Archive for category Politika Yazıları
Ortadoğu’da iki zıt normalleşme
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/05/2021
Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı “normalleşme” özetle şöyleydi:
– Körfez ülkeleri İsrail’le normalleşecek.
– Bölgede İran’a karşı İsrail-Mısır-Suudi Arabistan ekseni oluşturulacak.
– Bu siyasi ittifakın “Ortadoğu NATO’su” olacak.
Bu konularda oldukça önemli ilerlemeler kat edildi. İsrail Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Sudan ve Fas’la normalleşti. Suudi Arabistan’la gayriresmi olarak zaten normelleşmişti, adım adım resmiyete taşımaya başladı. Oluşturulan yeni ekseni Doğu Akdeniz’e taşıdılar. Hatta Türkiye’nin müttefiki Katar’ı da Körfez-Katar barışıyla sürece dahil ettiler. Bir tek “Ortadoğu NATO’sunu” oluşturamadılar.
İkili normalleşme hamleleri
ABD’nin “İsrail’in güvenliği” ana hedefli bu normalleşme sürecini, şimdilerde zıt yönde bir başka normalleşme süreci izliyor. Özetlersek:
– Suudi Arabistan – İran normalleşme girişimi: Suudi Arabistan ve İran istihbarat şefleri iki kez Bağdat’ta görüştü. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Bin Selman, İran’la iyi ilişkiler kurmak istediklerini söyledi.
– Suudi Arabistan – Suriye normalleşme girişimi: Suudi İstihbarat Şefi Hamid Humeydan Şam’da Devlet Başkanı Beşşar Esad ve Ulusal Güvenlik Büro Başkanı Ali Memlük ile görüştü.
– BAE – Suriye normalleşme girişimi: BAE Şam’daki büyükelçiliğini yeniden açtı. BAE’nin Dışişleri ve Uluslararası İşbirliğinden Sorumlu Bakanı Abdullah bin Zayed el Nahyan, Suriye’nin Arap Ligi’ne dönmesinin “kaçınılmaz” olduğunu söyledi.
– Türkiye – Suudi Arabistan normalleşme girişimi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ramazan bayramı dolayısıyla tebriklerini iletmek üzere” Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz El Suud ile görüştü.
– Türkiye – Mısır normalleşme girişimi: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Ramazan ayını tebrik amacıyla” Mısır Dışişleri Bakanı Semih Şükrü’yü aradı. Ardından iki ülke dışişleri heyetleri 5-6 Mayıs’ta Kahire’de biraraya geldi. Çavuşoğlu,”ilişkileri normalleştirmek için atılabilecek adımlar konusunda görüşmelerin devam edeceğini” açıkladı.
– Türkiye – BAE normalleşme girişimi: BAE’nin Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Enver Gargaş, Türkiye ile karşılıklı olarak egemenliğe saygı çerçevesinde normalleşmek istediklerini söyledi.
Türkiye-Mısır normalleşmesi
Kuşkusuz masadaki tüm sorunların çözümü mümkün değil. Dahası, normalleşme sürecinde, ilk duruma dönme olanağı da artık yok. Ancak her durumda bölgenin istikrarı adına bu ülkelerin belli çıkarlarda ortaklaşarak normalleşmesi, oldukça yararlıdır.
Bu normalleşme girişimleri içinde, sonuca etkisi bakımından bizim için en önemlisi Türkiye – Mısır normalleşme girişimidir. Mısır medyasına göre Kahire’nin masaya koyduğu üç dosya var:
– Türkiye’nin Müslüman Kardeşler (İhvan) dosyasını tamamen kapatması. (Türkiye bu konuda geçen haftalarda bazı adımlar attı ve İhvan’ın yayınlarına kısıtlama getirdi.)
– AKP iktidarının Mısır ve Arap ülkelerinin içişlerine karışmaması.
– Türkiye’nin Libya, Suriye ve Irak’taki askerlerini çekmesi.
En önemli dosyanın üçüncüsü olduğu görülüyor. Ancak müzakereler başlarken masaya pek çok ülkedeki askeri varlığın sorun olarak konulması, “yüksek elle müzakereye başlama” isteğinden öte bir anlam ifade etmiyor. Zamanla sadece Libya’daki askeri varlık konusu müzakere edilecektir. Kahire’yle eşzamanlı Batı da bu konuda baskı yapmaktadır. Son olarak Almanya Başbakanı Angela Merkel, Erdoğan’a “Libya’da bulunan yabancı kuvvetlerin ülkeden çekilmesi” çağrısı yaptı.
Ankara’nın bu konuda Mısır’la normalleşme sürecinde esas alacağı ana çıkarı, Libya’yla yapılan MEB anlaşmasını korumak olmalıdır.
ABD’nin boşluğu fırsat dönemi açtı
Kuşkusuz bu normalleşme, tek tek ülkelerin kendi çıkarlarının gereğidir. Ancak bunun hangi zeminde olabildiği de önemlidir.
O zemin, ABD’nin Ortadoğu’daki ağırlığını azaltmak zorunda kaldığı zemindir. 2,5 savaş konseptinden 1,5 cephede savaş konseptine gerileyen ABD, ağırlığını Çin ve Rusya cephelerine vermeye çalışıyor. İşte bunun gereği olarak Suudi Arabistan’ın Yemen savaşına silah satışını durdurdu, İran’la nükleer müzakere döndü vb.
ABD’nin boşluğunu askeri olarak Rusya’nın, ekonomik olarak Çin’in doldurmaya başladığı yeni bir Ortadoğu şekilleniyor özetle…
Bu, Ankara için de bir fırsat dönemidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mayıs 2021
Bahçeli’nin on altı sabıkası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/05/2021
2015’te yitirdiğimiz Ergenekon kumpası mağdurlarından değerli hukukçu ve gazeteci Emcet Olcaytu, AKP’nin 2002 yılında tek başına iktidar olmasını sağlayan sürecin sorumlularından birinin de Devlet Bahçeli olduğunu saptayarak, “siyasi sabıkalarını” ortaya koymuştu.
Devlet Bahçeli’nin Dokuz Sabıkası ismiyle Kaynak Yayınları tarafından 2006 yılında basılan kitap, Bahçeli yönetimindeki MHP’nin pozisyonunu en net sergileyen çalışmaların başında geliyordu.
Olcaytu’nun saptadığı dokuz sabıka
Emcet Olcaytu, Bahçeli’nin “siyasi sabıkalarını” madde madde şu sorularla ortaya koyuyor ve belgeleriyle yanıtlarını veriyordu:
1) Bahçeli, küreselleşmeyi mi yoksa ulusal menfaatlarımızı mı savundu?
2) Bahçeli, AB konusunda gerçekçi mi yoksa hayalci mi davrandı?
3) Bahçeli, Kuzey Irak’taki Barzani devletine nasıl yardım etti?
4) Bahçeli, IMF ve Dünya Bankası operasyonlarına nasıl teslim oldu?
5) Bahçeli, ülkücü tabanı neden ve nasıl kandırdı?
6) Bahçeli, Türkçülerle neden ters düştü?
7) Bahçeli, Karen Fogg‘un casusluğuna neden göz yumdu?
8) Bahçeli niçin erken seçim istedi?
9) Bahçeli, Telafer katliamına niçin sessiz kaldı?
Erdoğan’ı başbakan yaptı
Kitap 2006 yılında yayımlandı. Birkaç yıl sonra Emcet Olcaytu Ergenekon kumpasıyla hedef alındı. 26 ay hapis yattı. Ancak sağlığı oldukça bozulmuştu ve gördüğü tedaviye rağmen 2015’te aramızdan ayrıldı.
Zaman zaman Gazeteci Hasan Bögün’le birlikte kendisini evinde ziyaret eder, siyasi gelişmeleri tartışırdık. Bahçeli’nin sabıkalarının artışını, yani kitabının genişletilmesi gerektiğini konuşurduk. Sağlığı elvermedi ne yazık ki…
Oysa Bahçeli’nin sicilindeki “siyasi sabıkalar” 2006’dan sonra daha da artmıştı.
ABD-AB’nin ekonomik krizle ve DSP’yi bölerek yıkamadığı Ecevit Hükümeti’ni koalisyonu bozarak yıkan Bahçeli, sadece Erdoğan’a başbakanlık yolu açmakla kalmamış, adım adım Erdoğan’la birlikte rejimi yıkıma götürmüştü:
Gül’ü cumhurbaşkanı, Erdoğan’ı başkan yaptı
10) Abdullah Gül TBMM’de 367 bulunamadığı için seçilemiyor, dahası artık umut da görmediği için cumhurbaşkanlığı sevdasından vazgeçiyordu. İmdadına Bahçeli yetişti ve 367’yi sağlayarak Gül’ü 2007’de cumhurbaşkanı yaptı.
11) Bahçeli, Kılıçdaroğlu ile birlikte Türkiye’yi Ekmeleddin İhsanoğlu’nu mecbur ederek fiilen Erdoğan’a cumhurbaşkanı olma yolunu açtı.
12) Bahçeli, 7 Haziran 2015 seçimi sonrasında hükümet kuramayacak konuma gerileyen AKP’ye, koalisyon seçeneklerini baltalayarak tekrar erken seçime gitme ve hükümet oluşturacak sayıya kavuşma olanağı sağladı.
13) Bahçeli, hükümet kuramayan AKP’ye, TBMM başkanlığı kazandırdı.
14) Bahçeli pek çok kez başkanlık sistemine karşı olduğunu açıklamasına rağmen ve de AKP de bu sistemi getiremeyeceğini görüp çalışmasını rafa kaldırmışken, Erdoğan’a el uzattı ve raftaki komployu siyaset arenasına indirdi. 2017’de çok sorunlu bir referandumla parlamenter sistem yıkıldı.
15) Bahçeli 2019 seçiminde Cumhur İttifakıyla Erdoğan’ı destekleyerek, tek adam rejiminin biraz daha kurumsallaşmasını ve hukuk devletinden iyice uzaklaşılmasını sağladı.
Bahçeli’nin ‘yeni anayasa’ hamlesi
16) Bahçeli’nin son siyasi sabıkası da yeni anayasa girişimidir. Son dönemde sık sık anayasa mahkemesini kapatmakla tehdit eden Bahçeli, 100 maddeli yeni anayasa hazırladığını ilan etti.
Anayasasının girişini ise Bahçeli şu sözlerle açıkladı: “Başlangıca, ‘Allah’ın lütfu, kardeşlik ruhu ve vatan sevgisiyle varlık bulmuş biz Türk Milleti’ düsturu ile giriş yapılmıştır.”
“Allah’ın lütfu” sözleriyle giriş yapılan bir anayasa laikliğe karşı olmasının ötesinde, bir karşı-devrim sürecinin devamına işaret ediyor: Anımsayın, rejimin yıkılışı ve yeni bir rejimin inşası “Allah’ın lütfu” sözleriyle başlamıştı. Erdoğan 15 Temmuz darbe girişimi için “Allah’ın lütfu” demişti; o lütuf ile Türkiye OHAL ve kararnameler ülkesine dönmüş, o lütuf ile “Türk tipi başkanlık” modeline geçilmiş, o lütuf ile “tek adam rejimi” inşa edilmeye başlamıştı…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Mayıs 2021
ABD’nin üç geri adımı
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 04/05/2021
ABD Başkanı Joe Biden’ın ilk 100 günü, Washington’un üç geri adımı ile tamamlandı. Kuşkusuz her üç geri adım da nihai geri adım değil; ABD uygun şartlar buldukça hamle yapmaya, kararlılık karşısında da geri adımlar atmaya devam edecek…
Hegemonyası zayıflamakta olan ABD için “ileri-geri” hareket etmek, kaçınılmaz artık…
ABD ÇİN KARŞISINDA GERİ ADIM ATTI
Biden yönetimi işbaşı yaptıktan sonra Çin’e karşı yüksek perdeden açıklamalar yaptı. Hint-Pasifik stratejisi gereği Çin’i Hindistan’tan Japonya’ya uzanan geniş hat üzerinde çevreleme stratejisini yoğunlaştıracağını ortaya koydu. Bunun gereği olarak Asya’ya çıkarma yaptı ve Japonya’dan Avustralya’ya, Hindistan’dan Güner Kore’ye temaslarda bulunarak Çin’e karşı bir cephe inşa etmeye çalıştı. Hatta Pentagon içinde “Çin Görev Gücü” kurarak, silahlı mesaj da verdi.
ABD’nin bu saldırganlığı 18 Mart’a kadar sürdü. 18 Mart’ta ABD ile Çin arasında Alaska’da düzenlenen zirvede Washington yönetimi tüm kibri ve üstenci bakışıyla muhatabına “ayar vermeye” kalktı. Fakat hiç alışık olmadığı bir tepkiyle karşılaştı: Çinli yetkililer, ABD’nin insan haklarından bahsedecek durumda olmadığını, uluslararası toplum adına konuşamayacağını ve üst perdeden buyuramayacağı karşılığını verdiler.
Alaska Zirvesi, Çin’in “bela istemedeği ama belaya da hakettiği yanıtı vereceğini” ABD’ye göstermiş oldu.
Sonrası mı?
ABD Başkanı Joe Biden geçen hafta Kongre’de yaptığı ilk konuşmada, 21. yüzyılda üstünlüğü sağlama konusunda Çin ile “rekabeti memnuniyetle” karşılayacağını ama Çin’le çatışma aramadığını belirtti.
Ardından dün ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken bir tv programında konuştu iki temel mesaj verdi:
1) “Düzeni sarsacak veya sınayacak askeri, ekonomik ve diplomatik kapasiteye sahip olan tek ülkenin Çin olduğunu belirten Blinken “Ama bir şey hakkında çok açık olmak istiyorum. Amacımız Çin’i baskı altına almak, durdurmak veya engellemek değil, Çin’in sınadığı bu kurallara dayalı düzeni sürdürmek” dedi.
2) Blinken, ABD ve Çin arasındaki gerginliğin askeri bir çatışmaya dönüşme ihtimalinin bulunmadığını söyledi ve ekledi: “Bu noktaya gelmenin veya hatta bu yönde ilerlemenin Çin’in de ABD’nin de çıkarlarına son derece aykırı olduğunu düşünüyorum.”
ABD RUSYA KARŞISINDA GERİ ADIM ATTI
Biden Yönetimi, Ukrayna’da üçüncü kez Rusya’ya cephe açmaya çalıştı. İki ay boyunca Baltık’dan Karadeniz’e uzanan bölge üzerinde Rusya’nın “sinirleriyle oynama” çalıştı. İki ay boyunca Karadeniz’e çok sık NATO gemileri girip çıktı ve hem Gürcistan karasularında hem de Ukrayna karasularına tatbikat yaptı. Dahası ABD, Türkiye ile ortak tatbikat yaparak Moskova’ya mesaj verdi.
Ancak ABD bu gerginliği daha hazla ilerletemedi ve geri adım attı. Hem de Montrö tartışmaları sürecinde Karadeniz’e gönderdiği iki savaş gemisini yoldan geri çevirerek…
ABD temelde iki nedenle geri adım attı: Birincisi Rusya’nın kararlılığı nedeniyle, ikincisi de Almanya başta AB ülkelerini ikna edemediği için…
Kuşkusuz Biden, tıpkı Obama ve Trump dönemlerinde olduğu gibi Ukrayna cephesi üzerinden Rusya’yı rahatsız etmeyi fırsat buldukça sürdürecek.
ABD İRAN KARŞISINDA GERİ ADIM ATTI
Biden’in selefi Trump, Obama’nın İran’la yaptığı nükleer anlaşmadan çekilmiş ve yönetimi boyunca bu ülkeye ağır ekonomik ambargo uygulamıştı. Dahası ABD, İran’ın çok önemli isimlerinden Kasım Süleymani’yi de bir suikastle öldürmüştü.
Biden döneminde sürecin ne yöne gideceği merak konusuydu. İlk iki ay boyunca yeni ABD yönetimi konuyu ağırdan aldı ve nükleer anlaşmanın şartlarını zorlaştırma mesajları verdi. İran’ın balistik füze programını bile masaya yatırmak istedi.
İran ise bırakın geri adım atmayı, tersine hamle üstüne hamle yaptı. Önce ABD’yle masaya oturma şartı olarak yaptırımların kaldırılmasını istedi. Ardından Uranyum’u yüzde 20’ye zenginleştirme kararı aldı. ABD buna yanıt vermeye çalışırken, İran bu kez Uranyum’u yüzde 60’a zenginleştirme kararı aldı.
İran’ın hamleleri sonrası, 6 Nisan’da dolaylı görüşmeler başladı ve sürüyor. Geçen hafta hem Washington hem de Tahran yönetimi, müzakerelerin olumlu ilerlediği mesajını verdi.
Ve önceki gün İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Abbas Arakçi, bir ilerlemeyi daha duyurdu: “ABD enerji, banka ve limanlara uyguladığı yaptırımların kaldırılması konusunda anlaştık.”
TÜRKİYE TABLOYU İYİ ANALİZ ETMELİ
Görüldüğü gibi Biden’in başkanlığının kabaca ilk iki ayı saldırganlıkla geçti ama sonraki bir ay ise geri adımlara sahne oldu. Çok kabaca özetlediğimiz bu tablo, hegemonyası zayıflayan ABD’nin kapasitesinin sınırlarını göstermesi bakımından önemli.
Bu tablodan sonuçlar çıkarması gereken ülkelerin başında Türkiye geliyor. Türkiye başta pek çok ABD baskısı altındaki ülke, Biden yönetiminin Çin, Rusya ve İran karşısında atmak zorunda kaldığı geri adımları iyi analiz ederek, bu ülkeyle sorunlarını müzakerede tam kararlılık sergilemelidir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
4 Mayıs 2021
ABD’yle değil, bölgeyle beyaz sayfa açılmalı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/05/2021
Joe Biden ABD başkanı seçildiğinden bu yana, Erdoğan sık sık ABD’yle “beyaz sayfa” açmak istediğini dile getiriyor.
Son olarak Erdoğan, Biden’ın “soykırımı” tanıyarak “Türk-Amerikan defterinin” bir sayfasını daha karaladığı şartlarda, “Haziran’da yeni bir dönemin kapılarını aralayacağımıza inanıyorum” dedi.
Kapkara defter
İnternetten arşivleri taradığınızda göreceksiniz: Erdoğan’ın ABD’ye “beyaz sayfa” çağrıları önceki yıllarda da var. Biden’dan önceki ABD Başkanı Trump’a yapılmış çağrılar örneğin; 2016’da, 2017’de, 2018’de, 2019’da…
ABD ise Erdoğan’ın her “beyaz sayfa” çağrısında “Türk-Amerikan defterinin” bir sayfasını daha karalamış; yaptırımlar eklemiş, davalar eklemiş, Astana’yı eklemiş, Türk-Rus normalleşmesini eklemiş, Türkiye’nin komşusu İran’la ilişkisini eklemiş…
Dahası, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’ye gönderdiği silah ve teçhizat dolu her TIR’da defterin sayfaları forma forma karalanmış…
Kısacası, neredeyse kapkara defterde açılacak beyaz sayfa kalmamış!
Defterde neler var?
Deftere karalanmış ve doğrudan Türkiye’yi hedef alan şu sorunlar çözülmeden, ABD’yle yeni bir sayfa açılamaz:
1) ABD’nin PKK ve FETÖ’yü desteklemeyi sürdürdüğü şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?
2) ABD’nin Kıbrıs Türklerini Rumlarla zorla birleştirme ve Türkiye’nin garantörlüğünü zayıflatma girişimleri sürdüğü müddetçe beyaz sayfa açılabilir mi?
3) ABD’nin “soykırımı” tanıyarak Türk-Ermeni düşmanlığını kaşıdığı şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?
4) ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi karasularına sıkıştırmaya çalıştığı şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?
5) ABD’nin Montrö’yü delerek Karadeniz’i bir NATO gölü yapmaya çalıştığı şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?
Erdoğan, Karadeniz başta bir ikisini kabullenmiş olabilir ama Türkiye bunu kabul edemez!
Doğu Akdeniz’de beyaz sayfa
Türkiye ABD’yle değil, komşularıyla ve bölge ülkeleriyle beyaz sayfa açmak zorundadır:
Türkiye Suriye ve Mısır’la beyaz sayfa açmalıdır. ABD’nin son “soykırım” sopasına siyasi arenada verilecek en iyi yanıt Ankara’nın Şam’la anlaşması olacaktır. Yine Ankara’nın Kahire’yle normalleşmesi Libya’dan Doğu Akdeniz’e olumlu sonuçlar doğuracaktır.
Türkiye ile İsrail arasında beyaz sayfa açılmalıdır. Doğu Akdeniz’deki doğalgazın Avrupa pazarına ulaştırılacağı en ekonomik güzergah hâlâ Türkiye’dir. Eastmed’in çıkmazları ortadadır ve Türkiye-İsrail normalleşmesi, Doğu Akdeniz’deki güzergah çatışmasının bölge yararına çözümünü kolaylaştırır.
Kıbrıs konusunda Türkiye ile İngiltere arasında beyaz sayfa açılmalıdır. Ankara’nın Denktaş karşıtı çizgisi ve AB hayalleri, Kıbrıs’ı bir AB konusu yaptı. Bu da hem Rumların hem de garantörü Yunanistan’ın elini güçlendirdi. İngiltere’nin AB’den ayrıldığı şartlarda Kıbrıs konusunun AB konusu olması, elbette İngiltere’yi çok memnun eden bir durum değil. İşte Ankara bu yeni durumu iyi değerlendirmeli ve KKTC’nin tanınması konusuna odaklanmalıdır. Eski İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw’ın geçen ay “Kıbrıs’ta iki bölgeli, iki toplumlu federal bir yapı artık mümkün değil. Bugün tek çözüm iki devletli bir yapıdır” demesi fırsata çevrilmelidir.
Kafkasya’da beyaz sayfa
Türkiye ile Ermenistan arasında beyaz sayfa açılmalıdır. Öyle AKP’nin “Ermeni Açılımı” gibi değil, ABD ve diğer emperyalistlerin “soykırım” şantajlarını boşa çıkarak şekilde bütünlüklü bir yol haritası uygulayarak…
Şartlar düne göre kolaylaşmıştır üstelik: Dün Türklerin bir bölümünü haklı olarak Ermenistan’la anlaşmaya ikna edemezdiniz, çünkü Azerbaycan’ın toprakları işgal altındaydı, ama o sorun birkaç ay önce çözülmüş oldu. Dahası, beyaz sayfaya asıl ihtiyacı olan Ermenistan’dır; ekonomisi, denize kapalı olması, sıkışmışlığı Ermenistan için Türkiye’nin dostluğunu nesnel olarak değerli kılmaktadır.
Unutulmamalı; Ermenistan’ın resmi lügatinde 1965’e kadar “soykırım” yoktu; 70’lerle birlikte “soykırım” bir emperyalist argüman olarak Türklerle Ermenilerin arasına girdi, ardından da ASALA terörü…
Her şeye rağmen, Ankara ve Erivan, acıları yarıştırmadan, geleceğe ortak çıkarlar ve iyi komşuluk penceresinden bakabilmelidir…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Mayıs 2021
Tek adam rejimi ve CEO’lar kabinesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/05/2021
Tek adam rejimi, anımsayın, hukuksuzluk üzerinden inşa oldu. Öyle ki, Erdoğan’ın ortağı Bahçeli “fiili duruma hukuk kazandıralım” demiş ve arkasından “Türk tipi başkanlık” sisteminin yolu açılmıştı.
Yani hukuksuz şekilde uygulanmakta olan tek adam rejimine, anayasal kılıf ve hukuk örtüsü sağlanmıştı.
Kuşkusuz bu durum bile meşruiyet sağlamadı, zira tek adam rejimi pek çok uygulamasıyla hâlâ hukuksuz! Son örneği de yasaya aykırı alkol yasağıdır.
Tek adam rejimi, beğenmediği kararı nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin kararını bile tanımayan, hatta o kararı verdi diye “Anayasa Mahkemesi de kapatılsın” diyebilen bir rejimdir. Öyle ki alt mahkemeler, sarayın güvencesiyle Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını bile uygulamaz durumdadırlar.
Özetle rejimin pek çok uygulaması tam bir hukuksuzluk örneğidir.
Pekcan vakası
Tek adam rejiminin doğurduğu sonuçlardan biri de Ruhsar Pekcan vakasıdır. Günlerdir başta Serpil Yılmaz ve İsmail Saymaz olmak üzere gazetecilerPekcan vakasını bütün vehametiyle kamuoyuna anlatıyorlar. Özetlersek:
3 Kasım 2016 gecesi saraya bir ihbar gidiyor. Ruhsar Pekcan isimli bir işinsanının “Emine Erdoğan’ın yakınıyım” diyerek vergi ödemeksizin eşya ithali girişiminde bulunacağı belirtiliyor. Bu ihbar üzerine Emine Erdoğan’ın özel kalem müdürü Sema Silkin Ün, Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfekçi’nin özel kalem müdürünü bilgilendiriyor. Olayın ciddiyeti nedeniyle Gümrükler Genel Müdürlüğü Özel Bürosu, hemen ertesi sabah bölge müdürlerine bu konuda bir uyarı gönderiyor ve müdürlüklerden dikkatli olmasını istiyor.
20 ay sonra 8 Temmuz 2018 günü Ruhsar Pekcan, kendisi hakkında dikkatli olunmasının istenildiği Ticaret Bakanlığı’na bakan yapılıyor!
Sonrası daha da vahim: Pekcan eşi ve iki ortağıyla kurduğu şirketine 2019 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’ndan 1,4 milyon TL teşvik alıp “dezenfektan” üretiyor. Sonra o dezenfektanı Ticaret Bakanlığı’na, yani kendi bakanlığına satıyor. Litresini 3 TL’ye mal ettikleri dezenfektanı THY’nin bir şirketine 14.35 TL’ye satıyor ama satan kendi alan kendi olunca iş kolaylaşıyor ve aynı ürünü Ticaret Bakanlığı’na 35 TL’den satıyor!
Pekcan vakasının sorumlusu Erdoğan
Konu ortaya çıkınca, Erdoğan sessiz sedasız mini kabine değişikliği yaparak Pekcan’ı görevden aldı. Ancak normalde hükümet düşürecek bu yüce divanlık vakayla ilgili soruşturma bile açılmadı.
Neden? Çünkü Ruhsar Pekcan vakasının asıl sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır.
Neden? Çünkü Erdoğan eski rejimi yıkıp yeni bir rejim inşa ederken, kendisine normal bir kabine değil, CEO’lar kabinesi kurmuştu.
Neden? 3 yıl önce bu köşede yazdık: “15 Mart 2015’te ‘Ben bu ülkenin şirket gibi yönetilmesini istiyorum’ diyen ve ‘başkanlık sistemi’ adı altında Türkiye’ye CEO olan Erdoğan’ın yönetim maliyeti, gün geçtikçe daha da ağırlaşıyor…”
Türkiye’yi şirket gören Erdoğan “baş CEO” oldu ve kabinesini de CEO’lardan oluşturdu: Özel hastane sahibi Sağlık Bakanı, özel okul sahibi Eğitim Bakanı, otel sahibi Turizm Bakanı, patates şirketi danışmanı Tarım Bakanı, işinsanı Ticaret Bakanı yapıldı.
Ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan örneğinde görüldüğü gibi, CEO kamuyu, kendi şirketinin çıkarı için kullanmış oldu.
En hayati konu
Konu vahimdir ve bir rejimin röntgenini çırılçıplak gözümüzün önüne getirmiştir…
Dolayısıyla, en az “128 milyar dolar” konusu kadar önemlidir. Muhalefetin bu konunun üzerine önemle gitmesi ve Ruhsar Pekcan üzerinden “CEO’lar kabinesini” bir bütün olarak sorgulaması Türkiye için en öncelikli ihtiyaçlardan biridir.
“Tek adam rejimi ve CEO’lar kabinesi” konusu, hükümet etme özelliğinden hareketle diğer tüm konulara etkisi nedeniyle, ulusal çıkarlar bakımından en hayati konumuzdur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Mayıs 2021
Erdoğan neden 48 saat bekledi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/04/2021
AK-Medyada bir yazar aynen şöyle yazmış: Erdoğan’ın Biden’ın “soykırım” suçlamasına ilk iki gün yanıt vermemesi, “seni kaale almıyorum” mesajıymış!
Okuru ve halkı kandırmakta sınır tanımıyorlar!
Oysa Erdoğan’ın ilk iki gün yanıt vermemesinin nedeni açık: Erdoğan Biden’ın “soykırım” diyeceğini zaten biliyordu. 24 Nisan’da açıklanacak metinden önce Biden’ın 23 Nisan’da Erdoğan’ı araması ve Haziran’da NATO zirvesinde görüşme kararı almaları da pakete dahil.
AKP’nin ilk dışişleri bakanı Yaşar Yakış, Biden’ın açıklamasından dakikalar sonra Halk TV Ana Haber’de söyledi: Biden’ın “soykırım” metni, “kuvvetle muhtemel” iki dışişleri arasında gidip geldi, son hali verildi!
Erdoğan’ın tepkisizliğine tepkiler
Aslında kamuoyunda güçlü tepki olmasa, Erdoğan 48 saat sonra verdiği tepkiyi de vermeyecekti. Konu, Cumhurbaşkanı Sözcüsü, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı üçgeninde yapılacak açıklamalarla soğutulacaktı.
Ancak tepkiler, hele de Erdoğan’ın tepkisizliğine karşı tepkiler, Erdoğan’ı 48 saat sonra bir açıklama yapmak zorunda bıraktı.
O açıklama da, gördüğünüz gibi, olabilecek en düşük seviyede tepkiydi: Erdoğan, Biden’ın metninde “soykırım” ifadesine Ermeni çevrelerin baskısıyla yer verildiğini düşünüyormuş! Biden’ın bu ifadesi haksız ve hakikatlere aykırıymış!
Konu tarihçilere havale edilemez
Daha vahimi ise şu oldu: Erdoğan, Biden’a konu “tarihçilere bırakılmalıdır, siyasetçilere değil” çağrısında bulundu!
Oysa konu siyasetçinin konusu olmadığı gibi tarihçinin de konusu değildir. Soykırım hukukun konusudur, çünkü suçtur. Suçluya siyasetçiler karar veremeyeceği gibi tarihçiler de karar veremez.
1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 6. maddesine göre “soyrkırım suçunu işleyenler, suçun işlendiği devletin yetkili bir mahkemesinde ya da sözleşmeci devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanır.”
BM Sözleşmesi, soykırım konusunda siyasetçilere ya da tarihçilere değil, mahkemelere işaret ediyor.
Yine benzer şekilde, AİHM de “Perinçek-İsviçre Davası”nda cumhurbaşkanlarının, parlamentoların ve hükümetlerin soykırım konusunda hüküm vermeye yetkili olmadığını karara bağlamıştı.
Bunlar ortadayken, Erdoğan’ın Biden’a “konuyu tarihçilere bırakalım” demesi, yukarıda belirttiğimiz hukuka dayanma kozunu kullanmamak demektir.
Hrant Dink ‘soykırım kullanılmasın’ istedi
Yaşar Aksoy’un 1915 isimli kitabını karıştırırken anımsadım: ÖDP yıllar önce 1915’le ilgili bir açıklama yaptığında, BDP ve BDP’nin etkisindeki sol tarafından “açıklamada neden soykırım kavramı yok” diye tepki görmüştü.
ÖDP Genel Başkanı Alper Taş’ın yanıtı aynen şöyle: “Soykırım ifadesinin kullanılmamasını ÖDP üyesi Hrant Dink önerdi.”
Peki Hrant Dink neden soykırım kavramının kullanılmamasını istemişti? Alper Taş’ın açıklamasından okuyalım: “Meseleyi Türkiye toplumuna soykırım kavramı üzerinden anlatmanın meselenin idrakini zorlaştıracağı önerisi onun önerisidir.”
Önceki yazımızda da Hrant Dink’in bu konudaki görüşlerine yer vermiştik. Onun derdi 100 yıllık acılar üzerinden Türk-Ermeni düşmanlığı üretmek değil, tersine Türk-Ermeni dostluğuydu…
Soykırım suçlaması, açık düşmanlıktır
ABD Başkanı Joe Biden’ın “soykırım” ifadesini kullanması da işte bu nedenledir: 1915 kaşınsın, Türkler ve Ermeniler arasında kavga konusu olmaya devam etsin… Etsin ki ABD’nin bölgeye müdahalesi için bir zemin olsun, ABD’nin elinde Türkiye’ye karşı bir baskı aracı olsun…
Hedefi bu olan Joe Biden’ı “tarihçilerin bilgilendirmesini” beklemek, siyasetsizliktir!
Zira ABD yönetimi bilmektedir ki, bir ülkeyi soykırımla suçlamak, açık düşmanlıktır! Açık düşmanlığa karşı alttan almak, düşük profilli tepki vermek bir yarar getirmez. Tersine, bu zayıf profil, başka ülkeleri de benzer suçlama yapmaya cesaretlendirir.
Erdoğan’ın Türkiye’nin beklediği kararlı yanıtı verememiş olması ise ne yazık ki önceliği kendi siyasi geleceğine vermesindendir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Nisan 2021
Emperyalizmin soykırım ve yaptırım sopası
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 27/04/2021
22 Nisan’da İngiltere Parlamentosu, Çin’in Uygur Türklerine “soykırım” yaptığı iddiasıyla bir karar aldı! Avam Kamarası, hükümete, “Uygur Türkleri için harekete geçme” ve Pekin’e baskıyı artırma çağrısı da yaptı.
24 Nisan’da ABD Başkanı Joe Biden, 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıdı.
Böylece iki gün arayla ABD ve İngiltere, Türkiye ve Çin’i hedef alan soykırım kararları almış oldu.
PARLAMENTOLAR KARAR VEREMEZ
Her iki kararın da hiçbir bağlayıcılığı ve hükmü yok. 1948 tarihli BM Soykırımla Mücadele Sözleşmesi’ne göre bir olayın soykırım olup olmadığına ancak o olayın yaşandığı ülkenin mahkemeleri ya da yetkili kılınmış bir uluslararası mahkeme karar verebilir. Hükümetler ya da parlamentolar değil!
Kaldı ki Uluslararası mahkemelerden biri olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2013 ve 2015’te “Perinçek-İsviçre Davası”nda verdiği karar var: Cumhurbaşkanları, parlamentolar ve hükümetler soykırım konusunda hüküm vermeye yetkili değildir!
Dolayısıyla Biden’ın sözleri de, İngiliz parlamentosunun kararı da hükümsüzdür!
ABD YÜKSEK MAHKEMESİ REDDETTİ
Amerikan ve İngiliz emperyalizminin derdi Ermenilerin ya da Uygur Türklerinin iyiliği değil kuşkusuz. Her iki ülke de Türkiye ve Çin’i baskı altında tutmak için “soykırım” sopasını sallıyorlar. Yoksa Washington da Londra da bu kararların hukuken hükümsüz olduğunu biliyor.
Örneğin 1981’de dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan da “soykırım” demişti ve kimi Ermeniler bundan hareketle Türkiye’den tazminat için mahkemelere koşmuştu. Ne oldu? ABD Yüksek Mahkemesi reddetti!
O karar hâlâ orada ve yaşayan tüm ABD başkanları toplanıp Beyaz Saray’da Biden’la birlikte hep bir ağızdan “soykırım” deseler bile sözlerinin hukuken hiçbir hükmü yoktur!
EMPERYALİZM: MODERN HIRSIZ!
Uygur Türklerini Çin’den ayırmak ama Kıbrıs Türklerini zorla Rumlarla birleştirmek isteyen emperyalistler için “soykırım” bir uluslararası şantaj kartıdır.
Emperyalizmin bir diğer şantaj kartı da yaptırımdır. ABD, İran ve Venezuella gibi hedef aldığı ülkelere yaptırım ve ambargo uygulayarak, halkın ekonomik sıkıntılar nedeniyle hükümetlerine karşı ayaklanmasını arzu etmektedir.
Bu öylesine insanlık dışı bir yaptırım ve ambargodur ki, mesele bu ülkelere mal satışını yasaklamaktan da ötedir; bu ülkelerin paralarına, altınlarına bile el koyabilmektedirler!
Ve emperyalist ABD’nin özellikle sağlık konusundaki ambargosu ve bu ülkelerin ilaca erişimini zorlaştırması, on binlerce çocuğun yaşamını olumsuz etkilemektedir.
AMERİKAN YALANLARI
Emperyalizm hedef aldığı her ülke için kamuoyuna yutturacağı bir gerekçe bulmaya çalışır: Yugoslavya’yı insan hakları için parçalamışlardır! Irak’ı kitle imha silahı geliştirdiği için işgal etmişlerdir! Kaddafi’yi diktatör olduğu için öldürmüşlerdir! Suriye’yi demokrasi için iç savaşa sürüklemişlerdir!
Kuşkusuz hepsi yalan! Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın BM salonunda elinde kimyasal silah diye salladığı şişe içindeki beyaz tozun uydurma olduğu başta olmak üzere emperyalistlerin her argümanı sahte, her argümanı kurguydu.
İşte Suriye’de iki kez kimyasal komploları ortaya çıktı!
DARBEDE YAKALANDI!
Daha yeni, Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko’ya suikast girişimi ve darbe planlamasında yakalandırlar!
Son beş yılda Venezuella Devlet Başkanı Maduro’ya üç kez darbe girişimi yapmaya kalkarken yakalandılar!
Ama ne ellerinde salladıkları beyaz tozdan, ne de yakalanan özel harekat askerlerinin itiraflarından utanıyorlar! Dahası, Obama örneğinde olduğu gibi, Ukrayna Devlet Viktor Yanukoviç’i devirdikleri Maydan Olaylarını bizzat tezgahladıklarını utanmazca itiraf edebiliyorlar!
ABD’YE BİRLİKTE TAVIR
Yaptırım, soykırım, sözde demokrasi ve insan hakları baskısı, suikastler…
Dünya, emperyalist ABD’nin bu “modern” devletlerarası ilişkiler silahlarını birlikte teşhir etmeli ve bu şantajlara karşı birlikte yanıt vermelidir.
Çin ve Rusya gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin iki daimi üyesi başta olmak üzere, ABD’nin bu şantajlarına maruz kalan ülkeler emperyalizmin kirli yüzünü sergilemek üzere birlikte hareket etmelidir.
Azgınlığın dizgini, kararlı tavırdır!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Nisan 2021
Hrant Dink: ABD doktor değil!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/04/2021
Hrant Dink bir söyleşisinde şu soruyu sormuştu: “Ermeniler, Türklere yönelik büyük travma yaşıyor. Türkler ise Ermenilere yönelik paranoya yaşıyor. Tam klinik vakalar… Kim tedavi edecek? Fransız Senatosunun kararı mı? ABD Senatosunun kararı mı? Kim reçeteyi verecek? Kim bizim doktorumuz?”
Dink, sorusunun yanıtını da şöyle vermişti: “Ermeniler Türklerin doktoru, Türkler de Ermenilerin doktoru… Bunun dışında ilaç, doktor ve çözüm yok”
Ve Hrant Dink, başka ülkelerin soykırım tartışmasına girmesine de şöyle itiraz ediyordu: “Dünyaya diyorum ki, senin Ermeni soykırımını tanımış olman ya da tanımamış olman, benim için beş para ifade etmez.”
Ermenistan’ın ilk başbakanının saptaması
Ermenistan’ın ilk başbakanı Ohannes Kaçaznuni’nin 1923’te yazdığı rapor, tarihsel olarak konuyu yerli yerine oturtuyor.
Kaçaznuni özetle “’denizden denize Ermenistan projesi’ gibi emperyalist bir talebe kapıldıklarını, bu yönde kışkırtıldıklarını”, bu hedefle “Ermenilerin, Müslüman nüfusu katlettiğini” ve bu nedenle “Türklerin aldığı tehcir kararının doğru ve uygun olduğunu” belirtiyor.
Nitekim, sonraki yıllarda Hrant Dink başta bazı aydınlar da bu saptamayı vurguladılar hep; tarihsel olarak Ermenilerin Türklere karşı kullanıldığını savundular. Hatta Hrant Dink, bir tarihsel benzerliğe dikkat çekerek, Kürtleri de aynı oyuna gelmemeleri için uyardığı konuşmalar yaptı.
1915’e saplanma sorunu
Emperyalist devletler, dün Ermenileri Türklere karşı kışkırttıkları gibi, bugün de parlamentolarında “soykırım” kararları alarak bu meseleyi kaşımayı sürdürüyorlar.
Oysa soykırım bir hukuk kavramıdır, suçtur. Soykırım kararını hükümetler ve parlamentolar değil, ancak mahkemeler verebilir. Hukuk literatürüne “Perinçek-İsviçre Davası” diye giren AİHM kararında açıkça cumhurbaşkanlarının, parlamentoların ve hükümetlerin soykırım konusunda hüküm vermeye yetkili olmadığı belirtilmiştir.
O nedenle Biden’in “soykırımı” tanımasının hukuken hiçbir anlamı yoktur; ancak siyaseten önemlidir; ABD’nin Türkiye’ye düşmanlığını göstermektedir.
1915’i kaşımak; ne Türklerin ne de Ermenilerin yararınadır, bir tek emperyalistlerin çıkarınadır. O nedenle 1915’e saplanıp kalınmamalıdır. Hrant Dink bu uyarıyı çokça yapmıştır: “Ermenilere sesleniyorum. 1915’e takılıp kalmayın. Kendinizi dünyadaki insanların soykırımı kabul edip etmemesine zincirlemeyin. Bu tarihsel bir acı mıdır? Atalarımız yaşadı. Anadolu’da hoş bir laf vardır: ‘Acıyı onurla sırtlayıp taşımak’. Yaygara yapmadan, patırtıya vermeden sırtlar taşırsın.”
Ve Hrant Dink, az ya da çok acı demeden, Ermenilerin de Türklerin de o yıllarda acı çektiğini belirtmiştir. Çünkü Hrant Dink tarihsel gerçekliğe bağlı kalarak, Ermenilerin de Türkleri öldürdüğü gerçeğini dile getirmiştir.
Tarihsel gerçeklik
1915’te, hatta 1877 Osmanlı-Rus savaşından itibaren bölgede yaşananlar karşılıklı kırımdır. 1915’de alınan tehcir kararı ise Kaçaznuni’nin de saptadığı gibi, savaşın ihtiyacı olan doğru bir karardır.
Kuşkusuz tehcir sırasında pek çok suç işlenmiştir, o suç konusu uygulamalar nedeniyle ölümler yaşanmıştır. Ancak bu, ortada “etnik nefrete dayalı bir soykırım” olduğunu göstermez. Zira tehcir savaşın ihtiyacı olduğu için uygulanmıştır; tüm Ermenileri kapsamamıştır, pek çok yerde Ermeniler yerlerinde kalmıştır.
Uygulamadaki suçların da olabildiğince hesabı sorulmuştur. Hükümet, yollardaki katliamlardan sorumlu olanları idam etmiştir. Bunun “etnik nefrete dayalı bir soykırım” olmadığının bir diğer göstergesi de 18 Aralık 1918 tarihli kararnameyle Ermenilerin evlerine dönebileceğinin ilan edilmesiydi…
ABD “insanlık soykırımı” yaptı
ABD’nin derdi Ermeni’nin iyiliği değildir; dün Çarlık Rusyası ve İngilizler nasıl Ermenileri Türklere karşı kullandılarsa, bugün de ABD ve AB emperyalistleri soykırım üzerinden yine Ermenileri Türkiye’ye karşı kullanmak istiyorlar.
ABD doktor değildir! Geçmişi en kirli devlettir: Kızılderililerden Vietnamlılara, Güney Amerika yerlilerinden Araplara milyonlarca insanı katletti; “insanlık soykırımı” yaptı. Dünyada “insan hakkı” diyecek en son devlettir ABD!
Emperyalizme anladığı dilden yanıt verilmelidir: İşe S-400’lerin çalıştırılması ve İncirlik Üssü’nün kapatılmasıyla başlanmalıdır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Nisan 2021
Putin’in kırmızı çizgisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 24/04/2021
ABD’nin Ukrayna üzerinden Rusya’ya cephe açma girişimini, iki nedenle -şimdilik- frenlediğini belirtmiştik: Birincisi Rusya’nın sahaya yansıyan kararlılığı, ikincisi de ABD’nin Almanya başta bazı AB ülkelerini bu girişime tam ikna edememesiydi…
Ancak Moskova, ABD’nin freninin şimdilik olduğunu biliyor. Nitekim İngiltere’nin Karadeniz kışkırtmaları ya da CIA’nın Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko’ya suikast girişimi türünden hamlelerini görüyor ve bu türden “Rusya’nın sinirleriyle oynama” hamlelerine karşı kararlılığının tonunu arttırıyor.
Putin’in ABD’ye mesajları
İşte Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Federal Meclis üyelerine sesleniş konuşması, o kararlılığın en üst perdeden, kırmızı çizgi ilan edilerek gösterilmesiydi.
Putin, doğrudan ABD’yi hedef alan üç mesaj verdi:
1. Putin öncelikle ABD’nin Ukrayna ve Belarus konusundaki asıl hedefini ortaya koydu: “Ukrayna ya da Belarus’ta ayaklanmalar olduğunda Batı ne Ukrayna ne de Belarus’u düşünüyordu. İstedikleri Rusya’yı çevrelemekti.”
2. Putin, bu çevreleme hedefli kışkırtmalara karşı yanıtlarının artık sert olacağını ilan etti: “Rusya’ya karşı provokasyon gerçekleştirecekler daha önce hiç olmadıkları kadar pişman olacaklardır. Provokasyonlara cevabımız sert olacak. Hiçbir ülkenin Rusya ile ilişkilerinde kırmızı çizgileri geçmeyeceğini umuyorum. Köprüleri yakmak istemiyoruz. Fakat birileri bu köprüleri kendi yakmak ya da hatta atmak isterse, o zaman bilmelidir ki Rusya’nın buna yanıtı hızlı ve sert olacaktır.”
3. Putin, ABD’yi Ukrayna, Belarus ve Venezuella’daki suikast ve darbe girişimleri konusunda da açıkça uyardı: “Belarus’ta yakın geçmişte darbe gerçekleştirmeye çalıştıklarını ve ülkenin devlet başkanına suikast düzenlemeye çalıştıklarını hepimiz biliyoruz. Fakat beni iyi dinleyin: Ukrayna’nın darbe ile görevinden edilen ve ölümden dönen devlet başkanı Yanukoviç hakkında istediğinizi düşünebilirsiniz ya da Venezüella Devlet Başkanı Maduro hakkında istediğiniz fikre sahip olabilirsiniz, aynısı Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko için de geçerli. Ancak darbe ya da siyasi suikast planlayamazsınız, bu kadarı artık fazla. Tüm sınırları çoktan aştınız.”
Putin’in bu mesajları, Rusya’nın artık kendisine yönelik çevrelemeye karşı “aktif savunma” yapacağını ortaya koyuyor.
Putin’in mesajları Türkiye’yi de ilgilendiriyor
Konu, iki boyutuyla Türkiye’yi de ilgilendiriyor: Birincisi AKP iktidarının Kırım politikası ve Ukrayna’ya SİHA satması; ikincisi de Karadeniz’de sıklaşan Türk-Amerikan ve NATO tatbikatları.
Moskova bu konulardaki rahatsızlığını çeşitli kanallardan ve birçok kez iletti. Özellikle SİHA’lar konusunda son günlerde üst üste rahatsızlık mesajları geldi Rusya’dan…
Washington, Türkiye ile Rusya arasında sorun çıkabilme olasılığına en çok sevinen başkent kuşkusuz. Ancak Ankara’da da, üstelik hem Saray çevresinde hem de çeşitli muhalif çevrelerde, Ukrayna ve Karadeniz üzerinden Türk-Rus ilişkilerinin sabote olmasını ve bunun Türkiye’nin yeniden ABD’yle “iyi” ilişkiler geliştirmesine vesile olmasını isteyenler var…
Ne yazık ki son 70 yılın, özellikle de son 20 yılın “kazıklı” Türk-Amerikan ilişkilerinden ders almayanlar azımsanmayacak çoklukta…
Oysa, Putin’in kararlılığı karşısında ABD’nin frene basması da gösteriyor ki, “Amerikan rüyası” bitti. Dolayısıyla dünyanın her tarafındaki Amerikancılar için de “Küçük Amerika” hayalleri bitti.
Türkiye, AKP nedeniyle sorunlu ilerlese bile, “bölge merkezli” dış politika anlayışını mutlaka sürdürecektir. Mesele artık Türkiye’nin bu politikayı, hangi siyasi anlayışla daha iyi sürdürebileceği meselesidir. İktidar olmak isteyenlerin asıl odaklanması gereken yer burasıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Nisan 2021
Tek adam rejiminin siyasi ve ekonomik karakteri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/04/2021
“128 milyar dolar nerede” sorusu, Merkez Bankası rezervlerinin nasıl eritildiğinin, nereye satıldığının sorusu olmaktan öteye anlamlar taşımaya başladı. Sarayın faizi düşürmek ve kuru baskılamak için 2 bakanı, 3 Merkez Bankası başkanını feda etmesine rağmen faizin de, kurun da, enflasyonun da, işsizliğin de yükseldiği bir rejimin, bu kez geniş kitlelerce sorgulanmasının sembolü oldu “128 milyar dolar nerede?” sorusu…
Nasıl bir rejim peki? Son üç günde yaşananlar bile yıktıkları rejimin yerine inşa etmeye çalıştıkları “tek adam rejiminin” tüm defolarını ortaya koymaya yetiyor:
En özelleştirmeci iktidar
Bu iktidar neoliberal ekonomi anlayışına, serbest piyasacılığa, özelleştirmeciliğe, yabancılaştırmacılığa en bağlı iktidardır: Satmadık kamu birikimi, yabancılaştırmadıkları stratejik kurum kalmadı!
Dün Cumhuriyet’te Mustafa Çakır’ın haberinden öğrendik: Hazine ve Maliye Bakanlığı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Ankara’dan İstanbul’a, Kayseri’den Erzurum’a kadar Türkiye’nin değişik noktalarındaki çok sayıda taşınmazı da satışa çıkarmış!
Elde avuçta ne bıraktılarsa, onları da satacaklar yani…
Halkın cebinden şirketlerin cebine
İktidar, sadece özelleştirmekle yetinmiyor, özelleştirdiği, kamunun kaynaklarını sattığı kurumları da fırsat buldukça destekliyor; hem de halkın parasıyla…
Dün Sözcü’de Erdoğan Süzer’in haberinden öğrendik: Elektrik Piyasası Kapasite Mekanizması Yönetmeliği Değişiklik Taslağı’na göre elektrik şirketlerine salgında yaşadıkları “zorluklar” nedeniyle 3 milyar TL yardım yapılacak. Bedel faturaya yansıyacak.
Hangi zorluğu yaşamış bu şirketler? Salgın boyunca artan zamlarla fatura kesmeyi sürdürdüler oysa. Ama tek adam rejiminin karakterini yansıtan tipik uygulamadır: Salgının zorluğunu asıl yaşayan halk, AKP’nin düzenlemesiyle faturaya yapılacak ilave ile o şirketleri besleyecek…
AKP tipi ihalecilik
AKP, iktidarı boyunca ihale kanunu yaklaşık 200 kez değiştirdi. Her değişiklikte yandaşa sermaye transferi kolaylaştırıldı, şeffaflık ortadan kalktı…
İş artık, bir bakanın kendi bakanlığına mal alımını, kendi şirketinden yapabilmesine kadar uzandı. Öyle ki Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan tepkilere “ne var bunda” havasında yanıt bile vermeye kalktı. Tepkilerin büyüklüğü nedeniyle Erdoğan’ın dört gün sonra Pekcan’ı görevden alması ise aslında sonuçları bakımından bir cezalandırma değil, ödüllendirmedir!
Pekcan’ın durumu sıradışı bir durum değil, tek adam rejiminde sıradanlaşmış bir durumdur. 17 Haziran 2020’de airporthaber.com’da okumuştuk: Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı İlker Aycı’nın bir yakını tarafından 20 Mart 2020’de kurulan “Aycı Medikal” şirketi, kurulduktan hemen sonra THY’nin medikal ihtiyaçlarını karşılayan şirkete dönüşebilmişti!
Menderes’ten Erdoğan’a
Şu üç günlük tablo bile, tam bir ekonomik çürüme tablosudur. Ama ekonomik çürümeyle siyasi çürüme arasında her zaman doğru orantı vardır.
Adnan Menderes’in “ticaret yaparsan alıp sattığın ben olurum” diyerek oğluna başbakanlığı döneminde ticaret yapmayı yasakladığı Türkiye’den, kendi şirketinden bakanlığına mal satan ticaret bakanı dönemine geldik. (İsmet İnönü’yü değil de Adnan Menderes’i örnek vermemiz, bugünkü iktidarın köklerini Menderes’e dayandırmasındandır.)
Bu çürümenin örtüsü de dağıtılan makarnalar, kömürler, patatesler, soğanlar ve Ramazan’dan Ramazan’a yoksul sofralarına oturmaktır…
Oysa Ramazan’da yoksulun sofrasına oturmak ve yoksula patates-soğan dağıtmak değildir mesele; yoksulu patates-soğana muhtaç etmemek ve sofrasını zenginleştirmektir mesele!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Nisan 2021