Archive for category Politika Yazıları

Tampon bölge, yine savaş demektir

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’a “ortak basın toplantısı” yapmayı teklif ettiğini ama reddedildiğini, Gallant’ın ayrı bir basın toplantısı yaptığını yazmıştık… 

Kuşkusuz bu İsrail içinde bir iç mücadeleye işaret ediyor. Nitekim ardından bir başka hamle geldi. Kudüs Merkez Mahkemesi, Netanyahu’nun savaş nedeniyle ertelenen yolsuzluk davasına iki aylık aranın ardından “devam” kararı verdi. Böylece İsrail başbakanı, savaşın ortasında, yolsuzluk nedeniyle yargılanmaya devam edecek. Bunun anlamı açık… 

Bitmedi… 

İsrail’in Kanal 13 televizyonunun haberine göre, önceki akşam toplanan İsrail savaş kabinesi sırasında ilginç bir olay yaşanmıştı: “İsrail Başbakanlık Ofisi’ne bağlı güvenlik ekipleri, toplantıya girerken, ‘dinleme cihazı’ bulundurma ihtimaline karşı İsrail Genelkurmay Başkanı Halevi’nin üstünü ve eşyalarını aramak istedi.

Başbakan’ın Genelkurmay Başkanı’na güvenmediği, korumaların üzerini aramaya kalktığı bir tablo…

Benzerlerinin artacağını göreceğiz. 

Netanyahu’nun Gazze’yi silahsızlandırma hayali

Netanyahu, savaş kabinesi toplantısından sonra iki hedef açıkladı: 

Birincisi, Gazze’nin yönetimini kesinlikle Ramallah’taki Filistin Yönetimi’ne bırakmayacaklarını söyledi. 

İkincisi, Gazze’yi silahsızlandıracaklarını ama bunu bir uluslararası gücün değil, bizzat İsrail ordusunun yapacağını söyledi.

Ancak İsrail basınına yansıyan haberlere göre, savaş kabinesinin gündeminde asıl “tampon bölge planı” var!

Sürgün planından tampon bölge planına

İsrail’in ilk planı, sürgün/tehcir planıydı. Gazze’nin kuzeyindeki Filistinliler güneye itilecek, oradan da Filistinlilerin bir bölümü Mısır’a, bir bölümü de Ürdün’e yerleştirilecekti. 

ABD Dışişleri Bakanı Blinken, İsrail adına bu planı Mısır ve Ürdün yetkilileriyle görüştü ama böyle bir planın kabulü elbette söz konusu olamazdı! Nitekim iki ülke de reddetti, hatta Ürdün savaş sebebi saydı. 

Ardından Netanyahu, ABD’ye bu kez “derin tampon bölge” hedefini iletti. İsrail devlet televizyonu KAN, Netanyahu’nun Blinken’e “savaş bittikten sonra Gazze’nin güvenliğini kontrol altına alacağını ve Gazze’de derin bir tampon bölge kuracağını” söyledi. 

Ancak ABD yönetimi “Gazze topraklarının küçülmesine neden olacak tüm planlara karşı olduğunu” açıkladı. 

Tampon bölge uygulanamaz

İsrail’in Gazze’de tampon bölge planı, daha önce de uygulanmış ama İsrail’in “güvenliğini” sağlayamamıştı. 

İsrail 2005’te Gazze’den çekilirken 1 km genişliğinde bir tampon bölge kurmuştu, 2014’teki savaştan sonra ise bu tampon bölgeyi genişletmişti. Yani işe yaramadığı iki kez görüldü. Üçüncü defa daha da genişletilse bile işe yaramayacak. Çünkü: 

Bir kere tampon bölge demek, pratikte Filistin topraklarının bir parça daha işgal edilmesi demektir. İsrail-Filistin çatışmasının temel nedeni tam da budur zaten, İsrail’in Filistin topraklarını işgal etmesi. Dolayısıyla tampon bölge demek, yeni savaş demektir orta ve uzun vadede… 

Diğer yandan İsrail’in Gazze’de Hamas’ı bitirmesi de Gazze’yi silahsızlandırması da gerçekçi değil. Direniş sürdüğü müddetçe de “tampon bölge” uygulaması işe yaramayacaktır.

Filistin Devleti kabul edilmediği ve İsrail’in işgali sürdüğü müddetçe, Filistinliler o örgütle ya da bu örgütle, roketle ya da taşla direnmeye devam edecekler. Böyle olduğu için de savaşı en sonunda kazanacaklar.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Aralık 2023

1 Yorum

ABD Çin’e mecbur, Çin ABD için fırsat

Önce bazı saptamalar yapalım:

1) Kuvvet kullanılmadığı müddetçe, İsrail’i durmaya ikna edecek dünyada tek kuvvet ABD’dir.

2) ABD’yi İsrail’i durdurmaya zorlayacak kuvvet ise Çin’in liderliğindeki Küresel Güney’dir.

3) Arap Birliği ile İslam İşbirliği Teşkilatı’nın 7 ülke dışişleri bakanlarından Gazze Temas Grubu kurması ve grubun Çin’den başlayarak BM Güvenlik Konseyi üyeleriyle görüşmesi, Küresel Güney’in önemli diplomatik atağıdır.

4) Çin, İsrail-Filistin sorunu için beş maddelik tutum belgesi ve dört maddelik çözüm planı açıklayarak, en önemli girişimi başlatmış durumda.

5) ABD için Ortadoğu’da karar zamanı. Çünkü İsrail’e “tam desteğini” sürdürerek varılacak nokta, Tel Aviv açısından sahada bir kazanım olsa bile, Washington açısında önemli bir yenilgiye dönüşme riski taşıyor. Savaş uzadıkça, ABD Körfez’i ve Arapları kaybedecek.

ABD YÖNETİMİ İÇİNDE İKİ TUTUM

6) ABD, İsrail’e tutum karşısında yönetim düzleminde de bir ikilik yaşıyor. Hem ABD Kongresi’nde ama hem de ABD hükümeti içinde İsrail’e sınırsız desteği sürdürme taraftarları olduğu gibi, Körfez ve Arapları kaybetmemek için İsrail’i frenlemek gerektiğini düşünenler de var.

ABD Başkanı Joe Biden ve ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in İsrail’e sınırsız destek veren çizgisinin yerini son günlerde İsrail’i uyaran hükümet üyeleri almaya başladı. Örneğin ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin sivillere yönelik tutumu nedeniyle İsrail’in “taktik bir zaferi stratejik bir yenilgiye dönüştürebileceği” uyarısını yaparken, ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris de “Filistinlilerin zorla tehcir edilmesine hiçbir koşulda izin vermeyeceklerini” belirtti.

Austin-Harris ikilisinin İsrail’e uyarıları ise ABD Kongresinde rahatsızlığa yol açtı. Etkili isimlerden Senatör Lindsey Graham, Austin ve Harris’e tepki gösterdi, hatta “Savunma Bakanı’na güvenini kaybettiğini” söyledi.

Asıl dikkat çeken gelişmelerinden biri ise “yeniden canlandırılmış bir Filistin yönetimi altında birleşmiş Batı Şeria ve Gazze’ye destek açıklayan” ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in, Ulusal Güvenlik Danışmanı Phil Gordon’ı bu hafta İsrail ve Barı Şeria’ya göndereceğini açıklamasıydı.

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın ortalıkta pek görünmediği bir süreçte, Harris’in Ulusal Güvenlik Danışmanı Gordon sahaya iniyor…

Bu hamlenin ABD iç siyaseti açısından iki boyutunun olduğunu söyleyebiliriz. Bir kere önümüzdeki yıl ABD için seçim yılı ve Biden’ın adaylığı gün geçtikçe zayıflıyor. Diğer yandan Phil Gordon, Obama döneminde de Dışişleri Bakan Yardımcısıydı.

Tam burada bir anımsatma yapalım. Obama bir ay önce önemli bir çıkış yapmıştı: “İsrail-Filistin çatışmasında hiç kimsenin eli temiz değil. Hepimiz bir dereceye kadar suç ortağıyız.”

ABD YOL AYRIMINDA

7) Asıl önemli konuya gelelim. ABD bir süredir “savaş çıkaran ama çıkarlarını dayatacağı barış masası kuramayan büyük güç” konumunda. Bu kuşkusuz hem hegemonyasının zayıflamasıyla hem de çok kutuplu bir dünyanın inşa olmasıyla ilgili…

ABD bu nedenle bir yol ayrımında: Ya İsrail’e desteğini sürdürecek ve Körfez’i, Arapları ve Ortadoğu’yu kaybedecek, üstüne Ortadoğu’da er geç kurulacak masanın mimarlığını Çin’e kaptıracak ya da Ortadoğu’da barış için Çin’le işbirliği yapacak.

Bu durum nedeniyle ABD hem Çin’e mecbur hem de Çin ABD için bir fırsat durumunda…

ABD’nin Çin’le Ortadoğu’da bir işbirliğine gitmesi ise elbette kolay değil zira ABD içinde Çin’e karşı tutumu sertleştirmek isteyenlerle, ekonomik gerekçelerle Çin’le ilişkileri rayda tutmak isteyenler arasında zaten bir mücadele var. ABD’nin Çin’le San Francisco zirvesi düzenlemek istemesi, işte bu mücadeleyi bir dengeye oturtmak içindi.

Öyle olduğu için de Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile ABD Başkanı Joe Biden arasındaki San Francisco zirvesi, tarafların aslında pozisyonlarını koruduğu ama “normalleşme yolunda iletişim kanallarının açık tutulmasında mutabakata vardığı” bir zirve oldu.

Özetle ABD’nin ulusal strateji belgelerine “mücadele edilecek asıl rakip” diye kaydettiği Çin’le hem mücadele etmeye ama hem de gücünün yetmediği küresel sorunların çözümünde Çin’le işbirliği yapmaya ihtiyacı, hatta mecburiyeti var…

Yani emperyalist ABD açısından tam bir ikilem özetle…

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
5 Aralık 2023

1 Yorum

İsrail devletinde Gazze çatlağı

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın neden ayrı basın toplantısı düzenlediğini soran gazetecilere şu yanıtı verdi: “Savunma Bakanına bu akşam bir ortak basın toplantısı düzenlemeyi önerdim. Karar onun kararı” (Sputnik, 2.12.2023).

Peki Başbakan’ın istemesine rağmen Savunma Bakanı neden ayrı bir basın toplantısı düzenlemişti?

Bizi bu sorunun yanıtına götürebilecek iki konu var:

Siyasi hedef – askeri hedef uyumsuzluğu

Gazze için siyasi hedef belirleyen İsrail hükümeti ile o siyasi hedefe hangi askeri hedeflerle ulaşılacağını belirleyen kuvvetler arasında bir çelişki olduğu anlaşılıyor.

İsrail Başbakanı Netanyahu, en başından beri siyasi hedefi “Gazze’den Hamas’ı temizlemek” diye belirlemişti. Nitekim Netanyahu, Gallant’ın reddetmesi nedeniyle tek başına yaptığı ortak basın toplantısında da aynı hedefi yineledi: “Nihayetinde kararları biz veriyoruz ve nihai kararımız Hamas’ı yok etmek.

Bunun gerçekçi olmadığını sahadaki uygulayıcılar görüyor olmalı ki İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi şöyle söylüyor: “İsrail ordusu, Gazze’deki esirlerin tamamı serbest bırakılıncaya kadar durmayacak” (AA, 28.11.2023).

Böylece ortaya şu tablo çıkmış bulunuyor: İsrail hükümeti “Hamas’ı bitirene kadar savaş”, ordu ise “esirleri kurtarana kadar savaş” diyor.

Gazze’de Hamas’sız seçenek yok

İsrail kabinesi de, İsrail güvenlik birimleri de çok parçalı; bu nedenle hükümet içinde Netanyahu’nun, güvenlik bürokrasisi içinde Halevi’nin söylediklerine katılmayanlar elbette vardır ama resmi açıklamalarla kamuoyuna yansıyan bu…

Sahadaki uygulayıcılar genelde gerçeğe daha yakın olurlar. İsrail ordusunun da Gazze’de Hamas’ın bitirilemeyeceğini hükümet üyelerine göre daha net tespit etmiş olabileceği büyük olasılık.

ABD ile İsrail’in Hamas’tan sonra “Gazze’nin nasıl yönetileceğini” müzakere etmelerini değerlendirdiğim CGTN Türk’teki 14 Kasım tarihli “Gazze senaryoları” başlıklı analizde belirtmiştim: Gazze’de Hamas’sız bir çözüm gerçekçi değil.

Dahası Hamas’ın ideolojisi, Gazzelilerin de ideolojisi…

İsrail’de fatura çatışması

Öte yandan daha önce bu köşede ayrıntılı incelediğimiz gibi, İsrail’de hem hükümetle ordu arasında hem de güvenlik birimlerinin kendi aralarında bir “fatura” çatışması yaşanıyor.

7 Ekim başarısızlığının faturasını kimin ödeyeceği sorunu, bir iç çatışmaya dönmüş durumda. Öyle ki Netanyahu bu konuda güvenlik ve istihbarat birimlerini suçladığı açıklamasını silmek ve kurumlardan özür dilemek zorunda bile kalmıştı.

Güvenlik ve istihbarat birimleri ise gazetelere belge sızdırarak, birbirlerini suçluyorlar.

ABD’nin asıl kaygısı

Özetle İsrail’de hem kabine içinde hem de kurumlar içinde, yani toplamda İsrail devleti içinde Gazze çatlağı yaşanıyor. Sadece İsrail bombalarına ve ölü sayılarına bakarak değil, bütünlüklü bir analiz için meselenin bu yanına da bakmak gerekiyor.

Böylece ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in “ABD, Filistinlilerin zorla tehcir edilmesine hiçbir koşulda izin vermeyecektir” mesajının nedeni de daha iyi anlaşılacaktır.

Washington, İsrail planlarını revize etmediği ve savaşın uzadığı şartlarda, asıl savaşı kaybedeceğini görüyor: Körfez’i, Arapları ve Ortadoğu’yu…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Aralık 2023

1 Yorum

Türkiye’yi kapılara bağlama partileri

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yine mesajını İngilizce paylaştı. Neden mi? ABD ve İngiltere pasaportları taşıdığı için değil tabii ki. Yabancılara verdiği mesajın Türkiye’de iyi karşılanmayacağını bildiği için!

Anadolu Ajansı’nın da abonelerine geçtiği haliyle Şimşek’in mesajı aynen şöyle: “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” (AA, 30.11.2023)

Post-Düyunu Umumiye görevlisi

Dikkat ediniz, “AB’yle ilişkileri geliştirmek istiyoruz” ya da “AB’yle tam üyelik için işbirliğini yeniden artırmak istiyoruz” benzeri şeyler söylemiyor; doğrudan “Türkiye’yi AB’ye bağlamak istiyoruz” diyor, hem de “sağlam şekilde bağlamak istiyoruz” diyor…

Türkiye adına ne acı üslup! “Türkiye Cumhuriyeti’ne ABD-İngiliz vatandaşı bakan atanırsa, olacağı bu” denilebilir. ABD ve İngiliz vatandaşlığının üzerine Hazine ve Maliye’den sorumlu bakan kimliği eklenince, Şimşek’i “Post-Düyunu Umumiye görevlisi” olarak da niteleyebiliriz elbette.

Şöyle bir özgeçmiş nadir bulunur çünkü: İngiltere’de ünlü Exeter’de eğitim aldı, Türkiye’ye dönüp 4 yıl ABD Büyükelçiliğine rapor hazırladı, ardından ABD’ye gidip Union Bank of Switzerland’da hisse senedi analizleri hazırladı, Deutsche Bank’ta menkul değerlerde çalıştı, Merrill Lynch’te önce Akdeniz bölge sorumlusu ardından da Avrupa, Ortadoğu ve Afrika bölgesi ekonomik ve stratejik araştırmalar bölümü başkanlığı yaptı.

2007’de AKP’den milletvekili oldu, çeşitli kurulların üyesi oldu, 2011’de Maliye Bakanı, 2015’te Başbakan Yardımcısı oldu. Ve 2023’te de Hazine ve Maliye Bakanı…

Türkiye’nin varlıklarını satma görevi

Post-Düyunu Umumiye görevlisi benzetmem sadece pasaportları ve işleri nedeniyle değil elbette. Aslında bu nitelemeyi kendisi yapıyor.

Bakınız geçen hafta ne dedi: “Ben inanıyorum ki önümüzdeki aylarda özellikle de yerel seçimler sonrasında Türkiye’nin varlıklarına talep çok ciddi bir şekilde artacak. Yani Türkiye’ye fon akışı ciddi bir şekilde artacak” (Yeni Şafak, 24.11.2023).

“Türkiye’nin varlıkları” dediği, Varlık Fonu’na koydukları ve 21 yıldır sattıklarından geriye kalanlar…

Yani ne var ne yok satacaklar. Kime? “Türkiye’ye fon akışı” yapacak olan yabancılara, yani New York bankerlerine, yani Londra tefecilerine, yani 21 yıldır Türkiye’yi borçlandırdıkları adreslere…

Yani borç ödemek için, hatta borcun faizini ödemek için elde avuçta kalan “Türkiye’nin varlıklarını” satacaklar.

İşte bu satışı kolaylaştırmak için de “Türkiye’yi AB’ye sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” diyerek ilgili adreslere “teslimat mesajı” veriyorlar.

Peki bunu yapana “Post-Düyunu Umumiye görevlisi” denmez de ne denir!

MHP’nin rolü

“Türkiye’yi AB kapısına AKP bağlamadı, 1999’daki iktidar bağladı” denilebilir pekâlâ ama bu, şu iki gerçeği değiştirmez:

1) 3 yıl sonra iktidara gelen ve 21 yıldır Türkiye’yi AB kapısında tutan, hatta kendi ifadeleriyle Türkiye’yi Avrupa önünde sığınmacılara karşı “tampon ülke” yapan iktidar AKP’dir ve AKP şimdi o kapıya Türkiye’yi “daha sağlam” bağlamak istemektedir.

2) 1999’da Türkiye’yi AB kapısına bağlayan koalisyonun ortağı MHP’ydi ve Bahçeli de Başbakan Yardımcısıydı. MHP ve Bahçeli, şimdi de Cumhur İttifakı’nın ortağı olarak yine iktidarın parçasıdır. Yani Türkiye’yi AB kapısına bağlama görevinde Erdoğan ile Bahçeli arasında pek bir fark yoktur.

AKP de MHP de Atlantik’e çıpalıdır; “yerli ve milli” propagandası o çıpanın örtüsüdür. İç politikada ne söylerlerse söylesinler, konu Türk-Amerikan ilişkileri, NATO üyeliği ve AB kapısı olduğunda iki parti de o çıpanın gereğini yerine getirmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Aralık 2023

3 Yorum

AKP’nin siyasetlerini ayarlama merkezi: NATO

Hep söylüyoruz, NATO askeri bir örgüt olmasından önce siyasi bir örgüttür ve bu yönüyle işlevi, ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutmasıdır.

NATO karargâhı bu bakımdan kapısından içeri girildiğinde üye ülke siyasetlerinin ayarlandığı merkezdir.

NATO-Saray-TBMM üçgeni

Örneğin kendi ülkenizdeyken, hatta NATO karargâhına gitmek üzere uçaktayken bile “İsveç’in NATO üyeliğini onaylamayacağınızı” söylersiniz. Ama karargâhın kapısından girip çıktıktan sonra “İsveç’in NATO üyeliğini onayladığınızı” ilan edersiniz.

Bunun iç politikada sorun yaratmaması için bu kez propaganda aygıtları çalışmaya başlar; “Tamam, Cumhurbaşkanı NATO toplantısında İsveç’in üyeliğini onayladı ama TBMM’ye göndermeyecek, bekletecek” denir.

Sonra NATO karargâhının kapısı kadar önemli olan ABD Dışişleri Bakanı ile kapının kolu durumundaki NATO Genel Sekreteri telefon eder; evrak saraydan TBMM’ye hemen gönderilir.

Sonra yine propaganda aygıtları çalışır; “Tamam, evrak TBMM’ye gönderildi ama onaylanmayacak, oyalanacak” denir. Hatta komisyonda görüşüldükten sonra ertelenmesi “ABD’ye büyük reddiye” diye pazarlanır, “iktidarın ABD’ye kafa tuttuğuna” inanmayanlara, “Bakın gördünüz mü” diye caka satılır.

Ama NATO karargâhı oradadır ve günü geldiğinde yine gidilecektir.

İsveç’e ‘TBMM adına’ verilen söz

Bu kez NATO karargâhına gitme sırası Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dadır. Kapıdan girdikten sonra olanları bu kez muhatabı İsveç Dışişleri Bakanı Tobias Billström açıklar: “Meslektaşım Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile ikili görüşmem oldu. Bana onayın birkaç hafta içinde gerçekleşmesini beklediğini söyledi.

Dün yazıyı teslim ettiğim saate kadar Dışişleri bu sözleri yalanlamadı. Böylece Fidan’ın “TBMM adına” ABD, NATO ve İsveç’e söz vermiş olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Böylece yasama organı olmaktan çıktığını ve sarayın noteri durumuna dönüştürüldüğünü üzülerek gördüğümüz TBMM’nin, aynı zamanda sarayın pazarlık aracı olarak kullanıldığını da görmüş oluyoruz.

Tabi bu noktada iktidara haksızlık etmemeliyiz, zira TBMM’de pazarlık bile yapılmadan İsveç’in NATO üyeliğinin derhal onaylanmasını arzulayan bir muhalefet de var ne yazık ki…

Söz var, eylem yok

Önemle belirttik: Erdoğan dünyada Gazze konusunda İsrail’e en sert sözler söyleyen siyasetçilerin başında geliyor. Ancak bolca sert söze rağmen, iktidar cephesi kola-kahve dökmek şeklindeki yumuşak eylemlerden öteye gidemiyor. Ne İsrail’e istihbarat sağlayan Kürecik Radarı konusunda adım atılabiliyor, ne İsrail’e mal taşıyan gemiler engelleniyor. O gemilerle ne taşındığı, gemilerin sahiplerinin kimler olduğu şeklindeki soru ve araştırma önergeleri engelleniyor ama!

Kürecik Radarının neden kapatılmadığına verdikleri yanıtlar ise hepimize “devlet nedir” dersi gibi oluyor! Zamanında Ecevit’in, Demirel’in yapabildiğinin neden kendileri tarafından yapılamadığını, “Radar kapatmak tencere kapağı kapatmaya benzemez, orası NATO üssü, devlet ciddiyeti gereği öyle kapattım deyip kapatılamaz” diyerek açıklıyorlar!

Muhalefetin Batıcılık sorunu

Muhalefeti “Londra tefecilerine koşacaklar” diye suçlayıp, Londra tefecilerine de New York bankerlerine de koşanlar kendileri. Muhalefeti Batıcılıkla suçlayıp, Batı’nın stratejik çıkarlarına uyum göstermekte açık ara önde olanlar kendileri.

Neo-Abdülhamitçilik dediğimiz tam da budur: Doğu’ya yaslanarak Batı’yla pazarlık yapıp, bunu iç politikada ve ekonomide kullanıp, günün sonunda Batı’nın çıkarlarına uymak…

Bu kadar açık sergilenen bir oyunun neden bunca zamandır boşa düşürülemediğinin yanıtı ise acıklı: Çünkü muhalefet, iktidarı Batı’ya tam uyumlu olmamakla suçluyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Kasım 2023

2 Yorum

ABD’nin “çıkış stratejisi” var mı?

4 günlük insani araya 2 gün daha eklenilmesinin ardından, daha da uzatılmasına çalışılıyor. ABD ve İsrail yetkilileri bu amaçla Katar’da temaslarını sürdürüyor.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, NATO Dışişleri Bakanları toplantısı öncesinde NATO karargâhında yaptığı basın toplantısında, “Gazze’deki insani aranın mümkün olduğunca uzun sürmesini istediklerini” belirtti (AA, 28.11.2023).

Peki bu olası mı? Dahası uzatılmış insani aranın ardından kalıcı bir ateşkes gelebilir mi, yoksa savaş devam mı eder?

Tüm bunlar, son tahlilde gelip ABD’nin bir “çıkış stratejisi” olup olmadığına ya da bir “çıkış stratejisi” oluşturup oluşturamayacağına dayanıyor. Zira İsrail’i frenleyecek kuvvet de, yol verecek kuvvet de ABD…

İSRAİL HEDEF KÜÇÜLTTÜ

İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, 4 günlük aranın başında, “aranın ardından savaşa devam edeceklerini” açıklamıştı (AA, 24.11.2023).

2 günlük ek ara sırasında ise İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi’den, “İsrail ordusu, Gazze’deki esirlerin tamamı serbest bırakılıncaya kadar durmayacak” açıklaması geldi (AA, 28.11.2023).

Her ikisi de “savaşa devam” temalı bu açıklamalar, aslında İsrail’in “siyasi hedefinin” geri çekilişini resmediyor.

İsrail’in ilan ettiği siyasi hedef, “Hamas’ı bitirmek”ti; öyle ki ABD ile İsrail arasında Hamas’tan sonrası için “Gazze senaryoları” bile müzakere ediliyordu. 14 Kasım’da CGTN Türk’te “Gazze senaryoları” başlıklı analizde de belirtmiştim: Gazze’de Hamas’sız bir çözüm gerçekçi değil.

Açıklamalardan, İsrail’in “Hamas’ı bitirene kadar savaş” yerine, “esirleri kurtarana kadar savaş” hedefine çekildiği anlaşılıyor.

Hatta bu nedenle, hükümeti oluşturan koalisyon içinde de ciddi çatlak var. İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Gazze’ye saldırıların durdurulmasını, koalisyon hükümetinin dağılması olarak niteliyor. 64 milletvekilinin desteğini alan hükümet, Ben-Gvir liderliğindeki 5 milletvekilli Yahudi Gücü’nün çekilmesi halinde, salt çoğunluk için gereken 61’in altına düşüyor.

ABD’NİN İRAN’A GÖNDERDİĞİ MESAJ

Elbette pek çok etken var ama İsrail’in kararını etkileyecek en belirleyici etkenlerin başında ABD geliyor.

ABD’nin ise “Gazze’deki krizin bölgeye yayılmasından endişe” ederek, İsrail’i frenlemeye çalıştığına dair değerlendirmeler var.

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, ABD’nin kendilerine savaşın kapsamını genişletmeyi düşünmedikleri mesajını ilettiklerini açıkladı. İsrail’e desteğin “bu şekilde” sürmesinin Beyaz Saray’ın çıkarına olmadığının aracılarla kendilerine iletildiğini belirten Abdullahiyan “Bu bilginin doğru olduğunu umuyoruz. Bunun doğrulaması da ABD’nin Siyonist rejimi ateşkesi sürdürmeye ve savaşı tamamen durmaya zorlamasıyla olmalıdır” (AA, 28.11.2023).

Tahran’ın değerlendirmesini doğrulayan işaretler artıyor. Bunlardan en dikkat çekeni, ABD dış politikası üzerinde etkisi bulunan CFR’nin Foreign Affairs dergisinde çıkan analizdi. Jennifer Kavanagh ve Frederic Wehrey imzalı analiz, özetle ABD’nin Ortadoğu’da bataklığa sürüklenmekte olduğunu, bu nedenle acilen rota değiştirmesi gerektiğini savunuyordu (Harici, 27.11.2023).

ABD İÇİN İKİ CEPHEDE DE İŞLER İYİ GİTMİYOR

İsrail’in kararını etkileyecek etkenlerin başında ABD’nin geldiğini söylemiştik yukarıda. Ancak elbette asıl faktör son tahlilde Filistinlilerin direnişidir. Filistinlilerin direnme iradesini sürdürebilmeleri en belirleyici etkendir. Zira o kararlılık sürdükçe, dünya kamuoyu da ABD ve İsrail’e karşı konumlanabiliyor.

Dolayısıyla İsrail’in “Hamas’ı bitirene kadar savaş” hedefinden “esirleri kurtarana kadar savaş” hedefine çekilmesinin arkasındaki asıl etken, Filistinlilerin direnme iradesini sürdürebilmesidir.

O irade en sonunda Batı’yı da böldü ve Avrupa içinden ABD ve İsrail’e “ateşkes” baskısı oluşmaya başladı.

Dolayısıyla ABD’nin seçenekleri azalmış ve manevra alanı daralmış durumda. ABD’nin İsrail için “Gazze’den bir çıkış stratejisinin” olup olmadığı belli değil ama bir çıkış stratejisinin olması gerektiğinin hızla gelip dayandığı ortada.

Ve asıl önemlisi şu ki hem Ukrayna cephesinde hem de Filistin cephesinde ABD için işler iyi gitmiyor. ABD’nin Ukrayna’ya sınırsız desteği 5 aylık taarruzda Rusya’yı bir adım geriletemedi; İsrail’e sınırsız desteği ise Ortadoğu’daki müttefikleriyle ilişkilerini daha da gevşemeye götürüyor.

Kısacası ABD’nin her iki cephede de “çıkış stratejisi”ne ihtiyacı var…

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
29 Kasım 2023

1 Yorum

İsrail’in üç sorunu

Gazze’de terör, etnik temizlik ve insanlığa karşı savaş suçları işleyen İsrail devleti ve İsrail hükümeti, ABD ve küresel medya desteğine rağmen üç büyük sorunla karşı karşıya:

1. İsrail Batı desteğini kaybediyor

Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkeleri ilk günden itibaren değişik seviyelerde İsrail’e tepkilerini gösteriyorlardı. Ancak gün geçtikçe, Avrupa ülkeleri de İsrail’e karşı pozisyon almaya başladılar.

Nitekim eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett, “Dünya kamuoyu artık bizimle değil” diyerek ve eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, “Avrupa’da kamuoyunu kaybediyoruz, Avrupa’da hükümetleri de kaybetmeye başlayacağız” diyerek uyarmıştı Netanyahu hükümetini…

AB dönem başkanı İspanya’nın başbakanı Pedro Sanches ile 1 Ocak’ta AB dönem başkanlığını alacak Belçika’nın başbakanı Alexander De Croo’nun birlikte gösterdikleri tepki, İsrail’in Avrupa hükümetlerini de kaybetmesinin başlangıcı oldu.

İkili Kudüs’te ayrı ayrı görüştükleri İsrail Cumhurbaşkanı İsaac Herzog ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu açık açık uyardılar. Dahası İspanya Başbakanı Sanches, Refah Kapısı’nda yaptığı konuşmada “AB, Filistin devletini tanımazsa İspanya kendi kararını alacaktır” dedi.

Netanyahu’nun bu durum karşısında sarıldığı argüman ise İspanya ve Belçika başbakanlarını “terörizmi desteklemekle” suçlamak oldu. Tabi İsrail büyükelçileri anında dışişlerine çağrılarak uyarıldı.

2. İsrail kurumları birbirini suçluyor

Savaşların sonucu insan kayıplarıyla ölçülmez. Tarihte daha çok kayıp verenlerin kazandığı da görülmüştür. Filistinliler ise ölüme koşarak vatanlarını savundukları için zaten eninde sonunda kazanacaklar…

İsrail’in kazanamadığının en önemli göstergelerinden biri de şu: İlk kez İsrail hükümeti ile İsrail kurumları arasında ve kurumların da birbirleriyle çatışmaları, bu oranda su yüzüne çıktı. Çünkü İsrail açısından ortada bir 7 Ekim yenilgisi var ve hiç kimse bu yenilginin sorumluluğunu alamıyor. Dahası er geç fatura önlerine konacağı için, kurumlar şimdiden birbirini suçlayarak kendi konumlarını korumaya çalışıyor.

Anımsayacaksınız, İsrail Başbakanı Netanyahu 7 Ekim’i “İsrail tarihinin kara günü” ve “fiyasko” olarak nitelendirmiş, “berbat bir zafiyet olduğunu” söylemiş, hükümetine 7 Ekim öncesinde sadece “Hamas yıldırıldı” türünden istihbaratlar geldiğini belirterek güvenlik ve istihbarat birimlerini suçlamıştı. Ancak tepkiler üzerine güvenlik ve istihbarat birimlerinden özür dileyerek suçlama mesajlarını silmişti.

Bu kez fatura telaşıyla güvenlik ve istihbarat kurumları birbirlerini suçlamaya başladı.

Örneğin bir kesim İngiliz Financial Times üzerinden mesaj verdi: “Hamas’ın büyük bir saldırıya hazırlandığı konusunda İsrail Savunma Kuvvetleri Güney Komutanlığı’nın İstihbarat Başkanı’na detaylı bir rapor sunulduğu ancak yetkilinin raporu ‘hayali senaryo’ olarak gördüğü ortaya çıktı.”

İsrail Savunma Bakanlığı yetkilileri ise Haaretz gazetesi üzerinden verdikleri mesajda, “İsrail askeri istihbaratının bir yıl önce Hamas’ın saldırı planlarından haberdar olduğunu, ilgili bilgilerin İsrail Genel Güvenlik Servisi Şin Bet’e iletildiğini, ancak yetkili organların tehdide gerekli şekilde hazırlanmadığını” belirtti.

Fatura günü yaklaştıkça, bu suçlamalar daha da artacaktır.

3. Natanyahu’ya istifa baskısı

Yargıyı denetimi altına almaya çalışması nedeniyle İsrail halkının bir yıldır protesto ettiği Netanyahu’yu savaş da kurtaramadı. İsrail halkı, savaş gerekçesiyle başbakanının etrafında kenetlenmedi, tersine savaşın ortasında Natanyahu’ya karşı eylemler ve istifa baskıları sürdü, sürüyor.

Netantahu’nun konutu yakınında hemen her gün eylem yapan protestocular, Başbakanın “hemen şimdi” istifa etmesini istiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Kasım 2023

3 Yorum

Faiz-servet transferi-rejim inşası ilişkisi

Merkez Banası politika faizini yüzde 40’a çıkardı. Karar genel olarak “Erdoğan piyasaya teslim oldu” diye yorumlandı. Haliyle bu yorum, Erdoğan’ı öncesinde “piyasayla mücadele eden” konumuna taşır ki doğru değil.

Elbette politika faizinin yüzde 19’dan yüzde 8,5’e indirildiği süreçle şimdi yüzde 40’a çıkarıldığı süreç arasında bir fark var ama bu fark, piyasa karşıtlığı – piyasacılık farkı değil.

Hatta tersine o aradaki süreci Erdoğan’ın “en” liberal piyasa ekonomisi uyguladığı dönem diye bile değerlendirebiliriz.

Erdoğan’ın dört çeşit doları

Serbest yani liberal ekonomi en sonunda doların serbestliği eksenli ekonomidir; hükümetlerin piyasaya müdahale etmediği, o liberallikte doların egemenliğinde emperyalist merkezlerin ulusal pazarı ele geçirdiği ekonomi modelidir.

Peki Erdoğan’ın “nas ekonomisi” diyerek politika faizini yüzde 8,5’e indirdiği dönemde ne olmuştu? Dolar Türkiye’deki en serbest ve en yasal konumuna ulaşmıştı; piyasa o kadar serbestti ki ulusal pazarda fiilen dört çeşit dolar kuru vardı:

1) Bankaların dolar kuru. 2) Döviz büfelerinin dolar kuru 3) Kapalıçarşı’nın dolar kuru. 4) Merkez Bankası’nın dolar kuru.

Merkez Bankası’nın dolar kuru, “kur korumalı mevduat” projesi ile bir çeşit “Türk doları” haline gelerek, doların Türk hukuku pelerini takmasına neden olmuştu.

Yani ortada bugün piyasaya teslim olan ve haliyle dün piyasaya karşı çıkan bir Erdoğan yok; 21 yıldır “liberal piyasa ekonomisi” uygulayan Erdoğan var.

Erdoğan, Türkiye’nin 24 Ocak 1980’de “liberal piyasa ekonomisine” geçmesiyle başlayan zincirin son halkasıdır; Özal, Çiller, Derviş ve Erdoğan ile 42 yıldır Türkiye “liberal piyasa ekonomisi” uygulamaktadır. Hatta neoliberal programı uygulamak bakımından, Erdoğan’ı seleflerinden çok daha “başarılı” saymalıyız.

Başkanlık rejimi ile nas ekonomisi ilişkisi

2018’de başlayan faiz indirme süreci ile bugün arasındaki farkı açıklamaya gelecek olursak…

Faiz düşürmekle başlayan ve faiz yükseltmekle sonuçlanan son beş yıllık dönem, “piyasa karşıtlığı ve piyasaya teslim olmayla” açıklanamaz. Bu beş yıllık dönemin açıklaması şudur: Rejimi yıkan Erdoğan, yeni bir rejim inşasına başladı. Erdoğan, yeni rejim için kendi sınıf tabanını da oluşturmalıydı; “hâkim sınıfların” bileşenlerinde değişim yapabilmeliydi. İşte bu beş yılda, yani düşürülen faizle yükseltilen faiz arasındaki dönemde Türkiye’de büyük hacimli bir servet transferi yaşandı.

Erdoğan’ın 10 Temmuz 2018 günü yayınladığı 3 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Merkez Bankası üzerinden başlatılan dönüşümün faturası şu: Türk lirası, dolar karşısında beş yılda yüzde 518 değer kaybetti. 24 Haziran 2018’de 5,71 TL olan dolar bugün 28 liranın üstünde. İşte bu fark üzerinden servet transferleri yaşandı. Neoliberalizmin kaçınılmaz sonucu ortaya çıktı: Zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı.

Mesele budur; nas ekonomisi propagandası, “faiz sebep, enflasyon sonuç” denklemi, halka “başekonomistim” güvencesi verilmesi gibi “iktisadi olmayan” konular, asıl meselenin örtüleridir…

Erdoğan’ın antitezi

Piyasanın liberalliğinin Batı’da bile eleştirildiği şartlarda, piyasayı “en liberal” hale getiren Erdoğan rejimi yıktı, hacimli bir servet transferi sağladı ama henüz inşasına başladığı rejimi tam olarak oluşturamadı. Yeni Anayasa hedefli politikalar elbette inşa sürecini geliştirmek için…

Dolayısıyla muhalefetin meseleye bir bütün halinde ve stratejik düzlemde bakması gerekiyor. Çünkü Erdoğan’ı yenebilmenin yolu, Erdoğan’la “liberal piyasa” yarışına girmekten değil, “liberal piyasaya” karşı kamuculuğu savunabilmekten geçiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Kasım 2023

1 Yorum

Küresel Güney Filistin’i kabul ettirecek

İsrail ile Hamas arasında varılan 4 günlük insani ara/ateşkes anlaşması, ilerleme yönü bakımından olumludur ve Küresel Güney’in “iki devletli çözüm” hedefli çabalarının da siyasal ürünüdür.

Nitekim Küresel Güney ülkeleri bu anlaşmayı olumlu buldu ve “uluslararası toplumun gerilimi azaltma çağrısının pratikte uygulanması” olarak değerlendirdi. Arabulucu Katar’ın “ateşkes uzatılabilir” açıklaması ise “umut veren açıklama” olarak yorumlandı. (Sputnik, 22.11.2023).

Kahire, Riyad, Pretoria

4 günlük ateşkes çözüm olmasa da, iyi değerlendirilebilirse, sorunun çözümüne açılan pencere olabilir. Bunun yolu ise öncelikle İsrail’in rehinelerini kurtardıktan sonra yeniden girişebileceği bir saldırı karşısında Küresel Güney’in sergileyeceği caydırıcılıktır elbette.

75 yıldır süren bu soruna elbette hızla kesin çözüm getirebilmek mümkün değil ama çözüm hedefli ilerlenebildiği de ortada. Hem de “çok kutupluluğun dünyaya ne yararı var” türünden apolitik görüşleri geçersiz kılacak oranda bir ilerleme bu:

Kahire’de 21 Ekim’de “Gazze için barış zirvesi” düzenlendi: Zirve, Asya, Afrika ve Avrupa’dan 22 ülkenin bulunduğu bir uluslararası toplantıda “iki devletli çözüm” hedefinin ortaya konulması bakımından önemliydi.

Riyad’da 11 Kasım’da Arap Ligi ile İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri ortak zirvesi düzenledi. 57 ülkeyi bir araya getiren Riyad’daki zirve, Kahire’yi geliştirdi: İki devletli çözüm temasları için 7 üyeli Gazze Temas Grubu kuruldu, “uluslararası barış konferansı” hedefi ilan edildi.

BRICS, 21 Kasım’da Gazze için olağanüstü konferans düzenledi. Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika dışında, 1 Ocak 2024’te örgütün tam üyesi olacak Arjantin, Mısır, Etiyopya, İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de video konferans yoluyla yapılan zirveye katıldı. Zirvenin katılımcılarından biri de BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’di.

İsrail’e karşı eylemler

Kuşkusuz ölümlerin yaşandığı şartlarda kamuoyu haklı olarak “hemen çözüm” bekliyor, haliyle bu zirveleri de ertesi gün getiremediği barış nedeniyle işlevsiz olarak değerlendiriyor. Ama ortada 75 yıllık bir sorun var ve bugünden yarına çözüm sağlayacak bir sihirli değnek yok. Ancak en sonunda kesin çözümü sağlayacak Küresel Güney’in adım adım geliştirdiği inisiyatifi var.

Sadece şu üç zirve bile Küresel Güney’in gittikçe artan oranda bir ağırlıkla “iki devletli çözümü” bölgesel düzlemden uluslararası düzleme nasıl taşıdığını ortaya koymaktadır.

Ki bu üç zirvenin aralarında da Çin’in “uluslararası barış konferansı” çağrısı ile Çin’in Ortadoğu Özel Temsilcisinin temasları, BM Genel Kurulu’nda ABD ve İsrail’i 12 müttefikiyle yalnızlaştıran oylama var. Gazze Temas Grubu’nun Pekin ve Moskova ziyaretleri var. Güney Amerika ülkelerinin İsrail’le diplomatik ilişkileri kesmesi, İsrail’e silah satan ülkelerden silah alımını durdurması gibi çıkışlar var. Güney Afrika’nın İsrail’in soruşturulması talebiyle Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurusu ile Güney Afrika Parlamentosunun İsrail’le diplomatik ilişkileri askıya alan kararı var.

İnisiyatif Atlantik’te değil, Küresel Güney’de

Kısacası “Gazze için dünya ne yapıyor” serzenişine bu kez “Küresel Güney Gazze için bir şey yapıyor” yanıtı var. Bu çabaların “iki devletli çözümü” en sonunda Atlantik’e kabul ettireceğini göreceğiz.

İlk günden itibaren belirttik: “ABD uçak gemilerini getirdi, ABD-İsrail İran’a saldıracak, Ortadoğu haritasını yeniden çizecek, Büyük Ortadoğu Projesini tamamlayacak” şeklindeki görüşlerin geçerli olabileceği bir zemin yok; tersine ABD “mevcudu koruyabilme” derdinde.

Artık inisiyatif Küresel Güney’de ve ağır da ilerlese bu inisiyatif Ortadoğu’nun bu en önemli sorununa çözüm getirecek.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Kasım 2023

1 Yorum

Küresel Güney’in “iki devletli çözüm” atağı

Küresel Güney ülkeleri, Filistin-İsrail sorununa bu kez “kesin çözüm” sağlamak konusunda net. Filistin Devletinin kabulü sağlanmadan bu sorunun çözülemeyeceği ve çatışma döngüsünden çıkılamayacağı ortada.

İşte bu amaçla Küresel Güney çözüm için bir diplomasi atağı başlattı. Nihai hedefi uluslararası bir konferans olan bu atak, adım adım genişliyor:

ÇİN’DEN ULUSLARARASI KONFERNAS ÇAĞRISI

1. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, “Filistin’e yönelik adaletsizliğin yarım yüzyılı aşkın
bir süredir devam ettiğini” ve buna “iki devletli çözüm ve bağımsız bir Filistin Devleti” ile son verilmesi çağrısında bulunarak, 14 Ekim’de 4 maddeli bir çözüm planı açıkladı (cumhuriyet.com.tr, 14.10.2023)

2. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, Filistin sorununu çözmek için uluslararası bir konferansı toplanması çağrısı yaptı (Sputnik, 1.11.2023).

3. Riyad’da 11 Kasım’da ortak zirve yapan Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri, yayınladıkları ortak bildirinin 29. maddesinde, iki devletli çözümün uygulanabilmesi amacıyla uluslararası barış konferansı çağrısı yaptılar (iletişim.gov.tr, 12.11.2023).

4. Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri, yayınladıkları bildirinin 11. maddesine göre, seçtikleri yedi ülkenin dışişleri bakanlarını, siyasi süreci başlatması için uluslararası eylemde bulunmak üzere yetkilendirdi. Bu yetkililer Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır, Katar, Türkiye, Endonezya ve Nijerya Dışişleri Bakanlarıdır.

ARAP-İSLAM TEMSİLCİLERİ ÇİN’DE

5. Bu heyet, ilk olarak Çin’e gitti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es Sefadi, Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri, Endonezya Dışişleri Bakanı Retno Marsudi, Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el Maliki ve İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Hüseyin İbrahim Taha, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ile görüştüler.

Wang Yi, “Arap ve İslam dünyasındaki kardeşlerimizle, çatışmanın durdurulması ve Filistin sorununa kapsamlı, adil, kalıcı çözüm bulunması için çalışmaya hazırız” dedi (harici.com.tr, 20.11.2023).

(Bu arada, 11 Kasım’daki Riyad Zirvesinde belirlenen 7’li grupta yer alan Türkiye, Katar ve Nijerya Dışişleri Bakanları’nın neden bu ilk ziyarette olmadıkları, henüz netlik kazanmadı.)

7’li eylem grubu, Çin’in ardından BM Güvenlik Konseyi’nin diğer üyelerini de ziyaret edecek.

ÇİN-FRANSA İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜMDE MUTABIK

6. Bu arada BM Güvenlik Konseyi üyesi Çin, bir diğer BM Güvenlik Konseyi üyesi Fransa ile “iki devletli çözüm” mutabakatı sağladı.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile 20 Kasım’da telefonla Filistin sorununu görüştü. Yapılan açıklamaya göre iki lider, “iki devletli çözümün, Filistin-İsrail çatışması döngüsünü çözmenin temel yolu olduğunda mutabık kaldı” (harici.com.tr, 20.11.2023).

7. BRICS, bu akşam (21 Kasım 2023) Gazze için olağanüstü toplanıyor. Video konferans yoluyla yapılacak olağanüstü toplantıya Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika dışında Suudi Arabistan, Arjantin, Mısır, Etiyopya, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri liderleri ile BM Genel Sekreteri Antonio Guterres katılacak.

ÇÖZÜM ÇEMBERİ GENİŞLİYOR

Bu kısa diplomasi hamlelerinden çıkaracağımız sonuçlar şunlardır:

1. Küresel Güney ülkeleri, bölgesel konferanstan uluslararası konferansa doğru ilerleyerek, iki devleti çözümün ortaklarını genişletiyorlar.

2. Beş üyeli BM Güvenlik Konseyi’nde Fransa’nın Filistin sorunu konusunda Çin ve Rusya’yla birlikte hareket edip etmeyeceği kritik önemde.

3. Küresel Güney, en önemli platformlarından BRICS’i de devreye sokarak, iki devletli çözüm çabalarını güçlendiriyor.

4. BM Genel Sekreteri’nin BRICS’in olağanüstü toplantısına katılacak olması önemli.

5. Asya, Afrika, Güney Amerika ve Avrupa’nın bir bölümü “iki devletli çözümü” destekliyor. ABD’nin ileri karakolu İsrail’i savunmakta bu kadar yalnızlaştığı bir süreçte “iki devletli çözümü” uygulatabilmek, düne göre daha olası.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
21 Kasım 2023

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın