Archive for category CGTN Türk
Sözler ABD’ye karşı, eylemler ABD’nin çıkarına
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 24/10/2023
Erdoğan, 23 Ekim’de İsveç’in NATO’ya Katılım Protokolü’nü imzalayarak TBMM’ye sevk etti.
İsrail-Filistin sorununun ortasında, Erdoğan’ın bu hamlesi sürpriz oldu. Zira Erdoğan, tam da bu süreçte ABD’nin Doğu Akdeniz’deki varlığını sorgulayan çıkışlar yapıyordu.
Örneğin 10 Ekim’de, Avusturya Başbakanı Karl Nehammer ile ortak basın toplantısında soruyordu: “Amerika’nın uçak gemisinin İsrail’de ne işi var, ne yapmaya geliyor? Buraya gelen uçak gemisinin etrafında bütün botlarıyla, uçak gemisindeki uçaklarıyla ne yapacak?”
Belli ki Erdoğan için ABD’nin varlığı sadece Filistin’de değil, Suriye’de de sorundu, çünkü konuşmasının devamında şunları da söylüyordu: “Suriye’de bugün 20’nin üzerinde Amerika’nın üssü var. Suriye’de Amerika’nın üslerinin ne işi var? Bu üslerle ne yapılıyor, 23 üs, bütün bunları da bir değerlendirmek gerekmiyor mu?” (AA, 10.10.2023).
Erdoğan bu çıkışından iki gün sonra, bu kez TÜGVA Genel Kurulu’nda ABD’nin bölgedeki varlığını sorguluyordu: “Yahu Amerika nere, Akdeniz, İsrail, Filistin nere?” (AA, 12.10.2023)
ERDOĞAN USULÜ
Evet, Erdoğan daha 10 gün önce “ABD’nin ne işi var Akdeniz’de, Filistin’de, Suriye’de” diyordu, peki ABD’nin savaş aygıtı NATO’nun ne işi var İsveç’te?
Evet, “ABD nere, Akdeniz, Filistin nere?” sorgulaması tamam ama aynı sorgulama İsveç için de geçerli değil mi? ABD nere, İsveç nere?
Uluslararası ilişkilerde, dış politika uygulamalarında ve bir siyasetçinin sözlerinde bu denli çelişki olabilir mi, 10 gün içinde politikalarda bu denli zıtlık olabilir mi?
Açık ki Erdoğan’ın sözleriyle eylemleri arasında derin bir uçurum var: Sözleriyle ABD’yi hedef alıyor ama eylemleriyle ABD’nin çıkarlarının gereğini yapıyor.
Elbette bu ilk değil, hatta bunu “Erdoğan usulü” ya da Erdoğan’ın “politika yapma biçimi” diye de niteleyebiliriz. (Bunun en tipik örneklerinden biri Erdoğan’ın “NATO’nun Libya’ya müdahalesi” sırasındaki tutumuydu: Önce “Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne işi var Libya’da?” diyerek tepki göstermiş, kısa süre sonra ise “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir” şeklinde ilginç bir gerekçe üretmişti! Ve ardından da İzmir’deki üs, NATO’nun Libya operasyonunun merkezi yapılmıştı!)
Sorun şu ki bu “politika yapma biçimini”nin Erdoğan’a iktidarını sürdürebilmesine faydası olabilir ama Türkiye’ye faydası yok!
STOLTENBERG’İN TELEFONU
Peki ne oldu da bölge yangın yeriyken, Erdoğan İsveç’in NATO’ya Katılım Protokolünü imzalama ihtiyacı duydu? Yoksa bu süreçte İsveç Ankara’nın şartlarını mı yerine getirdi? Ya da Ankara’nın İsveç’ten istediği terör örgütü üyeleri iade mi edildi? Değil elbette…
Yanıtı NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in üç gün önce Erdoğan’la yaptığı telefon konuşmasında…
Nitekim Erdoğan’ın 23 Ekim’deki imzasından sonra memnuniyet açıklayan Stoltenberg, şöyle diyordu: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’la hafta sonu yaptığımız görüşmede de ifade ettiğim üzere, bu durum (İsveç’in üyeliği) tüm İttifak’ı daha güçlü ve daha güvenli kılacaktır.” (AA, 23.10.2023).
ANKARA’NIN KULLANAMADIĞI ŞARTLAR
Açık ki Erdoğan’ın ve AKP iktidarının saati Ankara saatini değil, Washington saatini gösteriyor. Erdoğan’ın İsveç’in NATO’ya Katılımı Protokolü’nü “şu saatte” imzalamasının başka bir açıklaması yok.
Oysa Erdoğan iktidarı İsrail’in saldırılarını durdurmak konusunda etkili bir pozisyon almak istiyorsa, İsveç’in NATO’ya üyeliğini pekâlâ değerlendirebilirdi: İsrail’in NATO mekanizmalarına ortaklığını gerekçe yaparak, ABD’nin NATO’yu genişletme stratejisine karşı çıkabilirdi.
“Geniş NATO” isteyen ABD’ye karşı iki şart dayatabilirdi:
1) ABD, Türkiye’yi hedef alan teröre desteğini kesene kadar NATO’nun genişleme stratejisi onaylanmayacak.
2) İsrail, ABD’nin himayesinde sürdürdüğü Gazze’ye saldırıları sonlandırana kadar NATO’nun genişleme stratejisi onaylanmayacak.
Hatta, iktidarın saati Washington saatini değil de Ankara saatini gösteriyor olsa, AKP iktidarı, daha İsrail’in NATO mekanizmalarına ortaklığını onaylama sürecinde bile “Filistin devletinin kabulü için barış görüşmeleri” şartını dayatabilirdi!
NATO’NUN ASIL FONKSİYONU
Peki Türkiye neden bunları yapamadı, yapamıyor?
Elbette yanıtlarından biri AKP iktidarının siyasal tutumuyla ilgili… Ancak mesele sadece bu değil, zira iktidarda AKP değil bir başka parti de olsa, benzer süreçler işleyecekti.
Çünkü temel sorun NATO ilişkileriyle ilgili: NATO öyle iddia edildiği gibi üyelerden birinin ABD kararına karşı net pozisyon alabileceği, NATO içinde ABD’yi engelleyebileceği ya da en azından dengeleyebileceği bir mekanizma değil…
NATO, ABD’dir; Washington bu mekanizmayı inşa ederken onu sadece bir “savaş aygıtı” şeklinde planlamamış, ondan önce ve önemli olarak, “üyeleri denetim altında tutabilecek bir hükümetlerüstü örgütlenme” olarak biçimlendirmişti.
Böyle olduğu için de NATO altı gladyo türü örgütlenmeler üye ülkelerde hükümet devirme operasyonlarına kadar uzanabilen işler yapmış; böyle olduğu için de 75 yıldır ABD ne istiyorsa, diğer NATO üyeleri nazlanarak da olsa kabul etmek zorunda kalmıştır.
Önceki on yılları geçtik ama Türk devletinin, Türk ordusunu hedef alan Ergenekon-Balyoz kumpaslarından da 15 Temmuz darbe girişiminden de “asıl dersi” çıkar(a)madığı ortada…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Ekim 2023
Ya Kuşak-Yol barışı, ya ABD savaşı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 18/10/2023
Dünyanın bir bölgesinde dünya liderleri geleceğin “ortak refah” dünyasını inşa etmek üzere Kuşak ve Yol forumunda bir araya gelirken, dünyanın bir başka bölgesinde ise emperyalist ABD’nin “ileri karakolu” İsrail, hastane bombalayıp 500’den fazla insanı öldürüyor…
Bu, aslında insanlığın önündeki iki yola işaret ediyor: Ya 150’den fazla ülkenin katıldığı Kuşak ve Yol ile “ortak refah” dünyası inşa olacak ya da emperyalist ABD-İsrail-İngiltere bloku kendi çıkarlarını koruyabilmek için dünyayı yakacak…
İKİ MODEL, İKİ FARKLI GELECEK
21. yüzyılın ilk çeyreği tamamlanmak üzere. İlk çeyrekte insanlığın geleceğini belirleyecek iki model karşı karşıya geldi:
1) Emperyalist ABD’nin modeli: İlk çeyrek, ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleriyle başladı; ABD’nin Libya ve Suriye saldırılarıyla sürdü.
Emperyalist ABD bir yandan NATO’yu Ukrayna üzerinden Rusya’ya karşı genişletmeye, diğer yandan Avustralya’dan Japonya’ya uzanan bir nükleer hat ile Çin’i çevrelemeye çalışarak, saldırganlığını sürdürmek istiyor.
Ve ABD, emperyalist çıkarlarını koruyabilmek için Çin’e ticaret savaşı açıyor, İran ve Venezüella başta, Türkiye de dahil, onlarca ülkeye yaptırım uyguluyor; teröristleri destekliyor, finansal operasyonlar yapıyor, suikastlar düzenliyor…
2) Küresel Güney’in modeli: İlk çeyreğin ikinci bölümü, 2013’te ilan edilen Kuşak ve Yol ile Küresel Güney’in modelini insanlığın önüne getirdi: Birlikte, kazan-kazan ile ortak refaha doğru…
Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol, 10 yılda dünyanın dörtte üçünü kapsayan bir işbirliği modeli oldu: Çin, 150’den fazla ülke ve 30 uluslararası kuruluşla 200’den gazla Kuşak ve Yol işbirliği anlaşması imzaladı. Kuşak ve Yol, 1 trilyon dolarlık yatırımı harekete geçirdi, 3 binden fazla işbirliği projesine ulaştı, 40 milyon insanı şimdiden yoksulluktan kurtardı ve Küresel Güney ülkelerine kalkınma fırsatı sağladı.
Kısacası bu model, Asya’dan Afrika ve Güney Amerika’ya kadar ezilen dünya için emperyalizm çağında ayağa kalkma fırsatı oldu.
YÜKSELEN ASYA, AFRİKA VE GÜNEY AMERİKA
Dünya şimdi bu fırsatı ABD’nin emperyalist küreselleşmesine karşı Küresel Güney’in ekonomik küreselleşmesi olarak değerlendiriyor ve bölgesel işbirliği modelleri ile hakkını arıyor:
Afrika, “beyaz efendiyi” sırtından atarak ekonomik bağımsızlığı için ayağa kalkıyor.
Güney Amerika, Kuzey’in emperyalist darbeler dönemini bitirerek soldan nefes alıyor.
Asya, Şanghay İşbirliği Örgütü merkezli olarak Asya’da büyük barışı sağlıyor.
Küresel Güney, BRICS başta ekonomik organizasyonların etrafında kenetlenerek emperyalist sömürüye karşı kendi alternatifini kuruyor; ulusal ekonomileri ve ulusal paraları güçlendiriyor.
Ortadoğu normalleşiyor: Suudi Arabistan İran’la, Arap Birliği Suriye’yle, Körfez ülkeleri İran’la normalleşiyor.
Kısacası, ABD’nin tek kutuplu dünyası yıkılırken, çok kutuplu/çok merkezli bir dünya inşa oluyor…
ORTAK REFAH GELECEĞİ
İşte İsrail’in ABD destekli Filistin saldırganlığı, oluşmakta olan bu çok kutuplu dünya karşısında mevcudu koruma hamlesidir; ancak nafile hamledir…
Kurallarını ABD’nin yazdığı düzen artık sürdürülemez; kuralların kolektif yazılacağı dünya düzeni adım adım geliyor…
Küresel Güney, 10. yılı geride kalan Kuşak ve Yol’u daha da geliştirerek, insanlığın “ortak refah” çıkarlarının sağlandığı bir geleceği kazanacak…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Ekim 2023
Aksa Tufanı’nın olası iki sonucu
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 10/10/2023
Aksa Tufanı’nın bölgeselleşme riski elbette var ama tarih göstermiştir ki en olumsuz tablolar bile iyi yönetilirse olumluya dönüştürülebilir.
Bu olasılık, şimdi Aksa Tufanı’nın ortasında, İsrail-Filistin sorunu için de var.
Şöyle ki…
Aksa Tufanı, iki gerçeğe işaret ediyor:
1) Bölge, Filistin’in yok sayıldığı mevcut statükoyu taşıyamaz.
2) İsrail halkı, faşist Netanyahu hükümetini taşıyamaz.
Çok kutuplu/merkezli dünya inşa olurken ve yeni tip uluslararası ilişkiler gelişirken, ABD-İsrail ikilisinin çözümünü engellediği bölgemizin bu en temel sorunu için, çözüm fırsatı var.
Bugün bunu tartışacağız.
ABD’NİN İLERİ KARAKOLU: İSRAİL
Ama ABD emperyalizminin neden çözüm istemediğini ve neden dünyanın önemli bir kısmının savunduğu “iki devletli çözümü” engellediğini anlamalıyız.
Bunun için derin analizlere gerek yok. Zira ABD Başkanı Joe Biden, bundan 37 yıl önce, 1986 yılında bunun en temel yanıtını vermiş.
Şöyle diyor Biden: “Eğer İsrail olmasaydı, ABD bölgede kendi çıkarlarını korumak için bir İsrail yaratmak zorunda kalacaktı. Tekrar söylüyorum, ABD, bölgede bir İsrail üretmek zorunda kalacaktı!”
Bu sözler, hem ABD ile İsrail ilişkisinin yönünü doğru kavramak açısından hem de İsrail’in ABD açısından ne anlama geldiğini saptamak açısından kritik önemdedir.
İsrail, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki ileri karakoludur.
İşte ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkını kullanarak hem “iki devletli çözümü” engellemesinin hem de İsrail’e kalkan olmasının sihri buradadır.
ABD, uluslararası toplum karşısında çok sıkıştığında da İsrail ile Filistin arasındaki arabuluculuğu tekeline alarak, asıl çözümün etrafından dolanıyor, müzakereleri Filistin Devleti’nin kuruluşundan uzaklaştıracak şekilde yönetiyor ve sonuçlandırıyor.
ÇİN’İN ADİL ÇÖZÜM İÇİN ÜÇ ÖNERİSİ
İşte Aksa Tufanı, uzun yıllardır ABD’nin sürdürebildiği bu kısırdöngüyü kırabilmenin manivelası olabilir.
Yani uluslararası ilişkilerde ağırlığı günden güne artan Küresel Güney’in temsilcileri, ABD’nin arabuluculuk tekeline son vererek, gerçek bir çözümü müzakere edebilmek için inisiyatif alabilirler.
Bunun koşullar var…
Anımsayacaksınız: Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, birkaç ay önce Çin’i ziyaret etmiş ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile birlikte “stratejik ortaklık” ilan etmişti (CRI Türk, 14.6.2023).
Fakat, asıl önemlisi ise şuydu:
Çin’in Ortadoğu’da izlediği barışçı rolü öven Mahmud Abbas, Xi Jinping’den Filistin-İsrail meselesinde de arabuluculuk yapmasını istedi. Çin Devlet Başkanı Xi ise soruna “adil çözüm” için 3 öneri açıkladı:
1) Filistin sorununu çözecek tek yol, 1967 yılında belirlenen sınırlar temelinde, başkentin Doğu Kudüs olduğu ve tam egemenliğe sahip bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasıdır.
2) Filistin’in ekonomik gereksinimleri ve halkın yaşamına ilişkin talepleri güvence altına alınmalı. Uluslararası toplum Filistin’e yönelik kalkınma destekleri ve insani yardımları artırmalıdır.
3) Barış görüşmelerinin doğru yönüne sadık kalınmalı.
KÜRESEL GÜNEY’İN İNİSİYATİFİ
Elbette ABD’nin bu sorunu çözümsüz kılmak için tekeline aldığı arabuluculuğu kırmak ve İsrail’i “adil çözüm”e mecbur etmek kolay değil. Ancak bunu sağlayabilme olasılığı düne göre artık daha güçlü…
Mesele artık Çin ve Rusya başta küresel güçler ile Türkiye, Brezilya, Güney Afrika gibi bölgesinin güçlü ülkeleri tarafından bunun kolektif bir iradeyle zorlanmasıdır.
Birleşmiş Milletler’in bu soruna ilişkin aldığı ama ABD’nin uygulatmadığı kararı, önümüzdeki süreçte masaya getirmek ve uygulanması için dayatmak mümkündür.
Unutulmamalı: ABD hegemonyası zayıflamakta ve emperyalist ABD’nin, iki 10 yıl boyunca uygulayabildiği uluslararası ilişkileri tek yönlü dikte edebilme kabiliyeti sınırlanmaktadır.
FAŞİST NETANYAHU
İsrail tarihinin en sağcı, en ırkçı, en dinci (Yahudi şeriatçı) kabinesini kuran Benjamin Netanyahu, tam 9 aydır İsrail’in yarısı tarafından her hafta sonu yapılan eylemlerle protesto ediliyor. Çünkü Netanyahu iktidarı, benzerleri gibi, yargıyı kontrolüne almaya çalışarak, otokrasiye yöneliyor.
Şimdi Netanyahu, Aksa Tufanı’ndan yararlanarak, üzerindeki baskıyı hafifletmek ve kendisini hedef alan bu tarihi önemdeki muhalefeti susturmak istiyor.
Ancak İsrail kamuoyuna bakılırsa, bu öyle kolay değil.
Bir kere daha ilk günden itibaren, Aksa Tufanı karşısında İsrail’in gafil avlanmasından Netanyahu hükümeti sorumlu tutulmaya başladı. İsrail’in önde gelen gazetelerinden Haaretz, yazıişlerinin kolektif imzasını taşıyan “Netanyahu, İsrail-Gazze Savaşının sorumluluğunu taşıyor” başlıklı yazıyla başbakana cephe aldı.
Normalde, kamuoyunun iktidarın arkasında saf tutabileceği böyle bir durumda, başbakanın sorunun kaynağı olarak görülebilmesi, İsrail açısından kritik önemde ve İsrail’in demokratik halkı açısından da kritik değerdedir.
Öte yandan, İsrail Komünist Partisi ile sol partilerin oluşturduğu Barış ve Eşitlik İçin Demokratik Cephe de “Sorumlu Netanyahu hükümetinin canice işgal politikasıdır” çıkışıyla, başbakanı hedef aldı.
Cephe, Netanyahu’yu sorumlu ilan ettiği açıklamasında çözüme de işaret etti: “İşgali sona erdirmek için çabalamak ve Filistin halkının meşru taleplerini ve haklarını tanımak.”
Kısacası, İsrail içinde, sorunun nedenini İsrail’in işgalci politikalarında görme eğilimi, düne göre bugün artık çok daha güçlü bir eğilimdir. Şimdi İsrail halkının da önemli bir bölümü, Filistin halkıyla barış içinde komşu ülkeler olarak yan yana yaşamak istemektedir.
Dolayısıyla şimdi savaş baltalarını kuşanarak, Gazze’ye en insanlık dışı bombardıman emrini veren faşist Netanyahu, aslında en güçsüz durumdadır; İsrail tarihinin bu en sağcı hükümeti İsrail halkı tarafından taşınamaz haldedir.
İKİ OLASILIK
Sonuç olarak, Aksa Tufanı, orta/uzun vadeli bir olasılık olarak iki sonuç ortaya çıkarabilir: İsrail’de Netanyahu kabinesi çökebilir ve ABD’nin koruduğu mevcut statüko yıkılarak iki devletli çözüm için Küresel Güney inisiyatifi ağırlık kazanabilir.
Bu Filistin halkı için de, İsrail halkı için de, bölge için de en yararlı sonuçtur ve gerçekleşebilmesi için zorlanmalıdır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10 Ekim 2023
Türkiye için yeni model: İttifak değil ortaklık
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/10/2023
Gelişen çok kutuplu/merkezli yeni dünya, Soğuk Savaş dönemine özgü “ittifak” ilişkileri yerine “ortaklık” ilişkilerini öne çıkarıyor.
Böylece gelişmekte olan ülke, sadece müttefiki olan olan ülkeyle ve bağlısı kampla değil, “çok tarafla” işbirliği yapabiliyor. Bu da haliyle gelişmekte olan ülke için 1) çıkarlarını daha iyi koruyacağı daha geniş manevra alanı, 2) daha esnek dış politika uygulayabileceği geniş açı ve 3) ekonomik getirisi daha büyük kazan-kazan ilişkisi demektir.
ABD, NATO aracılığıyla Soğuk Savaş tipi ittifak ilişkilerini sürdürürken, Çin yeni dönemde yeni tarzla, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi organizasyonlarda “ortaklık” ilişkisini savunmaktadır.
SUUDİ ARABİSTAN ÖRNEĞİ
Buna başarılı bir örnek olarak Suudi Arabistan’ı gösterebiliriz.
Soğuk Savaş döneminde ABD’nin müttefiki olan Suudi Arabistan, ABD’nin petro-dolar sisteminin de önemli bir dayanağıydı. Ancak Riyad yönetimi, Soğuk Savaş ilişkilerini gelişmekte olan çok kutupluluk sayesinde gevşeterek, kendisine yeni bir alan açtı:
1) Suudi Arabistan, Rusya’yla ABD tehditlerine rağmen enerji-politik işbirliği yaparak ekonomik çıkarlarını sağladı. Rusya-Suudi ortaklığı, üretimde kesinti uygulayıp petrol fiyatlarını yüksek tutarak, iki ülke ekonomisinin daha çok kazanmasını sağladı.
2) Suudi Arabistan, Çin’le ABD tehditlerine rağmen işbirliği yaprak hem siyasette hem de ekonomide kazançlı çıktı. Çin’in arabuluculuğunda Suudi-İran barışı, Suudi petrolünün Çin’e yuan ile satışı konusu, Çin-Suudi ortak enerji ve petrokimya projeleri Riyad için kazanç oldu.
3) İran’la Çin arabuluculuğunda normalleşen Çin, aynı zamanda ABD arabuluculuğunda İsrail ile normalleşmeyi de görüşüyor, ama normalleşmenin şartı olarak masaya bağımsız Filistin devletinin kabulünü koyuyor ve Filistin’e ilk kez büyükelçi atıyor.
4) Ve tüm bu tablo içerisinde Suudi Arabistan ABD ile ilişkilerini de sürdürüyor. Ve ABD de çok rahatsız da olsa Suudilerin Çin ve Rusya’yla yürüttüğü işbirliğini kabul etmek zorunda kalıyor.
TÜRKİYE’NİN GÖZÜNÜ ÖRTEN NATO BAĞI
Türkiye’nin çok kutuplu yeni dünyanın bu getirisinden Suudi Arabistan kadar faydalanamadığı ortada. Neden mi?
30 Eylül’de Cumhuriyet’te yazdığım “Amerikancıların Menendez fırsatçılığı” başlıklı yazımda şöyle demiştim:
“Türk-Amerikan ilişkileri sorunludur; sadece son dönemde değil, başından beri sorunludur. Çünkü Türkiye ile ABD’nin ilişkisi, devletten devlete egemen ilişkiler şeklinde değil, NATO bağı nedeniyle ‘strateji sahibi’ ile ‘stratejinin eklemlisi’ şeklinde sürüyor. NATO bağı olduğu müddetçe de bu ilişkiyi düzeltebilmek mümkün değildir. Çok kutuplu dünya inşası ülkelerin önüne büyük manevra alanları sağlarken Türkiye’nin bunu Suudi Arabistan kadar değerlendiremiyor oluşunun esas nedeni işte bu NATO bağıdır. Çünkü o bağ, aynı zamanda fiili bir gözbağıdır.”
Evet, Türkiye çıkarlarının Çin ve Rusya’yla işbirliğini derinleştirmekte olduğunu görüşüyor ama NATO bağı nedeniyle o işbirliğini derinleştiremiyor. Çünkü son tahlilde Türkiye, üyesi olduğu NATO’nun stratejik konseptinde yer aldığı ve altına imza koyduğu için “Rusya’yı yakın tehdit”, “Çin’i baş rakip” kabul etmek zorunda…
Oysa Türkiye için Rusya “tehdit” değildir, Çin “baş rakip” değildir. Bu değerlendirme Türkiye’nin değil, NATO’nundur. NATO’nun değerlendirmesi de ABD’nin tutumuna göredir. Yani Türkiye kendi çıkarına göre değil, ABD’nin çıkarına göre Çin ve Rusya’ya karşı pozisyon almış olacaktır.
İşte NATO’nun asıl fonksiyonu budur. NATO sadece bir askeri aygıt değil, ABD’nin müttefiklerine kendi çıkarlarını savundurtmasının aracıdır. ABD bunu NATO konsepti üzerinden müttefiklerini kendi stratejisine eklemleyerek yapmaktadır. Bunun yolu da müttefikleri siyasi denetim altında tutabilmesidir ki bu da NATO ilişkileri üzerinden kurulan paralel devletlerle olmaktadır.
NATOKÖRLÜK
ABD’yi Türkiye’nin çıkarlarını en çok tehdit eden ülke olarak saptayabilenler bile çoğunlukla NATO üyeliğinin sürdürülmesini savunmaktadır.
Bu NATOkörlüktür ve iki temel nedeni vardır:
1) “ABD başka NATO başka” demektedirler. Hatta bir bölümü Türkiye’nin çıkarlarını hedef alan ABD’nin NATO içinden dengelenebileceğini düşünmektedir.
Oysa NATO esas olarak ABD’dir ve ABD’nin teröre destek de dahil hiçbir hamlesi, Türkiye tarafından NATO içinde dengelenememiştir.
2) NATO içinde olmanın NATO dışında olmaktan daha güvenli olduğunu sanmaktadırlar. Hatta NATO olmayınca silahsız kalacaklarını savunmaktadırlar.
Oysa bu da “NATO bağının” gözleri örtmesinin sonucudur. Tersine NATO Türkiye’nin ulusal savunmasını ve silahlanmasını önlemiştir. Hatta ABD askeri ambargo uygulamıştır. Ancak o durumda Türkiye, örneğin birincisi Kıbrıs Barış Harekâtından sonra, ikincisi de 28 Şubat iklimiyle “ulusal silahlanmada” iki büyük yerlileşme hamlesi başlatmıştır.
Kuşkusuz bu iki neden de bağımsızlık anlayışının yitirilişinin sonucudur.
ÇOK TARAFLILIK, ÇOK KAZANÇ
Özetle Türkiye’nin çok kutuplu/merkezli dünyanın geliştiği şu süreçte, ittifaksız ortaklıklar kurabilmesinin zemini vardır.
Üstelik bu yol, Türkiye’nin ABD ve AB ile daha dengeli ilişki kurabilmesinin de garantisidir. NATO bağı kalkınca, Türkiye bu iki güç merkeziyle devletten devlete egemen ilişkiler sürdürebilecek; onların stratejisinin gereğini değil, kendi çıkarlarının gereğini yapacaktır.
Özetle Türkiye ABD ve AB ile ittifak değil; ABD, AB, Çin ve Rusya ile ikili bağımsız ilişkiler, ortaklıklar kurmalıdır. Çok taraflılık, çok kazanç demektir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Ekim 2023
NATO Genel Sekreterinin mesajının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 26/09/2023
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ABD’nin ünlü Dış İlişkiler Konseyi’nde (CFR) yaptığı konuşma, Washington’un ana hedefini ve büyük stratejisine işaret etmesi bakımından çarpıcıydı.
Stoltenberg “Eğer ABD Çin ile ilgili endişe duyuyorsa, Putin’in Ukrayna’daki savaşı kazanamayacağını garantilemeli” dedi.
Böylece ABD’nin NATO’yu Ukrayna’ya neden genişletmek istediğinden başlayarak bu ülkeyi Rusya’ya karşı neden bir uzun savaşa zorladığına kadar pek çok konunun da bizzat ilk ağızdan yanıtını vermiş oldu Stoltenberg…
TERSİNE ÇİN-RUSYA İŞBİRLİĞİ DERİNLEŞTİ
ABD’nin en sonunda NATO belgesine de kaydettiği gibi asıl rakibi Çin.
ABD, Çin’i durdurabilmek için öncelikle Avrupa’ya ihtiyaç duyuyor. Avrupa’yı stratejisine eklemlemesi için de Avrupa-Rusya ilişkilerinin bozulması ve Rusya’nın Avrupa Güvenlik mimarisinden çıkarılması gerekiyordu. NATO’yu Ukrayna’ya genişletme stratejisini bu nedenle uyguladı. Böylece stratejik özerklik arayan Berlin-Paris eksenini, Rus “tehdidi” üzerinden kendi stratejisine eklemleyecekti.
Diğer yandan Ukrayna’da yıpranacak Rusya, Çin’i yalnız bırakmak zorunda kalacaktı; ABD’yi en çok rahatsız eden Çin-Rusya ortaklığı zayıflayacaktı.
Ancak bunlar olmadı. Rus ekonomisi batmadı, Putin devrilmedi, Rusya askeri operasyonun hedeflerini önemli oranda ele geçirdi ve şimdi “Kolektif Batı” saldırısına karşı onu korumaya çalışıyor. En önemlisi de Çin-Rusya işbirliği daha da derinleşti.
ABD’NİN NATO’YU ASYA-PASİFİK’E YAYMA HEDEFİ
ABD bir süredir NATO’yu Asya’ya yaymaya çalışıyor. Oysa NATO bir Kuzey Atlantik örgütü, kuruluş belgeleri üyeleri açısından görev alanını Kuzey Atlantik’le sınırlıyor.
Washington ise bunu aşabilmek için kurnazlığa başvuruyor ve “Kuzey Atlantik (ABD-Avrupa) ile Asya-Pasifik bölgesinin güvenliği bölünmezdir” diyor.
ABD bu söylemin altını üçgenler, dörtgenler inşa ederek doldurmaya çalışıyor. İngiltere ve Avustralya ile AUKUS, Japonya ve Güney Kore ile Üçlü Savunma İşbirliği, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda ile Dörtlü Askeri İşbirliği oluşturuyor.
Ardından NATO, ABD’nin üçlü, dörtlü işbirliği yaptığı bu ülkeleri ortak ilan ediyor. Sonra da ortaklarla ilişkileri sürdürebilmek için bölgede NATO irtibat ofisi kurmaya soyunuyor.
Böylece Çin’i müttefikleriyle kuşatmak istiyor.
İşte NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de bu hedefin gerçekleşebilmesi için Putin’in kaybetmesinin sağlanması gerektiğine işaret ediyor.
RUSYA DEĞİL NATO YAYILIYOR
NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, geçenlerde de önemli bir ifşaatta bulunmuş ve özetle “NATO’nun sınırlarına daha fazla yaklaşmasını önlemek adına Putin’in savaşa girdiğini” söyleyerek, Batı’nın bir yıldır yürüttüğü “yayılmacı Rusya” iddiasını istemeden çürütmüştü!
Evet, Rusya yayılmak için değil, NATO’nun kendisini hedef alan yayılmasını durdurabilmek için savaşı seçmişti.
Aynı şekilde ABD Çin’i de Asya-Pasifik’i tehdit eden ülke olarak sunmaya çalışıyor ama gerçek olabildiğince çıplak: Asya-Pasifik’te savaş gemileri bulunduran, askeri anlaşmalar yapan, bölgeye silah sevk eden ülke ABD…
Öte yandan ABD, Çin’in “kurallı düzeni” bozmaya çalıştığını propaganda ederken, kuralları kendisinin yazdığını ve buna rağmen işine gelmediğinde o kurallara uymadığını da gözlerden gizlemeye çalışıyor.
GENİŞ KÜRESEL GÜNEY CEPHESİ
Ancak tablo hızla değişiyor.
Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS genişliyor. Özellikle BRICS Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinin yoğun ilgi gösterdiği bir yapı haline geldi.
Diğer yandan Afrika Birliği’nden İslam İşbirliği Teşkilatına, Bağlantısızlar Hareketinden G77’ye (ki artık 134 üyeli) kadar bölgesel organizasyonlar, ŞİÖ ve BRICS’le birlikte geniş bir “Küresel Güney” cephesini oluşturuyor.
Kısacası ABD’nin tüm çabasına rağmen çok kutuplu bir dünya adım adım inşa oluyor:
Afrika kıtadan adım adım emperyalizmi kovuyor, Ortadoğu’da pek çok sorun çözüm yoluna giriyor, Rusya-Körfez petrol işbirliği ABD’nin enerji-politik saldırganlığını kesiyor, pek çok ülke karşılıklı ticaretini dolar yerine ulusal paralarıyla yapmaya başlıyor, Kuşak ve Yol ilerliyor, ABD dünyanın dörtte üçünü yaptırım politikalarına ikna edemiyor ve Soğuk Savaş dönemi müttefikleri Washington’un rakipleriyle işbirliği yapıyor…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Eylül 2023
İtalya’nın Kuşak ve Yol çıkarı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/09/2023
İtalya, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol Girişimi’ne 2019’da katılan tek G7 ülkesi. Ancak İtalya özellikle Ukrayna savaşından bu yana ABD’nin çifte baskısı altında; hem Rusya’ya karşı yaptırımlara katılması isteniyor hem de Kuşak ve Yol’dan ayrılması…
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin Hindistan’da düzenlenen G20 Zirvesi kapsamında görüştüğü Çin Başbakanı Li Qiang’a “Kuşak ve Yol’dan ayrılma niyetini” söylediği belirtiliyor (Euronews, 10.9.2023). Ancak henüz netleşmiş bir durum yok.
İtalya Kuşak ve Yol için Mart 2019’da mutabakat zaptı imzalamıştı, yani ABD’nin baskısına boyun mu eğeceği yoksa bağımsızlığını ve çıkarlarını mı esas alacağı sorusunun yanıtına aylar kaldı. Hatta İtalyan hükümetinin konuyu aralık ayında parlamentonun gündemine getireceği belirtiliyor.
İTALYA’NIN İMZASI ENGEL DEĞİL
Geçen hafta incelemiştik: G20 zirvesi sırasında Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru mutabakat zaptı imzalandı. İmzacı ülkeler Hindistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Almanya, İtalya, AB ve ABD.
İmzacılar arasında İtalya’nın da oluşu, İtalya’nın zaten Kuşak ve Yol’dan ayrılması gerektiğine işaret ettiği şeklinde yorumlanıyor. Nitekim imzalanan koridor da ABD tarafından Çin’in Kuşak ve Yol’una alternatif olarak görülüyor.
Ancak İtalya’nın bu koridorun imzacısı olması, Kuşak ve Yol’dan ayrılmasını gerektiren bir durum değil.
KUŞAK VE YOL’UN İTAŞYAN EKONOMİSİNE ETKİSİ
Daha önemlisi de İtalya’nın çıkarları Kuşak ve Yol’da olmayı sürdürmesini gerektiriyor. Neden mi?
1) İtalya, Kuşak ve Yol’a katıldığı 2019 yılından bu yana Çin’e ihracatını artırıyor. Son beş yıla bakılınca, İtalya’nın Çin’e ihracatının yüzde 30 arttığı görülüyor (AA, 5.9.2023). Bu yılın ilk beş ayına göre de İtalya’nın Çin’e ihracatı yüzde 58 oranında artmış durumda.
Benzer şekilde İtalya ile Çin arasındaki ikili ticaret hacmi de artmış durumda. Orada da 2019’dan 2022’ye artış yüzde 42 şeklinde. Böylece 2022’de İtalya-Çin ticaret hacmi 78 milyar dolara yükselmiş oldu (Global Times, 1.8.2023).
2) İtalya ile Çin arasındaki ikili ticaret hacminin 2003’te sadece 11,7 milyar dolar olduğu göz önüne alınırsa, 78 milyar dolara çıkmış olmasının önemi daha iyi anlaşılır. 2003’ü baz almam şundan: İtalya, 2004 yılında Çin’le stratejik ortaklık anlaşması imzalamıştı.
İTALYAN ŞİRKETLERİ ÇİN’LE İLİŞKİLERDEN MEMNUN
3) İtalya ile Çin arasında büyük anlaşmalara imza atıldı:
Örneğin iki ülke tarafından ortaklaşa inşa edilen ilk büyük ölçekli yolcu gemisi, deneme yolculuğunu başarıyla tamamladı. Toplamda altı yolcu gemisinden oluşan ortak gemi inşaat projesinin değeri yaklaşık 5 milyar dolar.
Örneğin STMicroelectronics, Çinli bir şirketle 3,2 milyar dolar değerinde yarı iletken ortak girişimi kurmak üzere anlaşma imzaladı.
4) Kuşak ve Yol’un İtalya’ya olumlu etkisi, krizdeki AB ekonomilerinin karşılaştırmasına bakılarak da anlaşılıyor.
İtalyan Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün raporuna göre, İtalyan ekonomisi ilk çeyrekte olumlu performans sergileyerek Avrupa Birliği’ndeki diğer ekonomileri geride bıraktı.
5) Çin’in Roma Büyükelçisi Jia Guide, Global Times ile yaptığı röportajda dikkat çekti: İtalya-Çin Konseyi Vakfı tarafından yürütülen bir anket, İtalyan şirketlerinin yüzde 84’ünün Çin-İtalya ekonomik ve ticari ilişkilerine ve kalkınma beklentilerine olumlu baktığını gösteriyor (Global Times, 26.7.2023).
İTALYA’NIN ÖNÜNDEKİ ZOR KARAR
Veriler ortada. Dolayısıyla İtalya’nın mevcut hükümetinin Kuşak ve Yol’dan ayrılma eğilimi ekonomik değil siyasi.
Nitekim İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, seçim öncesinde dönemin İtalya Başbakanı Giuseppe Conte’nin Kuşak ve Yol’a katılma kararını “büyük hata” olarak nitelemiş, daha da önemlisi, İtalya’nın dış politikasının “Avrupacı ve Atlantikçi” olması gerektiğini savunmuştu.
Ama bir de ekonominin gerçekleri var elbette. İşte bu nedenle Romahükümeti hem ABD baskısı nedeniyle “Kuşak ve Yol’a hayır” diyor ama hem de “Çin’le ilişkinin derinleştirilmesine evet” çizgisini savunuyor.
Bunun en somut ifadesi İtalya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Antonio Tajani’den geldi. Çin ziyareti sırasında Tajani, Kuşak ve Yol’da aradıklarını bulamadıklarını ama Çin’le üst düzey ilişkileri yoğunlaştırmayı istediklerini açıkladı.
Sonuç olarak İtalya’nın önünde çok önemli bir karar var: Ya Kuşak ve Yol’un fırsatlarından yararlanmak ya da ABD’nin Batı Avrupa’yı Soğuk Savaş’taki gibi yeniden tahakkümü altına alma stratejisine yenilmek…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Eylül 2023
Kuşak ve Yol’a karşı Koridor mu?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/09/2023
G-20 zirvesi sırasında 7 ülke tarafından mutabakat zaptı imzalanan “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru”, daha çok “Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’a karşı bir Batı-Hindistan ortaklığı” bağlamında tartışılıyor.
Bu koridorun mutabakat zaptının imzacıları Hindistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Almanya, İtalya, AB ve ABD oldu.
Deniz yolu ve demiryolu ayakları olan koridorun rotası özetle şöyle: Hindistan’dan deniz yoluyla Birleşik Arap Emirlikleri’ne uzanacak, Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden İsrail’a ulaşacak, tekrar denizyolu ile Yunanistan’a varacak.
İSRAİL İÇİN ABD DEVREDE
ABD Başkanı Joe Biden, koridor için imzalanan mutabakat zaptını “bu gerçekten büyük bir anlaşma” diyerek kutladı ve “G20 zirvesinin ve ortaklığın odak noktası” olarak niteledi.
ABD’nin bu koridorla ilgili bir süredir çalışma yapmakta olduğu anlaşılıyor. Zira koridorda önemli bir yere sahip olan İsrail için devrede olanın bizzat Washington yönetimi olduğu anlaşılıyor.
İsrail Başbakanı Netanyahu, ülkesinin bu projede önemli bir kavşak olacağını belirttiği konuşmasında, “projeye katılmaları için ABD’nin kendileriyle birkaç ay önce temas kurduğunu ve o tarihten bu yana bu atılımın gerçekleşmesi için yoğun diplomatik temaslar yürüttüklerini” açıkladı.
Projeyi “İsrail tarihindeki en büyük işbirliği” olarak niteleyen Netanyahu, bu projenin demir yolları, fiber optik kanallar ve elektrik hatlarının döşenmesi ile diğer altyapı işlerini kapsayacağını belirtti.
BIDAN’IN İŞARET ETTİĞİ İKİ KORİDOR
ABD’nin koridoru Çin’e karşı düşündüğünün en net göstergelerinden biri de Biden’ın konuşması sırasında ikinci bir koridora işaret etmesiydi.
Biden, ikincil olarak da Sahra altı Afrika’da, “Trans-Afrika Koridoru”na yatırım yapmak için özel bir kamu ortaklığı için çalıştıklarını duyurdu ve buna AB’nin katıldığını söyledi.
Proje özetle Afrika’nın güneyindeki Angola’dan Hint Okyanusu’na uzanacak bir demiryolu hattını içeriyor.
İşte Biden bu iki koridorun, Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridoru ile Trans-Afrika koridorunun, oyunun kurallarını değiştiren iki büyük yatırım olarak niteledi.
KORİDORUN FİNANSMAN SORUNU
Peki bu proje ne zaman başlayacak, nasıl finanse edilecek?
Zapta imza atan ülkeler, bağlayıcı bir finansal taahhütte bulunmadı, yalnızca iki ay içinde koridorun oluşturulmasına yönelik bir “eylem planı” hazırlamayı kabul etti.
Yapılan değerlendirmelerde, ABD’nin bu en önemli sorun için AB ve Japonya’ya yaslanmayı planladığı anlaşılıyor.
AB’nin geçen yıl Kuşak ve Yol’a alternatif olarak açıkladığı Küresel Ağ Geçidi projesi için 2027’ye kadar gelişmekte olan ülkelerin altyapı yatırımlarına ayıracağını açıkladığı 300 milyar avroluk kaynağın, buraya yönlendirileceği belirtiliyor.
Diğer yandan Japonya da projede rol üstleneceklerini duyurdu. Japonya Başbakanı Kişida, ülkesinin “partner ülkelerin ekonomik gelişimlerini desteklemek amacıyla altyapı yatırım projelerine öncülük edeceğini” söyledi.
TÜRKİYE RAHATSIZ
Toplam bir değerlendirmeye geçmeden, koridorla ilgili Türkiye’nin tutumunu da not edelim.
Konu, G20 dönüşü sırasında gazeteciler tarafından Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da soruldu. Koridor Türkiye’den geçmiyor, Avrupa’ya bağlantı Körfez ülkeleri-İsrail-Akdeniz üzerinden kuruluyor.
Belli ki Erdoğan bu durumdan rahatsız. Zira net bir şekilde “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridoru Türkiye’siz olmaz” dedi.
Erdoğan, gazetecinin “koridor Çin’in ve Kuşak ve Yol’una karşı mı” sorusuna ise şu yanıtı verdi: “Kuşak ve Yol girişimi konusunda Çin mesafe aldı, devam ediyor. Biliyorsunuz bizim de Çin’in attığı bu adıma yönelik aldığımız mesafe var. Yani Marmaray’a varıncaya kadar hepsi o projenin, planın içinde.”
DEĞİŞEN DÜNYA HESAPLARI DA DEĞİŞTİREBİLİR
Genel bir değerlendirmeye geçersek…
1) ABD’nin, bu koridoru Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’a karşı düşündüğü açık.
ABD, Çin’e karşı Hindistan’ı başından beri dengeleyici güç olarak görüyor ve bu nedenle Hindistan’ı Çin’i hedef alan büyük stratejisine eklemlemeye çalışıyor. ABD yönetimi sırf bu amaçla, Asya-Pasifik ismini bile Hint-Pasifik’e çevirdi.
Hindistan ise ŞİÖ ve BRICS’te ortağı olduğu Çin ve Rusya’ya karşı ABD’nin müttefikliğini kabul etmiyor ama QUAD ve bu türden ekonomik koridor projelerinin içinde yer alarak kendisine alan açmaya çalışıyor.
Görünen o ki Hindistan “bağlantısızlık geleneği” üzerinden her iki tarafla da işbirliği yürütmeyi, bu şekilde konumunu güçlendirmeyi hesaplıyor.
2) ABD, bu koridor üzerinden sadece Hindistan’ı değil, son dönemde Çin’le işbirliğine ağırlık veren Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’ni de yeniden yanına çekmeyi hedefliyor.
3) Koridorun hayat bulmasının önündeki en önemli sorun, finansman sorunu. ABD’nin bu projeye açıkladığı kaynağı yok, yukarıda da belirttiğimiz gibi AB ve Japonya kaynaklarına dayanacağı anlaşılıyor.
Oysa Kuşak ve Yol’da büyük mesafe alınmış durumda ve AB’nin 2027’e kadar 300 milyar avro kaynak düşündüğü şartlarda, Çin’in 2027’ye kadar 1.7 trilyon dolar harcamış olacağı hesaplanıyor.
4) Çok kutupluluk/merkezlilik, ülkelerarası ilişkileri çok hızlı etkiliyor ve değiştiriyor. ABD’nin en önemli müttefiklerinin Çin’le son yıllarda derinleştirdikleri işbirliği ve BRICS’e Küresel Güney’in yönelimi gibi durumlar, hesapların her zaman tersine dönebileceğinin de göstergesi.
Nasıl ki ABD müttefiki Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile Rusya’yı yıpratacak enerji hamlesi yapmayı planlarken tersi oluştuysa, bu gibi projelerde de günün sonunda hesaplar değişebilir!
Özetle Koridor, Kuşak ve Yol’un alternatifi olamaz ama ortak çıkarları yükseltmek üzere Kuşak ve Yol’un içinde koridor olabilir…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
12 Eylül 2023
ABD modeli, Türkiye-Rusya modeli
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 05/09/2023
Soçi’deki Erdoğan-Putin zirvesinin en çok üstünde durulan başlığı tahıl koridoru sorunuydu. Türkiye’nin arabuluculuğunda Rusya, BM ve Ukrayna ile imzalanan iki anlaşmanın Ukrayna kısmı uygulanırken, Rusya kısmının uygulanmaması, yani Rus tahılının satışının önündeki engellerin kaldırılmaması nedeniyle Moskova anlaşmadan çekilmişti.
KARADENİZ’İ RİSKE ATAN ABD MODELİ
ABD bu tablo karşısında ikili bir politika izledi: Bir yandan Rusya’nın tahıl satışının önündeki engelleri sürdürerek “Rusya’nın tahıl koridoru anlaşmasına” dönüşünü(!) istedi ama diğer yandan da “insani koridor”u uygulamaya sokmaya çalıştı.
Neydi insani koridor? Ukrayna tahılının Karadeniz’in batısını izleyerek, NATO üyeleri olan Romanya, Bulgaristan ve Türkiye karasularından İstanbul Boğazı’na ulaşması.
Bu koridor, Rusya açısından, dönüşte Ukrayna gemilerinin ne getirdiğinin kontrol edilemeyeceğinden ötürü riskliydi ve Moskova açıkça bu uygulamaya izin vermeyeceğini belirtti. Nitekim insani koridor, sadece tek bir uygulamaya sahne oldu.
Bu ABD modeli, Karadeniz’i çatışmanın sahası yapma riski taşıyordu elbette. Nitekim bu modeli en örtüsüz şekilde gündeme getiren de eski NATO Başkomutanı James G. Stavridis’di: “Ukrayna tahılını taşıyan gemilere NATO ya da ABD ve İngiltere ile Karadeniz’deki ortaklarının savaş gemileri güvenlik sağlamalı. Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’daki NATO üslerinden kalkan savaş uçakları onlara eşlik etmeli.”
TÜRKİYE ABD MODELİNE KARŞI
Türkiye, taşıdığı bu risk nedeniyle ABD modeline karşı. Nitekim dün Soçi’de Erdoğan bunu ifade etti, “tahıl koridoruna alternatif olarak yapılan önerilerin tarafların katılımına açık kalıcı model sunmadığını” belirtti.
Putin de Soçi’de “insani koridor” konusuna değindi ve “Ukrayna’nın insani koridoru askeri amaçlarla kullandığını” belirterek, Türk Akım ile Mavi Akım’a saldırı girişimleri olduğunu anımsattı.
KARADENİZ’İ KORUYAN TÜRK-RUS MODELİ
Türkiye-Rusya modeli ise mevcut anlaşmanın gereklerinin yerine getirilerek, tekrar uygulanması şeklinde. Yani ABD/Batı BM’nin imzaladığı anlaşmadaki gibi Rus tahılının satışının önündeki engelleri kaldıracak ve Rusya anlaşmaya dönecek.
Ancak ABD, Rus tahılının satışını önleyen yaptırımlarını sürdürüyor. Buna rağmen de “Rusya’nın insani gerekçelerle tahıl koridoru anlaşmasına dönmesi gerektiğinin” propagandasını yapıyor. Nitekim, Erdoğan-Putin zirvesinden sonra bile bu ikiyüzlü siyasetini sürdürdü Washington: “Rusya’yı tahıl anlaşmasını uygulamaya çağırıyoruz. ABD, BM ve Türkiye’ye minnettar.”
Bu tutum nedeniyle de Soçi’den “yeniden tahıl koridoru” kararı çıkmadı. Putin, “yaptırımlar kaldırılmadan anlaşmaya dönmeyeceğini” belirtti. Diğer yandan Rusya’nın tahıl koridoru anlaşmasından çekilmesinin küresel gıda pazarını etkilemediğini, üretimde sıkıntı olmadığını, yalnızca dağıtımda aksaklık olduğunu belirtti.
AFRİKA İÇİN ALT KORİDOR
Diğer yandan Moskova, Ukrayna tahılının propaganda edildiği gibi ihtiyaç duyan ülkelere değil, gelişmiş ülkelere gittiğini belirtiyor.
Ukrayna tahılının geçişindeki kontrol merkezi durumundaki İstanbul’un verileri de Moskova’yı doğruluyor. Nitekim Erdoğan Soçi’de buna dikkat çekti: “Karadeniz Tahıl Koridoru’ndan, en az gelişmiş, fakir Afrika ülkelerine gönderilecek tahıl önemli. Ama buradan çıkacak tahılın yüzde 44’ü Avrupa ülkelerine giderse buna tabii haklı olarak Rusya olumlu bakmıyor.”
İşte bu şartlarda mevcut tahıl koridoruna dönülmediyse de, Afrika’ya destek için bir “alt koridor” inşasında mutabık kalında Soçi’de.
Özetle, Rusya, en ihtiyaç duyan altı Afrika ülkesine ulaştırılmak üzere Türkiye’ye 1 milyon ton tahıl gönderecek, Türkiye bunu una dönüştürecek, Katar da bu organizasyonun finansmanına destek verecek.
Putin bunun alternatif bir anlaşma olmadığını ise özellikle belirtti: “Bu mevcut anlaşmanın ikamesi değil, aksine bizim tarafımızdan sunulan büyük bir katkı. Bu, Afrika ülkelerinin gıda sorunlarının çözümüne bizim tarafımızdan yapılacak çok büyük bir katkı”
İKİ MODEL, İKİ ZIT YAKLAŞIM
Evet, özetle Karadeniz’de Tahıl Koridoru konusunda iki temel model var.
ABD modeli, Ukrayna tahılının NATO ülkesi karasularından dünyaya pazarlanmasını savunuyor. Ancak bu model, yukarıda özetlediğimiz şu riski taşıyor: Rusya, Ukrayna gemilerinin kontrol edilmediği bu modelde dönüşte silah taşıyabileceğini belirterek, uygulamaya sahada engel olacağını belirtiyor. Haliyle ABD modeli, Karadeniz’de bir çatışma riski taşıyor. Ankara bu nedenle ABD modeline karşı.
Türkiye-Rusya modeli ise mevcut anlaşmanın uygulanması şeklinde. Ancak şu farkla: Moskova anlaşmanın kendisiyle ilgili bölümü yerine getirilmeden anlaşmaya dönmeyeceğini belirtirken, Ankara ise Moskova’nın tutumunu haklı bulmakla birlikte, yine de anlaşmaya dönmesini savunuyor.
Dolayısıyla Soçi’den Tahıl Koridoru konusunda net sonuç çıkmadı ama Erdoğan’ın bir süredir izlediği Ukrayna’ya yakın siyasetlere (“Kırım’ın ilhakı kabul edilemez” ve “Ukrayna NATO üyeliğini hak ediyor” söylemleri ile Rusya’yla yapılan anlaşmaya aykırı olarak 5 neo-Nazi taburu komutanını Zelenski’ye teslim etmesi) rağmen, Ankara ile Moskova yararını gördükleri işbirliğini sürdürme isteğini ortaya koymuş oldu.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Eylül 2023
Anti-petrodalar düzeni
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 29/08/2023
ABD’nin 1970’lerin başında Suudi Arabistan’la yaptığı “petrolü dolarla satma karşılığında güvenlik garantisi verme” anlaşması, kısaca “petrodolar düzeni” denilen ABD düzenini ortaya çıkarmıştı.
Petrodolar düzeni, ABD egemenliğinin üzerinde yükseldiği belli başlı sütunlardan birisiydi.
BRICS’in altı üyeyle genişlemesi, ABD’nin petrodolar düzeninin adım adım sonunu getirecek gelişmelerin başlangıcı niteliğindedir.
Neden mi, inceleyelim:
BÜYÜK PETROL ÜRETİCİLERİ BRICS’TE
BRICS’in 1 Ocak 2024’ten itibaren üyeleri olacak altı ülkeden dördü, İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır, petrol ve doğalgaz üretimi bakımından önemli ülkelerdir.
Dünyanın en çok petrol üreten ilk 10 ülkesinden 6’sı, artık BRICS üyesidir: Rusya, Suudi Arabistan, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri, Brezilya ve İran…
Ve Suudi Arabistan, dünyanın en çok petrol ihraç eden ülkesi durumundadır. Öte yandan üretimiyle ilk 10’da olan Çin, tüketimde de birinci sıradadır.
Çin ve diğer BRICS üyesi Hindistan, en büyük iki tüketicidir.
Bu durumda BRICS’i artık dünyanın en büyük petrol üreticileriyle en büyük petrol tüketicileri buluşturan örgüt diye niteleyebiliriz.
Öte yandan büyük petrol üreticilerinden Venezüella ve Cezayir’in de BRICS üyeliğini beklemekte olduğunu not edelim.
Adı geçen ülkelerin aynı zamanda OPEC+ üyeliklerini de göz önünde bulundurursak, BRICS ile OPEC+ arasında güçlü bağlar kurulduğunu söyleyebiliriz.
Bu tablo enerji-politik güç mücadelesinde çok önemli bir durum değişikliği yaratacaktır. Kaldı ki yaratmaya da başlamıştır.
Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan ile dünyanın en büyük petrol ithalatçısı Çin arasında petrolün yuan ile satılmasından tutun da ortak şirketlerle petrol aranmasından, üretilmesine kadar pek çok alanda mutabakatlara varılmıştır.
Peki bu ne demek?
DOLAR YERİNE ULUSAL PARALARLA PETROL TİCARETİ
BRICS’in genişleme kararı dışında, bunu bütünleyen çok önemli bir kararı daha var: Ulusal paraların rolünün artırılması…
BRICS üyeleri, gerek kendi aralarında, gerekse başka ülkelerle ticaretlerinde ulusal paraların kullanılmasını artırma kararı almış durumda. Bunu kolaylaştırmak için bir “ortak ödeme sistemi kurulması” ve ortak ödeme sistemine dayanak olması için de BRICS Yeni Kalkınma Bankası’nın rezervlerini güçlendirme amacındalar.
Petrol üreticilerinin ve tüketicilerinin örgütü olarak BRICS’in ticareti dolar yerine ulusal paralarla yapması, ABD’ye 50 yıldır kazandıran “petrolün dolarla satılması” düzeninin yıkımının başlangıcı demektir.
Petrol alışverişinde “tek” olma özelliği kalkan doların başka alanlarda da tekliği peşi sıra kalkacaktır. Böylece adım adım doların saltanatı yıkılacaktır. Elbette bugünden yarına olmayacaktır ama dünden baktığımızda da uzak yarınların yakın yarınlara dönüştüğünü görebiliriz…
GENİŞ BRICS, DAHA ETKİN BRICS
Özetle BRICS genişleyerek, hem küresel nüfuzunu artırıyor, hem çok kutupluluğu ivmelendiriyor, hem petrodolar düzenini zayıflatıyor hem de gelişmekte olan Küresel Güney ülkelerinin önüne büyük fırsat kapısı açıyor…
BRICS’e başvuran 40’tan fazla, BRICS Yeni Kalkınma Bankası’na katılmak isteyen 50’den fazla ülke, yeni bir dünyanın kurulmakta olduğunu artık daha net ortaya koymaktadır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Ağustos 2023
Daha geniş BRICS, daha etkili Küresel Güney
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 23/08/2023
Bugün başlayan ve üç gün sürecek 15. BRICS Zirvesi, tarihi önemde. Beş ülkenin ekonomik kulübü olan BRICS, bu zirveyle birlikte genişleme yönünde yeni hamleler yapmış olacak. Sadece genişleme de değil, BRICS bu zirvesinde para politikalarında da yeni adımlar atacak.
Dünya ekonomisinin yüzde 31’ini ve dünya ticaretinin yüzde 16’sını yapan bu beş ülke, özellikle son iki yıldır Küresel Güney (ya da Küresel Doğu) diye adlandırılan Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinin çekim merkezi haline geldi. Son bir yıl içinde resmi olarak 23, gayri resmi olarak 40 ülke BRICS’e katılmak istedi.
Peki neden?
KÜRESEL GÜNEY İÇİN ÇEKİM MERKEZİ: BRICS
Özellikle ABD’nin açtığı ticaret savaşı, uyguladığı kapsamlı yaptırımlar, hatta zaman zaman altına, petrole, rezerv paralara el koyması gibi durumlar, gelişmekte olan Küresel Güney dünyasını, daha güvenli liman arayışına itti.
Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’nın oluşturduğu BRICS, hem güçlü bankası, hem hızla büyüyen ekonomileri ama hem de gelişmekte olan ülkelerle kurdukları yeni tip ilişkileri nedeniyle, çekim merkezi haline geldi.
Diğer yandan Ukrayna savaşıyla birlikte ABD’nin ülkeleri Rusya’ya karşı yaptırım uygulamaya zorlaması ve Çin’e karşı yaptırımlara teşvik etmesi, bu ülkeleri kendi ulusal çıkarlarını uygulama zorunluluğuyla karşı karşıya getirdi.
Özetle çok kutuplu/merkezli dünyanın inşa olduğu şartlarda, tek kutuplu dünya baskısından kurtulan ülkeler, çıkarlarını savunabilecekleri bu organizasyona eğilim gösterdiler.
ÇOK MERKELİ DÜNYA İNŞASINA KATKI
BRICS üyeleri bundan önceki zirvede genişleme kararı almıştı. Devamındaki alt toplantılarda da genişlemenin prosedürlerine yoğunlaşmışlardı.
Bu zirvede sonuçlar masaya yatırılacak ve genişleme prosedürü netleştirilecek. Böylece başvuranlardan hangilerine, hangi ölçü nedeniyle öncelik tanınacağından tutun da önümüzdeki dönemde BRICS’in kaç üyeli bir yapıya dönüşeceğine kadar bir dizi konu ele alınacak, tartışılacak.
Kısacası önümüzdeki süreçte artık BRICS’in daha geniş bir örgüt olacağını söyleyebiliriz. Peki bu ne anlama gelecek, BRICS açısından küresel ölçekte neleri değiştirecek?
Elbette daha geniş BRICS demek, dünya ekonomik büyüklüğündeki ve ticaretindeki payı artan ve haliyle daha etkili olan BRICS demektir. Etkili oldukça da çok kutuplu dünyanın inşasının hızlandırılmasına katkı yapacak çok önemli bir faktör olacaktır.
Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da buna dikkat çekiyor ve “BRICS’in yeni, daha adil, çok merkezli dünya düzeninin sac ayaklarından biri olma talebine karşılık vermeye hazır” olduğunu belirtiyor. Ama önemle belirtiyor: “Mevcut çok uluslu mekanizmaların yerine geçme, dahası yeni bir kolektif hegemonyaya dönüşme amacımız bulunmuyor.”
ULUSAL PARA BİRİMLERİNİN ROLÜ ARTACAK
15. BRICS Zirvesi’nin ana gündem maddesi genişleme, bunu ikincil olarak para politikaları izliyor.
Ama bu zirveden bir “ortak para birimi” çıkması elbette söz konusu değil. Zira o aşamaya gelene kadar BRICS’in para politikaları konularında atmak istediği adımlar var. İşte o adımlar zirvede ele alınacak. Neler mi?
1) BRICS Yeni Kalkınma Bankası döviz rezervlerinin geliştirilmesi.
2) Ortak ödeme mekanizması/sistemi inşası.
3) Ulusal para birimlerinin rolünün artırılması.
Bir süredir ikili ticarette önemli bir eğilim olarak ortaya çıkan ulusal para birimlerinin kullanılması, zirvede ele alınarak, geliştirilmesinin ve ödeme mekanizmasıyla kolaylaştırılmasının önü açılacak.
Ulusal paraların kullanımının artışı da haliyle doların payının azalmasını getirecek.
Bu oran belli bir noktaya geldikten sonra ancak “BRICS parası” konusu ete kemiğe bürünebilecek. Yani şimdi değilse de önümüzdeki süreçte bu da olacak.
G7’YE KARŞI BRICS, BM’DE ETKİLİ KÜRESEL GÜNEY
Sonuç olarak genişleme ve para politikaları gündemli 15. BRICS Zirvesi, çok merkezli dünyanın inşasında önemli bir viraj olacak. Çünkü kararlarıyla gelişmekte olan ülkelerin önünü tıkayan G7’nin karşısında, artık ondan çok daha güçlü ve etkili bir yapı olacak.
BRICS ile Küresel Güney, BM başta uluslararası organizasyonlarda da artık daha etkili olacak.
Özetle Küresel Güney, Küresel Kuzey’e karşı çıkarlarını artık daha rahat koruyabilecek.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
22 Ağustos 2023