Mehmet Ali Güller

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Tek adam rejimi ve CEO’lar kabinesi

Tek adam rejimi, anımsayın, hukuksuzluk üzerinden inşa oldu. Öyle ki, Erdoğan’ın ortağı Bahçelifiili duruma hukuk kazandıralım” demiş ve arkasından “Türk tipi başkanlık” sisteminin yolu açılmıştı.

Yani hukuksuz şekilde uygulanmakta olan tek adam rejimine, anayasal kılıf ve hukuk örtüsü sağlanmıştı.

Kuşkusuz bu durum bile meşruiyet sağlamadı, zira tek adam rejimi pek çok uygulamasıyla hâlâ hukuksuz! Son örneği de yasaya aykırı alkol yasağıdır.

Tek adam rejimi, beğenmediği kararı nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin kararını bile tanımayan, hatta o kararı verdi diye “Anayasa Mahkemesi de kapatılsın” diyebilen bir rejimdir. Öyle ki alt mahkemeler, sarayın güvencesiyle Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını bile uygulamaz durumdadırlar.

Özetle rejimin pek çok uygulaması tam bir hukuksuzluk örneğidir.

Pekcan vakası

Tek adam rejiminin doğurduğu sonuçlardan biri de Ruhsar Pekcan vakasıdır. Günlerdir başta Serpil Yılmaz ve İsmail Saymaz olmak üzere gazetecilerPekcan vakasını bütün vehametiyle kamuoyuna anlatıyorlar. Özetlersek:

3 Kasım 2016 gecesi saraya bir ihbar gidiyor. Ruhsar Pekcan isimli bir işinsanının “Emine Erdoğan’ın yakınıyım” diyerek vergi ödemeksizin eşya ithali girişiminde bulunacağı belirtiliyor. Bu ihbar üzerine Emine Erdoğan’ın özel kalem müdürü Sema Silkin Ün, Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfekçi’nin özel kalem müdürünü bilgilendiriyor. Olayın ciddiyeti nedeniyle Gümrükler Genel Müdürlüğü Özel Bürosu, hemen ertesi sabah bölge müdürlerine bu konuda bir uyarı gönderiyor ve müdürlüklerden dikkatli olmasını istiyor.

20 ay sonra 8 Temmuz 2018 günü Ruhsar Pekcan, kendisi hakkında dikkatli olunmasının istenildiği Ticaret Bakanlığı’na bakan yapılıyor!

Sonrası daha da vahim: Pekcan eşi ve iki ortağıyla kurduğu şirketine 2019 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’ndan 1,4 milyon TL teşvik alıp “dezenfektan” üretiyor. Sonra o dezenfektanı Ticaret Bakanlığı’na, yani kendi bakanlığına satıyor. Litresini 3 TL’ye mal ettikleri dezenfektanı THY’nin bir şirketine 14.35 TL’ye satıyor ama satan kendi alan kendi olunca iş kolaylaşıyor ve aynı ürünü Ticaret Bakanlığı’na 35 TL’den satıyor!

Pekcan vakasının sorumlusu Erdoğan

Konu ortaya çıkınca, Erdoğan sessiz sedasız mini kabine değişikliği yaparak Pekcan’ı görevden aldı. Ancak normalde hükümet düşürecek bu yüce divanlık vakayla ilgili soruşturma bile açılmadı.

Neden? Çünkü Ruhsar Pekcan vakasının asıl sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır.

Neden? Çünkü Erdoğan eski rejimi yıkıp yeni bir rejim inşa ederken, kendisine normal bir kabine değil, CEO’lar kabinesi kurmuştu.

Neden? 3 yıl önce bu köşede yazdık: “15 Mart 2015’te ‘Ben bu ülkenin şirket gibi yönetilmesini istiyorum’ diyen ve ‘başkanlık sistemi’ adı altında Türkiye’ye CEO olan Erdoğan’ın yönetim maliyeti, gün geçtikçe daha da ağırlaşıyor…

Türkiye’yi şirket gören Erdoğan “baş CEO” oldu ve kabinesini de CEO’lardan oluşturdu: Özel hastane sahibi Sağlık Bakanı, özel okul sahibi Eğitim Bakanı, otel sahibi Turizm Bakanı, patates şirketi danışmanı Tarım Bakanı, işinsanı Ticaret Bakanı yapıldı.

Ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan örneğinde görüldüğü gibi, CEO kamuyu, kendi şirketinin çıkarı için kullanmış oldu.

En hayati konu

Konu vahimdir ve bir rejimin röntgenini çırılçıplak gözümüzün önüne getirmiştir…

Dolayısıyla, en az “128 milyar dolar” konusu kadar önemlidir. Muhalefetin bu konunun üzerine önemle gitmesi ve Ruhsar Pekcan üzerinden “CEO’lar kabinesini” bir bütün olarak sorgulaması Türkiye için en öncelikli ihtiyaçlardan biridir.

Tek adam rejimi ve CEO’lar kabinesi” konusu, hükümet etme özelliğinden hareketle diğer tüm konulara etkisi nedeniyle, ulusal çıkarlar bakımından en hayati konumuzdur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Mayıs 2021

2 Yorum

Erdoğan neden 48 saat bekledi?

AK-Medyada bir yazar aynen şöyle yazmış: Erdoğan’ın Biden’ın “soykırım” suçlamasına ilk iki gün yanıt vermemesi, “seni kaale almıyorum” mesajıymış!

Okuru ve halkı kandırmakta sınır tanımıyorlar!

Oysa Erdoğan’ın ilk iki gün yanıt vermemesinin nedeni açık: Erdoğan Biden’ın “soykırım” diyeceğini zaten biliyordu. 24 Nisan’da açıklanacak metinden önce Biden’ın 23 Nisan’da Erdoğan’ı araması ve Haziran’da NATO zirvesinde görüşme kararı almaları da pakete dahil.

AKP’nin ilk dışişleri bakanı Yaşar Yakış, Biden’ın açıklamasından dakikalar sonra Halk TV Ana Haber’de söyledi: Biden’ın “soykırım” metni, “kuvvetle muhtemel” iki dışişleri arasında gidip geldi, son hali verildi!

Erdoğan’ın tepkisizliğine tepkiler

Aslında kamuoyunda güçlü tepki olmasa, Erdoğan 48 saat sonra verdiği tepkiyi de vermeyecekti. Konu, Cumhurbaşkanı Sözcüsü, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı üçgeninde yapılacak açıklamalarla soğutulacaktı.

Ancak tepkiler, hele de Erdoğan’ın tepkisizliğine karşı tepkiler, Erdoğan’ı 48 saat sonra bir açıklama yapmak zorunda bıraktı.

O açıklama da, gördüğünüz gibi, olabilecek en düşük seviyede tepkiydi: Erdoğan, Biden’ın metninde “soykırım” ifadesine Ermeni çevrelerin baskısıyla yer verildiğini düşünüyormuş! Biden’ın bu ifadesi haksız ve hakikatlere aykırıymış!

Konu tarihçilere havale edilemez

Daha vahimi ise şu oldu: Erdoğan, Biden’a konu “tarihçilere bırakılmalıdır, siyasetçilere değil” çağrısında bulundu!

Oysa konu siyasetçinin konusu olmadığı gibi tarihçinin de konusu değildir. Soykırım hukukun konusudur, çünkü suçtur. Suçluya siyasetçiler karar veremeyeceği gibi tarihçiler de karar veremez.

1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 6. maddesine göre “soyrkırım suçunu işleyenler, suçun işlendiği devletin yetkili bir mahkemesinde ya da sözleşmeci devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanır.”

BM Sözleşmesi, soykırım konusunda siyasetçilere ya da tarihçilere değil, mahkemelere işaret ediyor.

Yine benzer şekilde, AİHM de “Perinçek-İsviçre Davası”nda cumhurbaşkanlarının, parlamentoların ve hükümetlerin soykırım konusunda hüküm vermeye yetkili olmadığını karara bağlamıştı.

Bunlar ortadayken, Erdoğan’ın Biden’a “konuyu tarihçilere bırakalım” demesi, yukarıda belirttiğimiz hukuka dayanma kozunu kullanmamak demektir.

Hrant Dink ‘soykırım kullanılmasın’ istedi

Yaşar Aksoy’un 1915 isimli kitabını karıştırırken anımsadım: ÖDP yıllar önce 1915’le ilgili bir açıklama yaptığında, BDP ve BDP’nin etkisindeki sol tarafından “açıklamada neden soykırım kavramı yok” diye tepki görmüştü.

ÖDP Genel Başkanı Alper Taş’ın yanıtı aynen şöyle: “Soykırım ifadesinin kullanılmamasını ÖDP üyesi Hrant Dink önerdi.

Peki Hrant Dink neden soykırım kavramının kullanılmamasını istemişti? Alper Taş’ın açıklamasından okuyalım: “Meseleyi Türkiye toplumuna soykırım kavramı üzerinden anlatmanın meselenin idrakini zorlaştıracağı önerisi onun önerisidir.”

Önceki yazımızda da Hrant Dink’in bu konudaki görüşlerine yer vermiştik. Onun derdi 100 yıllık acılar üzerinden Türk-Ermeni düşmanlığı üretmek değil, tersine Türk-Ermeni dostluğuydu…

Soykırım suçlaması, açık düşmanlıktır

ABD Başkanı Joe Biden’ın “soykırım” ifadesini kullanması da işte bu nedenledir: 1915 kaşınsın, Türkler ve Ermeniler arasında kavga konusu olmaya devam etsin… Etsin ki ABD’nin bölgeye müdahalesi için bir zemin olsun, ABD’nin elinde Türkiye’ye karşı bir baskı aracı olsun…

Hedefi bu olan Joe Biden’ı “tarihçilerin bilgilendirmesini” beklemek, siyasetsizliktir!

Zira ABD yönetimi bilmektedir ki, bir ülkeyi soykırımla suçlamak, açık düşmanlıktır! Açık düşmanlığa karşı alttan almak, düşük profilli tepki vermek bir yarar getirmez. Tersine, bu zayıf profil, başka ülkeleri de benzer suçlama yapmaya cesaretlendirir.

Erdoğan’ın Türkiye’nin beklediği kararlı yanıtı verememiş olması ise ne yazık ki önceliği kendi siyasi geleceğine vermesindendir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Nisan 2021

2 Yorum

Emperyalizmin soykırım ve yaptırım sopası

22 Nisan’da İngiltere Parlamentosu, Çin’in Uygur Türklerine “soykırım” yaptığı iddiasıyla bir karar aldı! Avam Kamarası, hükümete, “Uygur Türkleri için harekete geçme” ve Pekin’e baskıyı artırma çağrısı da yaptı.

24 Nisan’da ABD Başkanı Joe Biden, 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıdı.

Böylece iki gün arayla ABD ve İngiltere, Türkiye ve Çin’i hedef alan soykırım kararları almış oldu.

PARLAMENTOLAR KARAR VEREMEZ

Her iki kararın da hiçbir bağlayıcılığı ve hükmü yok. 1948 tarihli BM Soykırımla Mücadele Sözleşmesi’ne göre bir olayın soykırım olup olmadığına ancak o olayın yaşandığı ülkenin mahkemeleri ya da yetkili kılınmış bir uluslararası mahkeme karar verebilir. Hükümetler ya da parlamentolar değil!

Kaldı ki Uluslararası mahkemelerden biri olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2013 ve 2015’te “Perinçek-İsviçre Davası”nda verdiği karar var: Cumhurbaşkanları, parlamentolar ve hükümetler soykırım konusunda hüküm vermeye yetkili değildir!

Dolayısıyla Biden’ın sözleri de, İngiliz parlamentosunun kararı da hükümsüzdür!

ABD YÜKSEK MAHKEMESİ REDDETTİ

Amerikan ve İngiliz emperyalizminin derdi Ermenilerin ya da Uygur Türklerinin iyiliği değil kuşkusuz. Her iki ülke de Türkiye ve Çin’i baskı altında tutmak için “soykırım” sopasını sallıyorlar. Yoksa Washington da Londra da bu kararların hukuken hükümsüz olduğunu biliyor.

Örneğin 1981’de dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan da “soykırım” demişti ve kimi Ermeniler bundan hareketle Türkiye’den tazminat için mahkemelere koşmuştu. Ne oldu? ABD Yüksek Mahkemesi reddetti!

O karar hâlâ orada ve yaşayan tüm ABD başkanları toplanıp Beyaz Saray’da Biden’la birlikte hep bir ağızdan “soykırım” deseler bile sözlerinin hukuken hiçbir hükmü yoktur!

EMPERYALİZM: MODERN HIRSIZ!

Uygur Türklerini Çin’den ayırmak ama Kıbrıs Türklerini zorla Rumlarla birleştirmek isteyen emperyalistler için “soykırım” bir uluslararası şantaj kartıdır.

Emperyalizmin bir diğer şantaj kartı da yaptırımdır. ABD, İran ve Venezuella gibi hedef aldığı ülkelere yaptırım ve ambargo uygulayarak, halkın ekonomik sıkıntılar nedeniyle hükümetlerine karşı ayaklanmasını arzu etmektedir.

Bu öylesine insanlık dışı bir yaptırım ve ambargodur ki, mesele bu ülkelere mal satışını yasaklamaktan da ötedir; bu ülkelerin paralarına, altınlarına bile el koyabilmektedirler!

Ve emperyalist ABD’nin özellikle sağlık konusundaki ambargosu ve bu ülkelerin ilaca erişimini zorlaştırması, on binlerce çocuğun yaşamını olumsuz etkilemektedir.

AMERİKAN YALANLARI

Emperyalizm hedef aldığı her ülke için kamuoyuna yutturacağı bir gerekçe bulmaya çalışır: Yugoslavya’yı insan hakları için parçalamışlardır! Irak’ı kitle imha silahı geliştirdiği için işgal etmişlerdir! Kaddafi’yi diktatör olduğu için öldürmüşlerdir! Suriye’yi demokrasi için iç savaşa sürüklemişlerdir!

Kuşkusuz hepsi yalan! Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın BM salonunda elinde kimyasal silah diye salladığı şişe içindeki beyaz tozun uydurma olduğu başta olmak üzere emperyalistlerin her argümanı sahte, her argümanı kurguydu.

İşte Suriye’de iki kez kimyasal komploları ortaya çıktı!

DARBEDE YAKALANDI!

Daha yeni, Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko’ya suikast girişimi ve darbe planlamasında yakalandırlar!

Son beş yılda Venezuella Devlet Başkanı Maduro’ya üç kez darbe girişimi yapmaya kalkarken yakalandılar!

Ama ne ellerinde salladıkları beyaz tozdan, ne de yakalanan özel harekat askerlerinin itiraflarından utanıyorlar! Dahası, Obama örneğinde olduğu gibi, Ukrayna Devlet Viktor Yanukoviç’i devirdikleri Maydan Olaylarını bizzat tezgahladıklarını utanmazca itiraf edebiliyorlar!

ABD’YE BİRLİKTE TAVIR

Yaptırım, soykırım, sözde demokrasi ve insan hakları baskısı, suikastler…

Dünya, emperyalist ABD’nin bu “modern” devletlerarası ilişkiler silahlarını birlikte teşhir etmeli ve bu şantajlara karşı birlikte yanıt vermelidir.

Çin ve Rusya gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin iki daimi üyesi başta olmak üzere, ABD’nin bu şantajlarına maruz kalan ülkeler emperyalizmin kirli yüzünü sergilemek üzere birlikte hareket etmelidir.

Azgınlığın dizgini, kararlı tavırdır!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Nisan 2021

2 Yorum

Hrant Dink: ABD doktor değil!

Hrant Dink bir söyleşisinde şu soruyu sormuştu: “Ermeniler, Türklere yönelik büyük travma yaşıyor. Türkler ise Ermenilere yönelik paranoya yaşıyor. Tam klinik vakalar… Kim tedavi edecek? Fransız Senatosunun kararı mı? ABD Senatosunun kararı mı? Kim reçeteyi verecek? Kim bizim doktorumuz?”

Dink, sorusunun yanıtını da şöyle vermişti: “Ermeniler Türklerin doktoru, Türkler de Ermenilerin doktoru… Bunun dışında ilaç, doktor ve çözüm yok”

Ve Hrant Dink, başka ülkelerin soykırım tartışmasına girmesine de şöyle itiraz ediyordu: “Dünyaya diyorum ki, senin Ermeni soykırımını tanımış olman ya da tanımamış olman, benim için beş para ifade etmez.”

Ermenistan’ın ilk başbakanının saptaması

Ermenistan’ın ilk başbakanı Ohannes Kaçaznuni’nin 1923’te yazdığı rapor, tarihsel olarak konuyu yerli yerine oturtuyor.

Kaçaznuni özetle “’denizden denize Ermenistan projesi’ gibi emperyalist bir talebe kapıldıklarını, bu yönde kışkırtıldıklarını”, bu hedefle “Ermenilerin, Müslüman nüfusu katlettiğini” ve bu nedenle “Türklerin aldığı tehcir kararının doğru ve uygun olduğunu” belirtiyor.

Nitekim, sonraki yıllarda Hrant Dink başta bazı aydınlar da bu saptamayı vurguladılar hep; tarihsel olarak Ermenilerin Türklere karşı kullanıldığını savundular. Hatta Hrant Dink, bir tarihsel benzerliğe dikkat çekerek, Kürtleri de aynı oyuna gelmemeleri için uyardığı konuşmalar yaptı.

1915’e saplanma sorunu

Emperyalist devletler, dün Ermenileri Türklere karşı kışkırttıkları gibi, bugün de parlamentolarında “soykırım” kararları alarak bu meseleyi kaşımayı sürdürüyorlar.

Oysa soykırım bir hukuk kavramıdır, suçtur. Soykırım kararını hükümetler ve parlamentolar değil, ancak mahkemeler verebilir. Hukuk literatürüne “Perinçek-İsviçre Davası” diye giren AİHM kararında açıkça cumhurbaşkanlarının, parlamentoların ve hükümetlerin soykırım konusunda hüküm vermeye yetkili olmadığı belirtilmiştir.

O nedenle Biden’in “soykırımı” tanımasının hukuken hiçbir anlamı yoktur; ancak siyaseten önemlidir; ABD’nin Türkiye’ye düşmanlığını göstermektedir.

1915’i kaşımak; ne Türklerin ne de Ermenilerin yararınadır, bir tek emperyalistlerin çıkarınadır. O nedenle 1915’e saplanıp kalınmamalıdır. Hrant Dink bu uyarıyı çokça yapmıştır: “Ermenilere sesleniyorum. 1915’e takılıp kalmayın. Kendinizi dünyadaki insanların soykırımı kabul edip etmemesine zincirlemeyin. Bu tarihsel bir acı mıdır? Atalarımız yaşadı. Anadolu’da hoş bir laf vardır: ‘Acıyı onurla sırtlayıp taşımak’. Yaygara yapmadan, patırtıya vermeden sırtlar taşırsın.”

Ve Hrant Dink, az ya da çok acı demeden, Ermenilerin de Türklerin de o yıllarda acı çektiğini belirtmiştir. Çünkü Hrant Dink tarihsel gerçekliğe bağlı kalarak, Ermenilerin de Türkleri öldürdüğü gerçeğini dile getirmiştir.

Tarihsel gerçeklik

1915’te, hatta 1877 Osmanlı-Rus savaşından itibaren bölgede yaşananlar karşılıklı kırımdır. 1915’de alınan tehcir kararı ise Kaçaznuni’nin de saptadığı gibi, savaşın ihtiyacı olan doğru bir karardır.

Kuşkusuz tehcir sırasında pek çok suç işlenmiştir, o suç konusu uygulamalar nedeniyle ölümler yaşanmıştır. Ancak bu, ortada “etnik nefrete dayalı bir soykırım” olduğunu göstermez. Zira tehcir savaşın ihtiyacı olduğu için uygulanmıştır; tüm Ermenileri kapsamamıştır, pek çok yerde Ermeniler yerlerinde kalmıştır.

Uygulamadaki suçların da olabildiğince hesabı sorulmuştur. Hükümet, yollardaki katliamlardan sorumlu olanları idam etmiştir. Bunun “etnik nefrete dayalı bir soykırım” olmadığının bir diğer göstergesi de 18 Aralık 1918 tarihli kararnameyle Ermenilerin evlerine dönebileceğinin ilan edilmesiydi…

ABD “insanlık soykırımı” yaptı

ABD’nin derdi Ermeni’nin iyiliği değildir; dün Çarlık Rusyası ve İngilizler nasıl Ermenileri Türklere karşı kullandılarsa, bugün de ABD ve AB emperyalistleri soykırım üzerinden yine Ermenileri Türkiye’ye karşı kullanmak istiyorlar.

ABD doktor değildir! Geçmişi en kirli devlettir: Kızılderililerden Vietnamlılara, Güney Amerika yerlilerinden Araplara milyonlarca insanı katletti; “insanlık soykırımı” yaptı. Dünyada “insan hakkı” diyecek en son devlettir ABD!

Emperyalizme anladığı dilden yanıt verilmelidir: İşe S-400’lerin çalıştırılması ve İncirlik Üssü’nün kapatılmasıyla başlanmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Nisan 2021

1 Yorum

Putin’in kırmızı çizgisi

ABD’nin Ukrayna üzerinden Rusya’ya cephe açma girişimini, iki nedenle -şimdilik- frenlediğini belirtmiştik: Birincisi Rusya’nın sahaya yansıyan kararlılığı, ikincisi de ABD’nin Almanya başta bazı AB ülkelerini bu girişime tam ikna edememesiydi…

Ancak Moskova, ABD’nin freninin şimdilik olduğunu biliyor. Nitekim İngiltere’nin Karadeniz kışkırtmaları ya da CIA’nın Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko’ya suikast girişimi türünden hamlelerini görüyor ve bu türden “Rusya’nın sinirleriyle oynama” hamlelerine karşı kararlılığının tonunu arttırıyor.

Putin’in ABD’ye mesajları

İşte Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Federal Meclis üyelerine sesleniş konuşması, o kararlılığın en üst perdeden, kırmızı çizgi ilan edilerek gösterilmesiydi.

Putin, doğrudan ABD’yi hedef alan üç mesaj verdi:

1. Putin öncelikle ABD’nin Ukrayna ve Belarus konusundaki asıl hedefini ortaya koydu: “Ukrayna ya da Belarus’ta ayaklanmalar olduğunda Batı ne Ukrayna ne de Belarus’u düşünüyordu. İstedikleri Rusya’yı çevrelemekti.”

2. Putin, bu çevreleme hedefli kışkırtmalara karşı yanıtlarının artık sert olacağını ilan etti: “Rusya’ya karşı provokasyon gerçekleştirecekler daha önce hiç olmadıkları kadar pişman olacaklardır. Provokasyonlara cevabımız sert olacak. Hiçbir ülkenin Rusya ile ilişkilerinde kırmızı çizgileri geçmeyeceğini umuyorum. Köprüleri yakmak istemiyoruz. Fakat birileri bu köprüleri kendi yakmak ya da hatta atmak isterse, o zaman bilmelidir ki Rusya’nın buna yanıtı hızlı ve sert olacaktır.”

3. Putin, ABD’yi Ukrayna, Belarus ve Venezuella’daki suikast ve darbe girişimleri konusunda da açıkça uyardı: “Belarus’ta yakın geçmişte darbe gerçekleştirmeye çalıştıklarını ve ülkenin devlet başkanına suikast düzenlemeye çalıştıklarını hepimiz biliyoruz. Fakat beni iyi dinleyin: Ukrayna’nın darbe ile görevinden edilen ve ölümden dönen devlet başkanı Yanukoviç hakkında istediğinizi düşünebilirsiniz ya da Venezüella Devlet Başkanı Maduro hakkında istediğiniz fikre sahip olabilirsiniz, aynısı Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko için de geçerli. Ancak darbe ya da siyasi suikast planlayamazsınız, bu kadarı artık fazla. Tüm sınırları çoktan aştınız.”

Putin’in bu mesajları, Rusya’nın artık kendisine yönelik çevrelemeye karşı “aktif savunma” yapacağını ortaya koyuyor.

Putin’in mesajları Türkiye’yi de ilgilendiriyor

Konu, iki boyutuyla Türkiye’yi de ilgilendiriyor: Birincisi AKP iktidarının Kırım politikası ve Ukrayna’ya SİHA satması; ikincisi de Karadeniz’de sıklaşan Türk-Amerikan ve NATO tatbikatları.

Moskova bu konulardaki rahatsızlığını çeşitli kanallardan ve birçok kez iletti. Özellikle SİHA’lar konusunda son günlerde üst üste rahatsızlık mesajları geldi Rusya’dan…

Washington, Türkiye ile Rusya arasında sorun çıkabilme olasılığına en çok sevinen başkent kuşkusuz. Ancak Ankara’da da, üstelik hem Saray çevresinde hem de çeşitli muhalif çevrelerde, Ukrayna ve Karadeniz üzerinden Türk-Rus ilişkilerinin sabote olmasını ve bunun Türkiye’nin yeniden ABD’yle “iyi” ilişkiler geliştirmesine vesile olmasını isteyenler var…

Ne yazık ki son 70 yılın, özellikle de son 20 yılın “kazıklı” Türk-Amerikan ilişkilerinden ders almayanlar azımsanmayacak çoklukta…

Oysa, Putin’in kararlılığı karşısında ABD’nin frene basması da gösteriyor ki, “Amerikan rüyası” bitti. Dolayısıyla dünyanın her tarafındaki Amerikancılar için de “Küçük Amerika” hayalleri bitti.

Türkiye, AKP nedeniyle sorunlu ilerlese bile, “bölge merkezli” dış politika anlayışını mutlaka sürdürecektir. Mesele artık Türkiye’nin bu politikayı, hangi siyasi anlayışla daha iyi sürdürebileceği meselesidir. İktidar olmak isteyenlerin asıl odaklanması gereken yer burasıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Nisan 2021

1 Yorum

Tek adam rejiminin siyasi ve ekonomik karakteri

“128 milyar dolar nerede” sorusu, Merkez Bankası rezervlerinin nasıl eritildiğinin, nereye satıldığının sorusu olmaktan öteye anlamlar taşımaya başladı. Sarayın faizi düşürmek ve kuru baskılamak için 2 bakanı, 3 Merkez Bankası başkanını feda etmesine rağmen faizin de, kurun da, enflasyonun da, işsizliğin de yükseldiği bir rejimin, bu kez geniş kitlelerce sorgulanmasının sembolü oldu “128 milyar dolar nerede?” sorusu…

Nasıl bir rejim peki? Son üç günde yaşananlar bile yıktıkları rejimin yerine inşa etmeye çalıştıkları “tek adam rejiminin” tüm defolarını ortaya koymaya yetiyor:

En özelleştirmeci iktidar

Bu iktidar neoliberal ekonomi anlayışına, serbest piyasacılığa, özelleştirmeciliğe, yabancılaştırmacılığa en bağlı iktidardır: Satmadık kamu birikimi, yabancılaştırmadıkları stratejik kurum kalmadı!

Dün Cumhuriyet’te Mustafa Çakır’ın haberinden öğrendik: Hazine ve Maliye Bakanlığı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Ankara’dan İstanbul’a, Kayseri’den Erzurum’a kadar Türkiye’nin değişik noktalarındaki çok sayıda taşınmazı da satışa çıkarmış!

Elde avuçta ne bıraktılarsa, onları da satacaklar yani…

Halkın cebinden şirketlerin cebine

İktidar, sadece özelleştirmekle yetinmiyor, özelleştirdiği, kamunun kaynaklarını sattığı kurumları da fırsat buldukça destekliyor; hem de halkın parasıyla…

Dün Sözcü’de Erdoğan Süzer’in haberinden öğrendik: Elektrik Piyasası Kapasite Mekanizması Yönetmeliği Değişiklik Taslağı’na göre elektrik şirketlerine salgında yaşadıkları “zorluklar” nedeniyle 3 milyar TL yardım yapılacak. Bedel faturaya yansıyacak.

Hangi zorluğu yaşamış bu şirketler? Salgın boyunca artan zamlarla fatura kesmeyi sürdürdüler oysa. Ama tek adam rejiminin karakterini yansıtan tipik uygulamadır: Salgının zorluğunu asıl yaşayan halk, AKP’nin düzenlemesiyle faturaya yapılacak ilave ile o şirketleri besleyecek…

AKP tipi ihalecilik

AKP, iktidarı boyunca ihale kanunu yaklaşık 200 kez değiştirdi. Her değişiklikte yandaşa sermaye transferi kolaylaştırıldı, şeffaflık ortadan kalktı…

İş artık, bir bakanın kendi bakanlığına mal alımını, kendi şirketinden yapabilmesine kadar uzandı. Öyle ki Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan tepkilere “ne var bunda” havasında yanıt bile vermeye kalktı. Tepkilerin büyüklüğü nedeniyle Erdoğan’ın dört gün sonra Pekcan’ı görevden alması ise aslında sonuçları bakımından bir cezalandırma değil, ödüllendirmedir!

Pekcan’ın durumu sıradışı bir durum değil, tek adam rejiminde sıradanlaşmış bir durumdur. 17 Haziran 2020’de airporthaber.com’da okumuştuk: Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı İlker Aycı’nın bir yakını tarafından 20 Mart 2020’de kurulan “Aycı Medikal” şirketi, kurulduktan hemen sonra THY’nin medikal ihtiyaçlarını karşılayan şirkete dönüşebilmişti!

Menderes’ten Erdoğan’a

Şu üç günlük tablo bile, tam bir ekonomik çürüme tablosudur. Ama ekonomik çürümeyle siyasi çürüme arasında her zaman doğru orantı vardır.

Adnan Menderes’in “ticaret yaparsan alıp sattığın ben olurum” diyerek oğluna başbakanlığı döneminde ticaret yapmayı yasakladığı Türkiye’den, kendi şirketinden bakanlığına mal satan ticaret bakanı dönemine geldik. (İsmet İnönü’yü değil de Adnan Menderes’i örnek vermemiz, bugünkü iktidarın köklerini Menderes’e dayandırmasındandır.)

Bu çürümenin örtüsü de dağıtılan makarnalar, kömürler, patatesler, soğanlar ve Ramazan’dan Ramazan’a yoksul sofralarına oturmaktır…

Oysa Ramazan’da yoksulun sofrasına oturmak ve yoksula patates-soğan dağıtmak değildir mesele; yoksulu patates-soğana muhtaç etmemek ve sofrasını zenginleştirmektir mesele!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Nisan 2021

1 Yorum

ABD’nin nükleer tehdidinin anlamı

Yeni yönetimlerin ilkleri; yani ilk hangi devletle temas kurduğu, ziyaret ettiği ya da davet ettiği gibi konular, o yönetimin esas hedefine, o hedefe ulaşmak için kimlerle ittifak yapacağına, hangi stratejiyi uygulayacağına işaret eder.

ABD Başkanı Joe Biden’ın, göreve geldikten sonraki ilk yüz yüze liderler görüşmesini Japonya Başbakanı Yoşihide Suga’yla yapması bu bakımdan önemlidir. Biden’ın Suga’yı Beyaz Saray’a davet etmesi, ABD’nin doğrudan Çin’i hedef almasının gereğiydi.

ABD’NİN HEDEFİ

ABD, Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay içerisinde Çin’i çevreleyerek “uzun vadeli stratejik rekabet” yürüteceği rakibini boğmayı planlıyor.

Bu çevreleme ile Çin’i bölgesinde sıkıştırarak küresel bir deniz gücüne dönüşmesini önlemeyi, Asya’da bir kara gücü olarak tutmayı hesaplıyor.

Hint-Pasifik bölgesinde kuracağı ittifaklarla ve askeri varlık bulundurarak, olabildiğince Çin’in Kuşak ve Yol inisiyatifini belirlediği düğüm noktalarından kesmeyi istemektedir.

Kuşak ve Yol İnisiyatifi açısından kritik konumda bulunan Sincian’ı Uygur meselesi üzerinden karıştırmak, Tibet ve Hong Kong konularını kaşıyarak Çin’i rahatsız etmeye çalışmaktadır.

EMPERYALİST YÜZSÜZLÜK

İşte Japonya, ABD’nin bu hedefleri içinde önemli bir yere sahiptir. Biden bu nedenle Suga’yı davet etmiş ve Çin’e karşı ABD-Japonya ortaklığını vurgulamıştır.

Biden, yeni bir durum olarak, 1960 tarihli “Karşılıklı Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması”na atıf yaparak Japonya’yı nükleer silahlarla savunmaya hazır olduğunu belirtmiştir.

Japonya’yı nükleer bombalarıyla yerle bir eden ABD’nin, Japonya’yı nükleer bombalarıyla savunmaya hazır olduğunu söylemesi, elbette en hafifinden bir emperyalist yüzsüzlüktür!

ABD Başkanı Biden’ın bu yüzsüzlük sergilemesindeki esas hedefi elbette birini korumak değil, birini tehdit etmektir. Japonya’yı nükleer silahlarla koruma kararlılığı açıklamak, doğrudan Çin’i nükleer silahlarla tehdit etmek demektir.

TAYVAN KONUSU

ABD ile Japonya zirvesinde bir ilk daha yaşandı: En son ABD Başkanı Richard Nixon ile Japonya Başbakanı Eisaku Sato’nun 1969’daki görüşmesinden sonra yapılan ortak açıklamada doğrudan kullanılan Tayvan konusu, 52 yıl sonra Biden-Suga görüşmesinde yeniden ortak açıklamaya girdi.

Bu, emperyalist ABD’nin Pasifikteki müttefikleriyle birlikte her türlü kışkırtıcı faaliyete gireceklerinin de somut bir işareti…

ABD MÜTTEFİKLERİNİ HİZADA TUTMAYA ÇALIŞIYOR

ABD’nin Japonya’yı savunmak üzerinden Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne ve esas olarak Çin’e yönelttiği nükleer tehdit, aslında hegemonyasındaki zayıflamanın bir yansımasıdır: Zayıfladığını örtmek ve güç gösterisi yaparak bölgedeki müttefiklerini yörüngesinde tutmak istemektedir.

ABD ancak bu türden “güç gösterileri” ile Pasifik’teki ülkelerin çok cazip bir çekim merkezi olan Çin’e doğru kaymalarını önleyeceğini düşünmektedir. Son 10 yıldaki kimi gelişmeler, ABD ağırlığını koymadığı taktirde Japonya ve Güney Kore’nin dahi Çin’le ikili ilişkiler geliştirme eğilimine girdiklerini göstermektedir.

İşte ABD nükleer tehdit ile aslında kendi müttefiklerini hizada tutmaya çalışmaktadır.

ÇİN’İN DÖRT MESAJI

Çin’in ABD-Japonya ortak tavrına yanıtı, barışı gözeten ve saldırganlığa karşı uluslararası düzene işaret eden bir yaklaşım sergiledi. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin’in çok önemli dört mesajı oldu:

1) “Dünyanın tek sistemi, merkezinde BM’nin yer aldığı uluslararası sistemdir; dünyanın tek kuralı ise temelinde BM Tüzüğü’nün bulunduğu uluslararası ilişkiler ilkeleridir.”

2) “ABD ve Japonya uluslararası toplumu temsil etmiyor. Dolayısıyla uluslararası düzeni yönetme ve kendi standartlarını başkalarına dayatma hakları yok.”

3) “ABD ve Japonya’nın eylemleri uluslararası kurallara ve uluslararası düzene zarar veriyor. Çağın gelişim eğilimi, ayrışma yerine dayanışmayı, hegemonyacılık yerine eşitliği, zıtlaşma yerine iş birliğini gerektiriyor.”

4) “Son yüzyıl, Japonya ile ABD’nin İnsan hakları konusunda Çin halkına ve dünya halklarına borçlu olduğunun tarihidir.”

ABD’NİN KİRLİ SİCİLİ

Çin’e ya da bir başka ülkeye insan hakkı dersi vermeye kalkabilecek en son iki devletir ABD ve Japonya. Zira son yüzyılda en çok insan hakkı ihlal eden beş emperyalist devletten ikisidir ABD ve Japonya…

ABD “insan hakkı savunuculuğu” adı altında işgal ettiği ülkelerde milyonları katletti.

ABD “özgürlük ve açıklık” adı altında son 20 yılda dört ülkede turuncu darbe yaptı, iki ülkede turuncu darbe yapmaya çalıştı.

ABD “demokrasi” adı altında son 10 yılda Venezuella’da üç, Türkiye’de bir darbe girişiminde bulundu. İranlı Kasım Süleymani başta olmak üzere pek çok isme suikast düzenledi. Daha yeni, Belarus Devlet Başkanı Lukoşenko’ya suikast planlaması içinde yakalandı!

Yani en çok insan katledenin, en çok insan hakkı diye propaganda yaptığı bir “karartma çağı”ndayız.

Neyse ki aydınlanma başladı!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Nisan 2021

1 Yorum

Karadeniz’in sinirleriyle oynamak

ABD’nin bildirimde bulunduğu iki savaş gemisini Karadeniz’e göndermekten vazgeçmesi iki nedenle frendir ama şimdilik frendir: O nedenlerin birincisi, Rusya’nın silahlı kararlılığıdır; Karadeniz’e 15 gemi daha gönderen Moskova, Washington’a en sert tondan mesaj vermiş oldu. Nedenlerin ikincisi ise ABD’nin Ukrayna cephesine Almanya başta AB ülkelerini tam olarak ikna edememiş olmasıdır.

Şimdilik frendir, çünkü ABD için konu stratejik düzeydedir, vazgeçmeyecektir. ABD’nin eski Avrupa Kuvvetleri Komutanı Emekli Korgeneral Ben Hodges’un ifadesiyle, Karadeniz’de Rusya’nın “sinirleriyle oynamayı” sürdürecektir.

Nitekim ABD iki gemisini göndermekten vazgeçti ama İngiltere’nin önümüzdeki ay Karadeniz’e gemi göndereceği açıklandı.

NATO gölü hedefi

ABD ve İngiltere’nin Rusya’nın “sinirleriyle oynama” hamleleri, aslında toplamda Karadeniz’in sinirleriyle oynama hamlesidir. Bu nedenle Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkeleri, özellikle de Türkiye’yi ilgilendirmektedir.

Daha önce bu köşede önemle belirttik, Karadeniz konusuna iki temel yaklaşım var:

Birincisi, Karadeniz’in Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin konusu olduğu yaklaşımıdır.

İkincisi ise Karadeniz’i NATO gölü yapma yaklaşımıdır: ABD, üçü (Türkiye, Romanya ve Bulgaristan) NATO üyesi, ikisi (Ukrayna ve Gürcistan) NATO ortağı beş ülkeyle Karadeniz’de Rusya’ya karşı bir ittifak kurmak ve burasını bir NATO gölü yapmak istemektedir.

Bu yaklaşımın argümanı da “Karadeniz Rus gölü olmasın”dır. Yani Karadeniz Rus gölü olmasın ama NATO gölü olsun demektedirler.

Karadeniz Rusya’nın kırmızı çizgisi

Ancak Rusya için Karadeniz kırmızı çizgi olmaya doğru ilerlemektedir.

Bunu hem diplomaside hem de askeri konumlanmada görüyoruz.

Diplomatik alanda Moskova’dan Ankara’ya iki önemli mesaj ulaştı: İlki, Dışişleri Sözcüsü Zaharova’nın “Rusya, Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi konusunda sorumlu bir yaklaşım sergileyeceğini umuyor” mesajıydı; ikincisi de Erdoğan’la görüşen Putin’in “Kanal İstanbul inşa planı bağlamında Karadeniz’e ve Montrö Sözleşmesini’nin korunmasının önemine” işaret ettiği mesajdı.

Askeri alanda ise Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Ryabkov’un ABD’ye son olarak “Karadeniz kıyılarımızdan uzak durun” demesi ve bunu güçlendirmek üzere Karadeniz’e 15 savaş gemisi göndermesi, en önemli mesajdı.

Rusya Karadeniz’de üç bölgeyi kapattı

Rusya, ABD’nin ve müttefiklerinin kararlılığını anlaması için, son olarak Karadeniz’deki üç bölgeyi kapattığını ilan etti.

Rusya Savunma Bakanlığının açıklamasına göre üç bölge şunlar: Kırım kıyıları boyunca uzanan bölge, Kerç Yarımadası’nın kıyılarındaki dikdörtgen alan ve Kırım’ın batı ucu yakınındaki küçük bir bölge. 24 Nisan’da başlayacak kapatma uygulaması, 31 Ekim’e kadar sürecek.

Moskova kapatmanın Kerç Boğazı’nı kapsamadığını ve Rusya’nın karasularının dış sınırına kadar uzandığını belirtti.

Pentagon Sözcüsü John Kirby, “Rusya’nın Karadeniz’e erişimi kısıtlama niyetinin farkında olduklarını” belirtti ve bunu “istikrarı bozma faaliyeti” olarak niteledi.

Ulusal ve bölgesel güvenlik sorunu

Kısacası, Karadeniz merkezli güç mücadelesi çeşitli boyutlarda, inişli çıkışlı sürecek. ABD ve NATO, Karadeniz’e “sınırsız” girebilmeyi zorlayacak. Rusya’nın “sinirleriyle oynamaya” devam edecek.

Kanal İstanbul projesinde ısrar ise ABD’nin bu çabalarına yeni bir zemin doğurma potansiyeliyle önümüzde duruyor.

Kanal İstanbul sadece bir kanal değildir; mevcut “doğal su yolunun” alternatifi olması nedeniyle barışa dayalı statüyü bölge aleyhine değiştirme ve “Karadeniz’i, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin konusu” olmaktan çıkarma riski taşımaktadır.

Bu nedenle “daha iyisini” yapma sözü üzerinden Montrö’yü tartılmalı hale getirme, bir ulusal ve bölgesel güvenlik sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Nisan 2021

2 Yorum

ABD’nin PKK mesajının üç hedefi

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği, 14 Nisan günü sosyal medyadan dikkat çeken bir yayın yaptı: “Hatırlatma: PKK’nın kilit isimleri Murat Karayılan’ın yerini ihbar edenlere 5 milyon dolara, Cemil Bayık için 4 milyon dolara, Duran Kalkan içinse 3 milyon dolara kadar ödül verilecektir. Bilgi sağlayan kişilerin kimliği tamamen gizli tutulacaktır.”

Peki nereden çıktı bu 2,5 yıl önceki duyuruyu “hatırlatma” mesajı?

ABD’nin AKP’ye YPG teklifi

Cumhuriyet’teki 19 Kasım 2018 tarihli “ABD’nin PKK stratejisi” başlıklı makalemizde, 1-7 Kasım 2018 arasındaki şu üç gelişmeye dikkat çekmiştik:

– ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey 1 Kasım 2018’de, “Kürtler ile Türkiye arasında bir çözüm için çabalarımızı yeniden başlattık” dedi.

– ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Matheew Palmer 6 Kasım 2018’de, ülkesinin PKK üst düzey yöneticileri Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan için 12 milyon dolar ödül koyduğunu duyurdu.

James Jeffrey 7 Kasım 2018’de, “YPG’yi PKK gibi terör örgütü olarak değerlendirmiyoruz” dedi.

Bu üç gelişme, aslında ABD Savunma Bakanı James Mattis’in 15 Şubat 2018’deki NATO toplantısı sırasında, dönemin Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli’ye yaptığı “YPG’yi PKK’ye karşı savaştırabiliriz” teklifiyle birlikte anlam kazanıyordu!

Gelelim 14 Nisan 2021’e…

1. Çıpalı tutma jesti

ABD’nin Ankara Büyükelçiliğinin üç PKK liderinin başına ödül koyulmasını anımsatması, tipik bir Amerikan jestidir! Muhatabını, iç politikada elini güçlendirecek bir konuda fazlasıyla memnun ederek, esas hedefine ulaşmanın yollarını oluşturma çabasıdır.

Yeni ABD yönetiminin Türkiye stratejisi şu: “Ankara’yı daha fazla Moskova’nın yanına itmemek ve Atlantik’e çıpalı tutmak.”

Washington bu amaçla Biden-Erdoğan görüşmesine kadar masadaki konuları elden geçiriyor, dışişleri ve savunma bakanları arasında yapılan görüşmelerde tartıyor. Bir yandan da AB’nin Türkiye’ye yaptırımlarını ertelettiriyor, NATO üzerinden Türkiye’ye yeni sorumluluklar üstlendiriyor. Sahada da, Türkiye’nin Irak’ta PKK’ye karşı hava operasyonu yapabilmesi için kontrolündeki hava sahasını açıyor.

Kısacası ABD, askeri ve ekonomik jestler yaparak, hem S-400’ün etkinleştirilmesini önlemeye/geciktirmeye hem Ukrayna/Karadeniz ve İdlib üzerinden Türkiye-Rusya işbirliğini sabote etmeye hem de yeni NATO sorumlulukları ile Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutmaya çalışıyor.

Bunlar ABD’nin PKK mesajının ilk hedefiydi…

2. ABD’nin “PKK ayrı PYD ayrı” taktiği

ABD’nin bu mesajla varmak istediği ikinci hedef ise Türkiye’yi PKK ile PYD ayrımına zorlamak.

ABD, Suriye’de bir PYD devleti inşa edebilmek ve Türkiye’ye bunu kabul ettirebilmek için sürekli PKK ile PYD’nin ayrı örgütler olduğu propagandasını yapıyor. Kuşkusuz bu, kendisinin teröre desteğini örtebilmenin de argümanı aynı zamanda.

ABD bu amaçla geçen yıllarda ana omurgasını PYD’nin askeri örgütü olan YPG’nin oluşturduğu, farklı etnik grupların da yeraldığı “Demokratik Suriye Güçleri” gibi bir organizasyon bile kurdu!

3. PKK’yi Suriyelileştirmek

ABD’nin üçüncü hedefi ise PKK’yi Suriyelileştirmek! ABD Türkiye kökenli isimlerin etkisizleşmesini, PKK’nin Suriye kolu olan PYD’ye ve onun askeri örgütü olan YPG’ye tamamen Suriye kökenli isimlerin egemen olmasını istiyor.

Bunun çok katmanlı nedenleri var kuşkusuz: Türkiye kökenli isimlerin geçmişte bıraktıkları Marksist formasyonlarının etkisiyle zaman zaman emperyalizmle ilişkileri sorgulamasından tutun da ABD’nin Kandil-İmralı ilişkilerini istediği oranda koordine edememesine kadar uzanır…

Ancak en önemli neden, ABD’nin bu konudaki stratejisinin ihtiyacı nedeniyledir: ABD öncelikle Suriye’nin kuzeydoğusunda, mümkün olduğunda da kuzeyinde bir devlet kurmak istemektedir. Örgüt bu nedenle Suriyelileşmelidir!

ABD emperyalizmine dikkat

Görüleceği gibi mesaj sıradan bir mesaj değildir; ulusal güvenliği, dış politikayı, komşularla ilişkileri, hatta Rusya’yla ilişkileri bile sonuçları itibariyle etkileyecek türden bir mesajdır.

Türkiye, HDP’yi kapatma kampanyası nedeniyle iç enerji harcayacağına ve siyaseti boğma tuzağına düşeceğine, asıl ABD emperyalizminin yukarıda özetlediğimiz incelikte götürdüğü bu faaliyetlerine odaklanmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Nisan 2021

2 Yorum

Atatürk’ün Montrö mesajının anlamı

Erdoğan’ın 5 Nisan 2021 akşamı dile getirdiği “Daha iyisi için imkân bulana kadar Montrö’ye bağlılığımızı sürdürüyoruz” sözleri sonrasında, iktidar cephesinde Montrö Boğazlar Sözleşmesinin aslında pek iyi olmadığı yönünde bir algı çalışması başladı.

Zira “daha iyisini” istemek için öncelikle kamuoyuna mevcudun iyi olmadığı kabul ettirilmeliydi! Bu amaçla Atatürk’ün Montrö değerlendirilmesi “Makul ama parlak değil” şeklinde manşetlere taşındı.

İtalya imzaladı, Montrö daha da parladı

Ancak Atatürk, Montrö Boğazlar Sözleşmesinin imzalanacağı haberi üzerine 19 Temmuz 1936’da Dışişleri Bakanı Tevfik Rüstü Aras’a gönderdiği telgrafta aslında “makul ama parlak değil” demiyor, “parlak değil ama makul” diyor. Bu ikisi arasında, göründüğünden de kalın bir fark var. Açıklayalım:

AtatürkTebrik ederim; Montrö Konferansı’nı pek parlak demeyeceğim, makul neticelendirebildiğinden dolayı” diyor ve parlaklık konusuna şu açıklamayı getiriyor: “Yukarıda vermek istemediğim parlaklığı, bu muvaffakiyetinizi zafer haline getirecek bundan sonraki yüksek neticeler almanıza saklıyorum” diyor.

Çünkü Atatürk, yeni bir savaş riskinin ortaya çıktığı koşullarda Türkiye’nin güvenliği için tek bir anlaşmaya değil, toplam bir pakete, bütünlüklü bir tabloya odaklanmış durumda.

O tablonun içinde en önemli iki konu İtalyan’ın Doğu Akdeniz’deki tehdidi ve Almanya’nın Lukarno Güvenlik Anlaşmasından çekilmesinin doğurduğu büyük güvenlik riskleridir. İşte bu nedenle Atatürk Trakya’da, Org. Fahrettin Altay’a “askeri manevralar” yapma talimatı da vermiştir.

Dolayısıyla Atatürk için İtalya’nın imzalamadığı bir Montrö Boğazlar Sözleşmesi parlak değildir, makuldur. İki yıl sonra İtalya sözleşmeyi imzalamak durumunda kaldığında ise Tevfik Rüstü Aras’ın “muvaffakiyeti zafer haline” gelmiş ve “parlak” olmuştur.

Montrö imzalanırken Atatürk’ün kafasında Hatay var

Atatürk açısından “muvaffakiyeti zafer haline getirecek” sonraki “yüksek neticelerden” biri de Hatay’dı. Afet İnan’ın bu konudaki sözleri, meseleyi anlamamızı kolaylaştırmaktadır:

“Montrö’de Boğazlar meselesi konuşulmaya başlandığı zaman, ben de Cenevre’de idim. (…) Son oturumlarda baktım kritik birtakım şeyler var. Tevfik Rüştü Aras endişeli bir durumda idi. Anlattı bana durumu. Bazı meselelerde tam anlaşma olamadığını. (…) Gelişim bir iki gün sürdü. Geldiğim zaman baktım Atatürk gayet neşeli. Halbuki Montrö’de pek iyi havadisler yoktu. Fakat dedim işte ‘Tevfik Rüştü Bey böyle…’ Atatürk ‘Yok!’ dedi, ‘O mesele bitti artık!’ Hakikaten 20 Temmuz’du işte, ben geldiğim anda, Anlaşma imzaya girmiş. Ben birdenbire ‘Aman, çok memnun oldum!’ dedim. ‘Eh!’ dedim, ‘Artık bir dış mesele kalmadı!’ Atatürk ‘Var, mühim bir meselemiz var! Şimdi İskenderun ve Antakya meselesi var!’ 1936 yılı Temmuz’unun 21’i, Montrö’nün imzalanmasından sonradır hemen. Ben şaşırıp kaldım. Fakat dedi ki: ‘Bunun üzerinde duracağız!’ Ben ‘Ne olacak?’ dedim. ‘Alacağız!’ dedi.”

Yani Atatürk, Montrö’nün Hatay’la perçinlenmesinin peşindeydi; parlaklık ancak öyle sağlanabilirdi!

Atatürk için Montrö: ‘Türkün Boğazlar zaferi’

Kaldı ki Atatürk Montrö konusunda sadece Tevfik Rüştü Aras’a değil, pek çok yetkiliye telgraflar göndermiştir; bu konuda pek çok değerlendirme yapmıştır. Ve tüm bu açıklamalarında da Montrö’yü “zafer” olarak değerlendirmiştir.

Örneğin Atatürk “Montrö’den haberler geldiğinda” zaferi Florya’da kutlamış, Ankara’ya, İnönü‘ye “Zafer senindir, gözlerinden öperim, yarın tayyare ile bekliyoruz” mesajı göndermiştir.

Örneğin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a 22 Temmuz 1936’da attığı telgrafta Montrö’yü “Türkün yeni Boğazlar zaferi” diye nitelemiştir. Pek çok konuşmasında Montrö’nün Lozan’ı taçlandırdığını savunmuştur.

Ve nihayet 1 Kasım 1936’da, TBMM’nin yeni dönem açılışı konuşmasında “Boğazlar, artık tamamıyla Türk hâkimiyeti idaresinde” demiştir.

Soner Polat’ın uyarısı

Diplomasinin altın kuralıdır: Mükemmel ya da “daha iyisi”, iyinin düşmanıdır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi konusunda “daha iyisi” söylemi sarayın tuzağıdır! “Lozan hezimettir” diyenler için Montrö elbette “daha iyisi” yapılacak “iyi olmayan” bir anlaşmadır!

Ancak önemle akılda tutulmalıdır: Boğazlar “doğal su yoludur” ve o nedenle “tamamen” kapatılamaz. Dolayısıyla fesihten sonra yeniden masa kurulacaktır. Ancak fesihten sonra anlaşmanın zemini artık 1982 tarihli Deniz Hukuk Sözleşmesi olacaktır ve oradan Montrö’deki haklar bile çıkmayacaktır!

Kaldı ki Eski Donanma Komutanı Em. Oramiral Nusret Güner, bırakın 1982’yi, Montrö öncesi şartlara bile dönülmesinin dayatılabileceği riskine dikkat çekmektedir.

O nedenle geçen yıl yitirdiğimiz Em. Tümamiral Soner Polat’ın şu çok önemli uyarısını unutmamalıyız: “Montrö’ye karşı çıkmak, dolaylı olarak Lozan’a meydan okumaktır! Montrö’yü dillerine dolayanlar gerçekte kimin borazanını üflediklerini iyi bilmelidir. Montrö bir kere sallanmaya başladı mı nerede duracağını kimse tahmin edemez!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Nisan 2021

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın