Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Libya’ya asker gönderme meselesi

Geçen hafta değerlendirdik: Ankara ile Trablus arasında, Doğu Akdeniz’deki yetki alanlarının belirlenmesine ilişkin mutabakat muhtırası doğru ama eksik bir hamledir; Suriye ile tamamlanmalıdır.

Ancak Ankara’dan “eksikliği” tamamlama işareti yerine, “doğruyu” sıkıntıya düşürecek bir işaret geldi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, canlı yayında “Yönetiminin ya da halkının talep etmesi durumunda Libya’ya asker göndereceklerini” söyledi!

Bu açıklamadan hemen sonra talep girişimi de geldi. Libya Devlet Yüksek Konseyi üyesi Abdurrahman Shater, Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac’dan Türk ordusunun ülkeye davet edilmesini talep etti!

Mutabakata TSK kalkanı

Bahsetmiştik: AKP hükümetinin Libya’da mutabakat imzaladığı Trablus hükümeti, “üç Libya”dan biri. Dahası güçlü olan parça da değil.

Hal böyle olunca, AKP hükümetinin imzaladığı anlaşmayı koruyabilmek için Trablus hükümetine askeri destek vermesi gerekiyor. Erdoğan Libya’ya asker gönderme konusunu bu nedenle gündeme getiriyor.

Ancak mesele bununla sınırlı değil. AKP’nin ana motivasyon kaynağı doğalgaz paylaşımı ya da deniz yetki alanı meselesinden çok, en başından beri Libya’da inşa etmek istediği İhvan rejimi konusudur!

Anımsayalım: Dönemin AKP hükümetinin başbakanı Ahmet Davutoğlu, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinin ABD’yi tedirgin etmesi üzerine, 14 Mart 2011 günü acilen yapılan “duruma müdahale” toplantısında şöyle demişti: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.

ABD’li yetkililerin de bulunduğu o toplantının ardından hem Libya’da hem Suriye’de Atlantik kuvvetleri harekete geçti. Her iki ülke dokuz yıldır iç savaşın pençesinde…

Libya’da savaştayız zaten!

Gerçi Erdoğan’ın sözleriyle Libya’ya asker gönderme konusu resmi olarak şimdi ilk kez dile getirilmiş oldu ancak aslında AKP hükümeti çoktandır Libya’da savaşıyor!

Hayır, NATO haçlı ittifakına dahil olarak Kaddafi’yi devirme operasyonundan bahsetmiyoruz. Desteklediği İhvancı Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümetini ayakta tutabilmek için yaptıkları askeri destekten bahsediyoruz.

Özetleyelim: Bu yılın Nisan ayında Tobruk hükümeti, yani General Hafter kuvvetleri taarruza geçmiş ve adım adım ilerleyerek Trablus’a yaklaşmıştı. Ancak Hafter kuvvetleri beklenmedik bir şekilde durduruldu. O süreçte önce Türkiye’ye ait bir insansız hava aracının düşürüldüğü açıklandı. Ardından 29 Haziran’da Hafter güçleri Libya’ya gelecek Türk uçak ve gemilerini “düşman hedefi” ilan etti!

Ne olmuştu da Türkiye hedef olmuştu peki?

Yanıtı AKP medyasından öğrendik: Hafter Trablus’u alamamıştı çünkü imdadına Türkiye’nin gönderdiği destek yetişmişti! Türkiye’den gönderilen destek sayesinde Hafter kuvvetleri püskürtülmüştü! (Yeni Şafak, 3-4 Temmuz 2019)

Çözüm müttefik kazanmak

AKP’nin İhvancılığı hem Türkiye’yi komşularıyla sorunlu hale getiriyor hem de ulusal çıkarlarının gereği olan -Trablus’la deniz yetki alanı mutabakatı gibi- hamleleri boşa düşürüyor!

Önemle belirtelim: Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarının korunmasının öncelikli yolu askeri değil, diplomatiktir! Doğu Akdeniz’deki çıkarlarımızı en iyi şekilde, ancak bölgede müttefik kazanarak elde edebilir ve koruyabiliriz.

Bunun yolu da Trablus’la yapılan mutabakatı tamamlamak adına önce Suriye’yle anlaşmaktan, ardından da Mısır’la normalleşme yoluna girerek Kahire yönetimini deniz yetki alanını belirlemek üzere müzakereye davet etmekten geçiyor.

Bölgenin tamamını karşımıza almak, pratikte ülkemizi bölge dışı bir büyük kuvvete yaslanmaya mecbur edecektir. O durumda ise çıkarlarımız, büyük kuvvetin çıkarlarının altında kalacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Aralık 2019

Yorum bırakın

NATO Çin’i hedef ilan etti

70. yılında yapılan NATO’nun Londra Zirvesi, kritik öneme sahipti. Zira NATO’nun önemli üyelerinden Fransa’nın Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, açık açık “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” diyordu.

Bir ölçüde doğruydu. Çünkü NATO’nun ABD ile Avrupa ayakları arasında sorunlar vardı.

ABD ile Avrupa arasındaki sorunlar

Örneğin ABD Avrupalı müttefiklerinden İran’la yapılan nükleer anlaşmayı sonlandırmasını istiyordu ancak Berlin ve Paris, anlaşmayı sonlandırmak şöyle dursun, Tahran’la alışveriş için alternatif ticaret mekanizması kuruyordu!

Örneğin ABD, Avrupalı müttefiklerinin Rusya’yla gelişen işbirliğine karşı çıkıyordu. Ancak hem Berlin hem Paris bu çağrıya karşı çıkıyordu. Macron Londra Zirvesi’nin hemen öncesinde “Rusya’yı NATO’nun baş düşmanı olarak görmek anlamsız” diyordu.

Örneğin ABD, Almanya’nın Rusya’yla yaptığı Kuzey Akım-2 enerji anlaşmasına karşı çıkıyor ve Berlin’den bu anlaşmayı feshetmesini istiyordu. Berlin anlaşmayı sürdürüyor ve Washington da müttefikine karşı yaptırım arıyor!

Örneğin Almanya ve Fransa, ABD’den bağımsızlaşmak gerektiğini savunuyor ve Avrupa ordusu kurulmasını savunuyor.

Örneğin ABD Türkiye’nin Rusya’yla işbirliğine karşı çıkıyor ve Ankara’nın Moskova’dan S-400 almamasını istiyor ancak başaramıyor.

Özetle NATO’nun ABD ile Avrupa üyeleri arasında ciddi sorunlar var…

Beyin ölümüne tedavi arayışı

İşte Londra Zirvesi bu şartlarda toplandı ve NATO’yu Avrupa’yı kontrol etme aracı olarak kullanmaya ihtiyacı olan ABD, ittifakın beyin ölümünün gerçekleşmediğini ortaya koymaya çalıştı.

İşte NATO Genel Sekreteri Jens Stoltengberg bu amaçla “Çin’in ilk kez NATO’nun resmi gündeminde” olduğunu belirtiyor  ve bu nedenle “ittifakın canlı olduğunu ortaya koyuyoruz” diyordu!

Böylece NATO’nun Londra Zirvesi’nde Çin “risk potansiyeli” görülerek, fiilen hedef ilan edilmiş oldu.

Asya-pasifik merkezli stratejik planlama yapan ve Çin’i “baş düşman” gören ABD böylece liderliğini yaptığı NATO’ya da “belli ölçülerde” bunu kabul ettirmiş oldu.

Yeni bir dünya kuruluyor

Ancak nafile…

Zira NATO kendisine yeni bir düşman ilan etse de, adım adım beyin ölümüne gidiyor.

Kuşkusuz bugünden yarına NATO’nun dağılmasını beklemek doğru değildir ancak ABD’nin hegemonyasının zayıflamasına bağlı olarak, merkezkaç etkisiyle, ittifak üyelerinin adım adım bağımsızlık aradığı da bir gerçektir.

İşte yukarıda özetlediğimiz sorunlar da bir yönüyle bu hegemonya zayıflamasının sonucudur.

Yeni bir dünya kuruluyor, beş merkezli bir dünya…

ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’ın dünyanın beş büyük merkezi olacağı önümüzdeki on yıllarda, soğuk savaştan ve ABD emperyalizminin egemenlik dönemlerinden kalma pek çok kurum adım adım işlevsizleşecek…

Yaşayacağız…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10 Aralık 2019

 

1 Yorum

Erdoğan’ın NATO karnesi

NATO’nun Londra Zirvesi’ne dair iktidar cephesinden yapılan değerlendirmeler çok çarpıcı. Özetini ise AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş yapmış: “Cumhurbaşkanımız dünyadaki egemen güçlere karşı meydan okuyor!

Peki öyle mi? Erdoğan egemen güçlere karşı meydan mı okudu?

Londra’da sıfır kazanım!

Türkiye’nin Londra Zirvesi’nde iki hedefi vardı: 1. Bizzat Erdoğan’ın ifade ettiği gibi NATO YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmezse, Türkiye NATO’nun Baltık savunma planını veto etmeyi sürdürecekti! 2. AKP hükümeti müttefiklerinden Suriye’de güvenli bölge konusunda siyasi ve mali destek istiyordu.

Meydan okumayı geçtik, zirveden kazanım elde edilip edilmediğinin somut göstergesi bu iki talep için NATO üyelerinden bir destek alınıp alınmadığıdır. Bakalım:

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg: “Türkiye Baltık planına yönelik engellemeyi kaldırdı. YPG’nin terörist olarak tanımlanması konusu zirvede görüşülmedi.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar: “Nihai noktada mutabakat sağlanamadı. Terörle mücadele konusunda yalnız bırakıldık.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan: “İsim vermeyeceğim, sadece bir ülke ‘Size (güvenli bölge konusunda) gerekli desteği vereceğiz’ dedi.

Sonuç ortada!

Tersine imza

Aslında Erdoğan’ın toplamda tüm NATO karnesi bu şekildedir.

Londra’ya giderken “YPG’yi terör örgütü kabul etmezlerse, Baltık planını veto edeceğiz” deyip, YPG terör örgütü ilan edilmediği halde Baltık planını kabul etmeleri kimseyi şaşırtmasın.

Daha önce de Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in adaylığına karşı çıkıp, ardından NATO genel sekreterliğini onaylamamışlar mıydı?

Hatta en vahimi, “Ne işi var NATO’nun Libya’da?” diye tepki gösterdikten kısa bir süre sonra “NATO Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için oraya gitmelidir” diye bir gerekçe üreterek Libya’yı bölen haçlı harekâtına dahil olmamışlar mıydı?

Geçelim ve asıl meseleye gelelim:

NATO nedir?

Genellikle şöyle bilinir: “NATO Sovyet Rusya tehdidine ve Varşova Paktı’na karşı bir askeri savunma örgütüdür.”

Bu tanım üç kere yanlıştır: 1. NATO savunma örgütü değil, saldırı örgütüdür. 2. NATO 1949’da, Varşova Paktı ise 1955’te kurulmuştur. 3. NATO sadece askeri bir örgüt değildir, ondan daha önce ve önemli olarak siyasi bir örgüttür.

Ve bu özellikleri nedeniyle NATO, ABD’nin Avrupa’yı denetim altında tutma ve üye ülkelere Amerikan çıkarlarını kabul ettirme örgütüdür.

İşte Gladyo ve türevi örgütler bu nedenle NATO ülkelerinde vardı, vardır!

Çok merkezli dünya ve NATO

Fakat NATO, ABD hegemonyasının zayıflaması ve dünyanın iki kutupluluk halinin çok merkezli bir yapıya dönüşmesi nedeniyle önemini kaybetmektedir. Avrupa ülkeleri, bu yeni dünyanın gereği olarak, daha bağımsız hareket etmeye çalışmaktadır.

İşte ABD ile AB arasındaki Avrupa ordusu, İran’la nükleer anlaşma, savunma harcamalarına ayrılan pay konusu; ABD ile Almanya-Fransa ikilisi ve Türkiye arasında Rusya’yla ilişkilere bakış farkı konusu; ABD ile Almanya arasındaki Kuzey Akım-2 projesi konusu; ABD ile Türkiye arasında S-400 ve Türk Akımı projesi konusu; ABD hegemonyasının zayıflaması ve beş merkezli yeni bir dünyanın kurulmakta olmasıyla doğrudan ilgilidir.

Dünya egemenliğini kolayca devretmeyecek ABD için NATO öyle kolayca vazgeçilecek bir örgüt değildir. ABD mümkün oldukça bu örgütü “transatlantik” ittifakı sürdürebilmek için kullanacaktır.

İşte son Londra Zirvesi bu nedenle kritik önemdeydi.

NATO’nun yeni hedefi: Çin

Ve o öneme uygun olarak NATO ilk kez Çin’i “risk potansiyeli” tanımlayarak ve resmi olarak bir belgesine dahil ederek, fiilen hedef düşman ilan etti.

Böylece önümüzdeki 30 yılı Çin-Rusya işbirliğine karşı mücadele dönemi olarak gören ABD, bunu NATO’ya da kabul ettirmiş oldu.

İşte Ankara’nın NATO’da bir kazanım elde edip etmediği aslında bu gerçeğe bakılarak incelenmelidir. O halde olan şudur: Ankara Suriye’de işbirliği yaptığı Rusya’yı Baltıklardan tehdit eden bir planı ve ekonomi çıkarlarının bulunduğu yeni dünyanın öncü kuvveti Çin’i hedef alan bir belgeyi imzalamıştır!

Önemle belirtelim: ABD’nin Çin-Rusya ittifakına karşı başarı şansı olmadığı koşullarda Amerikan gemisinde kürek sallayan, gemiyle batar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2019

Yorum bırakın

ABD’nin Sincian yalanlarının hedefi

Ayrılıkçılık, içinde bulunduğumuz siyasal çağın en önemli sorunlarındandır. Örneğin bugün Kürtlerin bir bölümü Türkiye’den, Katalanların bir bölümü İspanya’dan ve Uygurların bir bölümü de Çin’den ayrılmak istiyor.

Örneğin ABD, Türkiye’den ayrılmak isteyen Kürtleri ve Çin’den ayrılmak isteyen Uygur Türklerini destekliyor ama İspanya’dan ayrılmak isteyen Katalanlara ciddi bir destek vermiyor!

Diğer yandan tersine, Çin’den ayrılmak isteyen Uygur Türklerini destekleyen ABD, zaten ayrı olan Kıbrıs Türklerini ise Kıbrıs Rumlarıyla birleşmeye zorluyor!

Şu kısacık özet bile ayrılıkçılık konusunda bir uluslararası standart olmadığını gözler önüne serebiliyor.

Zira ABD başta pek çok ülke, ayrılıkçılığı, kendi ulusal çıkarlarını esas alarak yönetmeye çalışıyor; insan hakları ya da demokrasi ise o “emperyalist çıkarların” örtüsü sadece…

Hedef kazançlı ticaret anlaşması

Emperyalizm, sosyalizmin/komünizmin 1991’de dünya siyaset platformunun tepesinden inmesinin ardından, “yeni dünya düzeni” ilan etti ve milli devletleri hedef aldı. ABD’ye göre milli devletler etnik ve mezhepsel temelde bölünmeli ve dünyanın küresel pazara dönüştürülmesine direnememeliydi.

ABD bu amaçla gücünün yettiği ülkelere açık saldırı düzenledi; gücünün zorlanacağı ya da yetmeyeceği ülkelerde ise ayrılıkçılığı, üstelik terör boyutunda destekledi.

ABD’nin Çin’deki Sincian meselesini kaşıması işte bu nedenledir. Uluslararası ilişkilerin ruhuna aykırı olarak, ABD Temsilciler Meclisi’nde bu amaçla “2019 Uygur İnsan Hakları Politikası” başlıklı bir yasa tasarısı onaylandı son olarak!

Uzun vadede bu mesele ile Çin’i yormayı ve zayıflatmayı hedefleyen ABD’nin kısa vadede istediği şu: Ticaret anlaşması yapmaya hazırlandığı Çin’i masada zayıf yakalamak için hem Hong Kong hem de Sincian üzerinden Beijing yönetimini baskılamak!

Emperyalist yalanlar ve Sincian’daki gerçek

ABD, elindeki dev medya aygıtı üzerinden dünyayı büyük yalanlarına inandırabiliyor maalesef. Örneğin Irak’a saldırısına meşruiyet kazandırmak için petrole bulanmış kuş görüntüsü ya da BM oturumunda ABD Dışişleri Bakanı’nın elinde nükleer madde diye gösterilen sahte toz…

ABD’nin Sincian için kullandığı büyük yalanı ise şu: Çin Uygur Türklerine dini yasakladı!

Geçenlerde Sincian meselesini tartışırken, hükümete yakın bir yorumcu ABD’nin bu yalanını kanıt diye masaya getirdi. Kendisine bunun yalan olduğunu, hem de Anadolu Ajansı ve TRT haberlerine dayanarak anlattım. Ve şu somut veriyi sundum: Türkiye’de 910 kişiye bir cami düşerken, Sincian’da 530 kişiye bir cami düşmekteydi; yani din yasak değildi ve oransal olarak camiler, hem de Türkiye’den daha çoktu!

Az önce “Çin Uygur Türklerine dinlerini yasakladı” diyen o yorumcu bu kez ne dedi, biliyor musunuz? “Ama camilerde Şi Cinping’in resimleri var!”

Evet, ayrılıkçılığı desteklemek için Amerikan yalanlarının sonu ve büyüklüğünün sınırı yok ama dünyanın bütün yalanları bile er geç gerçeğin önünde buhar olacaktır! Ayrılıkçılığın yalanları, en sonunda birliğin ihtiyacı ve gerçekliği önünde eriyecektir!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Aralık 2019

2 Yorum

Siyasal İslamcılığın Amerikancı karakteri

Erdoğan’ın “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” diyen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a verdiği yanıt ilginç: “Önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir!

Aynı günlerde sarayın sözcüsü ve iletişim başkanı da NATO’ya ne derece bağlı olduklarını ve ittifaka ne kadar katkı yaptıklarını üst üste mesajlarla anlatıyorlardı.

İşte bu, soğuk savaş doğumlu siyasal İslamcılığın genetik kodlarındaki o Amerikancı karakterdir!

Zayıflayan ABD hegemonyası

Oysa tersine, NATO bugünlerde o kadar da önem atfetmeleri gereken bir durumda değil… ABD Başkanı Donald Trump bile NATO’yu gereksiz gördüğünü dile getiriyor; “bu modası geçmiş yapının ABD’ye boşuna zaman ve para harcattığını” söylüyor.

Kuşkusuz o kadar da değil; ABD Avrupa’yı yanında tutacaksa ve onları Çin ve Rusya’ya karşı kendi çıkarlarına uygun pozisyon almaya zorlayacaksa, NATO gibi siyasi ve askeri bir örgüte ihtiyacı sürecek elbette!

Ancak ABD hegemonyasının zayıflamasına bağlı olarak NATO’nun öneminin azalmaya başladığı da bir gerçek.

Fakat işte o “Amerikancı karakter”, şu şartlarda ve en kritik zamanlarda bile Fransa’dan çok NATO’culuk yapılmasını sağlayabiliyor!

Türkiye’ye tehditlerin kaynağı

Üstelik bugün Amerikancılık ve NATO’culuk yapmak, düne göre Türkiye’yi yönetenler için daha da zor. Bugün somut tehditler tam da oradan geliyor çünkü…

Türkiye’nin önünde iki büyük tehdit/sorun var: PKK/Suriye ve Doğu Akdeniz/Kıbrıs…

Peki bu tehditlere/sorunlara göre kim nasıl konumlanıyor? ABD ve AB, Suriye’de PKK’nin yanında ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında.

Fakat bu gerçeğe rağmen “yerli ve milli” görünümlü “siyasal İslamcı” iktidar, NATO zirvesi öncesi NATO’ya bağlılık yemini ediyor!

Ve Erdoğan zirveye giderken şöyle diyor: “Rusya’yla olan ilişkilerimiz müttefiklerimizle (ABD, AB) olan ilişkilerimizin alternatifi değil.

Neo-Abdülhamitçilik

İktidarın “yerli ve milli” görünümüne aldananların anlamadığı işte tam da bu. Erdoğanların Suriye düzleminde Rusya’yla Astana Süreci’ne girmesi ya da konu ekonomi olduğunda Çin’e açılım yapması bir eksen kayması ya da Avrasyacılık değildir.

İktidar yararcı ve gerçekçidir; Suriye’de kendisine alan açabilmek için Rusya’ya yanaşması gerektiğini görmüştür; dünyanın ekonomik merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaydığı şartlarda da yönünü yeni merkeze dönmüştür.

Fakat bu, siyasal İslamcı iktidarın Amerikancı karakterini kökten değiştirmemiştir elbette. İktidar o karakteri güncellemiş ve ideolojik köklerindeki Abdülhamitçilik ile harmanlayarak bir dış politik hat inşa etmeye çalışmıştır: Neo-Abdülhamitçilik!

Yani Rusya’yla kendisine alan açan ve bunu ABD’ye pazarlığında kullanan, bu iki kuvveti dengelemek için de AB’yle müzakere yapan anlayış…

Çok taraflılık değil, çok tarafa taviz

İşte NATO’nın Londra zirvesinin öncesinde Türkiye, İngiltere, Almanya ve Fransa liderleri arasında yapılan Suriye konulu dörtlü zirve, bu bahsettiğimiz hattın bir yansımasıdır.

Londra’daki bu dörtlü zirveden çıkan şu sonuç aslında ne demek istediğimizi çok somut anlatıyor: “İdlib dahil Suriye’deki tüm sivillere yönelik saldırıların durdurulmasında uzlaşıldı.”

Yani Rusya’yla anlaşarak Suriye’ye giren ve bu ilişkiyi ABD’den taviz kopartmakta kullanan iktidar, Moskova’dan gelen İdlib konusundaki baskıyı da AB’ye dayanarak hafifletmeye çalışıyor!

Ve buna “çok taraflılık” diyor! Fakat mesele şu ki, netice “çok tarafa” tavize dönüşüyor!

Baksanıza, mevcut tablodan ne kadar da mutlu ABD Başkanı Trump: “Erdoğan’la iyi anlaşıyorum. Türkiye ile iyi ilişkilerimiz var. Türkiye’nin Suriye sınırı yakınından çekildik. Orada iyi iş çıkarıyorlar. Sınırda yeterince bulunduk, petrolün kontrolü bizde.”

Not: Biz makalemizi yazı işlerine teslim ettiğimizde NATO’nun Londra zirvesi başlamamıştı. Zirveyi sonraki makalemizde inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Aralık 2019

2 Yorum

Amerikan bayraklarıyla demokrasi gelmez

Hong Kong’da “suçluların Çin’e iadesi” tasarısına karşı başlatılan eylemler, tasarı geri çekilmesine rağmen aylardır sürüyor.

Batı, özellikle ABD basını meseleyi bir “demokrasi mücadelesi” gibi sunuyor.

Oysa hiç siyasi analiz yapmadan, salt eylemlerin içeriğine bakarak bile bunun bir demokrasi mücadelesi olmadığını söyleyebiliriz. Eylemcilerin açık cinayetler işlediği, kendileri gibi Çin karşıtı bulmadıkları kişilere sokaklarda işkence yaptıkları bu eylemlerin talebi demokrasi değildir, çünkü eylemlerin kendisi demokratik değildir!

Trump’tan özgürlük beklemek!

Diğer yandan her eylemde bolca Amerikan bayrağı ve ABD’ye mesaj ileten pankartlar taşınıyor, dahası Trump’tan Hong Kong’a özgürlük getirmesi isteniyor!

Oysa ABD başkanlarının nerelere nasıl demokrasiler götürdüğü yakın tarihimiz içinde biliniyor:

Irak’a iki kere demokrasi götüren ABD bu ilkeyi işgal etti ve milyonlarca insanı katletti. Libya’ya demokrasi götüren ABD, bu ülkeyi üçe böldü ve iş savaşa sürükledi, yüzbinler öldü. Suriye’ye demokrasi götürmeye kalktı, yüzbinler öldü, milyonlar evsiz ve yurtsuz kaldı…

ABD’nin hedefi

Hong Kong’daki eylemlerin demokrasiyle ilgisi yok; eylemcilerin amacı Hong Kong’u Çin’den koparmak, ABD’nin hedefi ise bu eylemler ile ticaret savaşında Çin’i avantajlı bir anlaşmaya zorlamaktır.

Bunu bir analize değil, somut olguya, ABD’nin resmî açıklamalarına bakarak söylüyoruz. Ne diyor ABD Başkanı Trump? “ABD’yle ticaret anlaşması yapmak isteyen Çin, önce Hong Kong ile insani bir şekilde ilgilensin” diyor.

Ve Trump, istediği anlaşmayı imzalamayan Çin’e karşı yaptırım yasa tasarısı hazırlatıyor. Trump’ın imzaladığı yasa tasarısına göre Hong Kong’daki gösterilerde uygulanan şiddet ve insan hakları ihlallerinden sorumlu olan Çinli yetkililere yaptırım uygulanacak!

Hong Kong’daki demokrasi ABD’de yok!

Oysa altı aydır süren eylemlerde, güvenlik kuvvetlerinin uyguladığı ciddi bir şiddet yok, tersine bu meselenin kaşınacağını öngören yönetimin eylemlere toleransı var.

Kaldı ki Hong Kong’da, ABD’de olmayan demokrasi var: Eylemciler, ülkelerinin yetkililerine yaptırım uygulayan emperyalist ABD’nin başkanına teşekkür için “şükran günü” mitingi bile düzenleyebiliyor!

Batı basını istediği kadar yazsın, gerçekte Hong Kong olayları da Sincian meselesi ve güney Çin denizindeki adalar konusu gibi, ABD’nin Çin’i sıkıştırmak için üzerinde durduğu konulardır.

İşine geldiği için Uygur Türklerini Çin’den ayırmaya çalışan ama Kıbrıs Türklerini zorla Rumlarla birleştirmeye çalışan ABD’nin meselesi hiçbir zaman demokrasi değildir; zira ABD demokrat bir ülke değildir!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Aralık 2019

1 Yorum

Ankara-Trablus mutabakatı

Türkiye Libya ile “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzaladı. Bu muhtıra, Münhasır Ekonomik Bölge ilanından önceki son basamak olarak değerlendirilebilir.

Türkiye’nin bu hamlesi, Doğu Akdeniz’deki “enerji savaşı” açısından doğru ama iki nedenle eksik adımdır.

Hangi Libya?

Erdoğan, mutabakat muhtırasını Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac ile imzaladı. Yani “Üç Libya”dan biriyle…

Çünkü AKP iktidarının da dahil olduğu NATO saldırısıyla Kaddafi öldürüldü ve Libya iç savaşa sürüklendi, bölündü. Şu anda üç Libya var:

Birinci Libya, Türkiye’nin de desteklediği ve yukarıda bahsettiğimiz mutabakat muhtırasını imzaladığı Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti. İhvancıların kontrolündeki bu hükümeti Türkiye dışında Katar ve bazı AB ülkeleri destekliyor. BM nezdinde meşru Libya temsilcisi, şu anda bu hükümet. Fakat Trablus merkezli bu hükümetin kontrol ettiği Libya toprakları 103 bin 81 km² ve ülkenin sadece %6,35’i.

İkinci Libya ise Tobruk merkezli Libya Ulusal Ordusu. Rusya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Fransa’nın desteklediği General Hafter liderliğindeki Tobruk hükümetinin kontrol ettiği Libya toprakları ise 1 milyon 259 bin 800 km² ve ülkenin %77,58’i.

Üçüncü Libya ise Tebu halkının yaşadığı güneydeki “yarı özerk” bir bölge. General Hafter ile işbirliği içindeki bu bölge 260 bin 989 km² büyüklüğünde ve ülkenin %16,07’sini kapsıyor.

Yani Türkiye’nin mutabakat muhtırası imzaladığı Libya, bu bölgelerden en küçüğüdür.

Öte yandan özetlediğimiz mevcut tablo, ABD, Fransa ve Türkiye ağırlıklı NATO güçlerinin eseridir ve ne yazık ki ABD Başkanı Donald Trump’ın ekibinden Sebastian Gorka’nın Avrupalı bir diplomatla 2017 Nisan’ındaki buluşmasında bir peçeteye çizdiği Libya’yı üçe bölen haritayla uyumludur. O haritaya göre Trablus merkezli kuzeybatı bölgesi Trablusgarp, Tobruk merkezli kuzeydoğu bölgesi ise Sirenayka diye bölünüyor ve güneyde, Çad sınırında da üçüncü bir devlet kuruluyor!

Trablus’la mutabakatın kazancı

Türkiye’nin Trablus merkezli en küçük Libya parçasıyla yaptığı anlaşmanın önemi şurada:

Yunanistan, Libya’nın içinde bulunduğu üç parçalı durumdan yararlanarak ve Girit Adası’nı baz alarak, 2014 yılında Libya’nın 39 bin km²’lik karasuları alanını kendi karasuları ilan etmişti. Oysa adalar üzerinden karasuları ilan etmek için ana karaya sahip bir ülkenin olmaması gerekir.

Atina’nın kendi karasuları ilan ettiği o bölge, Doğu Akdeniz’den çıkarılacak doğalgazın Kıbrıs’tan Yunanistan’a taşınabilmesinin güzergâhıdır.

İşte Ankara Trablus hükümetiyle bir anlaşma yaparak, Kıbrıs-Yunanistan hattını kapatmaya çalışıyor. Böylece Doğu Akdeniz doğalgazının Avrupa pazarına taşınabilmesinin tek güzergâhının Türkiye olmasını sağlamaya çalışıyor.

Türkiye’nin doğal müttefiki kim?

Trablus’la yapılan bu anlaşmanın Doğu Akdeniz enerji savaşı açısından doğru ama eksik olmasının ikinci nedeni ise Türkiye’nin bu konuda asıl Suriye ile anlaşması gerektiğidir!

Zira Suriye Doğu Akdeniz açısından Libya’ya göre çok daha önemli bir ülkedir. Her şeyden önemlisi doğalgazın bulunduğu Kıbrıs çevresine yakın konumdadır. Diğer yandan Suriye, bu enerji savaşında arkasına ABD ve AB’yi de alan İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Mısır dörtlüsüne karşı, Türkiye için en doğal “stratejik müttefik”tir.

Dahası Şam yönetiminin pozisyonu, Kahire’nin pozisyonunu gözden geçirmesine de neden olabilecektir. Kaldı ki Mısır’ın enerji savaşındaki bu konumlanışında, AKP’nin İhvancı yaklaşımı nedeniyle Kahire yönetimini tanımamasının etkisi büyüktür. Ankara ile Şam’ın normalleştiği süreçte, Ankara ile Kahire’nin normalleşmesinin de yolu açılacaktır.

Ne yapmalı?

Türkiye Doğu Akdeniz enerji savaşının kaybedeni olmamak için öncelikle Suriye’yle anlaşmalı ancak Rusya’nın desteklediği Tobruk hükümetini doğrudan karşısına alan mevcut politikasını da güncellemelidir.

Zira ABD’nin hem Trablus hem de Tobruk hükümetleriyle görüştüğü ve bölünmediği taktirde Tobruk merkezli hükümetin tüm Libya’da egemen olabilme olasılığının çok daha yüksek olduğu şartlarda, Ankara’nın sadece Trablus’a “oynaması”, sonrasında Türkiye’nin pozisyonunu sıkıntıya sokacaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Aralık 2019

4 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: