Archive for category Politika Yazıları

İran’ın Çin’e önerisi

Çin’de çok önemli bir güvenlik forumu vardı: Pekin Xiangshan Forumu. 29-31 Ekim tarihleri arasındaki foruma, 90’ın üzerinde ülkeden savunma bakanları başta olmak üzere çeşitli düzeylerde isim katıldı. Forumun öne çıkan temalarından/ sloganlarından biri “ortak güvenlik ve sürdürülebilir barış”tı.

Ortak güvenlik – barış ilişkisi, bu köşede önemle üzerinde durduğumuz konulardan biridir. Son olarak 23 Ekim’de “Kolektif güvenlik şartı” başlıklı makalede, kolektif (ortak) güvenliği, “kendi güvenliğini başkalarının güvensizliği pahasına inşa etmeyen, yani bölünmez güvenlik anlayışını temel prensip kabul eden güvenlik anlayışı” şeklinde tanımlamıştım. Ve Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” sözünün de hem bir hedef hem de o hedefe varmak üzere uygulanacak “kolektif (ortak) güvenlik” anlayışı formülü olduğunu belirtmiştim.

Evet, Atatürk “ortak güvenlik” anlayışıyla, Türkiye’nin etrafında Türkiye-SSCB Dostluk Anlaşması (1925), Balkan Antantı (1934) ve Sadabat Paktı (1937) ile güvenlik kuşakları inşa ederek “yurtta barış, komşularda barış” hedefine ulaşmıştı.

Saldırmazlık paktı

Atatürk’ün “barış için ortak güvenlik” yolu, kuşkusuz farklı ülkeler tarafından da kendilerine özgü yollarla geçen yüzyılda denendi. Dünya yine bu seçenekle karşı karşıya. İşte Pekin Xiangshan Forumu’nun “ortak güvenlik ve sürdürülebilir barış” teması da tam budur.

Üstelik Pekin’de, bu tema üzerinden önemli bir tartışma konusu da doğdu. İran lideri Ali Hamaney adına foruma katılan askeri başdanışmanı Yahya Rahim Safevi, Çin Askeri Bilimler Akademisi’ni ziyareti sırasında, bu temaya işaret ederek şu öneriyi yaptı:

Öncelikle Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üyesi ülkeler arasında ortak güvenlik ve kalıcı barışın gerçekleştirilmesini öneriyorum. Bunun modeli de üyeler arasında bir saldırmazlık paktının imzalanması olabilir” (cumhuriyet.com.tr, 3.11.2023).

Komşusunun sınırını koruma taahhüdü

Gerçi pakt akıllara Soğuk Savaş tipi uygulamaları getirebilir ve Çin, bu çağrışımlı organizasyonlara karşıdır. Yine de kendi içindeki hedefleri nedeniyle Tahran’ın önerisinin üzerinde durulmalı ve tartışılmalıdır. Şundan: İki ülkenin “saldırmazlık paktı” imzalayabilmesi, pratikte birinin diğerine “senin sınırını ben korurum” taahhüdüdür. Çin ile Rusya, ŞİÖ’ye Hindistan ile Pakistan’ı üye yaparak çok büyük bir barış adımı atmıştır ama ne yazık ki iki ülke arasında, hatta Çin ve Hindistan arasında da henüz sınır problemleri tam olarak çözülememiştir.

İşte Tahran’ın önerisi bu açıdan önemlidir; saldırmazlık paktı için ülkelerin bu sorunu çözmesi gerekecektir; haliyle tersinden de öneri/amaç sorunun çözümünü motive etmiş olacaktır.

Türkiye, İran ve Çin’in konferans çağrıları

Biz meselenin bu tartışılacak yanını şimdilik kenarda tutarak “barış için ortak güvenlik” meselesinin hem kuzeyimizdeki Ukrayna sahasında hem de güneyimizdeki Filistin-İsrail, hatta Suriye sahalarında sağlayabileceği role odaklanalım.

Her üç mesele de esas olarak “ortak güvenlik” anlayışının karşısındaki emperyalist anlayışın jeopolitikçi yaklaşımla doğurduğu meselelerdir: ABD NATO’yu Ukrayna üzerinden genişleterek, “kendi güvenliğini Rusya’nın güvensizliği pahasına” inşa etmeye çalıştı; İsrail de kendi güvenliğini sağlamak adına Filistinlilerin güvensizliği pahasına sınırlarını işgalle genişletmeye çalıştı, çalışıyor…

Bu yaklaşım, örneklerden de görüldüğü üzere her zaman savaş doğurur; oysa bölünmez güvenlik anlayışıyla ortak güvenlik uygulaması barış doğurur. Çok kutupluluk işte bu perspektifi ağır adımlarla da olsa yerleştirmeye çalışmaktadır. Filistin sorununa “kalıcı çözüm” için Türkiye ve İran’ın “bölge konferansı” ile Çin’in “uluslararası konferans” çağrıları o adımlardandır. Bu adımları güçlendirecek şey ise yaptırımlardır ki onu da ayrıca inceleyelim.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Kasım 2023

1 Yorum

İsrail’in Gazzelileri sürgün planı

İsrail’in Gazze’deki Filistinlileri Mısır çölüne sürme planı olduğu bir süredir dile getiriliyordu. Hatta Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Almanya Başbakanı Scholz ile 25 Ekim’de Kahire’de düzenlendiği ortak basın toplantısında “Gazze’deki Filistinlileri Mısır’ın Sina Yarımadası’na zorlama çabalarını reddettiğini” açıklamıştı.

Açık ki hem ABD yetkilileri hem de Avrupa yetkilileri, başta Mısır olmak üzere bölge ülkelerine yaptıkları ziyaretlerde, bu planın zeminini de yokluyordu.

Rapor ne zaman hazırlandı?

İsrail’in “Gazze’deki Filistinlileri Mısır çölüne sürme planı” aslında yeni değildi. 90’larda İsrail’in böyle bir tasarısı olduğu biliniyordu. 7 Ekim’den sonra o tasarı raftan inmiş, güncellenerek yeniden uygulama olasılığı araştırılmıştı.

Nitekim İsrail İstihbarat Bakanlığının hazırladığı 13 Ekim onay tarihli raporun sızmasıyla, sürgün planının İsrail hükümetinin önünde olduğu kesinleşmiş oldu. Gerçi İsrail hükümeti raporu “varsayımsal bir araştırma” olarak niteledi ama Sisi’nin reddinden anlaşılıyor ki İsrail ABD ve AB üzerinden planın uygulanabilmesinin araştırmasına zaten başlamış.

Gazze için üç seçenek oluşturan rapora değinmeden önce bir konuya dikkat çekelim: Rapor için 13 Ekim onay tarihli deniliyor ama… Ya rapor aslında 7 Ekim’den önce hazırlandıysa? Bunun üzerinde mutlaka durulacaktır…

Seçeneklerin çıkmazlığı

Evet, İsrail İstihbarat Bakanlığı hazırladığı raporda Gazze için üç seçenek öneriyor:

1. seçenek: Barı Şeria merkezli Filistin yönetiminin Gazze’de egemen kılınması.

2. seçenek: Yerel bir rejimin desteklenmesi.

Kuşkusuz bu iki seçeneğin de hayata geçebilmesi için İsrail’in önce Hamas’ı yenmesi gerekiyor. Ancak anlaşılması gereken şu ki Hamas’ın ideolojisi Gazze’nin çoğunluğunun da ideolojisi. Yani Hamas yenilse bile yerini başka bir örgüt, hatta daha radikal bir örgüt alacaktır.

Nitekim raporu hazırlayanlar, bu iki seçeneğin de “İsrail’e saldırıları önlemeyeceğini” belirtmişler.

İsrail planına ortak arıyor

3. seçenek: Gazze’deki sivillerin Mısır’ın Sina Yarımadası’nda sürülmesi.

Rapor bunun önce çadır kentler, ardından da kalıcı kentler inşasıyla sağlanacağını savunuyor. Hatta Mısır, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin bu plana maddi destek sağlayabileceğini, dahası Filistinlilerin bir bölümünü de vatandaş olarak kabul edebileceğini savunuyor.

İsrail İstihbarat Bakanlığı, 3. seçeneği, ilk iki seçeneğe göre uzun vadede kendi çıkarları için daha yararlı buluyor: “Nüfus tahliye edildikten sonra yaşanacak çatışmalar, nüfusun kalması durumunda yaşanacaklara kıyasla daha az sivil kaybına yol açacaktır.”

Bölge plana karşı

Sürgünü tarihte birkaç kez yaşamış bir halkın, aynısını 21. yüzyılda bir başka halka reva görüyor olmasını ifade edebilecek kelime yok; alçaklık bile hafif kalır…

Ama emperyalizm işte budur. Türkiye başta bölge ülkelerine “sığınmacı sürgünü” emperyalist bir “sorun yayma” modelidir. Emperyalizm Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de kendi politikalarını hâkim kılabilmek için yerel halkı komşu ülkelere sürmüştür; şimdi de Filistin’de aynısını yapmak istemektedir.

Ancak bu türden emperyalist planları uygulayabilmek, düne göre artık daha zordur. Nitekim ABD ve AB liderlerinin “varsayımsal araştırma” için olumlu sonuçlar alamadığı görülüyor. Öyle ki Beyaz Saray Sözcüsü KirbyFilistinlilerin Gazze dışına zorla yerleştirilmesini desteklemeyeceğimizi açıkça ifade ediyoruz” demek zorunda kaldı. Financial Times’ın haberine göre Avrupa ülkeleri de İsrail’in bu sürgün planını uygulanabilir bulmuyor.

Çözüm ortada ve artık daha çok insan tarafından görülüyor: İsrail, 1967 sınırlarına çekilerek Filistin Devletini kabul etmediği müddetçe, üretebildiği en alçakça planla bile, ülkesinin güvenliğini sağlayamayaz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Kasım 2023

1 Yorum

Filistin cephesindeki asıl savaş

Gerçi ABD, BM Güvenlik Konseyi’ni vetosuyla kilitlemiş durumda ama bu, BM Genel Kurulu’ndaki genel tabloyu değiştirmiyor: Acil ve kalıcı ateşkes çağrısı yapan son tasarı için 120 evet, 14 hayır, 45 çekimser oy çıktı (AA, 28.10.2023).

Bu tablo, üç temel sonuca işaret ediyor:

ABD YALNIZLAŞIYOR, AB BÖLÜNÜYOR

1) Dünyanın büyük çoğunluğu, Gazze’de ateşkes konusunda ABD ve İsrail’in karşısında konumlanmış durumda. Hayır diyen 14’lü şunlar: İsrail, ABD, Fiji, Guatemala, Marshall Adaları, Mikronezya, Nauru, Papua Yeni Gine, Paraguay, Tonga, Avusturya, Macaristan, Çekya ve Hırvatistan.

ABD’nin ne ölçüde yalnızlaştığının bir diğer önemli göstergesi de, “İsrail’i ve İsrail’in kendini savunma hakkını destekleyen bir ortak bildiriyi” ancak şu beş ülkeyle birlikte imzalayabilmesiydi: İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve Kanada (AA, 23.10.2023).

2) ABD’nin tüm çabalarına rağmen, AB Washington’a uygun hizalanmamış, bölünmüştür. ABD ve İsrail’le birlikte hayır diyen AB ülkesi sayısı sadece 4.

Oysa Belçika, İrlanda, Fransa, Lüksemburg, Malta, Portekiz, Slovenya ve İspanya olmak üzere 8 AB üyesi tasarı için evet dedi. 15 AB üyesi ise çekimser kaldı.

Yani 27 AB ülkesinden sadece 4’ü ABD ve İsrail’le aynı oyu kullanmış oldu.

AB’nin bu meselede bölündüğü, çeşitli iç tartışmalara da yansımış durumda. O tartışmaları değerlendiren Le Monde, “Avrupa’nın, Gazze savaşı nedeniyle iç kaos riskiyle karşı karşıya olduğunu” yazdı (Harici, 30.10.2023).

KÜRESEL GÜNEY 242 NOLU KARARI SAVUNUYOR

3) Bu tablo, aynı zamanda “iki devletli çözüm” taraftarlarının da çoğunluk olduğuna işaret ediyor.

Özellikle Çin ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nin 242 nolu kararına atıf yapan pozisyonu, yani 1967 sınırlarını esas esas alan “iki devlet” formülünü sorunun “tek çözümü” olarak savunması, dünyanın büyük çoğunluğunu da bu çözüme yöneltmiş durumda.

Hatta Moskova, 242’nin kabul edilmemesinin alternatifinin BM Genel Kurulu’nun 181 nolu kararı olduğunu belirterek, İsrail’i 242’yi kabule zorlamaya çalışmaktadır. Zira 181 nolu karar, BM’nin 1947 tarihli taksim planıdır ki bu İsrail’in topraklarının büyüklüğünün 1967’nin de altında olması demektir.

TEK KUTUPLU / ÇOK KUTUPLU DÜNYA MÜCADELESİ

Aslında bu konu, İsrail-Filistin sorununun çözümünün tartışıldığı zemin olmanın ötesindedir. Şöyle ki İsrail’i bu çözümü kabul etmemeye, daha doğrusu BM kararlarını reddetme şımarıklığına götüren, şüphesiz ABD emperyalizminin varlığıdır. Dolayısıyla 242 nolu karar konusu, aynı zamanda Küresel Güney’in ABD’yle mücadele konusudur.

Yani Küresel Güney 1967 sınırlarını esas alan 242 nolu BM kararını zorlayarak sadece İsrail-Filistin meselesine çözüm getirmiş olmayacak, aynı zamanda “çok kutuplu/merkezli dünya”da ABD’yi en önemli konulardan birinde kendi çözümüne mecbur etmiş olacak.

Veto kartı elbette ABD’nin hâlâ kozu ama Küresel Güney de o kozu “insanlığa karşı suç” işleyen İsrail’i savunma kartı olarak kullanan ABD’yi daha da yalnızlaştırmanın bir yolu yapabilir.

Dahası, ABD’nin “kurallı dünya düzeni” adı altında hangi suçları koruduğunun bir belgesi olarak “çok kutuplu/merkezli dünya” inşasında bir ahlaki sütun olarak değerlendirebilir.

Kısacası, Filistin, aynı zamanda “tek kutuplu/çok kutuplu dünya” mücadelesinin de cephesidir. Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Küresel Güney, 242 nolu BM kararını “tek çözüm” olarak savunuyor ve o kararı reddeden ABD-İsrail’i yalnızlaştırıyor.

PUTİN: TEK HEGEMONLU DÜNYA YIKILIYOR

Akdeniz’e gelen ABD uçak gemilerinin esas anlamı işte budur. ABD, yukarıda özetlediğim tabloda “statükoyu koruyabilmek” için güç gösteriyor; yoksa öyle iddia edildiği gibi Ortadoğu haritalarını yeniden çizebilmek için değil…

16 Ekim’de Cumhuriyet’te “ABD için İsrail’in anlamı” başlıklı yazımda, ABD uçak gemisi filosunun anlamı şöyle yorumlamıştım: “ABD’nin iki uçak gemisi filosu gönderiyor olması, Ortadoğu’da yeni düzen kurmak için değil, tersine kurulmakta olan kendi çıkarlarına aykırı yeni düzene karşı eski düzeni ve ‘ileri karakolunu’ (İsrail’i) koruyabilmek içindir.

Dün Rusya Devlet Başkanı Putin de işaret etti: “Dünyanın süper gücü olan ABD zayıflıyor ve konumunu kaybediyor. Küresel ekonomideki eğilimlere bakan herkes bunu görüyor ve anlıyor. Tek hegemonlu Amerikan tarzı dünya yıkılıyor, yavaş yavaş yok oluyor, giderek geçmişte kalıyor” (Sputnik, 30.10.2023).

Putin, ABD’nin yönetici elitlerinin ise çıkarlarını koruyabilmek için dünyanın çeşitli bölgelerinde kaos çıkarmaya çalıştığına dikkat çekiyor.

KÜRESEL GÜNEY’İN STRATEJİSİ

İşte Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Küresel Güney cephesi ise, ABD’nin zayıflayan gücü ile o gücü korumak üzere kaos çıkarmak isteyen ABD egemen sınıfı arasındaki bu ilişkiyi, “büyük savaşsız çözüm” çerçevesi içinde yönetmeye çalışıyor.

“Tek kutuplu dünyası” yıkılan ABD’nin “büyük yangın” çıkarmasını engelleyecek bir strateji ile “çok kutuplu dünya” inşasını tamamlamaya ve bu süreçte de “Soğuk Savaş” bakiyesi sorunları çözmeye çalışıyor.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
31 Ekim 2023

3 Yorum

İsrail devleti içindeki çatışma

Hamas’ın 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonu, İsrail devleti içinde sert bir çatışmaya neden olmuş durumda.

Çünkü İsrail devleti 7 Ekim’i kendisi açısından bir büyük başarısızlık günü olarak görüyor. Son olarak İsrail Başbakanı Netanyahu 7 Ekim’i “İsrail tarihinin kara günü” ve “fiyasko” olarak niteledi (cumhuriyet.com.tr, 25.10.2023).

Öncesinde farklı kesimlerden de çeşitli tonlarda başarısızlık saptamaları var; birkaç örnek anımsatalım: Eski İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Eran Etzion Aksa Tufanı’nı “İsrail’e stratejik ve tarihi düzeyde acı bir darbe” olarak değerlendirdi (yenisafak.com, 7.10.2023). Haaretz gazetesi “İsrail’in savunma doktrininin yenilmez olduğu düşüncesi çöktü” diye yorumladı (haber.sol.org.tr, 7.10.2023). İsrail Askeri İstihbarat Şefi Aharon Haliva, “Hamas’ın saldırısı konusunda uyarıda bulunmakta başarısız olduklarını” söyledi (AA, 17.10.2023). ABD’nin eski İsrail Büyükelçisi Martin Indyk, “İsrail kibri yüzünden Hamas’a gafil avlandı” dedi (harici.com.tr, 8.10.2023).

Netanyahu “istihbaratı feda” taktiği

İsrail devleti içinde daha şimdiden bu başarısızlığın faturasının kime ve nasıl kesileceğinin çatışması başlamış durumda. Kuşkusuz siyasi sorumluluğu nedeniyle, sorumluların en başında Netanyahu var. Nitekim kamuoyu, 7 Ekim’den bugüne kadar yapılan çeşitli tarihlerdeki çeşitli kamuoyu araştırmalarında birbirine yakın sonuçlarla onu suçluyor. İsrail halkının yüzde 80’den fazlası 7 Ekim’den Netanyahu’yu sorumlu tutarken, yüzde 50’den fazlası da istifasını istiyor.

Netanyahu ise bu tablo karşısında ikili bir oyunla paçasını kurtarmaya çalışıyor. Öncelikle tüm sorumluluğu istihbarata yıkmaya çalışarak konumunu sağlama almaya çalıştı ama oradan bir sonuç çıkmadı; tersine kendi kabinesi içinden bile suçlandı.

Netanyahu bunun üzerine yeni bir taktik denemeye başladı. Ulusa seslenen Netanyahu şöyle dedi: “7 Ekim tarihimizde kara bir gündü. Güney sınırında yaşananları en ince ayrıntısına kadar araştıracağız. Bu fiyasko sonuna kadar araştırılacak. Ben de dahil olmak üzere herkes bu fiyaskoyla ilgili cevap vermek zorunda kalacak ama tüm bunlar ancak savaştan sonra gerçekleşecek” (cumhuriyet.com.tr, 25.10.2023).

Netanyahu’nun bu açıklaması iki anlama geliyordu: 1)Ben hesap verirsem, ordu ve istihbarat da hesap verir” mesajıyla, toplu hesaptan topluca kurtulmayı öneriyor. 2) Hesap verme işlerini de savaş sonrasına erteleyerek, kazandığı zamanla kamuoyu basıncını geçiştirmeyi planlıyor.

Ordu ve istihbarat Netanyahu’ya geri adım attırdı

Ancak görünen o ki Netanyahu’nun 25 Ekim’de sahneye koyduğu bu oyun tutmadı ve İsrail devleti içindeki çatışma sertleşti. Önce 27 Ekim’deki basın toplantısında “Berbat bir zafiyet vardı, sonuna kadar araştırılacak” dedi, ardından da 28 Ekim gecesi yayınladığı sosyal medya mesajlarıyla İsrail istihbarat birimlerini suçladı: 7 Ekim’e dair kendisine bir istihbarat gelmediğini, tersine İsrail ordusundan ve Şin-Bet’ten bir süredir “Hamas yıldırıldı, sükunet sağlandı” özetli değerlendirmeler aldığını, son ana kadar da hükümetine bu türden değerlendirmelerin geldiğini söyledi (cumhuriyet.com.tr, 29.10.2023).

Belli ki Netanyahu’nun oyunu ters tepmişti. Zira önce o suçlama mesajlarını sildi ardından da geri adım atarak güvenlik ve istihbarat birimlerinden özür diledi: “Söylediğim şeylerin söylenmemesi gerekirdi ve bunun için özür diliyorum. Güvenlik güçlerinin tüm başkanlarına tam destek veriyorum” (Sputnik, 29.10.2023).

Bu tartışmalardan çıkan iki temel sonuç var: 1) Aksa Tufanı, İsrail’e “geniş ölçekte” zarar verdi. 2) Netanyahu’nun siyasi geleceği bitmiş durumda. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ekim 2023

2 Yorum

Bekçilik değil devrimcilik zamanı

“Cumhuriyet’in 100. yılı” diyoruz ama bu cumhuriyet, ne acı ki o Cumhuriyet değil.

İktidarın kutladığı cumhuriyet ile cumhuriyetçilerin kutladığı Cumhuriyet farklı: İktidar, karşıdevrimle yıkıp yerine inşa etmeye çalıştığı “dinsel cumhuriyetin” doğum sancılarını kutluyor, Cumhuriyetçiler ise büyük oranda yıkıldığını kabullenmek istemedikleri “laik Cumhuriyeti” kutlamayı sürdürüyor.

Cumhuriyetçilerin bir kısmı ise yıkıldığını görüyor ve “yeniden Cumhuriyet” hedefiyle kutluyor ki asıl önemlisi bu…

Koruma değil kurma ihtiyacı

Daha önce anımsatmıştım. Ahmet Taner Kışlalı, 1994’te katıldığı “Atatürk’ün Cumhuriyeti Nereye Gidiyor?” konulu toplantıda şöyle demişti: “Atatürk’ün Cumhuriyeti kaldı mı ki nereye gittiğini tartışıyoruz? Asıl, onu nasıl yeniden kurabileceğimizi tartışmalıyız.”

Evet, 29 yıl önce Kışlalı’nın saptadığı gibi Atatürk’ün Cumhuriyetinden geriye pek bir şey kalmamıştı. Ama bırakın Atatürk Cumhuriyetini, bugün sıradan cumhuriyetten bile geriye pek bir şey kalmadı. Aradan 29 yıl geçti ve bu 29 yılın 21 yılında iktidar olan AKP, Cumhuriyetten geriye kalanları da adım adım tasfiye etti.

Peki Ahmet Taner Kışlalı’nın o tespitini yaptığı 1994 yılından bu yana, neden daha da geriledik? Bir çok nedeni var elbette ama biri şu: Çünkü aradan geçen 29 yılda, “yeniden kurmayı” değil, “korumayı” esas aldık. Böyle yaptığımız için de bugünlere geldik…

Değişim değil devrim zamanı

Cumhuriyet çok büyük ölçüde yıkıldı. Bugün ne Atatürk’ün gençliğe emanet ettiği devrimci Cumhuriyet var ne de onun daha da gerisinde sıradan bir burjuva cumhuriyeti var…

Bu gerçeği görmezsek görevimiz “Cumhuriyeti koruma” aldatmacası şeklinde 29 yıldır sürdüğü gibi sürer ve “tam yıkılışı” izleriz. Bu gerçeği görürsek Cumhuriyeti yeniden inşa etme görevimizi saptarız.

Cumhuriyet neden “büyük ölçüde yıkıldı” peki? Mustafa Kemal Atatürk’ün “arasız devrim” yolu tutulmadı, sürdürülmeyen devrim önce kireçlendi, sonra katılaştı ve en sonunda Cumhuriyet karşıdevrimle, Cumhuriyet karşıtlarına teslim edildi.

Cumhuriyet, “bekçilikle” korunamadı, zaten korunamazdı. Çünkü Cumhuriyet, ancak devrimcilikle korunabilirdi. Aynı nedenle Cumhuriyet ancak devrimcilikle yeniden inşa edilebilir. Bugünün büyük gerçeği budur.

Atatürk’ün“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözü, bir devrim formülüdür:Devrimle Cumhuriyet kuranlar, devrimle milletleşmiştir, uluslaşmıştır.Geniş köylü kitlesi, olduğu kadar işçisi, esnafı, zanaatkârı, tüccarı, askeri, öğrencisi, aydını tek cephede toplanmış ve önce padişahın Kuvayi İnzibatiyesi’ne karşı, ardından da emperyalistlere karşı kuruluş ve kurtuluş mücadelesi vermiştir.

Mustafa Kemal’in devrimciliğinin büyüklüğü, sağlam bir cephe inşa edebilmesindedir; Anadolu’nun yoksul köylüsüyle, İstanbul’un aydınını aynı örgütte bir araya getirebilmesindedir.

Cumhuriyet cephesi

Bugünün işi de cumhuriyetçileri bir araya getirebilmektir, bir “Cumhuriyet Cephesi”nde toplanabilmektir.

Siyasal formül, öncelikle bu cephede Kemalist-Sosyalist ittifakı kurabilmektir. Kemalistler ve Sosyalistler, hele de bugünün koşullarında, siyasal İslamcılığın baskısı altında, birlikte mücadele etmesi gereken siyasal kesimlerdir.

Üstüne bu cepheyi fiilen mavi yakalı hale getirilmiş beyaz yakalılarla, sendikalaşma oranı azalsa da işçilerle ve toprağını ekemez hale getirilmiş yoksul köylüyle, sayıları beş on milyona ulaşmış yoksul emeklilerle hızla genişletebiliriz.

Yeniden devrimci Cumhuriyetin inşası için bu tarihi işbirliğini sağlayabiliriz, sağlamalıyız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ekim 2023

3 Yorum

Taktik değil stratejik mecburiyet

Erdoğan’ın 23 Ekim günü İsveç’in NATO’ya Katılımı Protokolü’nü imzalayarak TBMM’ye sevk etmesi, kimi siyasi analistlerce taktik olarak yorumlandı.

Peki neyin taktiği? Erdoğan bu hamlesiyle ne umuyor?

Amaç ABD Kongresi’ni TBMM ile dengelemekmiş. Taktik şöyle işleyecekmiş: ABD Kongresi Türkiye’ye F-16 satışını onaylarsa, TBMM de Protokolü onaylayacakmış; tersi durumda ise TBMM Protokolü reddedecekmiş.

Saray gizledi, NATO açıkladı

Bunu yazan ve söyleyenlerin, buna pek inandığını sanmıyorum; belli ki taktik diyerek Erdoğan’ın imzalamak zorunda kalmasının ağırlığını hafifletmeye çalışıyorlar. Zira amaç ABD Kongresi’nden F-16 satışı çıkarmaksa (ki bunun ne hafif bir amaç olduğunu daha önce ayrıntılı incelemiştik), TBMM’ye sevk etmeden, Saray’da imzada da pekâlâ bekletilebilirdi.

Üstelik amaç taktik olsaydı, 21 Ekim’de NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile Erdoğan’ın telefon konuşmasında bu konunun ele alındığı gizlenmezdi! Evet gizlendi: Erdoğan-Stoltenberg görüşmesine ilişkin İletişim Başkanlığından yapılan açıklamada İsveç konusu yoktu. Oysa Stoltenberg, Erdoğan’ın imzasından memnuniyet duyduğunu belirttiği açıklamasında, “Erdoğan’la bu konuyu hafta sonu ele aldık” diyordu!

Sözler ABD’ye karşı, eylemler ABD’nin çıkarına

Ortada taktik yok, stratejik mecburiyet var. Erdoğan’ın zaman zaman ABD’yi hedef alan sözlerine bakarak keskin yorum yapmak, yorumcuları sıkıntılı duruma sokar.

Erdoğan’ın 10 gün önceki “Yahu ABD, senin ne işin var Akdeniz’de, Filistin’de, Suriye’de” çıkışına bakarak, Erdoğan’ın İsveç’in NATO üyeliğini imzalamayı, hele de ABD destekli İsrail saldırganlığının arttığı süreçte mutlaka bekleteceği umulurdu. Ancak Erdoğan’ın politika yapma biçimini bilenler, konu ABD/NATO olunca, Erdoğan’ın sözleri ile eylemleri arasında bir uyum beklemezler. Anımsayın, “NATO’nun ne işi var Libya’da” dedikten kısa bir sonra “NATO Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için Libya’ya girmelidir” demiş, İzmir’deki üssü NATO’nun Libya operasyonuna merkez yapmıştı.

Özetle, Erdoğan’ın sözleri zaman zaman ABD ve NATO’yu hedef alsa da, uygulamaları ABD ve NATO’nun çıkarlarının gereği olmuştur hep.

‘İğne de çuvaldız da başkasına’ anlayışı

“Taktik değil, stratejik mecburiyet” demiştik, açalım. Örneğin AKP’nin ideolojik amiral gemisi Yeni Şafak dün birinci sayfadan, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile İsrail Başbakanı Netanyahu’nun kucaklaşma fotoğrafını da vererek şu başlığı attı: “İslam ülkeleri bu katilleri besliyor.

Yeni Şafak, “ABD ve Batılı ülkelerin sertlikten anladığını” belirterek, “Körfez ülkelerinin bunları petrol ve doğalgaz ile beslememesini” istiyordu.

Ne kadar haklı! Peki ya iğne, ya çuvaldız?

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, bu beslenmemesi istenen katillerden para aramıyor mu? Daha dün Fransa’da, öncesinde İngiltere ve ABD’de para görüşmeleri yapmadı mı?

Özetle ne demiş olunuyor bu durumda: “Siz katilleri beslemeyin ama biz katillerden para isteyebilelim!

İşte stratejik mecburiyet budur!

Para istenen yerin çıkarı uygulanır

İnşa ettikleri neoliberal ekonomiyle New York bankerlerine ve Londra tefecilerine mecburlar. Öyle olduğu için de iç politikanın gereği sözde Batı’yı hedef alırlar ama son tahlilde gidip ABD ve NATO’nun taleplerini yerine getirirler.

Buradan çıkmak için büyük patronları değil halkı gözeten, özeli değil kamuyu esas alan, finans kapitale değil, sanayiye ve üretime ağırlık veren ekonomi modeli uygulamak gerekir.

Ne yazık ki iktidardan “büyük” muhalefete kadar tüm partilerin ekonomi politikası neoliberalizm, dış politikası Atlantikçiliktir!

Yani mesele, ikinci yüzyıla girerken, sistem dışına çıkabilmektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ekim 2023

3 Yorum

Sözler ABD’ye karşı, eylemler ABD’nin çıkarına

Erdoğan, 23 Ekim’de İsveç’in NATO’ya Katılım Protokolü’nü imzalayarak TBMM’ye sevk etti.

İsrail-Filistin sorununun ortasında, Erdoğan’ın bu hamlesi sürpriz oldu. Zira Erdoğan, tam da bu süreçte ABD’nin Doğu Akdeniz’deki varlığını sorgulayan çıkışlar yapıyordu.

Örneğin 10 Ekim’de, Avusturya Başbakanı Karl Nehammer ile ortak basın toplantısında soruyordu: “Amerika’nın uçak gemisinin İsrail’de ne işi var, ne yapmaya geliyor? Buraya gelen uçak gemisinin etrafında bütün botlarıyla, uçak gemisindeki uçaklarıyla ne yapacak?”

Belli ki Erdoğan için ABD’nin varlığı sadece Filistin’de değil, Suriye’de de sorundu, çünkü konuşmasının devamında şunları da söylüyordu: “Suriye’de bugün 20’nin üzerinde Amerika’nın üssü var. Suriye’de Amerika’nın üslerinin ne işi var? Bu üslerle ne yapılıyor, 23 üs, bütün bunları da bir değerlendirmek gerekmiyor mu?” (AA, 10.10.2023).

Erdoğan bu çıkışından iki gün sonra, bu kez TÜGVA Genel Kurulu’nda ABD’nin bölgedeki varlığını sorguluyordu: “Yahu Amerika nere, Akdeniz, İsrail, Filistin nere?” (AA, 12.10.2023)

ERDOĞAN USULÜ

Evet, Erdoğan daha 10 gün önce “ABD’nin ne işi var Akdeniz’de, Filistin’de, Suriye’de” diyordu, peki ABD’nin savaş aygıtı NATO’nun ne işi var İsveç’te?

Evet, “ABD nere, Akdeniz, Filistin nere?” sorgulaması tamam ama aynı sorgulama İsveç için de geçerli değil mi? ABD nere, İsveç nere?

Uluslararası ilişkilerde, dış politika uygulamalarında ve bir siyasetçinin sözlerinde bu denli çelişki olabilir mi, 10 gün içinde politikalarda bu denli zıtlık olabilir mi?

Açık ki Erdoğan’ın sözleriyle eylemleri arasında derin bir uçurum var: Sözleriyle ABD’yi hedef alıyor ama eylemleriyle ABD’nin çıkarlarının gereğini yapıyor.

Elbette bu ilk değil, hatta bunu “Erdoğan usulü” ya da Erdoğan’ın “politika yapma biçimi” diye de niteleyebiliriz. (Bunun en tipik örneklerinden biri Erdoğan’ın “NATO’nun Libya’ya müdahalesi” sırasındaki tutumuydu: Önce “Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne işi var Libya’da?” diyerek tepki göstermiş, kısa süre sonra ise “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir” şeklinde ilginç bir gerekçe üretmişti! Ve ardından da İzmir’deki üs, NATO’nun Libya operasyonunun merkezi yapılmıştı!)

Sorun şu ki bu “politika yapma biçimini”nin Erdoğan’a iktidarını sürdürebilmesine faydası olabilir ama Türkiye’ye faydası yok!

STOLTENBERG’İN TELEFONU

Peki ne oldu da bölge yangın yeriyken, Erdoğan İsveç’in NATO’ya Katılım Protokolünü imzalama ihtiyacı duydu? Yoksa bu süreçte İsveç Ankara’nın şartlarını mı yerine getirdi? Ya da Ankara’nın İsveç’ten istediği terör örgütü üyeleri iade mi edildi? Değil elbette…

Yanıtı NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in üç gün önce Erdoğan’la yaptığı telefon konuşmasında…

Nitekim Erdoğan’ın 23 Ekim’deki imzasından sonra memnuniyet açıklayan Stoltenberg, şöyle diyordu: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’la hafta sonu yaptığımız görüşmede de ifade ettiğim üzere, bu durum (İsveç’in üyeliği) tüm İttifak’ı daha güçlü ve daha güvenli kılacaktır.” (AA, 23.10.2023).

ANKARA’NIN KULLANAMADIĞI ŞARTLAR

Açık ki Erdoğan’ın ve AKP iktidarının saati Ankara saatini değil, Washington saatini gösteriyor. Erdoğan’ın İsveç’in NATO’ya Katılımı Protokolü’nü “şu saatte” imzalamasının başka bir açıklaması yok.

Oysa Erdoğan iktidarı İsrail’in saldırılarını durdurmak konusunda etkili bir pozisyon almak istiyorsa, İsveç’in NATO’ya üyeliğini pekâlâ değerlendirebilirdi: İsrail’in NATO mekanizmalarına ortaklığını gerekçe yaparak, ABD’nin NATO’yu genişletme stratejisine karşı çıkabilirdi.

“Geniş NATO” isteyen ABD’ye karşı iki şart dayatabilirdi:

1) ABD, Türkiye’yi hedef alan teröre desteğini kesene kadar NATO’nun genişleme stratejisi onaylanmayacak.

2) İsrail, ABD’nin himayesinde sürdürdüğü Gazze’ye saldırıları sonlandırana kadar NATO’nun genişleme stratejisi onaylanmayacak.

Hatta, iktidarın saati Washington saatini değil de Ankara saatini gösteriyor olsa, AKP iktidarı, daha İsrail’in NATO mekanizmalarına ortaklığını onaylama sürecinde bile “Filistin devletinin kabulü için barış görüşmeleri” şartını dayatabilirdi!

NATO’NUN ASIL FONKSİYONU

Peki Türkiye neden bunları yapamadı, yapamıyor?

Elbette yanıtlarından biri AKP iktidarının siyasal tutumuyla ilgili… Ancak mesele sadece bu değil, zira iktidarda AKP değil bir başka parti de olsa, benzer süreçler işleyecekti.

Çünkü temel sorun NATO ilişkileriyle ilgili: NATO öyle iddia edildiği gibi üyelerden birinin ABD kararına karşı net pozisyon alabileceği, NATO içinde ABD’yi engelleyebileceği ya da en azından dengeleyebileceği bir mekanizma değil…

NATO, ABD’dir; Washington bu mekanizmayı inşa ederken onu sadece bir “savaş aygıtı” şeklinde planlamamış, ondan önce ve önemli olarak, “üyeleri denetim altında tutabilecek bir hükümetlerüstü örgütlenme” olarak biçimlendirmişti.

Böyle olduğu için de NATO altı gladyo türü örgütlenmeler üye ülkelerde hükümet devirme operasyonlarına kadar uzanabilen işler yapmış; böyle olduğu için de 75 yıldır ABD ne istiyorsa, diğer NATO üyeleri nazlanarak da olsa kabul etmek zorunda kalmıştır.

Önceki on yılları geçtik ama Türk devletinin, Türk ordusunu hedef alan Ergenekon-Balyoz kumpaslarından da 15 Temmuz darbe girişiminden de “asıl dersi” çıkar(a)madığı ortada…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Ekim 2023

1 Yorum

Kolektif güvenlik şartı

İsrail’in “etnik temizlik” hedefli saldırıları, Küresel Güney’de iki konuyu öne çıkardı: “İki devletli çözüm”cülük ve “kolektif arabuluculuk.”

Bugün bu iki kavramı inceleyeceğiz:

İki halk için iki devlet

1) BM’nin kararına atıfla “iki devletli çözüm”cülük ya da şimdilerde Çin ve Rusya’nın öne çıkardığı şekliyle “iki halk için iki devlet” çözümü yükseliyor.

Bugüne kadar “iki devletli çözüm” bir BM kararı olduğu için ABD tarafından da “dile getiriliyor” ancak savunulmuyordu. ABD’nin pratikte savunduğu “çözümsüzlük” statükosuydu. Çünkü o statüko içinde İsrail, katlettiği Filistinlilerin topraklarına “Yahudi yerleşim bölgesi” kurarak işgalini genişletebiliyordu.

Küresel Güney’in yeni dünyada ağırlık kazanması tabloyu değiştirdi: “İki devletli çözüm” isteyenler artık dünyanın büyük çoğunluğu, ABD’nin “çözümsüzlük statükosunu” savunanlar ise “Kuzey Atlantik”ten ibaret.

Kolektif arabuluculuk

2) ABD’nin İsrail-Filistin sorununda arabuluculuğu “tekeline” alarak sürdürebildiği “çözümsüzlük statükosu”nun yerini, çok kutuplu dünyanın bir getirisi olarak “kolektif arabuluculuk” almaya başladı.

Gerek Türkiye ve Mısır başta bölge ülkeleri, gerekse Çin ve Rusya gibi küresel güçler, ABD’nin tekelini yıkarak, çözümü “kolektif arabuluculuk” ile sağlamaya çalışıyorlar.

Kuşkusuz henüz sonuç almayı sağlayamadı ancak dünyanın gidişatına bakılırsa, önümüzdeki süreçlerde, dünyanın pek çok sorununa çözüm artık “kolektif arabuluculuk” ile aranacak.

Atatürk’ün formülü

“Kolektif arabuluculuk” eğilimi, kaçınılmaz olarak “kolektif güvenlik” eğilimini de yükseltecektir.

Kolektif güvenlik, kabaca kendi güvenliğini başkalarının güvensizliği pahasına inşa etmeyen, yani bölünmez güvenlik anlayışını temel prensip kabul eden güvenlik anlayışıdır.

Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” sözü hem bir hedef, hem de o hedefe varmak üzere uygulanacak “kolektif güvenlik” anlayışı formülüdür: Türkiye’nin barışı komşularda/bölgesinde/dünyada barış olmasına, komşularının barışı da Türkiye’de barış olmasına bağlıdır.

Emperyalizm ve savaş aygıtı NATO, kolektif güvenlik yerine dünyaya “önleyici vuruş” uygulamasını dayattı. Kendi güvenliği için önden saldırmayı ve işgali savunan bu uygulama, pratikte şöyle formüle edildi: “ABD’nin güvenliği Atlantik’in güvenliğine, Atlantik’in güvenliği ise Rusya’nın çevrelenmesine bağlıdır.” Bu jeopolitik yaklaşım, Soğuk Savaş’ın ardından formüle ekler yapılarak, “ABD’nin güvenliği, Çin’in çevrelenmesine bağlıdır”a kadar uzatıldı.

Küresel güvenlik inisiyatifi

Bu “başkalarının güvensizliği üzerine ya da başkalarının güvenliğini yok sayarak kendi güvenliğini inşa etme” yaklaşımı, sürekli savaşlar doğurmaktadır. Komşusunun güvenliği pahasına kendi güvenliğini inşa edebilmek hem sorunlara kesin çözüm getirmez hem de uygulanması son tahlilde mümkün değildir; komşusuyla birlikte ortak güvenlik inşa etmek ise sorunlara kalıcı çözüm demektir.

Özetle Filistin’i yok sayarak, Filistinlilerin güvenliği pahasına İsrail’in güvenliği sağlanamaz, “güven içinde İsrail” oluşturulamaz!

Çok kutuplu dünya ve Küresel Güney/Doğu inisiyatifi, kaçınılmaz olarak “kolektif güvenlik” anlayışını egemen kılacaktır. Çin, 21 Nisan 2022’de “küresel güvenlik inisiyatifi”ni ilan ederek, Küresel Güney’in bu çıkışını başlatmıştı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ekim 2023

1 Yorum

İncirlik’in dokunulmazlığı!

ABD Türk SİHA’sını 5 Ekim günü saat 11.40’ta düşürdü. Pentagon sözcüsü Tuğg. Pat Ryder’ın açık açık “biz düşürdük, tehdit gördüğümüz için düşürdük, F-16 uçaklarıyla vurarak düşürdük” demesine rağmen, AKP hükümeti 24 saat boyunca sessiz kaldı. 24 saat sonra Dışişleri Bakanlığı, o da örtülü ifadelerle şu açıklamayı yapabildi: “Operasyon esnasında üçüncü taraflarla işletilen çatışmasızlık mekanizmasındaki farklı teknik değerlendirmeler nedeniyle bir SİHA kaybedilmiştir” (AA, 6.10.2023).

Sonra yeniden sessizlik. Erdoğan ancak beş gün sonra, 10 Ekim günü konuyla ilgili bir açıklama yapabildi. “Suriye’de Amerika’nın üslerinin ne işi var?” diye sorduktan sonra konuyu SİHA’ya getirdi ve şöyle dedi: “Türkiye’nin bir insansız hava aracını ne yazık ki Amerika düşürüyor. İnsansız hava aracını Amerika düşürürken, Türkiye şu anda NATO’da Amerika’nın ortağı değil mi? Beraber değil mi? Bunu neyle izah edeceğiz?” (AA, 10.10.2023)

ABD bilerek vurdu

Peki 5 Ekim’de düşürülen SİHA için neden 5 gün beklenmişti, neden Erdoğan ancak 10 Ekim günü bu konuda bir tepki gösterebilmişti? 7 Ekim’de Hamas’ın Aksa Tufanı operasyonu olmasa, ardından İsrail’in hava bombardımanı başlamasa ve ABD bölgeye uçak gemisi gönderme kararını açıklamasa, belki de bu tepki hiç gelmeyecekti!

Nitekim Erdoğan 12 Ekim günü de TÜGVA genel kurulunda “Bay Amerika, yahu Amerika nere, Akdeniz, İsrail, Filistin nere? Ne işin var senin orada?” dedikten sonra konuyu SİHA’ya getirmiş ve şöyle demişti: “NATO’da beraber olduğun Türkiye’nin SİHA’sını nasıl düşürürsün? ‘Görmedim, bilmedim, farkında değilim.’ Bunu nasıl söylersin?” (AA, 12.10.2023).

Halbuki ABD “Görmedim, bilmedim, farkında değilim” demiyordu; tersine “gördüm, tehdit olarak değerlendirdim ve vurup düşürdüm” diyordu!

ABD’nin çevredeki üsleri

Tüm bunları neden mi anımsattık? İsrail’in Filistin’de “etnik temizliğe” başladığı günden bu yana kamuoyu iktidardan iki şey istiyor: Kürecik Radarını ve İncirlik’i uçuşlara kapatmasını.

Ancak AKP iktidarı halkın bu talebinin etrafından dolanıp duruyor. Örneğin Erdoğan 10 Ekim günü “haklı olarak” tepki gösteriyor: “Suriye’de Amerika’nın üslerinin ne işi var? Bu üslerle ne yapılıyor? 23 üs, bütün bunları da bir değerlendirmek gerekmiyor mu?”

Peki Ankara, Suriye’deki ABD üslerinden rahatsızsa, Türkiye’deki ABD üslerinden de rahatsız olması gerekmiyor mu? Suriye’deki ABD üsleri Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırıyken, Türkiye’deki ABD üsleri Türkiye’nin ulusal çıkarlarının gereği olabilir mi?

Ankara’nın görmek istemediği gerçek

Daha vahimini ise eski Genelkurmay Başkanı, eski Milli Savunma Bakanı ve yeni TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar dile getirdi: “Bize bazen ‘neden İncirlik’i boşaltmıyorsunuz?’ diye eleştiriler yapılıyor. Boşaltırsak ne olacak? Sonra ‘neden Amerikan üsleri Yunanistan’a, Dedeağaç’a, Girit’e gitti?’ diye eleştiriyorsunuz. Ayrıca bizim ABD ile ilişkilerimiz, anlaşmalarımız var” (AA, 18.10.2023).

ABD Türkiye’nin ulusal çıkarlarını hedef alıp saldırganca politikalar izlerken, Türkiye’yi hedef alan terör örgütlerini silahlandırırken, hâlâ ABD’yle ilişkilerden bahsedebilmek! ABD’nin Suriye’deki üslerinden ya da Yunanistan’da yeni üsler kurmasından rahatsız olmak ama hepsinin Türkiye’de olmasını savunabilmek! Bunun nasıl isimlendirilmesi gerektiğini siz okurlara bırakıyorum…

Bitirirken önemle belirteyim: Ankara’dakiler ne kadar ABD’yle ilişkileri ılımlı tutmaya çalışırsa çalışsın, ABD iyice Türkiye’nin karşısına konumlanıyor; bunu kabullenmeyi geciktirmek, stratejik mevzilenmeyi geciktirmekten başka bir şeye yaramıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ekim 2023

3 Yorum

Kınama değil eylem zamanı

Dünya 75 yıldır İsrail’in devlet terörünü, etnik temizliğini, işgalini, saldırganlığını, hukuk dışılığını kınıyor. İsrail’in umurunda mı? Değil elbette. Nasılsa üzerinde bir yaptırım yok. Nasılsa ABD’nin kanatları altında. Nasılsa ABD desteğiyle BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarını bile uygulamıyor.

Dünya, İsrail’in hastane vurarak 500’den fazla insanı katletmesi karşısında da kınama üstüne kınama yaptı. TBMM örneğin, nadiren bir araya gelebilen partiler ortak açıklamayla İsrail’i kınadı.

Türkiye’nin kınaması, Arap dünyasının kınaması, dünyanın kınaması Filistin katliamını durduruyor mu peki? Hayır!

İsrail Büyükelçileri gönderilmeli

İsrail’i durdurabilmenin yolu kınamak değil, eylemdir. Nasıl eylemler mi?

1) ABD, İngiltere ve Avrupa dışındaki dünya, yani ülkelerin çoğunluğu, devlet terörü uygulayan İsrail’in büyükelçilerini “persona nan grata” yani “istenmeyen kişi” ilan ederek, İsrail’e göndermelidir.

İsrail’in hastane vurmasından önce Kolombiya Dışişleri Bakanı İsrail Büyükelçisine “özür dile ve ülkeyi terk et” ültimatomu vermişti; İspanya hükümeti İsrail Büyükelçisini “yanlış bilgi yaymakla” suçlamıştı. İsrail’in insanlığa karşı son büyük suçuyla birlikte, hızla ülkeler İsrail’in büyükelçilerini göndermelidir.

2) İsrail’in çeşitli ülkelerde yararlandığı üsler, tesisler var. Kuşkusuz bu yararlanmayı ABD’nin sırtından sağlıyor. Örneğin Türkiye’deki Kürecik Radarı.

İşte ülkeler, bu türden üsleri, tesisleri kapatarak İsrail’i cezalandırmalıdır. Ankara, Kürecik Radarını hızla kapatmalıdır.

3) İsrail, İncirlik Üssünden de dolaylı faydalanmaktadır. ABD’nin İncirlik’teki varlığı, buradan istihbarat desteği, hele geçmiş yıllarda İsrail’in Akdeniz’den Türk topraklarına girerek Suriye’yi bombalaması gibi hadiseler hatırlanınca, İncirlik’in uçuşlara kapatılması İsrail’e ve hamisi ABD’ye karşı etkili bir yaptırım olacaktır.

4) İsrail, AKP hükümetinin de desteğiyle NATO mekanizmalarına katılabilmişti. Türkiye, İsrail bu mekanizmalardan ve ortak tatbikatlardan çıkarılana kadar NATO’nun genişlemesini veto etmelidir.

İsrail’e kapsamlı ambargo

5) Dünya, İsrail’le ticareti kesmelidir. İsrail’e satılan her mal ya da İsrail’den alınan her mal, pratikte Filistinli çocukların üzerine düşen bombadır. İsrail’e ekonomik ambargo, İsrail’in saldırganlığını frenleyecek önemdedir.

6) Petrol ve doğalgaz üreticisi ülkeler, İsrail’e destek veren Batı ülkelerine karşı etkili bir enerji ambargosu uygulamalıdır.

7) İsrail yalnızlaştırılmalıdır: Suudi Arabistan, İsrail’le normalleşme görüşmelerini kesti. Daha önce ABD’nin baskısıyla İsrail’le normalleşen Arap ülkeleri, İsrail Filistin Devletini kabul edene kadar eski pozisyonlarına dönmelidir.

8) Türkiye, İsrail’e karşı gerçekten etkili bir eylem yapmak istiyorsa, hemen yarın Ankara-Şam normalleşmesini başlatmalıdır.

9) İsrail halkının yarısı, yaşananlardan Netanhayu’yu sorumlu tutmakta, İsrail’in işgalci politikalarına karşı çıkmakta ve hükümetin istifasını istemektedir. Dünya halkları, İsrail’in bu kesimiyle dayanışmak için alanlara çıkmalı, ülkelerinde yaşayan ve İsrail’in politikalarına karşı çıkan Yahudi toplumuyla birlikte Filistin Devletinin tanınması çağrıları yapmalıdır.

10) Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan bölge ülkeleri adına ateşkes için hızla bir “Ortadoğu Üçlüsü” oluşturmalıdır. Bu üçlü Çin ve Rusya’yı da dahil ederek İsrail’i durduracak somut adımların atılması için hızla etkili bir girişim başlatmalıdır.

Dünya ABD-İsrail’den büyüktür

Dünya ikiden büyüktür; dünya ABD ve İsrail’den büyüktür, bu ikiliyi destekleyen Anglosakson ülkeler grubundan büyüktür. Ve dünya birleşirse Batı’daki diğer ülkeleri de tarafsızlaştırır ve ABD-İngiltere-İsrail üçlüsünü yalnızlaştırır.

Bugün bunu sağlayabilmek düne göre daha kolaydır; çünkü çok kutuplu dünya inşa olmakta, ABD’nin hegemonyası zayıflamakta, tek kutuplu dünyası yıkılmaktadır.

Dünya, bölgeyi yangına çevirmeye çalışan bu suç ortaklığını durdurabilir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ekim 2023

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın