Archive for category Politika Yazıları
3 yalan, 3 soruşturma, 3 fiyasko
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/09/2023
Kuzey Akım boru hattına yapılan sabotajın üzerinden bir yıl geçti. İsveç’te, Danimarka’da ve Almanya’da soruşturmalar sürüyor. Ama hâlâ resmi bir sonuç yok!
Oysa 26 Eylül 2022’de Kuzey Akım’a sabotaj yapıldığında ABD ve AB yetkilileri topluca fail olarak Rusya’yı işaret etmişti. Atlantik medyası üzerinden yürütülen yoğun propaganda öyle bir hal almıştı ki, “Rusya kendine zarar veren bu eylemi neden yapsın” sorusu bile duyulmaz olmuştu.
Hâlbuki ABD Başkanı Joe Biden Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması halinde Kuzey Akım’ı durduracakları tehdidini savurmuştu. Ancak Rus karşıtlığı öyle bir hal almıştı ki bu sözler unutulup, Rusya’nın kendi boru hattını kendisinin vurduğuna dünyayı inandırmaya kalktılar.
Tabi mızrak çuvala sığmadı. Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh, Biden ve ABD istihbaratının Norveçli ajanların yardımıyla Kuzey Akım boru hattını patlatmaya yönelik açık bir planını 8 Şubat 2023’te detaylı şekilde ortaya koyarak maskeleri indirdi.
Casus balonu itirafı
ABD ocak ayının sonunda Alaska üzerinde bir balon tespit ettiğini açıkladı. Hızla bunun Çin’e ait bir “casus balon” olduğunu ilan ettiler. Öyle ki ABD Dışişleri Bakanı Blinken bu nedenle Çin’e yapacağı ziyareti bile iptal etti.
Çin, balonun sıradan bir meteoroloji balonu olduğunu, Pasifik’te rüzgarla sürüklenip ABD’nin Batı kıyılarına ulaştığını açıklasa da, ABD dünya kamuoyuna bunun bir casusluk faaliyeti olduğunu anlatıp durdu.
ABD’nin batısından girip doğusundan çıkan ve vurularak Atlantik’e düşürülen balon aylardır inceleniyor. Sonuç mu?
CBS News’e konuşan ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley, soruşturma sonucunda, biraz da durumu kurtarmak için, bunun “casusluk yapmayan bir casus balon” olduğuna kanaat getirdiklerini açıkladı. Org. Milley, balonun istihbarat toplamadığına ve Çin’e herhangi bir bilgi aktarmadığına emin olduklarını söyledi.
Polonya’ya düşen füze Rusya’nın değil, Ukrayna’nın
15 Kasım 2022’de, Polonya’nın Przewodow köyüne bir füze düştü ve iki kişinin ölümüne neden oldu. Çarklar yine hızla çalıştı ve ABD istihbaratı bunun bir Rus füzesi olduğunu açıkladı. Polonya Ulusal Güvenlik Konseyi acil toplandı.
Rusya’nın yalanlamasına rağmen günlerce yetkililer ve Atlantik medyası Rusya’nın saldırısı olarak yorumladı olayı.
Durumu fırsata çevirmek isteyen Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenski ise füzenin Rusya tarafından ateşlendiğini belirterek, Rusya’ya karşı ortak cephe inşası açıklamaları yapmaya başladı.
Sonuç mu? Yedi ay süren soruşturma tamamlandı ve Polonya’ya düşen füzenin Ukrayna hava savunma sistemine ait olduğu saptandı!
ABD’nin “dostu” olmanın maliyeti
Eminim bazılarınız, “Emperyalist ABD’nin Dışişleri Bakanı Colin Powell, bir tüp içindeki tozu BM Genel Kurulunda gösterip, bunun Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarının kanıtı olduğu yalanını söylemiş ve ABD Irak’ı işgal edip milyonları katletmişti. Bu üç yalan, bunun yanında ne ki” diyebilir, haklıdır da…
Evet, ABD budur: Savaşlar kışkırtmak için tezgahlar kurmaktan, sabotajlar düzenlemekten, darbeler yapmaktan, çıkarları için yalan söylemekten çekinmeyen ve bu yaptıklarından en ufak utanç duymayan emperyalist ülke…
Peki müttefikleri bunlardan ders alır mı?
ABD’li diplomat Kissinger’ın şu ünlü sözüyle bitirelim: “ABD’nin düşmanı olmak tehlikeli olabilir ama dostu olmak ölümcüldür.”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Eylül 2023
NATO Genel Sekreterinin mesajının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 26/09/2023
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ABD’nin ünlü Dış İlişkiler Konseyi’nde (CFR) yaptığı konuşma, Washington’un ana hedefini ve büyük stratejisine işaret etmesi bakımından çarpıcıydı.
Stoltenberg “Eğer ABD Çin ile ilgili endişe duyuyorsa, Putin’in Ukrayna’daki savaşı kazanamayacağını garantilemeli” dedi.
Böylece ABD’nin NATO’yu Ukrayna’ya neden genişletmek istediğinden başlayarak bu ülkeyi Rusya’ya karşı neden bir uzun savaşa zorladığına kadar pek çok konunun da bizzat ilk ağızdan yanıtını vermiş oldu Stoltenberg…
TERSİNE ÇİN-RUSYA İŞBİRLİĞİ DERİNLEŞTİ
ABD’nin en sonunda NATO belgesine de kaydettiği gibi asıl rakibi Çin.
ABD, Çin’i durdurabilmek için öncelikle Avrupa’ya ihtiyaç duyuyor. Avrupa’yı stratejisine eklemlemesi için de Avrupa-Rusya ilişkilerinin bozulması ve Rusya’nın Avrupa Güvenlik mimarisinden çıkarılması gerekiyordu. NATO’yu Ukrayna’ya genişletme stratejisini bu nedenle uyguladı. Böylece stratejik özerklik arayan Berlin-Paris eksenini, Rus “tehdidi” üzerinden kendi stratejisine eklemleyecekti.
Diğer yandan Ukrayna’da yıpranacak Rusya, Çin’i yalnız bırakmak zorunda kalacaktı; ABD’yi en çok rahatsız eden Çin-Rusya ortaklığı zayıflayacaktı.
Ancak bunlar olmadı. Rus ekonomisi batmadı, Putin devrilmedi, Rusya askeri operasyonun hedeflerini önemli oranda ele geçirdi ve şimdi “Kolektif Batı” saldırısına karşı onu korumaya çalışıyor. En önemlisi de Çin-Rusya işbirliği daha da derinleşti.
ABD’NİN NATO’YU ASYA-PASİFİK’E YAYMA HEDEFİ
ABD bir süredir NATO’yu Asya’ya yaymaya çalışıyor. Oysa NATO bir Kuzey Atlantik örgütü, kuruluş belgeleri üyeleri açısından görev alanını Kuzey Atlantik’le sınırlıyor.
Washington ise bunu aşabilmek için kurnazlığa başvuruyor ve “Kuzey Atlantik (ABD-Avrupa) ile Asya-Pasifik bölgesinin güvenliği bölünmezdir” diyor.
ABD bu söylemin altını üçgenler, dörtgenler inşa ederek doldurmaya çalışıyor. İngiltere ve Avustralya ile AUKUS, Japonya ve Güney Kore ile Üçlü Savunma İşbirliği, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda ile Dörtlü Askeri İşbirliği oluşturuyor.
Ardından NATO, ABD’nin üçlü, dörtlü işbirliği yaptığı bu ülkeleri ortak ilan ediyor. Sonra da ortaklarla ilişkileri sürdürebilmek için bölgede NATO irtibat ofisi kurmaya soyunuyor.
Böylece Çin’i müttefikleriyle kuşatmak istiyor.
İşte NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de bu hedefin gerçekleşebilmesi için Putin’in kaybetmesinin sağlanması gerektiğine işaret ediyor.
RUSYA DEĞİL NATO YAYILIYOR
NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, geçenlerde de önemli bir ifşaatta bulunmuş ve özetle “NATO’nun sınırlarına daha fazla yaklaşmasını önlemek adına Putin’in savaşa girdiğini” söyleyerek, Batı’nın bir yıldır yürüttüğü “yayılmacı Rusya” iddiasını istemeden çürütmüştü!
Evet, Rusya yayılmak için değil, NATO’nun kendisini hedef alan yayılmasını durdurabilmek için savaşı seçmişti.
Aynı şekilde ABD Çin’i de Asya-Pasifik’i tehdit eden ülke olarak sunmaya çalışıyor ama gerçek olabildiğince çıplak: Asya-Pasifik’te savaş gemileri bulunduran, askeri anlaşmalar yapan, bölgeye silah sevk eden ülke ABD…
Öte yandan ABD, Çin’in “kurallı düzeni” bozmaya çalıştığını propaganda ederken, kuralları kendisinin yazdığını ve buna rağmen işine gelmediğinde o kurallara uymadığını da gözlerden gizlemeye çalışıyor.
GENİŞ KÜRESEL GÜNEY CEPHESİ
Ancak tablo hızla değişiyor.
Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS genişliyor. Özellikle BRICS Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinin yoğun ilgi gösterdiği bir yapı haline geldi.
Diğer yandan Afrika Birliği’nden İslam İşbirliği Teşkilatına, Bağlantısızlar Hareketinden G77’ye (ki artık 134 üyeli) kadar bölgesel organizasyonlar, ŞİÖ ve BRICS’le birlikte geniş bir “Küresel Güney” cephesini oluşturuyor.
Kısacası ABD’nin tüm çabasına rağmen çok kutuplu bir dünya adım adım inşa oluyor:
Afrika kıtadan adım adım emperyalizmi kovuyor, Ortadoğu’da pek çok sorun çözüm yoluna giriyor, Rusya-Körfez petrol işbirliği ABD’nin enerji-politik saldırganlığını kesiyor, pek çok ülke karşılıklı ticaretini dolar yerine ulusal paralarıyla yapmaya başlıyor, Kuşak ve Yol ilerliyor, ABD dünyanın dörtte üçünü yaptırım politikalarına ikna edemiyor ve Soğuk Savaş dönemi müttefikleri Washington’un rakipleriyle işbirliği yapıyor…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Eylül 2023
Araplara “bir milletiz” mesajının hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/09/2023
Bir grup gazeteci “İslam alemine” sesleniyor ve kimisi Türkçe kimisi Arapça olarak “biz bir milletiz” mesajı veriyor. Organizasyonu yapan Gerçek Hayat dergisi, kampanyanın “Türkiye’deki ırkçılığa karşı” olduğunu söylüyor. Nitekim eş zamanlı olarak bir grup gazeteciye yapılan tutuklama operasyonunu da alkışlıyorlar.
Kampanyanın esas amacının da zaten bu olduğu anlaşılıyor: AKP iktidarının sığınmacı politikasına karşı ortaya çıkan tepkiyi ırkçılıkla damgalamak, o politikanın yanlışlığına işaret eden haberleri yapan Batuhan Çolak başta gazetecileri susturmak.
AKP’nin “sığınmacı” kartı
Belli ki Erdoğan’ın geçen hafta New York’ta ana muhalefet partisini “sığınmacı karşıtı” diye şikâyet ettiği ve yeniden “mültecilere ev sahipliğine aynen devam edeceğiz” dediği süreci desteklemeyi amaçlıyor kampanya.
Peki kampanyacıların iddia ettiği gibi Türkiye’de sığınmacılara karşı bir ırkçılık var mı? Zaman zaman tekil örnekleri olmakla beraber, Türkiye’de sığınmacılara karşı sistemli bir ırkçılık olduğunu söyleyemeyiz. Hatta tersine, nüfusun yüzde 10’una varan sığınmacılar karşısında Türk toplumunun hoşgörülü olduğunu belirtebiliriz. O zaman mesele ne?
1) Sığınmacı meselesi seçimlerin etkili konusu ve Erdoğan’ın bu konuda seçimden önce başka seçimden sonra başka sözler söylemesi sürdürülemez boyutta.
2) Sığınmacı meselesi iktidarın Yeni-Osmanlıcı siyasetinin bir aracı: Türkiye’yi Kürtlerle Irak ve Suriye’ye genişletme çizgisi olmayınca, bu kez Suriye’de ÖSO nüfuz bölgesi uygulaması deneniyor.
3) Sığınmacı meselesi, iktidarın ümmetçi ideolojik çizgisini egemen kılma hedefiyle uyumlu.
4) Sığınmacı meselesi, iktidarın Batı’yla pazarlığında koz kartı.
Millet-ulus ve kavram sorunları
Gerek özel olarak bu kampanyanın gerekse genel olarak iktidarın kavramsal sorunları kurnazca kullandığını söyleyebiliriz. Erdoğan’ın “her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına alması” ile karşıt “tek millet” politikasını tabanına onaylatabilmesi, biraz da bu kavramsal sorunları kullanarak mümkün kılınıyor. Erdoğan’ın politik ihtiyacına göre millet ümmet anlamında ya da MHP’yle işbirliği gerektiğinde millet ulus anlamında kullanılıyor; hatta şimdi de “milletin çeşitliğini yansıtan yeni anayasa” hedefi ilan ediyor.
Hangisi esastır peki? Erdoğan’ın 2014 seçimi öncesinde ifade ettiği “Kılıçdaroğlu Alevi, Demirtaş Zaza, (Ekmeleddin) İhsanoğlu zaten yerli değil ama ben Sünniyim, Sünni” sözlerindeki gibi esas olan “Sünni-İslamcılık”tır.
Kavramsal soruna gelirsek: Millet, Arapça bir dine-mezhebe bağlı cemaat demek. Ümmet genel olarak kavim/halk ama özel olarak İslam toplumu demek. Devrimle milletleşmenin ve ulusal-devlet kurmanın ideolojisi olarak milliyetçilik, bu topraklara geç girdi; anlamı, Arapça millet kavramının kullanımının güncellenmesiyle karşılandı. Ancak bu haliyle sorunlar da doğurdu. Yani “nation” için Arapça “millet”i kullanmayı sürdürmek, sonrasında Türkçe “ulus” kavramına tam olarak geçememek ve “millet”i “ulus” anlamında kullanmak, “millet-milliyet” farkı da dahil pek çok anlam sorununa yol açtı.
Irkçılığın panzehri ümmetçilik değildir
Araplara “bir milletiz” mesajı veren kampanyacılar “millet”i ümmet anlamında kullanıyor, “ulus” anlamında değil. Osmanlı’da dört millet vardı: Müslüman, Rum (Ortodoks), Ermeni (Katolik), Yahudi milletleri.
Kampanyacıların derdi başka ama akılda tutulması gerekir ki Araplar sanıldığı gibi “bir milletiz” mesajından olumlu bir anlam çıkarmaz, tersine bu mesajda Yeni-Osmanlıcılık görürler. Üstelik ırkçılığın panzehri de ümmetçilik değildir!
Özetle, kampanyalarla, gazetecilere operasyonlarla geçiştirilemez bir sorundur sığınmacı sorunu. Bu sorunun tek çözümü vardır: Sığınmacıları siyasi amaçlarla kullanmak yerine onları vatanlarına kavuşturmayı hedefleyecek şekilde Türkiye-Suriye normalleşmesi…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Eylül 2023
Ya fikri hür nesil ya kindar nesil
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/09/2023
Her rejim, kendi programını sürdürecek insan yetiştirmek ister.
Örneğin Cumhuriyet rejimi, “özgür” gençler yetiştirmeyi hedeflemişti. Mustafa Kemal Atatürk o hedefi “Öğretmenler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” diyerek ilan etmişti (Hâkimiyet-i Milliye, 26.08.1924).
Bu hedef, Atatürk’ün “Ben devrim ruhunu ondan aldım” dediği Tevfik Fikret’tendi. Büyük devrimci bir başka devrimciden esinlenmişti: Fikret kendi portresini “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim” dizesiyle çizmişti.
Altın nesil – kindar nesil
Atatürk sonrasında devrimin sürdürülememesi ve “dinciliğe taviz, toprak ağalarıyla uzlaşma ve Atlantik kampına giriş” süreci en sonunda karşıdevrimi getirdi.
Devrim nasıl kendi programını uygulayacak bir nesil yetiştirmek istiyorsa, karşıdevrim de kendi programını uygulayacak bir nesil istiyordu.
Örneğin FETÖ’nün hedefi “altın nesil”di. O neslin askerlerini, polislerini, hakimlerini, savcılarını gördük: Tezgahlar, kumpaslar, montaj kasetler, yalanlar, iftiralar ve en sonunda darbe girişimi…
AKP’nin hedefi ise “kindar nesil.” Erdoğan, başbakanlığı sırasında Necip Fazıl’a atıfla, AKP gençlik kolları kongresinde ilan etmişti bu hedefi: “Modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.”
İki zıt model
Devrimin ve karşıdevrimin iki zıt “nesil hedefi” modeli var:
Atatürk’ün hedefi “özgür düşünceli, özgür vicdanlı” gençlikti, Erdoğan’ın hedefi “kindar” gençlik.
Atatürk’ün ideoloğu devrimci şair Tevfik Fikret’ti, Erdoğan’ın ideoloğu karşıdevrimci Necip Fazıl.
Özgür düşünceli gençler Cumhuriyet okullarında ve Köy Enstitülerinde yetişecekti; kindar nesil ise İmam Hatip okullarında…
Asıl suçlu iktidardır
17 yaşındaki bir İmam Hatip öğrencisinin, Atatürk’ün fotoğrafını cinsel uzvuna sürerek sergilediği rezil davranış, öncelikle hukukun konusu oldu ve genç tutuklandı.
Ancak konu sadece hukukun değil, sosyolojinin, psikolojinin, ekonominin ve en önemlisi siyaset biliminin konusudur. Hatta önemi bakımından, 17 yaşındaki bir gencin bu durumu, aslında öncelikle siyasetin konusudur.
17 yaşındaki bir genci, bu çirkin davranışından ve hakaretinden ötürü tutuklamak çözüm de değil, caydırıcı da… Çünkü esas mesele bu gençleri zehirleyen iklimdir. Çünkü bu gencin okuduğu Marmara Anadolu İmam Hatip Lisesi, düzenlediği törende Atatürk’e hakaretle anımsanıyor (Sefa Uyar, Cumhuriyet, 22.9.2023).
Yani o gençten önce öğretmenleri suçlu. O öğretmenlerle birlikte ailesi suçlu. Ama asıl suçlu o öğretmenlerden “kindar nesil” yetiştirmesini isteyen iktidardır.
İktidar Atatürk ve İnönü için “iki ayyaş” derse, hedeflediği “kindar nesil” de Atatürk’ün fotoğrafını cinsel uzvuna sürmeyi marifet sanır ve sosyal medyadan yayınlar.
Asıl mücadelenin ekseni
150 yıldır sürüyor bu çarpışma: Ya devrim ya karşıdevrim, ya İttihat ve Terakki ya Hürriyet ve İtilaf, ya Kuvayı Milliye ya Kuvayı İnzibatiye, ya Kemalist Cumhuriyet ya monarşi, ya Köy Enstitüleri ya İmam Hatip okulları, ya laiklik ya siyasal İslamcılık, ya fikri hür nesil ya kindar nesil…
Cumhuriyetin ikinci yüzyılına gireceğiz 29 Ekim’de. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında gençlerimizi köklerine düşmanlaştıran, davalarının süngüsü yapan bu siyasi iklimi değiştirebilmeliyiz öncelikle…
Hapiste gençlere Atatürk’ü sevdirmek mümkün değil ama gençleri zehirleyen siyasal iklimi değiştirerek Cumhuriyet okullarında Atatürk’ü anlamalarını sağlayabilmek mümkün.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Eylül 2023
ABD Ermenilere kaybettirdi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/09/2023
Azerbaycan 2020’deki 2. Karabağ Savaşı’yla işgal altındaki topraklarının büyük bir kısmını kurtarmış; sonucunda da Rusya ve Ermenistan’la üçlü bir mutabakat belgesi imzalamıştı.
Ancak aradan geçen üç yıla rağmen nihai bir anlaşmaya geçilemedi. Bunda birinci neden ABD’nin sürece çomak sokmaya çalışması, ikinci neden de Erivan’ın ABD desteğine güvenerek süreci çıkmaza sokma çabalarıydı.
Paşinyan’ın oyunu
Ermenistan’ın ABD kışkırtmasıyla Rusya’yla olan güvenlik işbirliğini sorguladığı, karşılığında “ABD Ermenistan’ı NATO’ya davet etmeli” çağrılarını aldığı ve en sonunda ABD’yle ortak tatbikat yaparak Kafkasya’ya hangi riskleri getireceğini gösterdiği bir süreç yaşandı.
Öte yandan Ermenistan Başbakanı Paşinyan, süreci uzatmak ve Rusya ile Azerbaycan’ı oyalamak için, yine ABD ve AB desteğiyle şu stratejiyi izledi: “Azerbaycan Karabağ’a özel statü versin ve bu statü kurulacak uluslararası bir mekanizma ile desteklensin.”
Bu strateji, Azerbaycan’ın Karabağ’daki egemenliğini uluslararası bir mekanizmaya devretmesi amacından başka bir şey değildi elbette…
Paşinyan’ın koltuğu sallanıyor
19 Eylül’de Ermeni silahlı güçlerinin mayınlarıyla 7 Azerbaycan polisinin ölümü, haliyle Bakü’nün Karabağ’da anti-terör operasyonunu kaçınılmaz kıldı.
Bu, oyalama taktiği izleyen Paşinyan’ın beklediği bir hamle değildi büyük olasılıkla. Zira sonuç, hazırlıksız yakalandığına işaret ediyordu; öyle ki aynı gün içinde ülkesinde darbe tehlikesiyle bile karşı karşıya kaldı.
Paşinyan ortaya çıkan tablo karşısında Rusya’yı suçlayarak şu üç mesajı verdi:
1) “Ermenistan’ın askeri operasyonlara dahil olmadığını belirtmek isterim.”
2) “Bazı iç ve dış güçlerin Ermenistan devletini saldırıya uğratmasına izin vermemeliyiz.”
3) “Ermenistan’da farklı kesimlerden darbe çağrısında bulunanlar var.”
Kısacası Paşinyan, ABD desteğiyle oynadığı oyunu kaybediyordu, haliyle Ermenistan’dan beklediği desteği alamayacak Karabağ Ermenileri de…
Rusya’nın işaret ettiği çözüm belgesi
Rusya Dışişleri Bakanlığı ise yaptığı açıklamada Batı’nın rolünü ortaya koydu: “Dağlık Karabağ sorununun kaderi, Ekim 2022 ve Mayıs 2023’te AB himayesinde yapılan zirvelerde Erivan’ın Dağlık Karabağ’ı Azerbaycan topraklarının bir parçası olarak tanımasından dramatik bir şekilde etkilendi.”
Moskova, o zirvelerin hem Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan liderlerinin imzaladığı 9 Kasım 2020 belgesini hem de Rus barışı koruma güçlerinin statüsünü değiştirdiğini belirtti.
Yine Kremlin’den gelen “Azerbaycan’ın operasyonu, kendi topraklarında” yaklaşımı da Paşinyan’ı iyice köşeye sıkıştırıyordu.
Erivan’ın önündeki seçenek
Öyle ki 24 saat içinde Azerbaycan’ın şu şartları kabul edilerek ateşkese geçildi: “Ermenistan ordu birlikleri ve yasadışı Ermeni silahlı örgütler silah bırakıyor, muharebe mevzilerini ve askeri mevkileri terk ederek tamamen silahsızlandırılıyor. Ermenistan ordu birlikleri Azerbaycan topraklarından çıkıyor, yasadışı Ermeni silahlı örgütleri feshediliyor. Tüm silah ve askeri teçhizat teslim ediliyor.”
Ateşkesin netleştirilmesi için de bugün Azerbaycan yetkilileri ile Karabağ Ermenilerinin sözcüleri görüşme yapacaklar.
Sonuç olarak Paşinyan’ın ABD destekli oyunu hem Karabağ’daki tabloyu tamamen aleyhine çevirdi hem de ülke içinde iktidarını sarsacak bir iklim oluşturdu.
Oysa önünde 3+3 ile, yani Türkiye, Rusya, İran ile Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan üçlüsünün aynı platformda buluşmasıyla “bölge barışı” fırsatı vardı.
Paşinyan’ın olur mu bilinmez ama o fırsat hâlâ Erivan’ın önünde var. Yeter ki Washington-Paris eksenli tezgahlardan uzak durabilsinler…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Eylül 2023
İtalya’nın Kuşak ve Yol çıkarı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/09/2023
İtalya, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol Girişimi’ne 2019’da katılan tek G7 ülkesi. Ancak İtalya özellikle Ukrayna savaşından bu yana ABD’nin çifte baskısı altında; hem Rusya’ya karşı yaptırımlara katılması isteniyor hem de Kuşak ve Yol’dan ayrılması…
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin Hindistan’da düzenlenen G20 Zirvesi kapsamında görüştüğü Çin Başbakanı Li Qiang’a “Kuşak ve Yol’dan ayrılma niyetini” söylediği belirtiliyor (Euronews, 10.9.2023). Ancak henüz netleşmiş bir durum yok.
İtalya Kuşak ve Yol için Mart 2019’da mutabakat zaptı imzalamıştı, yani ABD’nin baskısına boyun mu eğeceği yoksa bağımsızlığını ve çıkarlarını mı esas alacağı sorusunun yanıtına aylar kaldı. Hatta İtalyan hükümetinin konuyu aralık ayında parlamentonun gündemine getireceği belirtiliyor.
İTALYA’NIN İMZASI ENGEL DEĞİL
Geçen hafta incelemiştik: G20 zirvesi sırasında Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru mutabakat zaptı imzalandı. İmzacı ülkeler Hindistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Almanya, İtalya, AB ve ABD.
İmzacılar arasında İtalya’nın da oluşu, İtalya’nın zaten Kuşak ve Yol’dan ayrılması gerektiğine işaret ettiği şeklinde yorumlanıyor. Nitekim imzalanan koridor da ABD tarafından Çin’in Kuşak ve Yol’una alternatif olarak görülüyor.
Ancak İtalya’nın bu koridorun imzacısı olması, Kuşak ve Yol’dan ayrılmasını gerektiren bir durum değil.
KUŞAK VE YOL’UN İTAŞYAN EKONOMİSİNE ETKİSİ
Daha önemlisi de İtalya’nın çıkarları Kuşak ve Yol’da olmayı sürdürmesini gerektiriyor. Neden mi?
1) İtalya, Kuşak ve Yol’a katıldığı 2019 yılından bu yana Çin’e ihracatını artırıyor. Son beş yıla bakılınca, İtalya’nın Çin’e ihracatının yüzde 30 arttığı görülüyor (AA, 5.9.2023). Bu yılın ilk beş ayına göre de İtalya’nın Çin’e ihracatı yüzde 58 oranında artmış durumda.
Benzer şekilde İtalya ile Çin arasındaki ikili ticaret hacmi de artmış durumda. Orada da 2019’dan 2022’ye artış yüzde 42 şeklinde. Böylece 2022’de İtalya-Çin ticaret hacmi 78 milyar dolara yükselmiş oldu (Global Times, 1.8.2023).
2) İtalya ile Çin arasındaki ikili ticaret hacminin 2003’te sadece 11,7 milyar dolar olduğu göz önüne alınırsa, 78 milyar dolara çıkmış olmasının önemi daha iyi anlaşılır. 2003’ü baz almam şundan: İtalya, 2004 yılında Çin’le stratejik ortaklık anlaşması imzalamıştı.
İTALYAN ŞİRKETLERİ ÇİN’LE İLİŞKİLERDEN MEMNUN
3) İtalya ile Çin arasında büyük anlaşmalara imza atıldı:
Örneğin iki ülke tarafından ortaklaşa inşa edilen ilk büyük ölçekli yolcu gemisi, deneme yolculuğunu başarıyla tamamladı. Toplamda altı yolcu gemisinden oluşan ortak gemi inşaat projesinin değeri yaklaşık 5 milyar dolar.
Örneğin STMicroelectronics, Çinli bir şirketle 3,2 milyar dolar değerinde yarı iletken ortak girişimi kurmak üzere anlaşma imzaladı.
4) Kuşak ve Yol’un İtalya’ya olumlu etkisi, krizdeki AB ekonomilerinin karşılaştırmasına bakılarak da anlaşılıyor.
İtalyan Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün raporuna göre, İtalyan ekonomisi ilk çeyrekte olumlu performans sergileyerek Avrupa Birliği’ndeki diğer ekonomileri geride bıraktı.
5) Çin’in Roma Büyükelçisi Jia Guide, Global Times ile yaptığı röportajda dikkat çekti: İtalya-Çin Konseyi Vakfı tarafından yürütülen bir anket, İtalyan şirketlerinin yüzde 84’ünün Çin-İtalya ekonomik ve ticari ilişkilerine ve kalkınma beklentilerine olumlu baktığını gösteriyor (Global Times, 26.7.2023).
İTALYA’NIN ÖNÜNDEKİ ZOR KARAR
Veriler ortada. Dolayısıyla İtalya’nın mevcut hükümetinin Kuşak ve Yol’dan ayrılma eğilimi ekonomik değil siyasi.
Nitekim İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, seçim öncesinde dönemin İtalya Başbakanı Giuseppe Conte’nin Kuşak ve Yol’a katılma kararını “büyük hata” olarak nitelemiş, daha da önemlisi, İtalya’nın dış politikasının “Avrupacı ve Atlantikçi” olması gerektiğini savunmuştu.
Ama bir de ekonominin gerçekleri var elbette. İşte bu nedenle Romahükümeti hem ABD baskısı nedeniyle “Kuşak ve Yol’a hayır” diyor ama hem de “Çin’le ilişkinin derinleştirilmesine evet” çizgisini savunuyor.
Bunun en somut ifadesi İtalya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Antonio Tajani’den geldi. Çin ziyareti sırasında Tajani, Kuşak ve Yol’da aradıklarını bulamadıklarını ama Çin’le üst düzey ilişkileri yoğunlaştırmayı istediklerini açıkladı.
Sonuç olarak İtalya’nın önünde çok önemli bir karar var: Ya Kuşak ve Yol’un fırsatlarından yararlanmak ya da ABD’nin Batı Avrupa’yı Soğuk Savaş’taki gibi yeniden tahakkümü altına alma stratejisine yenilmek…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Eylül 2023
Yılmaz Güney tartışmasının asıl hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/09/2023
Elbette Yılmaz Güney de tartışılır, hiç kimse eleştirilmekten muaf değildir. Ancak Yılmaz Güney tartışmasının asıl hedefini ve tartışmayı kullanan siyasi odağın amacını saptamak, tartışmanın içeriğinden daha önemlidir.
Yine de önce içeriğe değinelim. Sanatçıları tartışırken ölçü hatası yapıldığını düşünüyorum. Bunda birinci neden iktidarın sanatçıları kendi siyasi hedeflerinde kullanmasıyken, ikinci neden de kavramlarla ilgili sorunumuzdur.
Çoğu zaman sanatçı, aydın hatta entelektüel aynı anlamda kullanılıyor. Oysa bu üç kavram birbirinden farklıdır. Çok kabaca tanımlarsak: Sanatçı sanat üreten, uygulayan; entelektüel bilgili, düşünen, yorumlayan; aydın ise çağının çelişkilerini çözümleyerek tutum alan kişidir. Dolayısıyla her sanatçı entelektüel ya da aydın değildir, her entelektüel de aydın değildir.
Sezen Aksu örneği
Çoğu zaman sanatçıyı sanat ölçütüyle değil, siyasette aldığı pozisyonla hatta kişisel özellikleriyle değerlendiriyoruz. Örneğin Sezen Aksu’nun AKP-FETÖ anayasa değişikliğine destek vermeyenleri “iki cihanda lekeli” ilan etmesini, dahası bu tutumu nedeniyle kendisine “sensin kirli” haklı eleştirisi yapan Merdan Yanardağ’a dava açıp haciz işlemi başlatmasını, onun sanatından ayrı olarak değerlendirmeli ve eleştirmeliyiz.
Sezen Aksu’yu “sanatın ölçüleriyle” değerlendirdiğimizde başarılı bir sanatçıdır. Mesele de budur, Sezen Aksu sanatçıdır, aydın değildir. Aydın olsa, siyasal destek verdiği merkezin kendisini en sonunda bir şarkı sözünde Âdem ve Havva’ya cahil dediği için linç edeceğini zamanında görerek tutum alırdı. Çünkü aydın, çağının, toplumunun çelişkilerini çözümleyerek tutum alabilendir.
Sanatın ölçüsü
Yılmaz Güney’i de öncelikle sanatın ölçüleriyle değerlendirmeliyiz. Ve o ölçüler içinde Yılmaz Güney Türk sinemasının en tepesindedir. Dünyaya etkisi bakımdan kıyaslarsak, Türk şiirinde Nazım neyse, Türk sinemasında da Yılmaz Güney odur.
Kadına şiddet ya da karıştığı cinayet üzerinden Güney’in sanatını küçümsemeye kalkan, kendisini küçültür. Güney çok başarılı bir sanatçıdır. Diğer yandan Güney, çağının ve toplumun çelişkilerini çözümleyerek tutum takınan bir kişi olarak aynı zamanda aydındır.
Özetle sanatçıyı sanatıyla ve sanatın ölçüleriyle değerlendirmeliyiz; kişisel zaafları, hataları ve suçlarıyla değil. Elbette kişisel olanları da eleştirebilirsiniz ama o bir sanat/sanatçı değerlendirmesi değildir. Sanatçıyı sanatının ölçüleriyle değerlendirmediğiniz taktirde, sanatın tarihini de yazamazsınız; çünkü kişisel olan ölçü olursa, dünyadaki pek çok büyük edebiyatçıyı, oyuncuyu, ressamı yok saymak durumunda kalırsınız.
İktidarın kültürel hegemonya amacı
Gerçi Erdoğan’ın sanatçıyı siyasal ihtiyacına göre kullandığını biliyoruz ama yine de anımsatalım, 20 Mart 2010’da Dolmabahçe’de 77 sanatçıya kahvaltı verdiğinde şöyle demişti: “Eğer bu ülkenin otoriteleri, Yılmaz Güney’in filmlerine kulak vermiş olsalardı, inanın Türkiye bugün çok farklı bir yerde olabilirdi.”
Evet, Erdoğan için 2010’un ihtiyacı öyleydi; devletin kurumlarıyla çatışırken, yaslanabileceği sanatçıları da kullanıyordu. O gün kahvaltıya katılan 77 sanatçının çoğunun akıbeti ortada. Dikkat edin, son yıllarda Ahmet Kaya’ya da pek atıf yapmaz oldu; çünkü Ahmet Kaya’nın kimi sözlerinin yanında çok hafif kalan sözleri söyleyenlerin bile “PKK propagandasından” hapse atıldığı bir siyasal iklim yarattı.
Gelelim Yılmaz Güney tartışmasının asıl hedefine. İktidarın ideolojik yayın organı Yeni Şafak’ın yazarı net ortaya koyuyor o hedefi: “Yılmaz Güney isimli tanrılarının fanusunda hafif bir çatlak oluştu. Darısı Mahir’inden Deniz’ine diğer tanrıların başına.”
Evet, siyasal İslamcıların derdi sanat tartışması değil, kültürel hegemonya kurabilmek için solu, devrimciliği hedef alıyorlar. Asıl mesele budur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Eylül 2023
Aday ülke değil tampon ülke
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/09/2023
Erdoğan NATO Zirvesi’ne katılmak üzere 10 Temmuz’da yola çıkarken “İsveç’in NATO üyeliğine karşı Türkiye’nin AB üyeliği şartı”nı açıklamıştı.
Ardından 7 Ağustos’ta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 14. Büyükelçiler Konferansı’nda “AB üyeliğini temel hedef” ilan etmişti.
Böylece AKP iktidarı bir kez daha Türk halkının önüne “AB masalını” koymuş oldu.
AB masalı
Masal diyoruz çünkü Türkiye’nin AB’ye üye olma olasılığı, Alaaddin’in sihirli lambasından cin çıkma olasılığı kadardır.
1999’dan beri aynı masal, döne döne Türk halkının önüne getirilmektedir. ABD o gün Ankara’yı aday üyelik masalıyla AB kapısına bağlayarak Türkiye’nin yüzünü Asya’ya dönmesini engellemeyi amaçlamıştı. Elbette Ankara’dakiler de az çok bu gerçeği biliyordu. Ama bu yalanı sürdürmek Washington’un da Brüksel’in de Ankara’nın da işine geliyordu. AKP iktidarı, AB masalı üzerinden iktidarını sağlamlaştırmayı, AB uyum yasalarına dayanarak devleti ele geçirmeyi istiyordu, başardı da…
Sonuçta AKP iktidarı iç siyasette kamuoyu açısından ihtiyaç duydukça ya da neo-Abdülhamitçi dış siyasette ABD ile Rusya arasındaki dengecilikte AB terazisine mecbur kaldıkça “AB masalına” sarıldı.
AB üyeliği yerine Avrupa Siyasi Topluluğu
Avrupa Parlamentosu’nun bu hafta açıklanan Türkiye raporu, bir kez daha AB aday üyeliğinin masal/hayal olduğunu ortaya koydu. Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin “mevcut koşullar içinde” yeniden başlatılamayacağını belirten rapor 434 oyla kabul edildi; 18 parlamenter karşı oy verirken, 152’si de çekimser kaldı.
Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin başlayamayacağını belirten rapor kabul ediliyor ama masal sürsün diye Türkiye ile üyelik müzakerelerini sonlandırmayı içeren değişiklik önergesi 460 oyla reddediliyor!
Sonuçta Avrupa parlamentosu, özetle “Türkiye AB üyesi olamaz ama Avrupa Siyasi Topluluğu zirvelerine katılmasını memnuniyetle karşılarız” dedi.
AB’den AKP’ye mülteci teşekkürü
Avrupa Parlamentosunun kabul ettiği raporun bir bölümü ise AB’nin ne tür bir ilişki istediğini açık açık ortaya koyuyor. O bölümde, “Türkiye’nin, dünyanın en büyük mülteci nüfusuna ev sahipliği yapmaya devam etme çabaları takdir ediliyor” ve bu çabasından ötürü de “AB Komisyonu’nun Türkiye’ye daha fazla destekte bulunması” isteniyor!
Yani Brüksel Türkiye’ye açık açık şunu söylüyor: Aday üye değilsin, sınırlarımla Ortadoğu arasında tampon ülkesin!
Acı ama böyle. Böyle olduğunu Ankara da biliyor, dahası Ankara bu rolü kabul etti, uyguluyor. Başbakan Binali Yıldırım 2016’da boşuna mı “Türkiye olmasa mülteciler Avrupa’yı istila edecek” demişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019’da boşuna mı “Avrupa’nın huzurunu 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlamıştı.
Tampon Ülke – Emperyalizmin Göç Stratejisi (Kırmızı Kedi Yayınevi) kitabımda AB ile AKP’nin Türkiye’yi “göçmen deposu” haline getiren anlaşmalarını ayrıntılı incelemiştim. Hâlâ oradayız. AKP iktidarı Türkiye’yi AB’nin tampon ülkesi olarak tutmayı sürdürüyor.
AB standardı değil halkçılık beyannamesi
Türkiye’nin tampon ülke olmaktan çıkması ve sığınmacı sorununu çözmeye başlayabilmesi için AB aday üyeliği masalını sonlandırması gerekiyor. Elbette bu Türkiye için öncelikle bir iktidar değişimi sorunudur.
Öte yandan demokratikleşmek için AB raporlarına, uyarılarına gerek yok. Demokratikleşme ihtiyacımız ortada ancak çare AB standartlarında değil, öncelikle Cumhuriyetimizin köklerindeki halkçılık beyannamesinde.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Eylül 2023
AKP neden yeni anayasa yapamaz?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/09/2023
12 Eylül 2010 tarihli anayasa değişikliği referandumu ile yargıyı FETÖ’ye teslim eden AKP hükümeti, 12 Eylül 2023’te “yeni bir anayasa” için sempozyum düzenledi.
Erdoğan sempozyumda yaptığı konuşmada, yeni bir anayasa yapmayı iktidarının en önemli işi olarak ilan etti.
Konuşması sırasında “nasıl bir anayasa” sorusuna verdiği “milletin çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan” yanıtı ise Erdoğan’ın anayasa tercihinin üniter yapı açısından sorunlu olabileceğine işaret etmektedir.
Erdoğan’a 4. adaylık yolu
Erdoğan “yeni anayasa” istemektedir ama pek çok nedenle AKP iktidarı anayasa yapamaz özelliktedir.
Bunlardan belli başlılarını sıralayacak olursak:
1) Erdoğan, anayasaya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanı oldu. Oysa Anayasa’nın 101. maddesi net: “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir.”
2) Erdoğan, yeni bir anayasa ile kendisine dördüncü kez seçilme yolu açmak istiyor.
3) AKP iktidarı, başta anayasanın “cumhuriyetin nitelikleri” ile ilgili 2. maddesindeki laiklik olmak üzere pek çok maddesini uygulamayan bir iktidardır. Dayası Anayasa Mahkemesi AKP’nin “laiklik karşıtı odak” olduğuna hükmetti ve mahkum etti.
Anayasaya ve mahkemesine uymayan iktidar
4) Erdoğan, anayasaya uymamasıyla tarihe geçmiş bir yöneticidir. Öyle ki şimdiki ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 2017’de “Madem Erdoğan anayasaya uymuyor, anayasayı Erdoğan’a uyduralım” deyip, bugünkü rejimi değiştirme yolu açmıştı.
5) İktidar, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına zaman zaman uymamaktadır. Hatta 2016’da Erdoğan “Anayasa Mahkemesi kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” çıkışıyla yeni bir yol da açmıştır.
İşte o yol neticesinde, “Anayasa Mahkemesinin ihlâl kararından sonra ilk derece mahkemesinin, ihlâlin sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmakla yükümlü olduğu” ama kimi zaman bunu yapmadığı örnekler oluşmuştur.
Karşıdevrime anayasallık kazandırma hedefi
6) Ortada fiilen bir “12 Eylül Anayasası” zaten yoktur. Çünkü AKP’nin anayasa değişiklikleriyle anayasanın maddelerinin çoğu zaten değişti.
Peki buna rağmen Erdoğan neden yeni bir anayasa istiyor? Çünkü “tek adam rejimi”ne uygun “tek adam anayasası” ile tarikatlar başta karşıdevrimci kurumlara anayasallık kazandırmak istemektedir.
7) Öte yandan anayasayı değiştirmek ile yeni anayasa yapmak farklı şeylerdir. Anayasalar toplum sözleşmesidir ve kurucu meclislerce yapılır. Mevcut Meclis kurucu meclis değildir, tersine Türkiye tarihinin en gerici Meclis’idir.
Böyle bir mecliste muhalefetin desteği bile anayasa yapmaya yetmez. Çünkü yüzde 48 oy Kılıçdaroğlu’na değil, Erdoğan karşıtlığına verildi.
Türkiye’nin asıl ihtiyacı
Özetle Anayasa’ya aykırı, Anayasa’ya uymayan, Anayasa Mahkemesi’ni takmayan AKP iktidarı yeni bir anayasa yapamaz.
CHP listesinden TBMM’ye giren partiler başta olmak üzere hiçbir muhalefet partisi, AKP’ye yeni bir anayasa yapabilme fırsatı sağlayacak desteği veremez. Çünkü hiçbir seçmen, o listedeki milletvekillerine “yeni anayasa” yapma görevi vermedi.
“Yeni anayasa”, AKP’nin karşıdevrimine anayasallık kazandırma girişimidir ve cumhuriyetçi tüm kuvvetler bu tuzağa karşı birlikte mücadele etmelidir.
Türkiye’nin mevcut koşullarda yeni bir anayasaya değil, anayasaya uyan bir iktidara ihtiyacı vardır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Eylül 2023
Kuşak ve Yol’a karşı Koridor mu?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/09/2023
G-20 zirvesi sırasında 7 ülke tarafından mutabakat zaptı imzalanan “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru”, daha çok “Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’a karşı bir Batı-Hindistan ortaklığı” bağlamında tartışılıyor.
Bu koridorun mutabakat zaptının imzacıları Hindistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Almanya, İtalya, AB ve ABD oldu.
Deniz yolu ve demiryolu ayakları olan koridorun rotası özetle şöyle: Hindistan’dan deniz yoluyla Birleşik Arap Emirlikleri’ne uzanacak, Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden İsrail’a ulaşacak, tekrar denizyolu ile Yunanistan’a varacak.
İSRAİL İÇİN ABD DEVREDE
ABD Başkanı Joe Biden, koridor için imzalanan mutabakat zaptını “bu gerçekten büyük bir anlaşma” diyerek kutladı ve “G20 zirvesinin ve ortaklığın odak noktası” olarak niteledi.
ABD’nin bu koridorla ilgili bir süredir çalışma yapmakta olduğu anlaşılıyor. Zira koridorda önemli bir yere sahip olan İsrail için devrede olanın bizzat Washington yönetimi olduğu anlaşılıyor.
İsrail Başbakanı Netanyahu, ülkesinin bu projede önemli bir kavşak olacağını belirttiği konuşmasında, “projeye katılmaları için ABD’nin kendileriyle birkaç ay önce temas kurduğunu ve o tarihten bu yana bu atılımın gerçekleşmesi için yoğun diplomatik temaslar yürüttüklerini” açıkladı.
Projeyi “İsrail tarihindeki en büyük işbirliği” olarak niteleyen Netanyahu, bu projenin demir yolları, fiber optik kanallar ve elektrik hatlarının döşenmesi ile diğer altyapı işlerini kapsayacağını belirtti.
BIDAN’IN İŞARET ETTİĞİ İKİ KORİDOR
ABD’nin koridoru Çin’e karşı düşündüğünün en net göstergelerinden biri de Biden’ın konuşması sırasında ikinci bir koridora işaret etmesiydi.
Biden, ikincil olarak da Sahra altı Afrika’da, “Trans-Afrika Koridoru”na yatırım yapmak için özel bir kamu ortaklığı için çalıştıklarını duyurdu ve buna AB’nin katıldığını söyledi.
Proje özetle Afrika’nın güneyindeki Angola’dan Hint Okyanusu’na uzanacak bir demiryolu hattını içeriyor.
İşte Biden bu iki koridorun, Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridoru ile Trans-Afrika koridorunun, oyunun kurallarını değiştiren iki büyük yatırım olarak niteledi.
KORİDORUN FİNANSMAN SORUNU
Peki bu proje ne zaman başlayacak, nasıl finanse edilecek?
Zapta imza atan ülkeler, bağlayıcı bir finansal taahhütte bulunmadı, yalnızca iki ay içinde koridorun oluşturulmasına yönelik bir “eylem planı” hazırlamayı kabul etti.
Yapılan değerlendirmelerde, ABD’nin bu en önemli sorun için AB ve Japonya’ya yaslanmayı planladığı anlaşılıyor.
AB’nin geçen yıl Kuşak ve Yol’a alternatif olarak açıkladığı Küresel Ağ Geçidi projesi için 2027’ye kadar gelişmekte olan ülkelerin altyapı yatırımlarına ayıracağını açıkladığı 300 milyar avroluk kaynağın, buraya yönlendirileceği belirtiliyor.
Diğer yandan Japonya da projede rol üstleneceklerini duyurdu. Japonya Başbakanı Kişida, ülkesinin “partner ülkelerin ekonomik gelişimlerini desteklemek amacıyla altyapı yatırım projelerine öncülük edeceğini” söyledi.
TÜRKİYE RAHATSIZ
Toplam bir değerlendirmeye geçmeden, koridorla ilgili Türkiye’nin tutumunu da not edelim.
Konu, G20 dönüşü sırasında gazeteciler tarafından Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da soruldu. Koridor Türkiye’den geçmiyor, Avrupa’ya bağlantı Körfez ülkeleri-İsrail-Akdeniz üzerinden kuruluyor.
Belli ki Erdoğan bu durumdan rahatsız. Zira net bir şekilde “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridoru Türkiye’siz olmaz” dedi.
Erdoğan, gazetecinin “koridor Çin’in ve Kuşak ve Yol’una karşı mı” sorusuna ise şu yanıtı verdi: “Kuşak ve Yol girişimi konusunda Çin mesafe aldı, devam ediyor. Biliyorsunuz bizim de Çin’in attığı bu adıma yönelik aldığımız mesafe var. Yani Marmaray’a varıncaya kadar hepsi o projenin, planın içinde.”
DEĞİŞEN DÜNYA HESAPLARI DA DEĞİŞTİREBİLİR
Genel bir değerlendirmeye geçersek…
1) ABD’nin, bu koridoru Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’a karşı düşündüğü açık.
ABD, Çin’e karşı Hindistan’ı başından beri dengeleyici güç olarak görüyor ve bu nedenle Hindistan’ı Çin’i hedef alan büyük stratejisine eklemlemeye çalışıyor. ABD yönetimi sırf bu amaçla, Asya-Pasifik ismini bile Hint-Pasifik’e çevirdi.
Hindistan ise ŞİÖ ve BRICS’te ortağı olduğu Çin ve Rusya’ya karşı ABD’nin müttefikliğini kabul etmiyor ama QUAD ve bu türden ekonomik koridor projelerinin içinde yer alarak kendisine alan açmaya çalışıyor.
Görünen o ki Hindistan “bağlantısızlık geleneği” üzerinden her iki tarafla da işbirliği yürütmeyi, bu şekilde konumunu güçlendirmeyi hesaplıyor.
2) ABD, bu koridor üzerinden sadece Hindistan’ı değil, son dönemde Çin’le işbirliğine ağırlık veren Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’ni de yeniden yanına çekmeyi hedefliyor.
3) Koridorun hayat bulmasının önündeki en önemli sorun, finansman sorunu. ABD’nin bu projeye açıkladığı kaynağı yok, yukarıda da belirttiğimiz gibi AB ve Japonya kaynaklarına dayanacağı anlaşılıyor.
Oysa Kuşak ve Yol’da büyük mesafe alınmış durumda ve AB’nin 2027’e kadar 300 milyar avro kaynak düşündüğü şartlarda, Çin’in 2027’ye kadar 1.7 trilyon dolar harcamış olacağı hesaplanıyor.
4) Çok kutupluluk/merkezlilik, ülkelerarası ilişkileri çok hızlı etkiliyor ve değiştiriyor. ABD’nin en önemli müttefiklerinin Çin’le son yıllarda derinleştirdikleri işbirliği ve BRICS’e Küresel Güney’in yönelimi gibi durumlar, hesapların her zaman tersine dönebileceğinin de göstergesi.
Nasıl ki ABD müttefiki Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile Rusya’yı yıpratacak enerji hamlesi yapmayı planlarken tersi oluştuysa, bu gibi projelerde de günün sonunda hesaplar değişebilir!
Özetle Koridor, Kuşak ve Yol’un alternatifi olamaz ama ortak çıkarları yükseltmek üzere Kuşak ve Yol’un içinde koridor olabilir…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
12 Eylül 2023