Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

VİRÜS ÇİN’DEN ÖNCE AVRUPA’DA GÖRÜLDÜ

Anımsarsanız bir ara ABD Başkanı Donald Trump ve takımı sabah akşam “Korona virüsü Çin laboratuvarında üretildi” derdi.

Bugünlerde bunu dile getirmiyor olmaları, siyah öfke patlaması gibi iç politikadaki yoğunluklarından değil elbette. Çünkü Beyaz Saray Çin düşmanlığına olabildiğince devam ediyor… Dahası, Trump Kasım’daki başkanlık seçimini kazanabilmek için, oyununu “Çin karşıtlığı” üzerine kurmuş bile…

“Virüs Çin laboratuvarında üretildi” iddiasının gündemden kalkmasının nedenleri; birincisi ABD istihbaratının bu Beyaz Saray yalanını doğrulamaması, ikincisi Beyaz Saray’ın bu konuda Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) kanıt sunamaması, üçüncüsü Trump’ın bu yalana müttefiklerini de dünyayı da inandıramaması, dördüncüsü de iddiasının tersine kanıtlar oluşmaya başlaması…

İnceleyelim:

1) ABD İSTİHBARATI BEYAZ SARAY’I DOĞRULAMADI

ABD Ulusal İstihbarat Dairesi Direktörlüğü korona virüsünün “insan eliyle üretilmiş ya da genetiğiyle oynanmış” bir virüs olmadığı sonucuna vardıkları açıklamasını yaptı (30.4.2020).

Benzer açıklama Rusya’dan AB ülkelerine, dünyanın pek ülkesindeki bilim adamlarınca da yapıldı: Virüs, insan üretimi değildi!

Hatta en sonunda ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri Başkanı Dr. Fauci de Trump’a itiraz etmek zorunda kaldı: “Korona virüsünün Çin laboratuvarında yapıldığına dair kanıt yok. Virüs doğada evrim geçirdi ve türlere sıçradı.” (5.5.2020). Dahası, Dr. Fauci Trumpa’a “Komplo teorilerini bırak, ulusal sağlık sistemini düzelt” dedi!

ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley’in açıklaması da, askeri istihbaratın Beyaz Saray’ı doğrulamadığını ortaya koyuyordu. Org. Miley, kanıtların ağırlıklı olarak virüsün kasıtlı olarak sızdırılmadığını gösterdiğini, Vuhan’daki laboratuvardan sızıp sızmadığını ise bilmediklerini söyledi (6.5.2020).

2) ABD’YE DSÖ’YE KANIT SUNAMADI

Trump, korona virüsünün Vuhan’daki laboratuvardan çıktığına dair kanıt gördüğünü iddia etti (1.5.2020) ancak üzerinden iki ayı aşkın zaman geçmesine rağmen tek bir kanıt gösteremedi.

Nitekim Dünya Sağlık Örgütü de (DSÖ) kendilerine sunulan bir kanıt olmadığını belirtti. Dünya Sağlık Örgütü Acil Durum Programı Direktörü Dr. Michael Ryan, “ABD, Kovid-19’un Vuhan laboratuvarından çıktığı iddiasına kanıt sunmadı” dedi (5.5.2020).

Konu, DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus’un video konferans yöntemiyle yapılan basın toplantısında da gündeme gelişti. Genel direktör soruyu yanıtlaması için sözü Dr. Ryan’a vermişti. Yanıt netti: “Korona virüsünün doğal kökenli olduğundan eminiz” (1.5.2020).

3) TRUMP DÜNYAYI İKNA EDEMEDİ

ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğünden ABD Genelkurmay Başkanlığı’na ve üniversitelerden ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri’ne kadar hemen her adres Trump’ı yalanlamıştı.

Kendi kurumlarını yalanına inandıramayan ABD’nin dünyayı bu yalana inandırması zaten mümkün değildi.

Pek çok ülke yetkilisi Trump’ın iddiasını reddetti. Örneğin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Kovid-19’un kasıtlı olarak çıkarıldığını düşünmek için bir neden yok” dedi (29.6.2020).

4) BİLİM ADAMLARI: VİRÜS ÇİN’DEN GELMEDİ

Yapılan araştırmalar ve bulgular, virüsün bırakın Çin’deki Vuhan laboratuvarında üretilmesini, Çin’den bile gelmediğini ortaya koyuyor.

Tersine, virüsün Çin’de ortaya çıkmadan çok önce Avrupa’da görüldüğüne dair kanıtlar var:

Örneğin İspanyol epideiyoloji uzmanları, 2019 Mart ayında Bercelona’nın atık sularında yeni koronavirüse rastladıklarını bildirdiler.

Örneğin Kovid-19’un izlerine Aralık 2019’da İtalya’nın Milano ve Torino kentlerinde rastlandığı açıklandı.

Örneğin Kovid-19’un izlerine Kasım 2019’da Brezilya’nın Florianopolis kentinde rastlandığı açıklandı.

Tabloyu değerlendiren Oxford Üniversitesi Kanıta Dayalı Tıp Merkezi uzmanı Dr. Tom Jefferson, The Daily Telegraph’a yaptığı açıklamada, Kovid-19’un Vuhan’daki laboratuvardan çıkmadığını, uzun zamandır dünyanın her yerinde uyku durumunda bulunduğunu söyledi. İngiliz bilim adamı çevre koşullarının değişimine dikkat çekti: “Virüs hep buradaydı, ‘burada’ derken ‘her yerde’yi kastediyorum. Muhtemelen uyku durumundayken çevre koşulları tarafından aktif hale getirilen bir virüsle karşı karşıyayız” (6.7.2020).

ÇİN DÜŞMANLIĞININ MALİYETİ

Kısacası Kovid-19 virüsünün Çin’deki Vuhan laboratuvarında bırakın kasten üretilmesini, oradan kazara çıktığına dair bile tek bir kanıt yok. Tersine, öncesinde Avrupa’da görüldüğüne dair kanıtlar var.

Nitekim ABD istihbaratı da virüsün insan işi olmadığını önemle Beyaz Saray’a rapor ediyorlar. Trump’ın bu yalanı, salgınla mücadeledeki başarısızlığını örtebilmek içindi. Örtemedi…

Maalesef o başarısızlık nedeniyle ABD’de vaka sayısı 3 milyona ulaştı; ölümler de 130 bini aştı…

Oysa Beyaz Saray Çin düşmanlığı yapmak yerine salgınla küresel mücadelede Çin’le işbirliği yapma yoluna gitse, tablo bugün farklı olabilirdi!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
7 Temmuz 2020

3 Yorum

Modern sömürgecilik ve CIA’nın uyuşturucu ağı

Venezüella hükümeti İngiltere Merkez Bankası’nda bulunan 930 milyon avro değerindeki altınlarını 2018 yılından beri istiyor. Londra, ABD’nin Venezüella’daki darbe girişimine destek olmak için bu altını vermiyor.

Maduro hükümeti Venezüella halkının yaklaşık 1 milyar avroluk altınlarını alabilmek için İngiltere Merkez Bankası’na dava açmıştı. İngiltere Yüksek Mahkemesi, İngiltere’nin Nicolas Maduro yerine ABD destekli darbeci Juan Guaido’yu “başkan” olarak tanıdığını belirterek 1 milyar avroluk altının iadesini reddetti (2.7.2020).

Bu düpedüz bir hırsızlıktır!

Emperyalizmin modern sömürgeciliği

Sadece İngiltere mi? Asıl hırsızlığı ABD yapmaktadır!

ABD Başkanı Donald Trump’un Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Ocak 2019’da Venezüella’nın ABD’deki 7 milyar dolarlık malvarlığına el koyduklarını ilan etmişti açık açık…

Dahası Veneüzella’nın bir miktar petrolüne de el koydular!

Washington ve Londra hırsızlıkla da yetinmiyor, ekonomik zorluk çekmesi için bu ülkenin petrol satmasını da, dışarıdan halkın gıda ve sağlık ihtiyaçları için mal almasını da engelliyorlar!

Bir ülkenin parasına, altınına, petrolüne el koyanlar, ardından da medya güçleriyle dünyaya “Maduro ülkesini yönetemiyor, ekonomi kötü, enflasyon patladı, halk ilaç bulamıyor” diye yayın yapıyorlar…

Ne yazık ki bu propagandanın avladığı zihinler de, “Maduro halkını açlığa mahkum etti” diye, hatta “katil Maduro” diye yazılar yazıyorlar…

ABD ve İngiltere’nin bu hırsızlığı, aslında modern sömürgeciliktir. Kökleri, ABD’nin köleci kapitalist düzeninde, İngiltere’nin Afrika ve Hindistan sömürgeciliğindedir…

CIA’nın Güney Amerika operasyonları

ABD istihbarat örgütü CIA’nın küresel uyuşturucu ağının ana düzenleyicisi olduğu bir gerçekliktir. CIA bu ağı denetiminde tutarak uyuşturucu gelirlerini yönetmektedir. O gelirlerle de terör örgütlerinin finansmanını sağlamakta, darbeler için kaynak oluşturmaktadır.

Örneğin CIA arka bahçesi gördüğü Latin Amerika’da hem solcu iktidarlara karşı darbelerde, hem de solcu-devrimci örgütlere karşı kontra örgütlenmesinde uyuşturucuyu kullanmıştır.

Öyle ki pislikler ortalığa serilince konu ABD kongresinde bir soruşturmaya bile dönüşmek zorunda kalmıştır: CIA, Nikaragua’daki solcu Sandinista hareketini önlemek için, faşist grup Contras’a (Kontralar) kokain kaçakçılığı izni vermiş, hatta rotalarını bile çizmiştir.

Afganistan’daki uyuşturucuyu CIA pazarlıyor

Peki 2001’den beri ABD işgali altındaki Afganistan’da durum nedir?

Rusya ilk kez dışişleri yetkilisi düzeyinde ABD’nin bu konudaki rolünü deşifre etti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin‘in Afganistan Özel Temsilcisi ve Dışişleri Bakanlığı Asya İkinci Dairesi Başkanı Zamir Kabulov, açık açık CIA’nın uyuşturucu ticareti yaptığını ilan etti: “Amerikan istihbaratının ajanları uyuşturucu trafiğinin içinde. Uçakları Kandahar ve Bagram’dan kontrol edilmeden Almanya’ya, Romanya’ya, akla gelen her yere uçuyor. Bu böyle bir iş ki, Kabil’de her Afganlı size anlatır, tembel kişiler bile bu konu hakkında konuşmaya hazır. Bu sır, artık herkesi bıktıran ve herkes tarafından bilinen bir sırdır. Herkes bunu var olan bir şey olarak kabul etmiş durumda.” (5.7.2020).

Siyah öfke heykel yıkıyor

Kısacası emperyalizm sadece Irak’ta, Suriye’de, Libya’da açık askeri işgallerle milyonları katletmenin değil; aynı zamanda ülkelerin altınlarını, petrolünü gasp etmenin, uyuşturucu pazarlamanın da adıdır…

Ve emperyalizm tüm bu ahlaksızlığına rağmen, üstüne pişkince başka ülkeleri hedef alan insan hakları raporu yazabilmenin de adıdır…

En önemli insan hakkı olan yaşama hakkının baş düşmanıdır emperyalizm…

Siyah öfke patlamasının emperyalist ABD’nin ilk temsilcilerinden 26. Başkan Theodore Roosvelt’e ve 28. Başkan Woodrow Wilson’a kadar uzanması oldukça anlamlıdır.

O nedenle “yıkılsın heykeller, kahrolsun emperyalizm” diyoruz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Temmuz 2020

2 Yorum

İçte ve dışta neo-Abdülhamitçilik

Ufuk Ötesi okurları bilir; yıllardır iktidarın dış politikasını neo-Abdülhamitçilik olarak niteledik. “Rusya’yla işbirliği yaparak kendisine alan açan, bunu ABD’yle pazarlığında kullanan, iki büyük kuvveti de AB’yle dengelemeye çalışan” bir siyaset bu…

Osmanlı padişahı II. Abdülhamit benzer şekilde “büyük güçler dengesi” gözetmiş ve bugünkü Türkiye’nin yaklaşık iki katı toprak kaybetmişti…

Osmanlı topraklarının İttihat Terakki rejimi tarafından kaybedildiği propaganda edilir ama doğru değildir. Zira İttihat Terakki II. Meşrutiyet’ten yani 1908’den sonra iktidar olmuştur. II. Abdülhamit ise 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından II. Meşrutiyet’e kadar 1,6 milyon kilometrekare toprak kaybetmiştir.

Fransız Devrimi’nin milliyetçilik etkisinden başlayarak Osmanlı Devleti’nin sanayi devrimini yapamamasına ve tıkanan iktisadının toplumsal dinamizmi sınırlamasına kadar pek çok nedenle zaten o toprakların elde tutulması mümkün değildi. Elbette “doğru hatta geri çekilerek” I. Dünya Savaşı’nda daha az kayıplı sağlam bir mevzi tutulabilirdi…

Neyse, konumuz bu değil, tarihi süreçleri “keşke”lerle açıklamak da zaten bilimsel değil.

Padişaha RTÜK zırhı

Bu konuya şundan değiniyoruz: TELE1 TV Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, geçen günlerde canlı yayında II. Abdülhamit rejimini eleştirdi ve RTÜK başkanı birkaç saat sonra TELE1 hakkında soruşturma başlattıklarını açıkladı!

Türkiye’de II. Abdülhamit’in eleştirilmesine bu set çekmeye çalışma çabası, dış politikada yaptığımız neo-Abdülhamit benzerliğinin, iç politikada da geçerli olduğunu gösteriyor…

RTÜK’ün Merdan Yanardağ’ın Abdülhamit eleştirisi ve çağdaş ilahiyatçı Cemil Kılıç’ın Diyanet eleştiriş nedeniyle TELE1’ye 5 gün kapatma ve para cezası vermesi, özetle Abdülhamit dönemi sansürcülüğünün güncel uygulamasıdır!

Yani iktidar, dış politikada olduğu gibi iç politika da neo-Abdülhamitçidir!

Devrim-karşı devrim çatışması

Muhafazakarların ve siyasal İslamcıların II. Abdülhamitçiliği sıradan bir konu değildir. Abdülhamit’i savunmayı, İttihat Terakki devrimciliğinden başlayarak, onu içererek aşan Kemalist devrimciliğe karşı bir mücadele platformu olarak görürler…

Doğrudur; devrimcilik-karşı devrimcilik çatışması fiiliyatta İttihat Terakki-Abdülhamit çatışmasıdır. Abdülhamit’in istibdat rejimine karşı isyan eden İttihatçılar en sonunda onu tahtından indirmiş ve kapattığı Meclis’i yeniden açmıştır.

İşte bu mücadele sürmektedir: Cumhuriyet’i ve Kemalist Devrim’i kapatılması gereken bir parantez olarak nitelemeleri bundandır. Kapattıkları kurumları sıra sıra Abdülhamit, Hamit, Hamidiye isimleriyle açmalarından başlayarak TBMM’yi işlevsiz kılan başkanlık sistemine geçmelerine kadar hemen her politikaları bundandır.

Bu gerçeği görmeyerek kör İttihatçı düşmanlığı üzerinden AKP’ye yedek kuvvet olanların anlamadığı acı durum budur…

Mehmet Akif’in Abdülhamit’e bakışı

II. Abdülhamit’in “istibdat rejiminin” ne olduğunu şiirlerinde ve yazılarından en iyi resmedenlerin başında İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif gelmektedir…

Mehmet Akif en hafifinden Abdülhamit’i Yıldız’daki baykuş diye, şeytanın ruhuna rahmet okutan melun diye, kızıl kafir diye niteler…

Elbette siyasal İslamcılar açısından iyi bir dindar olan Mehmet Akif büyük oranda dokunulmazdır. Akif’e ve yazdıklarına karşı gelemedikleri için, onun sonradan bu fikrinden döndüğü yalanına başvurmuşlar, hatta onun adına Abdülhamit’e sahte övgü şiiri bile yazmışlardır! Yani “Trollük” köklerinde var…

Ancak en kuvvetli sahtekarlıklar bile hakikatin üstünü örtemez, örtememiştir…

Tarihi kim yazacak?

İktidar açısından Abdülhamit’i savunmak ve ona eleştirilemez zırhı kazandırmaya çalışmak, kapsamlı bir politikadır ve doğrudan yeni rejim inşa hedefiyle ve o hedefe uygun yeni tarih yazımıyla ilgilidir…

TELE1 TV ve Halk TV’yi 5 gün kapatma kararları da, Cumhuriyet gazetesini kamu ilanlarını keserek cezalandırmaya çalışmaları da, Oda TV internet sitesini kapatmaları da, sosyal medyayı düzenleme adı altında muhalefetin sesini kesme çabaları da yeni bir tarih yapabilmeleri ve yazabilmeleri içindir…

Ancak yapamayacaklar! Tarihi elbette kazananlar ama “haklı olarak kazananlar” yapar!

Hem haklı değiller hem de kazanamayacaklar!

Tarihi özgürlükçüler yapacak ve yazacak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Temmuz 2020

6 Yorum

Tek adam, çok baro

Nedir “çoklu baro” tasarısı? Beş binden fazla avukat olan illerde iki bin avukat ile ikinci, üçüncü, dördüncü baro kurabilmektir özetle…  

Tek devlet, tek millet, tek bayrak” diyen bir iktidarın, “çoklu baro” demesi şaşırtıcı gelebilir. Ancak “tek millet” diyen bu iktidarın, daha önce “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” dediğini anımsarsanız, bu tür dönüşümlerin normal olduğunu ve siyasetin başlangıç yıllarında dile getirilen “iktidar olmak için gerekirse papaz elbisesi giyerim” anlayışıyla uyumlu olduğunu görürsünüz.

Amaç iktidar olmak ve iktidarda kalmaktır…

Çoklu baroyla ikili iktidar

AKP’nin “çoklu baro” tasarısının somut hedefi şudur: Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay belli ölçülerde “ele geçirilmiştir”; düğmesiz cübbeler parmaklarla iliklenir hale getirilmiştir. Ancak yargının “ele geçirilmesi” tamamlanamamıştır, çünkü barolar “ele geçirilememiştir”.

“Çoklu baro”, baroları ele geçirmek için önce bölüp ikili iktidarlar oluşturma, sonra kendi parçasını hükümet desteği ile esas olan haline getirip, nihayetinde yeniden “tek baro” yapma operasyonudur.

Tanıdık bir yöntemdir: AKP-FETÖ koalisyonu sırasında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu ele geçirmek için önce üye sayısını artırıp kendi adamlarını atamaları, sonra üye sayısını düşürüp muhalifleri temizlemeleri örneğin…

Yargı reformunun sonuçları

AKP literatüründe reform “ele geçirme” operasyonunun, demokratikleşme de “yeni rejim inşa etmenin” aracıdır; örtüsüdür. Demokrasiyi “inilecek durağa gelindiğinde inilen tramvaya” benzetmeleri bu nedenledir.

Biliyorsunuz, AKP-FETÖ koalisyonu döneminde yargı reformu yaptılar. Sonuç? 15 Temmuz!

Yargıya yerleştirdikleri o FETÖ’cüler TSK’ye operasyonlar yaptı. Sınav sorularını çalarak orduya soktukları FETÖ’cüler subay oldu; kumpaslarla ordudan attıkları subayların yerlerine onları yerleştirdiler; ordudan temizlenmesi gereken bu FETÖ’cüleri YAŞ’ta korudular ve sonuç 15 Temmuz oldu…

Şimdi AKP’nin yine bir reformla, yani “çoklu baro” tasarısıyla yeni felaketlere zemin hazırladığı ortada!

Çoklu baro reformu dedikleri, ele geçiremedikleri Cumhuriyet barosunu bölmek ve içinden bir AKP barosu çıkarmaktır ancak açtıkları yol şu tarikatın barosunun, şu etnik grubun barosunun, şu siyasi hareketin barosunun kurulabilmesine de olanak sağlamaktadır fiilen…

Cumhuriyet hukukun birliğini sağladı

Tek baro, aslında tek hukuk demektir; hukukun tekliği, birliği demektir…

Çünkü Cumhuriyet, hukukun birliğini sağlamıştır.

Osmanlı Devleti’nde iki hukuk vardı. Osmanlı hukuku, şer’i ve örfi hukuktan oluşuyordu. Yani bir yanda İslam hukuku vardı, diğer yanda da Osmanlı padişahı tarafından konan hukuk kuralları… Ancak padişahın koyduğu hukuk kuralları bile aslında kendi içinde şer’i ve gayri şer’i diye ikiye ayrılıyordu.

İşte Cumhuriyet, bu ikiliği ortadan kaldırdı ve hukukun birliğini sağladı.

Günümüzde zaman zaman “ulemaya soralım” türü çıkışlar, işte bu ikili hukuk hevesinin yansımalarıdır!

Ne yapmalı?

Tek adam rejimi inşası önünde kalan engellerin başında barolar, meslek odaları geliyor… AKP iktidarı önce baroları, bu engeli geçerse meslek odalarını hedef alacak. O nedenle baroları savunmak sadece avukatların görevi değildir; hepimizin görevidir.

Çünkü barolar cumhuriyet demektir; cumhuriyeti savunmak hepimizin görevidir.

Meslek odaları hedef alınan mühendisler, mimarlar, hekimler, eczacılar; kıdem tazminatı hedef alınan işçiler, emekçiler, memurlar, sendikalar; baroları hedef alınan avukatlar, hukukçular güç birliği yapmalıdır…

Emin olun; pratikte emekçilerin ve sendikaların kıdem tazminatlarını koruyabilmesi, bugün baroları savunabilmelerine bağlıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Temmuz 2020

3 Yorum

ABD-ÇİN BÜYÜK REKABETİ

ABD ile Çin arasında bir “büyük rekabet” vardır ama bu bir “hegemonya” mücadelesi değildir. Çünkü Çin’in “hegemonik güç” olma hedefi yoktur. Hegemonik güç olmak isteyen ABD’dedir; bir süre de olabilmiştir ancak artık hegemonyası inişe geçmiştir.

Küresel ölçekte hegemonya, bir süper devletin diğer devletler üzerinde siyasi, ekonomik ve askeri alanlarda mutlak üstünlük sağlamasıdır.

Çin’in “hegemonik güç” olma hedefinin bulunmadığının en açık göstergesi, ulusal güvenlik strateji belgeleridir. O belgelerde Çin’in böyle bir niyeti görünmemektedir.

Peki “gizli hedefi” olabilir mi? Olamaz, çünkü “hegemonik güç” konusu gizlenebilecek bir konu değildir. Nitekim ABD yıllarca yayımladığı ulusal güvenlik strateji belgelerinde kendisinin hegemonik güç olduğunu ve düzeni sağlama sorumluluğunun kendisinde olduğunu açık açık ilan etmişti.

KÜRESEL LİDERLİK SORUNU

Kaldı ki hegemonik güç olma konusu ideolojik bir konudur; emperyalist kapitalizme özgüdür, sosyalizme değil…

Nitekim Çinli komünist yetkililer bu konu açıldığında, Çin’in böyle bir hedefi olmadığını belirtmekle yetinmez, böyle bir hedefe yönelmesi halinde ülkelerine karşı mücadele edeceklerini bile söylerler!

Bu arada hegemonik güç olmak ile küresel lider olmak aynı şey değildir. Hegemonik güç aynı zamanda küresel liderdir ancak küresel lider aynı zamanda hegemonik güç olmayabilir.

Hegemonik güç olmayan küresel lider, küresel ilişkilere diğer aktörleri de katarak liderlik eder; diğer ülkeler üzerinde siyasi, ekonomik ve askeri alanlarda mutlak egemen olmaya çalışmaz.

Çin bu nedenle küresel lider adayıdır.

REKABETİN NİTELİĞİ

ABD-Çin büyük rekabeti özünde bir üretim rekabetidir.

ABD son çeyrek yüzyılda üretimin merkezi yerine tüketimin merkezi olmaya dönüşmüş, Çin ise bu süreçte üretimin merkezi haline gelmiştir.

ABD, Donald Trump yönetimiyle bu değişimi durdurmaya çalışmıştır, çalışmaktadır. ABD’nin Çin mallarına karşı gümrük duvarlarını yükseltmesi, ambargolarla Çin’de üretim yapan ABD şirketlerini ülkeye çekmeye çalışması bu amaçladır.

ARA DÖNEM

Dünya tek kutuplu değil artık ve ABD 21. yüzyılı “Amerikan Yüzyılı” yapamayacağını biliyor. Hegemonyasının inişe geçtiğini, küresel liderliğinin sonunun geldiğini ve inşa ettiği “dünya düzeni”nin adım adım zayıfladığını görüyor.

Dünya ara bir dönem yaşamaktadır: ABD’nin liderlik ettiği dünya düzeni henüz yıkılmamıştır ve yerine de yeni bir dünya düzeni kurulmamıştır.

ABD’nin hegemonyası inişe geçtiği için kurduğu düzene liderliği zayıflamaktadır.

Çin, bir yandan ABD’nin kurduğu düzen içinde yükselmeye, o düzeni ayakta tutan kurumların içindeki ekonomik ve politik ağırlığını artırmaya çalışmakta, diğer yandan da düzeni ayakta tutan o kurumların alternatiflerini birer birer inşa etmektedir.

Mehmet Ali Güller
CRI TÜRK
30 Haziran 2020

3 Yorum

Kabotaj, Mavi Vatan ve vatanseverlik

Vatan, kara parçasından ibaret değildir; o kara parçasının üstündeki hava sahası da vatandır, denizlerimiz de…

Peki denizlerimiz derken, Akdeniz’in, Ege’nin, Karadeniz’in ne kadarı bizimdir, ne kadarı Mavi Vatan’ımızdır?

Deniz yetki alanları

Karasuları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge, bir ülkenin deniz yetki alanlarıdır.

Karasuları; egemen devletin topraklarına bitişik, egemenliği kendisine ait olan deniz alanıdır. Türkiye’nin Akdeniz ve Karadeniz’de karasuları 12 mil, Ege’de 6 mildir.

Kıta sahanlığı; ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısıdır, derin deniz yatağına kadar olan mesafedir ancak 350 mili aşamaz.

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ise 200 deniz mili mesafeye kadar olan bölgedir. BM Deniz Hukuku Sözleşmesine göre kıyı devletine Münhasır Ekonomik Bölge içindeki canlı ve cansız kaynaklar üzerinde bazı ekonomik haklar verilmiştir.  

Karasularının deniz yatağı, deniz yatağının altı, deniz altı, deniz yüzeyi ve üstü tamamen egemen devletin mülküdür; Münhasır Ekonomik Bölge ise mülk değildir; kıyı devletinin bazı ekonomik haklarının olduğu bölgedir. O nedenle kelimenin gerçek anlamı içinde Mavi Vatan karasularıdır. Ancak yetki varlığı nedeniyle bunun ötesindeki alana da Mavi Vatan demek sorun değildir; nihayetinde denizcileşme politikasına bakış açısı kazandırmaktadır.

Deniz egemenliği

Kabotaj, kelime anlamı itibariyle “Bir ülkenin iskele veya limanları arasında gemi işletme işi”dir. Kabotaj hakkı, bu işi yapmaktaki egemenliktir.

I. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı Devleti’nde deniz ulaşımının yüzde 90’ı yabancıların elindeydi. 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe giren Kabotaj kanunu ile Türk devleti denizdeki egemenliğini eline almış oldu.

Böylece Cumhuriyet’in kurucularının “ulusal ekonomi” anlayışı, denizcilik alanında da uygulamaya geçmiş oldu. Ki kanunun temeli daha Cumhuriyet’in ilanından önce, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde atılmıştı.

Nitekim ancak bu “egemenlik ve ulusal ekonomi” anlayışı ile iskeleler ve limanlar kamulaştırılabilirdi, millileştirilebilirdi

Bugünkü tablo

Atatürk ve İnönü’den sonra, neredeyse denizle arası “çok iyi” olan tek bir cumhurbaşkanı, tek bir başbakan göremedi Türkiye… Hatta son 20 yılda, denizde fotoğrafı olan bir başbakan ya da cumhurbaşkanımız bile olmadı! 

Bunun denizcilik kültürümüze nasıl olumsuz yansıdığı ortada…

O kültür, koy kapatmak, denize nazır ormanları imara açmak, oteller için ranta dönüştürmek ve deniz manzaralı villalar yapmakla sınırlı neredeyse…

Kuşkusuz eksiklik sadece deniz kültürünün olmamasından kaynaklanmamaktadır. Esas sorun, “ulusal ekonomi” anlayışındaki eksikliktir.

O anlayışın varlığı nasıl ki limanları kamulaştırmış, millileştirmiş ise, olmaması ya da eksikliği de limanların özelleştirilmesi, hatta bazılarının ortaklık yoluyla yabancılaştırılması sonucunu doğurmuştur!

Üç denizdeki sorunlar

Üstelik bugün üç denizimizde de büyük sorunlarla karşı karşıyayız:

Doğu Akdeniz’de, AKP hükümetinin Annan Planı’nı desteklemesi ve çözümün önünde engel gördüğü Rauf Denktaş’ı devre dışı bırakmasıyla başlayan yanlışlar, sonrasında kimi doğru hamleler yapılsa da düzeltilemedi.

Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan hidrokarbon yataklarının nasıl paylaşılacağı sorununda, Kıbrıs sorunundaki yanlışlara eklenen bir dizi sorun, bugün Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmış durumda. AKP hükümetinin Doğu Akdeniz’in kıyı devletleri olan Suriye’de Şam yönetimini devirme hedefi ve Mısır’da Müslüman Kardeşler karşıtı diye Kahire yönetimini tanımaması, Ankara’yı müttefiklerinden etmiştir.

Nitekim yine Libya’da ABD ve Fransa’yla birlikte Kaddafi’yi devirme operasyonuna dahil olan AKP hükümeti, şimdilerde durumu düzeltmek adına “sorunlu ve pahalı bir çözüm” yolu izlemeye yönelmiştir.

Öte yandan Ege’de işgal edilmiş ada ve adacıkların iktidarın umurunda olmadığı bir tablo yaşıyoruz. Dahası genel başkan yardımcısının milletvekillerine gönderdiği bilgi notundan da biliyoruz ki, bu sorun artık ana muhalefet partisinin de umurunda değil!

Karadeniz’de ise AKP hükümetinin Kanal İstanbul projesi nedeniyle potansiyel bir sorun bizi beklemekte. Yapay bir boğaz, mevcut boğazlara dair 1936’da imzalanmış Montrö anlaşmasını delmek için yıllardır pusuda bekleyen emperyalist ABD’ye, o anlaşmayı yeniden masaya getirme fırsatı doğurmaktadır.

Egemenlik milletindir

Kısacası üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde üç denizde de “yanlış dış politikalardan” kaynaklı sorunlarla karşı karşıya olduğumuz bir süreçte kutluyoruz 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramımızı…

1876 I. Meşrutiyet Devrimi ile başlayan, 1908 II. Meşrutiyet Devrimi ile gelişen, 1920 Türk Devrimi ile yükselen ve 1923 Cumhuriyet Devrimi ile taçlanan sürecin şu günlerde “yeni rejim inşası ve yeni tarih yazımı” ile kesintiye uğraması kimseyi heveslendirmesin.

En nihayetinde egemenlik, karada olduğu gibi deniz de kayıtsız şartsız milletindir!

Vatanseverliğin en önemli ölçütü, ulusal bağımsızlığa ve egemenliğe sahip çıkabilmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Haziran 2020

3 Yorum

Sinatra doktrini

Frank Sinatra (1915-1998) İtalyan kökenli Amerikalı bir şarkıcıydı. Ama adı bir doktrin oldu! Nasıl mı, anlatalım:

SSCB Dışişleri Bakanı Eduard Şevardnadze 23 Ekim 1989’da Sovyet rejiminin Varşova paktı üyelerinin tercihlerine saygı göstereceğini açıkladı. Amerikan televizyon kanalı ABC’nin bu açıklamayla ilgili sorusuna SSCB Dışişleri Sözcüsü Gennadi Gerasimov şu yanıtı verdi: “Biz şimdi Frank Sinatra doktrinini uyguluyoruz. Sinatra’nın ‘I did it my way’ (Bildiğim gibi yaptım) adlı bir şarkısı var. Her ülke de kendi yolunu seçer.

Gerasimov’un bu esprili yanıtı, literatüre resmi olmasa da Sinatra doktrinini sokmuş oldu.

AB’nin kendi yolu

Bugünlerde Sinatra doktrini yeniden ama farklı bir anlamda kullanımda. Meslektaşım Gökhun Göçmen dikkatimi çekti:

AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell, ay başında birliğin dışişleri bakanlarına yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Frank Sinatra gibi olmalıyız: ‘My Way’ (Benim yolum). Çin’e karşı ABD’nin tarafını seçmeyeceğiz çünkü Çin ile ilişkilerimizde aynı çıkarlara sahip değiliz.

1989’da işçi sınıfının ilk devletini satanların argümanı olan Sinatra doktrini, bu kez bir AB yetkilisinin ağzında, olumlu bir anlamda, AB’nin ABD’den bağımsız yol çizmesi gerektiği anlamında kullanılıyordu.

AB’nin Çin’le ilişkileri

ABD’nin ünlü dergisi Economist de 13 Haziran 2020 tarihli sayısında Sinatra doktrinini ele almış: Özetle AB’nin Sinatra doktrini, yani “kendi yolu” hem ABD’yle hem de Çin’le ilişkilerini bütün olarak değil ama kompartımanlar şeklinde ele almasını içeriyor.

Örneğin çok taraflı ticaret, uluslararası kurumların desteklenmesi, salgın sonrası ekonomik toparlanma ve iklim değişikliği dahil pek çok alanda AB’nin Çin’le çalışması ama örneğin Hong Kong ya da Sincian-Uygur bölgesi konularında farklı tutum alması şeklinde…

Nitekim Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel, 22 Haziran’da düzenlenen 22. AB-Çin Zirvesi’nin sonrasında yaptığı konuşmada şu vurguyu yaptı: “Çin’le ilişki kurmak ve işbirliği yapmak hem bir fırsat hem de bir gerekliliktir. Buna karşın aynı değerleri, politik sistemleri veya yaklaşımı paylaşmadığımızı da kabul etmeliyiz.

ABD, Çin-AB bağını kesmek istiyor

ABD, Çin’e karşı AB’yi yanında “geleneksel müttefiki” olarak tutmaya, hatta bu da yetmeyeceği için cepheye Hindistan’ı da eklemeye çalışıyor.

AB ülkeleri ise -özellikle Almanya- üretimin ve ticaretin merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığı son 20 yılda, Pekin’le daha yakın olmaya çalışıyor.

Dahası Brüksel 21. yüzyılın geride kalan ilk 20 yılında, giderek daha çok ABD’den bağımsız hareket etmeyi esas alıyor.

ABD ise Çin’i Avrupa ve Afrika’ya bağlayan modern kara ve deniz ipek yollarının geçtiği Kuşak ve Yol inisiyatifini hedef almış durumda. ABD, sadece ticaret değil aynı zamanda kültürel işbirliğinden siyasi işbirliğine döşenen taşlardan oluşan bu yolları çeşitli noktalardan kesmeye çalışıyor; Hindistan’da, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, Balkanlarda, Doğu Avrupa’da…

O nedenle ABD’nin Suriye’de de, İran’da da, Libya’da da nesnel olarak Çin’le karşı karşıya geldiğini söyleyebiliriz.

ABD-AB arasındaki temel sorunlar

1 Temmuz’da Almanya’nın dönem başkanlığını devralmasıyla AB’nin ABD’den bağımsızlaşması da, Çin’le işbirliği kompartımanlarını çoğaltması da gündemde olacak…

Nitekim ABD’nin Almanya’dan asker çekme resti bu yeni süreçle ilgili. Berlin-Paris eksenli tartışmaya açılan Avrupa ordusu konusu da. Ve ABD’nin Avrupa başkentlerini Çinli Huawei konusunda sıkıştırması da. Hatta Moskova-Berlin işbirliğinde inşa edile Kuzey Akım-2 doğalgaz boru hattı da…

Özetle önümüzdeki yıllar ABD ile AB arasındaki bağların biraz daha zayıfladığı ve AB’nin Çin ve Rusya’yla ilişkileri geliştirdiği yıllar olacak…

Kuşkusuz ABD, transatlantik bağı koruyabilmek için başta NATO (derin hükümetler) olmak üzere pek çok kartı kullanıma sokacaktır.

Beş merkezli dünya

Ancak nihai tablo değişmeyecek.

AB’nin “kendi yolu” konusu da, işte bu “Amerikan rüyası bitiyor, yeni bir dünya kuruluyor” dediğimiz sürecin bir parçasıdır.

Amerikan hegemonyası zayıfladıkça, o hegemonyaya tabi olan ülkeleri çekim kuvveti de azalıyor. Amerikancı bir iktidara rağmen Türkiye’nin belli konularda Avrasyacı düzlemde siyaset yapabilmesi bile bu nedenledir.

Beş merkezli (G-5: ABD, Çin, AB, Rusya, Hindistan) dünya şekilleniyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2020

3 Yorum

Sirte düğümü Libya’yı bölebilir

Trablus kuvvetlerinin Sirte ve Cufra’ya ilerlemesi durumunda Kahire’nin buna doğrudan askeri müdahalede bulunacağını ilan etmesiyle Libya’da Türkiye-Mısır gerginliği tırmandı.

Politikada sorunun çözüm yollarından biri de, “sorunun varlığı kime yarar” sorusuna doğru yanıtı bulabilmektir. O nedenle öncelikle “Libya’da Türkiye ile Mısır arasındaki gerginlik olması kime/kimlere yarar” sorusunu sormalıyız…

Türkiye-Mısır çatışması kimlere yarar?

Türkiye ile Mısır’ın askeri restleşmesi, dahası bunun bir sıcak çatışmaya dönüşmesi, bölge için en kötü senaryodur. Askeri restleşme;

1. Libya düzleminde Rusya’ya yarar; çünkü Kahire ile Ankara gerginliği, Ankara ile pazarlık yapan Moskova’ya avantaj doğurur.

2. Doğu Akdeniz düzleminde Mısır-İsrail-Yunanistan-GKRY cephesine ve bu cepheye destek veren AB ile ABD’ye yarar.

3. Bölge düzleminde ABD ve İsrail’e yarar; Türkiye ile Mısır’ın çatışması, İsrail’in “ilhak” projesi öncesinde bu ülkeye olumlu şartlar yaratır.

Bu gerginliğin Türkiye’ye yaramayacağı açık! Dahası bu gerginlik, Libya’yla yapılan deniz sınırı anlaşmasının bir benzerinin Mısır’la yapılma olasılığını da tamamen ortadan kaldıracaktır.

Oysa Libya’yla yapılan anlaşmanın pratikte amacına ulaşması, Türkiye’nin bu anlaşmayı Doğu Akdeniz’in diğer ülkelerinden bir kaçıyla daha yapabilmesine bağlı… 

Sisi’nin hedefleri

Türkiye bölgesinin en güçlü ülkesi. Mısır’ın askeri olarak Türkiye’ye rakip olabilmesi söz konusu bile değil. Buna rağmen Mısır Cumhurbaşkanı Sisi neden gerginliği tırmandırıyor peki? Kahire’nin “doğrudan askeri müdahalede bulunma” açıklamasıyla hedeflediği ne ya da neler?

1. Savaş riski gösteren bir askeri caydırıcılıkla Türkiye’nin Libya’daki atağını frenlemek.

2. Bu caydırıcılıktan hareketle Türkiye’yle “ortak çalışma” kararı alan ABD’yi yeniden görece “tarafsız” pozisyona çekmek.

3. Türkiye ile Libya’da çelişmeleri olan Rusya’yı siyasi destekçiye dönüştürmek.

4. Ekonomik sıkıntıları aşmakta Suudi ve BAE desteğini alabilmek.

5. 8 Haziran’da ilan ettiği Kahire Bildirisi’ni reddeden Türkiye ve Ulusal Mutabakat Hükümetini masaya oturmaya zorlamak.

Müslüman Kardeşler sorunu

Türkiye’nin de Mısır’ın da Libya’daki meseleye baktıkları boyutta elbette Müslüman Kardeşler faktörü de var…

Nitekim Ankara ile Kahire arasındaki sorun tam da bu nedenle başlamıştı. Halk, Mübarek’i deviren 2011’deki eylemlere sonradan dahil olan ve en örgütlü güç olduğu için de o devrimi çalabilen Müslünan Kardeşler’e ve onun düşük oyla cumhurbaşkanı seçilen liderlerinden Mursi’ye karşı 2013’te ayaklandığında, bu kez halk hareketini çalan Sisi olmuştu! Ankara ise Mursi’yi desteklemiş ve Sisi’yi tanımamıştı.

Ankara’nın desteklediği Trablus hükümetinin de Müslüman Kardeşlerle ilişkisi bir sır değil elbette. Kahire ise komşusu Libya’da bir Müslüman Kardeşler iktidarını kendisi için beka problemi görüyor.

AKP hükümetlerinin ilk dışişleri bakanı olan Yaşar Yakış’ın bu konudaki saptaması önemli: “Müslüman Kardeşler ağırlıklı bir hükümetin yöneteceği Libya, Mısır için, Türkiye için PKK ne ise öyle bir tehdittir.” (Cumhuriyet, 22.6.2020).

Libya’nın bölünme riski

Türkiye ile Mısır arasındaki askeri restleşmenin Yaşar Yakış’ın da belirttiği sıcak çatışmaya dönüşme riski, bölge için en kötü senaryodur. Türkiye ile Mısır’ın karşı karşıya gelmesi, Sirte ve Cufra sınır olmak üzere Libya’yı bölünmeye götürür.

Libya’nın bölünmesi ise toplamda Türkiye’nin Doğu Akdeniz çıkarlarına uygun bir tablo oluşturmayacaktır. Batı’da Türkiye’nin nüfuz ettiği bir parça kuşkusuz başta inşaat sektörü olmak üzere bazı kesimlerin iştahını açacaktır ancak Türkiye’ye deniz sınırı olan bölge Doğu’da kaldığı için münhasır ekonomik bölge düzleminde Türkiye’nin aleyhine olacaktır. Çünkü Ankara’nın Trablus’la imzaladığı anlaşma, Doğu’da geçmeyecektir!

Ancak şu iyi senaryo daha olası: Rusya-Mısır-Suudi-BAE-Fransa cephesinin Hafter’den vazgeçtiği, Akile Salih ya da onun uygun gördüğü bir ismin öne çıktığı bir ateşkes ve diplomatik çözüm süreci başlar.

Ne yapmalı?

Türkiye, askeri restleşmeyi, “diplomasi kanallarının yeniden açılması” fırsatına dönüştürmeli. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi Libya’nın bölünmesi Türkiye’nin işine gelmemektedir. Tersine Türkiye o anlaşmadan tam sonuç alabilmek için benzerini Mısır’la da imzalamalıdır.

Askeri restleşmenin diplomasi kapılarını açması ve Türkiye ile Mısır’ın Libya’da Rusya’yla birlikte çalışması, Libya’nın birliğinin garantisidir. Berlin Konferansı sürecine dönme şansı vardır ve kullanılmalıdır.

Böylece Türkiye Libya’da ABD ile “ortak çalışma” yanlışından da dönmüş olur…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Haziran 2020

2 Yorum

HİNDİSTAN-ÇİN GERGİNLİĞİ ABD’YE YARAR

Çin ile Hindistan arasındaki sınır sorununun iki ülkeyi karşı karşıya getirmesi ABD’yi oldukça memnun ediyor. Geçen hafta iki ülke askerlerinin sınır hattında çatışması ve 20 Hint askerinin ölümü, ABD için bulunmaz fırsattı… 

Hindistan Çin’le ne kadar karşı karşıya gelirse, o kadar ABD’ye yanaşacak; Washington’un hesabı ve isteği bu….

Hindistan’ın ABD’nin yanında olması ise hızla küresel liderliğe yükselen Çin’i durdurabilmesi ya da dengeleyebilmesi demektir…

ABD’NİN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ

Nitekim ABD tüm stratejik planlamasını buna göre yapmaktadır:

1. ABD “Asya-Pasifik stratejisini”, Haziran 2019’da “Hint-Pasifik stratejisi” diye güncelledi.

2. ABD Çin’e karşı ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya dörtlüsünden oluşan bir cephe inşa etmeye çalışıyor.

3. ABD dört yeni katılımla, G-7’yi G-11’e dönüştürmek istiyor. O dört ülke Hindistan, Avustralya, Güney Kore ve Rusya. ABD’nin amacı G-11ile Çin’i yalnızlaştırmak. Rusya bu nedenle G-11’e itiraz etti.

BEIJİNG VE MOSKOVA’NIN ŞİÖ VE BRICS HAMLESİ

Aslında hem Beijing hem de Moskova, ABD’nin Hindistan’ı “geni Batı” içine dahil etmeye çalıştığını uzun süredir biliyordu. Yıllardır süren Hindistan-Pakistan sorununu da ABD bu amaçla değerlendirmeye çalışıyordu.

ABD ayrıca Çin’in Hindistan’la tarihi sınır sorununun bulunmasını ve Hindistan-Pakistan sorunlarında Çin’in Pakistan’ın yanında konumlanmasını da Hindistan’ı yanına çekebilmenin fırsatları olarak görüyor ve değerlendirmeye çalışıyordu.

Ancak Beijing ve Moskova, 21. yüzyılda ABD’nin planlamalarını boşa çıkaran önemli diplomatik hamleler yaptılar; Hindistan’ı, Pakistan’la birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü’ne aldılar; diğer yandan Hindistan’la BRICS’te buluştular…

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS dev bir ekonomik topluluk haline geldi…

HİNDİSTAN ABD’YLE DEĞİL, ÇİN’LE BÜYÜR

İçte ABD 20 yıla dayanan bu gelişmeyi tersine çevirmenin aracı olarak görüyor Çin-Hindistan sınır sorununu…

Hindistan’ı ŞİÖ’den ve BRICS’ten koparmak ve ABD’nin Çin’e karşı oluşturduğu platformlara dahil etmek, ABD’nin en kritik önemdeki hedefidir…

Şundan:

ABD’nin “büyük rekabet” içerisinde Çin’e karşı şansı gittikçe azalıyor. Büyüyen ve küresel liderliği almaya hazırlanan Çin’i, ABD ancak Çin kadar nüfusu olan ve ekonomisi hızlı gelişme potansiyeli taşıyan Hindistan’la dengeleyebilir…

Hindistan’ın ABD’nin bu büyük oyununa alet olup olmaması sadece Hint-Pasifik bölgesini değil, tüm dünyayı etkileyecek.

Ancak Hindistan’ın ABD’yle hareket etmesi, son tahlilde Hindistan’a bir kazanç sağlamayacak. Zira Hindistan Asya’da, ŞİÖ’de, BRICS’te Çin ve Rusya’yla birlikte hareket ettiği için hızla gelişmektedir…

Yani Hindistan’ın ABD’yle değil Çin’le büyüdüğü ve büyüyeceği en önemli gerçekliktir.

ASYA YÜZYILI, ÇİN-HİNDİSTAN-RUSYA İTTİFAKIYLA GERÇEKLEŞİR

O nedenle Hindistan çok dikkatli hareket etmelidir. ŞİÖ ve BRICS birlikteliklerinden vazgeçmesi Delhi için büyük kayıp olur…

Çin ve Rusya da, Asya devi Hindistan’ı ABD’nin yanına itmemenin koşullarını oluşturmaya çalışmalıdır.

Çin, Hindistan ve Rusya üçlüsünün işbirliği ve ittifakı, Asya Yüzyılının gerçekleştirmenin biricik yolu ve güvencesidir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
23 Haziran 2020

4 Yorum

ABD’yle ortak çalışmanın iki tehlikesi

Türk-Amerikan ilişkilerinde hangi sorunlar var?

En büyük sorun ABD’nin PKK’ye her türlü desteği vermesi ve bu örgütün Suriye koluna, tıpkı daha önce Irak’ta Barzani’ye yaptığı gibi bir devletçik kurdurmaya çalışmasıdır.

Bir diğer sorun ABD’nin FETÖ’yü desteklemesi ve Fethullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmemesidir.

Öte yandan ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı cepheyle hareket ediyor olması da önemli sorunlardan biridir.

S-400 sorunu, Washington’a göre Türk-Amerikan ilişkilerindeki en önemli sorundur. F-35 sorunu ise S-400 sorununa bağlanmış bir alt sorundur. Ama S-400 aynı zamanda Ankara açısından bir karttır. Halkbank gibi konular da yine temel sorunlarda kullanılan kartlardandır.

Kuşkusuz başka sorunlar da vardır ama bugün ele alacağımız konu çerçevesindeki belli başlı sorunlar bunlardır.

Çıkarlar tablosu

Erdoğan’ın “ittifakı sürdürme” mektubu, Çavuşoğlu’nun “ortak çalışma” ilanı, “ABD’yle yeniden ortak çalışmanın getirileri” üzerine Kalın’dan Oktay’a pek çok AKP’linin açıklamaları…

Şimdi soru şu: Türkiye Libya’da ABD’yle ortak çalışabilme noktasına nasıl geldi? Tüm diğer sorunlar, sorun olma özelliğini korurken, hiçbir sorun yokmuş gibi Libya’da ortak çalışma yapılabilir mi? Bunun mümkün olmadığı ortada…

Libya’da Türk-Amerikan ortak çalışması için iki tarafın da çıkar ortaklığı gerekir.

Washington için tablo şöyle: Birincisi, Libya’da ortak çalışmayı Türk-Rus ilişkilerini baltalamanın bir fırsatı olarak görüyorlar. İkincisi, bunun Suriye’ye olumlu yansıyacağını düşünüyorlar; ona uygun hazırlıklar da (Sezar yasası, Barzani-PKK anlaşması) yapıyorlar. Üçüncüsü Rusya’nın Kuzey Afrika’daki varlığına karşı “anlaşma yapılmış” bir Türkiye’nin dengeleyici olacağını varsayıyorlar.

Ankara için de tablo şöyle: Birincisi, Libya’da ABD ile ortak çalışmanın Rusya’ya karşı pozisyonu güçlendireceğini hesaplıyorlar. İkincisi bu işbirliğinin sıkışık ekonomik tablolar için bir anahtar görevi göreceğini düşünüyorlar. Üçüncüsü ve en kritiği, bunun Suriye’de bir getiri oluşturmasını planlıyorlar!

S-400 ve Halkbank tavizleri

Tüm bu çıkarlar tablosu, ortak çalışma için yeterli mi? Pek mümkün görünmüyor. Bu gibi durumlarda “çıkarları” destekleyen “tavizlerin” de masada olması gerekir. İşte o noktada karşımıza S-400 ve Halkbank konuları çıkıyor.

S-400’de durum ne? Sistem nisanda çalıştırılacaktı, salgın “bahanesiyle” ertelendi. Bahane diyoruz, çünkü birincisi salgın bir silah sistemini çalıştırmaya engel değildir, ikincisi de madem 1 Haziran’da normalleşme başladı, o zaman sistem artık çalıştırabilir! Görünen o ki, “ortak çalışma”nın nasıl ilerleyeceğine bağlı olarak S-400 Ankara tarafından bir pazarlık kartı olarak kullanılmaya devam edecek.

Halkbank’ta durum ne? Son olarak Trump’ın Halkbank davasının savcısı Geoffrey Berman’ı görevden aldığı açıklandı. (Berman’ın görevden alınmadan hemen önce istifa ettiği de belirtiliyor). Trump’ın eski ulusal güvenlik danışmanı Bolton’ın kitabında yazdığına göre Trump bu konuda Erdoğan’a şunu demişti: “Halkbank sorunu Obama döneminden kalma savcılar değiştiğinde çözülecek.

Nitekim Erdoğan daha önce “Trump’la Halk Bankası konusunu konuştum. İki bakanımıza yaptırım kalktı.” demişti, bir süre sonra da Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla serbest bırakılmıştı.

Fırat’ın doğusuna tahkimat

Gelelim asıl meseleye; bu ortak çalışmanın Suriye’ye nasıl yansıyacağına, bu konuda Ankara ve Washington’un beklentilerine…

Washington açısından Suriye meselesinde temel hedef en başından beri Suriye’nin kuzeyinde bir Amerikan koridoru kurmaktır. Bunu, Irak’ın kuzeyindeki koridorla birleştirip Doğu Akdeniz’e açmak istemektedir.

Bu olmadı; Türkiye’nin koridora müdahalesinden Esad yönetiminin iyi direnmesine kadar bir dizi nedenle ABD hedefini gerçekleştiremedi. Ancak bir fırsattan yararlanarak hedefini ileride gerçekleştirebilmek üzere parçalı olarak ayakta tuttu: AKP’nin Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurma hayalini bir fırsata dönüştürerek Fırat’ın doğusundaki PYD koridorunu korudu. Nitekim Fırat’ın doğusu Ankara’nın gündeminden uzun bir süre önce düşmüştü!

Şimdi ABD Libya’daki ortak çalışmayı da fırsata çevirerek Fırat’ın doğusunu tahkim ediyor. Nasıl? Barzani ile PKK’nin Suriye kolu PYD’yi anlaştırarak!

Tuzak ortada: Fırat’ın doğusundaki özerk yapının “dokunulmazlığı”, artık AKP’nin müttefiki Barzani de içinde yer aldığından, biraz daha artacaktır!

Ne yapmalı?

1. Libya, Doğu Akdeniz ve Suriye artık tek cephedir ve Libya’da ABD’yle ortak çalışma, Türkiye’yi Doğu Akdeniz ve Suriye’de taviz vermeye zorlar.

2. Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurma ajandası olan, Fırat’ın doğusundaki Amerikan koridoruna razı olur!

Ankara’nın son tahlilde savaşlara gebelik yapan jeopolitikçi anlayıştan çıkıp, Atatürk’ün “komşularla barış ve güvenlik kuşağı” kurma anlayışına dönmesi, “beka” meselesidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Haziran 2020

2 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: