Archive for category Politika Yazıları
ABD Afganistan’da yenildi, nokta
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/08/2021
Kamuoyunun bir bölümünde, ABD’nin Afganistan’dan bir plan çerçevesinde, Taliban’la anlaşarak, asıl büyük oyunu oynamak üzere çekildiği, ortada bir “danışıklı dövüş” olduğu, o plan gereği ABD’nin bir süre sonra daha ağır bir şekilde Afganistan’a geleceği görüşü var…
Bu, daha çok “ABD’nin yenilmezliği” varsayımına dayanan bir bakış: ABD öyle büyük bir güç ki, çekildiyse, yenildiği için değil, bir başka oyunu oynamak için çekilmiştir!
Afganistan’da ne oldu?
Ancak öyle değil. ABD’nin yenilmediğine dayanak yapılan tezler ve antitezleri şunlardır:
1) “ABD çok hızlı çekildi”: ABD hızlı çekilmiş değil, hatta bu çekilme 7 yıllık bir süreç. Çekilme kararını, 2014 yılında, Obama yönetimi aldı. Trump yönetimi bunu uyguladı ve en sonunda 20 Şubat 2020’de Taliban’la “savaş bitti” anlaşması yaparak “tam çekilme” kararı aldı. Biden ise kalan birkaç bin askeri çekerek o kararı uyguladı.
2) “Taliban Kabil’e çok hızlı, kurşun bile sıkmadan egemen oldu”: Doğru ama bu ABD’yle danışıklı dövüşün sonucu değil, ne yazık ki Afganistan’da hâlâ en büyük güç Taliban olduğu içindir. Raşid Dostum gibi Taliban’a alternatif sanılan kişiler, son iki ayda Taliban karşısında ülkeden yine kaçtılar! Kurşun sıkılmadı, çünkü ABD bu savaşı zaten 20 Şubat 2020’de bitirdiğini kabul etti.
3) “ABD Taliban’ı kurdu, Afganistan’ı teslim etti”: Taliban, ABD’nin “yeşil kuşak” projesi içinde SSCB’nin Afganistan’a müdahalesine karşı mücahitleri desteklemesi zemininde doğdu. Ancak en büyük desteği alan grup değildi. Asıl büyük gruplar SSCB’nin çekilmesinden sonra iç savaşa tutuştu. Taliban, Afgan halkına büyük yıkım getiren o iç savaşı fırsata çevirip aralarından sıyrıldı ve 1996’da Afganistan’ın yüzde 90’ına egemen oldu. ABD’nin Afganistan’ı işgal ettiği 2001 yılında ülkeyi Taliban yönetiyordu. Yani sonuçta ABD Taliban’a karşı savaştı. ABD’nin resmi verilerine göre bu savaşta 56 bin Taliban savaşçısı öldürüldü.
4) “ABD’nin Afganistan’da bulunma yararı kalmadı, oyun kurarak çekildi”: ABD Afganistan’a neden geldiyse, aynı gerekçeyle Afganistan’da bulunma yararı hâlâ var ancak buna artık gücü yok. ABD’nin elinden gelse bırakın Afganistan’dan çıkmayı, çevresindeki ülkeleri de işgal etmek ister. 70 yıl önce işgal ettiği Japonya’da hâlâ 50 bin, Güney Kore’de hâlâ 30 bin asker bulunduran ABD, mecbur kalmasa, Afganistan’dan çıkar mı? Tersine, çıkmak zorunda kaldığı için Orta Asya’daki diğer ülkelerde üs arıyor aylardır.
Taliban’a karşı mücadele
Kamuoyu, birincisi AKP’nin 20 yılda toplumu kutuplaştırması, ikincisi de Türkiye’nin bir “siyasal İslamcı” iktidar tarafından yönetiliyor olması endişesi nedeniyle, Taliban konusunda da ikiye bölündü.
Burada temel ilkeleri elden bırakmamak lazım. Bir ülkenin, emperyalist bir devletin işgali altında yönetiliyor olmasından daha kötü bir durum yok. O nedenle “en kötü” Afgan yönetimi bile, ABD işgalinden iyidir. Ancak bu Taliban’ı desteklemek anlamına elbette gelmez. Mesele şu ki, ABD 15 Ağustos 2021’de Afganistan’ı terk ederken, Kâbil’e Taliban dışında egemen olacak bir güç ne yazık ki yoktu. Ancak 16 Ağustos 2021’den itibaren o gücü oluşturabilme zemini doğdu. Hatta ABD’nin 20 yıllık işgali olmasa, belki de Afgan halkı Taliban’a karşı bir odağı çoktan oluşturmuştu. İşgalin bitmesi ve Taliban’a karşı yeni bir güç odağı oluşturma olasılığı için zemin oluşması, Afgan halkının geneli için mevcut koşullarda en iyi durumdur.
Bitirirken: ABD Afganistan’da yenildi ama bu küresel güç mücadelesinde havlu attığı anlamına gelmiyor elbette. Hegemonyası zayıflıyor ama ABD hâlâ askeri olarak en büyük güç. Süpergüçlerin düşüşü, tarihteki örneklerinden görüleceği gibi, bugünden yarına olmuyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ağustos 2021
28 Şubat – 15 Temmuz çarpışması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/08/2021
28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında alınan 18 maddelik tavsiye kararları, Refah-Yol Hükümeti tarafından 13 Mart 1997’de imzalanarak Bakanlar Kurulu kararı haline getirildi. Dolayısıyla ortada “darbe” diyebileceğiniz bir uygulama yok!
Nitekim 28 Şubat darbe değildi; Cumhuriyeti yıkma çabalarını frenleme süreciydi. Ne yazık ki üç yıl sürebildi: Fiilen 1995 yılında başlamakla birlikte, 28 Şubat 1997 kararlarıyla resmiyet kazandı; 10-11 Aralık 1999’da Türkiye’nin AB kapısına bağlanmasıyla da bitti (etkileri birkaç yıl daha sürdü).
“28 Şubat davası” ise Ergenekon ve Balyoz gibi, Türk ordusuna karşı düzenlenen AKP-FETÖ ortak operasyonlarından biriydi.
Öyle ki, davanın iddianame savcısı Mustafa Bilgili, duruşma savcısı Kemal Çetin, iddianameyi kabul eden Hâkim Hakan Oruç, davanın sözde delillerini Genelkurmay karargahından gönderen Genelkurmay Adli Müşaviri Albay Muharrem Köse FETÖ’den hapiste…
28 Şubat’ın hedefi: FETÖ
28 Şubat bin yıl değil, on yıl bile sürse, Türkiye’de ABD destekli 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi yaşanmazdı. Çünkü 28 Şubat, FETÖ’yü hedef alıyordu.
28 Şubat’ın 1997-1999 yıllarında TSK’den uzaklaştırdığı 243 kişiden 72’sinin davaya şikayetçi (müşteki) olarak katılması bile, bu gerçeği ortaya koyuyor.
Dahası, 28 Şubat Fethullah Gülen’e 19 Mart 1999’da soruşturma açtı; Gülen soruşturmanın açıldığı gün ABD’ye kaçtı.
Yani 28 Şubat, 1997-1999’da yapabildiği tasfiyeleri sürdürebilse ve AKP hükümeti eliyle sonrasında tasfiyeler durdurulmasa, FETÖ TSK içinde 15 Temmuz darbe girişimine soyunabilecek kadar etkin olamayacaktı.
28 Şubat ABD ve İsrail’e karşı konumlandı
28 Şubat, ulusal güvenlik ve dış politikada ABD ve İsrail’e karşı konumlanmaydı. O nedenle ABD 28 Şubat’a giden süreçte “Türk ordusu hizadan çıktı” tespitini yapıyordu.
Somutlarsak, 28 Şubat, Türkiye’nin bölge merkezli dış politika yapmasını savunuyordu; Rusya ve İran’la işbirliği gibi…
Somutlarsak, daha sonraki yıllarda AKP hükümetinin kabul ettiği Kürecik Radarı, 1997-1998’de Türkiye’ye dayatılmış, ancak 28 Şubat reddetmişti!
Somutlarsak, 28 Şubat silahlanmada ABD ve NATO’ya bağımlılığı kırmak için hem ulusal silahlanma atağı (Örneğin MİL-GEM) başlatmış, hem de teknoloji transferi yapabilmek ve silah envanterini çeşitlendirebilmek için farklı ülkelere yönelmişti (Örneğin Toros füzeleri Çin’le işbirliğinin sonucudur.)
28 Şubat Gladyo’yla mücadele etti
28 Şubat, 3 Kasım 1996’da Susurluk’taki kazayla ortaya çıkan çetenin üzerine gitti, ilişkileri derinleştirdi ve toplamda Amerikancı Gladyo ile mücadele etti. Türkiye’de adı kontrgerilla ile anılan emniyetçiler, istihbaratçılar tasfiye edildi.
28 Şubat, tarikatları ve cemaatleri, yani irticayı asıl tehdit ilan etti. 28 Şubat, ABD’yle işbirliği içindeki “siyasal İslamcılıkla” mücadele etti.
28 Şubat aynı zamanda “ülkücü milliyetçiliği” de tehdit kapsamına aldı. 12 Eylül’ün Türk-İslam sentezinde “ülkücü milliyetçi” gruplar olarak Gladyo içinde görev alan yapıları dağıttı.
28 Şubat “kayıp silahlara”, özel çevrelerde çoğalan “pompalı tüfek” satış ve alımlarına müdahale etti.
15 Temmuz, 28 Şubat’a darbeydi
Kısacası 28 Şubat darbe değil, Cumhuriyet’i yıkma girişimlerine frendi, sürdürülemedi. 28 Şubat’ın hedef aldığı FETÖ ise AKP iktidarının desteğiyle güç kazandı ve hem orduya karşı kumpas operasyonlar yaptı, hem de en sonunda darbeye soyundu.
Yani 15 Temmuz, bir yönüyle 28 Şubat’a darbeydi!
FETÖ’nün savcıları, hakimleri, bilirkişileri, şikayetçileri ve tanıklarıyla ve albette AKP hükümetinin siyasi desteğiyle yürütülen bir operasyonun, FETÖ’yle “mücadele!” günlerinde sürebiliyor olması ve 14 askerin hapis cezasına çarptırılıyor olması, kuşkusuz siyasal planda birkaç sonuç doğuruyor. Birini belirterek bitirelim:
28 Şubat ile 15 Temmuz’un cumhuriyeti koruma ve yıkma karşıtlığı bağlamında çarpışması sürüyor, sürecek…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ağustos 2021
ABD’yle göç mutabakatı yok mu?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/08/2021
ABD’nin Ankara Büyükelçiliği sosyal medyadan bir mesaj yayınlayarak, tartışılan göç mutabakatı iddiasına yanıt verdi: “ABD Büyükelçiliği, Başkan Biden ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında Afgan mülteciler ya da göçmenler konusunda bir ‘anlaşma’ veya ‘pazarlık’ yapıldığına dair iddiaların tamamen temelsiz olduğunu belirtmek ister.”
Keşke “yalanlamayı” bizim Dışişleri Bakanlığı yapsaydı. Ancak Erdoğan’ın Biden’la görüşmesinde bir tek Kavakçı ailesinden tercüman olduğu için, ne yazık ki görüşmeyi kayıtlara geçiremediler, devlet arşivine ekleyemediler…
Sahadaki durum
Elbette ABD Büyükelçiliği’nin yalanlaması, devletlerarası ilişkiler bakımından önemlidir. Sonuçta kayıtlara geçen resmi bir açıklamadır. Dikkate almak durumundayız.
Ancak…
Sahadaki gerçek ne?
1) ABD Dışişleri yetkilisinin Afgan göçmenler için Türkiye’yi “bekleme odası” olarak işaret eden açıklaması, bakanlığın resmi internet sitesinde hâlâ duruyor. ABD, bir “göç mutabakatı” yapmadan Türkiye’yi “bekleme odası” olarak işaret ettiyse, bu skandaldır ve hesabı sorulmalıdır.
2) “Göç mutabakatının” olmadığı iddia edilmesine rağmen, Afgan göçü, artarak sürüyor.
3) ABD’nin Arnavutluk, Kosova ve Kuzey Makedonya’ya, belirli sayıda Afgan göçmen için barınma ve transit geçiş talebinde bulunduğu, olumlu yanıt aldığı açıklandı. Peki Arnavutluk, Kosova ve Kuzey Makedonya’ya Afgan göçmenler nereden gidecek?
Üç NATO toplantısından çıkan görevler
Gelin en iyisi NATO’nun üç önemli toplantısını anımsayalım:
1) NATO Dışişleri Bakanlarının 14 Nisan 2021 tarihli toplantısından Türkiye’ye “İstanbul Konferansı” görevi çıkmıştı. Buna göre Türkiye, 24 Nisan’da yapılacak Taliban-Afgan hükümeti görüşmesine ev sahipliği yapacaktı. (Taliban, Afganistan’daki tüm yabancı güçler tamamen çekilene dek herhangi bir barış konferansına katılmayacağını duyurduğu için İstanbul Konferansı iki kez ertelendi, sonra da yeni durum nedeniyle yapılamadı.)
2) 15 gün sonra, NATO Savunma Bakanlarının 1 Haziran 2021 tarihli toplantısından Türkiye’ye “Kâbil Havalimanı’nın güvenliğini üstlenme” görevi çıktı. Görevi doğrudan Hulusi Akar’ın mı talep ettiği, yoksa sürmekte olan ikili temaslar çerçevesinde ABD’nin “Türk-Amerikan ilişkilerinin düzelmesi için” yaptığı önerilerin arasında mı olduğu, tam olarak net değil…
3) NATO’nun 14 Haziran 2021’dekli Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirisinin 19. maddesi şöyleydi: “Afganistan’ın dünya ile bağlantısının yanı sıra kalıcı bir diplomatik ve uluslararası varlığın önemini kabul eden NATO, Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’nın sürekli işleyişini sağlamak için…”
Yine bir başka madde de NATO’nun göç sorunuyla mücadelesi vardı…
4) Zirveden sonra yapılan Erdoğan-Biden görüşmesinde de havalimanı bekçiliği görevi netleşti. İktidar kamuoyuna bunu “ABD mali ve lojistik desteği sağlarsa, Afganistan’da görev alırız” diyerek açıkladı. Sonradan askeri heyetler arasında konu müzakere edildi. ABD Savunma ve Dışişleri sözcüleri, Türkiye’nin bu göreve istekliliği nedeniyle minnettar olduklarını açıkladılar vs.
ABD başka, tablo başka söylüyor
Üç NATO toplantısında ortaya çıkan Afganistan görevleri ile Erdoğan-Biden görüşmesinden çıkan “havalimanı bekçiliği” ve Erdoğan’ın “Biden’la mutabık kaldık” mesajı…
Ve Türkiye’ye artan Afgan göçü, ABD’nin Türkiye’yi göç kabul istasyonu olarak işaret etmesi ve ABD’nin Balkan ülkelerinden belirli sayıda Afgan göçmen almalarını talep etmesi…
Tablo bu…
Sizce ABD ile bir göç mutabakatı gerçekten yok mu?
Tamam, ABD “anlaşma yok” diyor, yazılı bir anlaşma elbette olmayabilir; hele de ABD’nin bu iktidarla yazılı olmayan “2 sayfalık 9 maddelik” anlaşmalar yapabilme örnekleri olduğunu anımsarsak…
Sonuç olarak tüm veriler, ortada bir anlaşma olmasa bile, bir mutabakat olduğuna işaret ediyor. Ankara’nın bunu pratikte yalanlayabilmesi, örneğin Afgan göçüne karşı bir önlem almaya başlaması ile, örneğin İran ile bu konuda işbirliği araması ile mümkün olur elbette…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ağustos 2021
ABD Taliban’a isteyerek anahtar teslim etmedi!
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 17/08/2021
Taliban’ın Kâbil’i almasıyla ABD için bir dönem kapanmış oldu: ABD’nin personelini Kâbil’den tahliye görüntüleri, Vietnam’dan kaçış görüntülerini anımsattı…
Ancak o görüntülere rağmen, üstelik Amerikan medyasının “yenilgi” manşetlerine ve dahası ABD’li yetkililerin gerçek tabloyu ortaya koyan açıklamalarına rağmen, Türk kamuoyunun bir bölümünde “ABD yenilmedi, tersine oyun kuruyor” özetli görüşler hakim.
Bu, daha çok “süpergüç olarak ABD’nin yenilmezliği” varsayımına dayalı bir bakış kuşkusuz.
Ama gerçek hiç de öyle değil.
ABD 2014’TEN BERİ ÇEKİLİYOR
ABD, Afganistan’ı isteyerek Taliban’a bırakmış değil. Ortada ABD ile Taliban arasında danışıklı bir dövüş yok.
ABD, hegemonyasının zayıflaması nedeniyle Afganistan’dan çekilme kararını Obama yönetiminin son döneminde almıştı zaten. Trump döneminde de peyderpey çekildi nitekim. ABD 2014 yılından bu yana karada Taliban’la karşı karşıya gelmiyor, sahaya sürdüğü Afgan güçlerine hava operasyonlarıyla destek veriyordu.
Bu sürdürülemez durum sonucunda, Trump Taliban’la 20 Şubat 2020’de, Doha’da anlaşmak zorunda kaldı; o anlaşmanın gereği olarak da Biden tam çekilmeyi uyguladı.
Özetle ortada Afganistan işgalini artık sürdüremeyen ve çekilmek zorunda kalan bir ABD var. Yoksa iş niyetlere kalsa, emperyalist ABD bırakın Afganistan’dan çekilmeyi, Orta Asya’daki tüm ülkeleri işgal etmek ister.
Anımsayın: Büyük Ortadoğu Projesi’ni ilan ettiklerinde birkaç yıl içinde Irak’ı parçalayıp, Suriye’yi yıkıp, sırayı İran’a getirmeyi planlamışlardı. Irak’ı işgal ettiler ama istedikleri gibi üçe bölemediler; Suriye’ye baskıları sürüyor ama Esad’ı yıkamadılar; İran’la ise dönüp dolayıp anlaşmak zorunda kaldılar.
BÜYÜK GÜÇLERİ DOĞRU DEĞERLENDİREBİLMEK
Bardağın sadece dolu kısmına bakarak ABD’nin istediğini aldığını, bilerek Taliban’a anahtarı teslim ettiğini, emperyalizmin yeni bir oyun kurduğunu, bu işin altında bir Amerikan cinliği olduğunu varsaymak da hatalı; bardağın boş tarafına bakarak ABD’nin tamamen havlu attığını savunmak da…
ABD, hegemonyasının zayıflamasına rağmen hâlâ askeri olarak en güçlü ülke ve Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Afganistan’da istediğini tam olarak yapamasa da, bu ülkelere ve etkileri bakımından komşularına zarar vermiş oldu.
ABD hegemonyası zayıflıyor, ABD geri çekiliyor ama mücadele sürüyor.
Emperyalist devletlerin öyle kolayca havlu atması kapitalist sınıfın çıkarları nedeniyle mümkün değil. O nedenle ABD hem güç toplamaya çalışacak, hem müttefik kazanmaya çalışacak hem de elinden geldiği ölçüde hedef ülkeleri karıştırmaya, onlara zarar vermeye çalışacak.
Ancak son tahlilde, önümüzdeki yıllara bakarak belirtelim: ABD hegemonyasının sonu görünüyor ve yeni bir dünya kuruluyor.
ORTAÇAĞDAN ÇIKIŞ YOLU
Öte yandan, Türkiye’deki hükümetin siyasal İslamcı karakteri nedeniyle, kamuoyunun bir bölümünde haklı olarak Taliban yönetimi endişesi var.
Taliban’ın ideolojisinin, yönetim anlayışının elbette onaylanabilir yanı yok. O ideolojinin Türkiye’deki türevleriyle bile mücadele ederken, Afgan halkına o yönetimi reva görmeye hakkımız yok.
Burada konuya temel ilkeler düzleminde bakabilmeliyiz: Son tahlilde, ülkelerin kaderine o ülkelerin yurttaşları karar vermelidir. Neticede en kötü yönetimler bile, başka ülkelerin işgalinden daha iyidir.
Kamuoyunda Taliban karşıtlığının ABD işgali savunuculuğuna, ABD işgali karşıtlığının da Talibanseverliğe dönüşmesi büyük yanlıştır.
Ve en önemlisi: Her toplum, kendi ortaçağından ancak kendi mücadelesiyle kurtulabilir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Ağustos 2021
Erdoğan-Biden mutabakatının sonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/08/2021
Taliban’ın Kâbil’i almasıyla, Erdoğan’ın 14 Haziran 2021’de Biden’la yaptığı “havalimanı bekçiliği” mutabakatı, fiilen bitti.
Artık Türkiye açısından konu, ABD ve NATO’nun çekilmesinin bir parçası olarak, Türk askerinin de Kâbil’den çekilmesidir.
AKP hükümetinin, bu yeni duruma rağmen, mutabakatta ısrar etmesi, mutabakatı sürdürebilmek için Taliban’la bir anlaşma araması, çok daha ağır sonuçlar doğuracaktır.
Erdoğan’dan çok Erdoğancılık yapanlar!
Önce şu konuyu berraklaştıralım: Bazıları “Erdoğan-Biden mutabakatı yok, Türkiye’nin yararına müzakere var” diyor. Bu, olsa olsa “utangaç Amerikancılık” olur. Zira Biden’la yapılan bir mutabakat var; müzakere ise o mutabakatı detaylandırmak ve kesin anlaşmaya dönüştürmek üzere yapılmaktadır.
Erdoğan’dan çok Erdoğancılık yapmanın alemi yok! Zira “Biden’la mutabık kaldık” diyen, Erdoğan’ın kendisidir.
Biden’la görüşmesinden sonraki ilk kabine toplantısının ardından, 22 Haziran’da, “işbirliği, kâr, maksimum fayda, yeni bir dönem…” gibi kavramlar eşliğinde “Biden’la mutabık kaldık” diyen ve bunu kamuoyuna müjdeleyen Erdoğan’dı!
Mutabakat havalimanıyla sınırlı mı?
Asıl sorunumuz şu zaten: “Biden’la mutabık kalınan” konu acaba “havalimanı bekçiliği” ile sınırlı mı? Acaba göç konusunu da içeriyor mu?
Zira ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin, Afganistan’da işbirliği yaptıkları insanlara Türkiye’yi kayıt işlemi için adres göstermesi hâlâ soru işaretleriyle dolu. Sırf 48 saat sonra Kılıçdaroğlu ABD’nin o işaretine tepki gösterdi diye AKP ve Dışişleri’nin “yok öyle bir şey” demesi, yeterince ikna etmiyor.
Çünkü hem Washington’un Türkiye’yi “bekleme ve kayıt salonu” olarak işaret eden açıklaması ABD Dışişleri Bakanlığı’nın resmî sitesinde hâlâ duruyor hem de o işaretin gereği olarak Türkiye’ye Afgan göçü akmaya devam ediyor.
Not 1: Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, ABD yönetiminin, kendilerinden belirli sayıda Afgan göçmen için transit ülke olmalarını talep ettiğini, “yük paylaşımı” karşılığında evet diyebileceklerini açıkladı.
ABD-Taliban anlaşması
AKP hükümeti, ABD’yle, ABD adına Afganistan’da kalma mutabakatı yaparken, ABD yönetimi de Taliban’la “sorunsuz tahliye” için anlaşma yapıyor!
Washington Post’un haberine göre ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad, Katar’ın başkenti Doha’da Taliban yetkilileriyle görüştü ve “Taliban’dan Kabil Büyükelçiliği’ndeki personelin tahliyesine kadar bir şey yapmamasını” istedi!
Dahası, Halilzad Taliban’a, “Tahliye için Afganistan’a gönderdiğimiz askerlerimizle çatışmadan kaçınırsanız, Kâbil’e girişiniz uluslararası toplum tarafından daha rahat kabul görür” dedi.
Bu pazarlıkta uzlaşıya varılmış olmalı ki, Taliban hiçbir sorunla karşılaşmadan rahatça Kâbil’e girdi dün.
Ardından Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani istifa ederken, ülkede “barışçıl bir güç değişimi” olacağı açıklandı. İktidarın Taliban’a devredilmesiyle kurulacak geçiş hükümetine daha önce İçişleri Bakanlığı yapan Ali Ahmed Celali’nin başkanlık edeceği duyuruldu.
Yok hükmündeydi, fiilen de bitti
Peki ABD Taliban’la anlaşırken ve Taliban “barışçıl güç değişimi” ile hükümet olurken, Türk askeri neden hâlâ Kabil’de?
Ya da şöyle soralım: Türk askeri Kâbil Havalimanı’nı kime karşı koruyacak?
ABD kaçarken, AKP hükümetinin Türk askerini Kâbil’de tutmayı sürdürmesi kabul edilemez!
Erdoğan ile Biden’ın “havalimanı bekçiliği” mutabakatı zaten yok hükmündeydi, şimdi Taliban’ın Kâbil’i almasıyla fiilen de geçerliliğini yitirmiş oldu: O nedenle Türk askeri hızla dönmelidir.
Not 2: Makaleyi gazeteye teslim ettiğimde henüz bu konuda Ankara’dan bir açıklama yapılmamıştı…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ağustos 2021
Avrupa’nın istilasını önleyen tampon ülke
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/08/2021
6 milyona ulaşan sığınmacı varlığı, ekonomisi parlak olmayan 80 milyonluk bir ülkede ciddi sorundur. İster meseleye insan hakları gözlüğü ile bakın, isterseniz milliyetçi bir gözlükle…
Yüksek işsizlik oranına sahip, asgari ücretin yoksulluk sınırının çok altında olduğu, borcun borç ile çevrildiği bir ülkede, nüfusun yüzde 7’sine ulaşmış bir göçmen varlığı, hızla çözülmesi gereken bir sorundur.
Daha büyük sorunların ortaya çıkmaması için, yabancı karşıtlığının oluşmaması için, sorunun kırılmaya ramak kalmış bir fay hattına dönüşmemesi için, hızla çözüm aranmalıdır.
Altındağ’daki vahim olaylar, hepimiz için uyarıcı olmalıdır.
Yeni Osmanlıcığın göçmen politikası
Ne yazık ki tabloyu bizim için iki kere sorunlu hale getiren, “daha çok göçmen alacağız” diyen bir iktidarın başta olmasıdır. Zira bu durum “çözüm ama nasıl” sorusundan önce “çözüm ama kiminle” sorusunu önümüze koymaktadır.
Önümüzdeki ay başında yayımlanacak olan göç konulu kitabımda ayrıntılı inceledim: Bu iktidar emperyalizmle uyumlu Yeni Osmanlıcılığının “genişleme” hayaliyle göçmenleri bir kart olarak gördü; ümmetçi ideolojisinin bir yansıması olarak göçmenleri çeşitlilik olarak gördü; Neo-Abdülhamitçiliğinin yansıması olarak göçmenleri Batı’yla pazarlığının bir kartı olarak gördü…
Sonuç: AKP hükümetinin başbakanının “övünerek” söylediği gibi, Türkiye Avrupa’nın istilasını önleyen bir tampon ülke haline geldi!
Başbakanın Sözleri
24 Kasım 2016’da TRT’de gazetecilerin karşısına çıkan Başbakan Binali Yıldırım, Avrupa’nın güvenliğini sağlayan bir ülkenin başbakanı olmakla övündü: “Düşünün, Türkiye olmazsa ne olacak? Bütün bu Ortadoğu’dan, kargaşanın, savaşın yaşandığı bölgelerden akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek ve çok büyük bir sorunla yaşamak zorunda kalacaklar. Türkiye buradan bütün bu sorunları, kendi içerisinde yönetebilen bir ülkedir. Avrupa’nın bunu görmesi lazım.”
Yani AKP’nin başbakanı Binali Yıldırım, 5-6 milyon mültecinin Avrupa’yı istila etmek yerine kendi yönettiği ülkeyi istila ediyor olmasını, övünülecek bir politika olarak anlatıyor!
Emperyalist göç stratejisi
Eskiden Türkiye göç konusunda transit ülkeydi; Asya’dan ve Ortadoğu’dan göçlerde, Avrupa’ya ulaşmak isteyen göçmen için bir geçiş ülkesiydi. İstasyondu; göçmenlerin bir kısmı durakta iner, çoğunluğu Avrupa duraklarına hareket ederdi.
AKP hükümeti Türkiye’yi “son durak” yaptı: 16 Aralık 2013 tarihinde AB’yle imzaladığı “Geri Kabul Anlaşması”ndan sonra Türkiye artık “göçmen deposu” oldu!
Türkiye şimdi de ABD’nin işbirliği yaptığı Afganlara göç için işaret ettiği bir ülke olarak “bekleme odası” haline geliyor!
Sadece şu iki örnek bile, Türkiye açısından göç meselesinin sıradan bir mazlumlara kapı açma olayı olmadığını, “emperyalist bir göç stratejisi” ile karşı karşıya olduğumuzu göstermeye yetmektedir.
Çözüm için önce iktidar değişikliği
Bu iktidarla sorunu çözemeyeceğimiz gibi, sorunun daha da büyüyeceği ortada. Baksanıza, Erdoğan daha birkaç gün önce, “Finansını iyi yönettiğimiz için alıyoruz, finansını iyi yönetmeye devam ederek daha da mülteci alacağız” dedi!
Evet, açık ki bu iktidarla göçmen sorununa çözüm bulabilme şansımız yok. Çünkü sorunun kaynağı soruna çözüm bulamaz.
Türkiye’nin göç sorununun kaynağı birincisi ABD ve AB’nin emperyalist politikalarıdır, ikincisi de o politikalarla işbirliği yapan AKP hükümetidir! Sorunun kaynağı olan ABD, AB ve AKP yerine göçmenleri suçlamak ve mazlum göçmenle emperyalizm işbirlikçisi göçmeni aynı kefeye koyarak kategorik bir göçmen karşıtlığı yapmak büyük yanlıştır.
Çözüm için sıraladığımız 1) Ankara’nın Şam ile anlaşabilmesi de, 2) Türkiye ile Suriye’nin ortak bir ekonomi alanı inşa ederek Suriyelilerin vatanlarına dönüşünü sağlayabilmesi de, 3) Ankara’nın AB’yle imzaladığı geri kabul anlaşmasını yırtıp Batı’yı doğurduğu göç sorunuyla yüzleşmesini sağlaması da ancak bir iktidar değişikliğiyle mümkün!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ağustos 2021
İktidarın onuru(!) ve havalimanı bekçiliği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/08/2021
Kabil Havalimanı’nın Afganistan’ı terk eden ABD açısından önemi nedir? ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price açıklıyor: “Bir havalimanı olmanın ötesinde öneme sahip. Önemi, ticari ve hava taşımacılığının ötesinde. Kabil’de güvenli bir havalimanın olması bizim açımızdan bölgede diplomatik olarak da bulunmanın önemli bir noktası. Dolayısıyla bu havalimanının güvenli bir şekilde işlevini sürdürmesi bizim açımızdan son derece önemli.”
Peki havalimanı ABD açısından bu kadar önemli madem, neden kendisi korumuyor? Neden AKP hükümeti ABD için çok önemli olan bu işe talip?
ABD görevine istekli olmak!
Daha üç gün önce AKP iktidarı, yönetiminden medyadaki kalemlerine kadar esip gürlüyordu: Halk, nasıl olur da yangın nedeniyle dünyadan yardım isterdi, onurları kırılmıştı!
Otel görevlisine “beni tercih et” maskesi takarak turizm reklamı vermeleri onura dokunmamıştı ama yangın nedeniyle yardım istenmesi onurlarını kırmıştı!
Evet, daha üç gün önce “onur” edebiyatı yapanlar, ABD adına havalimanı bekçiliğine talip olmaktan da hiç rahatsız değiller!
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price’ın “Türk ortaklarımızın Kabil Havalimanını korumak konusunda istekli olmalarından son derece memnunuz” (10.8.2021) sözleri de onurlarına dokunmuyor! Pentagon Sözcüsü John Kirby’nin “Türkiye’nin Kabil Havalimanı konusunda istekli olmasına minnettarız” (13.7.2021) demesi de onurlarına dokunmamıştı!
Erdoğan’ın fırsat gördüğü görev
AKP hükümeti mevcut sorunlara rağmen, ABD ve AB desteği alabilmek adına bu göreve talip olmayı, çok önemli fırsat olarak görüyor.
Bu fırsat sayesinde S-400 basıncını azaltmayı, bu fırsat sayesinde Batı’dan borç ve kredi musluklarını açabilmeyi umuyor. Seçim kazanabilmesi için para akışını ve Batı desteğini olmazsa olmaz görüyor.
Haliyle ABD de bunu görüyor. Nitekim Biden’ın 14 Haziran’da Erdoğan’la “havalimanı bekçiliği” konusunda “genel mutabakata” varmalarından bu yana, S-400 basıncı hafiflemiş durumda…
Kabil görevinin altı sorunu
Ancak AKP hükümeti açısından altı sorun var:
1) NATO misyonunun bittiği şartlarda Kabil’de Türk askeri bulundurmak, mevcut tezkereyle mümkün değil. Cumhurbaşkanı kararı yetmeyeceği ve anayasaya aykırı olacağı için yeni bir TBMM tezkeresi şart.
2) ABD’nin kendi işbirlikçisi Afganlar için Türkiye’yi “bekleme istasyonu” gibi işaret etmesi ve hızla artan Afgan göçü, bunun kamuoyunda doğurduğu tepki, AKP hükümetine kendi tabanından bile basınç oluşturuyor.
3) Kabil havalimanı bekçiliği, her ne kadar AKP buna “işletmecilik” dese de, başladığı anda Türk askerini havalimanından Batı büyükelçiliklerine kadar olan bölgeyi koruma göreviyle karşı karşıya getirecek.
4) Taliban, pek çok kez Türkiye’nin Kabil Havalimanında bulunmasını kabul etmediklerini, ABD’yle anlaşmanın gereği olarak Türk askerlerinin de çekilmesi gerektiğini açıkladı.
5) AKP hükümeti, ABD adına görevini sahada kolaylaştırabilmek için Pakistan’ı, AB desteğini alabilmek için de Macaristan’ı görevine ortak etmeye çalışıyor ancak henüz istediği sonucu alamadı.
6) AKP hükümeti, görevin zorluğu ve Taliban’la karşı karşıya gelme riskinin yüksekliği nedeniyle, ABD’den hava desteği başta askeri destek istiyor. Mali ve lojistik destek istediklerini de zaten açıklamışlardı.
İşte bu altı madde nedeniyle 14 Haziran’dan bu yana Washington ile Ankara arasında, ağırlıkla savunma bakanları üzerinden müzakere/pazarlık sürüyor.
Kamuoyu tepkisi
AKP hükümeti, oldukça sıkışmış durumda: Bir yanda iktidarını koruyabilmek için Batı’nın siyasi ve ekonomik desteğine ihtiyaç duyuyor ama bir yandan da o desteğin karşılığında talip olduğu havalimanı bekçiliği görevinin doğurduğu göç krizi sorunları nedeniyle içeride tepki görüyor ve kan kaybediyor.
Türkiye kamuoyunun bu tepkiyi sürdürmesi; hem Mehmetçiğine reva görülen havalimanı bekçiliğinin engellenmesi için hem de ABD’nin Türkiye’yi işaret etmesiyle yoğunlaşan Afgan göçünün kesilebilmesi için hayati önemde…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ağustos 2021
Göç sorununa çözüm: Türkiye-Suriye Ortak Ekonomi Alanı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/08/2021
AKP hükümetinin İhvancı dış politikası sonucu ülkemizde bulunan resmi 3.6, gayri resmi 5 milyon Suriyeli sorunu nasıl çözülecek?
İktidarın -en azından bir kısmını bile- gönderme niyeti yok. Tersine Erdoğan “finansını iyi yönettiğimiz için alıyoruz, finansını iyi yönetmeye devam ederek daha da alacağız” diyor.
Açık ki iktidar açısından göçmen, finansal bakımdan iki yönlü öneme sahip: Birincisi ucuz işgücü olarak, ikincisi de Türkiye’yi tampon ülke yapıp karşılığında AB fonları, Batı kredi ve borcu alarak.
AKP’li Yasin Aktay’ın ve Mehmet Özhaseki’nin “Suriyelileri gönderirsek ekonomi çöker” özetli çıkışları, hiç kuşkusuz gerçeğin bir yönüne, bu finans yönüne işaret ediyordu. Yaklaşık 1 milyon Suriyelinin ucuz işgücü olarak asgari ücretin altında çalıştığı şartlar, egemen sınıfın ve o sınıfın siyasi temsilcisi olan AKP’nin işine geliyor. Dahası bunu zam isteyen sendikalı işçilere karşı kullanıyorlar.
Suriyelileri ikna sorunu
Baştaki soruya dönersek: 5 milyon Suriyeli sorunu nasıl çözülecek? Üstelik kapıda Afgan göçmen sorunu da var…
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu başta olmak üzere kimi muhalefet liderleri, haklı olarak “Ankara-Şam anlaşması” gerektiğini belirtiyorlar. Biz de öyle düşünüyoruz. Çünkü o anlaşma, en azından yeni Suriyeli gelişlerini durduracaktır.
Fakat temel sorun şu: Mevcut Suriyeliler nasıl gönderilecek? Zorla sınır dışı uluslararası hukuk bakımından uygulanabilir değil. Mevcut Suriyelilerin en azından bir bölümünü ikna ederek ülkelerine gönderme dışında bir şansımız yok.
Peki İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e gelip yerleşmiş, iyi kötü iş bulmuş, ev tutmuş, burada doğan çocuğu burada okula bile yazılmış Suriyelileri geri dönüşe nasıl ikna edeceğiz?
İstanbul’daki, Ankara’daki Suriyeli, sırf Ankara ile Şam nihayet barıştı diyerek Hama’ya, Humus’a döner mi?
Suriyelileri ikna projesi
Evet, Ankara mutlaka Şam’la anlaşmalı. Ama nasıl anlaşmalı? Önerim şu:
Ankara Şam’la şu hedefle anlaşmalı: Türkiye’nin Suriye’ye komşu bölgesi ile Suriye’nin Türkiye’ye komşu bölgesi bir “ortak ekonomi alanı”na ya da “ekonomik işbirliği bölgesi”ne dönüştürülmeli.
Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), bu proje için geliştirilmeli ve Türkiye-Suriye sınır bölgesinde, her iki sınırdan kabaca 100 km derinlikte olmak üzere toplam 200 km eninde bir alan, endüstriyel tarım merkezli ama içinde çeşitli noktalarda organize sanayi bölgelerinin de olduğu, zamanla birkaç teknopark da içerecek şekilde geniş bir ekonomik alana dönüştürülmeli…
Bu hem Türkiye’nin güneydoğusunu hem de Suriye’nin kuzeyini kalkındıracak bir hamle olacaktır.
Türkiye, Suriye’nin kuzeyinin imarında rol alacak, yeni konutlarla bu geniş bölgeyi geri dönüşe hazırlayacaktır.
Kısacası, İstanbul’daki, Ankara’daki, İzmir’deki Suriyeli, ülkesinde barınma ve iş sorununun çözüldüğünü gördükçe, geri dönüşe ikna edilebilecektir.
Türkiye’nin hükümet sorunu
Fakat bunun için de yapılması gerekenler var elbette: AKP hükümetinin “Esad’la barışma” ihtimali hâlâ pek olası görünmüyor. Türkiye’nin öncelikle komşusuyla yeniden barışacak bir iktidara ihtiyacı var!
İktidar, Esad yönetimini yıkamayacağını en sonunda gördü ama hâlâ İdlib üzerinden bir nüfuz alanı siyaseti izliyor. Şartlar oluştuğunda ya da mecbur bıraktığında, Suriye’nin kuzeybatısındaki ÖSO bölgesini, Suriye’nin kuzeydoğusundaki YPG bölgesine karşılık ABD’yle pazarlık yapabileceği bir kart olarak görüyor.
Kuşkusuz, Esad’ı yıkma hedefi gibi bu da tutmayacak bir hedef. Ancak bu hedef sürdükçe, mevcut Suriyelilerin en azından bir bölümünü gönderme şansını yitirdiğimiz gibi, yenilerinin de gelmesinin önü açılmış oluyor.
O nedenle Türkiye’nin öncelikle AKP iktidarından kurtulma sorunu var.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ağustos 2021
Devlet – komplo ilişkisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/08/2021
AKP’li Mehmet Metiner’in yangınlarla ilgili “görüşü” şu: “Bu yangınların arkasında üst akıl var. Yangınlar Türkiye’nin ekonomisine ve Erdoğan hükümetinin algısına yöneltilmiş bir terör saldırısından ibarettir” (Yeni Şafak, 6.8.2021).
Devletler ile komplo teorileri arasında ters orantı vardır. Devletler ne kadar güçlü olursa, felaketler karşısında o kadar az komploya başvurulur. Çünkü:
1) Devlet güçlüyse, zaten felaket olmadan önlem almıştır ve felaket olduğunda da hızla kontrol eder, hasarı azaltır. Böylece “arkasında üst akıl var” gibi komplolara sığınmaz.
2) Devlet güçlüyse, karşılaştığı felaketin gerçek failinin kim olduğunu zaten saptar ve öyle “üst akıl” gibi soyut özneye gönderme yapmadan somut faile işaret eder. İşaret etmekle kalmaz, hesap sorar.
Devlet özelleştirildi
Depremlerde, yangınlarda, sellerde duyduğumuz “hani bu devlet” çığlığı, sıradan bir feryat değildir; aslında liberalizmin “her şey özel olmalı” anlayışına isyandır. Çünkü devletin/kamunun uçağı ve iş makinaları başta her türlü aracının olması gerektiği felaket anlarında daha çok anlaşılır.
Güçlü devlet, güçlü ekonomisi, güçlü ordusu, güçlü demokrasisi, güçlü kurum ve işletmeleri olan devlettir ama aynı zamanda güçlü devlet, felaketlere hazırlığı olan, gerekli ekipmanı olan, felaket anında dış yardıma ihtiyacı kalmayan devlettir.
Özal’la başlayan, Demirel-Çiller’le süren ve Erdoğan’la zirve yapan özelleştirme, son tahlilde devleti güçsüzleştirme işidir. Her felakette bu gerçekle daha çok karşılaşıyoruz.
O zaman da geriye şu kalıyor: Devleti yöneten hükümet eleştirilmesin, AKP-THK anlaşmazlığı nedeniyle yangın söndürme uçaklarının kullanılamadığı konuşulmasın, tedbirsizlik, beceriksizlik ve yönetim sorununa tepki gösterilmesin diye 40 komplo ile 40 takla atılıyor…
Güçlü devlet bilimle hareket eder
Ormanları ABD’nin yaktığı, PKK’nin yaktığı konuşuluyor sosyal medyada. İkisi de şaşırtmaz. Çünkü nükleer kaygı nedeniyle savaşlar biçim değiştirdi. Elektrik santrallerine sabotajdan orman kundaklamaya kadar her türlü “terör faaliyeti” emperyalist yöntemlerin içindedir.
Ancak güçlü devlet, bunu saptar ve gereğini yapar. Cumhuriyet Savcılıklarının açtığı soruşturmalardan henüz böyle bir sonuç çıkmadı. Kaldı ki Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli 20 gün önce “çakmak yaksalar haberimiz oluyor” demişti, “İHA’lar ve 776 gözetleme kulesiyle yangınlara müdahale eden Türkiye’nin bu alanda lider ülke olduğunu” söylüyordu (Türkiye, 13.7.2021).
Ve bilim, günler öncesinden uyarıyordu. Hava sıcaklığının mevsim normallerinin çok üzerinde seyredeceği, bu nedenle önceki yıllardan daha fazla orman yangını çıkacağı anlatılıyordu. Tam da bu nedenle orman yangınları sadece Türkiye’de değil, Yunanistan, İtalya ve İspanya’da da felaket düzeyinde yaşanıyor. ABD’de bile California eyaleti üç haftadır yanıyor.
Aslında bu tartışmaları geçen yılki yangınlar sırasında da yaptık, önceki yıl da yaptık. Örneğin Em. Hava Tümg. Beyazıt Karataş’ın 2019 yangınları sırasında Pakdemirli’nin uçak açıklamalarına verdiği yanıtlara ve hükümetin almadığı tedbirlere dikkat çektiği konuşmasını bulup izleyin; bugün de geçerlidir.
Hükümet yönetememektedir
Tablo şu dört örnekle özetlenecek kadar vahimdir:
1) Erdoğan, “Yerleşim bölgelerindeki yangının sorumluluğu büyükşehir belediyesinin” dedi. Oysa yangın ormanda başladı, yerleşim bölgelerine ulaşana kadar sorumluluk devletindi. Bu söz, hükümetin söndüremediği yangının sorumluluğunu belediyeye atma acizliğidir!
2) Yangınlar başlar başlamaz, TOKİ yangından sonra yapacağı evlerin reklamına başladı. AKP’li Gündoğmuş Belediye Başkanı Mehmet Özeren de TOKİ reklamı yaptı: “Evleri kullanılamaz hale gelenler için TOKİ tarafından cüzi faizlerle 20 yıl ödemeli evler yapılacak. Çok eski evi olan vatandaşlar keşke bizim de evimiz yansaydı diyecekler.”
3) Yangının daha ilk günlerinde, 30 Temmuz’da, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “milletimiz cömerttir” diyerek “yardım hesabı açılacağını” duyurdu. Erdoğan, yangın bölgesinde -seçim propagandası sırasında yaptığı gibi- vatandaşa otobüs üstünden çay paketi dağıttı.
4) Ve RTÜK, yangın genelgesi yayınlayarak, televizyonlara “yanan yerleri değil, sönen yerleri gösterin, kaos isteyenlere hizmet etmeyin” talimatı verdi.
Son söz: Akıl ve bilimle hareket azaldıkça, “üst akıl” arama işi çoğalıyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ağustos 2021
Kılıçdaroğlu’nun ‘göç mutabakatı’na tepkisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/08/2021
ABD Dışişleri Bakanlığı, 2 Ağustos günü yaptığı açıklamayla, risk altındaki Afganların tahliyesi çalışmalarının kapsamını genişlettiğini duyurdu. ABD bunun için “Mülteci Kabul Programı” kapsamında “Öncelik 2” kategorisi başlattı. ABD’yle çeşitli yollarla işbirliği yapmış binlerce Afgan ve birinci dereceden aile üyeleri bu kategoriye alındı.
Yaklaşık 20 bin Afgan’ın, Özel Göçmen Vizesi kapsamına girme aşamasında olduğu, bu yeni kategori ile birlikte toplam 50 bin Afgan’ın ABD’ye alınacağı hesaplanıyor.
Gelelim bizi ilgilendiren kısmına…
ABD Afgan göçmenlere Türkiye’yi işaret etti
ABD Dışişleri yetkilileri, bu yeni programla ilgili brifingde, göç eden Afganlara Türkiye’yi işaret etti. Dışişleri yetkilisi aynen şöyle dedi: “Açıkçası, insanlar kuzeye giderlerse veya İran üzerinden Türkiye’ye giderlerse -Türkiye’ye bazı varışlar zaten gördük- bu insanlar hem ülkeye girme hem de hükümete veya BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne kaydolma fırsatına sahipler.” (www.state.gov, 2.8.21).
Peki ABD ile Türkiye arasında bu konuda varılan bir mutabakat var mıydı? Biden ile Erdoğan’ın 14 Haziran’daki görüşmesinde bu konuda da bir mutabakat oluşmuş muydu? Hem Biden hem Erdoğan “Kabil Havalimanının güvenliğini Türkiye’nin üstlenmesi” konusunda bir genel mutabakata vardıklarını açıklamışlardı ama bununla bağlantılı olarak bir “göç mutabakatı” da yapmışlar mıydı?
2 Ağustos ve 3 Ağustos gün boyu Dışişleri Bakanlığı’ndan ABD’nin açıklamasına bir “yanıt” gelmemesi, haliyle kuşkuları arttırdı. Gerçi varsa bile bir mutabakat, Dışişleri’nin bilgisi dahilinde olmaması da mümkündü. Çünkü Erdoğan, 2003 yılında başlattığı “Dışişleri yetkilisi olmadan görüşme” geleneğini çeşitli yollarla sürdürüyordu!
Kılıçdaroğlu: Biden-Erdoğan anlaşmasını tanımıyoruz
ABD’nin açıklaması ve AKP hükümeti ile Dışişleri’nin yanıtsızlığı sonrasında, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 3 Ağustos günü bitmek üzere iken, saat 23.09’da sosyal medyadan bu konuda sert bir açıklama yaptı:
“ABD Afganistan’da kendisine hizmet etmiş, Taliban’ın düşman olarak gördüğü 19.000 Afgan’ı ve aile üyelerini (toplamda 53.000 kişi) ülkesine almaya karar verdi. 1 milyona yakın destekçisine de hedef ülke olarak İran üzerinden Türkiye’yi gösterdi. Bunlar Taliban’dan kaçan gençler. Öncelikle şu aşikardır ki; Erdoğan son yaptığı görüşmede ülkemize bu Afgan sığınmacıları kabul etmiştir. Toplantıya devlet mekanizmalarının dışından, Kavakçı ailesinden getirilen genç tercümanın sebebi de belli olmuştur. Erdoğan bunun duyulmasını engellemek için bunu yapmıştır.”
Kılıçdaroğlu bu sözlerinin ardından asıl önemli çıkışını yaptı: “ABD’ye sesleniyorum: Erdoğan ile yaptığınız bu anlaşmaları, geleceğin iktidar üyesi ve ülkeyi yönetecek ittifak olarak asla kabul etmiyoruz. Kendisine ne dediyseniz, neler söylediyseniz, bunlar Erdoğan’ı bağlar, Türkiye Cumhuriyeti’ni bağlamaz.”
Dışişleri’nden zorunlu açıklama
ABD’nin 2 Ağustos’ta yaptığı açıklamaya o gün ve 3 Ağustos günü boyunca sessiz kalan Dışişleri Bakanlığı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu önemli çıkışı üzerine, 35 dakika sonra, 23.44’te bir açıklama yapmak zorunda kaldı.
Dışişleri, ABD’nin 2 Ağustos duyurusunda Afgan göçmen kabul programına başvuru için Türkiye’yi de işaret ettiğini, bunun göç krizine neden olacağını ve ABD’nin Türkiye’ye danışmadan aldığı bu sorumsuz kararın kabul edilemeyeceğini belirtti. Dışişleri ayrıca ABD’nin bu göçmenleri doğrudan uçaklarla nakledebileceğini söyledi.
Özetle Kılıçdaroğlu’nun gece yarısı çıkışı en azından Dışişleri’ni bu konuda bir açıklama yapmaya itti ve böylece ABD’nin Türkiye’ye “göçmen kayıt sorumluluğu” vermesine itiraz geldi.
Göç mutabakatının varlığı sorgulanmalı
Tabi Dışişleri’nin bu açıklaması, ABD ile Türkiye arasında, daha doğrusu Biden ile Erdoğan arasında bir “göç mutabakatı” olup olmadığını netleştirmiyor.
Erdoğan’ın ABD ve NATO’nun Afganistan’dan çekildiği şartlarda, Batı’dan siyasi ve ekonomik destek alabilmek adına “Kabil Havalimanının güvenliğini üstlenme” görevine talip olması, “Afgan göçü” sorununu zaten tetiklemişti. 14 Haziran’dan bu yana ülkemize Afgan göçünün arttığı ortada.
CHP’nin ve diğer muhalefet partilerinin “göç mutabakatı” meselesini sorgulayan bir politik hat oluşturmaları, Türkiye’nin önündeki bu büyük sorun bakımından hayatidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ağustos 2021