahu hükümeti sorumlu tutulmaya başladı. İsrail’in önde gelen gazetelerinden Haaretz, yazıişlerinin kolektif imzasını taşıyan “Netanyahu, İsrail-Gazze Savaşının sorumluluğunu taşıyor” başlıklı yazıyla başbakana cephe aldı.

Normalde, kamuoyunun iktidarın arkasında saf tutabileceği böyle bir durumda, başbakanın sorunun kaynağı olarak görülebilmesi, İsrail açısından kritik önemde ve İsrail’in demokratik halkı açısından da kritik değerdedir.

Öte yandan, İsrail Komünist Partisi ile sol partilerin oluşturduğu Barış ve Eşitlik İçin Demokratik Cephe de “Sorumlu Netanyahu hükümetinin canice işgal politikasıdır” çıkışıyla, başbakanı hedef aldı.

Cephe, Netanyahu’yu sorumlu ilan ettiği açıklamasında çözüme de işaret etti: “İşgali sona erdirmek için çabalamak ve Filistin halkının meşru taleplerini ve haklarını tanımak.

Kısacası, İsrail içinde, sorunun nedenini İsrail’in işgalci politikalarında görme eğilimi, düne göre bugün artık çok daha güçlü bir eğilimdir. Şimdi İsrail halkının da önemli bir bölümü, Filistin halkıyla barış içinde komşu ülkeler olarak yan yana yaşamak istemektedir.

Dolayısıyla şimdi savaş baltalarını kuşanarak, Gazze’ye en insanlık dışı bombardıman emrini veren faşist Netanyahu, aslında en güçsüz durumdadır; İsrail tarihinin bu en sağcı hükümeti İsrail halkı tarafından taşınamaz haldedir.

İKİ OLASILIK

Sonuç olarak, Aksa Tufanı, orta/uzun vadeli bir olasılık olarak iki sonuç ortaya çıkarabilir: İsrail’de Netanyahu kabinesi çökebilir ve ABD’nin koruduğu mevcut statüko yıkılarak iki devletli çözüm için Küresel Güney inisiyatifi ağırlık kazanabilir.

Bu Filistin halkı için de, İsrail halkı için de, bölge için de en yararlı sonuçtur ve gerçekleşebilmesi için zorlanmalıdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10 Ekim 2023

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın