Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Karadeniz-Suriye hattında NATO’culuk

Karadeniz’le arasında bir deniz ve bir okyanus ile bir kıta bulunan ABD, Karadeniz’i ulusal çıkarı ilan etti!

NATO Savunma Bakanları toplantısı öncesi Karadeniz turu yaparak Gürcistan, Ukrayna ve Romanya’yı ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, “Karadeniz’in güvenliği ve istikrarı ABD’nin ulusal çıkarıdır ve NATO’nun doğu kanadının güvenliği açısından kritik önem taşımaktadır” dedi (20.10.2021).

Eski CENTCOM Komutanı ve eski ABD Genelkurmay Başkanı Yardımcısı olan Austin, Romanya-Mihail Kogalniceanu hava üssü ile Yunanistan-Dedeağaç’taki askeri yığınağın, “Rusya’ya karşı caydırıcılık taşıdığını” belirtti.

ABD’NİN RUSYA VE İRAN’I ÇEVRELEME HEDEFİ

Bir başka asker, ABD’nin eski Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanı Ben Hodges da Austin’le aynı fikirde. “Stratejik düşünmek gerektiğini” söyleyen Hodges, “Rusya ve İran’ı çevrelemek ve bölgedeki müttefiklerimizi ve dostlarımızı korumak için Karadeniz’e ihtiyacımız var” dedi (25.10.2021).

Biden hükümetinin Karadeniz hamlelerini yeterli bulmayan Ben Hodges şunları öneriyor:

– Rusya’ya diplomatik baskı artırılmalı.

– Bölge ülkelerine yapılan ekonomik yatırımlar artırılmalı.

– Ukrayna ve Türkiye ile ilişkiler nitelikli şekilde iyileştirilmeli.

AUSTIN-AKAR GÖRÜŞMESİ

ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Karadeniz turunun ardından katıldığı NATO Savunma Bakanları toplantısı sırasında, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’la bir görüşme yaptı. Anadolu Ajansı’nın aktardığına göre, “görüşmede, Roma’da gerçekleştirilecek G20 Liderler Zirvesi öncesinde olumlu gündem oluşturulması için ayrıntılı bir görüşme yapılmasının gerekliliği ele alındı.” (AA, 21.10.2021).

İlginçtir, Austin’in NATO temaslarını değerlendiren ve ABD-Türkiye-NATO üçgeni içinde ilişkileri analiz eden ABD’nin ünlü Foreign Policy dergisi ise Akar’ı “anlaşması en rahat Türk yetkili” ilan ediyordu.

Austin ile Akar, Biden ve Erdoğan için “olumlu gündem” oluşturabildi mi, bilmiyoruz ancak AKP’nin bu süreçteki NATO faaliyetleri, Washington’u fazlasıyla memnun etti.

NATO’NUN KARADENİZ’E ODAKLANAN RUSYA KARŞITI PLANI

Sondan başlarsak, NATO Savunma Bakanları, “Karadeniz’e odaklanan Rusya karşıtı master planı” onayladı (21.10.2021).

Türkiye’yi Karadeniz’de Rusya’yla karşı karşıya getirecek plana Hulusi Akar’ın itirazı yok!

Neden olsun ki!

Öncesinde de NATO Parlamenterler Meclisi’nde görevli AKP’liler NATO’yu Rusya’ya karşı Suriye’ye çağırıyorlardı!

NATO Parlamenterler Meclisi Türk Grubu Başkanı ve AKP Rize Milletvekili Osman Aşkın Bak, 11 Ekim 2021’de yapılan NATO Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, İdlib’deki Rusya ve Suriye saldırılarının durdurulması için NATO’dan destek talep etti! (Cumhuriyet, 19.10.2021).

Neyse ki NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Bak’ın talebini reddetti: “Bazı NATO müttefiklerinin Suriye’de sahada varlıkları bulunuyor, fakat NATO’nun sahada bir varlığı yok. Suriye’de sahada bir NATO misyonu ya da NATO varlığı olmamalıdır.

Bitmedi…

NATO Parlamenter Meclisi Türk Grubu üyesi ve AKP Denizli Milletvekili Ahmet Yıldız’ın hazırladığı ve 11 Ekim 2021’de Lizbon’daki Genel Kurul’da oybirliğiyle kabul edilen rapor var bir de…

AKP raporunda açık açık şöyle deniyor: “Türkiye, yeniden güçlenen Rusya’ya karşı NATO ittifakına Karadeniz’de önemli caydırıcılık kapasitesi sağlıyor.”

KARADENİZ KARADENİZLİLERİNDİR

10 Batı büyükelçisiyle “istenmeyen kişi” krizi sürecinde bunlar yaşandı işte…

Oysa ABD’nin Karadeniz’i ulusal çıkar ilan etmesi de, NATO’nun Rusya’ya karşı Karadeniz’e odaklanma kararı alması da Türkiye’nin ulusal çıkarına aykırıdır.

Türkiye’yi Karadeniz’de Rusya’yla karşı karşıya getirmek, bir tek Atlantik’in işine yaramaktadır.

Türkiye’nin ulusal çıkarı, Karadeniz’in Karadeniz ülkelerine ait olmasından geçmektedir. ABD’nin Montrö Sözleşmesini zayıflatarak Karadeniz’e sınırsızca girmek istemesi ile Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO üyesi yaparak Karadeniz’i adeta bir NATO gölüne çevirmek istemesi, Türkiye’nin çıkarına değil, tersine Türkiye’nin zararınadır.

AKP’li Hulusi Akar, Osman Aşkın Bak ve Ahmet Yıldız’ın NATO’daki faaliyetleri, AKP iktidarının resmi politikasıdır ve Ankara’yı önümüzdeki dönemde büyük sıkıntılara sokma potansiyeli taşımaktadır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Ekim 2021

1 Yorum

İşine gelirse persona grata, işine gelmezse persona non grata

10 Batı ülkesi büyükelçisinin, üstelik birlikte, Türkiye’nin içişlerine müdahale olarak yorumlanabilecek bir girişimde bulunması elbette kabul edilemez.

Ancak meselenin iki boyutunu dikkate almadan, üçüncü boyutunu çözümleyemeyiz. O iki boyuttan birisi, Batı büyükelçilerinin/yöneticilerinin bundan önceki benzer girişimlerine karşı ne yapıldığı, diğeri de Batı büyükelçilerinin hangi konulara müdahil olduğudur.

Trump ve Merkel’in Türk yargısına müdahaleleri

Batı büyükelçilerinin Türkiye’nin içişlerine müdahale etmesi ne ki! AKP iktidarı, gündüz havai fişek atarak kutladığı AB aday üyeliği ile zaten Avrupa başkentlerine içişlerine müdahale hakkı vermişti. Nitekim o aday üyeliğin şartları ve talimatları olarak geride kalan yıllar içinde pek çok yasa yaptılar.

Ekonomiden yargının ve eğitimin düzenlenmesine kadar hemen her alanda, AB’nin istediği işleri yaptılar. 20 yılın özetidir; Brüksel’de alınan kararları, Ankara’da uyguladılar.

Öte yandan, ABD ve Almanya liderleri Türk yargısına açık müdahale etmedi mi peki? “Bu can bu bedende, bu fakir bu görevde olduğu sürece o teröristi alamazsınız” diye Türk kamuoyuna propaganda yapan Erdoğan’ın Trump’ın talebiyle Rahip Brunson’u, Merkel’in talebiyle Deniz Yücel’i serbest bırakması, yargıya müdahale değil mi?

Ne demişti ABD Başkanı Trump Beyaz Saray’da ağırladığı Rahip Brunson’a: “Uzun süre orada kalacaktın ve son derece masum biriydin. Erdoğan, birkaç kez görüştükten sonra, en nihayetinde serbest bırakılmanı kabul etti.

“Bağımsız” yargımız için bundan daha ağır bir laf olabilir mi?

AK-diplomasinin istenen ve istenmeyen adamları

Gelelim ikinci boyuta; AB Büyükelçilerinin hangi konularda nasıl tutum aldıklarına…

Sondan başlarsak, Osman Kavala için ayağa kalkan AB Büyükelçileri, 103 Amiral’in gözaltına alınmasına ya da 80 yaşındaki generallerin 28 Şubat kumpas davasında hapse atılmasına hiç değinmediler örneğin.

Batı büyükelçilerinin ve yöneticilerinin FETÖ kumpaslarında AKP’ye tam destek açıklamaları arşivlerde ama…

O kumpaslara destek açıklayan Batı, Türk yargısına müdahale etmiyor muydu peki?

Ya da AB büyükelçileri ve AB yetkilileri AKP’nin önünü açmak üzere yaptıkları siyasal açıklamalarla Türkiye’nin içişlerine müdahale etmiş olmuyor muydu daha düne kadar?

Kısacası, Batılı büyükelçinin AKP’yi desteklemesinin sorun olmaması ama AKP’nin işine gelmeyen açıklama yapınca “istenmeyen adam” ilan edilmesi, kamuoyunu ikna edebilir bir durum değildir.

Dolarizasyonun örtüsü

Erdoğan’ın 10 büyükelçiyi “istenmeyen adam” ilan etmesi için Dışişleri’ne talimat verdiğini söylemesi, kuşkusuz girdiği “dolarizasyon” yolunun sancılarını örtmek için. Ancak başarısızlıkları, dış güçlerle kavgaya bağlayabilmenin alıcısı gün geçtikçe azalıyor.

AKP’nin Batı’yla “kavga ettiği” bugünlerde Batı’yla işbirliği yaptığı şu iki konu bile esasa işaret ediyor:

1) AKP iktidarı, ABD-Fransa öncülüğünde BM’de hazırlanan ve Uygur sorunu konusunda Çin’i baskılamak için yapılan 43 devletin ortak çağrısına katıldı.

2) AKP milletvekilleri, NATO-PA için hazırladığı raporda “Türkiye, yeniden güçlenen Rusya’ya karşı NATO ittifakına Karadeniz’de önemli caydırıcılık kapasitesi sağlıyor” dedi. AKP iktidarı, NATO’nun Karadeniz’e odaklanan Rusya karşıtı master planını onayladı.

Roma’ya kadar zaman kazanma

Peki ne olacak? Erdoğan’ın geri adım atmayarak Dışişleri’ne kararı uygulatması da, geri adım atıp dün söylediğinin bugün tersini söylemesi de olası. Zira böyle onlarca örnek var.

Bir olasılık da Dışişleri’ne verilen talimatın, resmi bir evrak olarak Büyükelçiliklere geç ulaştırılması hatta ulaştırılmamasıyla Roma’ya kadar zaman kazanılmasıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ekim 2021

1 Yorum

Seçim tezkeresi

Suriye (ve Irak) tezkeresi Meclis’te. 2014 yılında çıkarılan ve her yıl uzatılan tezkere, Suriye politikasında hiçbir değişiklik yapılmadan, yine uzatılmak isteniyor.

Ancak bu yılki tezkere uzatma konusu, öncekilere göre oldukça kritik önemde. Neden mi? İnceleyelim:

AKP tezkeresinin hedefleri

Tezkereyi uzatmak istemenin “teknik bakımdan” birinci nedeni, Suriye’deki Türk askeri varlığına “iç hukuk” açısından yasallık kazandırmaktır. AKP hükümeti ikinci olarak da tezkereyi olası operasyon(lar) için elinde tutmak istemektedir.

Peki tezkerenin siyasi ve askeri hedefleri nedir?

1) Cumhurbaşkanı imzasıyla TBMM Başkanlığına gönderilen tezkerenin gerekçesinde, hedefin PKK/YPG ve IŞİD terörüyle mücadele olduğu belirtiliyor.

2) Tezkere gerekçesinde resmi olarak yazılmasa da, iktidarın açıklamalarından biliyoruz ki, Ankara’nın “Esad karşıtlığı” sürüyor.

3) Yine tezkere gerekçesinde yazılmasa da, Ankara’ya bağlı kaymakam atamaktan fakülte açmaya kadar genişleyen sahadaki uygulamalara bakılırsa, hükümetin hedefi kendi denetiminde bir “ÖSO nüfuz bölgesi” oluşturmak.

Sorunu Suriye ordusuna çözdürmek

Türkiye’nin PKK/YPG ve IŞİD terörüne karşı mücadele etmesi, elbette hakkı. Bu örgütlerden Türkiye’ye yönelik saldırıları önleyici tedbirler almak, zaten hükümetin görevi.

Nitekim Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarının “ilk” amacı da buydu. Her üç harekât sürecinde de belirtmiştik: Bu harekatları Şam yönetimiyle anlaşarak yapmanın sayısız yararı var. Bir kere sorunu Türk askeri yerine Suriye ordusuna çözdürmüş olursunuz. Dolayısıyla sorunun ekonomik ve askeri maliyeti azalır.

Şam yönetiminin ve Suriye ordusunun topraklarının tamamında egemen olması, Türkiye’nin de çıkarınadır. Zira Suriye’yle varılan 1998 Adana mutabakatı sonrası terör baskılanmış ve Suriye’de iç savaş başlatılan 2011’e kadar Ankara’nın bu konuda bir sorunu olmamıştı.

Sonraki süreçte de hep vurguladık: Olması gereken, Türk askerinin, Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasının önünü açmasıdır. Kuşkusuz bu siyasi kararla mümkündür.

Ancak AKP iktidarı, yanlış Suriye politikasında ısrarcı.

ÖSO özerk bölgesi

Peki Erdoğan, Esad’ın devrilmeyeceği bu kadar görülmüşken ve Arap dünyası ile kimi Batılı ülkeler bile Suriye’yle normalleşmeye başlamışken, neden Esad karşıtlığını sürdürüyor?

AKP, Esad’ı deviremeyeceğini artık görüyor. Ancak, Esad’ın ortakları Rusya ve İran’la işbirliği yapmasına rağmen, Esad karşıtlığını sürdürüyor. Çünkü, ABD destekli PYD bölgesi karşılığında, kendisi de Suriye’den pay almak istiyor!

Türk askerinin bulunduğu bölgeler, daha şimdiden -TL dolaşımı da dikkate alınırsa- zaten bir “ÖSO özerk bölgesi” gibi davranıyor.

Bu AKP’nin hayal de olsa 20 yıllık politikasıdır: Davutoğlu’nun ifadesiyle “ABD’nin küresel düzeni altında alt bölgesel düzenler kurma” hedefi… Türkiye’yi Kürtlerle Irak ve Suriye’nin kuzeyine genişleteceklerdi. Kürt Açılımı da bunun içindi. Lozan’a hezimet demelerine rağmen Misakı Millicilik yapmaları da bu nedenleydi. “Kerkük 82., Halep 83. İl” diye manşet atmaları bundandı.

Tezkereyi Türkiye’de kullanmak

Bu “hayal” olan hedefe ulaşabilmek, Suriye’yi birleştiren Esad yönetimini yıkabilmeye bağlaydı, yıkamadılar. Ancak AKP iktidarı, Neo-Abdülhamitçi siyasetiyle, Suriye’de ikili bir politikayla, günün sonunda şartlar oluşursa “ÖSO özerk bölgesi” hedefini elde tutabilmeye çalışıyor. İşte tezkere bunun için…

Ama bir de şu boyutu var: Bugüne kadar birer yıllık uzatılan tezkere bu kez iki yıllığına uzatılmak isteniyor? Neden bu değişiklik?

Çünkü, en kritik seçime girecek olan AKP, bu süreçte elinde tezkere tutarak iç politikayı da lehine etkilemek istiyor.

Sonuç olarak AKP iktidarı, önceki tezkerelerden farklı olarak, bu kez “iki yıllık” bir “seçim tezkeresi” çıkarmak istiyor; yani tezkereyi sadece Suriye’de değil, Türkiye’de de kullanmak istiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ekim 2021

1 Yorum

Erdoğan’ın Roma hazırlığı

AKP’nin ABD’yle pazarlığında iki çok önemli gelişme yaşandı. Birbirini tamamlayan bu iki konu, aynı zamanda Erdoğan’ın Roma hazırlığı anlamına geliyor; Erdoğan’ın Roma’da Biden’la yapacağı çok önemsediği görüşmeye zemin oluşturuyor.

Avrasya’da koçbaşı olma önerisi

İlk konu, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın makalesiydi.

“Türkiye ile ABD Arasında Uzlaşma Zamanı Geldi” başlıklı makalede Mercan’ın Washington yönetimine verdiği mesaj şuydu:

“Ortadoğu, Kuzey Afrika, Karadeniz Havzası ve Asya’da çıkarlarımız ortak. Avrasya bilmecesinin sularında istikrarlı ve güvenli bir şekilde gezinmek için transatlantik topluluğun rol modellere ihtiyacı var. Türk askeri varlığı Büyük Avrasya’daki güç dengesinin transatlantik topluluğu lehine çevrilmesine yardımcı oldu. Türkiye ve ABD birlikte çalışmalıdır” (Defense One, 17.10.2021).

Kısacası Büyükelçi, Biden yönetimine, Transatlantik dünya adına Avrasya’da “koçbaşı” olmayı teklif ediyor!

Unutmadan: Murat Mercan, doğrudan AKP’nin büyükelçisidir; AKP kurucusu olarak Erdoğan’ın ABD yönetimiyle ilişkilerini kuran ve düzenleyen ekiptendir.

Rusya’ya karşı Karadeniz’de caydırıcılık!

İkinci konu, AKP’nin NATO Parlamenter Meclisi’nde kabul edilen raporu.

NATO Parlamenter Meclisi (NATO-PA) Türk Grubu üyesi ve AKP Denizli Milletvekili Ahmet Yıldız’ın hazırladığı ve Lizbon’daki NATO-PA Genel Kurulu’nda oybirliği ile kabul edilen “Değişen Stratejik Ortamda Transatlantik Bağlantı ve Külfet Paylaşımı” başlıklı rapor, Biden yönetimi övgüsüyle başlıyor!

Biden’ın başkanlığa gelmesinin ardından “küresel liderliği yeniden ele alma stratejisi kapsamında NATO’ya ve üyelere güvence vermek için kararlı adımlar attığı” belirtilen raporda Türkiye’nin, ABD’yle ilişkilerini yeniden konumlandırmaya açık olduğu belirtiliyor.

Peki nasıl? AKP’nin NATO-PA raporunda bunun yanıtı aynen şu sözlerle veriliyor: “Türkiye, yeniden güçlenen Rusya’ya karşı NATO ittifakına Karadeniz’de önemli caydırıcılık kapasitesi sağlıyor” (Cumhuriyet, Hüseyin Hayatsever, 19.10.2021).

ABD’nin Karadeniz planı

Peki AKP Karadeniz’de Rusya’ya karşı nasıl caydırıcılık sağlıyor?

Aslında onun yanıtını da Kiev’i ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin veriyor: “Rusya’nın eylemlerine karşı durmak için Karadeniz bölgesel ortaklığını güçlendirmenin yollarını Ukrayna askeri yetkilileriyle görüştük” (19.10.2021).

Yani, AKP’nin Ukrayna’yla silah ve savunma işbirliğinden Kırım politikasına uzanan politikaları, özetle “Karadeniz havzasında”, Rusya’ya karşı caydırıcılık amacı taşıyor.

Peki bu Türkiye’nin ulusal çıkarına mı? Değil elbette. Türkiye’nin ulusal çıkarı, Karadeniz’in Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ait bir konu olarak kalabilmesinde. ABD ise Türkiye, Bulgaristan ve Romanya dışında Ukrayna ve Gürcistan’ı da NATO üyesi yaparak Rusya’yı yalnızlaştırmayı ve Karadeniz’i bir NATO gölü haline getirmeyi hedefliyor.

Yani aslında Türkiye ile ABD’nin pek çok konuda olduğu gibi Karadeniz’de de çıkarları çatışıyor.

Çok taraflılık değil, Neo-Abdülhamitçilik

AKP iktidarı bir yandan Rusya’yla bölgede işbirliği yapıyor ama bir yandan da ABD’yle “Rusya’ya karşı caydırıcılığı” üzerinden pazarlık yapıyor. Bunu da “çok taraflılık” diye pazarlıyor.

Bunun “çok taraflılık” olmadığını, “çok tarafa tavizle” sonuçlanan Neo-Abdülhamitçilik olduğunu bu köşede çok tartıştık.

Bu dış politika yapma biçiminin Türkiye’ye hem ekonomi hem de siyasi faturası var. AKP’nin iktidarını sürdürebilmek için “borcu borçla çevirme ekonomisine” musluk bulma ihtiyacı, siyasi faturayı daha da ağırlaştırabilme riski taşıyor ne yazık ki…

Önümüzdeki seçim, Türkiye siyasi tarihi açısından olağanüstü önemli görülüyor ancak seçime kadar geçecek 1-1,5 yılın da, Türkiye için her bakımdan kritik önemde olduğunun altını çizelim.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ekim 2021

1 Yorum

Büyükelçinin ABD’ye uzlaşma mesajı

Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan, aynı zamanda AKP’nin kurucusu. Dahası, AKP’nin kuruluş sürecinde Erdoğan’ın ABD ilişkilerini düzenleyen isimlerin başında geliyor.

Erdoğan, Mercan’ı, ABD’yle ilişkilerin en sıkıntılı olduğu bir dönemde, Washington’a büyükelçi olarak gönderdi.

Amaç açık: AKP ile ABD’nin ilişkilerini restore etmek…

ABD ADINA AVRASYA’DA KOÇBAŞI OLMA TEKLİFİ

Murat Mercan da, işte bu amaçla, ABD’nin savunma ve ulusal güvenlik analizlerinin yer aldığı “Defense One” için bir makale yazdı.

Türkiye ile ABD Arasında Uzlaşma Zamanı Geldi” başlıklı makale özetle AKP’nin ABD’ye “uzlaşalım ve anlaşalım” diyerek el uzatması anlamına geliyor.

AKP’li büyükelçi Murat Mercan’ın Erdoğan adına Biden yönetimine verdiği mesajlar şunlar:

– Ortadoğu, Kuzey Afrika, Karadeniz Havzası ve Asya’da çıkarlarımız ortak.

– Türkiye ve ABD bu nedenle aralarındaki kademeli yakınlaşma alanlarını araştırmalı.

– Türkiye yetenekli, istekli ve güvenilir bir NATO müttefikidir.

– Türk ordusu, Libya ve Suriye’de yeteneğini gösterdi.

Avrasya bilmecesinin sularında istikrarlı ve güvenli bir şekilde gezinmek için transatlantik topluluğun rol modellere ihtiyacı var.

Türk askeri varlığı Büyük Avrasya’daki güç dengesinin transatlantik topluluğu lehine çevrilmesine yardımcı oldu.

Türkiye ve ABD birlikte çalışmalıdır.

Tek kelimeyle Türkiye adına “vahim” mesajlar…

Türkiye’nin, daha doğrusu AKP’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan, ABD’ye, Transatlantik dünya adına Avrasya’da “koçbaşı” olmayı teklif ediyor.

TÜRK-AMERİKAN SORUNLAR LİSTESİ NE DURUMDA?

Peki Türkiye ABD adına Avrasya’da nasıl koçbaşı olabilecek?

Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlar çözüldü de bizim mi haberimiz yok?

– ABD teröre destek vermeyi mi kesti?

– ABD FETÖ’cüleri korumayı mı bıraktı?

– ABD Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtlığından mı vazgeçti?

– ABD Kıbrıs’ta Türk tezlerini mi destekliyor?

– ABD Ege ve Trakya’da Türkiye’ye karşı askeri yığınak yapmayı mı bıraktı?

– ABD Türkiye’ye “istediğiniz silahı elbette alabilirsiniz” mi dedi?

– ABD Türkiye’nin parasını ödediği F-35’leri mi teslim etti?

Hiçbiri…

Bunlardan teki bile çözülmedi, düzelmedi.

Peki AKP’nin büyükelçisi buna rağmen nasıl oluyor da ABD’ye “uzlaşma” çağrısı yapabiliyor? Nasıl oluyor da ABD adına Avrasya’da “koçbaşı” olmayı teklif edebiliyor?

ULUSAL GÜVENLİK SORUNU

AKP iktidarı siyaseten ve ekonomik olarak sıkışmış durumda. 20 yılda inşa ettikleri “borcu borçla çevirme” ekonomisi iflas etti. Yeni borçlara, yeni kredilere, yeni musluklara ihtiyaçları var. Üstelik seçim sürecine girişlmiş durumda…

Ancak AKP’nin borç bulabilmesi, ABD’nin vereceği desteğe bağlı.

İşte AKP bu nedenle, Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunların teki bile çözülmemişken, Washington’a “uzlaşma” mesajı veriyor, ABD adına rol almayı teklif ediyor…

Özetle AKP iktidarı, iktidarını sürdürebilmek için ABD’nin siyasi ve ekonomik desteğine ihtiyaç duyuyor. Bunun için de siyaseten ağır tavizler vermeye hazır olduğunu beyan ediyor.

Onlarca kez yazdım, ancak bugün için artık daha da yakıcı bir tehlikedir: AKP, ulusal güvenlik sorunudur.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Ekim 2021

2 Yorum

Misafirhane değil Tampon Ülke

Almanya Şansölyesi Angela Merkel ile Huber Köşkü’nde ortak basın toplantısı düzenleyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Malum 5 milyon Suriye’den var, Irak’tan var, Afganistan’dan 300 bin var. Mülteciler konusunda Türkiye bu işin adeta misafirhanesi durumunda” dedi (16.10.2021).

Ancak Türkiye, Erdoğan’ın ifade ettiği gibi bir “misafirhane” değil, AKP eliyle Avrupa’nın “tampon ülkesi”dir ne yazık ki…

Nasıl mı? Anlatalım:

Avrupa’yı istiladan koruyan AKP

AKP iktidarı, birincisi göç sorununu doğuran emperyalist politikalarla işbirliği yaparak, ikincisi de o politikalar sonucunda ortaya çıkan göç sorununun Avrupa’ya taşınmaması için Brüksel’le anlaşarak, Türkiye’yi tampon ülke yaptı.

Bunu, bazen marifet gibi bazen de Avrupa’yla siyasi konulardaki pazarlıkta el yükseltmek için bizzat kendileri söylüyor zaten.

Kırmızı KediYayınlarından çıkan son kitabım Tampon Ülke- Emperyalizmin Göç Stratejisi’nde, AKP’nin rolünü ortaya koydum ve bu konudaki itiraf gibi açıklamalarına işaret ettim. Birkaçını anımsamak gerekirse:

Örneğin Başbakan Binali Yıldırım, Avrupa’nın güvenliğini sağlayan bir ülkenin başbakanı olmakla övündü: “Düşünün, Türkiye olmasa ne olacak? Bütün bu Ortadoğu’dan, kargaşanın, savaşın yaşandığı bölgelerden akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek ve çok büyük bir sorunla yaşamak zorunda kalacaklar” (24.11.2016).

Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan AB’nin huzurunun teminatı olmakla övündü: “Bugün Avrupa ülkeleri hâlâ huzur içinde yaşıyor olmalarını, Türkiye’nin 4 milyon sığınmacıyı kendi topraklarında misafir etmesine borçludur” (3.5.2019).

AKP iktidarı, Erdoğan ve Yıldırım’ın ifadelerinde ortaya çıktığı gibi, Avrupa “istila” edilmesin diye Türkiye’nin istilasını ve Avrupa “huzur” içinde olsun diye Türkiye’nin huzursuzluğunu kabullenmişlerdir.

AB AKP’ye minnettar

Avrupa da bunun farkında ve AKP iktidarına minnettar.

Bakınız son 15 günde Avrupalıların bu konudaki şu sözleri bile AKP iktidarının Türkiye’yi nasıl tampon ülke yaptığını ortaya koymaya yetiyor:

– AB Konseyi: “Üye ülke temsilcileri, Birliğin 2021 bütçesinde değişikliğe giderek Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılara 150 milyon avro ek insani destek sağlanmasına onay verdi” (30.9.2021).

– Yunanistan Başbakanı Miçotakis: “Göç sorununun yönetiminde Türkiye’nin oynadığı önemli rolü hep açık bir şekilde ifade ettim, bu nedenle Avrupa’ya Türkiye ile yapıcı bir şekilde çalışması için ısrar ediyorum” (30.9.2021).

– AB Komisyonu üyesi Oliver Varhelyi: “Avrupa Güven Fonları ve Türkiye’deki Sığınmacılar için Mali Yardım Programı fonları sayesinde Avrupa’yı etkileyen eşi görülmemiş göç krizlerine etkili şekilde karşılık verdik” (5.10.2021).

– Almanya Başbakanı Angela Merkel: “Türkiye, Avrupa’ya yasadışı göçle mücadelede AB için merkezi bir rol oynuyor” (12.10.2021).

AKP iktidarının Batı’yı göç sorunundan koruması, BM’nin de takdirini kazanmış durumda.

– BM Genel Sekreteri Antonio Guterres: “Türkiye’nin ve Türk toplumunun mültecilere yönelik muazzam cömertliğine bizzat aşinayım. Mültecilere desteği için Türkiye’ye içten teşekkürlerimi sunuyorum” (20.9.2021).

Avrupa’nın kapı güvenliği

AB’nin Türkiye’yi “tampon ülke” yapmasına, oluşturduğu yük nedeniyle, artık TÜSİAD bile karşı.

TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski, “tampon bölge” olmaktan kurtulma çağrısı yaptı: “AB, Türkiye’yi sınır bekçisi olarak görmekten vazgeçmeli, tampon bölge tasarımını sona erdirmeli” (20.9.2021).

Peki AB Türkiye’yi nasıl “tampon ülke” yaptı? AKP’ye imzalattığı Geri Kabul Anlaşması ile…

Peki anlaşma pratikte nasıl uygulanıyor? Yanıtını Fatih Altaylı versin: “Türkiye içeri gireni kontrol etmiyor, denetlemiyor da, Avrupa’ya giden TIR’larda göçmen arıyor. Avrupa’nın kapı güvenliği olmuşuz da haberimiz yok” (7.10.2021).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ekim 2021

1 Yorum

İşgal anlaşması

Yunanistan, Fransa’dan sonra ABD ile de savunma anlaşması imzaladı.

Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ile ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in imzaladığı anlaşma, aslında mevcut anlaşmayı beş yıllığına yenileyen İkinci Değişiklik Protokolü. Böylece Washington, her yıl yerine beş yılda bir yenileme “hakkı” elde etmiş oldu Atina’dan…

Blinken’in anlaşmayı yorumlaması ise dikkat çekici: “Bu güncelleme, anlaşmanın süresiz olarak yürürlükte kalmasına izin verecek ve Yunanistan’daki güçlerimizin yeni lokasyonlarda eğitim ve operasyon yapmasına olanak tanıyor.”

Anlaşma Türkiye’yi hedef alıyor

Atina mutlu. Fransa’dan sonra ABD’yi de Türkiye’ye karşı yanlarına aldıklarını düşünüyorlar.

Dendias her ne kadar sonradan anlaşmanın üçüncü bir ülkeyi hedef almadığını söylediyse de, öncesinde TBMM’nin “casus belli” kararına atıf yaparak, esasa işaret etti. (Türkiye, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 12 mile genişletme kararını “casus belli”, yani savaş nedeni ilan etmişti.)

Yunan basını, ABD ile Yunanistan arasındaki Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması’nın İkinci Değişiklik Protokolünü, “ABD, Türkiye’nin yayılmacı politikasını reddediyor” şeklinde yorumluyor. Gazetelere konuşan diplomatik kaynaklar da anlaşmayı “ABD, Türkiye’nin ‘casus belli’sini kınıyor” şeklinde değerlendiriyor.

Peki anlaşmada neler var?

Atina ABD’ye Ege Adaları’nı açacak

Öncelikle anlaşma Blinken’in belirttiği gibi “Yunanistan’daki ABD güçlerine yeni lokasyonlarda eğitim ve operasyon yapma olanağı tanıyor.”

Anlaşmaya göre Yunanistan, ABD silahlı kuvvetlerine 4 bölgede (Dedeağaç, Girit, Stefanoviko ve Litohoro) bazı askeri altyapı ve tesisleri tahsis edecek.

Tarafların üzerinde mutabık kaldıkları başka askeri tesisler de ABD güçlerinin kullanımına verilebilecek. Nitekim Yunan basınında bu madde, ABD’nin gelecekte Ege Adaları’nı da kullanabileceği şeklinde yorumlandı.

Anlaşmaya göre ABD ve Yunanistan, silahlı saldırı veya silahlı saldırı tehdidi gibi durumlarda, egemenliklerini ve toprak bütünlüklerini karşılıklı korumayı taahhüt ediyorlar.

Yunan komünistleri işgali görüyor

Aslında Atina için durum tam bir körlük!

İlk bakışta “Türkiye’ye karşı ABD’yi yanına almak” şeklinde yorumlanabilecek bu anlaşma, aslında açıkça Atina hükümetinin emperyalist ABD’ye Yunanistan’ı işgal ettirmesidir!

Nitekim Yunan komünistleri de ABD’nin bir süredir Yunanistan’daki askeri varlığını adım adım artırıyor oluşunu, açıkça “işgal” olarak niteliyor ve karşı çıkıyor.

Örneğin Yunanistan “Defender Europe 2021” tatbikatına dahil edildiğinde, Yunanistan Komünist Partisi’nin yayın organı Rizospastis, bunu ve ABD’nin Yunanistan’daki varlığını artırmasını, öyle basına yansıdığı gibi Türk-Yunan anlaşmazlıklarının sonucu olarak değil, Yunanistan’ın yeni NATO planlarında daha verimli kullanılması amacıyla olduğunu belirtmişti (Sol, 26.3.2021).

Yunan komünistleri, işgal olarak gördükleri ABD varlığını, NATO’nun Baltıklardan Karadeniz’e uzanan ve esas olarak Rusya’yı hedef alan stratejisi içinde yorumlamışlardı.

ABD’yi sorunlara bulaştırmamanın önemi

Tam da böyle…

ABD’nin 70 yıllık taktiğidir: Türkiye ve Yunanistan’ı “iki rakip” olarak NATO’ya alma sürecinden bu yana ABD “Türk tehdidi” diyerek Yunanistan’da, “Yunan tehdidi” diyerek Türkiye’de askeri varlığını artırma yolları aradı ve buldu hep…

Türkiye ile Yunanistan arasında iç içe geçmiş sorunlar yumağı olduğu doğru. Bu sorunlar yumağının bugünden yarına çözülemeyeceği de doğru. Ne var ki;

1) Yunanistan’ın Türkiye ile mevcut sorunlarını çözmek için bölge dışı yabancı devletleri müdahil hale getirmesi o sorunları büsbütün çözümsüz hale getirir.

2) Yabancı devletlerin askeri varlığı eninde sonunda Yunanistan’ın başına bela olur.

Bugün Yunanistan, AB üyeliğini de kullanarak, Türkiye’ye karşı avantaj elde edebilmek için Amerikan işgalini kabullenerek geleceğini riske atıyor.

Yunan komünistlerinin ve sosyalistlerinin sırtında şimdi daha da büyük bir yük var…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ekim 2021

2 Yorum

Mali sermaye partisi: AKP

Doların 9 TL’yi geçmesi, ekonomi tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Buraya nasıl gelindiği, tek adam rejimi ile doların seyri arasındaki ilişki, önümüzdeki seçime etkisi gibi konular tartışılıyor.

Kanımca, aslında bu konu Cumhurbaşkanı’nın ekonomi başdanışmanı 2014 yılında “Dolar 3 TL’yi geçerse yüzüme tükürün” dediğinde bitmişti. Yedi yıldır uzatmalar oynanıyor.

Uzatmaların bu kadar uzamasında birincisi AKP’nin “ortak” bulabilme becerisi, ikincisi de muhalefetin eksikleri etkili oldu kuşkusuz. Erdoğan’ın sıra sıra liberalleri, FETÖ’yü, BDP/HDP’yi, ülkücü milliyetçileri, bazı ulusalcıları kullanabilmesi, iktidarına yedekleyebilmesi elbette kendi penceresinden büyük başarıdır. Ayrıca incelememiz gereken bu konuyu burada bırakıp, ekonomiye dönelim.

Modern kapitülasyon

20 yılın ekonomi açısından özeti iki maddedir:

1) Mali sermaye sınıfı: AKP iktidarının, iktidar olabilmesinin karşılığı olarak yaptığı ilk icraatlardan biri ABD endüstriyel tarım devi Cargill’e (ve sonrasında pek çok “yatırımcıya”) verdiği imtiyazlardı. “Modern kapitülasyon” olan o imtiyazlarla Türk tarımı adım adım bitirildi. Dahası, toplam bir inceleme yapıldığında, bu iktidarın sanayiyi de zayıflattığı görülecektir. AKP iktidarı, 20 yılda mali sermayenin önünü sınırsızca açtı. Mali sermaye varlık fonu ve buna bağlı varlık şirketleriyle, bir piramit şeklinde örgütlenerek ayakta duruyor.

2) Sermaye transferi: AKP iktidarı, 20 yıl boyunca aynı zamanda çok kapsamlı bir sermaye transferi yaptı. Partinin dayandığı mali sermaye sınıfı palazlandırıldı. Bunun için şu yollar kullanıldı:

a) Özelleştirmecilik: AKP iktidarı gelmiş geçmiş en özelleştirmeci partidir. Özal’ı, Çiller’i fersah fersah geride bırakan AKP iktidarı, ne var ne yok her şeyi sattı, yabancılaştırdı. Böylece iktidarını sürdürebilecek önemli bir kaynağa kavuştu.

b) İhale: AKP iktidarının kamu kaynaklarını yandaşlara yöneltmesinde ve sermaye transferinde “tek adam ihaleceliği” en öncelikli yol oldu.

c) Belediye kaynakları: AKP iktidarı, 20 yıl boyunca yönettiği belediyeler aracılığıyla çok büyük bir sermaye transferi gerçekleştirdi. Bu yolla “5’li çete” gibi en büyüklerin altındaki grupları besledi.

d) Vakıf sistemi: Sermaye transferinde kullanılan yöntemlerden biri de vakıf sistemi. Bu yolla kamu kaynakları, valilikler ve kaymakamlıklar eliyle, bazen de belediyeler eliyle AKP vakıflarına geçti. AKP vakıflarına bedelsiz tahsis edilen kamu binaları, mülkler, araziler oldukça büyük bir toplama ulaşmış durumda.

e) Sponsorluk: AKP’nin vakıflarına kamu bankaları, kamu kurumları ana sponsor yapıldı. AKP medyası bu sponsorların ilanlarıyla beslendi. Medya bu sponsorların kredileriyle el değiştirdi.

f) Varlık Fonu: Bu fon, AKP’nin hem mali sermaye sisteminin omurgasını hem de sermaye transferinin çok önemli bir ayağını oluşturuyor.

Borcu borçla çevirme ekonomisi

20 yılın özeti budur. Özetin özeti de şudur: AKP Türkiye’yi, torunlarımızın torunlarına kadar borçlandırdı. Borcu borçla çevirerek iktidarını sürdürüyor.

Bu sistem, beş sonuç doğurdu:

1) Türkiye küçüldü. Son yedi yıldır kişi başı milli gelir düşüyor.

2) Zengin, daha da zenginleşti. Sadece AKP’nin dayandığı sermaye sınıfı değil, geleneksel “en büyükler” de, İstanbul sermayesi de AKP rejiminden memnun! Koç ve Sabancı, en kârlı dönemini AKP iktidarında geçirdi.

3) Fakir, daha da fakirleşti. Bırakın yoksulluk sınırını, açlık sınırının altında gelirle yaşayan milyonlar var artık Türkiye’de.

4) Zengin-fakir makası açıldı. En üstteki yüzde 20’nin ekonomiden aldığı payla, en alttaki yüzde 20’nin ekonomiden aldığı pay arasındaki makas açıldıkça açıldı.

5) Ortadirek bitti. En üstteki yüzde 20 ile en alttaki yüzde 20 arasında kalan ve geleneksel olarak ortadirek diye nitelenen 3 tane yüzde 20’lik kesim, bitti. Şöyle ki, o üç yüzdelik dilim de, en alttaki yüzde 20’lik dilimin yanına itiliyor. Yani en üstteki 20 ile yüzde 80 arasında uçurum oluşuyor.

Türkiye’nin iki seçeneği

Kısacası, uzatmaların uzatmaları de bitiyor. Ancak borcu borçla döndürme “ekonomisinin” en sıkıntılı yerine gelmiş durumdayız.

Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Ya Türkiye bu borcu borçla çevirme ekonomisinin iktidarından kurtulabilmeyi başaracak, ya da bu iktidar iktidarını sürdürebilmek için gereken borcu bulabilmek adına büyük siyasi bedeller, tavizler verecek.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ekim 2021

3 Yorum

Düşmanları Suriye’yle normalleşirken

Atlantik cephesi 10 yılın sonunda Suriye’yi tahrip etti, terör örgütleri aracılığıyla sınırlı egemenlik alanları oluşturdu ancak temel hedeflerine ulaşamadı.

Neydi o temel hedef? Suriye’yi parçalamak; içinden denize açılan bir Kürdistan, kıyıda bir Nusayri devleti, güneyde Dürzi devleti ve ortada bir Sünni devleti çıkarmak.

Bu sadece ABD’nin değil, İsrail’in de hedefiydi. Hatta eski İsrail İçişleri Bakanı Gideon Sa’ar ile emekli bir asker olan Dr. Gabi Siboni, “dört parçalı Suriye” planını rapor olarak yazıp yayınlamışlardı.

Benzer analizler, ABD Dışişleri, CIA ve Pentagon’a yakınlıklarıyla bilinen yarı-resmi düşünce kuruluşlarının çalışmalarında da vardı.

ABD’nin bu hedefe ulaşabilmesi, pratikte Esad yönetimini devirebilmesine bağlıydı.

Sonuç? 10 yılın ardından Atlantik cephesi Esad yönetimini deviremedi, rejimi değiştiremedi, Suriye’yi parçalayamadı.

Hatta, bugünlerde yaşanan kimi gelişmeler de, Suriye’nin “normalleşmesinin” başladığına işaret ediyor.

ARAP ÜLKELERİ SURİYE’YLE BARIŞIYOR

Örneğin, Suudi Arabistan, Şam’daki büyükelçiliğini açmaya hazırlanıyor.

Örneğin, 10 yıl aradan sonra Ürdün Kralı Abdullah ile Beşar Esad bir telefon görüşmesi yaptı. Ürdün Suriye sınır kapısını açtı, uçuşları başlatmaya hazırlanıyor.

Örneğin Mısır doğalgazının Suriye üzerinden Lübnan’a taşınması konusu üzerinden 10 yıl sonra Mısır ile Suriye arasında temaslar başlamış oldu ve bir anlaşmaya imza atılmış oldu.

Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliğinden Sorumlu Bakanı Abdullah bin Zayed Al Nahyan, Suriye’nin Arap Ligi’ne dönmesinin “kaçınılmaz” olduğunu söyledi.

Örneğin diğer Arap devletleri de Suriye’nin Arap Birliği toplantılarına katılmaya başlaması gerektiğini savundu.

Sadece Araplar mı?

Yunanistan, İtalya, İspanya, Romanya, Çekya gibi bazı Avrupa ülkeleri, Şam’da Büyükelçilikleri yeniden açma niyetinde olduklarını açıkladılar.

Örneğin Interpol, Şam bürosunu yeninden faaliyete geçiriyor.

Kısacası Suriye normalleşiyor…

Daha doğrusu Esad yönetimine ve Suriye’ye 10 yıldır düşmanlık yapanlar, Suriye’yle normalleşme yoluna dönüyor…

ABD, İSRAİL VE TÜRKİYE ESAD KARŞITLIĞINDA ORTAK

Suriye’de 10 yıllık politikasını sürdürmeye çalışan üç ülke kaldı: ABD, İsrail ve Türkiye.

ABD, pek çok ülkenin Suriye’yle normalleşmeye başlamasından rahatsız ve bunu açıkça belirtiyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı bu konuda yaptığı bir açıklamada, Washington’un kesinlikle Şam’la diplomatik ilişkileri normalleştirmeyeceğini duyurdu.

Türkiye için de aynı durum geçerli. AKP iktidarı, Suriye’nin ortakları Rusya ve İran ile işbirliği yapmasına rağmen, Suriye karşıtlığını sürdürüyor ve Esad yönetimini yıkma hedefini, 10 yıllık hayal olsa bile, koruyor. Dahası, Esad yönetimine karşı kurduğu sözde hükümeti ve sözde orduyu desteklemeyi sürdürüyor.

SURİYE’DE TÜRKİYE-ABD KARŞITLIĞI

Peki bu tabloyu nasıl değerlendirmeliyiz? Çünkü tablo kendi içinde aynı zamanda çelişkili…

Şöyle ki, ABD ve Türkiye Esad karşıtlığını sürdürme konusunda ortaklarken, PYD nedeniyle Suriye’de fiilen karşı karşıya konumlanmış durumdalar.

Dahası önce ErdoğanABD askerleri Suriye’den çıkmalı” dedi, ardından da ABD Başkanı Biden, Suriye hakkındaki ulusal acil durum halini bir yıl daha uzatmasıyla ilgili kararının gerekçesini yazdığı ve Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’ye gönderdiği mektupta “Türkiye hükümetinin Suriye’nin kuzeydoğusuna askeri taarruz düzenleme yönündeki eylemleri, IŞİD’i yenilgiye uğratma çabasına zarar veriyor” dedi.

Diğer yandan Esad yönetimi de, Türk askerlerinin bulunduğu bölgelerle, ABD askerlerinin desteklediği PYD bölgeleri dışında, ülkenin tamamında egemenliği sağlamış oldu.

ESAD KAZANDI, ERDOĞAN KAYBEDİYOR

Tüm bunlardan çıkarılması gereken sonuçlar var:

1) Türkiye’nin Esad karşıtlığı “artık” sürdürülemez çünkü Esad karşıtlığı Türkiye’ye zarar veriyor, Türkiye’nin dış politikasını esir alıyor. Ankara Şam’la anlaşarak, hem Ortadoğu’daki diğer ülkelerle normalleşme yolunu açmış olacak, hem de Doğu Akdeniz’de avantaj kazanacak.

2) 10 yılın özeti, Esad’ın kazanması ve Esad karşıtlarının kaybetmesidir. Bu Türkiye için de geçerlidir; Esad kazandı, Davutoğlu kaybetti, Erdoğan da kaybediyor. AKP iktidarının Şam’la normalleşmeye direnerek Türk dış politikasını esir alma süreci, ilk seçimde sona erecek.

3) ABD’nin 900 askerle PYD devleti inşa edebilme şansı yok. Aslında 900 askerle, süreci uzatabiliyor olmasında, Türkiye’nin de dolaylı rolü var. Türkiye Suriye karşıtlığını sürdürdükçe ve Türk askeri Suriye’de bulundukça, ABD’nin de Suriye’de bulunabilmeyi sürdürmesi ne yazık ki kolaylaşıyor.

4) Türk ordusunun, Suriye ordusunun önünü açarak, Şam yönetiminin ülke topraklarının tamamında egemen olmasını kolaylaştırması, ABD’nin planını en kolay yıkma yoludur.

Özetin özeti: Türkiye, herkesten önce Suriye’yle normalleşmelidir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
12 Ekim 2021

2 Yorum

Doğu Akdeniz’de geri çekilme

AKP iktidarı 20 yıldır Akdeniz’de neden Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etmemiş, biliyor musunuz? Çünkü balıkçılardan böyle bir talep gelmemiş!

Yani AKP, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ulusal çıkarlarını balıkçıların talebine göre belirlemiş!

Mizah gibi…

Gelin baştan anlatalım:

Balıkçılar MEB talep ederse…

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Venezuela Dışişleri Bakanı Felix Plasencia ile Ankara’da yaptığı ikili görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında, Doğu Akdeniz konusunda iki mesaj verdi.

1) “Bazen tüm kıta sahanlığını kapsayan bir NAVTEX’i niye yayınlamadığımızı soruyorlar. Tüm kıta sahanlığımızda deniz seyrüseferini engellememiz doğru bir yaklaşım olmaz.”

2) “MEB ilanı balıkçılık açısından önemli, o nedenle Karadeniz’de geçerli. Balıkçılık, Akdeniz’de öncelikli bir sektör olursa ve böyle bir talep gelirse, Akdeniz’de de ilan edebiliriz.” (AA, 9.10.2021).

Yaycı’nın NAVTEX itirazı

Bu iki mesaj, Mavi Vatan doktrininin sahada terkedilmesi demekti.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerji-politik mücadelesini, balıkçıların taleplerine göre şekillendirmeye indirgemek demekti.

Em. Tüma. Cem Gürdeniz’le birlikte Mavi Vatan doktrininin şekillenmesinde emeği olan Em. Tüma. Cihat Yaycı acaba Çavuşoğlu’nun sözlerine ne diyordu?

Telefonla konuştuğum Yaycı’nın yaptığı yorumlar şunlar oldu:

Öncelikle ilan edilen NAVTEX haritasına itiraz eden Yaycı, “Haritaya yanlış bakarak Türkiye’ye 20 sene kaybettirdiler” dedi. Dahası, “Antalya Körfezi’nde araştırma gemisi için Güney Kıbrıs’ın istediği sınırları kabul edercesine NAVTEX ilan edenler hakkında soruşturma açılması gerektiğini” belirtti!

Libya anlaşmasıyla çelişkili tutum

Karadeniz’de 1986 yılında ilan edilen MEB’in balıkçıların talebi olmadığını önemle belirten Yaycı, içinde yanıtlar olan şu soruları sordu: “Güney Kıbrıs ve diğer ülkeler niye MEB ilan etmiş? Balıkçılarından mı talep gelmiş? Güney Kıbrıs’ın sahil güvenliği mi varmış ve kimseyi MEB’ine sokmuyormuş?”

Çavuşoğlu’nun “MEB’i sadece balıkçılığa indirgemesinin son derece yanlış” olduğunu belirten Yaycı, “1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ile kodifiye olan MEB kavramı kıta sahanlığını da içine alan ve artık biz hariç çevremizdeki ve dünyadaki diğer ülkelerin kullandığı kavramdır.”

Libya ile Akdeniz’de imzalanan anlaşma ile MEB ilan etmeme tutumu çok ciddi çelişki oluşturmaktadır” diyen Yaycı, AKP’nin pratikteki bu çelişkisine de dikkat çekti.

Ulusal çıkarlar Batı’yla pazarlık konusu

Peki AKP iktidarı neden MEB ilan etmiyor bir türlü?

Yaycı, MEB ilan edilmemesinde ısrar edilmesini, “kalede şut kurtarmaya çalışan, gol yemezse başarı sayan” diplomasi anlayışının bir uzantısı gibi görüyor ve “hukukta silahların eşitliği” ilkesine göre Türkiye’nin rakipleri ne yaptıysa, en azından onu yapması gerektiğini belirtiyor. Yani “MEB ilan etmişse, siz de edersiniz” diyor.

AKP’nin MEB ilan etmeme tutumunun nedenini daha net saptamamız önemli. Anımsayalım: Güney Kıbrıs 2003’te, Libya ve Suriye 2009’da, Lübnan 2010’da MEB ilan etti. Yunanistan ve Mısır 6 Ağustos 2020’de MEB anlaşması imzaladı.

Tüm bunlar AKP’nin ABD ve AB adına “Denktaş karşıtlığı” yaptığı süreçte oldu. Üstüne AKP Suriye’ye düşman oldu, Mısır yönetimiyle ilişkileri kopardı, Doğu Akdeniz’de yalnızlaştı.

Ve AKP iktidarı, Türkiye’nin 2019’da Libya anlaşmasıyla başlayan Doğu Akdeniz atağını, AB’yle pazarlık sürecinde son altı ayda yavaş yavaş sönümledi ve şimdi de geri çekiliyor. Özetle AKP hemen her konuda olduğu gibi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını da Batı’yla pazarlığının bir aracı olarak kullanıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ekim 2021

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: