Archive for category Kitap-Film Yazıları

Başbuğ’un teröre çözümü – 3: ABD, PKK’nin neresinde?

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Bağbuğ, 1984 ile 2010 arasındaki süreci, PKK açısından şöyle sınıflandırmış: “1985 – 1991 dönemi PKK’nin gücünü pekiştirmeye ve sağlamlaştırmaya çalıştığı, 1991 – 1992 dönemi çatışmaların sokaklara taşındığı, 1992 – 1993 dönemi örgütün kontrolü ele geçirmeyi hedeflediği, 1993 – 1995 dönemi dengelerin değiştiği, 1995 – 1998 dönemi örgütün düşüşe geçtiği, yeni yolların arandığı, 1998 – 1999 dönemi Abdullah Öcalan’ın yakalandığı ve 1999 – 2010 dönemi örgütün kendisini kurtarmaya çalıştığı dönem olarak adlandırılabilir.” (s.89).

PKK büyüyor mu, küçülüyor mu?

Başbuğ’un benimsediği bu sınıflandırmanın da “yerel” olmadığını, A. Marcus’a ait olduğunu belirtelim öncelikle. Ama bizi ilgilendiren daha ziyade 1999 – 2010 dönemini “PKK’nin kendisini kurtarmaya çalıştığı” bir dönem olarak nitelenmesi!

Başbuğ, A. Marcus’un görüşlerini kabul ediyor ama selefi E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. Yaşar Büyükanıt’ın Kara Kuvvetleri Komutanı olduğu 2005 yılında dile getirdiği “PKK militanlarının sayısı, Abdullah Öcalan dönemindeki seviyeye ulaştı” şeklindeki “resmi saptamaya” itibar etmiyor anlaşılan!

TSK’nin en üst makamında bulunan bir ismin, ABD’nin bölgeye yerleştiği dönemde PKK’nin güçlendiği gerçeğini görmeyip, “örgütün kendisini kurtarmaya çalıştığı” yanılsamasına kapılması, acıdır!

ABD’nin bölgedeki varlığının PKK’yi güçlendirdiği gerçeğini görmeyen Başbuğ, bu nedenle kitabında sık sık hatalı tahliller yapmaktadır. Örneğin Başbuğ, “PKK’nin 2003 yılında yeniden eylemlere başlamasını ve 2004 yılında tırmandırmasını, örgüte katılımların azalmasına” (s.106) bağlamaktadır.

Başbuğ’a göre PKK, ABD bölgeye geldiği için değil azalan katılımı artırmak için 2003’te harekete geçiyor!

ABD PKK’ye destek vermiyor mu?

Başbuğ, Filistin’in, Suriye’nin, SSCB’nin, Rusya’nın, İran’ın, hatta bazı Avrupa devletlerinin de PKK’ye destek verdiğini söylüyor ama ABD ve İsrail’i görmüyor!

Hadi Başbuğ, resmi kayıtlara da girmiş olan “CIA’nın PKK’ye 125 milyon dolar para yardımını” bilmiyor, gazetelerde bile yer alan ABD’li yetkililer ile PKK liderlerinin toplantı fotoğraflarını görmüyor…

Peki, Başbuğ, komutanlarının sık sık dile getirdiği “ABD uçakları, PKK kamplarına mühimmat yardımı atıyordu” şeklindeki saptamalarını da mı dikkate almıyor! Başbuğ, askeri istihbaratın tespit ettiği “MOSSAD’ın PKK’yi eğitme” bilgilerine de mi itibar etmiyor!

Umarız, ABD gerçekliğine körlüğün ne sonuçlar doğurduğu, en azından “PKK’ye destek verenlerin arasında artık TSK’nin de sayıldığı” şu psikolojik savaş şartlarında anlaşılır! Çünkü görülmüştür ki, siz “ABD’nin PKK’ye destek verdiğini ilan etmezseniz, o sizin Ergenekon örgütü olarak PKK’ye destek verdiğinizi” söyler ve söylüyor, söyletiyor!

PKK neden büyüdü?

Başbuğ, 1988-1992 sürecinde, PKK’nin neden büyüdüğünü 3 etkene bağlıyor: Birincisi Halepçe katliamı ve sonraki mülteci akınları nedeniyle; ikincisi BM’nin kararı çerçevesinde Irak’ın kuzeyinde tesis edilen huzur operasyonu nedeniyle ve üçüncüsü Irak ordusunun kuzeyden kaçarken silah ve araçlarını bölgede bırakması nedeniyle… (s.215)

Böylece Başbuğ, PKK’nin büyümesinin iki nedenle Irak’tan, bir nedenle de BM’den (ABD değil!) kaynaklandığını savunmaktadır.

Başbuğ, “ikinci Irak savaşı” sonrasında PKK’nin güç kazanmasında bile ABD’yi direkt etken olarak göstermemekte, PKK’yle mücadele konusunda Türkiye’nin ABD’yi ikna edememesinden yakınmaktadır:

“ABD ve Kürt Bölgesel Yönetimi’nin üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmelerine ikna ettirilmesiyle, alınacak etkili tedbirlerle ve gerek duyulması halinde icra edilecek operasyonlarla Irak’ın kuzeyindeki PKK varlığı en azından marjinal hale getirilebilirdi.” (s.216)

Başbuğ ilerleyen sayfalarda, PKK’nin Irak’ın kuzeyindeki varlığını “ABD için” tehdit olarak bile algılamaya başlamaktadır: “PKK terör örgütünün Irak’ın kuzeyindeki var oluşundan doğan sorunun sonlandırılması, ABD menfaatleri açısından da önemlidir.” (s.227)

YARIN: ‘Washington değil Bağdat suçlu’

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ağustos 2011

Reklamlar

, , , ,

Yorum bırakın

Başbuğ’un teröre çözümü – 2: ‘Küresel düşün, ulusal hareket et’

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ kitabında, “küreselleşmenin ulus, ulus devlet ve ulusalcılığı ortadan kaldırdığını söyleyenlerin, her şeyi doğru ve gerçek anlamda topluma anlatmadığını” (s.47) iddia ediyor ve küreselleşmenin bu
kavramlara sadece etkisinin bulunduğunu, bu etkiye karşı izlenecek genel politikanın da “küresel düşün, ulusal hareket et” (s.48) şeklinde olması gerektiğini savunuyor! Başbuğ, ABD, AB ve Rusya’nın bu prensibi uyguladığını, örnek olarak gösteriyor. (s.48)

Hilmi Özkök’ün genel bakışını yansıtan bu görüş, sadece TSK’de değil, devletin pek çok merkezi kurumunda ağırlık kazanmaya ve zafiyet oluşturmaya başladı. Başbuğ’un “ulusalcılığa ve ulusal devlete” en çok saldırıldığı dönemde görevler üstlenmiş olması, normalde, onun bu bakışın yanlışlığını daha net görmesini gerektirirdi!

Türk ordusuna kumanda edenler, hiç değilse, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “ulusalcılığı tehdit” saymasını ve Terörle Mücadele Hareket Dairesi Başkanlığı faaliyet alanı içinde tanımlamasını değerlendirmeliler!

Başbuğ’un ‘savaş’ anlayışı

Başbuğ, Hilmi Özkök’ten kalma “savaşa bakış” anlayışını da sürdürüyor: “Çağımızda büyük ölçüde çatışmalar, devletler arasında değil, toplumlar, insanlar arasında; kültür, etnik ve dini konulara dayalı ortaya çıkabilir.” (s.49)

ABD’nin Irak’a saldırı hazırlıkları sırasında ortaya atılan ve düşünce kuruluşları aracılığıyla tüm dünyaya enjekte edilen bu fikir, açık ki, emperyalizmin saldırgan yüzüne yapılan bir maskeydi.

En yüksek makamları işgal edenlerin, ABD’nin Irak’a saldırısını, Afganistan’ı işgalini görmeyip, “çatışmalar devletler arasında değil, toplumlar ve insanlar arasındadır” demesi büyük zafiyet demektir.

Güvenlik algılaması

İlker Başbuğ, güvenlik algılamasını salt “terör” olarak belirliyor: “Özellikle iki kutuplu dünya düzeninin yıkılmasından sonra güvenlik sorunu olarak değerlendirilen risk ve tehditlerin simetrikten asimetriğe doğru kaydığından söz edilebilir. Bugün karşı karşıya bulunulan en büyük risk, ardında radikal düşünceler barındıran terördür.” (s.67)

Yine Hilmi Özkök’ün NATO perspektifi üzerinden Türk Ordusu’na enjekte ettiği bu “asimetrik tehdit” algılaması kocaman bir yalandır! Ki kavram, yine ABD’nin 21. yüzyılı Amerikan yüzyılı yapmak üzere dünyaya saldırıya hazırlandığı süreçte ürettiği ve “El-Kaide” öcüsü ile birlikte kullandığı bir kavramdır.

Oysa gerçek çırılçıplak ortadadır: ABD’nin Türkiye de dâhil tüm bölge ülkelerine yönelik tehdidi simetriktir!

Bu bakış açısı, üzülerek görüyoruz ki, pek çok komutanın algısını da tahrip etmiş ve PKK’yi görüp, arkasındaki ABD’yi göremez hale getirmiştir!

Bir kez risk ve tehditlerin simetrikten asimetriğe kaydığını savunur ve buna uygun olarak da güvenlik algılamasının başına terörü yerleştirirseniz, haliyle şu yanlışa da savrulursunuz: “Karşılaşılan bu durum yeni güvenlik anlayışının doğmasına zemin hazırlamıştır. Yeni güvenlik anlayışının merkezinde ise bireyin ihtiyaçları, insanın güvenliği bulunmaktadır.” (s.67)

Sömürgecilik felsefesinin izleri

Başbuğ, kitabında güneydoğu bölgesinin geri kalmışlığını incelediği bölümde şöyle bir saptamada bulunuyor: “ABD’nin Chester Demiryolu projesi ile Almanların Berlin-Bağdat Demiryolu projesinin tamamlanamaması da bölgenin aleyhine oldu.” (s.51)

Batı merkezli düşünenlerin sık sık dile getirdiği bir yaklaşımdır bu; örneğin İngiltere’nin Hindistan’a katkıları övülerek, sömürgecilik aklanır!

Üzülerek görüyoruz ki İlker Başbuğ da, bu bakışın izlerini taşıyor. ABD’nin ya da Almanya’nın bölgeye ilişkin emperyalist projelerinin tamamlanmamasını, bugün bölgenin geri kalmışlığının etkeni saymak, gaflettir!

YARIN: ABD, PKK’nin neresinde?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Ağustos 2011

, ,

Yorum bırakın

Başbuğ’un teröre çözümü – 1: Atlantik cephesinden değerlendirme

E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un “Terör Örgütlerinin Sonu” isimli kitabı, bir yönüyle TSK’nin görüşlerini yansıtması bakımından önemlidir ve incelemeyi gerektirir.

Dahası, TSK’ye yakın dönemde komuta etmiş bir ismin Türkiye’nin bu en temel meselesini nasıl teşhis ettiği ve ne çözümler getirdiği hem Ankara hem de bölge başkentleri için kritiktir.

Başbuğ’un Remzi Kitabevi’nden çıkan 232 sayfalık kitabını, 5 günlük yazı dizisi halinde inceleyeceğiz:

Bölgeden değil Atlantik’ten bakış

Başbuğ’un kitabının büyük bölümü iki kaynağa dayanıyor: “Birincisi, ABD Ulusal Harp Akademisi’nde görevli Audrey Kurth
Cronin
tarafından 2009 yılında yazılan ‘Terör Nasıl Sona Erer?’ adlı kitaptır. İkinci çalışma ise, RAND kuruluşunun 2010 yılında, Ulusal Savunma Araştırma Enstitüsü’nce aynı başlık altında yapılanıdır.” (s.129,130)

Başbuğ, kitabında “bu iki çalışmadan büyük ölçüde faydalandığını” (s.130) söylemiştir. Kitabının bu iki ABD çalışmasına dayanmasının Başbuğ’u ne gibi tahlil yanlışlarına götürdüğünü, yazı dizimiz boyunca ortaya koyacağız. Ama ilk günden çok temel birini belirtelim.

Başbuğ da, tıpkı Cronin ve RAND raporu gibi ABD saldırısına karşı vatanını savunan Küba ve Vietnam’daki yurtsever örgütleri
“terör” örgütü sayıyor! (s.133).  Hatta “20. Yüzyılda yaşanan terör eylemlerinin beşiği de yine Filistin’dir” (s.199) diyor!

Kitabın ayrıntılarına geçmeden önce özellikle vurgulayalım ki, Başbuğ’un kitabı yerel değil, konuya bu topraklardan bakmıyor, tersine Atlantik cephesinden bakıyor.

Bunu söylerken, salt yukarıda belirttiğimiz gibi kitabın iki Batı kaynağına dayanıyor olmasından hareket etmiyoruz. İlker Başbuğ maalesef, Atlantik kaynaklı bakışın ürünü raporlardan bire bir çeviri yaparak da, yerel bir kitap yazmadığını sergiliyor.

Bu dublaj hali kitabın ciddiyetini önemli oranda sarsıyor. Örneğin, “Filistin Halk Kurtuluş Cephesi”, Başbuğ tarafından İngilizceden çevrilirken, “Popüler Filistin Kurtuluş Cephesi”ne dönüşüyor (s.154, 168, 174); “Filistin Kurtuluş Cephesi”, “Filistin Kurtarma Cephesi”ne (s.151); “İspanya İç Savaşı” da, “İspanya Sivil Savaşı”na (s.190)…

ABD’nin Irak saldırısı

Başbuğ’un kitabında “Irak savaşıyla” ilgili yer alan bölümler, Genelkurmay Başkanı’nın bir ABD saldırısına hangi perspektiften baktığını anlamamız açısından yarar sağlıyor:

“2002 yılının sonu ile 2003 yılının başı, ABD’nin Irak’a karşı icra edeceği harekâtın hazırlık dönemi oldu. 19 Mart 2003 günü akşamı da Bağdat’ın bombalanmasıyla Irak’ı Kurtarma Harekâtı başladı.” (s.87)

Başbuğ, yukarıda kısaca değindiğimiz kavramlara yerel olmayan yaklaşımını, ABD’nin Irak’a emperyalist saldırısında da sergilemiş. ABD’nin, saldırganlığını maskelemek üzere kullandığı bu tip sahte isimlerin, en azından Türk Genelkurmay Başkanı tarafından kullanılmıyor olması gerekmez mi?

ABD’nin terör tanımı

Başbuğ, kitabının “terör / terörizm” bölümünde, kavramı teorik temellerde incelemiş, haliyle kavramın tanımını da yapmış.

Dikkatimizi çeken, terörle 40 yıldır mücadele eden ve bu konuda dünyanın en deneyimli ordusu olan TSK’nin başının, teröre ilişkin “yerel” bir tanımının olmaması!

Kim bilir, belki de kitabı daha bilimsel(!) gösterme gayretiyle olsa gerek, B. Gonar, W. Laqueur gibi Atlantikçi güvenlik uzmanlarının ve hatta Pentagon’un tanımı üzerinden kavram açıklanmaya çalışılmış:

“ABD Savunma Bakanlığı’nın tanımı ise şöyledir: Politik, dini veya ideolojik hedeflerin elde edilmesi için, kişilere karşı terörü kullanarak veya terör ile tehdit ederek, hükümetleri ve toplumu korkutmak.”
(s.70)

‘Kürt sorunu yoktur’

Başbuğ, kitabını “Kürt sorunu yoktur” tezi üzerine inşa ediyor:

“Türkiye’de ‘etnik sorun’, diğer değişle ‘Kürt sorunu’ yoktur. Ancak, böyle bir sorunun olmasını isteyenlerin var olduğu da unutulmamalıdır.” (s.52, 183)

Başbuğ’un “Kürt sorunu yoktur” demesi elbette bilimsel değildir, doğru değildir ama daha da ironik olanı, Başbuğ’un “Kürt
sorunu vardır, çözümü de Kürt açılımıdır” denilen dönemin, yani 2009-2010 yıllarının Genelkurmay Başkanı olmasıdır!

YARIN: Başbuğ’da ‘Küresel düşün, ulusal hareket et’ anlayışı

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ağustos 2011

, , ,

Yorum bırakın

Atlantis: Platon’un büyük adası

Fransız tarihçi Pierre Vidal-Naquet, ‘Kayıp Kıta: Atlantis’ isimli kitabında, bir yönüyle anti-tarih ve anti-dünya olan Atlantis’i, peşinde olanların felsefi derinliklerinde, tarihsel çalışmalarında ve siyasal amaçlarında sorguluyor

Platon’un Timaeus ve Critias’ta dile getirdiği büyük ada krallığının yani Atlantis’in yeri, yaklaşık 2500 yıldır büyük bir tutkuyla aranıyor. Bu yolculuğa asırlardır filozoflar, coğrafyacılar, tarihçiler ve hatta şarlatanlar bile katılıyor… Kimi ‘kayıp kıta’yı Atlantik Okyanusu’nda, kimi Akdeniz’de, kimi de Kuzey Denizi’nde arıyor; Afrika ile Güney Doğu Asya arasında olduğunu iddia edenler bile var. Atlantis efsanesi, antik çağlarda, Nuh tufanında, Kitab-ı Mukaddes’te, Hıristiyanlığın doğuşunda, Aydınlanma Çağı’nda, coğrafi keşiflerde, sömürgecilik döneminde ve hatta Nazi Almanya’sında bile kendine yer buluyor. Efsaneyi ortaya koyanların, elbette siyasal ihtiyaçları ve tarihsel gerekçeleri var!

Fransız tarihçi Pierre Vidal-Naquet, ‘Kayıp Kıta: Atlantis’ isimli kitabında, işte bu yaklaşık 2500 yıllık yolculuğa ışık tutuyor, bir yönüyle anti-tarih ve anti-dünya olan Atlantis’i, peşinde olanların felsefi derinliklerinde, tarihsel çalışmalarında ve siyasal amaçlarında sorguluyor.
Atlantis’in kökleri MÖ 335 civarındaki Atina-Pers savaşlarına kadar dayanıyor. Platon, Pers savaşlarını kazanan, deniz gücüne güvenen ‘emperyalist’ Atina’nın Atlantis’le savaşını anlatmış ama öyküyü yarım bırakmıştır. Sular altında kalan kıtanın, asırlar boyunca Platon’un düş ürünü olduğunu savunanlar da olmuş, kayıp kıtanın peşine düşenler de…
Aslında Atlantis’in gizemi, Planton’un peşinde olduğu ideal kent rejimlerindedir; Sparta tipi rejim, oligarşik rejim, demokratik rejim ve asil tiranlık… Platon’a göre demokrasinin kaynağı Atina, monarşinin kaynağı da Pers’tir.

Coğrafi keşifler dönemi
Atlantis’in dayandığı bu karşıtlık, antik çağda, Platon sonrasında da görülür. Örneğin, Silenus şöyle tarif etmiştir: “Bu büyük kara parçası, üzerinde bulunan simetrik ve birbirlerine düşman iki kent tarafından kolonileştirilmiştir. Bu iki kentin arasında inanılmaz bir boşluk bulunur. Kentlerden birincisi savaşçı ve yayılmacıyken, ikincisi barışçıdır.”
Atlantis’in tarihteki ikinci büyük dönemeci, coğrafi keşifler dönemindedir. Kayıp kıtanın yenidünya olduğu bile dile getirilmiştir. Atlantis efsanelerinin İspanya ve Portekiz olan merkezi, 17. yüzyılda Gotik mimari ve Barok sanatı ile hamle yapan İskandinav bölgesine taşınır. Olof Rudbeck, Yafes’in oğlu Atlas’ın İsveç’te kök saldığını ve bütün ulusların bu soyağacından kopan meyveler olduğunu iddia eder ve seçilmiş kavim rolünü İsrail oğullarından alır, Atlantis’e bahşeder.
1789 yılında Paris’in ilk belediye başkanı olan Jean-Sylvain Bailly ise Atlantis’i batıya yerleştirmenin kandırmaca olduğunu savunur. Bailly’nin Atlantis’i çifte bir role sahiptir; hem Filistin’in yerini alır hem de İncil’deki Cennet’in karşılığıdır.
Nicolas Antoine Boulanger ise Aydınlanma Çağı’nda efsaneyi şöyle ele alır: “Hangi felaketten bahsedersek edelim, gözlerimizi hangi topluma çevirirsek çevirelim, suyla olsun, ateşle olsun, doğa felaketlerinin hatırlanması bütün Antik Çağ kutlamalarının ana amacı ve başlıca konusu olmuştur.”
İtalyan Giuseppe Bartoli ise Atlantis’in ‘emperyalist’ ve denizci Atina’nın maskesi olduğunu savunmuştur: “Atlantik Adası’nın siyaseten sular altında kalması, yani herkes tarafından terk edilen ve düşmanlarının hakimiyetine giren Atina Cumhuriyeti’nin düştüğü çöküşün bu görüntüsü, filozoflarımızı kandırmayı sürdürecek mi? Atina Cumhuriyeti’nde, Platon’a göre tek bir Devlet içinde birçok Devlet bulunmasından kaynaklanan bu bölünmenin, bu başkaldırının, bu kargaşanın, birbirleriyle savaşan iki farklı ülke görüntüsüyle kusursuzca ifade edildiği konusunda herkes hemfikir olacaktır”.
Giuseppe Bartoli, Platon’un yarattığı efsaneye siyasal bir yorum getirmek gerektiğini savunmuştur.
Bu yorumlardan biri 1815 yılında Fabre d’Olivert’ten gelir. Fabre halkları üç grupta toplar: Atlantlar (Atlantis halkı) tarımı keşfeder, Persler dini, İskitler de savaşı. İbraniler Atlantların, Çinliler Perslerin, Keltler de İskitlerin mirasını devralır ve bütün bunlar “Atlantis’i yok edene benzer kargaşalardan” sonra gerçekleşir. Atlant ve Pers karışımından tüccarlar doğar, İskitlerle Atlantların birleşmesi Pelasglar ve Greko-Romen uygarlıkla sonuçlanır, İskitlerle Perslerin devamı Medler ve Aryanlar olur.

Nazilerin Atlantisi
Artık Atlantis efsanesi coğrafi keşifler döneminde İspanyol kuramcılar tarafından yaratılan Atlanto-milliyetçiliğinin ve 17. yüzyılda ortaya çıkan İskandinav merkezli bakış açısının tam tersi istikamettedir! Efsane, 19. ve 20. yüzyıl boyunca, Avrupa’nın hâkim devletleri olan Fransa ve İngiltere ile son olarak Almanya merkezli işlenmiştir. Nazilerin Atlantis’i nerelerde ve hangi gerekçelerle aradığı konusu ise aslında Atlantis efsanesinin asırlar boyunca neden gündemde tutulduğunu da en somut biçimde sergilemektedir. 1918 yenilgisinin üstünden gelmeye çalışan ve yeniden çıkış arayan Nazi Almanya’sı, Atlantis efsanesine dayanarak tarihsel kökler yaratmaya çalışmıştır; Alman ulusunun gururunu, 2500 yıllık tarih içinden oluşturmaya çalışmıştır. Ancak 1871 yılında siyasal birliğini sağlayan Almanların, uzun bir geçmişe ihtiyacı vardır!

Efsanenin ardındaki tarih
Tarihte yer bulmaya ve öne çıkmaya çalışan devletler ve yöneticileri, köklerini bu üstün uygarlığa dayandırmayı, yönettikleri halkların ve milletlerin ‘azmi’ açısından önemli bir dayanak olarak görmüşlerdir. Ki Platon da Atlantis’i Atina’yı yüceltmek ve Atina’nın Pers Savaşları’ndaki ilerleyişine tarih öncesinden bir örnek oluşturmak için kurgulamıştır! Platon’u bu kurguya zorlayan maddi nedenlerden biri de Atina’yı “Mısır’ın ezeli eskiliğinin” üstüne çıkartmaktır. Platon, Atina’nın, Atlantis’in gücüne karşı direnerek, bir uygarlık yarattığını dile getirmiş ve bu büyük gücün, gücünün sorgulanmasını da Atlantis’i sular altında bırakarak engellemiştir!
Pierre Vidal-Naquet’in Ali Cevat Akkoyunlu tarafından dilimize kazandırılan ‘Kayıp Kıta: Atlantis’ isimli kitabı, işte bu yönüyle hem Atlantis’e hem de efsanenin ardındaki tarihsel koşullara ve siyasal ihtiyaçlara ışık tutuyor.

MEHMET ALİ GÜLLER

KAYIP KITA: ATLANTİS
Pierre Vidal-Naquet
Çeviren: Ali Cevat Akkoyunlu
Kırmızı Kedi Yayınevi
2011, 165 sayfa,
13.5 TL

,

Yorum bırakın

BEHZAT Ç(ÖZER): ÇÜNKÜ O GERÇEKTEN POLİS

Pek dizi izlemem; bir hafta devamını bekleyemem çünkü. Beş altı hafta önce, oyuncu arkadaşım Berke Üzrek ısrar etti Behzat Ç’yi izlemem için, kendisi de dâhil olmuş diziye ilk dört bölümün ardından… Önce onun oynadığı ilk bölümü izledim, ardından kaçırdığım bölümleri izledim internetten… Sonra her hafta yeni bölümü…

GERÇEK POLİSLER, GERÇEK OLAYLAR

Bahzat Ç ve cinayet büro ekibi; Harun, Hayalet, Akbaba, Eda, Selim ve Cevdet…  Hepsi gerçek!

Alışageldiğimiz polis dizilerindeki polislerden farklılar; onlar gibi edebi konuşmuyorlar, “lanlı lunlu” hitap ediyorlar birbirlerine ve başkalarına; onlar gibi lüks evlerde yaşamıyorlar, gecekondularda oturuyorlar; onlar gibi lüks arabalara, ciplere sahip değiller, devletin verdiği araba dışında, şahsi araçları yok; onlar gibi lüks restaurantlarda yemiyorlar yemeklerini, küçük tüpte, menemen yapıyorlar; onlar gibi lüks gece kulüplerine takılmıyorlar; Neşet Ertaş çalan bir birahaneye gidebiliyorlar en fazla; onlar gibi pahalı giyinmiyorlar, bakımlı değiller, pejmürde, dağınık…

Çünkü hepsi gerçek; hepsi polis… Hukukun dışına çıktıkları da oluyor; gözaltına aldıklarına tokat attıkları da. Alışılagelen “iyi polislerin, kötü katilleri” yakaladığı türden olmayan bu polisiyede, dizisinin kahramanları, aslında anti-kahraman.

Behzat Ç. (Erdal Beşikçioğlu), cinayet büro amiri. Çok tanıdık. Öyle Yeşilçam polisleri gibi edebi konuşmayı beceremiyor, her cümlesi “lan” ile bitiyor, küfür ediyor, Gençlerbirliği fanatiği, tespih sallıyor, bira içiyor, pejmürde, dağınık, tıraşsız… Diğer dizilerdeki meslektaşları mankenlerle sevgili olurken, onun Gönül (Pelinsu Pir) adında, orta yaşın üzerinde, pavyonda çalışan bir sevgilisi var… Keçiören’de küçük ve ucuz bir evde yaşıyor, tıpkı maaşı belli gerçek polisler gibi… Gerektiğinde salya sümük ağlayacak kadar gerçek… İlk bölümde kızı Berna (Hazal Kaya) uyuşturucu kullanıp, intihar ettiğinde, travma yaşayıp, akıl hastanesine düşecek kadar da “normal” bir insan… Ve de iyi bir insan, ama sistemin içinde kötüleşen, belki de sistem için, kendini kötü yapan…

Harun (Fatih Artman), Behzat’ın en yakın mesai arkadaşı. O da çok tanıdık, Akademili bir komiser, maaşı belli, üstelik halk otobüsü şoförü babasına oyalanması için araba alamayacak kadar belli… Öyle belli ki, babasına kesilen yedi bin liralık ceza için bulabildiği yegâne çözüm, Polsan’dan çekeceği kredidir… Gerçek, tanıdık polislerdendir, polisliğin avantajlarından yararlanmaya çalışır; maçlara beleş girer (Ankaragücü taraftarıdır), yasak yere park eder, spor gazetesi ve magazin eki okur…

GECEKONDU DİRENİŞÇİSİ POLİS

Hayalet (İnanç Konukçu), Akademili gerçek bir komiser daha. Gecekonduda oturuyor o da. Evlerini yıkmaya geldiğinde zabıta, o da mahalleliyle birlikte direniyor. Diğer polis dizilerindeki polisler gibi her an kıyafet değiştirmiyor. Beğendiği gömlekten bir düzine alıp, hep aynısını giyiyor…

Akbaba (Berkan Şal), akademili değil, alaylı… Ama kendisini iyi yetiştirmiş, cinayetlerin tıbben nedenini otopsi öncesi bilecek kadar da deneyim sahibi olmuş bir alaylı… Polislik dışında hayatı, polisler dışında da arkadaşı yok.

Eda (Seda Bakan), gerçek bir masa başı polisi, komiser yardımcısı, takımın olmazsa olmazı… Güçlü belleği, “cinayet işi erkek işidir” diyen meslektaşlarına karşı en büyük kozu. En büyük sorunu ise Selim ile Harun’un kendisi yüzünden kavga ediyor olması. Onun gönlü Selim’de…

Selim (Hakan Hatipoğlu), sıradan bir polis daha, deneyimsiz, hatta gözaltına almaya gittiği hayat kadınlarının spreyiyle etkisiz hale gelecek kadar… Öyle uçan, her türlü akrobasiyi yapan gerçekdışı polislerden değild. Ama ekibin de en kibarı… Ekibin en yenisi Cevdet’le aynı kefeye konmaktan ise çok rahatsızdır.

Cevdet (Berke Üzrek), aslında ziraat mühendisi, ama krizin “teğet geçtiği”(!) ülkemiz koşullarında, işsiz kalıp, çareyi polislikte bulmuş… Ama harıl harıl sorgu tekniği kitapları okuyacak kadar da, mecburiyetten girdiği işine odaklanmış…

ATATÜRKÇÜ POLİSLER

Ortak yönleri sadece yukarıda saydıklarım değil elbette. Hepsinin ya masasında, ya masasının arkasında mutlaka bir Atatürk resmi var… Ya müdürleri?

Anlatalım: Son bölümde, sol bir dergi dağıtırken gözaltına alınan ve karakolda intihar eden bir genç vardır. Mülkiye Müfettişi (Seda Akman) ve Emniyet Müdürü, olayın üstüne gidilmesini, kendi alanı olmamasına rağmen, Behzat Ç ve ekibinden isterler… Müdür, “üstüne git, kim varsa al içeri, korkma, arkandayım” der Behzat’a…

Behzat ve ekibi olayı çözer. Sol dergi dağıtan genci, “Terörle mücadele”den bir ekip almıştır, kum torbasıyla işkence yapmıştır, iz kalmasın diye.  Ama genç iç kanama geçirmiştir. Durumdan sıyırmak için getirip bir karakola bırakırlar, sonra da karakoldan, “İstihbarat Şube”yi aratırlar. İstihbarat Şube gelir sorgu için, ama genç konuşacak durumda değildir, dönerler. Sonra karakoldaki polisler, gencin ölümüne intihar süsü verirler. Kamera kayıtlarının bir bölümü vardır, bir bölümü yoktur!

Netice itibariyle, Müdür’ün başında olduğu yapı, kendi kadrolarını İstihbarat Şube’ye yerleştirmek için, boşluk yaratmayı tasarlamış, bunun için de Behzat Ç’yi kullanarak içeri alınmalarını sağlamıştır. Ama başaramamıştır.

İşte o Müdür’ün masasında, makamında Atatürk yoktur!

Daha önceki bir bölümde de, İstihbarat Dairesi’nin oynadığı bir oyunu açığa çıkarmıştı cinayet büro… Bir cinayeti, bir sol örgüt militanının üstüne yıkmaya çalışıyordu daire… Ayrıntılar önemlidir; bir sahnede yakınıyordu Hayalet istihbarat daireden; “her yere sızdılar, gücü ellerine aldılar” diye!

POLİS DE MEMURDUR

Ayrıntılar önemlidir, örneğin: Ankara’da memur eylemleri yapılmaktadır. Sloganlar, Çevik Kuvvet, biber gazı… Destek için tüm polisler, cinayet büro bile, eylem bölgesine sevkedilir. Behzat ve ekibi arabanın içinde, eylemci memurları izler. Harun, “biz de memuruz, aralarında olmamız gerekmez mi?” diye sorar Behzat’a…

SOL’A DÜŞMAN OLMAYAN POLİS

Bir ayrıntı daha: Behzat’ın gençlik aşkı Bahar (Ayça Varlıer), yıllar sonra üniversite yıllarında birlikte mücadele ettiği Dev-Genç’ten arkadaşlarıyla karşılaşır ve yeniden onlarla birlikte olmaya başlar. Bir basın açıklaması sırasında, “terörle mücadele” ekipleri tarafından gözaltına alınır, sorgulanır ve hâkim karşısına çıkarılırlar. Terörle Mücadele komiseri, hâkimin serbest bıraktığı eylemcileri çıkışta tehdit ettiğinde, karşısında Behzat Ç’yi bulur!

HOCAYA, MUSKAYA İNANMAYA POLİS

Bir ayrıntı daha: Harun’un babası, halk otobüsü şoförlüğünden emekli olduktan sonra kafayı arabayla bozmuştur; halk otobüsü bile kaçırmıştır. Duruma bir türlü çözüm bulamaz aile. Anne ısrarla, oğlundan babasını hocaya götürmesini ister. Israrlara en sonunda boyun eğer Harun ve babasını “hoca”ya götürür; ama ne Harun, ne de Behzat inanmaktadır hocaya, muskaya, büyüye…

***

İstanbul’da Ergenekon tertibi, Emniyet’e sızan cemaat, cemaate karşı polis şeflerinin içeri düşmesi, “polis devleti” yaratma hevesleri, korkular, kuşkular, sorular…

Ankara’da ise “gerçek” bir polisiye dizisi…

MEHMET ALİ GÜLLER

Yorum bırakın

ORHAN PAMUK ve PORTRESİ

“Türkler 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürdü” dedikten sonra Nobel ödülü alan Orhan Pamuk, yeni bir ödüle mi koşuyor?!

Nereden mi çıkardık?!

Alman Der Spiegel dergisine yaptığı açıklamadan!

Milli Takım milliyetçi amaçlara hizmet ediyor” diyen Pamuk, “Milli Takım aşırı milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve otoriter düşünce üreten bir makine” iddiasında!

Pamuk, “bu vatanı kiraz ağacına ve kadın memesine satarım” diyen Ahmet Altan kadar ihanet içine girmiş; köşesinde “bir ABD’linin cinsel organını öven” kalemşor kadar da bayağılaşmıştır!

Kendini yeniden gündeme dayatan Orhan Pamuk’u ve Portresi’ni biz de derleyerek yeniden huzurlarınıza getirelim!

İHALE ZENGİNİ DEDE!

Göbek adı Ferit olan Orhan Pamuk’un dedesi, Mustafa Şevket ailesiyle birlikte Manisa-Gördes’ten İzmir’e göç etmiştir. Mustafa Şevket daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun olan ilk mühendislerdendir. Mustafa Şevket, İnönü döneminde demiryolu ihalelerinden büyük paylar alarak zengin olmuştur.

Mustafa Şevket Bey, Pakize Hanım’la evlenir. Özhan (doktor), Aydın (mühendis), Gündüz (Ferit Orhan Pamuk’un babası, mühendis) ve Gönül (gazeteci Bedii Faik Akın’ın, hukuk fakültesi dekanlığından emekli kardeşi İlhan Akın’la evlendi) isimli çocukları olur.

Mustafa Şevket Bey, 1930’ların başında yaşamını yitirir.

IBM’İN GENEL MÜDÜRÜ OLAN BABA!

Ferit Orhan Pamuk’un babası Gündüz Pamuk da inşaat mühendisliği okur. Paris’e gidip ABD’li IBM şirketinde çalışır. Daha sonra IBM, Türkiye şubesini açar ve Gündüz Pamuk’u ilk genel müdür atar. 1959-1964 yılları arasında genel müdürlük yapan Gündüz Pamuk devlete ve TSK’ya IBM’in cihazlarını pazarlar. Gündüz Pamuk, 1964’ten sonra Koç Holding’de Aygaz Genel Müdürlüğü, Enerji Grubu Başkanlığı ve Arçelik Müdürlüğü yapar. Garanti Bankası Yönetim Kurlu üyeliği de yapan Gündüz Pamuk, 1978’den sonra iki yıl da PETKİM genel müdürlüğü yapar. Gündüz Pamuk ayrıca 12 Eylül sonrası kurulan SODEP’in de kurucularındandır.

İBRAHİM PAŞA’NIN TORUNU

Orhan Pamuk’un anne tarafından büyük dedesi 1720’li yıllarda Girit Valiliği yapmış Kaptan-ı Derya İbrahim Paşa’dır. Orhan Pamuk’un İbrahim Paşa’nın geniş ailesi nedeniyle uzaktan akraba olduğu isimler arasında Hürriyet Gazetesi Edebiyat yazarlarından Doğan Hızlan da bulunmaktadır.

Orhan Pamuk’un dedesinin dedesi ise Basmacızade olarak anılan, İstanbul Ticaret Odası’nın kurucularındandır. Dedesinin babası İbrahim Ferit de bez işi yapar ve yine Basmacızade olarak anılır. İbrahim Ferit’in Cevdet, Fuat ve İzzet adında üç oğlu olur. (Cevdet Ferit’in amcası Nejat Basmacı da İstanbul Ticaret Borsaları Birliği Başkanlığı yapmıştır. Bir zamanlar İş Bankası Genel Müdürlüğü yapan Ferit Basmacı da aynı aileden geliyor.)

Orhan Pamuk’un annesinin babası olan Cevdet Ferit (1882-1953), Almanya’da hukuk eğitimi almış, Darülfünun’da dersler vermiştir. Cevdet Ferit, Atatürk’ün 1933 reformundan sonra üniversiteden uzaklaştırılmıştır.

Cevdet Ferit Nikfal Hanım’la evlenir ve üç kız babası olur. Kızların en büyüğü Türkan Hanım, Hayat dergisinin kurucusu şair Şevket Rado ile evlenir. En küçük kız Gülgün de, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın oğlu ile evlenir.

Ortanca kız Şeküre ise Mustafa Şevket-Pakize çiftinin oğlu Gündüz Pamuk’la 1949’da evlendirilir.

Çiftin 1950’de büyük oğlu Şevket, 1952’de de küçük oğlu Ferit Orhan doğar.

PAMUK’UN EŞİ DE ARİSTOKRAT KÖKENLİ

Orhan Pamuk’un eşi de aristokrat bir aileden gelmektedir. Eşi Aylin Türegün’ün (2001 yılında boşandılar) anne tarafı Beyaz Rusya’dan göç etmiş ve daha sonra Osmanlı hizmetine girmiş bir Rus soylusuna dayanmaktadır. Babası ise Osmanlı’nın Adliye Nazırlarından Kazım Bey’in torunu, Kazım Türegün’dür. (Kazım Türegün, Eski Danıştay Başkanı Hazım Tüğregün’ün yeğeni ve İtes İnşaat Yönetim Kurulu Başkan yardımcısı Necip Türegün’ün kuzenidir.)

AH ASKERLİK AH!

Orhan Pamuk’un eserleri Türk Edebiyatının en önemli isimlerince beğenilmemesine ve eserlerinde “intihal” bulunmasına rağmen, edebiyat dünyasında en tepelere kadar çıkan Orhan Pamuk’un başarı öyküsü de ilginç.

Pamuk’un hayatının ilk yarısı başarısızlıklarla dolu. Pamuk, Şişli Terakki ve Robert Koleji bitirdikten sonra 1970’de İTÜ’ye girer ve 3 yıl mimarlık okur, ama ressam olamayacağına karar verip okulu bırakır. Ancak askerliğini ertelemek için İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik okumaya başlar ve 1977’de bitirir. Yine askere gitmemek için bu kez master yapar. Ertelediği askerliğini ise 12 Eylül sonrasında 4 aylığına Tuzla’da yapar.

PAMUK’A ABD “SİHRİ” DOKUNUYOR

Pamuk için her şey kötüye giderken, bir sihirli değnekle, hayatı hızla değişir.

Pamuk, 1985-1988 yılları arasına ABD’de yaşar. Pamuk bu yıllar içinde IWP (International Writing Program” isimli bir programdan geçirilir. Iowa üniversitesi bünyesinde, yılda 20 kişiye uygulanan bu özel programın baş sponsoru ABD Dışişleri Bakanlığı’dır.

İşte bu programdan sonra Orhan Pamuk’un hayatı hızla değişir.  Pamuk’un kitaplarının tamamını ABD’deki Random House yayınevi basar.  Yayınevinin sahibi dünyaca ünlü Alman Bertelsmann yayıncılıktır. Bertelsmann’ın kurucusu dünyanın sayılı zenginlerinden Reinhard Mohn’dur.

Mohn’un yaşamı da ilginçliklerle doludur. Mohn, ikinci dünya savaş ısırasında General Rommel’in Afrikakorps birliğinde savaşır. Burada ABD’lilere esir düşen Mohn, Kansas’taki bir esir kampına götürülür. O tarihe kadar kitaplarla hiç ilgisi olmayan Mohn, biranda kitapsever olur. Savaştan sonra ülkesine dönen Mohn, bir yayınevi kurup, komünizm tehdidine karşı dini kitaplar basmaya başlar. Yeri gelmişken, Bertelsman Yayıncılık’ın 2001 yılında Doğan Holding’le 2001 yılında müzik piyasasına yönelik bir ortaklığa gittiğini belirtelim.

ABD’NİN “DEMOKRASİ” HİZMETLERİ!

Orhan Pamuk’a Nobel’den önce verilen ödüllerden biri de IMPAC Dublin’dir. 115 bin dolar para hediyeli ödüle ismini veren IMPAC şirketine mercek tutmak çok yararlı olacak.

IMPAC tüm dünyada yaygın yönetim danışmanlığı (aslında istihbarat hizmetleri) yapan bir ABD şirketi. Şirketin başındaki Dr. James Irwin, ABD’nin önde gelen Cumhuriyetçilerindendir. ABD Askeri Akademisi West Point’den üstün hizmet ödülü almış Dr. Irwin, “International Democratic Union” derneğinin de en önemli üyelerinden ve hatta Sayman’ı.

Dünya çapındaki sağ partileri bir araya getirmeyi amaçlayan “International Demoktaric Union”ın kurucuları arasında Ronald Reagan, Margaret Thatcher, Baba George Bush, Helmuth Kohl, Jack Chirac, John Howard gibi isimler var. Bu derneğin üyeleri arasında Özal’ın Anavatan Partisi ile Demirel-Çiller’in Doğru Yol Partisi de yer alıyor.

Dr. James Irwin’in üyesi olduğu bir başka dernek de, dünyaya demokrasi yaymayı hedefleyen “Center for Democracy”. Bu derneğin en faal isimleri arasında da Henry Kissinger yer alıyor!

TSK’YA SALDIRAN ABD’Lİ GAZETECİ

Pamuk’un en yakın dostlarından biri de Yahudi asıllı ABD’li gazeteci Jeri Liber’dir. Liber, Pamuk’un “muhteşem Boğaz manzaralı terasının” bir dönem müdavimlerindendir.  Liber, İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin kurucularındandır. Türkiye’nin insan hakları ihlallerini konu alan bir rapor yazdı. Sonradan kitap haline dönüştürülen raporda TSK’nın Kürtlere katliam yaptığı iddia edildi ve Türk askerlerinden açıkça “serseriler” diye söz edildi.

AĞABEY ŞEVKET PAMUK’UN İSRAİL GÜNLERİ

Orhan Pamuk’u tanımak için, onun hayatında önemli bir yere neden olan ağabeyi Şevket Pamuk’u da tanımakta fayda var. Şevket Pamuk, Orhan Pamuk’a göre çok başarılı bir isim. ABD’de Yale ve Berkeley gibi iki önemli üniversitede ekonomi okuyan Şevket Pamuk, Türkiye’de pek çok üniversitede de dersler verdi. Şevket Pamuk’un ders verdiği üniversiteler içinde en dikkat çekeni Ben Gurion Üniversitesi.

Osmanlı yönetimi tarafından Siyonist faaliyetleri nedeniyle Filistin’den kovulan Ben Gurion, İsrail’in kurucusu ve ilk başbakanıdır. Şevket Pamuk’un Osmanlı ekonomisi dersi verdiği bu üniversitede ayrıca MOSSAD’ın ilgiyle takip edip raporlar hazırlattığı bir “Ortadoğu Çalışmaları” bölümü bulunmaktadır.

Ben Gurion Üniversitesi’nin başındaki isim ise daha da ilginçtir. 14 sene Dünya Bankası’nda çalışan Prof. Avishay Braverman,  daha sonra, Rotary ve Lions kulüplerinin 2000 yılında yılın adamı seçtiği önemli bir ekonomisttir.

Ağabey Prof. Dr. Şevket Pamuk şu anda London School of Economics’teki Türkiye Çalışmaları Kürsüsü’nün başındadır.

PAMUK VE İNTİHAL

Orhan Pamuk’un tüm kitaplarını okuyabilen “edebiyatçılara” pek rastlanmamıştır. Bu konuda en ısrarlı olanlar bile karşılaştıkları intihaller sonrası pes etmişlerdir!

Demirtaş Ceyhun’un başını çektiği usta yazarlar Pamuk’un romanlarını “ABD patentli post modern romanlar” olarak değerlendirmiş ve “Nobel Ödülü’nün Pamuk’a verilmiş bir ücret olduğunu” belirtmişlerdir.

Orhan Pamuk sıradan bir yazardır” diyen Özdemir İnce Nobel sonrası tepkisini şu sözlerle dile getirmişti: “Türk edebiyatı roman ödülünü kazanmadı. Orhan Pamuk’a Nobel ödülü verildi. Nobel kazanmış olan Pamuk, Ermeni soykırımını kabul ediyor. Bu son derece önemli bir şeydir. Aşılması gereken ve aşılamayacak bir azman olacaktır. Türkiye satışa çıkarılmıştır, Türk tarihi açık artırmayla satılmıştır. Açık artırmanın en sıfır noktasında satılmıştır. Bundan dolayı utanç duyuyorum.”

Murat Bardakçı, Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” romanının ABD’li yazar Norman Mailer’in Ancient Evenings adlı romanının kopyası olduğunu ispatlamıştır. Ayrıca Pamuk’un “Beyaz Kale” isimli romanının da Fuad Carım’ın “Kanuni Devrinde İstanbul”dan birebir pasajlar içerdiği ortaya çıkmıştır!

ATATÜRK DÜŞMANI

Pamuk’un kitaplarının en temel özelliği Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığıdır. Örneğin Kara Kitap!

Çocuklugunda kız kardeşi ile tarlada karga kovalayan sapık bir padişah” gibi anlatımların olduğu Kara Kitap’da yer alan diğer Atatürk düşmanı ifadeler şunlardır:  “Sonra kasaba alanına dolanır. Atatürk heykellerine sıçan güvercinleri ayıplar…”, “Atatürk kendini içkiye vermiş meyhane kalabalığına, cumhuriyeti emanet etmiş olmanın güveniyle gülümsüyordu…”, “Atatürk’ün leblebi zevkinin ülkemiz için ne büyük felaket olduğunu…”, “Sonra bir cumhuriyet, Atatürk, damga pulu havasına girdiğimizi hatırlıyoruz…

SONUÇ

Orhan Pamuk’un edebi kalemi ile Türkiye düşmanlığı arasında ilginç bir bağ vardır. Pamuk’un “edebiyatı”, Türk tarihine saldırdığı oranda pazarlanmaktadır! Bu konudaki pazarlama ağı da, herhangi bir dağıtım şirketi küçüklüğünde değildir!

Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’a, hem de 7. Alman-Fransa Bakanlar Konseyi toplantısı çıkışında Orhan Pamuk övgüsü yaptırtan, herhalde yalnızca “edebiyat sevgisi” değildir!

MEHMET ALİ GÜLLER

Kaynaklar
Hürriyet gazetesi
Vatan Gazetesi
Aydınlık Dergisi
Aksiyon Dergisi
NTV
Araştırmacı Serdar Kuru

1 Yorum

KURTLAR VADİSİ – IRAK FİLMİ DEĞERLENDİRMESİ

Kurtlar Vadisi – Irak filmiyle ilgili değerlendirmeye geçmeden önce, filmin ana fikri ve bir propaganda filmi olarak verdiği mesajların kaynağını anlayabilmek için, öncelikle Şaşmaz ailesine mercek tutmak gerekiyor.

ŞAŞMAZ AİLESİ

Kurtlar Vadisi’nin yapımcısı Raci Şaşmaz ile Polat Alemdar’ı canlandıran Necati Şaşmaz kardeşler, Elazığ merkezli Kadiri Tarikatı’nın şeyhi Abdülkadir Şaşmaz’ın oğullarıdır.

Kadiri Şeyhi Abdülkadir Şaşmaz, kurduğu Takva Tasavvuf Kültürünü Araştırma Vakfı aracılığıyla, ses sanatçıları ve gazetecileri çevresinde topladı. Şeyh Şaşmaz, hedef kitlesi farklı olduğu için, dergahını da Ankara ve İstanbul’a taşıdı.

Şeyh Abdülkadir Şaşmaz’ın babası Caferi Tayyar Şaşmaz da bir Kadiri şeyhi. Türbesi Elazığ-Harput’ta bulunuyor. Şaşmaz’lar, soylarını Abdülkadir Geylani’ye, hatta Hz. Muhammed’e kadar uzatıyorlar. Bu nedenle kendilerine “seyid” yani peygamber soyundan gelen gözüyle bakılıyor.

Şeyh Abdülkadir Şaşmaz, 1991 yılında Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek tarafından “Bakan Danışmanı” yapıldı.

Şeyh Abdülkadir Şaşmaz’ın üç oğlu var: En büyük oğlu 1971 doğumlu Necati Şaşmaz, Tayyar Raci Şaşmaz ve Hilmi Zübeyr Şaşmaz. Polat Alemdar yani Necati Şaşmaz, tarikat içinde Şeyh’in veliahtı olarak değerlendiriliyor.

TAYYİP’İN DANIŞMANI DA ORTAK

Tarikat 90’lı yıllarda İstanbul’da “Çağrışım” isimli bir dergi çıkardı. Dergi, kendisini siyasal islama karşı, tasavvuf kültürüne dönük olarak tanımladı. Derginin Genel Yayın Yönetmenliğini Ömer Lütfü Mete (Aynı zamanda filmin konsept danışmanı. Deli Yürek dizisinin de Raci Şaşmaz’la birlikte senaristi), Yazı İşleri Müdürlüğünü de Ahmet Tezcan (Şu anda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Basın Danışmanı) yaptı.
Dergi etrafında toplanan sanatçı ve gazetecilerin, o dönemde Gayrettepe’de bir evde haftada bir toplanarak zikir yaptığı basına yansıdı. (Bkz. 2004 yılı Tempo Dergisi) Şeyh Abdülkadir Şaşmaz’ın yönettiği zikirlerin katılımcıları arasında Hasan Kaçan, Ömer Lütfü Mete, Osman Sınav gibi isimlere rastlıyoruz.

ŞAŞMAZ’LARIN TİCARİ İLİŞKİLERİ

PANA Film hem “Kurtlar Vadisi” dizisinin, hem de “Kurtlar Vadisi – Irak” filminin yapımcı şirketi olarak karşımıza çıktı. Peki PANA Film’in ortakları kimler? İstanbul Ticaret Odası kayıtlarına göre ortaklar; Muhammed Naci Şaşmaz, Tayyar Raci Şaşmaz, Hilmi Zübeyr Şaşmaz, Bahadır Özdener, Hasan Kaçan ve Faruk Çetinkaya.

Faruk Çetinkaya, aynı zamanda PANA Film’in avukatı. Bahadır Özdener ise hem dizinin hem de filmin senaristi olarak karşımıza çıktı. Eski bir gazeteci olan Bahadır Özdener, Raci Şaşmaz’ın en yakın arkadaşı olarak biliniyor.

RACİ ŞAŞMAZ’IN İLİŞKİLERİ

Raci Şaşmaz, 1973 doğumlu, Marmara Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü mezunu. Raci Şaşmaz, kardeşler arasında “ticaretten” sorumlu olanı!

PANA Film dışında, Raci Şaşmaz’ın resmi iki firması daha var. Bunlardan biri Mücazoğlu Basın Yayın Sinema A.Ş. Bu şirketin ortakları arasında da tanıdık isimler var: Adnan Erdoğan, Mehmet Baş, Mehmet Akalın, Ömer Lütfü Mete ve Tayyar Raci Şaşmaz. Şirketin eski Yönetim Kurulu üyeleri kayıtlarda şu isimlerden oluşuyor: Abdülkadir Şaşmaz, Cengiz Solak, Zülfü Canpolat, Fahri Yüksel.

MHP-BBP VE KADİRİ TARİKATI

Zülfü Canpolat, Avrupa Nizam-ı Alem Ocakları Genel Başkanı. Muhsin Yazıcıoğlu’nun has adamı. Şirket Yönetim Kurulu’nda adı geçen Fahir Yüksel de ilginç bir isim. 1999 seçimlerinde MHP’nin Malatya’dan 4. sıra adayı olan Fahir Yüksel, önce seçildi ama ardından mazbatası geri alındı. 2000-2002 yılları arasında MHP Malatya İl Başkanlığı yapan Fahir Yüksel’in 1979 yılında Malatya’da öğretmen Nevzat Yıldırım’ın Oral Çelik tarafından öldürülmesi olayında yer aldığı; gözaltına alındığı ancak “bilinmeyen sebeple” serbest bırakıldığı, bu nedenle 1980 yılından beri arandığı basına yansıdı.

Unutmadan! Şeyh Abdülkadir Şaşmaz’ın kardeşi ve Polat’ın amcası Tahir Şaşmaz da, bir dönem MHP milletvekilliği yaptı.

SİNAN KÖYLÜLERİNE ZULMEDEN AĞA

Raci Şaşmaz’ın bir diğer şirketi ise Pana Teknik Araştırma ve Elektronik Güvenlik Sistemleri Sanayi ve Ticaret Ltd. Şirketi. Raci Şaşmaz dışında şirketin üç ortağı var. Osman Sınav (Kurtlar Vadisi dizisinin ilk yönetmeni), Dr. Mehmet Mustafa Kızılilsoley ve Nilüfer Sinanlı.
Nilüfer Sinanlı tanıdık bir isim: Sinanlı köylülerine kan kusturan, zorla köylülerin arazilerine el koyan Sinanlı aşiretinin “hanımağası”! Güneydoğu’da 100 bin dönüm araziyi “gaspederek” ele geçiren Hanımağa’nın İstanbul’daki iş ilişkileri oldukça karışık.

“Kurtlar Vadisi”, yapımcısıyla, yönetmeniyle, senaristiyle, konsept danışmanıyla, oyuncularıyla tam bir tarikat ağı! Öyle ki, Şaşmaz kardeşlerin halasının torunu bile “Erhan” tiplemesiyle, dizinin ilerleyen bölümlerinde rol kapmıştı!

AMERİKAN VATANDAŞI POLAT

ATV, Şubat başında yer alan bir haber bülteninde, Polat’ın Amerikan vatandaşı olduğunu duyurdu. Amerika’da oturma izni ve vatandaşlık hakkı alan Polat, bu hakkı kullanmış, yıllarca Amerika’da yaşamış, ancak 11 Eylül saldırısında sonra Türkiye’ye gelip, bir daha da ABD’ye dönmemiş.

HANİ ÇUVAL’IN İNTİKAMI?

Aileye mercek tuttuktan sonra gelelim filme…

Film, öncelikle bir propaganda filmi. Filmde yer alan her sahne, alelade hazırlanmış, basit bir tasarım olarak düşünülemez. Ayrıca, her karakterin ağzından çıkan cümle de, yine propaganda filmi gereği özenle seçilmiş.

Filmin, ana fikri, kamuoyuna “çuvalın intikamı” olarak sunuldu. Filmin ilk sahnesinden itibaren de, izleyici bu “intikama” odaklandırılıyor! Ancak, film boyunca “çuvalın intikamı” beklenildiği gibi, ABD’lilere çuval geçirilerek bir türlü alınamadı! ABD’li komutanla toplam dört defa hesaplaşmaya giren kahramanımız, ilk üçünde kaybetti, dördüncüsün de ise kazandı. İlk hesaplaşmada, Polat Grand Harilton otelinin uçurulması pazarlığında Sam Marshall’a çuval geçirmeye çalıştı. Ancak restleşmeyi, Iraklı çocukları pazarlık unsuru haline getiren ABD’li kazandı.

İkinci hesaplaşma, Sam Marshall’ın, Türkmen, Arap ve Kürt liderlerle yaptığı toplantı çıkışında suikast şeklinde planlanmış. Ancak burada da Polat başaramadı. Polat’ın amacına, Iraklı bir intihar bombacısı dolaylı engel oldu! (İyi planlanmış bir propaganda)

Üçüncü hesaplaşmada, Polat, Saddam’ın sarayından Sam Marshall’a getirilen piyanoya bomba yerleştiriyor. Ancak, açık pencereden içeri giren rüzgar, rüzgarın piyano tuşlarına düşürdüğü notalar, erken patlamaya ve ABD’linin yine kurtulmasına neden oluyor.

Dördüncü ve son hesaplaşma ise, ABD askerlerinin topluca Polat ve adamlarına saldırdığı, filmin son bölümü. Burada ise kazanan Polat oluyor. Ancak, beklenildiği şekilde “çuval hadisesi” yaşanmıyor. Polat, ABD’liyi Selahattin Eyyubi’nin kamasıyla kalbinden vuruyor!
Sonuç olarak, ABD’li öldürülüyor ancak, beklenildiği gibi “çuvalın intikamı” alınamıyor.

Film bu bakımdan, psikolojik olarak, izleyiciyi belli bir hedefe güdületen ancak, finalde hedefi biranda değiştiren bir yapıya sahip. Bunun özellikle yapıldığı ortada!

ATATÜRK NEREDE?

Film, 4 Temmuz 2003 günü Süleymaniye baskınında olduğu anlaşılan bir TSK mensubunun Polat’a mektubuyla başlıyor. Üniformasından ve apoletlerinden Üsteğmen olduğu anlaşılan Türk subayı, mektubunu makam odasında yazıyor. Makam odası olan bir üsteğmen olduğuna göre de kendisi bir bölük komutanı. Her Türk Subayı’nın makam odasında, makam koltuğunun arkasında, duvarda Atatürk resmi olması lazım. Ancak böyle bir resim maalesef yok. Bunu bir dekor hatası olarak kabul edemeyiz. Kaldı ki, Atatürk resminin filmde olmamasının özel bir nedeni olduğu da daha sonra anlaşılıyor. O konuya daha sonra geleceğiz. Önce ilk sahneyle ilgili değerlendirmemizi sürdürelim.
4 Temmuz baskınını anlatan Üstteğmen, Polat’tan intikam almasını istediği mektubu tamamladıktan sonra intihar eder. Şimdi birincisi, intihar ettiği tabanca, Üstteğmen’in her ne hikmetse belinde değil de çekmecesinde. Herhalde, Şaşmaz kardeşler 4 Temmuz günü silah kullanmayan 11 subay ve astsubaya (haklı olarak) gönderme yapıyorlar.

İkincisiyse, bizatihi intiharın kendisi!

MİLLET DEĞİL, DİN-TARİKAT PROPAGANDASI

Filmin üç ayrı sahnesinde, ayrı ayrı Polat Alemdar, Tarikat Şeyhi ve Türkmen lideri “Ağa” tarafından, izleyiciye “ana mesaj” veriliyor. ABD’nin Irak ve bölge işgalini, filmin bu üç ana karakteri, “dini birliğin” zayıflamasına bağlıyor. Amerikan işgalinin gerekçesini 180 derece ters tanımlayan ve izleyiciyi bilerek yanlış yönlendiren bu ana mesajla, Şaşmaz kardeşler, Tarikat ailesi olmanın gereğini yerine getiriyorlar.
Filmde bol bol dini öğeler kullanılmış. Öyleki kendini Şeyh Abdülkadir Geylani’ye kadar dayandıran bir tarikat, filmde uzun uzun zikir yapıyor. Dikkat! Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, kendisini Şeyh Abdülkadir Geylani’ye dayandıran tarikat, Şaşmaz’ların Kadiri tarikatı. Şaşmazlar böylece, kendi tarikat reklamlarını da yapmış oluyorlar.

Filmdeki Kadiri Şeyhi, intihar eylemlerine karşı olan, direnişçilerin “ajan-gazeteci iddiasıyla batılıları öldürmelerine” karşı çıktığı sahneyle Irak direnişiyle ilgili tavrını koyan, öldürmenin çözüm olmadığını savunan, müritlerine sabır dileyen, kısacası “barışçı” bir din adamı portresi! Tam da dinlerarası diyalogcu kesimlerin istediği türden din adamı.

KÜRT SORUNUNA TARİKAT ÇÖZÜMÜ

Filmin en önemli mesajlarından biri de “Kürt sorunu”yla ilgili olandı.
Barzani tiplemesini canlandıran karakter, filmin hemen her sahnesinde ABD’li komutan Sam Marshal’ın emirlerini yerine getiriyor. Ancak filmin finaline doğru, Sam Marshall, “Barzani”den, Türkmen Kadiri Şeyhi’ni öldürmesini istiyor. Ancak, her sahnede, Barzani karakteri üzerinden ABD’ye el pençe hale getirilen “Kürt”, konu din olunca, tarikat olunca, üstelik Kadiri tarikatı olunca, “düşmanı” Türkmeni öldürmeyi kabul etmiyor. (Bu konuda o kadar keskin ki, gerekirse Kukla Devletten bile vazgeçecek)

Kısacası, filmin bu can alıcı sahnelerinde, Kürt meselesinin de çözümü bulunmuş oluyor. Kürt meselesi de dinle, tarikatla çözülmüş oluyor.
Filmin bir diğer önemli sahnesi de, Kürt meselesinde bu kez Türkiye içinden farklı bir eleştiri getiriyor. Baskın sırasında Kürtlere serzenişte bulunan Memati’ye Abdülhey, “Abi ben de Kürt’üm” diyor. Memati’nin ustaca yanıtı hazır: “Sen başkasın”! Abdülhey’in şu son sözü ise çok önemli. “Abi, hep böyle başlıyor zaten”

Şimdi burada Abdülhey tiplemesi önemli. Diziyi izleyenler bilirler. Abdülhey de tıpkı Polat gibi istihbaratçı. O da mafyaya sokuluyor. Ancak Polat’dan farklı bir istihbaratçı profili çiziyor. Dizinin pek çok bölümünden ortaya çıkan, Abdülhey’in “itirafçı” türünden istihbaratçı olduğu. Geçelim…

Toplamda ortaya çıkan “makul Kürt profili”, tarikat çözümünden yana ve itirafçı olan şekilde algılatılıyor izleyiciye. Bunun dışında ise, “her türden Kürt’e düşmanlık” ön planda!

NASIL BİR TÜRK?

ABD’li komutan Sam Marshall, filmin ilk hesaplaşma sahnesinde Polat’a (haklı olarak) “don lastiğinizi bile biz veriyoruz. Çuval’dan bu kadar alınmanız niye?” diye soruyor. Polat’ın yanıtı ilginç: “Ben politikacı, diplomat ya da asker değilim. Ben Türk’üm”!

Bu mesaj önemli. İzleyiciyi çözümün kaynağına ve ABD karşıtlarının muhteviyatına dönük olarak güdüleyen Şaşmaz kardeşler, tümden siyaseti, tümden dışişlerini ve tümden Türk Ordusu’nu tukaka yapıyor. Daha doğrusu Türk devleti değil, herhangi bir Türk’tür, ABD’ye karşı olan, çuvalın intikamıyla dolan…

Elbette Sam’in söyledikleri doğrudur ve “Küçük Amerika” sürecinin hükümetleri, Dışişlerine yerleşmiş monşerleri ve ABD patentli darbelere imza atan askerleri suçludur! Ancak, her saptama kendi sürecinde yapılır. Siyaseti tümden AKP hükümetiyle, ya da çuvalı kabullenen Org. Hilmi Özkök’le tümden TSK’yı hedef almak, daha doğrusu tümden Türk devletini yanlış bulmak… Şaşmaz kardeşler açısından oldukça önemli bir mesaj.

SAM MARSHALL KİMLİĞİ

Filmde Irak’taki ABD’yi temsil eden Sam William Marshal tiplemesi ve ismi özenle seçilmiş. Sam, Sam amcayı, William, 4 Temmuz tarihinde K.Irak’taki ABD birliklerinin komutanı Albay William Mayvile’i, Marshal da, Türkiye’yi “küçük Amerika” yapan süreci başlatan Marshall planını sembolize ediyor.

Yeri gelmişken Sam Marshal tiplemesi üzerinde de duralım. Film, Türkmen Kadiri şeyhi üzerinden ne kadar İslam dini vurgusu yapıyorsa, Sam Marshall üzerinden de Hristyan-Musevi vurgusu yapıyor. Filmin pek çok sahnesinde Sam Marshall’ı dini ritüeller içinde görüyoruz. Bush’un “haçlı seferi başlatıyoruz” söylemini kılavuz alan Sam Marshall, bölge işgalini tamamen kutsal kitaplara dayandırıyor. Emperyalizm’in işgali, yerini filmde tamamen kutsal nedenlere bırakmış! İsa’nın önünde dualar eden, kutsal kitaptan bölümler okuyan Sam Marshall’ın, 4 hesaplaşmanın ilk üçünde ölmeyerek, ilginç rastlantılarla (rüzgar vs.) kurtulması, izleyiciye yine dini pencereden mesaj amacı güdüyor.

ANTİ-AMERİKANCILIK

Filmde pek çok sahne ve de ABD’li askerlerin karakteri, izleyicide ABD karşıtlığını güçlendiriyor. ABD’li askerlerin, silah sıkılmasını bahane ederek Türkmen düğününü basması, araca doldurduğu esirlerin hava alması için aracı taraması, Ebu Gruyb hapishanesinde yaşananların çok gerçekçi bir şekilde sunulması, Iraklıların iç organlarını çalan Yahudi doktor, organların doldurulduğu kutulardaki alıcı adreslerin New York, Tel-Aviv ve Londra olması vs…

Yeri gelmişken ABD askerlerine dair de bir saptamada bulunalım. Filmde görülen ABD’li askerler, gerçeğe aykırı şekilde “zenci-beyaz-hispanik” şeklinde oranlanmış. Bunu “yapımcı ekip, zenci asker bulamadı” şeklinde açıklayamayız herhalde…
Öte yandan, ABD askerlerinin hepsi de kötü değil. Örneğin, esirlerin doldurulduğu aracın taranması sahnesinde duruma itiraz eden ve öldürülen ABD’li asker…

Acaba, kötü olanları, bazı kesimlerin savunduğu gibi iktidara hasbel kader gelmiş NeoCon’ları, iyi olan ABD askeri de, yine bası kesimlerin savunduğu “özgürlük ülkesi”ni mi sembolize ediyor?

SONUÇ

Kurtlar Vadisi – Irak filmi, pek çok kesimin de söylediği gibi ABD karşıtı bir film… Doğru! Ama nasıl bir anti-Amerikancılık?

Film, aynı zamanda izleyiciye “Kürt karşıtlığı” mesajı da veriyor.
Tarikatçılığın birleştiriciliği altında Kürt’e düşman bir ABD karşıtlığı!
Bu Türkiye’nin çözümü müdür?

Elbette değil. Irkçı zihniyetle, neredeyse “Güneydoğu’yu verelim, batıdaki Kürtleri de sürelim” diyen kesimin sözde çözümü. Kürt’ü kazanmadan, Kurtuluş Savaşı’ndaki Atatürk formülünü, yani Türk-Kürt ittifakını esas almayan hiçbir ABD karşıtlığı, gerçekte ABD karşıtlığı değildir ve de Türkiye’yi içine girdiği bu süreçten “bağımsız” olarak çıkaramaz.

Filmin bir başka sonucu da “maceracı” yanı… Çözüm için çok değil, 4 Türk yeterli. 4 tarikatçı-Kürt düşmanı cesur adam, Türkiye’nin çözümü…

MEHMET ALİ GÜLLER

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: