Archive for category CGTN Türk
Küresel Güney’in “iki devletli çözüm” atağı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 21/11/2023
Küresel Güney ülkeleri, Filistin-İsrail sorununa bu kez “kesin çözüm” sağlamak konusunda net. Filistin Devletinin kabulü sağlanmadan bu sorunun çözülemeyeceği ve çatışma döngüsünden çıkılamayacağı ortada.
İşte bu amaçla Küresel Güney çözüm için bir diplomasi atağı başlattı. Nihai hedefi uluslararası bir konferans olan bu atak, adım adım genişliyor:
ÇİN’DEN ULUSLARARASI KONFERNAS ÇAĞRISI
1. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, “Filistin’e yönelik adaletsizliğin yarım yüzyılı aşkın
bir süredir devam ettiğini” ve buna “iki devletli çözüm ve bağımsız bir Filistin Devleti” ile son verilmesi çağrısında bulunarak, 14 Ekim’de 4 maddeli bir çözüm planı açıkladı (cumhuriyet.com.tr, 14.10.2023)
2. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, Filistin sorununu çözmek için uluslararası bir konferansı toplanması çağrısı yaptı (Sputnik, 1.11.2023).
3. Riyad’da 11 Kasım’da ortak zirve yapan Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri, yayınladıkları ortak bildirinin 29. maddesinde, iki devletli çözümün uygulanabilmesi amacıyla uluslararası barış konferansı çağrısı yaptılar (iletişim.gov.tr, 12.11.2023).
4. Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri, yayınladıkları bildirinin 11. maddesine göre, seçtikleri yedi ülkenin dışişleri bakanlarını, siyasi süreci başlatması için uluslararası eylemde bulunmak üzere yetkilendirdi. Bu yetkililer Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır, Katar, Türkiye, Endonezya ve Nijerya Dışişleri Bakanlarıdır.
ARAP-İSLAM TEMSİLCİLERİ ÇİN’DE
5. Bu heyet, ilk olarak Çin’e gitti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es Sefadi, Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri, Endonezya Dışişleri Bakanı Retno Marsudi, Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el Maliki ve İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Hüseyin İbrahim Taha, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ile görüştüler.
Wang Yi, “Arap ve İslam dünyasındaki kardeşlerimizle, çatışmanın durdurulması ve Filistin sorununa kapsamlı, adil, kalıcı çözüm bulunması için çalışmaya hazırız” dedi (harici.com.tr, 20.11.2023).
(Bu arada, 11 Kasım’daki Riyad Zirvesinde belirlenen 7’li grupta yer alan Türkiye, Katar ve Nijerya Dışişleri Bakanları’nın neden bu ilk ziyarette olmadıkları, henüz netlik kazanmadı.)
7’li eylem grubu, Çin’in ardından BM Güvenlik Konseyi’nin diğer üyelerini de ziyaret edecek.
ÇİN-FRANSA İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜMDE MUTABIK
6. Bu arada BM Güvenlik Konseyi üyesi Çin, bir diğer BM Güvenlik Konseyi üyesi Fransa ile “iki devletli çözüm” mutabakatı sağladı.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile 20 Kasım’da telefonla Filistin sorununu görüştü. Yapılan açıklamaya göre iki lider, “iki devletli çözümün, Filistin-İsrail çatışması döngüsünü çözmenin temel yolu olduğunda mutabık kaldı” (harici.com.tr, 20.11.2023).
7. BRICS, bu akşam (21 Kasım 2023) Gazze için olağanüstü toplanıyor. Video konferans yoluyla yapılacak olağanüstü toplantıya Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika dışında Suudi Arabistan, Arjantin, Mısır, Etiyopya, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri liderleri ile BM Genel Sekreteri Antonio Guterres katılacak.
ÇÖZÜM ÇEMBERİ GENİŞLİYOR
Bu kısa diplomasi hamlelerinden çıkaracağımız sonuçlar şunlardır:
1. Küresel Güney ülkeleri, bölgesel konferanstan uluslararası konferansa doğru ilerleyerek, iki devleti çözümün ortaklarını genişletiyorlar.
2. Beş üyeli BM Güvenlik Konseyi’nde Fransa’nın Filistin sorunu konusunda Çin ve Rusya’yla birlikte hareket edip etmeyeceği kritik önemde.
3. Küresel Güney, en önemli platformlarından BRICS’i de devreye sokarak, iki devletli çözüm çabalarını güçlendiriyor.
4. BM Genel Sekreteri’nin BRICS’in olağanüstü toplantısına katılacak olması önemli.
5. Asya, Afrika, Güney Amerika ve Avrupa’nın bir bölümü “iki devletli çözümü” destekliyor. ABD’nin ileri karakolu İsrail’i savunmakta bu kadar yalnızlaştığı bir süreçte “iki devletli çözümü” uygulatabilmek, düne göre daha olası.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
21 Kasım 2023
San Francisco zirvesini doğuran üç özellik
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 17/11/2023
Xi Jinping ile Joe Biden’ın San Francisco zirvesi, Çin ile ABD’nin ilişkileri rayda tutup tutmayacağının tartışıldığı bir süreçte verilen kararı yansıtması bakımından önemliydi.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ABD Başkanı Joe Biden’a, Çin-ABD ilişkilerinde iki yol bulunduğunu belirterek hangi yolun nereye çıkacağına işaret etti: “Biri dayanışma ve işbirliği içinde küresel güvenliği ve refahı teşvik etmek, diğeri, ‘sıfır toplamlı oyun’ mantığına saplanarak düşmanlığı ve cepheleşmeyi kışkırtmak, dünyayı kargaşaya ve bölünmeye sürüklemek. Bu iki yol, insanlığın ve gezegenin geleceğine karar verecek iki farklı doğrultuya işaret ediyor.”
Biden’ın “sıfır toplamlı oyun” esaslı yolu terk edebileceğini varsaymak elbette mümkün değil ama Çin’le ilişkileri rayda tutmaya duyduğu ihtiyaç nedeniyle normalleşmeyi istediği de ortada.
Nitekim sonuçlarına bakarak zirveyi Çin ile ABD’nin “normalleşme yolunda iletişim kanallarının açık tutulmasında mutabakata varması” olarak özetleyebiliriz.
Ancak neredeyse bu sonuçtan daha önemlisi, iki ülkenin San Francisco zirvesine neden ihtiyaç duyduğuydu. Bu makalede o ihtiyacı ortaya çıkaran üç temel özelliği inceleyeceğim:
ABD ŞİRKETLERİ ÇİN’LE İŞBİRLİĞİ İSTİYOR
1. özellik: ABD’nin Çin’le ilişkileri düzeltmeye olan ihtiyacı, Çin’in ABD’yle ilişkileri düzeltmeye olan ihtiyacından daha fazlaydı. Çünkü:
Biden yönetimi Trump’ın başlattığı ticaret savaşını sürdürse de, son birkaç aydır, ekonomi ve ticaret ağırlıklı temaslarını artırarak buzları bir parça eritmeye çalışıyordu. Özellikle ABD Hazine Bakanı Janet Yellen ile Ticaret Bakanı Gina Raimondo’nun art arda Beijing’e yaptıkları ziyaretleri ve Çin’le ticareti önemseyen çıkışlarını bu kapsamda değerlendirebiliriz.
Dahası, ABD’nin Çin’i hedef alan yaptırımlarından dolayı ticari kayıplar yaşayan büyük ABD şirketlerinin şikayetlerinin de son dönemde gittikçe arttığını not etmeliyiz.
Özetle, ABD’nin Çin’e ticaret savaşı ABD’li şirketleri vuruyor ve sonuçta ABD ekonomisini de olumsuz etkiliyor. İşte ABD yönetimi, şirketlerin şikayetlerini dikkate almak zorunda kalarak, ticaret savaşını “bir parça” yumuşatmak istiyor görünüyor. ABD’nin San Francisco zirvesine Çin’den daha hevesli olmasının temel nedeni bu.
Ancak bunun Amerikan devlet aygıtı ve egemen sınıfı içinde bir çatışma doğurduğu da ortada. Xi Jinping’in Biden’le zirvesinin dışında Tesla başta ABD’nin en büyük şirketlerinin CEO’larıyla buluşması, o çatışmayı su yüzüne çıkardı. Çin’le ilişkilerde şahin konumunda olan ABD kongre üyeleri bu buluşmaya büyük tepki gösterdi.
ABD’NİN ÇİN’E İHTİYACI
2. özellik: ABD’nin küresel sorunları çözmekteki yetersizliği.
ABD, büyük güçlere ait olan “savaş da çıkarabilen, barış masası da kurabilen” ülke özelliğini bir süredir kaybetti, çünkü hegemonyası zayıflıyor.
ABD Suriye’de, Libya’da çıkardığı savaşları lehine sonuçlandıracak şekilde barış masaları oluşturamadı. Bu sorunların üstüne Ukrayna-Rusya savaşı ile İsrail-Filistin çatışması da eklendi.
Ancak ABD’nin gücü ve kapasitesi tüm bu meseleleri kendisi ve müttefikleri lehine çözüme yetmiyor.
İşte bu durum, ABD’yi Çin’le ilişkilerini belli oranda düzeltmeye mecbur ediyor. Çünkü Çin bu çatışmaların genişlemesini kontrol altında tutabilecek siyasi ve ekonomik etkiye sahip.
SORUNLARIN KAYNAĞI ÇİN DEĞİL ABD
3. özellik: Sorunlarının çözüm anahtarı ABD’de.
Çin ile ABD arasındaki sorunların çözüm yoluna girip girmemesi, Çin’den ziyade ABD’ye bağlı. Çünkü iki ülke arasındaki sorunlar listesine bakılırsa, sorunların nedeninin Çin değil ABD olduğu görülecektir:
– Çin ABD’ye değil, ABD Çin’e ticaret savaşı açtı.
– Çin ABD’ye değil, ABD Çin’e yaptırım uyguluyor.
– Çin ABD’yi değil, ABD Çin’i “mücadele edilecek baş rakip” görüyor. Ve ABD bunu hem ulusal belgelerine hem de NATO’nun konsept belgesine kaydediyor.
– Çin’in savaş gemileri ABD’nin karasuları yakınında değil, ABD’nin savaş gemileri Çin’in karasuları yakınında seyir halinde…
– Çin ABD’nin çevresinde ABD’yi hedef alan ittifaklar kurmuyor, ABD Çin’in çevresinde Çin’i hedef alan ittifaklar kuruyor. Yani Çin ABD’yi kuşatmıyor, ABD Çin’i kuşatmaya çalışıyor.
– İkili ilişkileri başlatan 1972 tarihli bildirilerdeki taahhütlere Çin değil ABD uymuyor.
– Ve en önemlisi ABD kâğıt üstünde “tek Çin” ilkesini benimsemesine rağmen, Tayvan’da ayrılıkçılığı kışkırtıyor.
Dolayısıyla ABD Çin’le ilişkilerini “gerçekten” düzeltmek istiyorsa, Çin’i hedef alan bu uygulamalarını geri çekmeyi ve her şeyden önemlisi Çin-ABD ilişkilerinin temeli olan üç bildiriye uymayı pratikte ortaya koymalıdır.
ABD’NİN GÜVENİLMEZLİĞİ KONUSU
Elbette ABD ile Çin arasındaki sorunlar, ABD’ye özgü liberal kapitalist model ile Çin’e özgü sosyalist model arasındaki çelişmelere dayanan sistemsel sorunlardır. Bu nedenle kesin çözümü yoktur.
Dahası ABD, Çin’e özgü sosyalizmi ve onu uygulayan Çin Komünist Partisi’ni kendi liberal kapitalist sistemine karşı büyük tehdit gördüğü için de Çin’i hedef almayı hep sürdürecektir. Dolayısıyla ABD’nin bu tür zirvelerde bir mutabakata varması, gerçekten bir mutabakata vardığı anlamına gelmez. Emperyalist ABD, ihtiyacına göre hızla o mutabakata aykırı pozisyon alabilir. Kaldı ki ABD, Çin’le ikili ilişkilerini başlatan “kurucu anlaşma” niteliğindeki “üç bildiri”de altına imza attığı taahhütleri bile pratikte yerine getirmemektedir.
O nedenle Çin ile ABD’nin San Francisco’da vardıkları “normalleşme yolunda iletişim kanallarını açık tutma mutabakatı”nın anlaşmaya dönüşebilmesi, ABD’nin başta Tayvan konusunda olmak üzere taahhütlerini yerine getirme adımları atıp atmamasına bağlıdır.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
17 Kasım 2023
Gazze senaryoları
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 14/11/2023
ABD yönetiminin İsrail’i “elini çabuk tutmak” konusunda uyardığı anlaşılıyor. ABD basınındaki yorumlara göre bu sıkıştırmanın nedeni 2024 ABD seçimi…
Meselenin sadece seçimle ilgili olmadığı ortada. Zira İsrail saldırıları uzadıkça ABD BM Genel Kurulunda müttefik bulmakta zorlanıyor, Ortadoğu’daki zaten son birkaç yıldır iyi gitmeyen müttefikleriyle ilişkileri daha da bozuluyor.
İsrail’in “ölçüsüzlüğünün” ABD ile AB arasında bile gittikçe arası açılan bir politika farklılığı oluşturduğu ortada.
AB’DEN ABD-İSRAİL’E ÜÇ HAYIR
Son olarak Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Dışişleri Bakanları toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada, AB olarak üç konuya “hayır” dediklerini söyledi:
“Birincisi, Gazze’nin dışına zorla göçe izin verilemez. Filistinlilerin sürgün edilmesine izin veremeyiz.
“İkincisi, Gazze toprakları küçültülemez. Gazze toprakları, İsrail tarafından işgal edilemez.
“Üçüncüsü ise Gazze’deki durum, Filistin meselesinin çözümünün bir parçası olmak zorunda” (Bianet, 13.11.2023).
ABD VE İSRAİL GAZZE’NİN GELECEĞİNİ GÖRÜŞÜYOR
Gerek AB’nin bu çıkışı gerekse Riyad’da toplanan Arap Ligi ile İslam İşbirliği Teşkilatı’nın ortak zirvesinden çıkan bildirinin 28. maddesindeki “Gazze’nin Doğu Kudüs dahil Batı Şeria’dan ayrılmasını içeren tüm önerilerin reddedildiği” vurgusu, ABD ile İsrail’in bu yönde bazı planlamalar, bazı senaryolar hazırlamalarıyla ilgili…
Nitekim İsrail’in Washington Büyükelçisi Michael Herzog, Gazze’de uzun vadeli plan için ABD ile görüştüklerini duyurdu. Fox News’in bu konudaki sorusunu yanıtlayan Herzog, “Filistin yönetiminin Ramallah’ı bile yönetemediğini” savunarak, “reform şart” dedi (AA, 13.11.2023).
NETANYAHU ABBAS’A KARŞI
Netanyahu’dan Barak’a kadar çeşitli isimler zaten Gazze’ye dair kafalarındaki planlamaları bir süredir açıklıyorlardı.
Örneğin Eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, Gazze yönetimi için Arap ağırlıklı uluslararası güç formülünü ortaya attı: “Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin desteğiyle, Arap olmayan ülkelerden bazı sembolik birliklerin de dahil edileceği çok uluslu bir Arap gücünün toplanması düşünülemez olmaktan çok uzaktır. Bu güçler Filistin Yönetiminin yönetimi düzgün bir şekilde devralmasına yardımcı olmak üzere üç ila altı ay süreyle orada kalabilir” (cumhuriyet.com.tr, 7.11.2023).
İsrail Başbakanı Netanyahu ise Amerikan ABC televizyonunun bu yöndeki sorusuna verdiği yanıtta, “İsrail’in belirli bir dönem için Gazze’nin genel güvenliğiyle ilgili sorumlu olması gerektiğini” söyledi (Sputnik, 7.11.2023).
Netanyahu, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant ile birlikte düzenlediği ortak basın toplantısında da “Gazze Şeridi üzerindeki güvenlik kontrolünden vazgeçmeyi kabul etmeyeceğini” söyledi. Netanyahu, ayrıca “Gazze Şeridi’nin yönetiminin Hamas’ın ardından Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas öncülüğündeki Filistin Yönetimine verilmesi fikrine karşı olduğunu” belirtti (AA, 11.11.2023).
FKÖ GAZZE’NİN KONTROLÜNÜ ALMAYA HAZIR
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ise ABD ve İsrail’in bu planlamalarına karşı iki temel kırmızı çizgi belirlemiş görünüyor.
Abbas, Filistin halkının yasal temsilcisinin kendileri olduğunu, ulusal kararları alma hakkının da Filistin Kurtuluş Örgütü’nde bulunduğunu kaydederek; birincisi “Gazze’yi bölme planlarının kabul edilemeyeceğini”, ikincisi “Gazze’nin Filistin devletinin ayrılmaz bir parçası olduğunu” belirtti (Sputnik, 9.11.2023).
Abbas, Arafat’ın ölümünün 19. yılı nedeniyle yaptığı açıklamada da, “Gazze’nin kontrolünü almaya hazır olduklarını” belirti ancak bunun “yalnızca 1967 sınırlarında kurulacak ve başkenti Doğu Kudüs olacak bir Filistin Devleti’ni de içeren kapsamlı bir siyasi çözümün parçası olması halinde gerçekleşebileceğini” söyledi (sputnik, 10.11.2023)
ARAP LİGİ – İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI TUTUMU
Arap Ligi ile İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Riyad’da birlikte toplanarak açıkladığı 31 maddelik ortak bildiri içinde Abbas’ın bu açıklamasını destekleyen bir madde var.
Ortak bildirinin 27. maddesi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) Filistin halkının tek meşru temsilcisi olduğunu vurguluyor ve tüm Filistinli grupların FKÖ çatısı altında toplanmasını istiyor.
Görünen o ki Arap-İslam ortak zirvesi, Hamas faktörü üzerinden İsrail’e destek veren Batılı ülkelerin elindeki dayanağı almaya çalışıyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, bu konuda ABD’den ayrı yaklaşımlarını ilan etmiş durumda.
Borrell de Gazze’nin Hamas’ın kontrolünde değil, mevcut Filistin Yönetimi’nin kontrolünde olmasını savunuyor. Borrell ayrıca tek çözümün iki devletli çözüm olduğunu, Filistin Devleti’nin inşası için bir çerçeve plan hazırladıklarını, bu çerçeveyi ABD ve Arap ülkeleriyle görüşeceklerini açıkladı (Bianet, 13.11.2023).
FİLİSTİNLİLERİN ÖNÜNDEKİ FIRSAT
Gazze’de Hamas’sız bir çözüm, şu aşamada gerçekçi gözükmüyor. Hamas’ın ideolojisi, Gazze’deki Filistinlilerin çoğunluğunun da ideolojisi sonuçta…
İsrail yönetiminin de etkisiyle, Batı kamuoyunda, (hatta Türkiye’de bile bazı çevrelerde) Hamas’ı IŞİD’le eşitleyen bir yaklaşım var ancak bu doğru değil. Hatta tersine IŞİD, şeriat uygulamaması başta olmak üzere pek çok nedenle Hamas’a karşı yıllardır sert tutum alıyor. Aynı şekilde El Kaide de yıllardır Hamas’a tepki gösteriyor.
Kısacası Gazze’de Hamas’ı bitirmek, Hamas’ın bir örgütten çok “direniş kültürü” olması nedeniyle gerçekçi değil.
Peki çözüm ne? Arap Birliği Hamas’ı FKÖ çatısına girmeye zorlayabilir. Bu hem Gazze ile Batı Şeria’nın ayrılığını ortadan kaldırır hem de Filistin Devletinin kabulünü kolaylaştırır.
İki devletli çözüm, hiç olmadığı kadar kabul görmüş durumda. Ülkelerin çoğu, halkların neredeyse tamamı “iki devletli çözüm” istiyor. Bunu fırsata çevirebilmek lazım…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
14 Kasım 2023
Filistin cephesindeki asıl savaş
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 31/10/2023
Gerçi ABD, BM Güvenlik Konseyi’ni vetosuyla kilitlemiş durumda ama bu, BM Genel Kurulu’ndaki genel tabloyu değiştirmiyor: Acil ve kalıcı ateşkes çağrısı yapan son tasarı için 120 evet, 14 hayır, 45 çekimser oy çıktı (AA, 28.10.2023).
Bu tablo, üç temel sonuca işaret ediyor:
ABD YALNIZLAŞIYOR, AB BÖLÜNÜYOR
1) Dünyanın büyük çoğunluğu, Gazze’de ateşkes konusunda ABD ve İsrail’in karşısında konumlanmış durumda. Hayır diyen 14’lü şunlar: İsrail, ABD, Fiji, Guatemala, Marshall Adaları, Mikronezya, Nauru, Papua Yeni Gine, Paraguay, Tonga, Avusturya, Macaristan, Çekya ve Hırvatistan.
ABD’nin ne ölçüde yalnızlaştığının bir diğer önemli göstergesi de, “İsrail’i ve İsrail’in kendini savunma hakkını destekleyen bir ortak bildiriyi” ancak şu beş ülkeyle birlikte imzalayabilmesiydi: İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve Kanada (AA, 23.10.2023).
2) ABD’nin tüm çabalarına rağmen, AB Washington’a uygun hizalanmamış, bölünmüştür. ABD ve İsrail’le birlikte hayır diyen AB ülkesi sayısı sadece 4.
Oysa Belçika, İrlanda, Fransa, Lüksemburg, Malta, Portekiz, Slovenya ve İspanya olmak üzere 8 AB üyesi tasarı için evet dedi. 15 AB üyesi ise çekimser kaldı.
Yani 27 AB ülkesinden sadece 4’ü ABD ve İsrail’le aynı oyu kullanmış oldu.
AB’nin bu meselede bölündüğü, çeşitli iç tartışmalara da yansımış durumda. O tartışmaları değerlendiren Le Monde, “Avrupa’nın, Gazze savaşı nedeniyle iç kaos riskiyle karşı karşıya olduğunu” yazdı (Harici, 30.10.2023).
KÜRESEL GÜNEY 242 NOLU KARARI SAVUNUYOR
3) Bu tablo, aynı zamanda “iki devletli çözüm” taraftarlarının da çoğunluk olduğuna işaret ediyor.
Özellikle Çin ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nin 242 nolu kararına atıf yapan pozisyonu, yani 1967 sınırlarını esas esas alan “iki devlet” formülünü sorunun “tek çözümü” olarak savunması, dünyanın büyük çoğunluğunu da bu çözüme yöneltmiş durumda.
Hatta Moskova, 242’nin kabul edilmemesinin alternatifinin BM Genel Kurulu’nun 181 nolu kararı olduğunu belirterek, İsrail’i 242’yi kabule zorlamaya çalışmaktadır. Zira 181 nolu karar, BM’nin 1947 tarihli taksim planıdır ki bu İsrail’in topraklarının büyüklüğünün 1967’nin de altında olması demektir.
TEK KUTUPLU / ÇOK KUTUPLU DÜNYA MÜCADELESİ
Aslında bu konu, İsrail-Filistin sorununun çözümünün tartışıldığı zemin olmanın ötesindedir. Şöyle ki İsrail’i bu çözümü kabul etmemeye, daha doğrusu BM kararlarını reddetme şımarıklığına götüren, şüphesiz ABD emperyalizminin varlığıdır. Dolayısıyla 242 nolu karar konusu, aynı zamanda Küresel Güney’in ABD’yle mücadele konusudur.
Yani Küresel Güney 1967 sınırlarını esas alan 242 nolu BM kararını zorlayarak sadece İsrail-Filistin meselesine çözüm getirmiş olmayacak, aynı zamanda “çok kutuplu/merkezli dünya”da ABD’yi en önemli konulardan birinde kendi çözümüne mecbur etmiş olacak.
Veto kartı elbette ABD’nin hâlâ kozu ama Küresel Güney de o kozu “insanlığa karşı suç” işleyen İsrail’i savunma kartı olarak kullanan ABD’yi daha da yalnızlaştırmanın bir yolu yapabilir.
Dahası, ABD’nin “kurallı dünya düzeni” adı altında hangi suçları koruduğunun bir belgesi olarak “çok kutuplu/merkezli dünya” inşasında bir ahlaki sütun olarak değerlendirebilir.
Kısacası, Filistin, aynı zamanda “tek kutuplu/çok kutuplu dünya” mücadelesinin de cephesidir. Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Küresel Güney, 242 nolu BM kararını “tek çözüm” olarak savunuyor ve o kararı reddeden ABD-İsrail’i yalnızlaştırıyor.
PUTİN: TEK HEGEMONLU DÜNYA YIKILIYOR
Akdeniz’e gelen ABD uçak gemilerinin esas anlamı işte budur. ABD, yukarıda özetlediğim tabloda “statükoyu koruyabilmek” için güç gösteriyor; yoksa öyle iddia edildiği gibi Ortadoğu haritalarını yeniden çizebilmek için değil…
16 Ekim’de Cumhuriyet’te “ABD için İsrail’in anlamı” başlıklı yazımda, ABD uçak gemisi filosunun anlamı şöyle yorumlamıştım: “ABD’nin iki uçak gemisi filosu gönderiyor olması, Ortadoğu’da yeni düzen kurmak için değil, tersine kurulmakta olan kendi çıkarlarına aykırı yeni düzene karşı eski düzeni ve ‘ileri karakolunu’ (İsrail’i) koruyabilmek içindir.”
Dün Rusya Devlet Başkanı Putin de işaret etti: “Dünyanın süper gücü olan ABD zayıflıyor ve konumunu kaybediyor. Küresel ekonomideki eğilimlere bakan herkes bunu görüyor ve anlıyor. Tek hegemonlu Amerikan tarzı dünya yıkılıyor, yavaş yavaş yok oluyor, giderek geçmişte kalıyor” (Sputnik, 30.10.2023).
Putin, ABD’nin yönetici elitlerinin ise çıkarlarını koruyabilmek için dünyanın çeşitli bölgelerinde kaos çıkarmaya çalıştığına dikkat çekiyor.
KÜRESEL GÜNEY’İN STRATEJİSİ
İşte Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Küresel Güney cephesi ise, ABD’nin zayıflayan gücü ile o gücü korumak üzere kaos çıkarmak isteyen ABD egemen sınıfı arasındaki bu ilişkiyi, “büyük savaşsız çözüm” çerçevesi içinde yönetmeye çalışıyor.
“Tek kutuplu dünyası” yıkılan ABD’nin “büyük yangın” çıkarmasını engelleyecek bir strateji ile “çok kutuplu dünya” inşasını tamamlamaya ve bu süreçte de “Soğuk Savaş” bakiyesi sorunları çözmeye çalışıyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
31 Ekim 2023
Sözler ABD’ye karşı, eylemler ABD’nin çıkarına
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 24/10/2023
Erdoğan, 23 Ekim’de İsveç’in NATO’ya Katılım Protokolü’nü imzalayarak TBMM’ye sevk etti.
İsrail-Filistin sorununun ortasında, Erdoğan’ın bu hamlesi sürpriz oldu. Zira Erdoğan, tam da bu süreçte ABD’nin Doğu Akdeniz’deki varlığını sorgulayan çıkışlar yapıyordu.
Örneğin 10 Ekim’de, Avusturya Başbakanı Karl Nehammer ile ortak basın toplantısında soruyordu: “Amerika’nın uçak gemisinin İsrail’de ne işi var, ne yapmaya geliyor? Buraya gelen uçak gemisinin etrafında bütün botlarıyla, uçak gemisindeki uçaklarıyla ne yapacak?”
Belli ki Erdoğan için ABD’nin varlığı sadece Filistin’de değil, Suriye’de de sorundu, çünkü konuşmasının devamında şunları da söylüyordu: “Suriye’de bugün 20’nin üzerinde Amerika’nın üssü var. Suriye’de Amerika’nın üslerinin ne işi var? Bu üslerle ne yapılıyor, 23 üs, bütün bunları da bir değerlendirmek gerekmiyor mu?” (AA, 10.10.2023).
Erdoğan bu çıkışından iki gün sonra, bu kez TÜGVA Genel Kurulu’nda ABD’nin bölgedeki varlığını sorguluyordu: “Yahu Amerika nere, Akdeniz, İsrail, Filistin nere?” (AA, 12.10.2023)
ERDOĞAN USULÜ
Evet, Erdoğan daha 10 gün önce “ABD’nin ne işi var Akdeniz’de, Filistin’de, Suriye’de” diyordu, peki ABD’nin savaş aygıtı NATO’nun ne işi var İsveç’te?
Evet, “ABD nere, Akdeniz, Filistin nere?” sorgulaması tamam ama aynı sorgulama İsveç için de geçerli değil mi? ABD nere, İsveç nere?
Uluslararası ilişkilerde, dış politika uygulamalarında ve bir siyasetçinin sözlerinde bu denli çelişki olabilir mi, 10 gün içinde politikalarda bu denli zıtlık olabilir mi?
Açık ki Erdoğan’ın sözleriyle eylemleri arasında derin bir uçurum var: Sözleriyle ABD’yi hedef alıyor ama eylemleriyle ABD’nin çıkarlarının gereğini yapıyor.
Elbette bu ilk değil, hatta bunu “Erdoğan usulü” ya da Erdoğan’ın “politika yapma biçimi” diye de niteleyebiliriz. (Bunun en tipik örneklerinden biri Erdoğan’ın “NATO’nun Libya’ya müdahalesi” sırasındaki tutumuydu: Önce “Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne işi var Libya’da?” diyerek tepki göstermiş, kısa süre sonra ise “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir” şeklinde ilginç bir gerekçe üretmişti! Ve ardından da İzmir’deki üs, NATO’nun Libya operasyonunun merkezi yapılmıştı!)
Sorun şu ki bu “politika yapma biçimini”nin Erdoğan’a iktidarını sürdürebilmesine faydası olabilir ama Türkiye’ye faydası yok!
STOLTENBERG’İN TELEFONU
Peki ne oldu da bölge yangın yeriyken, Erdoğan İsveç’in NATO’ya Katılım Protokolünü imzalama ihtiyacı duydu? Yoksa bu süreçte İsveç Ankara’nın şartlarını mı yerine getirdi? Ya da Ankara’nın İsveç’ten istediği terör örgütü üyeleri iade mi edildi? Değil elbette…
Yanıtı NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in üç gün önce Erdoğan’la yaptığı telefon konuşmasında…
Nitekim Erdoğan’ın 23 Ekim’deki imzasından sonra memnuniyet açıklayan Stoltenberg, şöyle diyordu: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’la hafta sonu yaptığımız görüşmede de ifade ettiğim üzere, bu durum (İsveç’in üyeliği) tüm İttifak’ı daha güçlü ve daha güvenli kılacaktır.” (AA, 23.10.2023).
ANKARA’NIN KULLANAMADIĞI ŞARTLAR
Açık ki Erdoğan’ın ve AKP iktidarının saati Ankara saatini değil, Washington saatini gösteriyor. Erdoğan’ın İsveç’in NATO’ya Katılımı Protokolü’nü “şu saatte” imzalamasının başka bir açıklaması yok.
Oysa Erdoğan iktidarı İsrail’in saldırılarını durdurmak konusunda etkili bir pozisyon almak istiyorsa, İsveç’in NATO’ya üyeliğini pekâlâ değerlendirebilirdi: İsrail’in NATO mekanizmalarına ortaklığını gerekçe yaparak, ABD’nin NATO’yu genişletme stratejisine karşı çıkabilirdi.
“Geniş NATO” isteyen ABD’ye karşı iki şart dayatabilirdi:
1) ABD, Türkiye’yi hedef alan teröre desteğini kesene kadar NATO’nun genişleme stratejisi onaylanmayacak.
2) İsrail, ABD’nin himayesinde sürdürdüğü Gazze’ye saldırıları sonlandırana kadar NATO’nun genişleme stratejisi onaylanmayacak.
Hatta, iktidarın saati Washington saatini değil de Ankara saatini gösteriyor olsa, AKP iktidarı, daha İsrail’in NATO mekanizmalarına ortaklığını onaylama sürecinde bile “Filistin devletinin kabulü için barış görüşmeleri” şartını dayatabilirdi!
NATO’NUN ASIL FONKSİYONU
Peki Türkiye neden bunları yapamadı, yapamıyor?
Elbette yanıtlarından biri AKP iktidarının siyasal tutumuyla ilgili… Ancak mesele sadece bu değil, zira iktidarda AKP değil bir başka parti de olsa, benzer süreçler işleyecekti.
Çünkü temel sorun NATO ilişkileriyle ilgili: NATO öyle iddia edildiği gibi üyelerden birinin ABD kararına karşı net pozisyon alabileceği, NATO içinde ABD’yi engelleyebileceği ya da en azından dengeleyebileceği bir mekanizma değil…
NATO, ABD’dir; Washington bu mekanizmayı inşa ederken onu sadece bir “savaş aygıtı” şeklinde planlamamış, ondan önce ve önemli olarak, “üyeleri denetim altında tutabilecek bir hükümetlerüstü örgütlenme” olarak biçimlendirmişti.
Böyle olduğu için de NATO altı gladyo türü örgütlenmeler üye ülkelerde hükümet devirme operasyonlarına kadar uzanabilen işler yapmış; böyle olduğu için de 75 yıldır ABD ne istiyorsa, diğer NATO üyeleri nazlanarak da olsa kabul etmek zorunda kalmıştır.
Önceki on yılları geçtik ama Türk devletinin, Türk ordusunu hedef alan Ergenekon-Balyoz kumpaslarından da 15 Temmuz darbe girişiminden de “asıl dersi” çıkar(a)madığı ortada…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Ekim 2023
Ya Kuşak-Yol barışı, ya ABD savaşı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 18/10/2023
Dünyanın bir bölgesinde dünya liderleri geleceğin “ortak refah” dünyasını inşa etmek üzere Kuşak ve Yol forumunda bir araya gelirken, dünyanın bir başka bölgesinde ise emperyalist ABD’nin “ileri karakolu” İsrail, hastane bombalayıp 500’den fazla insanı öldürüyor…
Bu, aslında insanlığın önündeki iki yola işaret ediyor: Ya 150’den fazla ülkenin katıldığı Kuşak ve Yol ile “ortak refah” dünyası inşa olacak ya da emperyalist ABD-İsrail-İngiltere bloku kendi çıkarlarını koruyabilmek için dünyayı yakacak…
İKİ MODEL, İKİ FARKLI GELECEK
21. yüzyılın ilk çeyreği tamamlanmak üzere. İlk çeyrekte insanlığın geleceğini belirleyecek iki model karşı karşıya geldi:
1) Emperyalist ABD’nin modeli: İlk çeyrek, ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleriyle başladı; ABD’nin Libya ve Suriye saldırılarıyla sürdü.
Emperyalist ABD bir yandan NATO’yu Ukrayna üzerinden Rusya’ya karşı genişletmeye, diğer yandan Avustralya’dan Japonya’ya uzanan bir nükleer hat ile Çin’i çevrelemeye çalışarak, saldırganlığını sürdürmek istiyor.
Ve ABD, emperyalist çıkarlarını koruyabilmek için Çin’e ticaret savaşı açıyor, İran ve Venezüella başta, Türkiye de dahil, onlarca ülkeye yaptırım uyguluyor; teröristleri destekliyor, finansal operasyonlar yapıyor, suikastlar düzenliyor…
2) Küresel Güney’in modeli: İlk çeyreğin ikinci bölümü, 2013’te ilan edilen Kuşak ve Yol ile Küresel Güney’in modelini insanlığın önüne getirdi: Birlikte, kazan-kazan ile ortak refaha doğru…
Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol, 10 yılda dünyanın dörtte üçünü kapsayan bir işbirliği modeli oldu: Çin, 150’den fazla ülke ve 30 uluslararası kuruluşla 200’den gazla Kuşak ve Yol işbirliği anlaşması imzaladı. Kuşak ve Yol, 1 trilyon dolarlık yatırımı harekete geçirdi, 3 binden fazla işbirliği projesine ulaştı, 40 milyon insanı şimdiden yoksulluktan kurtardı ve Küresel Güney ülkelerine kalkınma fırsatı sağladı.
Kısacası bu model, Asya’dan Afrika ve Güney Amerika’ya kadar ezilen dünya için emperyalizm çağında ayağa kalkma fırsatı oldu.
YÜKSELEN ASYA, AFRİKA VE GÜNEY AMERİKA
Dünya şimdi bu fırsatı ABD’nin emperyalist küreselleşmesine karşı Küresel Güney’in ekonomik küreselleşmesi olarak değerlendiriyor ve bölgesel işbirliği modelleri ile hakkını arıyor:
Afrika, “beyaz efendiyi” sırtından atarak ekonomik bağımsızlığı için ayağa kalkıyor.
Güney Amerika, Kuzey’in emperyalist darbeler dönemini bitirerek soldan nefes alıyor.
Asya, Şanghay İşbirliği Örgütü merkezli olarak Asya’da büyük barışı sağlıyor.
Küresel Güney, BRICS başta ekonomik organizasyonların etrafında kenetlenerek emperyalist sömürüye karşı kendi alternatifini kuruyor; ulusal ekonomileri ve ulusal paraları güçlendiriyor.
Ortadoğu normalleşiyor: Suudi Arabistan İran’la, Arap Birliği Suriye’yle, Körfez ülkeleri İran’la normalleşiyor.
Kısacası, ABD’nin tek kutuplu dünyası yıkılırken, çok kutuplu/çok merkezli bir dünya inşa oluyor…
ORTAK REFAH GELECEĞİ
İşte İsrail’in ABD destekli Filistin saldırganlığı, oluşmakta olan bu çok kutuplu dünya karşısında mevcudu koruma hamlesidir; ancak nafile hamledir…
Kurallarını ABD’nin yazdığı düzen artık sürdürülemez; kuralların kolektif yazılacağı dünya düzeni adım adım geliyor…
Küresel Güney, 10. yılı geride kalan Kuşak ve Yol’u daha da geliştirerek, insanlığın “ortak refah” çıkarlarının sağlandığı bir geleceği kazanacak…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Ekim 2023
Aksa Tufanı’nın olası iki sonucu
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 10/10/2023
Aksa Tufanı’nın bölgeselleşme riski elbette var ama tarih göstermiştir ki en olumsuz tablolar bile iyi yönetilirse olumluya dönüştürülebilir.
Bu olasılık, şimdi Aksa Tufanı’nın ortasında, İsrail-Filistin sorunu için de var.
Şöyle ki…
Aksa Tufanı, iki gerçeğe işaret ediyor:
1) Bölge, Filistin’in yok sayıldığı mevcut statükoyu taşıyamaz.
2) İsrail halkı, faşist Netanyahu hükümetini taşıyamaz.
Çok kutuplu/merkezli dünya inşa olurken ve yeni tip uluslararası ilişkiler gelişirken, ABD-İsrail ikilisinin çözümünü engellediği bölgemizin bu en temel sorunu için, çözüm fırsatı var.
Bugün bunu tartışacağız.
ABD’NİN İLERİ KARAKOLU: İSRAİL
Ama ABD emperyalizminin neden çözüm istemediğini ve neden dünyanın önemli bir kısmının savunduğu “iki devletli çözümü” engellediğini anlamalıyız.
Bunun için derin analizlere gerek yok. Zira ABD Başkanı Joe Biden, bundan 37 yıl önce, 1986 yılında bunun en temel yanıtını vermiş.
Şöyle diyor Biden: “Eğer İsrail olmasaydı, ABD bölgede kendi çıkarlarını korumak için bir İsrail yaratmak zorunda kalacaktı. Tekrar söylüyorum, ABD, bölgede bir İsrail üretmek zorunda kalacaktı!”
Bu sözler, hem ABD ile İsrail ilişkisinin yönünü doğru kavramak açısından hem de İsrail’in ABD açısından ne anlama geldiğini saptamak açısından kritik önemdedir.
İsrail, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki ileri karakoludur.
İşte ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkını kullanarak hem “iki devletli çözümü” engellemesinin hem de İsrail’e kalkan olmasının sihri buradadır.
ABD, uluslararası toplum karşısında çok sıkıştığında da İsrail ile Filistin arasındaki arabuluculuğu tekeline alarak, asıl çözümün etrafından dolanıyor, müzakereleri Filistin Devleti’nin kuruluşundan uzaklaştıracak şekilde yönetiyor ve sonuçlandırıyor.
ÇİN’İN ADİL ÇÖZÜM İÇİN ÜÇ ÖNERİSİ
İşte Aksa Tufanı, uzun yıllardır ABD’nin sürdürebildiği bu kısırdöngüyü kırabilmenin manivelası olabilir.
Yani uluslararası ilişkilerde ağırlığı günden güne artan Küresel Güney’in temsilcileri, ABD’nin arabuluculuk tekeline son vererek, gerçek bir çözümü müzakere edebilmek için inisiyatif alabilirler.
Bunun koşullar var…
Anımsayacaksınız: Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, birkaç ay önce Çin’i ziyaret etmiş ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile birlikte “stratejik ortaklık” ilan etmişti (CRI Türk, 14.6.2023).
Fakat, asıl önemlisi ise şuydu:
Çin’in Ortadoğu’da izlediği barışçı rolü öven Mahmud Abbas, Xi Jinping’den Filistin-İsrail meselesinde de arabuluculuk yapmasını istedi. Çin Devlet Başkanı Xi ise soruna “adil çözüm” için 3 öneri açıkladı:
1) Filistin sorununu çözecek tek yol, 1967 yılında belirlenen sınırlar temelinde, başkentin Doğu Kudüs olduğu ve tam egemenliğe sahip bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasıdır.
2) Filistin’in ekonomik gereksinimleri ve halkın yaşamına ilişkin talepleri güvence altına alınmalı. Uluslararası toplum Filistin’e yönelik kalkınma destekleri ve insani yardımları artırmalıdır.
3) Barış görüşmelerinin doğru yönüne sadık kalınmalı.
KÜRESEL GÜNEY’İN İNİSİYATİFİ
Elbette ABD’nin bu sorunu çözümsüz kılmak için tekeline aldığı arabuluculuğu kırmak ve İsrail’i “adil çözüm”e mecbur etmek kolay değil. Ancak bunu sağlayabilme olasılığı düne göre artık daha güçlü…
Mesele artık Çin ve Rusya başta küresel güçler ile Türkiye, Brezilya, Güney Afrika gibi bölgesinin güçlü ülkeleri tarafından bunun kolektif bir iradeyle zorlanmasıdır.
Birleşmiş Milletler’in bu soruna ilişkin aldığı ama ABD’nin uygulatmadığı kararı, önümüzdeki süreçte masaya getirmek ve uygulanması için dayatmak mümkündür.
Unutulmamalı: ABD hegemonyası zayıflamakta ve emperyalist ABD’nin, iki 10 yıl boyunca uygulayabildiği uluslararası ilişkileri tek yönlü dikte edebilme kabiliyeti sınırlanmaktadır.
FAŞİST NETANYAHU
İsrail tarihinin en sağcı, en ırkçı, en dinci (Yahudi şeriatçı) kabinesini kuran Benjamin Netanyahu, tam 9 aydır İsrail’in yarısı tarafından her hafta sonu yapılan eylemlerle protesto ediliyor. Çünkü Netanyahu iktidarı, benzerleri gibi, yargıyı kontrolüne almaya çalışarak, otokrasiye yöneliyor.
Şimdi Netanyahu, Aksa Tufanı’ndan yararlanarak, üzerindeki baskıyı hafifletmek ve kendisini hedef alan bu tarihi önemdeki muhalefeti susturmak istiyor.
Ancak İsrail kamuoyuna bakılırsa, bu öyle kolay değil.
Bir kere daha ilk günden itibaren, Aksa Tufanı karşısında İsrail’in gafil avlanmasından Netanyahu hükümeti sorumlu tutulmaya başladı. İsrail’in önde gelen gazetelerinden Haaretz, yazıişlerinin kolektif imzasını taşıyan “Netanyahu, İsrail-Gazze Savaşının sorumluluğunu taşıyor” başlıklı yazıyla başbakana cephe aldı.
Normalde, kamuoyunun iktidarın arkasında saf tutabileceği böyle bir durumda, başbakanın sorunun kaynağı olarak görülebilmesi, İsrail açısından kritik önemde ve İsrail’in demokratik halkı açısından da kritik değerdedir.
Öte yandan, İsrail Komünist Partisi ile sol partilerin oluşturduğu Barış ve Eşitlik İçin Demokratik Cephe de “Sorumlu Netanyahu hükümetinin canice işgal politikasıdır” çıkışıyla, başbakanı hedef aldı.
Cephe, Netanyahu’yu sorumlu ilan ettiği açıklamasında çözüme de işaret etti: “İşgali sona erdirmek için çabalamak ve Filistin halkının meşru taleplerini ve haklarını tanımak.”
Kısacası, İsrail içinde, sorunun nedenini İsrail’in işgalci politikalarında görme eğilimi, düne göre bugün artık çok daha güçlü bir eğilimdir. Şimdi İsrail halkının da önemli bir bölümü, Filistin halkıyla barış içinde komşu ülkeler olarak yan yana yaşamak istemektedir.
Dolayısıyla şimdi savaş baltalarını kuşanarak, Gazze’ye en insanlık dışı bombardıman emrini veren faşist Netanyahu, aslında en güçsüz durumdadır; İsrail tarihinin bu en sağcı hükümeti İsrail halkı tarafından taşınamaz haldedir.
İKİ OLASILIK
Sonuç olarak, Aksa Tufanı, orta/uzun vadeli bir olasılık olarak iki sonuç ortaya çıkarabilir: İsrail’de Netanyahu kabinesi çökebilir ve ABD’nin koruduğu mevcut statüko yıkılarak iki devletli çözüm için Küresel Güney inisiyatifi ağırlık kazanabilir.
Bu Filistin halkı için de, İsrail halkı için de, bölge için de en yararlı sonuçtur ve gerçekleşebilmesi için zorlanmalıdır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10 Ekim 2023
Türkiye için yeni model: İttifak değil ortaklık
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/10/2023
Gelişen çok kutuplu/merkezli yeni dünya, Soğuk Savaş dönemine özgü “ittifak” ilişkileri yerine “ortaklık” ilişkilerini öne çıkarıyor.
Böylece gelişmekte olan ülke, sadece müttefiki olan olan ülkeyle ve bağlısı kampla değil, “çok tarafla” işbirliği yapabiliyor. Bu da haliyle gelişmekte olan ülke için 1) çıkarlarını daha iyi koruyacağı daha geniş manevra alanı, 2) daha esnek dış politika uygulayabileceği geniş açı ve 3) ekonomik getirisi daha büyük kazan-kazan ilişkisi demektir.
ABD, NATO aracılığıyla Soğuk Savaş tipi ittifak ilişkilerini sürdürürken, Çin yeni dönemde yeni tarzla, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi organizasyonlarda “ortaklık” ilişkisini savunmaktadır.
SUUDİ ARABİSTAN ÖRNEĞİ
Buna başarılı bir örnek olarak Suudi Arabistan’ı gösterebiliriz.
Soğuk Savaş döneminde ABD’nin müttefiki olan Suudi Arabistan, ABD’nin petro-dolar sisteminin de önemli bir dayanağıydı. Ancak Riyad yönetimi, Soğuk Savaş ilişkilerini gelişmekte olan çok kutupluluk sayesinde gevşeterek, kendisine yeni bir alan açtı:
1) Suudi Arabistan, Rusya’yla ABD tehditlerine rağmen enerji-politik işbirliği yaparak ekonomik çıkarlarını sağladı. Rusya-Suudi ortaklığı, üretimde kesinti uygulayıp petrol fiyatlarını yüksek tutarak, iki ülke ekonomisinin daha çok kazanmasını sağladı.
2) Suudi Arabistan, Çin’le ABD tehditlerine rağmen işbirliği yaprak hem siyasette hem de ekonomide kazançlı çıktı. Çin’in arabuluculuğunda Suudi-İran barışı, Suudi petrolünün Çin’e yuan ile satışı konusu, Çin-Suudi ortak enerji ve petrokimya projeleri Riyad için kazanç oldu.
3) İran’la Çin arabuluculuğunda normalleşen Çin, aynı zamanda ABD arabuluculuğunda İsrail ile normalleşmeyi de görüşüyor, ama normalleşmenin şartı olarak masaya bağımsız Filistin devletinin kabulünü koyuyor ve Filistin’e ilk kez büyükelçi atıyor.
4) Ve tüm bu tablo içerisinde Suudi Arabistan ABD ile ilişkilerini de sürdürüyor. Ve ABD de çok rahatsız da olsa Suudilerin Çin ve Rusya’yla yürüttüğü işbirliğini kabul etmek zorunda kalıyor.
TÜRKİYE’NİN GÖZÜNÜ ÖRTEN NATO BAĞI
Türkiye’nin çok kutuplu yeni dünyanın bu getirisinden Suudi Arabistan kadar faydalanamadığı ortada. Neden mi?
30 Eylül’de Cumhuriyet’te yazdığım “Amerikancıların Menendez fırsatçılığı” başlıklı yazımda şöyle demiştim:
“Türk-Amerikan ilişkileri sorunludur; sadece son dönemde değil, başından beri sorunludur. Çünkü Türkiye ile ABD’nin ilişkisi, devletten devlete egemen ilişkiler şeklinde değil, NATO bağı nedeniyle ‘strateji sahibi’ ile ‘stratejinin eklemlisi’ şeklinde sürüyor. NATO bağı olduğu müddetçe de bu ilişkiyi düzeltebilmek mümkün değildir. Çok kutuplu dünya inşası ülkelerin önüne büyük manevra alanları sağlarken Türkiye’nin bunu Suudi Arabistan kadar değerlendiremiyor oluşunun esas nedeni işte bu NATO bağıdır. Çünkü o bağ, aynı zamanda fiili bir gözbağıdır.”
Evet, Türkiye çıkarlarının Çin ve Rusya’yla işbirliğini derinleştirmekte olduğunu görüşüyor ama NATO bağı nedeniyle o işbirliğini derinleştiremiyor. Çünkü son tahlilde Türkiye, üyesi olduğu NATO’nun stratejik konseptinde yer aldığı ve altına imza koyduğu için “Rusya’yı yakın tehdit”, “Çin’i baş rakip” kabul etmek zorunda…
Oysa Türkiye için Rusya “tehdit” değildir, Çin “baş rakip” değildir. Bu değerlendirme Türkiye’nin değil, NATO’nundur. NATO’nun değerlendirmesi de ABD’nin tutumuna göredir. Yani Türkiye kendi çıkarına göre değil, ABD’nin çıkarına göre Çin ve Rusya’ya karşı pozisyon almış olacaktır.
İşte NATO’nun asıl fonksiyonu budur. NATO sadece bir askeri aygıt değil, ABD’nin müttefiklerine kendi çıkarlarını savundurtmasının aracıdır. ABD bunu NATO konsepti üzerinden müttefiklerini kendi stratejisine eklemleyerek yapmaktadır. Bunun yolu da müttefikleri siyasi denetim altında tutabilmesidir ki bu da NATO ilişkileri üzerinden kurulan paralel devletlerle olmaktadır.
NATOKÖRLÜK
ABD’yi Türkiye’nin çıkarlarını en çok tehdit eden ülke olarak saptayabilenler bile çoğunlukla NATO üyeliğinin sürdürülmesini savunmaktadır.
Bu NATOkörlüktür ve iki temel nedeni vardır:
1) “ABD başka NATO başka” demektedirler. Hatta bir bölümü Türkiye’nin çıkarlarını hedef alan ABD’nin NATO içinden dengelenebileceğini düşünmektedir.
Oysa NATO esas olarak ABD’dir ve ABD’nin teröre destek de dahil hiçbir hamlesi, Türkiye tarafından NATO içinde dengelenememiştir.
2) NATO içinde olmanın NATO dışında olmaktan daha güvenli olduğunu sanmaktadırlar. Hatta NATO olmayınca silahsız kalacaklarını savunmaktadırlar.
Oysa bu da “NATO bağının” gözleri örtmesinin sonucudur. Tersine NATO Türkiye’nin ulusal savunmasını ve silahlanmasını önlemiştir. Hatta ABD askeri ambargo uygulamıştır. Ancak o durumda Türkiye, örneğin birincisi Kıbrıs Barış Harekâtından sonra, ikincisi de 28 Şubat iklimiyle “ulusal silahlanmada” iki büyük yerlileşme hamlesi başlatmıştır.
Kuşkusuz bu iki neden de bağımsızlık anlayışının yitirilişinin sonucudur.
ÇOK TARAFLILIK, ÇOK KAZANÇ
Özetle Türkiye’nin çok kutuplu/merkezli dünyanın geliştiği şu süreçte, ittifaksız ortaklıklar kurabilmesinin zemini vardır.
Üstelik bu yol, Türkiye’nin ABD ve AB ile daha dengeli ilişki kurabilmesinin de garantisidir. NATO bağı kalkınca, Türkiye bu iki güç merkeziyle devletten devlete egemen ilişkiler sürdürebilecek; onların stratejisinin gereğini değil, kendi çıkarlarının gereğini yapacaktır.
Özetle Türkiye ABD ve AB ile ittifak değil; ABD, AB, Çin ve Rusya ile ikili bağımsız ilişkiler, ortaklıklar kurmalıdır. Çok taraflılık, çok kazanç demektir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Ekim 2023
NATO Genel Sekreterinin mesajının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 26/09/2023
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ABD’nin ünlü Dış İlişkiler Konseyi’nde (CFR) yaptığı konuşma, Washington’un ana hedefini ve büyük stratejisine işaret etmesi bakımından çarpıcıydı.
Stoltenberg “Eğer ABD Çin ile ilgili endişe duyuyorsa, Putin’in Ukrayna’daki savaşı kazanamayacağını garantilemeli” dedi.
Böylece ABD’nin NATO’yu Ukrayna’ya neden genişletmek istediğinden başlayarak bu ülkeyi Rusya’ya karşı neden bir uzun savaşa zorladığına kadar pek çok konunun da bizzat ilk ağızdan yanıtını vermiş oldu Stoltenberg…
TERSİNE ÇİN-RUSYA İŞBİRLİĞİ DERİNLEŞTİ
ABD’nin en sonunda NATO belgesine de kaydettiği gibi asıl rakibi Çin.
ABD, Çin’i durdurabilmek için öncelikle Avrupa’ya ihtiyaç duyuyor. Avrupa’yı stratejisine eklemlemesi için de Avrupa-Rusya ilişkilerinin bozulması ve Rusya’nın Avrupa Güvenlik mimarisinden çıkarılması gerekiyordu. NATO’yu Ukrayna’ya genişletme stratejisini bu nedenle uyguladı. Böylece stratejik özerklik arayan Berlin-Paris eksenini, Rus “tehdidi” üzerinden kendi stratejisine eklemleyecekti.
Diğer yandan Ukrayna’da yıpranacak Rusya, Çin’i yalnız bırakmak zorunda kalacaktı; ABD’yi en çok rahatsız eden Çin-Rusya ortaklığı zayıflayacaktı.
Ancak bunlar olmadı. Rus ekonomisi batmadı, Putin devrilmedi, Rusya askeri operasyonun hedeflerini önemli oranda ele geçirdi ve şimdi “Kolektif Batı” saldırısına karşı onu korumaya çalışıyor. En önemlisi de Çin-Rusya işbirliği daha da derinleşti.
ABD’NİN NATO’YU ASYA-PASİFİK’E YAYMA HEDEFİ
ABD bir süredir NATO’yu Asya’ya yaymaya çalışıyor. Oysa NATO bir Kuzey Atlantik örgütü, kuruluş belgeleri üyeleri açısından görev alanını Kuzey Atlantik’le sınırlıyor.
Washington ise bunu aşabilmek için kurnazlığa başvuruyor ve “Kuzey Atlantik (ABD-Avrupa) ile Asya-Pasifik bölgesinin güvenliği bölünmezdir” diyor.
ABD bu söylemin altını üçgenler, dörtgenler inşa ederek doldurmaya çalışıyor. İngiltere ve Avustralya ile AUKUS, Japonya ve Güney Kore ile Üçlü Savunma İşbirliği, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda ile Dörtlü Askeri İşbirliği oluşturuyor.
Ardından NATO, ABD’nin üçlü, dörtlü işbirliği yaptığı bu ülkeleri ortak ilan ediyor. Sonra da ortaklarla ilişkileri sürdürebilmek için bölgede NATO irtibat ofisi kurmaya soyunuyor.
Böylece Çin’i müttefikleriyle kuşatmak istiyor.
İşte NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de bu hedefin gerçekleşebilmesi için Putin’in kaybetmesinin sağlanması gerektiğine işaret ediyor.
RUSYA DEĞİL NATO YAYILIYOR
NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, geçenlerde de önemli bir ifşaatta bulunmuş ve özetle “NATO’nun sınırlarına daha fazla yaklaşmasını önlemek adına Putin’in savaşa girdiğini” söyleyerek, Batı’nın bir yıldır yürüttüğü “yayılmacı Rusya” iddiasını istemeden çürütmüştü!
Evet, Rusya yayılmak için değil, NATO’nun kendisini hedef alan yayılmasını durdurabilmek için savaşı seçmişti.
Aynı şekilde ABD Çin’i de Asya-Pasifik’i tehdit eden ülke olarak sunmaya çalışıyor ama gerçek olabildiğince çıplak: Asya-Pasifik’te savaş gemileri bulunduran, askeri anlaşmalar yapan, bölgeye silah sevk eden ülke ABD…
Öte yandan ABD, Çin’in “kurallı düzeni” bozmaya çalıştığını propaganda ederken, kuralları kendisinin yazdığını ve buna rağmen işine gelmediğinde o kurallara uymadığını da gözlerden gizlemeye çalışıyor.
GENİŞ KÜRESEL GÜNEY CEPHESİ
Ancak tablo hızla değişiyor.
Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS genişliyor. Özellikle BRICS Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinin yoğun ilgi gösterdiği bir yapı haline geldi.
Diğer yandan Afrika Birliği’nden İslam İşbirliği Teşkilatına, Bağlantısızlar Hareketinden G77’ye (ki artık 134 üyeli) kadar bölgesel organizasyonlar, ŞİÖ ve BRICS’le birlikte geniş bir “Küresel Güney” cephesini oluşturuyor.
Kısacası ABD’nin tüm çabasına rağmen çok kutuplu bir dünya adım adım inşa oluyor:
Afrika kıtadan adım adım emperyalizmi kovuyor, Ortadoğu’da pek çok sorun çözüm yoluna giriyor, Rusya-Körfez petrol işbirliği ABD’nin enerji-politik saldırganlığını kesiyor, pek çok ülke karşılıklı ticaretini dolar yerine ulusal paralarıyla yapmaya başlıyor, Kuşak ve Yol ilerliyor, ABD dünyanın dörtte üçünü yaptırım politikalarına ikna edemiyor ve Soğuk Savaş dönemi müttefikleri Washington’un rakipleriyle işbirliği yapıyor…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Eylül 2023
İtalya’nın Kuşak ve Yol çıkarı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/09/2023
İtalya, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol Girişimi’ne 2019’da katılan tek G7 ülkesi. Ancak İtalya özellikle Ukrayna savaşından bu yana ABD’nin çifte baskısı altında; hem Rusya’ya karşı yaptırımlara katılması isteniyor hem de Kuşak ve Yol’dan ayrılması…
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin Hindistan’da düzenlenen G20 Zirvesi kapsamında görüştüğü Çin Başbakanı Li Qiang’a “Kuşak ve Yol’dan ayrılma niyetini” söylediği belirtiliyor (Euronews, 10.9.2023). Ancak henüz netleşmiş bir durum yok.
İtalya Kuşak ve Yol için Mart 2019’da mutabakat zaptı imzalamıştı, yani ABD’nin baskısına boyun mu eğeceği yoksa bağımsızlığını ve çıkarlarını mı esas alacağı sorusunun yanıtına aylar kaldı. Hatta İtalyan hükümetinin konuyu aralık ayında parlamentonun gündemine getireceği belirtiliyor.
İTALYA’NIN İMZASI ENGEL DEĞİL
Geçen hafta incelemiştik: G20 zirvesi sırasında Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru mutabakat zaptı imzalandı. İmzacı ülkeler Hindistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Almanya, İtalya, AB ve ABD.
İmzacılar arasında İtalya’nın da oluşu, İtalya’nın zaten Kuşak ve Yol’dan ayrılması gerektiğine işaret ettiği şeklinde yorumlanıyor. Nitekim imzalanan koridor da ABD tarafından Çin’in Kuşak ve Yol’una alternatif olarak görülüyor.
Ancak İtalya’nın bu koridorun imzacısı olması, Kuşak ve Yol’dan ayrılmasını gerektiren bir durum değil.
KUŞAK VE YOL’UN İTAŞYAN EKONOMİSİNE ETKİSİ
Daha önemlisi de İtalya’nın çıkarları Kuşak ve Yol’da olmayı sürdürmesini gerektiriyor. Neden mi?
1) İtalya, Kuşak ve Yol’a katıldığı 2019 yılından bu yana Çin’e ihracatını artırıyor. Son beş yıla bakılınca, İtalya’nın Çin’e ihracatının yüzde 30 arttığı görülüyor (AA, 5.9.2023). Bu yılın ilk beş ayına göre de İtalya’nın Çin’e ihracatı yüzde 58 oranında artmış durumda.
Benzer şekilde İtalya ile Çin arasındaki ikili ticaret hacmi de artmış durumda. Orada da 2019’dan 2022’ye artış yüzde 42 şeklinde. Böylece 2022’de İtalya-Çin ticaret hacmi 78 milyar dolara yükselmiş oldu (Global Times, 1.8.2023).
2) İtalya ile Çin arasındaki ikili ticaret hacminin 2003’te sadece 11,7 milyar dolar olduğu göz önüne alınırsa, 78 milyar dolara çıkmış olmasının önemi daha iyi anlaşılır. 2003’ü baz almam şundan: İtalya, 2004 yılında Çin’le stratejik ortaklık anlaşması imzalamıştı.
İTALYAN ŞİRKETLERİ ÇİN’LE İLİŞKİLERDEN MEMNUN
3) İtalya ile Çin arasında büyük anlaşmalara imza atıldı:
Örneğin iki ülke tarafından ortaklaşa inşa edilen ilk büyük ölçekli yolcu gemisi, deneme yolculuğunu başarıyla tamamladı. Toplamda altı yolcu gemisinden oluşan ortak gemi inşaat projesinin değeri yaklaşık 5 milyar dolar.
Örneğin STMicroelectronics, Çinli bir şirketle 3,2 milyar dolar değerinde yarı iletken ortak girişimi kurmak üzere anlaşma imzaladı.
4) Kuşak ve Yol’un İtalya’ya olumlu etkisi, krizdeki AB ekonomilerinin karşılaştırmasına bakılarak da anlaşılıyor.
İtalyan Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün raporuna göre, İtalyan ekonomisi ilk çeyrekte olumlu performans sergileyerek Avrupa Birliği’ndeki diğer ekonomileri geride bıraktı.
5) Çin’in Roma Büyükelçisi Jia Guide, Global Times ile yaptığı röportajda dikkat çekti: İtalya-Çin Konseyi Vakfı tarafından yürütülen bir anket, İtalyan şirketlerinin yüzde 84’ünün Çin-İtalya ekonomik ve ticari ilişkilerine ve kalkınma beklentilerine olumlu baktığını gösteriyor (Global Times, 26.7.2023).
İTALYA’NIN ÖNÜNDEKİ ZOR KARAR
Veriler ortada. Dolayısıyla İtalya’nın mevcut hükümetinin Kuşak ve Yol’dan ayrılma eğilimi ekonomik değil siyasi.
Nitekim İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, seçim öncesinde dönemin İtalya Başbakanı Giuseppe Conte’nin Kuşak ve Yol’a katılma kararını “büyük hata” olarak nitelemiş, daha da önemlisi, İtalya’nın dış politikasının “Avrupacı ve Atlantikçi” olması gerektiğini savunmuştu.
Ama bir de ekonominin gerçekleri var elbette. İşte bu nedenle Romahükümeti hem ABD baskısı nedeniyle “Kuşak ve Yol’a hayır” diyor ama hem de “Çin’le ilişkinin derinleştirilmesine evet” çizgisini savunuyor.
Bunun en somut ifadesi İtalya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Antonio Tajani’den geldi. Çin ziyareti sırasında Tajani, Kuşak ve Yol’da aradıklarını bulamadıklarını ama Çin’le üst düzey ilişkileri yoğunlaştırmayı istediklerini açıkladı.
Sonuç olarak İtalya’nın önünde çok önemli bir karar var: Ya Kuşak ve Yol’un fırsatlarından yararlanmak ya da ABD’nin Batı Avrupa’yı Soğuk Savaş’taki gibi yeniden tahakkümü altına alma stratejisine yenilmek…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Eylül 2023