Archive for category Politika Yazıları

ABD Türkiye’yi neye zorluyor?

Erdoğan’ın Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Yunanistan ve Mısır’la normalleşmesi yaygın bir şekilde “U dönüşü” olarak niteleniyor. Peki ABD’yle ilişkilerini nasıl nitelemeliyiz?

Son bir aydaki şu dokuz konuya dikkatinizi çekeyim:

NATO’nun güney kanadı

1) TBMM, 23 Ocak 2024’te, Erdoğan’ın talebiyle İsveç’in NATO üyeliğini onayladı.

2) ABD Dışişleri Bakanlığı, TBMM’nin onay belgesinin Washington’a ulaşmasının ardından, 27 Ocak 2024’te, Türkiye’ye yaklaşık 23 milyar dolarlık F-16 savaş uçağı satışını onayladı. ABD yönetimi Kongre’ye resmi bildirim yaptı.

ABD Dışişleri, Türkiye’yle birlikte, eş zamanlı olarak Yunanistan’a da F-35 satışını onayladı.

3) NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, 15 Şubat 2024’teki NATO Savunma Bakanları Toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin NATO’nun güney kanadı için önemine” işaret etti. (AA, 15.2.2024)

Avrupa Gökyüzü Kalkanı

4) Türkiye, 15 Şubat 2024’te “Avrupa Gökyüzü Kalkanı”na dahil oldu. Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias, NATO’nun Brüksel’deki merkezinde, Alman Savunma Bakanı Boris Pistorius ile birlikte “Avrupa Gökyüzü Kalkanı Girişimi Niyet Mektubuna Türkiye ve Yunanistan’ın Katılımına Dair Düzenleme Belgesi”ni imzaladılar. (AA, 15.2.2024)

Savunma Bakanı Güler imza sonrası yaptığı açıklamada Avrupa Gökyüzü Kalkanı’nı “NATO’nun gerekliliklerinin yerine getirilmesi yolunda önemli bir adım” olarak niteledi. (AA, 15.2.2024)

5) Savunma Bakanı Yaşar Güler, aynı gün, 15 Şubat 2024’te katıldığı NATO-Ukrayna Konseyi toplantısında ise “AB üyesi olmayan müttefiklerin, AB’nin savunma girişimlerine tam katılımının sağlanması gerektiğini” savundu. (AA, 15.2.2024)

NATO’dan Ukrayna’ya İHA transferi

6) NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, NATO Savunma Bakanları Toplantısı sonrası yaptığı açıklamada, NATO müttefiklerinin Ukrayna’ya 1 milyon insansız hava aracı göndermek için anlaştığını duyurdu. (CGTN Türk, 15.2.2024)

7) Baykar Teknoloji CEO’su Haluk Bayraktar, 7 Şubat 2024’te yaptığı açıklamada, Ukrayna’nın başkenti Kiev’de İHA fabrikası inşasına başladıklarını duyurdu. (Hürriyet, 8.2.024)

8) Savunma Sanayi Başkanı Haluk Görgün, 18 Şubat 2024’te yaptığı açıklamada, Savunma Sanayii Başkanlığı’nda bir NATO Müdürlüğü oluşturacaklarını duyurdu. (AA, 18.2.2024)

9) Erdoğan, ABD’li Senatörler Jeanne Shaheen ve Chris Murphy ile 20 Şubat 2024’te görüştü. İki Senatör, İsveç’in NATO üyeliğini onaylamayı bekleten Macaristan’ı ve Moldova’yı ziyaret ederek Türkiye’ye geldi. (TRTHaber.com.tr, 20.2.2024)

Diplomatik çevrelere göre Senatörlerin çantasında Türkiye’nin Ukrayna’daki rolünün artırılması konusu vardı.

Montrö’ye dikkat mesajı

Tüm bunlar ne anlama geliyor peki?

Açık ki ABD NATO’yu, belirli üyeleri üzerinden, Ukrayna konusunda daha aktif bir konuma zorluyor. Çünkü Ukrayna’nın kendi başına yapacağı bir şey kalmadı ve Washington’un da “uzun savaş” stratejisini sürdürmesi lazım.

Avrupa Gökyüzü Kalkanı, bu kapsamda, Montrö’yü delmenin yeni bir yolu olarak zorlanacak.

Tüm bunlar kuşkusuz Moskova’dan da görülüyordur. Putin’in Ankara ziyaretinin ertelenmesi de İstanbul Başkonsolosu’ndan başlayarak Rusya’nın askeri ve diplomatik temsilcilerinin son günlerde sık sık “Montrö uygulanmalı” mesajı vermesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Şubat 2023

2 Yorum

AB’de otonomculuk – trans-Atlantikçilik çatışması

Ukrayna savaşının öncesinde AB içinde üç önemli konu öne çıkıyordu:

1) AB otonom / stratejik özerk olmalıydı. Yani Soğuk Savaş dönemindekinden farklı olarak, AB, ABD’den daha bağımsız hareket etmeliydi.

2) AB bunu sağlamak için kendi güvenliğini kendisi üstlenmeliydi. Bu amaçla Avrupa ordusu kurulması konusu el alınmıştı.

3) AB, Çin’le ilişkisini ABD’den ayrı yürütmek istiyordu.

Anımsayalım:

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron AB’nin ABD’ye olan bağımlılığını azaltmasını ve kendi savunma yeteneklerini geliştirmesini, stratejik özerkliği savunuyordu.

AB Konseyi Başkanı Charles Michel, “NATO önemli ama özerk olmanın yollarını arıyoruz” diyordu.

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB’nin kendi kaderini kendi ellerine alması gerektiğini, bunun için de stratejik özerklik geliştirmek zorunda olduğunu belirtiyordu.

NATO’DA SAVUNMA PAYI TARTIŞMASI

İşte Ukrayna savaşı bu üç konuyu temel meseleler olmaktan çıkardı. Elbette bu meseleler Avrupa için stratejik meselelerdir ve asla kapanmaz, hatta rafa bile kalkmaz, en fazla gündemdeki yeri şu anda olduğu gibi alt sıralara düşer…

Zira AB’nin bu üç meseleden vazgeçmesi demek, 21. yüzyılın büyük güç mücadelesinde hiçbir iddiası olmaması ve ABD’nin yedeğinde kalması demektir.

Bu nedenle başında beri Ukrayna savaşının çok boyutlu olduğuna işaret ediyoruz: ABD Ukrayna üzerinden Rusya’yı hedef alıyor ama aynı zamanda bu savaş üzerinden Avrupa-Rusya ilişkilerini koparmaya uğraşıyor ve AB üzerinde yeniden tahakküm kuruyor.

Çünkü ABD’nin asıl rakibi Çin’e karşı mücadelesinde AB’ye ihtiyacı var; AB ile trans-Atlantik ilişkileri yeniden sağlamlaştırmasına ihtiyacı var.

NATO bu sağlamlaştırmanın en önemli aracıdır.

İşte NATO tartışmalarını bu kapsamda yorumlamalıyız.

Donald Trump’ın başkanlığı döneminde de şimdi de NATO üyelerini savunma paylarını yüzde 2’ye çıkarmaya zorlayan sözleri, ABD ve AB içinde tepki görse de son tahlilde NATO’culuktur.

Joe Biden cephesinin NATO’yu genişletme programı ise zaten NATO’culuktur.

LEYEN VE STOLTENBERG OTONOMİCİLERİ HEDEF ALDI

ABD, Ukrayna savaşı nedeniyle AB’nin otonomi arayışlarını bir oranda frenledi ama rafa kaldırtamadı.

Münih Güvenlik Konferansı yeniden otonomi tartışmasına sahne oldu. AB’nin otonomicileriyle trans-Atlantikçileri konferansta karşı karşıya geldiler.

Almanya ve AB’nin en Atlantikçi isimlerinin başında gelen AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, otonomicilere karşı şu sözleri kullandı:

“Şimdiye kadar çok ‘Avrupacı’ konuştum ama ben aynı zamanda bir ‘trans-Atlantikçi’yim. Güçlü bir Avrupa inşa etmemiz gerektiğini düşünüyorum ama bu ancak ABD ve Kanada ile el ele yürür.

Otonomiciler aynı zamanda Avrupa’nın ABD’den bağımsız bir nükleer caydırıcılığa da sahip olmasını istiyorlar. Münih Güvenlik Konferansında onlara yanıtı ise NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg verdi:

“NATO’nun onlarca yıldır işe yarayan nükleer caydırıcı rolü var. Bu, ABD’nin Avrupalı müttefikleriyle yaptığı bir şey. NATO’nun nükleer caydırıcılığının sorgulanması, fayda sağlamaz. Gerçekten inandırıcı bir caydırıcılık ihtiyacı duyduğumuzda NATO’yu baltalayacaktır.”

AB EKONOMİSİNİN ÇİN İHTİYACI

Görünen o ki AB içinde otonomiciler ile trans-Atlantikçilerin çatışması önümüzdeki süreçte biraz ısınacak.

Çünkü Ukrayna’da Atlantikçilerin çabaları tıkanmış durumda. Batı destekli taarruz hiçbir ilerleme kaydetmedi, tersine Ukrayna’nın yeni Genelkurmay Başkanı Aleksandr Sırskiy’nin bazı cephelerden adım adım çekilme stratejisi izleyeceği anlaşılıyor.

Batı’nın mali yardımı da askeri yardımı da, eski Ukrayna Genelkurmay Başkanı Valeriy Zalujni’nin belirttiği “çıkmaza girme” durumunu açacak gibi görünmüyor.

Ukrayna savaşı nedeniyle ekonomileri daralan AB ülkeleri ve bu ülkelerin burjuvazileri, ABD zorlamalı yaptırımların hafifletilmesini ve özellikle Çin’le ticaretin artırılmasını istiyor.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
20 Şubat 2024

1 Yorum

NATO Müdürlüğü!

Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün, Antalya’da düzenlenen “Savunma ve Havacılık Sanayiinde Küresel Stratejiler Konferansı”nda yaptığı konuşmada, gündemlerinde “NATO Müdürlüğü” olduğunu açıkladı.

Anadolu Ajansı metninden aktarayım: “Dördüncü ve en önemli konunun başkanlık bünyesinde kurulması önerilen NATO Müdürlüğü olduğuna işaret eden Görgün, ‘Bu konuda kısa vadede organizasyonel bir adım atacak ve yapılanmamızı buna göre şekillendireceğiz. Yapılandırılacak müdürlüğümüz ayrıca Avrupa Birliği, OECD, Birleşmiş Milletler ve OCCAR ilişkileri ve faaliyetlerini takip edecek.” (AA, 18.2.2024).

NATO, bağımsız savunma sanayisine karşı

Metinden böyle bir müdürlüğün hangi amaçla açılacağını anlamak pek olası değil. Diyelim ki amaçları NATO ülkelerine savunma sanayimizin ürünlerini satmak olsun, o durumda bile Savunma Sanayii Başkanlığı bünyesinde bir NATO Müdürlüğü’ne ihtiyaç var mı peki? Elbette yok.

Açıkça belirtelim: Savunma Sanayii Başkanlığı bünyesinde bir NATO Müdürlüğü açmak, Savunma Sanayii Başkanlığı’nın kuruluş felsefesine aykırıdır. Çünkü:

Savunma Sanayii Başkanlığı, geç bir tarihte, 1985 yılında, Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı” olarak başladı. 1989’da Savunma Sanayi Müsteşarlığı’na dönüştü, 2017’de Cumhurbaşkanlığı’na bağlandı, 2018’de de Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı oldu.

Peki 1985’e kadar Türkiye’nin gündeminde neden “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme” konusu yoktu? Çünkü o iş ABD ve NATO’ya havaleydi; “Artık NATO’dasınız, boşuna savunma sanayi geliştirmeyle uğraşmanıza gerek yok, biz en alasını size satarız” dönemiydi.

NATO bir yanıyla zaten üye ülkeleri “NATO standardı” adı altında ABD silahlarına mecbur etme ve bağımsız savunma sanayisi geliştirmelerini engelleme örgütüydü. (Bakın bugün bile bu geçerli. Avrupa kendisine ait bağımsız nükleer caydırıcılık istiyor ama NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, buna ABD adına “NATO’yu baltalar, NATO’nun nükleer caydırıcılığı yeterli” diye itiraz ediyor.)

Aselsan, Havelsan, Roketsan ve Savuna Sanayii

Peki, Türkiye’nin NATO’ya girdiği 1952’den itibaren “savunma sanayii” ABD ve NATO’ya havale edildiyse, 1985’te neden “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme”ye ihtiyaç duyuldu?

Çünkü 70’lerin ikinci yarısında ABD/NATO’ya “bağımlı” olduğunuzda ne olduğu görüldü! ABD Kıbrıs Barış Harekatı dolayısıyla Türkiye’ye askeri ambargo uyguladı, yedek parça vermedi, mühimmat vermedi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zaafa uğrattı.

Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı ABD ambargosu üzerine 1975’te Aselsan’ı, 1982’de Havelsan’ı kurdu. İşte, bugün adı Savunma Sanayii Başkanlığı olan “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı” 1985’te bu iki bağımsız ve ulusal adımın üstünde inşa oldu. Nitekim 3 yıl sonra, 1988’de de Roketsan doğdu.

F-16 çıpası

Yani özetle Türkiye’de savunma sanayisini geliştirme işi, ABD/NATO’nun ambargosu karşısında Türkiye’nin bağımsız ve ulusal bir yol çizme arayışından çıkmıştı. Şimdi o yolla inşa edilmiş bir kurum içinde, o yola ters bir şekilde “NATO Müdürlüğü” oluşturmak, işin felsefesine de, hedefe de, amaca da, 40 yıllık emeğe de aykırıdır.

Bunun kamuoyuna duyurulmasının Türkiye’nin NATO’ya girişinin 72. yıldönümünün “kutlandığı” güne getirilmesi ise ayrıca not edilmelidir.

Sıkça soruldu: ABD, 40 yıldır Türkiye’ye sattığı F-16’ları bu kez neden satmakta bu kadar ayak sürüdü? Satış sadece İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanmasının şartı mıydı?

Fazlası var: F-16 satışı sadece F-16 satışı değildir, Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutmanın aracıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Şubat 2024

3 Yorum

Rabiacılık rafta, pragmatizme devam

Normal şartlarda siyasette “U sınıfı” ehliyet yoktur. Ancak iktidarın şansı, kendisine U dönüşlerinde bedel ödetebilecek bir muhalefetin bulunmamasıdır.

Erdoğan 21 yılda, 21 temel iç ve dış politikada U dönüşü yaptı. Bu U dönüşlerinin Türkiye’ye ekonomik faturası milyarlarca dolar tuttu ama siyasi faturası olmadı.

Mısır bu U dönüşlerinden biri. 12 yıl sonra Erdoğan Sisi’yle normalleşti ve 14 Şubat’ta Kahire’yi ziyaret etti.

Türkiye Mısır’la neden bozuşmuştu? Çünkü Erdoğan, Türkiye, Suriye, Filistin, Mısır, Libya hattında Müslüman Kardeşler (İhvan) rejimleri istiyor, kendisini de “İhvan coğrafyasının” siyasi lideri olarak konumlandırıyordu. Sisi, İhvan’cı Mursi’yi devirince, Erdoğan koltuğun İhvan’a devredilmesini istedi ve Türkiye-Mısır ilişkilerini kopardı.

Yalnızlığın maliyeti

Peki ne oldu ne değişti de Erdoğan 12 yıl sonra Kahire’ye gitmeyi kabul etti? Mısır cephesinde hiçbir değişiklik yok: Erdoğan’ın desteklediği Mursi mahkeme salonunda geçirdiği baygınlık sonrasında öldü, Müslüman Kardeşler (İhvan) önemli oranda tasfiye edildi, Mursi’yi deviren Sisi hâlâ cumhurbaşkanı…

Kısacası Mısır cephesinde bir değişiklik yok ama Erdoğan, uluslararası ilişkilerde yalnızlığın iddia edildiği gibi “değerli” olmadığını gördü. Dahası, iyice bozduğu ekonomi bu yalnızlığı kaldıramayacak duruma geldi.

Erdoğan’ın “İhvan eksenli Ortadoğu inşası” hayali, Türkiye’nin güneyle ticaretini mahvetti. Türk TIR’ları, Suriye üzerinden Ürdün’e, oradan Suudi Arabistan ve Körfez’e mal taşıyordu. Erdoğan’ın Suriye politikası o yolu tıkadı. Türk TIR’ları için daha maliyetli yeni rota, Ro-Ro ile Mısır limanına, oradan önce kara sonra deniz yoluyla Suudi Arabistan’a ve Körfez’e oldu. Erdoğan’ın Mısır politikası o yolu da kapattı. Üçüncü rota deniz yoluyla İsrail limanı, oradan Ürdün üzerinden Suudi Arabistan ve Körfez oldu.

Ancak artık Türk ekonomisi bu maliyetleri kaldıracak durumda değil. Sisi değişmediği halde, Erdoğan’ı ettiği tüm sözleri yutarak Sisi’yle normalleşmeye iten ekonomik neden işte bu.

Sisi’yi seçime alet ettiler

İktidarın Mısır’la ilişkileri neden bozduğunu sorgulamaya kalktığınızda hep şu şöyle dediler: “Dış politika milli meseledir, iç politikaya alet edilmemelidir, içeride siyasi çekişme olur ama dışarıda birlik, beraberlik…”

İyi de dış politikayı iç politikaya asıl alet eden iktidar değil mi? Anımsayın, bir önceki yerel seçimde Erdoğan miting meydanlarında “Ya Binali Yıldırım’a oy vereceksiniz ya Sisi’ye” diyerek İmamoğlu ile “katil, zalim, darbeci” dediği Sisi’yi eşitlemişti.

Peki ders alınmış mıdır bundan? Birkaç hafta sonra seçim meydanlarında “Ya Murat Kurum’a oy vereceksiniz ya Netanyahu’ya” demezse, belki…

Asıl gösterge Suriye

Mısır’la ilişkilerin bozulmasını eleştirenler, yıllardır iktidara “Mısır’ı kimin yönettiği Mısırlıların sorunudur” diyordu, “önemli olan ilkelerdir ve Türkiye’nin çıkarlarıdır” diyordu, Mısır’la ilişkilerin bozulmasının ekonomik ve siyasi maliyetine işaret ediyordu. İktidar ise bunları söyleyenlere “Sisici, darbeci” sıfatı yapıştırıyordu.

Bugün Erdoğan Mısır dönüşü uçakta şöyle diyor: “Dış politika, karşılıklı çıkar eksenli inşa edilir ve o zeminde yönetilir” (AA, 16.2.2024).

Neyse, keşke dersler çıkarılsa ama dersler çıkarılıp çıkarılmadığının temel göstergesi ne Körfez’dir ne de Mısır’dır; Suriye’dir. Suriye’yle normalleşme, Türk dış politikasının en önemli ihtiyacıdır; terörle mücadeleden sığınmacı sorununa, Doğu Akdeniz’de enerji-politik güç mücadelesinden ABD’nin bölge siyasetine kadar her konunun asıl öznesi Suriye’dir.

Orada ısrar ettiklerine göre, “Erdoğan Rabiacılığı rafa kaldırdı, pragmatizme devam ediyor” diyebiliriz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Şubat 2024

1 Yorum

ABD F-16 için YPG’ye güvence mi verdi?

ABD, Türkiye’nin parasını ödediği F-35’lere el koydu, parayı da iade etmedi. AKP hükümeti ise kısmen parayı kurtarmak için bu kez ABD’den F-16 almaya soyundu. “Müttefik” ABD, bunun için bile kırk dereden su getirdi, başta İsveç’in NATO üyeliğinin onayı olmak üzere şartlar dayattı.

AKP hükümeti, bu vahim tabloyu “başarı” diye yutturmaya çalışıyor; “ABD’nin vermem dediği F-16’ları nasıl da aldık” diye propaganda yürütüyor.

Ancak daha tehlikelisi, konuyu muhalefetin ele alma biçimidir. Çünkü hükümete şu gerekçeyle muhalefet ediyorlar: “S-400 aldınız, F-35’lerden ve bunun getirisinden olduk.”

Mandacılık formülü

“S-400 aldınız, F-35’lerden ve getirisinden olduk” formülü, açık söyleyeyim, bir çeşit “mandacılık” formülüdür!

İçinde “bağımsız ulusal savunma sanayii hedefi” olmayan, bu hedefe ulaşmak için silah envanterini kendi çıkarlarına uygun olarak yeniden tasarlamayı düşünmeyen, bu çerçevede gerekirse “ortak üretim” ve “teknoloji transferi” gibi dertleri olmayan, sürekli ve doğrudan ABD silahı almayı amaçlayan bir bağımlılık formülü, bir mandacılık formülü…

Bu basit hesap tuzağına düşen emekli askerler de var. “S-400’ü aldık, kullanmadık şu kadar zarar; F-35’lerin parası geri ödenmedi şu kadar zarar; F-35’lerin parçalarını üretemeyeceğiz şu kadar zarar” diye muhasebe defteri tutuyorlar.

Oysa o muhasebe defterinin “bağımsız ulusal savunma” hedefinin yanında ne kadar değersiz olduğunu asıl onların bilmesi gerekirdi.

Müttefik kazıkları

Basitçe anlatalım: Kendi ürettiğiniz silah olmadığında ve dahası tek bir yere bağımlı olduğunuzda;

– Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında olduğu gibi sözde müttefikiniz size ambargo uygular, mühimmat vermez, yedek parça vermez, savunmanızı zaafa uğratır.

– 1990’lardaki gibi müttefikiniz, “benim sattığım tankları sınır ötesi operasyonlarda kullanamazsın” diyerek elinizi kolunuzu bağlar.

– Kullandığınız sistemin teknolojisini tekelinde tutan müttefikiniz, bundan yararlanarak size siyasi bedeller ödetmek için, bazen radarınızı bozarak kendi geminizi kendi uçağınıza vurdurtur, bazen kendisi doğrudan tatbikatta “yanlışlıkla” geminizi vurur; uçağınızı, helikopterinizi düşürür…

Milletvekilleri neden suskun?

Omurgasını PKK’nin Suriye kolu olan YPG’nin oluşturduğu SDG’nin komutanı Mazlum Abdi, “ABD, Türkiye’ye satılan F-16’ların bize karşı kullanılmayacağı konusunda güvence verdi” dedi (cumhuriyet.com.tr, 13.2.2024).

F-16 alabilmek için TBMM’de ortaklaşa İsveç’in NATO üyeliğine onay veren iktidar ve muhalefet milletvekillerinin “bu da nereden çıktı” diye tepki göstermesini bekliyorum 24 saattir. Bu satırları yazarken, hâlâ bir tepki yoktu…

Neden? Terör örgütü açıklamalarını ciddiye almadıkları için mi, yoksa müttefikleri ABD’ye çok güvendikleri için mi?

Havacıların çıkarması gereken ders

Türkiye’nin dün “satın aldığı tankı terör örgütüne karşı kullanamaması” gibi bir durumun bu kez uçaklar için yaşanabilmesi olasılığı, yaptığınız her türlü muhasebe kaydından daha önemlidir.

Havacılar bu türden kâr-zarar hesaplarıyla uğraşacağına, Denizcilerin zorlaya zorlaya MİLGEM’i başarmasının ortaya çıkardığı stratejik ve taktik kârlara odaklanmalıdır.

Ve siyasetçiler de asıl şu soruları sorgulamalılar: Türkiye’nin şu dönemde en önemli güvenlik kaygısı terör örgütünden kaynaklanıyor. Satın aldığı silahları terör örgütüne karşı kullanamayacaksa kime karşı kullanacak? Silahlar, hangi komşumuza karşı “serbestçe kullanmaya” izinli?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Şubat 2024

2 Yorum

Haydut devlet

Biliyorsunuz, ABD, resmî belgelerinde kimi ülkeleri “haydut devlet” diye niteliyor. Kavram 1970’lere kadar uzanıyorsa da, ABD siyasi literatüründe 11 Eylül 2001’den sonra yaygınlık kazandı.

Evet, Washington yönetimi son 20 yıldır, İran, Irak, Libya, Suriye ve Kore DHC gibi ülkelere “haydut devlet” diyor, böylece bu ülkelere “kovboyluk” yapma hakkı olduğunu savunuyor!

Ancak dünyanın asıl haydut devleti, emperyalist ABD’dir. Hatta ABD’nin yaptıklarını nitelemeye “haydutluk” kavramı bile hafif kalacaktır.

İşgalleri, saldırıları, suikastları, cinayetleri, darbeleri bir kenara, sadece şu yaptıklarına bile haydutluk, eşkıyalık, hırsızlık gibi kavramlar yetmeyecektir.

ABD İRAN UÇAK VE GEMİLERİNE EL KOYDU

1) ABD, İran’ın Venezuela’ya sattığı yolcu uçağına el koydu. Venezuela kargo şirketinin, İran’ın Mahan Hava Yolları’ndan aldığı Boing 747 kargo uçağı, “İran’a yönelik ihracat kısıtlamaları” gerekçesiyle Arjantin’den ABD’ye götürüldü!

2) ABD, 9 Aralık 2022’de el koyduğu İran’a ait Marwan 1 adlı gemideki mermileri, daha sonra Ukrayna Rusya’ya karşı kullansın diye bu ülkeye göndermişti!

3) ABD, 20 Temmuz 2020’de Venezuela’ya giden dört İran tankerine el koydu ve gemilerdeki 1 milyon 116 bin varil petrolü 40 milyon dolara satıp, buna da “tazminat” diye el koydu!

4) ABD 2022’de Yunan adası yakınlarındaki bir İran petrol tankerini durdurup, içindeki petrolü bir başka gemiye aktararak götürdü!

ABD VENEZUELA’NIN ALTINLARINA EL KOYDU

5) Beyaz Saray, Venezuela’nın ABD bankalarında bulunan hesaplardaki kontrol hakkını elinden alarak, bu hakkı kendini devlet başkanı ilan eden Juan Guaido’ya devretti!

6) İngiltere Merkez Bankası, Venezuela’nın yaklaşık 2 milyar dolar değerindeki 31 ton altınına el koydu.

7) Beyaz Saray, “Venezuela Devletinin Varlıklarının Dondurulması” başlığıyla yayımladığı kararname ile bu ülkenin ABD’deki mal varlıklarına el koydu!

8) Almanya’nın en büyük bankası Deutsche Bank, Venezuela’ya ait 20 ton altına el koydu.

DÜZENLİ PETROL HIRSIZLIĞI

Bunlar İran ve Venezuela’ya yönelik “Amerikan haydutluğundan” bazı örneklerdir. Birkaç da başka ülkelere karşı haydutluğundan örnekler anımsatalım:

9) ABD, kuzeydoğusunu işgal ettiği Suriye’nin petrolünü günlük düzenli olarak çalıyor!

10) ABD, Türkiye’ye ait F-35’lere el koydu ve bu uçaklar için ödenen paranın da üstüne yattı!

11) AB ülkeleri, ABD’nin talebiyle Rusya Merkez Bankası’nın 200 milyar avrodan fazla parasını dondurdu. Bu parayı işletip faiziyle Ukrayna’ya yardım etti.

12) ABD, Ukrayna savaşının ilk bir yılında, Ruslara ait 58 milyar dolarlık mal varlığına el koydu.

13) ABD, Rusya vatandaşlarına ait dünyanın çeşitli limanlarında demirli lüks yatlara el koydu.

DAHA ADİL ULUSLARARASI DÜZEN TALEBİ

ABD’nin haydutluklarını sıralamaya bu köşe yetmez, bir fikir vermesi için sadece 13 örnek listeledim.

Peki ABD bu “el koymaları”, “mal varlığı dondurmaları”, “paraları bloke etmeleri” hangi hukuka dayandırıyor? Uluslararası hukukun hangi yazılı kuralı buna izin veriyor?

Elbette uluslararası hukukta bulamazsınız, adres “Amerikan orman kanunu”dur!

Ve aynı ABD, son yıllarda “kurallı dünya düzenini hedef alıyor” diyerek sürekli Çin’den şikâyet ediyor!

Hangi düzen, hangi kural!

Tersine, ABD’nin kendisi var olan kurallara uymuyor; kurallarını kendi yazdığı düzeni bile işine gelmediği durumlarda uygulamıyor.

Ve Çin başta Küresel Güney’in pek çok ülkesi, tam da bu nedenle “daha adil bir uluslararası düzen” talep ediyor.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
14 Şubat 2024

3 Yorum

Rus iç savaşı

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD’li gazeteci Tucker Carlson ile yaptığı söyleşide, Ukrayna-Rusya savaşını bir iç savaş olarak değerlendirdi.

Rus tarihine değinen Putin, Ukraynalılar ile Rusların aynı etnisite olduğunu savundu. Ukraynalılık fikrinin daha çok Polonya’nın bugünkü Batı Ukrayna topraklarına egemen olduğu dönemde uyguladığı özel bir ayrıştırma siyaseti olduğunu belirten Putin, “Başlarda, Ukraynalı kelime olarak devletin kenarında yaşayan veya sınır muhafızlığı yapan kişi anlamına geliyordu. Bu etnik bir grup anlamını taşımıyordu” dedi.

Putin buradan hareketle, geleceğe dair bir öngörüde bulundu: “Ne olursa olsun er ya geç anlaşacağız ve biliyor musunuz, belki de mevcut durumda kulağa garip gelebilir, ama halklar arasındaki ilişkiler eski haline dönecek.”

Putin devamla, yaşanan savaşta teslim olmayı reddeden Ukraynalıların “Ruslar teslim olmaz” diye bağırarak ölümü tercih ettiğini söyledi ve şu çok dikkat çekici tezi ortaya attı: “Onlar hâlâ kendilerini Rus görüyor. Bu anlamda tüm yaşananlar iç savaş olarak gösterilebilir. Batı’dakiler, bu savaşın Rus halkın bir kısmını diğerinden sonsuza kadar kopardığını düşünüyor. Hayır. Yeniden birleşme olacak.”

Savaş 2014’te başladı

Putin’in dikkat çeken bir diğer mesajı da, daha önce dile getirdiği, “savaş 2022’de değil, 2014’te başladı” teziydi: “Ukrayna’da 2014’te meydana gelen darbe, CIA desteğiyle silahlı muhalefet tarafından gerçekleştirildi. Ukrayna’daki çatışmayı bu ülkede yaşanan devlet darbesi körükledi. Ukrayna yönetimi savaşı 2014’te başlattı. Bizim amacımız bu savaşı durdurmak. 2022’de savaş başlatmadık, ona son vermeye çalıştık.

Atlantik medyasının gözlerden uzak tutmaya çalıştığı bu gerçek, asıl nedenleri ve ABD’nin hedefini anlamak bakımından çok önemli. Rusya’nın 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya “özel askeri harekat” başlatmasından sadece iki gün sonra bu köşede o gerçeğe işaret etmiştim: “Rusya’nın askeri harekâtı, ‘asıl savaşı’ bitirme hedefli savunma saldırısı olarak da yorumlanabilir. Çünkü sekiz yıldır Donbass’ta zaten savaş vardı. 2014’te Amerikancı darbeyle hükümet devrildiğinde, Kırım, Donetsk ve Lugansk darbeye karşı pozisyon aldı. Kırım bağımsızlık ilan etti, referandumla Rusya’ya katıldı. Ukrayna, Donetsk ve Lugansk’a saldırdı. 2015’te Minsk Anlaşması’yla bu iki bölgeye ‘özel statü’ kararlaştırıldı ancak Ukrayna uymadı ve sekiz yıldır Donetsk ve Lugansk’ı, yani Donbass bölgesini vuruyor. Batı medyası üzerini örtse de sekiz yılın sonunda Donbass’ta 2.600 sivil öldürüldü (bazı kuruluşların verilerine göre 3 bini çocuk olmak üzere 13 bini sivil, toplamda 14 bin insan öldürüldü), on binlerce insan evlerini terk etmek zorunda kaldı” (Cumhuriyet, 26.2.2022).

Hedef Rusya’yı eski sınırlarına itmek

Aslında bu gerçeği Ukrayna da biliyor. Üç gün önce görevden alınan Ukrayna Genelkurmay Başkanı Zalujni, çok konuşulan Economist dergisindeki söyleşisinde bu gerçeğe işaret etmişti: “Bizim için, ordu için savaş 2014 yılında başladı. (…) Tüm bunlar 24 Şubat 2022’de ölçeğin artmasıyla oldu. Ondan önce 403 km’lik bir cephemiz ve 232 güçlü noktamız vardı. Ve 24 Şubat’ta bu cephe 2,500 km’ye çıktı” (Economist, 15.12.2022).

Evet, bu savaşı 2014’te asıl başlatan ABD’ydi. Nedenini de ABD resmî kurumlarına “strateji hazırlayan” Stratfor’un kurucusu George Friedman’dan aktaralım: “Eğer Batı, Ukrayna’yı kontrol altında tutabilseydi, Rusya savunmasız kalabilecekti. Belarus’la olan güney sınırları ve Rusya’nın güneybatı sınırı açık hale gelecekti. Ukrayna ve Batı Kazakistan arası mesafe yaklaşık 400 mildir ve Rusya Kafkaslara gücünü bu bölgeden gösteriyordu. Rusya bu durumda Kafkasları kontrol etme gücünü yitirecek ve Çeçenya’dan daha kuzeye çekilecekti. Ruslar, Rusya Federasyonu’nun bazı bölümlerinden çıkacak, Rusya’nın güney sınırları çok zayıflayacaktı. Böylece Rusya çok eski sınırlarına çekilene kadar parçalanma sürecekti” (Gelecek 100. Yıl, Pegasus, 2009, s.103).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Şubat 2024

1 Yorum

Zalujni’yi Pentagon mu tasfiye etti?

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, sonunda Genelkurmay Başkanı Zalujni’yi görevden aldı. Sonunda diyoruz, çünkü Zelenski-Zalujni çatışması bir süredir Ukrayna savaşının en çok tartışılan konusuydu.

Sorunun kaynağı, ABD/NATO destekli Ukrayna taarruzunun bir metre toprak kazandıramaması ve siyasilerin bunun faturasını askerlere kesmek istemesidir esas olarak…

Alman NTV televizyonuna demeç veren Alman E. Albay Wolfgang Richter’e göre, Zelenski-Zalujni çatışması, Devlet Başkanı’nın taarruzun sürdürülmesini istemesi ancak Genelkurmay Başkanı’nın imkân ve kabiliyetleri gereği orduyu savunmaya çekmesinden kaynaklandı. Zelenski kaybedilen toprakların alınmasını istiyor, Zalujni ise bunun “illüzyon” olduğunu belirtiyor (Sputnik, 6.2.2024).

Tabloyu özetle siyasi hedef ile askeri gerçekler arasındaki derin uçurum olarak niteleyebiliriz. Zelenski hedef belirliyor ama Zalujni sahadaki gerçekler nedeniyle o hedefe ulaşamıyor.

Zalujni, bu çelişmeyi Economist dergisinde açıkça ortaya koymuştu zaten, “Rusya ile savaşın çıkmaza girdiğini” savunmuştu.

ABD’li askeri danışmanları dinlemedi

Peki Zelenski neden sahadaki gerçeklere uymayan bir hedef belirliyor? Meselenin bam teli işte burası.

Çünkü Zelenski Ukrayna’nın değil, ABD’nin ihtiyaçlarına göre hareket ediyor. ABD’nin Ukrayna stratejisi “uzun savaş”a dayanıyor. Savaş ne kadar uzarsa, Rusya o kadar meşgul edilecek, Avrupa-Rusya ilişkileri o derinlikte kesilecek, ABD Avrupa’ya daha fazla sıvılaştırılmış doğalgaz satabilecek, ABD AB’yi tahakkümü altında tutabilecek, Rusya ve Çin’e karşı Atlantikçiliği Avrupa’da sürdürebilecek vb.

O nedenle çatışma aslında Zelenski ile Zalujni arasında değil, Pentagon ile Zalujni arasındaydı. Politico’nun analiz haberine bakılırsa, başarısız taarruz sırasında Ukrayna Genelkurmay Başkanı Zalujni, Pentagon’un askeri danışmanlarını dinlememiş, kendi taktiklerini uygulamıştı (Sputnik, 8.2.2024).

Gerçi Pentagon’un taktikleri de izlense, sonuç değişmeyecekti; çünkü stratejide yapılan hata taktiklerle düzeltilemezdi.

Ukrayna’nın çıkmazı  

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, Zalujni’nin yerine Genelkurmay Başkanlığına Kara Kuvvetleri Komutanı (Albay General) Aleksandr Sırski’yi atadı. Ukrayna Savunma Bakanı Rüstem Umerov değişimi şu sözlerle yorumladı: “Savaş aynı kalmaz. Savaş değişir ve değişiklik gerektirir. Yeni yaklaşımlara ve yeni stratejilere ihtiyacımız var” (AA, 8.2.2024).

Nasıl değerlendirmeliyiz peki bu sözleri? Zelenski’nin bir süredir istediği kapsamlı seferberlikle oluşturulacak 500 bin kişilik ordu ile yeni bir taarruza mı yönelecekler? Bu ilkinden daha feci sonuçlanacaktır, seferberlik ordusu daha da deneyimsiz olacak çünkü. Ya da yeni strateji Pentagon’un “özel savaş”ı mı olacak?

Hangi seçenek seçilirse seçilsin, Zalujni’nin saptadığı gibi bir çıkmaza girmiş durumdalar. Sürekli Batı’ya muhtaç şekilde, kongre ve parlamentoların askeri yardım onaylarına bel bağlayarak Ukrayna’nın hedeflerine ulaşabilmesi mümkün değil.

Dahası Ukrayna’nın, ABD’nin “uzun savaş” stratejisini sürdürdüğü müddetçe, savunulacak toprağı bile kalmayabilir.

Bu görülüyor olmalı ki komşuları II. Dünya Savaşı’ndan önceki haritaya göre pusuda bekliyorlar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Şubat 2024

2 Yorum

Suriye’siz bölge güvenliği olmaz

Birkaç haftadır Türkiye-İran-Irak üçgeninde önemli güvenlik temasları yapılıyor. İstihbaratçılardan cumhurbaşkanlarına uzanan temaslar var. İran Cumhurbaşkanı Reisi Türkiye’deydi. Önce MİT Başkanı İbrahim Kalın, ardından da Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile Genelkurmay Başkanı Org. Metin Gürak Irak’taydı.

İran Cumhurbaşkanı Reisi, Ankara’da şu önemli denklemi kurdu: “Türkiye’nin güvenliğinin bizim güvenliğimiz, bölge ülkelerinin güvenliğinin bizim güvenliğimiz olduğuna ve bölge ülkelerinin herhangi biri için en ufak bir güvensizliğin tüm herkese zararı olduğuna inanıyoruz.”

Irak Başbakanı Sudani de Milli Savunma Bakanı Güler ve Genelkurmay Başkanı Org. Gürak’a “Türkiye ile Irak’ın güvenliğinin birbiriyle bağlantılı olduğunu” söyledi.

Sonuç olarak hem Tahran hem de Bağdat, “kolektif güvenlik” temelli denklemler ortaya koydular.

Komşuya rağmen değil, komşuyla birlikte

Peki AKP hükümeti de böyle düşünüyor mu? “Irak’ın güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir” diyor mu, “İran’ın güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir” diyor mu?

Jeopolitikçi bir yaklaşımla “terörü kaynağında yok etme” adı altında, sürekli komşunun toprağında derinliği artırarak hat inşa etme çizgisinin bir çıkmaz olduğunu daha önce bu köşede birkaç kez ele almıştık. Son olarak Bahçeli’nin Irak’ın 35 km derinliğindeki kalıcı üsleri korumak için 60 km derinlikte “huzur hattı” önermesini eleştirmiştik. Çünkü bu jeopolitikçi yaklaşımın, yarın da 60 km derinlikteki hattı 100 km’den koruma ihtiyacını doğuracağını belirtmiştik.

Bu jeopolitikçi anlayışın yerini, “kolektif güvenliğin” alması gerektiğini söylemiş, “komşuya rağmen komşunun toprağında” çizgisini, “komşuyla birlikte” çizgisine dönüştürmenin önemine işaret etmiştik.

Suriye’nin toprak bütünlüğü

Türkiye, İran ve Irak arasında, “senin güvenliğin benim güvenliğimdir” anlayışıyla bir “kolektif güvenlik” oluşturulabilirse, bu bölge için çok önemli bir adım olur.

Ancak yetmez. Çünkü bölgesel “kolektif güvenliğin” sağlanabilmesi, Suriye’nin de denkleme dahil edilebilmesiyle mümkündür.

Bir kere bölgeye stratejik düzlemde tehdidin kaynağı ABD’dir. ABD Suriye’nin kuzeyinde bir koridor inşa etmeye çalışarak, sadece Suriye’yi değil, Türkiye’yi, Irak’ı ve İran’ı da tehdit etmektedir.

ABD’nin 2003’te Irak’a saldırısı öncesinde bölge ülkelerinin gördüğü, işaret ettiği ama uygulayamadığı denklemdi: Irak’ın toprak bütünlüğü, Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür, Suriye’nin toprak bütünlüğüdür, İran’ın toprak bütünlüğüdür.

Bugün de, son 10 yıldır olduğu gibi, Suriye’nin toprak bütünlüğü Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür, Irak ve İran’ın toprak bütünlüğüdür.

AKP’nin sorunu kangrenleştiren hayali
Peki o zaman Suriye neden denklemde değil? Daha da somutlaştırırsak, Ankara neden hâlâ Şam ile normalleşmekte direniyor?

Geçen seneki adımların “asker çekme” konusunda tıkandığını yazmıştık. Rusya bunu artık resmi olarak da ilan etti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Alexander Lavrentyev, “Türkiye’nin Suriye’ye uzun vadede asker çekme güvencesi vermediği için sürecin durduğunu” açıkladı.

Bakın, kısa ya da orta vadede değil, uzun vadede bile AKP hükümeti Suriye’ye “asker çekeceğinin güvencesini” vermiyor!

Neden? Çünkü iktidar hâlâ, imkânsızlığına rağmen, Suriye topraklarında bir “ÖSO nüfuz bölgesi” kurabileceğini hayal ediyor. Ancak bu hayal, bölgede yeşermekte olan “kolektif güvenlik” anlayışını sabote ediyor.

Ankara, Şam ile anlaşıp “güncellenmiş Adana mutabakatı” ile çözeceği sorunu, kangrenleştirmektedir. Üstelik bu durum, sığınmacı sorununun çözümünü de geciktirmekte, giderek o sorunun da kökleşmesini sağlamaktadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Şubat 2024

2 Yorum

NATO üyeliği, İsveç yargısını esir aldı

Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung’a göre İsveç, Kuzey Akım sabotajıyla ilgili soruşturmayı düşüreceğini açıklayacak (Sputnik, 6.2.2024).

Bu haberi, “NATO üyeliği, İsveç yargısını esir aldı” şeklinde yorumlayabiliriz. Zira NATO sadece bir “askeri ittifak” değil, ABD adına üye ülkeleri eğitiminden yargısına biçimlendirme aygıtıdır.

Bu arada Danimarka ve Almanya’da yürüyen soruşturmalar da bir türlü sonuçlanamadı. Çünkü soruşturma sonuçlanmasın isteniyor, çünkü kanıtlar “olağan şüpheli” diye işaret ettikleri Rusya’yı değil, asıl adresi ortaya koyuyor.

BIDEN: KUZEY AKIMIN SONUNU GETİRECEĞİZ

Kuzey Akım sabotajının aydınlanmamasını en çok isteyen iki ülke, ABD ve İngiltere’dir. Üçüncü ülke de NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in ülkesi Norveç’tir.

Çünkü Kuzey Akım sabotajı, Atlantik medyasının iddia ettiği gibi Rus işi değil, NATO ülkeleri konsorsiyumu işiydi.

Rusya’dan Almanya’ya doğalgaz taşıyan Kuzey Akım’a sabotajdan çıkarı olmayacak iki ülke Rusya ve Almanya’ydı. En çok çıkarı olan ülke ise ABD’ydi.

Anımsayın: ABD Başkanı Joe Biden 7 Şubat 2022’de Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile ortak basın toplantısında, “Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi halinde Kuzey Akım 2 artık ortada kalmaz, sonunu getiririz” demişti. Gazeteci, “Bunu nasıl yapacaksınız çünkü boru hattı projesi Almanya’nın kontrolünde” deyince, Biden gülerek “Size söz veriyorum, bunu becereceğiz” yanıtını vermişti. (Reuters, 7.2.2022)

SEYMOUR HERSH’İN DOSYASI

26 Eylül 2022’deki sabotajda dört ayrı sızıntı oluşmuş, İsveç Ulusal Sismik Ağı (SNSN), boru hatlarındaki sızıntıların yakınında, 2.3 büyüklüğünde depreme benzer iki sarsıntı tespit edildiğini açıklamıştı (AA, 27.9.2022).

Konunun üzerine giden gazeteciler, Moskova izi bulamadı ama Washington izi ortadaydı.

Pulitzer ödüllü ABD’li kıdemli gazeteci Seymour Hersh, doğrudan maddi olgulara yönelerek uzun süre bu konu üzerinde çalıştı ve ulaştığı sonucu dünya kamuoyuyla paylaştı: Kuzey Akım-1 ve 2 boru hatlarını vuran ABD’nin kendisiydi!

Elbette ABD bu sabotajın asıl sahibiydi ama kanıtlar gösteriyor ki, o bölgedeki kimi NATO ülkeleri de ABD’ye taşeronluk yapmıştı.

ABD’NİN ASIL AMACI

Peki ABD neden Kuzey Akım’a karşıydı?

ABD açısından Kuzey Akımı, Rusya-Ukrayna savaşından çok önce bir sorundu. ABD bu hattın yapılmaması için çok uğraştı ama engelleyemedi. Olmayınca açılmaması için uğraştı, yaptırım uyguladı ama işe yaramadı. En sonunda Ukrayna savaşını fırsat bilerek patlattı!

Çünkü ABD açısından Rusya-Almanya enerji işbirliği önlenmesi gereken bir sorundu. Çünkü bu işbirliği Almanya’nın ve haliyle AB’nin ABD’den stratejik özerklik kazanabilmesinin ekonomik zemini demekti. Çünkü bu işbirliği, Avrupa’nın güvenlik mimarisinde Rusya’nın da olması demekti. Çünkü bu işbirliği, ABD’nin Avrupa’ya tahakkümünü sağlayan siyasi zemini gevşetiyordu.

Anımsayın: Daha Trump zamanında ABD Kuzey Akım bünyesindeki şirketlere yaptırım kararı almıştı. Konuyu 26 Aralık 2019’da Cumhuriyet’te, “ABD-Rusya enerji işbirliği” başlığı altında incelemiştim. ABD’nin Berlin Büyükelçisi Richard Grenell kararı şu sözlerle savunuyordu: “Amaç, Avrupa enerji kaynaklarının çeşitliliğini sağlamak ve bir ülkenin ya da bir kaynağın Avrupa üzerinde enerji yoluyla çok güçlü bir nüfuz oluşturmamasını güvence altına almaktır.”

Böyle olduğu için de en başından beri Ukrayna savaşını stratejik düzlemde yorumlarken, ABD’nin NATO’yu genişleterek Rusya’yı geriletmeyi hedeflediğini ve Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinden atarak, yeniden Avrupa’yı tahakkümü altına almak istediğini belirtmiştim.

AB İÇİN ÇIKIŞ YOLU

ABD, “stratejik özerk” bir AB istemiyor. ABD, ayrı bir “Avrupa ordusu” istemiyor. ABD, AB’nin Rusya ve Çin’le bağımsız bir ilişki geliştirmesini istemiyor.

Ukrayna savaşını, NATO belgelerine “Rusya tehdit, Çin baş rakip” diye eklenmesini ve Avrupa-Rusya enerji bağının kesilmesini bir bütün halinde değerlendirmek gerekir.

Sonuç mu?

ABD, Almanya başta Avrupa’ya, Rusya doğalgazının yerine sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) satıyor ama Rusya’nın sattığından yüzde 20-30 daha fazla bir paraya!

Sonuç mu?

Almanya ekonomisi yüzde 0,3 küçüldü! Alman sanayisi büyük kayıplar yaşıyor. Alman Sanayi Federasyonu (BDI) Başkanı Siegfried Russwurm, Financial Times’a verdiği mülakatta, Alman hükümetinin enerji politikalarını “kesinlikle toksik” olarak nitelendirdi (harici.com.tr, 6.2.2024).

Sonuç olarak Ukrayna savaşının asıl kaybedeni Avrupa oldu. ABD, Ukrayna üzerinden Rusya’yı geriletemedi ama NATO ilişkileri üzerinden Avrupa’yı Soğuk Savaş’takine benzer şekilde kendi stratejisine eklemledi.

AB için buradan çıkış elbette mümkün; Çin ile ABD’den bağımsız bir ilişki geliştirebilirse…

Mehmet Ali Güller
CGRN Türk
7 Şubat 2024

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın