Archive for category Politika Yazıları
Thornburg Raporu
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 09/03/2024
Burjuvazinin Cumhuriyete ihanetini incelediğim önceki yazımda, ABD’li Max Weston Thornburg’un 1949 başında yayımlanan raporundan bahsetmiştim. 356 sayfalık rapor özetle Amerikan yardımının şartı olarak Türkiye’nin liberal ekonomiye geçmesini savunuyordu.
O yıllarda Thornburg dışında da başka ABD’liler raporlar hazırlamıştı ve hepsi esas olarak aynı tavsiyeye işaret ediyordu.
Sonuçlarını bugün acı bir şekilde yaşadığımız bu dönüşümde önem sahibi olduğu için bugün o raporu ele alacağım:
Standard Oil temsilcisi
Max Weston Thornberg, ABD Dışişleri Bakanlığının uluslararası ilişkiler ve petrol sanayi danışmanlarının başında gelen isimlerdendi. Ama daha önemlisi, Rockefeller’in ünlü Standard Oil petrol şirketinin de yöneticilerindendi.
Thornburg, ABD’nin 20. Yüzyıl Vakfı tarafından 1948’de Türkiye’ye gönderildi. Graham Spry ve George Soule ile birlikte Türkiye’de çalışmalara başlayan Thornburg, hükümet üyelerinden başlayarak çeşitli görüşmeler yaptı, Karabük başta bazı yerleri gezdi. Thornburg ve ekibinin çalışmaları, New York’ta 20. Yüzyıl Vakfı tarafından basıldı.
Bağımlılık önerileri
Dokuz bölümden oluşan raporun önerilerinden bazıları şunlardı:
– Devletçilik sonlandırılmalı ve liberal uygulamalara geçilmelidir.
– Hızlı ve planlı sanayileşme anlayışı terk edilmelidir.
– Demiryolu yerine karayolu ulaşımına öncelik verilmelidir.
– Ağır sanayi kurulması gerekli değildir. Örneğin Karabük Demir Çelik Fabrikası tasfiye edilmelidir. Ağır sanayi tesisleri kurmak yerine tarımsal üretimi arttıracak tedbirler alınmalı ve özel sektörün halkın ihtiyaçlarını karşılamaya dönük hafif sanayileşmesi teşvik edilmelidir.
– Kimya, makine, kâğıt ve selüloz gibi sektörlere girmeye şu aşamada gerek yoktur.
– Traktör fabrikası kurmaya gerek yoktur.
– Uçak ve motor üretimine gerek yoktur, projeleri iptal edilmelidir.
– Enerji üretimine gerek yoktur.
– İthal ikameci politikalara son verilmeli, ithalat serbest bırakılmalıdır.
– Yabancı sermayenin ülkeye girişi serbest bırakılmalıdır.
SSCB’ye karşı caydırıcılık
Evet, Türkiye bu önerileri yerine getirirse, Amerikan yardımları sürecekti. Peki ABD neden Türkiye’ye yardım edecekti?
ABD Başkanı Truman’ın Marshall Planı’nı yönetmek üzere atadığı Averell Harriman bu sorunun çok açık yanıtını veriyor. 1949 başlarında Türkiye’ye gelen ve başbakan ile görüşen Harriman, 6 Ocak 1949’da Washington’a gönderdiği telgrafta şöyle demektedir:
“Avrupa’nın hiçbir ülkesi bu kadar kararlı bir şekilde direnme iradesine ve kaynaklarını işleme hırsına sahip değildir. Yardımımızla ve yalnızca bizim yardımımızla Türkiye, Sovyet saldırganlığına karşı giderek daha etkili bir caydırıcı olabilir ve Doğu Akdeniz ve Avrupa’daki ekonomik gelişmelere katkıda bulunabilir.”
Atlantik için dönüşüm
Bir SSCB saldırısı karşısında Avrupa’ya zaman kazandırmak için “oyalayıcı faktör” olarak kullanılmak istenen Türkiye; bu amaçla ekonomisinden siyasetine, savunmasından eğitimine kadar biçimlendirilmeliydi.
ABD Arcansas Senatörü William Fulbright ve Illinois Senatörü Scott Lucas aynı yıl Ankara’ya geldiler ve 27 Aralık’ta Türkiye ile ABD arasında eğitim anlaşması imzaladılar. Böylece Fulbright Eğitim Komisyonu üzerinden Türk eğitimi de biçimlenmeye başlamış oldu.
1952’de NATO’ya girildiğinde ise “tam biçimlendirme” süreci başlayacaktı.
İşte bugün ABD’nin açık düşmanlığına rağmen hâlâ NATO’culuğu savunabilmek, temelleri o yıllarda atılmış bu büyük dönüşümün eseridir. Dolayısıyla NATO’culukla mücadele etmek, neredeyse Kurtuluş Savaşı vermek kadar zorlu bir iştir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mart 2024
Küçük Amerika burjuvazisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 07/03/2024
Eski TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, T24’te Cansu Çamlıbel ile uzun bir söyleşi yapmış. Bugün o söyleşideki şu tezini tartışacağız:
“TÜSİAD memleket derdini kendine dert edinen, iş alemi içindeki en önemli burjuvazi hareketi oldu. (…) Cumhuriyet burjuvazisi aslında yapabileceklerinin çoğunu yaptı. Cumhuriyet burjuvazisi içindeki grupların duruşlarından bir ödün verdiğini düşünmüyorum. Tam tersi, hâlâ durdukları yerde duruyorlar.”
Burjuvazi Cumhuriyete ihanet etti
Boyner’in iddiası doğru değil, sonuçları itibariyle de görülüyor: Burjuvazi, Cumhuriyete ihanet etti ve ülkeyi siyasal İslam’a teslim etti!
Kuşkusuz TÜSİAD, Boyner’in ifade ettiği gibi bir burjuva hareketidir ama yerini netleştirelim: Milli burjuvazi değildir. Tersine, Türkiye’nin Atlantik sürecinde semirmiş işbirlikçi burjuvazidir. TÜSİAD’ın kökü, ABD’li Max Weston Thornburg’un, Amerikan yardımı almak için liberal ekonomiye geçmeyi tavsiye eden 1949 tarihli raporundadır.
“Toprak reformuna” karşı çıkan büyük toprak sahiplerinin CHP’den ayrılıp kurduğu Demokrat Parti’nin Başbakanı Menderes,, “her mahallede bir milyoner” sloganlı “Küçük Amerika” programıyla iktidar oldu.
Ancak 27 Mayıs, işbirlikçi burjuvazinin semirmesinin önünde kısmen bir kesinti dönemi oldu. 27 Mayıs Anayasası’nın sağladığı özgürlükler ortamı, ortaya çıkan sendikalar ve işçi sınıfının önem kazanmaya başlayan gücü, burjuvaziyi endişelendirdi. İstanbul sermayesinin, yani en büyük burjuvazinin TÜSİAD olarak ortaya çıkması, işte o sürecin, 12 Mart’ın içindedir.
Ve o TÜSİAD, 12 Eylül’e giderken gazete ilanlarıyla hükümet darbesine soyundu. Türkiye’yi ABD’nin serbest piyasasına eklemlemenin programı olan 24 Ocak 1980 kararlarının alınması da, o kararları uygulayabilmek için 12 Eylül 1980 darbesinin yapılması da, 12 Eylül’ün Özal yönetimiyle büyük burjuvazinin iyice palazlanması da, yine büyük burjuvazinin ihtiyacı olarak toplumun dincileştirilmesi de hep bir ve aynı süreçtir.
Yani TÜSİAD, Türkiye’yi Atlantik sürecinde “Küçük Amerika” yapma programının sahibidir ve bu nedenle pekâlâ “Küçük Amerika burjuvazi” olarak isimlendirilebilir.
KİT’leri yabancılara satarak da ihanet ettiler
TÜSİAD, Türkiye’nin siyasal İslam’a teslim olmasının hem sorumlusu hem de ortağıdır.
TÜSİAD, ABD’nin Türkiye’deki “komünizmle mücadele” programının asıl sahibidir; büyük patronların solu ezmekte kullanılan siyasal partilerle finansal ilişkileri arşivlerdedir.
Aynı TÜSİAD bu amaçla siyasal İslamcılığın palazlanmasının da önünü açmıştır. Son 40 yılda zaman zaman siyasal İslamcılığa karşı çıkışları bir kategorik karşı çıkış değil, aşırılığın törpülenmesine yönelik hamlelerdir.
Zaten TÜSAİD, AKP iktidarından en memnun kesimdir; bunu açıkça ifade de ediyorlar. Çünkü AKP’nin dayandığı dindar taban dahil halk yoksullaşırken, TÜSİAD üyeleri, Cumhuriyet tarihinin en büyük kârlılık oranlarına AKP döneminde erişti. Çünkü Cumhuriyet’in kamu iktisadi teşekkülleri en çok AKP döneminde özelleştirmeler yoluyla kendilerine peşkeş çekildi. Ucuza aldıkları Cumhuriyet’in bu birikimlerini kısa zamanda yabancılara satmaları bile tek başına Cumhuriyet’e ihanet ettiklerinin göstergesidir.
Vatan ne ki?
Özetle burjuvazi, 70 yılda sola karşı panzehir diye dinciliğin önünü aça aça Türkiye’yi bugüne getirdi. Zaman zaman kimi TÜSİAD yöneticilerinin demokrasi ve laiklik konusunda endişe açıklamalarının hiçbir değeri yoktur. Çünkü son tahlilde Menderes, Demirel, Özal, Çiller ve Erdoğan zincirindeki halkaların her biri, TÜSİAD üyesi holdinglerdir.
Ne demokrasi ne laiklik ne de Cumhuriyet; TÜSİAD için zenginleşmekten daha önemli değildir. Nasılsa zenginliklerinin büyük kısmını da peyderpey dışarıya taşımaktadırlar!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Mart 2024
Biden’ın Netanyahu’yu hizaya sokma girişimi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/03/2024
İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu ile Savaş Kabinesi Üyesi Benny Gantz yine karşı karşıya geldi. Bu kez karşıtlığın tam ortasında ABD yönetimi var.
Olay şu: ABD yönetimi, Gantz’ı Washington’a davet etti. Gantz, önce ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile ardından da ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile görüşecek. Üstelik Gantz Washington’dan sonra Londra’ya da gidecek.
İsrail’de kaç başbakan var?
İsrail medyasına göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu ziyareti “onayı alınmamış ABD ziyareti” olarak niteliyor ve “İsrail’de yalnızca bir başbakan var” diyor!
Yine İsrail medyasına göre Netanyahu yönetimi, Washington’daki İsrail Büyükelçisi Michael Herzog’a, Gantz’ın ziyaretlerine dahil olmaması konusunda kesin bir talimat verdi.
Açık ki Netanyahu, Biden yönetiminin kendisini aşarak planladığı bu ziyareti, başbakanlığına karşı bir hareket olarak yorumluyor.
Biden’ın Netanyahu rahatsızlığı
Aslında Netanyahu’nun böyle düşünmesi kendisi açısından gayet normal. Çünkü ABD Başkanı Joe Biden, birkaç kez açık açık “Netanyahu’dan rahatsızlığını” dile getirmişti.
Biden örneğin 13 Aralık 2023’te “İsrail dünyanın desteğini kaybediyor” demiş ve Netanyahu’nun hükümetini değiştirmesi gerektiğini belirtmişti. Dahası Biden, çözüme karşıtlığı nedeniyle Netanyahu’nun da değişmesi gerektiğine işaret etmişti.
Biden son olarak 26 Şubat 2024’te NBC News’e verdiği röportajda da İsrail’in “inanılmaz derecede muhafazakâr hükümetini sürdürmesi halinde küresel desteğini kaybedeceğini” söylemişti.
Seçim yılının iki zorluğu
Peki Biden neden Netanyahu’dan rahatsız?
Çünkü Netanyahu hükümetinin Gazze’ye saldırılarını soykırım boyutunda sürdürüyor olması, ABD yönetimi tarafından savunulmakta zorlanıyor. Sadece 7 Ekim’den bu yana BM’de yapılan oylamalar incelense bile, ABD’nin nasıl da yalnızlaşmaya gittiği görülecektir.
Diğer yandan Netanyahu hükümetinin tutumu, ABD’yi Ortadoğu’daki müttefikleriyle, özellikle Körfez ülkeleriyle karşı karşıya getiriyor. Körfez ülkelerinin Çin’le ilişkilerini geliştirdiği bir süreçte, ABD’yle karşı karşıya geliyor oluşu, Washington’un çıkarları açısından meseleyi iki kat daha önemli hale getiriyor.
Ayrıca Biden’ın açık mesajlarına kamuoyu önünde tepki gösteren Netanyahu görüntüsü de, seçim yılında ABD yönetimini zorda bırakıyor. Üstelik Ukrayna faktörü de var.
Biden bu nedenle en azından İsrail-Filistin sorununda bir “ara çözüm”le seçime girmek istiyor. Bir parantez açarak belirtelim: Taktik düzlemde bir ara çözümden bahsediyoruz, stratejik düzlemde nihai çözümden değil elbette. Bu, kalıcı ateşkes üzerinden içi boşaltılmış bir Filistin Devleti kabulüne kadar uzanabilecek bir “ara çözüm”ü içeriyor.
ABD’nin Gantz sopası
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyayu hem Savaş Kabinesi Üyesi Benny Gantz ile hem de Savunma Bakanı Yoav Gallant ile derin ayrılıklar yaşıyor. Anımsayacaksınız, Gallant Netanyahu’nun ortak basın toplantısı davetini reddedip ayrı basın toplantısı düzenlemişti. Hatta İsrail medyasına göre Netanyahu, Likud içinde kendisine darbe planlandığını bile düşünüyordu.
Dolayısıyla Gantz’ın Washington’a davetini elbette Netanyahu’yu baypas etme girişimi olarak okuyabiliriz. Ama şartları düşündüğümüzde, bu hamle, daha çok Biden yönetiminin Gantz sopası ile Netanyahu’yu hizaya sokma çabası olarak değerlendirilebilir.
Bu çabanın işe yarayıp yaramadığının ilk göstergesi de “Ramazan’da ateşkes” sağlanıp sağlanmayacağıdır büyük olasılıkla…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Mart 2024
Ukrayna’ya “özel savaş” ihracı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/03/2024
Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “Ukrayna’ya asker göndermek ihtimal dışı değil” çıkışı birkaç nedenle önemli. Bir kere bu, Avrupa içinde de ABD gibi “uzun savaş” isteyenlerin olduğuna işaret ediyor.
ABD ve İngiltere ikilisi, başından beri “uzun savaş” stratejisi uyguluyor. Bu nedenle daha savaşın başlarında hem Belarus sınırında yapılan barış görüşmelerini sabote ettiler hem de İstanbul’da neredeyse neticelenecek olan anlaşmayı baltaladılar.
Bugünün güncel sorusu ise şu: Büyük silah ve mühimmat desteğine rağmen, Ukrayna taarruzu bir metre bile ilerleyemedi, tersine genelkurmay başkanı değişikliği ve bazı cephelerden çekilmeyle sonuçlandı. Bu durumda ABD ve İngiltere nasıl “uzun savaş” sürdürecek?
İki yol var: Ya Ukrayna’ya “savaşacak asker” gönderecekler ya da Ukrayna’ya “özel savaş” ihraç edecekler.
Ukrayna’ya asker gönderme tartışması
Macron’un çıkışı sonrası ortaya çıkan tablo, Ukrayna’ya asker gönderme seçeneğinin, en azından şu aşamada olası olmadığını ortaya koydu. Moskova’nın Macron’a Napolyon göndermesi ve Kremlin’in asker göndermeyi doğrudan Rusya-NATO savaşı olarak yorumlaması, Washington, Brüksel ve Berlin üçgenine geri adım attırdı. Beyaz Saray da, NATO Genel Sekreterliği de, Berlin’deki şansölyelik de “Ukrayna’ya asker gönderilmeyeceğini” kesin bir dille ifade ettiler.
Savaşacak asker gönderemeyecekler ama eğitim verecek askerlerini elbette gönderecekler, zaten gönderiyorlar da…
İşte ABD’nin “uzun savaş” stratejisi için uygulayabileceği tek seçenek bu: Ukrayna’ya “eğitim misyonlarını” artırmak, diğer NATO ülkelerini dahil ederek çeşitlendirmek ve bunun üzerinden “özel savaş” uygulamak.
Nedir “özel savaş” peki? En somutu, NATO ülkeleri konsorsiyumunun Kuzey Akım’ı, yani Almanya-Rusya doğalgaz hattını havaya uçurmasıydı örneğin. Buna şimdi başka hedefleri eklemeye çalışacaklar. İpuçları zaten ortada:
Ukrayna’da 14 CIA üssü
New York Times yazdı: CIA, Ukrayna’da 14 üs kurmuş. Üslerin kurulmaya başladığı ilk tarih de gösteriyor ki hep işaret ettiğim gibi savaş 2022’de değil, 2014’te başladı.
CIA üslerinin 24 Şubat 2022’den beri arttığı ve büyütüldüğü de ortada: CIA Direktörü William Burns, 24 Şubat 2022’den beri tam 10 kez Ukrayna’yı “açık” ziyaret etti.
Ruslara göre bu üslerde ABD’li dışında İngiliz ve Fransız istihbaratçılar da var. FSB Direktörü Aleksander Bortnikov üslerin “kirli işler” için kullanıldığını söyledi.
Kırım Köprüsü’nü uçurma planı
Russia Today Genel Yayın Yönetmeni Margarita Simonyan, kendisine ulaşan bir ses kaydını açıkladı. Buna göre Alman subaylar, bazı ABD ve İngiliz subaylarının da adının geçtiği 40 dakikalık kayıtta, nasıl iz bırakmadan Kırım Köprüsü’nün bombalanacağını tartışıyorlar!
Kimler mi? Alman Hava Kuvvetleri Komutanlığı Operasyon ve Tatbikat Daire Başkanı Graefe, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Müfettişi Gerhartz ve Alman Uzay Kuvvetleri Komutanlığı Hava Harekat Merkezi yetkilileri Fenske ve Frostedt…
19 Şubat tarihli kaydın ortaya koyduğu bir başka gerçek ise bu isimlerin zaman zaman Ukrayna’ya gidip geldiği.
ABD için Avrupa kaybediyor
Özetle, ABD ve ortakları, Ukrayna’ya doğrudan “savaşacak asker” gönderemeyecekler ama “uzun savaş” stratejisi için “özel savaş” ihraç etmeye başladılar. Köprü uçurmak, elektrik santrali patlatmak, baraj bombalamak gibi kirli işler üzerinden savaşı olmasa da çatışmayı sıcak tutmaya çalışacaklar.
ABD’nin bu kirli işlerinden en çok kaybedenlerin başında ise yine Avrupa ülkeleri gelecek: Daha pahalı enerji, daha yüksek enflasyon, daha düşük üretim ve daha çok yoksulluk olarak… Avrupalı çiftçiler, gübreleri en sonunda parlamentoların önüne boşaltacaklar yani!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mart 2024
Siyonist Biden, antisiyonist Bushnell
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/02/2024
ABD Başkanı Biden bir kez daha siyonist olduğunu söyledi: “Siyonist olmanız için Yahudi olmanıza gerek yok. Ben bir siyonistim.”
Siyonizm kavramının kökü olan Siyon, Musevilik tarihinde Kudüs ile eşanlamlıdır. Musevi tapınağı Babilliler tarafından yıkılınca, Siyon kelimesi yeni bir anlam daha kazanmış ve Yahudilerin Filistin’e dönme arzusuna dönüşmüştür.
Siyonizm, bu anlamın üzerinde şekillenerek, 19. yüzyılda modern siyasal bir kavram halini almıştır. Nathan Birnbaum, Kendi Kendine Kurtuluş dergisinin 1 Nisan 1890 sayısında siyonizmi, Musevilerin kutsal topraklara dönüşü için bir Yahudi siyasi partisi kurmayı hedeflemek anlamında kullanmıştır. O parti, kısa bir süre sonra, 1897’de Theodor Herzl’in liderliğinde “Dünya Siyonist Teşkilatı” olarak ete kemiğe bürünmüş oldu.
Siyonizm: Filistinli soykırımı
Evet, siyonizm bir siyasal kavramdır ve esas olarak “Yahudi ırkçılığı”dır. Ancak 20. yüzyıl boyunca bu temel üzerinde ihtiyaca göre şekillendi:
Dünya Siyonist Teşkilatının ilk kongresinde “yurt edinme” anlamındaydı. Üstelik o yurt için Filistin toprakları tek seçenek değildi, Afrika ve Güney Amerika bile seçenekler arasındaydı. Ardından “kutsal topraklara dönme” eylemini nitelemeye başladı. Ama zamanla ve İsrail devleti bir kez kurulduktan sonra “kutsal topraklara yayılmacılık” anlamını kazandı. Öyle ki bu dinsel hedefin sınırları Filistin’i aşıyor, hatta Urfa’ya bile uzanıyor!
Siyonizm, diğer yandan “yerleşim terörizmi”dir. Filistinlilerin evlerine, topraklarına el koyup yeni yerleşim yerleri oluşturmaktır, sonra terör eylemleriyle o yerleşim yerlerini genişletmektir.
Filistinli Arap düşmanlığı üzerinden şekillenen kavram, en sonunda Gazze’de “Filistinli soykırımı” anlamına kavuştu!
Sam’ın torunları
Kavramın bu dönüşümü haliyle antisiyonizmi de doğurdu. İsrail’in Filistin topraklarını işgal etmesine karşı çıkanlar, fiilen antisiyonist olmuş oldu.
Ama kurnaz İsrail yöneticileri, antisiyonist tutum alanları “antisemit” diye damgalamaya, “Yahudi karşıtı” gibi sunmaya çalışıyor hep. Oysa Yahudi karşıtlığı değil konu, İsrail devletinin Filistin’i işgali ve Filistinlileri katliamıdır.
Tevrat’ın ilk kitabı Genesis’e göre Nuh’un oğullarından Sam’ın üçüncü oğlu Arfaksad’ın torunu Hibir’in (Hebrew, İbrani) torunlarındandır Abraham.
Abraham’dan sonra kabilenin başına oğlu İshak, sonra onun oğlu Yakup geçmiştir. Yakup daha sonra İsrail adını aldığı için, kavim artık İsrailoğulları diye anılmıştır.
Yani İbraniler de Nuh’un oğlu Sam’a, Araplar da Nuh’un oğlu Sam’a farklı kollardan dayanmaktadır ve akrabadır. Dolayısıyla asıl antisemit olan, Sam’ın diğer torunlarını katleden Netanyahu yönetimidir!
Siyonizm: Emperyalizmin ileri karakolunu savunmak
Her Yahudi siyonist değildir. Hatta İsrail’in Gazze saldırılarına karşı çıkan ve ABD Kongresi’nde oturma eylemi yapan Yahudiler, siyasal tutumları nedeniyle antisiyonisttir.
İsrail’in Washington Büyükelçiliği önünde kendini yakarak Gazze’deki soykırımı protesto eden Aaron Bushnell de antisiyonisttir. ABD Hava Kuvvetlerinde asker olan 25 yaşındaki Bushnell, “Artık soykırıma iştirak etmeyeceğim” derken, Biden yönetiminin soykırımdaki rolüne de işaret etmiştir.
Peki Biden ve diğer ABD’li yöneticiler neden kendilerini siyonist ilan ediyorlar? Çünkü siyonizm emperyalizm sözlüğünde “ABD’nin ileri karakolunu savunmak” demektir. Ne demişti Biden 38 yıl önce: “Eğer İsrail olmasaydı, ABD bölgede kendi çıkarlarını korumak için bir İsrail yaratmak zorunda kalacaktı.”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Şubat 2024
Çünkü örgüt değil belediye belirleyici!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/02/2024
Batı tipi liberal demokrasi, halkçılık ve halk demokrasisi yanında güdük bir demokrasidir. Çünkü seçilenleri seçenler, gerçekte halk değil, seçicilerdir.
Bu durum tam anlamıyla en çok ABD’de böyledir ama gittikçe bizimki gibi ülkelerde de öyle olmaya başladı. Adayları ön seçimle parti tabanı değil, yukarıdaki seçiciler belirliyor; bu bazen parti meclisleri, bazen merkez yürütme organları oluyor, hatta bazen de doğrudan genel başkanlar.
Haliyle seçilme kriteri de değişiyor. İşin içine finans giriyor. Öyle olunca da sıradan parti üyelerinin, alt sınıf temsilcilerinin seçilme şansı iyice azalıyor.
10 ay önce TBMM, 10 ay sonra belediye
Partilerin belediye başkanı adayları netleşti. Aday belirlemede ön seçim mumla arandı.
Daha vahimi de şu oldu: Bir dönemdir, iki dönemdir, hatta üç dönemdir belediye başkanı olanların bazıları, yeniden aday gösterilmedikleri için kızdılar, partilerinden istifa ettiler, başka partilere geçip kendi partilerine rakip oldular. Üç dönem belediye başkanlığı yaptıktan sonra dördüncü dönem aday gösterilmediği için partisinden istifa eden biri daha ne istiyor olabilir? Anlaşılır gibi değil!
TBMM üyesi tam 26 milletvekili belediye başkanı oldu! Oysa daha 10 ay önce milletvekili olabilmek için kıran kırana mücadele ediyorlardı. Demek hedefleri milletvekili olmaktan çok, oradan belediye başkanlığına sıçramakmış.
Tablo şöyle: İYİP 7, CHP 5, SP 5, AKP 4, HÜDA-PAR 2, TİP 1, DEM 1, DEVA 1 milletvekilini belediye başkanı adayı yaptı.
Daha 10 ay önce milletvekili olmuş biri 10 ay sonra neden belediye başkanı olmak ister ki? Bir ilde, ilçede belediye başkanı olmak, TBMM’de milletvekili olmaktan daha mı önemli?
Daha 10 ay önce CHP’nin listesinden kaçar milletvekili göstereceklerinin kavgasını yapan altılı masa üyelerinin, kazandıkları sayılı milletvekillerinin bir kısmını belediye başkanı yapmaya çalışması nasıl değerlendirilmeli?
CHP’nin genel başkan yardımcısı, grup başkanvekili düzeyindeki milletvekillerini belediye başkanı adayı göstermesi nasıl değerlendirilmeli?
Seçilmiş 4 milletvekilinden biri Anayasa’ya aykırı şekilde hapiste rehin tutulan ve muhalefetin önemli bir kısmının o milletvekilini TBMM’deki koltuğuna oturtabilmek için mücadele ettiği TİP’in, TBMM’deki üç milletvekilinden birini, üstelik genel başkanını ilçe belediye başkanı adayı göstermesi nasıl değerlendirilmeli?
Partiyi belediye şekillendiriyor
Açık ki belediyecilik, TBMM’de milletvekili olmaktan daha önemli görülüyor. Kuşkusuz bunda önemli nedenlerden biri, AKP’nin anayasayı değiştirerek başkanlık sistemi adı altında parlamenter sistemi yıkması oldu. Milletvekilleri, eski sistemde çok daha etkindiler, soru soran, bakanlar kurulunu denetleyebilen, hesap sorabilen makamdaydılar. Bu önemli oranda değişti ama elbette sıfırlanmadı, elbette TBMM halen çok önemli bir mücadele alanı.
Tabii bu da 10 ay önce milletvekili seçilen birinin 10 ay sonra belediye başkanı olmak istemesini tam açıklamıyor. Çünkü mesele vekilliğin önemsizliğiyse, 10 ay önce oraya aday olunmayabilirdi!
Yanıtı örneğin CHP üzerinden şu iki olguda inceleyelim:
1) CHP’de genel başkanlığın değiştiği kurultaydan önceki en önemli il kongresinde, gerçekte iki belediye çarpıştı: İstanbul Büyükşehir ile Ataşehir belediyesi. Haliyle bu sonuç, kurultaya da damgasını vurdu.
2) Parti yöneticilerini belirlemede etken olan adres artık örgüt değil, belediye. CHP’de il başkanları değil, belediye başkanları belirleyici hale geldi.
Sonuç olarak şunu söylemeliyim: Partiyi örgütlerin değil, belediyelerin şekillendirdiği durumda, iktidar olunamaz, ana muhalefete demir atılır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Şubat 2024
ABD Türkiye’yi neye zorluyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/02/2024
Erdoğan’ın Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Yunanistan ve Mısır’la normalleşmesi yaygın bir şekilde “U dönüşü” olarak niteleniyor. Peki ABD’yle ilişkilerini nasıl nitelemeliyiz?
Son bir aydaki şu dokuz konuya dikkatinizi çekeyim:
NATO’nun güney kanadı
1) TBMM, 23 Ocak 2024’te, Erdoğan’ın talebiyle İsveç’in NATO üyeliğini onayladı.
2) ABD Dışişleri Bakanlığı, TBMM’nin onay belgesinin Washington’a ulaşmasının ardından, 27 Ocak 2024’te, Türkiye’ye yaklaşık 23 milyar dolarlık F-16 savaş uçağı satışını onayladı. ABD yönetimi Kongre’ye resmi bildirim yaptı.
ABD Dışişleri, Türkiye’yle birlikte, eş zamanlı olarak Yunanistan’a da F-35 satışını onayladı.
3) NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, 15 Şubat 2024’teki NATO Savunma Bakanları Toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin NATO’nun güney kanadı için önemine” işaret etti. (AA, 15.2.2024)
Avrupa Gökyüzü Kalkanı
4) Türkiye, 15 Şubat 2024’te “Avrupa Gökyüzü Kalkanı”na dahil oldu. Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias, NATO’nun Brüksel’deki merkezinde, Alman Savunma Bakanı Boris Pistorius ile birlikte “Avrupa Gökyüzü Kalkanı Girişimi Niyet Mektubuna Türkiye ve Yunanistan’ın Katılımına Dair Düzenleme Belgesi”ni imzaladılar. (AA, 15.2.2024)
Savunma Bakanı Güler imza sonrası yaptığı açıklamada Avrupa Gökyüzü Kalkanı’nı “NATO’nun gerekliliklerinin yerine getirilmesi yolunda önemli bir adım” olarak niteledi. (AA, 15.2.2024)
5) Savunma Bakanı Yaşar Güler, aynı gün, 15 Şubat 2024’te katıldığı NATO-Ukrayna Konseyi toplantısında ise “AB üyesi olmayan müttefiklerin, AB’nin savunma girişimlerine tam katılımının sağlanması gerektiğini” savundu. (AA, 15.2.2024)
NATO’dan Ukrayna’ya İHA transferi
6) NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, NATO Savunma Bakanları Toplantısı sonrası yaptığı açıklamada, NATO müttefiklerinin Ukrayna’ya 1 milyon insansız hava aracı göndermek için anlaştığını duyurdu. (CGTN Türk, 15.2.2024)
7) Baykar Teknoloji CEO’su Haluk Bayraktar, 7 Şubat 2024’te yaptığı açıklamada, Ukrayna’nın başkenti Kiev’de İHA fabrikası inşasına başladıklarını duyurdu. (Hürriyet, 8.2.024)
8) Savunma Sanayi Başkanı Haluk Görgün, 18 Şubat 2024’te yaptığı açıklamada, Savunma Sanayii Başkanlığı’nda bir NATO Müdürlüğü oluşturacaklarını duyurdu. (AA, 18.2.2024)
9) Erdoğan, ABD’li Senatörler Jeanne Shaheen ve Chris Murphy ile 20 Şubat 2024’te görüştü. İki Senatör, İsveç’in NATO üyeliğini onaylamayı bekleten Macaristan’ı ve Moldova’yı ziyaret ederek Türkiye’ye geldi. (TRTHaber.com.tr, 20.2.2024)
Diplomatik çevrelere göre Senatörlerin çantasında Türkiye’nin Ukrayna’daki rolünün artırılması konusu vardı.
Montrö’ye dikkat mesajı
Tüm bunlar ne anlama geliyor peki?
Açık ki ABD NATO’yu, belirli üyeleri üzerinden, Ukrayna konusunda daha aktif bir konuma zorluyor. Çünkü Ukrayna’nın kendi başına yapacağı bir şey kalmadı ve Washington’un da “uzun savaş” stratejisini sürdürmesi lazım.
Avrupa Gökyüzü Kalkanı, bu kapsamda, Montrö’yü delmenin yeni bir yolu olarak zorlanacak.
Tüm bunlar kuşkusuz Moskova’dan da görülüyordur. Putin’in Ankara ziyaretinin ertelenmesi de İstanbul Başkonsolosu’ndan başlayarak Rusya’nın askeri ve diplomatik temsilcilerinin son günlerde sık sık “Montrö uygulanmalı” mesajı vermesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Şubat 2023
AB’de otonomculuk – trans-Atlantikçilik çatışması
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 20/02/2024
Ukrayna savaşının öncesinde AB içinde üç önemli konu öne çıkıyordu:
1) AB otonom / stratejik özerk olmalıydı. Yani Soğuk Savaş dönemindekinden farklı olarak, AB, ABD’den daha bağımsız hareket etmeliydi.
2) AB bunu sağlamak için kendi güvenliğini kendisi üstlenmeliydi. Bu amaçla Avrupa ordusu kurulması konusu el alınmıştı.
3) AB, Çin’le ilişkisini ABD’den ayrı yürütmek istiyordu.
Anımsayalım:
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron AB’nin ABD’ye olan bağımlılığını azaltmasını ve kendi savunma yeteneklerini geliştirmesini, stratejik özerkliği savunuyordu.
AB Konseyi Başkanı Charles Michel, “NATO önemli ama özerk olmanın yollarını arıyoruz” diyordu.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB’nin kendi kaderini kendi ellerine alması gerektiğini, bunun için de stratejik özerklik geliştirmek zorunda olduğunu belirtiyordu.
NATO’DA SAVUNMA PAYI TARTIŞMASI
İşte Ukrayna savaşı bu üç konuyu temel meseleler olmaktan çıkardı. Elbette bu meseleler Avrupa için stratejik meselelerdir ve asla kapanmaz, hatta rafa bile kalkmaz, en fazla gündemdeki yeri şu anda olduğu gibi alt sıralara düşer…
Zira AB’nin bu üç meseleden vazgeçmesi demek, 21. yüzyılın büyük güç mücadelesinde hiçbir iddiası olmaması ve ABD’nin yedeğinde kalması demektir.
Bu nedenle başında beri Ukrayna savaşının çok boyutlu olduğuna işaret ediyoruz: ABD Ukrayna üzerinden Rusya’yı hedef alıyor ama aynı zamanda bu savaş üzerinden Avrupa-Rusya ilişkilerini koparmaya uğraşıyor ve AB üzerinde yeniden tahakküm kuruyor.
Çünkü ABD’nin asıl rakibi Çin’e karşı mücadelesinde AB’ye ihtiyacı var; AB ile trans-Atlantik ilişkileri yeniden sağlamlaştırmasına ihtiyacı var.
NATO bu sağlamlaştırmanın en önemli aracıdır.
İşte NATO tartışmalarını bu kapsamda yorumlamalıyız.
Donald Trump’ın başkanlığı döneminde de şimdi de NATO üyelerini savunma paylarını yüzde 2’ye çıkarmaya zorlayan sözleri, ABD ve AB içinde tepki görse de son tahlilde NATO’culuktur.
Joe Biden cephesinin NATO’yu genişletme programı ise zaten NATO’culuktur.
LEYEN VE STOLTENBERG OTONOMİCİLERİ HEDEF ALDI
ABD, Ukrayna savaşı nedeniyle AB’nin otonomi arayışlarını bir oranda frenledi ama rafa kaldırtamadı.
Münih Güvenlik Konferansı yeniden otonomi tartışmasına sahne oldu. AB’nin otonomicileriyle trans-Atlantikçileri konferansta karşı karşıya geldiler.
Almanya ve AB’nin en Atlantikçi isimlerinin başında gelen AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, otonomicilere karşı şu sözleri kullandı:
“Şimdiye kadar çok ‘Avrupacı’ konuştum ama ben aynı zamanda bir ‘trans-Atlantikçi’yim. Güçlü bir Avrupa inşa etmemiz gerektiğini düşünüyorum ama bu ancak ABD ve Kanada ile el ele yürür.”
Otonomiciler aynı zamanda Avrupa’nın ABD’den bağımsız bir nükleer caydırıcılığa da sahip olmasını istiyorlar. Münih Güvenlik Konferansında onlara yanıtı ise NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg verdi:
“NATO’nun onlarca yıldır işe yarayan nükleer caydırıcı rolü var. Bu, ABD’nin Avrupalı müttefikleriyle yaptığı bir şey. NATO’nun nükleer caydırıcılığının sorgulanması, fayda sağlamaz. Gerçekten inandırıcı bir caydırıcılık ihtiyacı duyduğumuzda NATO’yu baltalayacaktır.”
AB EKONOMİSİNİN ÇİN İHTİYACI
Görünen o ki AB içinde otonomiciler ile trans-Atlantikçilerin çatışması önümüzdeki süreçte biraz ısınacak.
Çünkü Ukrayna’da Atlantikçilerin çabaları tıkanmış durumda. Batı destekli taarruz hiçbir ilerleme kaydetmedi, tersine Ukrayna’nın yeni Genelkurmay Başkanı Aleksandr Sırskiy’nin bazı cephelerden adım adım çekilme stratejisi izleyeceği anlaşılıyor.
Batı’nın mali yardımı da askeri yardımı da, eski Ukrayna Genelkurmay Başkanı Valeriy Zalujni’nin belirttiği “çıkmaza girme” durumunu açacak gibi görünmüyor.
Ukrayna savaşı nedeniyle ekonomileri daralan AB ülkeleri ve bu ülkelerin burjuvazileri, ABD zorlamalı yaptırımların hafifletilmesini ve özellikle Çin’le ticaretin artırılmasını istiyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
20 Şubat 2024
NATO Müdürlüğü!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/02/2024
Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün, Antalya’da düzenlenen “Savunma ve Havacılık Sanayiinde Küresel Stratejiler Konferansı”nda yaptığı konuşmada, gündemlerinde “NATO Müdürlüğü” olduğunu açıkladı.
Anadolu Ajansı metninden aktarayım: “Dördüncü ve en önemli konunun başkanlık bünyesinde kurulması önerilen NATO Müdürlüğü olduğuna işaret eden Görgün, ‘Bu konuda kısa vadede organizasyonel bir adım atacak ve yapılanmamızı buna göre şekillendireceğiz. Yapılandırılacak müdürlüğümüz ayrıca Avrupa Birliği, OECD, Birleşmiş Milletler ve OCCAR ilişkileri ve faaliyetlerini takip edecek.” (AA, 18.2.2024).
NATO, bağımsız savunma sanayisine karşı
Metinden böyle bir müdürlüğün hangi amaçla açılacağını anlamak pek olası değil. Diyelim ki amaçları NATO ülkelerine savunma sanayimizin ürünlerini satmak olsun, o durumda bile Savunma Sanayii Başkanlığı bünyesinde bir NATO Müdürlüğü’ne ihtiyaç var mı peki? Elbette yok.
Açıkça belirtelim: Savunma Sanayii Başkanlığı bünyesinde bir NATO Müdürlüğü açmak, Savunma Sanayii Başkanlığı’nın kuruluş felsefesine aykırıdır. Çünkü:
Savunma Sanayii Başkanlığı, geç bir tarihte, 1985 yılında, Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı” olarak başladı. 1989’da Savunma Sanayi Müsteşarlığı’na dönüştü, 2017’de Cumhurbaşkanlığı’na bağlandı, 2018’de de Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı oldu.
Peki 1985’e kadar Türkiye’nin gündeminde neden “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme” konusu yoktu? Çünkü o iş ABD ve NATO’ya havaleydi; “Artık NATO’dasınız, boşuna savunma sanayi geliştirmeyle uğraşmanıza gerek yok, biz en alasını size satarız” dönemiydi.
NATO bir yanıyla zaten üye ülkeleri “NATO standardı” adı altında ABD silahlarına mecbur etme ve bağımsız savunma sanayisi geliştirmelerini engelleme örgütüydü. (Bakın bugün bile bu geçerli. Avrupa kendisine ait bağımsız nükleer caydırıcılık istiyor ama NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, buna ABD adına “NATO’yu baltalar, NATO’nun nükleer caydırıcılığı yeterli” diye itiraz ediyor.)
Aselsan, Havelsan, Roketsan ve Savuna Sanayii
Peki, Türkiye’nin NATO’ya girdiği 1952’den itibaren “savunma sanayii” ABD ve NATO’ya havale edildiyse, 1985’te neden “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme”ye ihtiyaç duyuldu?
Çünkü 70’lerin ikinci yarısında ABD/NATO’ya “bağımlı” olduğunuzda ne olduğu görüldü! ABD Kıbrıs Barış Harekatı dolayısıyla Türkiye’ye askeri ambargo uyguladı, yedek parça vermedi, mühimmat vermedi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zaafa uğrattı.
Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı ABD ambargosu üzerine 1975’te Aselsan’ı, 1982’de Havelsan’ı kurdu. İşte, bugün adı Savunma Sanayii Başkanlığı olan “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı” 1985’te bu iki bağımsız ve ulusal adımın üstünde inşa oldu. Nitekim 3 yıl sonra, 1988’de de Roketsan doğdu.
F-16 çıpası
Yani özetle Türkiye’de savunma sanayisini geliştirme işi, ABD/NATO’nun ambargosu karşısında Türkiye’nin bağımsız ve ulusal bir yol çizme arayışından çıkmıştı. Şimdi o yolla inşa edilmiş bir kurum içinde, o yola ters bir şekilde “NATO Müdürlüğü” oluşturmak, işin felsefesine de, hedefe de, amaca da, 40 yıllık emeğe de aykırıdır.
Bunun kamuoyuna duyurulmasının Türkiye’nin NATO’ya girişinin 72. yıldönümünün “kutlandığı” güne getirilmesi ise ayrıca not edilmelidir.
Sıkça soruldu: ABD, 40 yıldır Türkiye’ye sattığı F-16’ları bu kez neden satmakta bu kadar ayak sürüdü? Satış sadece İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanmasının şartı mıydı?
Fazlası var: F-16 satışı sadece F-16 satışı değildir, Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutmanın aracıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Şubat 2024
Rabiacılık rafta, pragmatizme devam
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/02/2024
Normal şartlarda siyasette “U sınıfı” ehliyet yoktur. Ancak iktidarın şansı, kendisine U dönüşlerinde bedel ödetebilecek bir muhalefetin bulunmamasıdır.
Erdoğan 21 yılda, 21 temel iç ve dış politikada U dönüşü yaptı. Bu U dönüşlerinin Türkiye’ye ekonomik faturası milyarlarca dolar tuttu ama siyasi faturası olmadı.
Mısır bu U dönüşlerinden biri. 12 yıl sonra Erdoğan Sisi’yle normalleşti ve 14 Şubat’ta Kahire’yi ziyaret etti.
Türkiye Mısır’la neden bozuşmuştu? Çünkü Erdoğan, Türkiye, Suriye, Filistin, Mısır, Libya hattında Müslüman Kardeşler (İhvan) rejimleri istiyor, kendisini de “İhvan coğrafyasının” siyasi lideri olarak konumlandırıyordu. Sisi, İhvan’cı Mursi’yi devirince, Erdoğan koltuğun İhvan’a devredilmesini istedi ve Türkiye-Mısır ilişkilerini kopardı.
Yalnızlığın maliyeti
Peki ne oldu ne değişti de Erdoğan 12 yıl sonra Kahire’ye gitmeyi kabul etti? Mısır cephesinde hiçbir değişiklik yok: Erdoğan’ın desteklediği Mursi mahkeme salonunda geçirdiği baygınlık sonrasında öldü, Müslüman Kardeşler (İhvan) önemli oranda tasfiye edildi, Mursi’yi deviren Sisi hâlâ cumhurbaşkanı…
Kısacası Mısır cephesinde bir değişiklik yok ama Erdoğan, uluslararası ilişkilerde yalnızlığın iddia edildiği gibi “değerli” olmadığını gördü. Dahası, iyice bozduğu ekonomi bu yalnızlığı kaldıramayacak duruma geldi.
Erdoğan’ın “İhvan eksenli Ortadoğu inşası” hayali, Türkiye’nin güneyle ticaretini mahvetti. Türk TIR’ları, Suriye üzerinden Ürdün’e, oradan Suudi Arabistan ve Körfez’e mal taşıyordu. Erdoğan’ın Suriye politikası o yolu tıkadı. Türk TIR’ları için daha maliyetli yeni rota, Ro-Ro ile Mısır limanına, oradan önce kara sonra deniz yoluyla Suudi Arabistan’a ve Körfez’e oldu. Erdoğan’ın Mısır politikası o yolu da kapattı. Üçüncü rota deniz yoluyla İsrail limanı, oradan Ürdün üzerinden Suudi Arabistan ve Körfez oldu.
Ancak artık Türk ekonomisi bu maliyetleri kaldıracak durumda değil. Sisi değişmediği halde, Erdoğan’ı ettiği tüm sözleri yutarak Sisi’yle normalleşmeye iten ekonomik neden işte bu.
Sisi’yi seçime alet ettiler
İktidarın Mısır’la ilişkileri neden bozduğunu sorgulamaya kalktığınızda hep şu şöyle dediler: “Dış politika milli meseledir, iç politikaya alet edilmemelidir, içeride siyasi çekişme olur ama dışarıda birlik, beraberlik…”
İyi de dış politikayı iç politikaya asıl alet eden iktidar değil mi? Anımsayın, bir önceki yerel seçimde Erdoğan miting meydanlarında “Ya Binali Yıldırım’a oy vereceksiniz ya Sisi’ye” diyerek İmamoğlu ile “katil, zalim, darbeci” dediği Sisi’yi eşitlemişti.
Peki ders alınmış mıdır bundan? Birkaç hafta sonra seçim meydanlarında “Ya Murat Kurum’a oy vereceksiniz ya Netanyahu’ya” demezse, belki…
Asıl gösterge Suriye
Mısır’la ilişkilerin bozulmasını eleştirenler, yıllardır iktidara “Mısır’ı kimin yönettiği Mısırlıların sorunudur” diyordu, “önemli olan ilkelerdir ve Türkiye’nin çıkarlarıdır” diyordu, Mısır’la ilişkilerin bozulmasının ekonomik ve siyasi maliyetine işaret ediyordu. İktidar ise bunları söyleyenlere “Sisici, darbeci” sıfatı yapıştırıyordu.
Bugün Erdoğan Mısır dönüşü uçakta şöyle diyor: “Dış politika, karşılıklı çıkar eksenli inşa edilir ve o zeminde yönetilir” (AA, 16.2.2024).
Neyse, keşke dersler çıkarılsa ama dersler çıkarılıp çıkarılmadığının temel göstergesi ne Körfez’dir ne de Mısır’dır; Suriye’dir. Suriye’yle normalleşme, Türk dış politikasının en önemli ihtiyacıdır; terörle mücadeleden sığınmacı sorununa, Doğu Akdeniz’de enerji-politik güç mücadelesinden ABD’nin bölge siyasetine kadar her konunun asıl öznesi Suriye’dir.
Orada ısrar ettiklerine göre, “Erdoğan Rabiacılığı rafa kaldırdı, pragmatizme devam ediyor” diyebiliriz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Şubat 2024