Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
Yıkıcıları yıkma kararlılığı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/10/2022
Türkiye’de hiç böyle bir sorun yokken, Kılıçdaroğlu birdenbire “başörtüsüne yasallık kazandırma” politikası açıklamıştı.
CHP’nin genel başkanı olur olmaz da 12 yıl önce aynı politikayı açıklamış, “üniversitelerde türban sorununu çözme” politikası üzerinden AKP’nin kozunu alacağını sanmıştı. Tersine AKP o kozu daha sağlam kullandı ve türban ilkokullara kadar indi.
Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nun türban yarışı
Kılıçdaroğlu’nun gereksiz hamlesi, şimdiden CHP’nin ayağına dolanmış durumda.
Kılıçdaroğlu “başörtüsüne yasallık” isteyince, bunu fırsata çevirmek isteyen Erdoğan, “yasa yetmez, anayasaya koyalım” demişti.
Erdoğan şimdi el yükseltti ve Kılıçdaroğlu’na “sıkıyorsa başörtüsünü referanduma götürelim” dedi. Kılıçdaroğlu’nun yanıtı ise “ne referandumu, yasa önerimi destekle. Var mı sende o cesaret?” oldu.
Kısacası başörtüsü ya da daha doğru bir ifadeyle türban, çünkü Türkiye’de başörtüsü sorunu zaten yoktu, Erdoğan ile Kılıçdaroğlu arasında bir yarış konusuna döndü. Ve böylece Kılıçdaroğlu’nun seçim “taktiği”, CHP’ye seçim sürecinde bir büyük sıkıntı doğurmuş oldu.
Çıkış fırsatı
Buradan çıkış olasılığı yine de var ve CHP’nin akil adamları Kılıçdaroğlu’nu o çıkışa zorlamalı:
Kılıçdaroğlu’nun anayasa ve referandum seçeneklerine karşı çıkarken yasa önerisinde diretmesi yanlış. Tersine CHP, Erdoğan’ın konuyu önce anayasaya sokma şimdi de referanduma götürme taktiklerini, yasa önerisini geri çekmek için fırsat olarak kullanmalı. Az kayıpla bir büyük yanlıştan dönülmüş olur.
Çünkü Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nun türban yarışını Kılıçdaroğlu kazanamaz ama Cumhuriyet kaybeder!
Cumhuriyet’le hesaplaşmanın sembolü
Kılıçdaroğlu ve ekibinin başından beri anlamadığı şu: Başörtüsü başka türban başka. Türkiye’de başörtüsü sorunu yok. Türban ise Erdoğan’ın da bizzat belirttiği gibi “siyasal sembol”dür.
Neyin siyasal sembolüdür? Siyasal İslamcıların Cumhuriyeti tasfiye edebilmek için kuvvet toplayabilmesinin sembolüdür. Öyle olduğu için de dün “türbana özgürlük” diyerek Kılıçdaroğlu ve ekibini “kandıranlar”, bugün “eteğe yasak” koymaya çalışmaktadır.
Yani bugün Türkiye’de kılık kıyafet sorunu yok ama AKP’nin Cumhuriyet’le hesaplaşma sorunu var. Anımsatalım:
AKP Isparta Milletvekili Recep Özel, “80 yıllık pisliği temizlemeye çalışıyoruz” demişti. AKP Niğde’deki seçim minibüsünü “84 yıllık karanlığa son” sloganıyla donatmıştı. AKP’li Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “yüzyıllık parantezi kapatacağız” demişti. AKP Genel Başkanı Erdoğan “İki tane ayyaşın yaptığı yasa muteber oluyor da dinin emrettiği bir yasa sizin için neden reddedilmesi gerekiyor” diyerek Cumhuriyet’in kurucularını hedef almıştı.
Seçimi ne kazandırır?
Kısacası 20 yılda AKP’nin Cumhuriyet’i nasıl hedef aldığı saymakla bitmez. O nedenle en sonuncusuna değinelim: AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal, “cumhuriyet bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir. Bugün konuştuğumuz Türkçeyle düşünce üretemeyiz” diyerek cumhuriyeti hedef aldı.
94 yıllık yalandır bu. 28 Ekim 1927 tarihli nüfus sayımı da ortaya koymaktadır ki, okur yazarlık ortalaması yüzde 8,61’dir. Tersine Cumhuriyet dil devrimiyle bir eğitim seferberliği yapmış ve hızla Türk milletini okur-yazar haline getirmiştir.
Kısacası Türkiye’nin kurucu partisi CHP, olmayan başörtüsü sorununa yasallık çözümü aramak yerine, olan ve süren Cumhuriyet yıkıcılığıyla mücadele etmelidir. Seçimi türban yarışı değil, “Cumhuriyet yıkıcılığını” yıkma kararlılığı kazandırır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ekim 2022
Kolektif Batı’da enerji çatlağı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/10/2022
ABD’nin enerji-politikasının kısa vadeli iki temel hedefi var: Rusya-Almanya (Avrupa) enerji işbirliğini kesmek ve ABD-Körfez işbirliğiyle enerji piyasalarını kontrol etmek.
ABD’nin bu iki temel hedefinin dışında, orta ve uzun vadeli hedefleri de şunlar: Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya ulaştırmak, Arktik Okyanusu gaz rezervleri üzerinde nüfuz sahibi olabilmek.
İki temel hedef bakımından tablo ne peki? İnceleyelim:
Rus ekonomisi çökmedi
ABD, Ukrayna krizi üzerinden AB’yi Rusya’ya yaptırım uygulamaya zorladı, daha da zorluyor. Avrupa, gaz ihtiyacının yüzde 40’ından fazlasını Rusya’dan sağlarken, bu oran ABD’nin zoruyla yüzde 10’lara düşmüş durumda.
ABD bu oranı daha da düşürerek Rus ekonomisini çökertmek istiyor. Kuzey Akım 1-2’ye yapılan sabotaj da, Türk Akım’a düzenlenen sabotaj girişimi de bu hedefle ilgili…
Moskova’nın Washington’un izlediği saldırgan enerji-politiğe iki temel yanıtı oldu: Uygun fiyatlarla Asya pazarına gaz satışını artırdı. Batı’ya gaz satışını rubleye bağladı.
Putin’in Türkiye’de ortak gaz merkezi önerisi de, hayata geçtiği anda önemli bir başka yanıt olacak: Rusya yerine Türkiye üzerinden gaz alışverişi ABD baskısı altındaki Avrupa ülkelerinin elini rahatlatacak.
Özetlersek, ABD Rusya-Avrupa enerji işbirliğini kesme hedefini önemli oranda gerçekleştirmiş durumda. Ancak esas amaç olan Rusya ekonomisini çökertmeye yaklaşamadı çünkü Rusya gazını hâlâ önemli oranda başka pazarlara satabiliyor.
Almanya ABD’nin tavan fiyat baskısına karşı
Diğer yandan Rusya ekonomisi değil ama Avrupa ekonomileri zorda. ABD’nin Avrupa’ya dayattığı “gazda tavan fiyat” uygulaması, Almanya’yı ABD politikalarına uyum konusunda bir kırılmaya doğru itiyor. Almanya Başbakanı Olaf Scholz, “gaz fiyatlarına AB genelinde bir üst sınır getirilmesinin geri tepebileceği uyarısında bulunarak” şunları söyledi: “Siyasi olarak belirlenmiş bir fiyat sınırı her zaman üreticilerin gazlarını başka bir yere satma riskini barındırır ve bu durumda biz Avrupalılar daha fazla değil daha az gaz alırız” (bloomberght.com, 20.10.2022).
Sadece Almanya değil, Macaristan başta bazı Avrupa ülkeleri de ABD’nin tavan fiyat baskısına karşı. Macaristan Başbakanı Orban’ın şu sözleri pek çok ülkenin gerçeği: “Ortak tavan fiyat uygulanması menfaatimize değil, çünkü bu durum Macaristan ve Rusya arasındaki gaz tedarikine ilişkin sözleşmeleri geçersiz kılar ve Macaristan’a enerji tedariki durur.” Ekonomiyi yönetebilmek için Rusya’dan gaz almaya mecbur olduğunu belirten Orban, “ortak gaz tedariki planı nedeniyle yaklaşan Avrupa Konseyi Zirvesi’nde büyük tartışma beklediğini” belirtti.
Çavuşoğlu’ndan ABD’ye yaptırım tepkisi
ABD’nin Körfez’le işbirliği üzerinden enerji piyasalarını kontrol etme hedefi ise OPEC+ grubunun üretimi kısma talebiyle çuvallamış oldu. Üretimin artırılarak fiyatların düşürülmesini isteyen ABD, bu yolla Rusya’nın gelirlerine darbe vurmayı bekliyordu. Ancak Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ABD’nin baskısına boyun eğmedi ve değil üretimi artırmak, tersine düşürme kararı aldı. ABD’nin Körfez’den asker çekme tehdidi başta pek çok girişimi sonuçsuz kalmış görünüyor.
Türkiye’nin bu konuda aldığı tutum da kolektif Batı içindeki enerji çatlağına eklendi. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “Bir ülkenin kalkıp da Suudi Arabistan’ı tehdit ettiğini görüyoruz. Bu kabadayılık doğru değil” diyerek ABD’ye tepki gösterdi. Petrol fiyatları ve İran’a uygulanan yaptırımlara değinen Çavuşoğlu, “Kaldırın bu yaptırımları kardeşim fiyatların düşmesini istiyorsanız. Sadece bir ülkeyi (Suudi Arabistan’ı) tehdit ederek sorunu çözemezsiniz” dedi (Habertürk, 21.10.2022).
Bakalım gölge dışişleri bakanı Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Çavuşoğlu’nun bu tepkisini de yumuşatacak bir açıklama yapacak mı?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ekim 2022
Kılıçdaroğlu’nun hesap hatası
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/10/2022
Kılıçdaroğlu’nun sansür yasasının TBMM’de görüşüldüğü bir süreçte neden ABD’de olduğu konusundaki eleştirilere verdiği “Saray TBMM’deki çoğunluğuyla yasası nasıl olsa geçirecekti” yanıtı, CHP adına vahimdir!
İktidarın sayısal üstünlüğü nedeniyle TBMM’de mücadeleyi gereksiz görmek, her şeyden önemlisi teslimiyetçiliktir. Teslimiyetçilik kazanmaya değil, sürekli yenilgiye götürür.
İktidarın sayı üstünlüğü nedeniyle TBMM’de mücadeleyi gereksiz görmek, demokrasi anlayışına da aykırıdır. Nasılsa yasayı geçirecekler diyerek tasarının yasalaşmasına karşı mücadele etmemek, CHP’nin ana muhalefet partisi olma görevini yerine getirmemesi demektir.
1 Mart tezkeresinden alınmayan ders
İktidarın sayısal üstünlüğü nedeniyle TBMM’de mücadeleyi gereksiz görmek, CHP’nin mücadele tarihine de haksızlıktır. CHP, ABD-AKP’nin tezkeresini 1 Mart 2003’teki oylamada, AKP’nin sayısal üstünlüğüne rağmen mücadele ederek engelleyebilmişti.
Peki nasıl olabilmişti bu? Türkiye’nin ayağa kalkmasıyla.
İşte işin püf noktası budur. Haklı olduğunuz bir konuda kararlı bir şekilde dik durursanız, TBMM dışındaki özellikle sol muhalefetle omuz omuza verirseniz, sendikaları, üniversiteleri ayağa kaldırırsanız, AKP’nin sayısal üstünlüğü işe yaramaz.
Tersine o sayısal üstünlüğü oluşturan sayıların bir bölümü, sizin hanenize eklenir. İşte 1 Mart 2003’te de öyle olmuş, AKP içinde onlarca milletvekili, Erdoğan’ın tezkeresini desteklememişti.
Kılıçdaroğlu’nun işlevsiz Meclis’e katkısı
CHP içinde var olan bu “TBMM içinde mücadeleyi gereksiz görme tutumu”, tek adam rejiminin meclisi işlevsizleştirmesi gerçeğine sorunlu bakan bir yaklaşımdır aslında.
Doğru, tek adam rejimiyle TBMM pek çok işlevini yitirdi ancak hâlâ önemli bir mücadele alanı ve mevzidir.
Kaldı ki TBMM’nin bu işlevlerini AKP’nin sınırlandırabilmesinde, ne yazık ki CHP’nin de katkısı oldu. Örneğin TBMM’yi işlevli kılan en önemli özelliklerin başında gelen milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması konusunda Kılıçdaroğlu’nun izlediği siyaset, büyük gedik açtı. Kılıçdaroğlu’nun “AKP’nin dokunulmazlık teklifi Anayasa’ya aykırı ama ‘Evet’ diyeceğiz” çıkışı, hem AKP’nin işini kolaylaştırdı, hem Anayasa’ya aykırılık konusunu sulandırdı, hem de TBMM üyelerinin fonksiyonlarından en önemlisini budamış oldu.
Sandıkçılık ve sayısal üstünlükçülük
Öte yandan, ana muhalefet partisi iktidarın sayısal üstünlüğü nedeniyle TBMM’de mücadele etmeyi gereksiz görüyorsa, topluca istifa ederek, sine-i millete dönerek yeni bir mücadele yolu pekâlâ açabilirdi. Nitekim toplumun bazı kesimlerinden bu yönde beklentiler de olmuştu.
Ama hem o yolu açmayıp TBMM üyeliğini sürdürmek hem de TBMM’de mücadele etmemek, çelişkidir.
Diğer yandan ne yazık ki AKP’nin sandıkçılığı ile CHP’nin sayısal üstünlükçülüğe teslimiyeti birbirini bütünlemektedir. AKP’nin demokrasiyi sandıktan ibaret gören anlayışı, CHP’nin sayısal üstünlük karşısında mücadeleyi gereksiz gören anlayışı üzerinde daha da güç kazanmaktadır.
İnisiyatif kaybedildi
Somutlarsak: Sansür yasası gibi çok önemli bir hamlenin, TBMM’de sadece 70 AKP ve MHP’li vekilin oyuyla kolayca geçebilmiş olması, önümüzdeki seçim açısından derslerle doludur.
Bu kolaylığın birinci nedeni CHP’nin “sayısal üstünlükleri var, nasılsa yasayı çıkarırlar” demesiydi ama aynı süreçte CHP’nin “türbana yasallık” arayan çizgisi ve ABD ziyareti de ikinci ve üçüncü nedenler oldu. Yani üç hatayla Neo-Abdülhamitçi AKP’nin Abdülhamit düzeninde bile olmayan bir sansürcülüğü getirmesinin yolunu kolaylaştırdılar.
Kılıçdaroğlu başta CHP tam kadro TBMM’de olsa, belki yine sansür yasasını engelleyemezdi ama mücadelesiyle Türkiye’yi ayağa kaldırır ve seçim öncesinde inisiyatif elde ederdi.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ekim 2022
Çelik duvar: ÇKP
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 18/10/2022
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, geçen yıl Çin Komünist Partisi’nin 100. kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmada, hiç kimsenin “Çin’e tahakküm etmemesi” uyarısında bulunmuş, edenlerin “kafalarını büyük bir çelikten duvara çarpacağını” söylemişti.
İşte o çelik duvar ÇKP’dir; bu hafta 20. Ulusal Kongresi’ni yapmakta olan Çin Komünist Partisi’dir.
ABD’NİN BAŞ HEDEFİ: ÇKP
Emperyalist saldırı altındaki yaklaşık bir buçuk milyar Çinlinin en büyük güvencesi; birincisi Çin Komünist Partisi, ikincisi de Çin Halk Kurtuluş Ordusu’dur.
Öyle olduğu için de ABD ÇKP’yi baş tehdit ilan etmektedir. Anımsayın: Trump döneminin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, 2020 yılında Londra’da yaptığı bir konuşmada Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan etmişti.
Biden yönetiminin işbaşı yapma sürecinde de Washington’un bu çizgisi sürdü. Atlantik Konseyi’nin yayımladığı 85 sayfalık “Daha uzun telgraf” raporu, ÇKP’yi ve onun genel sekreteri Xi Jinping’i hedef alıyordu doğrudan.
Rapordaki şu dört saptama dikkat çekiciydi:
1) Xi Jinping, Çin’i Marksizm-Leninizm’e döndürdü.
2) ÇKP, Xi Jinping önderliğinde “piyasa reformlarını” durdurdu.
3) Özel sektör ÇKP kontrolü altında.
4) Çin, artık statüko gücü değil, revizyonist güçtür (düzen değiştirici anlamında).
Atlantik Konseyi’nin dikkat çektiği bu saptamalar, ABD’nin “daha Marksist, daha kamucu” ÇKP ve Xi Jinping rahatsızlığıdır.
DEVRİMİN KORUNMASINDA KURUCU DEVRİMCİ PARTİNİN ROLÜ
Devrimle kurulmuş ülkelerde kurucu partilerin süreklilikteki rolü önemlidir. Kurucu parti devrimciliğini koruyabildiği ve köklerine sahip çıkabildiği oranda devrimi de korur ve ilerletir.
Örneğin Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Lenin ve Stalin’i terk ettikçe devrimciliğini kaybetti, yeni burjuva sınıfa teslim oldu ve en sonunda SSCB dağıldı.
Örneğin CHP, Kemalizmi sembol olarak değil ama program olarak terk ettikçe, Kemalist devrim programını parça parça rafa kaldırdıkça devrimciliğini taşlaştırdı; CHP’nin devrimciliği azaldıkça, laik Cumhuriyet adım adım siyasal İslamcıların yıkımına uğradı.
ÇKP ise Mao’dan vazgeçmediği, devrimde ve devrimcilikte ısrar ettiği için Çin’i güçlü bir ülke haline getirdi.
İşte ABD’nin ÇKP’yi “merkezi tehdit” ilan etmesinin nedeni buradadır.
DEVRİMİN KORUNMASINDA DEVRİMCİ ORDUNUN ROLÜ
“Xi Jinping Düşüncesi” olarak adlandırılan ve 14 temel prensipten oluşan “Yeni Çağda Çin Karakterinde Bir Sosyalizm Doktrini”nin en dikkatimi çeken prensibi şudur: “Silahlı kuvvetlerde parti liderliğinin mutlak yönetiminin korunması.”
Çin yönetimi, ÇKP kontrolünde Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nu, devrimin korunmasının teminatı görmektedir.
Çin Halk Kurtuluş Ordusu, ÇKP’nin ordusu olarak hem Japon emperyalizmine karşı savaşı hem de milliyetçilere karşı iç savaşı zaferle sonuçlandırdı. Çin’e özgü sosyalizm inşası mücadelesini emperyalist sisteme rağmen sürdürebilmek de en az bu iki savaş kadar önemlidir.
İşte ÇKP önderliği, bu savaşın da başarısı için ordu üzerinde “mutlak yönetimin korunabilmesini” hayati önemde görmektedir.
Ki aslında bu da Sovyetler Birliği deneyiminin sonucudur: Sovyet Ordusu da Sovyet devrimini koruyamamıştır. Ordu içinden bir teşebbüs ortaya çıktıysa da, tıpkı SBKP gibi Sovyet Ordusu da devrimciliğini önemli ölçüde yitirdiği için başarılı olamadı.
İşte ÇKP önderliği buralardan çıkardığı derslerle, Çin’e özgü sosyalizmin başarısını garantiye alacak kararlılık sergilemektedir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Ekim 2022
Muhafazakâr karşıdevrimcilik
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/10/2022
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 5. Olağan Genel Kurulunda konuştuğu Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) üyelerini “Benim karşımda şu anda muhafazakâr devrimciler var” diyerek selamladı ve şu mesajı verdi: “Ben muhafazakâr devrimcilerle 2023’ü evelallah başarıyla bitireceğimize inanıyorum” (tccb.gov.tr, 9.10.2022).
Peki, 20 yıldır “muhafazakâr demokrat” sıfatını kullanan iktidar, neden şimdi “muhafazakâr devrimciliğe” terfi ediyor? Kavramları yerlerine oturtarak inceleyelim:
Muhafazakarlık, en yalın haliyle mevcudu korumayı amaçlayan politik ve felsefi bir kavramdır. Devrimcilik ise en basit anlamıyla, eskiyi yıkıp yeniyi inşa etme ve ileri bir toplumsal dönüşüm gerçekleştirme işinin adıdır. Dolayısıyla hem muhafazakâr hem devrimci olunmaz.
Amerikan demokrasisi
AKP’nin sözlüğünde demokrat ve devrimci kavramları, muhafazakarlık işlerinin örtüsüdür ve AKP’nin demokratlığı ile devrimciliği, Amerikan demokrasisinin ve Amerikan devrimciliğinin uzantısıdır.
Amerikan demokrasisi özetle “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” kapitalizmine sarılan paket kâğıdı ve “altta kalanın canı çıksın” sistemidir.
Amerikan devrimciliği ise kendisine karşı olan veya olma potansiyeli taşıyan rejimlerin yıkılmasıdır; turuncu, gül, lale ya da son olarak Neo-Nazilerin Ukrayna’da Maydan Devrimi gibi…
Bu durumda Amerikan demokrasisi ve Amerikan devrimciliği bir bütünlük taşıyor. Amerikan demokrasisini kabul etmeyip direnenlere, buyurun Amerikan devrimciliği!
Peki muhafazakâr demokratlıktan muhafazakâr devrimciliğe geçen AKP neyin hazırlığını yapıyor acaba?
Muhafazakâr demokrat
AKP, daha kurulurken “muhafazakâr demokrat” kimliği ile Amerikan demokrasisine eklemlendi.
Kendisini “yenilikçi” olarak gören Erdoğan-Gül ekibi, “gelenekçi” dedikleri Erbakan’ı terk ederek ABD’yle uyumlu bir siyasal İslamcı harekete dönüştüler ve bu sürece uygun olarak kendilerini “muhafazakâr demokrat” diye tanımladılar.
Muhafazakâr demokratlık, siyasal İslamcılığın ideolojik ve politik zeminde moderniteyle, Batıyla ve demokrasiyle uyumlu olması demekti özetle. Erdoğan açısından bu uyumun elbette sınırları olacaktı. Örneğin siyasal İslamcılığın demokrasi anlayışı “sandıkçılıkla” sınırlıydı; çağdaş demokrasinin ölçüleri olan işçilerin grev hakkı, öğrencilerin eylem hakkı, yurttaşların hükümete karşı meydanlara çıkma hakkı o sınırın dışındaydı.
Yıkımın adı
Yani AKP iktidarı ne demokrattır ne de devrimci. Bu sınıfsal olarak mümkün olmadığı gibi, tarikatlar ve cemaatler koalisyonu olduğundan, yapısal olarak da mümkün değildir. Şeyh-mürit ilişkisinin ve itaat kültürünün egemen olduğu yapılarda gerçek demokrasi olmaz ve o yapıların iktidarı ele geçirdiği ülkeler de bu nedenle “tek adam rejimine” evrilir çoğunlukla…
Erdoğan için de başından beri demokrasi bir hedef değil araçtı, istenilen durağa gelindiğinde inilecek tramvaydı.
Erdoğan geride kalan 20 yılda “muhafazakâr demokratlığı” adım adım iktidar olma ve devleti ele geçirmenin adı olarak kullandı. “Muhafazakâr devrimciliği” ise “100 yıllık parantez” gördükleri laik Cumhuriyet’i 100. yılında yıkmanın adı olarak kullanıyor.
Kuşkusuz bu devrim değil, karşıdevrimdir. Çünkü AKP “muhafazakâr karşıdevrimci” bir partidir. Ve en önemlisi, karşıdevrimci bir partinin yıkımı ancak devrimci bir partiyle durdurulabilir.
***
Amasra: Kader değil sömürü düzeni, işçi cinayeti…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ekim 2022
Putin’in gaz merkezi önerisinin geniş anlamı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/10/2022
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Avrupa’daki enerji krizinin çözümü için Türkiye’yi işaret etti. Putin, “Avrupa’ya gaz sevkiyatı için Türkiye’ye büyük bir merkez kurabiliriz” dedi (TRT Haber, 12.10.2022). Putin Astana’da Erdoğan’a “gaz merkezi fiyatlandırma için de kullanılabilir” dedi (Sputnik, 13.10.2022).
Putin’in önerisi öncelikle Avrupa’yla ilgidir ve Almanya-Fransa-İtalya üçlüsüne açık bir uyarı/çağrıdır: ABD’nin enerji-politikasıyla uyum, Avrupa sanayisini ve ekonomisini çökertecek.
Putin’in önerisi elbette Türkiye’yle de ilgilidir; Mavi Akım’la başlayan ve Türk Akımı ile devam eden enerji-politik işbirliğini “gaz merkezi” ile üst aşamaya yükseltmek demektir.
Türkiye’de gaz merkezi demek geçiş kazancı, daha ucuz tedarik, fiyatlama avantajı ve enerjide süreklilik olduğu gibi, aynı zamanda enerjinin güvenliği üzerinden ulusal güvenlik politikalarına katkı demektir.
Bölgenin gaz merkezi
2015’te yayımlanan Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru isimli kitabımın “petrogazpolitik” bölümünde, “Türkiye’nin enerji nakil merkezi olabilme yolu”na işaret etmiştim.
Ortadoğu bağlamında da şöyle demiştim: “ABD için petrogazpolitik Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan bir koridor inşa etmektir” (s.147). ABD o hedef için uğraşıyor. İnşa ettiği Türkiye karşıtı Doğu Akdeniz ittifakı da, Körfez gazını İsrail üzerinden Doğu Akdeniz gazıyla birleştirme projesi de o hedefin içinde…
ABD’nin bu projesinin karşısında ise Türkiye merkezli bir gaz projesi inşa edilmelidir ve dört temel alanı içermektedir: 1) Rus gazı, 2) İran-Katar ortak havzasındaki büyük doğalgaz rezervi, 3) Türkmenistan’dan başlayarak Azerbaycan üzerinden gelecek gazlar ve 4) Doğu Akdeniz gazı.
Elbette her üreticinin diğer üreticilerle çelişmeleri vardır ve bu nedenle bunların hepsini toplamak zordur. Ama değişen dünyanın yeni şartları bunu kolaylaştırmaktadır. Körfez’in ABD’ye son petrol resti bile şartların uygunluğuna işaret etmektedir.
Kuşak, yol, petrol, gaz
Türkiye’yi dört temel gazın toplandığı ana merkez yapmak, liderliğini Çin’in yaptığı Kuşak ve Yol ile entegre olacak bir projedir. Şöyle de söyleyebiliriz: Türkiye’yi enerji tedarik merkezi yapmak Kuşak ve Yol’a, Kuşak ve Yol ise Türkiye’nin enerji tedarik merkezi olmasına büyük katkı ve zenginliktir.
Muhalefetin görmesi gereken
Öte yandan bu çapta bir işbirliği bölgemiz açısından sorun çözücü özellik taşıyacaktır. Çünkü bu çapta bir enerji organizasyonu güvenlik ihtiyacı demektir, güvenlik ihtiyacı da bölgedeki irili ufaklı sorunların ortaklaşa bölge yararına çözümünün zorunluluğu demektir.
Putin’in Türkiye’de gaz merkezi önerisi ne yazık ki muhalefetin bir bölümünde şaşkınlık yarattı. Bunu Putin’in AKP’ye seçim desteği olarak yorumladılar. Genel başkan yardımcısı düzeyinde isimler “Putin Cumhur İttifakına katıldı” diyerek politika(!) yaptılar.
Muhalefet Putin’in açıklamasını seçime katkı biçiminde görecek kadar konunun önemini anladığına göre, bundan çıkaracağı önemli dersler olmalı: Dünya değişiyor, ABD 20 yıl önceki icazet alınacak ülke konumunda değil artık. Türkiye de değişiyor, Türk halkının yüzde 82’sinin ABD karşıtı olduğu şartlarda seçim çalışmasının yönünü Atlantik’e çevirmek seçim kazanmayı zorlaştırmak demektir.
Aslına bakılırsa, Putin’in önerisini Putin’den önce, iktidar iddiası olan bir Türk lider yapmalıydı. Önerinin Türkiye’nin ekonomisine ve dünya siyasetindeki ağırlığına yapacağı katkı o kadar ortada ki, seçim kazandırması işten bile değil. Ama nerede o muhalefet!
Şu hâlde bile muhalefet AKP’nin izlediği ikircikli politikalar nedeniyle Türkiye’nin enerji tedarik merkezi olma hedefinin ağır ilerlediğini savunarak hızlandırıcı çözümleri öne çıkarmalı. Bunların başında da elbette Suriye ile anlaşmak geliyor. Çünkü Suriye’ye anlaşmak Doğu Akdeniz’de müttefik kazanmak demek, Suriye’yle anlaşmak Mısır’la normalleşmeyi kolaylaştırmak ve adım adım Mısır’ı ABD-AB projelerinden koparmak demek, Suriye’yle anlaşmak İran-Katar gazının güzergahını güvenceye almak demek…
Kısacası muhalefet seçim başarısını Atlantik’te aramak yerine; Rusya’yla, İran’la, Çin’le, bölgeyle ilişkiyi AKP’den daha iyi kuracağını gösterebilmeli.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ekim 2022
Rusya ile Batı arasında müzakere olası mı?
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/10/2022
Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un şu açıklamasından, Erdoğan’ın Batı ile Rusya arasında bir arabuluculuğa soyunduğu anlaşılıyor: “Türkiye, Rusya ile Batı arasında diyalog oluşturmak istiyorsa, bu konuyu Devlet Başkanı Putin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu hafta Astana’da gerçekleştirecekleri görüşmede gündeme getirebilir” (Sputnik, 11.10.2022).
Var mı böyle bir olasılık? Zor ama seçenek dahilinde. Olguları inceleyerek tartışalım:
ABD’nin ‘uzun savaş’ stratejisi
Elimizdeki temel olgu şu: ABD’nin hedefi savaşın olabildiğince uzaması. ABD bu yolla Rusya’yı askeri ve ekonomik olarak yıpratmayı, Almanya-Fransa üzerinde etkinlik kurmayı, Rusya’dan enerji alımını azaltan Avrupa’ya ABD’li enerji şirketlerinin sıvılaştırılmış doğalgazını satmayı ve savaş meydanına gönderdiği silahlarla Amerikan askeri endüstrisine kazanç oluşturmayı hesaplıyor.
Nitekim Kiev yönetimi müzakereye ne zaman yeşil ışık yaksa, doğrudan Biden ya da Blinken Zelenski’yi arayarak kırmızı ışığa çeviriyordu. Belarus sınırında yapılan ilk müzakerelerde de, Türkiye’nin arabuluculuk girişimlerinde de hep bu yaşandı: Anglosakson sabotaj.
Zelenski son olarak “Ukrayna’nın Putin ile savaşı müzakere edemeyeceğine” dair bir kararname imzalayarak, ABD’nin “uzun savaş” stratejisinin piyonu olduğunu sergilemiş oldu.
ABD içinden Ukrayna politikasına itirazlar
Kuşkusuz ABD’de farklı görüşler de var. Örneğin Eski ABD Dışişleri Bakanı ve Eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger, bu savaşın uzamasının felaket olacağı konusunda ABD yönetimini birkaç kez uyardı.
Artık ABD Kongresi içinden de tepkiler gelmeye başladı. Matt Rosendale, Biden yönetiminin Ukrayna’yı mali açıdan desteklemesine karşı çıkarken, Paul Gosar da Biden yönetiminin Ukrayna’ya sağladığı askeri desteğe tepki gösterdi (cumhuriyet.com.tr, 10.10.2022).
Kısacası ABD içinde Ukrayna savaşının uzamasına karşı çıkanlar seslerini yükseltmeye başladı. Ancak yine de Biden yönetiminin “uzun savaş” hedefinden vazgeçtiğine ya da vazgeçeceğine dair bir işaret yok.
Peki Rusya-Ukrayna savaşının barış masasının kurulabilmesi ABD’ye mi bağlı? Başından beri belirttiğimiz gibi Ukrayna’da asıl olarak ABD ile Rusya savaşıyor. Macaristan Başbakanı Orban da önceki gün bu gerçeğe işaret etti: “Geçici ateşkes Rusya ile Ukrayna arasında değil, Rusya ile ABD arasında yapılmalı” (Berliner Zeitung, 11.10.2022).
‘Rusya ile anlaş, Çin’e odaklan’ çağrısı
Tekrar başa, yani Erdoğan’ın Batı ile Rusya arasındaki arabuluculuk girişimine dönüp “hangi Batı” diye soracak olursak…
Yanıtı Kremlin Sözcüsü Peskov’un açıklamasında var: “Putin ile Erdoğan, Rusya ile ABD, Fransa, Almanya ve İngiltere arasında müzakere olasılığını Astana’da konuşabilir” (Sputnik, 11.10.2022).
Demek ki Moskova sadece ABD’yle değil, AB’yle de müzakere istiyor. Doğru, savaşı Anglosaksonlar, yani ABD-İngiltere ikilisi istedi ve sürdürüyor ama savaş geniş alanda savaşa itiraz eden Almanya-Fransa ikilisinin liderlik ettiği topraklarda yapılıyor.
Tam da burada şu önemli çağrıya dikkat çekmeliyiz: “Eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, ABD’nin Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmek ve sonrasında Çin’e odaklanmak için Ukrayna’da güvenlik garantileri anlaşmasının uygulanmasına ihtiyacı olduğunu söyledi” (cumhuriyet.com.tr, 11.10.2022).
Ukrayna Cumhurbaşkanlığı Ofisi ile ortak güvenlik garantileri anlaşma taslağı hazırlayan ve aynı zamanda Eski Danimarka Başbakanı olan Rasmussen’in ABD’ye yaptığı “Rusya ile anlaş” çağrısını, tersinden “sen anlaşmazsan AB anlaşır” diye de okuyabiliriz aslında. Zira zaman en çok Alman ve Fransız sanayisinin zararına ilerliyor.
Buradan da asıl konuya gelmiş bulunuyoruz: Avrupa güvenlik mimarisinin inşası Rusyalı mı, Rusyasız mı olacak, esas çarpışma bu.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ekim 2022
Moskova’nın Kiev üzerinden beş mesajı
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 11/10/2022
Kırım’ı Rus anakarasına bağlayan Kerç Köprüsü’ne düzenlenen “bombalı kamyon” saldırısının Ukraynalı yetkililer tarafından “bu daha başlangıç” diye kutlanmasının ve Putin’e yaş günü hediyesi olarak alkışlanmasının yanıtı sert oldu.
Rusya, ertesi sabah Ukrayna’nın başkenti Kiev başta birkaç şehirdeki “önemli merkezleri” füzelerle vurdu. Bu önemli merkezlerin başında, Moskova’nın Kerç saldırısının faili ilan ettiği Ukrayna Gizli Servisi’nin binaları var.
Öte yandan füzelerden birinin de Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin çalışma ofisinin bulunduğu sokağı hedef aldığı açıklandı. Diğer hedefler de Ukrayna açısından önemli altyapı tesisleriydi.
KUZEY AKIM’A, TÜRK AKIMI’NA, KURSK’E, KERÇ’E SALDIRIYA YANIT
Rusya, askeri harekatının bundan önceki aşamalarında bile bu ölçüde yoğun füze saldırıyla hükümet binalarını, devlet kurumlarını hedef almamıştı. Moskova’nın “misliyle misilleme” içeren bu sert yanıtının arkasında Kerç Köprüsü’nden fazlası, mesajının arkasında da Ukrayna’dan ötesi var…
Kuşkusuz yanıt, Kerç’ten önceki sabotaj olan Kuzey Akım 1 ve 2 için de var. Sadece Rusya’yı değil, dolaylı olarak Almanya’yı da cezalandırmayı hedefleyen o sabotajın faili olarak doğrudan ABD ve taşeronlarını değerlendiriliyor Moskova…
Kuzey Akım’a sabotaj nedeniyle bir ara Rusya’dan Avrupa’ya doğalgaz akışı bir tek Türk Akımı üzerinden yapılıyordu. Meğer Türk Akımı da hedef alınmış ancak önlenmiş. Putin, Ukrayna Gizli Servisi’nin Türk Akım gaz sevkiyat sisteminin hatlarından birini havaya uçurmayı denediğini, ayrıca Rusya’daki Kursk nükleer enerji santraline de üç saldırı girişiminde bulunduğunu açıkladı.
İşte Rusya’nın askeri harekatının önceki aşamalarından farklı olarak devlet ve hükümet binalarını hedef alıyor oluşunun ardında bunlar var…
RUSYA, ABD SAVUNMA SİSTEMİNİN İŞE YARAMADIĞINI GÖRTERDİ
Moskova, yüze yakın füzeyle çoklu mesaj vermiş görünüyor.
Kuşkusuz ilk mesaj, binaları vurulan Ukrayna Gizli Servisi’ydi. Rusya, Kerç, Türk Akımı ve Kursk santraline saldırıları ile Kuzey Akım’a saldırıdaki rolü nedeniyle Ukrayna Gizli Servisini açıkça uyarmış oldu.
İkinci mesaj, çalışma ofisinin bulunduğu sokak vurulan Zelenski’ydi. Moskova ABD’nin “uzun savaş” piyonuna dönüşen Ukrayna Devlet Başkanı’na “seni doğrudan hedef alabilirim” mesajı vermiş oldu.
Moskova’nın üçüncü mesajı ABD’yeydi. Zelenski, geçen ay CBS News’e verdiği röportajda, ABD’nin verdiği Ulusal Gelişmiş Karadan Havaya Füze Sisteminin (NASAMS) kendilerine ulaştığını söylemişti. Moskova Washington’a sistemin işe yaramadığı mesajını vermiş oldu.
Moskova’nın dördüncü mesajı, Washington-Londra-Kiev üçgenindeki “savaş propagandasını” hedef alır nitelikte. Bir süredir “Rusya’nın kaybettiği, Ukrayna’nın taarruza geçtiği” propagandası yapılıyor. Moskova’nın askeri harekâtını Rus çoğunluğun yaşadığı bölgenin güvenliğini almakla ve referandumla Rusya’ya katılımını sağlamakla sınırlamış olması, Batı tarafından “yenilme ve geri çekilme” diye sunuluyordu haftalardır. Putin Kiev başta birkaç şehri hedef alarak, Rusya’nın kapasitesini göstermek istemiş görünüyor.
ABD İÇİNDE ‘UZUN SAVAŞ’A İTİRAZ
Moskova’nın beşinci mesajı ise hem Avrupa’da ama hem de ABD içinde “barış masası” kurulmasını savunan kesimlere yönelik bir çağrı niteliği taşıyor gibi görünüyor. ABD yönetimi “uzun savaş” istiyor, Ukrayna’yı bu savaşı uzatabildiği kadar uzatmaya zorluyor. Bunun için Ukrayna’ya silah, para, askeri eğitmen ve danışman, paralı savaşçı veriyor.
Ancak ABD’de bunun doğru bir yol olmadığını savunanlar da var. Bu isimlerin başında Henry Kissinger geliyor. ABD’nin eski dışişleri bakanı ve eski ulusal güvenlik danışmanı olan Kissinger, savaşın uzatılmaması gerektiğini savunarak, barış masası kurulabilmesi için Ukrayna’nın toprak vermesi gerektiğini bile söylemişti.
Artık buna benzer sesler ABD Kongresi içinden de çıkmaya başladı. Örneğin ABD Kongre Üyesi Matt Rosendale, ülkesinin Ukrayna’yı mali açıdan desteklemek için parasının olmadığını savunarak, izlenen yola karşı çıktı. Örneğin ABD Kongre Üyesi Paul Gosar, Washington yönetiminin Ukrayna’ya sağladığı askeri desteği eleştirdi ve şu mesajı paylaştı: “Karışmamamız gereken bir savaşı finanse etmemek için artık daha fazla dış yardım yapmamalıyız. Biden ve suç ailesi, Zelenski’ye borçlu olabilir, fakat ABD ona hiçbir şey borçlu değil.”
MÜZAKERE MASASI OLASILIĞI
Batı ile Rusya’nın eninde sonunda “müzakereye başlayacağı” o zamanın daha fazla uzatılmasının ABD’ye yaramadığını savunanların seslerinin daha da yükseleceği ve ABD yönetimini “uzun savaş”tan caydırmaya çalışacağı anlaşılıyor.
Kremlin Sözcüsü Peskov’un mesajı, tam da buna işaret ediyor: “Putin ile Erdoğan, Rusya ile ABD, Fransa, Almanya ve İngiltere arasında müzakere olasılığını Astana’da konuşabilir. Bu tür müzakerelerin varsayımsal olasılığını değerlendirmeden önce bunun amacını, ne için ve kiminle yapıldığını ve sonucunun ne olabileceğini anlamak gerekir. Ancak bunun ardından bir karar alınabilir.”
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Ekim 2022
Körfez’den ABD’ye petrol resti
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/10/2022
Küresel enerji-politik mücadele gittikçe sertleşiyor. ABD doğrudan Rusya’yı, dolaylı Almanya’yı hedef alan enerji politikasını sürdürürken, Körfez’den ağır bir darbe yedi.
OPEC+ grubu, ABD’nin üretimi artırma talebine olumlu yanıt vermediği gibi, tersine üretimi kısma kararı aldı. Petrol üreten ülkeler, kasımdan itibaren üretimi 2 milyon varil azaltma kararı aldı. Öte yandan Suudi Arabistan petrol şirketi Aramco, ABD’ye sattığı ham petrolde kasım ayı vadeli satışlar için 20 sent fiyat artışına gitti.
ABD’den uzaklaşıyor, Çin-Rusya’ya yaklaşıyor
Washington karara büyük tepki gösterdi. Beyaz Saray “Başkan Biden, Putin’in Ukrayna işgalinin olumsuz etkileriyle mücadele ederken, OPEC+ grubunun üretimi azaltmaya yönelik basiretsiz kararından dolayı hayal kırıklığına uğramıştır” şeklinde bir açıklama yayınlarken, pek çok ABD Kongresi üyesi ise Suudi Arabistan’ın başını çektiği ülkelerin aldığı bu kararı, Putin’e destek olarak yorumladı.
Körfez’in ABD’ye bu resti karşısında ABD Kongresi’nin üç Demokrat üyesi, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) ABD askerlerinin ve bölgedeki hava savunma sistemlerinin geri çekilmesi için bir tasarı sundu. Tasarı sahibi Kongre üyelerinin görüşü özetle şöyle: “Suudi Arabistan ve BAE, Putin’e yardım etmek istiyorsa, savunma konusunda da kendi başlarının çaresine bakmalıdır.”
New York Times gazetesinde, 6 Ekim’de yayımlanan analizdeki şu iki görüş, tabloyu ABD açısından özetliyor:
1) “Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman Washington’dan uzaklaşıyor, Rusya ve Çin’e yakınlaşıyor.”
2) “ABD başkanlarının Suudi Arabistanlı müttefiklerinden iyilik talebinde bulunacağı günler geride kaldı.”
Riyad’ın ŞİÖ ve BRICS atağı
Washington ile Riyad arasındaki sorunlar, Trump döneminde başlamıştı. Trump yönetimi, defalarca OPEC+ grubunun aldığı kararlara tepki göstermişti. Ancak durum Biden döneminde daha da ağırlaştı. Bu köşede birçok kez dikkat çekmiştik:
– 9 Mart 2022 tarihli Wall Street Journal’a göre, Biden, Ukrayna’ya destek ve enerji piyasalarının kontrolü için harekete geçmelerini istemek üzere Suudi Arabistan ve BAE prensleriyle görüşmek istemiş ancak reddedilmişti.
– Tersine, Suudi Prens Muhammed bin Selman 16 Nisan 2022’de Putin’le görüştü ve iki ülke, petrol piyasalarının kontrolü konusunda yakın hareket etmeyi sürdürme kararı aldı.
– 15 Mart 2022 tarihli Wall Street Journal’ın haberine göre Suudi Arabistan, petrolü dolar yerine yuan ile satmak için Çin yönetimiyle görüşüyordu.
– Suudi Arabistan, Mayıs 2022’de Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği “BRICS+ Diyalog Grubu” toplantısına katıldı.
– Suudi Arabistan, geçen yıl da Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) “diyalog ortağı” statüsünü almıştı.
Rusya, İran, Venezüella’ya yaradı
Kuşkusuz Suudi Arabistan’ın bu kararının asıl motivasyonu kendi çıkarıdır. İkinci büyük petrol üreticisi ama birinci büyük petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan, bu kararıyla, ABD’nin önümüzdeki süreçte petrol piyasasını tek başına belirleyebilme yolunu tıkamış oldu. Şöyle ki…
ABD, G7’ye “Rus petrolü için tavan fiyatı belirleme” kararı aldırmıştı. Bunun hayata geçmesi, ABD’nin sonrasında benzer kararı diğer petrol üreticilerine karşı da alabilmesi demek. İşte Suudi Arabistan üretimi azaltma kararıyla ABD’nin bu hedefini önleyici bir hamle yapmış oldu.
Öte yandan Suudi Arabistan’ın bu hamlesi, Rusya’ya doğrudan ama İran ve Venezüella’ya da dolaylı olumlu sonuçlar doğurdu. ABD, zorla ambargoya dahil ettiği Avrupalı müttefiklerinin ihtiyacını karşılayabilmek için, İran ve Venezüella’ya yaptırımları gevşetmek zorunda kalabilir.
Bitirirken belirtelim: Suudi Arabistan bu hamlelerini Aramco’daki ABD etkisini kırmaya kadar götürürse, enerji piyasasında OPEC ile başlayan hareket daha ileri bir aşamaya taşınmış olur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ekim 2022
Amirallere, Montrö’ye, seçime kumpas
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/10/2022
103 emekli amiral 4 Nisan 2021 günü ortak bir açıklama yaparak, Montrö Boğazlar Sözleşmesini savunmuş ve görevdeki bir amiralin üniformasının üstüne cüppe ve sarık giyerek bir tarikat evinde bulunmasına tepki göstermişti.
Kanal İstanbul, Karadeniz’deki NATO faaliyetleri, ABD ve İngiltere’nin baskısı gibi nedenlerle Montrö konusu zaten gündemdeydi ve 30 Ocak 2020’de, yine emekli amiraller gibi bu konuya vakıf olan 126 emekli büyükelçi de benzer şekilde ortak bir açıklama yapmıştı.
Çünkü ABD Karadeniz’e girişini sınırlayan Montrö Sözleşmesi’nden rahatsızlığını ortaya koyuyor, hatta dönemin ABD Büyükelçi James Jeffrey Türk ordusuna Montrö’yü delmeyi öneriyordu. Ve Erdoğan da “Montrö’de bize tanınan bir hak yok” diyerek konuyu tartışmaya açıyor, hatta “Savaş gemileri gerekirse Kanal İstanbul’dan geçer” diyerek sözleşmenin zeminini kayganlaştırıyordu.
Darbe iddiası hukuken de düştü
AKP hükümetinin içeriği nedeniyle ortak açıklamayı bir ceza davasının konusu yapabilmesi mümkün değildi çünkü her konuda ortak fikir açıklamak emekli büyükelçilerin de, emekli amirallerin de, hepimizin de anayasal hakkıydı. O nedenle emekli amirallerin ortak açıklamasını “darbe iması” ve “darbe çağrışımı” iddiasıyla bir kampanyaya dönüştürdüler. Gerçi hukukta “teşebbüs” suçu vardı, “ima” ya da “çağrışım” diye bir suç yoktu ama yine de dava açacak bir savcı buldular!
Sonuç? İlk duruşma bu yıl martta, ikinci duruşma haziranda yapıldı. Mütalaanın açıklanması beklenen eylüldeki üçüncü duruşmaya savcı raporlu olduğu gerekçesiyle katılmadı. Dün yapılan dördüncü duruşmada ise 103 amiralin 91’ine beraat, 12’sine hapis istendi!
Aslında tek başına bu sonuç bile amirallerin ortak açıklamasına dair yapılan “darbecilik” suçlamasını hukuken de düşürmektedir. Hani 103 emekli amiral “darbecilik” nedeniyle o açıklamayı yazmıştı? Yüzde 90’ı beraat eden bir darbecilik faaliyeti mi olur!
Kumpasçılık sürüyor
Buna rağmen Cumhurbaşkanlığı avukatı iddiasını sürdürüyor, “hükümete hatta devletin varlığına karşı yapılan eylem” diyerek şapkadan tavşan çıkarmaya çalışıyor. Davanın “siyasi bir dava olmadığını” iddia ederek, “Darbe ve bildiri zihniyetiyle benzerlik gösteren zihniyet konusudur” diyor. Dikkat ediniz, en fazla “benzerlik” diyebiliyor, tıpkı “ima” ya da “çağrışım” gibi… Sırf bu nedenle bile bu davayı “hukuka da kumpas” diye niteleyebiliriz.
Ama dava şimdi aynı zamanda önümüzdeki seçime de kumpastır. Hapis istenen 12 amirali beraat eden 91 amiralden ayıran özelliği bile bunun göstergesidir. Çünkü o 12 emekli amiral TV’lere çıkan, gazetelerde yazan, sosyal medyayı etkin kullanan isimlerdir. Bu 12 emekli amiral üzerinde sallanacak “hapis” kılıcı, aslında seçim sürecinde toplum/seçmen üzerinde sallanacak kılıç olacaktır.
Duruşmadan sonra konuştuğum emekli Amiral Türker Ertürk de buna işaret ediyor ve kararı “iktidarın seçim kampanyası kapsamındaki bir hamlesi” olarak yorumluyor. Neden? Çünkü Ertürk’ün de işaret ettiği gibi iktidarın “korku iklimine ihtiyacı var, muhalif kesimleri sindirmeye ihtiyacı var.”
Nitekim bir kılıcı da FETÖ’nin 28 Şubat kumpas davasını sürdürerek sallıyorlar!
Yine duruşmadan sonra konuştuğum emekli Amiral Cem Gürdeniz de davanın “siyasi bir dava olduğunu” belirterek “Türkiye’nin çıkarlarını savunmanın ve doğru tarafta olmanın bir bedeli var, o bedeli Balyoz kumpasında ödedim, ödemeye devam ediyorum, bununla da gurur duyuyorum” dedi.
Görüldüğü gibi AKP-FETÖ ortaklı 28 Şubat davası kumpası da, AKP’nin “Amiraller Bildirisi” davası kumpası da muhalif kesimleri baskılamak hedefiyle hukuku ve siyaseti esir almayı sürdürüyor. Bu bakımdan önümüzdeki seçim, aynı zamanda “kumpasçılıkla hesaplaşma” seçimi olacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ekim 2022