Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

ABD’nin savaşı genişletme planı

ABD açısından NATO “savaşı caydırma ittifakı” değil, savaşı zorlama aracıdır. Bunun en tipik örneği Ukrayna krizidir. ABD’nin Rusya’ya karşı NATO’yu adım adım genişletme siyasetleri Avrupa için bir caydırıcılık sağlamamış, tersine savaşa davetiye çıkarmıştır.

Bu nedenle de Karadeniz’e, NATO davetlerine hep özel dikkat çektik. Erdoğan’ın 11 Mayıs 2016’da NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’e yaptığı “NATO Karadeniz’de daha çok görünmeli” çağrısı da, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski’nin 23 Eylül 2021’de Stoltenberg’le görüşmesinde “Karadeniz’deki NATO varlığının artırılmasını” istemesi de savaşı önleyen değil, savaşa davetiye çıkaran çıkışlardı.

ABD stratejisine alet oldular

Dahası, bu davetiyeler bölge ülkelerinin ABD tuzağına düşmesinin de aracı oldu. Çünkü ABD’nin Karadeniz stratejisi, “Montrö’yü delerek Karadeniz’i bir NATO gölü” yapmaktı. Soğuk Savaş boyunca Karadeniz’in tek NATO üyesi ülkesi Türkiye’ydi. ABD, Bulgaristan ve Romanya’yı da NATO üyesi yaparak, sayıyı üçe çıkardı. ABD Ukrayna ile Gürcistan’ı da üye yaparak, altı Karadeniz ülkesinden beşinin NATO üyeliğiyle Karadeniz’e “sınırsızca” girebilmek istiyordu.

Strateji bilmeyenler ABD’nin bu büyük oyununa alet oldular, roller aldılar; Ergenekon-Balyoz kumpaslarından Amirallere Montrö davasına kadar bir dizi olayla Washington’a alan açtılar.

Hatta, “oyun görüldü” dediklerinde bile ABD’ye alet olmayı sürdürdüler: ABD’nin 8-9 Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan zirvesinde “NATO’nun Karadeniz’deki varlığının artırılması kararı almasına”, NATO’nun Nisan 2019’da Karadeniz’i “mücadele alanı” olarak belirlemesine, 14 Haziran 2021 zirvesinde NATO’nun Karadeniz bölgesinde “karada, havada ve denizde varlığını artırması”na ve Ukrayna ile Gürcistan’ın NATO üyeliğine kadar bu ülkelerle askeri işbirliği geliştirmesine onay verdiler!

Karadeniz Karadenizlilerindir

Önceki gün Romanya’nın başkenti Bükreş’te “Karadeniz Güvenlik Konferansı” vardı. Konferansa uzaktan erişimle katılan Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba, “Karadeniz’i Baltık Denizi gibi bir NATO denizi haline getirmenin zamanı geldi” çağrısıyaptı (Amerika’nın Sesi, 13.4.2023).

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Ukrayna’nın çağrısına şu tepkiyi gösterdi: “Karadeniz, asla ‘NATO denizi’ olmayacak. Burası ortak bir deniz. Tüm kıyıdaş ülkeler için işbirliği, etkileşim ve güvenlik denizi olarak kalmalı. Dahası bu, bölünmez güvenlik olmalı” (Sputnik, 13.4.2023).

Kremlin’in tutumu, Ankara’nın genel tutumuyla örtüşmektedir. O genel tutumun en sade ifadesi, 2008 yılında dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ tarafından “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ait bir konudur” şeklinde özetlenmişti (Cumhuriyet, 17.9.2008).

Uzun savaş stratejisi

Ukrayna’nın bu çağrısının esasına gelecek olursak…

ABD barış değil, son Ukraynalı kalana kadar “uzun savaş” istiyor. Avrupa ise savaşın uzamasından rahatsız. Hatta Fransa başta bazı Avrupa ülkeleri, Çin’in 12 maddelik barış planını fırsat görüyorlar.

Washington, Çin’in barış planının hayata geçmemesi ve “Ukrayna’da uzun savaş stratejisinin” sürebilmesi için, savaş alanını genişletmek istiyor: Ukrayna’nın “Karadeniz NATO denizi olmalı” çağrısı da, Polonya-Ukrayna ittifakının sahaya yansıtılmaya çalışılması da işte bu hedefin gereğidir.

Fakat Montrö Sözleşmesi oldukça, Karadeniz’i “NATO gölü/denizi” yapması zor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi

15 Nisan 2023

2 Yorum

Erdoğan’ın İhvan projesi çöktü

Ilımlı İslamcılık ve onun bir aracı olarak İhvancılık, önce Türkiye’de iktidar oldu. Erdoğanların ABD desteğiyle “yenilikçi” kanat olarak Erbakan’a karşı çıkışı, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne hazırlığıydı. O projenin eşbaşkanı olarak Erdoğan’ın iktidarı da başlangıcıydı.

İhvan’ın/Mursi’nin Mısır’da Mübarek’i deviren halk hareketini çalarak iktidara oturması, ikinci perdedir. O ikinci perdede, Erdoğan “İhvan coğrafyasına” liderlik yapma hedefi belirledi.

Mısır ile birlikte Tunus’ta Nahda hareketinin iktidar yapılmasıyla ve en önemlisi Suriye’de Esad’ı da devirerek, İstanbul’dan Trablusgarp’a uzanan kesintisiz bir İhvan coğrafyası oluşturacaklardı: Türkiye, Suriye, Filistin, Mısır, Libya, Tunus…

BOP çöktü, İhvan çöktü

Olmadı. Suriye’de Esad’ı yıkamadılar. Hegemonyası zayıflayan ABD’nin BOP’u çıkmaza girdi. Esad’ın müttefikleriyle direnişi ve Mısır’da bu kez İhvan’a karşı başlayan ikinci halk hareketi (gerçi onu da bu kez Sisi çaldı) süreci tersine çevirdi: Atlantik cephesinin sahadaki koalisyonu, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ikiye bölündü.

Erdoğanlar, “değerli yalnızlık” pahasına İhvancılığı sürdürmeye çalıştı önce. Ancak ABD’nin bölgedeki etkisinin zayıflaması, Erdoğan başta müttefiklerini zorda bıraktı. Erdoğan, iktidarda kalma becerisine sahip iyi bir taktisyen olarak hızla manevra yaptı. Dışarıda Esad’la değil ama Esad’ın müttefikleriyle, içeride de milliyetçilerle ittifak kurdu.

Ancak artık bunun bile yetmediği şartlardayız. Ortadoğu’da ABD’nin “savaş çıkarma” etkisinin azaldığı ama Çin (ve Rusya’nın) “barış kotarma” yeteneğinin arttığı yeni bir dönemdeyiz.

Kuşkusuz Erdoğan da bu dönemin gereği olarak ve iktidarda kalabilmek için taktik adımlar attı, atıyor: Önce BAE’yle, sonra Suudi Arabistan’la normalleşmeye başladı. Ardından yeterince ilerletemese de Mısır’la normalleşmeye yöneldi. Ve Rusya’nın kolaylaştırıcılığında Suriye’yle normalleşebilmeyi arıyor. Erdoğan’ın son “normalleşme atağı” da Tunus’ta oldu. Gerçi atak dediğimiz, aslında Erdoğan’ın siyasetlerinde geri adım atmasından başka bir şey değil elbette.

İhvan döneminin kapanış tarihi: 14 Mayıs

İhvancı Nahda’yı tasfiye etmek amacıyla meclisi fesheden Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’i “halkın iradesine darbe yapmakla” suçlayan Erdoğan, tıpkı Sisi gibi Said’le de ilişkileri düzeltmenin yollarını arıyor artık.

TBMM Başkanı Mustafa Şentop bu amaçla Tunus Meclis Başkanı İbrahim Buderbale’ye bir mektup yazdı. Türkiye’nin Tunus Büyükelçisi Çağlar Fahri Çakıralp, o mektubu Buderbale’ye götürdü.

Tunus ve bölge basınına yansıdığı kadarıyla, Tunuslu siyasiler bu adımı, Erdoğan’ın seçim öncesinde, Mısır’dakine benzer bir manevrası olarak değerlendiriyorlar ve bu nedenle de “Erdoğan aslında değişmedi” yorumları yapıyorlar.

Ancak nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, sonuçta Erdoğan Suriye’de de, Mısır’da da, Tunus’ta da “ihvan iktidarı” hedefinden geri adım atmış ve İhvancılıkla mücadele ettikleri için “darbeci” diye suçladığı bölge liderleriyle barış istemek zorunda kalmıştır.

Bu, bir dönemin de sonu demektir: Erdoğan’ın ABD destekli İhvan projesi çöktü! İhvan’ın Büyük Ortadoğu’da iktidar yapılması ABD’nin küresel projesiydi. 14 Mayıs’ta Erdoğan rejiminin son bulmasıyla, İhvancılık başladığı yerde son bulmuş olacak. Tabii muhalefet, bunu öteletecek bir büyük hata yapmazsa.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Nisan 2023

1 Yorum

Avro-Atlantik mi, Avrasya mı?

Avrupa’nın önündeki stratejik düzlemdeki temel sorun, 21. yüzyılda geleceğinin Avro-Atlantik’te mi yoksa Avrasya’da mı olduğudur.

İşte Ukrayna meselesi ABD’nin bu sorunu Avro-Atlantik yönüne zorlamasının yoludur. O nedenle başından beri belirtiyoruz; ABD’nin NATO’yu genişleterek tetiklediği Ukrayna meselesi, bir Rusya-Ukrayna savaşı değil, Rusya-ABD savaşıdır. ABD bu savaşla Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinden çıkararak Avrupa’yı Atlantik kampında tutmaya çalışıyor. Arktik Okyanusu’ndan Akdeniz’e indirdiği yeni demir perdeyle, Avro-Atlantik inşa etmeye uğraşıyor.

Tersine Rusya ve Çin ise Avrupa ile Asya’nın Avrasya’laşmasını savunuyor. Nitekim Çin ve Rusya liderlerinin ortak mesajlarında da “Büyük Avrasya Ortaklığı” vurgusu dikkat çekiyor. Kuşak ve Yol İnisiyatifi, Afrika’yı da ekleyerek Avrasya’yı inşa etmeyi hedefliyor zaten…

AVRUPA’NIN ÖNÜNDEKİ STRATEJİK SORUN

ABD Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi, 2019) isimli kitabımızda incelediğimiz konu da buydu zaten. Beş merkezin, yani ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’ın güç mücadelesinin nasıl bir dünya şekillendireceği konusunu ele almıştık. ABD, AB ve Hindistan’ı stratejisine eklemleyerek Çin ve Rusya’ya karşı küresel liderliğini sürdürmek istiyor. Ancak bu AB ile Hindistan’ın bir merkez olamaması demek aynı zamanda. İşte Avrupa’nın önündeki temel ikilem budur.

Bu ikilemi ya da genel olarak “Avro-Atlantik mi, Avrasya mı” sorununu Avrupa’da en iyi anlayan resmi yetkilinin Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron olduğu görülüyor. (Emekli olmadan önce öncülük Almanya Şansölyesi Angela Merkel’deydi, halefi Olaf Scholz ABD baskısına önemli oranda boyun eğmek zorunda kaldı ne yazık ki…)

İşte Macron’un Batı’da çok tartışılan ve tepki gösterilen Çin ziyareti tam da bu nedenle kritik önemdeydi. Macron’un dönüş yolunda verdiği dört temel mesaj ise Paris’in bu konuda tutum oluşturmaya çalışacağına işaret ediyor. Öyle olduğu için de ABD Macron’un mesajlarını hedef aldı hızla…

YA VASSALLIK YA STRATEJİK ÖZERKLİK

Başkanlık uçağında Politico’ya konuşan Macron, dört temel mesaj verdi:

1) “Avrupa’nın üçüncü bir süper güç haline gelebilmesi için stratejik özerklik şart.”

2) “Avrupa’nın silah ve enerjide ABD’ye artan bağımlılığı azaltılmalı, Avrupa’nın kendi savunma sanayisini inşasına odaklanılmalı.”

3) “Avrupa, ABD dolarının ülke dışı hakimiyetine bağımlılığını azaltmalıdır. İki süper güç arasındaki gerilim kızışırsa, stratejik özerkliğimizi finanse edecek zamanımız ve kaynağımız olmayacak ve vassal haline geleceğiz.

4) “Avrupa, Tayvan konusunda Çin ile ABD arasında bir çatışmaya sürüklenmekten kaçınmalı.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un bu mesajlarının, aslında daha da ileri ve derinlikli olduğu anlaşılıyor. Çünkü Politico, söyleşinin sonunda, “Fransız Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nin Tayvan ve Avrupa’nın stratejik özerkliği konusunda daha açık konuşulan bazı bölümleri kesip çıkardığını” not etti.

ABD’DEN MACRON’A TEHDİT

Macron’un mesajlarının, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in daha önce Almanya Şansölyesi Scholz’a ifade ettiği Çin’in üç maddelik Avrupa yaklaşımına birebir uyumlu olduğu görülüyor.

Xi Jinping’in işaret ettiği o maddeler şöyleydi:

1) Avrupa’nın güvenliği, Avrupalıların elinde olmalı.

2) Çin, Avrupa’nın stratejik özerkliğini destekliyor.

3) Çin-AB ilişkisi, üçüncü bir tarafın hükmünde ve kontrolünde olmamalı.

Xi ile Macron’un bu tutum çakışması, elbette ABD’yi rahatsız ediyor. Nitekim ABD’nin etkili senatörlerinden Marco Rubio, hızla Macron’u hedef alan, dahası “tehdit eden” bir mesaj yayımladı.

Macron’un Fransa adına mı yoksa Avrupa adına mı konuştuğunu sorgulayan Senatör Rubio, “Tayvan konusunda Avrupa’nın taraf tutmaması söz konusu olursa, ABD’nin de Avrupa’yı Ukrayna’daki tehditle baş başa bırakacağını” söyledi.

AVRUPA’NIN ELİNDEKİ ANAHTAR

Macron özetle Avrupa’nın önünde aslında “ya ABD’ye vassallık ya da ABD’den stratejik özerklik” şeklinde iki seçenek olduğunu olduğunu ortaya koymuş oldu. Bunun pratikteki karşılığı aslında şudur: Avrupa, ABD’nin Avro-Atlantik cephesine boyun eğerse vassallaşır, Çin ve Rusya’nın önerdiği “Büyük Avrasya Ortaklığı”na yönelirse, stratejik özerkliğini kazanır.

İşte ABD’nin Ukrayna’da barışı değil, “uzun savaşı” zorlaması, tam da bunun içindir.

Avrupa’nın önündeki bu temel çelişkinin çözümü, bir dizi anahtar gerektiriyor. Bu anahtarlardan ilki ise Avrupa’nın ABD’ye rağmen Çin’in Ukrayna için önerdiği barış planını gündemine alması ve tartışmasıdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Nisan 2023

2 Yorum

ABD ‘Çin barışı’nda gafil avlandı

Ortadoğu baharı” başlıklı makalemizde, ABD hegemonyasının zayıflamasıyla bölgede barış rüzgârının estiğini belirterek, sekiz normalleşmeye işaret etmiştik. O sekiz normalleşmede de ABD’nin olmadığına, Çin ve Rusya’nın bulunduğuna dikkat çekmiştik.

Bunlardan en kritği, Çin’in kolaylaştırıcılığında yapılan Suudi-İran barışıydı. “Ortadoğu baharı”nda, “Suudi-İran barışı Yemen sorunundan Lübnan ve Filistin sorununa, Körfez’in güvenlik mimarisinden enerji üreticilerinin işbirliğine kadar bir dizi konuda iyileştirici etki doğuracaktır” demiştik.

Suudi heyeti ateşkes için Yemen’de

Süreç, beklediğimden de hızlı ilerliyor. Zira bir Suudi heyetinin Yemen’de ateşkes görüşmeleri için Sana’ya gittiği duyuruldu. Yemen Enformasyon Bakanlığı Müsteşarı Muhtar er-Rahbi, Muhammed El Cabir’in başkanlığında bir Suudi heyetinin geldiğini açıkladı (Sputnik, 9.4.2023).

Umman’dan bir heyetin de Sana’da olduğu, İran destekli Husilerle ateşkes görüşmeleri yapacağı belirtildi.

Yemen Ensarullah Hareketi Süyasi Büro üyesi Muhammed Bahiti, haberleri doğruladı: “Umman ve Suudi heyetleri, bölgede kapsamlı ve sürdürülebilir barışın sağlanmasına ilişkin çözümleri görüşmek üzere Sana’ya geldi” (mehrnews, 9.4.2023).

Suudi teknik heyeti Tahran’da

Anımsayacaksınız: Çin, İran ve Suudi Arabistan temsilcilerini başkent Beijing’de 6 Mart’ta biraraya getirmiş, müzakerelerin ardından da 10 Mart’ta dünyaya barış müjdesi verilmişti.

ABD’yi ve İsrail’i çok rahatsız eden bu gelişme, Washington’un müdahalesine rağmen hızlanarak ilerliyor. Bu kez Çin, doğrudan İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan ile Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan’ı 6 Nisan’da Beijing’de buluşturdu. İki ülke dışişleri bakanları elçiliklerin yeniden açılmasını, uçuşların yeninden başlatılmasını, karşılıklı vizelerin kolaylaştırılmasını içeren bir anlaşmaya vardıklarını dünyaya ilan ettiler (AA, 6.4.2023).

Ardından da süreci ilerletmek üzere teknik heyetler Tahran’da biraraya geldi ve “Suudi Arabistan, İran ve Çin’in ortak üçlü anlaşmasının uygulanmasını” ele aldı (mehrnews, 9.4.2023).

ABD’nin hayal kırıklığı

Suudi Arabistan son bir ayda öyle çok ABD’yi rahatsız eden adım attı ki, Washington’un yetişebilmesi mümkün olmadı. Suudi Arabistan bir yandan Çin’in kolaylaştırıcılığında İran’la barıştı, bir yandan Suriye’yle normalleşmenin altyapısını inşa ediyor, bir yandan Rusya’yla işbirliği içinde ABD’ye rağmen petrol üretimini kıstı, diğer yandan da Şanghay İşbirliği Örgütü’ndeki diyalog statüsü onaylandı.

Beyaz Saray sürece müdahale için doğrudan CIA Direktörü William Burns’u görevlendirdi. Ancak Burns’un Riyad temaslarının da fiyaskoyla sonuçlandığı anlaşıldı. Zira Wall Street Journall’a göre CIA Direktörü Suudi Arabistan’a “Çin’in aracılığında İran’la anlaşarak bizi gafil avladınız” demişti (Sputnik, 8.4.2023).

Burns, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la yaptığı görüşmede “Suudi Arabistan’ın izlediği dış politika çizgisinden duyduğu hayal kırıklığını” dile getirmişti (Harici, 7.4.2023).

ABD’nin eli zayıf

Süreç öyle hızlı ilerliyor ki ABD’nin Ortadoğu’daki bu dönüşeme karşı yapabilecekleri sınırlı ve “silah göstermek” dışında pek bir seçeneği kalmadı.

ABD’nin hamlesi Suriye kıyılarına uçak gemisi yaklaştırmak (AA, 3.4.2023) ve 5. Filo’ya konuşlandırmak üzere bölgeye güdümlü füze taşıyan denizaltı göndermek (euronews, 8.4.2023) oldu.

Ancak bu türden hamlelerin sonuç değiştirebilme kapasitesi “eski düzen”de kaldı.

Mehmet Ali Gülle
Cumhuriyet Gazetesi
10 Nisan 2023

1 Yorum

Dolarsızlaşma: Petro-dolar sisteminin kâbusu

ABD’nin küresel egemenliği, esas olarak askeri gücüne ve inşa ettiği petro-dolar sistemine dayanıyor. Başlayan çok kutupluluk (merkezlilik) süreci petro-dolar sistemini zayıflatıyor.

OPEC+ grubunun beş ayda iki kez ABD’ye rağmen üretim kısma kararı alması ve ulusal paralarla ticarete başlayan ülke sayısının artması, petro-dolar sistemini çatırdatıyor.

ABD Hazine Bakanlığının eski müsteşarlarından Monica Crowley, işte bu tehlikeye dikkat çekiyor: “Suudi Arabistan gibi OPEC ülkelerinin de başka para birimlerinde petrol satmaya karar vermesi, ABD ekonomik sisteminin çökmesi ve büyük bir felaket anlamına gelir” (AA, 6.4.2023).

Çünkü ABD’nin ulusal gelirinin yüzde 125’ine çıkmış borçlarının sorun olmamasının, bunun da ötesinde ekonomiyi döndürmek için sürekli yeni borç bulabilmesinin dayanağı, küresel ticaretteki dolar tekelidir. Dolar tekeli oldukça ABD istediği kadar para basabilecek, almış olduğu ve alacağı borçların ederi kağıt ve boya kadar olacaktır. Ama dolardan çıkış arttıkça, doların küresel gücü ortadan kalkacak ve ABD kendi ekonomik çıkmazıyla yüzleşecektir.

Çin-Fransa ticaretinde yuan

Ufuk Ötesi’nde, sık sık ülkelerin ulusal paralarla ticaret eğilimine işaret ettik. Özellikle son bir yıldır bu eğilim daha da arttı. Bunun pandeminin etkilediği küresel ekonomiden Ukrayna krizine kadar pek çok nedeni var elbette. Dolarsızlaşma sürecine dair en yeni gelişmeler ise şunlar:

Çin, Fransız Total Energies şirketinden Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) ithal edilmiş 65 bin ton LNG (Sıvılaştırılmış doğalgaz) aldı. Bu ticareti öncekilerden farklı kılan ise ilk kez Çin para birimi yuan ile yapılmasıydı. Fransız şirketin Çin’e sattığı LNG’nin karşılığını dolar ya da avro yerine yuan ile alması, çok önemli bir başlangıç.

Nitekim Suudi Arabistan’ın da Çin’e sattığı petrolün karşılığında yuan almayı görüştüğü biliniyor. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Aralık 2022’de ziyaret ettiği Suudi Arabistan’da Körfez ülkelerine “petrol ve gazın Şanghay Borsası’nda yuan cinsinden fiyatlanması” çağrısı yapmıştı. Suudi Arabistan Maliye Bakanı Muhammed el-Cedan da ülkesinin “ABD doları dışındaki diğer para birimleriyle ticarete açık olduğunu” duyurmuştu.

BRICS’in ortak para birimi gündemi

Küresel ekonominin yüzde 25’ini oluşturan BRICS ülkelerinin bir süredir kendi aralarındaki ticarette dolar dışı paralara geçmeye başladığını not ediyorduk. Çin’in Rusya’yla, Rusya’nın Hindistan’la bu yönde aldığı kararlar ve uygulamaları biliniyor. Yeni olarak Brezilya’nın aldığı karara dikkatinizi çekeyim:

Brezilya, Çin ile ticaretini dolardan yuana taşıma kararı aldı. İki ülkenin yıllık ticaretinin 150 milyar dolar olduğu düşünülürse, bu kararın petro-dolar sistemine etkisi daha iyi anlaşılır.

Bu arada Brezilya Merkez Bankası rezervlerinde yuanın yükseldiğini ve avroyu geçerek ikinci sıraya çıktığını da belirtelim. (İsrail Merkez Bankası bile rezervinin yüzde 2,5 oranını yuana çevirdi.)

Sadece BRICS ülkeleri değil, ASEAN ülkeleri de kendi aralarındaki ticarette dolar dışı paralar kullanma eğiliminde. Endonezya, Malezya, Singapur, Filipinler ve Tayland, kendi aralarındaki ticareti ulusal paralarıyla yapma kararı aldılar.

BRICS önümüzdeki ağustos zirvesinde ortak para birimini ele alacak. Malezya Başbakanı Enver İbrahim ise Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’e “Asya para fonu” kurulmasını önerdi.

Kısacası, dolardan çıkış eğilimi hızlanıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Nisan 2023

2 Yorum

Ortadoğu baharı

2023 yılı, büyük olasılıkla ileride Ortadoğu (Batı Asya) tarihi açısından bir normalleşme yılı olarak kaydedilecektir. ABD’nin başını çektiği Batı’nın güç kaybetmesinin bölge kuvvetlerine alan açmasının etkisi, bir bahar havası şeklinde gelişiyor. Tablo şöyle:

Astana Rüzgârı

1) Türkiye Dışişleri Bakan Yardımcısı Burak Akçapar, Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Eymen Susan, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov ve İran Dışişleri Bakanlığı Danışmanı Ali Asgar Hacı Moskova’da biraraya geldi.

Elbette kolay değil, masada ağır sorunlar var, ama Astana meltemi baharı müjdeliyor. Türkiye, İran ve Rusya’nın oluşturduğu Astana Paltformu, önce Suriye ardından da gözlemci üye olmak isteyen Çin’le Astana Beşlisine dönüşebilir.

İran-Körfez barışı

2) Çin’in arabulucuğunda Suudi Arabistan ve İran’ın 10 Mart’ta diplomatik ilişkileri yeniden kurma kararı almasının ardından, yine Çin’de, iki ülkenin dışişleri bakanları biraraya geliyor.

Suudi-İran barışı Yemen sorunundan Lübnan ve Filistin sorununa, Körfez’in güvenlik mimarisinden enerji üreticilerinin işbirliğine kadar bir dizi konuda iyileştirici etki doğuracaktır.

3) İran, yedi yıl aranın ardından Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) Rıza Amiri’yi büyükelçi atadı.

4) İran Büyükelçisi Ali Necefi, Irak Büyükelçisi Kays el-Amiri, Suriye Büyükelçisi İdris Maya ve Suudi Arabistan Büyükelçisi Abdullah bin Suud el-Anazi, iftar vesilesiyle Umman’da biraraya gelerek, ülkeler arasındaki ilişkileri ve bölgesel meseleleri ele aldılar.

Arap Birliği Suriye’ye dönüyor

5) Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad, 12 yıl sonra Kahire’yi ziyaret etti ve Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri ile görüştü.

6) Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’in, Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar’a Suriye’ye büyükelçi atanması için resmi süreci başlatması talimatı verdiği açıklandı.

7) Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecit Tebbune, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile telefonda görüştü.

8) 19 Mayıs’ta Suudi Arabistan’da yapılacak Arap Birliği toplantısına Beşar Esad’ın da davet edileceği belirtiliyor. “Suriye Arap Birliği’ne dönüyor” deniliyor ama aslında Arap Birliği Suriye’ye dönüyor.

ABD yok, Çin ve Rusya var

Peki bu normalleşme tablosundan hangi sonuçları çıkarmalıyız, nasıl yorumlamalıyız?

1) Yukarıdaki sekiz olayda ABD yok, Çin ve Rusya var. Tersinden şöyle de okuyabiliriz: ABD’nin Ortadoğu’daki ağırlığı azaldıkça, Ortadoğu’daki sorunlar çözülüyor, Ortadoğu’ya bahar geliyor…

2) ABD, Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerini çıkarları gereği işgallerin ve krizlerin üzerine inşa ederken, Çin ve Rusya barışın ve normalleşmenin üzerine inşa ediyor.

3) ABD Ortadoğu’nun yarısıyla Ortadoğu’nun diğer yarısına karşı konumlanırken, Çin ve Rusya tüm Ortadoğu ülkeleriyle iyi ilişkiler geliştirmeye çalışıyor. Örneğin Çin ve Rusya İran’la da İsrail’le de işbirliği yapıyor.

4) ABD hegemonyasının zayıflaması, Ortadoğu ülkelerine çok taraflılık sağladı, manevra alanı açtı. Ortadoğu ülkeleri bu yeni durumu, ilişkileri düzelterek birlikte kalkınmanın yolunu araştırmak için değerlendirmeye başlıyor.

5) ABD müdahalelerinin felç ettiği Arap Birliği, Körfez İşbirliği Konseyi gibi bölgesel örgütler, yeniden etkinlik kazanma şansı yakalıyor.

Özetle, yeni bir dünya kuruluyor, Ortadoğu (Batı Asya) ülkeleri de o dünyadaki yerini alıyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Nisan 2023

1 Yorum

Körfez, ABD’nin tavanını deldi

Körfez, beş ay aradan sonra, üretimi daha da kısma kararı aldı. 1,6 milyon varil ek kesintiyle birlikte 3,6 milyon varile çıkan toplam kesinti, ABD’nin Rusya’ya uyguladığı tavan fiyat politikasını olumsuz etkileyecek.

Gelin petro-politik bu mücadeleyi başından anlatalım:

ABD: HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRADIK

Beş ay önce ABD, Rusya’yı sıkıştırabilmek için Körfez ülkelerinden petrol üretimini artırmalarını istiyordu. Ama tersi oldu. Körfez bırakın üretimi artırmayı, yerinde bile tutmadı, tersine üretimi kısma kararı aldı.

Karar ABD’yi hayal kırıklığına uğrattı. Beyaz Saray, “Başkan Biden, Putin’in Ukrayna işgalinin olumsuz etkileriyle mücadele ederken OPEC+ grubunun üretimi azaltmaya yönelik basiretsiz kararından dolayı hayal kırıklığına uğramıştır” şeklinde bir açıklama yayımlarken ABD Kongresi’nin pek çok üyesi ise Suudi Arabistan’ın başını çektiği ülkelerin aldığı bu kararı, Putin’e destek olarak yorumladı. Hatta bazıları, Suudi Arabistan’a verilen savunma desteğini geri çekmeyi gündemine aldı.

Oysa stratejik düzlemde tablo çoktan değişmeye başlamıştı. 6 Ekim 2022 tarihli New York Times analizi o tabloyu resmediyordu: “Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman Washington’dan uzaklaşıyor, Rusya ve Çin’e yakınlaşıyor.”

SUUDİ ARABİSTAN’IN YENİ YÖNÜ

Kısacası ABD, Rusya’nın enerji kozunu elinden alabilmek için bir oyun planı hazırlamıştı ama en önemli müttefiki olan Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri o planı bozuyordu.

ABD bir yandan G7 aracılığıyla Rusya petrolüne tavan fiyat uygulayarak, bir yandan da petrol üretimini artırarak Putin’i sıkıştırmayı hesaplıyordu. Çünkü enerji payı yüksek olan Rus ekonomisi krize girerse, Rusya’da Putin’in iktidarının devrileceğini umuyordu.

Oysa ABD analizleri gerçekçi değildi. Çünkü dünya değişiyordu, güç merkezi kayıyordu ve ABD’nin Soğuk Savaş müttefikleri çok kutupluluğun/merkezliliğin doğurduğu çok taraflılık avantajını kullanıyordu.

İşte Suudi Arabistan:

Rusya’yla S-400 alışverişi görüşüyordu, Putin’le OPEC+da ABD’yi rahatsız eden bir enerji işbirliği yapıyordu.

Çin’le enerji işbirliği yapıyordu; Çin-Suudi enerji şirketleri ortak yatırımlara başlıyordu, Riyad yönetimi Çin’e petrolü dolar yerine yuan ile satmak istiyordu.

Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği organizasyonlara, Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS’e katılıyordu.

Çin’in arabuluculuğunda İran’a barışıyordu.

Suriye’yle ilişkileri normalleştirmeye başlıyordu, dönem başkanlığında Suriye’yi Arap Ligine davete hazırlanıyordu.

TOPLAM 3,6 MİLYON VARİL KESİNTİ

Evet, dünya değişiyordu ve Suudi Arabistan da değişen dünyadaki yerini alıyordu.

Yukarıda anımsattığımız o beş ay önceki ABD-Suudi Arabistan petrol krizinin ardından, yine ABD’yi zora sokan bir karar geldi: Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez ülkeleri, yine petrol üretimini kısma kararı aldı.

OPEC+ grubu Ekim 2022’de üretimi 2023 sonuna kadar 2 milyon varil kesintiye uğratma kararı almışlardı. Şimdi üstüne 2023 sonuna kadar 1,6 milyon varil daha kesinti yapacağını dünyaya duyurdu. Böylece kesinti miktarı 2023 sonuna kadar 3,6 milyon varile çıktı (Bloomberg, 3.4.2023).

Buna göre “9 gönüllü”nün kesinti miktarları şöyle: Suudi Arabistan 500 bin, Rusya 500 bin, Irak 211 bin, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) 144 bin, Kuveyt 128 bin, Kazakistan 78 bin, Cezayir 48 bin, Umman 40 bin ve Gabon 9 bin varil.

Karar ilk günden petrolün fiyatını yüzde 6 oranında artırdı. Goldman Sachs fiyat tahminini revize etti ve yıl sonunda varil fiyatının 95 dolara, Aralık 2024’te ise 100 dolara ulaşacağını öngördü.

Haliyle ABD yine tepki gösterdi. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Adrienne Watson “Piyasadaki belirsizlik göz önüne alındığında şu anda kesintilerin tavsiye edilebilir olduğunu düşünmüyoruz ve bunu açıkça belirttik” dedi (Euronews, 3.4.2023).

Evet, ABD belirtti ama Körfez dinlemedi!

ABD’NİN TAVAN FİYAT DAYATMASI

Petrol üreticileri açısından kararın mantığı basit. Nitekim Suudi Enerji Bakanı Abdülaziz bin Salman, kesintinin petrol fiyatlarında daha derin bir düşüşü önlemek için “ihtiyati” bir tedbir olduğunu açıkladı.

Petrolün varil fiyatı Haziran 2022’de 120 dolardan işlem görüyordu. 73 dolara geriledi. OPEC+ grubu bunu 100 dolara çıkarmak istiyor. Nitekim kesinti kararının ardından yüzde 6 artışla 85 dolara yükseldi.

ABD ise Rus ekonomisini yıkıma uğratmak için petrol fiyatını düşük tutmak istiyor. Hatta G7’de bir tavan fiyat uygulatma kararı da aldı. Buna göre Rusya’dan alınacak petrolün tavan fiyatı 60 dolar olacaktı.

Bu karar, aslında etkileriyle Avrupa ekonomisini de sıkıntıya sokacaktı. Nitekim Almanya başta kimi itirazlar da olmuştu. Ancak ABD bastırdı ve 5 Aralık 2022’de G7’de bu kararı aldırdı, AB ülkelerine de dayattı.

ABD’NİN PETRO-POLİTİĞİ DELİNDİ

Aldırdı ama nasıl uygulayacak, nasıl sonuç alabilecek? Çünkü Rusya bu fiyatta petrol satmayacağını ilan etti ve kimi ülkeler Rusya’dan enerji tedarikini sürdürmeye mecbur.

Örneğin en önemli tedarikçilerden Japonya, bu karara uyamayacağını belirtiyor. Wall Street Journall’ın haberine göre Japon yetkililer, “Tavan Fiyat Koalisyonu”ndan Eylül 2023’e kadar kendisine istisna uygulanmasını istedi. Ve Japonya 2023’ün ilk iki ayında, 60 dolarlık tavan fiyat yerine Rusya’dan 70 dolara 748 bin varil ham petrol satın aldı.

Böylece ABD’nin “tavan fiyat 60 dolar” kararı delinmiş oldu.

OPEC+ grubunun üretimi kesmesi ile petrol fiyatlarının yükselmesi, ABD’nin müttefikleri açısından tavan fiyat uygulamasını iyice uygulanamaz kılacak.

Böylece Körfez ülkelerinin Rusya’yla “üretim kesme” işbirliği, ABD’nin küresel petrol politikasını iyice zora sokacak.

Evet, yukarıda da belirttiğimiz gibi, yeni bir dünya kuruluyor ve Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri de o dünyadaki yerini alıyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Nisan 2023

3 Yorum

Amerikan demokrasiciliği!

Finlandiya’nın NATO üyeliğinin onaylandığı ve tek bir milletvekilinin karşı oy kullanmadığı tarihi oturumda, İYİ Parti adına konuşan Ahmet Kâmil Erozan’ın sözleri Türkiye’de sistem partilerinin “Amerikan demokrasisi”ne bakışındaki çarpıklığı resmetti.

Erozan, “Bugün Finlandiya yerine NATO üyeliğine başvuran biz olsak, demokrasimizin durumu nedeniyle bizi NATO’ya almazlardı” dedi! NATO’yu ve haliyle patronu ABD’yi “demokrasi onay makamı” gören bu anlayış, Türkiye’nin en önemli sorunudur. Şundan:

Demokrasi sorunumuzun kaynağı ABD ve NATO’dur

Türkiye’de demokrasinin sorunlu olduğu ortada…

Ancak bu sorunun kaynağını sadece son 20 yıllık siyasal İslamcı rejimde görmek, büyük hatadır. Sorunun asıl kaynağı NATO aracılığıyla Türkiye’nin Atlantik’e bağlanmasıdır. Siyasal İslamcı rejim de bu kaynağın ürünlerinden ve sonuçlarından biridir zaten.

Amerikancılık ve onun aracı olarak NATO’culuk, gerçekte “Köylü milletin efendisidir” diyerek yola çıkan Türk demokrasisinin katilidir. Emekçilerin mücadelesini bastırarak, halkın özgürlük alanını daraltarak, komünizmle mücadele ederek, sosyalistleri kurşunlayarak, öğrencileri hapislere atarak ve en sonunda Kemalist subayları bile Ergenekon-Balyoz operasyonlarıyla tasfiye ederek Türkiye’yi adım adım 70 yılda karanlığa sürükleyen Amerikancılıktır, NATO’culuktur, liberal demokrasidir.

Liberal demokrasi halkçılığın antitezidir

Gerçek demokrasi halk demokrasisidir, halkçılıktır; ABD’nin “tek demokrasi” diye dayattığı “liberal demokrasi” ise sonuçları itibariyle halk demokrasisinin antitezidir:

Halk demokrasisi tarikatları ve cemaatleri kapatarak halkı özgürleştirmektir; liberal demokrasi ise tarikatların önünü açarak halkı müritleştirmektir.

Halk demokrasisi ağalara karşı köylüleri savunmak, toprak reformu aramak, köy enstitüleri açmaktır; liberal demokrasi ise ağaları iktidar yapmak, köy enstitülerini kapatmaktır.

Halk demokrasisi, milli bakiye sistemiyle her toplumsal kesimin olabildiğince parlamentoda temsilini sağlayabilmektir; liberal demokrasi ise AKP’nin yüzde 34 ile TBMM’nin yüzde 68’ini oluşturup, adım adım Türkiye’yi tek adam rejimine götürmesidir.

Halk demokrasisi emekçinin mücadelesinin zeminidir, işçinin grev hakkıdır; liberal demokrasi ise OHAL ile o hakkı kullandırmayarak patronun kârını savunmaktır.

Halk demokrasisi bölüşümde eşitliği zorlamaktır, liberal demokrasi ise en zengin ile en yoksul arasındaki makası açmaktır.

ABD’nin demokrasi zirvesi aldatmacası

Liberal demokrasi en somut olarak ABD’nin Yugoslavya’yı, Irak’ı, Libya’yı, Suriye’yi “demokrasi götüreceğim” diyerek bombalamasıdır.

ABD, tam da Irak’ı işgalinin 20. yıldönümünde Demokrasi Zirvesi toplayarak, Amerikan demokrasiciliğini sergilemiştir. Çin, Rusya, İran, Venezuella, Suudi Arabistan, Macaristan ve Türkiye gibi ülkeleri zirveye davet etmeyen ABD için demokrasinin ölçüsü, ABD’nin çıkarlarının ölçüsüdür.

Örneğin Suudi Arabistan’ın demokrasi zirvesine layık görülmemesinin nedeni krallık ile yönetiliyor olması değildir, zira bu ülke ABD’nin baştacıyken de krallıktı. Fark, Suudi Arabistan’ın ABD’nin petro-dolar sisteminden uzaklaşmaya başlamasıdır; Rusya ile S-400 görüşmesi ve enerji işbirliğidir, Çin’e petrolü yuan ile satmayı gündemine almasıdır, ŞİÖ ve BRICS gibi organizasyonlara katılmasıdır, İran’la barışmasıdır…

ABD demokrat olduğu ve dünyada demokrasi istediği için değil, “demokrasi-otokrasi” sahteciliği üzerinden kendi düzenini sürdürebilmek için demokrasi zirvesi toplamaktadır. Ancak ABD’nin, 1945’teki gibi demokrasi savunucusu görüntüsü yaratarak yeniden blok kurabilmesi olası değil.

Özetle, demokratikleşebilmenin esas ölçüsü, ABD’ye karşı mücadeledir, emperyalist sistemden çıkmaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Nisan 2023

3 Yorum

Finlandiya’da 8, Türkiye’de 0

Finlandiya Parlamentosunda bile Finlandiya’nın NATO üyeliğine sekiz milletvekili karşı oy kullanırken, TBMM’de tek bir milletvekili Finlandiya’nın NATO üyeliğinin onayına karşı oy kullanamadı!

30 Mart tarihli TBMM tutanaklarına göre oylamaya katılan 276 milletvekilinin tamamı kabul oyu verdi. Bunu iktidarıyla muhalefetiyle TBMM’nin NATO’culukta ortaklığı olarak yorumlayabiliriz. 

Oylamaya katılmayanların durumu pratikte bu tabloyu değiştirmiyor. Varlarsa, karşı oy kullanmaları gerekirdi, tarihe geçerlerdi.

AKP’nin NATO’culuğu

Katılanların durumuna gelince… 

İktidarın durumu belli. Çok yazdık, AKP’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine itirazının kategorik olmadığı, pazarlık boyutunun bulunduğu artık görülmüştür. Finlandiya’nın durumunu İsveç’ten ayırmaları da bu gerçeği ortaya koyuyor zaten.

Nitekim TBMM’deki oylama sırasında AKP adına konuşan Akif Çağatay Kılıç “NATO’nun genişlemesini her zaman desteklediklerini” bir kez daha belirtti. MHP adına konuşan İsmail Özdemir de “Finlandiya’nın NATO üyeliği bizim açımızdan olumlu bir gelişmedir” dedi.

AKP’nin bu tür pazarlık oyunlarından “antiamerikancılık öyküleri” üretenler umarım ders çıkarmıştır.

CHP ve İYİ Parti İsveç’e de hazır!

Muhalefetin durumu da esas olarak aynı. Hatta CHP ve İYİ Parti, bu konuda AKP’den daha da ileride; “pazarlıksız teslimiyetçilik” görüntüsü veriyorlar.

CHP adına konuşan Ünal Çeviköz, Finlandiya’nın NATO üyeliğini desteklediklerini ama Finlandiya’nın üyeliğinin yetmeyeceğini, İsveç’in üyeliğinin de bir an önce onaylanması gerektiğini savundu. İYİ Parti adına konuşan Ahmet Kâmil Erozan’ın tutumu da benzer şekilde oldu.

HDP ise CHP ve İYİ Parti’den farklı bir tutum aldı. HDP adına konuşan Hişyar Özsoy çekimser tutum sergiledi, “NATO’nun genişlemesinin barış mı savaş mı getireceğini zaman içinde göreceğiz” dedi. Kuşkusuz bu tutum kategorik bir NATO karşıtlığından değil, İsveç-PKK ilişkisinden kaynaklanıyordu. Bölgede ABD-Kürt ittifakını savunanların, kategorik olarak NATO’ya karşı olabilmesi zaten mümkün değildi. HDP bu çelişkiyi, konu hakkında görüş belirterek ama oylamaya katılmayarak gidermeye/örtmeye çalıştı.

Ortada tek bir karşı oy olmadığına göre Türkiye İşçi Partisi milletvekillerinin de oylamaya katılmadığı anlaşılıyor. Umarız TBMM’ye girmelerine araç olan HDP’nin tutumuyla ters düşmemek için değil de başka nedenlerle oylamaya katılamamışlardır.

Sosyalist odağın önemi

Bu tablo, Türkiye’nin güçlü bir sosyalist odağa nasıl ihtiyacı olduğunu bir kez daha göstermektedir. TBMM’de güçlü bir sosyalist blok olması, sistem partilerinin yanlışlarıyla mücadele edebilmeyi kolaylaştırır, hatta (70’lerde olduğu gibi) CHP’yi bir miktar sola çeker.

Ancak bunun öncelikli yolu, HDP’nin kanatları altında olmayan, bağımsız bir sosyalist merkez inşa edebilmekten geçmektedir. 

14 Mayıs’ta oy kullanırken Türkiye’nin bu ihtiyacı mutlaka gözetilmelidir. Bir oy Erdoğan’a karşı, bir oy da TBMM’de sosyalist odak inşa edebilmek için…

Zira sosyalistlerin varlığı, hele de “restorasyon” süreçlerinde, geniş halk kitlelerinin çıkarlarının teminatıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Nisan 2023

1 Yorum

Kaçak petrol ortaklığının sonu

Erdoğan ile Barzani, Kuzey Irak’ta çıkan petrolün Irak merkezi hükümetine rağmen Türkiye üzerinden dünya piyasalarına satılması için 2014’te bir anlaşma imzaladı. Irak hükümeti, Türkiye-Irak anlaşmasına aykırı bu alışverişi dava etti.

İşte o dava sonuçlandı ve Uluslararası Ticaret Odası bünyesindeki Tahkim Mahkemesi Türkiye’yi 1,4 milyar dolar (artı faiz) ödemeye mahkum etti. 25 Mart 2023 tarihli kararın ardından Türkiye’ye petrol sevkiyatı durdu.

Ankara sonuçtan memnun. Zira Bağdat 30 milyar dolarlık bir ceza bekliyor, Ankara da 10 milyar dolarlık cezayla kurtulmayı umuyordu. Anlaşılan AKP hükümetinin ABD’li avukatı King&Spalding süreci iyi götürdü. Zira Irak da boru hatlarını zamanında tamir etmediği için Türkiye’ye bir miktar tazminat ödeyecek.

Türkiye üzerinden İsrail’e petrol sevkiyatı

Meselenin buraya geleceği ilk günden belliydi. Ekim 2014’te yayımlanan IŞİD: Kara Terör kitabımda öyküsünü anlattım:

Kuzey Irak’taki petrol 2013’ten itibaren tankerlerle taşınarak Türkiye’de Barzani adına depolanıyordu. Irak Petrol Bakanlığı, petrolünün peşine düşmüş ve Barzani yönetiminin Türkiye üzerinden petrolünü İsrail’e sattığını saptamıştı. Bakanlığın resmi internet sitesinden şu duyuru bile yapılmıştı: “Karşılaştığımız gerçekler karşısında hayretler içinde kalıyoruz. Kuzey Irak bölgesinin sattığı petrolün İsrail rafinelerine ulaştığını ispatlayan belgeler var.

Erbil petrolü Ceyhan’a gönderiyor, Ceyhan’dan kalkan gemiler, petrolü Akdeniz’in ortasında bir başka gemiye aktarıyordu. Palmali Shipping’e ait gemiler başta pek çok gemi Yunanistan-Türkiye-İsrail hattında bu şekilde çalışıyordu.

Bağdat, o tarih itibariyle 34 milyar dolar zarara uğradığını, Türkiye’nin Irak’la 2010 yılında imzaladığı (1973’in güncellenmişi) anlaşmaya uymasını istiyordu.

14 Mayıs’ta bu tazminat da oylanacak

Ancak AKP hükümeti uyarılara uymadı, hatta işi 2014 yılında doğrudan Erdoğan-Barzani anlaşmasına taşıdı. Nasılsa arkasında ABD vardı, çünkü projenin asıl sahibi ABD’ydi.

ABD’nin Nabucco Projesi Haziran 2013’te çökünce, 21-22 Kasım 2013’te İstanbul’da yapılan Atlantik Konseyi Enerji Zirvesi’nde Kuzey Irak petrol ve gazının Türkiye üzerinden sevki gündeme geldi. Bunun yolu da Bağdat’a rağmen Ankara-Erbil ekseni oluşturulmasıydı. İşte Erdoğan-Barzani anlaşması böyle doğdu. Ardından AKP onaylı Türk şirketleri hızla Kuzey Irak’ta petrol arama faaliyeti yürütmeye başladı.

Irak Kürt Bölgesi Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, 4 Haziran 2014’te yaptığı açıklamada, Erdoğan ile 50 yıllık anlaşma imzaladıklarını, sürenin daha da uzatılabileceğini söylüyordu. Yani Erdoğan bu anlaşmayla fiilen Irak Kürdistanı’nın da sponsoru oluyordu.

Tankerlerle taşınarak depolanan petrolün ilk satışı 22 Mayıs 2014’te yapıldı. IŞİD’in 9 Haziran 2014’te Musul’u işgal etmesi Irak’taki tabloyu iyice değiştirdi. Irak Başbakanı Maliki dört bir yandan sıkıştırılıyordu. Bu süreçte Barzani, petrolü tankerle taşıma aşamasından boru hattıyla taşıma aşamasına geçti.

Dileyen geniş öyküyü kitabımdan okuyabilir, uzatmayıp sonucu yazayım: Barzani kazandı, AKP onaylı şirketler kazandı, İsrail kazandı; büyük gelir kaybeden Irak devleti ve vatandaşları kaybetti, tazminatı cebinden ödeyecek Türk vatandaşları kaybetti…

İşte 14 Mayıs’ta tazminatı ve bu tür ortaklıkları bozmayı da oylayacağız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mart 2014

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın