Archive for category Politika Yazıları

BRICS’te İran-Körfez-Mısır üçgeni

BRICS’in tarihi zirvesi beklendiği gibi genişleme ve ulusal paraların rolünü artırma kararlarıyla sonuçlandı.

Resmi 23 üyelik başvurusundan 6’sı gerçekleşti. Mısır, Etiyopya, İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Arjantin, 1 Ocak 2024’ten itibaren BRICS üyesi oluyor. 5+6 üyeli yeni BRICS, artık ülkelerin baş harfleriyle kodlanmayacak ölçekte yani…

Peki “Geniş BRICS” Türkiye ve bölge açısından ne etkiler doğuracak?

Üreten BRICS

1) Genişlemeyle BRICS, dünyanın en büyük petrol üreticilerinin de kulübüne dönüştü. En büyük 9 petrol üreticisinden 6’sı artık BRICS’te…

2) Satınalma paritesine göre BRICS’in dünya ekonomisindeki payı yüzde 37.3, G7’nin payı ise 29.9. BRICS, endüstriyel üretimde de G7’yi geçmiş durumda: BRICS’in payı yüzde 38.3, G7’nin payı ise 30.5. En temel tarım ve maden üretimlerinde makas daha da açık.

3) BRICS için Afrika çok önemli. Etiyopya, Afrika Birliği’nin kurulmasına öncülük etmesi ve örgütün merkezine ev sahipliği yapmasıyla da özel öneme sahip.

4) Gerçi Mısır Afrika ülkesi ama aynı zamanda bölgemizin de, yani Ortadoğu’nun da önemli bir ülkesi. Mısır ile birlikte İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin BRICS’e üye olması, kritik önemdedir.

ABD’nin Körfez kaybı

Ufuk Ötesi okurları açısından bu durum şaşırtıcı olmamıştır. Çünkü bir süredir Suudi Arabistan-Çin ilişkilerinin ekonomiden bölgedeki sorunlu ilişkilerin tamirine kadar bir dizi etki yarattığını inceledik.

Çin’in Suudi Arabistan ile İran’ı barıştırması, Yemen’den Filistin’e kadar etkiler doğurdu. “Petrodolar” sistemi açısından ABD’nin Ortadoğu’daki en temel dayanağı durumunda olan Suudi Arabistan’ın BRICS üyesi olması, haliyle ABD açısından da açık bir yenilgi demek. ABD Genelkurmay Başkanı Miley’in genişleme sonrası dile getirdiği şu sözlerini bu bağlamda yorumlayabiliriz: “Bölge, petrol ve enerji kaynakları açısından ana kaynak. ABD’nin Ortadoğu’dan çıktığını düşünemiyorum.

Mısır, İran ve iki Körfez ülkesinin, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin artık BRICS’te olması, kuşkusuz Körfez bölgesinden başlayarak Ortadoğu’nun tamamını etkileyecek. Stratejisini Körfez’de İran-Suudi karşıtlığı üzerine inşa eden ve İsrail’in güvenliğini bile İran karşıtı cephe oluşturmaya dayandıran ABD, gelmekte olan bu tabloyu gördüğü için son birkaç haftadır Körfez’e gemi ve Suriye’ye asker göndermekte…

Astana-BRICS bağı

İran-Mısır-Körfez üçgeni, bölgeyi etkileyeceğinden Türkiye’yi de etkileyecektir haliyle.

Türkiye için BRICS’teki İran-Körfez-Mısır üçgeni rakip değil, ortaktır. BRICS’in iki üyesi, Rusya ve İran Astana Platformu üyesidir. Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesi ve Irak’ı da Astana’ya taşıması, Astana-BRICS bağlarını çoğaltacaktır.

Bunun dışında gerçekçi bir seçenek yok zaten. Bir zamanlar Pentagon-CIA laboratuvarlarında üretilen Türk-Kürt-Yahudi ittifakı türünden ABD projelerinin bölgede hayat bulma şansı artık kalmadı.

Dolayısıyla Ankara’nın önünde Astana’yı BRICS içindeki bölge üçgeniyle ortaklığın, hatta buradan sıçrayarak BRICS’te yer alabilmenin zemini olarak değerlendirmek dışında gerçekçi ve çıkarlara uygun seçenek yok.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ağustos 2023

1 Yorum

Genişleme ve dolarsızlaşma

BRICS tarihi bir zirve yapıyor. Önceki gün başlayan ve bugün tamamlanacak zirve, kararlarıyla çok kutuplu dünyanın inşasında önemli bir rol oynayacak.

Zirve bugün tamamlanıyor ve sonuç bildirgesi bugün açıklanacak; dün yazıyı yazıişlerine teslim ettiğim saatte, henüz oturumlar sürüyordu. O nedenle asıl değerlendirmeyi bir sonraki yazımda yapacağım.

Bütünleyici iki gündem

15. BRICS Zirvesi’nin birbirini bütünleyen iki temel gündemi var: Genişleme ve dolarsızlaşma.

Denklem basit: BRICS genişledikçe, küresel ticarette dolarsızlaşma (dedolarizasyon) artacak. BRICS’i oluşturan beş ülke, Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika bir süredir bu denklemi savunuyor.

Ancak ne kadar ve ne hızda genişleme ile dolarsızlaşmada neyin öncelikli olması gerektiği konusunda aralarında bazı farklar var. İşte bu zirve, bu farkları giderme ve optimum bir yol belirleme zirvesi olacak kısaca.

Hedef aynı, yöntem farklı

23’ü resmi olmak üzere 40’tan fazla ülke BRICS üyeliğine başvurdu. Beş ülke içerisinde genişlemeyi kapsam ve hız bakımından en çok isteyen Çin; Brezilya ise genişlemeyi yavaş ilerletme yanlısı.

Ortak para birimi konusunda ise beşli arasındaki denklem bu kez ters: Ortak para biriminin oluşturulması konusunda en istekli Brezilya iken, Çin bunun için aşamalar ve zaman gerektiği kanaatinde.

Dolayısıyla bugün çıkacak sonuç bildirgesi, bu sınırların içinde kalacak büyük olasılıkla.

Önce ulusal paraların rolünü artırmak

Brezilya her ne kadar “ortak para birimi” açısından şartların uygun olduğunu düşünse de ağırlıklı fikir, öncelikle “ulusal paraların rolünün arttırılması” şeklinde.

Ulusal paraların rolünün artırılması için de “ortak ödeme sistemi” gerekiyor. Bu da Batı’nın ağır yaptırımı altındaki Rusya’nın önceliği örneğin.

Ve bu ikisinin, yani ulusal paraların rolünün artırılması ve ortak ödeme sisteminin sağlıklı çalışabilmesi için de BRICS Yeni Kalkınma Bankası’nın rezervlerinin geliştirilmesi gerekiyor.

Özetle “ortak para birimi”nden önce, bu üç ayaklı para politikası modelinin hayata geçeceği anlaşılıyor.

Geniş BRICS, daha çok dolarsızlaşma demek

Yukarıda da belirttik: Genişleme ve dolarsızlaşma birbirini bütünlüyor.

Dolarsızlaşma yani dedolarizasyon için, küresel ticarette bir eğilim olarak ortaya çıkmış bulunan ulusal paraların kullanımını artırmak gerekiyor. Nitekim BRICS ülkeleri arasında bu süreç adım adım başladı ve gelişiyor.

Buradan hareketle şöyle söyleyebiliriz: BRICS ne kadar genişlerse, küresel ticarette o kadar çok ulusal parayla ticaret yapılmış olacak; böylece dolarsızlaşma daha da artmış olacak.

İşte bu denklem nedeniyle BRICS’in genişlemesine başlanılacağı anlaşılıyor. Bu kadar yoğun katılım talebinin aynı anda karşılanması olası olmadığından, çok büyük olasılıkla Afrika’dan başlayarak sırayla talepler değerlendirilip, sonuçlandırılacak; bu süreçte de BRICS+ kurumsallaştırılacak.

Bununla paralel olarak, BRICS Yeni Kalkınma Bankası’nın da üyelerinin artacağı görülüyor. Nitekim daha önce üç ülke bankaya dahil edilmişti. Toplamda 50’den fazla ülkenin katılmak istediği belirtiliyor.

Çok kutupluluk inşası

Özetle genişleyen ve ulusal paraların rolünü artırarak doların hegemonyasını zayıflatan bir organizasyon olarak BRICS, önümüzdeki dönemde küresel ilişkilerin belirlenmesinde ağırlığını artırmış olacak.

Ekonomik büyüklüğüyle G7’yi geçmiş bulunan BRICS, genişledikçe etkisini daha da genişletmiş olacak. Bu da çok kutupluluğun inşasını ivmelendiren ve uluslararası ilişkilerin demokratikleşmesini sağlayan bir etki doğuracak haliyle…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ağustos 2023

2 Yorum

Daha geniş BRICS, daha etkili Küresel Güney

Bugün başlayan ve üç gün sürecek 15. BRICS Zirvesi, tarihi önemde. Beş ülkenin ekonomik kulübü olan BRICS, bu zirveyle birlikte genişleme yönünde yeni hamleler yapmış olacak. Sadece genişleme de değil, BRICS bu zirvesinde para politikalarında da yeni adımlar atacak.

Dünya ekonomisinin yüzde 31’ini ve dünya ticaretinin yüzde 16’sını yapan bu beş ülke, özellikle son iki yıldır Küresel Güney (ya da Küresel Doğu) diye adlandırılan Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinin çekim merkezi haline geldi. Son bir yıl içinde resmi olarak 23, gayri resmi olarak 40 ülke BRICS’e katılmak istedi.

Peki neden?

KÜRESEL GÜNEY İÇİN ÇEKİM MERKEZİ: BRICS

Özellikle ABD’nin açtığı ticaret savaşı, uyguladığı kapsamlı yaptırımlar, hatta zaman zaman altına, petrole, rezerv paralara el koyması gibi durumlar, gelişmekte olan Küresel Güney dünyasını, daha güvenli liman arayışına itti.

Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’nın oluşturduğu BRICS, hem güçlü bankası, hem hızla büyüyen ekonomileri ama hem de gelişmekte olan ülkelerle kurdukları yeni tip ilişkileri nedeniyle, çekim merkezi haline geldi.

Diğer yandan Ukrayna savaşıyla birlikte ABD’nin ülkeleri Rusya’ya karşı yaptırım uygulamaya zorlaması ve Çin’e karşı yaptırımlara teşvik etmesi, bu ülkeleri kendi ulusal çıkarlarını uygulama zorunluluğuyla karşı karşıya getirdi.

Özetle çok kutuplu/merkezli dünyanın inşa olduğu şartlarda, tek kutuplu dünya baskısından kurtulan ülkeler, çıkarlarını savunabilecekleri bu organizasyona eğilim gösterdiler.

ÇOK MERKELİ DÜNYA İNŞASINA KATKI

BRICS üyeleri bundan önceki zirvede genişleme kararı almıştı. Devamındaki alt toplantılarda da genişlemenin prosedürlerine yoğunlaşmışlardı.

Bu zirvede sonuçlar masaya yatırılacak ve genişleme prosedürü netleştirilecek. Böylece başvuranlardan hangilerine, hangi ölçü nedeniyle öncelik tanınacağından tutun da önümüzdeki dönemde BRICS’in kaç üyeli bir yapıya dönüşeceğine kadar bir dizi konu ele alınacak, tartışılacak.

Kısacası önümüzdeki süreçte artık BRICS’in daha geniş bir örgüt olacağını söyleyebiliriz. Peki bu ne anlama gelecek, BRICS açısından küresel ölçekte neleri değiştirecek?

Elbette daha geniş BRICS demek, dünya ekonomik büyüklüğündeki ve ticaretindeki payı artan ve haliyle daha etkili olan BRICS demektir. Etkili oldukça da çok kutuplu dünyanın inşasının hızlandırılmasına katkı yapacak çok önemli bir faktör olacaktır.

Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da buna dikkat çekiyor ve “BRICS’in yeni, daha adil, çok merkezli dünya düzeninin sac ayaklarından biri olma talebine karşılık vermeye hazır” olduğunu belirtiyor. Ama önemle belirtiyor: “Mevcut çok uluslu mekanizmaların yerine geçme, dahası yeni bir kolektif hegemonyaya dönüşme amacımız bulunmuyor.”

ULUSAL PARA BİRİMLERİNİN ROLÜ ARTACAK

15. BRICS Zirvesi’nin ana gündem maddesi genişleme, bunu ikincil olarak para politikaları izliyor.

Ama bu zirveden bir “ortak para birimi” çıkması elbette söz konusu değil. Zira o aşamaya gelene kadar BRICS’in para politikaları konularında atmak istediği adımlar var. İşte o adımlar zirvede ele alınacak. Neler mi?

1) BRICS Yeni Kalkınma Bankası döviz rezervlerinin geliştirilmesi.

2) Ortak ödeme mekanizması/sistemi inşası.

3) Ulusal para birimlerinin rolünün artırılması.

Bir süredir ikili ticarette önemli bir eğilim olarak ortaya çıkan ulusal para birimlerinin kullanılması, zirvede ele alınarak, geliştirilmesinin ve ödeme mekanizmasıyla kolaylaştırılmasının önü açılacak.

Ulusal paraların kullanımının artışı da haliyle doların payının azalmasını getirecek.

Bu oran belli bir noktaya geldikten sonra ancak “BRICS parası” konusu ete kemiğe bürünebilecek. Yani şimdi değilse de önümüzdeki süreçte bu da olacak.

G7’YE KARŞI BRICS, BM’DE ETKİLİ KÜRESEL GÜNEY

Sonuç olarak genişleme ve para politikaları gündemli 15. BRICS Zirvesi, çok merkezli dünyanın inşasında önemli bir viraj olacak. Çünkü kararlarıyla gelişmekte olan ülkelerin önünü tıkayan G7’nin karşısında, artık ondan çok daha güçlü ve etkili bir yapı olacak.

BRICS ile Küresel Güney, BM başta uluslararası organizasyonlarda da artık daha etkili olacak.

Özetle Küresel Güney, Küresel Kuzey’e karşı çıkarlarını artık daha rahat koruyabilecek.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
22 Ağustos 2023

1 Yorum

ABD’nin “Asya-NATO’su” çabası

ABD bir süredir askerileştirdiği ve NATO zirvelerine davet ettiği iki müttefikini, Japonya ve Güney Kore’yi, merkezinde kendisinin olduğu üçlü bir ittifakta bir araya getirmeye çalışıyordu. Biden bu amaçla 18 Ağustos’ta Camp Daivd’de Japonya ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Peki toplantıdan “Asya-NATO’su” anlamına gelebilecek bir ittifak çıktı mı?

İttifak değil ortaklık

Ortak bildiriye bakılırsa, Camp David’den “üçlü ittifak” değil, “üçlü ortaklık” çıktı. Elbette “üçlü ortaklık” da önemsiz değil ama onca çabaya rağmen ittifak oluşturulamamasını da küresel güç mücadelesi bağlamında önemle not edelim.

Diğer yandan ABD Başkanı Joe Biden, Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk-yeol ve Japonya Başbakanı Kişida Fumio’nun anlaştığı üçlü ortaklık bildirisi, ABD’nin temel hedefini de açıkça ortaya koyuyor. Zira bildiri Çin’i, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni (Kuzey Kore) ve Rusya’yı hedef alıyor.

Böyle olduğu için de üçlü ortaklık, bölgeyi jeopolitik mücadele alanı haline getirmeye çalışan ve askerileştiren çaba olarak yorumlandı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Winbin, ortaklığı “Dışlayıcı gruplar oluşturmaya, bloklar arası cepheleşmeyi ve askeri blokları Asya-Pasifik’e taşımaya yönelik girişim” (Sputnik, 18.8.2023) diye yorumladı.

ABD’nin üçgenleri, dörtgenleri, beşgenleri

ABD, Çin’i “baş rakip” ilan ettiğinden beri Asya-Pasifik’te bu ülkeye karşı çevreleme uygulamaya çalışıyor. Bunun için de üçgenler, dörtgenler, beşgenler inşa ederek bunları birbirine zincirlemeye çalışıyor.

1. Beş Göz: Bölgede zaten Soğuk Savaş’tan kalma bir organizasyondu. ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın bu ortaklığı, esas olarak bir istihbarat ortaklığıdır.

2.  QUAD (Dörtlü Güvenlik Ortaklığı): ABD’nin Hindistan, Japonya ve Avustralya’yla 2007’de oluşturduğu dörtlü ortaklık, “stratejik güvenlik diyalogu”ndan öteye pek geçemedi.

3. AUKUS: ABD, İngiltere ve Avustralya’nın bu ortaklığı, yapısı nedeniyle ABD açısından en ileri organizasyon. Zira üçlü birliktelik, bir nevi “pakt” özelliğinde. Temel hedefi Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs haline getirmek.

4. Ve yukarıda aktardığımız ABD, Japonya, G. Kore üçlü ortaklığı

Genel tablo

ABD, Hindistan’dan başlayarak Japonya’ya kadar uzanan geniş bir yay ile Çin’i kuşatmak istiyor. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi Hindistan’a bunu kabul ettirebilmiş değil.

ABD o nedenle şimdi Avustralya’dan Japonya-Güney Kore’ye uzanan bir askeri cephe inşa etmeye çalışıyor. Bunun için de hem AUKUS’u Yeni Zelanda’yla genişletmek hem Japonya ile Güney Kore’yi müttefik yapmak hem de bu iki küme arasındaki bağlantı için Pasifik Adaları’nda üs inşa edebileceği ortaklıklar kurmak istiyor. Blinken-Austin ikilisinin son Pasifik Adaları ziyareti ve burada Papua Yeni Gine’yle yaptıkları anlaşma bunun içindi.

Evet, bardağın dolu tarafında bunlar var ama boş tarafında da ABD stratejisine eklemlenmeyi kabul etmeyen Hindistan; ABD’nin Japonya ve Güney Kore’yle üçlü ittifak kuramayıp üçlü ortaklığa razı olması; Yeni Zelanda’nın AKUSUS’a daveti kabul etmemesi, Pasifik Adalarının çoğunluğunun bölgenin jeopolitik güç alanına dönüştürülmesine karşı çıkması var.

Özetle ABD, “kurallarını kendisinin yazdığı sömürü düzenini” devam ettirebilmek için Asya-Pasifik’te hamleler yapıyor ama zayıflayan hegemonyası nedeniyle istediği sonuçları elde edemiyor. Dolayasıyla genel tabloda bir değişiklik yok; çok kutuplu yeni bir dünya inşası sürüyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ağustos 2023

1 Yorum

Neoliberalizme karşı neo-neoliberalizm

4 Mayıs 2023’te bu köşede “Sullivan’ın itirafı: Neoliberalizm yenildi” başlığıyla incelemiştik: ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, 27 Nisan’da Brookings Enstitüsü’nde yaptığı “Amerikan Ekonomik Liderliğinin Yenilenmesi” başlıklı konuşmasıyla, bir ay sonra Bidenomics diye isimlendirilecek yeni ekonomi-politikalara işaret etmişti.

Sullivan’ın konuşmasından bu yana neoliberalizm üzerinden yoğun tartışmalar var. ABD düşünce kurumlarında ve medyasında ağırlıkla Bidenomics’in Reaganomics’e karşıtlığı işleniyor. Hatta Biden’ın 6 Temmuz’da “ülkeyi onlarca yıldır başarısızlığa uğratan ‘trickle-down’ ekonomisinden kurtulma” hedefini ilan etmesi, kimi iktisatçılarca “neoliberalizmden kopuş” olarak bile yorumlanıyor.

Zira Reaganomics’in trickle-down uygulamasının iddiası, özetle “zenginlere vergi indirimi vb. yollarla ekonomiyi canlandırarak toplumun her tabakasına fayda sağlamak,” böylece ABD’nin küresel hakimiyetini sürdürmekti.

Amerikan kapitalizmini kurtarma çabası

Peki Bidenomics hangi uygulamasıyla Reaganomics’ten ayrılıyor ki? Başkanlığı boyunca 4 triyon doları pandemi vb gerekçelerle ilaç tekellerine, mali sermayeye ve diğer egemen sınıf kesimlerine dağıtan Biden değil mi? Biden döneminde ABD’nin en zenginleri daha da zengin olmadı mı? En zengin yüzde 1’in serveti, bu dönemde yüzde 50’nin servetini geçmedi mi?

Dolayısıyla Bidenomics de Reaganomics gibi, aslında en zenginleri gözeten bir ekonomi-politik programdır ve işleyişi bakımından ikisi de neoliberaldir. Fark, Amerikan kapitalizmini kurtarabilmek için Biden yönetiminin neolibearlizmde bir restorasyona yönelmiş olmasıdır. Bu nedenle Reagomics’e neoliberalizm diyorsak, Bidenomics’e de neo-neoliberalizm demek uygun düşer.

Bu restorasyon, en zenginlerin bile kabullendiği gibi, Amerikan kapitalizmini kurtarmak için şarttır. En zengin 205 milyarderin Davos’a çağrı yaparak “Bizi vergilendirin” demesi, çöken bir sistem altında kalmama, sistemi ayakta tutabilme çağrısıydı.

Bidenomics’in çıkmazı

Nasıl ki neoliberalizm, kapitalizmin 1973 krizine bulduğu çareyse, Biden’ın neo-neoliberalizmi de kapitalizmin 2008’de girdiği ve bir türlü çıkamadığı krizden çıkabilme arayışıdır.

Kuşkusuz Biden, küresel şartlar bakımından Reagan’a göre daha şanssız; zira bu kez çok kutuplu bir dünyada ABD hegemonyasının zayıfladığı, de-dolarizasyon arayışlarının yükseldiği, ikili ticarette yerel para birimlerini kullanma eğiliminin arttığı, “küresel güney”in BRICS etrafında kümelendiği bir süreçteyiz.

Washington o nedenle NATO’yu küreselleştirme yöntemli bir strateji izliyor. ABD’nin Asya-Pasifik’te Çin’e karşı bir Asya-NATO’su kurma çabası bile son tahlilde Amerikan kapitalizmini kurtarabilmek için çünkü…

Şimşek-Erkan rasyonalitesi dedikleri

Sullivanların tespit ettiği gibi neoliberalizmin yenildiği bir realite tabi ki… Asıl vahimi ise “rasyonalite” diyerek Türk ekonomisini Şimşek-Erkan ikilisiyle neoliberalizme tamamen bağlama çabasıdır.

Oysa tersine neoliberalizmin yenilgisi üzerinden; piyasanın tam serbestliğinin yanlışlığından planlamacılığa ve pandemide kamulaştırma ihtiyacının görülmesine kadar, pek çok şey tartışılıyor.

Aslında tartışılan, Türkiye’nin deneyimlediği karma ekonomi özetle…

Erdoğan iktidarı ise 22 yıldır neoliberalizm içinde dönüp duruyor; “nas ekonomisi” de özü itibariyle neoliberalizmdi, şimdi doğurduğu sapmayı düzeltmek için Reaganomics’e sarılmaları da…

İşte muhalefetin asıl tartışması gereken budur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ağustos 2023

2 Yorum

Laiklik sınıfsaldır

Cuma hutbesine “ders ve iş saatlerinin namaza göre ayarlanmasını” ekleyen Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, anayasanın laiklik ilkesini anımsatarak tepki gösterenleri “laikçi yobaz” ilan etti.

Laiklik karşıtlarının kullanmaya başladığı “laikçi” kavramı; budanan, içi boşaltılan, anlamı sulandırılan ve en sonunda “altılı masa muhalefetinin” elinde “tarikatlara özgürlük” bağlamında “özgürlükçü laiklik”e dönüştürülen laikliğin 75 yıllık tersine evriminin geldiği yer ne yazık ki…

Bu dönüşümde laikliğin sınıfsallığını görmeyen ve kavramı dünya işlerini kenara atarak, din ve devlet işlerinin ayrılmasına daraltan laiklerin de payı var elbette.

Laiklik: Köylü, toprak reformu, enstitüler

Laiklik alabildiğine sınıfsaldır ve “laiklik artı halkçılık eşittir gelişmiş demokrasidir.”

Batı’da kilise otoritesine karşı mücadele ve egemenliği göklerden yere indirme işi olarak laiklik sınıfsaldı. Türkiye’de feodal (din-tarım) toplumdan devrimle uluslaşarak sanayi toplumuna geçiş mücadelesinde laiklik sınıfsaldı.

Somutlarsak; Atatürk’ün “köylü milletin efendisidir” çizgisi, toprak reformu çabası ve Köy Enstitüleri laiklikti, halkçılıktı ve sınıf savaşıydı. Sınıf savaşı olduğu için de feodal kalıntılar/toprak ağaları toprak reformuna karşı çıktı ve CHP’den ayrılıp DP’yi kurdu. Sınıf savaşı olduğu için feodal kalıntılar/toprak ağaları Köy Enstitülerine karşı çıktı ve buraları dinsizlikle suçlayarak kapanmaya zorladı.

Emperyalist ABD de 1946’dan itibaren bu sınıflarla işbirliği yaparak önlerini açtı ve geldiğimiz yer Erbaş’ın laikleri “laikçi yobaz” diye suçlamasıdır artık.

Yoksullara sömürüyü kabullendirme görevi

Laikliğin sınıfsal olduğunun en önemli göstergeleri din adamlarının fetvalarıdır.

Örneğin Cübbeli Ahmet Hoca, 11 Aralık 2018’de “fakirlerin zenginlerden önce cennete gireceğini” söylüyor. TÜSİAD, beşli çeteler, İslami sermaye grupları biraraya gelip propaganda kaseti hazırlasalar bu kadarını yapamazlar!

Üstelik Cübbeli Ahmet Hoca propagandayı o kadar ince işliyor ki, “zenginlerin çoğu dinsiz imansız” diyerek, kendisini dinleyen fakirlerden onlara imrenmemesini istiyor. Kısacası “fakirsin fakir kal, ödülün cennet” diyor.

Nitekim Cübbeli’nin kaydının başlığı da şu: “Fakirler, zenginlerden beş yüz sene evvel cennete girecekken nasıl zengin olmak istenir?

Sadece Cübbeli değil, onlarca, yüzlerce din adamı, hemen her gün cemaatlerine bu türden mesajlar veriyor. Böylece yoksul halk kitleleri, “zenginlerden önce cennete girecekleri” hayaliyle, dünyadaki sömürü düzenini kabulleniyor.

İşte bu sınıfsal ilişkinin örtüsünün kaldırılmaması için laikliğe karşılar. Egemen sınıfı oluşturan kesimlerin ittifak halinde halkı uyutmak için nasıl işbirliği yaptığının görülmemesi için laikliğe karşılar.

Mustafa Fazıl Paşa’dan Atatürk’e

Bu topraklarda 150 yıldır süren demokratik devrim mücadelesi, aynı zamanda bir laiklik mücadelesidir.

O nedenle Mustafa Fazıl Paşa, daha I. Meşrutiyet öncesinde, 1866’da Paris’ten Abdülaziz’e yazdığı ünlü mektubunda şöyle demiştir: “Padişahım, … din ve mezhep ruhta hüküm sürer; bize öte dünyanın nimetlerini vaat eder. Fakat milletin haklarını sınırlayan ve belli eden din ve mezhep değildir. Unutmamak gerekir ki, din ezeli gerçekler arasında durup kalmazsa, yani dünya işlerine karışırsa hepimizi öldürür ve kendi de ölür.”

O nedenle büyük devrimci Atatürk CHP’nin 1931 programında laikliği şu şekilde tanımlamıştır: “Din anlayışı vicdani olduğundan, fırka din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.”

Özetle laikliğin üzerinden atlayarak ne sınıf mücadelesi ne demokrasi mücadelesi ne de aydınlanma mücadelesi olur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ağustos 2023

2 Yorum

Fransa’nın Asya-Pasifik’te 3. yol arayışı

Fransa’nın son dönemde Asya-Pasifik’te izlediği çizgiyi, “3. yol arayışı mı” diye tartışabiliriz. Zira Paris Asya-Pasifik’te hem ABD’yi izleyerek hem ABD’den ayrı olarak ama hem de ABD’nin Çin’e karşı izlediğinden farklı bir çizgi izlemeye çalışıyor.

Bunun en somut işaretlerinden biri, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’in Pasifik Adaları ziyaretinin hemen ardından, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Pasifik Adaları’nı ziyaretiydi.

Elbette Macron’un bu ziyaretlerde “yeni emperyalizm” diyerek Çin’i hedef almasından hareketle, ziyareti Çin’e karşı değerlendirebilmek mümkün ancak diğer yandan aşağıda nedenlerini de ortaya koyacağımız gibi, ABD’nin pozisyonunu desteklemek anlamına gelmediğini değerlendirmek de mümkün.

FRANSA DENİZAŞIRI BÖLGELER TOPLULUĞU

Fransa’nın Asya-Pasifik’teki stratejisini çözümleyebilmek için, işe Fransa’nın Asya-Pasifik’te ne çıkarları olduğuna bakarak başlayalım.

Karşımıza ne yazık ki sömürgecilik döneminden kalma adalar, denizler çıkıyor hâlâ…

Evet, 21. yüzyılda, Fransa’nın Asya-Pasifik’te hâlâ önemli bir “toprağı” var. Fransa hâlâ dünyanın en büyük ikinci deniz alanına sahip. Fransa Denizaşırı Bölgeler Topluluğu denilen be denizaşırı bölge, Fransa’nın münhasır ekonomik bölge gelirlerinin yüzde 90’ını oluşturuyor.

Fransa bu denizaşırı bölgedeki çıkarlarını savunabilmek için bölgede üsler ve askeri kuvvetler bulunduruyor. Asya-Pasifik’te 7 üssü olan Fransa, bölgede 7 bin asker, 13 gemi ve 11 savaş uçağı bulunduruyor.

ABD-FRANSA ÇELİŞMELERİ

Fransa açısından mesele, Asya-Pasifik’teki çıkarlarının ABD ile de çelişiyor olması. Bu Paris’in ikili bir siyaset izlemesine neden oluyor. Yani Paris bir yandan Atlantik ilişkileri nedeniyle Asya-Pasifik’te ABD’yle çalışıyor ama hem de çelişmeleri nedeniyle ABD’den ayrı bir çizgi de geliştirmeye uğraşıyor.

O çelişmelerden biri, ABD’nin Fransa-Avustralya denizaltı anlaşmasını iptal ettirerek, Avustralya’yla anlaşmayı kendisinin yapmasıydı. Böylece Fransa onlarca milyar dolardan olmuş ve ABD, Asya-Pasifik stratejisi için bölgede Avustralya ve İngiltere’yle birlikte AUKUS’u kurmuştu. AUKUS hem ABD’nin hedefindeki “Asya-NATO’su”nun bileşenlerinden biri hem de Avustralya’nın Çin’e karşı nükleer üs haline getirilmesinin yolu demekti.

Büyük sermaye çelişmesinin zirve yaptığı bu olay, Paris’te zaten sorgulanmakta olan NATO ilişkilerinin daha da sorgulanmasına neden olmuş ve Paris’in ABD’den “stratejik özerk AB” arayışlarını ivmelendirmişti (O çizgi, Ukrayna savaşı nedeniyle kısmen geriledi elbette).

Nitekim Fransa bu çelişmeler nedeniyle, ABD’nin Asya-Pasifik’teki bazı hamlelerini de baltalamaya çalışmaktadır. Bunlardan sonuncusu, Vilnius’taki son NATO Zirvesi’nde, ABD’nin Japonya’da kurmak istediği “NATO ofisine” itiraz etmesiydi. Paris bunun bölgede gerilimi artıracağını belirterek, -en azından şimdilik- ABD’nin girişimini durdurabilmişti.

FRANSA’NIN ÇİN POLİTİKASI

Temel soru şu: ABD ile Çin arasındaki rekabet derinleştikçe, Fransa bunun dışında kalarak 3. yolda ısrar edebilir mi? Tablo, Fransa’yı eninde sonunda ABD’yle saf tutmaya götürür mü?

Fransa, Atlantik bloğu içerisinde, Çin’le ilişkiler konusunda Almanya’yla birlikte ayrı bir çizgiyi temsil ediyor diyebiliriz. Her iki ülke de NATO belgelerinde attıkları imzalara rağmen, Çin’le sert bir rekabete girmek istemiyorlar. Dahası Berlin ve Paris açısından Çin’le rekabet değil, Çin’le işbirliği kazanç demek…

Ama işte NATO tam da bu tür ilişkileri ABD yararına yönetebilme mekanizması değil mi? Müttefiklerini istemeseler bile ABD stratejisine eklemlemenin organizasyonu değil mi?

Yoksa Paris’in izlemek istediği ekonomi-politik çizgi net: Fransa Maliye Bakanı Bruno Le Maire’in belirttiği gibi Fransa Çin ekonomisinden ayrılmayı değil, Çin’le dengeli bir ticaret ilişkisi istiyor.

FRANSA-HİNDİSTAN İKİLİSİ OLASI MI?

3. yol olası mı sorusunun belki de anahtarı Hindistan’dır. Nasıl ki ABD, Çin’e karşı Asya-Pasifik’te Hindistan’ı denge faktörü görüyorsa, Fransa da 3. yol için Hindistan’ı faktör olarak görüyor…

Üstelik Hindistan’ın çizgisini, ABD’den ziyade Fransa’ya daha yakın değerlendirmek de mümkün. Hindistan, ABD’nin Asya-Pasifik örgütlerinden QUAD’ın içinde yer alıyor ama yine de Çin’e karşı bir ABD-Hindistan ittifakına soğuk. Beyaz Saray, yakın zamanda Washington’da ağırladığı Hindistan Başbakanı Modi’den bu yönde bir destek alamadı. Hindistan, geleneksel “bağlantısız” çizgisine yakın bir çizgiyle ABD ve Çin’le olan ilişkilerini korumaya çalışıyor.

Zira Hindistan QUAD üyesi ama aynı zamanda ŞİÖ ve BRICS de üyesi!

Fransa Hindistan’ın bu “bağlantısız” çizgisini, Asya-Pasifik’te “birlikte” 3. Yol inşasının zemini olarak görüyor. Bunun için de Hindistan’ı önemseyen siyasetler geliştirmeye çalışıyor. Öyle ki Batille Günü askeri geçit töreninde, Paris’in onu konuğu Modi’ydi!

AĞIRLIK MERKEZİ: PASİFİK ADALARI

Asya-Pasifik’te şu anda rekabetin ağırlık merkezini Pasifik Adaları oluşturmuş durumda. ABD, Çin’in bu bölgedeki ülkelerle geliştirdiği işbirliğinden rahatsız. O nedenle Blinken-Austin ikilisi geçen ay bölgeye çıkartma yaparak hem Çin’in işbirliklerini bozmaya hem de alternatif ülkelerle işbirlikleri geliştirmeye çalıştı. Avustralya ile Japonya arasındaki bu bölge, aynı zamanda Fransa’nın da çıkarlarının olduğu bölge…

Elbette Fransa’nın ABD’yle “stratejisine eklemlenerek” hareket etmesi yerine, kendi stratejisini oluşturabilmesi, ikili rekabetin ağırlığını hafifleteceği için bölgenin yararınadır. Dahası, Fransa’nın, hatta AB’nin ABD stratejisine eklemlenmemesi, Asya-Pasifik’te Washington’un yangın çıkarabilme potansiyelini de azaltacaktır.

Bu, Atlantik ilişkileri nedeniyle ne kadar mümkün, elbette günün sonunda gelip dayanacağımız soru budur…

Neyse ki zaman ABD’nin aleyhine ve bölgenin lehine…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Ağustos 2023

1 Yorum

Filistin’e Suudi elçi hamlesi

Suudi Arabistan’ın Filistin’e elçi ataması çok önemli bir gelişmedir. Riyad’ın görevlendirdiği Nayif bin Bender es-Sudeyri, “tam yetkili olağanüstü büyükelçi ve mukim (oturan/yerleşik) olmayan Kudüs Başkonsolosu” olarak görev yapacak (AA, 13.8.2023).

Es-Sudeyri, önceki gün Amman’daki Filistin Büyükelçiliğinde, Filistin Devlet Başkanı Diplomasi Müsteşarı Mecdi el-Halidi’ye güven mektubunu teslim etti.

İsrail rahatsız

İsrail Suudi Arabistan’ın kararından rahatsız. İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen, “Kudüs’te Filistinliler için şu veya bu şekilde fiili olarak bir diplomatik temsilcilik açılmasına izin vermeyeceğiz” dedi (AA, 13.8.2023).

Desin, yine de Suudi Arabistan’ın “mukim olmayan” elçi atayarak önemli bir kapı araladığını söyleyebiliriz.

Nitekim öyle olduğu için de Cohen bunu Riyad’ın taktik hamlesi olarak sunmaya çalışıyor; kararı, Riyad ile Tel Aviv arasındaki normalleşme görüşmeleri nedeniyle, Suudilerin Filistinlilere “sizi unutmadık” mesajı olarak değerlendiriyor. Öyle bile olsa, Suudilerin kararı yine de önemlidir.

Riyad’ın İsrail’le normalleşme şartı

Doğru, ABD şu anda Riyad ile Tel Aviv arasında normalleşme anlaşması sağlamaya çalışıyor. Hatta Wall Street Journal, bu konuda bir ilerleme olduğunu da yazdı. Habere göre normalleşme karşılığında ABD Suudilere güvenlik garantisi verilecek, Suudilerin sivil nükleer kapasite geliştirmesine yardım edilecek ve İsrail de Filistin konusunda taviz verecek.

Wall Street Journal’ın haberi ne kadar doğru bilmiyoruz ama bildiğimiz iki konu var:

1) ABD, Suudi Arabistan’ın Çin’le yakınlaşmasından çok rahatsız ve bunu frenlemek için elinden gelen her şeyi yapıyor, yapacak; bunlara İsrail’i bazı tavizlere zorlamak da dahil.

2) Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, İsrail’le normalleşmenin ön şartının bağımsız Filistin devletinin kabulü olduğunu belirtmişti.

Çin faktörü

Kudüs’e elçi kararının hangi şartlarda alınabildiğini anlamak için hem Suudi Arabistan hem de Filistin cephesinde son dönemde neler yaşandığını anımsamalıyız:

1) Çin, Suudi Arabistan’la başta enerji olmak üzere, ticarette yuan kullanılması dahil çok önemli anlaşmalar yapıyor. Çin diğer yandan mart ayında Suudi Arabistan ile İran arasında arabuluculuk yaparak bu iki ülkenin normalleşmesini sağladı. Devamında İran-Körfez normalleşmesi geldi. Önümüzdeki süreçte de Çin-Körfez zirvesi planlanıyor.

Konuyu incelediğim makalelerimde, Çin’in arabuluculuğundaki Suudi-İran barışının Yemen, Lübnan ve Filistin sorunlarına iyileştirici etki yapacağını belirtmiştim.

2) Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas, iki ay önce Pekin’i ziyaret etti ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile tarihi bir görüşme yaptı. İki lider, stratejik ortaklık ilan ettiler. Çin’in Ortadoğu’da izlediği barışçı rolü öven Abbas, Şi’den Filistin-İsrail meselesinde de arabuluculuk yapmasını istedi. Şi de adil çözüm için üç maddelik bir öneri yaptı. (İsrail Başbakanı Netanyahu da yakında Çin’e gidiyor.)

Çok kutupluluk

Evet, yeni bir dünya kuruluyor, çok kutupluluk inşa oluyor ve bu tablo hemen her ülkeye geniş bir manevra alanı yaratıyor. Suudi Arabistan’ın bundan en çok yararlanan ülkelerin başında geldiğini belirtelim; çok taraflılık ile çok kazanç elde ediyor…

Kısacası, Afrika’da ve Ortadoğu’da son dönemde yaşananlar, “çok kutuplu dünya ne işe yarar?” sorusunun açık yanıtlarıdır.

Tam da bu süreçte, Ankara ise “yine AB tam üyeliği” hedefiyle Atlantik planlarına dahil oluyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ağustos 2023

1 Yorum

KKTC’nin tanınmasının önündeki asıl engel

Rus devlet haber ajansı TASS’ın “KKTC’de konsolosluk hizmeti verileceğini” duyurmasının ertesinde, CRI Türk radyosunda gazeteci Gökhun Göçmen’in sorusuna verdiğim yanıtta şöyle demiştim:

“Bu elbette resmi tanıma anlamına gelmez, zira Rusya konsolosluk açmıyor, konsolosluk hizmeti verecek ofis açıyor. ABD’nin de İngiltere’nin de benzer ofisleri var. Ancak Rusya’nın, hem de şu süreçte ofis açmasıyla, ABD’nin ve İngiltere’nin ofislerinin bulunması aynı şey değil. Rusya’da, KKTC-Donbas benzerliklerinin kurulduğu koşullarda bu karar iki kere önemli. Evet, Rusya’nın bu kararı elbette KKTC’yi tanıması anlamına gelmez ama Türkiye iyi bir politika izlerse, bu tanımaya giden yolun başlangıcı olur.”

Tatar: Tanınma yönünde kilometre taşı

Açıklamalara bakılırsa, KKTC devleti de Rusya’nın kararını benzer şekilde yorumluyor.

Örneğin KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, “Rusya’nın attığı bu adım KKTC’nin tanınması anlamına gelmese de varlığının kabul edilebilir olduğunu gösteriyor” dedi (cumhuriyet.com.tr, 10.8.2023).

Yine KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, gazeteci Ersin Eroğlu’nun sorusuna verdiği yanıtta Rusya’nın kararını “Bizim devletimizin tanınması yönünde önemli bir kilometre taşıdır. En sonunda tanınma da doğal yolla gelecektir” diye yorumladı (10haber.net, 11.8.2023).

Rusya’nın kararı elbette KKTC’de sayıları 50 bine ulaşan Rus vatandaşının sorunlarına pratik çözüm amacı taşıyor. Ancak sorunlara bulunan çözüm yöntemleri, siyasal koşullarla ilgilidir.  Dolayısıyla Rusya’nın bu kararı alabilmesindeki koşullar önemlidir.

O koşullardan biri, yukarıda da belirttiğim gibi, Ukrayna savaşının ortaya çıkardığı yeni durum ve Rusların, Donbass’taki Rusları kurtarmayı, Türkiye’nin Kıbrıs’taki Türkleri kurtarmasına benzettiği yeni siyasal iklimdir.

İkincisi ise Rusya’nın “Ortodoksluk” önceliğindeki zorunlu değişimdir. Rus devleti bugüne kadar Kıbrıs meselesine “Ortodoksluk” temelli yaklaşıyordu. Ancak Rusya mevcut Atlantik saldırısı karşısında, Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarından aynı karşılığı görmedi.

Buna üçüncü bir durum olarak, Doğu Akdeniz’deki cepheleşmeyi de eklemek gerekiyor. ABD ve AB’nin Kıbrıs eksenli cephe inşası, Suriye’deki Doğu Akdeniz üssünde Rus gemilerinin bulunduğu şartlarda elbette Rusya’yı da ilgilendiriyor.

AKP’nin ‘gerekirse yine Annan planı’ teslimiyeti!

Bu koşulların anlaşılması şu bakımdan önemli. Evet, Rusya’nın ofis kararı Cumhurbaşkanı Tatar’ın belirttiği gibi “tanınma yönünde kilometre taşıdır” ama ileri sürdüğü gibi tanınma “doğal yolla” gelmeyecektir. Tanınma için doğru konumlanma ve mücadele gerekli çünkü…

Burada da en temel soru şudur: Türkiye’nin AB üyeliğini dış politikasının temel hedefi ilan ettiği koşullarda KKTC’nin tanınması sağlanabilir mi?

Yanıt 2004’te: Türkiye AB hayaliyle Kıbrıs politikasında büyük irtifa kaybetmişti. Annan Planı ve AB üyeliği hayali, Kıbrıs’ı AB üyesi yapmıştı.

Ne zaman o çizginin dışına çıkılmaya başladı, KKTC için olumlu bazı durumlar oluşmaya başladı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 14. Büyükelçiler Konferansında AB üyeliğini temel hedef ilan etmesi (AA, 7.8.2023) ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Samimiyetimizi Annan Planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” (AA, 24.7.2023) demesi, 19 yıl önceki hataya her an dönülebileceğine işaret ediyor ne yazık ki!

Kısacası, Rusya’nın ofis kararı, KKTC’yi tanıma yolunda kilometre taşıdır ama ABD stratejisine eklemlenerek, AB kapısına yeniden bağlanarak ve Washington-Brüksel’e “gerekirse yeniden Annan Planı” teslimiyeti sergileyerek, KKTC’nin tanınması sağlanamaz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ağustos 2023

1 Yorum

Gaz-politik mücadele

Sınıflandırırsak eğer, bölgemizde dört temel doğalgaz çıkarılan bölge var: 1) Rusya. 2) Hazar: Azerbaycan, Türkmenistan. 3) Körfez: İran, Katar. 4) Doğu Akdeniz: Mısır, İsrail.

Bu gazlar için en yakın ve en büyük pazar, Avrupa’dır. Ukrayna savaşı, bu gaz-politik denklemi belli oranda değiştirdi. Avrupa’ya ulaşan Rus gazı azaldı. ABD gerek Brüksel’e siyasi şantajla gerekse Kuzey Akım’a sabotajla Avrupalı ülkelerin Rusya’dan gaz alımlarını belli oranda düşürebildi. O boşluğun bir kısmını da kendi pahalı sıvılaştırılmış doğalgazı (LNG) ile doldurdu.

Diğer yandan Doğu Akdeniz’de bulunan rezervler, ayrıca Körfez’de normalleşme adımları ile İran ve Katar ortak havzasındaki doğalgazın önünün açılması, bölgemizdeki genel olarak enerji-politik, özel olarak gaz-politik denklemleri değiştirdi.

Putin: E-ticaret platformu

Türkiye, bu gaz-politik mücadelede bir köprü konumunda. Gaz rezervleriyle Avrupa arasındaki köprü rolünü, terminal rolüne yükseltebilmek ise Türkiye açısından kritik önemde.

Aslında Ukrayna savaşı, Türkiye’nin önüne bu açıdan bir fırsat da doğurmuştu. Rusya, Türkiye’de gaz merkezi kurma önerisi yapmıştı. Böylece Türkiye sadece topraklarından gaz taşınan değil, o gazın depolandığı bir merkez de olacaktı. Haliyle bu başta fiyat belirlemede ortak olmak üzere birkaç avantaj sağlayacaktı.

Ancak doğalgaz merkezi konusu olması gerektiği ölçüde ilerleyemedi. Yakın zamanda Rusya Devlet Başkanı Putin’in bu konudaki sözleri de dikkat çekiciydi: “Gaz dağıtım merkezi konusu gündemde kalmaya devam ediyor, ancak şu bilinmeli ki depolarda gaz depolanmayacak, bu merkez sadece bir e-ticaret platformu olarak faaliyet yürütecek” (cumhuriyet.com.tr, 30.7.2023).

İran’da gaz merkezi çalışması

Putin’in bu açıklaması, Türkiye ile olan projenin seviyesini düşürmekten ziyade, devreye giren yeni gazlar nedeniyle ortaya çıkan yeni rekabete dönük bir taktik hamle olarak değerlendirilebilir.

Zira bölgede ciddi gaz-politik hamleler var. Örneğin Rusya ile İran arasında yeni bir ortaklık inşa edilmeye çalışılıyor.

İran Petrol Bakanı Cevad Ovci, geçen günlerde yaptığı bir açıklamada, Rusya, Türkmenistan ve Katar’ın işbirliğiyle İran’ın güneyindeki Asuliye’de doğalgaz merkezi kurmaya çalıştıklarını açıklamıştı.

Bu açıklamanın ardından bir İran heyeti Rusya’ya gitmişti. İran Petrol Bakan Yardımcısı Mecid Çeğini, “Şu anda uzman ekibimiz Rusya’da bulunuyor. Bu alanda bazı anlaşmalar sağlandı ve her şeyin yolunda gitmesini umuyoruz” demişti (mehrnews, 7.8.2023).

Bölgesel kolektif kazanç

Dolayısıyla ortada biri İran’da diğeri Türkiye’de kurulması planlanan iki doğalgaz merkezi var. Bu ikisinden sadece biri mi hayata geçecek, yoksa iki ayrı doğalgaz merkezi de ihtiyaç mı, göreceğiz…

Hem Avrupa hem de Asya pazarı düşünülürse, aslında iki merkez de ihtiyaç; hatta iki merkezin eşgüdümü, üretenler açısından kolektif kazanç demektir.

Elbette Rusya, İran, Katar ve Türkmenistan gazları için İran’da bir gaz merkezi kurulması, üretenlerin çapları nedeniyle çok önemli. Ancak yine de bu Türkiye’de gaz merkezi kurulması olasılığını ortadan kaldırmaz. Çünkü Türkiye açısından sadece Rusya gazı değil, Mısır-İsrail gazı da önemli bir faktör. Zaten Azeri gazı da var.

Doğu Akdeniz’den Kıbrıs-Girit-Yunanistan boyunca deniz altından doğalgaz boru hattı inşasının gerçekçi olmadığı artık daha net görülüyor. Mısır ve İsrail gazı için hâlâ Türkiye en kısa ve en ekonomik çözüm.

Nitekim İsrail bunu konuşmaya istekli. Hatta sağlık sorunları nedeniyle ertelenmeseydi, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Türkiye ziyaretinin gündem başlıklarından biri de buydu. Öte yandan Mısır’la normalleşmenin başlaması da, Türkiye hattının şansını artıracaktır.

Asıl mesele ise bu projeleri birbirlerine rakip değil, birbirlerine ortak yapabilmektir; bölgesel kolektif kazanç temelli yaklaşımla, bu mümkündür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2023

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın