Archive for category Politika Yazıları

Anayasa bu kez Erdoğan’a uydurulmamalı

1) Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı yok, Erdoğan’ın yeni bir anayasaya ihtiyacı var.

2) Mevcut anayasadaki son büyük değişiklik de yine Türkiye’nin ihtiyacıyla değil, Erdoğan’ın ihtiyacıyla yapılmıştı. Çünkü Erdoğan yine anayasaya uymuyordu, Türkiye’yi anayasada belirlenen kurallara aykırı bir şekilde yönetiyordu. Öyle ki MHP Genel Başkanı Devlet BahçeliMadem Erdoğan anayasaya uymuyor, biz anayasayı Erdoğan’a uyduralım” diyerek “Erdoğan için anayasa” yolunu açmıştı.

Yeni rejime anayasallık kazandırma tuzağı

3) Anayasa dün Erdoğan’a uydurulmuş olsa da bugün yine uymamaktadır. O nedenle yine Erdoğan’a uyan bir yeni anayasa yapılmak istenmektedir. Çünkü anayasa, Erdoğan’a başkanlık yolunu sınırlamaktadır. Zaten anayasaya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanı olan Erdoğan, dördüncüsünü zorlayacak güçte değil, partisi artık ikinci parti. Erdoğan o nedenle yeni anayasa ile kendisine yeniden başkanlık yolu açmak istemektedir.

4) Erdoğan, 22 yılın sonunda rejimi yıktı ve inşa etmekte olduğu yeni rejime yasallık, anayasallık kazandırma peşinde. İkincil olarak da bu nedenle yeni anayasa istemektedir.

“12 Eylül Anayasası” aldatmacası

5) Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı yok, mevcut anayasaya uyan bir iktidara ihtiyacı var.

6) Erdoğan rejimi bir kez daha Taksim Meydanı’nı işçiye, emeğe, demokrasiye yasakladı. Oysa Anayasa Mahkemesi, daha beş ay önce aldığı kararla, Taksim yasağının “Anayasa’nın 34. maddesinin güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının engellenmesi” olduğuna hükmetmiştir.

Erdoğan rejiminin Taksim yasağında ısrarı ideolojiktir, hangi sınıfın sözcüleri olduğuyla ilgilidir. Anımsayın, Erdoğan sürekli uzattıkları OHAL rejimini işçilere karşı kullandıklarını da belirtmişti; patronlara “Bir tane fabrikada grev söz konusu mu? Böyle bir şeyde anında müdahalemizi yapıyoruz. OHAL anında çözüm kaynağı oluyor” diyerek seslenmişti.

Erdoğan Taksim üzerinden sınıfını savunmakta ve Taksim üzerinden işçi sınıfıyla mücadele etmektedir ama Erdoğan aynı zamanda Taksim üzerinden son seçimde yenildiği rakibiyle güç mücadelesi yürütmektedir.

7) 12 Eylül Anayasası, çoğu Erdoğan döneminde olmak üzere değiştirildi. Ancak onca değişikliğe rağmen, YÖK başta 12 Eylül’ün anayasadaki asıl izlerine hiç dokunmadılar. Çünkü AKP de 12 Eylülcüler de son tahlilde Atlantik-neoliberal düzeninin aktörleridir. Bu nedenle “12 Eylül anayasasından kurtulmayı” yeni anayasa ihtiyacına gerekçe yapmaya çalışmaları aldatmacadır.

Anayasa’ya uymayanlarla müzakere edilmez

8) Erdoğan-Bahçeli düzeni anayasa uymamakta, anayasa mahkemesinin kararlarını uygulatmamaktadır. Öyle ki ErdoğanAnayasa Mahkemesi kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” diyebilmekte, Bahçeli ise kararını beğenmediği Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını isteyebilmektedir.

Dolayısıyla yeni anayasa propaganda ettikleri gibi demokrasinin gereği değildir, tersine bu anlayışa yeni anayasa yaptırtmamak demokrasiyi savunmanın gereğidir.

Sonuç olarak anayasaya uymayanlarla, anayasayı sürekli kendine uydurmaya çalışanlarla, anayasa aykırı bir şekilde işçi sınıfına Taksim’i yasaklayanlarla, Türkiye’nin birinci partisinin genel başkanını Taksim’i sokmayanlarla müzakere edilmez, mücadele edilir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mayıs 2024

1 Yorum

ABD’nin Avrupa’da nükleer hazırlığı

Bir hafta içinde Polonya ve Fransa’dan gelen nükleer mesajlar dikkat çekici. Avrupa’da bir nükleer silah konuşlandırma hazırlığı mı var? Bugün bu soruna bakacağız.

Önce şu tarihsel gerçeğe dikkatinizi çekeyim: ABD sürekli birilerinin nükleer silah kullanabileceğini propaganda eder. Bu öyle kapsamlı bir devlet propagandasıdır ki Beyaz Saray’dan Hollywood’a kadar birlikte çalışırlar. Dönemin siyasi ihtiyacına göre nükleer silahı kullanacak olan adres Rusya olur, Kore DHC olur, komünistler olur, milliyetçiler olur. İran çoktan edindiği nükleer silahı atmaya hazırlanır, Pakistanlı bilim adamları terör örgütlerine nükleer silah satar, Çin ve Rusya dünyayı yok edecek nükleer saldırı planlar vb. Filmin sonunda da “özgürlükler ülkesi demokratik ABD” tüm dünyayı bu tehlikelerden korur.

Film deyip geçmeyin, bunlar devlet politikasıdır ve unutmayın ABD Irak’ı “kitle imha silahı” yalanıyla işgal etti, SSCB’ye karşı bütün bir Soğuk Savaş’ı nükleer üzerine kurguladı.

Tabii unutulmaması gereken asıl gerçek de şu: Propagandada nükleer silahı ABD’nin “düşmanları” kullanıyor ama gerçekte nükleer silahı dünyada bir tek ABD kullandı!

Artık Avrupa’daki nükleer tartışmaya geçebiliriz.

Polonya NATO’daki nükleer hazırlığı açık etti

Önce Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda konuştu. Polonya’nın Fakt gazetesine verdiği röportajda, “ülkesi ile ABD arasında bir süredir nükleer silah paylaşımının tartışıldığını” belirterek şunları söyledi: “Eğer müttefiklerimiz, NATO’nun doğu kanadını güçlendirmek için topraklarımızda nükleer silah konuşlandırmaya karar verirse, biz buna hazırız.” (Anadolu Ajansı, 22.4.2029).

Duda’nın bu röportajı Polonya’da büyük sorun oldu. Büyük sorun olmasının nedeni iç politik çekişme mi yoksa “Polonya ile ABD arasında bir süredir nükleer silah paylaşımının tartışıldığının” açık edilmesi mi, tartışılır elbette…

Duda’nın çıkışıma müdahale Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorskiy’den geldi. Sikorskiy Polsat televizyonundan şu mesajı verdi: “Sayın Cumhurbaşkanına en üst düzeyden konu hakkında konuşmaması gerektiği söylendi. Cumhurbaşkanı, Bakanlar kurulu tarafından belirlenen dış politikayı temsil eder.” (Sputnik, 26.4.2024)

Ancak Polonya Dışişleri Bakanı Sikorskiy de açıklamasında asıl önemli konuya işaret etmiş oldu: “Bunlar, NATO’nun nükleer planlama grubunda son derece gizlilik ortamında tartıştığımız ciddi konular.”

Demek ki ABD Avrupa’da nükleer silah konuşlandırması için NATO içinde bir takım tartışmalar başlatmış. Daha doğrusu ABD kendi stratejisini uygulamak için hazırlıklara başlamış.

Fransa’nın nükleer şemsiye mesajının anlamı

Polonya’da ifşa olan bu konuya ilk itiraz Fransa’dan geldi. Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesine konuşan Fransa Savunma Bakanı Sebastien Lecornu, Polonya’da nükleer silah konuşlandırılmasının Rusya ile NATO arasındaki “Karşılıklı İlişkiler, İşbirliği ve Güvenlik Anlaşması”nı geçersiz kılabileceğini söyledi.

AB’deki tek nükleer güç biziz ve özelliğimiz NATO Nükleer Planlama Grubuna dahil olmamamız” diyen Fransa Savunma Bakanı Lecornu, “Ancak Polonya’da nükleer silah konuşlandırılması NATO-Rusya anlaşmasını iptal edeceği için müttefikler arasında tartışılmasını gerektirecektir” dedi (Sputnik, 29.4.2024).

Evet, NATO ülkeleri içerisinde sadece ABD, İngiltere ve Fransa nükleer güçtür ve AB’nin tek nükleer gücü de Fransa’dır. Üstelik Fransa, “planlama ve caydırıcılıkta özerklik” için NATO’nun Nükleer Planlama Grubu’nda da değil.

İşte Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da ülkesinin bu özelliğini AB içinde liderlikte kullanma fırsatına çevirmek istemiş olmalı ki bir nükleer çıkış da ondan geldi.

Bir süredir NATO’dan ayrı özerk bir Avrupa savunması isteyen Macron, bu kez “ortak Avrupa savunması için nükleer şemsiye olabileceklerini” söyledi. Ancak Macron’a, ülkesindeki çeşitli siyasi partilerden yoğun tepkiler geldi. Özetle Fransız muhalefeti Macron’u “Avrupa topraklarını savunma adı altında Fransa’nın stratejik özelliğini tasfiye etmekle” suçladı.

Türkiye İncirlik’teki ABD silahlarından kurtulmalı

Konuyu AB içinde bir tartışma olarak görmemek gerekir, çünkü konu NATO üyesi olarak Türkiye’yi de ilgilendirmektedir. ABD’nin Avrupa’ya nükleer silah konuşlandırmayı NATO Nükleer Planlama Grubunda tartışıyor olması, NATO’nun güneydoğu kanadı ülkesi olan Türkiye’yi iki kere ilgilendirmektedir.

İki kere demem şundan: Yaklaşık iki ay önce Em. Tümamiral Cem Gürdeniz şu başlıklı yazısıyla uyarmıştı: “İncirlik’teki Amerikan nükleer silahlarından kurtulmalıyız” (Veryansın, 3.3.2024).

Çünkü Gürdeniz’in belirttiği gibi “ABD’nin 0,3 ila 170 kilotonluk farklı başlıklara sahip B61 nükleer bombaları, İtalya, Almanya, Türkiye, Belçika ve Hollanda’daki hava üslerinde bulunuyor.” Ve ABD’nin Rusya’ya karşı nükleer planlamayı daha da genişletmesi ve derinleştirmesi, elbette nükleer silah konuşlandırdığı ülkeleri hedef haline getirecektir.

Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov 30 Ocak 2024’te şöyle demişti: “NATO Rusya’yı düşman ilan ettiği için planlamalarımızda ABD, İngiltere ve Fransa’nın nükleer silahları ile ABD’nin nükleer silah bulundurduğu beş NATO ülkesindeki nükleer silahları tek bir nükleer silah cephaneliği olarak kabul ediyoruz ve planlamamızı buna göre yapıyoruz.”

O nedenle Gürdeniz’in önerisini anımsatarak bitirelim: “Türkiye’nin kullanımında hiçbir yetkisi olmadığı bu silahlar ve radar Türkiye’den uzaklaştırılmalıdır. İçimizdeki Amerikan mandacılarının büyük direniş göstereceğini bilerek buradan teklifimizi yapalım. Bu bombaları Girit’e; Radar üssünün de Güney Kıbrıs’a taşınması Türkiye’nin geleceği için çok daha ehvendir.” (Veryansın, 3.3.204).

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
30.4.2024

1 Yorum

Çin’den El Fetih-Hamas barışı hamlesi

Reuters duyurdu, Amerika’nın Sesi şu başlıkla haberleştirdi: “Çin, Filistin için birlik görüşmelerinde Hamas ve El Fetih’e evsahipliği yapacak.” (26.4.2024)

Reuters haber ajansına konuşan bir El Fetih yetkilisi, Azzam El Ahmed başkanlığındaki El Fetih heyetinin Çin’e gitmek üzere yola çıktığını söyledi. Bir Hamas yetkilisi de Musa Ebu Marzuk başkanlığındaki müzakere ekibinin gece geç saatlerde Çin’e yola çıkacağını belirtti.

Aynı gün Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin’in olağan basın toplantısı vardı. El Fetih-Hamas toplantısına hiç değinmemiş ama şunu söylemişti: “Filistin Ulusal Otoritesi’nin yetkililerinin güçlendirilmesini destekliyoruz. Tüm Filistin grupların diyalog ve istişare yoluyla uzlaşma sağlamasını ve dayanışmayı artırmasını destekliyoruz.”

Çin ABD’yi gafil avladı

El Fetih ile Hamas’ı bir araya getirmeye çalışan, görüşmeler yapan başka devletler de var ama Çin’in bu konuda hamle yapması iki temel nedenle hepsinden önemli:

1) Bir kere Çin Halk Cumhuriyeti, karşıt ülkeleri uzlaştırabilme becerisini hem de en kritik bir ilişkide gösterdi: İran-Suudi Arabistan barışı.

Çin, sürpriz bir şekilde bu iki ülkeyi Çin’in başkenti Beijing’de bir araya getirmiş ve 10 Mart 2023’te anlaşma sağlamıştı. Servis edilen üç ülke yetkilisinin el ele tutuşma görüntüsü, başta ABD olmak üzere Batı’da şok etkisi yaratmıştı.

CIA Direktörü William Burns Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’a “Suudi Arabistan’ın izlediği dış politika çizgisinden duyduğu hayal kırıklığını” (Harici, 7.4.2023) dile getirmiş, “Çin’in aracılığında İran’la anlaşarak bizi gafil avladınız” (WSJ, 7.4.2023) demişti.

Abbas’ın Xi’den talebi

2) Çin’in bu barış kapasitesi, elbette öncelikle barışa ihtiyacı olan Filistinlilerin ilgisini çekti. Çin’in arabuluculuk ettiği Suudi Arabistan-İran barışından üç ay sonra, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas Beijing’i ziyaret etti. Xi Jinping ve Mahmud Abbas bu ziyaret sırasında “stratejik ortaklık” ilan ettiler (CGTN Türk, 14.6.2023).

Daha önemlisi de şuydu: Çin’in Ortadoğu’da izlediği barışçı rolü öven Mahmud Abbas, Xi Jinping’den Filistin-İsrail meselesinde de arabuluculuk yapmasını istedi.

Xi Jinping bu talep üzerine, “adil çözüm” için üç öneri açıkladı:

i) Filistin sorununu çözecek tek yol, 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan tam egemen ve bağımsız Filistin Devleti’nin kurulması.

ii) Filistin’in ekonomik gereksinimleri ve halkın yaşamına ilişkin talepleri güvence altına alınmalı.

iii) Barış görüşmelerinin doğru yönüne sadık kalınmalı.

İki parçalılık sorununa çözüm

El Fetih ile Hamas arasında uzlaşı sağlayabilmek, bugünün koşullarında kritik önemde. Çünkü iki parçalı (Batı Şeria ve Gazze), iki yönetimli (El Fetih ve Hamas) Filistin’in varlığı, İsrail-ABD ikilisinin ince ince işlediği bir stratejiydi. Çin’in arabuluculuğunda El Fetih-Hamas uzlaşısı, Aksa Tufanı’nın yeniden dünyanın gündemine getirdiği Filistin Devleti’nin tanınması yolunu kolaylaştıracaktır.

Ve daha genel tabloya bakarsak: Küresel Güvenlik İnisiyatifi açıklayan Çin’in kritik düğüm noktalarında barış için peşpeşe hamleler yapması önemli. Nitekim Çin’in Ukrayna-Rusya savaşına barış önerileri de masada…

Bu durum, ABD’nin Çin’le küresel güç ilişkilerindeki şu zıt konumlanışlarını ortaya koyuyor: ABD bir süredir savaşı çıkaran ama barışı kotaramayan büyük ülke konumunda. Çin ise ABD’nin çıkarları için altına benzin döktüğü karşıtlıkları ortadan kaldırmaya çalışan ve bunun için barış masası kurabilen büyük ülke konumunda.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Nisan 2024

1 Yorum

ABD’nin “Çin sistemi” rahatsızlığı

ABD Hazine Bakanı Janet Yellen’den sonra ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de Çin’de. Mesajlarından, Blinken’in da ana gündeminin “ekonomi” olduğu anlaşılıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller’in açıklamasına göre Blinken muhataplarına “Çin’in ticaret politikalarına ve piyasa dışı ekonomik uygulamalarına ilişkin endişelerini” dile getirdi.

Burada anahtar kavram “piyasa dışı ekonomik uygulama.” Yellen’den başlayarak ABD’li yetkililer bunu “kapasite fazlası” diye sunuyorlar; “Çin’in üretim kapasitesi fazlası dünya pazarını olumsuz etkiler” diye propaganda yapıyorlar, Çin’e “üretme, ihracat yapma” diye baskı uyguluyorlar.

ABD kapitalizminin Çin sosyalizmiyle mücadelesi

ABD’nin bu tutumu, en başta “kurallarını kendisinin yazdığı uluslararası ticaret kurallarına” uymuyor. Gerçi ABD için önemli olan çıkarlarıdır; kurallar ya da ilkeler değildir. İşine gelmiyorsa kendi belirlediği kurallara bile uymama konusunda emperyalist ABD dünya şampiyonudur.

Fakat daha önemlisi şudur: Kapitalist dünyanın lider ülkesinin, rakibini “fazla üretmekle” suçlaması, aslında kapitalizm-sosyalizm mücadelesi açısından üzerinde durulması gereken bir konudur.

Washington’un “üretim kapasitesi fazlası” ve “piyasa dışı ekonomik uygulama” dediği, aslında “Çin’e özgü sosyalizm”dir; kamuculuktur, devletin piyasaya müdahaleciliğidir.

Bu konuda en açık sözlü kişinin ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai olduğu görülüyor. Tai, Yellen Çin’deyken dünyaya şu mesajı vermişti: “Çin’in sistemi, bizimki gibi piyasa temelli bir sistemin rekabet etmekte ve ayakta kalmakta zorlanacağı bir sistem. Pekin’in ‘piyasa dışı’ politikalarıyla, uygun ‘karşı önlemler’ yoluyla mücadele edilmediği takdirde ciddi ekonomik ve siyasi zarar görürüz.”

Tai açıkça Çin’e özgü sosyalizmin, Amerikan kapitalizmine üstün gelmeye başladığını, Çin’e özgü sosyalizme karşı mücadele edilmezse hem ekonomik hem de siyasi zarar göreceklerini belirtiyor.

ABD ticaret savaşını kaybediyor

Ticaret savaşını ABD başlattı. Dünyanın en zenginlerinden biri olan Donald Trump’ın başkanlığı döneminde ABD Çin’e karşı kılıcını çekti. Ardından gelen Joe Biden da Çin’e karşı ticaret savaşını sürdürüyor.

Ama ticaret savaşı, Çin’den çok ABD’ye kaybettirdi. Yakın zamanda Apple başta ABD’nin en büyük şirketlerinin CEO’larının Çin’e yaptığı ziyaret ve orada verdikleri mesajlar bile bu gerçeğin göstergesi.

ABD ticaret savaşını kaybediyor ve Amerikan “mali sermaye sınıfı” çıkarları için Çin’e “üretme ve ihracat yapma” baskısı uyguluyor. Bu baskıdan bir sonuç alabilmeleri elbette mümkün değil.

Kaldı ki tüm ekonomik veriler de gösteriyor ki mesele üretim fazlası değil. Zaten Atlantik’in propagandasının tersine, Çin ekonomisi ihracata dayanan, ihracat merkezli bir ülke değil. Son 10 yılın verilerine bakarsak GSYİH içinde ABD’nin ihracatı yüzde 10, İngiltere ve Japonya’nın ihracatı yüzde 15, Çin’in ihracatı da yüzde 20 dolayında. Asıl ihracata dayalı ekonomi ise yüzde 38’e ulaşan Almanya.

Temel fark

Çin ekonomisi ihracat merkezli değil. Yani ABD Çin’in ihracatına engel çıkararak Çin ekonomisine darbe vuramaz.

Çünkü Çin büyük bir iç pazara sahip, çünkü Çin’in iç tüketimi güçlü vb. Ama temel neden ise şu:

Çin ekonomisi, toplumsal eşitsizlikleri bütünüyle ortadan kaldırma stratejik hedefine sahip bir sosyalist ekonomidir; ABD ekonomisi ise bireysel kâr esasına dayandığı için toplumsal eşitsizlikleri gittikçe büyüten özellikte neoliberal kapitalizmdir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Nisan 2024

2 Yorum

Esad’ın analizi

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın dünya ve bölge analizi önemliydi. Rus devlet televizyonuna konuşan Esad şu üç saptamayı yaptı:

1) “Rusya’nın Ukrayna’ya özel askeri operasyonu, tarihin gidişatını değiştirmeyecek, düzeltecektir. Rusya, ABD’nin berbat ettiği şeyleri düzeltiyor.

2) Rusya, Suriye’de ve Ukrayna’da ABD’nin iç işlerine müdahalesine direniyor.

3) Rusya, siyasi ve askeri alanda küresel istikrarı güçlendiriyor.” (Sputnik, 21.4.2024)

Bugün Esad’ın bu analizini değerlendirelim:

ABD’nin arzuladığı tarihin gidişatı

ABD’nin nasıl bir tarihi gidişat arzuladığı sır değil. 30 yıldır hem strateji belgelerinde yazdı hem de bizzat bazılarını uyguladı: Yugoslavya’yı parçalara böldü, Afganistan ve Irak’ı işgal etti, Libya ve Suriye’de istikrarsızlık operasyonları yaptı.

Ve ABD’nin arzusu sürdürülebilir olsaydı, bugün bölgemizde Irak ve Suriye etnik ve mezhepsel temelde pek çok parçaya bölünmüş, İran işgal edilmiş, KKTC tasfiye edilip Kıbrıs’ın alt parçası olmuş, Rusya Doğu Avrupa ve Kafkasya’dan gelen saldırılarla gerilere doğru çekiliyor olurdu.

İşte Rusya’nın 2015’te Suriye’de askeri olarak sahaya inmesi ve 2014’te Ukrayna’da başlayan savaşa 2022’de müdahil olması, ABD’nin arzuladığı tarihin gidişatını durdurmuştur. (Elbette başka iç ve dış nedenlere ek olarak.)

ABD Suriye-Ukrayna’da iç işlerine müdahale etti

ABD’nin Suriye’de ve Ukrayna’da bu ülkelerin iç işlerine müdahale ettiği ortada. Esad’ı açık açık devirmeye çalıştılar, iç savaş başlattılar, Suriye’nin petrolünü ve gıdasını çalmayı sürdürüyorlar.

Ukrayna’da da her şey ortada. ABD’nin 2014’te darbe yaptığı Obama’nın TV sözlerine kadar yansımış durumda. Ve yine CIA’nın koordinatörlüğünde, 2014’ten 2022’ye kadar Ukrayna’daki çoğunluğu Rus olan bölgelere karşı bir özel savaş yürütüldüğü, on binden fazla insanın öldürüldüğü de ortada.

Dolayısıyla Esad’ın “Rusya, Suriye’de ve Ukrayna’da ABD’nin iç işlerine müdahalesine direniyor” saptaması yerindedir.

Kuşatmaya karşı yarma harekatları

ABD, SSCB’nin dağılmasının hemen ardından küresel bir saldırı başlattı. ABD’nin Avrupa’nın güneyinde Yugoslavya’yı parçalama saldırısı bir yanıyla yeni bir Avrupa Güvenlik Mimarisi inşa etme çabası ama bir yanıyla da buna bağlı olarak Rusya’yı geriletme amaçlıydı. Moskova o günün şartlarında bu sürece eylemli itiraz edemedi, ABD’nin verilen sözlere rağmen NATO’yu genişletmesini ve etrafında “ölüm kuşağı” oluşturmasını izledi.Hatta “kapitalist Rusya”nın ABD saldırganlığına karşı büyük tavizler verdiğini söyleyebiliriz.

Moskova batısından ve güneyinden turuncu darbelerle “hançerlenmeye” başlanınca ancak “artık yeter” deme noktasına geldi.

Kısacası Rusya, ABD’nin küresel saldırganlığına karşı direnmeye mecbur kaldı, çünkü boynuna dolanan ip artık nefes almasını önlemeye başlamıştı. Böylece 2008’de Kafkasya’da, 2015’te Suriye’de ve 2022’de Ukrayna’da, kendisini boğmaya çalışan bir kuşatmaya karşı yarma harekatları başlatmış oldu.

Lider yok şirket yöneticisi var

Rusya’nın şansı, güçlenen Çin’in bu süreçte ABD’yi dengelemeye başlamasıydı. Böylece ABD’nin baskı kurumlarının karşısında alternatif kurumların inşa olduğu bir çok kutupluluk süreci başlamış oldu. İşte o sürecin avantajıyla ABD’nin arzuladığı tarihi gidişat durduruldu. Artık tarihin gidişatının belirlenmesinde gelişmiş Batının/Kuzeyin değil, gelişmekte olan Güneyin/Doğunun ve zengin azınlığın değil, küresel çoğunluğun ağırlığı etkili olmaya başladı.

Bitirirken yine Esad’a kulak verelim. “Ülkeler şirketlere, ülke liderleri de şirket yöneticilerine dönüştü. Modern politikacılar artık stratejik düşünmüyor, önlerine konulan güncel görevleri çözüyor ve artık sözlerinden sorumlu olmuyorlar” diyen Esad haklı: “Batı’da diyalog kurmak isteyeceğim hiçbir siyasetçi yok.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Nisan 2024

1 Yorum

Ortadoğu’da koridor mücadelesi

Aksa Tufanı’nın sonuçlarından biri de Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’nun rafa kalkması oldu. Çünkü denizyolu ve demiryolu ayakları olan bu koridorun rotası şöyleydi: Hindistan’dan denizyoluyla Birleşik Arap Emirlikleri’ne uzanacak, Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden İsrail’e ulaşacak, tekrar denizyolu ile Yunanistan’a varacak.

Merkezinde İsrail’in olduğu bu koridor, imzadan öteye gidemedi. Oysa ABD Hindistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Almanya, İtalya ve AB ile mutabakat zaptını imzalarken ne de umutluydu. Çünkü Washington bu koridorun Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’a alternatif olacağını düşünüyordu.

ABD Başkanı Joe Biden “büyük bir anlaşma”, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu “İsrail tarihindeki en büyük işbirliği” diyordu.

Aksa Tufanı İsrail merkezli koridoru rafa kaldırdı

Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’nun 7 Ekim Aksa Tufanı’ndan bağımsız olarak şu iki nedenle Kuşak ve Yol’a alternatif olması zaten olası değildi:

1) Koridorun finansman sorunu vardı; ABD bu sorunu AB ve Japonya sermayesi ile aşmayı planlıyordu.

2) Koridorun Körfez-İsrail arası demiryolu boyutu, trenle taşınacak konteyner sayısının sınırlılığı nedeniyle Kuşak ve Yol karşısında zayıf kalıyordu.

Ayrıca artık çok kutupluluk vardı, Çin’in Körfez ülkeleriyle iyi ilişkileri vardı…

İşte bu nedenlerle, Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’nu analiz ettiğim CGTN Türk’teki 12 Eylül 2023 tarihli makalemde şöyle demiştim: “Koridor, Kuşak ve Yol’un alternatifi olamaz ama ortak çıkarları yükseltmek üzere Kuşak ve Yol’un içinde koridor olabilir.

İsrail iki devletli çözümü kabul etmediği ve Gazze’ye barış gelmediği müddetçe “Kuşak ve Yol’un içinde koridor olma” fırsatına bile kavuşamayacak tabii ki…

Kalkınma Yolu

Ancak Kuşak ve Yol içinde değer kazanabilecek yeni bir koridor daha doğuyor: Kalkınma Yolu.

Bir süredir hazırlıkları yapılan projenin mutabakat zaptı, Erdoğan’ın 22 Nisan’da Bağdat’a yaptığı ziyaret sırasında imzalandı. Türkiye, Irak, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin imzaladığı proje ile Körfez’den Avrupa’ya, Irak ve Türkiye üzerinden kara, demir ve deniz yolları açılıyor.

Basra Körfezi’nin kuzeyindeki Büyük Fav Limanı’ndan başlayacak demiryolu, Türkiye’ye ulaşınca, bir kolu Ceyhan Limanı’na, bir kolu da İstanbul’a uzanacak. Böylece hem karadan hem de denizden Avrupa’ya iki farklı yol devam edecek.

Projenin 2028’de tamamlanması ve 17 milyar dolara mal olması bekleniyor.

Yol-Güvenlik-İşbirliği-Barış

Kalkınma Yolu bir bölge projesi. ABD bu projeye çeşitli nedenlerle mesafeli.

Çünkü…

Kalkınma Yolu, ancak güvenliği sağlanarak çalışabilecek. Bu da ABD’nin varlık bulundurarak istikrarsızlık yaratmaya çalıştığı ve böylece Irak’ın merkezinden koparmaya çalıştığı Kuzey Irak’ın istikrarının sağlanmasını gerektiriyor, Türkiye ile Irak’ın ortaklığını gerektiriyor, projeden yararlanacak Erbil yönetiminin Ankara ve Bağdat’la iyi işbirliğini gerektiriyor…

Ve daha önemlisi…

Kalkınma Yolu’nun daha başarılı sonuçlara ulaşabilmesi için, İran’ın da projeye dahil edilebilmesinde şu yararlar var: Geniş bölge işbirliği hem ABD’nin Irak ve Suriye’deki varlığına karşı basınç uygulayabilecek, hem Suriye’nin kuzeyindeki istikrarsızlığa son verebilecek ama hem de Kafkasya merkezli yol ve projelerde geniş ölçekli işbirliği sağlayacaktır.

Haliyle bu tablo içerisinde Kalkınma Yolu Kuşak ve Yol’a alternatif değil, onun orta koridor altındaki bölgesel bütünleyeni olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
24 Nisan 2024

Yorum bırakın

İsrail Kürecik’ten nasıl yararlandı?

İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, “’İran’ın İsrail’e fırlattığı füzeler, Malatya Kürecik’te bulunan radar üssü sayesinde erken tespit edilerek durduruldu’ iddiası doğru değildir” diyerek bir “yalanlama” yaptı ve şunları ekledi: “Kürecik’teki radar sisteminden elde edilen bilgiler, NATO prosedürleri çerçevesinde sadece müttefiklerle paylaşılmaktadır. Bu veri paylaşımının amacı, NATO müttefiki ülkelerin halklarının, topraklarının ve kuvvetlerinin korunmasıdır.”

Bu yalanlama, aslında bir dezenformasyon. İsrail, Kürecik Radarı’ndan yararlandı. Nasıl mı? Madde madde bakalım:

İsrail’e silah veren, istihbarat da verir

Kürecik Radarı, ABD tarafından kurulup NATO üssüne dönüştürülmüştür. Üs, NATO’nun 2010’daki Lizbon Zirvesi’nde alınan karar gereği, balistik füze savunma sisteminin bir unsuru olarak planlandı. Ancak NATO himayesinde değil de ABD himayesinde olacağı için Ankara önce itiraz etti. Üs NATO şemsiyesine alınınca Eylül 2011’de onaylandı ve Şubat 2012’de kuruluşu tamamlandı. İran sınırına 700 km yakınlıktaki üsse AN/TPY-2 tipi radar yerleştirildi. Ancak AN/TPY-2 sonuçta ABD ordusuna aittir ve fiilen ABD tarafından işletilmektedir. Dolayısıyla:

1) Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin “bilgiler İsrail’le değil, sadece NATO müttefikleriyle paylaşılır” iddiası, teorik olarak doğru olsa bile, pratikte doğru değildir. Çünkü İsrail’e para ve silah veren, elbette istihbarat da verir! Bundan şüphe duymak saflık değilse, NATO’körlüktür!

ABD Kürecik verileriyle İran füzeleri düşürdü

2) İran’dan İsrail’e doğru harekete geçen 300 civarındaki SİHA ve füzenin 87’sini, Pentagon’un açıklamasına göre bizzat ABD düşürdü. ABD’nin bölgedeki üslerinde bulunan savunma füzeleri ve uçakları, İran füzelerine karşı İsrail’den önce harekete geçti. ABD bu savunmasında Kürecik Radarı’nın verilerini de kullandı. ABD’nin Kürecik’ten yararlanarak İsrail’e hareket eden İran füzelerini düşürmesi demek, İsrail’in Kürecik’ten “dolaylı” yararlanması demektir.

3) İsrail, Kürecik Radarı’ndan, İran füzelerine karşı harekete geçen Doğu Akdeniz’deki ABD gemileri üzerinden de “dolaylı” yararlandı: “Doğu Akdeniz’deki 2 ABD Aegis muhribin SM3 bataryaları ile balistik füze düşürdüğünü Pentagon açıklamalarından biliyoruz. Bu gemilerin atmosfer dışında önleme yapabilmesine yönelik tespit ve izleme bilgilerini Kürecik’teki radardan aldığı fiziki bir gerçektir. Zira söz konusu NATO Balistik Füze Savunma Sistemi gemilerinin Aegis komuta kontrol sisteminin Avrupa ve Akdeniz havzasında ana bilgi girişlerinden ve ‘yan söyleme’ istasyonlarından birisinin Kürecik Radarı olduğu biliniyor” (Em. Tümamiral Cem Gürdeniz, Veryansın, 21.4.2024).

4) İsrail’in savunmasına sadece ABD değil, İngiltere ve Fransa da katıldı. Kıbrıs’taki üslerden kalkan bu uçaklar da elbette NATO üyesi ülkelerin uçakları olarak Kürecik Radarı’nın verilerinden yararlandı.

İsrail’e NATO’da ofisi AKP onayladı

Dezenformasyonla Mücadele Merkezi “Kürecik’teki radar sisteminden elde edilen bilgiler, NATO prosedürleri çerçevesinde sadece müttefiklerle paylaşılmaktadır” diyor. Peki İsrail’in NATO’yla ilişkisi nedir?

AKP iktidarı, Kürecik Radarı’nın kurulduğu yıl, ABD’nin talebiyle İsrail’in NATO çalışmalarında yer almasını onayladı. 4 Aralık 2012 tarihli o toplantıyla ilgili olarak İsrail gazetesi Jerusalem PostNATO’nun füze savunma sistemlerinin kurulması kararı, Ankara’nın İsrail’e karşı tavrını yumuşatması için bir kaldıraç olarak kullanıldı” diye yazdı. Ardından AKP, 2016’da da İsrail’in NATO merkezinde daimî ofis sahibi olmasını onayladı.

Özetle, Atlantikçi bir iktidarın İsrail’e karşı sahici bir tutum alabilmesi olası değildir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Nisan 2024

2 Yorum

İran’ın ABD’ye üç mesajı

İsrail’in “İran’ın yanıtına” yanıtı çok zayıf oldu. Çünkü İran’ın mesajlarını doğru okuyan ABD, “bölgesel savaş kışkırtmaya” çalışan Netanyahu’yu dizginlemek zorunda kaldı.

Görüldüğü üzere asıl mücadele İran ile İsrail arasında değil, İran ile ABD arasında. Peki neydi İran’ın ABD’ye mesajları? İnceleyelim:

İran’ın askeri mesajı

1) İsrail’in İran’ın 13 Nisan saldırısına yanıtı İsfahan’a zayıf bir dron saldırısı oldu. Çünkü İran, İsrail’in olası sert yanıtına çok daha sert yanıt vereceğini ilan etti. 13 Nisan saldırısı da, asıl saldırının çok sert olacağının ipuçlarıyla doluydu: İran yeni olmayan silahlarıyla saldırmış, 1700 km ötedeki İsrail topraklarına ulaşmış ve istediği hedefleri vurabileceğini göstermişti.

İsrail’in demir kubbesi, ABD uçakları ve bölgedeki ABD füze savunma sistemleri, hatta İngiltere ve Fransa, topluca SİHA’ların ve eski füzelerin çoğunu düşürmüştü ama asıl mesaj şu olmuştu: “ABD’li yetkililere göre en az dokuz füze İsrail üslerini vurmuştu.” (FP, 18.4.2024)

Bu “askeri mesaj” İsrail’den çok ABD’yeydi. İran saldırı kabiliyetinin işaretlerini vererek, ABD’ye, Ortadoğu’daki çoğu üslerine rahatlıkla ulaşabileceğini göstermiş oldu.

İran’ın ticaret mesajı

2) İran, özetle ABD ve İsrail’e niyetinin “stratejik caydırıcılık sağlamak” olduğunu gösterdi. Ama “ticaret mesajı” olarak ikinci mesajı da şuydu: Muhatapları caymazsa, Hürmüz Boğazı’nı ABD ve müttefikleri aleyhine deniz trafiğine kapatabilirdi. Bunu iki saldırı arasında fiili bir uygulamayla da gösterdi: İsrailli işadamına ait kargo gemisine el koydu.

Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları ve ABD deniz koalisyonunun bunu engelleyememesinin küresel ticarete faturası ortadayken, bir de Hürmüz Boğazı’nın kapanması Batı ekonomilerini iyice sıkıntıya sokacaktır. Bu da kaçınılmaz olarak müttefikleriyle ABD arasında yeni bir soruna yol açacaktır.

İran’ın nükleer mesajı

3) İran Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Ahmad Haghtalab, Tahran’ın İsrail’in tehditleri karşısında “nükleer doktrinini” gözden geçirebileceğini söyledi. (Euronews, 18.4.2024)

Bu, İran’ın ABD’ye verdiği en önemli mesajdı. İran’ın nükleer doktrinini değiştirmesi, hızla nükleer silaha kavuşabilme yeteneği, Ortadoğu düzenini değiştirecek niteliktedir. Çünkü Ortadoğu’da nükleer silahlara sahip tek ülke vardır: İsrail. (ABD’nin de bölgedeki bazı üslerinde nükleer başlıkları var)

Evet, İsrail’in nükleer silahları gayri resmidir ama muhataplarınca bilinmektedir. Bu orantısız güç, bazılarının “İsrail’in şımarıklığı” dediği politikaların güvencesidir. Bu orantısız güç, kamuoylarından yükselen “Araplar neden İsrail’e bir şey yapamıyor” sorusunun yanıtlarından biridir. Bu orantısız güç, İsrail’in Gazze’de göstere göstere soykırım yapabilmesinin en önemli nedenidir.

Ortadoğu’daki düzen -değişmeye başladıysa da- esas olarak ABD ve İsrail’in nükleer silahlarının belirlediği düzendir. İran’ın nükleer silah sahibi olması, kaçınılmaz olarak yeni bir düzen demektir.

ABD’nin önündeki zorluk

Dolayısıyla ABD’nin önünde büyük zorluk var: İran’ın nükleer doktrinini değiştirmemesi için hem Trump’ın çıktığı anlaşmayı yenileyebilmesi ama hem de ondan daha önemlisi İsrail’i dizginlemesi gerekiyor.

İsrail’in istediği “çözüm” ise nükleer programını “yok edebilmek” için İran’a savaş açmak. Bakmayın siz “Sıra ABD’nin İran’ı parçalamasına geldi” analizlerine. ABD’nin şu anda en uzak durduğu konu, İran’a savaş açmak. Bu sadece ABD’nin Ukrayna cephesinde yaşadığı zorluklardan kaynaklanmıyor, asıl ABD’nin hegemonyasının zayıflamasından kaynaklanıyor.

Dolayısıyla Biden için asıl mesele, “Kasım seçimine” sorunsuz ulaşabilmek şu anda.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Nisan 2024

1 Yorum

Hegemonik Güvenlik – Küresel Ortak Güvenlik

Dünyada şu anda iki temel güvenlik yaklaşımı var: İlki ABD’nin savunduğu “hegemonik güvenlik”, ikincisi ise Çin’in savunduğu “küresel ortak/kolektif güvenlik.”

ABD’nin savunduğu güvenlik anlayışını yaşadık, yaşıyoruz. Çin’in 21 Nisan 2022’de açıkladığı “küresel güvenlik inisiyatifi” ise özetle şu ilkelere dayanıyor:

1. Güvenlik, işbirliği içinde ortak savunulmalı.

2. Egemenliğe ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmeli: İçişlerine müdahaleler son bulmalı ve ülkelerin toplumsal sistem tercihine saygı gösterilmeli.

3. Güvenliğin bölünmezliği prensibi esas alınmalı: Kendi güvenliğini başkalarının güvensizliği üzerine inşa etmeme yaklaşımı temel prensip olmalı.

4. Krizlere barışçıl çözüm aranmalı ve tek taraflı yaptırımlar kaldırılmalı.

5. Terör ve iklim gibi küresel sorunlar birlikte göğüslenmeli (Kuşak ve Yol, Kırmızı Kedi, 2022, s. 26)

Çin 21 Şubat 2023’te ise Küresel Güvenlik İnisiyatifi Konsept Belgesi yayımladı. Özetle Beijing yönetimi dünyaya “zıtlaşma yerine diyalog, ittifak yerine ortaklık, sıfır toplamlı oyun yerine kazan-kazan ilişkisine dayanan yeni bir güvenlik yolunun izlenmesi” çağrısı yaptı.

ABD – Çin güvenlik anlayışı farkı

Önümüzde duran iki güvenlik anlayışı arasındaki temel farklar şunlardır:

– Hegemonik güvenlik, sıfır toplamlı oyuna; küresel ortak güvenlik ise kazan-kazan ilkesine dayanmaktadır.

– Hegemonik güvenlik bölünebilir güvenliği, küresel ortak güvenlik ise bölünmez güvenliği esas almaktadır. ABD, kurallarını kendisinin belirlediği düzenin devamını sağlayarak emperyalist çıkarlarını koruyabilmenin güvenliğini inşa etmeye çalışıyor; bu ABD’nin ve bir avuç müttefikinin güvenliği için dünyanın geri kalan büyük kısmının güvensizliğine dayanıyor. Çin ise “kendi güvenliğini başkalarının güvensizliği üzerine inşa etmeme yaklaşımını, yani bölünmez güvenlik anlayışını” temel prensip kabul eden ortak bir küresel güvenlik öneriyor.

– Hegemonik güvenlik paktlarla, askeri ittifaklarla uygulanmaktadır; küresel ortak güvenlik ise işbirlikleri, ortaklıklar aramaktadır.

Bu iki güvenlik anlayışının sahaya yansıması ise şöyledir:

Hegemonik güvenlik, Yugoslavya’yı böldü, Afganistan ve Irak’ı işgal etti, Libya ve Suriye’yi parçalamaya uğraşıyor, Ukrayna’yı kullanarak Doğu Avrupa’da Rusya’ya karşı “uzun savaş” stratejisi izliyor, Ortadoğu’da İsrail saldırganlığını destekliyor, bölgelere silahlı ticaret, ülkelere rejim ve devletlere hukuk dayatıyor.

Küresel ortak güvenlik ise Ortadoğu’da İran ile Suudi Arabistan’ı barıştırdı, Ukrayna-Rusya savaşına çözüm önerisi sunuyor, Filistin devletinin tanınmasına çalışıyor, kürenin dört bir tarafındaki ülkelerle “senin rejimin sana, benim rejimim bana” diyerek ilişki kuruyor, rejim ya da hukuk dayatmadan ekonomik ilişki kuruyor, ticaret yapıyor.

ABD’nin Avrupa’daki faaliyetleri

Emperyalist ABD, hegemonik güvenlik anlayışını hem Avrupa’da hem de Asya-Pasifik’te dayatmaya çalışıyor:

Avrupa’da durum şu:

Ukrayna üzerinden NATO’yu genişleterek Rusya’yı geriletmeye çalışması, ABD’nin “Avrupa güvenlik mimarisini” yıkma hedefinin de gereğiydi. Böylece Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinden atarak, Avrupa ile Asya’yı bölerek Avrupa üzerinde tam tahakküm kurmaya çalışıyor.

Diğer yandan ABD İsveç ve Finlandiya’yı NATO’ya dahil ederek, yakın geleceğin en önemli güç mücadele alanını oluşturacak Arktik bölgesinde alan kazanmaya çalışıyor. ABD İsveç ve Finlandiya üzerinden, Rusya’ya baskı kurmaya çalışıyor.

Diğer yandan ABD, Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e inen bir “yeni demir perde” inşa ediyor. Arktik, Baltık, Doğu Avrupa, Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz üzerinde ABD üslerini artırıyor, NATO üslerini genişletiyor. Özellikle ABD’nin son dönemde Yunanistan’da açtığı üsler ve Romanya’da NATO’nun Avrupa’daki en büyük üssünü oluşturma çabaları dikkat çekiyor. 

ABD’nin Asya-Pasifik’teki faaliyetleri

Emperyalist ABD’nin “baş rakip” gördüğü Çin’e karşı Asya-Pasifik’te sergilediği faaliyetleri ise şunlardır:

ABD, Asya-Pasifik’te Çin’e karşı askeri ittifaklar inşa ediyor. Avustralya ve İngiltere ile kurduğu üçlü AUKUS, esas olarak Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs haline getirme çalışmasıdır. ABD AUKUS’u, Japonya ve Yeni Zelanda ile genişletmeye çalışıyor.

Diğer yandan ABD, fiilen işgali altında olan Japonya ve Güney Kore’yi bir savunma ortaklığı çerçevesinde hızla askerileştirmeye başladı.

ABD, bu arada Tokyo’da “NATO irtibat ofisi” kurmaya çalışarak, Pasifik’teki Hawaii’yi NATO sorumluluk alanına dahil etme niyetini ortaya atarak, adım adım Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünü (NATO) Asya-Pasifik’e genişletmeye çalışıyor.

Diğer yandan Güney Çin Denizi’nde kendi askeri varlığına gerekçe oluşturabilmek için çeşitli kışkırtma eylemleri sürdürüyor. Son olarak Japonya, Avustralya ve Filipinler ile birlikte Güney Çin Denizi’nde Çin’i hedef alan bir askeri tatbikat başlattı.

ABD ayrıca Asya-Pasifik’i hızla silahlandırıyor. Tayvan başta bölgeye yoğun silah satışı sürdürüyor. Ama daha önemlisi, Asya-Pasifik’e orta menzilli füze yerleştirme hazırlığında. ABD Pasifik Bölgesi Kara Kuvvetleri (USARPAC) Komutanı Charles Flynn, Japonya’nın başkenti Tokyo’da yaptığı açıklamada, yakın tarihte Hint-Pasifik bölgesine orta menzilli füzeler yerleştirmeyi planladıklarını belirtti.

Uluslararası güvenliğin temeli

Görüldüğü üzere ABD ile Çin’in savundukları güvenlik anlayışları, taban tabana zıttır; biri dünyamız için savaş riski doğururken, diğeri barışı hedeflemektedir.

Çin’in dünyanın gündemine getirdiği küresel ortak/kolektif güvenlik anlayışının, BM düzleminde ele alınması, diğer ülkelerin katkılarıyla geliştirilmesi ve uluslararası hukuk güvencesi kazandırılarak uluslararası güvenliğin temelini oluşturması, dünya halklarının geleceği açısından kritik önemdedir.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
9 Nisan 2024

1 Yorum

Bahçeli büyük oyunu çözdü!

İran füzeleri İsrail semalarında görüldüğü andan itibaren, yine o koro harekete geçti; “tiyatro” dedi, “oyun” dedi, “danışıklı dövüş” dedi…

Olaylara bu tür yaklaşım tutumu son yıllarda fazlasıyla yaygınlaştı. Hiçbir şeye inanmıyorlar, her şey kurgu onlara göre. “Büyük resmi” görüyorlar, “büyük oyunu” çözüyorlar hep.

ABD destekli FETÖ darbe yapmaya kalkıyor, hemen “tiyatro” diyorlar. Böylece tersinden bilerek-bilmeyerek darbedeki “erken doğuma zorlama” konusunu perdelemiş oluyorlar.

Covid-19 çıkıyor, “Çin işi” diyorlar, tutmayınca “dünyayı yöneten ailelerin kontrollü nüfuz temizliği” olduğunu savunuyorlar. Aşısı bulununca, “ne çabuk” diyerek, komplo teorilerine dayanak yapıyorlar. Aynı virüs ailesi grubu nedeniyle aşı çalışmasının yıllar önce başladığını söylediğinizde de “Bill Gates aşıyla vücudumuza çip sokacak” diyorlar. “Bill Gates bilgisayarla evimize, telefonla cebimize zaten çip sokmuş” demeniz nafile!

Çünkü onlar “büyük oyunu” çözebiliyorlar, çünkü onlar “büyük resmi” görüyorlar, çünkü onlar “dünyayı aslında beş ailenin yönettiğini” biliyorlar!

Hükümet medyasının manşetleri

Mesele sadece “onlar” olsaydı üzerinde durmazdım. Ama onlara önemli bir isim eklendi: MHP Genel Başkanı Devlet Başkanı.

TBMM Grup Toplantısında İran’ın İsrail’e saldırısını yorumlayan Bahçeli şöyle diyor: “Gazze katliamının perdelenmesi için iki devletin ön planda olduğu tiyatro gösterisi sahnelenmiştir.” (AA, 16.4.2024)

Böylece İran’ın ilk kez İsrail topraklarını doğrudan vurmasına “tiyatro” diyenler kervanına Bahçeli de katılmış oluyor. Aslında hükümete yakın medyanın manşetlerine bakınca, bunun “ortak bir siyasi tutum” olduğu anlaşılıyor. Kimi “İran İsrail’i vurmuş gibi yaptı”, kimi “savaş tiyatrosu”, kimi de “tam bir fiyasko” diye manşet attı.

Devletler İran’ın figüranı mı yani?

Peki ABD’den AB’ye, Çin’den Rusya’ya pek çok ülkenin alarma geçmesi, ulusal güvenlik konseylerini toplaması, dışişleri bakanlarının gece ve gün boyunca temaslar kurmaları, istihbarat şeflerinin arka kapı trafiği de mi tiyatro? Hepsi bir oyunun parçası mı? “Acem oyunu”nun figüranı mı?

Geçiniz. Ne olduğu ortada. İran, toprağı niteliğindeki diplomatik temsilciliğine yapılan İsrail saldırısına yanıt verdi. O yanıtı da “bölgesel savaş” isteyen Netanyahu’ya koz vermeyecek ama İsrail topraklarını da vurabileceğini gösterecek şekilde seçti.

Yaşanan tiyatro değildi. Tiyatro olmadığı için CIA Başkanı Burns MİT Başkanı Kalın’ı arayıp arabuluculuk yapmasını istedi, tiyatro olmadığı için ABD Dışişleri Bakanı Blinken Dışişleri Bakanı Fidan’ı arayıp “devrede olmasını” istedi.

Madem devlet tecrübesi olan Bahçeli büyük oyunu çözdü ve tiyatro olduğunu saptadı, neden Kalın ve Fidan’ı uyarıp “boşuna temas aramayın” demedi!

AKP-MHP’nin dört gerekçesi

Cumhur İttifakı’nın meseleyi “tiyatro” olarak açıklamasının elbette nedenleri var:

1) Cumhur İttifakı’nın tabanı açısından, konunun “İran’ı Gazze için öne çıkan asıl ülke göstermemek” yanı var. Çünkü sürekli “Gazze’ye en çok sahip çıkan biziz” propagandası yapıyorlar.

2) Cumhur İttifakı’nın liberalleri açısından, konu zaten NATO ortağı İsrail ile İran arasında; haliyle Kürecik Radarından gazete manşetlerine kadar NATO üyeliğinin gereği yapılıyor.

3) Cumhur İttifakı’nın siyasal İslamcıları açısından, konunun Şii-Sünni rekabet zemini var.

4) Cumhur İttifakı’nın milliyetçileri açısından, konunun “Güney Azerbaycancılık” boyutu var.

Bu dört nedenle, İran’ın İsrail topraklarında havaalanları gibi seçilmiş hedefleri vuran ölçülü saldırısını “tiyatro” göstermeye çalıştılar.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Nisan 2024

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın