Archive for category Politika Yazıları
NATO’körlük
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/01/2024
Halkın büyük çoğunluğu ABD’ye ve NATO’ya karşıyken, nasıl oluyor da Amerikancı ve NATO’cu partiler en çok oyları alıp iktidar ve ana muhalefet partileri olabiliyorlar?
Önemli nedenlerden biri, bu partilerin propagandalarıyla uygulamalarının zıtlığıdır. Bunu “propaganda da ‘yerli ve milli’ ama uygulamada Atlantikçilik” diye özetleyebiliriz.
Erdoğan, Bahçeli, Özel
Örneğin AKP Genel Başkanı Erdoğan “Uluslararası Adalet Divanının kararı dünya 5’ten büyüktür haykırışımızın adeta bir aksisedasıdır” diyor. Peki bunu diyen iktidar neden dava açan taraf olmuyor, neden ABD himayesindeki İsrail’e karşı tek bir somut adım atmıyor? Başkasının davasından propaganda üreterek mi Filistin’e destek olunacak?
Örneğin MHP Genel Başkanı Bahçeli “ABD’nin komşu ülkelerdeki varlığı gayriahlakidir, gayrihukukidir, gayrimeşrudur” diyor (AA, 28.1.2024). Kesinlikle doğru ama ya emperyalist ABD’nin Türkiye’deki varlığı? Asıl sorun, Yunanistan’daki ABD üssüne itiraz edip Türkiye’deki ABD üssünden memnun olmakta, ABD askerlerinin Irak ve Suriye’deki varlığından şikayetçi olup Türkiye’deki varlığına duacı olmaktadır.
Örneğin CHP Genel Başkanı Özel daha 40 gün önce “Bizim yolumuz 6. Filo’yu denize dökenlerin yoludur” diyordu ama 40 gün sonra partisi TBMM’de NATO’nun genişleme programına onay verdi. Halbuki 6. Filo’yu deniz dökenler “Kahrolsun ABD, kahrolsun NATO” diyordu.
Bu üç örnek bile propaganda-uygulama zıtlığını resmetmeye yeterli sanırım.
NATO demokrasi katilidir
Türkiye’de köklü ve güçlü bir NATO’culuk var. Siyasetten orduya, diplomasiden ekonomiye uzanan çok derin bir NATO’cu ağ var. Ne zaman ABD’/NATO’ya karşı kamuoyu oluşsa, bu ağ harekete geçer ve yatıştırmaya çalışır, NATO’nun Türkiye için ne kadar hayati olduğunu propaganda eder.
Örneğin NATO’yu “Türk demokrasisinin teminatı” ilan ederler. Oysa tersine NATO Türk demokrasisini (Atatürk halkçılığını) biçti, “sol”la mücadele üzerinden siyasal İslamcılığın önünü açtı, Türk-İslam sentezinin iktidar olmasının yollarını döşedi; NATO’ya bağlı Gladyo aydınlarımızı katletti.
Örneğin NATO’yu “anayasal düzenin teminatı” ilan ederler. Oysa NATO’cu darbeler, 12 Mart’lar, 12 Eylül’ler anayasal düzeni, 27 Mayıs Anayasasını hedef almıştır. 15 Temmuz darbe girişimi “anayasalı düzeni” ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.
Veto kartı masalı
Örneğin bir de Türkiye’nin NATO’daki veto kartının ne derece değerli olduğunu pazarlarlar; sanırsınız o kart olmasa, Türkiye mahvolur! Oysa Türkiye o kartı 1) 1976’da Yunanistan’ın NATO’ya geri dönüşünde, 2) 2009’da Rasmussen’in genel sekreterliğinde, 3) 2012’de İsrail’in NATO’ya işbirliği ortaklığında, 4) 2013’ten sonra Mısır’ın NATO tatbikatlarına katılmasında, 5) 2017’de Avusturya’nın NATO ortaklığında, 6) 2019’da Baltık ve Polonya Savunma Planı’nda ve 7) 2022’de İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinde kullandı.
Peki kullandı da ne oldu? Yunanistan NATO’ya döndü, Rasmussen NATO Genel Sekreteri oldu, İsrail NATO’nun işbirliği ortağı oldu, NATO karargâhında odası oldu, Mısır tatbikatlara katılıyor, Avusturya ortaklığı sürdü, Baltık ve Polonya Savunma Planı hayata geçti, İsveç ve Finlandiya NATO üyesi oldu!
Bir de “Türkiye olmasa Güney Kıbrıs NATO’ya girer” propagandası var. Halbuki NATO’ya girse, ABD ve İngiltere Güney Kıbrıs’la en fazla bu kadar askeri işbirliği yapabilecek zaten!
Kısacası, NATO’culuk Türk demokrasisini, ekonomik gelişimini, ulusal savunma sanayisini, eğitimini, kültürünü mahvetti.
NATO’culukla mücadele mandacılıkla mücadeledir; NATO’culukla hesaplaşarak bağımsız olunur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ocak 2024
Neo-mandacılık: NATO’ya lazım olmak!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/01/2024
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 9 Haziran 2021’de ABD’nin Türkiye stratejisini iki maddede özetledi: 1) “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.” 2) “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı.”
27 Ocak 2024 itibariyle Washington’un, Ankara’yı Batı’ya çapalanmış şekilde tuttuğunu ve bazı kritik meselelerde kendisiyle aynı safta olmasını sağladığını söyleyebiliriz. Oysa Türkiye ile ABD’nin “ulusal güvenlik” çıkarları taban tabana zıttı. Peki Washington bunu nasıl sağladı?
NATO gözbağı
Sorunun pek çok yanıtı var ama sonuca etkisi bakımından en önemlisi şu: NATO’culuk.
Türkiye’de öyle köklü bir NATO’culuk var ki iktidardan muhalefete, sistemin önde tuttuğu tüm kesimleri ele geçirmiş durumda. Dolayısıyla NATO’culukla içeride mücadele etmeden, NATO’culuğun siyaset üzerindeki hegemonyasını kırmadan Türkiye’yi “ABD’ye çapalanmaktan” kurtaramayız.
“NATO gözbağı” öyle etkili ki ABD’ye çapalanmanın ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarını Atlantik’in çıkarlarına göre şekillendirmenin, bağımsızlığımızı yok ettiğinin bile “farkında” değiller. Tırnak içine aldım, çünkü kritik görevdekiler gayet farkında.
Doğrudan belirtelim: Türkiye’nin çıkarlarını Atlantik’in çıkarlarına göre şekillendirmeyi kabullenmek, ulusal güvenliğimizi NATO konseptine göre biçimlendirmek, neo-mandacılıktır! Çünkü:
ABD’nin yararına, Türkiye’nin zararına
1) NATO’nun genişlemesi ABD’nin yararınadır, Türkiye’nin zararınadır. Çünkü NATO genişlerken, Türkiye’yi komşularıyla ve bölgesiyle karşı karşıya getirmektedir.
2) NATO’nun Karadeniz’e girmesi ABD’nin yararınadır, Türkiye’nin zararınadır. Çünkü NATO’nun varlığı Karadeniz’i barış denizi olmaktan çıkarıp savaşın denizi haline getirir.
3) NATO’nun “Rusya’yı tehdit” ve “Çin’i baş rakip” ilan etmesi ABD’nin yararınadır, Türkiye’nin zararınadır. Çünkü Rusya ve Çin’le ilişkiler Türkiye’nin yararınadır, çünkü Asya’daki diğer Türk cumhuriyetleri Rusya ve Çin’in ortaklarıdır.
4) NATO’nun askeri standartları ABD’nin yararınadır, Türkiye’nin zararınadır. Çünkü ABD bu standartlarla kendisini (ve en yakın müttefiklerini) “tek satıcı” ilan etmiş ve hem Türkiye’nin silah envanterini çeşitlendirmesini önlemiş, hem de ulusal savunma sanayisini geliştirmesini yavaşlatmıştır.
Akar’ın sözleri
Listeyi uzatmayı siz okurlara bırakıyorum. Çünkü “peki bu tablo nasıl kabullenilebiliyor” sorusunu yanıtlamalıyım. Daha doğrusu yanıtlamayı doğrudan muhatabına bırakmalıyım:
Eski Genelkurmay Başkanı, eski Milli Savunma Bakanı, AKP Kayseri Milletvekili ve TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar, ABD’nin neden Türkiye’ye F-16 satması gerektiğini şu sözlerle açıkladı: “İçinde bulunduğumuz ortama, çevremizdeki gelişmelere baktığımızda güçlü bir Türkiye NATO için her zamankinden daha lazım, daha gerekli” (AA, 26.1.2024).
NATO için lazım olmak, gerekli olmak… NATO için bugün “daha lazım” olmak…
Türkiye-ABD/NATO ilişkilerinin anahtarı işte bu kavramdır: Lazım olmak.
Türkiye daha önce SSCB’ye karşısında “oyalama piyonu” olarak NATO’ya lazımdı, şimdi de NATO’nun hedeflerine göre Rusya ve Çin’e karşı lazım. Nitekim Soros da “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur” demiyor mu!
Bağımsızlıktan vazgeçebilmeyi, neo-mandacılığı kabullenebilmeyi, ulusal çıkarlar taban tabana zıt olmasına rağmen Türkiye’yi Atlantik’e çapalı tutmayı becerebilmeyi ve bunu kitlelere propaganda edebilmeyi, “lazım olma” kavramıyla açıklıyorlar.
Bu “lazım olma” halinden kurtulmak, Türkiye’nin en temel sorunudur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ocak 2024
TBMM’deki NATO cephesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/01/2024
Son seçim öncesi bu köşede birkaç kez yazdım: Türk siyaseti, “başkanlık modeli” ile iki ittifaklı sisteme sıkıştırıldı. Ancak iki ittifak da en temel konularda aynılar; ekonomide neoliberaller, dış politikada Atlantikçiler.
İsveç’in NATO üyeliğinin TBMM’de onaylanması, bunu bir kez daha ortaya koydu: İsveç’in katılım protokolü, AKP-MHP ve CHP-DEVA oylarıyla kabul edildi.
Böylece iktidar açısından “eyyy İsveç” diye başlayan süreç, yine “tamam ABD, tamam NATO” denilerek tamamlanmış oldu. 23 Ocak 2024’te İsveç’in NATO üyeliğine onay veren CHP’liler ise bir gün sonra 24 Ocak 2024’te Uğur Mumcu’yu anma mesajlarında “kahrolsun ABD, kahrolsun NATO, kahrolsun Gladyo” sloganları atıyorlardı!
Yani AKP “eyyy” ile alt sınıfları kandırırken, CHP de “kahrolsun” diyerek orta sınıfları oyalıyor. Siyasetin asıl çıkmazı işte buradadır.
Atlantik süreci ve Türk-İslam sentezi
12 Eylül’ün Türk-İslam sentezi ideolojisinin siyasetteki cisimleşmiş hali olan AKP-MHP ittifakı açısından elbette şaşırtıcı bir durum yok.
Siyasal İslamcıların büyük bölümü hiç antiemperyalist olmadı zaten. Çünkü siyasal İslamcılar, Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı Kuvayı Milliye saflarında dövüşen Müslümanların ideolojik devamı değil, o Müslümanlara karşı emperyalizmin yedeğindeki Hilafet ordusunda Şeyhülislam fetvasıyla harekete geçenlerin devamıydı. Ve Atlantik sürecinde, emperyalizmin “yeşil kuşak” programı içinde “komünizmle mücadele” hedefinde değerlendirildiler.
Diğer yandan Atlantik süreci, Türk milliyetçilerinin bir bölümünün de değişiminin zeminiydi. Kurtuluş Savaşı’nın ideolojisi “antiemperyalist Türk milliyetçiliği” idi; Atlantik süreci Türk milliyetçiliğini NATO stratejisinde biçimlendirdi, “komünizmle mücadelede” kullandı ve Türk milliyetçilerinin bir bölümü emperyalizmle işbirliği halinde “ülkücü milliyetçi” oldu. İşte ülkücü milliyetçilerin “milliyetçilik sınırı” bu nedenle hep NATO’dur; NATO’ya kadar milliyetçidirler.
Sırada Montrö baskısı var
İsveç’in NATO üyeliği bir İsveç siyaseti değil, ABD siyasetidir; ABD’nin NATO’yu genişletme programının gereğidir. ABD, NATO’yu İsveç ve Finlandiya’ya genişleterek hem Rusya’yı “çevreleme sınırını” uzatmış oluyor ama hem de geleceğin en stratejik mücadele alanı olan Arktik Okyanus’ta kendisine NATO üzerinden alan kazandırıyor.
Önemine işaret ettik: Arktik bölge, buzulların erimesiyle 1) yeni petrol ve doğalgaz rezervleri, 2) zengin maden rezervleri ve 3) yüzde 40 daha kısa Kuzey Rota demek. ABD bu nedenle Arktik’ten Doğu Akdeniz’e inen bir “yeni demir perde” inşa ediyor. Arasında Baltık, Doğu Avrupa ve Karadeniz var.
Hiç sürpriz değil işte… AKP, MHP, CHP ve DEVA’nın elbirliğiyle ABD’nin genişleme stratejisine onay verdiği gün, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Müsteşarı Celeste Wallander, “Türkiye de dahil olmak üzere Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerle, Türkiye’nin karar verdiği ve Montrö Sözleşmesi’nin bir nevi vekili olarak Montrö Sözleşmesi’nin bu hükmüne başvurduğu çatışma durumundan uzaklaşabileceğimiz koşullar üzerinde çalışmak istiyoruz” dedi (Harici, 24.1.2024).
Çözülmesi gereken çelişki
ABD, Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getirecek “NATO genişleme programı” uyguluyor, terör örgütlerine (PKK/PYD ve FETÖ) destek veriyor, İncirlik’ten İsrail’e Gazze’yi daha iyi vursun diye C-130’la Güney Kıbrıs üzerinden bomba taşıyor, İsrail’e Kürecik Radarından istihbarat desteği sağlıyor, Karadeniz’i Türkiye’nin çıkarına aykırı olarak uluslararası deniz yapmaya ve bunun için de Montrö’yü yürürlükten kaldırmaya uğraşıyor, Türkiye’ye askeri ve ekonomik yaptırım uyguluyor…
TBMM’deki siyasal İslamcı, ülkücü milliyetçi ve Atlantik cumhuriyetçisi partiler ise ABD’nin programına tam destek veriyor. Türk milleti ile milletin meclisindeki partilerin ABD/NATO tutumları arasında büyük çelişki var ve çözülmesi gerekiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Ocak 2024
ABD ve AB’yi iki devletli çözüme mecbur etmek
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 23/01/2024
ABD İsrail’i iki devletli çözüme “ikna” etmeye çalışıyor, AB ise biraz daha el yükselterek, “İsrail kabul etmese de iki devletli çözümü hayata geçirmeye çalışacağını” açıkladı.
ABD’nin planı şu: İsrail, iki devletli çözümü kabul edecek, karşılığında da Suudi-İsrail anlaşması sağlanacak.
Netanyahu planı reddetti ama ABD’nin Netanyahu sonrası için hazırlık yaptığı ABD basınına yansıdı. Nitekim İsrail içinde kimi siyasetçiler plana destek açıkladı. Örneğin eski İsrail Başbakanı Barak, ABD’nin teklifini “uygulanabilir tek plan” olarak niteleyerek “İsrail, iki devletli çözüme ilişkin gelecekteki görüşmelere katılmak zorunda kalacak” dedi. İsrail Cumhurbaşkanı Herzog da “Suudi Arabistan’la normalleşmenin Gazze’deki savaştan çıkışın anahtarı olduğunu” savundu.
AB: İSRAİL KABUL ETMESE BİLE…
Bu gelişmeler üzerine AB Dışişleri Bakanları da “iki devletli çözüm” gündemli toplandı. Öncesinde basına açıklama yapan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, “İsrail reddetmekte ısrar etse de, uluslararası toplum tarafından yapılacak baskılarla iki devletli çözümün barış getireceğine inanıyoruz” dedi.
Toplantıda 27 AB ülkesinden 26’sı “iki devletli çözüm” istedi, Macaristan tutumsuz kaldı.
Toplantı sonrası açıklama yapan Borrell “İsrail’in iki devletli çözümü kabul etmemesi halinde bile bu çözüme yönelik görüşmelerin devam edeceğini” söyledi: “Eğer İsrail bu çözümü istemiyorsa, çözüm inşası için yapılacak müzakerelerde yer bulmaları zor olur. Ancak bu, diğer (aktörleri) bunu yapmaktan alıkoymaz. Uluslararası toplum birlikte bir çözüm hazırlamayı başarır, bunu önerir ve bunun üzerinde anlaşma sağlanırsa belli bir pazarlık gücü olur.”
ABD VE İNGİLTERE İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜMDE MUTABIK
Aynı saatlerde bir başka “iki devletli çözüm” görüşmesi de ABD ile İngiltere arasındaydı. ABD Başkanı Joe Biden ile İngiltere Başbakanı Rishi Sunak konuyla ilgili bir telefon görüşmesi yaptı.
İngiltere Başbakanlık Ofisi 10 Numara’dan yapılan açıklamada Biden ile Sunak’ın, “Filistinlilerin ve İsraillilerin barış ve güvenlik içinde yaşayacağı iki devletli çözümün her zamankinden daha önemli hale geldiği konusunda hemfikir olduğu” bildirildi.
Böylece ABD, İngiltere ve AB cephesi, toplu halde “iki devletli çözüm” demiş oldular. Kuşkusuz bu durum İsrail üzerinde büyük bir basınç oluşturacaktır ancak İsrail’de Netanyahu kabinesinin bunu kabul etmesi pek olası görünmüyor.
Ama önemli olan şu ki, İsrail’in yarısı da Netanyahu’yu “siyasi ölü” olarak niteliyor artık. 7 Ekim’den bu yana istifası istenen Netanyahu, artık “seçim kararı almaya” zorlanıyor.
ABD-AB NEDEN MECBUR KALDI?
Kuşkusuz Batı kampındaki bu “yeni durum” önemli ama daha önemlisi Batı’nın neden böyle bir pozisyon değişikliğine gittiğini anlamaktır. Zira bunu çözümlemek, Batı’yı İsrail üzerinde daha büyük baskı uygulamaya zorlayacak siyasi araçları ortaya çıkaracaktır.
1) Filistinlilerin “son Filistinli kalana kadar direnişe devam” kararlılığı, en önemli ve belirleyici faktördür. Diğer tüm faktörler, bu kararlılığın etkisinde şekillenmektedir.
2) Küresel Güney’in siyasi baskısı.
3) Küresel Güney’in sözcüsü olarak Güney Afrika’nın İsrail’in soykırım yaptığı suçlamasını Uluslararası Adalet Divanına taşıması. Bu davaya ülkeler sıra sıra destek vermeye başladı. ABD ve İngiltere’den bir çok uluslararası hukuk uzmanı, İsrailli avukatların savunmasının yetersizliğine işaret etti.
4) AB ülkelerinde Filistin’e destek kamuoyu gittikçe büyüdü ve hükümetleri üzerinde basınç oluşturdu.
5) ABD’de seçim yılı: Biden, bu sorunla gireceği seçimi kazanamayacağını görüyor.
6) Her ne kadar belirleyici aktörler savaşın bölgeselleşmesini istemiyorsa da, sürekli çakmakta olan kıvılcımların her an alev alabilmesi mümkün; kısa sürede söndürülmesi de maliyetli olacaktır. Özellikle Avrupa ülkelerini ilgilendiren ticaret yollarını (Kızıldeniz) etkileyen yeni parametreler, AB devletleri üzerinde basınç oluşturdu.
7) ABD, süreç uzadıkça Körfezi ve Ortadoğu’yu kaybedeceğini görüyor.
8) ABD, uluslararası şartların iki devletli çözümü dayattığını görüyor ve bunun kaçınılmazlığı karşısında kendi planını sahaya sürerek oyun dışı kalmamak istiyor. Zira Küresel Güney’in inisiyatifinde iki devletli çözümün daha çok Filistin yararına olacağını biliyor ve İsrail yararına iki devletli çözüm için harekete geçiyor.
NE YAPMALI?
Özetle ABD ve AB, insani nedenlerle değil, tamamen uluslararası ve devletlerarası baskılar nedeniyle “iki devletli çözüm” diyor. Öyle olduğu için de örneğin ABD hâlâ karar mekanizması oluşturmak yerine “İsrail’i ikna etmeyi” önceliyor.
Peki bu süreci hızlandıracak ve “iki devletli çözüm”de ABD-AB cephesi yerine Küresel Güney’in daha çok ağırlık oluşturmasını sağlayacak etkenler nelerdir?
Pek çok etken içerisinde şu üçü, daha hızlandırıcı etkiye sahip:
1) İsrail’e ticareti kesmek başta her türlü yaptırımı uygulamak.
2) BM’yi sürekli bağlayıcı karar almaya zorlamak ve genel kurul oylamalarında ABD-İsrail’i iyice yalnızlaştıran sonuçlar çıkarmak.
3) Uluslararası Adalet Divanında süren tarihi duruşmaya daha çok ülkeden destek sağlamak.
Zor bir süreç ve Filistin-İsrail sorunu dünyanın en karmaşık sorunu…
Ancak…
Eski dünyada çözülemeyen bu sorun, yeni dünya inşa olurken, elbette çözülecek…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
23 Ocak 2024
Barışı kim bozdu?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/01/2024
NATO Askeri Komite Başkanı Oramiral Rob Bauer, önümüzdeki 20 yıl içinde Rusya ile “topyekûn bir savaşa” hazırlıklı olunması gerektiğini söyledi (cumhuriyet.com.tr, 19.1.2024).
Peki nereden çıktı bu, neden NATO ülkeleri çatışmaya hazırlıklı olmalı? Onu da söylüyor Bauer: “Barış içinde yaşamamızın kesin olmadığını anlamalıyız.”
O zaman haliyle şu soruyu sormalıyız: Peki barışı kim bozdu?
ABD barışı atom bombasıyla bozdu
Barışı ABD bozdu, hem de II. Dünya Savaşı biterken ve dünya barışa hazırlanırken…
Emperyalist ABD, teslim olmaya hazırlanan Japonya’ya iki atom bombası atarak, daha ilk günden barışı bozdu; çünkü o bombaları aslında Japonya’ya değil, kendisine rakip gördüğü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) atıyordu… Dolayısıyla ABD’nin SSCB’yle Soğuk Savaş’ı başlatmasının tarihi olarak o bombaların atıldığı tarihi işaretleyebiliriz.
Nitekim ABD, emperyalist iştahı ve dünya jandarmalığı hevesini kısa bir süre sonra, 1949’da NATO’yu inşa ederek de fiilen gösterdi. (Propaganda ettiğinin aksine, NATO Batı’nın Sovyet tehlikesine karşı kurduğu bir savunma örgütü değildir, tersine SSCB’ye karşı girişeceği çok yönlü saldırının aygıtıdır; nitekim Varşova Paktı NATO’dan 6 yıl sonra, 1955’te kuruldu!)
Barış içinde yaşamanın beş ilkesi
ABD’nin barışı bozan bu tutumu karşısında dünyanın büyük çoğunluğu Çin ve Hindistan’ın öncülüğünde, daha 1954’te “Barış içinde yaşamanın beş ilkesini” ortaya koydu.
Ama emperyalist ABD, barışı bozdu; Güney Amerika ve Ortadoğu’da suikastlarla, darbelerle bozdu; Laos’ta bozdu, Vietnam’da bozdu… Soğuk Savaş’ın ardından Yugoslavya’yı parçalayarak bozdu, Afganistan ve Irak’ı işgal ederek bozdu, Libya ve Suriye’ye saldırarak bozdu…
Emperyalist ABD, sözünde durmayarak, NATO’yu sürekli Rusya’ya doğru genişleterek barışı bozdu. (Ukrayna’daki savaşın asıl sorumluluğunun NATO’yu genişleten ABD’de olduğunu bugün pek çok ABD’li akademisyen ve uzman bile kabul ediyor.)
ABD’nin NATO planlaması
Ve ABD, önce kendi ulusal strateji belgelerine, ardından da NATO belgelerine Rusya’yı Atlantik cephesi için “yakın tehdit”, Çin’i de “mücadele edilecek baş rakip” diye işaretledi.
Ve bunun gereği olarak da NATO’yu üç cephede, İsveç/Finlandiya hattından, Ukrayna’dan ve Gürcistan’dan Rusya’ya doğru genişletmeye çalışıyor.
Diğer yandan Çin’e karşı bölgede küçük ittifaklar kurarak bunları alt NATO örgütlerine dönüştürmeye çalışıyor. Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üsse dönüştürmeyi hedefleyen AUKUS ittifakı da, Japonya ile Güney Kore liderlerinin son iki yıldır NATO zirvelerine üye gibi davet edilmesi de, NATO’nun Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir irtibat ofisi açmaya çalışması da bu amaçladır.
Küresel Güney’in caydırıcılığı
Özetle, 79 yıl önce atom bombalarıyla barışı bozan ABD, 79 yıldır barışı bozan ülke olmayı saldırganlıklarıyla sürdürmektedir. Haliyle NATO Askeri Komite Başkanı Ora. Bauer’in “barış bozuldu, topyekûn savaşa hazırlanmalıyız” çıkışı bir savunma mesajı değil, saldırganlığın örtüsüdür. Ve tıpkı NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in “NATO Asya’ya ilerlemiyor, Çin Batı’ya yaklaşıyor” denklemi gibi baş aşağı durmaktadır.
Bitirirken belirtelim: “Barış içinde yaşamanın beş ilkesi” hâlâ insanlığın önündedir ve çok kutuplu dünyayı adım adım inşa eden Küresel Güney inisiyatifi de ABD’nin bu saldırganlığı karşısında en büyük caydırıcılıktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ocak 2023
Adım adım Filistin devleti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/01/2024
7 Ekim 2023’ten bu yana bu köşede en çok vurguladığım tezdir: Unutturulan “iki devletli çözüm” yeniden gündem, “iki devletli çözüm” Aksa Tufanı’yla küllerinden doğdu, “iki devletli çözüm” artık kaçınılmaz, Küresel Güney Filistin’i kabul ettirecek…
Artık bu noktadayız: Filistinlilerin “son Filistinli kalsa bile direnişe devam” çizgisi ile çok kutuplu dünya inşası şartlarında Küresel Güney’in siyasi baskısı, ABD’yi “iki devletli çözüm”ü kabule mecbur bıraktı.
Daha doğrusu ABD artık “iki devletli çözüm”ün kaçınılmaz olduğunu gördü ve dışında kalmamak için bu konuda kendisi adım atmaya ve İsrail’i bu çözüme ikna etmeye çalışıyor. Washington böylece Körfez’le ilişkilerini de restore edebileceğini hesaplıyor.
ABD-Suudi planlaması
ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in Türkiye’den başladığı son Ortadoğu turu, bölgedeki müttefikleriyle “iki devletli çözüm” karşılığı Arap-İsrail normalleşmesinin pazarlığı içindi.
Nitekim Blinken, Davos Forumu’nda yaptığı konuşmada bu pazarlığa işaret eden açıklamalar yaptı: Ortadoğu’da “yeni bir denklemin” oluştuğunu ve “dönüm noktasına” gelindiğini belirtti. Hatta Blinken “Filistin halkının, isteklerini yerine getirme kabiliyetini en üst düzeye çıkaran bir yönetime ihtiyaç duyduğunu” ve “bölgede İsrail ile ilişki kurmaya hazır Arap ve İslam ülkeleri bulunduğunu” söyledi (AA, 17.1.2024).
Özetle Blinken, “Filistin devletini kabul etmesi karşılığında İsrail-Suudi Arabistan anlaşmasına” işaret ediyordu.
Nitekim Davos Forumu’nda konuşan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan da “Bir Filistin devletinin kurulması yoluyla bölgesel barışın güvence altına alınmasını ABD yönetimiyle çalıştıklarını” söylüyordu.
Netanyahu sonrası hazırlığı
Ardından konu ABD basınına sızdırıldı: NBC News, ABD’nin İsrail Başbakanı Netanyahu’ya “Filistinlilere devlete giden bir yol karşılığında Suudi Arabistan’la normalleşme planı” önerdiğini ama Netanyahu’nun reddettiğini duyurdu.
Ve NBC News’e göre ABD yönetimi planı kabul etmeyen Netanyahu’nun sonsuza kadar o görevde kalmayacağını, yeni bir hükümet beklentisi çerçevesinde siyasilerle zemin hazırladığını, Blinken’in ana muhalefet lideri Yair Lapid’le görüşmesinin bu kapsamda olduğunu haber yaptı (cumhuriyet.com.tr, 18.1.2024).
Bu haberlerin ardından bir basın toplantısı düzenleyen Netanyahu, “Filistin devletinin kurulmasına karşı olduğunu ABD yönetimine bildirdiğini” resmi olarak ilan etti (AA, 18.1.2024).
Yanıt ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller’den geldi: “Filistin devleti olmadan İsrail’in güvenlik meselesini çözmek mümkün değil” (Sputnik, 19.1.2024).
Daha ilginci de İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un bu süreçteki çıkışıydı. Davos’ta konuşan Herzog “Suudi Arabistan’la normalleşmenin Gazze’deki savaştan çıkışın anahtarı olduğunu” savundu (AA, 18.1.2024).
Filistin kazandı
Özetle Biden yönetimi, Ortadoğu’daki etkisinin zayıfladığı şartlarda, Körfez’i kaybetmemek ve “iki devletli çözüm”ün kaçınılmazlığının dışında kalmamak için, gerekirse Netanyahu’yu da kenara iten bir planı hayata geçirmek istiyor. Zira işler uzarsa, Biden yönetimi hem Ortadoğu’yu hem de seçimi kaybedecek. Dahası “iki devletli çözüm” masasına da oturamayacak.
Sonuç olarak 7 Ekim’den önce Filistin devletinin olmadığı bir Arap-İsrail normalleşmesi yaşanıyorken, 7 Ekim’den sonra Filistin devleti karşılığında Arap-İsrail normalleşmesine geçilmiş oluyor.
Böylece Filistin kazanmış oldu, Küresel Güney kazanmış oldu…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ocak 2024
Komşularla ’60 km’ sorun!
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 18/01/2024
Partisinin TBMM Grup Toplantısında konuşan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan “Irak’ta 60 kilometreye inen ve buradan Suriye’ye geçerek Hatay’a kadar uzanan bir ‘huzur hattı’ kurulmasını” istedi (AA, 16.1.2024)
Baştan belirtelim: 60 km derinlikteki “huzur hattı”, terörle mücadelede kesin sonuç getirmez, tersine komşularla ilişkileri çıkmaza sokarak “huzursuzluk hattı”na dönüşür. Çünkü:
Jeopolitik ile kolektif güvenlik farkı
Erdoğan’ın “terörü kaynağında kurutma” dediği ve 2016’dan beri uygulanan strateji, “kolektif güvenlik” yerine “jeopolitik” yöntemle uygulandığı için gittikçe çıkmaza giriyor.
Daha önce bu köşede birkaç kez açıkladığımız gibi bu iki yöntem, birbirine zıttır.
Jeopolitiğin bugünkü halini alması, Alman Friedrich Ratzel’in onu 1897’de Politische Geographie başlıklı çalışmasında bir yöntem haline getirmesiyle başladı. Ortaya çıkışı, kapitalizmin emperyalizm aşamasının doğumundadır. Çünkü 19. yüzyılın sonunda gelişmiş kapitalist devletler emperyalist hedeflerine uygun olarak yayılmak, sömürgeler kurmak, sınırlarının ötesine müdahale etmek, rakiplerini ve komşularını istikrarsızlaştırmak istiyordu. Jeopolitik işte bunu sağlamaya uygundu. Alman emperyalizminin “yaşam alanı” ve ABD emperyalizminin “tehdidi kaynağında yok etme” diye sunduğu stratejiler, jeopolitiğin tipik uygulamalarıdır.
“Kolektif güvenlik” ya da “aktif kolektivizm” ise sorunları komşularla çözme modelidir. Atatürk, dünyayı “emperyalistler ve mazlum milletler” diye çözümlemişti. Bunun sonucu olarak da “tam bağımsızlık” ve “yurtta barış, dünyada barış” hedeflerini ortaya koymuştu. Bu hedeflerin gereği olarak “kolektif güvenlik” modelini uyguladı. Yurttaki barış ile komşulardaki barış arasında birbirini besleyen ve destekleyen diyalektik bir ilişki kuran bu model, komşuların barış içinde olmasına özen gösteriyordu. Atatürk bu modelle Türkiye’nin etrafında barış ve güvenlik kuşakları inşa etti.
30 km olmadı, 60 km yapalım
İktidar başından beri “küresel düzenin altında alt bölgesel düzen kurma” hedefine sahip. Bu nedenle sık sık “Misakı Milli” vurgusu yaparak “alınamamış yerleri alma” amaçlarını ortaya koyuyor. Bunun için de “Lozan hezimettir” diyor.
İktidar bu hedefine ulaşmak için önce “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” stratejisini izledi. Bu elbette mümkün değildi, çünkü Kürt örgütlerini bu coğrafyada değerlendirme projesinin daha büyük bir sahibi vardı: ABD.
İktidar bu nedenle Suriye’de “nüfuz alanları” oluşturma stratejisi izlemeye başladı. Araç ÖSO’ydu. Irak’ta ise “terörü kaynağında yok etme” stratejisine geçti. İktidar bunları kamuoyunda “Ankara’nın güvenliği Afrin’den, Afrin’in güvenliği İdlib’den, İskenderun’un güvenliği Kıbrıs’tan, Kıbrıs’ın güvenliği Libya’dan başlar” diyerek savundu. Tüm bu stratejiler jeopolitikçiydi.
Nitekim jeopolitikçilik hep “daha” sonucunu doğurur, pratikte de öyle oldu: Sınırın güvenliği komşunun topraklarından 5 km derinlikte başlar, o 5 km’deki hat 30 km derinlikte savunulur, 30 km’deki kalıcı üsler de 60 km’deki huzur hattından korunur! Ancak bu yöntemin bir sonu yoktur. Yarın da 60 km’yi 100 km derinlikten koruma ihtiyacına dönüşür. Dahası bu jeopolitikçi anlayış, kaçınılmaz olarak ülkemizi komşularla savaşa götürür.
60 km de yetmez, 100 km istenir
Oysa Atatürk’ün “kolektif güvenlik” anlayışı ile terörü, yine kaynağında ama komşularla işbirliği içinde yok edebilmek mümkündür.
Kaldı ki terör başta tüm sorunların kaynağı, ABD emperyalizminin bölgemizdeki varlığıdır. ABD askeri varlığını bu coğrafyadan kovabilmek, sorunlara kesin çözümdür. Ve bugün, düne göre bunu sağlayabilmek daha kolaydır. Ankara komşu topraklarında komşuya rağmen “huzur hattı”nı değil, komşularıyla birlikte “huzur bölgesi”ni hedeflemelidir. Ankara-Şam-Bağdat-Tahran işbirliği “tüm terör örgütlerinin” yok edilmesini sağlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Ocak 2024
Taiwan’da ayrılıkçılık güç kaybetti
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 16/01/2024
Taiwan sorunu, Çin-ABD ilişkilerinde merkezi öneme sahiptir. Dahası, Çin ile ABD’nin 50 yıl önceki normalleşmenin merkezinde de Taiwan vardır.
Şöyle de söyleyebiliriz: Washington, Taiwan’ın bağımsızlığından vazgeçerek ve “tek Çin”i kabul ederek Beijing’le normalleşebilmişti. Çin-ABD ilişkilerinin dayandığı üç temel bildirinin özeti budur.
Ama aynı zamanda geride kalan 50 yılın özellikle ikinci yarısı, ABD’nin “tek Çin” ilkesini kabul etmeyi sürdürmekle birlikte, Taiwan’da ayrılıkçılığı kışkırtmasının da tarihidir. ABD için Taiwan, gelişmekte olan Çin’e karşı kullanılacak bir karttır.
ÜÇ PARTİ – İKİ TEMEL ÇİZGİ
İşte bu nedenle 13 Ocak’ta yapılan seçimler önemliydi.
Taiwan’ın liderliği için üç parti yarıştı: İktidardaki Demokratik İlerleme Partisi, ÇKP önünden kaçarak Taiwan’a sığınan ve ABD desteğiyle orada “Çin Cumhuriyeti” ilan eden Milliyetçi Kuomintang Partisi ve sonradan kurulan Halkçı Parti…
Milliyetçi Kuomintang Parti, her ne kadar Taiwan’da ayrı bir ülke kurmaya kalkan parti olsa da, Demokratik İlerleme Partisine göre daha olumlu bir konumda ve sonraki yıllarda Çin’le daha iyi ilişkileri savunan bir çizgiye oturdu.
Demokratik İlerleme Partisi, Amerikancı bir çizgide ve ABD’nin desteğiyle iktidarını koruyan, ayrılıkçılığı ve bağımsızlığı savunan bir parti. Son seçimde 8 milyon kişinin desteğiyle ve yüzde 57 oyla iktidar olmuştu.
İKTİDAR YÜRÜTMEDE ZAYIFLADI
Seçime Demokratik İlerleme Partisi’nin karşısında Milliyetçi ve Halkçı partilerin ortak aday çıkarması gündemdeydi ama bu hedeflerini hayata geçiremediler ve ayrı ayrı girdiler.
Sonuç da şöyle oldu:
Demokratik İlerleme Partisi: 5,6 milyon oyla yüzde 40
Milliyetçi Kuomintang Parti: 4,7 milyon oyla yüzde 33,4
Halk Partisi: 3,7 milyon oyla yüzde 26,4
İKTİDAR YASAMADA ÇOĞUNLUĞU KAYBETTİ
Görüldüğü üzere eğer hedefledikleri gibi Milliyetçi ve Halkçı Partiler ortak aya çıkarabilselerdi seçimi rahatça kazanabileceklerdi.
Ama bu sonuçlara bakılırsa, ayrı ayrı girmeleri bile Demokratik İlerleme Partisi’nin rahat kazanmasına yetmedi!
Hele de önceki seçimde 8 milyon ve yüzde 57 oy aldığı düşünülürse, iktidardaki partinin 5,6 milyon ve yüzde 40’la hayli gerilediği görülecektir.
Dahası, parlamentoya yansıya tablo, iktidarın yasama organında çoğunluğu kaybettiğini göstermektedir.
113 sandalyeli parlamentoda Milliyetçi Parti 52 sandalyeye, Demokratik İlerleme Partisi ise 51 sandalyeye sahip. 8 sandalye Halkçı Parti’nin, 2 sandalye de bağımsızların.
Bu tablo ABD destekli ayrılıkçı Demokratik İlerleme Partisi’nin kazansa bile çok güç kaybederek kazanabildiğini göstermektedir.
4 SONUÇ
Gelelim bu sayısal sonuçların siyasi analizine…
1) Demokratik İlerleme Partisi’nin ayrılıkçı çizgisinin artık Taiwan’daki ana akım çizgi olmadığını belirtebiliriz.
2) Taiwan’da Çin’le iyi ilişkiler kurulması eğiliminin güçlendiği görünüyor.
3) Demokratik İlerleme Partisi, yüzde 40’ıyla Amerikancı çizgiyi önceki dönemdeki kadar rahat uygulayamayacaktır.
4) ABD elbette Taiwan sorununu kaşımayı bırakmak istemeyecektir. Ancak yüzde 40’la Washington’un elinin zayıfladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. ABD Başkanı Biden’ın seçim sonuçları açıklandıktan hemen sonra yaptığı açıklamada “Taiwan’ın bağımsızlığını desteklemiyoruz” demesi önemle not edilmelidir. ABD’nin seçimden sonra adaya resmi olmayan düşük profilli bir heyet göndermesi de yeni dönemin nasıl şekilleneceğine işaret etmektedir.
Sonuç olarak Taiwan’da ayrılıkçılık güç kaybetti ve Çin’in parçası olarak Taiwan’ın günün sonunda anakarayla birleşmesi kaçınılmazdır.
Mehmet Ali Güller
CGRN Türk
16 Ocak 2024
Amerikan terörü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/01/2024
20 günde iki terör saldırısı; önce 12 ardından 9 kayıp…
Peki ne oldu da PKK terörü harekete geçti?
Daha doğrusu soruyu şöyle sormalıyız: Ne oldu da ABD, yine Türkiye’ye karşı PKK terörünü harekete geçirdi? Zira PKK’nin araç, ABD’nin terörün “asıl kaynağı” olduğu artık geniş kitlelerce de görülen bir gerçek.
Sorunun, biri doğrudan Türkiye ile ilgili, diğeri de bölgeyle ilgili iki yanıtı var:
ABD-PKK terörü ve İsveç onayı
ABD açısından PKK terörü, Türkiye’ye karşı kullanılan bir sopadır. Washington, Ankara’yı siyasi hedeflerine zorlamak üzere sık sık bu sopaya başvurur.
Washington ile Ankara arasındaki en önemli ve yakın/sıcak sorunların başında şu anda İsveç’in NATO üyeliği geliyor. ABD bu konuda Türkiye’ye karşı hem havuç (F-16 satışı) hem de sopa (PKK terörü, doğrudan SİHA düşürme) kullanıyor.
Şu kronoloji dikkat çekici:
ABD, 5 Ekim 2023’te, Türkiye’nin Suriye’deki PYD (PKK’nin Suriye kolu) üslerini hedef alan SİHA’sını düşürdü. Pentagon açık açık “ABD birliklerine yarım kilometre yaklaşan SİHA’nın tehdit olarak değerlendirilerek F-16 uçakları tarafından düşürüldüğünü” dünyaya ilan etti.
Erdoğan, 23 Ekim 2023’te İsveç’in NATO’ya katılım protokolünü imzalayıp TBMM’ye gönderdi.
22-23 Aralık 2023’te PKK, Irak’ın kuzeyindeki Türk üssüne saldırdı: 12 şehit.
26 Aralık 2023’te İsveç’in NATO’ya katılım protokolü TBMM Dışişleri Komisyonunda kabul edildi.
12 Ocak 2024’te PKK, Irak’ın kuzeyindeki Türk üssüne saldırdı: 9 şehit.
ABD’nin varlığı sorgulanıyor
Gelelim baştaki sorumuzun bölgeyle ilgili yanıtına…
7 Ekim, bölgemize önemli bir değişiklik getirdi: ABD’nin Irak ve Suriye’deki üsleri ve askeri varlığı sorgulanıyor. Bu sorgulama sadece siyasilerin sözleriyle değil, doğrudan ABD üslerinin hedef alınmasıyla sahada eylemli sürüyor. Yani bir taraftan Suriye ve Irak hükümetleri ABD’den topraklarını terk etmesini istiyor, bir yandan da İsrail’in Gazze’deki saldırısının destekçisi olduğu için ABD’nin Irak ve Suriye’deki üsleri çeşitli güçlerce hedef alınıyor.
Burada kritik konu şu: ABD, topraklarını terk etmesini isteyen Bağdat’a şu yanıtı veriyor: Bölgede IŞİD tehlikesi sürüyor!
Oysa böyle bir tehlike söz konusu değil. Ama IŞİD en başından beri ABD için “kullanışlı düşman”dı ve İran’da sahaya sürüldü: ABD’nin suikastla öldürdüğü Kasım Süleymani’nin 3 Ocak 2024’teki ölüm yıldönümü törenlerinde bombalar patladı; 103 kişi öldü.
Ve bu süreçte PKK de Türkiye’yi hedef alıyor…
Ne yapmalı?
Aralık ve Ocak’ta Türkiye’yi hedef alan PKK terörü de, Ocak’ta İran’ı hedef alan IŞİD terörü de “Amerikan terörü”dür. ABD-İngiltere-İsrail üçgeni, İran, Türkiye ve bölgeye PKK ve IŞİD terörüyle mesaj veriyor.
7 Ekim, ABD’nin bölgemizdeki askeri varlığını hedef alan bir sonuç üretiyor. Karadeniz, Doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Basra Körfezi dörtgeni ve bu dörtgen içerisinde Kuşak ve Yol’un orta koridoru ve Irak-Türkiye merkezli Kalkınma Yolu, hem bölgesel hem de küresel mücadele açısından kritik önemde.
Ve ABD bu mücadeledeki zayıflığını terörle örtbas etmeye çalışıyor.
Bu durumda Ankara’nın bu gerçeğe göre konumlanması gerekiyor. Amerikan terörüne verilecek yanıtlar belli:
1) TBMM İsveç’in NATO üyeliğini reddetmeli.
2) Kürecik Radarı kapatılmalı, İncirlik uçuşları durdurulmalı.
3) Ankara, Şam ile normalleşmeli ve ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri varlığına karşı Ankara-Şam-Bağdat-Tahran işbirliği geliştirilmeli.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ocak 2023
İsrail kaybetti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/01/2024
Yazı işlerine yazı teslim saati geldiğinde duruşma sürüyordu, yani sonucunu bilmiyorum ama önemi de yok; çünkü davanın açılmış olması bile yeterince sonuç zaten.
Evet, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Filistin halkına soykırım uygulayan İsrail’e Uluslararası Adalet Divanında dava açması, çok önemli bir siyasal hamle.
Dahası Güney Afrika açısından, ahlaki boyutu da dahil, tarihi önemde. Öyle olduğu için de Güney Afrika Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa duruşma gününü şu sözlerle değerlendiriyor: “Hiçbir zaman kendimi bugünkü kadar gururlu hissetmemiştim.”
Küresel Güney’in sözcüsü
Ramaphosa’nın haklı gururu bu…
Çünkü halkı, üç yüzyıl sömürülmesinin ardından, II. Dünya Savaşı sonrasında 40 yıl boyunca “beyazların ırkçı yönetimi” altında yaşamak zorunda kalmıştı. Sonunda direniş zaferi getirmiş ve o zaferle Güney Afrika uluslararası toplum içinde sürekli parlayan bir yıldız olmuştur.
Bugün İsrail’in Filistinlilere soykırımına karşı öncü bir tutum alarak Uluslararası Adalet Divanına giden Güney Afrika, adeta Küresel Güney’in sözcülüğünü yapmış oldu.
Küresel Güney’in sembol örgütlerinden BRICS’in üyesi olan Güney Afrika, sonuç ne olursa olsun, tarihe ahlaki tutumuyla geçmiş olacak. Dolayısıyla Ramaphosa’ya kendini gururlu hissettiren o tutum, Küresel Güney’den bakan bizler için de gurur verici…
İsrailli uzmanların uyarısı
ABD-İngiltere destekli İsrail’in hiç beklemediği bir hamleydi bu dava. O nedenle soykırımcı Netanyahu hükümeti için ağır oldu. İsrailli uluslararası hukuk uzmanlarının uyarıları da, Tel Aviv yönetimini endişelendirdi.
2 Ocak 2024 günü CGTN Türk’te yazmıştım: Tel Aviv Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Eliav Lieblich, hükümet yetkililerinin “Gazze’nin haritadan silinmesi” türünden açıklamalarının İsrail’i kendisini savunmakta zor duruma düşüreceğini belirtiyordu. Hayfa Üniversitesi Uluslararası Hukuk Uzmanı Dr. Shelly Aviv Yeini, “Soykırım davası, diplomatik izolasyon ve yaptırımlara sebebiyet verebilir” diyordu. İsrailli tarihçi Doç. Dr. Raz Segal “İsrail liderlerinin çok sayıda açıklamaları Filistin halkını yok etmeye yönelik niyeti ortaya koyuyor” diyordu.
Yani Netanyahu yönetimi, Uluslararası Adalet Divanına götürülmeden önce zaten “soykırımcı” damgasını yemişti. Bu damgayı Hitler’den sonra en çok hak eden de kuşkusuz kendisiydi!
Yeni dünyanın şafağındayız
Daha önce bu köşede belirtmiştim: Savaşların sonuçlarını atılan bomba sayılarına ya da ölü sayılarına bakarak doğru değerlendirebilmek her zaman mümkün değildir. Bu savaş da böyledir.
Sadece Gazze’nin dümdüz edilmesine ya da Gazze’de ölen Filistinlilerin sayısına bakarak İsrail’in kazandığını sanabilirsiniz ama gerçekte kazanan Filistin ve kaybeden İsrail’dir.
Bu gerçeği İsrail’de de görenler var: Örneğin E. General Yitzhak Brick “Gazze’de giderek çamura batıyoruz” (AA, 1.1.2024) diyor, örneğin İsrail İç İstihbarat Servisi Şin-Bet’in eski Başkanı Ami Ayalon “Gazze’nin kumdan tepelerindeki bataklığa doğru ilerliyoruz” (cumhuriyet.com.tr, 11.1.2024) diyor, örneğin Eski İsrail Genelkurmay Başkanı Dan Halutz “Hamas’a karşı savaşı kaybettik” (Sputnik, 26.12.2023) diyor…
Dahası İsrail’le birlikte ABD de kaybetti. Çünkü asıl mesele ortaya çıkan siyasal tablodur. O tabloda dört önemli yeniliğin şafağı var:
1) Çok kutuplu dünyanın şafağındayız.
2) ABD emperyalizminin Ortadoğu’da kaybetmesinin şafağındayız.
3) Filistin devletinin kabulünün şafağındayız.
4) Asya barışının şafağındayız.
ABD, bu tabloyu ne terörü artırarak ne de duruşma gününde Yemen’i bombalayarak değiştirebilir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ocak 2024