Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

Karadeniz’i NATO gölü yapma operasyonu

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’nin görüşmesi, iktidarı destekleyen medyada “Karadeniz barış denizidir” başlıklarıyla görüldü.

Diğer yandan Erdoğan’ın “Ukrayna ile işbirliğimiz üçüncü ülkelere karşı bir girişim değildir” mesajı da öne çıkarıldı.

Putin’in iki endişesi

Üçüncü ülke konusu önemliydi: Çünkü Zelenskiy’nin ziyaretinin öncesinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Erdoğan’ı aramış ve Kremlin’in açıklamasına göre bazı endişelerini paylaşmıştı.

O endişelerin başında “Ukrayna’nın Minsk anlaşmalarından kaçınması ve son dönemde temas hattındaki durumu kızıştıracak provokatif eylemlerde bulunması” vardı.

Bir diğeri ise sonuçları itibariyle üstteki endişeyi tamamlıyordu: “Türkiye’nin Kanal İstanbul inşa etme planlarıyla ilişkili olarak Rusya tarafı, bölgesel istikrar ve güvenliği temin etmek için Karadeniz Boğazları’nın 1936 Montrö Konvansiyonu şartlarına uygun olarak mevcut işleyişinin korunmasının önemini vurguladı.

Yani Erdoğan’ın Zelenskiy ile yaptığı görüşmeye dair “üçüncü ülkelere karşı bir girişim değildir” mesajı, doğrudan Putin’e verilen mesajdı.

Peki Türkiye-Ukrayna işbirliği, hele de bu görüşmede ifade edildiği şekilde “stratejik ortaklığın tahkim edildiği” türden işbirliği, gerçekten de Rusya’ya karşı değil mi? Bu sorunun yanıtını açıklamalarda değil, Erdoğan-Zelenskiy görüşmesinin ardından yayımlanan “ortak bildiri”de bulabiliriz.

Ortak bildiri Rusya’yı hedef aldı

Ortak bildiride, öncelikle Kırım’ın Ukrayna’ya ait olduğu vurgulandı ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğü için yani Kırım’ın yeniden Ukrayna’nın parçası olması için işbirliği ve koordinasyon kararı alındı.

Bu konuda önemli bir anımsatma yapalım: Zelenskiy, “Kırım’ı kurtarma stratejisini” 25 Mart 2021’de resmi olarak yürürlüğe koydu. ABD ve NATO’nun Rusya’ya karşı Ukrayna desteği ve Karadeniz’e daha fazla girme hedefi de bu ilan edilen stratejinin zamanlamasıyla uyumluydu.

Ortak bildirideki ikinci önemli vurgu, Ukrayna’nın NATO üyeliğine verilen destekti.

Üçüncüsü de “Ukrayna Silahlı Kuvvetleri ile NATO ülkeleri silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğine katkı için Karadeniz’de güvenlik ve istikrarın desteklenmesine matuf işbirliğinin artırılmasının” kararlaştırılmasıydı.

Görüleceği üzere Türkiye-Ukrayna zirvesine dair yayımlanan ortak bildirideki bu üç karar da doğrudan Rusya’yı hedef almaktadır!

Karadeniz’e iki zıt yaklaşım

Buradan hareketle Erdoğan-Zelenskiy görüşmesine dair atılan “Karadeniz barış denizidir” manşetlerinin mesajına gelebiliriz. Karadeniz’in bir barış denizi, bir barış gölü olmasına dair iki temel yaklaşım vardır:

Birincisi, “Karadeniz’in Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin konusu” olduğu yaklaşımıdır ki bu TSK’ye 20 yıldır döne döne yapılan kumpasların ve operasyonların nedenlerinin başında gelmektedir. Zira Türk ordusu, son 20 yılda ağırlıklı olarak bu perspektifi kabul etmiş ve bunun gereği olarak da Rusya’yla işbirliğini savunmuş, ABD’nin Montrö’yü delerek Karadeniz’e girmesine karşı durmuştur.

Karadeniz’in bir barış denizi olması konusundaki ikinci yaklaşım ise NATO’nun Karadeniz’deki varlığını arttırmasına dayanmaktadır.

Görüleceği gibi iki yaklaşım birbirine zıttır.

Peki iktidarın bu konudaki yaklaşımı gerçekte nasıldır?

NATO’yu Karadeniz’e Erdoğan çağırdı

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, 21 Şubat 2021’de, ittifakın Karadeniz’deki varlığını, Rusya’nın bölgedeki eylemlerine karşı güçlendireceklerini ilan etti.

Peki buraya nasıl gelindi? Köşe taşlarını anımsatalım:

Erdoğan, NATO’yu Karadeniz’e çağırdı: “Ziyareti sırasında kendisine (Stoltenberg’e) söyledim: Bakın dedim, Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor” (11.5.2016).

Erdoğan’ın çağrısını fırsata çeviren ABD, 8-9 Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan zirvede, NATO’nun Karadeniz’deki varlığının artırılması kararı aldırdı.

– Yayımlanan “NATO: Gelecek İçin Hazır” adlı belgeyle NATO’nun Karadeniz’deki varlığını artıracağı ilan edildi.

NATO Nisan 2019’da Karadeniz’i “mücadele alanı” olarak belirledi.

Asıl mesele

Görüleceği gibi Türkiye açısından konu ya “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin konusu” şeklinde ya da “Rus gölü olmasın, NATO gölü olsun” şeklinde ele alınacak. ABD; Türkiye, Bulgaristan ve Romanya’nın dışındaki Ukrayna ve Gürcistan’ı da NATO üyesi yaparak, Kardeniz’i NATO gölü yapmak istemektedir.

İşte asıl mesele budur; duyurunun saatini, önce kimin yayınladığını, “Yüce Türk milleti” ifadesinin sonradan eklenip eklenmediğini tartışmak ve tartıştırmak, bu esası perdelemektir.

Amirallerin uyarısını bu tablo içinde değerlendirmeyip de “olmayan darbe imasını” tartışanlar, aslında Türkiye’ye kötülük yapmaktadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Nisan 2021

3 Yorum

Zihni Çakır’ı sahaya kim sürdü?

Zihni Çakır üç gündür ekranlarda: Amirallerin bildirisinin ilk kez kendisine saat 23.10’da geldiğini söylüyor. Bildirinin yayımlamadan önce AKP’li bir bakan tarafından görüldüğünü, ardından da Avaz Türk adlı sitesinde 23.40’ta yayınladığını anlatıyor. Oysa bu doğru değil. Bildiri ilk kez 4 Nisan gecesi saat 22.54’te Veryansın TV tarafından yayımlandı.

Ancak amirallerin bildirisini destekleyen kimi çevreler, Zihni Çakır’ın açıklamasını esas alarak “işte tezgah ortaya çıktı” yorumları yapıyor. Oysa ortada bir yalan var. Bu durumda Zihni Çakır’ın bir tezgahı ortaya çıkarmadığı, aslındayalanıyla asıl tezgahı örtmeye çalıştığı daha olasıdır.

Ergenekon kumpasının yalancı tanığı

Kimdir Zihni Çakır? Ergenekon operasyonlarının medya görevlisidir. Kamuoyunu FETÖ’nün operasyonlarına ikna edebilmek için algı operasyonu yapmış bir kişidir. Bu amaçla pek çok kitap yazmıştır.

Dahası, FETÖ’nün hakimlerine ve savcılarına, “Ergenekon’un 1 numarasını biliyorum. Otoriter, 1.65 boylarında, 65 yaşlarında, göçmen tipli, sarışın” diyerek tanıklık yapmış bir isimdir. (Silivri’deki o yalancı tanıklığın belgelerini 17 Temmuz 2012 günlü duruşma tutanaklarından inceleyebilirsiniz.)

Kısacası Zihni Çakır, söylediklerine, yazdıklarına itibar edilecek biri değildir.

Zihni Çakır neden risk aldı?

Daha ilginci de şudur: Düşünün şimdi, amiraller bir duyuru yayımlamış, ertesi gün iktidar en sert şekilde, bir operasyonla amiralleri hedef almış; öyle ki muhalefetin bir bölümü bile amiralleri savunmaya cesaret edememiş; pek çok kesim duyurudaki Montrö uyarısını değil de hükümetin tuzağına düşerek duyuruda darbe “iması” olup olmadığını tartışmaya başlamış….

Böyle bir siyasal iklimde, bir kişi ortaya çıkıp neden, üstelik doğru olmadığı halde, “bildiriyi ilk ben yayınladım” der?

Çünkü öyle bir siyasal iklim oluşmuştur ki, ilk yayınlayan da her an darbeci ilan edilebilir! Zihni Çakır neden böyle bir risk almış ve topa girmiştir?

İşte asıl çözülmesi gereken konu budur.

Zihni Çakır operasyonu”nun hedefleri

Açık ki Zihni Çakır’ı saha sürenler, öncelikle “bildirinin gece yayımlanmış olmasını” bir suçmuş gibi algılatmak ve kamuoyunda tartıştırmak istemişlerdir. Oysa bir duyurunun suç olmaması için belirli saatlerde yapılması gerekmemektedir. İsteyen anayasal hakkı olarak sabah, isteyen öğlen, isteyen akşam, isteyen de gece, fikirlerini söylemek için açıklama yağabilir.

İkincisi, “aslında duyuru sabah yapılacaktı, gece yaptırılarak tuzak kuruldu” algısı oluşturarak, yine bildirinin “suç” olduğu ve bazı amirallerin diğer amirallere tuzak kurduğu algısı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Oysa 5 Nisan sabahı pek çok amiral duyurularıyla ilgili sosyal medyada açıklama yaptı ve hiçbiri de “aslında sabah yayınlanacaktı, gece yanlışlıkla yapıldı” gibi bir şey söylemedi. Dahası gözaltında olmayan ve duyurularının arkasında olan diğer amiraller de dört gündür, “gece değil, sabah yayınlanacaktı” demedi.

Konunun esası olan Montrö perdeleniyor

Üçüncüsü, konunun gece-gündüz boyutu tartışıldıkça, esasını tartışamıyoruz.

Gece-gündüz tartışması nedeniyle, Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle ilgili yakıcı bir risk olan Montrö konusu hakkıyla tartışılamamaktadır.

Gece-gündüz tartışması nedeniyle, Ukrayna merkezli ABD-AB-NATO ile Rusya’nın büyük güç mücadelesini, ABD ve NATO’nun Ukrayna’ya destek için Karadeniz’e Montrö’nün sınırlarını aşacak şekilde savaş gemisi gönderme isteklerini konuşamıyoruz…

Konunun gece-gündüz boyutu tartışıldıkça, ABD’nin NATO üzerinden Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirme riskini konuşamıyoruz…

Kim o bakan?

Dördüncüsü, Zihni Çakır’ın bildiriden haberi olduğunu söylediği AKP’li bakanın kim olduğu kritik önemdedir. Zihni Çakır’ın, yukarıda belirtiğimiz gibi, aslında bir risk alarak “bildiriyi ilk ben yayınladım” demesi, acaba o bakanın bir isteği midir? Yani aslında Zihni Çakır’ı sahaya süren o bakan mıdır?

Bu durumda yeni soru artık şudur: O bakanın hedefi nedir peki? Öyle olmadığı halde bir duyurunun darbe bildirisi olduğu iddiasıyla kamuoyunda tartıştırılması kime, hangi bakana yaramaktadır?

Kabinede revizyonun konuşulduğu şu günlerde, darbe tartışmasının yapılıyor olması, hangi bakanın koltuğunu korumasına yarayabilir? Hatta hangi bakanın koltuğunun yükselmesine neden olabilir?

Montrö ve Karadeniz’deki yeni riskleri tartışmak yerine duyurunun saatini tartışmayı yeğleyenler, bari bu soruların yanıtlarını da arada düşünsünler…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Nisan 2021

2 Yorum

10 maddede Amiraller Bildirisi

1) Bildiride “darbecilik” ve dolayısıyla suç var mı? Yok. Olmadığı için de bildiriyi hedef alan iktidar, darbe “iması” ve darbe “çağrışımı” diyor. Ancak hukukta “teşebbüs” suçu var, “ima” ya da “çağrışım” diye bir suç yok!

2) Bildiri Milli Savunma Bakanlığının açıklamasındaki gibi “düşmanları sevindirdi” mi? Ya da çeşitli kesimlerin iddia ettiği gibi ABD ve Yunanistan seviniyor mu? ABD ve Yunanistan, amiraller bildiri yazdığı için değil, gözaltına alındıkları için sevinçliler. Dolayısıyla ABD ve Yunanistan’ı sevindirenler amiraller değil iktidardır!

3) Nereden çıktı Montrö? İddia edildiği gibi ortada Montrö diye bir sorun yokken amiraller suni gündem mi oluşturuyor? Hayır, tersine 19 Aralık 2019’dan itibaren “Montrö’de bize tanınan bir hak yok” diyerek konuyu tartışmaya açan bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır!

Erdoğan, daha yeni, 5 Nisan 2021 akşamı Amiraller Bildirisi’ne yanıt verirken “Daha iyisi için imkân bulana kadar Montrö’ye bağlılığımızı sürdürüyoruz” demiştir. Bu sözler sözleşmeden rahatsız olan taraflara “daha iyisi” diyerek “yeni masa kurma” teklifi sunma fırsatı doğurur…

Erdoğan’ın Kanal’dan savaş gemisi geçirme hedefi

4) Kanal İstanbul ile Montrö arasında hiçbir ilişki yok mu? Kanal İstanbul Montrö’yü riske atmıyor mu? Kanal İstanbul Montrö’yü büyük riske sokuyor. Bizzat Erdoğan 5 Ocak 2020’de “Savaş gemileri gerekirse Kanal İstanbul’dan geçer” diyerek Montrö’nün zeminini torpilliyor! Yine Erdoğan 5 Nisan 2021’de amirallere yanıt verirken “Şu anda İstanbul Boğazı’nda egemen miyiz? Maalesef. Kanal İstanbul Boğaz’daki egemenlik haklarımızı güçlendirecektir” diyerek kanalla Montrö arasında bağ olduğunu ortaya koymuştur.

5) Erdoğan’ın iddiasının tersine, Kanal İstanbul Boğaz’daki egemenlik haklarımızı güçlendirmeyecek, Montrö’yü tartışmaya açarak egemenliğimizi de tartışmaya açmış olacak. Zira şu şartlarda Montrö’den “daha iyisi” yok! Çünkü Montrö feshedilirse, taraflar 1982 tarihli Deniz Hukuku Sözleşmesini zemin alarak uzlaşma aramak durumunda kalacaktır ve o sözleşmeden hareketle kazanacağımız haklar, Montrö’nün gerisindedir.

Montrö’den ABD rahatsız

6) Montrö’den kim rahatsız? Montrö’den en çok rahatsız olan ABD’dir. Çünkü ABD Montrö kısıtlamaları nedeniyle Karadeniz’e “sınırsızca” girememektedir.

Örneğin ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, 4 Mart 2006’da “Montrö Antlaşması oldukça açık. Ve biz Karadeniz’in uluslararası sularda bulunmasından kaynaklanan haklarımızdan yararlanmak istiyoruz. Yani gerektiğinde gemilerimiz buraya girebilir” demişti!

7) ABD bu amaçla Ankara’ya çeşitli öneriler getirdi. İmzacı amirallerden Atilla Kıyat açıklamıştı. Dönemin ABD Büyükelçisi James Jeffrey, Türk ordusuna Montrö’yü delmeyi önermişti. Teklife itiraz eden amiraller FETÖ’nün Ergenekon-Balyoz kumpaslarına uğramıştı!

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği daha geçen yıl Karadeniz’deki bir tatbikatla ilgili mesajında “Karadeniz’in dünyanın tüm milletlerine açık ve serbest olması umuduyla” diyerek Montrö rahatsızlığını ortaya koymuştu.

8) Ruslar nasıl bakıyor peki? Haliyle Rusya ABD’nin Karadeniz’e girmek istemesinden oldukça rahatsız. Örneğin Rusya Deniz Kuvvetleri Komutanı Vladimir Visotskiy, Türkiye ile Karadeniz’de çıkarlarının örtüştüğünü, Karadeniz’in sorunlarının sadece Karadeniz ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğini, bunun zeminin de Montrö Sözleşmesi olduğunu, Moskova ve Ankara arasında bu konuda “kesin mutabakat” olduğunu belirtmişti. Yine o dönemde Orgeneral İlker Başbuğ “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ait bir konudur” demişti.

Karadeniz-Montrö’ye “darbecilik” örtüsü

9) Darbecilik tartışması, bildirideki Montrö ve Karadeniz uyarılarının örtüsüdür. 126 emekli diplomat yaklaşık bir yıl önce, bir tehlikeyi görerek o uyarıyı yapmıştı. O tehlike, şimdi Ukrayna merkezli olarak Karadeniz’deki yeni cepheleşme nedeniyle artan bir tehdide dönüşmüştür. İşte emekli büyükelçilerden sonra emekli amirallerin de dört ay sonra aynı uyarıyı yapması bu nedenledir. Darbecilik tartışmasıyla Türkiye’nin önündeki bu çok önemli tehlikenin üstü örtülmektedir.

10) Devletin Anadolu Ajansı, tam da bu süreçte, 5 Nisan 2021’de, güya iktidarın pek hazzetmediği ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Jamess Jeffrey ile bir söyleşi yaptı. Jeffrey özetle “Türk-Amerikan ilişkilerinin sakinleşme döneminde olduğunu, 6 ay sonra çok daha iyi olacağını” söyledi.

Jeffrey neye dayanarak bunu iddia ediyor peki? Biz söyleyelim: ABD, Türkiye’yi NATO üzerinden, Karadeniz’de ve Ukrayna cephesinde Rusya’yla karşı karşıya getirmeye çalışıyor. Bu konudaki gelişmeleri bu köşede sık sık yazıyorum. Risk büyük. Türkiye kamuoyu, emekli büyükelçilerin ve amirallerin bu uyarısını o nedenle önemle dikkate almalı ve tartışmalıdır. Konuyu “darbecilikle” boğmak, üzerini örtmek, Türkiye’ye kötülüktür!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Nisan 2021

2 Yorum

Karadeniz’e ‘darbecilik’ örtüsü

İktidarıyla ve muhalefetiyle siyasetimizin çapsızlığının resmidir: 126 emekli büyükelçinin ve ardından 104 emekli amiralin Montrö konulu uyarısı, “darbecilik” tartışmasına boğuldu!

Oysa normal bir ülkede, ülkenin uluslararası bir sözleşme konusundaki en kıdemli ve en deneyimli 230 asker ve diplomatı o sözleşme konusunda bir riske dikkat çekiyorsa, o ülkede iktidarıyla ve muhalefetiyle herkes o dikkat çekilen konuya odaklanmalıydı.

Yapılmadı…

İktidar, “darbe bildirisi” diye işi amirallere operasyona kadar götürdü, muhalefetin bir bölümü de “iktidara yarar” diyerek bildiri sahiplerini kınadı…

DARBENİN İMASI BİLE YOK!

Bildirilerin elbette darbeyle ilgisi yok. Nitekim amiralleri darbecilikle suçlayan iktidar bile “darbe iması” var diyebiliyor en fazla ki o da yok.

Diğer yandan Cumhurbaşkanı, özetle amirallerin bildirideki görüşleri zaten tek tek değişik mecralarda dile getirdiğini, hiçbirine operasyon yapılmadığını, o nedenle ortada bir ifade özgürlüğü sorunu olmadığını ama amirallerin o görüşleri topluca bir bildiri haline getirmesinin “darbe iması” olduğunu savundu ki hukuken soruşturmayı iki kere çökertir!

Zira tek tek suç olmayan konu topluca da suç olmaz, kaldı ki anayasa açıktır; isteyen tek tek, isteyen topluca, ister yazılı, ister sözlü görüşlerini açıklar.

ABD’NİN MONTRÖ’YÜ DELME TEKLİFİ

Konuyu darbe tartışmasında boğmak, meselenin özünü örtmenin bir yolu elbette… Peki ne örtülüyor?

Bakınız imzacı amirallerden Atilla Kıyat iki yıl önce açıklamıştı: Dönemin ABD Büyükelçisi James Jeffrey, Türk ordusuna Montrö’yü delme teklifi yapmıştı. Teklife itiraz eden amiraller FETÖ’nün Ergenekon-Balyoz kumpaslarına uğradı!

Silivri duruşmalarında dava tutanaklarına da girdi: Bir bölümü bugünkü imzacılar olan amiraller, tek tek ABD’nin Montrö’yü delerek nasıl Karadeniz’e girmek istediğini, kendilerinin bunu nasıl engellediğini belgeleriyle anlattılar.

Bunlardan kamuoyunun en fazla bildiği örneklerden biri, ABD’nin Gürcistan’a 2008’de yardıma gitmeye çalışmasının önlenmesiydi örneğin…

Ki bırakın bizim amirallerimizin bu konuda ne dediğini, ABD’nin kendisinin dediği bile konunun esasını ortaya koyuyor. Geçen yaz, tam da Montrö Sözleşmesinin yıldönümü olan günlerde bir askeri tatbikat nedeniyle mesaj yayımlayan ABD’nin Ankara Büyükelçiliği şöyle demişti: “… Karadeniz’in dünyanın tüm milletlerine açık ve serbest olması umuduyla…”

ABD’NİN HEDEFİ KARADENİZ’E GİRMEK

Darbeydi, imaydı, şuydu, buydu, geçiniz…

Konunun esası budur! ABD, dünyada giremediği tek deniz olan Karadeniz’e girmek istemektedir. 1936 tarihli Montrö Sözleşmesi, ABD’yi gün ve tonaj olarak sınırlamaktadır. ABD 21 gün ve 15 bin ton sınırının kaldırılmasını ve Karadeniz’de sınırsızca bulunmayı istemektedir.

Neden? Çünkü ABD Avrasya’nın göğsüne oturmak istemektedir. Karadeniz’in kuzey batısındaki Doğu Avrupa’dan, Karadeniz’in güneydoğusundaki Kafkaslar’a kadar tüm bölgeyi denetim altında tutmak istemektedir.

Yeni ABD yönetiminin iki hedefi var: Almanya-Rusya enerji işbirliği ile Türkiye-Rusya enerji ve siyasi işbirliğini kesmek…

Almanya ABD’nin bu talebini kabul etmedi.Kuzey Akım-2 projesi tamamlanmak üzere. ABD ise Rusya’yı “şeytanlaştırılıp” AB ve NATO için “resmi düşman” ilan ederek ve Ukrayna cephesi üzerinden Avrupa ile Rusya’yı karşı karşıya getirerek hedefine ulaşmaya çalışıyor. Böylece AB’yle ilişkileri düzeltmek adı altında Avrupa’yı yeniden yedeğine almak istiyor.

Yeni ABD yönetimi, Türkiye’yi Rusya’ya daha fazla itmeden Atlantik kampında tutma stratejisi belirlemiş durumda. Bunun için de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirebileceği Karadeniz konusunu ve onunla bağlantılı olarak Ukrayna konusunu deşebildiği kadar deşmek istiyor.

Son dönemde Karadeniz’de artan askeri hareketlilik bu nedenle önemli. Ukrayna merkezli Rusya-NATO gerilimi bu nedenle önemli. Ankara’nın Rusya’ya karşı Ukrayna’yı destek veriyor olması bu nedenle önemli.

MONTRÖ’NÜN FESİH RİSKİ

İşte ABD tüm bunları kullanarak hem Türkiye’yi hem de Almanya’yı Rusya ile karşı karşıya getirmeye çalışıyor.

Montrö Sözleşmesi de ABD’nin tüm bu stratejik planlaması içerisinde kritik öneme sahip. O nedenle konunun Kanal İstanbul projesi üzerinden, Karadeniz’e kıyısı olan ABD denetimindeki ülkelerce tartışmaya açılabilme olasılığı büyük risktir. İşte büyükelçiler ve amiraller buna dikkat çekmektedir.

Nitekim Erdoğan’ın dünkü sözleri de o risk konusundaki haklılığı ortaya koymaktadır. Zira Erdoğan’ın “daha iyisi olana kadar Montrö’ye bağlılığımızı sürdürüyoruz” sözleri, sözleşmeden rahatsız olan taraflara “yeni masa kurma” teklifi sunma fırsatı doğurmaktadır!

AMİRALLER RİSK ALDI

Görüldüğü gibi konu gerçekte Türkiye’nin ulusal çıkarları bakımından hayati önemdedir. O nedenle hem büyükelçiler hem de amiraller, üstelik bu siyasi iklimde büyük risk olduğunu bile bile, bildiriler hazırlayarak kamuoyunu bilgilendirmektedir.

Ancak başta da belirttiğimiz gibi, ne yazık ki iktidarı da muhalefetinin bir bölümü de konuyu “darbe tartışması” içerisinde boğdu ve bu tartılmayı Karadeniz merkezli yeni güç mücadelesine örtü yaptı!

Hayat er geç bu kritik konuyla yüzleştirecek hepimizi…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Nisan 2021

4 Yorum

Cübbeli Amirale karşı Amiraller Bildirisi

Bazı fotoğraflar vardır; ancak bir kitapta anlatabileceğiniz büyüklükteki bir konuyu tek karede anlatır. Bir dönemi, bir süreci, bir gidişatı tek bakışta önünüze getirir…

Örneğin Barış Pehlivan ve Barış Teroğlu’nun Metastaz kitabındaki fotoğraf öyle bir fotoğraftı: Menzilci polisin Polis Akademisindeki zikir görüntüsü bir dönemi, bir süreci anlatıyordu; cemaatlerin devleti nasıl ele geçirdiğini gösteriyordu; tarikatların Emniyet’teki gücünü resmediyordu…

Gülencilerin yerine başka Nurcular

İşteilk olarak Veryansın TV’nin yayınladığı o “Cübbeli Amiral” fotoğrafı da bir dönemi, bir süreci anlatıyor…

Emniyet’te Menzilci, TSK’de Nurcu: Her iki fotoğraf da, tarikat ve cemaatlerin “güvenlik bürokrasisini” nasıl paylaşmaya çalıştığını resmediyor; üniformaları nasıl ele geçirmeye çalıştıklarını anlatıyor.

Fotoğraflar; FETÖ’yle mücadele edilen süreçte, FETÖ’nün yerini başka tarikatların, başka cemaatlerin doldurmaya çalıştığını gösteriyor.

Fethullah Gülenciler gibi bir başka Nurcu grup olan Kurdoğlu grubunun da TSK içinde güç kazandığına işaret ediyor.

TSK’nin tepesi Tillo şeyhlerini ziyaret ederse!

TSK’den FETÖ’yü temizlerken, Atatürk’ü de temizlemeye çalışırsanız, bir tarikatı temizlemiş ama bir başka tarikata yol açmış olursunuz. Çünkü Atatürk ve laiklik; orduyu tarikatlara parsellemenin panzehiridir!

İşte aynı dönemde “irticaya karışmama” şartının Harp Okullarına alımlarda bir ölçü olmaktan çıkarılması, askerin kurs yönergesinden Atatürk’ün çıkarılması vb örnekler, o fotoğrafa nasıl geldiğimizi anlatıyor.

Elbette öncesi de var: Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, genelkurmay başkanı iken, yanına kuvvet komutanlarını da alarak, üniformalarıyla bayram namazını Siirt’in Tillo ilçesinde AKP milletvekili ve AKP Siirt İl Başkanı ile birlikte kılmıştı.

Bu elbette sadece ve sadece bir ibadet değildi; ibadetin sergilenmesiydi. Neden Tillo peki? Tillo, tarikatı, mollaları ve medreseleriyle dikkat çeken bir yer. Zaten Akar ve kuvvet komutanları da bayram namazı sonrası Tillo şeyhleriyle birlikte pozlar verdikten sonra “İbrahim Hakkı ve İsmail Fakirullah Hazretlerinin türbelerini” ziyaret etti!

Akar’ın faaliyetleri

Hulusi Akar’ın Türk ordusunun tarikatlara daha da açılmasını sağlayan diğer bazı faaliyetleri şunlardı:

Akar; Cübbeli Ahmet’le poz verdi, dinci Akit gazetesinin vefat eden yazarlarına taziyeler yayımladı, yine dinci Akit yazarını hastanede ziyaret etti. Ve tüm bunlar bir “halkla ilişkiler” faaliyeti olarak önemle kamuoyunun önüne getirildi.

Hulusi Akar’ın MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la birlikte Nuri Akdil’i ziyaret etmesi, özenle kamuoyuna servis edildi. Kimdir Nuri Pakdil? Atatürk’e firavun diyen, 1923’ü “değerlerden kopma” tarihi ilan eden, “Ne Mutlu Müslümanım diyene” sloganıyla biten konuşması Erdoğan tarafından ayakta alkışlanan bir siyasal İslamcı yazardır. Nuri Pakdil, aynı zamanda Akar’ın lise yıllarında Abdullah Gül’le birlikte ziyaret ettiği Necip Fazıl’ın da izcilerindendir.

Türk ordusunu tarikatlardan kurtarmanın yolu

Evet, “Tekkedeki Amiral” ya da “Cübbeli Amiral” fotoğrafına yol açan nedenlerden biri, yukarıda yalnızca bir kaçını anımsattığımız Akar’ın faaliyetleridir. Ancak Akar’ın faaliyetleri de elbette bir başka nedenin sonucudur. İşte asıl mesele de odur:

AKP, elbette FETÖ’nün boşluğunu başka tarikat ve cemaatlerle doldurmaya çalışacaktır. Çünkü AKP, bir tarikatlar koalisyonudur, bir cemaatler ittifakıdır. O nedenle Türk ordusunu tarikat ve cemaatlerden kurtarabilmek için, önce Türkiye’yi AKP iktidarından kurtarmak gerekmektedir.

İşte 104 Amiralin bildirisi; Montrö’nün tartışmaya açılmasına ve “TSK ve Deniz Kuvvetlerinin Atatürk‘ün çizdiği çağdaş rotadan uzaklaşma görüntüsüne” tepkidir.

Bildiriye anında soruşturma açıldı: Çünkü emekli amirallerin görüş bildirme özgürlüğü yok ama Ayasofya imamının her konuda konuşma özgürlüğü var!

Bir “Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisi” olarak, anında soruşturma açılan “Amiraller Bildirisi”nin altına ben de imzamı atıyorum!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Nisan 2021

2 Yorum

Karadeniz’in enerji-politiği

ABD’nin hedef aldığı iki proje var: Türkiye’nin Rusya’yla Türk Akımı projesi ve Almanya’nın Rusya’yla Kuzey Akım-2 projesi. ABD, müttefiklik ilişkisi baskısı ve yaptırım kartı kullanmasına rağmen, her iki projeyi de engelleyemedi.

Konu hem enerji-politik yönüyle, hem küresel güç mücadelesi boyutuyla ama hem de ABD’nin müttefiklerini kontrol edebilme kapasitesinin zayıflaması bakımından büyük önemde…

ABD’nin Rusya’yı şeytanlaştırma planı

Bu köşede ısrarla inceliyoruz: Yeni ABD yönetimi, AB ve Türkiye’nin Rusya’yla işbirliğini kesebilmek için bir strateji belirlemiş durumda. Bu stratejinin gereği olarak Rusya NATO için “modern tehdit” ilan edilmiş durumda.

Washington’un hesabı şu: Rusya NATO’nun resmi düşmanı olunca, başta Türkiye ve Almanya olmak üzere NATO üyeleri, aidiyetleri nedeniyle Rusya’ya karşı pozisyon almak zorunda kalacaklar.

İşte ABD’nin Baltık bölgesinden başlayıp, Ukrayna üzerinden Doğu Avrupa’yı kapsayan ve Romanya-Bulgaristan üzerinden Karadeniz’in batısını kesen, oradan Yunanistan ve Ege yığınaklaması ile Girit’teki üsse, yani Doğu Akdeniz’e uzanan geniş hat; Washington’un NATO-Rusya mücadele cephesi olarak belirlediği hattır.

ABD bu hattın arkasına, Türk Boğazlarını kullanarak Karadeniz içinden Gürcistan’a kadar sarkmaya çalışacak.

Bu, konunun daha çok “egemenlik” mücadelesi yönü tabii ama konunun bir de “enerji-politik” yönü var:

Karadeniz’deki rezervler

Karadeniz, en az Doğu Akdeniz kadar, yeni enerji savaşları alanı olma potansiyeli taşıyor. Bölgede uzun süredir hidrokarbon rezervleri arayışı çalışmaları var. Şu ana kadar bulunan rezervler ve büyüklükleri şunlar:

Ukrayna sahasında yaklaşık 2.3 trilyon metreküp hacminde doğalgaz rezervi bulunduğu tahminleri yapılıyor (Bunun bir kısmı Kırım bölgesinde olması nedeniyle Rusya’nın rezervi durumunda).

Türkiye, 2020 yılında, Tuna-1 sahasında 405 milyar metreküp hacminde doğalgaz rezervi keşfetti.

Romanya, şimdilik 150-200 milyar metreküp hacminde doğalgaz rezervi keşfetmiş durumda.

Bulgaristan’ın toplam rezervi bilinmemekle birlikte, Han Asparuh sahasında 100 milyar metreküp hacminde bir rezerv keşfettiği daha önce açıklanmıştı.

Gürcistan, 266 milyar metreküplük gaz kaynağı bulmuş durumda…

Ve bölgede, elbette doğalgaz rezervleri dışında petrol rezervleri de var.

ABD şirketinin Karadeniz faaliyetleri

Bu doğalgaz rezervlerin, önümüzdeki dönemde artacağı öngörülüyor. Zira bölgede çalışma yapan şirketlerin raporlarına göre, Karadeniz’de bugüne dek “varlığı tahmin edilen” rezerv miktarı, 7.6 trilyon metreküp.

Nitekim bu öngörüdeki ABD’nin büyük enerji şirketlerinden Exxon Mobil, NATO ortakları Bulgaristan ve Romanya ile Batı Karadeniz’de enerji çalışmasına yoğunlaşmış durumda.

Rezervlerin olası potansiyeli, kuşkusuz başta Türk Akımı olmak üzere mevcut boru hatlarının önemini artırıyor ve yeni boru hatları konusunda da çatışma potansiyeli doğuruyor.

Dolayısıyla ABD’nin NATO üyesi yaptığı Bulgaristan ve Romanya ile Yunanistan’a son dönemde artan askeri yığınaklamasını, sadece ABD-Rusya mücadelesi boyutuyla değil, Karadeniz’in enerji-politiği boyutuyla da değerlendirmek gerekir.

NATO’nun doğu sınırı

Pentagon, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın görüşmesine dair yayınladığı açıklamada, her iki bakanın “Rusya’nın yarattığı zorluklar dahil, NATO’nun doğu ve güney cepheleri boyunca yaşanan istikrarsızlıkları” ele aldığını belirtti.

ABD’nin “NATO’nun doğu sınırındaki istikrarsızlık” dediği, yukarıda incelediğimiz Karadeniz konusunu da kapsamaktadır. Ancak buradaki istikrarsızlığın kaynağı Rusya değil ABD’dir; ABD’nin Gürcistan ve Ukrayna’yı Rusya’ya karşı koçbaşı yapma girişimidir.

“İstikrarsızlık”, aynı zamanda emperyalist ABD’nin hedef gördüğü bölgeye girmesi için ürettiği “gerekçe”dir. ABD işte bu istikrarsızlık gerekçesiyle Karadeniz’deki varlığını NATO üzerinden artırmaya çalışıyor.

Türkiye bu nedenle, mevcut hükümetin sorunlu yaklaşımına rağmen, Karadeniz, Boğazlar ve bunların hukuki teminatı olan Montrö konusunda, Soğuk Savaş’taki süreçten bile daha dikkatli olmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Nisan 2021

5 Yorum

Türkiye neden F-35 almamalı?

ABD’nin Türkiye’yi S-400 aldığı için F-35 programından çıkarması, aslında bir cezalandırma değil, tersine iyiliktir, büyük fırsattır. O nedenle Türkiye, F-35 programına dönebilmek ya da Amerikan yaptırımlarından kurtulabilmek için S-400’e “Girit formülü” aramak yerine, enerjisini F-35 için yatırdığı parayı kurtarmaya ayırmalıdır. Türkiye’nin F-35 konusundaki tek kaybı, F-35’in kimi parçalarının burada üretilmesinden kaynaklı kayıplardır.

Peki F-35 programından çıkarılmak neden fırsattır?

F-35’in 871 kusuru

1) ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Test ve Değerlendirme Ofisi, F-35’lerde tam 871 kusur tespit etti. Kasım 2019’daki testlerde ise Ofis’in tespit ettiği kusur sayısı 873’tü. F-35 programı test birimi direktörü Robert Beler, hataların çoğunun Nisan 2018’de tamamlanan geliştirme ve tanıtım aşamalarından önce tespit edildiğini, o dönemde 941 kusurun olduğunu belirtti (14.1.2021). Demek ki 2,5 yılda F-35’in 941 kusurundan sadece 70’i, son bir yılda da sadece 2’si giderebilmiş!

2) F-35, eğitim uçuşu sırasında kendi kendini vurdu! Gece görevi için havalanan F-35B’ten ateşlenen 25 mm’lik mermi, namlu ağzından çıktıktan hemen sonra infilak ederek uçağın gövdesinde, “A sınıfı” hasara neden oldu. Uçağın artık uçamayacağı açıklandı (12.3.2021).

3) Forbes, F-35’leri analiz ettiği yayınında, “ABD Hava Kuvvetleri, gizli F-35 avcısının başarısız olduğunu kabul etti” değerlendirmesini yaptı. Forbes’a konuşan uzmanlara göre, “başka bir savaş uçağına” ihtiyaç var (26.2.2021).

ABD Savunma Bakanı: F-35 beş para etmez

4) ABD Sayıştayı’nın Kongre’ye sunduğu yıllık raporda Pentagon’un F-35 savaş uçaklarını 6 ayda bir yenileme projesinin 2 milyar dolar ek maliyet getirdiği belirtildi. Raporda, yaklaşık 20 yıldır süren ve şimdiye kadar 398 milyar dolara mal olan programa ilişkin ciddi endişeler dile getirildi (20.3.2021).

5) Eski bir asker olan ve Trump’ın son Savunma Bakan Vekilliğini yapan Christopher C. Miller, F-35’ler için “peş para etmez” yorumunda bulundu (22.1.2021).

6) İngiltere’nin eski Genelkurmay Başkanı Lord Richard Dannatt, F-35 savaş uçaklarının İngiliz ordusunu iflasa sürüklediği uyarısında bulundu (15.3.2021). İngiliz general, ülkesinin 138 adet F-35B satın alma planının büyük ihtimalle 48’e düşeceğini dile getirdi.

7) ABD’nin The National Interest dergisi, Rus S-400 hava savunma sisteminin, hayalet uçak denilen F-35’i tespit edebildiğini yazdı (26.3.2021).

MİLGEM dersi

Bu teknik ve ekonomik tablo açıkça gösteriyor ki Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması, büyük şanstır. Ancak, bu teknik ve ekonomik tablo tersi bile olsaydı, Türkiye’nin yine de F-35 programında bulunmamasında sayısız yarar vardı. Zira konunun “ulusal silahlanma” boyutu, uzun vadede konunun teknik ve ekonomik yönünden çok daha önemlidir.

Şöyle ki, Türk Hava Kuvvetlerinin zaten oranı yüksek olan ABD’ye bağımlılığı, F-35 ile neredeyse “tamamen” bağımlı hale gelecekti. Bunun “ulusal savunma” bakımından ne derece sorunlu olduğunu, en iyi Türk Deniz Kuvvetleri biliyor. Nitekim 90’larda temeli atılan Milli Gemi Projesi (MİLGEM) ile Türk Deniz Kuvvetleri o bağımlılığı kırdı ve şimdi kendi gemisini yaptığı gibi, dışarıya de satar hale geldi.

Ulusal savunma stratejisi

Türkiye, ulusal savunmada tek bir adrese bağımlı olmasının olumsuz sonuçlarını Kıbrıs Barış Harekatından sonra fazlasıyla yaşadı. Amerikan ambargosu, Türk ordusunu ciddi ölçekte olumsuz etkiledi. İşte o ambargonun dersiyle Türkiye Aselsan, Roketsan gibi ulusal savunma kurumlarını oluşturdu.

O nedenle Türkiye silahlanmada olabildiğince “yerli üretim” yapmalıdır. Kuşkusuz bu kolay değil. Örneğin Türkiye’nin 5. nesil savaş uçağı üretmesi de, füze savunma sistemi üretmesi de kısa (hatta orta) vadede olası değil.

Bu durumda ulusal çıkarları gözeten silahlanma yaklaşımı şu şekilde olmalıdır:

1) Tek adrese bağımlılığı azaltmak için silah envanteri çeşitlendirilmelidir; başka ülkelerden de alım yapılmalıdır.

2) Uzun vadede yerli üretime geçebilmek için, bu alternatif alımlar, teknoloji transferi ve ortak üretim şartlarına zorlanmalıdır.

Bu stratejik yaklaşım hem savunmanın ulusal olmasını, hem daha ekonomik olmasını, hem de yetkin insan kaynağı oluşturulmasını sağlayacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Nisan 2021

3 Yorum

Büyük Ortadoğu Projesinden Batı Asya-Çin ittifakına

Alaska’daki ABD-Çin zirvesinin en önemli sonucu; Beijing (Pekin) yönetiminin artık vites yükselttiği gerçeğiydi.

Zira 18 Mart’ta başlayan zirvede, yeni ABD yönetimi tüm kibri ve üstenci bakışıyla muhatabına “ayar vermeye” kalktı. Fakat hiç alışık olmadığı bir tepkiyle karşılaştı!

ÇİN’İN YENİ-DİPLOMASİSİ

Çinli yetkililer, ABD’nin insan haklarından bahsedecek durumda olmadığını, uluslararası toplum adına konuşamayacağını ve üst perdeden buyuramayacağı karşılığını verdiler.

Bu emperyalist ABD’nin pek ummadığı, Çin’in geleneksel diplomasi anlayışıyla pek örtüşmeyen bir tepkiydi. Açık ki Çin yönetimi, artık ABD’ye karşı yeni-diplomasisini uygulayacaktı: Alttan almayan, bela istemeyen ama belaya da hakettiği yanıtı vereceğini gösteren tutum…

Peki Çin’i bu yeni tutuma iten neydi?

RAKİP ÇİN, DÜŞMAN RUSYA

Yeni ABD yönetiminin nasıl bir küresel politika izleyeceği netleşmeye başladı. Buna göre ABD Çin’i “uzun vadeli stratejik rekabet” yapacağı “rakip” olarak değerlendiriyor, Rusya’yı ise Avrupa ve NATO’ya “yakın tehdit” ilan ederek düşmanlaştırıyordu.

Bunun nedeni elbette ABD’nin öncelikle AB’yle ilişkileri onarma ihtiyacıydı. Yoksa ABD için “esas düşman” elbette Çin’di.

Nitekim ABD yönetimi Alaska Zirvesinden önce 12 Mart’ta Japonya, Avustralya ve Hindistan’la, Çin’e karşı Quad Zirvesi’ni düzenlemiş; ardından ABD Dışişleri ve Savunma bakanları, ikili basınç için Hindistan, Japonya ve Güney Kore’yi turlamıştı.

Kısacası ABD, Rusya’yı düşman ilan etse de, esas olarak Hint-Pasifik bölgesinde, Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinde Çin’i kuşatmaya çalışıyordu.

İşte Beijing yönetimi bu nedenle artık vites yükseltmeye karar verdi.

KAZAN-KAZAN ÖRNEĞİ: ÇİN-İRAN ANLAŞMASI

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin 6 Batı Asya (Ortadoğu) ülkesini kapsayan ziyareti, işte bu vites yükseltme durumunun önemli bir yansımasıydı. Çin, Batı Asya’ya, yani bir zamanlar ABD’nin sınır ve rejim değiştirmek üzere Büyük Ortadoğu Projesi ilan ettiği bölgeye, kazan-kazan yaklaşımı içinde zenginlik getirmeye geliyordu…

Çin yönetiminin bu ziyaret kapsamında yaptığı en önemli anlaşma İran’la oldu. Çin ve İran, ilişkilerinin “stratejik ortaklık” seviyesine ulaştığını ilan ederek, aralarında 25 yıllık bir işbirliği anlaşması yaptılar.

Anlaşma bankacılık, telekomünikasyon, liman, demiryolları, sağlık ve bilgi teknolojileri gibi birçok sektöre Çin’in 400 milyar dolarlık yatırım yapmasını öngörüyor. Çin bu yatırımın karşılığında da İran’dan düzenli olarak büyük iskontoyla petrol alacak.

Yani iki taraf da kazanacak; Ambargo altındaki İran 400 milyarlık yatırıma kavuşmuş ve petrol satışını garanti etmiş olacak; Çin ise karşılığında ucuz petrol almış olacak.

MASADA ÖNEMLİ PROJELER VAR

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin Suudi Arabistan ziyareti de önümüzdeki dönem için önemli gelişmelerin olabileceğine işaret etti. Zira Çin ve Suudi Arabistan, Körfez Serbest Ticaret Anlaşması konusunu masaya koydu.

Yine Çin’in diğer ülke ziyaretleri de benzer şekilde önümüzdeki süreçte çok önemli projelerin hayata geçebileceğini resmetti.

Wang Yi’nin Suudi Arabistan’dan sonra ve İran’dan önce ziyaret ettiği adres ise ülkemizdi. Wang Yi, muadili Mevlüt Çavuşoğlu’yla görüştükten sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da kabul edildi. Çin-Türkiye temasının önemi ise iki ülkenin de “stratejik ortaklık” seviyesinde ilişki kurma iradesini ortaya koyması oldu.

BEŞ MADDELİ PLAN

Çin’in Batı Asya’ya neyle geldiği ve ABD’den farkını ortaya koyan ise Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin ilan ettiği beş maddeli plandı:

1) Karşılıklı saygı.

2) Eşitlik ve adalet.

3) Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi.

4) Kolektif güvenlik.

5) Kalkınma ve işbirliği.

Bu beş madde, Çin’in karşılıklı saygı temelinde Batı Asya ülkeleriyle kazan-kazan temelinde, tıpkı İran’la olduğu gibi, çok büyük hacimli işbirliği anlaşmaları yapmak istediğini ortaya koyuyor.

ABD’nin füzelerinden, katliamlarından ve petrol hırsızlığından sonra Çin, bölgeye füze yerine ticaret, katliam yerine yatırım ve petrol hırsızlığı yerine indirimli petrol alım taahhüdü getiriyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
30 Mart 2021

2 Yorum

Yeni-Osmanlıcılığın Montrö karşıtlığı

Nedir Yeni-Osmanlıcılık?

1) Lozan karşıtlığıdır; Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş tapusu olan Lozan Antlaşması’nı sindiremediği için “hezimet” olduğunu iddia eder.

2) Laiklik karşıtlığıdır; laiklik yerine anayasada “devletin dini İslam’dır” yazılmasını ister.

3) Ümmetçiliktir; laik devletin millet ve yurttaş anlayışı yerine, din devletinin ümmet ve kul anlayışını savunur.

4) Yeni-Abdülhamitçiliktir; içeride baskı rejimi oluşturur, dışarıda büyükler arasında denge kurabilmek adına taviz verir.

Alt bölgesel düzencilik

Yeni-Osmanlıcılığın pratikteki ifadesi, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde eş başkanlık yapmaktır, ABD’nin “küresel düzeninin altında alt bölgesel düzen kurma” hayalidir.

Yeni-Osmanlıcılar, eski Osmanlı toprakları ve milletleri üzerinde “hamilik” hevesi taşımaktadırlar. Bu nedenle “82. il Kerkük”, “83. il Halep” şeklinde Atatürk Cumhuriyetinin “komşularla barış” anlayışına aykırı hedefler ilan ederler.

Emperyalizmin “yayılmacılık” anlayışının bilimi olan jeopolitikçiliği kullanarak, kendisini hami gördükleri topraklarda genişlemeye çalışırlar. Ankara’nın güvenliğini Afrin’e, Afrin’in güvenliğini İdlib’e, İdlib’in güvenliğini Doğu Akdeniz’e, Doğu Akdeniz’deki çıkarları Trablusgarp’ta asker bulundurmaya bağlarlar. Atatürk Cumhuriyetinin “komşularla barış” kurarak oluşturduğu “güvenlik kuşağının” yerine; komşuya rağmen, komşunun toprağında bulunarak barışı(!) getirmeyi savunurlar.

AKP medyasında “Montrö’yü kaldıralım” sesleri

Yeni-Osmanlıcılar sadece Lozan Antlaşmasına değil, Montrö Sözleşmesine de karşıdırlar. Şartlar uygun olduğunda o konudaki gerçek niyetlerini de sergilerler.

Örneğin TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un ““Cumhurbaşkanı, İstanbul Sözleşmesi’nden kararname ile çekildiği gibi Montrö’den de diğer uluslararası anlaşmalardan da çekilebilir” (24.3.2021) demesi, sıradan bir teknik süreci açıklama olayı değildir.

Nitekim pası alan AKP’nin “ideolojik amiral gemisi” Yeni Şafak’ın kısa bir süre öncesine kadar genel yayın yönetmeni olan İbrahim Karagül, kamuoyu imal etme çalışmasına başlamıştır bile.

Şöyle demektedir: “Montrö; Boğazlar üzerindeki ‘tam denetim’e karşı bir vesayet anlaşmasıdır. Kendi vatanımızda egemenlik sınırlanmasıdır. O gün o kadar yapabildik. Zayıfken kaldıramıyorduk. Güçlendik, elbette kaldıracağız. Kaldırılmasın demek, Türkiye’ye karşı başka ülkeleri savunmaktır” (27.3.2020).

Tipik AKP yaklaşımıdır: Karşı olduğu konuyu önce sorunlu, vesayetli vs. diye gösterir; sonra kamuoyunu kazanabilmek için egemenliğin sınırlandığı türünden propagandalar yapar ve itiraz edenleri de dış güçlerin adamı diye karalar!

Türk-Rus işbirliğine Karadeniz’de sabotaj

İlk gününden beri bu tehlikeye işaret ediyoruz: Kanal İstanbul projesi, Montrö Sözleşmesine karşı olan ABD’nin sözleşmeyi güncelletmesi için bir fırsat projesidir. Bu proje, ABD’nin Montrö’yü baypas ederek Karadeniz’e sınırsız girebilmesinin zeminidir.

Kaç kez yazdık: ABD’nin hedefi Türkiye-Rusya işbirliğini engellemektir. Bunun için de Karadeniz’i uygun alan görmektedir. NATO’nun Karadeniz planlamasını üyesi olduğu için zorunlu uygulayacak olan Türkiye’yi, Rusya’ya karşı konumlamaktadır: Karadeniz’in doğusunda Gürcistan’la, kuzeyinde Ukrayna’yla yapılan tatbikatlar; Ukrayna’nın Türkiye’den aldığı iha’ları Rusya’ya karşı Karadeniz’de kullanmaya başlaması, Kırım konusu, NATO’nun Montrü’nün “45 bin tonaj ve 21 gün” sınırını zorlayarak Karadeniz’deki varlığını giriş çıkışlarla artırmaya çalışması…

Anadolu’nun kuvvetli adamı

Aslında Montrö Sözleşmesinin değerini ve Yeni-Abdülhamitçilerin bu sözleşmeye neden karşı çıktıklarını en iyi gösteren örnek, Avrupa basınının konuyu nasıl yorumladığıdır.

Sinan Meydan paylaşmıştı sosyal medyada; Cumhuriyet gazetesi 22 Temmuz 1936’da Avrupa gazetelerinin Montrö Sözleşmesine dair yorumlarını haber yapmış: “Avrupa’nın hasta adamı iyileşmiş ve Anadolu’nun kuvvetli adamı olarak karşımıza çıkmıştır”, “Atatürk’ün Türkiyesi, Abdülhamit’in Türkiye’si değildir”.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Mart 2021

2 Yorum

Cumhuriyet yıkıcılığı

AKP’nin siyaset felsefesi; bir ucu “iktidar olmak için gerekirse papaz elbisesi giyilir”, diğer ucu “demokrasi, istenilen durağa gelince inilecek bir tramvaydır” anlayışına dayanan bir sarkaçtır.

AKP bu sarkacın bir uçtan merkeze ve merkezden diğer uca hareketleri sırasında “müttefik” değiştirir; nitekim o ağa liberallerden Kürtçülere, ulusalcılardan ülkücülere değişik kesimler takılmıştır. AKP o sarkacın bir ucunda PKK/HDP ve FETÖ’yle, diğer ucunda kendisine idam ipi atan MHP’yle ittifak yapmıştır. AKP o sarkacın bir ucunda “milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” demiştir, diğer ucunda “yerli ve milli” propagandası yapmıştır.

100 yıllık parantezi kapatmak için 19 yıllık hazırlık

Peki tüm bunlar ne için? Yani bir siyasal İslamcı, hangi amaç için “papaz elbisesi” bile giymeyi göze almaktadır? 19 yıllık iktidarlarında “dava, dava” dedikleri nedir? İnecekleri durak neresidir?

Ya da şöyle soralım:

AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, “19 yıl hazırlık süreciydi, asıl şimdi başlıyoruz” (23.3.2021) derken ne demek istedi? Asıl şimdi başlanılan hedef ne?

Örneğin “Bize 150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır” (30.7.2020) diyen Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, hangi hikayeyi yazmayı düşünüyor?

Örneğin Başbakan Ahmet Davutoğlu’dan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na kadar pek çok AKP’li yetkilinin geride kalan yıllar içerisinde sürekli 2023 hedefi ilan ederek “100 yıllık parantezi kapatacaklarını” söylemeleri ne anlama geliyor?

Cumhuriyet hukuku yerine Osmanlı hukuku

Bu sorulara yanıt vermek için uzun bir 19 yıl incelemesi yapmamıza gerek yok; son sekiz aylık AKP uygulamaları bile “esas hedefe” yeterince işaret ediyor!

1. AKP’nin Ayasofya’yı ibadete açması, ilk ibadet günü için “hezimet” gördükleri Lozan Antlaşması’nın yıldönümü olan 24 Temmuz’u seçmesi sıradan bir ibadet meselesi değildir. Zira hem Türkiye’de ibadet yeri sorunu yoktur hem de Ayasofya’nın bir bölümü zaten 1991’den beri ibadete açıktır.

AKP’nin Ayasofya hamlesinin hedefi; Cumhuriyet hukukunu zayıflatmaktır. Çünkü bu hamle ile 1934 yılında imzalanmış bir bakanlar kurulu kararının yerini 1470’li yıllarda hazırlanmış bir vakıf senedi almıştır!

Medeni Hukuk’ta gedik açma operasyonu

2. AKP, kendi imzaladığı İstanbul Sözleşmesi’nden neden çekildi? Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının “eşcinsellik” diye sunduğu gerekçe doğru değildir. Çünkü sözleşmede eşcinselliği olumlayan ya da özendiren bir cümle yok; sadece sözleşmenin cinsel kimlik ve yönelimlere bakılmaksızın uygulanacağı hükmü var.

Eşcinsellik işin bahanesi; çekilme kampanyası başladığında, daha 25 Temmuz 2020’de asıl hedefi bu köşede yazmıştık: Medeni Hukuk’ta gedik açma operasyonu.

Nitekim sözleşmenin hemen ardından iktidar cephesinden hızla esas hedefler işaret edilmeye başlandı: Kimisi “İstanbul sözleşmesi tamam, sıra zinada”, kimisi “yeni hedef Medeni Kanun”, kimisi de “Meclis isterse hilafeti ihya edebilir” dedi.

Millet yerine ümmet

3. Dahası, sarayın kararnamesinin “gücünü” tarif eden TBMM Başkanı Mustafa Şentop, “Cumhurbaşkanı, İstanbul Sözleşmesi’nden kararname ile çekildiği gibi Montrö’den de diğer uluslararası anlaşmalardan da çekilebilir” demektedir.

4. AKP’nin öğrenci andını kaldırması, sıradan bir uygulama değil, “millet yerine ümmet” anlayışını adım adım yerleştirme hamlesidir.

5. Harp okullarına giriş koşullarını belirleyen yönetmelik değişti: Giriş şartları arasında bulunan “irticai görüşleri benimsememiş veya bu faaliyetlere karışmamış olmak” hükmü kaldırıldı. Böylece tarikatlara TSK kapısı resmi olarak da açıldı.

Hedef: Laik Cumhuriyet

Son bir yıldan onlarca, 19 yıldan da yüzlerce örnek ve uygulama sıralayabilirsiniz. Hepsi aynı yere çıkmaktadır: AKP’nin temel hedefi, Laik Cumhuriyet’tir.

Hazırlık yıllarında bunu örtülü yapmışlardı; şimdi o örtüyü yavaş yavaş kaldıracaklar. Sarayın “laik cumhuriyet”le problemi olmayan “kullanışlı müttefikleri” için ise iş işten geçmiş olacak.

Yapamazlar, yıkamazlar diye diye gelinen yer ortada. Türkiye’nin soldan sağa tüm siyasi kuvvetleri, bu gerçeğe göre konumlanmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Mart 2021

1 Yorum

%d blogcu bunu beğendi: