Archive for category Politika Yazıları
31 Mart sonucunun dış politikaya etkisi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 02/04/2024
Seçimden sonra dile getirilen tezlerden biri şu: AKP’nin yerel seçimde ikinci parti konumuna düşmesi nedeniyle Erdoğan’ın eli zayıfladı, Batı ne isterse yapmaya mecbur kalacak, Türkiye kaybedecek…
Bu tezin hiçbir geçerliliği yok. Çünkü Erdoğan’ın eli güçlüyken de Batı’nın istediklerini yapıyordu!
AKP TBMM’nin üçte iki çoğunluğunu aldığında Erdoğan ABD’nin BOP eşbaşkanı oldu. Erdoğan Irak’a saldırıda kullansın diye ABD’ye Türkiye’nin limanlarını, havaalanlarını açtığında eli güçlü bir başbakandı.
Çok eskide mi kaldı dediniz? Daha dün Erdoğan ABD’nin talebiyle İsveç’in NATO üyeliğini onaylarken güçlü cumhurbaşkanı değil miydi? Erdoğan son 10 yıldır ABD ve AB’nin talebiyle milyonlarca sığınmacıyı fon karşılığında Türkiye’de tutarken güçlü cumhurbaşkanı değil miydi?
Neoliberal ekonomi – dış politika ilişkisi
21 yılın dış politika tavizlerini burada listelemeye gerek yok, tablo ortada.
“Seçim sonrası eli zayıfladı, Batı’nın istediklerini yapmaya mecbur kalacak” varsayımı, Erdoğan’ın Atlantik düzeni karşıtı olduğu hayaline dayanıyor. Oysa Erdoğan hep Atlantikçidir. O düzen içinde zaman zaman taktik seviyede itirazlarda bulunması, stratejik konumunu değiştirmez. Kaldı ki neoliberal ekonomi programı uygulayan birinin Atlantik düzeninin dışında olma şansı yoktur.
Evet, Türk dış politikasın yönünü belirleyen en önemli etkenlerden biri uygulanan ekonomik programdır. Neoliberal program ile Atlantikçilik birbirinin bütünleyenidir. Şöyle de söyleyebiliriz: Neoliberal programı uygulayan hükümetlerin Atlantik düzeninden çıkma şansı yoktur; o düzenin içinde en fazla taktik seviyede itirazları olur. O itirazlar da “stratejik değerlenme” çabasıdır.
İşte Erdoğan’ın sabah “Eyyy ABD” dedikten sonra akşam ABD’nin talebini yerine getirmesinin “sırrı” buradadır.
Dış politikanın borç bulma sorunu
Erdoğan’ın dün “nas” diyerek faizleri düşürmesi neoliberal programın dışında değildi. Hatta uygulanan “kur korumalı programla” ortaya çıkan “Türk doları” sonucu, tam da neoliberalizmdi. Büyük sermaye transferleri oldu, her neoliberal programın kaçınılmaz sonucu gibi, zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı…
Bu sermaye transferlerinin, bu belli kesimleri zenginleştirme programının sonucu olarak kasa boşaldı. Dolayısıyla Erdoğan’ın önüne ikinci bir sorun olarak, iktidarını sürdürebilmek için “büyük borç” bulma sorunu çıktı. İşte bu da Türk dış politikasını etkileyen yeni faktör olarak önümüzde duruyor.
Kaldı ki Erdoğan zaten bu faktör nedeniyle yeniden “Amerikan açılımı” denilecek bir sürece başlamıştı. Hükümet temsilcilerinin “beyaz sayfa” güzellemeleri altında savunma sanayisinde NATO müdürlükleri kurmak, savunma diyalog grupları oluşturmak, ortak üretim işbirlikleri aramak, ABD’nin talebiyle Yunaistan’la normalleşerek Doğu Akdeniz’de geri adım atmak gibi hamlelerle 9 Mayıs’a gelinmişti. Yani Erdoğan’ın 4 yıldır Biden’la Beyaz Saray’da görüşme umudu işte böyle doğmuştu.
Yani “9 Mayıs’ta taviz” 30 Mart günü vardı, 31 Mart sonucuyla ortaya çıkmadı.
Dış politika dinamiği
31 Mart seçim sonucunun dış politikaya etkisi için asıl üzerinde durulması gereken konu şudur:
AKP’nin 2019 yerel seçimindeki yüzde 44 oyu, yüzde 35’e geriledi. CHP’nin 2019’daki yüzde 30 oyu ise yüzde 37’nin üstüne çıktı.
Peki CHP’nin yüzde 37’nin üzerine çıkarak birinci parti olmasındaki “belirleyici yeni oylar” kimlerin oyudur? Açık ki iktidarın neoliberal ekonomi programına tepki gösterenlerin oyudur; açlığa mahkûm edilen emekliler, yarısı asgari ücretle çalıştıran işçiler; özetle ezilenler, yoksullar, emekçiler, alt sınıflar…
Kısacası emekçiler neoliberal ekonomi programına itiraz oyu kullandı.
Diğer yandan AKP’nin Gazze politikası ile ABD ve NATO’nun taleplerini yerine getiren tutumunun da tepki oylarına dönüştüğü ortada.
Sonuç olarak neoliberal ekonomi programına itiraz ile dış politikadaki tavizlere itirazları topladığınızda, ortaya önemli bir “dış politikayı etkileyen dinamik” oranına ulaşırsınız.
Dolayısıyla bugünün meselesi şudur: CHP, bu dinamiğe dayanarak Türkiye’nin dış politikasını değiştirmeye ve bunun için AKP’ye basınç uygulamaya yönelecek mi? AKP’deki “neoliberal ekonomi – Atlantikçilik” ilişkisi ne yazık ki -belki biraz daha alt tonda- CHP’de de mevcut.
Dolayısıyla yarının meselesi de şudur: Sosyalistler, CHP’nin yukarıda işaret ettiğimiz dinamiğe dayanarak dış politikayı değiştirmeye yönelmesini zorlayabilecek mi?
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
2 Nisan 2024
Emeklilerin kestiği siyasi fatura
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/04/2024
31 Mart 2024 yerel seçimi, emeklilerin iktidara “siyasi fatura” kestiği ve 10 ay sonra “asıl genel seçim bu” dediği bir seçim oldu.
Tabii ben bu analizi gazeteye teslim ettikten sonraki saatlerde iktidar şapkadan bir tavşan çıkarmadıysa!
17.00’deki ilk işaret
Saat 17.00 itibariyle Erdoğan’ın “yol ve dava” arkadaşlarına “sandığı terk etmeyin” çağrısı yapması ve iktidarın İstanbul adayı Murat Kurum’un “manipülasyona dikkat edelim” demesi, işlerin iktidar açısından iyi gitmediğinin ilk işaretiydi.
İkinci işaret ise her seçimde hızla iktidarı yüzde 80 bandında gösteren Anadolu Ajansı’nın seçim sonuçlarını açıklamaya bir türlü başlamamasıydı.
Üçüncü işaret ise ilk veriler akmaya başladığında iktidara yakın medyanın İstanbul başta pek çok yerde AKP’yi geride göstermek zorunda kalmasıydı.
AKP’ye Nas ve Gazze yanıtı
10 ay önce yapılan genel seçim sonuçlarının aksine bir sonuç ortaya çıktı. O gün genel seçime yansımayan ekonomik tablo, bugün yerel seçime yansıdı. Talepleri yerine getirilmeyen ve insanca yaşama çıtasının çok altına mahkum edilen milyonlarca emekli, iktidara esaslı bir yanıt vermiş oldu.
Seçime damgasını vuran elbette öncelikle ekonomiydi ancak siyasal faktörleri de, hele de AKP tabanında önemi olan yeni dış politika gündemini de dikkate almalıyız.
Özellikle AKP’nin Gazze’deki soykırıma karşı uygulamada hiçbir şey yapmaması ve tabanının talebine rağmen İsrail’le ticareti kesmemesi, AKP’de önemli bir oy kaybına neden olmuş görünüyor.
Diğer yandan Erdoğan’ın ekonomik tablo nedeniyle yeniden bir “Amerikan açılımı”na dönmesinin, daha düne kadar 15 Temmuz’un arkasında olduğunu belirttiği adreslerle yakın işbirliğine girmesinin, ABD ve NATO’nun taleplerini yerine getirmesinin, AKP tabanında tepki gördüğü anlaşılıyor.
31 Mart’ın siyasete yansıması
Peki bu sonuçları nasıl yorumlamalıyız?
1) AKP iktidarının “nas”lı neoliberal ekonomi uygulamasının altında ezilen emekliler başta tüm alt sınıflar, iktidara “siyasi fatura” kesti.
2) Emekliler sadece iktidara yanıt vermekle kalmadı, muhalif bloktan ayrılarak yola çıkan kimi siyasilere de “emekli ol” uyarısı yaptı. Millet İttifakı içerisindeki partilerin, CHP lokomotifliği olmadığı taktirde, rayların üzerinde kalabilecek potansiyel taşımadığı görüldü.
3) “İstanbul’u kazanan, Türkiye’yi kazanır” diyordu Erdoğan. İstanbul’u kaybetti ama devleti “seçim aktörü” haline getirerek Türkiye’yi kazanmayı sürdürebildi. Şimdi ikinci kez İstanbul’u kaybetmesi, artık Türkiye’yi de kaybedeceğinin işaretidir.
4) Seçim AKP açısından da CHP açısından da önemli sonuçlar doğuracaktı. CHP açısından belki erken kurultayı dayatacaktı ama AKP açısından da erken seçim olasılığı taşıyacaktı. Dolayısıyla sonuçları aynı zamanda Türk siyasetinin son 14 yılına damga vuran Erdoğan-Kılıçdaroğlu ikilisi için de “birlikte” bir yenilgi olarak yorumlayabiliriz. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin genel başkanlık koltuğuna dönme olasılığı kalmadı ve “yasaya göre son seçimim” diyen Erdoğan’ın kucağında, artık bir de meşruiyet sorunu var.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1.4.2024
AKP’nin Amerikan açılımı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/03/2024
Seçime üç kala, Ankara-Washington hattında dikkat çeken temaslar yaşanıyor.
ABD Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesi heyeti Ankara’da. Komite Başkanı Mike Rogers, Kıdemli Üye Adam Smith ile üyeler Salud Carbajal ve Veronica Escobar, sırasıyla Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı İbrahim Kalın’la görüşüyor.
Öte yandan Dışişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Kemal Bozay, ABD Temsilciler Meclisinde enerji, ticaret, mali hizmetler ve bütçe komiteleri mensuplarından oluşan bir heyetle görüşüyor.
Tarafların açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla toplamda Erdoğan’ın 9 Mayıs’ta ABD’ye yapacağı ziyaretten Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğine, Ukrayna’dan Gazze’ye, Karadeniz’den Akdeniz’e, Yunanistan’dan Azerbaycan-Ermenistan konusuna, PKK/YPG’den IŞİD’e, F-16’dan enerji güvenliğine neredeyse her konuyu ele almışlar. Sanırsın Temsilciler Meclisi üyeleri değil, ABD hükümetinin bakanları!
Erdoğan’a açılan kapı
ABD heyetinin Türkiye’nin güvenlik kare ası durumundaki Akar-Güler-Fidan-Kalın dörtlüsü ile görüşmüş olması pek çok açıdan dikkat çekici. Bu dörtlü, belki de AKP içinde Türk-Amerikan ve NATO ilişkilerinin en hararetli savunucuları durumunda…
Bu dörtlünün özellikle İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanması sürecindeki rolleri, Meclis adına muhataplarına söz vermeleri, fazlasıyla dikkat çekiciydi.
Nitekim, ABD’nin talebiyle İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanması, öncelikle F-16 satışı kapısını açtı. Erdoğan şimdi o kapıdan geçerek 9 Mayıs’ta ABD’de, dört yıldır istediği şekilde, Beyaz Saray’da Joe Biden ile görüşmeyi umuyor.
Savunma ve ekonomi kapanı
Arada olanlar mı?
ABD yatırım bankası JP Morgan, “Türkiye’yi 2024’ün potansiyel büyük hikayelerinden biri olarak görüyoruz” dedi. Bir diğer ABD yatırım bankası Goldman Sachs, seçim sonuçlarından bağımsız olarak Türkiye’de hem parasal hem de mali politikanın devam edeceğini raporladı. Kısacası ABD finans kapitali, 31 Mart sonrası için Erdoğan’a göz kırptı.
Ve yine bu süreçte ABD’nin talebiyle Türk-Yunan normalleşmesi başlatıldı, Doğu Akdeniz’deki “Mavi Vatan” tutumundan geri adım atıldı, 7 Ekim’den bu yana İsrail’e yüksek perdeden sözlü tepki gösterildi ama uygulamada örneğin ticaretin kesilmesi konusunda en ufak adım atılmadı.
Savunma Sanayii Başkanı Haluk Örgün, 18 Şubat’ta Antalya’da yaptığı konuşmada, başkanlık bünyesinde bir “NATO müdürlüğü” kuracaklarının “müjdesini” verdi. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, 13 Mart’ta yaptığı açıklamada, Stratejik Mekanizma altında “Türkiye-ABD Savunma Ticareti Diyaloğu” grubu kurduklarını duyurdu. Ve en önemlisi; NATO’nun yeni planlamalarında Türkiye’ye önemli roller verildi.
31 Mart taktiği mi, mayıs programı mı?
Açık ki son aylarda ortaya çıkan bu tablo, yeni bir duruma işaret ediyor. Siyasi ve ekonomik nedenler, Erdoğan’ı yeniden bir “Amerikan açılımı”na itmiş görünüyor. Bunun ne kadarının gönüllü ne kadarının zorunlu olduğu ayrıca tartışılır.
Kuşkusuz Türkiye’de her “Amerikan açılımı”, aynı zamanda “Kürt açılımı” ve “Yeni Anayasa açılımı” potansiyeli de taşır. Baksanıza, Erdoğan daha dün oy veren kitlesini bile hedef aldığı DEM Parti’nin yönetimine bugün “Parti yönetimi ülkeye ve kendi tabanına siyasi irade sahibi olduğunu ispatlamalı” çağrısı yapıyor; TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş “Yeni Anayasa” için hazırlıklara başlıyor.
Peki Erdoğan ve Kurtulmuş’un hamleleri 31 Mart seçim taktiği mi, yoksa “mayıs programı”nın adımları mı? Göreceğiz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mart 2024
Çin ve Rusya’ya açılan “özel savaş”
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/03/2024
Sadece Rusya değil, Çin de terörün hedefinde. Moskova’daki saldırının öncesinde ve sonrasında, Çin doğrudan Pakistan’da hedef alındı:
1) 20 Mart’ta, Çin’in işlettiği Gwadar Limanı idari binasına düzenlenen ilk saldırıda beş güvenlik personeli öldü.
2) 26 Mart’ta Dasu Hidroelektrik Santrali projesinde görevli personeli taşıyan servise saldırıda beş Çinli, bir Pakistanlı personel öldü.
Kuşak ve Yol’a saldırı
Gwadar Limanını bu köşede birkaç kez ele almıştık. Kuşak ve Yol’da kritik öneme sahip ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridorunun parçası.
Önemi şu: Çin gemileri Arap/Fars Körfezi’nden çıkınca Pakistan’daki Gwadar Limanına demirliyor, petrol limandan boru hatlarıyla Pakistan’ın kuzeyine ve Çin’in Kaşgar kentine ulaştırılıyor. Çin bu şekilde hem yol ve yakıt tasarrufu sağlıyor ama daha önemlisi, ABD’nin etkili olduğu Malaka Boğazını baypas etmiş oluyor. Petrolün bağlandığı Kaşgar ise Sincian-Uygur Özerk Cumhuriyeti’nin batısında. (Bu arada Keşmir bölgesi de Çin, Hindistan ve Pakistan’ı birleştiren coğrafyadadır. Yani ABD’nin Uygur ve Keşmir meselelerine burnunu sokması, enerji-politik nedenledir.)
20 Mart’ta terör saldırısına uğrayan Gwadar Limanı idari binası da limana 7 km mesafedeydi ve doğrudan Çin hedef alınmıştı.
26 Mart’taki saldırıda hedef alınan servis aracı ise Dasu Hidroelektrik Santrali projesinde çalışanları taşıyordu. Pakistan’ın Hayber Pahtunhva eyaletindeki santral, Çin-Pakistan ekonomik işbirliğinin önemli işlerinden biri.
Özetle bir haftada iki kez, teröristler, Çin’in Pakistan’daki kurum ve projelerini hedef almış oldu.
İran-Pakistan-Çin hattı
Gwadar Limanına saldırıyı Belucistan Kurtuluş Ordusu’na (BLA) bağlı Majeed Tugayı üstlendi. Tam burada anımsamamız gereken bir olay daha var.
IŞİD’in İran’da 3 Ocak’ta terörist saldırılar düzenlediği süreçte, Belucistan Kurtuluş Cephesi de İran’ı hedef almıştı. İran sonrasında Pakistan topraklarında bu örgüte misilleme düzenlemişti. İki ülke arasında kısa süreli bir gerginlik oluşmuştu.
İran’ın eş zamanlı olarak farklı terör örgütleri tarafından hedef alınması elbette tesadüf değildi.
3 Ocak’ta İran’ı hedef alan saldırılardan sonra işaret etmiştik: ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri varlığının gerekçesi IŞİD’le mücadeleydi. Irak hükümetinin “IŞİD bitti, topraklarımı terk et” dediği süreçte IŞİD aktif hale geliyor ve İran, Irak, Suriye ve Türkiye’de terör eylemleri düzenliyor, “kullanışlı düşman” olarak ABD’nin askeri varlığının sürmesine gerekçe üretiyor!
IŞİD 22 Mart’ta bu kez Moskova’da ortaya çıkıyor. 20 ve 26 Mart’ta ise Çin BLA tarafından Pakistan’da hedef alınıyor.
Bunlar tesadüf mü?
ABD’ye yarayan terör
Moskova’ya terörist saldırıyı incelediğim son makalemi şu sözlerle bitirmiştim: “Orta Asya’dan Ukrayna’ya, Irak ve Suriye’den Karadeniz’e, geniş coğrafyamızda çok boyutlu bir güç mücadelesi sürmektedir; sadece faile işaret eden parmaklara bakmak aldatıcı olabilir, o nedenle geniş siyasi arka plana bakılmalıdır.”
Nitekim Rusya Devlet Başkanı Putin de “Terör saldırısının kimin eliyle gerçekleştirildiğini biliyoruz, ilgi odağımızda ise azmettirenler var” diyerek saldırıyı üstlenen IŞİD’i azmettirenlere işaret etti.
Emperyalist ABD’nin hedefinde hangi ülke varsa, o ülkeyi hedef alan terörist saldırılar yaşanıyor. Adları ne olursa olsun, o terörist örgütlerin saldırıları son tahlilde ABD’ye yarıyor.
Çünkü terör, ABD’nin “özel savaş” yönteminin bir parçasıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mart 2024
Moskova’ya terörist saldırının siyasi arka planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/03/2024
22 Mart’ta Moskova’da bir konser salonunu hedef alan ve 130’dan fazla insanın ölümüne yol açan terörist saldırı, Rusya’nın da merkezinde olduğu geniş coğrafyamızdaki güç ilişkileri açısından dikkat çekici.
O nedenle saldırının siyasi arka planını analiz etmeliyiz öncelikle…
ABD IŞİD’e, Rusya Ukrayna bağına işaret ediyor
Moskova’daki terörist saldırının ortasında, daha operasyon sürerken, ABD’li yetkililerin “saldırıya Ukrayna’nın ya da Ukraynalıların dahli olduğuna ilişkin bir emare yok” açıklaması yapması, fazlasıyla şüpheli.
Oysa Putin başta Rus yetkililer “Ukrayna bağı”na işaret ediyor, teröristlerin Ukrayna’ya geçme hazırlığındayken yakalandığının altını çiziyor.
Öte yandan saldırıyı IŞİD’in üstlenmesi meseleyi daha da ilginç kılıyor. ABD’nin “kullanışlı düşmanı” IŞİD, ağırlıklı olarak üç aydır “yeniden” sahnede: ABD’nin hedef aldığı ülkelerde; İran, Türkiye, Irak, Suriye ve Rusya’da saldırılar düzenliyor!
3 Ocak’ta İran’ı, 22 Mart’ta Rusya hedef alan kanlı saldırılar, yeri, büyüklüğü ve etkisi bakımından iki ülke için de ilkti. Bu iki takvim arasında, Irak, Suriye ve Türkiye’de de IŞİD eylemdeydi.
YPG devletçiği kaldıracı olarak IŞİD
Bölgenin son dönemdeki en önemli tartışma konularının başında, ABD’nin askeri varlığı sorunu geliyor. Rusya, İran ve Türkiye’nin oluşturduğu Astana Platformu’nun da ele aldığı konulardan biri bu.
İşte ABD’nin Irak ve Suriye’den çıkarılmasının gündeme geldiği, Iraklı yetkililerin “IŞİD bitti, topraklarımızda ABD’ye gerek yok” dediği ve “IŞİD karşıtı koalisyonun” varlığının müzakere edilmeye başlayacağı süreçte IŞİD ortaya çıktı ve üç aydır saldırılar düzenliyor.
IŞİD, 2014’ten itibaren ABD tarafından PYD/YPG’ye uluslararası meşruiyet sağlamanın aracı olarak değerlendirilmişti. “Kötü IŞİD’e karşı insanlığı savunan iyi PYD/YPG” teması Atlantik medyasında ince ince işlendi. Böylece Suriye’nin kuzeyinde bir PYD/YPG devleti yolunun taşları döşenmiş oldu.
Ancak ABD’nin Irak’tan çekilmesi demek, Suriye’den de çekilmeye mecbur kalması demekti. ABD’nin Suriye’den çekilmesi ise PYD/YPG devleti inşa sürecinin çökmesi demekti.
İşte IŞİD’in tam da bu süreçte, ABD’nin bölgedeki varlığını sürdürmesine gerekçe üretecek şekilde yeniden aktif olması, elbette onun “kullanışlı düşman” olma özelliğiyle ilgiliydi.
Ukrayna cephesine özel savaş ihracı
Meselenin Ukrayna cephesi boyutu da önemli. ABD’nin daha çatışmanın ortasında parmağıyla IŞİD’i gösteren tutumu karşısında, Rus yetkililerin “Ukrayna bağı”na dikkat çekmesi önemli. Önümüzdeki günlerde netleşecektir.
Bu boyut konusunda bir siyasi arka plan analizinde altını çizebileceğimiz iki unsur var:
1) “Nuland’ın isrifası”nı ele aldığım 22 Mart tarihli son yazımda anımsatmıştım. Kiev’i son olarak 31 Ocak’ta ziyaret eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Ukrayna operatörü Nuland, buradan Putin’e “savaş alanında güzel sürprizler” sözü vermişti!
2) “Ukrayna’ya özel savaş ihracı” başlıklı 2 Mart tarihli yazımda iki olasılığı incelemiştim: “ABD ve İngiltere nasıl ‘uzun savaş’ sürdürecek? Ya Ukrayna’ya ‘savaşacak asker’ gönderecekler ya da Ukrayna’ya ‘özel savaş’ ihraç edecekler.”
Kısacası, Orta Asya’dan Ukrayna’ya, Irak ve Suriye’den Karadeniz’e, geniş coğrafyamızda çok boyutlu bir güç mücadelesi sürmektedir; sadece faile işaret eden parmaklara bakmak aldatıcı olabilir, o nedenle geniş siyasi arka plana bakılmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mart 2024
Nuland’ın istifası: Ukrayna stratejisinin çöküşü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/03/2024
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland’ın istifası sıradan bir olay değil. Çünkü hem Nuland sıradan bir diplomat değil, hem de istifasının gerisinde “istifaya zorlanma” işaretleri var.
İstifanın nedenlerine geçmeden önce, bilmeyenler için Nuland’ı tanıtalım:
Kurabiyeci diplomat
Victoria Nuland, her şeyden önce ABD’nin “operasyonel” diplomatlarındandı.
Ukrayna’da 2014’te düzenlenen “turuncu darbe” sırasında eylemcilere dağıttığı kurabiyelerle hafızalara kazınan Nuland, Rusya’yı hedef alan Ukrayna stratejisinin uygulayıcılarındandı.
Hatta Nuland, “Ukrayna halkının jeopolitik yönelimini” değiştirmek için yaklaşık 5 milyar dolar harcadıklarını da övünerek açıklamıştı.
İllüzyonist Atlantik medyası tarafından “demokrasi” diye pazarlanan 2014’teki Maydan olayları, yani turuncu darbe, arkasında bizzat ABD’nin olduğu ve Rusya’yı hedef alan kapsamlı bir operasyondu.
Bizzat ABD Başkanı Barack Obama, 3 Şubat 2015’te CNN’e verdiği röportajda ABD’nin bu hükümet darbesindeki rolünü ortaya koymuştu: “Putin, Maydan protestoları ile Ukrayna’da yönetimin değişiminde bizim aracı olmamıza hazırlıksız yakalandı.”
Kısacası Nuland’ın elinden yenilen, aslında kurabiye değildi; Ukrayna’nın Rusya’ya karşı “ileri karakol” yapılmasında yutulan zokaydı!
Nuland’ın son başarısızlığı
Bugün sürmekte olan Ukrayna-Rusya savaşı, gerçekte 2014’te başlayan bir Rusya-ABD çatışmasıdır.
Ve tüm bu süreç boyunca, Nuland hep başrolde oldu. Son olarak 31 Ocak 2024’te Kiev’i ziyaret eden Nuland, buradan Putin’e “savaş alanında güzel sürprizler” sözü vermişti! Sözünü tutamadan istifa etmek zorunda kaldı.
Nuland’ın son görevi, Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski ile Genelkurmay Başkanı Zalujni arasındaki sorunları çözmekti. Çözemedi, Zelenski yeni bir genelkurmay başkanı atadı, Zalujni Londra’ya büyükelçi olarak gönderildi.
ABD’nin Ukrayna hesabı tutmadı
ABD’de Nuland’ın istifası sonrası ona ateş püskürenler, izlediği çizginin doğurduğu sonuçlara tepki gösterenler var. Bunlardan biri de CIA’in eski üst düzey yetkililerinden olan terörle mücadele uzmanı ve gazeteci Philip Giraldi. Eski CIA yetkilisi Giraldi, “Nuland’ın ABD-Rusya ilişkilerini bozarak dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirdiğini” belirtti.
Kurabiyeci Victoria Nuland’ın “kötü mirası” ortada. Ama meseleyi şöyle de yorumlayabiliriz: Nuland’ın istifası, uygulayıcısı olduğu Ukrayna stratejisinin çöküşüyle ilgilidir. Çünkü:
– 2014’teki darbe sonrasında Ukrayna’yı NATO’ya üye yapacaklardı, olmadı. Tersine Donbas’taki Rus nüfusun yaşadığı bölgeler bağımsızlık kararı aldılar. Bağımsızlık kararı alan bölgelerden Kırım Rusya’ya katıldı.
– Sonrasında Ukrayna cephesi üzerinden Rusya’yı gerileteceklerini düşündüler, olmadı. Bu kez Kırım’dan sonra Donbas cumhuriyetlerini de kaybettiler.
– Güya yaptırımlarla Rusya’nın ekonomisi bozulacak ve muhalefet Putin’i devirecekti; tersine Avrupa ekonomileri bozuldu, Putin yüzde 88 ile başkanlığını pekiştirdi.
Kısacası ABD’nin Ukrayna stratejisi başarısız oldu, Putin Ukrayna’nın hem en önemli sanayi bölgesini hem de Karadeniz açısından en kritik olan yerleri Rusya’ya kattı.
Olan Nuland’ların kurabiyesini yiyerek “zehirlenen” Ukraynalılara oldu. Yönetenlerin emperyalistlerin çıkarlarına alet olduğu yerde, bedelini kanlarıyla hep yoksul halk ödüyor ne acı ki…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mart 2024
Erdoğan-Bahçeli muhtaçlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/03/2024
Erdoğan’ın “Benim için bu bir final. Yasanın verdiği yetkiyle bu seçim son seçimim” sözlerini daha önce bu köşede “Erdoğan’ın finali” başlığıyla yorumlamıştım. (11.3.2024).
Elbette Erdoğan bırakmayı düşünmüyordu, bu sözü “kazanabilmek için seçmene ağıt ve kurduğu rejimden nemalanan sermaye kesimlerine mesaj olarak okumak lazım”dı.
Ve o makalede, Erdoğan’ın şu hedefine işaret etmiştim: “Erdoğan belediyeleri kazanırken aynı zamanda yeni anayasa yapma gücü de elde etmek istiyor. Böylece ‘yasanın verdiği yetkiyle son seçim’den, yeni anayasanın vereceği ömür boyu başkanlık yoluna çıkmak istiyor.”
Erdoğan’a yalvaran Bahçeli
Hafta sonu MHP’nin kurultayı vardı. Bahçeli kurultay konuşmasında Erdoğan’ın o sözüne de değindi: “Ayrılamazsın, Türk milletini yalnız bırakamazsın. Yeni yüzyılın kurtarıcı lideri olarak sizi görmek istiyoruz.”
Adeta Erdoğan’a yalvaran, “bizi bırakma” diyen Bahçeli’nin bu tutumu siyaset biliminin konusu olmayı aşmaktadır.
Peki Erdoğan nasıl ve neye dayanarak bırakmayacak? İki olasılık var:
1) Anayasanın 116. maddesine göre “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.”
Biliyorum, şu anda çoğunuz iki değil, üç diyorsunuz, haklısınız. Haklısınız ama ne yazık ki ana muhalefet partisinin muhalefet edememesi nedeniyle, Erdoğan “ikinci dönemi” için yasallık kazanmış oldu!
Erdoğan’ı değil, anayasayı mağdur ettiler
Mayıs 2023 seçimi öncesinde ısrarla belirtmiştik: Anayasanın 101. maddesi açık: “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.”
Ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu ise “Erdoğan’ın 3. dönem adaylığına itirazımız yok” demişti. Neye göre itirazı yoktu? Tamam Erdoğan’ın adaylığı anayasaya aykırıydı ama Erdoğan mağdur edilmemeliydi!
Ve Erdoğan’ı değil, anayasayı mağdur ettiler!
Erdoğan Anayasa’ya aykırı şekilde üçüncü kez seçildi ve ne yazık ki 2014’teki ilk seçilişini “eski sistem” diye elbirliğiyle iptal edip, ikincisini ilk, üçüncüsünü iki haline getirdiler! Oysa mesele sistem meselesi değil, anayasa meselesi. Yeni bir anayasa yapılmadı, bu anayasa o sistemde de bu sistemde de vardı ve 101. maddesi aynı şekilde “iki kez” sınırı koyuyordu!
Bahçeli olmasa Erdoğan kazanamaz
2) Erdoğan’ın devam edebilmesinin ikinci yolu ise tümden yeni bir anayasa yapılmasıdır. Böylece şu kadar seçim bu kadar başkanlık diye uğraşmayıp, ömür boyu başkanlık modeline geçebilirler!
Nasılsa dün “Erdoğan anayasaya uymuyorsa, anayasayı Erdoğan’a uyduralım” diyerek Erdoğan’a “tek adam rejimi” kapısı açan Bahçeli var! Bugün de çantasından başka bir tavşan çıkarır…
Çıkarır da nasıl olabiliyor bu? Erdoğan’ın ilk kez cumhurbaşkanı seçildiği 2014’te ona en sert muhalefeti yapan, bu köşede yer veremeyeceğimiz ifadeleri kullanan, en hafifinden “Erdoğan senden cumhurbaşkanı olmaz” diyen Bahçeli, çok değil üç yıl sonra “anayasayı Erdoğan’a uydurma” aktörü oldu, bugün de “bizi bırakamazsın” diye yalvarıyor…
Çünkü Erdoğan Bahçeli’ye, Bahçeli de Erdoğan’a muhtaç: Bahçeli olmasa Erdoğan 2018 ve 2023’te cumhurbaşkanı seçilemezdi, Erdoğan olmasa Bahçeli 27 yıldır MHP Genel Başkanı olamazdı.
Sonucu ortada, MHP’den en az şu andaki MHP kadar büyüklükte İYİP çıktı, İYİP’ten de onu geçme potansiyeli taşıyan Zafer Partisi çıktı. MHP’nin üç parça olması pahasına o koltuk korundu, korundu çünkü o koltuk Erdoğan’a da koltuk hediye ediyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mart 2024
Yeni Soğuk Savaş’ın aracı olarak demokrasi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/03/2024
Emperyalist ABD için dünyaya “tam egemen olmak” dün de söz konusu değildi, bugün de… ABD açısından gerçekçi olan, dünyayı ikiye bölerek kendi dünyasına egemen olmasıydı.
İşte Soğuk Savaş bunun geçen yüzyıldaki yöntemiydi. ABD daha II. Dünya Savaşı bitmeden 1944’te kurmaya başladığı yapılarla “kendi dünyasının” düzenini oluşturmaya soyundu. Böylece Atlantik’in iki yakasındaki dünyaya egemen olacaktı.
Dünya esas olarak kapitalist dünya ve sosyalist dünya diye ikiye ayrılmıştı. Atlantik patronu ABD, kendi dünyasını kapitalizm-liberalizm-demokrasi özdeşliği üzerinden tahkim edecek ve bunu yavaş yavaş Atlantik’in dışına dayatacaktı. Ekonomiyle, kültürle yapacaktı bunu.
SSCB’nin yıkılması ile ABD’nin elinin iyice serbestleştiği şartlarda o dayatma, doğrudan silahlı bir dayatma halini aldı. ABD Yugoslavya’yı bölerken de, Afganistan ve Irak’ı işgal ederken de, Libya ve Suriye’ye saldırırken de aracı demokrasiydi. Halklara bombayla demokrasi götürüyordu, özgürlük götürüyordu, insan hakları götürüyordu!
Bunun nasıl bir palavra olduğu elbette görüldü, ancak ne yazık ki milyonların kanıyla görüldü…
ABD’nin yeni Soğuk Savaş’ı
ABD, son birkaç yıldır yeni bir “Soğuk Savaş” düğmesine basmış durumda, çünkü yine kamplaşmaya ihtiyacı var. Çok kutupluluk ve Küresel Güney’in ortaya çıkması, ABD’nin eski dünyasını bile etki altına almıştı; Atlantik’in öbür yakasındaki kimi ülkeler ABD’den özerk hareket etmek istiyordu, AB ayrı bir güç merkezi olmak istiyordu.
İşte ABD “yeni Soğuk Savaş”ı bu tablo nedeniyle başlattı: Çin ve Rusya “tehlikesi” üzerinden Avrupa’yı yeniden yanında tutacaktı; askeri aygıtı NATO’yu genişleterek sıkıştırdığı Rusya’nın boğulmamak için hamle yapmasını, özerklik arayan Avrupalı müttefikleri üzerinde yeniden tahakküm kurmanın zemini yapacaktı.
Artık SSCB yoktu, kapitalist sisteme geçmiş bir Rusya vardı. Çin ise hem kendi sosyalizmini çevre ülkelere dayatmıyor hem de bu nedenle SSCB gibi bir blok kurmuyordu. Dolayısıyla ABD için şartlar eski Soğuk Savaş’taki gibi kapitalist-sosyalist dünya saflaşmasına uygun değildi.
ABD eski Soğuk Savaş’ın kapitalizm-liberalizm-demokrasi özdeşliğinin demokrasi parçasını aldı ve yeni Soğuk Savaş için esas ayraç haline getirdi. Eski dünyası üzerinde yeniden tahakküm kurmak isteyen ABD için yeni saflaşma artık şöyleydi: Demokrasiler ve otokrasiler!
Türk demokrasisini Amerikancılık budadı
Emperyalist ABD bunu bizzat 2021 yılında Demokrasi Zirvesi düzenleyerek kurumsallaştırmaya geçti. 2023 yılında ikincisini ve şu günlerde de üçüncüsünü düzenliyor.
Demokrasinin bir bölme kavramı haline getirildiği bu yeni Soğuk Savaş’ta ABD’nin yanında olanlar “demokrat”, ABD’ye karşı olanlar ya da tarafsız olanlar, hatta ABD’nin yanında olduğu halde kendi bölgesinde özerk davranmaya çalışanlar toptan otokrat ilan edildi!
Türkiye de ABD’nin demokrasi zirvelerine dahil edilmeyenler ülkelerden biri. Oysa ABD’nin kampında, NATO üyesi, kapitalist ve ABD’nin savunduğu türden demokrasiye de listedeki pek çok ülkeden daha yakın. Ama bölgesinde özerk davranmaya çalışıyor, ama Rusya’yla iyi ilişkiler kuruyor, ama İran’la işbirliği yapıyor vb…
Elbette Türk demokrasisi “tek adam rejimi” ile hayli tırpanlanmış durumda ama bu hali bile ABD’nin demokrasi zirvesine davet ettiği kimi krallıklardan elbette çok daha demokratik…
Üstelik Türk demokrasisinin budanması da Türkiye’nin “Küçük Amerika olma” hedefli Atlantik süreciyle başladı; ABD’nin komünizmle mücadele süreçlerinde ağır yaralar aldı; ABD’nin o süreçte panzehir haline getirdiği Türk-İslam sentezcileri eliyle bugünkü büyük çöküşüne uğradı. Yani ABD’nin demokrasi zirvesine davet etmediği Türkiye’nin demokrasisinin bu gerilemesinde emperyalist ABD doğrudan sorumludur!
Hangi demokrasi?
Neyse, mesele zaten demokrasi de değildir. Çünkü demokrasi ABD’nin kendi emperyalist çıkarları için araçtır. Demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi ilerici kavramlar, ne yazık ki ABD’nin elinde pazarı “serbest piyasaya” açılacak ülkelere karşı kullanılan bir sopaya dönüştü.
Son birkaç yıldır ise ABD bunu zengin Batı/Kuzey ile gelişen Doğu/Güney arasındaki kamplaşmanın ayracı haline getirmeye çalışıyor.
Oysa demokrasi, bir halk yönetimi olarak, belki de en ilkel halini günümüz ABD’sinde sürdürüyor. Antik-Yunan’da demokrasi nasıl sadece mülk sahibi özgür yurttaşlara bir hak idiyse, bugün de “Amerikan demokrasisinde” aslında esas olarak sermaye sahipleri, hatta sermayenin mali kanadı için bir hak… ABD’de birbirinin aynısı iki parti arasında süren “demokrasi oyununda” başkan adayları, seçiciler tarafından belirleniyor, seçilebilmenin esas kriterini de “en çok reklam fonu toplayabilmek” oluşturuyor. Yani Amerikan demokrasisinde gerçekte halk yok! Parayı veren düdüğü çalar demokrasisi!
Temsili rejimin “gerçek demokrasi” diye dayatıldığı, demokrasinin olmazsa olmazı olan eşitliğin ise “fırsat eşitliği” aldatmacasıyla ortadan kaldırıldığı bu demokrasi, ABD tarafından zorla dayatılmaya çalışılıyor.
Oysa halk demokrasileri, halkın mahallelerden, işyerlerinden, üniversitelerden itibaren karar süreçlerine daha doğrudan katıldığı Çin benzeri örneklerinde çok daha olgun hallerini yaşıyorlar. ABD’nin bu daha olgun demokrasileri “otokrasi” diye yaftalamaya kalkması ise elbette emperyalist ABD’nin illüzyon uğraşından başka bir şey değildir.
Unutulmamalı, sınıflı toplumlarda “saf demokrasi” yoktur, “sınıf demokrasisi” vardır; yani mesele “hangi sınıf” meselesidir.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
19 Mart 2024
Stratejik kapan
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/03/2024
Türkiye’nin sosyalistleri, 70 yıldır o gerçeğe işaret ediyordu. Bugün bizzat NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg söylüyor. NATO içinde hiçbir ülkenin kendi başına savunma planlaması yapamayacağını, kimin hangi savunmayı yapacağından hangi silahı üreteceğine NATO’nun karar vereceğini belirtiyor…
Anımsayacaksınız, Savunma Sanayii Başkanı Haluk Örgün 18 Şubat’ta Antalya’da yaptığı konuşmada, başkanlık bünyesinde bir NATO müdürlüğü kuracaklarını müjdelemiş, ben de 19 Şubat’ta bu köşede, “nereden çıktı bu NATO müdürlüğü” diye itiraz etmiştim.
İtiraz etmiştim çünkü bir NATO müdürlüğü, belki de en çok Savunma Sanayii Başkanlığı bünyesine tersti! Çünkü bu kurum, ABD’nin silah ambargosuyla yüzleşilen acı durum karşısında bulunan Aselsan (1975) ve Havelsan (1982) çarelerinin üzerinde inşa olmuştu 1985’te…
Silahta ABD/NATO’ya bağımlılığın acı faturası karşısında bağımsız ve ulusal silahlanma demekti. 40 yıl sonra oraya bir NATO müdürlüğü yerleştirmek, vahimdir.
Bağcıoğlu’nun itirazı
Peki nereden çıkmıştı bu NATO müdürlüğü? Doğrusu konu ne siyasette ne de basında hak ettiği önemi bulmadı.
Neyse ki bir hafta sonra CHP’nin Milli Savunma Bakanlığından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı emekli Tümamiral Yankı Bağcıoğlu gazetemizden bu girişime önemli bir itirazda bulundu. Gerekçeleriyle bu girişimin yanlışlığına işaret etti. (Cumhuriyet, 26.2.2024).
Ancak “yerli ve milli” iktidarın temsilcileri, Savunma Sanayii Başkanlığı’nda bir “NATO müdürlüğüne” neden ihtiyaç duyulduğunu bir türlü doyurucu şekilde açıklamadılar.
Ama yanıtı yaklaşık bir ay sonra ortaya çıkacaktı… Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, “7. Türkiye-ABD Stratejik Mekanizma Toplantısı”nda, savunma sanayi alanında işbirliğine odaklı bir diyalog grubunun kurulduğunu duyurdu. (AA, 13.3.2024).
Jeffrey’in mesajları
Açık ki ABD stratejik mekanizmayı, stratejik kapan gibi kullanıyordu. “Türkiye-ABD Savunma Ticareti Diyaloğu” ve Savunma Sanayii Başkanlığında “NATO müdürlüğü”, Türk-Amerikan ilişkilerindeki “S-400 – F-35” tıkanmasını açacak kilit olarak görülüyor olmalı…
Baksanıza, tam da bu süreçte, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey sahneye çıktı ve ilginç mesajlar verdi. Türkiye’de 80’lerin ortalarından itibaren çeşitli düzeyde ABD memurluğu yapan deneyimli Jeffrey, TRT Haber’de şunları söyledi:
– CAATSA yaptırımlarının modası geçmiş durumda. Zaten Rusya’yla ilgiliydi, Türkiye ile alakası yoktu.
– Türkiye’nin S-400 satın almasının stratejik bir önemi yok, Türkiye’ye Rus silah akışı yok. Sorun yok.
– S-400 meselesini halletmenin bir yolunu bulabiliriz. S-400 sistemi hiç devreye alınmadı. Kapatılması durumunda F-35’ten elde edebileceğiniz istihbarat üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktır. Diplomatik veya siyasi bir önemi yoktur.
– Suriye’de çalışmak için tercih edilen ortak Türkiye’dir.
– Orta Asya’nın tamamen Rusya ya da Çin’in kontrolüne geçmesini nasıl önleyebiliriz? Türkiye ile çalışmak, daha çok savunma ile ilgili…
ABD’nin çalıştığı oyun planı
Denilebilir ki bunlar ABD’nin bir emekli memurunun görüşleridir. Elbette öyle ama Jeffrey’in şu sözleri, bu görüşlerin ağırlık kazanmaya başladığına işaret ediyor: “Ama Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Victoria Nuland’ın Türkiye’de olası bir F-35 seçeneğinden bahsederken herkesi şaşırtacak kadar iyimser olduğunu fark ettim.” (TRT Haber, 11.3.2024).
Irak ve Suriye’den çekilmeye zorlanan ABD’nin, hele de Türkiye-Irak güvenlik görüşmeleri sürecinde yeni bir oyun planı çalıştığı anlaşılıyor. Washington’un, savunma-silahlanma kartı ile Ankara üzerinde kontrol oluşturabilmeyi hesapladığı görülüyor. Baksanıza bir anda uçak motoru dahil pek çok konuda “ortak üretim” havuçları basına servis edildi!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mart 2024
Tek savunma, tek planlama
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/03/2024
NATO’nun önündeki en sıcak tartışma konularından biri, 1 Ekim’de kimin genel sekreter olacağıdır.
ABD, İngiltere ve Almanya’nın adayı Hollanda Başbakanı Mark Rutte. Ancak ilginç bir şekilde Romanya Devlet Başkanı Klaus Iohannis de adaylığını açıkladı.
Genel sekreter oybirliğiyle seçileceğinden ve Romanya kendine oy vereceğinden, bir uzlaşma olmadığı taktirde bir tıkanma yaşanacağı görülüyor. Bu, 2014’ten beri genel sekreter olan Jens Stoltenberg’in belki de beşinci uzatma almasına neden olacak…
NATO içinde iki sınıf
Peki sorun ne? İsimlerin ve ülkelerin rekabeti mi? Hem Iohannis’in hem de bazı Baltık ülkesi liderlerinin açıklamaları, daha derinde “iki NATO, iki AB” tartışmasının yürüdüğüne işaret ediyor.
Örneğin Estonya Başbakanı Kaja Kallas, “NATO’da birinci sınıf, ikinci sınıf ülkeler konusu var. Eşit miyiz, değil miyiz” diye soruyor.
Örneğin Eski Letonya Savunma Bakanı Artis Pabriks, “Bize yeterince danışılmadığını düşünüyoruz” diyor.
Kısacası Avrupa içindeki “Batı” ile “Orta ve Doğu Avrupa” ayrışması, NATO’ya da yansımış görünüyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da bu ayrışmayı, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine liderlik yapabilmeye çevirme peşinde…
Stoltenberg’in işaret ettiği asıl mesele
Anadolu Ajansı’ndan Nazlı Yüzbaşıoğlu, 1 Ekim’de dördüncü uzatması bitecek olan NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile önemli bir söyleşi yaptı.
Yüzbaşıoğlu, Stoltenberg’e “AB’nin savunma sanayi yeteneğini geliştirmeye dönük yeni stratejisi”ni de sormuş. Stoltenberg’in yanıtı, biz NATO karşıtlarının anlatmaya çalıştığı “asıl meseleyi”, çırılçıplak ortaya koymuş:
“İyi olmayan şey; NATO’nun çabalarını mükerrer kılmak, rekabet etmek ve üst üste bindirmektir. Örneğin; iş müttefiklerimizin neye yatırım yapacaklarına karar vermesi ve kabiliyet hedeflerinin belirlenmesine geldiğinde, bu NATO’nun temel sorumluluğudur. Savunma planlamasının bir parçasıdır. Çünkü doğru bir kolektif savunma, savaş alanında da birbirini tamamlayan unsurlara dayanmak zorundadır. Dolayısıyla NATO’nun savunma planlaması, her bir müttefik için belirli kabiliyet hedefleri belirlemek, NATO’nun işidir.
“NATO içinde elbette iki kanatlı savunma planlama süreçlerimiz olamaz. Hem NATO hem de AB üyesi olan NATO müttefiklerinin iki ayrı hedefi olamaz. Yani iki hedef birden olamaz. NATO’nun temel kabiliyeti, standartlar da NATO’nun belirlediği bir şey olmalıdır. NATO müttefikleri arasında yeni bariyerler kurmak, kolektif savunmayı güçlendirme çabalarımızı baltalayacaktır.” (AA, 15.3.2024).
NATO’da Türkiye’ye verilen rol
Yani Stoltenberg, özetle başlığa çıkardığımız mesajı vermiş oluyor: “Tek savunma, tek planlama.”
NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, NATO içinde hiçbir ülkenin kendi başına savunma planlaması yapamayacağını, kendi başına silahlanmaya soyunamayacağını ve tek standarda uymak zorunda olduğunu; kimin hangi savunmayı yapacağından hangi silahı üreteceğine NATO’nun karar vereceğini belirtiyor.
Tam da bu nedenle Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkıyoruz zaten. Çünkü burada temel sorun şu: Tek savunma planlaması olacaksa, bu kimin savunma planlaması olacak, hangi ülkenin savunması esas alınacak, hangi ülkenin güvenlik çıkarı belirleyici olacak? Yanıt ortada: ABD.
Türkiye de diğer NATO ülkeleri de ABD’nin savunma planlamasına tabi. Dün, ABD o planlamayı SSCB’nin Avrupa’ya saldırı olasılığına karşı yapmış, bu nedenle de Türkiye’ye, Avrupa’ya zaman kazandırma görevi verilmişti; Ankara “oyalayıcı faktör”dü. Yani NATO’nun Türkiye’yi savunması değil, Avrupa’nın savunulmasında Türkiye’nin feda edilmesi söz konusuydu!
Yerimiz bitti, ama bu çok önemli konuya devam edeceğiz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mart 2024