Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

IŞİD NASIL DURDURULUR?

49 diplomatımızın rehin alınmasından 16 saat önce Dışişleri Bakanlığı’nı uyarmasıyla dikkat çeken MHP 
milletvekili Sinan Ogan, Irak’ın kuzeyindeki gelişmeler hakkında yoğun çalışmaya ve kamuoyunu 
bilgilendirmeye devam ediyor.

Ancak önceki gün sosyal medyada paylaştığı şu bilgi hem gerçeği yansıtmıyor hem de konuya bakışta 
bir eksen sorunu olduğunu gösteriyor: “Türkmenleri IŞİD zulmünden ABD, Irak hükümeti ve Türkmenlerin 
kendisi kurtarıyor. Peki Türkiye nerede? Yok! Bu utanç AKP hükümetine yeter mi?” (Twitter, 31 
Ağustos 2014)

TÜRKMENLERİ ABD KURTARMIYOR!

Ogan’ın esas itibariyle AKP hükümetinin eksikliğine dikkat çekme niyetli bu mesajı kimi takipçilerinden 
tepki gördü. Bazı sosyal medya kullanıcıları Ogan’a “peşmerge de vardı, onu neden yazmıyorsun” yanıtı 
verdiler.

Haklıydılar; perdenin sadece önüne bakıldığında ABD ve peşmerge Türkmenleri kurtarmıştı!

Peki ya gerçek?

Bakınız IŞİD’in ABD manivelası olduğunu saptamadan yapılacak her analiz sorunlu olacaktır! 
Reagan için Taliban neyse, Bush için Usame Bin Ladin neyse, Obama için IŞİD odur! 
(E. Dışişleri 
Bakanı Hillary Clinton: “IŞİD ABD projesidir”. Senatör Rand Paul: “IŞİD’i biz silahlandırdık”. CIA şefi 
Graham Fuller: “IŞİD’in ana yaratıcısı ABD’dir”.)

AKP karşıtlığı yapabilmek adına ABD_IŞİD ilişkisine göz kapamak ve sadece AKP’nin IŞİD’e lojistik desteği 
üzerinden analizler yapmak esası görmemek olacaktır.

IŞİD ABD için Suriye’de iyi ama Irak’ta kötü olabilir mi? Esad’ı devirme cephesinde yer alan IŞİD, ABD ve 
AKP’nin tam karşısında olabilir mi?

Hep söyledik: IŞİD, ABD’nin BOP Koridoru’nu canlı tutabilme hamlesinin bir aracıdır.

O nedenle Musul’u işgal etmesine ve ABD’nin Irak’taki ikinci büyük silah stoğunu ele geçirmesine izin 
verilmiştir. O nedenle IŞİD’in Musul işgali bahane edilerek Barzani’nin Kerkük’ü işgal etmesi sağlanmıştır. 
O nedenle Irak’ın birliğini temsil eden Maliki devrilebilmiştir ve Maliki’nin izin vermediği Kuzey Irak 
petrollerinin  Türkiye üzerinden satışı yapılabilmiştir.

O nedenle BOP Koridoru’nun önünde engel oluşturan Türkmen bölgeleri IŞİD’in hedefi olmuş ve 
Türkmenler bulundukları yerden dağıtılmıştı.

IŞİD’LE MÜCADELE SINIR DENETİMİYLE BAŞLAR

Tüm bu gerçekleri yok sayarak Türkmenleri ABD’nin kurtardığını sanmak sadece bir yanılsamadır 
ama buradan hareketle ABD’nin IŞİD operasyonlarına destek vermek, siyasi hatadır!

Çünkü IŞİD’in yaratıcısı IŞİD’e panzehir olamaz! ABD, Almanya, İngiltere ve Fransa’nın IŞİD’e karşı 
peşmergeyi silahlandırması da IŞİD’e panzehir olamaz!

Tersine Batı’nın IŞİD’e hava operasyonu yapması da, IŞİD’e karşı peşmergeyi silahlandırması da 
IŞİD üzerinden hedeflenenlere hizmet eder!

IŞİD’in durdurulması gerçekte kolaydır:

1) Türkiye, Suriye ve Irak sınırlarını denetim altına alacak.

2) ABD siyasi ve askeri desteğini, Suudi Arabistan ve Katar da finans desteğini çekecek.

Bu destekler çekildiğinde Bağdat ve Şam IŞİD’i kolayca bitirecektir!

Bunun dışında aranan çözümler çözüm değildir ve ABD’nin yeniden Ortadoğu’ya el atabilmesinin 
gerekçesidir!

MISIR DEVREYE GİRECEK

Ve önemle belirtelim: ABD’nin stratejik savunma içinde yaptığı bu taktik saldırılar nihai sonucu 
değiştirmeyecektir. Çünkü ABD’nin IŞİD üzerinden dizayn etmeye çalıştığı bölgede üç önemli yeni 
gelişme vardır:

1) Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin, Mısır Devlet Başkanı Abdülfettah Sisi ile Suriye ve 
IŞİD konusunda önemli bir anlaşmaya vardı. Kahire yeni süreçte bu konularda artık öne çıkan 
aktör olacaktır.

2) Kahire’nin Riyad üzerindeki etkisi ve Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un çeşitli temasları 
nedeniyle Suudi Arabistan’ın Suriye konusunda tavır değişikliğine yönelebileceği belirtiliyor.

3) Lübnan’daki Müstakbel Hareketi lideri Saad Hariri’nin, Esad’ı devrime hedefinden vazgeçtiği 
ve Hizbullah’ı silahsızlandırma iddiasını çektiği açıklandı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Eylül 2014

1 Yorum

MİLLİ DEVLET NEDEN DİRENEMEDİ?

Erdoğan, 27 Ağustos’u “Yeni Türkiye’nin doğum günü” ilan etmişti ve biz de bunun

Cumhuriyet’in ve eski dedikleri Atatürk’ün Türkiye’sinin yıkılması olduğunu bu köşede belirtmiştik.

Hatta somut sonuçlara baktığımızda aslında Cumhuriyet’i 2007’de yıktıklarını, 7 yıldır rejimlerini
inşa etmeye çalıştıklarını ve 27 Ağustos 2014’te de o rejimi ilan ettiklerini söyleyebiliriz.

Peki Cumhuriyet, daha da somutlarsak milli devlet neden direnemedi?

MİLLİ DEVLET PROGRAMINDAN VAZGEÇİLDİ

1) Kemalist Devrim’in kadroları sayıca yetersizdi ve çabuk havlu attılar. Toprak reformuna karşı
çıkan CHP’lilerin ve toprak ağalarının ortak Demokrat Parti hamlesine karşı koyamadılar. Zira
kadrolar Kemalist’ti ama Mustafa Kemal kadar devrimci değildi; çoğu uzlaşmacılığı tercih etti.

Atatürk’ün en önemli özelliği devrimcilikti ve bu özelliği kuşaklar boyunca Cumhuriyetçiler
tarafından iyi anlaşılamadı. Eski Genelkurmay Başkanlarının bugün “Atatürk’ü tamamen
anlayamadık
” özeleştirisi bu nedenle önemlidir.

2) Mustafa Kemal’in 6 Ok’unun yani milli devlet programının önce Anayasa’dan sonra da fiilen
CHP’nin programından çıkarılması, CHP’nin halkçı parti yerine sosyal demokrat bir partiye
dönüşmesi, milli devletin direnememesinin ideolojik nedenlerinin başındadır.

3) Türkiye’nin Batı kampını ve ulusal güvenliği için NATO’yu tercih etmesi, bugün Kemalist çevreler
açısından artık daha net görülmektedir ki, milli devletin intiharıydı. Çünkü NATO, ABD’nin üye
ülkeleri denetleme ve gizli hükümetlerle (Gladyo) yönetme aracıydı.

Arkasına Sovyet dostluğunun imkanlarını alarak emperyalizme karşı zafer kazanmış ve Türkiye
Cumhuriyeti’ni kurmuş Mustafa Kemal’in “SSCB’yle dostluk” vasiyetini yok sayan ve ABD’nin işaret
ettiği şekliyle kuzeyden tehdit algılayan Ankara’nın Batı kampına teslim olması, mazlum milletler
açısından da bir milattır. Oysa Türkiye, örneğin Hindistan gibi bağımsız ve bağlantısız kalabilirdi.

MİLLİYETÇİLİĞE ABD DARBESİ

4) Türkiye’nin Batı kampına girmesi, ideolojik temelde iki büyük sorun yarattı: Milliyetçilik devrimci
köklerinden adım adım koptu ve ırkçılığa evrildi; ABD’nin “komünizmle mücadele” stratejisinin bir
aracına dönüştürüldü. Bu tablo Sol’un da milliyetçilikten kopmasına ve Türkiyeci olmayan yeni bir
Sol anlayışın gelişmesine yol açtı. Dahası Ankara Batı kampının stratejisine uygun olarak, gerçekte
milli devletin en önemli barikatı olan gerçek Sol’u da ezdi.

Cumhuriyet’e asıl darbenin vurulduğu şu son 10 yılda hep milliyetçilik ve ulusalcılığın hedef
alınması, onun milli devletle olan ideolojik bağı nedeniyledir!

5) Tükriye’nin Batı kampına girmesi, ekonomisinin de adım adım teslim edilmesine yol açtı. 1980’e
kadar karma ekonomisini bir şekilde koruyabilen Türkiye, 24 Ocak kararları ve onun sopası olan 12
Eylül’le birlikte “serbest piyasa ekonomisine” entegre edildi. Özelleştirmeler ve yabancılara satış,
küçük bir borsa oyununuyla iktidarların düşürülebilmesine, Ankara’nın sık sık şantaja maruz
kalmasına imkan yarattı.

Milli devlet milli pazar demekti ve pazarını emperyalizme açan milli devlet direnebilme yeteneğini
yitirmeye başladı. Pazarın en önemli işgallerinden biri AB ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması’ydı ve
dönemin Başbakanı Tansu Çiller “son sosyalist devleti (Karma ekonomili Türkiye) yıktık” diyerek bu
anlaşmaya kadeh kaldırdı!

Oysa 2008 krizi de gösterdi ki, karma ekonomi dünyadaki tüm milli ekonomiler için vazgeçilmezdi.

KÜRT SORUNUNA ABD ÇÖZÜMÜ 

6) AB aday üyeliği, milli devletin idari yapısının da ortadan kaldırılmasının bir aracıydı. Kaldı ki
idaresininin bir bölümünü Brüksel’e devreden bir milli devlet, zaten artık milli olmayacaktı!

7) Milli devlet milli orduyla direnirdi ama milli ordu, AB uyum yasalarına teslim olarak kendine
kurulan kumpası izlemekle yetindi.

8) Kürt Sorunu milli devletin yıkılmasının bir aracı olarak kullanıldı. Emperyalizme bu sorunu
kullanabilme olanağı veren ise gerçekte Gladyo’ydu, güdümlü Batıcı hükümetlerdi…

“Kürt yoktur, karda yürüyenin çıkardığı kart kurt sesi vardır” anlayışıyla basınçlı bir kap yaratan ve
o kap oluştuğunda da bunu sadece güvenlikçi bir yaklaşımla bastırmaya çalışan Ankara, en sonunda
sorunu emperyalizme teslim etti ve onun bölgesel planlarına uygun olarak “Açılım stratejisini” kabul etti.

Açılım’ın çözüm değil çözülme olduğu, Türk ile Kürt’ün barışı değil ayrışması ve düşmanlaştırılması
olduğu ortadadır!

Kuşkusuz milli devletin direnememesinin daha pek çok nedeni var ama bu köşenin de bir sınırı var.
Başka bir yazıyla yine devam ederiz. Şimdilik şöyle bitirelim: Çözüm yeniden milli demokratik devrimdir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Eylül 2014

1 Yorum

AYDINLIKÇILARIN ÜÇ USTASI

Takvimin şu günleri, yakın yapraklarda yitip gidenlerin izlerini taşır: 12 Ağustos’ta Feyza Perinçek, 29 Ağustos’ta Hasan Yalçın ve 6 Eylül’de Işık Soner; farklı yıllarda ama aynı mevsimde…

Üçü de Aydınlıkçıların en özel isimlerindendi ve üçü de biz sonraki kuşak Aydınlıkçılarda derin izler bıraktı…

Partili devrimcilikleriyle, davaya bağlılıklarıyla, halka sadakatlarıyla, işlerine olan ciddiyetleriyle ve başı dik kişilikleriyle…

TİTİZ DEVRİMCİ: FEYZA PERİNÇEK

Feyza Abla, Aydınlık’ın en titiz neferlerindendi. Onun doğru Türkçe merakı, hepimizi geliştirdi, eğitti…

“İse”den sonra virgül koymayacağımızı, geçtiğimiz değil geçen zaman dememiz gerektiğini hep ondan öğrendik…

Hayatımda tanıdığım en kararlı, en mücadeleci ve en başı dik insanlardandı…

Uzun yıllar sağlık sorunları yaşamasına rağmen sanki hiç sorunu yokmuş gibi çalışırdı, hiç “ah” demezdi, sağlık sorunlarının işini titiz yapmasını engellemesine izin vermezdi…

Hastalığının en ağır günlerinde bile partisi için, Aydınlık için emek verebilmenin peşindeydi…

İnce mizah anlayışı, ciddiyetiyle paralel muzip yanları, doğruda direnme kararlılığı ve gençlerle genç olabilme özelliği, bizim kuşak için Feyza Abla’yı hep çok özel kıldı…

Kazasker’deki evinin balkonunda kimi akşamlar iki kadeh parlatarak yaptığımız uzun tartışmaları öyle çok özlüyorum ki…

FİLOZOF DEVRİMCİ: HASAN YALÇIN

21 yaşındaydım; daha Aydınlık’ta yazmanın hayalini bile kurumadığım günlerdi…

Feyza Abla’yla Ahmet Altan’ın yeni çıkan ve çok satan “Tehlikeli Masallar” kitabını tartışmıştım bir akşam.

“Yaz bunları” dedi. Yazdım, Aydınlık’taki ilk yazımdı; yapıcı eleştiriler vardı, olumlu değerlendirilmişti…

Ama hepsinden çok Hasan Yalçın’ın ne düşündüğünü merak ediyordum. Çünkü o Türkiye’nin en iyi roman eleştirmeniydi, Kafka uzmanıydı… Saçak’taki roman incelemeleri, bu alandaki en iyi örneklerdendi…

Hasan Ağabey’le yazımın üzerinden çok zaman geçmeden karşılaştık. Heyecanla fikrini sordum ve verdiği şu kısa yanıt, yazma işimde aldığım en önemli derslerden biri oldu: “Partiyi arkana alarak Altan’a savaş açmışsın. Teke tek mücadelede et!”

Hasan Yalçın filozoftu, onun Selim Uslu mahlasıyla yazdığı yazılar Nasreddin Hoca’dan Neyzen Tefvik’e uzanan bir geleneğin devamıydı….

Hasan Yalçın filozof devrimciydi, onun Aydınlık’taki köşe yazıları devlet teorisine yapılmış en özel katkılarla doluydu…

Hasan Ağabey’in o çok özel yazılarını ölümünün ardından Işık Soner derledi, Kaynak Yayınları’nda kitaplaştırdı, yeni kuşaklara kazandırdı…

ÇALIŞKAN DEVRİMCİ: IŞIK SONER

Işık Soner’le hem Ulusal Kanal’da hem de Aydınlık’ta yan yana çalıştık… Her iki kurumda da yeniden yapılanmaya el attı…

Çok titizdi, çok çalışkandı… Abonelik sistemini düzeltmekten kurumsal işleyişe kadar pek çok yenilik getirdi Aydınlık’a… Koordinatör olarak haber merkezinden rejiye kadar tüm kompartmanların uyum içinde çalışmasını sağladı Ulusal Kanal’da…

Soba borusundan yapılan füzenin mimarlarındandı; o borunun paslarını silip üzerini boyayan devrimciydi…

Onu, kardeşi Feyza Abla’dan sonra tanıdım ama tıpkı Feyza Abla gibi onunla da çok iyi arkadaş olduk… Sık sık buluşur, yemek yer ve sohbet ederdik…

Son olarak Emirgan’da buluşmuş, Çınaraltı’nda uzun bir kahvaltı yapmıştık… Ardından uzun bir yürüyüş…

Hastahaneden önceki o son buluşmamızda farketmeden vedalaşmıştık…

KUŞAKTAN KUŞAĞA AYDINLIKÇILIK

Feyza Perinçek, Hasan Yalçın ve Işık Soner… 

Her üçünden de çok şey öğrendim, öğrendik… Biz üçünkü kuşak Aydınlıkçıların öğretmenleriydiler… Öğrencileriolmaktan gurur duyduk…

Partili gazeteciydiler, partili yayıncıydılar, partili devrimciydiler ve Cumhuriyet’in en erdemli evlatlarıydılar…

Şefik Hüsnü’lerden, Nazım Hikmet’lerden devralınan Aydınlıkçı mücadele ruhunun ve kararlılığının en cesur savaşçılarıydılar…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ağustos 2014

Yorum bırakın

YENİ KANİBENİN ŞİFRELERİ

“Yeni Türkiye’nin doğum gününde” Erdoğan’a “restorasyon hareketini sürdüreceğiz” sözü veren Ahmet Davutoğlu, Çankaya’nın onayladığı restorasyon hükümetini açıkladı. Yeni kabinede önemli değişiklikler var:

CEMAATİN İSTEMEDİĞİ İSİMLER YOK!

Kabinenin en önemli isimlerinden biri olan Beşir Atalay artık yok!

Kabinede olmayabileceği konuşulunca Endonezya’daki Medeniyetler İttitakı toplantısına katılmaktan son dakikada vazgeçen ve AKP Kongresi ile devir teslim törenlerine katılan Atalay, yine de yerini koruyamadı.

Atalay, AKP-PKK müzakerelerinin önemli ismi ve Açılım Koordinatörü’ydü. Davutoğlu’nun Atalay’ın olmadığı kabineyi açıkladıktan sonra onu arabasına alarak cuma namazına götürmesi, belki de bir gönül alma olayıydı. Ancak Atalay’ın durumunu şu üç olguyla birlikte yorumlayabiliriz:

1) Cemaat kalemşorlarının büyük çoğunluğu, Davuoğlu’nun başbakanlığına olumlu yaklaştılar. Hatta bir bölümü tabana, onun başbakanlığının cemaate baskıyı belli oranda frenleyeceği mesajını verdiler.

Dahası Cemaatin önemli isimlerinden Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem DumanlıDavutoğlu’ndan açık açık yeni bir sayfa açmasını istedi.

Oysa Erdoğan açık açık Davutoğlu’nu paralel yapıyla mücadele edeceği için seçtiğini söylüyor, Davutoğlu da her fırsatta Erdoğan’a paralel yapıyla mücadele edeceğinin sözünü veriyordu.

2) Cemaatin hedefinde üst sırada hep iki isim oldu: Beşir Atalay ve Hakan Fidan.

Cemaatin kalemşorları her ikisini de İrancı olmakla suçluyordu!

3) 7 Şubat operasyonun merkezinde olan, Cemaatin “İrancı” ilan ettiği Hakan Fidan’ın Davutoğlu’nun boşalttığı Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturacağı konuşuluyordu.

Ancak Erdoğan’ın en güvendiği isimlerin başında gelen Hakan Fidan, beklenenin aksine Dışişleri Bakanı olamadı!

Böylece Cemaatin istemediği isimler kabineye girememiş oldu!

CUMHURBAŞKANLIĞI KOMİSERİ AKDOĞAN

Açılım Koordinatörü olan Beşir Atalay’ın görevini Yalçın Akdoğan yapacak! Akdoğan’ın ismi iki kere önemli:

1) Akdoğan kabinede aslında cumhurbaşkanlığı komiseri sıfatıyla yer alıyor. Akdoğan hem Erdoğan’ın Davutoğlu hükümetindeki müfettişi olacak, hem de Erdoğan’ın Açılım misyonunun takipçiliğini yapacak.

2) Erdoğan ve Davutoğlu tarafından “yeni yetme” Akdoğan ile “eski yetme” Bülent Arınç’ın ikisinin birden Başbakan Yardımcılığıyla görevlendirilmesi ise 2015 öncesi dengeyi koruma iktiyacı olarak görünüyor.

Gül’den yana ağırlık koyduğu için Erdoğan’ın takımı tarafından hedef alınan Arınç’ın herşeye rağmen kabineye girebilmesi, partiyi dağılmaktan koruma çabası olarak yorumlanabilir.

GÜL’ÜN ADAYI BABACAN KABİNEDE

Ali BabacanDavutoğlu’nun kabinesinde de yerini korudu. Üstelik yerini korurken Mehmet Şimşek’in Maliye Bakanlığı’nı ve ekonominin bürokratlarının konumunu Davutoğlu’na kabul ettirdi!

Bu şundan önemliydi. Merkez Bankası’nın faiz politikaları nedeniyle Erdoğan ile Babacan’ın arası açıktı. BabacanErdoğan’ın yerden yere vurduğu ekonomi bürokratlarına sahip çıkıyor ve onların politikasını Başbakan’a rağmen uygulatıyordu. Dahası Babacan “ileri demokrasi yalan oldu” gibi çıkışlar da yapıyordu.

Öte yandan Davutoğlu’nun isminin belirlendiği AKP MKYK toplantısında Beşir Atalay’ın Davutoğlu yerine Ali Babacan’ı önerdiğini de önemle not edelim. Cemaat ise Atalay’ın bu hamlesini, “yumurta tokuşturma” girişimi olarak yorumlamıştı!

ERDOĞAN’IN İŞİ ZOR

Sonuç olarak ortaya bir denge kabinesi çıkmış oldu: İçinde Gül’ün izlerinin bulunduğu, Arınç’ın ve Babacan’ın yerini koruyabildiği, F tipi yapının üstünü çizdiği isimlerin olmadığı, Erdoğan’ın bir komiser yerleştirdiği, AKP’yi parçalanmaktan koruma ihtiyaçlı bir denge kabinesi… 

Bu tablo şu iki sonuca işaret etmektedir:

1) Erdoğan’ın Çankaya’da işi zordur!

2) Davutoğlu kabinesi ve AKP çözülme riskleriyle karşı karşıyadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Ağustos 2014

Yorum bırakın

MAJESTELERİNİN MUHALEFETİ

 

Ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Kemal KılıçdaroğluErdoğan’ın cumhurbaşkanlığı yemin törenine katılmadı.

Kılıçdaroğlu sabah yaptığı basın toplantısıyla o törene neden katılmayacağını şu sözlerle açıkladı: “Anayasa’yı açıkça çiğneyen birisinin Anyasa’ya sadakat yemini ne kadar inandırıcıdır? Ben yalana tanıklık etmeyeceğim.” (Ajanslar, 28 Ağustos 2014)

Güzel, peki aynı Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’la birlikte Anayasa’yı değiştirme gayretlerine ne diyeceğiz?

Kuşkusuz anayasalar da değişir, hele bizimki mutlaka değişmelidir. Ama nasıl? İleriye doğru. Oysa AKP’nin “yeni anayasa” girişimi hem “Türk’süz” bir anayasaydı, hem Açılım anayasasıydı, hem başkanlık sistemini hedefliyordu, hem de geriye doğruydu.

İşte o anayasa için KılıçdaroğluErdoğan’a tam destek verdi. Neyse ki, beğenmediği CHP’deki ulusalcı milletvekilleri ile dışarıdaki milli devrimci muhalefet sayesinde o anayasa yapılamadı!

İyi ki yapılamadı, aksi taktirde Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan anayasayı çiğnedi” türünden muhalefet ediyor görünebilmek için sarılabileceği bir argümanı da olmayacaktı, zira Erdoğan Anayasa’ya uygun olacaktı!

ERDOĞAN ANAYASA’YA UYGUN DEĞİL

Evet, bugün Erdoğan Anayasa’ya uygun değildir, hatta Anayasa Mahkemesi tarafından laiklik karşıtı odak olmaya da mahkum ediliştir!

Erdoğan Anayasa’ya uygun değildir ve o nedenle Anayasa’yı sürekli çiğnemektedir. YSK’nin ilan ettiği seçim sonuçlarını Resmi Gazete’nin iki hafta sonra yayınlaması da Anayasa’yı çiğnemektir, Erdoğan’ın bu sürede hem başbakanlığı hem de parti genel başkanlığını sürdürmesi de Anayasa’yı çiğnemektir ve en sonunda parti kongresinde oy kullanması da Anayasa’yı çiğnemektir.

Evet, Erdoğan anayasaya uygun değildir ve AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş o nedenle dün yemin töreni öncesinde şöyle demiştir: “Türkiye 10 Ağutsos’tan itibaren fiilen yarı başkanlık sistemine geçti. Şimdi anayasayı buna uygun hale getirmeliyiz.” (TRT, 28 Ağustos 2014)

İşte o uygunluk, Kılıçdaroğlu’nun tam destek verdiği Yeni Anayasa’dır!

ERDOĞAN’I ÇANKAYA’YA KILIÇDAROĞLU ÇIKARDIR

Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını protesto etmeye ve yemin törenine katılmamaya herkesin hakkı vardır ama en çok Kemal Kılıçdaroğlu’nun yoktur!

Zira Erdoğan’a Çankaya yolunu açan Kılıçdaroğlu’dur: Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday gösterek kendi partisinin bile tam oyunu alamayan, seçmeni sandığa küstüren ve yüzde 43 oyu olan Erdoğan’a yüzde 51 oy kazandıran Kılıçdaroğlu’dur!

Erdoğan’a Çankaya yolu açtıktan sonra “ben Erdoğan’ın yemin törenine katılmam” diye protestoculuğa soyunmak gerçekçi değildir ve majestelerinin muhalefeti olma gerçeğini gizleyemeyecektir!

SIRADAN BİR MUHALEFET ŞOVU 

Erdoğan’ın elinden kozlarını alacağım” diyerek AKP’ye Cumhruiyet karşıtı uygulamalarda doğrudan destek veren, ona yol hazırlayan Kılıçdaroğlu, majestelerinin muhalefetidir!

Anayasa Mahkemesi bile Erdoğan’ı laiklik karşıtı odak ilan etmişken Kılıçdaroğlu’nun laikliğin tehlide olmadığını savunması, majestelerinin muhalefeti olmasındandır.

AKP-PKK anlaşması doğrultusunda PKK’nin demokratik özerklik ilan etmeye çalıştığı koşullarda, Kılıçdaroğlu’nun Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik şartından Türkiye’nin çekincesinin kaldırılmasını savunması, majestelerinin muhalefeti olmasındandır.

Kılıçdaroğlu’nun TBMM’de AKP’nin PKK yasasına destek vermesi ve iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvuru için gerekli 110 imza toplanmasını engellemesi, majestelerinin muhalefeti olmasındandır.

Tüm bunlar ortadayken, Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan’ın anayasayı çiğneme yalanına şahit olamayacağını söylemesi”, olsa olsa en fazla sıradan bir sahne şovudur!

Şovdur zira olmasa, Kılıçdaroğlu bir gün önce Erdoğan’ın yine Anayasa’yı çiğnediği AKP Kongresi’ne CHP temsilcisi göndermezdi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ağustos 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN VEDA KONUŞMASININ ŞİFRELERİ

Erdoğan’ın AKP Genel Kongresi’nde yaptığı veda konuşması, bundan sonraki sürece işaret etmesi bakımından önemliydi. Bugün o konuşmayı inceleyecek ve Erdoğan’ın bazı özel vurgularını çözümleyeceğiz:

CUMHURİYET’İN YIKILMASININ İLANI

Erdoğan, AKP Genel Kongresi’nin tarihini, yani 27 Ağustos 2014’ü, “Yeni Türkiye’nin doğum günü” ilan etti.

Pratikte Erdoğan’ların “eski Türkiye” derken ifade etmek istedikleri Atatürk’ün Türkiye’sidir, Kemalist Devrim’dir, Cumhuriyet’tir!

İşte Erdoğan 27 Ağustos 2014’ü “Yeni Türkiye’nin doğum günü” ilan ederken, Atatürk’ün Türkiye’sini ve Cumhuriyet’i yıktıklarını, yerine de yeni bir rejim inşa etmekte olduklarını söylemiş oluyor.

Zaten öyle olduğu için de, Erdoğan kendisini “ilk cumhurbaşkanı” sayıyor! Erdoğan, veda konuşması öncesinde kongre salonu dışındaki taraftarlarına otobüs üzerinden seslenirken, neden ilk olduğunu da şöyle açıkladı: “Çünkü beni halk seçti!”

Yani Erdoğan kendinden öncekileri meşru görmediğini ilan etmiş oluyor ve tarihi, kendisiyle başlatıyordu!

ERDOĞAN’IN DENETİMİ YİTİRME ENDİŞESİ

Normalde Erdoğan için görünen tablo gayet “mutluluğun resmi” gibiydi: Önce 30 Mart’ta, sonra da 10 Ağustos’ta seçim kazanmıştı. Cumhurbaşkanı oluyordu, partisi iktidardaydı…  Arkada kalan 12 yılda Cumhuriyet’i yıkmış ve devletin kurumlarını adım adım ele geçirmişlerdi…

Erdoğan tüm bu güzel “görüntüye” rağmen, veda konuşmasında hep “davaya ihanet edenler” vurgusu yaptı. Erdoğan “ben yoksam dava ilerlemez” diyenleri “kibir tuzağına düşmüş” ilan etti.

İşaret ettiği kişi Abdullah Gül’dü ve ErdoğanGül’ü AKP Genel Kongresi’nde “davaya ihanet edenler” kategorisine sokup, taraftarlarına yuhalattı.

Konuşmasında bu vurgulara ağırlık vermesi, Erdoğan’ın Çankaya’dan AKP’yi rahat yönetemeyeceğine aslında işaret ediyordu.

Erdoğan, denetimi yitimekten korkuyordu!

‘DAVUTOĞLU TEK ADAM OLMAYACAK!’

O korku nedeniyle Erdoğan kimi özel başka vurgular da yaptı:

Örneğin “AKP’nin tek adam partisi olmadığını” iddia etti. Oysa bu sözü söylerken kendisi Cumhurbakanı, Başbakan ve AKP Genel Başkanı’ydı!

Aslında Erdoğan 12 yıllık başbakanlık ve 13 yıllık AKP Genel Başkanlığı’yla çelişen bu sözü, yerine bıraktığı Ahmet Davutoğlu’nu çevrelemek ve onun başbakan ve genel başkan olarak etkinliğini sınırlandırmak için söylüyordu.

Erdoğan “tek adam partisi değiliz” diyerek, pratikte partisine ve taraftarlarına “Genel Başkanınız Ahmet Davutoğlu tek adam olmayacak, asıl ben varım” mesajı vermiş oluyordu.

Ve “Davutoğlu asla emanetçi başbakan değildir” diyerek, mesajına cila atıyordu!

İNİŞ KORKUSUYLA EL UZATMAK!

Erdoğan için tablo gerçekte sadece içeride yani AKP’de değil, dışarıda, Türkiye’nin genelinde de aslında iyi değildir!

Erdoğan bu nedenle veda konuşmasında bir de el uzatma mesajı verdi: “Bugün yeni bir Türkiye kurulurken, eski küslükleri, dargınlıkları, gerilimleri, kamplaşma ve kutuplaşmaları bir kenara bırakalım diyoruz. Bugün yeni bir sayfa açalım istiyoruz.

O kamplaşmayı, kutuplaşmayı, küskünlük ve dargınlıkarı bizzat yaratan Erdoğan ne olmuştu da el uzatıyordu? Daha dün Yargıtay’a “Metin Feyzioğlu’nu konuşturursanız ben gelmem” resti çeken ama Yargıtay’ın kararıyla açılışa katılamayacak duruma düşen Erdoğan, ne oldu da “küslükleri bırakalım” mesajı vermeye ihtiyaç duydu?

Olan şuydu: Kamplaşma siyaseti Erdoğanlar için yükselirken bir ihtiyaçtır ama düşüşe geçildiğinde kamplaşma düşüşün hızını ve şiddetini artıracak önemli bir dezavantajdır!

Erdoğan’ın ineceği yere çıktığını, Türkiye’de en iyi Erdoğan bilmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Ağustos 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN BERLİN’E NEDEN SESSİZ?

Almanya’nın Türkiye’yi dinlediğinin ortaya çıkmasından bu yana kaç gün geçti ama Erdoğan hâlâ bu ülkeye karşı bir tepki göstermedi.

Ortada tek bir veri yokken Almanya’nın Gezi’yi tezgahladığını iddia edebilen ve bu ülkeyi miting meydanlarında yuhalatabilen Erdoğan, kendisini dinlediği somut ortaya çıkan Merkel yönetimine karşı nedense sessiz kaldı?

AKP Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay, bu sessizliğin nedenini soranlara “ne yani, Almanya’ya savaş mı açalım” şeklinde tuhaf bir yanıt verdi! (Bugün, 25 Ağustos 2014).

Elbette savaş açılmamalıydı ve elbette Erdoğan Almanya’ya “Eyyy Merkel” diye başlayan gürültülü ama içeriksiz nutuklar atmamalıydı. Ancak Erdoğan, en azından bir “NATO müttfekinin” bu tavrını protesto ettiklerini ve karşılığının belli konularda ilişkileri asgariye çekerek yapılacağını belirtebilmeliydi!

Ciddi devletler böyle yapardı ve örneğin Almanya böyle yapmıştı. Berlin, ABD’nin Merkel’i dinlediği ortaya çıkınca sert tepki vermiş ve ABD ajanlarını izlemeye aldığını ilan etmişti; savunma ve güvenik konularında işbirliğini asgariye düşürdüğünü açılaklamıştı.

İSVİÇRE HESAPLARI MI?

Peki Erdoğan neden sessizdi? Ortada iki ihtimal var:

1) Almanya’nın dinlemelerine önemli sırlar takılmış olabilirdi ve bunun ortaya çıkması Erdoğan’ı siyaseten çok zor durumda bırakırdı.

Geçmişteki Deniz Feneri olayı bu ihtimali güçlendiren bir olguydu. Erdoğanlar o pisliği halının altına süpürebilmek için çok uğraşmıştı.

Dahası Erdoğan’ı zor durumda bırakacak “İsviçre hesapları” iddiası da Berlin açısından bir koz olabilirdi. Şundan:

Anımsayacaksınız, Türkiye Erdoğan’ın İsviçre’de 8 hesabı olduğu iddiasını ilk kez 3 Aralık 2010’da Doğu Perinçek’in Ergenekon davasında açıklamasıyla öğrenmişti. PerinçekHayrullah Mahmut imzalı 2005 tarihli bir epostaya dayandırıyordu iddiasını.

Sonradan başka olgular da orata çıktı. Örneğin Wikileaks’in açıkladığı belgelere göre ABD Büyükelçisi Eric Edelman 30 Aralık 2004 tarihli kriptoda şöyle diyordu: “İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabı var.”

Daha da somutu şuydu: Silivri Cezaevi’nde şüpheli bir şekilde ölen MİT’çi Kaşif KozinoğluErdoğan’ın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesapta 800 milyon doları olduğunu söylüyordu. (Aydınlık, 19 Kasım 2011)

Kozinoğlu’na göre Alman İstihbarat örgütü BND bu bilgiyi 30 milyon avro karşılığında temin etmişti ve Erdoğan’a karşı koz olarak kullanmıştı.

Ortada bir de şantaj vardı: Ergenekon operasyonlarında kullanılan ve daha sonra AKP-Cemaat ayrışmasında gözden düşen Mehmet Baransu arkasını bir daha hiç getirmeden şöyle yazmıştı: “Parantezi kapatırken, AK Partili bir ismin 2004 yılında İsviçre’ye neden gittiğini, gelirken yanında valizde kaç milyon dolar olduğunu, bu paranın neden getirildiğini de doğrusu merak ediyorum.” (Taraf, 19 Aralık 2011)

AKP’li bu isim bir Bakan’dı ve kim olduğunu Fatih Altaylı biliyordu. Altaylı yıllar önce “Bir bakan niye gizlice Zürrih’e uçar” başlıklı ilginç bir yazı kaleme almıştı! (Hürriyet, 7 Aralık 2004)

ABD-ALMANYA AYRIŞMASI MI?

2) Erdoğan’ın sessizliğe bürünmüş olmasıyla ilgili bir başka ihtimal ise Almanya’nın Türkiye’yi dinlediğinin ortaya çıkarılmasının bir CIA faaliyeti olmasındandır.

Zira önce NSA ajanı Edward Snowden’ın bilgileriyle ABD’nin Almanya’yı dinlediği ortaya çıkmış, ardından da CIA’ya çalıştığı öğrenilen BND ajanı Markus R’nin aşırdığı belgelerden Almanya’nın Türkiye’yi dinlediği anlaşılmıştı…

Pekâlâ ABD, Ukrayna konusunda ayrı düştüğü ve IŞİD üzerinden yürüteceği yeni yol haritasına da kaşrı çıkacak Almanya’nın Türkiye’yle arasını bozmak ve kenarda etkisiz tutmak istiyor olabilirdi! Çünkü Irak ve Suriye’yi hedef alan Kürt Koridoru konusu ve PKK’nin bölgede başat güç haline getirilmesi projesi Almanya için de önem taşıyordu.

BM’nin IŞİD’e yardım yapan ülkelere yaptırım kararı alması ve AKP’nin IŞİD’e destek verdiğini ortaya koyan haberler, zaten Erdoğan’ı köşeye sıkıştırmıştı.

Bitirirken belirtelim: İstihbarat savaşları çok boyutludur ve içiçe geçmiş ana ve yan hedefleri olur! Çözmeye çalışmaya devam edeceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ağustos 2014

Yorum bırakın

AKP PKK’Yİ SİLAHLANDIRACAK MI?

Başlıktaki soruya bakıp, “o kadar da olmaz” demeyin. Gelişmelere göre süreç en sonunda oraya gidecek…

Neden mi?

Dünden devam edelim ve şu soruyu soralım: PKK silah bırakacak mı?

PKK’Yİ SİLAHSIZLANDIRMA ARTIK KONUŞULMUYOR

Bu köşenin düzenli okurları bilir. Kürt Açılımı’nın başladığı ilk günden beri PKK’nin silah bırakmayacağını ısrarla vurguluyoruz. Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Büyük Kürdistan” ve “Hükümet-PKK Görüşmeleri” isimli iki kitabımızda da bu gerçeği ayrıntılı işledik.

Başta Açılım’dan sorumlu Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay olmak üzere AKP yetkilleri de, dikkat ederseniz son zamanlarda silah bırakmaktan hiç bahsetmemeye başladılar.

PKK mi? Kandil’deki PKK liderleri zaten her fırsatta silah bırakmayacaklarını söylüyorlar.

Öcalan mı? Onun şu sözü silah bırakmanın da ötesinde PKK’nin Ortadoğu’da nasıl kullanıcalacağına işaret etmektedir: “Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu an Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin var.”

AÇILIM TAKVİMİ, ABD’NİN TAKVİMİ

Beşir Atalay açıkladı. AKP Hükümeti “Çözüm süreci çerçeve yasası” hazırlığını tamamlamaya çalışıyor. Bu amaçla hem Öcalan’la, hem PKK’nin Avrupa liderliğiyle hem de Kandil’deki PKK liderleriyle görüşme trafiğini hızlandırdı.

Bu hızlanmanın asıl nedeni, IŞİD üzerinden bölgede başlayan yeni gelişmelerdir. ABD’nin yeni yol haritasını dün yazmıştık. Washington’un yeni yol haritasının ihtiyaçlarına göre hem AKP hem de PKK yeniden konumlanıyor. Nitekim Davutoğlu’nun başbakanlığı da işte bu ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır.

Ve Öcalan da çerçeve yasa için bu nedenle Eylül’ü işaret etmektedir.

HDP milletvekilleri Pervin Buldanİdris baluken ve Sırrı Süreyya ÖnderÖcalan’ın mesajlarını iletmek üzere Kandil’ gitmişlerdi ve yeni mesajlarla döndüler.

AKP-PKK 5 MADDEDE ANLAŞILDI

HDP heyetinin açıklamasından AKP ile PKK’nin şu beş maddede anlaştığı ortaya çıkıyor:

1) Bundan sonra sürecin sekreteryası Kamu Güvenliği Müsteşarlığı olacak. (Atalay da buna işaret etmişti.)

2) Süeç için İzleme Kurulu ve Komisyon oluşturulacak.

3) Yasal düzenlemeler yapılacak. Örneğin Örgüt üyeliği tanımı yeniden yapılacak.

4) Öcalan AKP’yle vardığı anlaşmanın yol haritasını 1 Eylül’de açıklayacak.

5) Türkiye içindeki silahlı unsurlar çekilecek ama Türkiye dışında bu aşamada silahsızlanma mümkün olmayacak!” (ANF, 25 Ağustos 2014)

Neden? Çünkü Öcalan, IŞİD’in Musul işgaliyle başlayan süreç nedeniyle örgütün silahsızlandırılmasının mümkün olmadığını zaten açık bir şekilde söylemişti!

ESAD’A KARŞI IŞİD, IŞİD’E KARŞI PKK!

İşte burası çok önemliydi. Zira IŞİD üzerinden PKK’nin “yenilenmesi”, Batı komuoyunda IŞİD gibi bir kötüyle savaşan iyi olarak pazarlanması, buna dayanarak terör listelerinden çıkarılması, Türkiye’de hükümetle müzakere etmesi gerekçe gösterilerek çeşitli ülkelerde siyasal faaliyet yapmasına izin verilmesi ve hatta IŞİD’e karşı silahlandırılması gündemde…

Washignton’un USAİD üzerinden PKK ile bu süreçte özel görüşmeler yaptığı basına da yansıdı. Silahlandırılması konusunda da ilerlemeler sağlandı.

Bu PKK’ye yeni bir güç kazandırdı. IŞİD’in yarattığı yeni konjonktüre dayanarak hamleler yapıyorlar. DTK Eş Başkanı Aysel Tuğluk’un şu sözleri bu nedenle anlamlı: “Bölge kaynıyor ve her tarafta çatışmalar sürüyorken, bu kaotik durumdan Türkiye’nin kendini sakınmasının tek yolu, süreci yeni bir aşamaya taşımasıdır.”

Sonuç olarak AKP’nin “komşularla sıfır sorun” politikasının “sıfır komşu” sonucuna dönüşmesi gibi, PKK’nin silahsızlandırılması açılımı da, PKK’nin silahlandırılmasına dönüşmektedir. Çünkü hem komşularla sıfır sorun hedefi yalandı, hem de PKK’nin silahsızlandırılması…

ABD’nin PKK’yi silahlandırma kararı almasıyla, bu süreç, artık bizzat AKP’nin de IŞİD’e karşı PKK’yi silahlandırmasına dönüşecektir! IŞİD’in Türkiye’yi tehdit etmesi, işte bu aşamanın hazırlığıdır.

Esad’a karşı IŞİD’i, IŞİD’e karşı PKK’yi silahlandırmak da Davutoğlu’nun stratejik derinlikteki son “taktiği” olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Ağustos 2014

Yorum bırakın

‘KÖTÜ IŞİD, İYİ PKK’ ÜZERİNDEN KÜRT KORİDORU

IŞİD’in Musul’u işgalinden beri ısrarla yazdık: ABD için IŞİD maniveladır ve bu hamleyle hedeflenen “Kürt Koridoru” planını canlı tutabilmektir.

Zamanla ortaya çıkan sonuçları da alt alta koymuş ve hespinin bu hedefe işaret ettiğine dikkat çekmiştik:

IŞİD ÜZERİNDEN GERÇEKLEŞENLER:

1) Barzani Musul’u bahane ederek 11 Haziran’da Kerkük’ü işgal etti ve bağımsız Kürdistan için referanduma gideceğini ilan etti.

2) IŞİD, Barzani bölgesinde Türkmenlere saldırdı ve onları yerlerini terk etmeye zorladı.

3) AKP’nin tepkisizliği hangi gerekçeyle Türkiye kamuoyuna açıklayacağı hazırdı: IŞİD Musul Konsolosluğumuzu basmış ve 49 yurttaşımızı rehin almıştı.

4) IŞİD saldırısını fırsat bilen AKP ve Barzani, Irak’ın kaçak petrolünü satmaya başladı. Nasılsa Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin daha önemli problemleri vardı.

5) IŞİD ilerleyen günlerde Maliki’ye darbe yapılabilmesine de fırsat yarattı: Başbakanlık görevi Maliki’ye değil, Haydar El Abadi’ye verildi.

6) ABD, IŞİD’e karşı hava saldırısı kararı aldı ve önüne “Kürtlerin Birliği” hedefini koydu. Washington güç mücadelesi veren PKK ile KDP’yi IŞİD’e karşı ittifaka yönlendirdi. Batı, IŞİD’e karşı iyi mücadele edebilsin diye KDP ile PKK’yi silahlandırma kararı aldı. PKK’nin terör listelerinden çıkarılması gündeme geldi.

7) ABD içindeki “müdahaleciler” grubu, IŞİD’le sadece Irak’ta değil, Suriye’de de çarpışılması gerektiği fikrini işleyerek, Kuzey Irak’ı Suriye’nin kuzeyi üzerinden Doğu Akdeniz’e bağlama projesi olan Kürt Koridoru’nu yeniden ısıttı.

HAVA SALDIRILARININ ANLAMI

Hürriyet’in Washington Temsilcisi Tolga Tanış da benzer bir sonuca ama farklı bir yöntemle ulaşmış. Çalışkan gazeteci Tanış, ABD’nin hava saldırılarını tek tek incelemiş:

“ABD’nin bölgedeki ordusu CENTCOM, saldırıların başladığı 8 Ağustos’tan bugüne kadar 15 duyuru yayımladı. 23 Ağustos’a kadar yapılan bildirimlerin tasnifini yaptım. 5’i Sincar’la ilgili. 3’ü Erbil. 6’sı Musul Barajı. 1’i de Erbil ve Musul Barajı beraber.

“Toplam 93 hava operasyonu var. Savaş jetleri ve insansız hava araçları karışık. Bunların 60’ı Musul Barajı için. Bağdat’a yönelik tehditle ilgili bir hava saldırısı yok. Baraj kadar kritik, Bağdat’a yakın rafineri için yok. Ama bunlar var. Bu ne demek? ‘Bağdat’a karışmam, Kürtlere dokunma ve senin Musul’un altyapısına hâkim olmana izin vermeyeceğim’ demek. Buna çevreleme (containment) denir.” (Hürriyet, 24 Ağustos 2014)

ABD’NİN YENİ YOL HARİTASI

Peki ABD Kürt Koridoru’nu nasıl gerçekleştirebilir? Suriye’de Esad’ı yıkamamış, Irak’ı bölememiş, Barzanistan’ı resmi olarak ilan edememiş bir Washington, bölgede askeri varken yapamadığını şimdi nasıl yapacak?

Son tahlilde yine yapamayacak ama bu sefer şöyle bir hesapla hareket ediyor:

1) Kötü IŞİD’e karşı savaşan PKK’den “iyi oyuncu” imal edilecek ve AKP’nin PKK ile yürüttüğü müzakere, Batı’nın sürece açık desteğine gerekçe olacak.

2) Bugüne kadarki “Büyük Kürdistan” hedefi sürecinde başat güç Barzani’ydi, artık PKK olacak.

3) PKK’nin Suriye’nin kuzeyinde elde ettiği ‘Rojava’ başarısının üzerinden gidilecek.

4) Silahlandırılmış, arkasına açık Batı desteği verilmiş PKK, Irak ve Suriye’de, ardından da İran’da ve bölgede namluya sürülecek.

Tam bu noktada birincisi Öcalan’ın “çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz” demesini ve İran, Irak ve Suriye’yi hedef göstermesini, ikincisi de Açılım’ın yeni aşamalarında silah bırakmanın hiç konu edilmediğini önemle not etmeliyiz!

5) Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı, Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı ve Hakan Fidan’ın Dışişleri Bakanlığı da ABD’nin bu yeni yol haritasının ihtiyacıydı…

Sonuç olarak ABD ve taşeronları, bölgede artık daha büyük ve yenilgisi daha ağır bir maceraya çıkmış oldular!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ağustos 2014

Yorum bırakın

FUHUŞ İDDİASINA BEKARET RAPORU

Deniz Kurmay Albay Mehmet Koray Eryaşa: Hem Balyoz hem de “İstanbul Casusluk, Şantaj ve Fuhuş davasında” yargılandı ve her ikisinden de ceza aldı. Balyoz’dan tahliye edilmesine rağmen “İstanbul Casusluk, Şantaj ve Fuhuş davası” nedeniyle 34 aydır esir.

Deniz İstihbarat Yarbay Tamer Çetin: O da “İstanbul Casusluk, Şantaj ve Fuhuş davası” nedeniyle esir!

Albay Eryaşa ve Yarbay Çatin dahil toplam 43 asker casusluk, şantaj ve fuhuştan esir!

ŞANTAJ, FUHUŞ VE CASUSLUK YOK!

Değerli subaylarımız Aydınlık’a yazdıkları mektupta anlatıyorlar:

Şantaja uğradığını söyleyen tek bir kişi dava boyunca ortaya çıkmadığı içi davanın şantaj boyutu düşmüş!

Fuhuş yaptırıldığı iddia edilen kişi ise mahkemeye bekaret raporunu sununca, davanın bu iddiası da çökmüş!

Geriye bir tek casusluk iddiası kalmış. Casusluğa aracılık ettiği iddia edilen kişilerden biri sınır dışı edildiği, diğerinin de AB üyesi bir ülkenin vatandaşı olduğu ortaya çıkınca, casusluk iddiası da kalkmış!

Ve dava böylece çökmüş!

KAYBEDİLEN SAHTE DELİL

Öte yandan bu davanın soruşturmasının başlamasına neden olan telefon konuşmasına “Vika’ya da uğrarım” cümlesinin, soruşturmada görevli polis tarafından eklendiği saptanmış ve polisler hakkında kovuşturma başlatılmış!

Albay Eryaşa ve Yarbay Çetin, bu telefon konuşmasına dayanarak örgütün sözde lideri Albay İbrahim Sezer’in Kadıköy’deki evinin(!) arandığını ve davanın delillerinin büyük bölümüne bu aramada el konulduğunu belirtiyor.

Ancak…

1) Arama ve El Koyma Emri’nde yer alan adres, aranan eve ait değil!

2) Aranan evin kira kontratı, elektrik ve su faturaları, Arama ve El Koyma Emri’nde adı yazan İbrahim Sezer’e ait değil.

3) İbrahim Sezer’in gerçekte ikametgahı Yıldız Subay Lojmanları’ndaki evidir ama orası için bir arama emri çıkarılmamıştır!

4) Aranan evin esas sahibi, arama esnasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltındadır.

5) Aramada eve nezaret eden ve tutanaklarda adı yazan kişi, mahkemedeki ifadesinde anlaşılmıştır ki, kapıyı açması için çağrılan çilingirdir! Tutanaklar polis tarafından kendisine imzalatılmıştır!

6) Arama tutanağında kayıtlı olan ve suç delillerinin içinde olduğu iddia edilen deri çanta ve bu çantanın içindeki resmi elbise ve şapka, incelenmesi talep edildiğinde Adli Emanet’ten kaybolmuştur!

7) Suç delillerinin içinden çıktığı iddia edilen hard disk’e, kayıtlara göre 3 Ağustos 2010’daki aramada el kondu. Ancak hard disk’in imajı, her nasılsa tam 5 ay önce Mart 2010’da İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde alındı!

8) Ayrıca 3 Ağutos 2010’da el konulan hard disk’in içinde, nasıl oluyorsa 2-3 ay sonra olan olaylarla ilgili bilgiler ve internet yazışmaları çıkıyor!

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ DİMDİK AYAKTA

Yani “İstanbul Casusluk, Şantaj ve Fuhuş davası” her tarafından dökülüyor ve çöküyor. Ama 43 asker hâlâ esir!

Hükümet’ten Anayasa Mahkemesi’ne kadar hemen her otorite TSK’ye kumpas kurulduğunu kabul ediyor ama kumpasın mağduriyeti bu davada giderilmiyor!

Üstelik mağduriyet sadece bu subaylarımızın özgürlükleriyle sınırlı değil. Onların maaşlarında yapılan kesintiler eşlerini, çocuklarını etkiliyor. Okuduğu okuldan ayrılmak zorunda kalan çocuklar var. Avukat masraflarını ve ailelerinin giderlerini karşılayabilmek için tek sahibi oldukları şeyi, evini satmak zorunda kalan askerler var.

Tüm bunlara rağmen, bize gönderdikleri mektupta gururla haykırıyorlar: “İhanete uğradık, sırtımızdan vurulduk ama yıkılmadık, kurulan kumpaslarda şehit olan silah arkadaşlarımızın da hesaplarını sormak için dimdik ayaktayız!

Silivri duvarlarını yıkabilen haklı mücadele, 43 asker için de verilmelidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ağustos 2014

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın