Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Cengiz Özakıncı’ya yanıt

Sayın Erdem Atay

Veryansın TV Genel Yayın Yönetmeni

Bir arkadaşımın “seni hedef alıyor” uyarısı üzerine, dün akşam sizin daha önce, 24 Nisan 2021’de Sayın Cengiz Özakıncı ile yaptığınız söyleşiyi izledim.

Montrö konusunda çok önemli olan bu yayınınız, keşke konuğunuzun benimle ilgili doğru olmayan iki iddiasıyla gölgelenmeseydi! Sayın Cengiz Özakıncı’nın iki iddiası şu:

1) 15 Nisan 2021 tarihli Cumhuriyet’teki köşe yazımın, “kendi tezlerinin papağan gibi tekrarlanması” olduğunu iddia ediyor.

2) Benim, geçmişte kendisine karşı Doğu Perinçek’le birlikte ittifak yaptığımı iddia ediyor.

Sayın Cengiz Özakıncı’nın bu doğru olmayan iki iddiası nedeniyle sizi ve okurlarınızı, izleyicilerinizi bilgilendirmek istiyorum.

Öncelikle, konu hakkında bilgi sahibi olmayanlar için kısaca konuyu anlatayım: Aydınlık gazetesi 12 Nisan 2021 Pazartesi günü, “Atatürk’ün Montrö Değerlendirmesi: Makul Ama Parlak Değil” manşetiyle çıktı. 104 amiralin Montrö bilgilendirmesi tartışmaları üzerine yapılan bu manşet haberde, Atatürk’ün sözü yanlış yorumlanarak, iktidarın Montrö karşıtı tezlerine dolaylı destek veriliyordu. Uzun yıllar benim de çalıştığım ve yazarlık yaptığım gazete olması nedeniyle, gün boyu gazete çevresinden tanıdıklarımla manşetin hatalı olduğunu tartıştım. Bu arkadaşlarımın iki konuda dikkatini çektim:

Birincisi Atatürk, Tevfik Rüştü Aras’a “Makul ama parlak değil” dememişti; “parlak değil ama makul” demişti. İki vurgu arasında fark vardı.

İkincisi, “parlak değil” demesi, Atatürk’ün yeni bir savaş riski gördüğü koşullarda, Türkiye’nin güvenliği için sadece Boğazlara değil, Boğazlarla birlikte geniş bir pakete odaklanması nedeniyleydi. İşte parlak değil demesi, henüz o paketin tamamlanmamasına bir göndermeydi. Nitekim Atatürk telgrafının devamında Tevfik Rüstü Aras’a “Yukarıda vermek istemediğim parlaklığı, bu muvaffakiyetinizi zafer haline getirecek bundan sonraki yüksek neticeler almanıza saklıyorum” demişti. Neydi “bundan sonraki yüksek neticeler” peki? Lozan Boğazlar Sözleşmesinde imzası olan ama onun yerine geçecek Montrö Sözleşmesini imzalamayan İtalya’ya da imza attırabilmek ve Hatay’ı Türkiye topraklarına katabilmek.

Tartıştığım Aydınlıkçı arkadaşlara bunları yazacağımı da belirttim. Bazıları, “Eski bir Aydınlıkçı olarak Aydınlık’a yanıt vermen, pek çok kesimi gereksiz sevindirir” diyerek yazmamamı istedi. Yazmamın yararlı olacağını söyleyenler de vardı. Bu arkadaşlarımdan şu anda yönetmenlik yapanı, telefonda bu konuyu tartışırken, “Cengiz Özakıncı’nın da bugün Aydınlık’ın manşetine yanıt verdiğini, ‘parlak değil’ sözlerinin İtalya nedeniyle olduğunu belirttiğini” aktardı. “Aklın yolu bir” diyerek, Cumhuriyet tarihi konusunda önemli bir isim olan Cengiz Özakıncı’nın doğruya işaret etmesine sevindim.

Neticede bu manşetteki görüşleri tartışmanın gerekli olduğunu düşünerek, yanıt yazmaya karar verdim. İlk yazı günüm, Aydınlık’ın bu manşetinden üç gün sonraydı. 15 Nisan Perşembe günü Cumhuriyet’teki “Ufuk Ötesi” isimli köşemde yukarıda özetlediğim görüşlerimi “Atatürk’ün Montrö mesajının anlamı” başlığıyla yazdım. Hem İtalya konusunu, hem de Hatay konusunu ATABE ve Afet İnan’ın yazdıklarına dayanarak işledim.

Bu yazıdan iki gün sonra, Doğu Perinçek Aydınlık’ta “Montrö ve Egemenlik” başlıklı bir yazı yazdı. Perinçek hem Cengiz Özakıncı’yı hem de beni eleştiriyordu. İtalya’nın anlaşmayı imzalamamasının Atatürk’ün umurunda olmadığını iddia ediyordu. Fakat yazımdaki bir başka unsur olan Hatay konusuna hiç değinmiyordu. Dahası konuyu bir fikir tartışmasının ötesine götürerek, fikirlerimiz nedeniyle hem Cengiz Özakıncı’yı hem de beni siyaseten yakışıksız sıfatlarla yaftalıyordu.

Bu yaklaşımdan yararlı bir tartışma çıkmayacağı için sonrasında yanıt yazmadım.

Fakat aynı gün, bir internet portalında Cengiz Özakıncı’nın Perinçek’e yanıtını okudum. Özakıncı, Perinçek’in “İtalya’nın imzalamaması Atatürk’ün umurunda değildi” şeklindeki gerçek dışı görüşüne oldukça doyurucu bir yanıt vermişti. Haklıydı. İtalya’nın Doğu Akdeniz’deki saldırganlığı Türk dış politikasının en önemli konu başlıklarından biriydi zaten.

Sonrasında benim için konu kapandı. Ta ki, dün akşam, yani 15 Mayıs’ta bir arkadaşımın iletmesi üzerine sizin 24 Nisan’da yaptığınız söyleşiyi izleyene kadar. Orada ne yazık ki Cengiz Özakıncı, beni hedef alarak iki doğru olmayan iddiada bulunuyordu.

1) Yukarıda anlattığım gibi, yazımdan önce Cengiz Özakıncı’nın bu konudaki bir yazısını okumuş değilim. Özakıncı’nın da İtalya’ya işaret ettiğini, yukarıda anlattığım gibi Aydınlıkçı bir yönetmen arkadaşımın telefonda söylemesi üzerine öğrenmiştim. Hatta Hatay konusundan hiç bahsetmemişti. Sizin 24 Nisan tarihli söyleşinizden anlaşılıyor ki, Sayın Özakıncı İtalya dışında aslında o gün Hatay’a da işaret etmiş. Etmemiş olsa şaşırırdım zaten, zira Özakıncı bu konulara en vakıf isimlerin başında gelir.

Ancak Özakıncı, sizinle 24 Nisan’daki söyleşisinde, benim Cumhuriyet’te kendisinin tezlerini papağan gibi tekrarladığımı söylüyor. Üstelik “adını anmak istemediğim o kişi” diyerek beni küçümsüyor güya…

Sayın Özakıncı’nın bu çiğ üslubu kendisine yakıştırmasına doğrusu üzüldüm. Yukarıda da anlattığım gibi, Aydınlık’ın manşetinin çıktığı gün, pek çok isimle telefonda konuşarak manşete itirazlarımı zaten anlattım. Üç gün sonra yazdıklarım zaten çevrem tarafından biliniyordu yani. Dolayısıyla yazı günümün bu manşetten üç gün sonraya denk gelmesi ve Cengiz Özakıncı’nın yazısının Veryansın’da daha önce çıkmış olması “onun tezlerini alıp papağan gibi yazmış” olduğum anlamına gelmiyor!

Kaldı ki Özakıncı’nın o yazısına denk gelmiş olsaydım, bu konulara vakıf biri olduğundan görüşlerime dayanak yapmak adına zaten yazısından adını vererek alıntı yapardım. Böylece tezimi güçlendirmiş olurdum.

2) Özakıncı, buradan hareketle geçmişte yaptığımız bir tartışmaya gönderme yapıyor ve benim Doğu Perinçek’le ittifak yaparak kendisini hedef aldığımı iddia ediyor. Doğru değil!

Doğu Perinçek’in yardımcısı Amiral Soner Polat, Cengiz Özakıncı’nın Aziz Nesin’i Alman ajanlığıyla suçlayan eski bir yazısını alıntılayarak, sosyal medyada Aziz Nesin’i hedef almıştı. Tanıdığım ve çok değer verdiğim VP Genel Başkan Yardımcısı Soner Polat’a bu konuda itiraz etmiş, yanıt vermiştim. Tartışma sosyal medyada uzamış, o yazının asıl sahibi olarak Cengiz Özakıncı da konuya dahil olmuştu. Özetle bir tarafta ben ve Taylan Kara (ki kendisiyle de o süreçte bu yazışmalar nedeniyle tanışmıştım), diğer tarafta da Soner Polat ve Cengiz Özakıncı, Aziz Nesin konusunu, üstelik sertçe tartışmıştık.

Yani iddia ettiği gibi ben ve Doğu Perinçek kendisine karşı ittifak yapmamıştık. Tersine o tartışmada kendisi Perinçek’in yardımcısıyla aynı taraftaydı.

Cengiz Özakıncı’nın Aziz Nesin’e ilişkin o haksız ithamına nerede görsem karşı çıkarım, çıkmaya da devam edeceğim. Fakat Özakıncı’nın o konudaki yanlışı, başka konulardaki doğrularını benim açımdan hiç gölgelemiyor. Özakıncı’nın katılmadığım görüşleri olduğu gibi, katıldığım ve doğru bulduğum görüşleri de var elbette. Hatta katıldığım görüşleri kesinlikle katılmadıklarımdan katbekat fazladır.

Ben, görüşleri önemsiyorum. Cengiz Özakıncı’yla bir konuda çok sert tartıştık diye onun adını da yok saymam, doğru bulduğum görüşlerini de…

Benden çok daha deneyimli bir aydın olan Cengiz Özakıncı da keşke öyle yapabilse…

Mehmet Ali Güller
16 Mayıs 2021

3 Yorum

Neo-Tanzimatçılık

Son AKP hükümetini, ilk günden beri bu köşede “CEO’lar kabinesi” olarak niteliyorum. Zira kabinenin Sağlık Bakanı özel hastane sahibi, Eğitim Bakanı özel okul sahibi, Turizm Bakanı otel sahibi, Ticaret Bakanı da tüccar(dı).

Tüccar Ruhsar Pekcan, kendi şirketinin ürününü kendi bakanlığına satınca, kamuoyundan büyük tepki gördü; “Baş CEO” kendisini kabineden almak zorunda kaldı…

Hükümetin başına “Baş CEO” dememiz de birkaç nedenle: Birincisi “ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” (16.10.2005) dediği için; ikincisi “Ben bu ülkenin şirket gibi yönetilmesini istiyorum” (15.3.2015) dediği için; üçüncüsü de buna uygun “CEO’lar kabinesi” oluşturduğu için…

Vatandaşını aşağılayan devlet reklamı

Tüccarın, şirket sahibinin, hastane sahibinin, otel sahibinin sahip olduğu kurumun çıkarıyla kamunun çıkarı çeliştiğinde hangi çıkarı esas alacağı, ciddi bir problemdir. İşte Ticaret Bakanı olayında, tüccar Ruhsar Pekcan’ın çok açık bir şekilde kendi şirketinin çıkarını gözettiği ortaya çıktı.

Fakat sorun birkaç boyutlu: Örneğin çıkarlar karşı karşıya gelmese bile, bir bakanın, bakanlığını alışık olduğu şekilde şirketini yönetir gibi yönetmesi, istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Nitekim doğurdu: Turizm Bakanlığı’nın son tanıtım videosundan bahsediyoruz…

Videoda turizm çalışanı vatandaşlarımızın maskesinde şu yazıyor: “Keyfine bak, aşılıyım.”

Vatandaşını bu kadar aşağılayan bir tanıtım haliyle büyük tepki gördü ve bakanlık videoyu silmek zorunda kaldı.

Bunun sıradan bir hata, bir gaf olmadığı, tersine yerleşik bir anlayışın yansıması olduğu ortada. Zira daha birkaç gün önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Alman mevkidaşıyla basın toplantısında “Turistin görebileceği herkesi aşılayacağız” demişti (6.5.2021)!

Müstemleke zihniyeti

Uzun uzun analizler yapmaya gerek yok, tablo ortada: “Ülkeyi şirket gören, haliyle vatandaşı pazarlanacak meta görür!

Hem Çavuşoğlu’nun sözleri, hem de otel sahibi Turizm Bakanı’nın başında olduğu bakanlığın videosu, ne acı ki tam bir “müstemleke zihniyeti” ortaya koyuyor.

Turist için, turistin dövizi için vatandaşını aşağılayan bu “eziklik hali”, eskiden de vardı: Dün Tanzimatçılıktı, bugün neo-Tanzimatçılık…

Ne tesadüf! Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın “Bize 150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır” (30.7.2020) sözleri, sadece Cumhuriyet’in değil, 1908’deki II. Meşrutiyet’in ve 1876’daki I. Meşrutiyet’in de reddini içeriyor.

Günümüzden geriye 150 yıl çıkarıldığında ne kalıyor geriye peki? Tanzimatçılık kalıyor!

Müzik notasından turizm pazarlamasına

Neo-Tanzimatçı bu iktidarın vatandaşını turiste “tadını çıkar” kıvamında pazarlaması kuşkusuz şaşırtıcı değil. Birkaç örneği anımsayalım:

– “İsrail’e karşı ümmet aksiyon bekliyor” şovu yapanlar, ABD Irak’ta “ümmeti” bombalarken, Amerikan gazetesi WSJ’ye mektup yazıp, “Cesur ABD askerlerinin Irak’tan en az kayıpla eve dönmeleri için dua ediyoruz” diyorlardı (31.3.2003).

– O “Cesur ABD askerleri”, Türk askerlerinin başına Irak’ın kuzeyinde çuval geçirdiğinde, kamuoyu haklı olarak iktidardan Washington’a diplomatik nota vermesini talep etmişti. “Ne notası, müzik notası mı” diye dalga geçmişlerdi (8.7.2003).

– ABD Başkanı Donald Trump’ın 9 Ekim 2019 tarihli “aptal olma” mesajlı mektubunu da sineye çektiler. Kamuoyu, boşuna günlerce tepki göstermelerini bekledi. En sonunda Trump’la görüşmeye gittiklerinde “mektubu iade ettik” diyerek konuyu kapatmaya çalıştılar.

– ABD Başkanı Joe Biden 24 Nisan 2021’de, uluslararası hukuka aykırı olarak “soykırım” kavramını kullandı. 48 saat boyunca duymamazlıktan geldiler. Muhalefetin tepkisi nedeniyle ancak 48 saat sonra, o da Biden’ın “soykırım” ifadesini Ermeni çevrelerin baskısı nedeniyle kullandığını belirterek, yumuşak tonda bir yanıt verebildiler.

19 yıllık iktidarları boyunca pek çok kez ülkemizi benzer hallere düşürdüler. O nedenle bu iktidardan kurtulmak aynı zamanda “onurumuza” sahip çıkma konusudur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mayıs 2021

1 Yorum

CIA uzmanı gözüyle Kanal İstanbul

Paul Goble: Rusya ve Avrasya uzmanı. ABD Dışişleri Bakanlığında özel danışmanlık yaptı. CIA’da uzman analist olarak çalıştı.

Amerika’nın Sesi’nden Mehmet Toroğlu, dün kendisiyle önemli bir söyleşi yaptı. Goble’ın mesajları özetle şunlar:

– “Girit, İncirlik’in alternatifi değil. Haritaya ya da NATO’nun tarihine bakan herhangi bir kişi, Yunanistan’ın günün birinde Türkiye’nin yerini alabileceğini söylemeye hiç niyet etmez.”

– “Türkiye İncirlik’i kapatmaz, ABD de yakın vadede İncirlik’ten vazgeçmez.”

– “Boğazlar ve Karadeniz’den dolayı kilit bir coğrafi konuma sahip Türkiye ABD için muazzam önemde.”

– “S-400 alımı Türkiye’nin yön değiştirdiği anlamına gelmiyor.”

– “Türkiye Orta Asya’daki nüfuzunu ABD’yle görüşmelerinde masaya getirmeli.”

Fakat önemli bulduğum mesajı başkaydı…

Kanal İstanbul Montrö’yü değiştirir’

Kanal İstanbul’un Montrö’yü riske atacağı çokça vurgulandı, en son 104 amiral bu konuda kamuoyunu bilgilendirdi. İktidar ise hem bu görüşleri sindirmek için kamuoyuna “Kanal İstanbul ile Montrö Sözleşmesi’nin bir ilgisi yok” diyor ama hem de “Kanal İstanbul’dan gerekirse savaş gemileri geçirmeyi” savunuyor, “daha iyisi yapılana kadar Montrö’ye bağlıyız” diyerek konuyu müzakere açık hale getiriyor.

CIA analisti Paul Goble, “Kanal İstanbul’la birlikte Montrö’de bazı değişiklikler yapılabilir” diyor ve bunun nasıl olacağını da şöyle açıklıyor: “Ankara Montrö’nün kanal için uygulanmayacağını çok açık ortaya koymuştu ve eğer kanal için uygulanmayacaksa, o zaman aslında şu anki önemini aynı şekliyle sürdürmeyecek anlamına geliyor bu. Dolayısıyla bu durum, Türkiye’yi Karadeniz bölgesinde daha da önemli hale getirecek.”

Bu köşede birkaç kez yazdık: Washington, Karadeniz’i Türkiye-Rusya ilişkilerini bozma konusu olarak görüyor. Erdoğan’ın “Karadeniz Rus gölü olmasın” diyerek NATO’yu bölgeye çağırması ve iktidarın Ukrayna politikaları, ABD’nin işini kolaylaştırıyor. Bu şartlarda Kanal İstranbul’un yapılması ve bu nedenle Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması, Türkiye ve “Karadeniz Barışı” için büyük sorundur.

AKP’nin Patriot rüşveti

Cumhurbaşkanlı Sözcüsü İbrahim Kalın, dün Hürriyet’te Erdinç Çelikhan’a “beş kritik mesaj” açıkladı. Kalın, özetle haziranda NATO Zirvesinde yapılacak Erdoğan-Biden görüşmesinde iktidarın “esneyebileceği” sinyalini veriyor.

Masadaki en önemli konu olan S-400 konusunda Kalın’ın söyledikleri, Türkiye adına vahim: “ABD’yle iki müttefik ve stratejik ortaksak, S-400 konusunu müzakere yoluyla çözebiliriz. Şartlar uygun olursa, S-400’lerin yanında Patriotları da alabiliriz.

Türkiye ABD’yle S-400’ün nesini müzakere edecek? Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın gündeme getirdiği Girit Modeli’ni mi? AKP medyasında yer alan “S-400 kumandasında ABD’li subayın da olması” modelini mi? Nahcıvan’a taşıma modelini mi?

S-400’ler ABD’yle müzakere edilemez! Hele de ABD’ye karşılığında “patriot rüşveti” hiç verilemez! ABD’ye bu konuda rüşvet teklif etmek, emperyalizme kesinlikle yetinmeyeceği tavizi vermek demektir.

İsrail’e en iyi yanıt: Kürecik

Güya S-400’leri 2020 nisanında çalıştıracaklardı. Kamuoyunu kandırdılar ve hiç ilgisi olmadığı halde “salgın nedeniyle erteledik” dediler. Oysa yaptıkları ortada: Hâlâ S-400’leri ABD’yle pazarlık için kullanıyorlar.

S-400’leri Türkiye’nin hava savunması ihtiyacı için değil de, ABD-AKP sorunlarının çözümünde kullanılacak bir pazarlık kartı olarak almış gibi hareket ediyorlar…

Aynı anlayış İsrail konusuna da yansıyor: “Kudüs’e Mehmetçiği gönderelim”, “TSK öncülüğünde Kudüs’te Barış Gücü oluşturalım” çağrıları AK-medyada…

Üç yıl önce de benzer açıklamaları yapıyorlardı. Hatta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “İslam Dünyası bir karar aldı. Filistinli kardeşlerimizin ve Kudüs’ün korunması için oraya uluslararası bir güç göndereceğiz” demişti. Ne oldu? Hiç! Çünkü maksatları tabanın gazını almak…

Oysa İsrail’e yanıt vermek isteyen için yapılacak ilk iş belli: İsrail’in güvenliğini sağlayan Kürecik Radarı’nı kapatmak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mayıs 2021

1 Yorum

İsrail terörünün destekçileri

İsrail, Ramazan Bayramı’na doğru Doğu Kudüs’te terör estirmeye başladı. Mescidi Aksa’ya saldırdı, Filistinlileri Şeyh Cerrah Mahallesi’ndeki evlerinden zorla çıkardı, Şeyh Cerrah mahallesine saldırısında çocukları ve kadınları katletti.

İslam dünyası olayı yine kınıyor, bölgedeki ülkelerin liderleri telefon diplomasisi ile İsrail’i ayıplıyor vb. Ya sonra?

İSRAİL ABD EMPERYALİZMİNİN KANATLARI ALTINDA

İsrail, binlerce kez yaptığını yine tekrarlamış oldu: Terör estirerek adım adım genişliyor, Filistinlileri katlederek onların topraklarına yerleşiyor. İsrail haritası 70 yılda böyle adım adım genişledi…

Peki İsrail bu cüreti nereden alıyor? İsrail terörünün doğrudan ve dolaylı destekçileri kimlerdir?

1) İsrail’in en büyük dayanağı ABD emperyalizmidir.

İsrail, ABD’nin onayıyla Ortadoğu’da terör estirebiliyor yıllardır. Nasılsa ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’denki veto kartı, İsrail’i “uluslararası düzenin” çatı kurumunda koruyabiliyor.

ABD için İsrail’in güvenliğinin sağlanabilmesi, Ortadoğu’daki çıkarlarının en başında geliyor çoğu zaman.

Ve İsrail de ABD adına Ortadooğu’da jandarmalık yapıyor karşılığında.

MISIR VE ÜRDÜN’ÜN İHANETİ

2) Mısır’ın Cemal Abdülnasır dönemi İsrail karşıtı politikaları, Enver Sedat döneminde değişmeye başladı. ABD, İsrail ve Mısır’a Camp David Sözleşmesi imzalattı. Böylece İsrail’in Filistin’i işgalinin önündeki önemli engel olan Mısır-Suriye bloğu parçalanmış oldu. Dahası Arap dünyasının askeri ve siyasi lideri durumundaki Mısır’ın yeni konumu, Arap dünyasını böldü.

Enver Sedat’ın Camp David Sözleşmesi sürecinin başında, 1977’de Kudüs’ü ziyaret etmesini Fas, Sudan ve Umman destekledi; Ürdün ve Suudi Arabistan tarafsız kaldı; Suriye, Irak, Libya, Güney Yemen, Cezayir ve Tunus karşı çıkarak “ret cephesi” oluşturdu.

3) Ürdün’ün en başında beri Filistin konusunda izlediği sorunlu tutum, hatta Ürdün Kraliyet ailesinin özellikle Arafat’ın şahsında Filistin’deki ulusal kurtuluşçuluğu ve devrimciliği kendisine tehdit görmesi, bu ülkenin “Filistin’e ihaneti” sonuçlarını doğurdu. (Filistin’e Arap ihaneti konusunda ayrıntılı bilgiler için, Hüsnü Mahalli’nin Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan Filistin Benimdir- Ortadoğu’nun Kanlı Tarihi kitabını mutlaka okuyun.)

ABD’NİN ORTADOĞU İŞGALİ İSRAİL’E YARADI

4) ABD’nin Irak’ı işgali, Libya ve Suriye’ye saldırısı ve İran’ı hedef alması en çok İsrail’e yaradı.

Irak lideri Saddam Hüseyin, Libya lideri Muammer Kaddafi, Suriye liderleri baba-oğul Esad’lar ve İran yönetimi, Filistin’in en büyük destekçileriydi. ABD’nin son 30 yılda bu dört ülkeyi hedef alması, İsrail’in Filistin’de terör estirmesini kolaylaştırdı.

Haliyle ABD’nin bu saldırılarına destek verenler, nesnel olarak İsrail’in Filistin saldırganlığını kolaylaştırmaya dolaylı omuz vermiş oldular, oluyorlar.

İSRAİL’İN EN ÖNEMLİ DESTEKÇİSİ: SUUDİ KRALİYET AİLESİ

5) İsrail’in son dönemde Ortadoğu’daki en önemli destekçisi Suudi Kraliyet ailesidir. İki ülkenin temsilcileri geçen yıllarda ABD’de biraraya gelmiş ve Ortadoğu’yu ilgilendiren pek çok sorunla ilgili ortak tutum geliştirmişlerdir.

İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold ile Suudi Arabistan hükümet danışmanı Enver Macid’in ABD direktörlüğünde 4 Haziran 2015’te Washington’da imzaladığı 7 maddelik anlaşma ibretliktir. (Türkiye ve İran’ı da hedef alan bu anlaşmasının ayrıntıları için Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabıma bakınız lütfen.)

6) ABD’nin Arap-İsrail normalleşme projesi, İsrail’i pervasızlaştırıyor. Önceki ABD Başkanı Donald Trump “Yüzyılın Anlaşması” diyerek bazı Arap ülkelerini “siyasi, ekonomik ve askeri destek” karşılığında İsrail’le normalleştirdi. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas, Sudan, hatta Katar’ın sıra sıra İsrail’le normalleşmesi, Arap ve İslam dünyasını böldü ve İsrail karşıtı cepheyi iyice daralttı.

İSRAİL’İN SOYKIRIM RANTI

7) Nazizmin Yahudi soykırımı, ne acı ki İsrail terörünün en büyük kalkanı haline gelmiş durumda.

İsrail devleti soykırım acısını kullanarak, bunu kendi terörüne dayanak yapıyor ve AB ülkelerini soykırım rantı üzerinden tepkisizliğe hatta destek vermeye zorluyor.

Nazilerin Çingene, Polonyalı, Slav, komünist katliamlarının yok sayılarak, sadece ve sadece Yahudi Soykırımının öne çıkarılması, bir İsrail devlet politikasıdır. Öyle ki İsrailliler, Nazilerin diğer katliamlarından bahsedilmesini “Yahudi Soykırımını küçültme girişimi” sayıyor ve susturmaya çalışırlar. Neden? Çünkü İsrail Devleti, Nazizmin Yahudi soykırımını, kendi Filistin düşmanlığına örtü olarak kullanıyor.

PANZEHİR: ANTİEMPERYALİST MÜCADELE

İsrail’in ABD destekli teröründen ve Filistin’i işgalinden, pek çok İsrailli de rahatsız. Zira onlar Filistinlilerle barış içinde yaşamak istiyorlar; sürekli savaş ortamı içerisinde alarm halinde olmak istemiyorlar.

Ancak ne yazık ki İsraillilerin çoğunluğu tablodan memnun; dinsel nedenlerle memnun olanlar da var, işgalin ve yeni toprakların zenginliği nedeniyle memnun olanlar da… Mescidi Aksa Camisi yanarken sevinç içinde gösteri yapan o dindar Yahudilerin görüntüsü, insanlık adına büyük utançtır…

Peki bu tablo nasıl değişecek? İsrail sürekli genişlemeye ve terör estirmeye devam mı edecek? Yanıtı, yukarıda sıraladığımız nedenlerin ortadan kaldırılmasına bağlı.

ABD emperyalizminin Ortadoğu’dan kovulması, bu sorunun biricik çözümüdür. ABD desteğinden olmak, İsrail’i frenleyecek ve Filistinlilerle barış içinde içinde yaşamak isteyen İsrailli azınlığın elini güçlendirecektir.

Özetle, antiemperyalizm, pek çok sorunun olduğu gibi, bu sorunun da panzehridir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Mayıs 2021

1 Yorum

Dış politikada iki zıt model

İktidarın Ortadoğu’daki normalleşme arayışı, 19 yıllık yanlış dış politikadan dönüş çabası olarak -19 yılın kayıplarına ve dönülen noktada artık eski konumu bulamayacak olmaya rağmen- yine de ve elbette olumludur.

19 yıl dememiz şundan: Bu iktidar, iktidar olabilmesinin karşılığı olarak daha ilk günden “yanlış dış politika” uygulamaya başladı çünkü…

Bir de şunun altına çizelim: İktidar 19 yıllık yanlıştan, doğruyu gördüğü için değil, kendi yanlış dış politikasını sürdürebilme şansı artık kalmadığı için taktik nedenlerle dönüyor. Yani şartlar değiştiğinde, yapısal olarak aynı yanlışa dönme potansiyelini fazlasıyla taşıyor.

Türk dış politikasının üç modeli

Son 19 yılda yaşadığımız, kabaca ülkemizin üçüncü dış politika modelinin ikinci dönemiydi.

Birinci model, “aktif kolektivizm” olarak Atatürk’ün dış politika modeliydi.

İkinci model, Batı ittifakı içinde bölge merkezli dış politika modeliydi: İnönü’yle başlayan, Menderes ve Demirel’le ilerletilen, bölge merkezli dış politikayı Batı’yla NATO içinde içinde uygulayan bir modeldi.

Üçüncü model ise “Alt bölgesel düzen kurma” modeliydi: Birinci dönemini Özal, ikinci dönemini Erdoğan uyguladı. Özetle ABD’nin küresel düzeninin altında ve ona bağlı bir alt bölgesel düzen kurma hedefli dış politikaydı. Bu modelin Erdoğan döneminin bir kanadında BOP eşbaşkanlığı, diğer kanadında da neo-Abdülhamitçilik vardı.

Atatürk’ün kolektif güvenlik anlayışı

Birinci model, yani aktif kolektif güvenlik” modeli, Atatürk’ün “tam bağımsızlık” ve “yurtta barış, dünyada barış” hedeflerinin gereğiydi. Bu iki hedef ise dünyayı emperyalizm ve “mazlum milletler” şeklinde çözümlemenin sonucuydu.

Yurttaki barış ile komşulardaki barış arasında birbirini besleyen ve destekleyen diyalektik bir ilişki kuran bu model, komşuların barış içinde olmasına özen gösteriyordu.

Somutlarsak: Atatürk, Türkiye’nin gücüne dayanarak ve bu gücü ittifaklarla destekleyerek ülkemizin etrafında “barış kuşakları” inşa etti. 1934’te Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ile Balkan Paktı kurarak Türkiye’nin batısının güvenliğini sağladı. 1937’de Irak, İran ve Afganistan’la Sadabad Paktı kurarak Türkiye’nin güney ve doğusunun güvenliğini sağladı. Kuzeyden güvenlik zaten temelleri Kurtuluş Savaşı içinde atılmış Türkiye-SSCB dostluğu ile sağlanmıştı. Özetle Atatürk Türkiye’nin dört bir tarafında “kolektif güvenlik” anlayışı ile barış ve güvenlik kuşakları oluşturdu.

Erdoğan’ın neo-Abdülhamitçiliği

Erdoğan’ın dış politika modeli ise şu dört nedenle kökten Atatürk’ün modeline zıttır:

1) Erdoğan’ın dış politika modeli antiemperyalist değil, tersine emperyalizmin bölgemizi hedef alan Büyük Ortadoğu Projesinin eşbaşkanlığının uygulanmasıdır.

2) Erdoğan’ın dış politikasının hedefi “komşularda barış” değildir. Öyle olmadığı için de “yurtta barış” zaafa uğramıştır. Komşulara müdahale, terör ithali ve büyük sığınmacı sorununa dönüşmüştür.

3) Erdoğan’ın dış politikası, genişlemeyi hedef almaktadır ve bu ihtiyaçla emperyalizmin teorisi olan jeopolitikçiliği uygulamaktadır. Tehdidi, komşulara rağmen, komşuların toprağında asker bulundurarak önlemeye çalışmaktadır. Atatürk ise tehdidi, komşularla birlikte, “kolektif güvenlik” anlayışı içinde önleme yolunu seçmişti. Bu jeopolitikçi yaklaşım haliyle, Hatay’ın güvenliğini Suriye toprağı Afrin’e, Afrin’in güvenliğini daha ilerideki Suriye toprağı İdlib’e bağladı. AKP-MHP ortaklığının Halep’i 82. il ilan eden yaklaşımları, bu jeopolitikçi tutumun kaçınılmaz sonucuydu. (Jeopolitikçilik konusunda Amerikan Hegemonyasının Sonu kitabımda yer alan ilgili bölümü ve Cumhuriyet’teki kimi makalelerimi okumanızı öneririm. Daha geniş bir değerlendirme için ise Hasan Bögün’ün haber2021.com’da yayımlanmakta olan “Jeopolitik emperyalizmin teorisidir” başlıklı yazı dizisini okumanızı öneririm.)

4) Erdoğan, neo-Abdülhamitçi bir dış politika uygulamaktadır: Rusya’yla anlaşarak kendisine alan açmaya çalışmakta, Rusya’yla ilişkisini ABD’yle pazarlıkta kullanmakta ve bu iki gücü de AB’yle dengelemeye çalışmaktadır.

Sonuç

Dış politikadaki “Atatürk modeli”ne zıt yürütülen “Erdoğan modeli”nin iflası ortada. Türkiye’nin ihtiyacı, hükümetin o iflası görerek “taktik dönüşler” yapması değil, “Atatürk modeli”ni bugünün koşullarında kapsamlı bir şekilde uygulayacak yeni bir iktidar anlayışıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Mayıs 2021

3 Yorum

Ortadoğu’da iki zıt normalleşme

Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı “normalleşme” özetle şöyleydi:

– Körfez ülkeleri İsrail’le normalleşecek.

– Bölgede İran’a karşı İsrail-Mısır-Suudi Arabistan ekseni oluşturulacak.

– Bu siyasi ittifakın “Ortadoğu NATO’su” olacak.

Bu konularda oldukça önemli ilerlemeler kat edildi. İsrail Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Sudan ve Fas’la normalleşti. Suudi Arabistan’la gayriresmi olarak zaten normelleşmişti, adım adım resmiyete taşımaya başladı. Oluşturulan yeni ekseni Doğu Akdeniz’e taşıdılar. Hatta Türkiye’nin müttefiki Katar’ı da Körfez-Katar barışıyla sürece dahil ettiler. Bir tek “Ortadoğu NATO’sunu” oluşturamadılar.

İkili normalleşme hamleleri

ABD’nin “İsrail’in güvenliği” ana hedefli bu normalleşme sürecini, şimdilerde zıt yönde bir başka normalleşme süreci izliyor. Özetlersek:

Suudi Arabistan – İran normalleşme girişimi: Suudi Arabistan ve İran istihbarat şefleri iki kez Bağdat’ta görüştü. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Bin Selman, İran’la iyi ilişkiler kurmak istediklerini söyledi.

Suudi Arabistan – Suriye normalleşme girişimi: Suudi İstihbarat Şefi Hamid Humeydan Şam’da Devlet Başkanı Beşşar Esad ve Ulusal Güvenlik Büro Başkanı Ali Memlük ile görüştü.

BAE – Suriye normalleşme girişimi: BAE Şam’daki büyükelçiliğini yeniden açtı. BAE’nin Dışişleri ve Uluslararası İşbirliğinden Sorumlu Bakanı Abdullah bin Zayed el Nahyan, Suriye’nin Arap Ligi’ne dönmesinin “kaçınılmaz” olduğunu söyledi.

Türkiye – Suudi Arabistan normalleşme girişimi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ramazan bayramı dolayısıyla tebriklerini iletmek üzere” Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz El Suud ile görüştü.

Türkiye – Mısır normalleşme girişimi: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Ramazan ayını tebrik amacıyla” Mısır Dışişleri Bakanı Semih Şükrü’yü aradı. Ardından iki ülke dışişleri heyetleri 5-6 Mayıs’ta Kahire’de biraraya geldi. Çavuşoğlu,”ilişkileri normalleştirmek için atılabilecek adımlar konusunda görüşmelerin devam edeceğini” açıkladı.

Türkiye – BAE normalleşme girişimi: BAE’nin Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Enver Gargaş, Türkiye ile karşılıklı olarak egemenliğe saygı çerçevesinde normalleşmek istediklerini söyledi.

Türkiye-Mısır normalleşmesi

Kuşkusuz masadaki tüm sorunların çözümü mümkün değil. Dahası, normalleşme sürecinde, ilk duruma dönme olanağı da artık yok. Ancak her durumda bölgenin istikrarı adına bu ülkelerin belli çıkarlarda ortaklaşarak normalleşmesi, oldukça yararlıdır.

Bu normalleşme girişimleri içinde, sonuca etkisi bakımından bizim için en önemlisi Türkiye – Mısır normalleşme girişimidir. Mısır medyasına göre Kahire’nin masaya koyduğu üç dosya var:

– Türkiye’nin Müslüman Kardeşler (İhvan) dosyasını tamamen kapatması. (Türkiye bu konuda geçen haftalarda bazı adımlar attı ve İhvan’ın yayınlarına kısıtlama getirdi.)

– AKP iktidarının Mısır ve Arap ülkelerinin içişlerine karışmaması.

– Türkiye’nin Libya, Suriye ve Irak’taki askerlerini çekmesi.

En önemli dosyanın üçüncüsü olduğu görülüyor. Ancak müzakereler başlarken masaya pek çok ülkedeki askeri varlığın sorun olarak konulması, “yüksek elle müzakereye başlama” isteğinden öte bir anlam ifade etmiyor. Zamanla sadece Libya’daki askeri varlık konusu müzakere edilecektir. Kahire’yle eşzamanlı Batı da bu konuda baskı yapmaktadır. Son olarak Almanya Başbakanı Angela Merkel, Erdoğan’a “Libya’da bulunan yabancı kuvvetlerin ülkeden çekilmesi” çağrısı yaptı.

Ankara’nın bu konuda Mısır’la normalleşme sürecinde esas alacağı ana çıkarı, Libya’yla yapılan MEB anlaşmasını korumak olmalıdır.

ABD’nin boşluğu fırsat dönemi açtı

Kuşkusuz bu normalleşme, tek tek ülkelerin kendi çıkarlarının gereğidir. Ancak bunun hangi zeminde olabildiği de önemlidir.

O zemin, ABD’nin Ortadoğu’daki ağırlığını azaltmak zorunda kaldığı zemindir. 2,5 savaş konseptinden 1,5 cephede savaş konseptine gerileyen ABD, ağırlığını Çin ve Rusya cephelerine vermeye çalışıyor. İşte bunun gereği olarak Suudi Arabistan’ın Yemen savaşına silah satışını durdurdu, İran’la nükleer müzakere döndü vb.

ABD’nin boşluğunu askeri olarak Rusya’nın, ekonomik olarak Çin’in doldurmaya başladığı yeni bir Ortadoğu şekilleniyor özetle…

Bu, Ankara için de bir fırsat dönemidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mayıs 2021

1 Yorum

Bahçeli’nin on altı sabıkası

2015’te yitirdiğimiz Ergenekon kumpası mağdurlarından değerli hukukçu ve gazeteci Emcet Olcaytu, AKP’nin 2002 yılında tek başına iktidar olmasını sağlayan sürecin sorumlularından birinin de Devlet Bahçeli olduğunu saptayarak, “siyasi sabıkalarını” ortaya koymuştu.

Devlet Bahçeli’nin Dokuz Sabıkası ismiyle Kaynak Yayınları tarafından 2006 yılında basılan kitap, Bahçeli yönetimindeki MHP’nin pozisyonunu en net sergileyen çalışmaların başında geliyordu.

Olcaytu’nun saptadığı dokuz sabıka

Emcet Olcaytu, Bahçeli’nin “siyasi sabıkalarını” madde madde şu sorularla ortaya koyuyor ve belgeleriyle yanıtlarını veriyordu:

1) Bahçeli, küreselleşmeyi mi yoksa ulusal menfaatlarımızı mı savundu?

2) Bahçeli, AB konusunda gerçekçi mi yoksa hayalci mi davrandı?

3) Bahçeli, Kuzey Irak’taki Barzani devletine nasıl yardım etti?

4) Bahçeli, IMF ve Dünya Bankası operasyonlarına nasıl teslim oldu?

5) Bahçeli, ülkücü tabanı neden ve nasıl kandırdı?

6) Bahçeli, Türkçülerle neden ters düştü?

7) Bahçeli, Karen Fogg‘un casusluğuna neden göz yumdu?

8) Bahçeli niçin erken seçim istedi?

9) Bahçeli, Telafer katliamına niçin sessiz kaldı?

Erdoğan’ı başbakan yaptı

Kitap 2006 yılında yayımlandı. Birkaç yıl sonra Emcet Olcaytu Ergenekon kumpasıyla hedef alındı. 26 ay hapis yattı. Ancak sağlığı oldukça bozulmuştu ve gördüğü tedaviye rağmen 2015’te aramızdan ayrıldı.

Zaman zaman Gazeteci Hasan Bögün’le birlikte kendisini evinde ziyaret eder, siyasi gelişmeleri tartışırdık. Bahçeli’nin sabıkalarının artışını, yani kitabının genişletilmesi gerektiğini konuşurduk. Sağlığı elvermedi ne yazık ki…

Oysa Bahçeli’nin sicilindeki “siyasi sabıkalar” 2006’dan sonra daha da artmıştı.

ABD-AB’nin ekonomik krizle ve DSP’yi bölerek yıkamadığı Ecevit Hükümeti’ni koalisyonu bozarak yıkan Bahçeli, sadece Erdoğan’a başbakanlık yolu açmakla kalmamış, adım adım Erdoğan’la birlikte rejimi yıkıma götürmüştü:

Gül’ü cumhurbaşkanı, Erdoğan’ı başkan yaptı

10) Abdullah Gül TBMM’de 367 bulunamadığı için seçilemiyor, dahası artık umut da görmediği için cumhurbaşkanlığı sevdasından vazgeçiyordu. İmdadına Bahçeli yetişti ve 367’yi sağlayarak Gül’ü 2007’de cumhurbaşkanı yaptı.

11) Bahçeli, Kılıçdaroğlu ile birlikte Türkiye’yi Ekmeleddin İhsanoğlu’nu mecbur ederek fiilen Erdoğan’a cumhurbaşkanı olma yolunu açtı.

12) Bahçeli, 7 Haziran 2015 seçimi sonrasında hükümet kuramayacak konuma gerileyen AKP’ye, koalisyon seçeneklerini baltalayarak tekrar erken seçime gitme ve hükümet oluşturacak sayıya kavuşma olanağı sağladı.

13) Bahçeli, hükümet kuramayan AKP’ye, TBMM başkanlığı kazandırdı.

14) Bahçeli pek çok kez başkanlık sistemine karşı olduğunu açıklamasına rağmen ve de AKP de bu sistemi getiremeyeceğini görüp çalışmasını rafa kaldırmışken, Erdoğan’a el uzattı ve raftaki komployu siyaset arenasına indirdi. 2017’de çok sorunlu bir referandumla parlamenter sistem yıkıldı.

15) Bahçeli 2019 seçiminde Cumhur İttifakıyla Erdoğan’ı destekleyerek, tek adam rejiminin biraz daha kurumsallaşmasını ve hukuk devletinden iyice uzaklaşılmasını sağladı.

Bahçeli’nin ‘yeni anayasa’ hamlesi

16) Bahçeli’nin son siyasi sabıkası da yeni anayasa girişimidir. Son dönemde sık sık anayasa mahkemesini kapatmakla tehdit eden Bahçeli, 100 maddeli yeni anayasa hazırladığını ilan etti.

Anayasasının girişini ise Bahçeli şu sözlerle açıkladı: “Başlangıca, ‘Allah’ın lütfu, kardeşlik ruhu ve vatan sevgisiyle varlık bulmuş biz Türk Milleti’ düsturu ile giriş yapılmıştır.”

Allah’ın lütfu” sözleriyle giriş yapılan bir anayasa laikliğe karşı olmasının ötesinde, bir karşı-devrim sürecinin devamına işaret ediyor: Anımsayın, rejimin yıkılışı ve yeni bir rejimin inşası “Allah’ın lütfu” sözleriyle başlamıştı. Erdoğan 15 Temmuz darbe girişimi için “Allah’ın lütfu” demişti; o lütuf ile Türkiye OHAL ve kararnameler ülkesine dönmüş, o lütuf ile “Türk tipi başkanlık” modeline geçilmiş, o lütuf ile “tek adam rejimi” inşa edilmeye başlamıştı…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Mayıs 2021

2 Yorum

ABD’nin üç geri adımı

ABD Başkanı Joe Biden’ın ilk 100 günü, Washington’un üç geri adımı ile tamamlandı. Kuşkusuz her üç geri adım da nihai geri adım değil; ABD uygun şartlar buldukça hamle yapmaya, kararlılık karşısında da geri adımlar atmaya devam edecek…

Hegemonyası zayıflamakta olan ABD için “ileri-geri” hareket etmek, kaçınılmaz artık…

ABD ÇİN KARŞISINDA GERİ ADIM ATTI

Biden yönetimi işbaşı yaptıktan sonra Çin’e karşı yüksek perdeden açıklamalar yaptı. Hint-Pasifik stratejisi gereği Çin’i Hindistan’tan Japonya’ya uzanan geniş hat üzerinde çevreleme stratejisini yoğunlaştıracağını ortaya koydu. Bunun gereği olarak Asya’ya çıkarma yaptı ve Japonya’dan Avustralya’ya, Hindistan’dan Güner Kore’ye temaslarda bulunarak Çin’e karşı bir cephe inşa etmeye çalıştı. Hatta Pentagon içinde “Çin Görev Gücü” kurarak, silahlı mesaj da verdi.

ABD’nin bu saldırganlığı 18 Mart’a kadar sürdü. 18 Mart’ta ABD ile Çin arasında Alaska’da düzenlenen zirvede Washington yönetimi tüm kibri ve üstenci bakışıyla muhatabına “ayar vermeye” kalktı. Fakat hiç alışık olmadığı bir tepkiyle karşılaştı: Çinli yetkililer, ABD’nin insan haklarından bahsedecek durumda olmadığını, uluslararası toplum adına konuşamayacağını ve üst perdeden buyuramayacağı karşılığını verdiler.

Alaska Zirvesi, Çin’in “bela istemedeği ama belaya da hakettiği yanıtı vereceğini” ABD’ye göstermiş oldu.

Sonrası mı?

ABD Başkanı Joe Biden geçen hafta Kongre’de yaptığı ilk konuşmada, 21. yüzyılda üstünlüğü sağlama konusunda Çin ile “rekabeti memnuniyetle” karşılayacağını ama Çin’le çatışma aramadığını belirtti.

Ardından dün ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken bir tv programında konuştu iki temel mesaj verdi:

1) “Düzeni sarsacak veya sınayacak askeri, ekonomik ve diplomatik kapasiteye sahip olan tek ülkenin Çin olduğunu belirten Blinken “Ama bir şey hakkında çok açık olmak istiyorum. Amacımız Çin’i baskı altına almak, durdurmak veya engellemek değil, Çin’in sınadığı bu kurallara dayalı düzeni sürdürmek” dedi.

2) Blinken, ABD ve Çin arasındaki gerginliğin askeri bir çatışmaya dönüşme ihtimalinin bulunmadığını söyledi ve ekledi: “Bu noktaya gelmenin veya hatta bu yönde ilerlemenin Çin’in de ABD’nin de çıkarlarına son derece aykırı olduğunu düşünüyorum.”

ABD RUSYA KARŞISINDA GERİ ADIM ATTI

Biden Yönetimi, Ukrayna’da üçüncü kez Rusya’ya cephe açmaya çalıştı. İki ay boyunca Baltık’dan Karadeniz’e uzanan bölge üzerinde Rusya’nın “sinirleriyle oynama” çalıştı. İki ay boyunca Karadeniz’e çok sık NATO gemileri girip çıktı ve hem Gürcistan karasularında hem de Ukrayna karasularına tatbikat yaptı. Dahası ABD, Türkiye ile ortak tatbikat yaparak Moskova’ya mesaj verdi.

Ancak ABD bu gerginliği daha hazla ilerletemedi ve geri adım attı. Hem de Montrö tartışmaları sürecinde Karadeniz’e gönderdiği iki savaş gemisini yoldan geri çevirerek…

ABD temelde iki nedenle geri adım attı: Birincisi Rusya’nın kararlılığı nedeniyle, ikincisi de Almanya başta AB ülkelerini ikna edemediği için…

Kuşkusuz Biden, tıpkı Obama ve Trump dönemlerinde olduğu gibi Ukrayna cephesi üzerinden Rusya’yı rahatsız etmeyi fırsat buldukça sürdürecek.

ABD İRAN KARŞISINDA GERİ ADIM ATTI

Biden’in selefi Trump, Obama’nın İran’la yaptığı nükleer anlaşmadan çekilmiş ve yönetimi boyunca bu ülkeye ağır ekonomik ambargo uygulamıştı. Dahası ABD, İran’ın çok önemli isimlerinden Kasım Süleymani’yi de bir suikastle öldürmüştü.

Biden döneminde sürecin ne yöne gideceği merak konusuydu. İlk iki ay boyunca yeni ABD yönetimi konuyu ağırdan aldı ve nükleer anlaşmanın şartlarını zorlaştırma mesajları verdi. İran’ın balistik füze programını bile masaya yatırmak istedi.

İran ise bırakın geri adım atmayı, tersine hamle üstüne hamle yaptı. Önce ABD’yle masaya oturma şartı olarak yaptırımların kaldırılmasını istedi. Ardından Uranyum’u yüzde 20’ye zenginleştirme kararı aldı. ABD buna yanıt vermeye çalışırken, İran bu kez Uranyum’u yüzde 60’a zenginleştirme kararı aldı.

İran’ın hamleleri sonrası, 6 Nisan’da dolaylı görüşmeler başladı ve sürüyor. Geçen hafta hem Washington hem de Tahran yönetimi, müzakerelerin olumlu ilerlediği mesajını verdi.

Ve önceki gün İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Abbas Arakçi, bir ilerlemeyi daha duyurdu: “ABD enerji, banka ve limanlara uyguladığı yaptırımların kaldırılması konusunda anlaştık.”

TÜRKİYE TABLOYU İYİ ANALİZ ETMELİ

Görüldüğü gibi Biden’in başkanlığının kabaca ilk iki ayı saldırganlıkla geçti ama sonraki bir ay ise geri adımlara sahne oldu. Çok kabaca özetlediğimiz bu tablo, hegemonyası zayıflayan ABD’nin kapasitesinin sınırlarını göstermesi bakımından önemli.

Bu tablodan sonuçlar çıkarması gereken ülkelerin başında Türkiye geliyor. Türkiye başta pek çok ABD baskısı altındaki ülke, Biden yönetiminin Çin, Rusya ve İran karşısında atmak zorunda kaldığı geri adımları iyi analiz ederek, bu ülkeyle sorunlarını müzakerede tam kararlılık sergilemelidir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
4 Mayıs 2021

1 Yorum

ABD’yle değil, bölgeyle beyaz sayfa açılmalı

Joe Biden ABD başkanı seçildiğinden bu yana, Erdoğan sık sık ABD’yle “beyaz sayfa” açmak istediğini dile getiriyor.

Son olarak Erdoğan, Biden’ın “soykırımı” tanıyarak “Türk-Amerikan defterinin” bir sayfasını daha karaladığı şartlarda, “Haziran’da yeni bir dönemin kapılarını aralayacağımıza inanıyorum” dedi.

Kapkara defter

İnternetten arşivleri taradığınızda göreceksiniz: Erdoğan’ın ABD’ye “beyaz sayfa” çağrıları önceki yıllarda da var. Biden’dan önceki ABD Başkanı Trump’a yapılmış çağrılar örneğin; 2016’da, 2017’de, 2018’de, 2019’da…

ABD ise Erdoğan’ın her “beyaz sayfa” çağrısında “Türk-Amerikan defterinin” bir sayfasını daha karalamış; yaptırımlar eklemiş, davalar eklemiş, Astana’yı eklemiş, Türk-Rus normalleşmesini eklemiş, Türkiye’nin komşusu İran’la ilişkisini eklemiş…

Dahası, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’ye gönderdiği silah ve teçhizat dolu her TIR’da defterin sayfaları forma forma karalanmış…

Kısacası, neredeyse kapkara defterde açılacak beyaz sayfa kalmamış!

Defterde neler var?

Deftere karalanmış ve doğrudan Türkiye’yi hedef alan şu sorunlar çözülmeden, ABD’yle yeni bir sayfa açılamaz:

1) ABD’nin PKK ve FETÖ’yü desteklemeyi sürdürdüğü şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?

2) ABD’nin Kıbrıs Türklerini Rumlarla zorla birleştirme ve Türkiye’nin garantörlüğünü zayıflatma girişimleri sürdüğü müddetçe beyaz sayfa açılabilir mi?

3) ABD’nin “soykırımı” tanıyarak Türk-Ermeni düşmanlığını kaşıdığı şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?

4) ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi karasularına sıkıştırmaya çalıştığı şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?

5) ABD’nin Montrö’yü delerek Karadeniz’i bir NATO gölü yapmaya çalıştığı şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?

Erdoğan, Karadeniz başta bir ikisini kabullenmiş olabilir ama Türkiye bunu kabul edemez!

Doğu Akdeniz’de beyaz sayfa

Türkiye ABD’yle değil, komşularıyla ve bölge ülkeleriyle beyaz sayfa açmak zorundadır:

Türkiye Suriye ve Mısır’la beyaz sayfa açmalıdır. ABD’nin son “soykırım” sopasına siyasi arenada verilecek en iyi yanıt Ankara’nın Şam’la anlaşması olacaktır. Yine Ankara’nın Kahire’yle normalleşmesi Libya’dan Doğu Akdeniz’e olumlu sonuçlar doğuracaktır.

Türkiye ile İsrail arasında beyaz sayfa açılmalıdır. Doğu Akdeniz’deki doğalgazın Avrupa pazarına ulaştırılacağı en ekonomik güzergah hâlâ Türkiye’dir. Eastmed’in çıkmazları ortadadır ve Türkiye-İsrail normalleşmesi, Doğu Akdeniz’deki güzergah çatışmasının bölge yararına çözümünü kolaylaştırır.

Kıbrıs konusunda Türkiye ile İngiltere arasında beyaz sayfa açılmalıdır. Ankara’nın Denktaş karşıtı çizgisi ve AB hayalleri, Kıbrıs’ı bir AB konusu yaptı. Bu da hem Rumların hem de garantörü Yunanistan’ın elini güçlendirdi. İngiltere’nin AB’den ayrıldığı şartlarda Kıbrıs konusunun AB konusu olması, elbette İngiltere’yi çok memnun eden bir durum değil. İşte Ankara bu yeni durumu iyi değerlendirmeli ve KKTC’nin tanınması konusuna odaklanmalıdır. Eski İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw’ın geçen ay “Kıbrıs’ta iki bölgeli, iki toplumlu federal bir yapı artık mümkün değil. Bugün tek çözüm iki devletli bir yapıdır” demesi fırsata çevrilmelidir.

Kafkasya’da beyaz sayfa

Türkiye ile Ermenistan arasında beyaz sayfa açılmalıdır. Öyle AKP’nin “Ermeni Açılımı” gibi değil, ABD ve diğer emperyalistlerin “soykırım” şantajlarını boşa çıkarak şekilde bütünlüklü bir yol haritası uygulayarak…

Şartlar düne göre kolaylaşmıştır üstelik: Dün Türklerin bir bölümünü haklı olarak Ermenistan’la anlaşmaya ikna edemezdiniz, çünkü Azerbaycan’ın toprakları işgal altındaydı, ama o sorun birkaç ay önce çözülmüş oldu. Dahası, beyaz sayfaya asıl ihtiyacı olan Ermenistan’dır; ekonomisi, denize kapalı olması, sıkışmışlığı Ermenistan için Türkiye’nin dostluğunu nesnel olarak değerli kılmaktadır.

Unutulmamalı; Ermenistan’ın resmi lügatinde 1965’e kadar “soykırım” yoktu; 70’lerle birlikte “soykırım” bir emperyalist argüman olarak Türklerle Ermenilerin arasına girdi, ardından da ASALA terörü…

Her şeye rağmen, Ankara ve Erivan, acıları yarıştırmadan, geleceğe ortak çıkarlar ve iyi komşuluk penceresinden bakabilmelidir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Mayıs 2021

2 Yorum

Tek adam rejimi ve CEO’lar kabinesi

Tek adam rejimi, anımsayın, hukuksuzluk üzerinden inşa oldu. Öyle ki, Erdoğan’ın ortağı Bahçelifiili duruma hukuk kazandıralım” demiş ve arkasından “Türk tipi başkanlık” sisteminin yolu açılmıştı.

Yani hukuksuz şekilde uygulanmakta olan tek adam rejimine, anayasal kılıf ve hukuk örtüsü sağlanmıştı.

Kuşkusuz bu durum bile meşruiyet sağlamadı, zira tek adam rejimi pek çok uygulamasıyla hâlâ hukuksuz! Son örneği de yasaya aykırı alkol yasağıdır.

Tek adam rejimi, beğenmediği kararı nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin kararını bile tanımayan, hatta o kararı verdi diye “Anayasa Mahkemesi de kapatılsın” diyebilen bir rejimdir. Öyle ki alt mahkemeler, sarayın güvencesiyle Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını bile uygulamaz durumdadırlar.

Özetle rejimin pek çok uygulaması tam bir hukuksuzluk örneğidir.

Pekcan vakası

Tek adam rejiminin doğurduğu sonuçlardan biri de Ruhsar Pekcan vakasıdır. Günlerdir başta Serpil Yılmaz ve İsmail Saymaz olmak üzere gazetecilerPekcan vakasını bütün vehametiyle kamuoyuna anlatıyorlar. Özetlersek:

3 Kasım 2016 gecesi saraya bir ihbar gidiyor. Ruhsar Pekcan isimli bir işinsanının “Emine Erdoğan’ın yakınıyım” diyerek vergi ödemeksizin eşya ithali girişiminde bulunacağı belirtiliyor. Bu ihbar üzerine Emine Erdoğan’ın özel kalem müdürü Sema Silkin Ün, Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfekçi’nin özel kalem müdürünü bilgilendiriyor. Olayın ciddiyeti nedeniyle Gümrükler Genel Müdürlüğü Özel Bürosu, hemen ertesi sabah bölge müdürlerine bu konuda bir uyarı gönderiyor ve müdürlüklerden dikkatli olmasını istiyor.

20 ay sonra 8 Temmuz 2018 günü Ruhsar Pekcan, kendisi hakkında dikkatli olunmasının istenildiği Ticaret Bakanlığı’na bakan yapılıyor!

Sonrası daha da vahim: Pekcan eşi ve iki ortağıyla kurduğu şirketine 2019 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’ndan 1,4 milyon TL teşvik alıp “dezenfektan” üretiyor. Sonra o dezenfektanı Ticaret Bakanlığı’na, yani kendi bakanlığına satıyor. Litresini 3 TL’ye mal ettikleri dezenfektanı THY’nin bir şirketine 14.35 TL’ye satıyor ama satan kendi alan kendi olunca iş kolaylaşıyor ve aynı ürünü Ticaret Bakanlığı’na 35 TL’den satıyor!

Pekcan vakasının sorumlusu Erdoğan

Konu ortaya çıkınca, Erdoğan sessiz sedasız mini kabine değişikliği yaparak Pekcan’ı görevden aldı. Ancak normalde hükümet düşürecek bu yüce divanlık vakayla ilgili soruşturma bile açılmadı.

Neden? Çünkü Ruhsar Pekcan vakasının asıl sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır.

Neden? Çünkü Erdoğan eski rejimi yıkıp yeni bir rejim inşa ederken, kendisine normal bir kabine değil, CEO’lar kabinesi kurmuştu.

Neden? 3 yıl önce bu köşede yazdık: “15 Mart 2015’te ‘Ben bu ülkenin şirket gibi yönetilmesini istiyorum’ diyen ve ‘başkanlık sistemi’ adı altında Türkiye’ye CEO olan Erdoğan’ın yönetim maliyeti, gün geçtikçe daha da ağırlaşıyor…

Türkiye’yi şirket gören Erdoğan “baş CEO” oldu ve kabinesini de CEO’lardan oluşturdu: Özel hastane sahibi Sağlık Bakanı, özel okul sahibi Eğitim Bakanı, otel sahibi Turizm Bakanı, patates şirketi danışmanı Tarım Bakanı, işinsanı Ticaret Bakanı yapıldı.

Ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan örneğinde görüldüğü gibi, CEO kamuyu, kendi şirketinin çıkarı için kullanmış oldu.

En hayati konu

Konu vahimdir ve bir rejimin röntgenini çırılçıplak gözümüzün önüne getirmiştir…

Dolayısıyla, en az “128 milyar dolar” konusu kadar önemlidir. Muhalefetin bu konunun üzerine önemle gitmesi ve Ruhsar Pekcan üzerinden “CEO’lar kabinesini” bir bütün olarak sorgulaması Türkiye için en öncelikli ihtiyaçlardan biridir.

Tek adam rejimi ve CEO’lar kabinesi” konusu, hükümet etme özelliğinden hareketle diğer tüm konulara etkisi nedeniyle, ulusal çıkarlar bakımından en hayati konumuzdur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Mayıs 2021

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: