Archive for category Politika Yazıları

ABD F-16 için YPG’ye güvence mi verdi?

ABD, Türkiye’nin parasını ödediği F-35’lere el koydu, parayı da iade etmedi. AKP hükümeti ise kısmen parayı kurtarmak için bu kez ABD’den F-16 almaya soyundu. “Müttefik” ABD, bunun için bile kırk dereden su getirdi, başta İsveç’in NATO üyeliğinin onayı olmak üzere şartlar dayattı.

AKP hükümeti, bu vahim tabloyu “başarı” diye yutturmaya çalışıyor; “ABD’nin vermem dediği F-16’ları nasıl da aldık” diye propaganda yürütüyor.

Ancak daha tehlikelisi, konuyu muhalefetin ele alma biçimidir. Çünkü hükümete şu gerekçeyle muhalefet ediyorlar: “S-400 aldınız, F-35’lerden ve bunun getirisinden olduk.”

Mandacılık formülü

“S-400 aldınız, F-35’lerden ve getirisinden olduk” formülü, açık söyleyeyim, bir çeşit “mandacılık” formülüdür!

İçinde “bağımsız ulusal savunma sanayii hedefi” olmayan, bu hedefe ulaşmak için silah envanterini kendi çıkarlarına uygun olarak yeniden tasarlamayı düşünmeyen, bu çerçevede gerekirse “ortak üretim” ve “teknoloji transferi” gibi dertleri olmayan, sürekli ve doğrudan ABD silahı almayı amaçlayan bir bağımlılık formülü, bir mandacılık formülü…

Bu basit hesap tuzağına düşen emekli askerler de var. “S-400’ü aldık, kullanmadık şu kadar zarar; F-35’lerin parası geri ödenmedi şu kadar zarar; F-35’lerin parçalarını üretemeyeceğiz şu kadar zarar” diye muhasebe defteri tutuyorlar.

Oysa o muhasebe defterinin “bağımsız ulusal savunma” hedefinin yanında ne kadar değersiz olduğunu asıl onların bilmesi gerekirdi.

Müttefik kazıkları

Basitçe anlatalım: Kendi ürettiğiniz silah olmadığında ve dahası tek bir yere bağımlı olduğunuzda;

– Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında olduğu gibi sözde müttefikiniz size ambargo uygular, mühimmat vermez, yedek parça vermez, savunmanızı zaafa uğratır.

– 1990’lardaki gibi müttefikiniz, “benim sattığım tankları sınır ötesi operasyonlarda kullanamazsın” diyerek elinizi kolunuzu bağlar.

– Kullandığınız sistemin teknolojisini tekelinde tutan müttefikiniz, bundan yararlanarak size siyasi bedeller ödetmek için, bazen radarınızı bozarak kendi geminizi kendi uçağınıza vurdurtur, bazen kendisi doğrudan tatbikatta “yanlışlıkla” geminizi vurur; uçağınızı, helikopterinizi düşürür…

Milletvekilleri neden suskun?

Omurgasını PKK’nin Suriye kolu olan YPG’nin oluşturduğu SDG’nin komutanı Mazlum Abdi, “ABD, Türkiye’ye satılan F-16’ların bize karşı kullanılmayacağı konusunda güvence verdi” dedi (cumhuriyet.com.tr, 13.2.2024).

F-16 alabilmek için TBMM’de ortaklaşa İsveç’in NATO üyeliğine onay veren iktidar ve muhalefet milletvekillerinin “bu da nereden çıktı” diye tepki göstermesini bekliyorum 24 saattir. Bu satırları yazarken, hâlâ bir tepki yoktu…

Neden? Terör örgütü açıklamalarını ciddiye almadıkları için mi, yoksa müttefikleri ABD’ye çok güvendikleri için mi?

Havacıların çıkarması gereken ders

Türkiye’nin dün “satın aldığı tankı terör örgütüne karşı kullanamaması” gibi bir durumun bu kez uçaklar için yaşanabilmesi olasılığı, yaptığınız her türlü muhasebe kaydından daha önemlidir.

Havacılar bu türden kâr-zarar hesaplarıyla uğraşacağına, Denizcilerin zorlaya zorlaya MİLGEM’i başarmasının ortaya çıkardığı stratejik ve taktik kârlara odaklanmalıdır.

Ve siyasetçiler de asıl şu soruları sorgulamalılar: Türkiye’nin şu dönemde en önemli güvenlik kaygısı terör örgütünden kaynaklanıyor. Satın aldığı silahları terör örgütüne karşı kullanamayacaksa kime karşı kullanacak? Silahlar, hangi komşumuza karşı “serbestçe kullanmaya” izinli?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Şubat 2024

2 Yorum

Haydut devlet

Biliyorsunuz, ABD, resmî belgelerinde kimi ülkeleri “haydut devlet” diye niteliyor. Kavram 1970’lere kadar uzanıyorsa da, ABD siyasi literatüründe 11 Eylül 2001’den sonra yaygınlık kazandı.

Evet, Washington yönetimi son 20 yıldır, İran, Irak, Libya, Suriye ve Kore DHC gibi ülkelere “haydut devlet” diyor, böylece bu ülkelere “kovboyluk” yapma hakkı olduğunu savunuyor!

Ancak dünyanın asıl haydut devleti, emperyalist ABD’dir. Hatta ABD’nin yaptıklarını nitelemeye “haydutluk” kavramı bile hafif kalacaktır.

İşgalleri, saldırıları, suikastları, cinayetleri, darbeleri bir kenara, sadece şu yaptıklarına bile haydutluk, eşkıyalık, hırsızlık gibi kavramlar yetmeyecektir.

ABD İRAN UÇAK VE GEMİLERİNE EL KOYDU

1) ABD, İran’ın Venezuela’ya sattığı yolcu uçağına el koydu. Venezuela kargo şirketinin, İran’ın Mahan Hava Yolları’ndan aldığı Boing 747 kargo uçağı, “İran’a yönelik ihracat kısıtlamaları” gerekçesiyle Arjantin’den ABD’ye götürüldü!

2) ABD, 9 Aralık 2022’de el koyduğu İran’a ait Marwan 1 adlı gemideki mermileri, daha sonra Ukrayna Rusya’ya karşı kullansın diye bu ülkeye göndermişti!

3) ABD, 20 Temmuz 2020’de Venezuela’ya giden dört İran tankerine el koydu ve gemilerdeki 1 milyon 116 bin varil petrolü 40 milyon dolara satıp, buna da “tazminat” diye el koydu!

4) ABD 2022’de Yunan adası yakınlarındaki bir İran petrol tankerini durdurup, içindeki petrolü bir başka gemiye aktararak götürdü!

ABD VENEZUELA’NIN ALTINLARINA EL KOYDU

5) Beyaz Saray, Venezuela’nın ABD bankalarında bulunan hesaplardaki kontrol hakkını elinden alarak, bu hakkı kendini devlet başkanı ilan eden Juan Guaido’ya devretti!

6) İngiltere Merkez Bankası, Venezuela’nın yaklaşık 2 milyar dolar değerindeki 31 ton altınına el koydu.

7) Beyaz Saray, “Venezuela Devletinin Varlıklarının Dondurulması” başlığıyla yayımladığı kararname ile bu ülkenin ABD’deki mal varlıklarına el koydu!

8) Almanya’nın en büyük bankası Deutsche Bank, Venezuela’ya ait 20 ton altına el koydu.

DÜZENLİ PETROL HIRSIZLIĞI

Bunlar İran ve Venezuela’ya yönelik “Amerikan haydutluğundan” bazı örneklerdir. Birkaç da başka ülkelere karşı haydutluğundan örnekler anımsatalım:

9) ABD, kuzeydoğusunu işgal ettiği Suriye’nin petrolünü günlük düzenli olarak çalıyor!

10) ABD, Türkiye’ye ait F-35’lere el koydu ve bu uçaklar için ödenen paranın da üstüne yattı!

11) AB ülkeleri, ABD’nin talebiyle Rusya Merkez Bankası’nın 200 milyar avrodan fazla parasını dondurdu. Bu parayı işletip faiziyle Ukrayna’ya yardım etti.

12) ABD, Ukrayna savaşının ilk bir yılında, Ruslara ait 58 milyar dolarlık mal varlığına el koydu.

13) ABD, Rusya vatandaşlarına ait dünyanın çeşitli limanlarında demirli lüks yatlara el koydu.

DAHA ADİL ULUSLARARASI DÜZEN TALEBİ

ABD’nin haydutluklarını sıralamaya bu köşe yetmez, bir fikir vermesi için sadece 13 örnek listeledim.

Peki ABD bu “el koymaları”, “mal varlığı dondurmaları”, “paraları bloke etmeleri” hangi hukuka dayandırıyor? Uluslararası hukukun hangi yazılı kuralı buna izin veriyor?

Elbette uluslararası hukukta bulamazsınız, adres “Amerikan orman kanunu”dur!

Ve aynı ABD, son yıllarda “kurallı dünya düzenini hedef alıyor” diyerek sürekli Çin’den şikâyet ediyor!

Hangi düzen, hangi kural!

Tersine, ABD’nin kendisi var olan kurallara uymuyor; kurallarını kendi yazdığı düzeni bile işine gelmediği durumlarda uygulamıyor.

Ve Çin başta Küresel Güney’in pek çok ülkesi, tam da bu nedenle “daha adil bir uluslararası düzen” talep ediyor.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
14 Şubat 2024

3 Yorum

Rus iç savaşı

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD’li gazeteci Tucker Carlson ile yaptığı söyleşide, Ukrayna-Rusya savaşını bir iç savaş olarak değerlendirdi.

Rus tarihine değinen Putin, Ukraynalılar ile Rusların aynı etnisite olduğunu savundu. Ukraynalılık fikrinin daha çok Polonya’nın bugünkü Batı Ukrayna topraklarına egemen olduğu dönemde uyguladığı özel bir ayrıştırma siyaseti olduğunu belirten Putin, “Başlarda, Ukraynalı kelime olarak devletin kenarında yaşayan veya sınır muhafızlığı yapan kişi anlamına geliyordu. Bu etnik bir grup anlamını taşımıyordu” dedi.

Putin buradan hareketle, geleceğe dair bir öngörüde bulundu: “Ne olursa olsun er ya geç anlaşacağız ve biliyor musunuz, belki de mevcut durumda kulağa garip gelebilir, ama halklar arasındaki ilişkiler eski haline dönecek.”

Putin devamla, yaşanan savaşta teslim olmayı reddeden Ukraynalıların “Ruslar teslim olmaz” diye bağırarak ölümü tercih ettiğini söyledi ve şu çok dikkat çekici tezi ortaya attı: “Onlar hâlâ kendilerini Rus görüyor. Bu anlamda tüm yaşananlar iç savaş olarak gösterilebilir. Batı’dakiler, bu savaşın Rus halkın bir kısmını diğerinden sonsuza kadar kopardığını düşünüyor. Hayır. Yeniden birleşme olacak.”

Savaş 2014’te başladı

Putin’in dikkat çeken bir diğer mesajı da, daha önce dile getirdiği, “savaş 2022’de değil, 2014’te başladı” teziydi: “Ukrayna’da 2014’te meydana gelen darbe, CIA desteğiyle silahlı muhalefet tarafından gerçekleştirildi. Ukrayna’daki çatışmayı bu ülkede yaşanan devlet darbesi körükledi. Ukrayna yönetimi savaşı 2014’te başlattı. Bizim amacımız bu savaşı durdurmak. 2022’de savaş başlatmadık, ona son vermeye çalıştık.

Atlantik medyasının gözlerden uzak tutmaya çalıştığı bu gerçek, asıl nedenleri ve ABD’nin hedefini anlamak bakımından çok önemli. Rusya’nın 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya “özel askeri harekat” başlatmasından sadece iki gün sonra bu köşede o gerçeğe işaret etmiştim: “Rusya’nın askeri harekâtı, ‘asıl savaşı’ bitirme hedefli savunma saldırısı olarak da yorumlanabilir. Çünkü sekiz yıldır Donbass’ta zaten savaş vardı. 2014’te Amerikancı darbeyle hükümet devrildiğinde, Kırım, Donetsk ve Lugansk darbeye karşı pozisyon aldı. Kırım bağımsızlık ilan etti, referandumla Rusya’ya katıldı. Ukrayna, Donetsk ve Lugansk’a saldırdı. 2015’te Minsk Anlaşması’yla bu iki bölgeye ‘özel statü’ kararlaştırıldı ancak Ukrayna uymadı ve sekiz yıldır Donetsk ve Lugansk’ı, yani Donbass bölgesini vuruyor. Batı medyası üzerini örtse de sekiz yılın sonunda Donbass’ta 2.600 sivil öldürüldü (bazı kuruluşların verilerine göre 3 bini çocuk olmak üzere 13 bini sivil, toplamda 14 bin insan öldürüldü), on binlerce insan evlerini terk etmek zorunda kaldı” (Cumhuriyet, 26.2.2022).

Hedef Rusya’yı eski sınırlarına itmek

Aslında bu gerçeği Ukrayna da biliyor. Üç gün önce görevden alınan Ukrayna Genelkurmay Başkanı Zalujni, çok konuşulan Economist dergisindeki söyleşisinde bu gerçeğe işaret etmişti: “Bizim için, ordu için savaş 2014 yılında başladı. (…) Tüm bunlar 24 Şubat 2022’de ölçeğin artmasıyla oldu. Ondan önce 403 km’lik bir cephemiz ve 232 güçlü noktamız vardı. Ve 24 Şubat’ta bu cephe 2,500 km’ye çıktı” (Economist, 15.12.2022).

Evet, bu savaşı 2014’te asıl başlatan ABD’ydi. Nedenini de ABD resmî kurumlarına “strateji hazırlayan” Stratfor’un kurucusu George Friedman’dan aktaralım: “Eğer Batı, Ukrayna’yı kontrol altında tutabilseydi, Rusya savunmasız kalabilecekti. Belarus’la olan güney sınırları ve Rusya’nın güneybatı sınırı açık hale gelecekti. Ukrayna ve Batı Kazakistan arası mesafe yaklaşık 400 mildir ve Rusya Kafkaslara gücünü bu bölgeden gösteriyordu. Rusya bu durumda Kafkasları kontrol etme gücünü yitirecek ve Çeçenya’dan daha kuzeye çekilecekti. Ruslar, Rusya Federasyonu’nun bazı bölümlerinden çıkacak, Rusya’nın güney sınırları çok zayıflayacaktı. Böylece Rusya çok eski sınırlarına çekilene kadar parçalanma sürecekti” (Gelecek 100. Yıl, Pegasus, 2009, s.103).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Şubat 2024

1 Yorum

Zalujni’yi Pentagon mu tasfiye etti?

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, sonunda Genelkurmay Başkanı Zalujni’yi görevden aldı. Sonunda diyoruz, çünkü Zelenski-Zalujni çatışması bir süredir Ukrayna savaşının en çok tartışılan konusuydu.

Sorunun kaynağı, ABD/NATO destekli Ukrayna taarruzunun bir metre toprak kazandıramaması ve siyasilerin bunun faturasını askerlere kesmek istemesidir esas olarak…

Alman NTV televizyonuna demeç veren Alman E. Albay Wolfgang Richter’e göre, Zelenski-Zalujni çatışması, Devlet Başkanı’nın taarruzun sürdürülmesini istemesi ancak Genelkurmay Başkanı’nın imkân ve kabiliyetleri gereği orduyu savunmaya çekmesinden kaynaklandı. Zelenski kaybedilen toprakların alınmasını istiyor, Zalujni ise bunun “illüzyon” olduğunu belirtiyor (Sputnik, 6.2.2024).

Tabloyu özetle siyasi hedef ile askeri gerçekler arasındaki derin uçurum olarak niteleyebiliriz. Zelenski hedef belirliyor ama Zalujni sahadaki gerçekler nedeniyle o hedefe ulaşamıyor.

Zalujni, bu çelişmeyi Economist dergisinde açıkça ortaya koymuştu zaten, “Rusya ile savaşın çıkmaza girdiğini” savunmuştu.

ABD’li askeri danışmanları dinlemedi

Peki Zelenski neden sahadaki gerçeklere uymayan bir hedef belirliyor? Meselenin bam teli işte burası.

Çünkü Zelenski Ukrayna’nın değil, ABD’nin ihtiyaçlarına göre hareket ediyor. ABD’nin Ukrayna stratejisi “uzun savaş”a dayanıyor. Savaş ne kadar uzarsa, Rusya o kadar meşgul edilecek, Avrupa-Rusya ilişkileri o derinlikte kesilecek, ABD Avrupa’ya daha fazla sıvılaştırılmış doğalgaz satabilecek, ABD AB’yi tahakkümü altında tutabilecek, Rusya ve Çin’e karşı Atlantikçiliği Avrupa’da sürdürebilecek vb.

O nedenle çatışma aslında Zelenski ile Zalujni arasında değil, Pentagon ile Zalujni arasındaydı. Politico’nun analiz haberine bakılırsa, başarısız taarruz sırasında Ukrayna Genelkurmay Başkanı Zalujni, Pentagon’un askeri danışmanlarını dinlememiş, kendi taktiklerini uygulamıştı (Sputnik, 8.2.2024).

Gerçi Pentagon’un taktikleri de izlense, sonuç değişmeyecekti; çünkü stratejide yapılan hata taktiklerle düzeltilemezdi.

Ukrayna’nın çıkmazı  

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, Zalujni’nin yerine Genelkurmay Başkanlığına Kara Kuvvetleri Komutanı (Albay General) Aleksandr Sırski’yi atadı. Ukrayna Savunma Bakanı Rüstem Umerov değişimi şu sözlerle yorumladı: “Savaş aynı kalmaz. Savaş değişir ve değişiklik gerektirir. Yeni yaklaşımlara ve yeni stratejilere ihtiyacımız var” (AA, 8.2.2024).

Nasıl değerlendirmeliyiz peki bu sözleri? Zelenski’nin bir süredir istediği kapsamlı seferberlikle oluşturulacak 500 bin kişilik ordu ile yeni bir taarruza mı yönelecekler? Bu ilkinden daha feci sonuçlanacaktır, seferberlik ordusu daha da deneyimsiz olacak çünkü. Ya da yeni strateji Pentagon’un “özel savaş”ı mı olacak?

Hangi seçenek seçilirse seçilsin, Zalujni’nin saptadığı gibi bir çıkmaza girmiş durumdalar. Sürekli Batı’ya muhtaç şekilde, kongre ve parlamentoların askeri yardım onaylarına bel bağlayarak Ukrayna’nın hedeflerine ulaşabilmesi mümkün değil.

Dahası Ukrayna’nın, ABD’nin “uzun savaş” stratejisini sürdürdüğü müddetçe, savunulacak toprağı bile kalmayabilir.

Bu görülüyor olmalı ki komşuları II. Dünya Savaşı’ndan önceki haritaya göre pusuda bekliyorlar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Şubat 2024

2 Yorum

Suriye’siz bölge güvenliği olmaz

Birkaç haftadır Türkiye-İran-Irak üçgeninde önemli güvenlik temasları yapılıyor. İstihbaratçılardan cumhurbaşkanlarına uzanan temaslar var. İran Cumhurbaşkanı Reisi Türkiye’deydi. Önce MİT Başkanı İbrahim Kalın, ardından da Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile Genelkurmay Başkanı Org. Metin Gürak Irak’taydı.

İran Cumhurbaşkanı Reisi, Ankara’da şu önemli denklemi kurdu: “Türkiye’nin güvenliğinin bizim güvenliğimiz, bölge ülkelerinin güvenliğinin bizim güvenliğimiz olduğuna ve bölge ülkelerinin herhangi biri için en ufak bir güvensizliğin tüm herkese zararı olduğuna inanıyoruz.”

Irak Başbakanı Sudani de Milli Savunma Bakanı Güler ve Genelkurmay Başkanı Org. Gürak’a “Türkiye ile Irak’ın güvenliğinin birbiriyle bağlantılı olduğunu” söyledi.

Sonuç olarak hem Tahran hem de Bağdat, “kolektif güvenlik” temelli denklemler ortaya koydular.

Komşuya rağmen değil, komşuyla birlikte

Peki AKP hükümeti de böyle düşünüyor mu? “Irak’ın güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir” diyor mu, “İran’ın güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir” diyor mu?

Jeopolitikçi bir yaklaşımla “terörü kaynağında yok etme” adı altında, sürekli komşunun toprağında derinliği artırarak hat inşa etme çizgisinin bir çıkmaz olduğunu daha önce bu köşede birkaç kez ele almıştık. Son olarak Bahçeli’nin Irak’ın 35 km derinliğindeki kalıcı üsleri korumak için 60 km derinlikte “huzur hattı” önermesini eleştirmiştik. Çünkü bu jeopolitikçi yaklaşımın, yarın da 60 km derinlikteki hattı 100 km’den koruma ihtiyacını doğuracağını belirtmiştik.

Bu jeopolitikçi anlayışın yerini, “kolektif güvenliğin” alması gerektiğini söylemiş, “komşuya rağmen komşunun toprağında” çizgisini, “komşuyla birlikte” çizgisine dönüştürmenin önemine işaret etmiştik.

Suriye’nin toprak bütünlüğü

Türkiye, İran ve Irak arasında, “senin güvenliğin benim güvenliğimdir” anlayışıyla bir “kolektif güvenlik” oluşturulabilirse, bu bölge için çok önemli bir adım olur.

Ancak yetmez. Çünkü bölgesel “kolektif güvenliğin” sağlanabilmesi, Suriye’nin de denkleme dahil edilebilmesiyle mümkündür.

Bir kere bölgeye stratejik düzlemde tehdidin kaynağı ABD’dir. ABD Suriye’nin kuzeyinde bir koridor inşa etmeye çalışarak, sadece Suriye’yi değil, Türkiye’yi, Irak’ı ve İran’ı da tehdit etmektedir.

ABD’nin 2003’te Irak’a saldırısı öncesinde bölge ülkelerinin gördüğü, işaret ettiği ama uygulayamadığı denklemdi: Irak’ın toprak bütünlüğü, Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür, Suriye’nin toprak bütünlüğüdür, İran’ın toprak bütünlüğüdür.

Bugün de, son 10 yıldır olduğu gibi, Suriye’nin toprak bütünlüğü Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür, Irak ve İran’ın toprak bütünlüğüdür.

AKP’nin sorunu kangrenleştiren hayali
Peki o zaman Suriye neden denklemde değil? Daha da somutlaştırırsak, Ankara neden hâlâ Şam ile normalleşmekte direniyor?

Geçen seneki adımların “asker çekme” konusunda tıkandığını yazmıştık. Rusya bunu artık resmi olarak da ilan etti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Alexander Lavrentyev, “Türkiye’nin Suriye’ye uzun vadede asker çekme güvencesi vermediği için sürecin durduğunu” açıkladı.

Bakın, kısa ya da orta vadede değil, uzun vadede bile AKP hükümeti Suriye’ye “asker çekeceğinin güvencesini” vermiyor!

Neden? Çünkü iktidar hâlâ, imkânsızlığına rağmen, Suriye topraklarında bir “ÖSO nüfuz bölgesi” kurabileceğini hayal ediyor. Ancak bu hayal, bölgede yeşermekte olan “kolektif güvenlik” anlayışını sabote ediyor.

Ankara, Şam ile anlaşıp “güncellenmiş Adana mutabakatı” ile çözeceği sorunu, kangrenleştirmektedir. Üstelik bu durum, sığınmacı sorununun çözümünü de geciktirmekte, giderek o sorunun da kökleşmesini sağlamaktadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Şubat 2024

2 Yorum

NATO üyeliği, İsveç yargısını esir aldı

Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung’a göre İsveç, Kuzey Akım sabotajıyla ilgili soruşturmayı düşüreceğini açıklayacak (Sputnik, 6.2.2024).

Bu haberi, “NATO üyeliği, İsveç yargısını esir aldı” şeklinde yorumlayabiliriz. Zira NATO sadece bir “askeri ittifak” değil, ABD adına üye ülkeleri eğitiminden yargısına biçimlendirme aygıtıdır.

Bu arada Danimarka ve Almanya’da yürüyen soruşturmalar da bir türlü sonuçlanamadı. Çünkü soruşturma sonuçlanmasın isteniyor, çünkü kanıtlar “olağan şüpheli” diye işaret ettikleri Rusya’yı değil, asıl adresi ortaya koyuyor.

BIDEN: KUZEY AKIMIN SONUNU GETİRECEĞİZ

Kuzey Akım sabotajının aydınlanmamasını en çok isteyen iki ülke, ABD ve İngiltere’dir. Üçüncü ülke de NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in ülkesi Norveç’tir.

Çünkü Kuzey Akım sabotajı, Atlantik medyasının iddia ettiği gibi Rus işi değil, NATO ülkeleri konsorsiyumu işiydi.

Rusya’dan Almanya’ya doğalgaz taşıyan Kuzey Akım’a sabotajdan çıkarı olmayacak iki ülke Rusya ve Almanya’ydı. En çok çıkarı olan ülke ise ABD’ydi.

Anımsayın: ABD Başkanı Joe Biden 7 Şubat 2022’de Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile ortak basın toplantısında, “Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi halinde Kuzey Akım 2 artık ortada kalmaz, sonunu getiririz” demişti. Gazeteci, “Bunu nasıl yapacaksınız çünkü boru hattı projesi Almanya’nın kontrolünde” deyince, Biden gülerek “Size söz veriyorum, bunu becereceğiz” yanıtını vermişti. (Reuters, 7.2.2022)

SEYMOUR HERSH’İN DOSYASI

26 Eylül 2022’deki sabotajda dört ayrı sızıntı oluşmuş, İsveç Ulusal Sismik Ağı (SNSN), boru hatlarındaki sızıntıların yakınında, 2.3 büyüklüğünde depreme benzer iki sarsıntı tespit edildiğini açıklamıştı (AA, 27.9.2022).

Konunun üzerine giden gazeteciler, Moskova izi bulamadı ama Washington izi ortadaydı.

Pulitzer ödüllü ABD’li kıdemli gazeteci Seymour Hersh, doğrudan maddi olgulara yönelerek uzun süre bu konu üzerinde çalıştı ve ulaştığı sonucu dünya kamuoyuyla paylaştı: Kuzey Akım-1 ve 2 boru hatlarını vuran ABD’nin kendisiydi!

Elbette ABD bu sabotajın asıl sahibiydi ama kanıtlar gösteriyor ki, o bölgedeki kimi NATO ülkeleri de ABD’ye taşeronluk yapmıştı.

ABD’NİN ASIL AMACI

Peki ABD neden Kuzey Akım’a karşıydı?

ABD açısından Kuzey Akımı, Rusya-Ukrayna savaşından çok önce bir sorundu. ABD bu hattın yapılmaması için çok uğraştı ama engelleyemedi. Olmayınca açılmaması için uğraştı, yaptırım uyguladı ama işe yaramadı. En sonunda Ukrayna savaşını fırsat bilerek patlattı!

Çünkü ABD açısından Rusya-Almanya enerji işbirliği önlenmesi gereken bir sorundu. Çünkü bu işbirliği Almanya’nın ve haliyle AB’nin ABD’den stratejik özerklik kazanabilmesinin ekonomik zemini demekti. Çünkü bu işbirliği, Avrupa’nın güvenlik mimarisinde Rusya’nın da olması demekti. Çünkü bu işbirliği, ABD’nin Avrupa’ya tahakkümünü sağlayan siyasi zemini gevşetiyordu.

Anımsayın: Daha Trump zamanında ABD Kuzey Akım bünyesindeki şirketlere yaptırım kararı almıştı. Konuyu 26 Aralık 2019’da Cumhuriyet’te, “ABD-Rusya enerji işbirliği” başlığı altında incelemiştim. ABD’nin Berlin Büyükelçisi Richard Grenell kararı şu sözlerle savunuyordu: “Amaç, Avrupa enerji kaynaklarının çeşitliliğini sağlamak ve bir ülkenin ya da bir kaynağın Avrupa üzerinde enerji yoluyla çok güçlü bir nüfuz oluşturmamasını güvence altına almaktır.”

Böyle olduğu için de en başından beri Ukrayna savaşını stratejik düzlemde yorumlarken, ABD’nin NATO’yu genişleterek Rusya’yı geriletmeyi hedeflediğini ve Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinden atarak, yeniden Avrupa’yı tahakkümü altına almak istediğini belirtmiştim.

AB İÇİN ÇIKIŞ YOLU

ABD, “stratejik özerk” bir AB istemiyor. ABD, ayrı bir “Avrupa ordusu” istemiyor. ABD, AB’nin Rusya ve Çin’le bağımsız bir ilişki geliştirmesini istemiyor.

Ukrayna savaşını, NATO belgelerine “Rusya tehdit, Çin baş rakip” diye eklenmesini ve Avrupa-Rusya enerji bağının kesilmesini bir bütün halinde değerlendirmek gerekir.

Sonuç mu?

ABD, Almanya başta Avrupa’ya, Rusya doğalgazının yerine sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) satıyor ama Rusya’nın sattığından yüzde 20-30 daha fazla bir paraya!

Sonuç mu?

Almanya ekonomisi yüzde 0,3 küçüldü! Alman sanayisi büyük kayıplar yaşıyor. Alman Sanayi Federasyonu (BDI) Başkanı Siegfried Russwurm, Financial Times’a verdiği mülakatta, Alman hükümetinin enerji politikalarını “kesinlikle toksik” olarak nitelendirdi (harici.com.tr, 6.2.2024).

Sonuç olarak Ukrayna savaşının asıl kaybedeni Avrupa oldu. ABD, Ukrayna üzerinden Rusya’yı geriletemedi ama NATO ilişkileri üzerinden Avrupa’yı Soğuk Savaş’takine benzer şekilde kendi stratejisine eklemledi.

AB için buradan çıkış elbette mümkün; Çin ile ABD’den bağımsız bir ilişki geliştirebilirse…

Mehmet Ali Güller
CGRN Türk
7 Şubat 2024

1 Yorum

ABD Irak ve Suriye’den çekilir mi?

7 Ekim, bölgemizde birden çok fayı hareketlendirmiş durumda: Kendisini direniş ekseni olarak tanımlayan örgütler, 7 Ekim sonrası şartları, ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri varlığından kurtulmak için fırsat görüyorlar. Pentagon’un açıklamasına göre, 7 Ekim’den bu yana ABD üslerine yapılan saldırılar 150’yi aştı.

Irak hükümeti de ABD’nin askeri varlığını hedef almış durumda. Irak Başbakanı Muhammed Şiya el Sudani’nin ofisinden 5 Ocak’ta yapılan açıklamada, ABD öncülüğündeki IŞİD’e karşı uluslararası koalisyonun ülkedeki misyonunu sonlandırması amacıyla, Bağdat yönetiminin bir komisyon kuracağı duyurulmuştu.

Irak Başbakanı Sudani, o günden bu yana birkaç kez IŞİD’in Irak devleti için artık bir tehlike oluşturmadığını belirterek, ABD koalisyonunun ülkeden ayrılması gerektiğini söyledi. (Suriye hükümeti zaten ABD’yi işgalci olarak tanımlıyor ve ülkeyi terk etmesini istiyor. Resmi olarak Irak’ta 2500, Suriye’de 900 ABD askeri var.)

Pentagon ve Dışişleri’nden çekilmeye itiraz

ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri varlığı konusu sadece bölgede değil, ABD içinde de tartışılıyor. Bu tartışmaları değerlendiren Virginia Senatörü Richard Black, ABD Başkanı Biden’ın asker çekmeyi istediğini ancak iki nedenle bu yönde bir adım atamadığını belirtiyor:

1) Yahudi lobisi engelliyor. (Çünkü İsrail ABD’nin bölgedeki askeri varlığına muhtaç.)

2)Dış politikada yerleşik olan müesses nizam” çekilmeye direniyor. (Sputnik, 2.2.2024).

Biden, Black’in söylediği gibi mi düşünüyor, bilmiyoruz ama bildiğimiz şu: Hem ABD Savunma Bakanlığı’ndan hem de ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bu konuda açıklamalar geldi. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austinasker çekme planının olmadığını” söylerken, ABD Dışişleri Bakan Siyasi İşler Müsteşarı Victoria Nuland da “çekilme olmayacak” dedi.

IŞİD: ABD için kullanışlı düşman

ABD askerlerinin Irak ve Suriye’deki varlığının gerekçesi IŞİD. ABD bu örgüte karşı mücadele için hem bir uluslararası koalisyon kurmuş durumda, hem de bu örgüte karşı PKK’nin Suriye kolu PYD başta kimi örgütleri kullanarak onlara “meşruiyet” kazandırmaya çalışıyor. Ancak Bağdat yönetiminin de belirttiği üzere IŞİD artık Irak devleti için tehlike değil.

Ne hikmetse, IŞİD tam da bu tartışmalar sürecinde birden saldırılarını artırdı! Üstelik sadece Irak ve Suriye’de değil, İran ve Türkiye’de de terör eylemleri düzenliyor. İran’da Kasım Süleymani’nin ölüm yıldönümü törenlerini kana bularken, Türkiye’de de Santa Maria Kilisesine saldırdı. (2014’te yazdığım IŞİD: Karar Terör kitabını okuyanlar bilecektir, bu örgüt ABD açısından tam bir “kullanışlı düşman” niteliğindedir. Bu, dün de böyleydi, bugün de böyle.)

Bölge ülkeleri “IŞİD tehlikesi yok, ABD askerleri çekilmeli” derken, IŞİD terör saldırıları düzenliyor. ABD Dışişleri Bakan Siyasi İşler Müsteşarı Victoria Nuland da neden çekilmeyeceklerini açıklarken, “IŞİD hâlâ pek çok yerde aktif. Bu dün İstanbul’da da görüldü” diyor (CNN Türk, 29.1.2024).

Kısa vadede değil ama uzun vadede gidici

ABD’nin kısa vadede Irak ve Suriye’den çekilmesi pek olası değil. Irak yönetimi çekilmesi için baskıyı sürdürüyor ancak ABD, Irak’tan çekildiği anda Suriye’den de çekilmek zorunda kalacağını bildiği için çekilmeye direniyor.

Ancak uzun vadede ABD’nin Irak ve Suriye’den çekilmek zorunda kalacağı da ortada. Çünkü hem 3400 askerle yürütemeyeceği işlerin ağırlığı altında, hem ek askere evet diyecek bir Amerikan kamuoyu yok ve imal etmesi zor, hem de ABD askerleri çekilene kadar direniş ekseninin saldırılarını sürdüreceği anlaşılıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Şubat 2024

2 Yorum

ABD’nin 2024 Çin stratejisi

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan 30 Ocak 2024’te Dış İlişkiler Konseyi’nde yaptığı “ABD-Çin İlişkilerinin Geleceği” başlıklı konuşmasıyla ve CIA Direktörü William Burns, aynı gün Dış İlişkiler Konseyi’nin ünlü dergisi Foreign Affairs’te yayımlanan “Casusluk ve Devlet Yönetimi” makalesiyle, Washington’un Beijing’e karşı 2024 stratejisini ortaya koydular:

ABD: Asıl rakibimiz Çin

Her iki yetkili de ABD’yi tahtından etme potansiyeline sahip tek ülkenin Çin olduğu saptamasını yapıyor öncelikle:

Sullivan: “Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) hem uluslararası düzeni yeniden şekillendirme niyetine hem de bunu yapabilecek ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik güce sahip tek devlet olduğunu tespit ettik.”

Burns: “Çin, ABD’nin hem uluslararası düzeni yeniden şekillendirme niyetine hem de bunu yapabilecek ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik güce sahip tek rakibi olmaya devam ediyor. (…) Rusya en yakın tehdit olsa da Çin uzun vadede daha büyük bir tehdit.”

ABD’nin müttefik ağı oluşturma çabası

Trump yönetiminin Çin stratejisinin sorunlu olduğunu belirten Sullivan, Çin’e karşı “müttefik ağı” oluşturan yeni bir strateji uyguladıklarını belirtiyor: “Hint-Pasifik müttefiklerimiz ve ortaklarımızla bağlarımızı birkaç yıl önce pek mümkün olmayan, hatta düşünülemeyecek şekillerde güçlendirmeye çalıştık. AUKUS’u başlattık. Dörtlüyü yükselttik. Vietnam, Filipinler, Hindistan, Endonezya ve diğerleriyle ilişkilerimizi geliştirdik. Japonya ve Kore Cumhuriyeti ile Başkan Biden’ın Camp David’de ev sahipliği yaptığı tarihi bir zirve ile sonuçlanan tarihi bir üçlü başlattık. ASEAN’ın yanı sıra Pasifik Adaları liderleriyle de zirveler düzenledik.”

Sullivan’a göre bu stratejinin merkezinde “Avrupa ve Hint-Pasifik ittifaklarını birbirine bağlama” konusu var.

Büyük rekabet

Gerek Sullivan gerekse Burns, ABD’nin Çin’e karşı tutumunu “büyük rekabet” olarak niteliyorlar ve içini şu şekilde dolduruyorlar:

Sullivan: “ABD ve ÇHC’nin ekonomik olarak birbirlerine bağımlı olduklarının ve ulus ötesi sorunları ele alma ve çatışma riskini azaltma konusunda ortak çıkarlara sahip olduklarının da farkındayız. On yıllar boyunca ÇHC’yi şekillendirmek ya da değiştirmek için gösterilen açık ya da zımni çabaların başarılı olmadığının farkındayız. ÇHC’nin öngörülebilir gelecekte de dünya sahnesinde önemli bir oyuncu olmasını bekliyoruz. Bu da rekabet ederken bile birbirimizle yan yana yaşamanın yollarını bulmamız gerektiği anlamına geliyor. ÇHC ile rekabet çatışmaya, karşı karşıya gelmeye ya da yeni bir Soğuk Savaş’a yol açmak zorunda değildir.”

Burns: “Çin ile rekabet, bu ülke ile ABD arasındaki yoğun iktisadi karşılıklı bağımlılık ve ticari bağlar zemininde gerçekleşiyor. Bu tür bağlar iki ülkeye ve dünyanın geri kalanına oldukça iyi hizmet etti ama aynı zamanda ABD’nin güvenliği ve refahı açısından kritik kırılganlıklar ve ciddi riskler yarattı.”

ABD ne yapacak?

Peki seçim yılı olan 2024’te ABD Asya-Pasifik’te, Avrupa’da ve Ortadoğu’da nasıl bir yol izleyebilecek?

Sullivan: “Uluslararası hukukun izin verdiği her yerde uçarak, yelken açarak ve faaliyet göstererek bölgede seyrüsefer özgürlüğünü desteklemeye devam edeceğiz.  Ve ulusal güvenliğimizi korumak üzere tasarlanmış özel ulusal güvenlik tedbirlerini uygulamaya devam edeceğiz. (…) Kızıldeniz’den Kore Yarımadası’na kadar zorlu bölgesel ve küresel meseleler hakkında Pekin ile konuşacağız.”

Burns: “Çin ile rekabet Washington’un en yüksek önceliği olmaya devam edecek, ancak bu diğer zorluklardan kaçabileceği anlamına gelmiyor. Bu yalnızca ABD’nin dikkatli ve disiplinli bir şekilde hareket etmesi, aşırıya kaçmaktan kaçınması ve nüfuzunu akıllıca kullanması gerektiği anlamına geliyor.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Şubat 2024

Yorum bırakın

Yeşil darbe

21 yıl önce TBMM, CHP’li vekillerin desteğiyle Anayasa’yı değiştirerek Erdoğan’a milletvekili olma yolu açtı.

21 yıl sonra TBMM, Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymayarak, Hatay’dan seçilen Can Atalay’ın milletvekilliğini düşürdü.

21 yıllık bu dönüşüm, AKP’nin renkli darbelerinin son halkasıdır: AKP, ABD destekli turuncu darbe ile iktidar oldu, FETÖ destekli mavi darbeyle devletin kurumlarını tasfiye etti, Türk-İslam sentezli yeşil darbe ile kendi rejimini inşa etmeye çalışıyor.

Milletin iradesini yansıtmayan Meclis

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), fiilen artık milletin meclisi değildir çünkü vekilleri, milletin aleyhine karar almaktadır. Sadece son bir haftada alınan şu iki karar bile vekillerin oylarının milletin tutumunu yansıtmadığını göstermektedir:

1) Milletin çoğunluğunun tutumunun aksine, Meclisteki vekiller NATO’nun genişleme programını onayladı.

2) Anayasa Mahkemesinin kararına uyulmadı ve Can Atalay’ın milletvekilliği hukuksuz olarak düşürüldü.

Öyle bir hukuksuzluk ki zaten “anayasal düzen” olmaktan çoktan çıkmış düzeni, artık “anayasalı düzen” saymak bile zor…

Anayasa’ya darbe

Can Atalay üç kez Anayasa Mahkemesine hak ihlali için başvurdu. Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı verdi ama hem İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, hem de Yargıtay 3. Ceza Dairesi, sarayın desteğiyle karara uymadı. Üstelik Yargıtay 3. Ceza Dairesi, “Anayasa Mahkemesi’nin kararının hukuki değerinin olmadığını” savundu!

Böylece Yargıtay 3. Ceza Dairesi, bu tutumuyla Anayasa’nın 153. ve 158. maddelerini yok saymış oldu. Anayasanın 153. maddesine göre “Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir” ve “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar”. Yine anayasanın 158. maddesine göre “Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır”.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi, iki maddeyi yok sayarak anayasayı da yok saymış oldu. Böylece saray desteğiyle anayasaya darbe yapılmış oldu.

Hedef: Yeni rejim için yeni anayasa

AKP için Anayasa, uyulması gereken bir toplum sözleşmesi değil. İktidar o nedenle defalarca anayasayı değiştirdi, gücü oranında deldi. Hatta BahçeliMadem Erdoğan anayasaya uymuyor, biz anayasayı Erdoğan’a uyduralım” diyerek, Erdoğan’a “Türk tipi başkanlık modeli” hediye etti. O da yetmedi. Erdoğan sonrasında anayasaya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanı oldu.

Sonuç olarak AKP 21 yılda anayasayı neredeyse baştan aşağı değiştirdi, idari sistemi yıktı, parlamenter sistem yerine uygulaması “tek adam rejimi” olan başkanlık sistemini getirdi.

Ancak Saray’ın hâlâ ulaşamadığı hedefi var: Rejimi yıktı ama yerine yenisini tam olarak inşa edemedi. İşte Erdoğan “yeni anayasa” ile inşa etmekte olduğu rejimine anayasallık kazandırmaya çalışıyor. Saray, bu amaçla Yargıtay ile Anayasa Mahkemesi arasında kendisini “hakem” gibi konumlandırarak, “çözüm yolunun yeni anayasadan geçtiğini” savunuyor. Yani yarattığı krizi, kendisine kaldıraç yapmaya çalışıyor.

Meclis yoksa alanlar var

Can Atalay meselesinin iktidar açısından bu kadar önemli olmasının nedenlerinden biri de Gezi’dir, yani milyonların katıldığı Haziran Halk Hareketi’dir.

İktidar, -tekrarlanmamasını umarak- Gezi’yi “suç” gibi göstermeye çalışıyor. O nedenle de Can Atalay başta Gezi davasından tutuklananların içeride kalmasını sağlamaya uğraşıyor.

Ancak mesele şu: Haziran’da milletin iradesi alanlardaydı, Meclisin iradesine darbe vurulduğu şartlarda, milletin iradesini yine alanlarda göstermesi, anayasal hakkıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1.2.2024

2 Yorum

İsrail için hesap divanı

“İsrail’i hiçbir devlet soykırımla suçlayamaz” dediler, suçlandı. “İsrail Uluslararası Adalet Divan’ına dava edilemez” dediler, edildi. “Divan davayı kabul etmez” dediler, etti. “Bir şey çıkmaz” dediler, “ilk ara karar” çıktı. Şimdi de “ama ara kararda ateşkes çağrısı” yok diyorlar…

Doğru ateşkes çağrısı yok ama “İsrail’in soykırım yaptığına dair makul kanıtlar bulunduğunun” kararlaştırılması az şey mi?

İlk ara kararı inceleyeceğiz ama önce başta işaret ettiğim tablonun neden gerçekleştiğini belirteyim: Çünkü dünya değişiyor, tek kutuplu dünyada değiliz, çok kutuplu dünya inşa oluyor…

Dünyayı hâlâ eskisi gibi okuyanlar için, evet İsrail mahkemeye verilemezdi, mahkeme reddederdi, mahkemeden bir şey çıkmazdı vb. Ama dünya değişti ve İsrail’i “hesap vermeye zorlayan” yeni dengeler ve güç ilişkileri var artık…

ÇOK KUTUPLULUĞUN GETİRİLERİ

Elbette bu güç ilişkileri ve yeni dengeler herkes tarafından anlaşılabilmiş değil.

Kimileri için de “çok kutupluluk” yararsız. O nedenle “çok kutupluluğun dünyaya ne faydası var” diye soruyorlar. Yanıtı geliyor: “Çok kutupluluk şartlarında Afrika Fransa’yı kovabiliyor” örneğin.

“Tamam da çok kutupluluğun bölgemize ne faydası var” diyorlar sonra. Yanıtı geliyor: Çok kutupluluk şartlarında İran ve Suudi Arabistan barışıyor örneğin. Çok kutupluluk nedeniyle ABD eskisi kadar at oynatamıyor örneğin.

Bu kez “iyi de çok kutupluluğun Türkiye’ye ne faydası var peki” diyorlar. Onun da iyi kötü yanıtı var aslında: İktidarın Atlantikçiliğine rağmen, Türkiye çok kutupluluk şartlarında, Rusya ve İran’la işbirliği yapıyor, bu ilişkiye dayanarak Azerbaycan işgal edilmiş topraklarını yıllar sonra kurtarabiliyor örneğin…

Elbette bunlar “tek kutupluluğun” mahvettiği dünyayı düzeltmeye yetmez ama çok kutupluluk sayesinde Küresel Güney’in nefes aldığını, başını kaldırabildiğini, emperyalist ABD ve AB’ye karşı dik durmaya başladığını da görmeliyiz.

ATEŞKES YOK AMA ASKERİ OPERASYONLARA KISITLAMA VAR

Gelelim Uluslararası Adalet Divanı’nın ilk ara kararına…

Evet, memnuniyetsizlerin belirttiği gibi ilk ara kararda “ateşkes” yok, bu elbette eksiklik ama buradan hareketle bardağın dolu tarafını görmezlikten gelemeyiz.

Zira ilk ara kararla Uluslararası Adalet Divanı çok önemli iki sonuca varmış oldu: İsrail’in soykırım işleme niyetinde olduğunu ve soykırım yaptığına dair makul kanıtların bulunduğunu saptadı.

Evet, ilk ara kararda ateşkes yok, askeri operasyonların tamamen durdurulması talebi kabul görmedi ancak tedbir kararları, İsrail’in askeri operasyonlarının ölçeğini ve biçimini kısıtlıyor.

Öte yandan ilk ara kararda “ateşkes” bulunmaması, örneğin Chicago Üniversitesi Profesörü John Mearsheimer’e göre zaten normal. “Çünkü” diyor Mearsheimer: “İsrail Hamas ile savaş halinde ve mahkeme Hamas’a İsrail’e karşı askeri harekatlarını durdurma emri veremez. Fakat Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’e söylediği şey, saldırılarını Hamas’a odaklaması ve sivil halkı hedef almaması gerektiği. Ne de olsa soykırım suçlaması Hamas’a değil İsrail’in Gazze’deki sivil halka yaptıklarıyla ilgili” (harici.com.tr, 29.1.2024).

KARARLAR BAĞLAYICI

Divan altı tedbir açıkladı. Tedbir kararlarından dördü 15’e 2, ikisi 16’ya 1’le çıktı. İsrail’in atadığı yargıç bile altı tedbirden ikisi lehinde oy verdi!

Altı tedbirin altısına da karşı çıkan tek yargıç, Ugandalı Julia Sebutinde’ydi. Uganda’nın Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Adonia Ayebare, “Yargıç Sebutinde’nin Uluslararası Adalet Divanı’nda verdiği karar, Uganda hükümetinin Filistin’deki duruma ilişkin tutumunu temsil etmemektedir” dedi (TRTHaber.com, 26.1.2024). Çünkü Uganda, BM’deki oylamalarda Filistin lehine tutum almıştı.

İsrail, Uluslararası Adalet Divanı’nın ilk ara kararındaki tedbirleri aldığına dair bir ay sonra rapor vermek zorunda. Zira Divanın kararları bağlayıcı nitelikte. Divan kararlarının uygulanmasında, BM Güvenlik Konseyi yetkili. Eğer uyulmazsa, Güvenlik Konseyi hükmün yerine getirilmesini sağlayacak tavsiyeler, önlemler kararlaştırabilir.

Elbette son tahlilde İsrail BM Güvenlik Konseyi’nin alacağı karara da uymayabilir ama bu kez “diplomatik izolasyon” sorunuyla karşı karşıya gelir…

DİVANIN ARA KARARINI KALDIRAÇ YAPABİLMEK

İşte meselenin asıl önemli yanı budur. Yani başta işaret ettiğimiz süreci buraya kadar getirebilen yeni güç dengeleri, süreci ilerletmeyi de zorlayabilir, zorlamalıdır.

Dahası, Küresel Güney, çok kutupluluk şartlarında Uluslararası Adalet Divanı’nın kararını “iki devletli çözümü” mecbur edecek bir kaldıraca dönüştürmelidir. Bunun koşulları mevcuttur.

Çünkü 7 Ekim, Filistin meselesi açısından bir milattır ve bu nedenle ilk günden beri şöyle yazıyoruz: “İki devletli çözüm” yeniden gündem, “iki devletli çözüm” Aksa Tufanı’yla küllerinden doğdu, “iki devletli çözüm” artık kaçınılmaz, Küresel Güney Filistin’i kabul ettirecek, adım adım Filistin devleti…

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
30 Ocak 2024

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın