Mehmet Ali Güller

This user hasn't shared any biographical information

Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com

ABD’nin U dönüşü ne anlama geliyor?

Önce Yunan basınında çıktı: “ABD East Med projesini desteklemediğini Atina’ya bildirdi.” Ardından Reuters ajansı, Yunan hükümet kaynaklarına dayandırarak, ABD’nin konuyla ilgili mektubunun Atina’ya ulaştığını duyurdu.

Proje, başından itibaren ekonomik değil, siyasiydi. Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya taşıyacak ekonomik güzergâh Kıbrıs-Türkiye hattıydı. ABD’nin siyasi desteğiyle İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında imzalanan East Med projesi ise pahalıydı; Kıbrıs’tan Girit’e, Girit’ten Yunanistan’a uzun boru hatları inşası gerektiriyordu. Projeyi ekonomik yapabilmek için, Körfez gazını İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e taşıma projesini hayata geçirmeye çalıştılar.

Fakat ABD en sonunda projeye desteğini çekti. Gerçi konuyla ilgili henüz resmi bir açıklama yok ve durum “belge olmayan belge” diye ifade edeceğimiz bir mektuptan ibaret. Ancak bir haftadır tartışılan ve Yunanistan’da öfke yaratan mektup, yalanlanmış da değil.

Peki Washington, son birkaç yıldır yaptığı askeri anlaşmalarla büyük önem verdiği Yunanistan’ı öfkelendiren bu mektubu neden gönderdi?

Rusya: ABD’nin flört taktiği

ABD, projenin ekonomik olmadığını sonunda anladığı için mi görüş değiştirdi? Olası değil, zira projenin ekonomik olmadığı konusunda neredeyse tüm enerji uzmanları fikir birliği içindeydi.

Peki ABD, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki baskısı nedeniyle mi geri adım attı? Tersine, Türkiye 2019’da başlattığı Doğu Akdeniz’deki aktif hamle dönemini geçen yıl kapattı ve Doğu Akdeniz’de geri çekilme sürecine girdi. Mavi Vatan politikalarını terk etti. Dahası Türkiye’nin kıta sahanlığıyla örtüşen parselde Güney Kıbrıs’ın ABD-Katar ortaklığı ile anlaşmasına Ankara gerçek bir tepki göstermedi, geçiştirdi. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, ABD ve Katar’ın, Exxon Mobil ile Katar Petrol ortaklığındaki çalışmanın Türkiye’nin kıta sahanlığı dışında kalacağı garantisi verdiğini açıkladı!

Yunanistan’daki baskın görüş, ABD’nin U dönüşünün Türkiye’ye taviz olduğu yönünde. Nitekim Rusya Ulusal Enerji Güvenliği Fonu Başkan Yardımcısı Aleksey Grivaç da ABD’nin U dönüşünün “Washington’un Ankara ile diplomatik flört taktiğinin bir parçası olabileceğini” belirtiyor.

Yeni Soğuk Savaş’ın gereği

Daha önce çok kez yazdık. Rusya’nın Avrupa açısından başat enerji tedarikçi rolünden rahatsız olan ABD, Doğu Akdeniz gazını o rolü azaltmanın bir yolu olarak görüyor. ABD, Ukrayna’yı baypas eden Rusya ile Almanya arasındaki Kuzey Akım-2 projesini engelleyemedi. Bu projenin varlığı, Ukrayna merkezli Rusya karşıtı stratejik hamleye, ABD’nin Almanya’yı istediği oranda çekememesine neden oluyor.

ABD ile Rusya arasında bu hafta yapılan Ukrayna merkezli gerilimi düşürme görüşmeleri bir sonuç vermedi. Önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi masada Rusya’nın üç vazgeçilmezi ile ABD’nin iki kabul edilmezi var. ABD’nin Doğu Akdeniz’deki bu U dönüşü, Ukrayna merkezli yeni Soğuk Savaş’ın bir gereği görünüyor.

ABD’nin Çin-Rusya ittifakına karşı Batı Avrupa’ya da, Türkiye’ye de (ve en çok Hindistan’a) ihtiyacı var. Enerji hatları üzerindeki Kafkasya ve Orta Asya’da son dönemde yaşanan Azerbaycan-Ermenistan savaşı ile Kazakistan olaylarının Türk kamuoyunda propaganda ediliş tarzı dikkat çekici. Her iki konu da Rusya karşıtlığı üzerinden işlendi.

AKP’ye ABD fırsatı

Libya, Suriye/İdlib ve Ukrayna/Karadeniz konularını Türkiye ile Rusya arasındaki işbirliğini sabote edebilecek alanlar olarak gören ABD, bunda henüz başarılı olamadı. Doğu Akdeniz’deki U dönüşünü, ekonomik kriz ile seçim baskısı altındaki Erdoğan iktidarına sunulan bir ABD fırsatı olarak yorumlanmayı gerektirecek olgular var. Zira Erdoğan’ın 13 Ocak’ta yeniden “AB üyeliğini stratejik hedef” ilan etmesi ve 12 Ocak’ta “Edirne’deki (Demirtaş), en büyük hesabı İmralı’dakine (Öcalan’a) verecek” demesi ilginç. Ayrıca, hatırlanacaktır, ABD Dedeağaç’ta üs kurar ve askeri yığınak yaparken, iktidar çevreleri ABD’ye “Yunanistan’ın değil Türkiye’nin tercih edilmesinin onun çıkarlarına daha uygun olduğu” mesajlarını veriyordu. U dönüşünü, ABD’nin bu mesajları olumlu anlamda not ettiğinin işareti olarak görmek olası.

Murat Mercan ve İbrahim Kalın ikilisinin geçen ayki ABD temaslarının içeriği, şimdi daha da önem kazanıyor!

Oysa, Suriye’nin üç gün öce Çin’le Deniz İpek Yolu anlaşması imzaladığı şartlarda, aslında Doğu Akdeniz’de çok daha büyük bir fırsat var Türkiye için! Tartışacağız…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ocak 2022

Yorum bırakın

Üç vazgeçilmez – iki kabul edilmez çarpışması

Rusya, NATO’nun sınırlarına doğru iyice genişlemesi karşısında geçen ay ABD ve NATO’dan 9 maddelik bir güvenlik garantisi istemişti. Moskova yönetimi, maddeler üzerinde spekülasyon olmaması için, ABD ve NATO’ya sunduğu “güvenlik anlaşması taslağını” yayımlamıştı.

Washington, önce bu taslağı görmezden geldi ancak Moskova’nın baskısı nedeniyle, taslağı müzakere etmeyi kabul etti. Önce 10 Ocak’ta Rus ve ABD heyetleri arasında görüşülen taslak, ardından 12 Ocak’ta NATO-Rusya Konseyi’nde ele alındı (yazıyı yazıişlerine teslim ettiğimde, toplantı hâlâ sürüyordu), bugün de AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) toplantısında ele alınacak. Böylece Rusya’nın talepleri ABD, NATO ve Avrupa düzlemlerinde müzakere edilmiş olacak.

Moskova’nın ilan ettiği üç vazgeçilmez

Rus heyeti ile Amerikan heyeti arasındaki yedi saat süren ilk müzakereden bir uzlaşma çıkmadı. ABD yetkililerinin taslakla ilgili zaman zaman yaptığı açıklamalar, zaten ilk müzakereden bir uzlaşı çıkabileceğine işaret etmiyordu.

Sert müzakereyi özetlemek gerekirse, Rusya’nın “üç vazgeçilmez”i ile ABD’nin “iki kabuledilemez”i karşı karşıya geldi.

Rusya’nın üç vazgeçilmezi şunlar:

1) NATO, genişlemeyeceğine dair yasal garanti vermek zorunda.

2) NATO, Rusya sınırları yakınında, Rus topraklarındaki hedefleri vurabilecek silahlar konuşlandırmayacağına dair yasal garanti vermek zorunda.

3) NATO, 1997’den sonraki genişleme politikası çerçevesinde Doğu Avrupa ülkelerine yerleştirdiği silahları ve askeri tesisleri geri çekmeli.

Rus heyetine başkanlık yapan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, yedi saatlik müzakerenin ardından yaptığı açıklamada, bu üç maddenin “vazgeçilmezleri” olduğunu dünyaya ilan etti.

ABD’nin iki kabul edilmezi

Amerikan heyetine başkanlık eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman’ın ilk müzakere sonrası yaptığı açıklamalar ise, ABD’nin Rusya’nın “üç vazgemez”inin karşısına, “iki kabul edilemez” koyduğunu gösteriyor.

ABD’nin o “iki kabul edilemez”i şunlar:

1) NATO’nun merkezi unsuru olan “açık kapı” politikasının engellenmesi kabul edilemez.

2) ABD, kendisiyle çalışmak isteyen ülkelerle işbirliğinden azla vazgeçmeyecek.

Nitekim Sherman’dan sonra ABD’nin NATO Daimi Temsilcisi Julianne Smith de bir açıklama yaptı ve “uzlaşı konusunda pek fırsat görmediğini” belirtti.

Kuşkusuz bu açıklamalar, sonraki iki müzakere öncesi el tutma hamleleriydi. Ancak ABD’nin Rus talepleri karşısında esnemeyeceği şartlarda da, gerçekten bir uzlaşı görünmüyor.

Uzlaşı yok ama sıcak çatışmaya da dönüşmez

Bu üç müzakereden bir uzlaşı çıkmaması, elbette “soğuk çatışma”nın “sıcak çatışma”ya evrileceği anlamına gelmiyor.

Bir kere ABD’nin buna gücü yok; daha doğrusu o gücü sağlayacak müttefiki yok. Washington, NATO’yu da bir araç olarak kullanmasına rağmen, Berlin-Paris eksenli Batı Avrupa’yı Çin ve Rusya’ya karşı “daha ileri gitmeye” ikna edebilmiş değil. ABD bu amaca, sadece Polonya merkezli Doğu Avrupa’yı ikna edebilmiş durumda.

ABD Rusya’yı, batısında ve güneyinde rahatsız etmek için kışkırtıcı eylemlerini sürdürecek. Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya üzerinde, “özel savaş” konseptli ABD eylemleri olası. Nitekim RAND öneriler listesinden Pentagon belgelerine kadar pek çok emare, ABD’nin “rejim değiştiremese” bile, Rusya’yı rahatsız etmek amacıyla fırsat buldukça bu coğrafyalarda çeşitli eylemlerde bulunacağını ortaya koyuyor. ABD’nin geçen yıl olduğu gibi bu yıl da yine Rusya’nın “sinirleriyle oynamak” amacıyla, Karadeniz’de sık sık plansız tatbikatlar yapacağını söyleyebiliriz.

Peki Washington’un bunlardan bir sonuç elde edebilmesi mümkün mü? Değil elbette; hegemonyası zayıflayan ABD’nin, kurulmakta olan yeni dünyayı geciktirmeye yönelik nafile hamleleri sadece…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ocak 2022

1 Yorum

Pentagon belgesindeki Kazakistan ayrıntısı

10 Ocak tarihli Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) toplantısında verilen mesajlar, Moskova’nın geçmiş “turuncu darbelerden” dersler çıkardığını ortaya koydu.

Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev, “darbe girişimi”nin bertaraf edildiğini söylerken, Rusya Devlet Başkanı Putin “renkli devrimlere izin vermeyeceğiz” dedi.

Renkli devrimlere ya da daha doğru bir ifadeyle “renkli Batıcı darbelere” izin vermeme ilanı ve kararlılığı, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’dan çıkan derslerin toplamıdır.

AMERİKAN PARMAĞI

Bu konudaki ilk yazımızda belirttiğimiz gibi eylemler haklı bir zeminde, önce 40 bin işçinin işten atıldığı enerji sektöründeki grevlerle başladı, hükümetin LPG’ye yaptığı büyük zamma tepkiyle de şehirlerde yükseldi. Eylemlerin bu bölümündeki haklılığı teslim etmek ne kadar doğru ise, sonrasında bu eylemlerin yönünü değiştirme girişimini saptamak da o kadar önemli.

Ukrayna’da karargâh kuran muhalefet liderinin açıklamalarından güneyden sızan İslamcı örgütlere ve plakasız araçlarla dağıtılan silahlara kadar bir dizi veri, ilk bölümdeki haklı eylemleri bir kuvvetin fırsata çevirmeye çalıştığına işaret ediyor. Yakın tarihimiz, o haklı eylemlere kumanda eden güçlü bir siyasi karargâh olmadığında, o eylemlerin tam karşıtı kuvvetlerce nasıl rayından çıkarıldığı ve başarısının çalındığı örneklerle dolu…

Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan örneklerine rağmen, Kazakistan’da hâlâ Amerikan parmağı görmeyenler var elbette. O parmağın varlığına ancak ABD başkanı çıkıp “turuncu darbeyi” sahiplenirse inanacaklar nerdeyse…

Oysa bunu da yaşadık 20 yılda: Başarı varsa ABD sahiplenir, ancak başarılamadıysa zaten ABD’yle ilgisi yoktur!

OBAMA, ABD’NİN UKRAYNA’DAKİ ROLÜNÜ AÇIKLADI

Amerikan parmağının varlığına, örneğin önceleri Ukrayna’da da karşı çıkılıyordu. Haniydi ABD? İşte sahada Ukraynalılar vardı, Maydan’a çıkan Ukraynalılar haksız mıydı, talepler dile getirilmesin miydi? Daha neler neler…

Ne oldu? Turuncu darbe başarılı olunca, ABD Başkanı çıktı ve rollerini itiraf etti. Obama 3 Şubat 2015’te CNN’e verdiği röportajda Ukrayna’daki pozisyonlarını aynen şöyle açıkladı: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.”

Evet, Putin Gürcistan ve Kırgızistan örneklerine rağmen, dahası Ukrayna’daki önceki turuncu darbeye rağmen, 2014’teki ikinci turuncu darbeye hazırlıksız yakalanmıştı.

Haksızlık etmeyelim, “hazırlıksız yakalanmak” yerine, güç ve şartlar ikilisi demek belki daha doğru olacak. Ama sonuçta, ABD parmağı oradaydı ve Ukrayna’da ikinci kez turuncu darbe başarılınca, ABD varlığını kabul etmiş oldu. Maydan’da yenilseydiler, Obama o açıklamayı elbette yapmayacaktı, elbette “ordaydık ve yenildik” demeyecekti!

ABD BELGESİNDEKİ TESİS YAPILACAK ÜLKELER LİSTESİ

Kazakistan’daki ABD parmağına işaret eden başka olguları da anımsatalım:

Aylar önce bu köşede şöyle yazdım: “ABD Ordusu Mühendisler Birliği’nin Amerikan medyasına yansıyan bir talep metni belgesi, Pentagon’un yaklaşık 20 ülkede yeni tesis yapımı için bazı şirketlerle beş yıllık anlaşma yaptığını ortaya koydu. 240 milyon dolarlık harcama planı görülen belgede ABD’nin askeri tesis yapmayı planladığı ülkeler arasında Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın yer alıyor olması dikkat çekiyor (Sputnik, 20.5.2021).”

Yine aylar önce bu köşede yazdım: “Amerikan Newsweek dergisi, iki yıl süren araştırma sonucunu yayımladı: Rapora göre ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, son 10 yılda yaklaşık 60 bin kişilik büyük bir gizli ordu kurdu. Bu ordunun yarısı özel harekât kuvvetlerinden oluşuyor. Bu ordu, dünyanın belirli noktalarında askeri üniforması ya da sivil kılıkla, 130 şirkete bağlı olarak operasyonlar yapıyor (Sputnik, 17.5.2021).”

Hatta bu köşede şunu da yazdım: “Amerika’nın Sesi Radyosu’na Türkiye değerlendirmesi yapan CIA uzman analisti Paul Goble, ABD yönetimiyle görüşecek AKP hükümetine şu tavsiyede bulundu: ‘Türkiye, Orta Asya’daki nüfuzunu ABD ile görüşmelerinde masaya getirmeli.’ (Amerika’nın Sesi, 12.5.2021).”

Gölge CIA kabul edilen RAND’ın 2019 raporu da önemli. RAND Rusya’ya karşı yapılacaklar listesi olarak ABD yönetimine şunları veriyordu: Ukrayna’ya silah yardımı, Suriye isyancılarına destek, Belarus’ta rejim değişimi, Güney Kafkasya’da tansiyonun yükseltilmesi, Moldova’da meydan okunması ve Orta Asya’da Rus nüfuzunun azaltılması…

ABD’NİN ÇİN VE RUSYA CEPHELERİNDE ORTA ASYA’NIN YERİ

Orta Asya neden önemli peki? Çünkü ABD 21. yüzyılda Çin’le ayrı, Rusya’yla ayrı mücadele olmayacağını görüyor. ABD Ulusal istihbarat Direktörü Dan Coats, Ocak 2019’daki Senato İstihbarat Komisyonu oturumunda ilan etti: “Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda.”

İşte ABD’ye karşı birleşmiş olan Çin ve Rusya’nın arasına kama gibi girilecek coğrafya, Orta Asya’dır. Dahası ABD buraya girmekle iki rakibinin arasına kama sokmanın ötesinde, Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifini de, Rusya-Hindistan bağlantısını da kesebileceğini hesap etmektedir.

Afganistan’dan çekilmek zorunda kalmasına rağmen Orta Asya’da yeni dayanak arama çabası, işte bu nedenledir.

Orta Asya’nın stratejik hatlar açısından önemini anlamamızı kolaylaştıracak bir başka yol da ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı açtığı cephelerdir:

ABD, Baltık bölgesinden başlayıp Doğu Avrupa’ya inen, Karadeniz üzerinden Kafkasya’ya ulaşan ve oradan Orta Asya’ya uzanan bir cephe inşa etmeye çalışıyor Rusya’ya karşı.

Yine ABD, Orta Asya’dan Hindistan’a inen, oradan genişçe deniz üzerinden Japonya’ya kadar uzanan bir cephe inşa etmeye çalışıyor Çin’e karşı.

Görüldüğü gibi Orta Asya, iki cephenin kesişeni durumunda.

MOSKOVA BU KEZ HIZLI POZİSYON ALDI

Fakat ABD 2003-2004 yıllarında “turuncu darbeler” yapabilen eski gücünde değil. O nedenle ilk yazımızda belirttiğimiz gibi ABD’nin Kazakistan’dan bir Ukrayna çıkarma şansı yok. Diğer yandan Rusya ve Çin de 2003-2004’teki konumunda değil, artık çok daha güçlü.

İşte bu nedenle ABD girişimi hedefine ulaşamadı, Kolektif Güvenlik Anlaşma Örgütü ve Rusya, bu kez hızlı davrandı. Ancak emperyalist ABD, yeniden deneyecektir; bir kez denendiğinde, bilinçlerde yapılabileceğinin yer bulmaya başladığını bilmektedir zira… Ki hegemonyası zayıflayan ABD için, Orta Asya ülkelerinde rejim değişikliğini sağlamak yerine, istikrarsızlık zemininin oluşması bile büyük bir kazanımdır.

Kısacası, önümüzdeki süreçte Şanghay İşbirliği Örgütü’ne de (ŞİÖ), Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne de (KGAÖ) çok iş düşecektir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Ocak 2022

2 Yorum

Türk-Rus işbirliğine sabotaj zemini olarak Kazakistan

Kazakistan olaylarını, “Türkiye ile Kazakistan’ın liderlik ettiği Türk Devletleri Topluluğu’na (TDT) karşı bir Rus operasyonu” olarak yorumlayanlar, sadece AKP medyasının kalemleri değilmiş…

Bizzat sarayın içinden de yapılıyor bu değerlendirme. Hem de ne tonda!

Erdoğan’ın danışmanına göre Rus işgali!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı İhsan Şener, “15 Temmuz’u Unutturmayacağız” konferansında, Rusya’yı Kazakistan’ı işgal etmekle suçladı: “Türk devletleri, birliklerini yeni oluşturdu. Bu birlik oluştuktan sonra bunların patronajı olarak görülen devletleri Türkiye ve Kazakistan’dır. Gaz parasıdır, pazar ücretlerinin artırılması bahane edilerek bugün Kazakistan işgal ediliyor. 30 yıllık Sovyet boyunduruğundan kurtulmuş, kendi zenginliğine, kültürüne, değerlerine yönelmiş devleti yeniden o sığ, anlamsız cendereye almak istiyorlar. Hayat pahalılığı, petrol pahalılığı işin kılıfıdır. Türk Devletleri Topluluğu kurulduktan sonra buna karşı bir takım menfi süreçler yaşandı.”

Şener’in tüm diplomatik kuralları da hiçe sayarak, valisinden emniyet müdürüne yetkililerin bulunduğu ve kamuya açık bir etkinlikte bu ifadeleri kullanması, bu görüşlerin saray çekirdeği tarafından da paylaşıldığına işaret ediyor. Ancak…

1. Erdoğan’ın başdanışmanının Türkiye ve Kazakistan’ı, TDT’nin “patronajı” ilan etmesi başlı başına vahim bir tutumdur. Bu tür ittifaklarda “patronluk” ilişkisi yoktur. Sarayın zihniyetini yansıtan bu anlayış, ittifak ilişkilerine zarar verir.

2. Kazakistan’ın üyesi olduğu Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nden (KGAÖ) yardım istemesini “Rus işgali” saymak, sadece Rusya karşıtlığı değil, sonuçları itibariyle Kazakistan karşıtlığıdır da!

3. Rusya’nın Türk Devletleri Topluluğu’ndan rahatsız olduğu için önce Kazakistan’da olaylar çıkmasını sağladığını, sonra o olayları bastırmak için asker gönderdiğini ve ülkeyi işgal ettiğini savunmak, hem gerçeğe aykırıdır ama hem de Türk-Rus işbirliğini hedef almaktadır!

Suriye’deki varlığı tartışmaya açan tutum

Kazakistan olaylarını Rus operasyonu saymak, temelde ABD’nin görüşüdür. Dahası ABD, KGAÖ’nün Kazakistan’a asker göndermesini de gayri meşru ilan etmektedir. Eş zamanlı olarak, AKP medyasında KGAÖ’nün Kazakistan’a asker göndermesinin hukuka aykırılığını iddia eden yorumlar yapılmaktadır.

Başdanışman Şener’in görüşü, sonuçları itibariyle, ABD’nin temel tezine paraleldir. Bu çizgi, Türk Devletler Topluluğu’nu, daha oluşumunun başında, Avrasya’da istikrarsızlık üreten bir numaralı kuvvet olan ABD’nin yedeğine sürükler. Oysa Türk devletlerinin, aralarında kendilerine olduğu kadar bütün Avrasya’ya yarar ve istikrar sağlayacak bir Türk devletleri örgütü oluşturması meşrudur. ABD’nin yedeğine düşmüş bir örgüt ise, o meşruiyeti zedeler.

Peki, Kazakistan’ın üyesi olduğu KGAÖ’den asker istemesi üzerine Rusya’nın ve diğer üye devletlerin Kazakistan’a asker göndermesini hukuki bulmayanlar, Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını Rusya’ya ve İran’a karşı nasıl savunacaklar? Rusya’nın açıktan, “Bizi Esad davet etti ama siz Suriye topraklarında davetsiz bulunuyorsunuz” demesi mi isteniyor?

ABD’nin Türk-Rus işbirliği rahatsızlığı

Israrla belirtiyoruz: ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in ifadesiyle Washington’un hedefi, Türkiye ile Rusya’nın işbirliğinin gelişmesini önlemek ve kritik konularda Türkiye’yi ABD safında tutmaktır.

ABD birincisi Libya ve Suriye/İdlib konularını Türkiye ile Rusya işbirliğinin sabote edileceği, ikincisi Ukrayna ve Karadeniz konularını Türkiye’nin ABD safında tutulacağı ve üçüncüsü de Kafkasya-Orta Asya hattındaki gelişmeleri Türkiye ile Rusya’nın çıkarlarını çatıştırıcı alanlar olarak görüyor.

Saray ekibinden yayılan “Türk Devletler Topluluğu’na operasyon ve Kazakistan’da Rus işgali” görüşü, işte tam da ABD’nin istediği gibi Türkiye-Rusya ilişkilerine kama sokma işlevi görüyor.

Tür-Rus işbirliğinin Ortadoğu ve Kafkasya bölgesinde sağladığı başarıyı geliştirmek ve işbirliği alanını Doğu Akdeniz’e da taşıyarak genişletmek varken, Kazakistan üzerinden sabote etmeye kalkışmak, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına vurulacak bir darbedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ocak 2021

1 Yorum

Kazakistan’dan Ukrayna çıkmaz

Kazakistan’daki ayaklanma, birbiriyle mücadele eden iki büyük küresel gücün operasyonu olarak yorumlanıyor: Bir taraf, olayların ABD’nin Rusya’yı hedef alan kadife devrim girişimi olduğunu; diğer taraf ise hem Ukrayna görüşmelerinde ABD’ye karşı güç gösterisi yapmak hem de Türk Devletleri Teşkilatı’nı zayıflatmak için Rusya’nın operasyonu olduğunu savunuyor. Oysa bir büyük gücün, eğer içeride uygun dinamik yoksa, bir başka ülkede, sıfırdan, düğmeye basarak ayaklanma çıkarabilmesi kolay değildir.

Diğer yandan, olayları Rusya’nın eseri gören yorumun dayanaksız olduğu da ortada. Zira Kazakistan’ı karıştırmak Rusya’nın elini ABD’ye karşı güçlendirmez ama Kazakistan’ın karışması, Ukrayna cephesini sağlamlaştırmak isteyen ABD’nin elini Rusya’ya karşı kesinlikle güçlendirir!

Ayaklanmanın zemini

Aralık ayında enerji sektöründe 40 bin işçinin işten atılması, yeni yılın ilk günlerinde Hazar havzasındaki şirketlerde grev dalgası başlattı. Tam da işten atmalar ve grevler sırasında Kazakistan hükümetinin yakıt fiyatlarına yüksek oranda zam yapması, başta işsiz gençler olmak üzere halkın tepkisine yol açtı ve şehirlerde ayaklanma başladı.

Petrol ve doğalgaz ülkesi olan bir ülkede yakıt zamlarına tepki göstermek, elbette halkın en doğal hakkıdır. Nitekim zamlar geri çekildi ve hükümet istifa etti. Yani hedefi bakımından başarıya ulaşıldı. Neden? Çünkü talep haklıydı, hedef doğruydu.

Ancak devamında eylemlerin yöntemi de, hedefi de rayından çıkmaya başladı. Durumdan yararlanmak isteyen kuvvetlerin devreye girmeye yeltendiği anlaşılıyor. Çünkü güvenlik kuvvetlerini doğrudan hedef alan silahlı eylemler, kitle eylemi de halk hareketi de değildir.

İşte bu noktada Batı destekli kimi sözde Kazakistan muhalefet liderlerinin hem de karargâh kurdukları Ukrayna üzerinden “rejim yıkma” hedefi ilan ederek ayaklanmaya yön vermek istemeleri, güneyden ülkeye sızan bazı siyasal İslamcı grupların olaylara dahli, Batı fonlarıyla faaliyet yürüten kimi kurumların devreye girmesi, tipik bir “turuncu darbe” girişimini işaret ediyor.

İç darbe olasılığı

Peki, grevlerle başlayan haklı eylemlerden yararlanmak isteyen ve yönünü, yöntemini, hedefini saptırarak bunu kendi amacı için kullanmaya çalışan sadece ABD-İngiltere ikilisi mi?

Bazı göstergeler, tablonun “iç darbe” şeklinde yorumlanabilmesini de olanaklı kılıyor. Şöyle ki, Devlet Başkanı Tokayev, hükümetin istifasını istedikten sonra, ülkeyi yaklaşık 30 yıl yöneten ve 2019’da istifa eden ama fiilen ipleri hâlâ Devlet Konseyi Başkanlığı ile elinden tutan Nursultan Nazarbayev’in bu “görevini” de üstüne aldı!

Tokayev’in kendi gücünü sağlamlaştırmak için eylemleri fırsata çevirmiş olabilmesi de olası yani. Zaten Kazakistan, feodal faylar üzerinde. Bunu kendileri “üç (büyük-orta-küçük) cüz” diye tanımlıyorlar. Bu feodal tabakaların en üstünde de Nazarbayev ailesi var.Ailenin büyük şirketleri, enerji sektöründeki güçleri, Kazakistan’daki ve Batı’daki büyük malvarlıkları zaten halkın bir bölümünün tepki gösterdiği bir durumdu.

Karışıklık ABD’ye yarar

Sonuç olarak Kazakistan’ın haritadaki yeri, ABD ile Çin-Rusya arasındaki büyük güç mücadelesi açısından bu ülkeyi çok önemli hale getiriyor. ABD, batısında cephe açtığı Rusya’yı zorlayabilmek için güneyinde karışıklık çıkmasından, çekilmek zorunda kaldığı Afganistan’ın ardından Orta Asya’da problem doğmasından ve Çin’in Kuşak-Yol projesinin güzergahında kaos bulunmasından en memnun olacak ülkedir elbette.

Ancak ABD’nin Ukrayna’dan farklı olarak, Kazakistan’da bu hedeflerine ulaşabilecek ve karışıklığı sürdürebilecek gücü yok. Yani ABD, Kazakistan’dan bir Ukrayna çıkaramayacak.

Bitirirken halk hareketleri bağlamında şunu söylemeliyim: Doğru hedefi ve programı olmayan, örgütlü bir önderliği bulunmayan halk hareketlerinin amacına ulaşamaması, dış müdahaleyle yönünün sapması, sızmalarla iktidarın karşı-propagandasına malzemeye dönüşmesi ve en sonunda sönümlenmesi yüksek olasılıktır. Örneğin Mısır’da böyle oldu. Süveyş Kanalı başta Mısır’daki yaygın grevler üzerinden yükselen halk hareketi, Mübarek’i yıktı ama eylemlere sonradan katıldığı halde en örgütlü kuvvet olduğu için İhvan tarafından çalındı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ocak 2021

1 Yorum

Çözüm çemberin dışında

Krizi incelediğimiz bir makalede sormuştuk: Ekonomik krizin nedeni, mali sermaye sınıfı ve o sınıfın iktidardaki temsilcisi AKP midir, yoksa emekçi sınıflar ve o sınıflar adına siyaset yapan partiler mi?

Bu soruyu şu nedenle sormuştuk: Krizin faturası mali sermaye sınıfına ve o sınıfın temsilcisi AKP’ye mi kesilecek, yoksa emekçilere mi?

Birincisi 20 Aralık operasyonu, ikincisi de 31 Aralık-1 Ocak gecesi yapılan zamlar bu sorunun açık yanıtını verdi:

1) İktidar 20 Aralık operasyonu ile mali sermayeyi ve bankaları memnun etti, Hazine ve Maliye Bakanı Nebati’nin ifadesiyle küçük yatırımcı, yani üç kuruşunu enflasyona ezdirmemek için çare arayan gariban çarpıldı.

2) İktidar 31 Aralık-1 Ocak gecesi yaptığı zamlarla da, yine mali sermaye gruplarının tekelindeki enerji sektörünü memnun etti, krizin faturasını emekçilere kesti.

Çemberin içinde sanayici bile kaybedecek

Bu tablo, çözümün çemberin dışında olduğu gerçeğini bir kez daha önümüze koydu. Çemberin içinde, yani sistem dahilinde, yani 41 yıldır uygulanmakta olan serbest piyasa ekonomi modeli içinde bir çözüm yok.

Sadece emekçiler ve halk için değil, üretici için de, sanayici için de, reel sektör için de artık çember dahilinde bir çözüm yok. TOBB Başkanı’nın bile “Feda reel sektörde, kâr mali sektörde şeklinde bir paylaşım olamaz” diye çıkış yapmak zorunda kalması boşuna değil.

Çemberin içinde kalındığı müddetçe, yani neoliberal sistem içinde yola devam edildiği müddetçe, emekçiler açlığa mahkûm edilecek ama sanayi burjuvazisi de iflasa doğru gidecek!

Çemberin dışında kamulaştırma var

“Serbest piyasa ekonomisine bağlılığını” açıklamalarıyla sürekli teyit eden iktidarın enerji sektöründe yaptığı zam bile, tek başına bir örnek olarak, sistemin dışına çıkılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Enerji sektörünü özelleştiren, ülkeyi 20 parçaya ayırıp kendine yakın gruplara paylaştıran ve bu şirketleri sürekli palazlandıran iktidarın son zam operasyonu ibretliktir: 2021’in son çeyreğinde bu şirketlere elektriğin birim fiyatını 23,76 kuruştan satan iktidar, 2022’nin ilk çeyreğinde birim fiyatı 31,85 kuruşa çıkardı. Yani yaklaşık yüzde 35 zam yaptı. Peki şirketler bunu vatandaşa nasıl yansıtacak? 2021’in son çeyreğinde elektriğin birim fiyatı 91,72 kuruşken, 2022’nin ilk çeyreğinde, ortalama 165 kuruşa çıkarılmış oldu. Yani yüzde 76 zam yapılmış oldu. Devlet şirketlere verdiği elektriğin birim fiyatını yüzde 34 artırırken, şirketler de vatandaşa sattığı elektriğin birim fiyatını yüzde 76 artırmış oldu. Yani devlet de, şirketler de halkın sırtına bindirmiş oldu!

Devletten alınan elektriği vatandaşa dağıtmak için aracılık yapan bu şirketlerin varlığı, “halkçı ekonominin” temel ilkelerine aykırıdır. Başından beri özelleştirmeler, işte bu kazançları oluşturmak içindi. Şirketler kazanabilsin diye de vatandaş elektriğe daha çok ödedi.

Çemberin içindeki çözüm, “devlet şirketlere verdiği elektriğe yüzde 34 zam yaptıysa, şirketler vatandaşa vereceği elektriğe yüzde 76 değil, yüzde 30-40 oranında yapsın” şeklinde olacaktır. Ancak çemberin dışındaki çözüm, devlet ile vatandaş arasındaki bu gereksiz aracılığı kaldırmak, yani kamulaştırmak şeklinde olacaktır. Dahası bunca yıl kazandıkları nedeniyle de, kamulaştırmanın bedelsiz olarak yapılmasını sağlamak şeklinde olacaktır.

Çemberin dışındaki çözüm: karma ekonomi

Bu, Özal-Çiller-Erdoğan iktidarlarının 30 yıldır özelleştirdiği tüm stratejik kurumlar için geçerli olmalıdır: Kâğıt fabrikalarının yeniden açılmasından, santrallerin, limanların, köprü ve otoyolların yeninden kamulaştırılmasına kadar…

Bunlar yapılmadığı müddetçe, Türkiye dışarıdan saman almayı sürdürecek, bacası tüten fabrikalar da hızla kapanacaktır.

Çünkü çemberin içindeki her çözüm, Türkiye’yi daha da borçlandıracaktır. Borcu borçla kapatan bu ekonomi modeli, Türkiye’yi iflasa götürecektir.

O nedenle Türkiye’nin problemi sadece AKP’den kurtulmak değildir, çemberin dışındaki çözümü getirecek, yani karma ekonomi modelini uygulayacak iktidarı oluşturabilmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ocak 2021

2 Yorum

Kissinger’a göre ABD-Çin farkı

Emperyalist ABD’nin Türkiye karşıtı politikalarını dile getirdiğinizde karşınıza en çok çıkan argümanlardan biri şudur: “ABD emperyalist ve yayılmacı da Çin değil mi!”

Hatta bu argümanı, “Çin’in ABD’den daha tehlikeli bir emperyalist olduğu” iddiasına kadar götürenler bile vardır.

Siz istediğiniz kadar emperyalizmin Lenin’in tarifiyle kapitalizmin en yüksek aşaması olduğunu anlatın ya da Çin’in emperyalist ABD’den farklı olarak ticari anlaşmalarına siyasi şartlar getirmediğine dair onlarca örnek verin, fark etmez…

Madem Türkiye karşıtı politikaları nedeniyle emperyalist ABD savunulamayacak durumdadır, o zaman Çin de Rusya da ABD gibi emperyalist olmakla suçlanmalıdır ki, Amerikancılık denge bulabilsin!

Böylelerini değil ama böylelerinden etkilenenleri ikna etmek açısından en etkilisi, sanırım yukarıda verdiğimiz örneğin benzeri onlarca örnek vermekten ziyade Kissinger gibi isimlerin görüşlerine başvurmaktır!

KISSINGER: ÇİN, ABD GİBİ DEĞERLERİNİ YAYMAYA ÇALIŞMAZ

ABD-Çin ilişkilerinde özel bir yere sahip olan ve ABD’de, hatta Batı’da Çin’i en derinlemesine incelemiş isimlerin başında gelen kişi Henry Kissinger’dır.

Richard Nixon ve Gerald Ford yönetimlerine Ulusal Güvenlik Danışmanlığı da yapan ABD’nin ünlü Dışişleri Bakanı Kissinger, ülkesi ile Çin arasındaki temel farkı, Çin Üzerine isimli önemli kitabında çok doğru bir şekilde şöyle ortaya koyuyor:

ABD’nin kendisini bütün dünya ülkelerinden müstesna bir konumda görmesi, misyonerce bir tutumu beraberinde getirmektedir. ABD, sahip olduğu değerleri dünyanın her yanına yayma mecburiyeti olduğunu savunur. Çin’in kendisini müstesna bir konumda addetmesinin nedeniyse kültüreldir. Çin, değerlerini yaymaya çalışmaz; çağdaş kurumlarının Çin’in dışındaki dünyaya uygun olduğunu da ileri sürmez.” (Henry Kissinger, Çin- Dünden Bugüne Yeni Çin, Çev: Nalan Işık Çeper, Kaknüs Yayınları, 1. Basım, 2015 İstanbul, s. 14.)

Yine Kissinger, her iki ülkenin de özel bir rol üstlendiğini düşündüğünü belirterek şöyle der: “Çin, ABD gibi kendisinin özel bir rol üstlendiğini düşünmekteydi. Ama bu düşünce hiçbir zaman değerlerini bütün dünyaya yaymak üzerine kurulu Amerikan evrenselciliğini benimsememiştir. Çin kendisini barbarları kapının önünde tutmakla sınırlamıştır.” (s.40.)

KAPİTALİZM-SOSYALİZM FARKI

Kuşkusuz Kissinger’ın iyi gözlemlediği bu fark vardır ancak fark her iki ülkenin de kendisini müstesna görmesinden ya da ABD’nin misyonerce tutumundan kaynaklanmamaktadır. Farkın kaynağı, ABD’nin emperyalist kapitalist, Çin’in ise sosyalist olmasıdır.

Yeni pazarlara, yeni hammaddelere ihtiyacı olan kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizm, modern sömürgecilik yapabilmek üzere yayılmacıdır. Sahip olduğu değerleri yaymak istemesi bundandır.

Dahası ABD, Yugoslavya, Afganistan, Irak, Suriye ve Libya örneklerinde de görüldüğü gibi, sahip olduğu değerleri yaymaktan çok, o değerleri saldırganlığına örtü yapmak için kullanmaktadır. İnsan hakları ve demokrasi gibi iki değer, ABD’nin işgal etmek istediği ülkelere götürmek istediği değerler olmuştur!

LATİN AMERİKA VE AFRİKA’NIN ÇİN-ABD FARKI DERSLERİ

Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi geliştikçe ve ABD’nin bu projeye karşı ortaya koyacağı proje etkisiz kaldıkça, önümüzdeki süreçte bu “yayılmacılıkta benzerlik” iddiası daha çok yer bulacak Batı basınında…

Bu bağlamda Latin Amerika ile Afrika ülkelerinin, Çin ile Batı’nın kendileriyle kurduğu ilişkileri değerlendirme biçimi oldukça yararlı olacaktır. O ülkeler için farkın özeti üç maddedir:

1. Çin’in verdiği kredinin şartları, ABD’nin verdiği kredinin şartlarından çok hafiftir.

2. Çin, verdiği kredinin kullanımını ABD gibi siyasi şarta bağlamıyor.

3. Çin ile işbirliğinin ekonomik kazancı, ABD ile işbirliğinin kazancından çok daha fazla.

İsrail gibi bir ülke bile, tam da bu nedenlerle ABD’nin sert uyarılarına rağmen, Çin’le işbirliğini geliştirmenin yollarını boşuna aramıyor!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
4 Ocak 2022

Yorum bırakın

ABD’nin Türkiye politikası ve üç hedefi

Washington’un mevcut Türkiye politikasının temelini, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in ilan ettiği şu iki madde oluşturuyor: 1. “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.” 2. “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı” (9.6.2021).

ABD-Türkiye ilişkileri açısından Washington’un hedefini 2022’de de bu iki madde oluşturuyor. Peki bu sahaya nasıl yansıyor?

ABD’nin iki çapası: NATO ve AB

ABD’nin Türkiye’yi Batı’ya çapalanmış şekilde tutabilmesinin iki temel aracı var: NATO üyeliği ve AB aday üyeliği.

AB aday üyeliği, AKP’nin Türk devletini dönüştürmesinin de aracı olacağı için iktidar tarafından kuvvetle sahiplenildi. Dönüşüm sağlandıktan sonra kullanım değeri olan bir araç olmaktan çıkarıldı. AB açısından da aday üyelik ya da pratikteki anlamıyla “Türkiye’yi kapıda tutma” politikasının kullanım değeri pek kalmadı. AB için Türkiye, Doğu’yla AB sınırları arasındaki tampon ülkedir artık. Türkiye’nin Batı’ya geçmek isteyen göçmenleri tutan konumda tutulması, Brüksel açısından oldukça değerlidir!

AB aracının kullanım değerini kaybetmesi, ABD açısından NATO aracını daha da önemli hale getirmiş durumda. Üstelik bu sadece Ankara için değil, örneğin ABD politikalarına zaman zaman itiraz eden Paris için de geçerli!

ABD’nin üç rahatsızlığı

Gelelim ABD’nin iki temel üzerinden şekillendirmeye çabaladığı üç hedefine… Bu üç hedef, ABD açısından bir inşa değil, inşa olmakta olanı bozma hedefidir: ABD, birincisi Türkiye-Rusya işbirliğinin gelişmesini, ikincisi Türkiye-Rusya-İran’ın Astana Platformu’nun kurumsallaşmasını, üçüncüsü de Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesini engellemeye çalışmaktadır.

Bu üç ilişkinin engellenmesi, ABD’nin yukarıda belirttiğimiz iki maddelik politika temelinin gerçekleşmesi içindir. Yani Türkiye’nin, “bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olmasının sağlanması” içindir. Şöyle ki…

ABD açısından Türkiye-Rusya işbirliğinin gelişmesi Ukrayna ve Karadeniz stratejisinin, Türkiye-Rusya-İran işbirliğinin kurumsallaşması Ortadoğu, Kafkasya Orta Asya hattındaki planlarının, Türkiye-Suriye normalleşmesi de PYD devleti hedefinin önündeki kritik engeldir.

İşte ABD bu nedenle bu üç ilişkiyi bozmaya odaklanan politik sabotajlar peşindedir.

ABD’nin sabotaj alanları

ABD, İdlib’i Türkiye-Rusya işbirliğini zayıflatmanın ve Türkiye-Suriye normalleşmesini önlemenin bir yolu olarak kullanmaktadır. Libya’daki tabloyu yine Türkiye-Rusya işbirliğini zayıflatmanın zemini olarak görmektedir. Karadeniz’deki NATO faaliyetlerini ve yine NATO yükümlülükleri üzerinden inşa olan Türkiye-Ukrayna ilişkilerini Türkiye-Rusya işbirliğini sabote edebilecek konular olarak ele almaktadır.

ABD, İsrail üzerinden etkide bulunduğu Azerbaycan konusunu ve Suriye’deki Türk askeri varlığını, Türkiye-İran ilişkilerini hedef almanın malzemesi yapmaya çalışmaktadır.

Çelişki gibi görünebilir: Suriye’deki Türk askeri varlığı bir yönüyle ABD’nin enerji koridorunu kesmenin aracıdır ama Şam karşıtlığına devam ederek Suriye’de Türk askeri bulundurmayı sürdürmek, aynı zamanda İran’la ilişkilere olumsuz yansıyan ve Türkiye-Suriye ilişkilerini tahrip eden bir durumdur. Dahası, ABD açısından da Rus askerini ve İran milislerini dengeleme fırsatı olarak görülebilmektedir. ABD’nin İdlib’te Türkiye’yi desteklemesi bu nedenledir. İdlib merkezli bu askeri tablonun sürmesi, Washington için aynı zamanda Fırat’ın doğusundaki konjonktürün devam edebilmesi demektir.

Türkiye ne yapmalı?

Bu kısa özet, Türkiye açısından “ne yapmalı” sorusunun da yanıtlarını barındırıyor:

1. Türkiye, Suriye’yle normalleşmeli, İdlib başta bulunduğu alanlara Suriye ordusunun egemen olmasının önünü açmalı, terörle mücadelede işbirliği şartlarına dönmeli.

2. Türkiye, Ukrayna ve Karadeniz politikalarını değiştirmeli. ABD’nin planlı-plansız Karadeniz’de NATO tatbikatları yaparak Rusya’yı kışkırtmasına karşı durmalı. “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin konusudur” yaklaşımına sıkı sıkıya sarılmalı. Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliğine karşı çıkmalı.

3. Türkiye, Astana Platformu’nun kurumsallaştırılmasına katkı sunmalı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ocak 2021

Yorum bırakın

Son zirve ve büyük dönüşüm

Yeni yılın ilk gününe, eski yılın son zirvesi damga vurdu.

Türkiye saati ile 30-31 Aralık 2021 gece yarısı ABD Başkanı Joe Biden ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir telefon görüşmesi yaptı. Konu, Ukrayna merkezli ABD-Rusya mücadelesiydi…

10 Ocak 2022’de ABD ve Rusya heyetleri arasında yapılacak “güvenlik garantileri müzakeresi” öncesi, iki lider karşılıklı birbirini tarttı: Biden, Putin’e “Ukrayna’ya saldırırsanız, ABD ve müttefikleri yanıt verecek, kararlıyız” derken, Putin’in yanıtı reste restti: “Sınırlarımıza tahkimat yapılmaması ve NATO genişlememesi açısından yazılı (legal) garantiler vermelisiniz. Yaptırım uygularsanız ilişkiler sona erer.”

Bu son zirve mücadelesinin sonucuna gelince: “Nükleer savaşın başlatılmaması gerektiğini, bunun kazananı olmayacağını” belirten Biden, Putin’e “gerginliği düşürme” çağrısı yaptı!

Güvenlik garantisi görüşmeleri

Rusya yönetimi ABD ve NATO’ya 9 maddelik bir güvenlik anlaşması taslağı önermişti. CRI Türk’te “Rusya’dan NATO’ya ‘iki olmaz’” başlığıyla incelediğim taslak metni, Moskova’nın iki kırmızı çizgisini, iki olmazını özetliyordu: “Birincisi; Ukrayna NATO’ya üye olamaz. İkincisi; NATO, Ukrayna’nın yanı sıra Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer ülkelerin topraklarında askeri faaliyet yürütemez” (21.12.2021).

Washington, bir süre ayak diredi ama bu konuları Moskova’yla konuşmayı kabul etmek zorunda kaldı; tabii masaya kendi “endişelerini” getireceğini belirterek…

İşte yeni yılın ilk ayına ve sonuçlarına göre tüm yıla damgasını vuracak görüşmeler karşılıklı güvenlik garantisi elde etme mücadelesi şeklinde olacak: Görüşmeler 3 formatta; önce 10 Ocak’ta Cenevre’de Rusya ve ABD heyetleri arasında, ardından 12 Ocak’ta Brüksel’de NATO-Rusya Konseyi’nde ve 13 Ocak’ta Viyana’da AGİT Daimi Konseyi’nde ele alınacak.

ABD’nin Ukrayna politikası Avrupa’yı böldü

ABD yönetimi, güvenlik garantisi görüşmeleri nedeniyle, Körfez’e doğu yola çıkmaya hazırlanan uçak gemisi ve eşlik eden savaş gemilerine, Akdeniz’de beklemesi emri verdi. Bunu da “Avrupa’ya güvence” diye açıkladılar. Gerçek mesaj elbette “güvence” değil. ABD’nin hedefi üç görüşme boyunca diplomasiyi askeri güçle desteklemek ve Avrupa’yı ikna etme yolunda güç gösterisi sergilemek.

Şundan: Her ne kadar son zirvede Biden, Putin’e “Ukrayna’ya saldırırsanız, ABD ve müttefikleri yanıt verecek” dese de, Rusya’ya yanıt verecek güçlü bir müttefiki yok!

2021 yılı boyunca ABD, Rusya’ya karşı AB’yi yanına çekmeye çok çalıştı ama bunda başarılı olmadı. NATO’yu da devreye sokarak “Rusya’nın saldırganlığı ve Çin’in meydan okuması” gibi gerçekle ilgisi olmayan tehdit algılamaları dayattıysa da, ABD Berlin-Paris eksenini ikna edemedi. Hatta bu ısrar AB’yi de böldü. Polonya merkezli Doğu Avrupa ABD’nin krizi tırmandırma politikalarına tam destek verirken, Berlin-Paris eksenli Batı Avrupa, özetle şöyle bir sınır koydu ABD taleplerine: “Rusya’ya yaptırım uygulanması ve Ukrayna’ya siyasi destek verilmesi gibi hamleler tamam ama sıcak çatışma riski taşıyacak kadar ileri gidilmesine karşıyız.”

Yeni bir dünya kuruluyor

Yılın son zirvesi böyleydi. Aslında yılın ilk kritik zirvesi de böyleydi. 18 Mart’ta Alaska Zirvesi’nde bir araya gelen ABD ve Çin heyetleri, sert bir müzakere yürütmüştü. Biden yönetiminin işbaşı yaptığı süreçte ABD Çin’e Alaska’da “ayar vermeye” çalışmış ancak beklemediği sertlikte yanıt almıştı. Çin heyeti zirvede saldırgan tutum takınan ABD heyetine “bela istemediğini ama belaya da hak ettiği yanıtı vereceğini” göstermişti.

Bu ilk ve son zirveler, 15 Aralık’ta yapılan Şi Jinping- Putin zirvesinde dile getirilen dönüşümün yansımasıdır. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya-Çin ilişkilerinin. 21. yüzyılda devletler arası işbirliği anlamında “örnek” olduğunu savunurken, Çin Devlet Başkanı Şi Jinping de dünyanın “büyük değişim” dönemine girdiğini belirtmişti.

Nedir büyük değişim? ABD’nin emperyalist saldırganlığının dizginlenmeye başladığı ve yeni bir dünyanın kurulmakta olduğu…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ocak 2021

Yorum bırakın

AKP-Bankalar-JP Morgan üçgeni

Erdoğan’ın “köpüğünü aldık”, Nebati’nin “küçük yatırımcı çarpıldı” dediği 20 Aralık operasyonunun ayrıntıları netleşiyor.

Öyle iddia edildiği gibi Erdoğan’ın “kur korumalı mevduat” açıklamasıyla vatandaş elindeki dövizini bozdurmuş değil. Tersine, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) verilerine göre 20-21 Aralık günlerinde döviz hesapları 218 milyon dolar artmış.

Peki bu durumda olan ne?

MB’nin arka kapı satışı

Merkez Bankası (MB) verilerine göre, 20-21 Aralık’ta hiçbir müdahale açıklaması olmamasına rağmen, “arka kapıdan” 7 milyar dolar satılmış! Buna açıklanan 22 Aralık’taki 2 milyar dolar da eklenirse, MB 9 milyar dolarlık satış yapmış demektir. Peki bu dövizi kim aldı? Bu 9 milyarı kamu bankalarının aldığı ve bunu da ekleyerek operasyonda 20 milyar dolarlık satış yaptığı anlaşılıyor (CHP Sözcüsü Öztrak’ın açıklamaları, 27.12.2021 tarihli haber siteleri).

Yani MB ile kamu bankaları arasında bir operasyon işbirliği yapılmış oldu. Tabii iktidarın mimarlığında! Ya özel bankalar?

AKP-Bankalar işbirliği

Hazine ve Maliye Bakanı Nebati’nin 20 Aralık operasyonundan iki gün önce, 18 Aralık’ta banka genel müdürleriyle bir toplantı yaptığı, “TL’nin değer kazanımına yönelik bir mekanizma açıklanacağını” bildirdiği basına yansıdı (bloomberght.com, 19.12.2021). Nitekim kimi özel banka yöneticileri, 20 Aralık operasyonu sonrası, tarifsiz mutluluk açıklamaları yapmış, kendilerinin bile akıl edemediği böylesi bir mekanizma için iktidara bol bol teşekkür etmişlerdi.

Daha önce de yazdığımız gibi, mali sermayenin merkezindeki bankalar, “kur korumalı mevduat” ile çifte kazanç elde etmiş; Hazine, bankanın garantörü haline getirilmişti. Sonuçta 20 Aralık operasyonunda mali sermaye sınıfının partisi olarak AKP, gereğini yapmış ve bankaları mutlu etmişti. Peki operasyon AKP-Bankalar işbirliğiyle mi sınırlı?

AKP’den JP Morgan’a danışmanlık izni

JP Morgan’ın da işin içinde olduğu anlaşılıyor. Şöyle ki, JP Morgan 18 Aralık’ta, yani operasyondan iki gün önce müşterilerine bir mektup yazıyor ve “TL için yeni algoritma emri almayacağını” belirtiyor, “eski emirlerin de en kısa sürede iptal edilmesini” tavsiye ediyordu. Belli ki JP Morgan iki gün sonra olacaklardan müşterilerini uzak tutuyordu!

Bitmedi… Operasyondan bir gün sonra, 21 Aralık’ta Resmi Gazete’de çarpıcı bir gelişme duyuruldu: BDDK, JP Morgan’a Türkiye’de danışmanlık yapma izni veriyordu! Oysa bir süre önce JP Morgan hakkında soruşturma gündemdeydi!

Küresel mali sermaye sınıfının en önde gelen isimlerinden JP Morgan, Türkiye ve benzeri ülkeler için kredi musluğudur, Londra tefecilerine ve New Yok bankerlerine açılan kapıdır. Tüm dünyada, 20 Aralık türündeki büyük para operasyonlarının içinde yer almaktadır. İktidarın daha önceki MB-kamu bankaları arka kapı operasyonları başarılı olmamıştı. JP Morgan’ın 20 Aralık’tan önce TL algoritma işlemlerini iptal etmesinin, operasyonun bu kez başarılı olmasına yaradığı görülüyor.

Feda reel sektörde, kâr mali sektörde

2 Aralık tarihli “AKP büyükelçisinin finans görüşmeleri” başlıklı yazımızda önemle dikkat çekmiştik: Yılmaz Polat, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın Ankara’nın talimatıyla yürüttüğü temasları fotoğraflarıyla belgelemişti. Çeşitli Yahudi etkinliklerine katılan Mercan, buralarda IMF Başkanı Kristalina Georgieva, Dünya Bankası Grup Başkanı David Malpass ve çeşitli finans kurumları yöneticileriyle görüşmeler yapmıştı (tele1.com.tr, 30.11.2021). Son olarak Yılmaz Polat, Erdoğan’ın en yakınındaki isim olan İbrahim Kalın’ın bir süredir sessiz sedasız ABD’de olduğunu yazdı (tele1.com.tr, 27.12.2021).

Mercan’ın AKP adına finans kurumlarıyla yaptığı bu görüşmeler mutlaka mercek altına alınmalı. Böylece hem AKP’nin içeride yürüttüğü “dış güçlere karşı mücadele”, “doları dize getirme” gibi propagandanın gerisindeki asıl gerçek açığa çıkar, hem de JP Morgan gibi şirketlerle yapılan işbirliğinin derinliği anlaşılır.

Olayın “üretim ekonomisi” boyutuna gelince… Onu da TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’ndan aktaralım: “Bazı bankaların yüzde 25-30’lar seviyesinde, hatta kredili mevduat hesaplarına 35 civarında kredi faizleri uyguladıklarını duyuyoruz. Feda reel sektörde, kâr mali sektörde şeklinde bir paylaşım olamaz” (28.12.2021).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2021

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: