Archive for category Politika Yazıları
ABD’nin Gazze’de üs planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/03/2024
ABD ve AB, Gazze’ye gıda ve ilaç yardımı ulaştırmak için bir deniz koridoru oluşturdular: “Güney Kıbrıs – Gazze Deniz Koridoru.”
Hem Amerikalı hem Avrupalı yetkililer, karadan yardım ulaştırmanın mümkün olmaması nedeniyle bu deniz koridoruna yöneldiklerini açıkladılar.
Peki Gazze’nin beş sınır kapısı varken yardımlar neden karadan ulaştırılamıyor? Çünkü İsrail karadan yardım ulaştırılmasına izin vermiyor. Peki karadan yardım ulaştırılmasına izin vermeyen(!) İsrail, neden denizden izin veriyor?
Bombaya yardım kolisi örtüsü
Washington ve Brüksel’in planı şu: AB ülkeleri yardımları Güney Kıbrıs’a gönderecek. İsrail, Güney Kıbrıs’ta kargoları kontrol edecek. Ardından yardımlar gemilerle Gazze kıyısına gelecek. ABD Gazze kıyısında “seyyar bir liman” inşa ederek yardımların karaya ulaşmasını sağlayacak.
Plana dair çok önemli birkaç konu var: Bir kere Pentagon’un açıklamasına göre ABD’nin seyyar liman kurması 60 günü bulacak. Demek ki İsrail’in en az 60 gün daha Gazze’ye saldırmasına, Gazze’yi ablukada tutmasına seyirci kalacaklar. Şöyle de söyleyebiliriz: Emperyalist ABD ve AB, Filistinli çocuklara mama ve ilaç verip dünyanın baskısını yumuşatırken, İsrail de Filistinli öldürmeye devam edecek. Yani bombayı yardım kolisiyle örtmüş olacaklar!
İsrail’i gaz merkezi yapma hedefi
Öte yandan İsrail, bu planın gereği olarak Güney Kıbrıs’ta bir liman kiralayacak. Böylece ne olmuş olacak? ABD’nin Gazze’de, İsrail’in de Güney Kıbrıs’ta kullanacağı limanları olacak.
Mesele sadece yardım olabilir mi? Başta sorduğumuz soruyu yineleyelim: ABD ve AB’nin karadan yardım yapmasına izin vermeyen(?) İsrail, bu ülkelerin denizden yardım yapmasına neden izin(!) veriyor?
Yanıtın bir bölümü Doğu Akdeniz’in enerji-politiğinde: Gazze’nin 30 km açığında bazı araştırmalara göre 100, bazı araştırmalara göre de 280 milyar metreküp doğalgaz var.
İleri karakolu olarak İsrail’in güvenliğini garanti etmek isteyen ABD, bunun yolu olarak İsrail’i bölgenin enerji-politik güç merkezi yapmaya çalışıyor. Doğu Akdeniz’deki saflaşma, Körfez gazını Avrupa’ya ulaştırmak için boru hatlarıyla İsrail’e taşıma projesi, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’a karşı Hindistan’dan Avrupa’ya uzanan İsrail merkezli bir yol oluşturmak gibi hamleler bu amaçlaydı.
Biden’ın Netanyahu’ya mesajları
Meselenin bir yönü de şu: 7 Ekim bir kırılma, bir milat. 7 Ekim, toprağa gömülmeye çalışılan Filistin Devleti’ni yeniden gündeme getirdi. Öyle ki, Küresel Güney’in “iki devletli çözüm” çıkışının getireceği kaçınılmaz sonuç karşısında, ABD kendisi “iki devletli çözümü” mecburen savunmaya başladı. Böylece hem süreci hem de sonucu kontrolünde tutabilmeyi hesaplıyor. Ancak Netanyahu yönetimi buna yanaşmıyor.
Biden yönetimi bu nedenle gerekirse Netanyahu’yu tasfiye edeceğinin işaretlerini verdi: Gantz’ın ABD’ye davet edilmesi, Netanyahu’nun buna “İsrail’de yalnızca bir başbakan var” diyerek tepki göstermesi, ABD İstihbarat Direktörlüğünün “Netanyahu’nun sağcı koalisyonu tehlikede, İsrail’de hükümete karşı büyük protestolar bekleniyor, daha ılımlı bir hükümet olası” içerikli raporu ve bu raporun Tel Aviv’de “Washington’un darbe girişimi” olarak yorumlanması…
Özetle Gazze’ye yardım ulaştırmak için Güney Kıbrıs’tan bir deniz koridoru açılması ve ABD’nin Gazze’de liman kurması, gerçekte Washington’un bir üs elde ederek, daha resmi kabulünden önce Filistin Devleti’nin boğazına sarılması demektir. Çünkü ABD’nin stratejisi İsrail’i gaz merkezi yaparak güvenliğini garanti etmektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Mart 2024
Amerikan silahı – Çin barışı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/03/2024
Uluslararası boyutlu krizlere müdahalede iki model karşı karşıya gelmiş durumda: ABD “silah satarak” krizleri derinleştirirken, Çin “barış masası kurmaya çalışarak” çözüm arıyor. Yani bir taraf krizi harlamanın, diğer taraf ise krizi çözmenin aktörü olarak sahnede…
ABD, mevcut krizlerden bazılarının aynı zamanda sorumlusu durumunda. Örneğin Ukrayna’da…
ABD enerji şirketleri 3 kat kazandı
Emperyalist ABD tekelleri, covid-19 salgınını, savaş ekonomisiyle aşmaya çalışıyor. ABD’nin hem enerji şirketleri hem de silah şirketleri, Ukrayna krizi üzerinden kasalarını dolduruyor.
Önceki yazımda verileri aktarmıştım: ABD’nin petrol ve doğalgaz şirketlerinin kârları, Biden döneminde, yani çoğu Ukrayna savaşı sürecinde, üçe katlandı. İlk 10 şirket, Trump yönetimindeki aynı dönemde 112 milyar dolar birleşik net gelir elde etmişti. Biden yönetiminin ilk üç yılında ise 313 milyar dolarlık birleşik net gelir elde etmiş durumda.
ABD’nin ilk 10 şirketinin toplam piyasa değeri, Trump’ın ilk üç yılındaki yüzde 12’lik düşüşe oranla, bu dönemde yüzde 132 artarak 1,1 trilyon doların üzerine çıktı.
Avrupa silah deposuna dönüştü
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) yayınladığı veriler, benzer tablonun silah endüstrisi için de geçerli olduğunu gösterdi:
Avrupa’nın silah ithalatı 2019-2023 döneminde, 2014-2018 dönemine kıyasla yüzde 94 arttı. Bu iki katlık artış ile Avrupa, ABD’nin istediği gibi silah deposuna dönüşmüş oldu.
Avrupa’nın en çok silah ithal eden ülkesi, yüzde 23 pay ile Ukrayna oldu. Ukrayna’ya en çok silah ihraç eden iki ülke ise yüzde 69 ile ABD ve yüzde 30 ile Almanya oldu.
ABD, 2014-2018 dönemine oranla 2019-2023 döneminde silah ihracatını yüzde 17 artırdı. Fransa ise bu dönemde silah ihracatını yüzde 47 artırarak Rusya’yı geçti ve ABD’nin ardından dünyanın en büyük ikinci silah ihracatçısı oldu. Bu veri, Macron’un Ukrayna’daki şahinliğinin de kaynağı elbette!
ABD’nin silaha ayırdığı pay
ABD silah üretimini ve satışını artırırken, Avrupa’yı silah deposu haline getirirken, medyası da tersinden propagandaya yöneldi geçen hafta: Amerikan medyası, Çin’in savunma harcamalarını bir önceki döneme göre yüzde 7,2 artırma kararını, “Çin Tayvan’a saldırmaya hazırlanıyor” diye propaganda etti.
Oysa Çin’in savunma harcamasını bir önceki döneme göre yüzde 7,2 artırması olağan bir durum. Çünkü hâlâ Çin’in savunmaya ayırdığı pay, gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 1.5 seviyesinde. Oysa ABD’nin savunmaya harcadığı pay, gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 3,5’u düzeyinde…
Yani silaha, savaşa, saldırıya asıl parayı ayıran ABD’dir.
Çin’in barış hamlesi
Evet, ABD Ukrayna krizine silah yığarken, Çin Halk Cumhuriyeti ise bir barış masası kurmaya çalışıyor. Daha önce Ukrayna konusunda 12 maddelik bir barış planı açıklayan Çin, “ikinci tur mekik diplomasisi” başlattı. Çin’in Özel Temsilcisi Li Hui, bu kapsamında geçen hafta sırasıyla Rusya, AB Genel Merkezi, Polonya, Ukrayna, Almanya ve Fransa’yı ziyaret etti.
Çin hem Rusya’nın hem de Ukrayna’nın kabul edileceği, tüm tarafların eşit şekilde katılacağı ve barış planlarının adil şekilde ele alınacağı bir uluslararası barış konferansı öneriyor.
Böylece Çin’in Şubat 2023’te açıkladığı 12 maddelik barış planı, yeniden Avrupa’nın gündemine sunulmuş oldu. “Çin’in Ukrayna Krizinde Siyasi Çözüme Dair Tutumu” başlıklı barış planında öncelikle “düşmanlıkların durdurulması”, “müzakerelerin yeniden başlatılması”, “Soğuk Savaş zihniyetinin terk edilmesi”, “stratejik risklerin azaltılması” ve “tüm ülkelerin egemenliğine saygı gösterilmesi” çağrıları yer alıyor. Plan bunlara ek olarak “insani krizin aşılması”, “tahıl anlaşmasının uygulanması”, “Ukrayna’nın restorasyonu” ve “nükleer santrallerin güvenliğinin sağlanması” konularına işaret ediyor.
Ukrayna krizi ve ABD baskısı nedeniyle büyük ekonomik kayıplar yaşayan Avrupa ülkeleri için Çin’in barış planı, aynı zaman bir çıkış planıdır!
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
12 Mart 2024
Erdoğan’ın finali
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/03/2024
Kemalist kesimde bile var bu hata; “Türkiye’nin 1946’da demokrasiye geçmesiyle…” diye başlarlar cümlelerine. Böylece Türkiye’de 1946’dan önce demokrasinin olmadığını belirtmiş, haliyle muhafazakârların ve liberallerin hoşuna gidecek şekilde, Atatürk döneminin antidemokratik olduğuna işaret etmiş olurlar!
Oysa 1946’da geçilen şey demokrasi değil, çok partililiktir.
Atatürk’ün Altı Ok’undan birinin adının demokrasi olmamasını da yanlış bir şekilde “Türkiye 1946’da demokrasiye geçti” cümlesine dayanak yaparlar. Oysa demokrasi Altı Ok’ta vardır: Halkçılık.
1921 Anayasa’sına temel oluşturan 1920 tarihli Halkçılık Programı, kelimenin tam anlamıyla demokrasidir. Zaten demokrasi, en yalın haliyle, halkın kendi geleceğini belirlemesidir. Halkçılık Programı, şuralar (meclis) sistemidir. Halkın nahiye şurasından başlayarak, kaza, vilayet ve en üstte merkez şura ile kendi kendisini temsilciler eliyle yönetmesidir.
Halkçılıktan yarım demokrasiye
Demokrasi, öyle bulanık bir kavram haline getirilmiştir ki asıl demokrasi olan halkçılığımız bile, kendi aydınlarımız tarafından demokrasi sayılmamaktadır. Varsa yoksa ABD’nin liberal demokrasisi!
Oysa ABD’nin liberal demokrasisi, halkçılığın yanında, hele de sosyalist demokrasinin yanında en az demokratik olanıdır. Bir kere demokrasi, ikisi de birbirinin aynısı olan iki parti modeli ile uygulanır. Adayları seçiciler seçer, seçilen aday da gerçekte en yüksek seçim fonunu oluşturan kişidir. Dolayısıyla asıl seçen sermayedir. Yani liberal demokrasi, fiilen sermayenin halk üzerindeki diktatörlüğüdür. Sosyalist demokrasi ise tersine halkın diktatörlüğüdür.
Ne yazık ki “Türk tipi başkanlık modeli” ile Türkiye de iki partili modele doğru zorlanıyor. Diğer partiler, ancak iki merkezin etrafında kümelenerek kendilerine yer bulmaya çalışıyor. İki merkez, müttefik olmayan ve seçime ayrı giren partileri, “rakibe hizmet etmekle” suçluyor. Tamam, bunu en çok iktidar yapıyor ama örneğin ana muhalefet de aday gösteren sosyalistleri ve komünistleri bazı bölgelerde “iktidara hizmet etmekle” suçluyor. Böylece halkın farklı eğilimlerinin temsil edilebilmesi iyice güçleşiyor.
Bu “iki merkezli” model, aynı zamanda ön seçimleri de zayıflatıyor. Böylece iktidarın zaten sandıkçılığa daralttığı demokrasi, parti içi demokrasinin de güdükleşmesiyle iyice tırpanlanmış oluyor.
Özetle 1920’nin halkçılığından, tek adam rejimine, iki merkezli modele, ön seçimsizliğe, yarım demokrasiye gerilemiş durumdayız.
Yarım demokrasinin finali
Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı ve Varlık Fonu Yönetim Kurulu Başkanı Erdoğan, belediye seçimleri için her gün bir ilde miting düzenliyor. Haliyle Adana’dan İstanbul’a, Malatya’dan Zonguldak’a kadar tün illerde fiilen belediye başkanı adayı gibi çalışıyor.
“Tek adam rejimi”nin doğal sonucu olarak partisinde ikinci, üçüncü, beşinci sırada etkin aktör kalmadığından, kazanabilmek için tüm illerde bizzat çalışmaya mecbur. Erdoğan’ın “Benim için bu bir final. Yasanın verdiği yetkiyle bu seçim son seçimim” demesini de “Erdoğan’ın finali” olarak değil, kazanabilmek için seçmene ağıt ve kurduğu rejimden nemalanan sermaye kesimlerine mesaj olarak okumak lazım.
Ve elbette demokrasinin de finali olarak okumak lazım. 30 yıl önce demokrasiyi “zamanı gelindiğinde inilecek tramvay durağı” olarak tanımlayan Erdoğan, 2024’te kalan yarım demokrasiye de final yaptırıyor. Çünkü seçimin görünen konusu belediye ama görünmeyen konusu da yeni anayasadır. Erdoğan belediyeleri kazanırken, aynı zamanda yeni anayasa yapma gücü de elde etmek istiyor. Böylece “yasanın verdiği yetkiyle son seçim”den, yeni anayasanın vereceği ömür boyu başkanlık yoluna çıkmak istiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Mart 2023
Thornburg Raporu
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 09/03/2024
Burjuvazinin Cumhuriyete ihanetini incelediğim önceki yazımda, ABD’li Max Weston Thornburg’un 1949 başında yayımlanan raporundan bahsetmiştim. 356 sayfalık rapor özetle Amerikan yardımının şartı olarak Türkiye’nin liberal ekonomiye geçmesini savunuyordu.
O yıllarda Thornburg dışında da başka ABD’liler raporlar hazırlamıştı ve hepsi esas olarak aynı tavsiyeye işaret ediyordu.
Sonuçlarını bugün acı bir şekilde yaşadığımız bu dönüşümde önem sahibi olduğu için bugün o raporu ele alacağım:
Standard Oil temsilcisi
Max Weston Thornberg, ABD Dışişleri Bakanlığının uluslararası ilişkiler ve petrol sanayi danışmanlarının başında gelen isimlerdendi. Ama daha önemlisi, Rockefeller’in ünlü Standard Oil petrol şirketinin de yöneticilerindendi.
Thornburg, ABD’nin 20. Yüzyıl Vakfı tarafından 1948’de Türkiye’ye gönderildi. Graham Spry ve George Soule ile birlikte Türkiye’de çalışmalara başlayan Thornburg, hükümet üyelerinden başlayarak çeşitli görüşmeler yaptı, Karabük başta bazı yerleri gezdi. Thornburg ve ekibinin çalışmaları, New York’ta 20. Yüzyıl Vakfı tarafından basıldı.
Bağımlılık önerileri
Dokuz bölümden oluşan raporun önerilerinden bazıları şunlardı:
– Devletçilik sonlandırılmalı ve liberal uygulamalara geçilmelidir.
– Hızlı ve planlı sanayileşme anlayışı terk edilmelidir.
– Demiryolu yerine karayolu ulaşımına öncelik verilmelidir.
– Ağır sanayi kurulması gerekli değildir. Örneğin Karabük Demir Çelik Fabrikası tasfiye edilmelidir. Ağır sanayi tesisleri kurmak yerine tarımsal üretimi arttıracak tedbirler alınmalı ve özel sektörün halkın ihtiyaçlarını karşılamaya dönük hafif sanayileşmesi teşvik edilmelidir.
– Kimya, makine, kâğıt ve selüloz gibi sektörlere girmeye şu aşamada gerek yoktur.
– Traktör fabrikası kurmaya gerek yoktur.
– Uçak ve motor üretimine gerek yoktur, projeleri iptal edilmelidir.
– Enerji üretimine gerek yoktur.
– İthal ikameci politikalara son verilmeli, ithalat serbest bırakılmalıdır.
– Yabancı sermayenin ülkeye girişi serbest bırakılmalıdır.
SSCB’ye karşı caydırıcılık
Evet, Türkiye bu önerileri yerine getirirse, Amerikan yardımları sürecekti. Peki ABD neden Türkiye’ye yardım edecekti?
ABD Başkanı Truman’ın Marshall Planı’nı yönetmek üzere atadığı Averell Harriman bu sorunun çok açık yanıtını veriyor. 1949 başlarında Türkiye’ye gelen ve başbakan ile görüşen Harriman, 6 Ocak 1949’da Washington’a gönderdiği telgrafta şöyle demektedir:
“Avrupa’nın hiçbir ülkesi bu kadar kararlı bir şekilde direnme iradesine ve kaynaklarını işleme hırsına sahip değildir. Yardımımızla ve yalnızca bizim yardımımızla Türkiye, Sovyet saldırganlığına karşı giderek daha etkili bir caydırıcı olabilir ve Doğu Akdeniz ve Avrupa’daki ekonomik gelişmelere katkıda bulunabilir.”
Atlantik için dönüşüm
Bir SSCB saldırısı karşısında Avrupa’ya zaman kazandırmak için “oyalayıcı faktör” olarak kullanılmak istenen Türkiye; bu amaçla ekonomisinden siyasetine, savunmasından eğitimine kadar biçimlendirilmeliydi.
ABD Arcansas Senatörü William Fulbright ve Illinois Senatörü Scott Lucas aynı yıl Ankara’ya geldiler ve 27 Aralık’ta Türkiye ile ABD arasında eğitim anlaşması imzaladılar. Böylece Fulbright Eğitim Komisyonu üzerinden Türk eğitimi de biçimlenmeye başlamış oldu.
1952’de NATO’ya girildiğinde ise “tam biçimlendirme” süreci başlayacaktı.
İşte bugün ABD’nin açık düşmanlığına rağmen hâlâ NATO’culuğu savunabilmek, temelleri o yıllarda atılmış bu büyük dönüşümün eseridir. Dolayısıyla NATO’culukla mücadele etmek, neredeyse Kurtuluş Savaşı vermek kadar zorlu bir iştir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mart 2024
Küçük Amerika burjuvazisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 07/03/2024
Eski TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, T24’te Cansu Çamlıbel ile uzun bir söyleşi yapmış. Bugün o söyleşideki şu tezini tartışacağız:
“TÜSİAD memleket derdini kendine dert edinen, iş alemi içindeki en önemli burjuvazi hareketi oldu. (…) Cumhuriyet burjuvazisi aslında yapabileceklerinin çoğunu yaptı. Cumhuriyet burjuvazisi içindeki grupların duruşlarından bir ödün verdiğini düşünmüyorum. Tam tersi, hâlâ durdukları yerde duruyorlar.”
Burjuvazi Cumhuriyete ihanet etti
Boyner’in iddiası doğru değil, sonuçları itibariyle de görülüyor: Burjuvazi, Cumhuriyete ihanet etti ve ülkeyi siyasal İslam’a teslim etti!
Kuşkusuz TÜSİAD, Boyner’in ifade ettiği gibi bir burjuva hareketidir ama yerini netleştirelim: Milli burjuvazi değildir. Tersine, Türkiye’nin Atlantik sürecinde semirmiş işbirlikçi burjuvazidir. TÜSİAD’ın kökü, ABD’li Max Weston Thornburg’un, Amerikan yardımı almak için liberal ekonomiye geçmeyi tavsiye eden 1949 tarihli raporundadır.
“Toprak reformuna” karşı çıkan büyük toprak sahiplerinin CHP’den ayrılıp kurduğu Demokrat Parti’nin Başbakanı Menderes,, “her mahallede bir milyoner” sloganlı “Küçük Amerika” programıyla iktidar oldu.
Ancak 27 Mayıs, işbirlikçi burjuvazinin semirmesinin önünde kısmen bir kesinti dönemi oldu. 27 Mayıs Anayasası’nın sağladığı özgürlükler ortamı, ortaya çıkan sendikalar ve işçi sınıfının önem kazanmaya başlayan gücü, burjuvaziyi endişelendirdi. İstanbul sermayesinin, yani en büyük burjuvazinin TÜSİAD olarak ortaya çıkması, işte o sürecin, 12 Mart’ın içindedir.
Ve o TÜSİAD, 12 Eylül’e giderken gazete ilanlarıyla hükümet darbesine soyundu. Türkiye’yi ABD’nin serbest piyasasına eklemlemenin programı olan 24 Ocak 1980 kararlarının alınması da, o kararları uygulayabilmek için 12 Eylül 1980 darbesinin yapılması da, 12 Eylül’ün Özal yönetimiyle büyük burjuvazinin iyice palazlanması da, yine büyük burjuvazinin ihtiyacı olarak toplumun dincileştirilmesi de hep bir ve aynı süreçtir.
Yani TÜSİAD, Türkiye’yi Atlantik sürecinde “Küçük Amerika” yapma programının sahibidir ve bu nedenle pekâlâ “Küçük Amerika burjuvazi” olarak isimlendirilebilir.
KİT’leri yabancılara satarak da ihanet ettiler
TÜSİAD, Türkiye’nin siyasal İslam’a teslim olmasının hem sorumlusu hem de ortağıdır.
TÜSİAD, ABD’nin Türkiye’deki “komünizmle mücadele” programının asıl sahibidir; büyük patronların solu ezmekte kullanılan siyasal partilerle finansal ilişkileri arşivlerdedir.
Aynı TÜSİAD bu amaçla siyasal İslamcılığın palazlanmasının da önünü açmıştır. Son 40 yılda zaman zaman siyasal İslamcılığa karşı çıkışları bir kategorik karşı çıkış değil, aşırılığın törpülenmesine yönelik hamlelerdir.
Zaten TÜSAİD, AKP iktidarından en memnun kesimdir; bunu açıkça ifade de ediyorlar. Çünkü AKP’nin dayandığı dindar taban dahil halk yoksullaşırken, TÜSİAD üyeleri, Cumhuriyet tarihinin en büyük kârlılık oranlarına AKP döneminde erişti. Çünkü Cumhuriyet’in kamu iktisadi teşekkülleri en çok AKP döneminde özelleştirmeler yoluyla kendilerine peşkeş çekildi. Ucuza aldıkları Cumhuriyet’in bu birikimlerini kısa zamanda yabancılara satmaları bile tek başına Cumhuriyet’e ihanet ettiklerinin göstergesidir.
Vatan ne ki?
Özetle burjuvazi, 70 yılda sola karşı panzehir diye dinciliğin önünü aça aça Türkiye’yi bugüne getirdi. Zaman zaman kimi TÜSİAD yöneticilerinin demokrasi ve laiklik konusunda endişe açıklamalarının hiçbir değeri yoktur. Çünkü son tahlilde Menderes, Demirel, Özal, Çiller ve Erdoğan zincirindeki halkaların her biri, TÜSİAD üyesi holdinglerdir.
Ne demokrasi ne laiklik ne de Cumhuriyet; TÜSİAD için zenginleşmekten daha önemli değildir. Nasılsa zenginliklerinin büyük kısmını da peyderpey dışarıya taşımaktadırlar!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Mart 2024
Biden’ın Netanyahu’yu hizaya sokma girişimi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/03/2024
İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu ile Savaş Kabinesi Üyesi Benny Gantz yine karşı karşıya geldi. Bu kez karşıtlığın tam ortasında ABD yönetimi var.
Olay şu: ABD yönetimi, Gantz’ı Washington’a davet etti. Gantz, önce ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile ardından da ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile görüşecek. Üstelik Gantz Washington’dan sonra Londra’ya da gidecek.
İsrail’de kaç başbakan var?
İsrail medyasına göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu ziyareti “onayı alınmamış ABD ziyareti” olarak niteliyor ve “İsrail’de yalnızca bir başbakan var” diyor!
Yine İsrail medyasına göre Netanyahu yönetimi, Washington’daki İsrail Büyükelçisi Michael Herzog’a, Gantz’ın ziyaretlerine dahil olmaması konusunda kesin bir talimat verdi.
Açık ki Netanyahu, Biden yönetiminin kendisini aşarak planladığı bu ziyareti, başbakanlığına karşı bir hareket olarak yorumluyor.
Biden’ın Netanyahu rahatsızlığı
Aslında Netanyahu’nun böyle düşünmesi kendisi açısından gayet normal. Çünkü ABD Başkanı Joe Biden, birkaç kez açık açık “Netanyahu’dan rahatsızlığını” dile getirmişti.
Biden örneğin 13 Aralık 2023’te “İsrail dünyanın desteğini kaybediyor” demiş ve Netanyahu’nun hükümetini değiştirmesi gerektiğini belirtmişti. Dahası Biden, çözüme karşıtlığı nedeniyle Netanyahu’nun da değişmesi gerektiğine işaret etmişti.
Biden son olarak 26 Şubat 2024’te NBC News’e verdiği röportajda da İsrail’in “inanılmaz derecede muhafazakâr hükümetini sürdürmesi halinde küresel desteğini kaybedeceğini” söylemişti.
Seçim yılının iki zorluğu
Peki Biden neden Netanyahu’dan rahatsız?
Çünkü Netanyahu hükümetinin Gazze’ye saldırılarını soykırım boyutunda sürdürüyor olması, ABD yönetimi tarafından savunulmakta zorlanıyor. Sadece 7 Ekim’den bu yana BM’de yapılan oylamalar incelense bile, ABD’nin nasıl da yalnızlaşmaya gittiği görülecektir.
Diğer yandan Netanyahu hükümetinin tutumu, ABD’yi Ortadoğu’daki müttefikleriyle, özellikle Körfez ülkeleriyle karşı karşıya getiriyor. Körfez ülkelerinin Çin’le ilişkilerini geliştirdiği bir süreçte, ABD’yle karşı karşıya geliyor oluşu, Washington’un çıkarları açısından meseleyi iki kat daha önemli hale getiriyor.
Ayrıca Biden’ın açık mesajlarına kamuoyu önünde tepki gösteren Netanyahu görüntüsü de, seçim yılında ABD yönetimini zorda bırakıyor. Üstelik Ukrayna faktörü de var.
Biden bu nedenle en azından İsrail-Filistin sorununda bir “ara çözüm”le seçime girmek istiyor. Bir parantez açarak belirtelim: Taktik düzlemde bir ara çözümden bahsediyoruz, stratejik düzlemde nihai çözümden değil elbette. Bu, kalıcı ateşkes üzerinden içi boşaltılmış bir Filistin Devleti kabulüne kadar uzanabilecek bir “ara çözüm”ü içeriyor.
ABD’nin Gantz sopası
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyayu hem Savaş Kabinesi Üyesi Benny Gantz ile hem de Savunma Bakanı Yoav Gallant ile derin ayrılıklar yaşıyor. Anımsayacaksınız, Gallant Netanyahu’nun ortak basın toplantısı davetini reddedip ayrı basın toplantısı düzenlemişti. Hatta İsrail medyasına göre Netanyahu, Likud içinde kendisine darbe planlandığını bile düşünüyordu.
Dolayısıyla Gantz’ın Washington’a davetini elbette Netanyahu’yu baypas etme girişimi olarak okuyabiliriz. Ama şartları düşündüğümüzde, bu hamle, daha çok Biden yönetiminin Gantz sopası ile Netanyahu’yu hizaya sokma çabası olarak değerlendirilebilir.
Bu çabanın işe yarayıp yaramadığının ilk göstergesi de “Ramazan’da ateşkes” sağlanıp sağlanmayacağıdır büyük olasılıkla…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Mart 2024
Ukrayna’ya “özel savaş” ihracı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/03/2024
Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “Ukrayna’ya asker göndermek ihtimal dışı değil” çıkışı birkaç nedenle önemli. Bir kere bu, Avrupa içinde de ABD gibi “uzun savaş” isteyenlerin olduğuna işaret ediyor.
ABD ve İngiltere ikilisi, başından beri “uzun savaş” stratejisi uyguluyor. Bu nedenle daha savaşın başlarında hem Belarus sınırında yapılan barış görüşmelerini sabote ettiler hem de İstanbul’da neredeyse neticelenecek olan anlaşmayı baltaladılar.
Bugünün güncel sorusu ise şu: Büyük silah ve mühimmat desteğine rağmen, Ukrayna taarruzu bir metre bile ilerleyemedi, tersine genelkurmay başkanı değişikliği ve bazı cephelerden çekilmeyle sonuçlandı. Bu durumda ABD ve İngiltere nasıl “uzun savaş” sürdürecek?
İki yol var: Ya Ukrayna’ya “savaşacak asker” gönderecekler ya da Ukrayna’ya “özel savaş” ihraç edecekler.
Ukrayna’ya asker gönderme tartışması
Macron’un çıkışı sonrası ortaya çıkan tablo, Ukrayna’ya asker gönderme seçeneğinin, en azından şu aşamada olası olmadığını ortaya koydu. Moskova’nın Macron’a Napolyon göndermesi ve Kremlin’in asker göndermeyi doğrudan Rusya-NATO savaşı olarak yorumlaması, Washington, Brüksel ve Berlin üçgenine geri adım attırdı. Beyaz Saray da, NATO Genel Sekreterliği de, Berlin’deki şansölyelik de “Ukrayna’ya asker gönderilmeyeceğini” kesin bir dille ifade ettiler.
Savaşacak asker gönderemeyecekler ama eğitim verecek askerlerini elbette gönderecekler, zaten gönderiyorlar da…
İşte ABD’nin “uzun savaş” stratejisi için uygulayabileceği tek seçenek bu: Ukrayna’ya “eğitim misyonlarını” artırmak, diğer NATO ülkelerini dahil ederek çeşitlendirmek ve bunun üzerinden “özel savaş” uygulamak.
Nedir “özel savaş” peki? En somutu, NATO ülkeleri konsorsiyumunun Kuzey Akım’ı, yani Almanya-Rusya doğalgaz hattını havaya uçurmasıydı örneğin. Buna şimdi başka hedefleri eklemeye çalışacaklar. İpuçları zaten ortada:
Ukrayna’da 14 CIA üssü
New York Times yazdı: CIA, Ukrayna’da 14 üs kurmuş. Üslerin kurulmaya başladığı ilk tarih de gösteriyor ki hep işaret ettiğim gibi savaş 2022’de değil, 2014’te başladı.
CIA üslerinin 24 Şubat 2022’den beri arttığı ve büyütüldüğü de ortada: CIA Direktörü William Burns, 24 Şubat 2022’den beri tam 10 kez Ukrayna’yı “açık” ziyaret etti.
Ruslara göre bu üslerde ABD’li dışında İngiliz ve Fransız istihbaratçılar da var. FSB Direktörü Aleksander Bortnikov üslerin “kirli işler” için kullanıldığını söyledi.
Kırım Köprüsü’nü uçurma planı
Russia Today Genel Yayın Yönetmeni Margarita Simonyan, kendisine ulaşan bir ses kaydını açıkladı. Buna göre Alman subaylar, bazı ABD ve İngiliz subaylarının da adının geçtiği 40 dakikalık kayıtta, nasıl iz bırakmadan Kırım Köprüsü’nün bombalanacağını tartışıyorlar!
Kimler mi? Alman Hava Kuvvetleri Komutanlığı Operasyon ve Tatbikat Daire Başkanı Graefe, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Müfettişi Gerhartz ve Alman Uzay Kuvvetleri Komutanlığı Hava Harekat Merkezi yetkilileri Fenske ve Frostedt…
19 Şubat tarihli kaydın ortaya koyduğu bir başka gerçek ise bu isimlerin zaman zaman Ukrayna’ya gidip geldiği.
ABD için Avrupa kaybediyor
Özetle, ABD ve ortakları, Ukrayna’ya doğrudan “savaşacak asker” gönderemeyecekler ama “uzun savaş” stratejisi için “özel savaş” ihraç etmeye başladılar. Köprü uçurmak, elektrik santrali patlatmak, baraj bombalamak gibi kirli işler üzerinden savaşı olmasa da çatışmayı sıcak tutmaya çalışacaklar.
ABD’nin bu kirli işlerinden en çok kaybedenlerin başında ise yine Avrupa ülkeleri gelecek: Daha pahalı enerji, daha yüksek enflasyon, daha düşük üretim ve daha çok yoksulluk olarak… Avrupalı çiftçiler, gübreleri en sonunda parlamentoların önüne boşaltacaklar yani!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mart 2024
Siyonist Biden, antisiyonist Bushnell
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/02/2024
ABD Başkanı Biden bir kez daha siyonist olduğunu söyledi: “Siyonist olmanız için Yahudi olmanıza gerek yok. Ben bir siyonistim.”
Siyonizm kavramının kökü olan Siyon, Musevilik tarihinde Kudüs ile eşanlamlıdır. Musevi tapınağı Babilliler tarafından yıkılınca, Siyon kelimesi yeni bir anlam daha kazanmış ve Yahudilerin Filistin’e dönme arzusuna dönüşmüştür.
Siyonizm, bu anlamın üzerinde şekillenerek, 19. yüzyılda modern siyasal bir kavram halini almıştır. Nathan Birnbaum, Kendi Kendine Kurtuluş dergisinin 1 Nisan 1890 sayısında siyonizmi, Musevilerin kutsal topraklara dönüşü için bir Yahudi siyasi partisi kurmayı hedeflemek anlamında kullanmıştır. O parti, kısa bir süre sonra, 1897’de Theodor Herzl’in liderliğinde “Dünya Siyonist Teşkilatı” olarak ete kemiğe bürünmüş oldu.
Siyonizm: Filistinli soykırımı
Evet, siyonizm bir siyasal kavramdır ve esas olarak “Yahudi ırkçılığı”dır. Ancak 20. yüzyıl boyunca bu temel üzerinde ihtiyaca göre şekillendi:
Dünya Siyonist Teşkilatının ilk kongresinde “yurt edinme” anlamındaydı. Üstelik o yurt için Filistin toprakları tek seçenek değildi, Afrika ve Güney Amerika bile seçenekler arasındaydı. Ardından “kutsal topraklara dönme” eylemini nitelemeye başladı. Ama zamanla ve İsrail devleti bir kez kurulduktan sonra “kutsal topraklara yayılmacılık” anlamını kazandı. Öyle ki bu dinsel hedefin sınırları Filistin’i aşıyor, hatta Urfa’ya bile uzanıyor!
Siyonizm, diğer yandan “yerleşim terörizmi”dir. Filistinlilerin evlerine, topraklarına el koyup yeni yerleşim yerleri oluşturmaktır, sonra terör eylemleriyle o yerleşim yerlerini genişletmektir.
Filistinli Arap düşmanlığı üzerinden şekillenen kavram, en sonunda Gazze’de “Filistinli soykırımı” anlamına kavuştu!
Sam’ın torunları
Kavramın bu dönüşümü haliyle antisiyonizmi de doğurdu. İsrail’in Filistin topraklarını işgal etmesine karşı çıkanlar, fiilen antisiyonist olmuş oldu.
Ama kurnaz İsrail yöneticileri, antisiyonist tutum alanları “antisemit” diye damgalamaya, “Yahudi karşıtı” gibi sunmaya çalışıyor hep. Oysa Yahudi karşıtlığı değil konu, İsrail devletinin Filistin’i işgali ve Filistinlileri katliamıdır.
Tevrat’ın ilk kitabı Genesis’e göre Nuh’un oğullarından Sam’ın üçüncü oğlu Arfaksad’ın torunu Hibir’in (Hebrew, İbrani) torunlarındandır Abraham.
Abraham’dan sonra kabilenin başına oğlu İshak, sonra onun oğlu Yakup geçmiştir. Yakup daha sonra İsrail adını aldığı için, kavim artık İsrailoğulları diye anılmıştır.
Yani İbraniler de Nuh’un oğlu Sam’a, Araplar da Nuh’un oğlu Sam’a farklı kollardan dayanmaktadır ve akrabadır. Dolayısıyla asıl antisemit olan, Sam’ın diğer torunlarını katleden Netanyahu yönetimidir!
Siyonizm: Emperyalizmin ileri karakolunu savunmak
Her Yahudi siyonist değildir. Hatta İsrail’in Gazze saldırılarına karşı çıkan ve ABD Kongresi’nde oturma eylemi yapan Yahudiler, siyasal tutumları nedeniyle antisiyonisttir.
İsrail’in Washington Büyükelçiliği önünde kendini yakarak Gazze’deki soykırımı protesto eden Aaron Bushnell de antisiyonisttir. ABD Hava Kuvvetlerinde asker olan 25 yaşındaki Bushnell, “Artık soykırıma iştirak etmeyeceğim” derken, Biden yönetiminin soykırımdaki rolüne de işaret etmiştir.
Peki Biden ve diğer ABD’li yöneticiler neden kendilerini siyonist ilan ediyorlar? Çünkü siyonizm emperyalizm sözlüğünde “ABD’nin ileri karakolunu savunmak” demektir. Ne demişti Biden 38 yıl önce: “Eğer İsrail olmasaydı, ABD bölgede kendi çıkarlarını korumak için bir İsrail yaratmak zorunda kalacaktı.”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Şubat 2024
Çünkü örgüt değil belediye belirleyici!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/02/2024
Batı tipi liberal demokrasi, halkçılık ve halk demokrasisi yanında güdük bir demokrasidir. Çünkü seçilenleri seçenler, gerçekte halk değil, seçicilerdir.
Bu durum tam anlamıyla en çok ABD’de böyledir ama gittikçe bizimki gibi ülkelerde de öyle olmaya başladı. Adayları ön seçimle parti tabanı değil, yukarıdaki seçiciler belirliyor; bu bazen parti meclisleri, bazen merkez yürütme organları oluyor, hatta bazen de doğrudan genel başkanlar.
Haliyle seçilme kriteri de değişiyor. İşin içine finans giriyor. Öyle olunca da sıradan parti üyelerinin, alt sınıf temsilcilerinin seçilme şansı iyice azalıyor.
10 ay önce TBMM, 10 ay sonra belediye
Partilerin belediye başkanı adayları netleşti. Aday belirlemede ön seçim mumla arandı.
Daha vahimi de şu oldu: Bir dönemdir, iki dönemdir, hatta üç dönemdir belediye başkanı olanların bazıları, yeniden aday gösterilmedikleri için kızdılar, partilerinden istifa ettiler, başka partilere geçip kendi partilerine rakip oldular. Üç dönem belediye başkanlığı yaptıktan sonra dördüncü dönem aday gösterilmediği için partisinden istifa eden biri daha ne istiyor olabilir? Anlaşılır gibi değil!
TBMM üyesi tam 26 milletvekili belediye başkanı oldu! Oysa daha 10 ay önce milletvekili olabilmek için kıran kırana mücadele ediyorlardı. Demek hedefleri milletvekili olmaktan çok, oradan belediye başkanlığına sıçramakmış.
Tablo şöyle: İYİP 7, CHP 5, SP 5, AKP 4, HÜDA-PAR 2, TİP 1, DEM 1, DEVA 1 milletvekilini belediye başkanı adayı yaptı.
Daha 10 ay önce milletvekili olmuş biri 10 ay sonra neden belediye başkanı olmak ister ki? Bir ilde, ilçede belediye başkanı olmak, TBMM’de milletvekili olmaktan daha mı önemli?
Daha 10 ay önce CHP’nin listesinden kaçar milletvekili göstereceklerinin kavgasını yapan altılı masa üyelerinin, kazandıkları sayılı milletvekillerinin bir kısmını belediye başkanı yapmaya çalışması nasıl değerlendirilmeli?
CHP’nin genel başkan yardımcısı, grup başkanvekili düzeyindeki milletvekillerini belediye başkanı adayı göstermesi nasıl değerlendirilmeli?
Seçilmiş 4 milletvekilinden biri Anayasa’ya aykırı şekilde hapiste rehin tutulan ve muhalefetin önemli bir kısmının o milletvekilini TBMM’deki koltuğuna oturtabilmek için mücadele ettiği TİP’in, TBMM’deki üç milletvekilinden birini, üstelik genel başkanını ilçe belediye başkanı adayı göstermesi nasıl değerlendirilmeli?
Partiyi belediye şekillendiriyor
Açık ki belediyecilik, TBMM’de milletvekili olmaktan daha önemli görülüyor. Kuşkusuz bunda önemli nedenlerden biri, AKP’nin anayasayı değiştirerek başkanlık sistemi adı altında parlamenter sistemi yıkması oldu. Milletvekilleri, eski sistemde çok daha etkindiler, soru soran, bakanlar kurulunu denetleyebilen, hesap sorabilen makamdaydılar. Bu önemli oranda değişti ama elbette sıfırlanmadı, elbette TBMM halen çok önemli bir mücadele alanı.
Tabii bu da 10 ay önce milletvekili seçilen birinin 10 ay sonra belediye başkanı olmak istemesini tam açıklamıyor. Çünkü mesele vekilliğin önemsizliğiyse, 10 ay önce oraya aday olunmayabilirdi!
Yanıtı örneğin CHP üzerinden şu iki olguda inceleyelim:
1) CHP’de genel başkanlığın değiştiği kurultaydan önceki en önemli il kongresinde, gerçekte iki belediye çarpıştı: İstanbul Büyükşehir ile Ataşehir belediyesi. Haliyle bu sonuç, kurultaya da damgasını vurdu.
2) Parti yöneticilerini belirlemede etken olan adres artık örgüt değil, belediye. CHP’de il başkanları değil, belediye başkanları belirleyici hale geldi.
Sonuç olarak şunu söylemeliyim: Partiyi örgütlerin değil, belediyelerin şekillendirdiği durumda, iktidar olunamaz, ana muhalefete demir atılır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Şubat 2024
ABD Türkiye’yi neye zorluyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/02/2024
Erdoğan’ın Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Yunanistan ve Mısır’la normalleşmesi yaygın bir şekilde “U dönüşü” olarak niteleniyor. Peki ABD’yle ilişkilerini nasıl nitelemeliyiz?
Son bir aydaki şu dokuz konuya dikkatinizi çekeyim:
NATO’nun güney kanadı
1) TBMM, 23 Ocak 2024’te, Erdoğan’ın talebiyle İsveç’in NATO üyeliğini onayladı.
2) ABD Dışişleri Bakanlığı, TBMM’nin onay belgesinin Washington’a ulaşmasının ardından, 27 Ocak 2024’te, Türkiye’ye yaklaşık 23 milyar dolarlık F-16 savaş uçağı satışını onayladı. ABD yönetimi Kongre’ye resmi bildirim yaptı.
ABD Dışişleri, Türkiye’yle birlikte, eş zamanlı olarak Yunanistan’a da F-35 satışını onayladı.
3) NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, 15 Şubat 2024’teki NATO Savunma Bakanları Toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin NATO’nun güney kanadı için önemine” işaret etti. (AA, 15.2.2024)
Avrupa Gökyüzü Kalkanı
4) Türkiye, 15 Şubat 2024’te “Avrupa Gökyüzü Kalkanı”na dahil oldu. Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias, NATO’nun Brüksel’deki merkezinde, Alman Savunma Bakanı Boris Pistorius ile birlikte “Avrupa Gökyüzü Kalkanı Girişimi Niyet Mektubuna Türkiye ve Yunanistan’ın Katılımına Dair Düzenleme Belgesi”ni imzaladılar. (AA, 15.2.2024)
Savunma Bakanı Güler imza sonrası yaptığı açıklamada Avrupa Gökyüzü Kalkanı’nı “NATO’nun gerekliliklerinin yerine getirilmesi yolunda önemli bir adım” olarak niteledi. (AA, 15.2.2024)
5) Savunma Bakanı Yaşar Güler, aynı gün, 15 Şubat 2024’te katıldığı NATO-Ukrayna Konseyi toplantısında ise “AB üyesi olmayan müttefiklerin, AB’nin savunma girişimlerine tam katılımının sağlanması gerektiğini” savundu. (AA, 15.2.2024)
NATO’dan Ukrayna’ya İHA transferi
6) NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, NATO Savunma Bakanları Toplantısı sonrası yaptığı açıklamada, NATO müttefiklerinin Ukrayna’ya 1 milyon insansız hava aracı göndermek için anlaştığını duyurdu. (CGTN Türk, 15.2.2024)
7) Baykar Teknoloji CEO’su Haluk Bayraktar, 7 Şubat 2024’te yaptığı açıklamada, Ukrayna’nın başkenti Kiev’de İHA fabrikası inşasına başladıklarını duyurdu. (Hürriyet, 8.2.024)
8) Savunma Sanayi Başkanı Haluk Görgün, 18 Şubat 2024’te yaptığı açıklamada, Savunma Sanayii Başkanlığı’nda bir NATO Müdürlüğü oluşturacaklarını duyurdu. (AA, 18.2.2024)
9) Erdoğan, ABD’li Senatörler Jeanne Shaheen ve Chris Murphy ile 20 Şubat 2024’te görüştü. İki Senatör, İsveç’in NATO üyeliğini onaylamayı bekleten Macaristan’ı ve Moldova’yı ziyaret ederek Türkiye’ye geldi. (TRTHaber.com.tr, 20.2.2024)
Diplomatik çevrelere göre Senatörlerin çantasında Türkiye’nin Ukrayna’daki rolünün artırılması konusu vardı.
Montrö’ye dikkat mesajı
Tüm bunlar ne anlama geliyor peki?
Açık ki ABD NATO’yu, belirli üyeleri üzerinden, Ukrayna konusunda daha aktif bir konuma zorluyor. Çünkü Ukrayna’nın kendi başına yapacağı bir şey kalmadı ve Washington’un da “uzun savaş” stratejisini sürdürmesi lazım.
Avrupa Gökyüzü Kalkanı, bu kapsamda, Montrö’yü delmenin yeni bir yolu olarak zorlanacak.
Tüm bunlar kuşkusuz Moskova’dan da görülüyordur. Putin’in Ankara ziyaretinin ertelenmesi de İstanbul Başkonsolosu’ndan başlayarak Rusya’nın askeri ve diplomatik temsilcilerinin son günlerde sık sık “Montrö uygulanmalı” mesajı vermesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Şubat 2023