Archive for category Politika Yazıları

14 Mayıs’ta aslında ne oylanacak?

14 Mayıs, seçmenlerin bir bölümü açısından hükümet seçimi değil, rejim oylamasıdır. Yani 16 Nisan 2017’de yapılan halkoylamasının tekrarıdır.

16 Nisan 2017’de, tartışmalı bir kampanya ve seçimin ardından, sadece yüzde 51 oyla parlamenter rejim yıkılmış, yerine “AKP tipi başkanlık sistemi” getirilmişti. Geride kalan beş yıllık uygulama, bunun bir “tek adam rejimi” olduğunu iyice ortaya koydu ve kamuoyu bunun sonuçlarını en çok ekonomide gördü. 5 yılda beşe katlanan enflasyon, borç, ücret kaybı, pahalılık ve yoksulluk…

Dolayısıyla yarın, bu kez uygulaması da görülmüş başkanlık sistemi oylanacak aslında…

Oylanacak üç konu

Haliyle bu durumda 14 Mayıs’ın üç konusu olacak:

1) “Erdoğan ve rejimi devam etsin” mi, yoksa “Erdoğan dışındaki seçenek(ler) ile parlamenter sisteme dönüş kapısı açılsın” mı?

2) “Erdoğan kanunları/kararnameleri sürsün” mü, yoksa “eksikli de olsa bir hukuk düzeni olsun” mu? (Erdoğan’ın Anayasa’ya aykırı olarak 3. kez aday olması bile seçimin bu karakterine işaret etmektedir.)

3) “Erdoğan’ın İslamcı rejimi kurumlaşmaya devam etsin” mi, yoksa “laik ve devrimci cumhuriyete ulaşmayı kolaylaştıracak bir kapı aralansın” mı?

Sandığa ‘Erdoğan rejimi bitsin’ oyu atılacak

Bu tablo haliyle Erdoğan karşısındaki adayların politik farklılıklarından çok kazanma potansiyelinin yüksek olup olmamasını öne çıkarıyor. Yani adayların politik farklılıklarından çok kapıyı ne kadar açabilecekleri önemli durumda.

Kuşkusuz bu noktaya gelinmiş olması bile 21 yıllık AKP iktidarının yarattığı yıkıma işaret etmektedir: Zira AKP kurmaylarının seçimi darbe, muhalif seçmeni öteki, zillet, hatta terörist diye işaretleyerek sürdürdüğü seçim kampanyası bile, “yüksek politikalardan” önce “yaşam hakkının” oylanacağını göstermektedir.

Dolayısıyla bir bölüm seçmen yarın aslında “Erdoğan rejimi bitsin” diye oy kullanacaktır. Bunun pratik yolu da Kılıçdaroğlu seçeneği olduğundan, ona oy verecektir, yoksa Kılıçdaroğlu’nun politikalarını benimsediği için değil

Asıl iş 15 Mayıs sabahı başlıyor

Sık sık “asıl işimiz 15 Mayıs sabahı başlıyor” demem bundandır. Çünkü Kılıçdaroğlu seçilerek sadece ve en fazla erozyonu durduracaktır; araziye hangi ağacın ve nasıl dikileceği 15 Mayıs sonrasının konusudur.

Çünkü ekonomi politikası başta olmak üzere pek çok politikada, seçenekler arasında büyük bir fark yoktur. Örneğin iki seçenek de neoliberal ekonomi programını uygulayacak. Hatta dış politikada yeni riskler oluşacak.

İşte bu nedenle, devrimci cumhuriyet diyenler, ekonomide kamuculuğun ağırlık kazanmasını isteyenler, çok kutuplu dünyanın gerçeklerine uygun konumlanılmasını savunanlar, 15 Mayıs’tan itibaren Kılıçdaroğlu’na sert muhalefete edecektir.

Bunun için ise 14 Mayıs’ta yapılması gereken bir iş daha var: Güçlü sosyalist bir odağın inşasına oy vermek… Dolayısıyla “Erdoğan rejimi gitsin” diye 14 Mayıs’ta Kılıçdaroğlu’na cumhurbaşkanlığı oyu verenler, 15 Mayıs’tan itibaren Kılıçdaroğlu’na karşı daha etkili muhalefet yapılabilsin diye de “Sosyalist Güç Birliğini” büyütmelidirler.

CHP’nin daha da sağa savrulmasının panzehri, güçlü bir sosyalist odağın inşasıdır. Türkiye’nin devrimci cumhuriyete yönelebilmesinin kaldıracı güçlü bir sosyalist odaktır.

Tersi görüldü çünkü: 80 yıl boyunca ABD’nin güdümünde sosyalistleri hedef alanlar, ülkeyi en sonunda ılımlı İslamcılara teslim ettiler!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mayıs 2023

2 Yorum

ABD’nin 15 Mayıs’ta gördüğü tablo

2023 seçiminin propaganda eksenlerinden biri de Amerikancılık. İktidarın bazı isimleri muhalefeti Batıcılıkla, muhalefetin bazı isimleri de iktidarı Putincilikle suçluyor.

Peki ABD, cumhurbaşkanı adaylarını bu açıdan nasıl görüyor? ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, bu sorunun yanıtını anlamamızı sağlayacak bazı değerlendirmeler yapıyor (Amerika’nın Sesi, Dilge Timoçin, 9.5.2023):

ABD ile Türkiye arasında ticaret patladı’

Jeffrey’e göre “Türk-Amerikan ilişkileri şu anda oldukça iyi durumda.” Jeffrey, “tarafların üslubunu değil, ilişkinin özünü dikkate alın” diyor.

Hatta konu İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun üslubuna geldiğinde Jeffrey şöyle diyor: “Neyse ki ABD-Türkiye ilişkilerinden o sorumlu değil. Bu işlerden sorumlu olan kişilerin Washington’a ve Washington’un Ankara’daki rolüne bakışları çok farklı.

Türk-Amerikan ilişkilerinden sorumlu isimler belli: “Ulusal Güvenlik Danışmanı” gibi hareket eden Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu. Tabii baş sorumlu elbette Erdoğan. Demek ki Washington ya bu dörtlüye bakıp Soylu’nun çıkışlarını dikkate almıyor ya da Soylu’nun çıkışlarının bir tür emniyet sübabı görevi gördüğü düşünüyor.

Benzer bir durumu İsrail’le yaşanan “one minute” krizinde de yaşamıştık. O zaman da meselenin propaganda boyutuna dikkat çekiyor ve paranın akışının gerçek tabloyu ortaya koyacağını belirtiyordum. Çünkü gerçekte Türkiye ile İsrail’in karşılıklı ticareti her yıl bir öncekine göre artıyordu. Jeffrey’in açıklamalarından aynı durumun Türk-Amerikan ilişkilerinde de olduğunu görüyoruz. Çünkü Jeffrey, “son dört beş yılda ABD ile Türkiye arasında ticaret patladı” diyor!

S-400 önemsiz ve unutulmalı’

Kaldı ki Jeffrey Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlu konuları da, yürümekte olan ilişkinin yanında önemsiz görüyor.

Örneğin Jeffrey’e göre S-400, “büyük bir sorun değil ve unutulması gereken bir konu.” Gerekçesini de şöyle açıklıyor Jeffrey: “O zamandan (2017) beri Rusya Türkiye’ye çok fazla silah sattı mı? Hayır. Aksine Türkler burada Washington’da 6 milyar dolar değerinde Amerikan silahı almaya çalışıyorlar. Başka bir NATO ülkesi Türkiye’nin izinden gitti mi? Hayır. Yani F-35 meselesi dışında S-400 alımının siyasi, dış politika, askeri etkisi, ABD’nin ilişkilerine hiçbir etkisi yok ve bu nedenle konuyu kapatmalıyız.”

Örneğin İsveç ve Finlandiya’nın üyeliği konusunu da Jeffrey çok farklı değerlendiriyor: “Erdoğan hükümetinin Finlandiya’yı NATO’ya kabul etmesi, daha önceki tutumunun, Rusya’nın baskısı nedeniyle olmadığı anlamına geliyor. Çünkü Rusya’nın NATO’da istemediği ülke, Finlandiya’ydı. Rusya için İsveç çok daha az sorun teşkil ediyor.”

Örneğin ABD’nin PYD/YPG’ye verdiği desteğin ortaya çıkardığı sorunu da artık hayati görmediğini belirtiyor Jeffrey. Neden mi? “Çünkü” diyor Jeffrey: “Neredeyse 10 yıl oldu, hâlâ oradayız, SDG hâlâ orada, Türkiye hâlâ mutsuz ama gerçek bir krizden kaçınmayı başardık.

Dış politika değişmez’

Ve asıl önemlisi şu: ABD’nin deneyimli diplomatı Jeffrey, kim seçilirse seçilsin, Türkiye’nin dış politikasında önemli bir değişiklik öngörmüyor. Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi halinde sadece “söylemin yumuşayacağını” ama PKK, Suriye, Rusya, Ukrayna, Kafkasya vb dış politika konularında büyük bir değişiklik olmayacağını savunuyor.

Ne yazık ki hem ekonomi politikasında hem de dış politikada Millet İttifakı-Cumhur İttifakı seçenekleri arasında temelde fark yok. Zaten 14 mayıs seçimi de gerçekte bambaşka bir konunun seçimidir. Onu da önümüzdeki yazıda tartışalım.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Mayıs 2023

1 Yorum

ABD’nin S-400 teklifinin şifreleri

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu açıkladı: “ABD, S-400’leri Ukrayna’ya gönderir misiniz dedi, biz olmaz dedik” (Habertürk, 7.5.2023).

Çavuşoğlu’nun seçime bir hafta kala açıkladığı bu teklif üç temel soruna işaret ediyor:

1. ABD, Türkiye’yi savaşa bulaştırma peşinde

ABD’nin teklifi, kimi kesimler açısından Türk-Amerikan ilişkilerinin önemli bir sorununa “çözüm” arayışı olarak değerlendirilebilir. Ancak ABD’nin asıl hedefinin başka olduğu anlaşılıyor:

ABD Türkiye’nin elindeki S-400’den kurtulmanın ötesinde, Türkiye’nin S-400’ü Ukrayna’ya vermesi üzerinden, savaşa bulaştırılmasını sağlamaya çalışıyor. Türkiye’yi Ukrayna için “güneydeki Polonya” yapmaya uğraşıyor.

Türkiye’nin savaşa bulaştırılması ABD açısından; birincisi Türkiye-Rusya işbirliğini sabote etmenin, ikincisi Ukrayna’yı Polonya dışında Türkiye’den de silahlandırmanın, üçüncüsü savaşa bulaşan Türkiye’nin Montrö Sözleşmesini gevşeterek Karadeniz’i ABD’ye/NATO’ya açmasının yolu anlamına geliyor.

2. Dengecilik çıkar yol değil

Tek başına ABD’nin bu teklifi bile, Ankara’nın izlediği dengeciliğin son tahlilde çıkar yol olmadığını resmetmektedir. Çünkü dengecilik, stratejik düzlemin gerçeklerine uymayan taktik hamlelerle “idare etmeye” dayanıyor. Bu ise her an Türkiye’yi bu örnekte görüldüğü gibi ateşe atma potansiyeli olan risklerle karşı karşıya getiriyor.

O nedenle Ankara’nın 14 Mayıs’tan sonra, baş çelişki, temel tehditler, asıl müttefikler, ara kuvvetler gibi konularda dış politikasını netleştirmesi gerekiyor

3. AKP için seçim malzemesi

Görüldüğü üzere ABD’nin S-400 teklifi, bir savaş teklifi… Dolayısıyla hepimizi ilgilendiriyor.

Oysa Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, bu konuda Türk milletini teklif geldiğinde değil, seçime bir hafta kala bilgilendiriyor! Bu kadar önemli bir konu bile, ancak seçim malzemesi olarak önemi varsa, halka açıklanma gereği duyuluyor.

AKP seçim meydanlarında 14 Mayıs’ı “beka meselesi” diye propaganda ediyor ama Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren böyle bir konu hakkında bunca zamandır Türk milletini bilgilendirmiyor!

Çünkü… İktidar, kökleri 90’lara dayanan TCG Anadolu’yu AKP imalatı gibi seçim otobüsüne çeviriyor, her yıl eylülde yapılan Teknofest’i bu kez nisanda yaparak festivalden seçim mitingi çıkarıyor, sonra da “savunma konularını seçime alet etmeyelim” deyip muhalefete yükleniyor!

15 Mayıs’ın gündemi

Görüldüğü üzere S-400, 15 Mayıs sabahından (ya da 29 Mayıs) itibaren de Türkiye’nin en önemi sorunu olmaya devam edecek. Bu sorunun nasıl ele alınacağı, Türkiye’nin dış politika yönünü de tayin edecek.

Türkiye, mevcut iktidarın kör topal sürdürdüğü dengeciliği bir yana bırakarak, Karadeniz, NATO’nun genişlemesi sorunu, ABD’nin Ege, Akdeniz ve Suriye’deki Türkiye karşıtı rolü üzerinden strateji belirlemelidir.

Ankara’nın yeni yönetimi, bu kapsamda iki hızlı adım atmalıdır:

1) AKP’nin alımını durdurduğu ikinci parti S-400’ü almalıdır. Çünkü Türkiye’nin asıl istekleri olan teknoloji paylaşımı, ortak üretim ve yazılım entegrasyonu sözleşmeye göre ikinci parti alımda…

2) Türkiye, Ukrayna’ya İHA-SİHA desteğini/satışını sonlandırmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mayıs 2023

3 Yorum

NATO’nun genişlemesi, savaşın genişlemesidir

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü NATO, adının ve 14 maddelik kuruluş sözleşmesinin işaret ettiği üzere Kuzey Atlantik’in iki yakasını, Kuzey Amerika ile Avrupa’yı ilgilendirir.

ABD NATO’yu genişletme stratejisini Rusya’ya karşı uygularken, genişlemenin Avrupa sınırlarında olduğunu savunarak bunu müttefiklerine kabul ettirebiliyordu. Ancak ABD artık NATO’yu Kuzey Atlantik’in çok ötesine taşımaya çalışıyor.

Asya-Pasifik’te NATO İrtibat Ofisi

NATO, “Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi güvenlik ortaklarıyla görüşmeleri kolaylaştırmak için Asya’daki ilk irtibat ofisini Japonya’da açmayı” planlıyor (harici.com.tr, 4.5.2023).

ABD, ekonomik rekabette gerisine düştüğü Çin’e karşı saldırgan bir “kuşatma stratejisi” izlemeye çalışıyor; Çin’i bölgesinde sıkıştırarak ve Kuşak ve Yol’u sabote ederek bu ülkenin gelişmesini frenlemeye uğraşıyor.

Çin de ABD’nin Japonya’da NATO İrtibat Ofisi girişiminin bölgeyi istikrarsızlaştıracağına dikkat çekerek karşı çıkıyor. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mao Ning, “Asya’nın jeopolitik bir savaş alanı olmaması gerektiğini” belirttiği açıklamasında şu uyarıları yaptı: “NATO’nun Asya-Pasifik’te sürekli doğuya doğru genişlemesi, bölgesel işlere müdahalesi, bölgesel barış ve istikrarı yok etme girişimleri ve blok çatışması için zorlaması, bölge ülkelerinin yüksek ihtiyatlı olmasını gerektiriyor.”

Kennedy’nin işaret ettiği gerçek

ABD’nin NATO’yu Ukrayna’ya genişleterek Rusya’yı hedef alan stratejisinin sonucu ortada. Bu gerçeği ABD içinde görenler de var elbette.

Örneğin ABD Başkan adayı Robert F. Kennedy Jr., “Zelenski sadece ‘NATO’ya katılmayacağım’ diyerek Rusya’yla çatışmaktan kaçınabilirdi” dedi ve ekledi: “Ancak Zelenski, Biden’ın Beyaz Saray’ındaki Neo-Con’ların ve Ukrayna hükümeti içindeki faşist unsurların baskısıyla ordusunu NATO ordusuyla bütünleştirdi ve ABD’nin Ukrayna’nın Rusya ile 1200 millik sınırına nükleer kapasiteli Aegis füzeleri yerleştirmesine izin verdi. Bunlar Rus liderliği için ‘kırmızı çizgi’ niteliğindeki provokasyonlardı. Kabul edelim, Neo-Con’lar Irak’la nasıl savaş istiyorlarsa Rusya’yla da bu savaşı istiyorlardı.” (twitter, 3.5.2023)

Evet, Kennedy’nin işaret ettiği gibi “Zelenski ‘NATO’ya katılmayacağım’ diyerek Rusya’yla çatışmaktan kaçınabilirdi”, ancak ABD yönetimi ve Beyaz Saray memuru konumundaki NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Ukrayna’yı NATO üyeliği konusunda sürekli teşvik etti, zorladı, devam da ediyor. Çünkü ABD Ukrayna’da “son Ukraynalı” kalana kadar “uzun savaş” istiyor.

Savaşın panzehri: Çin planı

Ukrayna yönetimi de Washington’un stratejisine tamamen çapalanmış durumda. Öyle ki Ukrayna Savunma Bakanı Oleksiy ReznikovNATO’nun fiilen bir üyesiyiz ve eninde sonunda yasal bir üye olacağımızdan hiç şüphem yok” diyor (Şarkul Avsat, 5.5.2023).

Neden? Çünkü daha kısa bir süre önce Kiev’i ziyaret eden NATO Genel Sekreteri Stoltenberg “Ukrayna’nın geleceği NATO’dadır. Bütün müttefikler bunda hemfikir. Temmuz zirvesinde konu gündeme gelecek” dedi (DW, 20.4.2023).

AKP yönetimi NATO’ya bu sözü vermiş olabilir ama Türkiye’nin Ukrayna’nın üyeliğini onaylayarak savaşı genişletme ve Karadeniz’de bu savaşın bir parçası olma lüksü yok!

Bitirirken belirtelim: NATO’nun genişlemesi, pratikte savaşın genişlemesidir. Bunun eldeki panzehri ise Çin’in Ukrayna krizi için önerdiği 12 maddelik barış planıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Mayıs 2023

1 Yorum

Sullivan’ın itirafı: Neoliberalizm yenildi

Son Davos’ta da görüldü ki, “en zenginler”, kazandıklarının bir bölümünden vazgeçmedikleri taktirde, sistemin başlarına yıkılacağının endişesini duyuyorlar. En zengin 205 milyarder, Davos’a çağrı yaparak “bizi vergilendirin” demişti özetle.

Aslında Trump dönemi, sistemin yıkılmakta olduğunu görenlerin çözüm arayışıydı. Gümrük tarifelerinin yükseltilmesi, dışarıya değil içeriye yatırım uygulamaları sistemi kurtarabilme çabalarıydı.

Görünen o ki ABD artık “sistemi kurtarabilmeyi”, mevcudu sürdürmekte değil yeni bir düzen inşa edebilmekte görüyor.

İşte Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın Brookings Enstitüsü’nde yaptığı “Amerikan Ekonomik Liderliğinin Yenilenmesi” konuşması o yeniden inşa stratejisinin ifadesiydi. (27 Nisan tarihli konuşmanın tam metnini Beyaz Saray sayfasında okuyabilirsiniz.)

ABD için yeni düzen gerekiyor

Sullivan’un uzun ve kapsamlı konuşmasındaki mesajları, saptamaları ve önerileri şunlar:

Kamu yatırımı vizyonu soldu; vergi indirimi, kuralsızlaştırma, özelleştirme ve ticaretin serbestleştirilmesi kendi başına bir amaç haline geldi.

– Piyasaların sermayeyi her zaman verimli ve etkin bölüştürmediği görüldü.

ABD sanayisi darbe aldı.

– Ekonomik entegrasyonun, açık bir küresel düzeni oluşturamadığı görüldü.

– Her türlü büyümenin iyi olmadığı ortaya çıktı.

Eşitsizlik, demokrasiye zarar verdi. Büyümenin kazançları emekçilere ulaşmadı. Zenginler daha da zenginleşirken, ABD orta sınıfı zayıfladı.

Amerikan düzeni, son birkaç on yılda çatlamaya başladı, yeni bir düzen inşa etmek gerekiyor.

ABD üretimi kaybetti

Çin, sanayiyi, temiz enerjiyi, dijital altyapıyı ve gelişmiş teknolojileri sübvanse ederken, ABD üretimi kaybetmekle kalmadı, kritik teknolojilerdeki rekabet gücü de aşındı.

– ABD şu anda yarı iletkenlerin yalnızca yüzde 10’unu üretebiliyor. Elektrikli araçlara yönelik talebi karşılamak için gereken lityumun yüzde 4’ünü, kobaltın yüzde 13’ünü, nikelin yüzde 0’ını, grafitin yüzde 0’ını üretiyor. Oysa kritik minerallerin yüzde 80’inden fazlasını Çin işliyor. Yerli kapasiteyi geliştirmek ABD için çıkış noktası ama sınırlarını aşıyor. O nedenle ABD ortaklarla birlikte çalışmalı.

– Sistem açısından 90’ların ana uluslararası ekonomik projesi gümrük tarifelerini düşürmekti. Ancak ABD’nin gümrük tarifeleri diğer ülkelere göre düşük kaldı. Politikayı tarife indirimine dayalı olarak tanımlamak ve ölçmek doğru değil. ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai’nin dediği gibi, “piyasanın serbestleştirilmesine yemin etmedik.” ABD, temel teknolojiyi küçük bir avlu ve yüksek bir çitle koruyor.

– Ya birlikte (hem içeride orta sınıflar, hem de ABD’nin müttefiki devletler) yükselinecek, ya da birlikte düşülecek.

Finans – sanayi çelişmesi

Görüldüğü üzere ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Sullivan’ın ortaya koyduğu tablo, dünyayı soldan çözümleyenler ve kamuculuğu savunanlar için yeni bir şey içermiyor; hatta bir bakıma malumun ilanından öte gitmediği de söylenebilir.

Ancak önemi şurada: Bu tablonun kendisi de düzeltilebilmesi de, orta ve alt sınıfları bir yana bıraksak bile, esas olarak finans kapital-sanayi sermayesi çelişmesine bağlıdır. Amerikan yönetimi bu çelişmeyi çözebilecek mi, nasıl çözebilir?

Bunları da bir başka yazıda tartışacağız…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Mayıs 2023

2 Yorum

ABD’nin mali saldırganlığına karşı güvenli liman: BRICS

BRICS Güney Afrika Temsilcisi Anil Sooklal, 19 ülkenin birliğe katılmak için başvuruda bulunduğunu duyurdu (Bloomberg, 24.4.2023). Sooklal, “13 ülke resmen başvurdu. Buna ek olarak 6 ülke de gayri resmi olarak başvuruda bulundu” dedi.

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS, 2-3 Haziran’da yapacağı toplantıda “genişleme stratejisini” tartışacak.

Peki aralarında Suudi Arabistan’ın da olduğu bu ülkeler, neden BRICS’e katılmak istiyor? İşte o nedenler:

1. BRICS: ÇEKİM MERKEZİ

Gelişen dünyanın ekonomi grubu olarak BRICS, gelişmiş dünyanın zenginler kulübü G7’yi geçti: “BRICS ülkelerinin bu yıl dünyadaki ekonomik büyümeye toplu olarak yüzde 32.1 oranında katkıda bulunacağı tahmin edilirken bu oran G7’de yüzde 29.9’dur” (criturk.com, 1.5.2023).

BRICS’in dünya gayrisafi yurtiçi hasıladaki payı da G7’yi geçiyor. 2028’de BRICS’in dünya gayrisafi yurtiçi hasıladaki payının yüzde 33,6, G7’nin ise yüzde 27,8 olacağı öngörülüyor (criturk.com, 1.5.2023).

Diğer yandan IMF’nin nisan ayında yayımladığı yeni raporu da, dünyanın ekonomik büyümesine BRICS ülkelerinin katkısının daha fazla olduğunu ortaya koymaktadır. Şöyle ki dünya ekonomisi 2023’te yüzde 2.8 büyüyecek. Merkezinde ABD’nin olduğu Batı ülkeleri ise yüzde 1.3 büyüyecek.

Peki Batı yüzde 1.3 büyürken dünya nasıl yüzde 2.8 büyümüş olacak? Çünkü gelişmekte olan ülkeler yüzde 3,9 büyüyecek. IMF raporuna göre Çin’in 2023’teki büyümesi yüzde 5,2 olacak.

Yani dünya ekonomisi, G7’den çok BRICS ülkelerinin büyümesiyle büyüyor olacak.

Bu tablo, haliyle BRICS’i gelişmekte olan ülkeler açısından bir çekim merkezi haline getiriyor.

2. MALİ BAĞIMSIZLIK

BRICS’in büyümesi ve G7’yi geçmesi, BRICS Yeni Kalkınma Bankası’nın da büyümesine yol açıyor. Bankanın büyümesi ise BRICS ve diğer ülkelerin kalkınma eksikliklerini gidermek için daha iyi mali kaynaklara sahip olması demektir.

BRICS Yeni Kalkınma Bankası, gelişmekte olan ülkeler açısından Dünya Bankası ve IMF’ye göre çok daha çekici bir seçenek oldu. Sadece daha iyi mali olanaklar nedeniyle değil, o olanakların sunulmasında siyasi şartların olmaması nedeniyle…

Zenginler kulübü ile en zengin ABD’nin kurduğu düzenin bankaları ve fonları, Dünya Bankası ve IMF (ki gelişen dünya ülkelerin buralarda da ağırlığı artmaya başladı), kredileri siyasi şartlara bağlarken, BRICS Yeni Kalkınma Bankası siyasi şart koşmuyor.

Haliyle bu durum, gelişen ülkeler açısından daha fazla mali bağımsızlık anlamına geliyor.

3. ABD YAPTIRIMLARINA KARŞI DAYANAK

Emperyalist ABD, mali yaptırımları bir süredir dış politikasının en önemli silahı haline getirmiş durumda.

ABD, siyasetlerini değiştirmek istediği ülkelere karşı ekonomik yaptırım uyguluyor, dolar gücüyle bu ülkeleri kendi stratejisine eklemlemek istiyor, mali operasyonlarla bu ülkelerin ekonomisini zarara uğratıyor.

İşte bu şartlarda, BRICS, gelişen dünya için ABD’ye karşı bir dayanak haline geldi.

Pek çok ülke bu nedenle BRICS’e üye olmak istiyor, çünkü BRICS’i ABD’nin mali saldırganlığına karşı güvenli bir liman olarak görüyor.

4. ABD DOLARINA KARŞI BRICS PARASI

BRICS ülkelerinin kendi aralarındaki ticarette ulusal paralara yönelmesi, dolarla süngülenen ülkeler açısından bir umut oldu. Bu model, dolar egemenliği altında ekonomisi zarara uğrayan ülkeler açısından da uygulunabilirliği resmetti.

Yani BRICS, ABD dolarına bağımlılığı azaltmada, gelişmekte olan ülkeler açısından bir güvence ve işler platform oldu. Pek çok ülke, BRICS ülkeleriyle ticaretinde ulusal paralara yöneldi.

Öte yandan BRICS, “ortak para” konusunda da hazırlık yapıyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, BRICS’in ağustos ayında düzenlenecek zirvede, ortak para birimi konusunu ele alacağını duyurmuştu (AA, 25.1.2023).

Böylece haziranda genişleme, ağustosta ortak para birimi konularını ele alarak, BRICS önemli bir atılım yapmış olacak.

KURAL KOYMA HAKKI

Peki BRICS’in genişlemesi, “Geniş BRICS” açısından ne anlama gelecek?

BRICS’in genişlemesi, gelişmekte olan ülkelerin küresel siyasetlerdeki etkisini ve ağrılığını artıracaktır, çıkarlarını daha iyi koruyacaktır.

Kurallarını ABD’nin yazdığı” düzenin yerine yenisi adım adım inşa olurken, o düzenin kurallarını belirlemede gelişen dünyanın daha fazla etkisi ve söz hakkı, kısacası kural koyma hakkı olacaktır.

Gelişen dünyanın kural koyma hakkının artması da gelişmiş dünyanın kural koyma tekelini kırmak ve çıkarları dengelemek demektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mayıs 2023

2 Yorum

Batı Asya’nın en büyük projesi

Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “İskenderun merkezli gemi inşa sanayi” vaadi çok önemli. Çünkü konunun, iyi ele alınırsa, Çin’le işbirliğinden Suriye’yle normalleşmeye, Doğu Akdeniz’de avantaj elde etmekten denizcilikte atılım yapmaya kadar bir çok yönü var.

Konu, bir “Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisi” olarak, elbette beni de sevindirerek ilgilendiriyor. Üstelik, benzer projeleri daha önce hem bu köşede, hem de kitaplarımda dile getirdim.

Kuşak ve Yol avantajı

Kılıçdaroğlu, 28 Nisan akşamı sosyal medyada anlattı projesini. Özetle, “İskenderun’da yeni bir Gemi Sanayi Özel Ekonomi Bölgesi kuracağız” dedi. Ve bunu şu zeminin üzerinde temellendirdi: “Çin’in geliştirdiği Yeni İpek Yolu Projesi’nde Türkiye önemli bir jeopolitik avantaja sahip” (chp.org.tr, 28.4.2023).

Gerçi Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında “200.000 DWT büyüklüğünde gemi yapılması”, “diğer tersane bölgelerini zayıflatmaması için bu büyüklüğün altında gemi üretiminin kabul edilmemesi” ve tersane adresi için doğrudan İskenderun’a işaret etmesi elbette tartışılır. Ama önemli olan bu projeyi hayata geçirmeyi hedef koymasıdır.

Çünkü proje başladığında, hayat kendi gerçeklerini ve zorunluluklarını dayatacaktır. Bu büyüklükte gemilerin pazardaki ihtiyacından tersanenin yerine kadar pek çok ayrıntı o zaman netleşecektir. Bu konuda Gemi Mühendisleri Odası’nın ve kıdemli Gemi Mühendislerinin birikimi ve deneyimi vardır; cumhurbaşkanı mutlaka bunlardan yararlanmalıdır.

İskenderun Havzası

İskenderun’u, doğrudan tersanenin merkezi değil de, bir havza olarak düşünmek gerekir. İskenderun Havzası şeklinde, Mersin, Adana ve Hatay kıyılarını içerecek şekilde bir bütünlük kurmak gerekir. Bu hem Çin’in geliştirdiği Kuşak ve Yol içerisinde daha büyük alan anlamına gelecektir, hem de Taşucu, Ceyhan gibi merkezlerin da dahil olmasıyla proje derinlik kazanacaktır.

Hem Tampon Ülke (Kırmızı Kedi, 2021) ve Kuşak ve Yol (Kırmızı Kedi, 2022) kitaplarımda, hem de bu köşede benzer projeleri yazdım:

1- Çin, Adana-Ceyhan’da dev bir teknopark açabilir. Böylece Çin, bu teknoparkta montajlayacağı ürünlerini Avrupa pazarına kısa yoldan ulaştırabilir. 2- Çin, Ceyhan Limanı’nı Deniz İpek Yolu içinde önemli bir terminal olarak değerlendirebilir (Kuşak ve Yol, s.130).

İskenderun Havzası’ndaki bu işbirliği, hem Türkiye’ye kazandıracak ve Doğu Akdeniz’deki enerji savaşlarında elini güçlendirecek, hem de Çin’e ekonomik ve stratejik derinlik sağlayacaktır (Cumhuriyet, 1.4.2019).

Türkiye-Suriye Ortak Ekonomi Alanı oluşturulmalı. Bu projenin sığınmacı sorununun çözümünden Çin’i yatırımcı olarak Türk ekonomisinde değerlendirmeye kadar bir çok getirisi olur. Çin ve AB arasında köprü olarak bu büyüklükte bir Ortak Ekonomi Alanı, Ortadoğu için barış projesi ve çekim merkezi anlamına gelir (Tampon Ülke, s.169-171).

Batı Asya – Doğu Akdeniz

Özetle Kılıçdaroğlu’nun işaret ettiği projeyi, Türkiye’nin ihtiyaçları doğrultusunda geliştirmek ve genişletmek olasıdır. Şartlar uygundur. İskenderun, Ceyhan ve Taşucu’nda (hazır SEKA arazisi) tersaneler (üretim ve tamir tersaneleri), limanlar entegre şekilde projelendirilir.

Böylece Türkiye-Suriye sınırında endüstriyel tarım alanları, organize sanayi bölgeleri ve teknoparklar ile İskenderun Havzası birleştirilerek, Batı Asya’nın en büyük üretim ve ticaret alanı oluşturulur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Mayıs 2023

1 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun Moskova’ya mesajının anlamı

Batı’daki soru şu: Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığında Türkiye, yeniden Atlantik’e çapalanır mı?

Rusya’daki soru şu: İktidar değişikliği, Türkiye’nin Rusya’ya karşı izlediği siyasetlerde kapsamlı değişikliğe yol açar mı?

Baştan görüşümü belirteyim: Türkiye’de bir iktidar değişikliği dış politikada köklü bir değişikliğe neden olmaz. İki nedenle:

1) Türkiye’nin çıkarları bunu gerektiriyor.

2) Çok kutupluluk, çok taraflılık doğuruyor.

Artık Atlantikçilik mümkün değil

Millet İttifakı’nın olası Dışişleri Bakanı Ünal Çeviköz’ün bir röportajında dile getirdiği “Rusya’ya Türkiye’nin NATO üyesi olduğunu hatırlatacağız” tutumunu eleştirdiğim 18 Mart 2023 tarihli “Rusya’ya karşı NATO’culuk seçim kazandırmaz” başlıklı makalede üç görüş dile getirmiştim.

1) Rusya’ya karşı NATO’culuk ve Amerikancılık, Türkiye’nin (kamuoyu araştırmalarına da yansıdığı gibi) siyasal iklimiyle örtüşmez.

2) Rusya’ya karşı Amerikancılık, dünya gerçekliğiyle bağdaşmaz. Atlantik Yüzyılı’ndan Asya-Pasifik Yüzyılı’na geçiliyor, çok kutuplu bir dünya inşa oluyor, AB bile ABD’den stratejik özerklik arayışında.

Böyle bir dünyada Rusya’ya “NATO üyesi olmayı” anımsatmanın, bırakın Türkiye’ye avantaj sağlamasını, tersine ekonomiden siyasete onlarca zararı olacaktır.

3) Yeni iktidar, istese de “Rusya’ya karşı NATO üyeliğini hatırlatma” ölçeğinde Batıcılık/Atlantikçilik yapamaz, yapamayacak.

Ve bu üç görüşten hareketle de şu öneriyi yapmıştım: “Dolayısıyla, değiştiremeyeceğiniz politikalar için ‘değiştiririm’ mesajı vererek kazanacağınız seçimi riske atmayın.”

Kılıçdaroğlu: Rusya’yla işbirliği Türkiye’nin çıkarına

Neyseki o tarihten bu yana Çeviköz ya da bir başka CHP’linin “Rusya’ya NATO üyesi olduğumuzu anımsatma” düzeyinde bir çıkışı olmadı.

Hatta, o söylemi dengelemeyi gözeten kimi açıklamalar da geldi. Ve nihayetinde Kılıçdaroğlu bu konuda son noktayı doğrudan Moksova’ya mesaj vererek koydu.

Şöyle ki, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Moskova’da düzenlenen “Seçimler öncesinde Türkiye” konulu bir toplantıya, görüşlerini ortaya koyan bir mektup gönderdi (Mektubun tamamı için bakınız: Hasan Aksay, T24, 26.4.2023).

Kılıçdaroğlu’nun mesajları şöyle:

1) “Türkiye olarak, Rusya’yla görüş farklılıklarımıza rağmen iyi ilişkiler kurabilmiş bir siyasi geleneğin mirasçılarıyız. Bunu Atatürk ve İnönü dönemlerinde başardık. Bu geleneği devam ettireceğiz.”

2) “Benim cumhurbaşkanlığımda ve Millet İttifakı’nın iktidarında Türkiye-Rusya ilişkilerinin bugünkü durumundan farklı bir seyir izleyeceğine yönelik dünya basınında çıkan haberlere değinmek isterim. İktidarımızda her zaman Türkiye’nin çıkarlarını savunacağız. Türkiye-Rusya ilişkilerinin sağlıklı ve itibarlı devamı Türkiyenin çıkarınadır.”

3) Dünyadaki Rusya karşıtı yaklaşımları doğru bulmuyoruz.”

4) “Ekonomik ve siyasi ilişkileri geliştireceğiz. Tahıl koridoru anlaşmasını sürdüreceğiz. Montrö Sözleşmesinin eksiksiz uygulanmasına devam edeceğiz. Mevcut işbirliğini güçlendireceğiz.”

Böylece başta belirttiğimiz Batı’daki ve Rusya’daki sorular, yanıtlarını bulmuş oldu: Türkiye, çok kutupluluğun inşa olduğu bir dünyada, çok taraflı dış politika izleyecek, Türk-Rus işbirliği devam edecek.

Not: Yeni iktidarın önündeki en önemli sorun NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in “Ukrayna’nın geleceği NATO’dadır. Bütün müttefikler bunda hemfikir” sözleriyle işaretini verdiği tehlikedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Nisan 2023

1 Yorum

Tarikat öldürür

Kenya’da, Paul Mackenzie Nthenge isimli bir tarikat lideri, yüzlerce müridini ölüme gönderdi.

Olay, 15 Nisan günü bulunan dört cesedin açlıktan öldüğünün anlaşılmasıyla patlak verdi. Dört ceset de bir tarikatın üyesiydi.

Bunun üzerine gözaltına alınan tarikat lideri ve Good News International Kilisesi papazı Paul Mackenzie Nthenge’nin, müritlerini “aç kalarak Hz. İsa’ya ulaşmaya” yönlendirdiği anlaşıldı.

Kilise yakınındaki Shakahola Ormanı “suç mahali” ilan edilerek ablukaya alındı ve o günden beri bölgede arama yapılıyor. Şu ana kadar 90 cesede ulaşıldı.

Tarikat liderinin ifadesine göre “Hz. İsa’ya kavuşmaya” çalışan bin kişi olabilir…

Tarikatlar ve cemaatler koalisyonu dönemi

Evet, dünyanın bir tarafında yapay zeka tartışılıyor, Mars’a araç gönderiliyor ama diğer tarafında da Hz. İsa’ya kavuşacağını sanan tarikat müritleri ölüme koşuyor…

Dini farketmez, 21. yüzyılda tarikat liderleri, müritlerine en akıl almaz işleri hâlâ yaptırabiliyorlar yani…

Bizde de yok mu? Gazeteci Timur Soykan kitabını yazdı: Badeci Şeyh’in Sır Odası (Kırmızı Kedi Yayınları).

Bursa’da bir tarikat lideri, spermlerinin bade olduğunu iddia ederek, müritlerine oral seks yaptırıyor. Badeyi yutan mürit, güya cennete gidecek!

Hele bir olay, davanın hakiminin kanını donduruyor: Müritlerden biri şeyhinin badesini yutuyor birkaç kez ama gönlü tek başına cennete gitmeye elvermediğinden, karısını da şeyhe götürüyor, sonra annesini, sonra kızkardeşini, ardından da kızkardeşinin kocasını…

İnanılır gibi değil ama bu ülkede oldu bu, hem de kısa bir süre önce oldu!

Türkiye, tarikatlar ve cemaatler koalisyonu olan AKP hükümetleri döneminde, neler yaşamadı ki: Bir tarikatın yurdunda çıkan yangında ölen öğrencilerden, bir başka tarikatın vakfında sistematik bir şekilde tecavüze uğrayan erkek öğrencilere, neler neler…

Kadınlar özgürlüklerini oylayacak

Nedir karşıdevrim? Tarikat ve cemaatlerin, toplumu il il, mahalle mahalle parselleyerek müritleştirmesidir.

Çünkü Cumhuriyet Devrimi ile ümmet millete, mürit yurttaşa dönüşmüştü. Bu süreç bireyin ve toplumun özgürleşmesiyle sağlanmıştı.

Öncesi de var ama ağırlıkla AKP döneminde bu süreç tersine döndü: Cumhuriyet’in devrimle özgürleştirerek yurttaş yaptığı birey, karşıdevrimle yeniden müritleştiriliyor.

Asıl vahimi ve ders alınması gereken konu da şudur: Tarikatlar ve cemaatler için özgürlüğün budanmasının ve bireyin teslim alınmasının sınırı yoktur.

Dün “başı açık kadın türban takmalı” diyen tarikatlar, bugün türbanlı kadına bile tahammül etmiyor, “türbanlı kadın koku süremez” diyor; türbanlının bile kalan özgürlüklerini ortadan kaldırmaya çalışıyor.

İşte Cübbeli Ahmet, müritlerine aynen şöyle sesleniyor: “Kadın koku sürünüp dışarı çıkıyor. Çok tehlikeli Allah muhafaza. Haram. Haram. Hadi kocasına süslenmiş, o serbest. Geldiğimiz noktada çarşaf giyiyor, başörtüsü örtüyor; yanağında allık, gözünde pulluk… Haram. Bu ziynettir.”

Yani tarikat ve cemaatler, türbanlı kadının koku sürmesine bile tahammül etmiyor.

“Koku sürerek dışarı çıkmasın” demeleri, aslında “dışarı çıkmasın ve çalışmasın” demelerinden bir önceki aşamadır.

İşte bu nedenle kadınlar; başı açık, başı örtülü tüm kadınlar, aslında 14 Mayıs’ta özgürlüklerini oylayacaklar…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Nisan 2023

4 Yorum

ABD-AB Taiwan Boğazı’nı askerileştirme peşinde

Japonya’da düzenlenen G7 Dışişleri Bakanları toplantısından sonra yayınlanan ortak bildiri, özetle Çin ve Rusya’yı hedef alıyor, kulübün zenginliğinin sürebilmesi için de Hint-Pasifik’e odaklanmayı önüne görev koyuyor.

Bildiri, “özgür ve açık Hint-Pasifik” hedefine işaret ediyor. Neden “özgür ve açık” Hint-Pasifik? Hint-Pasifik özgür değil mi, kapalı mı?

Özgür ve açık”tan kasıt, Hint-Pasifik’in binlerce kilometre ötedeki emperyalist ABD’ye açık olmasıdır elbette!

AVUSTRALYA’NIN YENİ STRATEJİ BELGESİ

ABD önce Asya-Pasifik adlı stratejisini Hint-Pasifik diye güncelledi, ardından da “özgür ve açık” Hint-Pasifik hedefi ilan etti. Hint-Pasifik’te kendi varlığına meşruiyet sağlayabilmek için de Çin’in bölgeyi askerileştirdiğini, bölge ülkeleri için tehdit oluşturduğunu ileri sürüyor.

ABD’nin müttefikleri de, işte hem yukarıda işaret ettiğimiz G7 bildirisinde, hem de örneğin Avustralya’nın yeni açıkladığı 2023 stratejik vizyon belgesinde olduğu gibi, önlerine Washington’un koyduğu “özgür ve açık Hint-Pasifik” hedefini koyuyorlar.

Öyle ki Avustralya, özellikle AUKUS (Avustralya, İngiltere ve ABD üçlüsü) anlaşmasından sonra tamamen ABD’nin çıkarlarına göre konumlanıyor. Bu amaçla hazırlanan yeni strateji belgesi, Washington’da yazılsa ancak bu kadar olur denilecek kadar ABD’nin çıkarlarını gözetiyor. “Hint-Pasifik’te Çin’i tehdit, ABD’yi ise Çin’e karşı denge ve istikrar merkezi” ilan eden strateji belgesi, “ülkenin kuzeyindeki üsleri güçlendirme, üslerdeki ABD askeri varlığını artırma ve uzun menzilli saldırı yeteneğini artırma” hedefi önüne koyuyor.

Böylece ABD’nin AUKUS ile Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs haline getirme planı da işliyor.

ABD’NİN ASKERİLEŞTİRME ÇABASI

ABD de, ABD’nin dümen suyundaki Avrupalı G7 ülkeleri de, binlerce kilometre öteden, merkezinde Çin’in olduğu coğrafyaya dair “kural” koymaya kalkıyorlar.

Sözde bunu Çin’in bölgeyi askerileştirmesine karşı bölge ülkelerinin haklarını savunmak için yapıyorlar. Oysa, Çin’in egemenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak için askeri gelişimi öncelemesi, bölgenin askerileştirilmesi anlamına geliyorsa, ABD’nin binlerce kilometre öteden Çin’in sınırlarının dibinde askeri varlık bulundurması ne anlama geliyor?

Açık ki bölgeyi asıl askerileştiren ABD’dir. Üstelik bunu müttefiklerini de zorlayarak, onları da Hint-Pasifik’te Çin’e karşı silah göstermeye mecbur ederek yapıyor. Anımsayın, Almanya bile Hint-Pasifik bölgesine savaş gemisi göndermişti.

Şimdi ABD G7 ülkelerinin de Hint-Pasifik’te silah göstermesini istiyor. Öyle ki G7’nin yukarıda işaret ettiğimiz son bildirisi ile NATO’nun son bildirisi arasında, içerik bakımından neredeyse fark kalmadı!

Yani ABD, bir bakıma liderlik ettiği tüm organizasyonları adın adım askerileştiriyor!

AB-BORRELL: ‘TAYVAN’A SAVAŞ GEMİSİ GÖNDERMELİYİZ’

Ukrayna krizi üzerinden ABD stratejisine adım adım eklemlenen “bölünmüş AB”nin de bu kervana katılmaya istekli olduğu görülüyor.

Baksanıza, AB’nin Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikasından sorumlu Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, açık açık Taiwan Boğazı’na savaş gemisi göndermekten bahsediyor.

Borrell, Journal Du Dimanche’de yayımlanan görüş yazısında, Taiwan’ın Avrupa’yı “ekonomik, ticari ve teknolojik olarak ilgilendirdiğini” belirterek “Avrupa donanmalarını, Taiwan Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğü taahhüdünü göstermesi için devriye gezmeye çağırıyorum” diyor.

“Beyaz sömürgeciler”in Taiwan ilgisinin asıl kaynağı ne peki? Neyse ki Borrell, Taiwan’ın önemini anlatırken, onu da belirtiyor: “Taiwan ekonomik açıdan bizim için son derece ciddi bir meseledir. Çünkü Taiwan, gelişmiş yarı iletkenlerin üretiminde stratejik bir role sahiptir.”

Evet, çip meselesi sadece Amerikalı kapitalistler için değil, Avrupalı kapitalistler için de kritik önemde. Bu nedenle ABD-AB-Çin-Taiwan-Güney Kore beşgeninde, deyim yerindeyse, bir “çip savaşı” yaşanıyor.

ASYA-PASİFİK YÜZYILININ ÖNÜNE GEÇİLEMEZ

Bu arada önemle belirteyim: Borrell’in Taiwan’a savaş gemisi gönderilmesini savunduğu mesajını aktarırken “bölünmüş AB” dedim. Evet, çünkü bu meselede de AB bölünmüş durumda ve aslında Borrell bu çıkışıyla bir yandan da Macron’u hedef alıyor.

Yakın zamanda Çin’i ziyaret eden ve oradan AB için “üçüncü yol” stratejisi öneren, Taiwan konusunda da Avrupa’nın ABD’nin takipçisi olmaması gerektiğini savunan Macron’a, Washington-Brüksel hattından verilen bir yanıt yani…

Kuşkusuz tüm bu yanıtlar, açıklanan bildiriler, ilan edilen stratejiler, hatta doğrudan askeri adımların atılması bile, asıl stratejik yönü değiştirmeyecek: Atlantik yüzyılı bitti, Asya-Pasifik yüzyılı başladı.

ABD’nin agresif çabaları bu süreci tersine çeviremeyecek.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
25 Nisan 2023

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın