Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Çok taraflılık

ABD hegemonyasının zayıflaması ve küresel güç merkezlerinin çoğalması, bölgesel kuvvetlere geniş manevra alanı sağladı. İşte bu geniş manevra alanı içinde kazanç sağlayıcı bir şekilde hareket edebilmeye “çok taraflılık” diyoruz.

İki kutuplu ya da tek kutuplu (merkezli) dönemde bölge güçleri, bağlı oldukları kutbun stratejisine eklemlenerek, yani onun çıkarlarını esas alarak dar alanda hareket edebiliyorlardı. Küresel güç merkezlerinin artmasıyla, şimdi bölgesel güçler, çok taraflı hareket ederek, geniş alanda manevra yapabiliyorlar.

HİNDİSTAN

Örneğin Hindistan…

Önümüzdeki süreçte bir küresel güç merkezi olma potansiyeli de taşıyan bu bölgesel güç, hem ABD ile Asya-Pasifik’te ortaklıklar kuruyor ama hem de Çin ve Rusya ile birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi yapıların içinde yer alabiliyor.

Ve Hindistan hem ABD’yle ortaklık yürütüyor ama hem de ABD’ye rağmen Rusya’yla işbirliğini geliştiriyor; Washington’un talebini elinin tersiyle itip Moskova’ya yaptırımlara katılmıyor, tersine bunu fırsata çevirerek Rusya’dan daha ucuza daha çok mal alıyor.

Ve Hindistan hem ABD’yle ortaklık yürütüyor ama hem de Rusya’dan S-400 alıyor.

Ve Hindistan hem ABD’yele ortaklık yürütüyor ama hem de Çin ve Rusya ile ticarette ulusal paraların kullanımına adım adım geçiyor.

Kısacası Hindistan çok taraflı politika ile hem ABD’yle, hem Rusya’yla hem de Çin’le ilişkiler kurup daha çok kazanabiliyor.

SUUDİ ARABİSTAN

Benzer durum Suudi Arabistan için de geçerli. ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli ortaklarının başında gelen Suudi Arabistan küresel güç merkezlerinin çoğalmasının sayesinde çok taraflılık uyguluyor ve çok taraftan kazanıyor.

Örneğin Suudi Arabistan ABD’nin petrol üretimi talebini reddedip Rusya’yla işbirliği yaparak daha az petrolle daha çok kazanıyor.

Örneğin Suudi Arabistan, topraklarındaki ABD askeri varlığına rağmen Rusya’yla S-400 alımını görüşüyor.

Örneğin Suudi Arabistan, Çin’e petrolü dolar yerine Çin Yuan’ıyla satmayı görüşüyor.

İRAN

Benzer durum İran için de geçerli.

Tahran yönetimi hem Rusya ve Çin’le işbirliğini derinleştiriyor ama hem de çeşitli Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor.

İran Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılıyor, Rusya ve Türkiye ile Astana Platformu kuruyor ama hem de Fransa ve Almanya ile ekonomik ilişkilerini geliştiriyor.

Ve İran küresel güç merkezlerinin artmış olmasını fırsata çevirerek geniş alanda manevra yaparak ABD baskısını frenleyebiliyor.

İSRAİL

Çok taraflılık İsrail’e de kazandırıyor.

Hem ABD’nin Ortadoğu’daki karakolu olmayı sürdürüyor ama hem de ABD’nin itirazlarına rağmen Çin’le işbirliğini geliştiriyor; Çin’le liman kiralıyor, Çin parasını merkez bankasında rezerv para yapmaya başlıyor…

Ve çok taraflılık üzerinden hem ABD’nin Ukrayna’ya demir kubbe satması talebini reddediyor hem Rusya’yla ilişkilerini bozmadan Ukrayna’ya destek açıklayabiliyor ama hem de Rusya’ya yaptırımlara büyük ölçüde katılmıyor.

TÜRKİYE

Ve Türkiye…

Erdoğan’ın şansı ve 20 yıldır iktidarda kalabilmesinin kolaylaştırıcısı da küresel güç merkezlerinin bu süreçte artmış olması ve bunun da Türkiye’ye çok taraflılık uygulama olanağı vermesi oldu.

Şu farkla ki, Erdoğan bunu neo-Abdülhamitçi bir çizgide uyguladığı için yukarıda sıraladığımız diğer bölgesel güçler kadar Türkiye’ye kazandıramadı. Tersine neo-Abdülhamitçi çizgi, Türkiye’nin çok taraflılık ile çok taraftan kazanması yerine, çok tarafa taviz vermesine neden oldu. Erdoğan’ın kazancı ise bunu iktidarını sürdürebilmeye araç yapabilmesi oldu.

Önemle belirtelim: Çok taraflılık dengecilik demek değildir; çok taraflılık çok tarafla bağımsız ilişki yürütebilmektir. Taraflardan biriyle kurduğunuz ilişkiyi diğerine karşı pazarlık kartı yapmaya çalışırsanız, taraflar büyük güç olduğu için, çok taraftan kazanmak yerine çok tarafa taviz vermek durumunda kalabilirsiniz.

Sonuç olarak Türkiye’nin önünde altın bir fırsat dönemi var. Türkiye neo-Abdülhamitçilik yerine doğru bir şekilde çok taraflılık uygularsa, önümüzdeki dönemde siyasette ve ekonomide büyük kazanımlar elde edebilir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Kasım 2022

Yorum bırakın

Endüstriyel futboldan finansal futbola

İlk kez bir futbol dünya kupasını izlemiyorum. Çünkü 2022 Dünya Kupası’nın Katar’a verilmesi, futbolun düşürüldüğü bir çukurdur: Katar’ın kupaya ev sahibi olabilmek için dağıttığı rüşvetler, FIFA yöneticilerinin Katar mali sermayesiyle kirli ilişkileri, olmayan stadyumların yetiştirilmesi için köle gibi çalıştırılan ve katledilen binlerce işçi…

Kısacası, 2000’lerde başlayan futbolun finansallaşması, 2022 Dünya Kupası ile dönüşümünü tamamlıyordu ve bu emekçilerin kanları üzerinden yapılmıştı. Bu nedenle Katar’daki turnuvayı izlemiyorum, izlemeyeceğim.

Fakat sanayi kapitalizminin yerini finans kapital/mali sermaye düzeninin alması üzerinden futboldaki bu dönüşümü tartışmalıyız.

Futbol ekonomisinin dönüşümü

Futbol, önce stadyum merkezliydi. Futbol ekonomisi stadyum/seyirci geliriyle, stadyumun etrafında satılan ürünlerle sınırlıydı.

Futbol maçları TV’lerden yayınlanmaya başlayınca, futbolun endüstrileşme sürecine girildi. Büyüyen ekonomisiyle futbol metalaştı, endüstriyel futbol egemen oldu.

Ancak son yıllarda futbolun ekonomisi de değişime uğramaya başladı. Futbol kulüpleri şirketleşti, halka arz yoluyla sermaye piyasalarına girdi, kulüpler tahvil-bono gibi finansal araçlar çıkardı, stadyum etrafında satılan ürünlerin yerini kulüp mağazalarının profesyonel satışları aldı, taraftarlar müşteriye dönüştü, finans kapital kulüpleri satın aldı, liglerin yayın hakları finans savaşlarına dönüştü, kara para aklamanın kulvarı bahis sektörü futbola hakim olmaya başladı vb.

İşte 2022 Katar Dünya Kupası, bu sürecin geldiği son zirvedir. Artık endüstriyel futbol değil, finansal futbol dönemindeyiz.

Finans kapital–FIFA ilişkisi

Avrupa’nın büyük kulüplerini ve Türkiye dahil bir çok ligin yayın hakkını satın alan Katar mali sermayesi/finans kapitali, bir dünya kupasına ev sahipliği yapabilmek için kesenin ağzını açmıştı.

Tuğrul Akşar’ın 21 Kasım 2022’de Cumhuriyet’te yazdığı “FIFA’nın kirli yüzü” başlıklı makale, finans kapitalin dünya kupasını satın almasının bilançosunu çıkarmıştı, oradan özetleyerek aktarayım:

– Katar oylama öncesinde 15 ülkeye yüksek tutarlı bağış yaptı, bu 15 ülkenin altısı, oylamada karar verecek yönetim kurulundaydı. Konu FIFA’da bir soruşturmaya dönüştü ama finans kapital soruşturmayı da biçimlendirdi: Bir usulsüzlük olmadığı raporlandı. Ancak rapor pek çok hata ve eksiklik içeriyordu, başmüfettiş Michael Garcia bunları kamuoyuna açıklayarak istifa etti.

– Katar Dünya Kupası’nı alabilmek için FIFA’ya 880 milyon dolar gizli ödeme yaptı (The Times). FIFA Başkanı Joao Havalange ve iki FIFA yönetim kurulu üyesi Katar lehine oy kullanmak için birer buçuk milyon dolar aldı (The Guardian). FIFA Genel Sekreter Yardımcısı Jack Warner’ın, Katar’ın Dünya Kupası’nı satın aldığına dair e-postaları ortaya çıktı. FBI soruşturmasında yönetim kurulunun yarısının bu kirli ilişkilere bulaştığı anlaşıldı.

Finans kapital güvenliği de satın aldı

Ancak sonuç değişmedi: Katar, 2022 Futbol Dünya Kupası’na ev sahibi oldu.

Böylece haziran-temmuz aylarında yapılan dünya kupası, Katar için kasım-aralık aylarına çekildi.

Finans kapital, bir stadyumu olan Katar’da göçmen işçileri ölümleri pahasına ağır şartlarda çalıştırarak stadyum sayısını yediye çıkardı.

Dünya kupası organizasyonuna yeterliliği olmayan Katar mali sermayesi, organizasyonun güvenliğini de dışarıdan satın aldı: 3 bin 500 Türk polisi, Katar’da görevlendirildi. Dünya Kupası için özel seçilen polislerin günlük 80 dolar harcırah alacağı açıklandı.

Bu arada, endüstriyel futboldan finansal futbola geçişin tamamlandığı Katar 2022 Dünya Kupası’nın eşleşmeleri de dikkat çekiciydi: İran, nasıl bir tesadüfse, ABD, İngiltere ve Galler’le aynı gruba düşüyordu! Dolayısıyla takımının her maçı İran’a karşı propaganda savaşının platformu yapılabilecekti.

Özetle, finans kapital sömürü düzeni, futbolu da bitiriyor. Adana Demirsporumuzu koruyabilmek dileğiyle…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2022

Yorum bırakın

Astana’ya yeni aktör: Çin

23 Kasım’da yapılan Astana Üçlüsü toplantısı, devletlerarası ilişkiler açısından kritik önemde bir gelişmeye sahne oldu: Rusya, “Suriye’de çözüme önemli katkı sunacağını” belirterek, Çin’i Astana Platformu’na “gözlemci üye” olarak önerdi.

Peki Astana Platformu’nun diğer iki üyesi, Türkiye ve İran, Çin’in gözlemci üye olmasını nasıl değerlendiriyor? Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, 19. Astana görüşmesinin sonunda düzenlediği basın toplantısında bu soruyu yanıtladı: “İranlılar kabul etti. Türk tarafı konuyu inceliyor ve bir mola aldı” (Sputnik, 23.11.2022).

Peki Çin’in Astana Platformu’na “gözlemci üye” olarak katılması ne anlama gelir, Ortadoğu’yu/Batı Asya’yı nasıl etkiler?

Suriye’de siyasi çözüm zamanı

1) Dünyanın “satın alma paritesine göre” en büyük ekonomisi olan Çin’in varlığı, Astana Platformu’nu Ortadoğu’da daha etkili bir yapıya dönüştürür. Çin’le birlikte Astana Platformu, daha fazla kurumsallaşır

2) Atlantik cephesini bölen, ABD’nin Suriye’deki taşeron cephesini bozan Rusya-İran ikilisi, Türkiye’yi de dahil ettikleri Astana Platformu ile Atlantik’in askeri saldırganlığını büyük oranda önledirler; ABD-İsrail ikilisinin Suriye’yi etnik ve mezhepsel temelde bölme projesini durdurdular. Ancak siyasi çözüme istenilen oranda geçilemedi.

İşte Çin’in Astana’ya katılımı, siyasi çözüme geçişi hızlandıracak ve Suriye yararına bir sonuç alınmasını kolaylaştıracaktır. (Ankara’nın geciktirdiği Şam’la normalleşmeyi hızlandırmasına da etkisi olacaktır.)

Bölgede sorun çözme gücü artar

3) Astana Platformu, her ne kadar Suriye merkezli olsa da, bölge merkezli bir “sorun çözme platformu” olma potansiyeli taşıyor. O potansiyelin hayata geçtiği ilk alan Karabağ oldu. Astana Platformu’ndan kaynaklı Türk-Rus işbirliği, yıllardır çözülemeyen Karabağ sorununa Azerbaycan lehine çözüm getirdi. Dahası, Türk-İran-Rus işbirliği, Kafkaslar’ı ABD ve AB etkisinden çıkarma potansiyeli ortaya koydu.

Çin’in Astana Platformu’na katılımı, platformun bu potansiyelini büyük oranda yükseltecektir. Astana Dörtlüsü, İsrail-Filistin anlaşmazlığından İran-Arap sorunlarına kadar pek çok konuda çözüm adresi özelliği taşıyacaktır.

Ortadoğu’da Amerikan etkisi kırılır

4) Astana Platformu içinde Çin, Rusya, İran ve Türkiye işbirliği, Ortadoğu’daki ABD nüfuzunu kıracaktır. Küresel hegemonyası zayıflayan ABD emperyalizminin bölgedeki etkisi, zaten son yıllarda aşama aşama azalmaktaydı. Rusya’nın ardından Çin’in de varlık göstermesi, ABD’nin bölgede at oynatabilmesini iyice zorlaştıracaktır.

5) Asya, Avrupa ve Afrika’nın önündeki en büyük uygarlık projesi, Kuşak ve Yol İnisiyatifi’dir. Çin’in Astana Platformu’na katılımı, Kuşak ve Yol kapsamındaki koridorların inşasının hızlanmasına olumlu etki yapar. Tarihi önemdeki Kuşak ve Yol’u hedef alan ABD’nin Ortadoğu’daki etkisinin zayıflamaması, Ortadoğu’nun Kuşak ve Yol’dan daha fazla yararlanması, daha fazla kazanması anlamına gelecektir.

Ne yapmalı?

Kısacası, Çin’in Astana’ya katılımı Türkiye’nin ve bölgenin yararına olacaktır.

“Seçim kazanmak isteyen” muhalefet, iktidarın Rusya ve Çin’le ilişkilerini “Batı’dan kopma” diyerek eleştireceğine ve Putin’in “ortak gaz merkezi” önerisine “seçimde iktidara katkı” diye karşı çıkacağına, tersine AKP’nin bu çizgiyi zikzaklı yürütmesini eleştirerek kendisinin daha net ilerletebileceğini ortaya koyabilmeli.

Muhalefet, Çin’in Astana’ya katılımı konusunda, “konuyu inceleyen ve mola alan” iktidarı hızla olumlu karar vermesi yönünde zorlamalı. Üstelik, hazır Erdoğan Suriye ve Mısır’da aslında muhalefetin dediğine dönmüşken.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Kasım 2022

Yorum bırakın

Terörle mücadelenin doğru yolu

7 yıl önce Suriye’ye sınır ötesi harekat düzenlenirken önemli bir konuyu tartışmış ve askeri harekatın kısa zamanda Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya “mecbur edeceği” iddiasına karşı çıkmıştım. Çünkü hayatta/sahada mecburiyetten öte mecburiyetler vardır ve daha büyük/belirleyici mecburiyetler gelip sizin mecburiyetinizin üstüne çıkar.

Ve 7 yıldır olmayan, yarın olsa bile, “sonunda mecbur etti” denilemez. Çünkü 7 yıl, siyaset için çok uzun bir süredir; siyasette 7 yıl gecikmeli öngörü, öngörü olamaz.

Normalleşebilmenin yolu

Peki Suriye’ye askeri harekatlar neden Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya mecbur etmedi?

“Vatan savaşı, saray savaşı” ikileminde boğulmaya çalışıldı: Erdoğanlar, Türk ordusunun Amerikan Koridoru’nu kesme hedefini, kendilerinin “Suriye topraklarında ÖSO nüfuz bölgesi inşa etme” hedefine alet ediyorlardı. “Küresel düzenin altında alt bölgesel düzen kurma” diye tarif ettikleri ve pratiğe “güvenli bölge” diye geçirmeye çalıştıkları o hedef olduğu müddetçe Erdoğan Esad’la anlaşmazdı, anlaşamazdı; bu şartlar altında hiçbir askeri harekat Erdoğan’ı Esad’la anlaşmaya “mecbur” edemezdi.

Kısacası, Ankara’nın Suriye topraklarında “ÖSO nüfuz bölgesi” hedefi ortadan kalkmadan, Şam’la normalleşme olası değil. Nitekim Suriye Dışişleri Bakanlığı da, normalleşmeyi Ankara’nın “Türk askerlerinin aşamalı çekilme programı” vermesine bağlamış durumda.

Güvenli bölge stratejisinin yanlışlığı

13 Kasım’da İstiklâl’de patlatılan “terör bombası”, Ankara’nın “güvenli bölge” siyasetinin çözüm olmadığının göstergesidir. Türkiye’nin “terörü kaynağında yok etmek” gerekçesi üzerinden inşa etmeye çalıştığı “güvenli bölge” İstanbul’un göbeğinde bomba patlatılmasını önlemiyor. Tersine, “güvenli bölge” siyasetinin öznesi olan ÖSO altı gruplarla ilişkiler, teröre zemini kolaylaştırıyor. 13 Kasım terör eyleminde PKK’den ÖSO’ya uzanan unsurların bulunması bile, tek başına bu kolaylaştırıcılığın göstergesidir.

“Terörü kaynağında yok etmek”, ABD yönetiminin 2001 sonrasında “Büyük Ortadoğu” coğrafyasındaki asıl hedeflerini uygulayabilmek için formüle ettiği jeopolitikçi bir yaklaşımdır.

ABD, Afganistan’da ya da Irak’ta terörü yok etmemiş, merkezi devletleri zayıflatarak “kullanışlı terör örgütleri” için “güvenli bölgeler” inşa etmiştir. Örneğin ABD’nin Saddam Hüseyin yönetimine karşı ilan ettiği 36. paralel, PKK için “güvenli bölge” olmuştur. ABD’nin bugün Suriye’nin kuzeydoğusunda ilan ettiği güvenli bölge PKK/PYD/YPG için “güvenli bölge” niteliğindedir.

ABD’nin PKK için inşa ettiği güvenli bölgeye karşı sonuç alıcı mücadelenin tek yolu ise Türkiye ile Suriye’nin işbirliğidir; iktidarın ABD’nin “güvenli bölgesine” karşı kendisi ve ÖSO için “karşı güvenli bölge” oluşturması, çözüm değil, asıl çözümün önündeki yeni sorundur.

ABD’ye karşı Ankara-Şam işbirliği zemini

40 yılın dersidir ve Türkiye için terörle mücadelede tek doğru yoldur: Terör, “kaynağında yok etmek” hedefiyle komşunun toprağında komşuya rağmen askeri operasyon düzenleyerek değil, “kolektif güvenlik” anlayışı içerisinde komşuyla işbirliği zemininde yok edilir. Irak’ta Barzani’yi Saddam Hüseyin’le anlaşma yapmaya mecbur eden “Eşref Bitlis Planı” ya da Suriye’de “Adana Mutabakatı” bu doğru yolun uygulamalarıdır.

Mevcut askeri harekatı, ÖSO karargahını dağıtıp İdlib’den başlayarak aşamalı çekilmenin ve Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasını kolaylaştırmanın yolu yaparak ABD’ye karşı Ankara-Şam işbirliğini başlatabilmek hâlâ mümkündür.

Not: Sağlık sorunum (covid) nedeniyle yazamadığım bir hafta boyunca geçmiş olsun dileklerini ileten tüm okurlara ilgileri için çok teşekkür ediyorum.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Kasım 2022

Yorum bırakın

Güvenli bölge stratejisinin iflası: İstiklâl’e bomba

13 Kasım’da İstiklal Caddesi’nde bomba patlatılarak düzenlenen terör saldırısı 6 kişinin ölümüne, 81 kişinin yaralanmasına yol açtı.

Failin Arap olduğu, PKK tarafından “özel istihbarat ajanı” olarak yetiştirildiği, talimatı Aynelarap’taki örgüt merkezinden aldığı, 4 ay önce Suriye’nin Afrin bölgesinden Türkiye’ye geldiği, kamufle olabilmek için bir tekstil atölyesinde çalıştığı, saldırıdan sonra Yunanistan’a kaçırılacağı ve orada infaz edileceği açıklandı.

Bu açıklama, AKP hükümetinin uyguladığı “güvenli bölge” stratejisinin işe yaramadığının resmi ifadesidir.

AKP’NİN “ALT BÖLGESEL DÜZEN” HAYALİ

“Güvenli bölge stratejisi”, tehdidin kaynağında önlenmesi esasına dayanan jeopolitikçi bir anlayıştır. AKP özetle Suriye’den Türkiye’ye yönelen terörü Suriye topraklarında “güvenli bölge” kurarak önlemek diye tarif ediyor bu anlayışı…

Daha geniş anlamda ise bu jeopolitikçi yaklaşım, ABD Başkanı Bush’un Irak ve Afganistan işgallerine dayanak yapılan stratejiydi. 11 Eylül’de saldırıya uğrayan ABD, teröristleri kaynağında, Irak’ta, Afganistan’da, sonra sıra sıra diğer “Büyük Ortadoğu” ülkelerinde, kaynağında “önleyici vuruş”la yok edecekti.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığını yapan AKP Genel Başkanı ve kurmayları, bu stratejiyi, kendi ajandalarıyla birleştirdiler ve ortaya bir model koydular: Alt bölgesel düzen modeli.

AKP iktidarı, ABD’nin küresel düzeni altında alt bölgesel düzen kuracaktı.

Alt bölgesel düzen iki ayaklıydı:

1) Türkiye Kürtlerle Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyine genişleyecekti. Bunun gereği olarak içeride Kürt Açılımı başlattılar, yine bunun gereği olarak Misakı Millicilik yaptılar.

2) Türkiye’nin liderliğinde Suriye, Ürdün ve Lübnan’la Ortadoğu Birliği kurmaya soyundular. İşte “kardeşim Esad” denilen dönem o dönemdi.

Birkaç nedenle olmadı: Hegemonyası zayıflayan ABD Büyük Ortadoğu Projesini ilerletemiyordu. Bölgedeki işlerini taşeronlara havale ederek Asya-Pasifik’e yönelmek istiyordu. Bu arada Arap Halk ayaklanmaları yaşandı.

Ve Atlantik Cephesi, Suriye’ye çullandı.

MODEL TERÖRÜ ÖNLEMEDİ

AKP iktidarı, Katar ve Suudi Arabistan’la birlikte ABD’nin Suriye’deki taşeronuydu. Hep birlikte Esad rejimini yıkacaklardı. Olmadı.

Önce İhvan ayrışması nedeniyle taşeronlar bölündü. ABD, stratejisini kuzeyde bir PYD devleti inşa etmek olarak belirledi. Bunun için “IŞİD’in kolaylaştırıcılığında” PYD’ye meşruiyet kazandırmaya çalıştı.

AKP iktidarı bu aşamada, ABD’nin PYD devletine karşı kendi ÖSO nüfus bölgesini kurmaya yöneldi.

İşte Suriye’de “güvenli bölge” stratejisi böyle doğdu. Öyle ki Türkiye’nin İçişleri Bakanı, Suriye topraklarındaki “güvenli bölgelere” kaymakam, emniyet müdürü, jandarma komutanı atamakla övünür oldu.

Türkiye terörü kaynağında, Suriye topraklarında yok edecekti. Ancak bunun mümkün olmayacağı açıktı. Çünkü ABD’nin PYD için güvenli bölgesiyle, Türkiye’nin ÖSO için güvenli bölgesi, birbirlerine karşı olsalar bile, Suriye’nin bütünlüğünü hedef aldığı için terörü besliyor, büyütüyor ve yerel iktidar yapıyordu!

Tersine Türkiye Suriye’yle anlaşarak güvenli bölgeleri dağıtmalı ve terörün ana sponsoru olan ABD’yi bölgeden çıkarmalıydı. Yapılmadı. AKP iktidarı kamuoyundan gelen “Şam’la normalleşme” taleplerini kendi “alt bölgesel düzen kurma” hayali nedeniyle hep geçiştirdi.

Ve model, Türkiye’ye yönelik terörü de önlemiyordu: İşte bunu bir kez daha 13 Kasım’da İstanbul’un göbeğinde yaşadık.

ATATÜRK’ÜN KOLEKTİF GÜVENLİK MODELİ

İstiklal’e bomba, bizi bir kez daha şu gerçekle yüzleştiriyor: AKP’nin “komşulara rağmen komşunun toprağında güvenli bölge” modeli değil, Cumhuriyet’in “komşularla birlikte barış ve güvenlik kuşağı oluşturma” modeli uygulanmalı.

Atatürk’ün “barış kuşağı” modeli tarihi önemdedir ve bugünün de ihtiyacıdır. Atatürk ve Genç Cumhuriyet’in kurmayları Türkiye’nin etrafında bir barış kuşağı oluşturdular: 1934’te Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’yla Balkan Paktı kurarak Türkiye’nin batısını güvenli kıldılar. 1937’de Irak, İran ve Afganistan’la Sadabad Paktı’nı kurarak Türkiye’nin güneyini ve doğusunu güvenli kıldılar. SSCB’yle dostluk zaten Türkiye’nin kuzeyini güvenli kılmıştı.

Atatürk barış kuşaklarını, “kolektif güvenlik” anlayışı ile inşa edebilmişti. “Yurtta barış, dünyada (komşularda) barış” hedefi, ancak “kolektif güvenlik” ile mümkündü. Türkiye’de barış Irak ve Suriye’ye barış getirecek, Irak ve Suriye’de barış da Türkiye’deki barışı besleyecekti.

Bu model, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar Türkiye’nin güvenliğinin garantisi oldu. Ne zaman ki Türkiye Atlantik kampına girdi, bu model ortadan kalktı ve Türkiye ABD stratejisine eklemlenerek komşularıyla karşı karşıya gelmeye başladı.

NE YAPMALI?

Ve bugün Atatürk’ün modelinin tam tersi yapılıyor. Türkiye dün komşularıyla birlikte barış kuşağı kurarken, bugün komşularına karşı komşularının toprağında güvenli bölge kuruyor ama gerçekte güvenliğini zayıflatıyor.

Dolayısıyla terör bugün program ve strateji sorunudur:

1) Türkiye “alt bölgesel düzen” modelinden “kolektif güvenlik” modeline dönecek mi, dönmeyecek mi meselesidir.

2) Türkiye, ABD’ye karşı konumlanacak mı, konumlanmayacak mı meselesidir.

3) Türkiye teröre karşı komşularıyla işbirliği yapacak mı, yapmayacak mı meselesidir.

Bunlar yerine 40 yıldır yapılanı yapmak, 40 yıl daha aynı şeylerin yaşanacağı anlamına gelir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Kasım 2022

Yorum bırakın

AKP’nin ters normalleşmesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dış Politika Danışma Kurulu Üyesi Şakir Özkan Torunlar’ı 11 Kasım 2022’de “İsrail Devleti nezdinde Türkiye Büyükelçisi” olarak atayarak, İsrail’le normalleşme sürecini tamamlamış oldu.

Böylece Suriye ve Mısır’la normalleşme başlayamadan, İsrail’le normalleşme tamamlandı bile. Bu terslik, AKP’nin normalleşmeyi stratejik düzlemde değil de taktik düzlemde yürütmesinden ve Türkiye’nin çıkarlarından önce iktidarda kalmayı öncelemesinden kaynaklandı.

Oysa tersine Türkiye Ortadoğu normalleşmelerine Suriye ile başlamalı, Mısır ile sürdürmeli, ardından Körfez ülkeleri Suudi Aranbistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile geliştirmeli ve programa en son İsrail’i eklemeliydi.

Bu şu bakımdan da önemli: İsrail’le hızla normalleşmek, Suriye’yle normalleşmeyi zorlaştıracak parametrelere sahip…

Golan, hava saldırısı, Türk hava sahası kullanımı

Şu soru artık önümüzde: İsrail’in Suriye topraklarındaki (Golan) işgalini sürdürdüğü, periyodik şekilde Suriye topraklarına hava saldırısı düzenlediği şartlarda, Türkiye-İsrail normalleşmesi Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesini nasıl etkiler?

Zira şu kısmı Türkiye’yi ilgilendiriyor: Anımsayın, İsrail uçakları AKP’nin izniyle Türk hava sahasını kullanarak kuzeyden bile Suriye’yi bombalıyordu. İsrail uçakları Akdeniz’de uçup, Türk topraklarına girip, dönüp Hatay-Urfa hattından Suriye topraklarına giriyordu. Hatta İsrail uçaklarının bombardımandan sonra bıraktığı yakıt tanklarının topraklarımıza düşmesi büyük sıkıntı yaratıyordu.

Bu arada, İsrail’in Türk hava sahasını kullanarak Suriye topraklarını vurması sadece 2011’den sonra, yani Türkiye’nin de içinde yer aldığı Atlantik cephesinin Esad yönetimini devirme operasyonuna başlamasından sonra değildi. Daha 2007’lerde bile “İsrail yakıt tanklarını bulan Türk çoban” başlıklı haberleri arşivlerde bulabilirsiniz.

Türkiye-İsrail ilişkileri bozulunca, en azından bu konu fiilen ortadan kalkmış oldu. Şimdi İsrail’le normalleşmek, bunların yeniden yaşanması riskini doğurmayacak mı? O nedenle Ankara’nın Türk hava sahasını İsrail savaş uçaklarına açmaması kritik önemdedir; zira şartlar geçmişte “yanlışlıkla” meydana gelen durumların bile artık kabul edilemeyeceği nazikliktedir.

İsrail’in Suriye hedefleri

AKP’nin hedefi Esad’ı devirmek, İsrail’in hedefi de Suriye’nin dörde bölünmesiydi. İsrail Savunma Bakanı “Suriye’nin bir omlet olduğunu, omletten yeniden yumurta yapılamayacağını” savunuyordu. Sonuç? AKP de İsrail de kaybetti, Esad ayakta.

Ancak İsrail açısından mesele şu: Suriye’yi omlet yapamadılarsa da, Suriye’de siyasi çözüme geçilmesini engellemeye çalışıyorlar. Bunu da periyodik hava saldırısı düzenleyerek ve ABD sponsorlu PYD devletinin kurulabilmesini destekleyerek sağlamaya çalışıyorlar.

Suriye’nin krizli hali, İsrail için biri kısa, diğer ikisi uzun vadeli üç hedef demek çünkü:

1) Ortadoğu’daki İsrail sorununun ve İsrail’in parça parça sürdürdüğü Filistin’i işgal politikasının üzeri örtülmüş oluyor. Filistin meselesi esas gündem olamıyor.

2) “PYD devleti” inşası, İsrail açısından “paratoner devlet” işlevi görecek. Şimşekler oraya düşerken, İsrail rahatlayacak.

3) İsrail, fırsat çerçevesinde Suriye topraklarındaki işgalini genişletecek.

Sorunlar konu edilmeden normalleşildi

Kısacası, İsrail’le “normal” bir şekilde normalleşildi. Normalleşirken hiçbir konu masaya getirilmeden, konu edilmeden, normal normal eski ilişkiye dönüldü.

Yukarıda işaret ettiğimiz doğrudan Suriye’yi ilgilendiren konular da, Filistin sorunu da, İsrail’in işgal politikası da, Gazze ablukası da sorun edilmedi…

Haliyle sormak durumundayız: Normalleşirken hiçbir konu sorun edilmediyse, Türkiye İsrail’le neden anormalleşmişti peki?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2022

Yorum bırakın

Yunanistan’ın çektiği acı!

NATO Parlamenterler Asamblesi’nin “Akdeniz ve Ortadoğu Görev Gücü” toplantısında Türkiye’ye karşı ilginç bir suçlama vardı. Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Miltiadis Varvitsiotis, Rusya’ya karşı yaptırımlara katılmayan Türkiye’yi “özel ekonomik kazançlar” elde etmekle suçladı.

Daha ilginci, Varvitsiois’in, “Yunanistan ve diğer ülkeler acı çekip gelir kaybederken Türkiye para kazanıyor” demesiydi (cumhuriyet.com.tr, 10.11.2022).

Bile bile lades

Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Varvitsiois’in sözleri, bana Türkiye’deki bazı muhaliflerin tavrını anımsattı. Putin “Avrupa’ya gaz sevkiyatı için Türkiye’ye büyük bir merkez kurabiliriz” (TRT Haber, 12.10.2022) dediğinde, kimi muhalifler bunu Putin’in AKP’ye seçim desteği olarak yorumlamıştı. Hatta içlerinde “Putin Cumhur İttifakı’na katıldı” diyerek politika(!) yapanlar bile olmuştu.

İlginç olan şu ki, Putin’in açıklamasının seçimde AKP’ye katkı olacağını görebilenler, yine de seçimde Batıcılık yapmayı sürdürüyor!

Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Varvitsiois de benzer durumda: Rusya’ya yaptırımlar uygulamanın ülkesine kaybettirdiğini görüyor, bu nedenle “acı çektiklerini” söylüyor ama bu politikayı savunuyor ve sürdürüyor. Üstelik kendileriyle benzer şekilde acı çekmediği için, Türkiye’yi NATO içinde “sorunlu” ilan ediyor.

Almanya girdaptan çıkış arayışında

Varvitsiois’in belirttiği gibi acı çeken sadece Yunanistan değil, “diğer ülkeler” de var. Yunan politikacının “diğer ülkeler” dediği, Rusya’ya yaptığım uygulayan Avrupalı ABD müttefikleri.

Avrupa ekonomileri daralmış durumda, daha büyük enerji krizi kapıda. Öyle ki Brüksel’deki AB Komisyonu yetkilileri Avro Bölgesi’nin 2023 yılı büyüme tahminini yüzde 1,4’ten yüzde 0,3’e düşürdü, enflasyon tahminini yükseltti, resesyon uyarısı yaptı (bloomberght.com, 11.11.2022). Özetle Avrupa, Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle kaybetmeye ve acı çekmeye devam edecek.

Yazmıştık: Almanya ABD’nin soktuğu bu girdaptan çıkmaya, Rusya’daki kayıplarını Çin’le işbirliğini geliştirerek dengelemeye çalışıyor ama Atlantik kampı içinde de büyük tepki görüyor.

Yunanistan’ın çekeceği asıl acı

Bu arada Yunanistan aslında iki kere kaybediyor ve acı çekiyor: Hem Varvitsiois’in belirttiği gibi Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle ama hem de o yaptırımların zorlayıcı sahibi olan ABD’yle kurdukları özel ilişki nedeniyle.

Anımsarsınız: Yunanistan Başbakanı Kiryakos Mitçotakis o ilişkiyi, yani ABD’yle imzaladığı anlaşmayı parlamentoda savunurken şöyle demişti: “ABD, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdi.”

ABD’nin Yunanistan’ı boydan boya büyük bir Amerikan üssüne dönüştürmesinin Yunan halkına kaybettireceği ve vereceği acı, Rusya’ya yatırımlardan kaynaklanan kayıplardan daha büyük olacak üstelik.

Muhalefetin görmesi gereken gerçek

Görüldüğü üzere, AKP hükümetinin neo-Abdülhamitçiliği nedeniyle sorunlu ilerlese bile, Ankara’nın Moskova’yla yürüttüğü işbirliği, Türkiye’ye avantajlar doğuruyor. (Türkiye Rusya’ya yaptırımlara katılsaydı, AKP’nin rezervleri erittiği borcu borçla çevirme ekonomisi şimdilerde çok daha büyük yıkım yaratmış olurdu.)

Muhalefet, işte bu nedenle Rusya’yla ilişkileri daha da geliştireceğini; Moskova’yla ilişkileri Doğu Akdeniz’de pozisyon kazanma, KKTC’nin konumunu güçlendirme ve enerjide avantaj elde etme gibi politikalarda kaldıraç haline getireceğini kamuoyuna anlatmalı.

Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un ülkesine ekonomik kayıplar yaratan ABD politikaları karşısında Çin başkentinde denge aradığı şartlarda, Türkiye’nin muhalefetinin hâlâ ABD ve İngiltere başkentlerinde seçim avantajı araması, dünyanın yeni gerçekleriyle son derece terstir.

Türkiye acı çekmemelidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Kasım 2022

1 Yorum

Pentagon ‘erken hesaplaşma’ mı istiyor?

ABD’de devletin bir kanadı, eninde sonunda hesaplaşacaklarını düşündükleri “esas düşman” Çin’le erken hesaplaşılmasını savunuyor.

Ki bu görüş uzun zamandır var. 20 yıldır ABD içinde kabaca şu iki strateji çarpışıyor: “Önce içeride yeniden ekonomiyi büyütelim, güçlenelim” diyenler ile “en büyük askeri güçken yangını erkenden çıkarıp yangından en az hasarı görelim” diyenler…

Obama, Trump ve Biden dönemleri

Obama dönemi bu iki stratejinin senteziydi: Afganistan ve Irak’tan çekilme kararı alındı. Ortadoğu’daki işler taşeronlara havale edildi. Çin’e kaptırılan ekonomi alanlarına yatırım planlandı. Çin “stratejik rakip” ilan edildi. Çin’e karşı “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” isimli dış politika belgesi yayımlandı.

Trump dönemi bu iki stratejinin senteziydi ve o nedenle Obama döneminin de devamıydı: Afganistan’dan çekilme uygulandı. Ortadoğu’daki işler taşeronlarla sürdürüldü. Çin “meydan okuyan stratejik rakip” ilan edildi. “Önce Amerika” denilerek “gümrük duvarları” yükseltildi. Çin’le ticaret savaşı başlatıldı. Çin’e karşı Asya-Pasifik (Hint-pasifik) stratejisi benimsendi. Stratejinin gereği olan cephelerin oluşturulması kararlaştırıldı.

Biden dönemi bu iki stratejinin senteziydi ve o nedenle Obama ile Trump dönemlerinin de devamıydı: Afganistan’dan çekilme tamamlandı. Çin’le ticaret savaşı sürdürüldü. Çip başta en önemli konularda ABD içi yatırım esas alındı. Transatlantik ilişkilerin restorasyonu hedeflendi. Rusya ve Çin’e karşı cepheler inşa edilmeye çalışıldı. Çin, ABD ve NATO belgelerine hesaplaşılacak esas rakip olarak işaretlendi.

ABD’li Amiralin üç mesajı

Yukarıda çok kısaca özetlediğimiz tabloya dikkat edilirse, ABD birbirinin devamı olan stratejilerle adım adım Çin’i hedef alıyor, Çin’i bölgesine sıkıştırmaya çalışıyor, Çin’e karşı müttefikler ağı oluşturuyor…

Buna rağmen ABD içinde bir kanadın, “işlerin hızlandırılmasını” istediği anlaşılıyor: Üç başkanın da uyguladığı sentez stratejide, ikincilerin yani “yangın çıkaralımcıların” lehine ağırlık oluşturulması savunuluyor.

İşte ABD Strateji Komutanlığı Komutanı Amiral Charles A. Richard’ın, Donanma Denizaltı Birliği’nin 2022 Yıllık Sempozyumunda yaptığı konuşma, o kanadın görüşleriydi. Amiral Richard’ın mesajları şöyleydi:

– Ukrayna’daki savaş ABD için “ısınma”dır, asıl ve “çok uzun savaş” Çin’le olacak.

– ABD’nin Çin’e karşı konvansiyonel ve nükleer caydırıcılık seviyesi aşınıyor.

– Zaman Çin’in lehine. Hızlı hareket edilmezse Çin ABD’yi geride bırakacak.

Özetle ABD Strateji Komutanlığı Komutanı, geç kalınmaması için “erken hesaplaşmak” gerektiğini savunuyor.

ABD’nin asıl korkusu

Peki ABD nereye geç kalıyor? Çin ABD’yle hesaplaşmayı planlıyor da ABD bunun için mi erken hareket etmeli? Değil tabi. Çin’in ne ABD’yle hesaplaşmak ne de ABD gibi bir düzen kurmak hedefi var. Çin, Batı’nın işlediği bu propagandaya karşı son olarak ÇKP’nin 20. Kongresi’nde bir kez daha net olarak açıkladı: “Hegemonya peşinde değiliz.”

Emperyalist ABD, Çin’in ekonomik gücü büyüdükçe, kendi hegemonyasının ve sömürü düzeninin daha da zayıflayacağını bildiği için endişeli. Fakat asıl önemlisi, emperyalist ABD, Çin’in yolunun kendi yoluna alternatif olması nedeniyle endişeli. ABD o nedenle Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan ediyor, CFR’nin dergisi Foreign Affairs o nedenle “Kızıl Çin’in dönüşü” diyerek ÇKP’nin 20. Kongresi’ni yorumluyor.

Özetle ABD’nin esas korkusu sosyalist modeldir ve bunun pratikteki uygulaması olan “Çin’e özgü sosyalizm”dir.

Başlığa dönersek: Pentagon’un, hatta Pentagon içinde bir kanadın “erken hesaplaşma/savaş” istemesi, elbette ABD’nin bunu yapabileceği anlamına gelmiyor. ABD Çin’i tehdit ederek, şu aşamada daha çok müttefik toplamaya çalışıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Kasım 2022

1 Yorum

ABD’nin Almanya-Çin işbirliği rahatsızlığı

Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un 4 Kasım’da Çin’i ziyaret etmesi, küresel güç mücadelesi açısından kritik önemdeydi. Öyle olduğu için de ziyaret hem ABD’den hem de Almanya’daki Amerika’dan büyük tepki gördü.

27 Ekim’de Cumhuriyet gazetesinde yazdığım “İki Almanya” başlıklı makalede tam da buna işaret etmiştim: Hükümet içindeki SPD-Yeşiller, yani Scholz-Baerbock farkına, Çin’le işbirliği konusundaki iki zıt tutuma…

Bu zıtlık ne kadar yönetilebilir, belli değil. Ama yönetilemezse Almanya’da iki olasılık belirebilir: Ya Almanya’daki Amerikancılık Scholz’a Ukrayna’daki gibi geri adım attırır ya da SPD-Yeşiller koalisyonunun yerini SPD-CDU koalisyonu alabilir. Şimdilik görünen “iki Alman tutumunun” idare edilebilir olduğu…

ABD’YE DİRENEN VOLKSVAGEN

Duetsche Bank’tan BMW’ye, Siemens’ten Volksvagen’e, Adidas’tan BionTech’e, büyük Alman şirketlerinin yöneticileri Olaf Scholz’un heyetindeydi…

Scholz’un beraberinde Alman sermayesinin çok önemli temsilcileriyle Çin’i ziyaret etmesi, işbirliğinin merkezinde elbette ticaret olduğunu resmediyor.

Almanya ile Çin arasındaki ticaret hacminin yaklaşık 250 milyar dolar olduğunu, Alman otomotiv ve kimya devlerinin Çin’de büyük yatırımlarının ve ortak işletmelerinin olduğunu, en büyük Alman otomotiv şirketlerinin satışlarında Çin pazarının büyük payının olduğunu önemle belirtelim.

Ki Volkswagen, 1983’ten beri Çin’in Sincian-Uygur Özerk bölgesinde bulunan fabrikasını kapatma baskısıyla karşı karşıyaydı bir süredir ama hükümetin de desteğiyle bu Atlantik baskısını reddetmişti.

ABD’NİN STRATEJİSİ VE ALMANYA

Scholz’un Çin ziyaretinin küresel güç mücadelesi düzleminde ne anlama geldiğini inceleyebilmek için birkaç temel stratejik hedefi not edelim:

ABD’nin “büyük stratejisi”, esas rakip gördüğü Çin’le hesaplaşma üzerinedir. ABD bunu, özetle Çin’i bölgesine sıkıştırarak yapmaya çalışıyor. Bunun için de Çin’in Asya’yı Avrupa ve Afrika’yla entegre eden Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ni düğüm noktalarından kesmeye çalışıyor. ABD’nin bu stratejiyi bölgedeki müttefikleri Japonya, Güney Kore ve Avustralya’yla yapması mümkün değil. O nedenle stratejisine Hindistan’ı ve AB’yi eklemlemeye çalışıyor.

ABD bu stratejisini hem kendi strateji belgelerine hem de liderlik ettiği NATO belgelerine işlemiş durumda. Almanya ve AB strateji belgeleri de bunu kabul etmiş durumda. Nitekim Almanya Asya-Pasifik’e savaş gemisi de gönderdi, Tayvan’a heyet de…

Ya daha fazlası?

RUSYA’DAKİ KAYIPLARI ÇİN’LE DENGELEMEK

Ağırlıkla otomotiv, makine ve kimya sektörlerine dayanan Alman sanayisi açısından Almanya ekonomik tehdit/kriz riski altında. ABD, uyguladığı ağır baskıyla kesemediği Almanya-Rusya enerji işbirliğini, Ukrayna krizi üzerinden önemli oranda kesebildi. Bunun Alman ekonomisine maliyeti büyük…

Alman sanayi devleri bu nedenle Alman hükümetine hem Rusya’ya yaptırımları yumuşatması hem de Rusya’daki kayıpları Çin’le işbirliğini geliştirerek dengelemesi için baskı uyguluyor.

Bunun somuta yansıması ise şu: Alman sermaye sınıfının temsilcileri birincisi Ukrayna-Rusya savaşında barış masasının kurulmasını, ikincisi de Avrupa’nın güvenlik mimarisinin, Rusya’sız mümkün olmadığı gerçeğine göre inşa edilmesini istiyor.

Bunun somuta diğer yansıması da şu: Yukarıda sorduğumuz “ya daha fazlası” sorusunun yanıtının olumsuz olması. Yani Alman sermaye sınıfı ABD’ye, “Asya-Pasifik’e savaş gemisi, Tayvan’a heyet tamam ama daha fazlası olmaz, Çin’le ekonomi merkezli işbirliği yapmak zorundayım” diyor özetle…

SCHOLZ’UN ÇOK KUTUPLULUK VURGUSU

Kuşkusuz her ekonomi merkezli işbirliği, aynı zamanda siyasi işbirliğidir. Nitekim Olaf Scholz’un Çin’e ziyaretinden ve Xi Jinping’le görüşmesinden önce kaleme aldığı makale o siyasi işbirliğine işaret etmektedir.

Scholz 2 Kasım’da Frankfurter Allgemeine Zeitung’a yazdığı makalede üç temel mesaj veriyor:

1) “Soğuk Savaşı özellikle acı bir şekilde yaşamış bir ülke olarak yeni bir kutuplar arası çatışmanın ortaya çıkmasına karşıyız.”

2)Çok kutuplu bir dünyada yeni güç merkezleri ortaya çıkıyor ve hepsiyle ortaklıklar kurmayı ve genişletmeyi hedefliyoruz”

3) “Çin’den ayrılmak istemiyoruz.”

Özetin özeti şudur: Scholz, dünyanın artık çok kutuplu olduğunu, Almanya’nın ABD stratejisine eklemlenerek Çin’e karşı pozisyon almayacağını, çıkarı gereği hem ABD’yle hem de Çin’le işbirliği yapacağını belirtiyor.

Demek ki Almanya’daki “İki Almanya” çatışması büyüyecek…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Ekim 2022

Yorum bırakın

Londra tefecilerinin kirli parası

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ABD’den sonra İngiltere’ye gitti. ABD’ye giderken bunu “bilim ve teknoloji ziyareti” diye açıklamıştı. İngiltere ziyaretinde bu gündemine ek yaptı: “Temiz para bulmaya gidiyorum.”

Baştan belirtelim: İngiltere’de temiz para yok, Londra tefecilerinin verdiği borçlar dünyanın en kirli paralarıdır!

AKP’nin yolu

Kılıçdaroğlu’nun burada “temiz paradan” kastettiği, yasal paradır kuşkusuz. Paranın yasallığının ölçüsü ise sistem içi para olup olmamasıdır. Hangi sistem? Atlantik sistemi.

New York bankerlerinin ve Londra tefecilerinin kontrolündeki sistem, bazen ambargo uygulayarak, bazen doğrudan sistemden atarak rakiplerinin/düşmanlarının paralarını “kirli para” haline getirirler.

Oysa asıl “kara/kirli para”, New Yok bankerlerinin ve Londra tefecilerinin sömürü düzeniyle ele geçirdikleri ve o düzeni sürdürmek üzere borç vererek kullandıkları paralardır.

Yıllardır AKP’yi bunun için eleştiriyoruz: IMF’ye gitmemenin karşılığında New York bankerlerinden ve Londra tefecilerinden borçlanmak, çözüm değil. Tersine borcu borçla çevirme yöntemi, en sonunda siyasi tavizler vermenizin beklendiği bir ekonomik iflas yoludur. AKP 20 yıldır Türkiye’yi “sıcak para bulma” yöntemiyle yönetti ve geldiğimiz yer büyük borçluluktur.

Sıcak paracılık sorunu

Kılıçdaroğlu’nun “temiz para” söylemi, iktidarın yukarıda işaret ettiğimiz o borç çemberinin zaman zaman dışına çıkarak bulmaya çalıştığı paralarla ilgili aynı zamanda.

İktidarın bulabildiği borçların yetmediği durumlarda ülkeye çağırdığı o paralara tepki göstermek ne kadar doğruysa, bunlara itiraz ederken Londra tefecilerinin parasına sarılmak da o kadar yanlıştır!

Rıza Zarraf örneği tipiktir. Zarraf temsilciliğini yaptığı İran’daki asıl para sahibini dolandırmış, AKP’nin kolaylaştırıcılığı sayesinde hem Türkiye’yi hem İran’ı kazıklayarak ABD’ye sığınmıştır. Bundan ders çıkarmayanlar, “sıcak para” ihtiyacıyla Balkanlardan Kafkaslara, Doğu Avrupa’dan Ortadoğu’ya, yüzlerce para sahibine kolaylaştırıcı fırsatlar sunmaya devam ediyorlar. İş, rakiplerin ülkemizde silahlı çatışmalarının rutinleşmesine dönüştü.

Yani sorun “sıcak para”cılıktır; sıcak parayı New Yok bankerlerinden mi, Londra tefecilerinden mi, kara paracılardan mı, yoksa Körfez şeyhlerinden mi bulacağınız, durumu değiştirmiyor.

Nitekim, Altılı Masa’nın Ali Babacan’ı da özetle “ben AKP’den daha iyi sıcak para bulurum, çünkü geçmişte AKP’ye sıcak parayı ben buldum” diyor. Dolayısıyla iktidar ile muhalefetin ekonomi-politik farkı, sıcak paraya ulaşma kolaylığı-zorluğu farkından ibaret kalıyor.

Övünülecek konu değil

Böyle olacağı en başından belliydi. Örneğin Kılıdaroğlu, belirli isimlere verilen elektrik işlerini kamulaştırabileceği sinyalini verdiğinde, AKP’den önce Altılı Masa ortağı DEVA’dan tepki görmüştü. Babacan’ın yardımcıları ekran ekran dolaşıp “kamulaştırma değil, daha çok özelleştirme” propagandası yapmıştı. Çünkü Türkiye’nin o en büyük özelleştirme adı altında yapılan yağmasında, Babacan’ın da rolü vardı.

Babacan, 31 Mayıs 2013’te TBMM’de şöyle diyordu: “Bizden önce 13 hükümet sadece 8 milyar dolarlık özelleştirebildi. Biz ise tam 42 milyar dolarlık özelleştirdik.” Babacan’ın bu sözlerine CHP milletvekili sıralarından tepki geliyor, Süleyman Çelebi “bu övünülecek bir şey değil” diyordu. İşte o CHP’den, Londra tefecilerinden para bulabilmeyle övünen CHP’ye gelmiş bulunmaktayız.

Tüm bu eleştirileri niye yapıyoruz? “Cumhuriyet’i yıkmakta olan olan AKP’nin” yıkılabilmesi için. İktidarın ilk kez bu kadar dezavantajlı başladığı seçim yarışında muhalefetin yaptığı hatalara o nedenle tepki gösteriyoruz. Olmayan türban sorununa “yasallık çözümü” açıklayıp ABD’ye gitmek, TBMM’deki “sansür yasası” oturumlarında olunmamasını “nasıl olsa AKP sayısal çoğunluğuyla yasayı çıkaracaktı” diye gerekçelendirmek, ardından “temiz para” bulmak için İngiltere’ye gitmek, oralarda Taraf’çılarla poz vermeyi sürdürerek tarafını işaretlemek…

Tüm bunların AKP saflarında yarattığı memnuniyet bile öğretici olabilmeli oysa!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2022

4 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: