Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Yang-Sullivan zirvesi

Çin Komünist Partisi (ÇKP) Merkez Komite Üyesi Yang Jiechi ve ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın İsviçre’nin Zürih kentinde yaptığı görüşme, iki küresel gücün mücadelesi bakımından önemliydi.

ÇKP Merkez Komitesi Dış İlişkiler Ofis Direktörü ile Amerikan dış politikalarındaki etkisi zaman zaman dışişleri bakanlarının önüne geçebilen Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanının buluşması, aslında Çin’in ün yüksek diplomatı Yang Jiechi ile ABD’nin en etkili isimlerinin başında gelen Jake Sullivan’ın, ilişkilerin nasıl seyredeceğine yön tayin etme mücadelesiydi…

Çin ve ABD’nin karşılıklı mesajları

ABD ile Çin arasındaki altı saatlik Zürih Zirvesi, iki küresel gücün “sorumlu rekabet” mi, yoksa “işbirliği” mi tartışması diye tek bir cümleyle özetlenebilir.

Yang Jiechi’nin muhatabına verdiği beş temel mesaj vardı:

1) “ABD Başkanı Joe Biden’ın ‘yeni bir Soğuk Savaş istemiyoruz’ açıklamasını taktir ediyoruz.”

2) “Pekin, Washington yönetiminin ‘rekabet’ odaklı siyasetini onaylamıyor.”

3) “Çin ve ABD işbirliği yaptığında bundan iki ülke ve tüm dünya fayda sağlar. Çin ve ABD çatıştıklarında ise hem iki ülke hem de dünya acı çeker.”

4) “Washington’un rasyonel ve uygulanabilir tekliflerine açığız.”

5) “Tayvan, Hong Kong, Sincian gibi konular Çin’in egemenlik alanına girer.”

Jake Sullivan’ın ise üç temel mesajı oldu:

1) “Washington yönetimi, ‘Tek Çin’ ilkesine bağlı.”

2) “ABD olarak ilişkileri ’sorumlu rekabet’ yaklaşımı içinde yönetmek istiyoruz.”

3) “Küresel kaygı yaratan konularda işbirliği yapmak istiyoruz.”

Yumuşama dönemi mi?

Yang-Sullivan zirvesi, Çin’de genel olarak “yumuşama sinyallerinin son halkası” olarak değerlendirildi.

Çin’in merkezi yayın organlarından Global Times, zirveyi yorumladığı editöryal başyazısında, ABD’nin son dönemde çatışmadan ziyade rekabet ve işbirliğini öne çıkardığını belirtti. Gazete bu görüşüne dayanak olarak da iki yeni gelişmeyi gösterdi: ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai’nin “Çin’le yolları ayırmak değil köprü kurmak istiyoruz” mesajı ile Huawei yöneticisinin serbest bırakılması…

Global Times’ın bu “olumlu” yaklaşımları, yine de haklı bir uyarıyla bitiyor: “Hegemonik zihniyet başarısız olmadıkça vazgeçmez.”

Stratejik gerileme

Kesinlikle. Hegemonik zihniyeti başarısız olmadıkça, emperyalist ABD Çin’i ve Rusya’yı hedef almayı sürdürecektir.

ABD’nin “yeni bir Soğuk Savaş istememesi”, hegemonyasının zayıflaması ve stratejik gerilemesi nedeniyledir. ABD o gücü kendinde bulsa ya da AB başta müttefiklerini buna ikna edebilse, elbette yeni bir Soğuk Savaş isteyecektir.

ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı bir olgu: Afganistan’dan çekilmesi o nedenle. ABD muharip güçlerinin 31 Aralık’ta tamamlamak üzere 7 Ekim’den itibaren Irak’tan çekilmeye başlaması da o nedenle. (Bunun Suriye’deki varlığını sağlamlaştırma hamlesi olduğunu iddia eden görüşlere katılmıyoruz, tersine Irak’taki varlığını yitiren ABD, Suriye’de de zayıflar.)

Taktik atak

Kısacası, ABD küresel ölçekte bir stratejik çekilme halindedir; ancak taktik planda özellikle Hint-Pasifik bölgesinde ataklar yapmaktadır.

İşte ABD, İngiltere, Avustralya üçlüsünün AUKUS adıyla bir Anglo-Sakson ittifakı kurması ve ABD’nin Avustralya’yı Çin’e karşı bir nükleer üs yapmaya çalışması o taktik adımlardan biridir.

İşte ABD’nin Tayvan’a yeni silahlar satma kararı alması, ABD özel kuvvetlerinin Tayvan ordusunu gizlice eğitiyor olması, Pentagon’un Tayvan’ı Çin’e karşı bir askeri üs olarak ele alması, o taktik adımlardan biridir.

Ancak Çin’in bu adımlara yanıtları, çok sert oldu. Tayvan hava sahasında beş gün boyunca 50’den fazla uçak uçurmak, ABD’ye en yüksek perdeden verilen yanıttı.

Avustralya da, en büyük ticaret ortağı Çin olduğu için, yakında nasıl bir sorunlu işbirliğine girdiğini görmeye başlayacaktır.

Kısacası, yeni bir dünya kurulurken, sancılı süreçler de olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ekim 2021

2 Yorum

NATO’culuk, Amerikancılıktır

Türkiye’de ABD’ye “mesafeli” kesimler içinde bile, ne yazık ki, “ABD başka NATO başka” görüşü var; hatta bunu “ABD’yi NATO içinde dengeliyoruz” söylemine kadar yükseltebilenler bile var. Ancak doğru değil.

Birincisi; ABD eşittir NATO’dur; dahası NATO ABD’nin müttefiklerini denetleme aracıdır. Kaldı ki NATO bir askeri örgüt olmaktan çok, aslında bir “siyasi” örgüttür. Hükümetlere uzanan Gladyo’lar tipiktir.

İkincisi, NATO içinde Türkiye’nin ABD’yi dengeleyebildiği bir durum yoktur, olsaydı ABD’nin teröre desteği kesilebilir ya da KKTC’nin tanınabilmesi sağlanırdı örneğin.

ABD-NATO’nun Çin-Rusya düşmanlığı

ABD için NATO yukarıda özetlediğimiz özellikleriyle, kritik öneme sahiptir, hâlâ vazgeçilmez bir araçtır.

ABD bu nedenle, Varşova Paktı dağıldıktan sonra NATO’nun varlığının sorgulanmaması için nasıl yeni düşmanlar belirlediyse, bugün de “stratejik özerklik” tartışmaları nedeniyle benzer yollara başvuruyor, tehditler, riskler, meydan okumalar belirlemeye yöneliyor.

İşte NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile görüştükten sonra yaptığı şu açıklama, o ihtiyaç nedeniyledir: “NATO her zamankinden daha önemli çünkü daha rekabetçi bir dünyayla karşı karşıyayız. Saldırgan eylemleriyle Rusya’yı görüyoruz, ekonomik ve askeri gücünü kullanan daha iddialı bir Çin görüyoruz” (AA, 5.10.2021).

AB Stratejik Özerklik peşinde

Peki ABD neden Çin’i ve Rusya’yı düşman ilan ediyor, neden bu iki ülkeyi müttefikleri nezdinde düşman kategorisine, olmayınca tehdit, risk ya da meydan okuma gibi kategorilere almaya çalışıyor?

Birincisi elbette bu iki ülkeyi kendi küresel hegemonya heveslerinin önünde engel görmesi nedeniyle ama ikincisi de o engeli aşabilmek için AB’ye ihtiyaç duyması ve AB ülkelerini, NATO nezdinde denetiminde tutmaya devam edebilmek için.

Çünkü AB, bir süredir ABD ve NATO’dan “stratejik özerklik” kazanma peşinde. Daha önce bu konuyu burada birkaç kez incelemiştik, özetlersek: Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” çıkışı (7.11.2019), AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in “Özerkliğin tersi bağımlılık demektir. Biz özerkliği tercih ediyoruz” (20.11.2020) demesi, yine Borrell’in AB ordusu çekirdeği olarak “Avrupa İlk Giriş Gücü” oluşturulmasını önermesi (30.8.2021), AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in “AB Savunma Birliği” ihtiyacını ilan etmesi (16.9.2021) gibi çıkışlar, hep AB’nin ABD/NATO’dan stratejik özerklik kazanma amacının gereğiydi.

Son olarak AB Konseyi Başkanı Charles Michel de bu kervana katıldı ve “NATO’yu güvenliklerinin temel taşı olarak görmekle birlikte, daha özerk olabilmenin yollarını aradıklarını” söyledi (5.10.2021).

Kalın-Çavuşoğlu’nun NATO’ya bağlılıkları

AB’nin ABD/NATO’dan “stratejik özerklik” kazanmaya çalışması, ABD hegemonyasının zayıflaması ve yeni bir dünyanın kurulmakta olmasıyla ilgilidir. İşte AB o dünyada yerini almaya çalışmaktadır. Hangi dünya? ABD, AB, Çin, Rusya ve Hindistan’ın beş büyük güç merkezi olacağı yeni dünya.

Bu durum, Türkiye dahil pek çok ülkeye bölgesinde “daha bağımsız hareket edebilme” fırsatı doğurdu. 21. yüzyılın ikinci çeyreği, stratejik özerklik hamlelerine ve bağımsız politikalara daha çok sahne olacak.

AKP iktidarının Neo-Abdülhamitçi “dengeciliği” ise sonuçları itibariyle bir “stratejik özerklik” politikası ya da “çok taraflılık” değildir; “Rusya’yla kendisine alan açan, bunu ABD’yle pazarlığında kullanan ve iki büyük gücü AB ile dengelemeye çalışan” bu çizgi, pratikte iktidarını sürdürebilmek için “çok tarafa taviz vermek” demektir!

Çünkü bu iktidar, dayandığı sermaye sınıfı, ideolojisi ve emperyalizmle işbirliği içinde oluşmuş örgütlülüğü ile NATO’cudur, Amerikancıdır. İşte son iki örnek:

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “NATO’ya kayıtsız, şartsız bağlıyız” (Der Spiegel, AA, 1.10.2021).

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu: “NATO’nun birliği ve bütünlüğü, savunma kabiliyetimiz kadar önemli” (5.10.2021).

Bu iki açıklama da Türkiye adına vahimdir. AB’nin bile ABD/NATO’dan stratejik özerklik aradığı şartlarda, Türkiye ABD kadar NATO’culuk yapamaz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2021

2 Yorum

İdlib kimin düğümü?

Önceki “Soçi’nin şifreleri” başlıklı yazımızı bitirirken, devamı olarak, bir sonraki yazımızda “İdlib düğümü”nün çözümünü, kimlerin bu çözümü isteyip istemediğini inceleyeceğimizi belirtmiştik.

Buna giriş olması bakımından, Prof. Dr. Çağrı Erhan’ın hükümete yakın Türkiye gazetesindeki dünkü yazısında verdiği önemli mesaja dikkat çekelim: “Ankara’nın Suriye’ye bakışını yeniden şekillendirmesi ve politika değişikliğine gitmesi zaruri hâle gelmektedir. (…) Soçi sonrasında Türkiye ve Rusya arasında artacak temasların Ankara-Şam hattında kımıldanmaya yol açması umut edilebilir.”

Sarayın henüz bu gerçeği gördüğünü/görmek istediğini söyleyemeyiz, zira Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın Alman Der Spiegel’de, hâlâ ABD’den eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Suriye muhalefetine verdiği destek sözünü tutmasını bekliyor!

Ancak, sarayın dışındaki çeşitli AKP havzalarında, bunların Davudizm kalıntısı hayaller olduğu belirtilerek, Ankara-Şam yakınlaşmasının ihtiyaç olduğu yavaş yavaş savunulmaya başladı.

İdlib’de çözüm istemeyen ABD

“İdlib düğümü”nün çözülmesini en çok isteyen haliyle Suriye yönetimidir. Böylece topraklarının bir bölümüne daha egemen olacak ve ülkeyi tehdit eden cihatçı örgütlerin bir bölümünü daha tasfiye etmiş olacak. Hatta kimi Suriyeli uzmanlara göre, bu durum, Suriye ordusunun daha sonra Fırat’ın doğusuna yönelmesini de sağlayacak.

Peki İdlib’in düğüm halinde kalmasını en çok kim istiyor? Elbette ABD, şu gerekçelerle:

1) ABD, İdlib’i Türkiye-Rusya ilişkilerinin sabote edilebileceği bir alan olarak görüyor.

2) ABD, İdlib’deki cihatçı örgütlerin bazılarının siyasi destekçisi. Onların sahadan tamamen silinmesi ABD’nin işine gelmiyor. Pentagon, cihatçı örgütlerin varlığının İdlib’de Suriye yönetimini meşgul etmesini, ABD destekli PYD bölgesinin devamını kolaylaştırma konusu olarak görüyor.

3) ABD, İdlib’in Türkiye “kontrolünde” olmasını, ileride Fırat’ın batısına karşı Fırat’ın doğusu pazarlığında bir araç olarak görüyor. Washington, Ankara’nın da bunu gördüğünü bildiği için, düğümün sürmesini istiyor. (ABD’nin PYD bölgesini Akdeniz’e açma olasılığı artık yok ama Fırat’ın batısında Şam’a rağmen bir alan tutulması, o olasılığa zemin doğuruyor!)

Böyle olduğu için de ABD İdlib’de Rusya ve Suriye karşıtı mesajlar veriyor, böyle olduğu için de Türkiye’nin Rusya’yla karşı karşıya gelme olasılıklarında Ankara’ya açık siyasi destek mesajları yayımlıyor.

İdlib’i saray düğümledi

İdlib düğümünün sürmesini isteyen ABD’nin yukarıda belirttiğimiz üç numaralı gerekçesi, İdlib’in aslında neden düğüm olduğunu ve kimin düğümlediğini de ortaya koyuyor: AKP iktidarı.

Bunu Ak-jeopolitikçiler zaten şöyle formüle ediyor: Ankara’nın güvenliği Afrin’den, Afrin’in güvenliği İdlib’den başlar. Kendilerini dev aynasında görüp bunu Halep’e, hatta Doğu Akdeniz üzerinden Libya’ya kadar uzatanlar bile var.

Ankara’nın açık siyaseti şu: Suriye’de, İdlib merkezli bir ÖSO nüfuz bölgesi oluşturmak. İşi bölgeye kaymakam atamaktan fakülte ve yüksek okul açmaya, hatta günlük ekonomide Türk lirası kullandırmaya kadar götürmek, bu açık hedefin, apaçık kanıtlarıdır.

AKP iktidarı, bu nüfuz bölgesinin, aynı zamanda PYD bölgesinin ABD’yle karşılıklı tanınmasının pazarlık kartı olarak da kullanılabileceğini hesaplıyor.

İşte Ankara’nın belli bir aşamadan sonra Moskova ve Tahran’la işbirliği yapmak zorunda kalmasına rağmen, Şam’la normalleşmemekte ısrar etmesinin nedeni bu.

Ankara’yı, Şam’la barış isteyen yönetebilir

Suriye’de bir “ÖSO nüfuz bölgesi” olması Erdoğanların çıkarına olabilir, ancak Türkiye’nin çıkarına değildir. Bunun geleceğe uzanacak ne boyutta büyük bir yanlış olduğu, Türk ordusunun da gördüğü bir durumdur. Basına emeklilik olarak yansıyan haberler, İdlib’de askeri bakış ile saray niyetinin örtüşmemesinin yansımalarından sadece biridir.

Prof. Dr. Çağrı Erhan’ın başta alıntıladığımız sözleri bu nedenle önemlidir: “Soçi sonrasında Türkiye ve Rusya arasında artacak temasların Ankara-Şam hattında kımıldanmaya yol açması umut edilebilir.”

Umuttan öte, bu olması gerekendir, olmalıdır, olacaktır. Önümüzdeki süreçte Türkiye’yi bu gerekliliği uygulayabilecek bir iktidar yönetebilecektir ancak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ekim 2021

1 Yorum

Soçi’nin şifreleri

1) Kremlin Sözcüsü Peskov, Erdoğan-Putin zirvesinin gündeminin “ikili ilişkilerin başlamasından bu yana en kapsamlı gündem olacağını” belirtmişti. Oysa görüşme, 2 saat 40 dakika sürdü. Zamanın yarısının tercümeyle geçtiği düşünülürse, tarafların masadaki konu başlıklarını müzakere etmediği, sadece karşılıklı “mesaj” verdiği anlaşılmalıdır.

2) Önceki zirvelerde, dışişleri ve savunma bakanları, hatta güvenlik bürokrasisi, ele alınacak konuları hazırlar, liderler de son halini verirdi. Bu zirvede ise tersinin olduğu anlaşılıyor. Verilen mesajların gereğini, sonrasında, Putin’in ifadesiyle “devlet mekanizmaları” yerine getirecek.

3) Zirvede bir belgenin imzalanması beklenmiyordu ancak ortak bir açıklama yapılmaması, hatta sonradan Ankara ve Kremlin’in hiçbir açıklama yapmaması, ortada Erdoğan ve AK-Medyanın köpürtebileceği bir kazanımın olmadığına işaret ediyor.

Bu üç çıkarımdan hareketle, Soçi’de kim, ne kazandı peki?

Soçi’de bölgecilik kazandı

Erdoğan ile Putin’in Soçi zirvesinden, Atlantikçilik kaybetti, “bölgecilik” kazandı.

Açalım:

14 Eylül’de Moskova’da bir araya gelen Esad ve Putin’in verdiği mesaj netti: “Amerikan ve Türk askerleri Suriye’den çıkmalı.”

Erdoğan’ın New York dönüşü sırasında, Soçi zirvesi öncesi ve zirveye hazırlık mesajı olduğu belli olan açıklaması da şöyleydi: “ABD Suriye’den çıkmalı.”

İster Biden’dan randevu alamadığı için denilsin, isterse Erdoğan’ın genel tutarsızlığı olarak yorumlansın ama Putin açısından, Erdoğan’ın “ABD Suriye’den çıkmalı” noktasına gelmiş olması, büyük kazançtır. Hele de Erdoğan yıllardır ABD’yi Suriye’ye daha çok varlık bulundurmaya çağırırken!

Denilebilir ki, “Erdoğan taktik manevra yapıyor, ‘ABD çıksın’ diyerek ‘Türkiye’nin Suriye’deki varlığını korumaya çalışıyor.” Olabilir, fakat sahanın gerçeği, düşüncelerden ve niyetlerden güçlüdür.

‘Siyasi rüşvet’

Esasa geçmeden, bir konuya dikkat çekelim:

Erdoğan’ın Soçi dönüşünde Putin’e “İkinci ve üçüncü nükleer santrallerin inşasını” teklif ettiğini açıklaması ise tam bir skandaldır.

Açık ki sıkışan Erdoğan, bunu bir koz gibi ama pratikte “siyasi rüşvet” anlamına gelecek şekilde masaya koymuş. İhale kanununu, olması gereken yolu, yöntemi geçtik, bu bir koz olacaksa bile “siyasi rüşvet” gibi sunulduğu için koz değeri azalmıştır.

Nükleer santralleri başta Çin olmak üzere yapabilecek aktörlere karşı Rusya’nın elini “pazarlıksız” güçlendirmiştir.

İdlib’de olası adım

Erdoğan ile Putin zirvesinin ana konusu İdlib’di. İdlib’in çözülemeyen düğüm hali, Şam’ın Moskova’ya bastırması ile Moskova’nın Ankara’yı Washington’a itmemek için zamana yayması arasında sıkışan bir konu.

Erdoğan’ın şu sözleri, bir parça daha taviz vereceğine işaret ediyor: “Suriye sorununa nihai ve sürdürülebilir çözüm bulma vaktinin geldiğini konuştuk. Bu yöndeki her türlü gerçekçi ve adil adıma açık olduğumuzu belirttik.”

Önümüzdeki haftalarda Türk ve Rus heyetlerinin yapacağı görüşmelerle, bu alanda bazı adımların atılabileceğine dair kimi işaretler var.

Neler olabilir peki? M-4 karayolunun tam kontrolü için Türk ordusunun biraz daha geriye çekilmesi ve Suriye ordusunun Rus hava kuvvetleri desteğiyle otoyolu güvenli hale getirebilmesi olası görünüyor.

Erdoğan’ın hiç istemediği bir durumsa da, bu, Türkiye’nin çıkarınadır ve edindiğim izlenimler, askeri yaklaşımdın da buna yakın olduğudur.

Buradan hareketle, bir sonraki yazımızda İdlib’de çözümü kimlerin istediğini, kimlerin neden karşı olduğunu, İdlib’in Türk-Amerikan ilişkileri ile Türk-Rus ilişkileri bağlamındaki önemini inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ekim 2021

1 Yorum

Nükleer tehdit

Her ne kadar ABD Başkanı Joe Biden BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada “yeni bir soğuk savaş” istemiyoruz dediyse de, bu “soğuk barışı” çok istediği anlamına da gelmiyor.

ABD’nin Hint-Pasifik bölgesindeki yeni hamleleri, tersine bölgede açıkça “nükleer tehdit” anlamına geliyor.

Çin’in yanında nükleer üs

Geçen hafta inceledik: ABD, İngiltere ve Avustralya ile Hint-Pasifik’te AUKUS adlı bir ittifak kurdu. Üçlü anlaşmanın merkezinde, Avustralya’yı nükleer denizaltı gücü yapmak var.

AUKUS; birincisi Çin’e karşı Anglosakson birliği niteliği taşıyor, ikincisi de ABD’nin Avustralya’yı Hint-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı bir nükleer üs yapma hamlesi anlamına geliyor.

Gerçi ABD’nin bu hamlesi, Avustralya-Fransa denizaltı anlaşmasını bozduğu için ABD-AB ilişkilerini çok olumsuz etkiledi ancak Pekin yönetimi, yanı başında ortaya çıkan bu nükleer tehdidi sonuçta hafife almıyor.

Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Zhao Lijian, AUKUS’un, üç ülkenin bölgesel barış ve istikrara ciddi şekilde zarar verdiğini, silahlanma yarışını yoğunlaştırdığını ve uluslararası nükleer silahların yayılmasını önleme çabalarına zarar verdiğini söyledi.

Çinli diplomattan Pekin yönetimine çağrı

Çin’in eski BM Genel Sekreter Yardımcısı Şa Zukang ise diplomasiyi bir kenara bırakarak açık açık tehdidin boyutunu ve ne yapılması gerektiğini açıkladı.

Washington’un kurmakta olduğu yeni ittifaklara karşı direnme çağrısı yapan Şa Zukang, ABD, Çin’in yanı başında bir nükleer üs kurarken Çin’in “nükleer silahı ilk kullanan taraf olmama politikasından vazgeçmesi gerektiğini” söyledi!

Şa Zukang, mevcut koşullar nedeniyle Çin’in bu politikasını sürdürebilmesinin ancak “Çin ve ABD, birlikte, nükleer silah kullanacak taraf olmayacakları konusunda anlaşmaya varması halinde” geçerli olabileceğini savundu.

ABD’ye ‘özgür ve açık’ Hint-Pasifik!

Bildiğiniz gibi ABD’nin 15 Eylül’de kurduğu AUKUS dışında, Hint-Pasifik bölgesinde bir başka ittifakı daha var: QUAD.

ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya’dan oluşan QUAD ittifakı, 24 Eylül’de Beyaz Saray’da yüz yüze bir zirve yaptı.

Biden, Modi, Yoşihide ve Morrison, QUAD zirvesinde “Özgür ve açık Hint-Pasifik” hedefi ilan ettiler.

“Özgür ve açık” sıfatlarından kasıt/amaç ise, pratikte Çin’in bölgesini ABD’ye açması demek!

Dikkat: ABD aynı politikayı “özgür ve açık Karadeniz” olarak da uygulamaya çalışıyor!

Savunmada atak

ABD Çin’e karşı QUAD ile siyasi ve ekonomik, AUKUS ile askeri bir ittifak oluşturuyor.

Kuşkusuz Çin’in önemsediği girişimler bunlar.

Ancak daha geniş bir pencereden bakılırsa, aslında QUAD da, AUKUS da, ABD’nin AB’yi Çin ve Rusya karşıtlığına istediği oranda ikna edememesinin sonuçları ve ihtiyaç duyduğu araçlarıdır. ABD, AB’yle olmayınca, Çin’i AB’den ayrılan İngiltere, Avustralya, Hindistan ve Japonya ile çevrelemeye çalışmaktadır.

Dolayısıyla bu hamleleri stratejik düzlemde değerlendirirsek, ABD açısından ilerlemenin ve hegemonya kurmanın değil, gerilemenin ve hegemonya zayıflamasının hamleleridir. Yani “savunmada atak” anlamına gelmektedir.

Lavrov’un Biden’a mesajı

ABD’nin bu gerilemesini ortaya koyan mesajlardan biri Rusya’dan geldi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, katıldığı BM Genel Kurulu “genel siyasi müzakereler” oturumunda şu mesajı verdi:

“ABD Başkanı Joe Biden, geçtiğimiz günlerde kendi deyimiyle ‘diğer ülkeleri değiştirmek’ için artık askeri yöntemlere başvurmayacaklarını duyurdu. ABD’nin bir sonraki adımı atmasını ve yalnızca güç kullanımını değil, aynı zamanda kalkınma modelini dayatmanın diğer yöntemlerinden de vazgeçmesini bekliyoruz.”

Evet, askeri yöntemleri rafa kaldırmak zorunda kalan ABD, kendi modelini siyasi ve ekonomik baskılarla dayatmaktan da eninde sonunda vazgeçecek. İster kendi isteğiyle, ister mecbur edilerek!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Eylül 2021

1 Yorum

Erdoğan-Putin zirvesinin sorunları

Önümüzdeki hafta yapılacak Erdoğan-Putin zirvesi, Türk-Rus ilişkilerinin önündeki sorunlar nedeniyle kritik önemde. Nitekim zirvenin hazırlığını yapan Kremlin Sözcüsü Dimitri Peskov “Görüşmelerin gündemi oldukça geniş olacak” dedi.

“İdlib düğümü” konusu, ele alınacak konuların başında geliyor. AKP iktidarının tutumu nedeniyle Türkiye, Suriye ve Rusya yararına bir türlü çözülemeyen sorun, Suriye sorununun siyasi çözümünü de geciktiriyor. İktidarın “nüfuz bölgesi” oluşturma hedefi, cihatçılarla ilişkisi, Esad yönetimi karşıtlığını sürdürmesi gibi etkenler, İdlib sorunun iki yıldır “düğümlü” kalmasını sağladı.

Şam’ın ısrarı ve Moskova’nın bu ısrarı haklı görmesi nedeniyle, Putin Erdoğan’dan “İdlib düğümü”nü artık çözmesini isteyecek. Esad ve Putin’in 14 Eylül’de bir gece yarısı görüşmesiyle “Türkiye’nin silahlı varlığına itiraz” mesajı vermesi, işte bu amaçlaydı.

Yanlış Kırım politikası

Ankara ile Moskova arasındaki sıcak sorun başlıklarından biri de Kırım konusudur. Özellikle Ankara’nın geçen hafta yapılan seçimlerden sonra “Kırım’ın ilhakını tanımıyoruz” politikasını, “Duma seçimlerinin Kırım sonuçlarını da tanımıyoruz” aşamasına getirmesi, Moskova tarafından “içişlerine müdahale” olarak değerlendirildi.

Kremlin, bugüne kadar AKP’nin Kırım tavrını, iyi giden işlerin yanında kritik olmayan bir sorun şeklinde görüyordu. Ankara’nın her “Kırım’ın ilhakını tanımıyoruz” çıkışına, “Türkiye’nin görüşlerinin değişeceğine inanıyoruz” yanıtı veriyordu.

Fakat konunun yeni boyutu, Kremlin’in rahatsızlığını arttırmış görünüyor. Ancak her şeye rağmen Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova’nın açıklaması, Moskova’nın Ankara’yla işbirliğine verdiği öneme işaret ediyor: “Bu tür açıklamaları asla göz ardı etmiyoruz. Eğer Moskova’dan ilgili kınamaları, hatırlatmaları ve eleştirileri duymaktan yorulmamışlarsa, demek ki sabırlılar. Ancak bu, ikili ilişkilerin gelişmesi lehine olmayan çıkarımlarda bulunmamızdan başka bir şeye yol açmayacak.”

KKTC’nin çıkarı

AKP iktidarının Kırım politikası birkaç boyutlu. Saray, hem savunma-silahlanma anlaşması yaptığı Ukrayna’yla ilişkisini iyi tutabilmek için, hem ABD ve AB’nin Ukrayna cephesi politikasına uyum için, hem de NATO’nun Karadeniz stratejisinin gereği olarak bu politikayı uyguluyor. Ankara aynı zamanda bunu Moskova’ya karşı elinde tutabileceği bir koz kartı olarak görüyor.

Oysa bu kart, aslında bir koz kartı değil. Ceza oyunlarında elde tutulmaması gereken bir kâğıda daha çok benziyor. Elde tutmak yerine, bir an önce elden çıkarılması halinde, daha çok kazanç getirecek bir kart hatta.

Şunu demek istiyoruz: Kırım’ı, “ilhakı tanımıyoruz” diyerek Rusya’ya karşı bir kart gibi görmek yerine, KKTC’nin çıkarına olacak şekilde değerlendirmeliyiz.

Kırım Tatarlarının rahatsızlığı

Ankara’nın soruna bakış açısı da hatalı. Zira ortada bir ilhak yok. Kırım, bir halk oylamasıyla Ukrayna yerine Rusya’ya bağlanmak istedi.

Ankara’nın “ilhak” söylemi, sadece Rusya’yı değil, Kırım Tatarlarını da rahatsız ediyor. Kırım Tatarlarının çeşitli sözcülerinin son iki yılda “Ankara’yı doğru bilgilendirmek istiyoruz” diyerek Erdoğan’a görüşme teklif etmesi, bugüne kadar yanıtsız kaldı.

Oysa Kırım-KKTC hattı içinde üretilecek ince politikalar, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de elini güçlendirecektir.

Geniş işbirliği alanı

Özetle, Rusya Türkiye için, Türkiye de Rusya için oldukça önemlidir. Zaten başka türlü olma şansı da yok. Öyle ya da böyle iki toplum yüzyıllardır komşudur ve karşı karşıya gelmelerinin ikisine zarar verdiği çok sayıda örnek geride kalmıştır. Ankara ve Moskova o örnekler yerine Kemalist-Bolşevik ittifakını önemseyerek hareket etmelidir.

Doğu Avrupa, Karadeniz, Kafkasya, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz, Ankara ve Moskova için rekabet alanı değil, işbirliği alanı olmalıdır. “İdlib düğümü”, bu işbirliğinde kritik virajı alabilmek için artık çözülmelidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Eylül 2021

1 Yorum

Erdoğan para arıyor

BM Genel Kurulu için ABD’ye giden Erdoğan, programı boyunca sık sık Türkiye ile ABD’nin “stratejik ortak” olduğunu dile getirdi. Erdoğan, iki ülkenin bölgesel ve küresel sorunlarda benzer tutum ve ortak çıkarlara sahip olduğunu belirtti.

ABD Dışişleri Bakanı Blinken ile görüşen Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da Türk-Amerikan ilişkilerini “muhteşem işbirliği” diye niteledi.

Türk-Amerikan ilişkileri “düzeldi” de bizim mi haberimiz yok, yoksa bunlar olası erken seçim sürecinde iktidarda kalabilmek için AKP’nin siyasi ve özellikle ekonomik destek arayışı mı?

Türk-Amerikan çıkarları çatışıyor

İki ülkenin “stratejik ortak” olabilmesi için, ulusal çıkarlarının ortak olması gerekir. Peki Türkiye ile ABD’nin ulusal çıkarları ortak mı? Bakalım:

-ABD’nin Suriye’de çıkarı, bu ülkenin bölünmesinden geçiyor. Suriye’nin kuzeyinde petrol bölgesini kapsayan kendi kontrolünde Akdeniz’e açılacak bir devlet peşinde. Türkiye’nin çıkarı ise Suriye’nin siyasal birliği ve toprak bütünlüğünün korunmasıdır. (AKP’nin Fırat’ın doğusunda özerk PYD bölgesine karşılık Fırat’ın batısında özerk ÖSO bölgesi istemesi ayrı konu.)

-ABD’nin Kıbrıs’ta çıkarı Rumların egemenliğinde federasyon; Türkiye’nin çıkarı ise KKTC’nin bağımsız devlet olarak tanınması özetle. Konu, bir egemenlik sorunun dışında son yıllarda ayrıca bir enerjipolitik mücadele konusu ve Doğu Akdeniz’de ABD ile Türkiye karşı karşıya konumlanıyor.

-ABD’nin Karadeniz’de çıkarı, Montrö’yü delip buraya sınırsızca girebilmesi, yerleşebilmesi, NATO gölü haline getirebilmesi ve böylece Rusya’yı sıkıştırmasıdır. Türkiye’nin çıkarı ise Karadeniz’in Karadeniz’e komşu ülkelere ait bir deniz olarak kalabilmesidir.

-ABD, NATO ülkelerinin kendi ana stratejisine eklemlenmesini istemektedir. ABD’nin ana stratejisi Çin’i batı, güney ve doğusundan; Rusya’yı da batı ve güneybatısından çevrelemektir. Çin ve Rusya’nın çevrelenmesi Türkiye’nin çıkarına değildir; Türkiye’nin çıkarı tersine Çin ve Rusya’yla ilişkilerini geliştirmesidir.

-ABD, kendi silahlarını satmak istemektedir. Türkiye’nin çıkarı ise tek bir ülkeye bağımlı olmamasından, silah envanterini çeşitlendirmesinden geçmektedir. Ve ötesinde asıl çıkarı, teknoloji transferiyle ulusal silahlanmasını geliştirmesidir.

Stratejik ortaklıkta muhteşem işbirliği!

Görüldüğü gibi Türkiye ile ABD’nin ulusal çıkarları en temel küresel ve bölgesel konularda bırakın ortaklığı, aslında çatışmaktadır. Dolayısıyla iki ülke arasında bir “stratejik ortaklık”tan bahsedemeyiz.

Kaldı ki bunu Washington da görüyor. O nedenle de anımsarsanız Blinken Türkiye için “sözde müttefik” nitelemesi yapmıştı.

Peki hal böyleyken Erdoğan’ın Türk-Amerikan ilişkileri için “stratejik ortaklık” nitelemesi ve Çavuşoğlu’nun “muhteşem işbirliği” sözleri ne anlama geliyor? Tek açıklaması var: Erdoğan para arıyor! Şöyle:

Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı olabilmesinin tek yolu, erken seçimden geçiyor çünkü Anayasa’nın 101. maddesine göre “bir kişi iki kez cumhurbaşkanı seçilebilir” ve Haziran 2023’te yapılacak seçimlerde Erdoğan üçüncü kez aday olamaz.

Peki olası bir erken seçimde Erdoğan’ın kazanabilme olasılığı ne? AKP ciddi oy kaybediyor. Ekonomi ve göç sorunu gibi konular, Erdoğan’ın elini zayıflatıyor. Şansını yükseltebilmesi için Batı’nın siyasi ve ekonomik desteğine ihtiyacı var. Saray kredi musluklarının açılabilmesi için Londra tefecilerine ve New York bankerlerine müracaat ediyor sık sık.

New York’ta ABD’li şirketlere çağrı yapan Erdoğan, “Esnek ve yüksek üretim kapasitemiz, özellikle tedarik zincirleri ve arz güvenliği bakımından Amerikan firmaları için birçok fırsat barındırıyor” dedi. Bu para girişi için ucuz işgücü, muafiyet, kolaylık sağlama sözü demek özetle…

Ekonomi tavizlerine dikkat

Sonuç olarak, Türkiye’nin ABD için “stratejik ortak” olabilmesi, AKP hükümetinin Türkiye’nin çıkarlarını hiçe sayarak ABD’nin çıkarlarına uygun konumlanmasına bağlıdır. Erdoğan’ın özellikle Ukrayna’da, Kırım konusu üzerinden yaptığı budur.

Türkiye’nin önündeki tehlike, Erdoğan’ın sırf iktidarda kalabilmek adına bu tür ulusal çıkarlara aykırı pozisyonlar alıp almayacağıdır; yeni tavizler verip vermeyeceğidir…

Kamuoyu, özellikle ekonomi alanını ilgilendiren konularda AKP’nin çıkaracağı yasalara, mevzuatlara önemle dikkat kesilmeli. Zira “ekonomik bağımsızlık” yoksa, siyasi bağımsızlık yarımdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Eylül 2021

3 Yorum

Hint-Pasifik cepheleşmeleri

Çok sık vurguladığımız gibi, Hint-Pasifik bölgesi 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin ana güç mücadelesi alanı olacak. ABD’nin temel amacı, Çin’i kendi bölgesinde, müttefikleriyle birlikte çevreleyerek sıkıştırmak; Çin’in Avrupa ve Afrika’ya uzanan Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ni kesebilmek.

Beyaz Saray ve Pentagon’un son yıllardaki temel strateji belgeleri, hep bu hedef üzerine inşa edilmiş durumda. Biden’ın “müttefiklerle ilişkileri onarma” amacı bile, bu hedefin gereği. Zira Washington, Çin’i, hele de Çin-Rusya ikilisini kuşatabilmek için AB’ye ve Asya’daki bazı ülkelere çok ihtiyaç duyuyor. Öyle Avustralya, Japonya ve Güney Kore’yle de bu iş olmayacağından, stratejisine Hindistan’ı eklemlemeye çalışıyor. QUAD yani ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya’dan oluşan dörtlü ittifakın esas amacı buydu.

AUKUS, ABD-AB ittifakını torpilledi

ABD son olarak İngiltere ve Avustralya’yla bölgede AUKUS ittifakını kurdu. Önceki yazımızda incelediğimiz gibi bu yeni “müttefik organizasyonu” ise daha baştan bir başka “müttefik organizasyonunda” önemli hasar oluşturdu. Fransa, AUKUS nedeniyle Avustralya’yla yaptığı denizaltı satış anlaşmasının iptal olmasına çok sert tepki gösterdi. Olayı “ihanet” diye yorumladı, Washington ve Canberra büyükelçilerini çekti, AB’den ayrılan İngiltere’yi “kürkçü dükkanına (ABD’ye)” dönmekle suçladı.

Elbette bu çatışmanın tetiklenmesini sağlayan 40 milyar dolarlık bir anlaşmanın iptaliydi ama aslında Fransa’yla ABD, AB’nin stratejik özerklik kazanması ve bir AB ordusu kurulması gerektiği konularında, son yıllarda sık sık karşı karşıya geliyorlar.

Çin’in ŞİÖ’yü Asya’ya genişletme başarısı

ABD, AUKUS’la Çin’e karşı hamle yaparken, Çin’den de ABD’ye karşı hamle geldi. Çin’in Rusya’yla birlikte liderlik ettiği Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), İran’ı da örgüte üye yaptı.

26 Nisan 1996’da esas olarak terör ve ayrılıkçılığa karşı Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan’ın katılımıyla Şanghay Beşlisi olarak kurulan örgüt, bugün 9 üye, 3 gözlemci ve 6 diyalog ortağıyla Asya’nın neredeyse tamamına genişlemiş durumda.

Türkiye’nin 2007 yılında ŞİÖ’ye üye olma isteğini Rusya ve Kazakistan’a ilettiğini, 2011’de resmi müracaat yaptığını, 2012’de diyalog ortağı olduğunu anımsatalım.

Hindistan’ı kazanma mücadelesi

ŞİÖ artık Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Pakistan, Hindistan ve İran’da oluşan çok büyük bir örgüt.

Burada kritik önemde üyenin Hindistan olduğunu önemle vurgulayalım. Zira ABD, sırf Hindistan’ı kendi stratejisine eklemleyebilmek için Asya-Pasifik stratejisini Hint-Pasifik stratejisi diye güncellemiş, bu ülkenin Çin’le olan sorunlarını kullanmaya çalışmış ve yukarıda da belirttiğimiz gibi QUAD’a dahil etmişti.

Ancak Rusya’nın Hindistan’la ilişkisi, ABD’nin girişimini dengeledi ve bu ülkenin, Çin’in arkaladığı Pakistan’la birlikte ŞİÖ’ye üyeliğini getirdi. Böylece Pekin ve Moskova, Asya’daki önemli bir sorunun tarafları olan Hindistan ile Pakistan’ı aynı örgütte buluşturdu.

Afganistan’a ‘kapsayıcı hükümet’ çağrısı

ŞİÖ’nün son toplantısının gündem konularının başında Afganistan geliyordu. ŞİÖ’nün gözlemci üyesi de olan Afganistan’daki yeni durum, örgütün çok hassas olduğu bir konu.

ŞİÖ, kabul ettiği Duşenbe Deklarasyonu’nda bu konuda şu mesajı verdi: “Üye ülkeler, Afgan toplumundaki tüm etnik, dini ve siyasi grupların katılımıyla Afganistan’da kapsayıcı hükümetin oluşturulmasının gerektiğine inanıyor.”

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping de Afganistan’daki tüm ilgili taraflara “terörü yok etme” çağrısı yaptı.

Yeni dönem

Özetle Hint-Pasifik bölgesinde, güç mücadelesinin cepheleşmeleri sürüyor ve herkes kendi cephesini sağlamlaştırmaya çalışıyor.

Gidişatın yönünü ise ŞİÖ’nün yeni üyesi İran’ın yeni cumhurbaşkanı İbrahim Reisi özetledi: “Dünya yeni bir döneme girdi. Hegemonya ve tek taraflılık ortadan kalkıyor. Uluslararası sistemdeki güç bağımsız devletler lehine değişiyor” (AA, 17.9.2021).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Eylül 2021

1 Yorum

Çin’e karşı AUKUS, ABD-Fransa ilişkisini vurdu

ABD Başkanı Joe Biden, İngiltere Başbakanı Boris Johnson ve Avustralya Başbakanı Scott Morrison, yayımladıkları ortak bildiriyle, AUKUS isimli yeni bir güvenlik ortaklığı başlattıklarını duyurdular (15.9.2021).

Üç ülkenin adlarının kısaltması olan AUKUS’un temel hedefi şu: Savunma alanında ileri teknoloji paylaşımı yaparak Avustralya Kraliyet Donanmasını güçlendirmek, bu ülkeyi nükleer denizaltılarla donatarak Hint-Pasifik bölgesinde devriye yapmasını sağlamak…

Çin’den silahlanma uyarısı

Hint-Pasifik stratejisi, ABD’nin Çin’i bölgesine hapsetmek için Hindistan’dan Japonya’ya uzanan genişlikteki alana müttefikleriyle birlikte egemen olma projesidir.

ABD bu amaçla uzun bir süredir “müttefik organizasyonu” yapıyor. Örneğin QUAD yani ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya’nın dörtlü ittifakı bunlardan biri. Şimdi AUKUS da buna eklenmiş oldu. Sahada da buna paralel gelişmeler yaşanıyor. İngiltere’nin HMS Queen Elizabeth uçak gemisi, geçen hafta Hint-Pasifik bölgesine konuşlandırılmıştı.

Çin, kendisini doğrudan hedef alan bu askeri girişimlere karşı oldukça hassas ve ilk günden AUKUS’u uyardı: Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Zhao Lijian, üç ülkenin bölgesel barış ve istikrara ciddi şekilde zarar verdiğini, silahlanma yarışını yoğunlaştırdığını ve uluslararası nükleer silahların yayılmasını önleme çabalarına zarar verdiğini söyledi.

Fransa: ‘Sırtımızdan bıçaklandık’

Fakat AUKUS’a karşı asıl tepkiyi gösteren ise Fransa oldu. Zira bu ortaklık ile Fransa’nın Avustralya’yla yapmış olduğu ve oldukça büyük hacimdeki denizaltı anlaşması iptal edilmiş oldu!

Fransa, Avustralya ile 2015 yılında 40 milyar dolarlık Taarruz Denizaltı Programı imzalamıştı. AUKUS nedeniyle iptal olan bu program, Fransa için özetle Avustralya’ya nükleer denizaltıları kendileri yerine ABD’nin satması anlamına geliyor.

Paris bu duruma oldukça kızgın. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, olayı “Sırtımızdan bıçaklandık” diye yorumladı ve Avustralya’nın güvene ihanet ettiğini savundu. Fransa Savunma Bakanı Florence Parly de anlaşmanın “işbirliği ruhuna aykırı” olduğunu açıkladı.

Öte yandan Fransa’nın Washington Büyükelçiliği, ABD’nin bağımsızlık savaşında Fransa’nın desteğiyle İngiltere’ye karşı kazandığı Chesapeake Muhaberebesi’nin 240. yıldönümü nedeniyle düzenlenecek ABD-Fransa dostluk galasını iptal ettiğini ilan etti.

AB ordusu arayışı

ABD Dışişleri Bakanı Blinken, Fransa’nın tepkisini bu ülkenin ABD’nin “hayati ortağı” olduğunu söyleyerek yatıştırmaya çalıştı. Ancak 40 milyar dolarlık satışın iptali, bir süredir Washington’a karşı AB içinde “stratejik özerklik” savunan Paris’i, daha da ileri adımlar atmaya götürebilir.

Zira Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözleriyle başlayan tartışma, esas olarak Avrupa’da Paris’in başını çektiği “Avrupa ordusu” kurma hedefinin bir parçasıydı.

AB yetkilileri özellikle Afganistan tahliyelerindeki başarısızlık sonrasında bu konuyu yeninden gündeme getirdi. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, bu amaçla “Avrupa İlk Giriş Gücü” oluşturulmasını önerdi (30.8.2021). Dahası AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Macron’la bir zirve düzenleyeceklerini, ihtiyacın artık “AB Savunma Birliği” olduğunu ilan etti (16.9.2021).

Atlantik restorasyonunun zorluğu

Özetle, ABD Çin’e karşı bir müttefik organizasyonu yaparken, bir başka müttefik organizasyonunda hasar yaratmış oluyor.

Bugünden yarına AB’nin elbette “büyük bir ordu” oluşturma şansı yok ama bunun olasılığı, dahası AB’nin ABD’den “stratejik özerklik” ilan etme çabaları, Washington’u endişelendiriyor. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Borrell’e karşı yaptığı “AB ordusu NATO’yu zayıflatır, hatta Avrupa’yı böler” tehdidi, aslında doğrudan ABD’nin endişesini dile getiriyordu (6.9.2021).

Sonuç olarak Biden’in Trump’tan farklı olarak “geleneksel müttefiklerle ilişkileri restore etme” hedefi, pek de başarılı ilerlemiyor. Tersine ABD’nin Afganistan’dan çıkışı, hegemonyasındaki zayıflamayla paralel olarak, ABD’nin müttefiklerine liderlik edebilme kapasitesini sorgular hale gelmiş durumda.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Eylül 2021

1 Yorum

İdlib düğümünün artan maliyeti

Çözülemeyen “İdlib düğümü”, sadece Türkiye açısından değil, Türkiye-Rusya ilişkileri açısından da gittikçe büyüyen ve maliyet potansiyeli artan bir soruna dönüşüyor…

Dahası, önceki pek çok “İdlib düğümü” konulu yazılarımızda belirttiğimiz gibi, “İdlib düğümü çözülmedikçe, Suriye sorunu siyasi çözüme taşınamıyor.”

Bu da en çok ABD’nin işine geliyor. Zira Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov’un önceki gün belirttiği gibi, “ABD’nin cephaneliklerinde fiilen Suriye’yi bölme senaryosu hâlâ var.”

Sıcak 10 gün

Son 10 günde İdlib merkezli yaşananlar dikkat çekici:

– Hamza Tümeni, Mutasım Tümeni, Sultan Süleyman Şah Tümeni, 20. Tümen ve Kuzey Şahinleri Tugayı Suriye Kurtuluş Cephesi adı altında bir törenle birleşti. Törene Ankara’nın kurduğu ve desteklediği “Geçici Suriye Hükümeti”nin savunma bakan yardımcısı katıldı. Suriye Kurtuluş Cephesi’ne genel komutan seçilen Mutasım Abbas, Türk askerinin bulunduğu “kurtarılmış bölgelerde” görev yapacaklarını açıkladı.

– Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “Suriye Geçici Hükümeti Başbakanı”nı bakanlıkta ağırladı, poz verdi, Ankara’nın tam destek mesajını açıkladı.

– Rusya hava kuvvetlerinin terör örgütlerini hedef alan hava operasyonları arttı.

– Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov Türkiye’yi, Milli Savunma Bakanı Akar da Rusya’yı, karşılıklı olarak mutabakata uymamakla suçladı.

– İdlib’de 3 askerimiz şehit oldu. Ankara fail konusunda resmi bir açıklama yapmadı, saldırıyı cihatçı bir grup üstlendi.

– Putin ve Esad’ın Moskova’da gece yarısı görüşmesinden “Türkiye’nin silahlı varlığına itiraz” mesajı çıktı.

Suriye’de ABD’yle işbirliği arayanlar

Yani tam da ABD’nin elini ovuşturarak izlediği bir tablo yaşandı son 10 günde…

Zira ABD en başında beri İdlib’i, Türk-Rus ilişkilerini bozma potansiyeli taşıyan yer olarak görüyor. Anımsayın, “İdlib düğümü”nün yine Türkiye-Rusya ilişkilerini tehdit ettiği günlerde, 11 Şubat 2020’de ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Ankara’ya gelmiş ve “Rusya-Suriye cephesine karşı AKP hükümetine destek” ilan etmişti!

Tam da bu günlerde Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ABD’ye yaptığı işbirliği çağrısı dikkat çekiyor: “Eğer ABD Ortadoğu coğrafyasında bulunacaksa Türkiye ile işbirliği yapması lazım. ABD’nin bölgede işbirliği yapacağı ülke biziz” (Hürriyet, 12.9.2021).

Yine Akar’a paralel olarak Erdoğan’ın bazı danışmanlarının AK-Medya’da “ABD ilişkileri düzeltmek istiyorsa, işe Suriye’den başlamalı” temalı yazılar yazmaları da önemle not edilmeli.

Suriye ordusu İdlib’e

Kısacası, iki yıldır çözülmeyi bekleyen “İdlib düğümü” çözülmedikçe ve düğümlü kaldıkça; birincisi Suriye sorunu siyasi çözüm aşamasına taşınamıyor, ikincisi Türkiye-Rusya ilişkilerinde sorunlar oluşturuyor, üçüncüsü ABD’ye bu düğüm üzerinden Türk-Rus işbirliğini  sabote edebilme fırsatı veriyor, dördüncüsü Türkiye’deki Amerikancıların ABD ile işbirliğini savunmalarının zemini güçleniyor, beşincisi cihatçı tehdidini diri tutuyor, altıncısı Suriye ordusunun Suriye’nin kuzeydoğusunu terörden temizleme planlarını öteliyor, yedincisi Ankara-Şam ilişkilerinin normalleşme olasılığının önünde çakılı kazık gibi duruyor, sekizincisi Türk askerinin varlığını tartışmalı hale getiriyor, dokuzuncusu Mehmetçik kaybı olasılığını artırıyor…

İdlib’in Suriye ordusunun kontrolüne girmesi Türkiye için de en iyi çözümdür. İdlib’i, Afrin’i elde tutabilmenin şartı gören jeopolitikçi anlayış sürdürülemez. İdlib’i Halep’e sıçrama tahtası görmek zaten hayaldi.

Sonuç olarak Suriye’nin siyasal birliği ve toprak bütünlüğünün yalnız kâğıt üzerinde değil, sahada da savunulması ve uygulamaya geçilmesi gereken bir dönemdeyiz.

Türkiye’nin Suriye politikası, artık temelden değiştirilmelidir. AKP iktidarının bu değişimi yapmayacağı bütün pratikleriyle ortadadır. Erken seçim, sırf bu nedenle bile Türkiye’nin ihtiyacıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Eylül 2021

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın