Archive for category Politika Yazıları

6’lı Masa’nın Davutoğlu sorunu

Türkiye ile Suriye’nin normalleşme “olasılığı” bile Ahmet Davutoğlu’nu rahatsız etti. Böylece Davutoğlu, Ankara-Şam normalleşmesi karşıtlığında, ABD ve İsrail ile ilk üçü paylaşmış oldu.

Davutoğlu’nun rahatsızlığı şu bakımdan önemli: Davutoğlu muhalefette olsa da, mimarlığını yaptığı Suriye politikası, hâlâ AKP iktidarı tarafından güncellenerek uygulanıyor.

Ankara Şam’la normalleşecek; Erdoğanlı ya da Erdoğansız

Davutoğlu, Ankara-Şam normalleşmesine neden karşı çıktığını, yayınladığı sosyal medya mesajında net ortaya koydu: “Rusya, Esad rejimini meşrulaştırmaya çalışıyor.”

Oysa gerçek tablo şudur: Esad yönetimi, kendi halkının çoğunluğu nezdinde zaten meşru. Meşruluk kazanmayan ise Davutoğlu’nun “ABD’nin küresel düzeninin altında alt bölgesel düzen kurma” hedefiyle ilan ettiği “komşularla sıfır sorun” adlı “komşularla sırf sorun” çizgisiydi.

Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Türkiye, Suriye, Filistin, Mısır, Libya, Tunus hattını izleyen “İhvan ülkelerine” liderlik yapma hayali çoktan yıkıldı. Erdoğan artık o hayali kurmaktan ziyade, Suriye’de “ÖSO nüfuz alanı” kurarak, “fetih yapan güç” konumu kazanıp, bununla iktidarını sürdürme hayali peşinde.

Ancak o hayalin bile sonu geliyor; ister Erdoğan iktidarı ile isterse yeni iktidar ile, Türkiye en sonunda Suriye’yle normalleşmeye gidecek. Bu, sığınmacı sorununa çözüm bulmak, Doğu Akdeniz’deki kuşatmayı yarmak, Rusya ve İran’la işbirliğini stratejik seviyeye çıkarmak, Astana Platformu’nu bölgede genişletip kurumsallaştırmak için büyük ihtiyaç çünkü.

Davutoğlu ve Babacan çizgileri

AKP’nin dış politikasından tam olarak çıkarmadığı Davutoğlu çizgisi, gittikçe iktidarın değil muhalefetin sorunu olmaya başlıyor.

Zira CHP’nin Suriye politikası en başından beri Davutoğlu’nun çizgisiyle ters. Dahası, Kılıçdaroğlu yıllardır, “iktidar olunca ilk işimiz Suriye’yle normalleşmek” diyor. Peki bu hedef, Davutoğlu ile nasıl mümkün olacak?

CHP’nin AKP türevleriyle sorunu tek değil ki? Bir de Babacan var. Örneğin “Beşli Çete’yle mücadele” diyen, özelleştirilen stratejik kurumların yeniden kamulaştırılmasını savunan CHP, o kurumları özelleştiren Babacan’la bunu nasıl sağlayacak?

Neyse, bir asıl konumuza dönelim…

Ukrayna’da Kalın-Çavuşoğlu farkı

İktidarın dış politikasında birbiriyle çelişen İbrahim Kalın ile Mevlüt Çavuşoğlu çizgileri mi var, yoksa farklı söylemlerle ana çizgiyi besleme taktiği mi uyguluyorlar?

Örneğin Çavuşoğlu Rusya’nın Ukrayna’ya askeri harekatının başladığı ilk günlerde, “savaş” isimlendirmesinden özenle uzak durmuştu. Sorulduğunda “Uzmanlarımız bir kere savaş hali var mı, onu çalışıyor” diyordu, “çünkü Türkiye savaş halini hukuken kabul ederse, Montrö’de gereğini yapmak zorunda” kalacaktı.

Ancak İbrahim Kalın sosyal medyada “Ukrayna savaşının dördüncü gününde…” diye başlayan bir mesaj paylaştı. Hemen ardından Fahrettin Altun da “savaş” sözünü kullandı mesajında. Öyle ki İngiliz ajansı Reuters, “Kalın ve Altun’un ‘savaş’ nitelemesi Boğazların Rus savaş gemilerine kapatılmasının önünü açabilecek bir söylem değişikliği” diyerek memnuniyet içerikli haber bile yapmıştı.

Suriye’de Çavuşoğlu ile diğerleri farkı

Benzerini şimdi de yaşıyoruz. Çavuşoğlu’nun akşam yaptığı “Esad’la muhalefeti anlaştırmalıyız” açıklamasına, ertesi sabah Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç yanıt veriyor: “Muhalefetle dayanışmamız sürecektir.”

Suriye’deki çeşitli bölgelere “kaymakam, jandarma komutanı, emniyet müdürü atamakla” övünen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, paylaştığı sosyal medya mesajında “Türkiye, Suriye rejimi altında inleyen insanları asla yalnız bırakmadı, bırakmaz” diyor.

Medyadaki etkili kimi AKP’li kalemler, Çavuşoğlu’nun normalleşme mesajını “Kılıçdaroğlu’nun politikasına teslimiyet” olarak yorumluyor.

Özetle, görünen o ki Suriye’yle normalleşme konusu henüz iktidarın toplamı açısından netleşmemiş durumda.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2022

2 Yorum

ÖSO karargâhı dağıtılmalı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Erdoğan-Esad telefon görüşmesi olabilir” iddiasının söz konusu olmadığını açıkladı. Ancak Çavuşoğlu, kesilen istihbarat örgütleri arası görüşmelerin yeniden başladığını, hatta Belgrad’daki Bağlantısızlar Toplantısı’nda, kendisinin de Suriye Dışişleri Bakanı ile “ayak üstü sohbet” ettiğini söyledi.

Çavuşoğlu’nun asıl dikkat çeken açıklaması ise “Suriyeli muhalifler ile rejim arasında barışın olması gerektiğini, Türkiye olarak da böyle bir durumda destek olabileceğimizi söyledik” demesiydi.

ÖSO içinde rahatsızlık

Çavuşoğlu’nun bu açıklaması, Türkiye’nin “Esad rejimini yıkma” hedefiyle kurduğu ve sahaya sürdüğü ÖSO içinde rahatsızlık yarattı.

Açıklamanın hemen ardından Türkiye’nin protesto edildiği yürüyüşler yapıldı, Türk bayrağı yakıldı.

Suriye Milli Ordusu Siyasi Büro Şefi Mustafa Secari, Çavuşoğlu’nu suçladı: “Çavuşoğlu, halkımın duygularını ve hassasiyetlerini dikkate almadan bir açıklama yaptı. Açıklamalarına daha fazla özen ve dikkat göstermesi gerekiyordu.”

Ardından “Suriye Milli Ordusu Manevi Rehberlik Heyeti” bir açıklama yayınlayarak, Türk bayrağını yakanları “cahiller” diye suçladı ve “cahillerin bilgilendirileceklerini” belirtti.

Sözcüden Bakanın açıklamasına açıklama

ÖSO içindeki rahatsızlığın benzerinin Ankara’da da oluştuğu görüldü. Nitekim Çavuşoğlu’nun “Esad yönetimi ile ÖSO barışmalı” özetli mesajını yorumlayan pek çok AKP’li, sosyal medyada “bunun Kılıçdaroğlu’nun politikasının kabulü anlamına geldiğini” belirterek eleştirdi.

Daha çarpıcı olanı ise Dışişleri’nin, Dışişleri Bakanı’nın açıklaması üzerine ertesi sabah açıklama yapmasıydı. Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç, “Türkiye’nin Anayasa Komitesi’nin kurulmasında öncülük yaptığını, muhalefete ve Müzakere Heyeti’ne siyasi süreçte tam destek verdiğini ama rejimin ayak sürümesi nedeniyle bu sürecin ilerleyemediğini, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun dün ifade ettiği hususların buna işaret ettiği” söyledi.

Sözcünün Bakanının açıklamasına açıklama yapması da böylece kayıtlara geçti.

ÖSO değil, Ankara Şam’la barışmalı

Aslında Çavuşoğlu’nun açıklaması, öyle üzerinde fırtına koparılacak bir çıkış değildi. Zira Esad yönetimi ile o yönetimi devirmeye çalışan ÖSO’yu “barıştırma” işi oldukça sorunludur: Hem ABD’nin geçmişteki “Ankara ile Kandil’i barıştırma” girişimlerinin bir benzeridir ama hem de mesele ÖSO’nun değil, Ankara’nın Şam’la barışmasıdır.

Çünkü ÖSO, Suriye yönetimini devirmek üzere “yabancı topraklarda/Türkiye’de” kurulmuş, Türkiye tarafından Esad’ı devirmesi için sahaya sürülmüş, 10 yıldır Suriye topraklarında Suriye ordusuna karşı çarpışmış bir terör grupları çatı örgütüdür.

Olması gereken Ankara’nın Esad ile ÖSO’yu barıştırmaya çalışması değil, ÖSO’ya desteğini çekip Türkiye’deki karargâhını dağıtmasıdır. ÖSO’ya destek kesilirse, Ankara-Şam normalleşmesi zaten başlar.

Taktik değil stratejik ihtiyaç

Peki Şam’da girişim nasıl algılanmaktadır? Esad’a yakın Vatan gazetesi, durumu “Erdoğan’ın güvenli bölge oluşturma bahanesiyle yarattığı krizi yatıştırma çabası” olarak yorumluyor.

Erdoğan’ın “güvenli bölge” ile bir “ÖSO nüfuz bölgesi” kurmak istediği, “briket ev projesi” ile sığınmacıların bir bölümünü oraya taşıyarak bir taşla iki kuş vurmaya çalıştığı, yani aynı zamanda seçim sürecinde “sığınmacı sorununu çözen parti” imajı çizmeye çalıştığı sır değil.

Peki AKP bu hedefinden artık vaz mı geçiyor?

Moskova’nın PYD’ye karşı Ankara-Şam işbirliğine işaret etmesi ile AKP’nin seçim sürecinde sığınmacı sorununa çözüm üretme ihtiyacı çakışmış durumda. Son mesajlar bu “taktik düzlemin” gereği…

Ancak Türkiye’nin Suriye’yle normalleşme ihtiyacı “stratejik düzlemde” bir ihtiyaçtır. O nedenle “ÖSO’nun karargâhını dağıtarak” açık ve net bir tutumla pozisyon alabilmek kritik önemdedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ağustos 2022

1 Yorum

ŞİÖ üyeliği İdlib’den geçer

Erdoğan Soçi dönüşü uçakta gazetecilere, Putin’in eylülde Özbekistan’da yapılacak Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) toplantısına davetini açıkladı.

Türkiye, Haziran 2012’deki ŞİÖ zirvesinde örgütün “diyalog ortağı statüsü”nü almıştı. Peki Soçi’deki davet, Türkiye’nin üyelik sürecini hızlandırır mı?

İnceleyelim:

ŞİÖ’nün ayrılıkçılık ve aşırıcılıkla mücadele programı

ŞİÖ, 26 Nisan 1996’da Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan’ın katılımıyla “Şanghay Beşlisi” olarak kuruldu. Hedef, SSCB’nin dağılmasının ardından ABD’nin Orta Asya ülkelerine yönelik hamlesini engelleme ve ABD’nin Orta Asya’da ayrılıkçı ve aşırılıkçı (dinci/siyasal İslamcı) örgütleri kullanmasını önlemekti.

15 Temmuz 2001’de Özbekistan’ın katılımıyla beşli, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dönüştü. ŞİÖ önce Hindistan ve Pakistan’ı, son olarak da İran’ı üye kabul ederek dokuz üyeye ulaştı.

ŞİÖ’nün ayrıca gözlemci üyeleri ile diyalog ortakları var.

Gözlemci üyeler: Afganistan, Moğolistan ve Belarus.

Diyalog ortakları: Türkiye, Sri Lanka, Kamboçya, Nepal, Azerbaycan, Ermenistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Katar.

ŞİÖ, düzenli olarak “Terörizm, Ayrılıkçılık ve Aşırıcılıkla Mücadele Programı” yayınlayarak, kuruluş ilkesini sahada uyguluyor. (Ki bu Orta Asya’da FETÖ’yle de mücadeleydi.) Örgüt, üyelik başvurularını da bu kriteri esas alarak değerlendiriyor.

Türkiye-ŞİÖ ilişkisi

Türkiye ŞİÖ üyesi olma isteğini 2007’de ortaya koydu. Erdoğan, Ocak 2007’deki Rusya ziyareti sırasında bu hedefini Putin’e iletti. Putin de bu isteği Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev’e aktardı.

Ancak Türkiye’nin müracaatı kabul edilmedi. (Türkiye’yle birlikte müracaat eden İran önce gözlemci üye, ardından da tam üye oldu.)

Türkiye’nin üyelik talebi kabul edilmeyince, Ankara bu kez 2011’de ŞİÖ’ye diyalog ortağı statüsü için başvurdu. Örgüt, Türkiye’nin diyalog ortağı statüsünü Haziran 2012’deki zirvede onayladı.

Türkiye’nin üyeliğinin neden kabul edilmediği üzerine çeşitli nedenler tartışılabilir. Ancak 2007 müracaatının bir resmiyet ve ciddiyet taşımadığı da mutlaka not edilmelidir. “Erdoğan’ın üyelik isteğini Putin’e iletmesi, Putin’in de Nazarbayev’e aktarması” yöntemi, gerçek bir başvuru olmaktan ziyade, Erdoğan’ın Batı’yla pazarlık kartı oluşturma çabası olarak yorumlanabilir.

Peki bugün için durum nedir?

İki sorun, bir çözüm

Türkiye artık ŞİÖ’nün diyalog ortağı statüsüne sahip. Bu üyeliğe gidecek yolu kolaylaştıran bir durum elbette. Ancak üyeliğin önünde çok önemli iki sorun var:

1) Türkiye, son tahlilde Çin ve Rusya’yı düşman gören NATO’nun üyesi. Türkiye’nin de imzasıyla NATO Rusya’yı “doğrudan tehdit”, Çin’i de “baş rakip” ilan ederek buna uygun bir mücadele stratejisi belirledi.

Kuşkusuz Beijing ve Moskova açısından, küresel güç mücadelesinin kritik bir evresinde NATO içinde bir ayrışma oluşturması amacıyla Türkiye’nin üyeliğe kabulü, taktik bir düşünce olabilir.

2) ŞİÖ’nün kuruluş ilkeleriyle, yani ayrılıkçı ve aşırılıkçı terörizmle mücadele hedefiyle, Ankara’nın ÖSO çatısı altındaki çeşitli radikal İslamcı gruplarla ilişkisi çelişmektedir. Çünkü bu grupların önemli bir kısmı Rusya tarafından terörist olarak değerlendirilmektedir.

Yani Türkiye’nin İdlib’de o gruplarla Suriye ordusu arasına koyduğu gözlemci noktaları, aslında Ankara ile ŞİÖ üyeliği arasında da bir engel fonksiyonu taşımaktadır. Dolayısıyla İdlib düğümünün çözülerek Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesi, pek çok sorunun çözümünün anahtarı olduğu gibi, artık Türkiye’nin ŞİÖ üyeliği yolunun açılmasının da kolaylaştırıcısı durumundadır.

Putin de tersinden, İdlib’in çözümü için Erdoğan’a ŞİÖ yolu gösteriyor büyük olasılıkla….

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ağustos 2022

1 Yorum

Tek Çin – Bir Buçuk Savaş

1969’dan önce ABD’nin askeri doktrini, “iki buçuk savaş” stratejisi üzerine inşa edilmişti. Buna göre ABD aynı anda (bir) SSCB’nin Batı Avrupa’ya saldırısına, (iki) Çin’in Güneydoğu Asya’da saldırısına ve (buçuk) Ortadoğu’daki bir karışıklığa karşı koyabilirdi.

Vietnam, ABD’ye boyunun ölçüsünü öğretti.  Amerikan kamuoyu, ABD askerlerinin büyük kayıp verdikleri bu savaşa artık karşı çıkıyor ve evlatlarının ülkeye dönmesini istiyordu. İşte Richard Nixon bu şartlarda ABD başkanı oldu.

Nixon’un ilk önemli işi ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atadığı Henry Kissinger’dan “iki buçuk savaş” stratejisini ABD gerçeğiyle uyumlu hale getirmesini istemesi oldu.

NIXON DOKTRİNİ

Kissinger ve ekibi konu üzerinde çalıştı, önce beş, ardından üç strateji ürettiler. Kissinger’a göre SSCB ve Çin’in aynı anda saldırısı olası değildi.

Nihayetinde karar verilen “bir buçuk savaş” stratejisi oldu. Buna göre ABD aynı anda (bir) SSCB’nin Batı Avrupa’ya saldırısına, (buçuk) Ortadoğu’daki bir karışıklığa karşı koyabilirdi.

Nixon, bunu Dış Politika Raporu’nu açıkladığı Kongre’deki 18 Şubat 1970 oturumunda şöyle savunacaktı: “Doktrin ve imkanları birbiriyle uyumlu hale getirmeye yönelik çabamızda, en iyi tanımlanan şey olarak ‘bir buçuk savaş’ stratejisini seçmiştik” (Henry Kissinger, Beyaz Saray Yıllarım, 1. Cilt, Kopernik, 2021, s.299-300).

Ardından Nixon Doktrini açıklandı. Buna göre ABD müttefiklerine nükleer koruma sağlayacaktı ancak saldırıya uğrayana talep etmesi halinde sadece silah, eğitim ve ekonomik destek verecekti, artık savaşlara Amerikan askeri göndermeyecekti.

ABD bu doktrin gereği Vietnam’dan çekildi.

VARŞOVA MÜZAKERELERİ

İki buçuk savaş stratejisi, bir buçuk savaş stratejisine indirildiğine göre ABD stratejiden eksilen Çin’le normalleşmeliydi. Kissinger bu ihtiyacı “küresel bir dengeyi şekillendirebilmek için Çin’e yöneldik” diye açıklayacaktı.

ABD, 2 Mart 1969’da başlayan ve 7 ay sürecek olan Zenbao Adası’ndaki Çin-SSCB çatışmasını Çin’le normalleşebilmek için fırsat olarak görüyordu. Ancak temas nasıl sağlanacaktı?

Dünya turuna çıkan ABD Başkanı Nixon, her durakta muhataplarına “Beijing’le iletişime açığız” mesajı verdi. Pakistan lideri Yahya Han ve Romanya Cumhurbaşkanı Nikolay Çavuşesku’dan açıkça “temas kanalı” olmalarını istedi.

Temas Varşova’da sağlandı. Kissinger’ın talimatıyla ABD’nin Varşova Büyükelçisi Stoessel, Yugoslav Moda Şovu’nda Çin Maslahatgüzarı Lei Yang’a merdivenlerde “ciddi görüşmelere hazırız” mesajı verdi. Böylece diplomasi tarihine Varşova Müzakereleri diye geçen görüşmeler başladı.

ABD KABUL ETTİ: TAYVAN ÇİN’İN PARÇASI

Bu görüşmeler bir ara ABD’nin Kamboçya operasyonu nedeniyle kesildiyse de, Pinpon Diplomasi ile ivme kazanmış ve en sonunda Kissinger’ın Nixon adına 9 Temmuz 1971’de Çin’e ziyaretinin kabul edilmesiyle sonuçlanmıştı.

Beijing yönetimi, iki yılın sonunda, Washington’a ABD-Çin normalleşmesinin şartını kabul ettirmişti: Tayvan.

Tayvan, BM Genel Kurul kararıyla ihraç edildi, Kissinger “Tayvan’ı Çin’in parçası kabul ettiklerini” açıkladı. 21 Şubat 1972’de Çin’i ziyaret eden ABD Başkanı Nixon da 28 Şubat’ta Şanghay Bildirisi’ni imzalayarak “tek Çin” ilkesini, “Tayvan’ın Çin’in parçası” olduğunu ve kademeli olarak Tayvan’dan çekilmeyi kabul etti.

ATEŞLE OYNAN KENDİNİ YAKAR

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin ziyaretiyle kışkırttığı Tayvan konusunun tarihsel arka planı işte budur.

ABD şimdi zayıflayan hegemonyası nedeniyle çözülen düzenini koruyabilmek için Tayvan kartı ile oynama çalışıyor. Tayvan’da kriz yaratarak Asya-Pasifik’te Çin’e karşı ittifaklar inşa etmeye çalışıyor.

Ancak Xi Jinping’in Joe Biden’a söylediği gibi “ateşle oynayan kendisini yakar!”

Biden ekibinin tarihten çıkarması gereken sayısız ders var…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Ağustos 2022

1 Yorum

Amerikan düzeni çözülürken

ABD hegemonyasının ve kurallarını Washington’un yazdığı düzenin zayıflamasının iki önemli sonucunu yaşıyoruz uluslararası ilişkilerde:

1) Ülkeler arasında dolar yerine ulusal paralarıyla ticaret eğilimi güçleniyor.

2) ABD müttefiki ülkelerin, ABD’yle ilişkililerine ek olarak Çin ve Rusya ile ayrı ve bağımsız ilişki geliştirme eğilimi artıyor.

Doğalgazda ruble kararı

Erdoğan ve Putin’in 5 Ağustos’taki Soçi zirvesinden çıkan en önemli sonuç, ruble kararıydı. Daha zirve tamamlanmadan Rusya Federasyonu Başbakan Yardımcısı Aleksandr Novak basına müjdeledi: “Liderler, görüşmeler sırasında doğalgaz teslimatlarında kısmen ruble cinsinden ödemeye başlanacağı konusunda anlaştı” (Sputnik, 5.8.2022).

Erdoğan da dönüş yolunda uçakta ayrıntılandırdı: “Sayın Putin’le ruble üzerinde mutabık kaldık. (…) Bir de Rusya’nın Mir kartı var. Şu anda bizim beş bankamız bunun üzerinden çalışmalarını sürdürüyor” (AA, 6.8.2022). Böylece Mir ile SWIFT dışında da bir seçenek oluşturulmuş olacak.

Bu tablo pek çok ülke açısından, ABD’nin rakiplerini hatta müttefiklerini yaptırım kartıyla tehdit ettiği ve Çin’e ticaret savaşı başlattığı süreçle hızlanan bir durum aslında. Bir süredir Çin, Rusya, Hindistan, İran, Türkiye ve Suudi Arabistan başta olmak üzere pek çok ülke, ABD’nin bu tutumuna karşı, ikili ticaretlerinde ulusal paralarını kullanma yolunu seçmeyi gündemlerine aldılar.

Nitekim bunlardan en önemlisi, Suudi Arabistan’ın yakın zamanda Çin’e sattığı petrolün ödemesinin yuan ile yapılmasını önermesiydi. Suudi önerisinin gerekçesi daha da anlamlı; rezervinde yuan bulundurmak. (Bu arada İsrail bile Merkez Bankası rezervine yuan ekleme kararı aldı.)

ŞİÖ daveti

ABD’nin Soğuk Savaş düzeni ilişkileri adım adım çözülüyor. AB bile ABD’den “stratejik özerklik” arayışındaydı bir süredir. ABD o çözülmeyi önlemek için Ukrayna krizini kullanıyor; Rusya’yı “doğrudan tehdit”, Çin’i “baş rakip” ilan ettirerek stratejik özerklik arayanları NATO’yla Atlantik’e çapalıyor.

ABD’nin Türkiye ve Suudi Arabistan gibi müttefiklerinin ise eli daha rahat. ABD ile müttefiklik ilişkisini sürdürerek Rusya ve Çin’le de pek çok alanda önemli işbirlikleri yapıyorlar. S-400, ulusal paraların kullanılması, ŞİÖ ve BRICS adaylıkları örneğin…

Suudi Arabistan; Rusya’nın S-400 füze savunma sistemi ve Su-35 savaş uçaklarıyla ilgileniyor, ABD’ye karşı petrol piyasalarında Rusya ile işbirliği yapıyor, Çin’e petrolü yuanla satmak istiyor, “BRICS Artı Diyalogu” toplantısına katılıyor.

Türkiye bu konularda Suudi Arabistan’dan daha da ileride. Son olarak Erdoğan Putin’in Türkiye’yi eylülde Özbekistan’da yapılacak ŞİÖ toplantısına davet ettiğini açıkladı. Türkiye BRICS üyeliğiyle de ilgileniyor.

Çok taraflılık

Bu tablo karşısında iki itiraz dile getiriliyor: 1) Türkiye ABD yerine Çin ve Rusya’ya mı bağımlı olsun? 2) Türkiye dolar yerine ruble ve yuan ile mi borçlansın?

Türkiye, ABD’ye de Çin’e de Rusya’ya da bağımlı olmasın elbette; tam bağımsızlık hedeftir.

Çin ve Rusya’yla iyi ilişkiler geliştirmek, Türkiye’yi görünür gelecekte bu iki ülkeye bağımlı yapmaz ama Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığını azaltır. İşin püf noktası da burada: İttifak kaçınılmaz olarak bağımlılığı ve ittifakın hedefi olanlarla hasım olmayı getirir. Bunun tersi ise herkesle karşılıklı yarara dayalı dostluktur. ABD zayıfladıkça bu eğilim güçleniyor.

Amerikancılık seçim kazandırmaz

Elbette Erdoğan aynı zamanda seçim yatırımı yapıyor. Ama sonuçta, Çin ve Rusya’yla işbirliği Türkiye’nin çıkarları açısından yararlı ve doğrudur. Erdoğan da dünyadaki bu esas eğilimi saptamış ve onu kendi politik geleceğinin kaldıracı haline getirme kıvraklığı sergilemektedir.

Muhalefetin asıl görmesi gereken budur: Türkiye’de artık Amerikancılık yaparak kazanılabilecek bir seçim yoktur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2022

1 Yorum

Tarikat-siyaset-sınav

Sınav yolsuzluğu FETÖ’ye özgü bir durum değildir, genel bir AKP dönemi uygulamasıdır. Çünkü tarikatlar ve cemaatler, siyasetin korunaklı gölgesinde, sınavlar üzerinden “kendi gençlerini” devlete yerleştirme yarışındalar. Dün FETÖ, bugün Menzil, İsmailağa ve diğerleri…

Çünkü AKP bir tarikatlar koalisyonudur. Öyle olduğu için de AKP “FETÖ’yle” bir ölçüde mücadele eder ama “FETÖ’cülükle” mücadele edemez. FETÖ’cülük tarikatçılıktır, FETÖ’cülük cemaatçiliktir, FETÖ’cülük saray rejimi altında devletin tarikat ve cemaatlere parsel parsel dağıtılmasıdır.

20 yılda öyle bir rejim inşa ettiler ki, devletin bakanlıklarından başkanlıklarına, müdürlüklerinden dairelerine kadar hemen her taraf tarikatlar ve cemaatler tarafından paylaşılmaktadır. Dahası devletin kurumları, tarikat ve cemaatlerin iktidar kavgalarına bile sahne olabilmektedir.

FETÖ’nün albayları da askeri öğrenciydi!

Tarikat ve cemaatlerin saray rejimi altında yürüttüğü sınav yolsuzlukları, geleceğe yatırımdır. Örneğin FETÖ sınav yolsuzluklarıyla adım adım Türk Silahlı Kuvvetleri içinde kuvvet biriktirdi ve işi en sonunda 15 Temmuz’da darbe girişimine götürdü.

15 Temmuz günü halka kurşun sıkan o generaller, o albaylar, o binbaşılar, o yüzbaşılar, o teğmenler FETÖ’nün sınav yolsuzluklarıyla harp okullarına girdiler, askeri öğrenci oldular. Harp okullarına yönetici olup, kendi öğrencileri dışındaki sınavı kazananları bezdirme operasyonları yaptılar, ağır cezalar vererek o öğrencileri okullardan ayrılmaya zorladılar, yüz kızartıcı suçlar üreterek o öğrencileri tasfiye ettiler. Öyle ki kimi dönemlerde neredeyse FETÖ’nün onayından geçmemiş askeri öğrenci kalmamıştı.

İşte harp okullarına FETÖ’nün sınav yolsuzluklarıyla askeri öğrenci olarak girenler, TSK içinde siyasetin desteğiyle adım adım yükseldiler, kritik köşeleri tuttular, kendilerine arkadan gelenlere yer açmak için kumpaslarla TSK’nin Atatürkçü subaylarını tasfiye ettirdiler.

Yeri gelmişken anımsatalım: “Askeri öğrenciler 15 Temmuz’da emre uydular, o nedenle masumlar” diyerek yürütülen siyasi kampanya tam bir tezgahtır. O askeri öğrencilerin de çoğu çalınmış sorularla harp okullarına giren ve başkalarının yerini gaspeden FETÖ’cülerdir!

FETÖ okullarından bürokrasiye taşınan kuşak

AKP iktidarı altında 20 yıl ama 12 Eylül rejimini de sayarsak 40 yıl, Türk-İslam sentezi adı altında tarikat ve cemaatler palazlandırıldı ve devletin personel ihtiyacı bu havuzdan karşılandı.

AKP’nin ilk dönem yöneticilerinin çocukları olan kuşak, bugün devletin çeşitli kurumlarını yönetiyor. Bunların çoğu FETÖ okullarında okudu, FETÖ dershanelerinde sınavlara hazırlandı, FETÖ sorularıyla kazandı!

Yani sınav yolsuzluklarıyla gençliğin geleceği çalındı: Onlar işsiz kaldı, ama siyasetin korunaklı gölgesinde tarikat ve cemaat sorularıyla yükselenler üç-beş maaşa konarak sınıf atladı. En birikimli akademisyenler yerlerinde bekletilirken ya da çok bekletilerek tasfiye edilirken, tarikat ve cemaat bağlantılılar yükseltildi. Bilimi izleyen doktorlara, tarikat ve cemaat bağlantılı falcılar, büyücüler amir yapıldı. Rejimin “giderlerse gitsinler” demesi boşuna değil. (İnadına kalmalılar ve mücadele etmeliler!)

Laiklik sınav yolsuzluğunun da panzehridir

Sonuç olarak gençlerimizin geleceği, tarikat ve cemaatlerin devleti ele geçirme yarışı nedeniyle çalınmakta ve karartılmaktadır. Çünkü tarikat ve cemaatlerin varlık gerekçesi “dindar nesil” yetiştirmek değil, “dinci nesil” yetiştirmektir, mürit artırarak önce toplum hayatında, sonra devlet içinde iktidar odakları kurmaktır.

Görüldüğü gibi laiklik sadece 15 Temmuz’un panzehri değil, “sınav yolsuzluklarının” da panzehridir.

Biliyoruz ki “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek yol, uygarlık yoludur.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ağustos 2022

Yorum bırakın

ABD’nin ‘Tayvan kartı’ oyunu

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan’ı ziyareti, ABD’nin Çin’le imzaladığı “Üç Ortak Bildiri”deki taahhütlerinin ihlali anlamına geliyor. ABD yönetimi, “ziyaret resmi değil” deme kurnazlığıyla, ihlali perdelemeye çalışıyor.

Oysa Nancy Pelosi ziyaretini ABD Temsilciler Meclisi sıfatıyla yaptı ve bu makam ABD hiyerarşisinde 3 numaradır.

ABD’nin 1971 tarihli Çin stratejisi

Tayvan sorununu doğru anlamak için ABD’nin Çin’le imzaladığı “Üç Ortak Bildiri”yi ve ABD’yi o bildirileri imzalamaya iten stratejiyi incelememiz gerekir öncelikle…

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı (Dışişleri Bakanı) Henry Kissinger, 1971 yılında, “Çin’in büyük güç olmasını durdurma modeli” olarak, bu ülkeyle anlaşmayı ve ticareti geliştirmeyi önerdi. Bu aynı zamanda ABD’nin SSCB’ye karşı Çin’le işbirliği arama modeliydi. Kissinger 1971 yılında iki kez Çin’e gitti ve “Tayvan’ın Çin’in bir parçası olduğunu” ilan etti.

O tarihe kadar ABD Tayvan’ı tanıyor, dahası BM Genel Kurulu’nda Çin yerine Tayvan’ın olmasını destekliyordu. ABD’nin bu yeni stratejisiyle birlikte durum değişti. Aynı yıl BM Genel Kurulu’nda yapılan bir oylamayla Tayvan üyelikten ihraç edildi.

Ertesi yıl ABD Başkanı Richard Nixon Çin’i ziyaret etti. Ve ardından ABD ile Çin arasındaki “Üç Ortak Bildiri”nden ilki geldi.

ABD’nin imzaladığı Üç Ortak Bildiri

Şanghay Bildirisi olarak da bilinen 1972 tarihli 1. Bildiri, “ABD, Tayvan’ın Çin’in parçası olduğunu kabul eder” esasına dayanıyor.

2. Bildiri 1978’de imzalandı ve ABD, Çin’in “üç ilke”sini kabul etti. Bunlar, birincisi, “Tayvan’la resmi ilişkiyi kesmek”, ikincisi, “ABD’nin Tayvan’la imzaladığı 1954 tarihli savunma anlaşmasının feshi” ve üçüncüsü, “Tayvan’dan asker çekme” konularıydı.

3. Bildiri, 1982’de imzalandı ve ABD’nin Tayvan’a silah satışını azaltarak tamamen sonlandırmasıydı.

İşte ABD-Çin ilişkileri bu “Üç Ortak Bildiri”ye dayanmaktadır.

ABD kendi imzasına uymuyor

Ancak ABD imzaladığı bu “Üç Ortak Bildiri”nin gereğini yapmayan, anlaşmaya uymayan, metindeki kelimeler üzerinden anlaşmanın etrafından dolanan işler yapıyor.

Örneğin 2. Bildiri ile Tayvan’la yaptığı 1954 tarihli savunma anlaşmasını sonlandırıyor ama üç ay sonra bu kez Kongre’den “Tayvan’la İlişkiler Yasası”nı çıkarıyor.

Örneğin 3. Bildiri ile Tayvan’a silah satışını sonlandırmayı kabul ediyor ama “Tayvan’la İlişkiler Yasası” uyarınca silah satmaya devam ediyor.

Örneğin 1. Bildiri’deki “ABD, Tayvan’ın Çin’in parçası olduğunu kabul eder” ifadeni, “kabul etmek” başka, “tanımak” başka diye yorumlayarak Tayvan’la ilişkisini sürdürüyor.

İşte şimdi de “Pelosi’nin ziyareti resmi değil” diyerek, imzaladığı anlaşmaların etrafından dolanıyor.

ABD’nin “kendi imzasına uymayan” bu tutumu, hemen her ülkenin dikkate alması gereken bir uluslararası hukuk sorunudur!

ABD’nin 4 hedefi

Peki ABD neden “Tayvan kartı” ile oynuyor? Emperyalist ABD’nin stratejik ve taktik düzlemde 4 hedefi var:

1) ABD, baş rakip gördüğü Çin’i çevrelemek istiyor.

2) ABD, Çin’e çok yakın bir bölgede asker bulundurmak istiyor.

3) ABD, krizli zemin üzerinden varlık bulundurma gerekçesi üretiyor.

4) ABD, bu kartı, Çin’le farklı konulardaki müzakerelerinde koz kartı olarak elde tutmaya çalışıyor.

Tabii ABD tüm bu hedeflere ulaşabilmeyi de, kendi “tek kutuplu dünya düzenini” sürdürebilmek için yapıyor. Ancak nafile…

O düzen bitti, yenisi adım adım inşa oluyor. Emperyalist ABD’nin Ukrayna’yı Rusya’ya karşı kullanması da, Tayvan’ı Çin’e karşı bir “koz kartı” yapmaya çalışması da, Balkanlar’ı karıştırması da, Gürcistan üzerinden Rusya’ya karşı yeni bir cephe açmayı planlaması da “ana tablo”yu değiştiremeyecek.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ağustos 2022

1 Yorum

Türkiye’nin dostu kim, düşmanı kim?

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, TV100 ekranında belirtti: “Bugün NATO için iki tehdit var. Bir tanesi terörizmdir.” (T24, 27.7.2022).

Peki ya diğer tehdit? Çavuşoğlu o tehditten bahsetmiyor ama sözlerinin devamında, terörizm tehdidini bir kez daha vurguluyor: “NATO için iki düşmandan biridir terör.”

NATO’nun yeni stratejik kavramının (konseptinin) onaylandığı Madrid zirvesi sonrasında, benzer tutum Erdoğan’dan da gelmişti. Erdoğan zirve sonrası düzenlediği basın toplantısında şöyle demişti: “Terörizmin bütün tür ve tezahürleriyle temel iki tehditten biri olduğu, İttifak’ın en üst rehber belgesine girdi” (TRT Haber, 1.7.2022).

Rusya NATO’ya değil, NATO Rusya’ya tehdit

Erdoğan ve Çavuşoğlu ifade etmese de, NATO için diğer ve asıl tehdit Rusya’dır. Üstelik NATO bunu Erdoğan’ın da liderler zirvesinde onayladığı yeni stratejik kavramına yerleştirdi. 8. maddede Rusya için “en önemli ve doğrudan tehdit” deniyor ve bu ülkenin “Baltık, Karadeniz ve Akdeniz’deki askeri varlığı ile NATO’nun güvenliğine ve çıkarlarına meydan okuduğu” savunuluyor.

NATO’nun işaret ettiği üç bölgenin ikisi Türkiye’nin çevresi: Karadeniz ve Akdeniz. Yani NATO, Rusya tehdidinin doğrudan Türkiye’nin çevresini (ve haliyle Türkiye’yi) hedef aldığını belgesine koydu.

Peki bu doğru mu? Türkiye için elbette doğru değil, hatta NATO için de…

Çünkü Rusya NATO’yu değil, NATO Rusya’yı tehdit ediyor. Washington-Moskova mutabakatlarına rağmen ABD’nin 30 yıldır NATO’yu Rusya’ya doğru genişlettiği, Ukrayna ve Gürcistan’da turuncu darbelerle Rusya’ya karşı mızrak görevi göreceği üsler inşa ettiği, Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz hattından Rusya’nın boğazını sıktığı ortada. Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi, son tahlilde, boğazı sıkılan Rusya’nın nefes alma hamlesidir.

Rusya Türkiye’ye alan açtı

Türkiye açısından ise bırakın Rusya’nın tehdit oluşturmasını, tersine stratejik planda dostudur.

Rusya Türkiye’nin Suriye’de, Karadeniz’de, Kafkasya’da dostudur. Bu dostluk, uzun yıllardır çözülemeyen Karabağ sorununun Azerbaycan lehine çözümünde, Türkiye’yi hedef alan Amerikan koridorunun kesilebilmesinde ve Karadeniz’in ABD-İngiliz işgaline girmesinin önlenmesinde kaldıraç oldu.

Hatta bu dostluk, KKTC’nin tanınmasını ve Doğu Akdeniz’deki kuşatmanın yarılmasını sağlayacak niteliktedir.

Dahası, Rusya Türkiye’nin ŞİÖ üyesi olmasını da, BRICS üyesi olmasını da istemektedir.

ABD ve Rusya’nın zıt PYD tutumları

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Rusya’nın Türkiye’den toprak talep ettiği ve komünizmin ülkeyi işgal edeceği üzerinden Türkiye Atlantik kampına bağlandı. Oysa belgeler iki gerçeği ortaya koymaktadır: 1) Rusya’nın talepleri doğrudan değildir ama kamuoyu imalatı için fazlasıyla köpürtülmüştür. 2) Ankara, bu olaydan önce Atlantik kampına geçmeye karar vermiş, olayı da kararını uygulayabilmenin aracı yapmıştır.

Bugün de benzer şekilde Rusya karşıtlığı üzerinden Türkiye ABD stratejilerine çapalanmaya çalışılıyor. Örneğin PYD ilişkisi üzerinden Rusya’nın Türkiye’nin dostu olmadığı işleniyor. Oysa Rusya’nın PYD ile ilişkisiyle ABD’nin PYD’yle ilişkisi hedefleri bakımından birbirine zıttır ve gerçekte biri Türkiye’nin lehinedir. ABD PYD’yi Suriye’yi bölmek için, Rusya ise PYD’yi ABD’den kopartıp Suriye içinde tutmak için çabalıyor.

Türkiye’nin çelişmesi

Erdoğan ve Çavuşoğlu’nun “NATO için iki tehditten biri terördür” sözleri doğru değil. Çünkü uluslararası terörün ana sponsoru ABD’dir ve ABD eşittir NATO’dur.

Dolayısıyla “müttefik ABD” Türkiye’nin düşmanı, NATO’nun düşman ilan ettiği Rusya ise Türkiye’nin dostudur.

Bu Türkiye’nin en önemli ve stratejik planda çözülmesi gereken çelişmesidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ağustos 2022

2 Yorum

Ateşle oynayan kendisini yakar

Başlıktaki sözler, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Xi Jinping tarafından ABD Başkanı Joe Biden’a söylendi.

Xi, 2 saat 17 dakikalık telefon görüşmesinde Biden’a üç temel mesaj verdi. İlki ve en önemlisi, Tayvan konusundaydı.

ABD’ye ‘ordu boş durmayacak’ mesajı

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan’ı ziyaret edeceğinin gündeme gelmesi üzerine Çin en yüksek tondan ABD’yi uyarmış ve bunun kırmızı çizgilerinin geçilmesi olduğunu belirterek, her türlü yanıtı vereceklerini ilan etmişti.

Örneğin Çin Savunma Bakanlığı Sözcüsü Albay Tan Kıfey, “Pelosi Tayvan’ı ziyaret ederse, Çin ordusu boş durmayacak” uyarısı yapmıştı. Örneğin Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zhao Lijian, “sert ve kararlı önlemler” alacaklarını belirterek, “tüm ciddi sonuçlardan ABD sorumlu olacak” demişti.

İşte 2 saat 17 dakikalık görüşmede de, Xi’nin bu sert ve kararlı tavrı doğrudan Biden’a ilettiği anlaşılıyor: “Çin hükümeti ve halkının Tayvan konusundaki tavrı tutarlıdır; ulusal egemenliği ve toprak bütünlüğünü korumak, 1,4 milyardan fazla Çinlinin ortak iradesidir. Halkın iradesi çiğnenemez. Ateşle oynayan kendisini yakar.”

Uçuşa yasak bölge uyarısı

İç savaşta Çin Komünist Partisi’ne (ÇKP) yenilen Çin Milliyetçi Partisi Guomindang, Çin anakarasına bağlı Tayvan adasına kaçmış ve orada ayrı bir Çin devleti kurmuştu. Çin Halk Cumhuriyeti ise bunu kabul etmeyerek “tek Çin” ilkesini ilan etmişti.

ABD resmi olarak “tek Çin” ilkesini kabul ediyor ancak Çin-ABD diplomatik ilişkilerinin temelini oluşturan Üç Ortak Bildiri’nin hükümlerini fiilen ihlal ediyor. ABD bu şekilde bir “kriz ortamı” sağlayarak, bölgede askeri varlık bulundurmayı sürdürebilmeye çalışıyor.

Ancak Çin, eski Çin değil ve 25 yıl önce bir başka ABD Temsilciler Meclisi Başkanı’nın yaptığı ziyarete, bu kez kesinlikle izin vermeyeceğini ortaya koydu.

Hatta Çin basınına yansıyan yorumlarda, Çinli uzmanlar, ordunun Tayvan Boğazı’nda uçuşa yasak bölge veya kısıtlı seyrüsefer bölgesi ilan edebileceğini belirtti.

Pentagon Pelosi’nin ziyaretine karşı

Bu sert ve kararlı tutumu aslında Pentagon da görüyor. Biden’a bu konuda bir brifing verdiler. Nitekim Biden bir açıklamasında, Pelosi’nin Tayvan’a ziyareti hakkında “ordu, iyi bir fikir olduğunu düşünmüyor” demişti.

Xi’nin Biden’a verdiği bir diğer mesaj ise tüm dünyayı ilgilendiriyor. Xi, Çin ve ABD’nin iki büyük küresel güç olarak sorumluluğu bulunduğunu, düzensizlikle karşı karşıya olan dünyanın kalkınma ve refah sorunu için iki ülkenin işbirliğine ihtiyacı olduğunu belirtiyor özetle.

Xi’nin Biden’a üçüncü mesajı ise “ticaret savaşı”na dairdi ve “Tedarik zincirlerini kesmek ve ekonomik bağları koparmak gibi ekonominin yasalarına aykırı hareketler, ABD ekonomisini güçlendirmeyecek” uyarısı yaptı.

Çin ABD buyurganlığını törpülüyor

Bu mesajların ortaya koyduğu gerçek şu: Dünya dengeleri değişirken, liderlerin mesajlarında bu değişimin izlerini artık net bir şekilde görüyoruz. Emperyalist ABD’nin “buyurgan” tavrı adım adım Çin tarafından törpüleniyor.

Biden yönetiminin Çin’le ilk teması olan 18 Mart 2021 tarihli Alaska zirvesinde, ABD heyeti Çin heyetine “ayar vermeye” kalkmış ancak Çin heyetinin “bela istemediğini ama belaya da hak ettiği yanıtı vereceğini” ilan etmesi üzerine “normal diplomasiye” dönmüştü!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Temmuz 2022

1 Yorum

15 Temmuz raporundaki ‘erken doğum’ ayrıntısı

Her 15 Temmuz’da nerede olduğu ve neden yayımlanmadığı tartışılan TBMM Araştırma Komisyonu’nun 15 Temmuz raporu nihayet yayımladı. Ancak şu farkla: Raporu Komisyon Başkanı Reşat Petek doğrudan kendi kişisel internet sitesinden yayımladı.

667 sayfalık raporu, “15 Temmuz darbe girişimi gelen ihbar üzerinden önlenebilir miydi, bastırabilmek için erken doğuma mı yöneltildi” gibi sorular ve tartışmalar üzerinden inceledim.

İşte rapordan bu tartışmaya ışık tutabilecek ayrıntılar:

‘Kışlayı terk eme’ emriyle darbe önlenebilirdi

Rapora göre FETÖ’nün darbe için belirlediği tarih, 16 Temmuz 2016, saat 03.00’tü. Yine rapora göre 15 Temmuz 2016 günü saat 14.20’den itibaren devletin darbe girişiminden haberi oldu, yani yaklaşık 12 saat önce…

Peki bu 12 saatlik kazanç üzerinden darbe önlenebilir miydi?

Darbenin bastırılmasında öne çıkan isimlerden dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı o kanaatteydi ve şöyle demişti: “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı” (Hürriyet, 20.3.2017).

Ancak o emir verilmedi. O emrin neden verilmediğini TBMM Araştırma Komisyonu üyeleri dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’a doğrudan soramadılar. Zira Akar komisyona gelmedi, yazılı yanıt/görüş iletti.

Darbe öne çekildi ve başarısız olması sağlandı

Raporda Akar’ın çok önemli bir ifadesi var: “İhbar en başından itibaren çok ciddi bir şekilde ele alınmış ve gerekli tedbirlerin tereddütsüz alınması ve icra edilmesi sağlanmıştır. Kanaatimce, alınan bu tedbirlerden dolayıdır ki, hainler paniğe kapılarak, daha sonra sanık ifadelerinden öğrendiğimize göre geç saatlerde yapmayı (saat 03.00) planladıkları işi öne almak suretiyle erkenden ifşa olmuşlar ve böylelikle darbe girişiminin akamete uğramasındaki önemli bir faktör gerçekleşmiştir” (TBMM Raporu, s.335).

Yani Genelkurmay Başkanı, saat 14.20’den itibaren önce MİT’e, oradan Genelkurmay’a gelen ihbar üzerine aldıkları tedbirlerin, darbecilerin darbe girişimini erkene çekmesine, bunun da darbeciler açısından paniğe/organizasyon bozukluğuna, dolayısıyla da darbe girişiminin başarısızlığa uğratılmasına neden olduğunu söylüyor.

TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu’nun AKP’li başkanı Reşat Petek de Hulusi Akar gibi düşünüyor. Darbe girişiminden yaklaşık bir yol sonra Reşat Petek şu açıklamayı yapmıştı: “Havacı subayın MİT’e giderek verdiği istihbarat darbenin öne çekilmesini ve başarısız olmasını sağlamıştır” (Sözcü, 11.8.2017).

Akar-Fidan ikilisinin önündeki sorular

Eğer önleyecek bir mekanizma yoksa, bastırabilmek için, darbeyi “erken doğuma yöneltmek” elbette haklı ve doğru bir taktik olarak değerlendirilebilir. Ancak Özel Kuvvetler Komutanı net bir şekilde “personel kışlayı terk etmesin” emriyle darbenin önlenebileceğini belirtiyor.

Peki o emri vermek yerine neden “erken doğum” beklendi? Hükümet, Genelkurmay ve MİT’in bu kararlarından/tercihlerinden haberdar mıydı? Erdoğan gerçekten de darbeyi eniştesinden mi duydu? Önlenebilmiş bir darbe girişimi, “erken doğuma yöneltilerek bastırılmış” bir darbe girişimi kadar “Allah’ın lütfu” olmaz mıydı?

Bunlar ve pek çok başka soruların bir gün mutlaka Akar-Fidan ikilisi tarafından yanıtlanması gerekiyor.

Belki de önümüzdeki seçimle yeniden oluşacak TBMM’nin ilk ve en önemli işlerinden biri, doğrudan kendisini hedef alan 15 Temmuz dosyasını yeniden açmak olmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Temmuz 2022

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın