Archive for category Politika Yazıları

Devrimci Meclis

14 Mayıs seçimi, bir bakıma “tek adam rejimi” mi, yoksa “parlamenter sisteme dönüş” mü oylamasıdır. Nitekim CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Millet İttifakı inşası süreci boyunca, siyasal çalışmasının merkezine bunu koydu; Türkiye’nin yeniden parlamenter sisteme dönüşü muhalefetin temel hedefiydi.

Nitekim bu hedefin gerçekleşebilmesi için de milletten meclise anayasa değiştirecek sayıda (400) milletvekili göndermesini istiyorlar. Ve “anayasa yapacak” bir meclisi oluşturacaklarını söyleyerek, 15 Mayıs’ta ortaya çıkacak meclisi, bir nevi “kurucu meclis” olarak niteliyorlar.

Peki 15 Mayıs’ta ortaya bir “kurucu meclis” çıkar mı?

En karışık” meclis

Uzun bir liste yapmaya gerek yok, şu birkaç örnek bile 15 Mayıs’ta nasıl bir “Meclis+Kabine” ile karşı karşıya olacağımızı yeterince resmediyor: Bir tarafta Hizbullahçılar, kadınları çalışma hayatından koparmak isteyenler, Necip Fazılcılar, Türk-İslam sentezcileri, her türden siyasal İslamcılar, diğer tarafta terör örgütünün siyasal temsilciliğini yapanlar, sonra Cengiz Çandarlar, Hasan Cemaller, CHP’nin listesindeki Sadullah Ergin başta ağır bagajlı ittifak adayları ile Yüksel Taşkın gibi CHP’deki CHP’li olmayanlar ve kabinedeki Davutoğlu-Babacan gibi eski AKP’liler…

Cumhuriyet tarihinin belki de “en karışık” meclis tablosu ortaya çıkacak.

Cumhurbaşkanının, yardımcılarının ve müstakbel ekonomi, dış politika gibi kritik bakanlarının açıklamalarından da görüleceği gibi yeni hükümet, bir restorasyon hükümeti olacak, sistemi restore edecek.

Haliyle böyle bir meclisin gerçek anlamıyla bir “kurucu meclis” olabilmesi mümkün değil. (Zaten “kuruculuk” bambaşka bir şeydir.)

İki temel fark

Dün 103. yaşını kutladığımız ilk TBMM bileşenlerinin de karışık olduğu belirtilerek, 2023 TBMM’sinin de haydi haydi “kurucu meclis” işlevi görebileceğini iddia edenler var.

Karışıklık bakımından kuşkusuz bir benzerlik var. Mazhar Müfit Kansu 23 Nisan 1920 günü TBMM açılışında olan milletvekillerinin 50’sinin kalpaklı, 41’inin fesli ve 21’inin sarıklı olduğunu belirtir.

2023 Meclisi’nde de siyasal bakımdan kalpaklılar, fesliler, sarıklılar çeşitlilik oluşturmaktadır ama bu çeşitlilik nedeniyle 2023 meclisini 1920 meclisine benzetemeyiz.

Çünkü 1920 Meclisi ile 2023 Meclisi’nin çok temel iki farkı var:

1) 1920 Meclisi’nin Mustafa Kemal’i vardı; 2023 Meclisi’nin yok.

2) 1920 Meclisi de, 2023 Meclisi gibi karışık ama o meclisi inşa edenler doğrudan kalpaklılardı.

Devrimci Cumhuriyet için

“Tek adam rejiminden” kurtulmak başlı başına çok önemli elbette. Ardından parlamenter sisteme dönebilmek de önemli.

Evet, iki adım da önemli ve 14 Mayıs günü seçmen bunun gereğini yapmalı ama önemli olması başka esas olmaması başkadır; zira Türkiye’nin esas sorunları “sistem restorasyonuyla” değil, “sistem dışına çıkarak” çözülebilecek türden sorunlardır.

O nedenle 15 Mayıs’tan itibaren asıl mesele şudur: Madem 1920 Meclisi ile benzerlik kuruluyor, o zaman oradan hareketle söyleyelim. Türkiye’nin asıl “1923-1927” arasında görev yapan II. TBMM’ye ihtiyacı var. Çünkü II. Meclis, “devrim meclisi” özelliği taşımaktadır, o nedenle devrimci meclistir. (Konuyla ilgili okuma önerisi: Prof. Dr. Işıl Çakan Hacıibrahimoğlu, Devrimci Meclis – II. TBMM (1923-1927), Kırmızı Kedi, 2021).

15 Mayıs’tan itibaren de Türkiye’nin devrimcilerinin asıl bu görevi başlamaktadır. Bunun için de öncelikle Kemalist-Sosyalist ittifakını esas alan bir devrimci merkez inşa etmek gerekmektedir. O merkezin siyasal bileşenleri vardır, mesele birleştirmek ve büyütmektir.

Çünkü “Devrimci Cumhuriyet” için “Devrimci Meclis” şarttır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Nisan 2023

1 Yorum

Erdoğan, emperyalizm, neoliberalizm ve NATO

Türkiye’nin siyasal İslamcılarının ABD emperyalizmiyle işbirliğini perdelemek üzere kullandığı üç tür “okun adresini değiştirme” kurnazlığı vardır:

1) Okun ucuna “Haçlı Batı karşıtlığını” koyarlar: Böylece tabanlarının gazını alırlar. Olur da “Batı karşıtlığı tamam ama ya bu kullandığınız Batı arabaları vb” diyen olursa da, “Mücadelede eşitlik sağlamak için teknolojilerini alıyoruz” derler. Nasıl olsa teknoloji-kültür bağını pek sorgulayan olmaz.

2) Okun ucuna İngiltere’yi koyarlar: Öyle bir efsane yaratırlar ki, İngiltere üst akıldır ve ABD’yi kullanmaktadır. Böylece ABD emperyalizmi kısmen aklanmış olur.

3) Okun ucuna İsrail’i koyarlar: “Ortadoğu’daki bütün kötülüklerin kaynağı İsrail’dir” propagandasıyla ABD’nin suçlarını örterler. ABD projelerine İsrail projesi derler; İsrail sanki ABD’nin Ortadoğu’daki karakolu değilmiş de ABD, Yahudi lobisinin parmağında oynattığı bir kuklaymış gibi propaganda yaparlar.

Özetle, Soğuk Savaş’ta ABD’nin komünizmle mücadele stratejisinin “mücahitleri” olma konumlarını örtmek için bir dil tutturdular. Dili Soğuk Savaş sonrasına da uyarladılar; bu kez ABD’nin ulus-devletleri etnik ve mezhepsel ayrılıklar ekseninde parçalamadaki rollerini meşrulaştırmanın aracı yaptılar.

Erdoğan’ın siyasi manevraları

O örtüyü en net kaldıran isimlerin başında Erdoğan geldi. Zira, tüm ilişkileri bir yana, kendisini ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı diye ilan ederek iktidarını kurdu. Türkiye tarihinde ilk kez bir başbakan, emperyalist ABD’nin bir projesinin eşbaşkanı olmayı gururla savunabildi!

Ama Ilımlı İslamcılığın miadı dolarken, hızla manevra yapıp milliyetçi/ulusalcılarla ittifak yaparak iktidarını sürdürebilme kıvraklığı gösteren Erdoğan, durumu bir süre “Neo-Abdülhamitçi dengecilikle” götürebildi. Üstelik müttefikleri Erdoğan’ı “ABD’yle savaşan anti-emperyalist” diye parlatabilidi.

Kökü 12 Eylül’ün Türk-İslam sentezine dayanan Cumhur İttifakı, bugünlerde propagandanın dozunu biraz daha artırdı. Erdoğan “emperyalizme biz dur dedik” diyor, Kılıçdaroğlu’nun “Londra tefecilerine söz verdiğini, seçimi kazanırsa Türkiye’nin dış politikasını emperyalizme teslim edeceğini” söylüyor.

Kavramlar tersyüz edilince, olgular çarpıtılınca, okun adresi değiştirilince, bunları söyleyebilmek kolaylaşıyor. Oysa:

NATO’culuk yaparak anti-emperyalist olunmaz

1) Londra tefecileriyle (ve New York bankerleriyle) Erdoğan da görüşmektedir. Bizzat Londra’ya giderek, sonrasında Albayrak’tan Nebati’ye bakanlarını göndererek ve yasal güvence sözü vererek Londra tefecilerinden para aramaktadır.

2) Neoliberalizm, küresel mali sermaye sınıfının çıkarlarının korunmasının ekonomi-politikasıdır; yani emperyalizmin ekonomi-politik ayağıdır. Erdoğan neoliberalizmin en iyi uygulayıcılarındandır. Kur Korumalı Mevduat sistemini yasayla uygulamaya koyması bunun örneğidir. Bu yolla hem mali sermaye yani dışarıdan dolar getirip satan bankalar yüzde 400 kârlara ulaşmış, hem de dolar liranın yanında yasallık kazanmıştır.

3) Emperyalizmin askeri-politik ayağı da NATO’dur. Erdoğan NATO’nun genişleme stratejisini savunuyor; Karadeniz’e NATO’yu çağırıyor, Arktik Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e inen ABD’nin yeni demir perdesinin ihtiyacı olarak Finlandiya’nın NATO üyeliğine evet diyor. Yani seçmene söylediğinin tersine emperyalizme sürekli kapı açıyor!

Bitirirken belirtelim: Erdoğan gibi Kılıçdaroğlu’nun da Londra tefecilerine gitmesi aynı kapıya çıkar. 7 Kasım 2022 tarihli “Londra tefecilerinin kirli parası” başlıklı makalemizi yeniden dikkatinize sunarım.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Nisan 2023

2 Yorum

Esad kazandı, hepsi kaybetti

ABD’nin Şam Büyükelçisi William Roebuck’a ait WikiLeaks sızıntıları da sonradan ortaya koydu ki, daha 2006 yılında Esad hükümetinin nasıl devrilebileceği tartışılmıştı. Suriye’de etnik ve mehzepsel karşıtlıklar kullanılacak, Esad devrilecek ve Suriye parçalanacaktı.

2011 yılında Atlantik cephesi Suriye’de yönetimi devirmek hedefiyle saldırıya geçtiğinde, Beşar Esad’a en fazla altı ay “siyasi ömür” biçiyorlardı. Hatta AKP hükümeti, Esad’ın siyasi ömrünün biraz daha uzamasının yolunun, Ankara’nın istediği yedi İhvancı’yı hükümetine monte etmesine bağlı olduğunu Şam’a iletiyordu.

Esad direndi, halkı birleştirdi

ABD’nin sahadaki koalisyonu Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) oluşuyordu. Biri finanstan, biri istihbarattan, biri medyadan ve biri de sınır avantajıyla Esad yönetimine karşı hükümet ve ordu kurmaktan sorumluydu.

Esad’ı yıkacak, Mısır, Tunus ve Libya’yla (Hatta Filistin’le) birlikte Suriye’de de ihvan rejimi inşa edilecekti. Erdoğan da bu geniş İhvan coğrafyasına lider olacaktı.

Ama beklemedikleri bir şey oldu. Esad direndi. Dahası Esad Suriye halkının önemli bir bölümünü de direnişte birleştirebildi.

Esad’ın ayakta kalabilmesi, Suriye’nin birliğini koruyabilmesinin yoluydu pratikte. Velhasıl altı ay geçti ve Esad yıkılmadı, Suriye parçalanmadı.

Dörtlü koalisyon bölündü

Diğer yandan Mısır’da İhvan rejimi yıkıldı. Mursi’nin bir halk hareketiyle devrilmesi (ama devrimin Sisi tarafından çalınması) Suriye’deki dörtlü koalisyonu ikiye böldü. Türkiye ve Katar İhvan’ı deviren Sisi’ye karşı konumlanıyor, Suudi Arabistan ve BAE ise Sisi’yi destekliyordu.

Arkasından Körfez-Katar krizi oldu, Türkiye Ortadoğu’da yalnızlaştı ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Erdoğan’ın dış politikasında Neo-Abdülhamitçi dengecilik başladı.

Bölgedeki son İhvan rejimi ise geçen yıl Tunus’ta tasfiye edildi. İhvancılık büyük oranda tasfiye edilince, (tabii başka iç ve dış nedenler de var) Ortadoğu’da “normalleşme” dönemi başladı.

Suriye’de Esad’ı devirmek isteyen aktörlerin bir bölümü kendi ülkelerinde devrildi. 12 yıldır Esad’a sırtını dönen Arap ülkeleri şimdi tek tek Suriye’yle normalleşiyor. Son olarak Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan da Şam’ı ziyaret ederek Beşar Esad tarafından kabul edildi.

Geride iki ülke kaldı: Katar ve Türkiye.

ABD’nin Körfez çıkarması

Suudi Arabistan’ın Şam’ı ziyareti, Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşünün önündeki en önemli engelin de kalkması anlamına geliyor.

Suudi Arabistan öncesinde de Çin’in kolaylaştırıcılığında İran’la normalleşmişti; bu da peşinden Yemen’de ateşkes görüşmesini getirmişti.

Riyad’ın petrol ve dolar politikaları ile ŞİÖ ve BRICS organizasyonlarına dahli ise ABD’yi alarma geçirmiş durumda. ABD, Prens Muhammed bin Selman’la görüşmesi için Suudi Arabistan’a önce CIA Direktörü William Burns’ü gönderdi. Ardından 11 Nisan’da ABD’li Senatör Lindsey Graham, 12 Nisan’da ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, 13-14 Nisan’da da ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Orta Doğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü Brett McGurk ile ABD Uluslararası Enerji İşleri Özel Koordinatörü Amos Hochstein Suudi Arabistan’daydı.

Kısacası ABD, Suudi Arabistan’ı kaybetmemek için tüm kozlarını oynuyor. Zira Suudi politikalarındaki değişim, ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarını zaafa uğratıyor.

Sonuç olarak tablo şimdi şöyle: Esad kazandı, hepsi kaybetti.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Nisan 2023

1 Yorum

Çin’in Ortadoğu’da ikinci barış hamlesi

Çin, Suudi Arabistan ile İran arasında barış sağlamasının ardından, şimdi de Ortadoğu’nun en önemli sorunu olan İsrail-Filistin sorununa çözüm için adım attı.

Çin Dışişleri Bakanı Qin Gang, dün İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen ile yaptığı telefon görüşmesinde “Çin’in hem İsrail’i hem de Filistin’i siyasi cesaret göstermeye ve barış görüşmelerini yeniden başlatmak için adımlar atmaya teşvik ettiğini ve Çin’in bunun için kolaylık sağlamaya hazır olduğunu” söyledi (Xinhua, 18.4.2023).

Qin’e göre temel çıkış yolu, barış görüşmelerinin yeniden başlatılması ve “iki devletli çözümün” uygulanmasıdır.

İSRAİL: ÖNCE İRAN’IN NÜKLEER SORUNU

Peki İsrail Çin’in bu teklifine nasıl bakıyor?

Çin’in resmi haber ajansı Xinhua’ya göre İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen, İsrail-Filistin anlaşmazlığının çözümünü desteklemeye istekli olduğu için Çin’e teşekkür etti ama kısa vadede çözülmesinin muhtemel olmadığını belirtti.

Ancak…

Cohen, İsrail’in Çin’in nüfuzuna önem verdiğini ve Çin’den İran’ın nükleer meselesinde olumlu bir rol oynamasını beklediğini söyledi.

Yani İsrail Çin’e, “önce İran’ın nükleer sorunu, sonra İsrail-Filistin anlaşmazlığı” demiş oluyor. Kuşkusuz bunu bir tür İsrail pazarlığı olarak da yorumlayabiliriz.

ÇÖZÜMÜN ÖNÜNDEKİ ENGEL: ABD

Kuşkusuz İsrail-Filistin anlaşmazlığı, Suudi Arabistan-İran sorunundan çok daha derin bir sorundur ve çözümü çok daha zordur. Ancak imkansız değildir. Qin Qang’in Eli Cohen’e söylediği gibi “Doğru olanı yapmak için hiçbir zaman geç değildir.”

Üsterlik kolaylaştıcının kolaylaştırıcılığının, yeni kolaylıklar sağladığı bir süreçteyiz.

İşte, kolaylaştırıcı olarak Çin’in Suudi-İran barışına katkı sunması, hemen ardından bir başka sorunun çözümüne de kolaylık sağladı. Suudi Arabistan heyetinin Yemen’deki temasları olumlu geçti ve orada da barış için önemli adımlar atıldı.

Ancak merkezinde İsrail’in olduğu Ortadoğu problemlerini çözmek elbette kolay değil, çünkü ABD’nin varlığı ve İsrail-ABD stratejik işbirliği çözümün önündeki en önemli engeldir.

Dolayısıyla İsrail’in problem çözümüne yatkınlığı, ABD’nin hegemonyasının zayıflamasına ve İsrail’in ABD’siz çözümde de çıkar görebilmesine bağlı.

ABD’NİN SUUDİ ARABİSTAN HAMLELERİ

Ancak İsrail için problemlerinde “ABD’siz çözüm” aramak, henüz ufukta görünmüyor.

Örneğin…

Tam da Qin Qang ile Eli Cohen görüşürken, İsrail’den gelen bir çağrıya dikkat çekelim: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirmek istediklerini ve bunun Arap-İsrail çatışmasını sona erdirmek için “büyük bir adım” olacağını söyledi (Sputnik, 18.4.2023).

Bu açıklama, ABD’li Senatör Lindsey Graham’ın Kudüs’ü ziyareti sırasında geldi.

Çin’in kolaylaştırıcılığında yapılan Suudi-İran barışından son derece rahatsız olan ABD, Suudi Arabistan’ı “rotada tutabilmek” için tüm kozlarını oynuyor. Önce CIA Direktörü William Burns devreye girdi, şimdi de Senatör Lindsey Graham

Graham, İsrail’den önce Suudi Arabistan’ı ziyaret etmiş ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile görüşmüştü. Sanatör Graham Selman’a ne söylediğini İsrail ziyaretinde şu sözlerle açıkladı: “Cumhuriyetçi Partinin, ABD ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiyi değiştirmek için Başkan Biden ile çalışmaktan memnuniyet duyacağına inanıyorum. Bu da Suudi Arabistan’ın İsrail’i tanımasıyla sonuçlanabilir.”

İşte, Netanyahu’nun yukarıda bahsettiğimiz “Suudi Arabistan’la normalleşme” çağrısı bu bağlamdadır.

Yani ABD, Suudi-İran barışına karşı Suudi-İsrail normalleşmesi aramaktadır.

KÜRESEL GÜVENLİK GİRİŞİMİ

Görüldüğü gibi İsrail-Filistin anlaşmazlığı imkansız olmasa da çok zor bir problem. Çin’in bu anlaşmazlık için adım atmış olması kuşkusuz o zorluğu yumuşatabilecek en önemli etkendir.

Dolayısıyla artık mesele şudur: İsrail ile Filistin arasında 2014’te kesilen görüşmeler nasıl yeniden bağlayabilir? Dahası “iki devletli çözüm” nasıl ve hangi şartlarda uygulanabilir? Kısacası sımsıkı kapalı bu kapı nasıl açılacak?

Çin Dışişleri Bakanı Qin Qang’a göre, İsrail-Filistin sorununun çözüm anahtarı, ortak güvenlik vizyonunda…

Peki İsrail ve Filistin için ortak güvenlik vizyonu var mı?

İşte burada etkili olacak anahtar, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ortaya koyduğu “Küresel Güvenlik Girişimi”dir.

Küresel Güvenlik Girişimi, “zıtlaşma yerine diyalog”, “ittifak yerine ortaklık”, “sıfır toplamlı oyun yerine kazan-kazan ilişkisi”ne dayanan yeni bir güvenlik yoludur. 20 işbirliği yönü içeren bu güvenlik yol haritası, küresel problemlerin çözümünde anahtar rolündedir.

Çin, Ukrayna krizi için 12 maddelik barış planı sunarken, Suudi-İran barışını sağlarken, Suriye’de barış için adımlar atarken ve şimdi İsrail-Filistin anlaşmazlığı için hamle yaparken, işte bu “Küresel Güvenlik Girişimi”ne dayanıyor.

Peki Çin neden tüm bu alanlarda barış istiyor? Çünkü Asya, Avrupa ve Afrika’yı Kuşak ve Yol ile birbirine sağlıklı bağlamak, savaşların bitmesini ve krizlerin çözümünü gerektiriyor.

Çin’in Kuşak ve Yol’un başarısı için sorunların çözümüne, ABD’nin hegemonyasını sürdürebilmek için sorunların sürmesine ihtiyacı var.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Nisan 2023

2 Yorum

Çok kutupluluk – dolarsızlaşma ilişkisi

Dikkatinizi çekmiştir: Son zamanlarda Çin’e yapılan ziyaretlerde, pek çok mesajın yanında, bir de dolarsızlaşma (de-dolarizasyon) mesajı veriliyor.

Örneğin Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Çin ziyaretinde “Avrupa, ABD dolarının ülke dışı hakimiyetine bağımlılığını azaltmalıdır” demişti (Politico, 9.4.2023). Neden? Çünkü Macron, “ABD dolarına bağımlılığın vassallık yarattığını” saptıyor.

Örneğin Brezilya Cumhurbaşkanı Lua da Silva, Çin ziyaretinde, gelişmekte olan ülkelere “uluslararası ticarette doları terk ederek ulusal para birimlerine geçmeleri” çağrısı yaptı. Lula da Silva özetle 1) BRICS para birimi çağrı, 2) IMF’ye alternatif önerisi ve3) Doları devre dışı bırakacak ticaret mekanizmaları hedefi açıkladı.

Daha önce bu konuyu incelediğimiz “Dolarsızlaşma: Petrodolar sisteminin kâbusu” başlıklı makalede de belirtmiştik: “Sadece BRICS ülkeleri değil, ASEAN ülkeleri de kendi aralarındaki ticarette dolar dışı paralar kullanma eğiliminde.”

Sadece onlar mı? İşte Türkiye ve Suudi Arabistan gibi dünyanın farklı coğrafyalarındaki bölgesel kuvvetler de artık ikili ticaretlerde ulusal paraları kullanma eğiliminde.

ABD’nin ‘alternatif’ endişesi

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrovters dolarizasyon” diye nitelediği bu sürecin, gelecekte hız kazanacağını ve geri döndürülemeyecek bir eğilim olduğunu belirtti (TASS, 15.4.2023.)

Eski ABD Başkanı Donald Trump, tam da bu nedenle ABD’nin “tarihin en tehlikeli aşamasında” olduğuna dikkat çekti: “ABD düşüşte. Ekonomi çöküyor, enflasyon kontrolden çıktı. Para birimimiz çöküyor ve yakında 200 yıl içindeki en büyük yenilgimiz olarak dünya standardı olmaktan çıkacak. Birkaç yıl önce bu düşünülemezdi ama şimdi gözlerimizin önünde gerçekleşiyor” (Cumhuriyet.com.tr, 15.4.2023).

Sadece Trump mı? Eski ABD Hazine Bakanı Lawrence Summers “Çin ve Rusya ortaklığı nedeniyle ABD’nin küresel nüfuzunu kaybetmeye başladığına” dikkat çekerek uyarıyor: “Bretton Woods sistemi dünya çapında önemli sonuçlar getirmezse ciddi sorunlar doğacak ve alternatifler sunulacak” (Sputnik, 15.4.2023).

Çok kutupluluk inşası

Çok kutuplu/merkezli bir dünyaya, öyle masa başında pazarlıkla karar verilmiyor elbette. Çok kutupluluk, güç ilişkisiyle oluşuyor: ABD hegemonyası zayıfladıkça çok kutupluluk inşa oluyor, çok kutupluluk inşa oldukça ABD hegemonyası daha da zayıflıyor.

Somutlarsak:

1) Gelişen dünya, gelişmiş dünyanın kuruluşlarında (IMF, Dünya Bankası, G-20) ağırlık kazanarak ve kuruluşları reforma zorlayarak çok kutupluluğu inşa ediyor. (Çin’in 10 yıldır ısrarla sürdürdüğü reform çağrısına/baskısına direnen ABD’nin Hazine Bakanı Janet Yellen Dünya Bankası için reform çağrısı yaptı! (Bloomberg, 12.4.2023)).

2) Gelişen dünya, gelişmiş dünya kuruluşlarının karşısında kendi kuruluşlarını (ŞİÖ, BRICS, Asya Altyapı Yatırım Bankası, BRICS Yeni Kalkınma Bankası) oluşturarak çok kutupluluğu inşa ediyor. (Artık “BRICS parası” gündemde).

3) Gelişen dünya, emperyalist ABD’yi geri çekilmeye (Irak, Afganistan, Suriye) zorlayarak, onun savaş ve krizlerine karşı “barış masası” kurarak (Suudi-İran barışı, Ukrayna barış planı) çok kutupluluğu inşa ediyor.

4) Çok kutupluluk inşa oldukça dolarsızlaşma eğilimi artıyor, dolardan çıkış arttıkça çok kutupluluk inşası güçleniyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Nisan 2023

1 Yorum

ABD’nin savaşı genişletme planı

ABD açısından NATO “savaşı caydırma ittifakı” değil, savaşı zorlama aracıdır. Bunun en tipik örneği Ukrayna krizidir. ABD’nin Rusya’ya karşı NATO’yu adım adım genişletme siyasetleri Avrupa için bir caydırıcılık sağlamamış, tersine savaşa davetiye çıkarmıştır.

Bu nedenle de Karadeniz’e, NATO davetlerine hep özel dikkat çektik. Erdoğan’ın 11 Mayıs 2016’da NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’e yaptığı “NATO Karadeniz’de daha çok görünmeli” çağrısı da, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski’nin 23 Eylül 2021’de Stoltenberg’le görüşmesinde “Karadeniz’deki NATO varlığının artırılmasını” istemesi de savaşı önleyen değil, savaşa davetiye çıkaran çıkışlardı.

ABD stratejisine alet oldular

Dahası, bu davetiyeler bölge ülkelerinin ABD tuzağına düşmesinin de aracı oldu. Çünkü ABD’nin Karadeniz stratejisi, “Montrö’yü delerek Karadeniz’i bir NATO gölü” yapmaktı. Soğuk Savaş boyunca Karadeniz’in tek NATO üyesi ülkesi Türkiye’ydi. ABD, Bulgaristan ve Romanya’yı da NATO üyesi yaparak, sayıyı üçe çıkardı. ABD Ukrayna ile Gürcistan’ı da üye yaparak, altı Karadeniz ülkesinden beşinin NATO üyeliğiyle Karadeniz’e “sınırsızca” girebilmek istiyordu.

Strateji bilmeyenler ABD’nin bu büyük oyununa alet oldular, roller aldılar; Ergenekon-Balyoz kumpaslarından Amirallere Montrö davasına kadar bir dizi olayla Washington’a alan açtılar.

Hatta, “oyun görüldü” dediklerinde bile ABD’ye alet olmayı sürdürdüler: ABD’nin 8-9 Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan zirvesinde “NATO’nun Karadeniz’deki varlığının artırılması kararı almasına”, NATO’nun Nisan 2019’da Karadeniz’i “mücadele alanı” olarak belirlemesine, 14 Haziran 2021 zirvesinde NATO’nun Karadeniz bölgesinde “karada, havada ve denizde varlığını artırması”na ve Ukrayna ile Gürcistan’ın NATO üyeliğine kadar bu ülkelerle askeri işbirliği geliştirmesine onay verdiler!

Karadeniz Karadenizlilerindir

Önceki gün Romanya’nın başkenti Bükreş’te “Karadeniz Güvenlik Konferansı” vardı. Konferansa uzaktan erişimle katılan Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba, “Karadeniz’i Baltık Denizi gibi bir NATO denizi haline getirmenin zamanı geldi” çağrısıyaptı (Amerika’nın Sesi, 13.4.2023).

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Ukrayna’nın çağrısına şu tepkiyi gösterdi: “Karadeniz, asla ‘NATO denizi’ olmayacak. Burası ortak bir deniz. Tüm kıyıdaş ülkeler için işbirliği, etkileşim ve güvenlik denizi olarak kalmalı. Dahası bu, bölünmez güvenlik olmalı” (Sputnik, 13.4.2023).

Kremlin’in tutumu, Ankara’nın genel tutumuyla örtüşmektedir. O genel tutumun en sade ifadesi, 2008 yılında dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ tarafından “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ait bir konudur” şeklinde özetlenmişti (Cumhuriyet, 17.9.2008).

Uzun savaş stratejisi

Ukrayna’nın bu çağrısının esasına gelecek olursak…

ABD barış değil, son Ukraynalı kalana kadar “uzun savaş” istiyor. Avrupa ise savaşın uzamasından rahatsız. Hatta Fransa başta bazı Avrupa ülkeleri, Çin’in 12 maddelik barış planını fırsat görüyorlar.

Washington, Çin’in barış planının hayata geçmemesi ve “Ukrayna’da uzun savaş stratejisinin” sürebilmesi için, savaş alanını genişletmek istiyor: Ukrayna’nın “Karadeniz NATO denizi olmalı” çağrısı da, Polonya-Ukrayna ittifakının sahaya yansıtılmaya çalışılması da işte bu hedefin gereğidir.

Fakat Montrö Sözleşmesi oldukça, Karadeniz’i “NATO gölü/denizi” yapması zor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi

15 Nisan 2023

2 Yorum

Erdoğan’ın İhvan projesi çöktü

Ilımlı İslamcılık ve onun bir aracı olarak İhvancılık, önce Türkiye’de iktidar oldu. Erdoğanların ABD desteğiyle “yenilikçi” kanat olarak Erbakan’a karşı çıkışı, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne hazırlığıydı. O projenin eşbaşkanı olarak Erdoğan’ın iktidarı da başlangıcıydı.

İhvan’ın/Mursi’nin Mısır’da Mübarek’i deviren halk hareketini çalarak iktidara oturması, ikinci perdedir. O ikinci perdede, Erdoğan “İhvan coğrafyasına” liderlik yapma hedefi belirledi.

Mısır ile birlikte Tunus’ta Nahda hareketinin iktidar yapılmasıyla ve en önemlisi Suriye’de Esad’ı da devirerek, İstanbul’dan Trablusgarp’a uzanan kesintisiz bir İhvan coğrafyası oluşturacaklardı: Türkiye, Suriye, Filistin, Mısır, Libya, Tunus…

BOP çöktü, İhvan çöktü

Olmadı. Suriye’de Esad’ı yıkamadılar. Hegemonyası zayıflayan ABD’nin BOP’u çıkmaza girdi. Esad’ın müttefikleriyle direnişi ve Mısır’da bu kez İhvan’a karşı başlayan ikinci halk hareketi (gerçi onu da bu kez Sisi çaldı) süreci tersine çevirdi: Atlantik cephesinin sahadaki koalisyonu, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ikiye bölündü.

Erdoğanlar, “değerli yalnızlık” pahasına İhvancılığı sürdürmeye çalıştı önce. Ancak ABD’nin bölgedeki etkisinin zayıflaması, Erdoğan başta müttefiklerini zorda bıraktı. Erdoğan, iktidarda kalma becerisine sahip iyi bir taktisyen olarak hızla manevra yaptı. Dışarıda Esad’la değil ama Esad’ın müttefikleriyle, içeride de milliyetçilerle ittifak kurdu.

Ancak artık bunun bile yetmediği şartlardayız. Ortadoğu’da ABD’nin “savaş çıkarma” etkisinin azaldığı ama Çin (ve Rusya’nın) “barış kotarma” yeteneğinin arttığı yeni bir dönemdeyiz.

Kuşkusuz Erdoğan da bu dönemin gereği olarak ve iktidarda kalabilmek için taktik adımlar attı, atıyor: Önce BAE’yle, sonra Suudi Arabistan’la normalleşmeye başladı. Ardından yeterince ilerletemese de Mısır’la normalleşmeye yöneldi. Ve Rusya’nın kolaylaştırıcılığında Suriye’yle normalleşebilmeyi arıyor. Erdoğan’ın son “normalleşme atağı” da Tunus’ta oldu. Gerçi atak dediğimiz, aslında Erdoğan’ın siyasetlerinde geri adım atmasından başka bir şey değil elbette.

İhvan döneminin kapanış tarihi: 14 Mayıs

İhvancı Nahda’yı tasfiye etmek amacıyla meclisi fesheden Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’i “halkın iradesine darbe yapmakla” suçlayan Erdoğan, tıpkı Sisi gibi Said’le de ilişkileri düzeltmenin yollarını arıyor artık.

TBMM Başkanı Mustafa Şentop bu amaçla Tunus Meclis Başkanı İbrahim Buderbale’ye bir mektup yazdı. Türkiye’nin Tunus Büyükelçisi Çağlar Fahri Çakıralp, o mektubu Buderbale’ye götürdü.

Tunus ve bölge basınına yansıdığı kadarıyla, Tunuslu siyasiler bu adımı, Erdoğan’ın seçim öncesinde, Mısır’dakine benzer bir manevrası olarak değerlendiriyorlar ve bu nedenle de “Erdoğan aslında değişmedi” yorumları yapıyorlar.

Ancak nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, sonuçta Erdoğan Suriye’de de, Mısır’da da, Tunus’ta da “ihvan iktidarı” hedefinden geri adım atmış ve İhvancılıkla mücadele ettikleri için “darbeci” diye suçladığı bölge liderleriyle barış istemek zorunda kalmıştır.

Bu, bir dönemin de sonu demektir: Erdoğan’ın ABD destekli İhvan projesi çöktü! İhvan’ın Büyük Ortadoğu’da iktidar yapılması ABD’nin küresel projesiydi. 14 Mayıs’ta Erdoğan rejiminin son bulmasıyla, İhvancılık başladığı yerde son bulmuş olacak. Tabii muhalefet, bunu öteletecek bir büyük hata yapmazsa.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Nisan 2023

1 Yorum

Avro-Atlantik mi, Avrasya mı?

Avrupa’nın önündeki stratejik düzlemdeki temel sorun, 21. yüzyılda geleceğinin Avro-Atlantik’te mi yoksa Avrasya’da mı olduğudur.

İşte Ukrayna meselesi ABD’nin bu sorunu Avro-Atlantik yönüne zorlamasının yoludur. O nedenle başından beri belirtiyoruz; ABD’nin NATO’yu genişleterek tetiklediği Ukrayna meselesi, bir Rusya-Ukrayna savaşı değil, Rusya-ABD savaşıdır. ABD bu savaşla Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinden çıkararak Avrupa’yı Atlantik kampında tutmaya çalışıyor. Arktik Okyanusu’ndan Akdeniz’e indirdiği yeni demir perdeyle, Avro-Atlantik inşa etmeye uğraşıyor.

Tersine Rusya ve Çin ise Avrupa ile Asya’nın Avrasya’laşmasını savunuyor. Nitekim Çin ve Rusya liderlerinin ortak mesajlarında da “Büyük Avrasya Ortaklığı” vurgusu dikkat çekiyor. Kuşak ve Yol İnisiyatifi, Afrika’yı da ekleyerek Avrasya’yı inşa etmeyi hedefliyor zaten…

AVRUPA’NIN ÖNÜNDEKİ STRATEJİK SORUN

ABD Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi, 2019) isimli kitabımızda incelediğimiz konu da buydu zaten. Beş merkezin, yani ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan’ın güç mücadelesinin nasıl bir dünya şekillendireceği konusunu ele almıştık. ABD, AB ve Hindistan’ı stratejisine eklemleyerek Çin ve Rusya’ya karşı küresel liderliğini sürdürmek istiyor. Ancak bu AB ile Hindistan’ın bir merkez olamaması demek aynı zamanda. İşte Avrupa’nın önündeki temel ikilem budur.

Bu ikilemi ya da genel olarak “Avro-Atlantik mi, Avrasya mı” sorununu Avrupa’da en iyi anlayan resmi yetkilinin Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron olduğu görülüyor. (Emekli olmadan önce öncülük Almanya Şansölyesi Angela Merkel’deydi, halefi Olaf Scholz ABD baskısına önemli oranda boyun eğmek zorunda kaldı ne yazık ki…)

İşte Macron’un Batı’da çok tartışılan ve tepki gösterilen Çin ziyareti tam da bu nedenle kritik önemdeydi. Macron’un dönüş yolunda verdiği dört temel mesaj ise Paris’in bu konuda tutum oluşturmaya çalışacağına işaret ediyor. Öyle olduğu için de ABD Macron’un mesajlarını hedef aldı hızla…

YA VASSALLIK YA STRATEJİK ÖZERKLİK

Başkanlık uçağında Politico’ya konuşan Macron, dört temel mesaj verdi:

1) “Avrupa’nın üçüncü bir süper güç haline gelebilmesi için stratejik özerklik şart.”

2) “Avrupa’nın silah ve enerjide ABD’ye artan bağımlılığı azaltılmalı, Avrupa’nın kendi savunma sanayisini inşasına odaklanılmalı.”

3) “Avrupa, ABD dolarının ülke dışı hakimiyetine bağımlılığını azaltmalıdır. İki süper güç arasındaki gerilim kızışırsa, stratejik özerkliğimizi finanse edecek zamanımız ve kaynağımız olmayacak ve vassal haline geleceğiz.

4) “Avrupa, Tayvan konusunda Çin ile ABD arasında bir çatışmaya sürüklenmekten kaçınmalı.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un bu mesajlarının, aslında daha da ileri ve derinlikli olduğu anlaşılıyor. Çünkü Politico, söyleşinin sonunda, “Fransız Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nin Tayvan ve Avrupa’nın stratejik özerkliği konusunda daha açık konuşulan bazı bölümleri kesip çıkardığını” not etti.

ABD’DEN MACRON’A TEHDİT

Macron’un mesajlarının, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in daha önce Almanya Şansölyesi Scholz’a ifade ettiği Çin’in üç maddelik Avrupa yaklaşımına birebir uyumlu olduğu görülüyor.

Xi Jinping’in işaret ettiği o maddeler şöyleydi:

1) Avrupa’nın güvenliği, Avrupalıların elinde olmalı.

2) Çin, Avrupa’nın stratejik özerkliğini destekliyor.

3) Çin-AB ilişkisi, üçüncü bir tarafın hükmünde ve kontrolünde olmamalı.

Xi ile Macron’un bu tutum çakışması, elbette ABD’yi rahatsız ediyor. Nitekim ABD’nin etkili senatörlerinden Marco Rubio, hızla Macron’u hedef alan, dahası “tehdit eden” bir mesaj yayımladı.

Macron’un Fransa adına mı yoksa Avrupa adına mı konuştuğunu sorgulayan Senatör Rubio, “Tayvan konusunda Avrupa’nın taraf tutmaması söz konusu olursa, ABD’nin de Avrupa’yı Ukrayna’daki tehditle baş başa bırakacağını” söyledi.

AVRUPA’NIN ELİNDEKİ ANAHTAR

Macron özetle Avrupa’nın önünde aslında “ya ABD’ye vassallık ya da ABD’den stratejik özerklik” şeklinde iki seçenek olduğunu olduğunu ortaya koymuş oldu. Bunun pratikteki karşılığı aslında şudur: Avrupa, ABD’nin Avro-Atlantik cephesine boyun eğerse vassallaşır, Çin ve Rusya’nın önerdiği “Büyük Avrasya Ortaklığı”na yönelirse, stratejik özerkliğini kazanır.

İşte ABD’nin Ukrayna’da barışı değil, “uzun savaşı” zorlaması, tam da bunun içindir.

Avrupa’nın önündeki bu temel çelişkinin çözümü, bir dizi anahtar gerektiriyor. Bu anahtarlardan ilki ise Avrupa’nın ABD’ye rağmen Çin’in Ukrayna için önerdiği barış planını gündemine alması ve tartışmasıdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Nisan 2023

2 Yorum

ABD ‘Çin barışı’nda gafil avlandı

Ortadoğu baharı” başlıklı makalemizde, ABD hegemonyasının zayıflamasıyla bölgede barış rüzgârının estiğini belirterek, sekiz normalleşmeye işaret etmiştik. O sekiz normalleşmede de ABD’nin olmadığına, Çin ve Rusya’nın bulunduğuna dikkat çekmiştik.

Bunlardan en kritği, Çin’in kolaylaştırıcılığında yapılan Suudi-İran barışıydı. “Ortadoğu baharı”nda, “Suudi-İran barışı Yemen sorunundan Lübnan ve Filistin sorununa, Körfez’in güvenlik mimarisinden enerji üreticilerinin işbirliğine kadar bir dizi konuda iyileştirici etki doğuracaktır” demiştik.

Suudi heyeti ateşkes için Yemen’de

Süreç, beklediğimden de hızlı ilerliyor. Zira bir Suudi heyetinin Yemen’de ateşkes görüşmeleri için Sana’ya gittiği duyuruldu. Yemen Enformasyon Bakanlığı Müsteşarı Muhtar er-Rahbi, Muhammed El Cabir’in başkanlığında bir Suudi heyetinin geldiğini açıkladı (Sputnik, 9.4.2023).

Umman’dan bir heyetin de Sana’da olduğu, İran destekli Husilerle ateşkes görüşmeleri yapacağı belirtildi.

Yemen Ensarullah Hareketi Süyasi Büro üyesi Muhammed Bahiti, haberleri doğruladı: “Umman ve Suudi heyetleri, bölgede kapsamlı ve sürdürülebilir barışın sağlanmasına ilişkin çözümleri görüşmek üzere Sana’ya geldi” (mehrnews, 9.4.2023).

Suudi teknik heyeti Tahran’da

Anımsayacaksınız: Çin, İran ve Suudi Arabistan temsilcilerini başkent Beijing’de 6 Mart’ta biraraya getirmiş, müzakerelerin ardından da 10 Mart’ta dünyaya barış müjdesi verilmişti.

ABD’yi ve İsrail’i çok rahatsız eden bu gelişme, Washington’un müdahalesine rağmen hızlanarak ilerliyor. Bu kez Çin, doğrudan İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan ile Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan’ı 6 Nisan’da Beijing’de buluşturdu. İki ülke dışişleri bakanları elçiliklerin yeniden açılmasını, uçuşların yeninden başlatılmasını, karşılıklı vizelerin kolaylaştırılmasını içeren bir anlaşmaya vardıklarını dünyaya ilan ettiler (AA, 6.4.2023).

Ardından da süreci ilerletmek üzere teknik heyetler Tahran’da biraraya geldi ve “Suudi Arabistan, İran ve Çin’in ortak üçlü anlaşmasının uygulanmasını” ele aldı (mehrnews, 9.4.2023).

ABD’nin hayal kırıklığı

Suudi Arabistan son bir ayda öyle çok ABD’yi rahatsız eden adım attı ki, Washington’un yetişebilmesi mümkün olmadı. Suudi Arabistan bir yandan Çin’in kolaylaştırıcılığında İran’la barıştı, bir yandan Suriye’yle normalleşmenin altyapısını inşa ediyor, bir yandan Rusya’yla işbirliği içinde ABD’ye rağmen petrol üretimini kıstı, diğer yandan da Şanghay İşbirliği Örgütü’ndeki diyalog statüsü onaylandı.

Beyaz Saray sürece müdahale için doğrudan CIA Direktörü William Burns’u görevlendirdi. Ancak Burns’un Riyad temaslarının da fiyaskoyla sonuçlandığı anlaşıldı. Zira Wall Street Journall’a göre CIA Direktörü Suudi Arabistan’a “Çin’in aracılığında İran’la anlaşarak bizi gafil avladınız” demişti (Sputnik, 8.4.2023).

Burns, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la yaptığı görüşmede “Suudi Arabistan’ın izlediği dış politika çizgisinden duyduğu hayal kırıklığını” dile getirmişti (Harici, 7.4.2023).

ABD’nin eli zayıf

Süreç öyle hızlı ilerliyor ki ABD’nin Ortadoğu’daki bu dönüşeme karşı yapabilecekleri sınırlı ve “silah göstermek” dışında pek bir seçeneği kalmadı.

ABD’nin hamlesi Suriye kıyılarına uçak gemisi yaklaştırmak (AA, 3.4.2023) ve 5. Filo’ya konuşlandırmak üzere bölgeye güdümlü füze taşıyan denizaltı göndermek (euronews, 8.4.2023) oldu.

Ancak bu türden hamlelerin sonuç değiştirebilme kapasitesi “eski düzen”de kaldı.

Mehmet Ali Gülle
Cumhuriyet Gazetesi
10 Nisan 2023

1 Yorum

Dolarsızlaşma: Petro-dolar sisteminin kâbusu

ABD’nin küresel egemenliği, esas olarak askeri gücüne ve inşa ettiği petro-dolar sistemine dayanıyor. Başlayan çok kutupluluk (merkezlilik) süreci petro-dolar sistemini zayıflatıyor.

OPEC+ grubunun beş ayda iki kez ABD’ye rağmen üretim kısma kararı alması ve ulusal paralarla ticarete başlayan ülke sayısının artması, petro-dolar sistemini çatırdatıyor.

ABD Hazine Bakanlığının eski müsteşarlarından Monica Crowley, işte bu tehlikeye dikkat çekiyor: “Suudi Arabistan gibi OPEC ülkelerinin de başka para birimlerinde petrol satmaya karar vermesi, ABD ekonomik sisteminin çökmesi ve büyük bir felaket anlamına gelir” (AA, 6.4.2023).

Çünkü ABD’nin ulusal gelirinin yüzde 125’ine çıkmış borçlarının sorun olmamasının, bunun da ötesinde ekonomiyi döndürmek için sürekli yeni borç bulabilmesinin dayanağı, küresel ticaretteki dolar tekelidir. Dolar tekeli oldukça ABD istediği kadar para basabilecek, almış olduğu ve alacağı borçların ederi kağıt ve boya kadar olacaktır. Ama dolardan çıkış arttıkça, doların küresel gücü ortadan kalkacak ve ABD kendi ekonomik çıkmazıyla yüzleşecektir.

Çin-Fransa ticaretinde yuan

Ufuk Ötesi’nde, sık sık ülkelerin ulusal paralarla ticaret eğilimine işaret ettik. Özellikle son bir yıldır bu eğilim daha da arttı. Bunun pandeminin etkilediği küresel ekonomiden Ukrayna krizine kadar pek çok nedeni var elbette. Dolarsızlaşma sürecine dair en yeni gelişmeler ise şunlar:

Çin, Fransız Total Energies şirketinden Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) ithal edilmiş 65 bin ton LNG (Sıvılaştırılmış doğalgaz) aldı. Bu ticareti öncekilerden farklı kılan ise ilk kez Çin para birimi yuan ile yapılmasıydı. Fransız şirketin Çin’e sattığı LNG’nin karşılığını dolar ya da avro yerine yuan ile alması, çok önemli bir başlangıç.

Nitekim Suudi Arabistan’ın da Çin’e sattığı petrolün karşılığında yuan almayı görüştüğü biliniyor. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Aralık 2022’de ziyaret ettiği Suudi Arabistan’da Körfez ülkelerine “petrol ve gazın Şanghay Borsası’nda yuan cinsinden fiyatlanması” çağrısı yapmıştı. Suudi Arabistan Maliye Bakanı Muhammed el-Cedan da ülkesinin “ABD doları dışındaki diğer para birimleriyle ticarete açık olduğunu” duyurmuştu.

BRICS’in ortak para birimi gündemi

Küresel ekonominin yüzde 25’ini oluşturan BRICS ülkelerinin bir süredir kendi aralarındaki ticarette dolar dışı paralara geçmeye başladığını not ediyorduk. Çin’in Rusya’yla, Rusya’nın Hindistan’la bu yönde aldığı kararlar ve uygulamaları biliniyor. Yeni olarak Brezilya’nın aldığı karara dikkatinizi çekeyim:

Brezilya, Çin ile ticaretini dolardan yuana taşıma kararı aldı. İki ülkenin yıllık ticaretinin 150 milyar dolar olduğu düşünülürse, bu kararın petro-dolar sistemine etkisi daha iyi anlaşılır.

Bu arada Brezilya Merkez Bankası rezervlerinde yuanın yükseldiğini ve avroyu geçerek ikinci sıraya çıktığını da belirtelim. (İsrail Merkez Bankası bile rezervinin yüzde 2,5 oranını yuana çevirdi.)

Sadece BRICS ülkeleri değil, ASEAN ülkeleri de kendi aralarındaki ticarette dolar dışı paralar kullanma eğiliminde. Endonezya, Malezya, Singapur, Filipinler ve Tayland, kendi aralarındaki ticareti ulusal paralarıyla yapma kararı aldılar.

BRICS önümüzdeki ağustos zirvesinde ortak para birimini ele alacak. Malezya Başbakanı Enver İbrahim ise Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’e “Asya para fonu” kurulmasını önerdi.

Kısacası, dolardan çıkış eğilimi hızlanıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Nisan 2023

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın