Archive for category CGTN Türk
Türkiye için yeni model: İttifak değil ortaklık
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/10/2023
Gelişen çok kutuplu/merkezli yeni dünya, Soğuk Savaş dönemine özgü “ittifak” ilişkileri yerine “ortaklık” ilişkilerini öne çıkarıyor.
Böylece gelişmekte olan ülke, sadece müttefiki olan olan ülkeyle ve bağlısı kampla değil, “çok tarafla” işbirliği yapabiliyor. Bu da haliyle gelişmekte olan ülke için 1) çıkarlarını daha iyi koruyacağı daha geniş manevra alanı, 2) daha esnek dış politika uygulayabileceği geniş açı ve 3) ekonomik getirisi daha büyük kazan-kazan ilişkisi demektir.
ABD, NATO aracılığıyla Soğuk Savaş tipi ittifak ilişkilerini sürdürürken, Çin yeni dönemde yeni tarzla, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi organizasyonlarda “ortaklık” ilişkisini savunmaktadır.
SUUDİ ARABİSTAN ÖRNEĞİ
Buna başarılı bir örnek olarak Suudi Arabistan’ı gösterebiliriz.
Soğuk Savaş döneminde ABD’nin müttefiki olan Suudi Arabistan, ABD’nin petro-dolar sisteminin de önemli bir dayanağıydı. Ancak Riyad yönetimi, Soğuk Savaş ilişkilerini gelişmekte olan çok kutupluluk sayesinde gevşeterek, kendisine yeni bir alan açtı:
1) Suudi Arabistan, Rusya’yla ABD tehditlerine rağmen enerji-politik işbirliği yaparak ekonomik çıkarlarını sağladı. Rusya-Suudi ortaklığı, üretimde kesinti uygulayıp petrol fiyatlarını yüksek tutarak, iki ülke ekonomisinin daha çok kazanmasını sağladı.
2) Suudi Arabistan, Çin’le ABD tehditlerine rağmen işbirliği yaprak hem siyasette hem de ekonomide kazançlı çıktı. Çin’in arabuluculuğunda Suudi-İran barışı, Suudi petrolünün Çin’e yuan ile satışı konusu, Çin-Suudi ortak enerji ve petrokimya projeleri Riyad için kazanç oldu.
3) İran’la Çin arabuluculuğunda normalleşen Çin, aynı zamanda ABD arabuluculuğunda İsrail ile normalleşmeyi de görüşüyor, ama normalleşmenin şartı olarak masaya bağımsız Filistin devletinin kabulünü koyuyor ve Filistin’e ilk kez büyükelçi atıyor.
4) Ve tüm bu tablo içerisinde Suudi Arabistan ABD ile ilişkilerini de sürdürüyor. Ve ABD de çok rahatsız da olsa Suudilerin Çin ve Rusya’yla yürüttüğü işbirliğini kabul etmek zorunda kalıyor.
TÜRKİYE’NİN GÖZÜNÜ ÖRTEN NATO BAĞI
Türkiye’nin çok kutuplu yeni dünyanın bu getirisinden Suudi Arabistan kadar faydalanamadığı ortada. Neden mi?
30 Eylül’de Cumhuriyet’te yazdığım “Amerikancıların Menendez fırsatçılığı” başlıklı yazımda şöyle demiştim:
“Türk-Amerikan ilişkileri sorunludur; sadece son dönemde değil, başından beri sorunludur. Çünkü Türkiye ile ABD’nin ilişkisi, devletten devlete egemen ilişkiler şeklinde değil, NATO bağı nedeniyle ‘strateji sahibi’ ile ‘stratejinin eklemlisi’ şeklinde sürüyor. NATO bağı olduğu müddetçe de bu ilişkiyi düzeltebilmek mümkün değildir. Çok kutuplu dünya inşası ülkelerin önüne büyük manevra alanları sağlarken Türkiye’nin bunu Suudi Arabistan kadar değerlendiremiyor oluşunun esas nedeni işte bu NATO bağıdır. Çünkü o bağ, aynı zamanda fiili bir gözbağıdır.”
Evet, Türkiye çıkarlarının Çin ve Rusya’yla işbirliğini derinleştirmekte olduğunu görüşüyor ama NATO bağı nedeniyle o işbirliğini derinleştiremiyor. Çünkü son tahlilde Türkiye, üyesi olduğu NATO’nun stratejik konseptinde yer aldığı ve altına imza koyduğu için “Rusya’yı yakın tehdit”, “Çin’i baş rakip” kabul etmek zorunda…
Oysa Türkiye için Rusya “tehdit” değildir, Çin “baş rakip” değildir. Bu değerlendirme Türkiye’nin değil, NATO’nundur. NATO’nun değerlendirmesi de ABD’nin tutumuna göredir. Yani Türkiye kendi çıkarına göre değil, ABD’nin çıkarına göre Çin ve Rusya’ya karşı pozisyon almış olacaktır.
İşte NATO’nun asıl fonksiyonu budur. NATO sadece bir askeri aygıt değil, ABD’nin müttefiklerine kendi çıkarlarını savundurtmasının aracıdır. ABD bunu NATO konsepti üzerinden müttefiklerini kendi stratejisine eklemleyerek yapmaktadır. Bunun yolu da müttefikleri siyasi denetim altında tutabilmesidir ki bu da NATO ilişkileri üzerinden kurulan paralel devletlerle olmaktadır.
NATOKÖRLÜK
ABD’yi Türkiye’nin çıkarlarını en çok tehdit eden ülke olarak saptayabilenler bile çoğunlukla NATO üyeliğinin sürdürülmesini savunmaktadır.
Bu NATOkörlüktür ve iki temel nedeni vardır:
1) “ABD başka NATO başka” demektedirler. Hatta bir bölümü Türkiye’nin çıkarlarını hedef alan ABD’nin NATO içinden dengelenebileceğini düşünmektedir.
Oysa NATO esas olarak ABD’dir ve ABD’nin teröre destek de dahil hiçbir hamlesi, Türkiye tarafından NATO içinde dengelenememiştir.
2) NATO içinde olmanın NATO dışında olmaktan daha güvenli olduğunu sanmaktadırlar. Hatta NATO olmayınca silahsız kalacaklarını savunmaktadırlar.
Oysa bu da “NATO bağının” gözleri örtmesinin sonucudur. Tersine NATO Türkiye’nin ulusal savunmasını ve silahlanmasını önlemiştir. Hatta ABD askeri ambargo uygulamıştır. Ancak o durumda Türkiye, örneğin birincisi Kıbrıs Barış Harekâtından sonra, ikincisi de 28 Şubat iklimiyle “ulusal silahlanmada” iki büyük yerlileşme hamlesi başlatmıştır.
Kuşkusuz bu iki neden de bağımsızlık anlayışının yitirilişinin sonucudur.
ÇOK TARAFLILIK, ÇOK KAZANÇ
Özetle Türkiye’nin çok kutuplu/merkezli dünyanın geliştiği şu süreçte, ittifaksız ortaklıklar kurabilmesinin zemini vardır.
Üstelik bu yol, Türkiye’nin ABD ve AB ile daha dengeli ilişki kurabilmesinin de garantisidir. NATO bağı kalkınca, Türkiye bu iki güç merkeziyle devletten devlete egemen ilişkiler sürdürebilecek; onların stratejisinin gereğini değil, kendi çıkarlarının gereğini yapacaktır.
Özetle Türkiye ABD ve AB ile ittifak değil; ABD, AB, Çin ve Rusya ile ikili bağımsız ilişkiler, ortaklıklar kurmalıdır. Çok taraflılık, çok kazanç demektir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Ekim 2023
NATO Genel Sekreterinin mesajının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 26/09/2023
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ABD’nin ünlü Dış İlişkiler Konseyi’nde (CFR) yaptığı konuşma, Washington’un ana hedefini ve büyük stratejisine işaret etmesi bakımından çarpıcıydı.
Stoltenberg “Eğer ABD Çin ile ilgili endişe duyuyorsa, Putin’in Ukrayna’daki savaşı kazanamayacağını garantilemeli” dedi.
Böylece ABD’nin NATO’yu Ukrayna’ya neden genişletmek istediğinden başlayarak bu ülkeyi Rusya’ya karşı neden bir uzun savaşa zorladığına kadar pek çok konunun da bizzat ilk ağızdan yanıtını vermiş oldu Stoltenberg…
TERSİNE ÇİN-RUSYA İŞBİRLİĞİ DERİNLEŞTİ
ABD’nin en sonunda NATO belgesine de kaydettiği gibi asıl rakibi Çin.
ABD, Çin’i durdurabilmek için öncelikle Avrupa’ya ihtiyaç duyuyor. Avrupa’yı stratejisine eklemlemesi için de Avrupa-Rusya ilişkilerinin bozulması ve Rusya’nın Avrupa Güvenlik mimarisinden çıkarılması gerekiyordu. NATO’yu Ukrayna’ya genişletme stratejisini bu nedenle uyguladı. Böylece stratejik özerklik arayan Berlin-Paris eksenini, Rus “tehdidi” üzerinden kendi stratejisine eklemleyecekti.
Diğer yandan Ukrayna’da yıpranacak Rusya, Çin’i yalnız bırakmak zorunda kalacaktı; ABD’yi en çok rahatsız eden Çin-Rusya ortaklığı zayıflayacaktı.
Ancak bunlar olmadı. Rus ekonomisi batmadı, Putin devrilmedi, Rusya askeri operasyonun hedeflerini önemli oranda ele geçirdi ve şimdi “Kolektif Batı” saldırısına karşı onu korumaya çalışıyor. En önemlisi de Çin-Rusya işbirliği daha da derinleşti.
ABD’NİN NATO’YU ASYA-PASİFİK’E YAYMA HEDEFİ
ABD bir süredir NATO’yu Asya’ya yaymaya çalışıyor. Oysa NATO bir Kuzey Atlantik örgütü, kuruluş belgeleri üyeleri açısından görev alanını Kuzey Atlantik’le sınırlıyor.
Washington ise bunu aşabilmek için kurnazlığa başvuruyor ve “Kuzey Atlantik (ABD-Avrupa) ile Asya-Pasifik bölgesinin güvenliği bölünmezdir” diyor.
ABD bu söylemin altını üçgenler, dörtgenler inşa ederek doldurmaya çalışıyor. İngiltere ve Avustralya ile AUKUS, Japonya ve Güney Kore ile Üçlü Savunma İşbirliği, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda ile Dörtlü Askeri İşbirliği oluşturuyor.
Ardından NATO, ABD’nin üçlü, dörtlü işbirliği yaptığı bu ülkeleri ortak ilan ediyor. Sonra da ortaklarla ilişkileri sürdürebilmek için bölgede NATO irtibat ofisi kurmaya soyunuyor.
Böylece Çin’i müttefikleriyle kuşatmak istiyor.
İşte NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de bu hedefin gerçekleşebilmesi için Putin’in kaybetmesinin sağlanması gerektiğine işaret ediyor.
RUSYA DEĞİL NATO YAYILIYOR
NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, geçenlerde de önemli bir ifşaatta bulunmuş ve özetle “NATO’nun sınırlarına daha fazla yaklaşmasını önlemek adına Putin’in savaşa girdiğini” söyleyerek, Batı’nın bir yıldır yürüttüğü “yayılmacı Rusya” iddiasını istemeden çürütmüştü!
Evet, Rusya yayılmak için değil, NATO’nun kendisini hedef alan yayılmasını durdurabilmek için savaşı seçmişti.
Aynı şekilde ABD Çin’i de Asya-Pasifik’i tehdit eden ülke olarak sunmaya çalışıyor ama gerçek olabildiğince çıplak: Asya-Pasifik’te savaş gemileri bulunduran, askeri anlaşmalar yapan, bölgeye silah sevk eden ülke ABD…
Öte yandan ABD, Çin’in “kurallı düzeni” bozmaya çalıştığını propaganda ederken, kuralları kendisinin yazdığını ve buna rağmen işine gelmediğinde o kurallara uymadığını da gözlerden gizlemeye çalışıyor.
GENİŞ KÜRESEL GÜNEY CEPHESİ
Ancak tablo hızla değişiyor.
Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS genişliyor. Özellikle BRICS Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinin yoğun ilgi gösterdiği bir yapı haline geldi.
Diğer yandan Afrika Birliği’nden İslam İşbirliği Teşkilatına, Bağlantısızlar Hareketinden G77’ye (ki artık 134 üyeli) kadar bölgesel organizasyonlar, ŞİÖ ve BRICS’le birlikte geniş bir “Küresel Güney” cephesini oluşturuyor.
Kısacası ABD’nin tüm çabasına rağmen çok kutuplu bir dünya adım adım inşa oluyor:
Afrika kıtadan adım adım emperyalizmi kovuyor, Ortadoğu’da pek çok sorun çözüm yoluna giriyor, Rusya-Körfez petrol işbirliği ABD’nin enerji-politik saldırganlığını kesiyor, pek çok ülke karşılıklı ticaretini dolar yerine ulusal paralarıyla yapmaya başlıyor, Kuşak ve Yol ilerliyor, ABD dünyanın dörtte üçünü yaptırım politikalarına ikna edemiyor ve Soğuk Savaş dönemi müttefikleri Washington’un rakipleriyle işbirliği yapıyor…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Eylül 2023
İtalya’nın Kuşak ve Yol çıkarı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/09/2023
İtalya, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol Girişimi’ne 2019’da katılan tek G7 ülkesi. Ancak İtalya özellikle Ukrayna savaşından bu yana ABD’nin çifte baskısı altında; hem Rusya’ya karşı yaptırımlara katılması isteniyor hem de Kuşak ve Yol’dan ayrılması…
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin Hindistan’da düzenlenen G20 Zirvesi kapsamında görüştüğü Çin Başbakanı Li Qiang’a “Kuşak ve Yol’dan ayrılma niyetini” söylediği belirtiliyor (Euronews, 10.9.2023). Ancak henüz netleşmiş bir durum yok.
İtalya Kuşak ve Yol için Mart 2019’da mutabakat zaptı imzalamıştı, yani ABD’nin baskısına boyun mu eğeceği yoksa bağımsızlığını ve çıkarlarını mı esas alacağı sorusunun yanıtına aylar kaldı. Hatta İtalyan hükümetinin konuyu aralık ayında parlamentonun gündemine getireceği belirtiliyor.
İTALYA’NIN İMZASI ENGEL DEĞİL
Geçen hafta incelemiştik: G20 zirvesi sırasında Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru mutabakat zaptı imzalandı. İmzacı ülkeler Hindistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Almanya, İtalya, AB ve ABD.
İmzacılar arasında İtalya’nın da oluşu, İtalya’nın zaten Kuşak ve Yol’dan ayrılması gerektiğine işaret ettiği şeklinde yorumlanıyor. Nitekim imzalanan koridor da ABD tarafından Çin’in Kuşak ve Yol’una alternatif olarak görülüyor.
Ancak İtalya’nın bu koridorun imzacısı olması, Kuşak ve Yol’dan ayrılmasını gerektiren bir durum değil.
KUŞAK VE YOL’UN İTAŞYAN EKONOMİSİNE ETKİSİ
Daha önemlisi de İtalya’nın çıkarları Kuşak ve Yol’da olmayı sürdürmesini gerektiriyor. Neden mi?
1) İtalya, Kuşak ve Yol’a katıldığı 2019 yılından bu yana Çin’e ihracatını artırıyor. Son beş yıla bakılınca, İtalya’nın Çin’e ihracatının yüzde 30 arttığı görülüyor (AA, 5.9.2023). Bu yılın ilk beş ayına göre de İtalya’nın Çin’e ihracatı yüzde 58 oranında artmış durumda.
Benzer şekilde İtalya ile Çin arasındaki ikili ticaret hacmi de artmış durumda. Orada da 2019’dan 2022’ye artış yüzde 42 şeklinde. Böylece 2022’de İtalya-Çin ticaret hacmi 78 milyar dolara yükselmiş oldu (Global Times, 1.8.2023).
2) İtalya ile Çin arasındaki ikili ticaret hacminin 2003’te sadece 11,7 milyar dolar olduğu göz önüne alınırsa, 78 milyar dolara çıkmış olmasının önemi daha iyi anlaşılır. 2003’ü baz almam şundan: İtalya, 2004 yılında Çin’le stratejik ortaklık anlaşması imzalamıştı.
İTALYAN ŞİRKETLERİ ÇİN’LE İLİŞKİLERDEN MEMNUN
3) İtalya ile Çin arasında büyük anlaşmalara imza atıldı:
Örneğin iki ülke tarafından ortaklaşa inşa edilen ilk büyük ölçekli yolcu gemisi, deneme yolculuğunu başarıyla tamamladı. Toplamda altı yolcu gemisinden oluşan ortak gemi inşaat projesinin değeri yaklaşık 5 milyar dolar.
Örneğin STMicroelectronics, Çinli bir şirketle 3,2 milyar dolar değerinde yarı iletken ortak girişimi kurmak üzere anlaşma imzaladı.
4) Kuşak ve Yol’un İtalya’ya olumlu etkisi, krizdeki AB ekonomilerinin karşılaştırmasına bakılarak da anlaşılıyor.
İtalyan Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün raporuna göre, İtalyan ekonomisi ilk çeyrekte olumlu performans sergileyerek Avrupa Birliği’ndeki diğer ekonomileri geride bıraktı.
5) Çin’in Roma Büyükelçisi Jia Guide, Global Times ile yaptığı röportajda dikkat çekti: İtalya-Çin Konseyi Vakfı tarafından yürütülen bir anket, İtalyan şirketlerinin yüzde 84’ünün Çin-İtalya ekonomik ve ticari ilişkilerine ve kalkınma beklentilerine olumlu baktığını gösteriyor (Global Times, 26.7.2023).
İTALYA’NIN ÖNÜNDEKİ ZOR KARAR
Veriler ortada. Dolayısıyla İtalya’nın mevcut hükümetinin Kuşak ve Yol’dan ayrılma eğilimi ekonomik değil siyasi.
Nitekim İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, seçim öncesinde dönemin İtalya Başbakanı Giuseppe Conte’nin Kuşak ve Yol’a katılma kararını “büyük hata” olarak nitelemiş, daha da önemlisi, İtalya’nın dış politikasının “Avrupacı ve Atlantikçi” olması gerektiğini savunmuştu.
Ama bir de ekonominin gerçekleri var elbette. İşte bu nedenle Romahükümeti hem ABD baskısı nedeniyle “Kuşak ve Yol’a hayır” diyor ama hem de “Çin’le ilişkinin derinleştirilmesine evet” çizgisini savunuyor.
Bunun en somut ifadesi İtalya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Antonio Tajani’den geldi. Çin ziyareti sırasında Tajani, Kuşak ve Yol’da aradıklarını bulamadıklarını ama Çin’le üst düzey ilişkileri yoğunlaştırmayı istediklerini açıkladı.
Sonuç olarak İtalya’nın önünde çok önemli bir karar var: Ya Kuşak ve Yol’un fırsatlarından yararlanmak ya da ABD’nin Batı Avrupa’yı Soğuk Savaş’taki gibi yeniden tahakkümü altına alma stratejisine yenilmek…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Eylül 2023
Kuşak ve Yol’a karşı Koridor mu?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/09/2023
G-20 zirvesi sırasında 7 ülke tarafından mutabakat zaptı imzalanan “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru”, daha çok “Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’a karşı bir Batı-Hindistan ortaklığı” bağlamında tartışılıyor.
Bu koridorun mutabakat zaptının imzacıları Hindistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Almanya, İtalya, AB ve ABD oldu.
Deniz yolu ve demiryolu ayakları olan koridorun rotası özetle şöyle: Hindistan’dan deniz yoluyla Birleşik Arap Emirlikleri’ne uzanacak, Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden İsrail’a ulaşacak, tekrar denizyolu ile Yunanistan’a varacak.
İSRAİL İÇİN ABD DEVREDE
ABD Başkanı Joe Biden, koridor için imzalanan mutabakat zaptını “bu gerçekten büyük bir anlaşma” diyerek kutladı ve “G20 zirvesinin ve ortaklığın odak noktası” olarak niteledi.
ABD’nin bu koridorla ilgili bir süredir çalışma yapmakta olduğu anlaşılıyor. Zira koridorda önemli bir yere sahip olan İsrail için devrede olanın bizzat Washington yönetimi olduğu anlaşılıyor.
İsrail Başbakanı Netanyahu, ülkesinin bu projede önemli bir kavşak olacağını belirttiği konuşmasında, “projeye katılmaları için ABD’nin kendileriyle birkaç ay önce temas kurduğunu ve o tarihten bu yana bu atılımın gerçekleşmesi için yoğun diplomatik temaslar yürüttüklerini” açıkladı.
Projeyi “İsrail tarihindeki en büyük işbirliği” olarak niteleyen Netanyahu, bu projenin demir yolları, fiber optik kanallar ve elektrik hatlarının döşenmesi ile diğer altyapı işlerini kapsayacağını belirtti.
BIDAN’IN İŞARET ETTİĞİ İKİ KORİDOR
ABD’nin koridoru Çin’e karşı düşündüğünün en net göstergelerinden biri de Biden’ın konuşması sırasında ikinci bir koridora işaret etmesiydi.
Biden, ikincil olarak da Sahra altı Afrika’da, “Trans-Afrika Koridoru”na yatırım yapmak için özel bir kamu ortaklığı için çalıştıklarını duyurdu ve buna AB’nin katıldığını söyledi.
Proje özetle Afrika’nın güneyindeki Angola’dan Hint Okyanusu’na uzanacak bir demiryolu hattını içeriyor.
İşte Biden bu iki koridorun, Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridoru ile Trans-Afrika koridorunun, oyunun kurallarını değiştiren iki büyük yatırım olarak niteledi.
KORİDORUN FİNANSMAN SORUNU
Peki bu proje ne zaman başlayacak, nasıl finanse edilecek?
Zapta imza atan ülkeler, bağlayıcı bir finansal taahhütte bulunmadı, yalnızca iki ay içinde koridorun oluşturulmasına yönelik bir “eylem planı” hazırlamayı kabul etti.
Yapılan değerlendirmelerde, ABD’nin bu en önemli sorun için AB ve Japonya’ya yaslanmayı planladığı anlaşılıyor.
AB’nin geçen yıl Kuşak ve Yol’a alternatif olarak açıkladığı Küresel Ağ Geçidi projesi için 2027’ye kadar gelişmekte olan ülkelerin altyapı yatırımlarına ayıracağını açıkladığı 300 milyar avroluk kaynağın, buraya yönlendirileceği belirtiliyor.
Diğer yandan Japonya da projede rol üstleneceklerini duyurdu. Japonya Başbakanı Kişida, ülkesinin “partner ülkelerin ekonomik gelişimlerini desteklemek amacıyla altyapı yatırım projelerine öncülük edeceğini” söyledi.
TÜRKİYE RAHATSIZ
Toplam bir değerlendirmeye geçmeden, koridorla ilgili Türkiye’nin tutumunu da not edelim.
Konu, G20 dönüşü sırasında gazeteciler tarafından Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da soruldu. Koridor Türkiye’den geçmiyor, Avrupa’ya bağlantı Körfez ülkeleri-İsrail-Akdeniz üzerinden kuruluyor.
Belli ki Erdoğan bu durumdan rahatsız. Zira net bir şekilde “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridoru Türkiye’siz olmaz” dedi.
Erdoğan, gazetecinin “koridor Çin’in ve Kuşak ve Yol’una karşı mı” sorusuna ise şu yanıtı verdi: “Kuşak ve Yol girişimi konusunda Çin mesafe aldı, devam ediyor. Biliyorsunuz bizim de Çin’in attığı bu adıma yönelik aldığımız mesafe var. Yani Marmaray’a varıncaya kadar hepsi o projenin, planın içinde.”
DEĞİŞEN DÜNYA HESAPLARI DA DEĞİŞTİREBİLİR
Genel bir değerlendirmeye geçersek…
1) ABD’nin, bu koridoru Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’a karşı düşündüğü açık.
ABD, Çin’e karşı Hindistan’ı başından beri dengeleyici güç olarak görüyor ve bu nedenle Hindistan’ı Çin’i hedef alan büyük stratejisine eklemlemeye çalışıyor. ABD yönetimi sırf bu amaçla, Asya-Pasifik ismini bile Hint-Pasifik’e çevirdi.
Hindistan ise ŞİÖ ve BRICS’te ortağı olduğu Çin ve Rusya’ya karşı ABD’nin müttefikliğini kabul etmiyor ama QUAD ve bu türden ekonomik koridor projelerinin içinde yer alarak kendisine alan açmaya çalışıyor.
Görünen o ki Hindistan “bağlantısızlık geleneği” üzerinden her iki tarafla da işbirliği yürütmeyi, bu şekilde konumunu güçlendirmeyi hesaplıyor.
2) ABD, bu koridor üzerinden sadece Hindistan’ı değil, son dönemde Çin’le işbirliğine ağırlık veren Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’ni de yeniden yanına çekmeyi hedefliyor.
3) Koridorun hayat bulmasının önündeki en önemli sorun, finansman sorunu. ABD’nin bu projeye açıkladığı kaynağı yok, yukarıda da belirttiğimiz gibi AB ve Japonya kaynaklarına dayanacağı anlaşılıyor.
Oysa Kuşak ve Yol’da büyük mesafe alınmış durumda ve AB’nin 2027’e kadar 300 milyar avro kaynak düşündüğü şartlarda, Çin’in 2027’ye kadar 1.7 trilyon dolar harcamış olacağı hesaplanıyor.
4) Çok kutupluluk/merkezlilik, ülkelerarası ilişkileri çok hızlı etkiliyor ve değiştiriyor. ABD’nin en önemli müttefiklerinin Çin’le son yıllarda derinleştirdikleri işbirliği ve BRICS’e Küresel Güney’in yönelimi gibi durumlar, hesapların her zaman tersine dönebileceğinin de göstergesi.
Nasıl ki ABD müttefiki Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile Rusya’yı yıpratacak enerji hamlesi yapmayı planlarken tersi oluştuysa, bu gibi projelerde de günün sonunda hesaplar değişebilir!
Özetle Koridor, Kuşak ve Yol’un alternatifi olamaz ama ortak çıkarları yükseltmek üzere Kuşak ve Yol’un içinde koridor olabilir…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
12 Eylül 2023
ABD modeli, Türkiye-Rusya modeli
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 05/09/2023
Soçi’deki Erdoğan-Putin zirvesinin en çok üstünde durulan başlığı tahıl koridoru sorunuydu. Türkiye’nin arabuluculuğunda Rusya, BM ve Ukrayna ile imzalanan iki anlaşmanın Ukrayna kısmı uygulanırken, Rusya kısmının uygulanmaması, yani Rus tahılının satışının önündeki engellerin kaldırılmaması nedeniyle Moskova anlaşmadan çekilmişti.
KARADENİZ’İ RİSKE ATAN ABD MODELİ
ABD bu tablo karşısında ikili bir politika izledi: Bir yandan Rusya’nın tahıl satışının önündeki engelleri sürdürerek “Rusya’nın tahıl koridoru anlaşmasına” dönüşünü(!) istedi ama diğer yandan da “insani koridor”u uygulamaya sokmaya çalıştı.
Neydi insani koridor? Ukrayna tahılının Karadeniz’in batısını izleyerek, NATO üyeleri olan Romanya, Bulgaristan ve Türkiye karasularından İstanbul Boğazı’na ulaşması.
Bu koridor, Rusya açısından, dönüşte Ukrayna gemilerinin ne getirdiğinin kontrol edilemeyeceğinden ötürü riskliydi ve Moskova açıkça bu uygulamaya izin vermeyeceğini belirtti. Nitekim insani koridor, sadece tek bir uygulamaya sahne oldu.
Bu ABD modeli, Karadeniz’i çatışmanın sahası yapma riski taşıyordu elbette. Nitekim bu modeli en örtüsüz şekilde gündeme getiren de eski NATO Başkomutanı James G. Stavridis’di: “Ukrayna tahılını taşıyan gemilere NATO ya da ABD ve İngiltere ile Karadeniz’deki ortaklarının savaş gemileri güvenlik sağlamalı. Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’daki NATO üslerinden kalkan savaş uçakları onlara eşlik etmeli.”
TÜRKİYE ABD MODELİNE KARŞI
Türkiye, taşıdığı bu risk nedeniyle ABD modeline karşı. Nitekim dün Soçi’de Erdoğan bunu ifade etti, “tahıl koridoruna alternatif olarak yapılan önerilerin tarafların katılımına açık kalıcı model sunmadığını” belirtti.
Putin de Soçi’de “insani koridor” konusuna değindi ve “Ukrayna’nın insani koridoru askeri amaçlarla kullandığını” belirterek, Türk Akım ile Mavi Akım’a saldırı girişimleri olduğunu anımsattı.
KARADENİZ’İ KORUYAN TÜRK-RUS MODELİ
Türkiye-Rusya modeli ise mevcut anlaşmanın gereklerinin yerine getirilerek, tekrar uygulanması şeklinde. Yani ABD/Batı BM’nin imzaladığı anlaşmadaki gibi Rus tahılının satışının önündeki engelleri kaldıracak ve Rusya anlaşmaya dönecek.
Ancak ABD, Rus tahılının satışını önleyen yaptırımlarını sürdürüyor. Buna rağmen de “Rusya’nın insani gerekçelerle tahıl koridoru anlaşmasına dönmesi gerektiğinin” propagandasını yapıyor. Nitekim, Erdoğan-Putin zirvesinden sonra bile bu ikiyüzlü siyasetini sürdürdü Washington: “Rusya’yı tahıl anlaşmasını uygulamaya çağırıyoruz. ABD, BM ve Türkiye’ye minnettar.”
Bu tutum nedeniyle de Soçi’den “yeniden tahıl koridoru” kararı çıkmadı. Putin, “yaptırımlar kaldırılmadan anlaşmaya dönmeyeceğini” belirtti. Diğer yandan Rusya’nın tahıl koridoru anlaşmasından çekilmesinin küresel gıda pazarını etkilemediğini, üretimde sıkıntı olmadığını, yalnızca dağıtımda aksaklık olduğunu belirtti.
AFRİKA İÇİN ALT KORİDOR
Diğer yandan Moskova, Ukrayna tahılının propaganda edildiği gibi ihtiyaç duyan ülkelere değil, gelişmiş ülkelere gittiğini belirtiyor.
Ukrayna tahılının geçişindeki kontrol merkezi durumundaki İstanbul’un verileri de Moskova’yı doğruluyor. Nitekim Erdoğan Soçi’de buna dikkat çekti: “Karadeniz Tahıl Koridoru’ndan, en az gelişmiş, fakir Afrika ülkelerine gönderilecek tahıl önemli. Ama buradan çıkacak tahılın yüzde 44’ü Avrupa ülkelerine giderse buna tabii haklı olarak Rusya olumlu bakmıyor.”
İşte bu şartlarda mevcut tahıl koridoruna dönülmediyse de, Afrika’ya destek için bir “alt koridor” inşasında mutabık kalında Soçi’de.
Özetle, Rusya, en ihtiyaç duyan altı Afrika ülkesine ulaştırılmak üzere Türkiye’ye 1 milyon ton tahıl gönderecek, Türkiye bunu una dönüştürecek, Katar da bu organizasyonun finansmanına destek verecek.
Putin bunun alternatif bir anlaşma olmadığını ise özellikle belirtti: “Bu mevcut anlaşmanın ikamesi değil, aksine bizim tarafımızdan sunulan büyük bir katkı. Bu, Afrika ülkelerinin gıda sorunlarının çözümüne bizim tarafımızdan yapılacak çok büyük bir katkı”
İKİ MODEL, İKİ ZIT YAKLAŞIM
Evet, özetle Karadeniz’de Tahıl Koridoru konusunda iki temel model var.
ABD modeli, Ukrayna tahılının NATO ülkesi karasularından dünyaya pazarlanmasını savunuyor. Ancak bu model, yukarıda özetlediğimiz şu riski taşıyor: Rusya, Ukrayna gemilerinin kontrol edilmediği bu modelde dönüşte silah taşıyabileceğini belirterek, uygulamaya sahada engel olacağını belirtiyor. Haliyle ABD modeli, Karadeniz’de bir çatışma riski taşıyor. Ankara bu nedenle ABD modeline karşı.
Türkiye-Rusya modeli ise mevcut anlaşmanın uygulanması şeklinde. Ancak şu farkla: Moskova anlaşmanın kendisiyle ilgili bölümü yerine getirilmeden anlaşmaya dönmeyeceğini belirtirken, Ankara ise Moskova’nın tutumunu haklı bulmakla birlikte, yine de anlaşmaya dönmesini savunuyor.
Dolayısıyla Soçi’den Tahıl Koridoru konusunda net sonuç çıkmadı ama Erdoğan’ın bir süredir izlediği Ukrayna’ya yakın siyasetlere (“Kırım’ın ilhakı kabul edilemez” ve “Ukrayna NATO üyeliğini hak ediyor” söylemleri ile Rusya’yla yapılan anlaşmaya aykırı olarak 5 neo-Nazi taburu komutanını Zelenski’ye teslim etmesi) rağmen, Ankara ile Moskova yararını gördükleri işbirliğini sürdürme isteğini ortaya koymuş oldu.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Eylül 2023
Anti-petrodalar düzeni
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 29/08/2023
ABD’nin 1970’lerin başında Suudi Arabistan’la yaptığı “petrolü dolarla satma karşılığında güvenlik garantisi verme” anlaşması, kısaca “petrodolar düzeni” denilen ABD düzenini ortaya çıkarmıştı.
Petrodolar düzeni, ABD egemenliğinin üzerinde yükseldiği belli başlı sütunlardan birisiydi.
BRICS’in altı üyeyle genişlemesi, ABD’nin petrodolar düzeninin adım adım sonunu getirecek gelişmelerin başlangıcı niteliğindedir.
Neden mi, inceleyelim:
BÜYÜK PETROL ÜRETİCİLERİ BRICS’TE
BRICS’in 1 Ocak 2024’ten itibaren üyeleri olacak altı ülkeden dördü, İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır, petrol ve doğalgaz üretimi bakımından önemli ülkelerdir.
Dünyanın en çok petrol üreten ilk 10 ülkesinden 6’sı, artık BRICS üyesidir: Rusya, Suudi Arabistan, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri, Brezilya ve İran…
Ve Suudi Arabistan, dünyanın en çok petrol ihraç eden ülkesi durumundadır. Öte yandan üretimiyle ilk 10’da olan Çin, tüketimde de birinci sıradadır.
Çin ve diğer BRICS üyesi Hindistan, en büyük iki tüketicidir.
Bu durumda BRICS’i artık dünyanın en büyük petrol üreticileriyle en büyük petrol tüketicileri buluşturan örgüt diye niteleyebiliriz.
Öte yandan büyük petrol üreticilerinden Venezüella ve Cezayir’in de BRICS üyeliğini beklemekte olduğunu not edelim.
Adı geçen ülkelerin aynı zamanda OPEC+ üyeliklerini de göz önünde bulundurursak, BRICS ile OPEC+ arasında güçlü bağlar kurulduğunu söyleyebiliriz.
Bu tablo enerji-politik güç mücadelesinde çok önemli bir durum değişikliği yaratacaktır. Kaldı ki yaratmaya da başlamıştır.
Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan ile dünyanın en büyük petrol ithalatçısı Çin arasında petrolün yuan ile satılmasından tutun da ortak şirketlerle petrol aranmasından, üretilmesine kadar pek çok alanda mutabakatlara varılmıştır.
Peki bu ne demek?
DOLAR YERİNE ULUSAL PARALARLA PETROL TİCARETİ
BRICS’in genişleme kararı dışında, bunu bütünleyen çok önemli bir kararı daha var: Ulusal paraların rolünün artırılması…
BRICS üyeleri, gerek kendi aralarında, gerekse başka ülkelerle ticaretlerinde ulusal paraların kullanılmasını artırma kararı almış durumda. Bunu kolaylaştırmak için bir “ortak ödeme sistemi kurulması” ve ortak ödeme sistemine dayanak olması için de BRICS Yeni Kalkınma Bankası’nın rezervlerini güçlendirme amacındalar.
Petrol üreticilerinin ve tüketicilerinin örgütü olarak BRICS’in ticareti dolar yerine ulusal paralarla yapması, ABD’ye 50 yıldır kazandıran “petrolün dolarla satılması” düzeninin yıkımının başlangıcı demektir.
Petrol alışverişinde “tek” olma özelliği kalkan doların başka alanlarda da tekliği peşi sıra kalkacaktır. Böylece adım adım doların saltanatı yıkılacaktır. Elbette bugünden yarına olmayacaktır ama dünden baktığımızda da uzak yarınların yakın yarınlara dönüştüğünü görebiliriz…
GENİŞ BRICS, DAHA ETKİN BRICS
Özetle BRICS genişleyerek, hem küresel nüfuzunu artırıyor, hem çok kutupluluğu ivmelendiriyor, hem petrodolar düzenini zayıflatıyor hem de gelişmekte olan Küresel Güney ülkelerinin önüne büyük fırsat kapısı açıyor…
BRICS’e başvuran 40’tan fazla, BRICS Yeni Kalkınma Bankası’na katılmak isteyen 50’den fazla ülke, yeni bir dünyanın kurulmakta olduğunu artık daha net ortaya koymaktadır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Ağustos 2023
Daha geniş BRICS, daha etkili Küresel Güney
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 23/08/2023
Bugün başlayan ve üç gün sürecek 15. BRICS Zirvesi, tarihi önemde. Beş ülkenin ekonomik kulübü olan BRICS, bu zirveyle birlikte genişleme yönünde yeni hamleler yapmış olacak. Sadece genişleme de değil, BRICS bu zirvesinde para politikalarında da yeni adımlar atacak.
Dünya ekonomisinin yüzde 31’ini ve dünya ticaretinin yüzde 16’sını yapan bu beş ülke, özellikle son iki yıldır Küresel Güney (ya da Küresel Doğu) diye adlandırılan Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinin çekim merkezi haline geldi. Son bir yıl içinde resmi olarak 23, gayri resmi olarak 40 ülke BRICS’e katılmak istedi.
Peki neden?
KÜRESEL GÜNEY İÇİN ÇEKİM MERKEZİ: BRICS
Özellikle ABD’nin açtığı ticaret savaşı, uyguladığı kapsamlı yaptırımlar, hatta zaman zaman altına, petrole, rezerv paralara el koyması gibi durumlar, gelişmekte olan Küresel Güney dünyasını, daha güvenli liman arayışına itti.
Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’nın oluşturduğu BRICS, hem güçlü bankası, hem hızla büyüyen ekonomileri ama hem de gelişmekte olan ülkelerle kurdukları yeni tip ilişkileri nedeniyle, çekim merkezi haline geldi.
Diğer yandan Ukrayna savaşıyla birlikte ABD’nin ülkeleri Rusya’ya karşı yaptırım uygulamaya zorlaması ve Çin’e karşı yaptırımlara teşvik etmesi, bu ülkeleri kendi ulusal çıkarlarını uygulama zorunluluğuyla karşı karşıya getirdi.
Özetle çok kutuplu/merkezli dünyanın inşa olduğu şartlarda, tek kutuplu dünya baskısından kurtulan ülkeler, çıkarlarını savunabilecekleri bu organizasyona eğilim gösterdiler.
ÇOK MERKELİ DÜNYA İNŞASINA KATKI
BRICS üyeleri bundan önceki zirvede genişleme kararı almıştı. Devamındaki alt toplantılarda da genişlemenin prosedürlerine yoğunlaşmışlardı.
Bu zirvede sonuçlar masaya yatırılacak ve genişleme prosedürü netleştirilecek. Böylece başvuranlardan hangilerine, hangi ölçü nedeniyle öncelik tanınacağından tutun da önümüzdeki dönemde BRICS’in kaç üyeli bir yapıya dönüşeceğine kadar bir dizi konu ele alınacak, tartışılacak.
Kısacası önümüzdeki süreçte artık BRICS’in daha geniş bir örgüt olacağını söyleyebiliriz. Peki bu ne anlama gelecek, BRICS açısından küresel ölçekte neleri değiştirecek?
Elbette daha geniş BRICS demek, dünya ekonomik büyüklüğündeki ve ticaretindeki payı artan ve haliyle daha etkili olan BRICS demektir. Etkili oldukça da çok kutuplu dünyanın inşasının hızlandırılmasına katkı yapacak çok önemli bir faktör olacaktır.
Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da buna dikkat çekiyor ve “BRICS’in yeni, daha adil, çok merkezli dünya düzeninin sac ayaklarından biri olma talebine karşılık vermeye hazır” olduğunu belirtiyor. Ama önemle belirtiyor: “Mevcut çok uluslu mekanizmaların yerine geçme, dahası yeni bir kolektif hegemonyaya dönüşme amacımız bulunmuyor.”
ULUSAL PARA BİRİMLERİNİN ROLÜ ARTACAK
15. BRICS Zirvesi’nin ana gündem maddesi genişleme, bunu ikincil olarak para politikaları izliyor.
Ama bu zirveden bir “ortak para birimi” çıkması elbette söz konusu değil. Zira o aşamaya gelene kadar BRICS’in para politikaları konularında atmak istediği adımlar var. İşte o adımlar zirvede ele alınacak. Neler mi?
1) BRICS Yeni Kalkınma Bankası döviz rezervlerinin geliştirilmesi.
2) Ortak ödeme mekanizması/sistemi inşası.
3) Ulusal para birimlerinin rolünün artırılması.
Bir süredir ikili ticarette önemli bir eğilim olarak ortaya çıkan ulusal para birimlerinin kullanılması, zirvede ele alınarak, geliştirilmesinin ve ödeme mekanizmasıyla kolaylaştırılmasının önü açılacak.
Ulusal paraların kullanımının artışı da haliyle doların payının azalmasını getirecek.
Bu oran belli bir noktaya geldikten sonra ancak “BRICS parası” konusu ete kemiğe bürünebilecek. Yani şimdi değilse de önümüzdeki süreçte bu da olacak.
G7’YE KARŞI BRICS, BM’DE ETKİLİ KÜRESEL GÜNEY
Sonuç olarak genişleme ve para politikaları gündemli 15. BRICS Zirvesi, çok merkezli dünyanın inşasında önemli bir viraj olacak. Çünkü kararlarıyla gelişmekte olan ülkelerin önünü tıkayan G7’nin karşısında, artık ondan çok daha güçlü ve etkili bir yapı olacak.
BRICS ile Küresel Güney, BM başta uluslararası organizasyonlarda da artık daha etkili olacak.
Özetle Küresel Güney, Küresel Kuzey’e karşı çıkarlarını artık daha rahat koruyabilecek.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
22 Ağustos 2023
Fransa’nın Asya-Pasifik’te 3. yol arayışı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 15/08/2023
Fransa’nın son dönemde Asya-Pasifik’te izlediği çizgiyi, “3. yol arayışı mı” diye tartışabiliriz. Zira Paris Asya-Pasifik’te hem ABD’yi izleyerek hem ABD’den ayrı olarak ama hem de ABD’nin Çin’e karşı izlediğinden farklı bir çizgi izlemeye çalışıyor.
Bunun en somut işaretlerinden biri, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’in Pasifik Adaları ziyaretinin hemen ardından, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Pasifik Adaları’nı ziyaretiydi.
Elbette Macron’un bu ziyaretlerde “yeni emperyalizm” diyerek Çin’i hedef almasından hareketle, ziyareti Çin’e karşı değerlendirebilmek mümkün ancak diğer yandan aşağıda nedenlerini de ortaya koyacağımız gibi, ABD’nin pozisyonunu desteklemek anlamına gelmediğini değerlendirmek de mümkün.
FRANSA DENİZAŞIRI BÖLGELER TOPLULUĞU
Fransa’nın Asya-Pasifik’teki stratejisini çözümleyebilmek için, işe Fransa’nın Asya-Pasifik’te ne çıkarları olduğuna bakarak başlayalım.
Karşımıza ne yazık ki sömürgecilik döneminden kalma adalar, denizler çıkıyor hâlâ…
Evet, 21. yüzyılda, Fransa’nın Asya-Pasifik’te hâlâ önemli bir “toprağı” var. Fransa hâlâ dünyanın en büyük ikinci deniz alanına sahip. Fransa Denizaşırı Bölgeler Topluluğu denilen be denizaşırı bölge, Fransa’nın münhasır ekonomik bölge gelirlerinin yüzde 90’ını oluşturuyor.
Fransa bu denizaşırı bölgedeki çıkarlarını savunabilmek için bölgede üsler ve askeri kuvvetler bulunduruyor. Asya-Pasifik’te 7 üssü olan Fransa, bölgede 7 bin asker, 13 gemi ve 11 savaş uçağı bulunduruyor.
ABD-FRANSA ÇELİŞMELERİ
Fransa açısından mesele, Asya-Pasifik’teki çıkarlarının ABD ile de çelişiyor olması. Bu Paris’in ikili bir siyaset izlemesine neden oluyor. Yani Paris bir yandan Atlantik ilişkileri nedeniyle Asya-Pasifik’te ABD’yle çalışıyor ama hem de çelişmeleri nedeniyle ABD’den ayrı bir çizgi de geliştirmeye uğraşıyor.
O çelişmelerden biri, ABD’nin Fransa-Avustralya denizaltı anlaşmasını iptal ettirerek, Avustralya’yla anlaşmayı kendisinin yapmasıydı. Böylece Fransa onlarca milyar dolardan olmuş ve ABD, Asya-Pasifik stratejisi için bölgede Avustralya ve İngiltere’yle birlikte AUKUS’u kurmuştu. AUKUS hem ABD’nin hedefindeki “Asya-NATO’su”nun bileşenlerinden biri hem de Avustralya’nın Çin’e karşı nükleer üs haline getirilmesinin yolu demekti.
Büyük sermaye çelişmesinin zirve yaptığı bu olay, Paris’te zaten sorgulanmakta olan NATO ilişkilerinin daha da sorgulanmasına neden olmuş ve Paris’in ABD’den “stratejik özerk AB” arayışlarını ivmelendirmişti (O çizgi, Ukrayna savaşı nedeniyle kısmen geriledi elbette).
Nitekim Fransa bu çelişmeler nedeniyle, ABD’nin Asya-Pasifik’teki bazı hamlelerini de baltalamaya çalışmaktadır. Bunlardan sonuncusu, Vilnius’taki son NATO Zirvesi’nde, ABD’nin Japonya’da kurmak istediği “NATO ofisine” itiraz etmesiydi. Paris bunun bölgede gerilimi artıracağını belirterek, -en azından şimdilik- ABD’nin girişimini durdurabilmişti.
FRANSA’NIN ÇİN POLİTİKASI
Temel soru şu: ABD ile Çin arasındaki rekabet derinleştikçe, Fransa bunun dışında kalarak 3. yolda ısrar edebilir mi? Tablo, Fransa’yı eninde sonunda ABD’yle saf tutmaya götürür mü?
Fransa, Atlantik bloğu içerisinde, Çin’le ilişkiler konusunda Almanya’yla birlikte ayrı bir çizgiyi temsil ediyor diyebiliriz. Her iki ülke de NATO belgelerinde attıkları imzalara rağmen, Çin’le sert bir rekabete girmek istemiyorlar. Dahası Berlin ve Paris açısından Çin’le rekabet değil, Çin’le işbirliği kazanç demek…
Ama işte NATO tam da bu tür ilişkileri ABD yararına yönetebilme mekanizması değil mi? Müttefiklerini istemeseler bile ABD stratejisine eklemlemenin organizasyonu değil mi?
Yoksa Paris’in izlemek istediği ekonomi-politik çizgi net: Fransa Maliye Bakanı Bruno Le Maire’in belirttiği gibi Fransa Çin ekonomisinden ayrılmayı değil, Çin’le dengeli bir ticaret ilişkisi istiyor.
FRANSA-HİNDİSTAN İKİLİSİ OLASI MI?
3. yol olası mı sorusunun belki de anahtarı Hindistan’dır. Nasıl ki ABD, Çin’e karşı Asya-Pasifik’te Hindistan’ı denge faktörü görüyorsa, Fransa da 3. yol için Hindistan’ı faktör olarak görüyor…
Üstelik Hindistan’ın çizgisini, ABD’den ziyade Fransa’ya daha yakın değerlendirmek de mümkün. Hindistan, ABD’nin Asya-Pasifik örgütlerinden QUAD’ın içinde yer alıyor ama yine de Çin’e karşı bir ABD-Hindistan ittifakına soğuk. Beyaz Saray, yakın zamanda Washington’da ağırladığı Hindistan Başbakanı Modi’den bu yönde bir destek alamadı. Hindistan, geleneksel “bağlantısız” çizgisine yakın bir çizgiyle ABD ve Çin’le olan ilişkilerini korumaya çalışıyor.
Zira Hindistan QUAD üyesi ama aynı zamanda ŞİÖ ve BRICS de üyesi!
Fransa Hindistan’ın bu “bağlantısız” çizgisini, Asya-Pasifik’te “birlikte” 3. Yol inşasının zemini olarak görüyor. Bunun için de Hindistan’ı önemseyen siyasetler geliştirmeye çalışıyor. Öyle ki Batille Günü askeri geçit töreninde, Paris’in onu konuğu Modi’ydi!
AĞIRLIK MERKEZİ: PASİFİK ADALARI
Asya-Pasifik’te şu anda rekabetin ağırlık merkezini Pasifik Adaları oluşturmuş durumda. ABD, Çin’in bu bölgedeki ülkelerle geliştirdiği işbirliğinden rahatsız. O nedenle Blinken-Austin ikilisi geçen ay bölgeye çıkartma yaparak hem Çin’in işbirliklerini bozmaya hem de alternatif ülkelerle işbirlikleri geliştirmeye çalıştı. Avustralya ile Japonya arasındaki bu bölge, aynı zamanda Fransa’nın da çıkarlarının olduğu bölge…
Elbette Fransa’nın ABD’yle “stratejisine eklemlenerek” hareket etmesi yerine, kendi stratejisini oluşturabilmesi, ikili rekabetin ağırlığını hafifleteceği için bölgenin yararınadır. Dahası, Fransa’nın, hatta AB’nin ABD stratejisine eklemlenmemesi, Asya-Pasifik’te Washington’un yangın çıkarabilme potansiyelini de azaltacaktır.
Bu, Atlantik ilişkileri nedeniyle ne kadar mümkün, elbette günün sonunda gelip dayanacağımız soru budur…
Neyse ki zaman ABD’nin aleyhine ve bölgenin lehine…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Ağustos 2023
Bir görmek, bin duymaktan iyidir
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 18/07/2023
Başlıktaki söz, bir atasözü, Çinlilerin atasözü…
Biz de dört CRI Türk yorumcusu olarak, Hasan Bögün, Kâmil Erdoğdu, Gökhun Göçmen ve ben, bin duymak yerine, bir görmeye gittik Çin’in Xinxiang Uygur Özerk Bölgesini…
Bin, hatta on binlerce duyduk çünkü; Batı basını ve onlara paralel Türk basınının bazıları, hemen her gün “Çin’in Uygurlara zulmüne” dair haber yapıyor çünkü…
Bakmayın haber dediğime, hemen hepsi iftira, yalan, algı operasyonu. Üstelik öyle dayanaksızlar ki Xinxiang’ı görmeden de çoğunun palavra olduğunu kestirebiliyorsunuz zaten…
Neyse, gittik, gördük, netleştirdik: Xinxiang Uygur Özerk Bölgesi, tarihiyle, kültürüyle, sanatıyla, ekonomisiyle, kalkınmasıyla, başarılı şehirleşmesiyle Avrupa şehirlerinin bile çoğunu arkada bırakır.
TANRI DAĞININ ETEKLERİNDE
Xinxiang Uygur’da üç şehri, Urumçi, Turfan ve Kaşgar’ı ve bunlara bağlı bazı ilçeleri gezdik.
Üç şehirde, dört müze, üç pazar/meydan, iki cami, bir antik kent, bir vadi ve pek çok tesis/kurum/fabrika gezdik:
Urumçi’de robotlu üretimin zirvesindeki bir otomobil fabrikasını, Turfan’da Taklamakan Çölüne bitişik bir bölgede yeşillendirilme ve içme suyu projesini, yine Turfan’da tarihi karızları (yer altı sulama kanalları) gezdik.
Başarılı genç girişimci Ubeydullah’ın 35 kişinin çalıştığı ve sosyal medyadan tanıtımla Turfan bölgesine ait kuru meyveleri sattığı işletmesini inceledik, Kaşgar’da dev bir erik üretim/paketleme/satış fabrikasını gezdik.
Turfan’da Ateş dağlarının eteklerindeki 8 km’lik üzüm vadisini, buradaki üzüm ve şarap üreticilerini ziyaret ettik. İki nehrin arasındaki tarihi Yar Kent’i gezdik; 8 bin yıldır çeşitli Asya halklarına ev sahipliği yapan bu eşsiz kent ve oradan çıkan tarihi eserlerin sergilendiği müze, olağanüstüydü…

En yukarıda Tanrı dağları, onun altında Ateş dağları, eteklerinde başlayarak Gobi ve karız sularıyla yeşil Turfan… Üzüm, erik, kavun başta pek çok meyvenin başkenti… Ve yüzlerce yıldır bu kültür/üretime uygun inşa edilmiş üstü kurutma odaları olan evler, mahalleler…
Ve Kaşgar’ın restore edilmiş eski şehri, inanılmaz bir tarihi kültürel güzellik…
KAŞGAR MİMARİSİ
Eski şehir demişken, Batı basınının o iftirasını hatırlatarak düzeltelim: Depremde yıkılan evlerin fotoğraflarının altına, “Uygur kültürü yok ediliyor” diye yazmışlardı; oysa gördük, tersine depremde yıkılanları da aslına uygun şekilde restore etmişler ve ortaya Uygur mimarisini çok iyi yansıtan bir şaheser çıkmış.

Üstelik İdgah camisinin önündeki görkemli meydandan başlayarak eski şehrin caddeleri dahil, gece geç saatlere kadar cıvıl cıvıl, ışıklı, müzikli, danslı bir şehir…
Eski şehrin ortasından geçen ana cadde boyunca sağlı sollu dükkanlarda sergilenen yiyecekler ise öyle tanıdık ki, kendinizi Anadolu’nun herhangi bir şehrinde, ama özellikle Adana’dan başlayarak Diyarbakır’a kadar uzanan hat boyunca ilerleyen şehirlerde hissedebilirsiniz. Şiş kebaplar, karın dolmaları, işkembeler, kelleler vb.
Kaşgar’ın yüzde 80’inden fazlası Uygur, ayrıca Kazak, Kırgız etnisiteleri de mevcut; kalabalık caddede dolaşırken konuşmalara kulak kabarttığınızda, bir parça anlıyorsunuz…
Divanı Lügat-it Türk’ün yazarı Mahmud’un şehrinde, Arap-İslam etkisiyle kısmi değişime uğrasa da Uygurca yaşıyor. Xinxiang Uygur Özerk Bölgesinin tamamında Uygurca zaten eğitim dili… Okullarda iki dilli eğittim var, çarşılarda tabelalar, yollarda trafik levhaları hep iki dilli, hatta Çin’in resmi parasında bile Uygurca var…
Uygur Türklerine dillerinin yasaklatıldığı iftirasına inanan Türkiye Türklerinin, Çin Yuan’ında Uygurcayı görmemiş olmalarının ya da bölgeye ait fotoğraflarda Uygurcaya rastlamalarının sebebi “kör milliyetçilik” olduğu kadar, Uygurcanın Arap alfabesiyle yazılıyor olmasından da kaynaklanmış olduğunu sanıyorum…
Bilmeyen, tabelalara bakınca Çince ve Arapça sanır elbette; Çinli diye Koreli dövenler için kalın bir ayrım bu çünkü!
TOPLAMA KAMPI DEĞİL MESLEK EDİNDİRME KURSLARI
Batı’nın ve onlara inanarak kimi Türk milliyetçilerinin de inandığı en büyük iftira, Uygurların kamplara alınarak zulme uğratıldığıdır…
Kamp denince, bunu kendi kültürlerindeki toplama kampları gibi algılayan ve algılatmaya çalışan “sömürgeci Avrupalılar” neyse de, Türk milliyetçilerinin buna inanması elbette acı…
Kamp dedikleri, meslek edindirme kursları aslında. Xinxiang Uygur Özerk Bölgesinde verimli tarım ve aşılama başta pek çok üretim tekniğinin öğretildiği, geliştirildiği bir uygulama…
Çin’de yaşayan bir Türkiye Türk’ü takipçim, youtube kanalımdaki bir videonun yorumunda bu “kampları” Türkiye’nin “köy enstitüleri” pratiğine benzetmiş ve “halka eğitim verip gelir düzeylerini arttıran kurumlar nedense toplama kampı oluyor” diye de tepkisini göstermiş.
Bu arada belirtelim, Batı basını ile milliyetçi Türk partilerinde fırtınalara neden olan bu kurslar, zaten kursiyerler mezun olduktan sonra 2019’da kapanmış.
İSLAM ENSTİTÜSÜ
Xinxiang Uygur Özerk Bölgesi, Kuşak ve Yol’un hem doğu-batı, hem de kuzey-güney güzergahında… Körfez’den çıkan gemiler, petrolü Pakistan’daki Gwadar limanına boşaltıyor, oradan da boru hattıyla petrol Kaşgar’a ulaşıyor. Urumçi ve Kaşgar, hem tarihte hem de şimdi, İpek Yolu’nun çok önemli merkezleri.
3 milyondan fazla nüfusa sahip Urumçi şehri, bu özelliği nedeniyle, Avrasya Forumu başta pek çok uluslararası konferansa evsahipliği yapan bir kent halini almış. Modern binalarıyla ve kültür merkezleri, kongre salonları, spor kompleksleriyle çok gelişmiş bir şehre dönüşmüş. Şehrin nüfusunun yüzde 45’i Uygur, yüzde 40’ı Han, kalanı da diğer Asya etnisiteleri…
Urumçi’de İslam Enstitüsü var, dört yıllık ilahiyat eğitimi veriyor. Gezdik, inceledik ve enstitünün müdürüyle görüştük, bir sınıfa girerek dersi dinledik, camisini ziyaret ettik.

Enstitü müdürü Abdülrakib Tümniyaz Mısır El Ezher mezunu; Tantavi’den şeyhlik almış. Dört yıllık enstitü, bine yakın öğrenciye evsahipliği yapıyor; zira okul yatılı. Öğrenciler, 28 metrekarelik odalarda dörder kişi kalıyor. İyi bir kütüphaneleri var. Hazırladıkları Uygurca İslam ansiklopedisi başta çeşitli kitap ve dergileri inceledik; okul öğrencilerine elektronik ortamda açık olan e-kitapları bilgisayardan görüntüledik.
Girdiğimiz bir sınıftaki eğitimi izledik. Enstitüde eğitim üç dille yapılıyor; Arapça, Uygurca ve Çince. Mezun olanlar, Xinxiang Uygur Özerk Bölgesi’ndeki camilerde imam olarak görevlendiriliyor. Enstitünün bin kişilik camisini de ziyaret ettik.
YEREL YÖNETİMİN CAMİYE HEDİYE ETTİĞİ HALI
Cami demişken, Kaşgar’ın ünlü tarihi İdgah Camisini de gezdik, imamı Abbas Mehmed’den bilgi aldık. 1442 tarihli cami, olağanüstü güzellikte kavak ağaçlarıyla dolu geniş bir avlu/bahçeye sahip. Uygur mimarisiyle inşa edilmiş caminin etrafında, camiye ait dükkanlar var.

Caminin içerisinde çok etkileyici bir halı vardı, sorduk. Meğer Yerel Yönetim hediye etmiş. İmam Abbas Mehmed motifleri anlattı, 56 motif, Çin’deki 56 etnisiteyi sembolize ediyor, 6 büyük şekil bölgeleri sembolize ediyor. Hotan halısıymış…

Kaşgar mimarisindeki ahşap işlemesi, caminin her yerine sirayet etmiş, oldukça görkemli bir üslup ortaya çıkmış…

Caminin önündeki meydan, şehrin merkezi… Akşam mesaiden sonra çocuklarıyla aileler bu meydana doluşuyor; uçurtma uçuranlar, çevredeki müzikleri dinleyerek dans edenler, pamuk şeker yiyenler…
Gruptaki gazeteciler Sultanahmet’e benzetti…
UYGUR MÜZİĞİ
Kaşgar’a bağlı bir ilçede, müzik aletleri müzesini gezdik.
Bakmayın müze dediğime, tamam sergilenen tarihten güncele müzik aletleriyle burası bir müze ama aynı zamanda üretim atölyeleri var, müzik/dans topluluklarının dinleti yaptıkları sahne/salon var.
Üretim atölyelerinde bölgenin en yetenekli ustaları var; içlerinden biri, yaptığı en büyük müzik aletiyle Guinnes Rekorlar Kitabına girmiş.
Amatör bağlama çalan biri olarak, telli çalgıların bazılarını elbette denemeye çalıştım, çıkardığım berbat seslere rağmen, bir misafir olarak alkış aldım.

Özetle, evet, bir görmek bin duymaktan iyidir ama iki görmek de bir görmekten iyidir…
Çin’in başka bölgelerini de gezmek dileğiyle…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Temmuz 2023
Milliyetçi terörizm
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 27/06/2023
İsrail’i ilgilendiren üç önemli olay yaşandı:
İlki İsrail güvenlik bürokrasisinin ortak açıklamasıydı. İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi, İsrail İç İstihbarat Teşkilatı Şin-Bet (Şabak) Başkanı Ronan Bar ve İsrail Polis Şefi Kobi Şabtai, ortak bir yazılı açıklama yaptılar.
Güvenlik bürokrasisinin tepesindeki üç ismin açıklaması şöyleydi: “Son günlerde İsrail vatandaşları tarafından Yahudiye ve Samiriye (Batı Şeria) topraklarında masum Filistinlilere yönelik şiddetli saldırılar gerçekleştirildi. Bu saldırılar her türlü ahlaki değerlere ve Yahudi değerlerine karşıdır ve her yönüyle milliyetçi terörizmdir. Bunlarla mücadele etmek zorundayız” (AA, 25.6.2023).
Tarihi nitelikteki bu açıklama ile İsrail’de ordu-istihbarat-polis üçgeni, Batı Şeria’da Filistinlilere saldıran Yahudileri “milliyetçi terörist” ilan ederek, onlarla mücadele edeceklerini ilan ediyor.
Bu, kuşkusuz bir yanıyla da Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimcilerin varlığının yasallığını da tartışmaya açması bakımından önemlidir.
ABD’DEN İŞBİRLİĞİNE 1967 SINIRLAMASI
İkinci önemli olay ise ABD’nin bir uygulamasıydı…
İsrail kamu yayın kuruluşu KAN’ın haberine göre ABD yönetimi, “Yeşil Hat” dışında İsrail ile bilimsel ve teknolojik işbirliğini durdurma kararı aldı. Yeşil Hat, 1948 Arap-İsrail Savaşı’nın ardından ilan edilen ateşkes uyarınca belirlenen sınır çizgisiydi.
Bu karar, şu anlama geliyor: ABD ve İsrail arasında, 1967’den önceki sınırlar dışında bilim-teknoloji işbirliği olmayacak. Yani Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri’nde işbirliği olmayacak.
İsrail hükümetine ve İsrail Meclisi Knesset’e iletilen kararla ilgili konuşan ABD Dışişleri Bakanlığından üst düzey bir yetkili kararın anlamını şöyle özetliyor: “Biden yönetimi, 5 Haziran 1967’den sonra İsrail kontrolüne giren bölgelerin statüsünün, nihai olarak belirlenmesi gereken bir mesele olduğunu yeniden teyit etmiştir” (Sputnik, 25.6.2023).
Bu aynı zamanda Donald Trump’ın İsrail’le ilgili aldığı kararları da tartışmalı hale getirir. Anımsayın, eski ABD Başkanı Trump, ABD’nin Kudüs ve Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini resmen tanıdığını ilan etmişti.
İŞGAL ALTINDAKİ TOPRAKLARDAN İTHALATA SINIRLAMA
Bu arada 1967 sonrası alanlarla ilgili son yıllarda Avrupa ülkelerinden de farklı yaklaşımlar geliyor.
Bazı AB ülkeleri, İsrail’in 1967’de işgal ettiği topraklar üzerine inşa ettiği yasadışı yerleşim birimlerinde üretilen malların ithalatına yasak getirdi (Sputnik, 25.6.2023).
Örneğin Norveç hükümeti Haziran 2022’de Batı Şeria ve Suriye’nin Golan Tepeleri’ndeki yerleşim birimlerinde üretilen mallarda İsrail etiketinin kullanılamayacağını açıkladı. İsrail etiketinin, yalnızca 1967’den önce İsrail kontrolü altındaki bölgelerden gelen ürünler için kullanılabileceği, İsrail’in işgal ettiği topraklardan gelen gıda maddelerinin, ürünün geldiği bölge ile etiketlenmesi gerektiği kaydedilmişti.
FİLİSTİN, ÇİN’İN STRATEJİK ORTAĞI
Üçüncü önemli olay ise ilk ikisinden önce yaşandı ve çok daha önemliydi. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in davetlisi olarak Beijing’e gitti ve iki lider tarihi bir anlaşmaya imza attılar: Artık Çin ve Filistin, stratejik ortaklar (CRI Türk, 14.6.2023).
Sadece bu da değil, ufukta İsrail ile Filistin arasında Çin’in arabuluculuğu olasılığı da var.
Şöyle ki, Çin’in Ortadoğu’da izlediği barışçı rolü öven Abbas, Xi’den Filistin-İsrail meselesinde de arabuluculuk yapmasını istedi. Filistin böylece, bugüne kadarki barış görüşmelerinin aracısı olan ABD’yi de fiilen dışlamış oldu.
Çin daha önceki yıllarda da İsrail ile Filistin arasında arabuluculuk yapmak istemiş ama gerçekleşmemişti. Ancak 2023’te şartlar değişmiş durumda. Bir kere artık Çin’in İran ile Suudi Arabistan’ı barıştırdığı şartlar var Ortadoğu’da; ayrıca Küresel Güvenlik İnisiyatifi ilan ederek küresel sorunlarda barış arayan güçlü bir Çin var dünyada…
ÇİN’DEN İSRAİL-FİLİSTİN SORUNUNA 3 ÖNERİ
Xi, soruna “adil çözüm” için 3 öneri açıkladı:
1) Filistin sorununu çözecek tek yol, 1967 yılında belirlenen sınırlar temelinde, başkentin Doğu Kudüs olduğu ve tam egemenliğe sahip bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasıdır.
2) Filistin’in ekonomik gereksinimleri ve halkın yaşamına ilişkin talepleri güvence altına alınmalı. Uluslararası toplum Filistin’e yönelik kalkınma destekleri ve insani yardımları artırmalıdır.
3) Barış görüşmelerinin doğru yönüne sadık kalınmalı.
KUŞAK VE YOL’DA BARIŞ
Filistin-İsrail sorununa çözüm getirmek kısa vadede elbette mümkün görünmüyor. Ancak bu meseleyi çözme yolunda en azından bir diyalog süreci başlatabilmek Çin açısından önemli.
Şundan: Çin, Kuşak ve Yol’un çok önemli bir güzergâhı olan Ortadoğu’da barış istiyor; çünkü Asya-Avrupa-Afrika kesişimindeki ticaret yollarının güvenliği Ortadoğu’daki sorunların aşılmasını gerektiriyor.
Çin bu nedenle sorunlara barış ya da en azından barış arayan diyalog istiyor…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Haziran 2023