ABD Genelkurmay Başkanı vatan haini mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 05/10/2021
Geçen haftalarda ABD’de ilginç bir tartışma yaşandı.
Washington Post’un ünlü gazetecileri Bob Woodward ve Robert Costa’nın birlikte yazdıkları ve yakında piyasaya çıkacak olan “Tehlike” isimli kitap, daha çıkmadan, basına yansıyan bazı sayfalarıyla ABD’de gündem oldu.
Kısaca anımsatalım:
ABD GENELKURMAY BAŞKANINDAN ÇİN’E GÜVENCE
İki ünlü gazeteciye göre ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley, 30 Ekim 2020 ve 8 Ocak 2021’de olmak üzere iki kez Çin Genelkurmay Başkanı Li Zuocheng ile görüştü. Milley, Çinli mevkidaşına, iki devlet arasında savaşın çıkmasına izin vermeyeceğini söyledi. Yani Amerikan askerlerinin komutanı, Çinli komutana, saldırmayacakları güvencesi vermişti.
Milley 30 Ekim 2020’deki ilk görüşmede Li’ye, bir saldırı olasılığında kendisini önceden uyaracağına dair söz verdi. Kitaba göre Milley şöyle dedi: “General Li, Amerikan hükümetinin istikrarlı olduğu ve her şeyin yoluna gireceği konusunda sizi temin ederim. Size saldırmayacağız veya size karşı herhangi bir kinetik operasyon yürütmeyeceğiz.”
İkinci görüşme, bundan 70 gün sonra yapıldı. 8 Ocak 2021’de Çin Genelkurmay Başkanı Li Zuocheng’i arayan Milley, 6 Ocak’ta ABD Kongresi’nin basılması olayıyla ilgili mevkidaşını bilgilendirdi ve şöyle dedi: “Yüzde yüz istikrarlıyız. Her şey yolunda. Ancak demokrasi bazen böyle özensiz olabiliyor.”
PELOSI-MILLEY GÖRÜŞMESİ
Woodward ve Costa’nın kitabında şu bilgiler de var: ABD Genelkurmay Başkanı Milley, ayrıca ABD’nin Hint-Pasifik Komutanını da aramış ve bazı askeri tatbikatları ertelemesini tavsiye etmişti.
Daha ilginci, kitaba göre, bu süreçte kimi üst düzey yetkililer, Trump’ın nükleer silah kullanma emrini vermesi halinde, Milley’in bu sürece müdahil olmasını sağlamaları için yemin etmelerini de istemişti.
Woodward ve Costa’nın yazdıkları kesinlikle doğruydu. Nitekim ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, 6 Ocak’taki Kongre binasının basılması olayından sonra ABD Genelkurmay Başkanı Milley ile “Trump’ın savaş çıkarmasını veya nükleer silah kullanma emri vermesini önlemek için ‘mevcut önlemler’ hakkında” konuşmuştu. Hatta Pelosi bu yönde ABD Genelkurmay Başkanı’ndan güvence aldığını da açıklamıştı.
GÖREV: YANLIŞ HESAPLAMALARI ÖNLEMEK
Haber duyulur duyulmaz, eski ABD Başkanı Donald Trump, ABD Genelkurmay Başkanı Milley’i “vatan haini” ilan etti.
Tam da bu süreçte, Afganistan yenilgisi nedeniyle “askeri üçlü” ABD Senatosu’nun Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde ifade verecekti. Haliyle Milley’e o iki telefon da sorulacaktı.
ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley ve ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Org. Kenneth McKenzie’nin komiteye ifade toplantısında bu konu açıldığında Milley şöyle dedi: “Ben bu millete 42 yıl hizmet ettim. Savaşta yıllarımı harcadım ve bu ülkeyi savunurken ölen birçok askerimi gömdüm. Bu millete, anayasaya olan bağlılığım değişmedi ve değişmeyecek. Verecek bir nefesim olduğu sürece sadakatim mutlaktır. Ve düşmüşlere sırtımı dönmeyeceğim.”
Milley, Çin Genelkurmay Başkanı ile görüşmesinin “sivil yönetimin gözetimi, bilgisi ve koordinasyonu” ile yapıldığını söyledi. Görevlerinden birinin “yanlış hesaplamaları engellemek” olduğunu belirten Org. Milley, “Savunma Bakanlığı rehberliği ile ve siyasi diyalog mekanizması tarafından özellikle Çinlilerle iletişim kurmaya yönlendirildim” dedi. Org. Milley, görevlerinden birinin de “gerilimi azaltmak” olduğunu belirtti.
FELAKETİ ÖNLEMEK VATANSEVERLİKTİR
Gerçekten de Org. Milley’in Çinli mevkidaşına güvence verdiği o günler, ABD tarihi açısından en ilginç günlerdi. Seçini kaybettiğini kabullenmeyen ABD Başkanı Trump, taraftarlarını ABD Kongre binasına yönlendirmiş ve binlerce insan ABD Kongresi’ni işgal etmişti!
Kongre üyelerinin baskın sırasında kaçtığı o süreçte, Trump’ın başkanlık koltuğunu bırakmamak için her türlü çılgınlığı yapabileceği konuşuluyordu. O çılgınlıklara Çin’e savaş açmanın da, nükleer bir bomba atmanın da dahil olabileceği, ABD’de en üst seviyede siyasi ve güvenlik çevrelerinde konuşuluyordu.
Böylesi bir çılgınlığa Trump’ın bile soyunabilmesi elbette çok zor. Ancak, bunun küçük bir olasılık bile olsa görülüp, Çin’in uyarılması, “vatan hainliği” kavramının tartışılmasını zorunlu hale getiriyor. Zira son yüzyıl, iki dünya savaşının da etkisiyle, “vatan hainliği” kavramının çokça kullanılabildiği bir yüzyıl oldu. Ülkemizde bile olur olmaz, herkes herkesi siyasi karşıtlığı üzerinden ne yazık ki “vatan hainliği” ile suçlayama kalkabiliyor. Öyle ki, bu kadar “vatan hainliği” bolluğunda, gerçek vatan hainliği olgusu da pratikte sulanmış oluyor.
Gelelim Org. Milley’in durumuna…
Sonuçları bakımından, Çin’le, hem de nükleer savaş olasılığı gibi bir büyük felaketi önleme çabası içinde olması, ABD Genelkurmay Başkanı Org. Milley’i kesinlikle “vatan haini” yapmaz; Amerikan halkını felakete götürecek bir olayı durdurma yönünde tavır aldığı için, tersine yaptığı vatanseverliktir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Ekim 2021
İdlib kimin düğümü?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/10/2021
Önceki “Soçi’nin şifreleri” başlıklı yazımızı bitirirken, devamı olarak, bir sonraki yazımızda “İdlib düğümü”nün çözümünü, kimlerin bu çözümü isteyip istemediğini inceleyeceğimizi belirtmiştik.
Buna giriş olması bakımından, Prof. Dr. Çağrı Erhan’ın hükümete yakın Türkiye gazetesindeki dünkü yazısında verdiği önemli mesaja dikkat çekelim: “Ankara’nın Suriye’ye bakışını yeniden şekillendirmesi ve politika değişikliğine gitmesi zaruri hâle gelmektedir. (…) Soçi sonrasında Türkiye ve Rusya arasında artacak temasların Ankara-Şam hattında kımıldanmaya yol açması umut edilebilir.”
Sarayın henüz bu gerçeği gördüğünü/görmek istediğini söyleyemeyiz, zira Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın Alman Der Spiegel’de, hâlâ ABD’den eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Suriye muhalefetine verdiği destek sözünü tutmasını bekliyor!
Ancak, sarayın dışındaki çeşitli AKP havzalarında, bunların Davudizm kalıntısı hayaller olduğu belirtilerek, Ankara-Şam yakınlaşmasının ihtiyaç olduğu yavaş yavaş savunulmaya başladı.
İdlib’de çözüm istemeyen ABD
“İdlib düğümü”nün çözülmesini en çok isteyen haliyle Suriye yönetimidir. Böylece topraklarının bir bölümüne daha egemen olacak ve ülkeyi tehdit eden cihatçı örgütlerin bir bölümünü daha tasfiye etmiş olacak. Hatta kimi Suriyeli uzmanlara göre, bu durum, Suriye ordusunun daha sonra Fırat’ın doğusuna yönelmesini de sağlayacak.
Peki İdlib’in düğüm halinde kalmasını en çok kim istiyor? Elbette ABD, şu gerekçelerle:
1) ABD, İdlib’i Türkiye-Rusya ilişkilerinin sabote edilebileceği bir alan olarak görüyor.
2) ABD, İdlib’deki cihatçı örgütlerin bazılarının siyasi destekçisi. Onların sahadan tamamen silinmesi ABD’nin işine gelmiyor. Pentagon, cihatçı örgütlerin varlığının İdlib’de Suriye yönetimini meşgul etmesini, ABD destekli PYD bölgesinin devamını kolaylaştırma konusu olarak görüyor.
3) ABD, İdlib’in Türkiye “kontrolünde” olmasını, ileride Fırat’ın batısına karşı Fırat’ın doğusu pazarlığında bir araç olarak görüyor. Washington, Ankara’nın da bunu gördüğünü bildiği için, düğümün sürmesini istiyor. (ABD’nin PYD bölgesini Akdeniz’e açma olasılığı artık yok ama Fırat’ın batısında Şam’a rağmen bir alan tutulması, o olasılığa zemin doğuruyor!)
Böyle olduğu için de ABD İdlib’de Rusya ve Suriye karşıtı mesajlar veriyor, böyle olduğu için de Türkiye’nin Rusya’yla karşı karşıya gelme olasılıklarında Ankara’ya açık siyasi destek mesajları yayımlıyor.
İdlib’i saray düğümledi
İdlib düğümünün sürmesini isteyen ABD’nin yukarıda belirttiğimiz üç numaralı gerekçesi, İdlib’in aslında neden düğüm olduğunu ve kimin düğümlediğini de ortaya koyuyor: AKP iktidarı.
Bunu Ak-jeopolitikçiler zaten şöyle formüle ediyor: Ankara’nın güvenliği Afrin’den, Afrin’in güvenliği İdlib’den başlar. Kendilerini dev aynasında görüp bunu Halep’e, hatta Doğu Akdeniz üzerinden Libya’ya kadar uzatanlar bile var.
Ankara’nın açık siyaseti şu: Suriye’de, İdlib merkezli bir ÖSO nüfuz bölgesi oluşturmak. İşi bölgeye kaymakam atamaktan fakülte ve yüksek okul açmaya, hatta günlük ekonomide Türk lirası kullandırmaya kadar götürmek, bu açık hedefin, apaçık kanıtlarıdır.
AKP iktidarı, bu nüfuz bölgesinin, aynı zamanda PYD bölgesinin ABD’yle karşılıklı tanınmasının pazarlık kartı olarak da kullanılabileceğini hesaplıyor.
İşte Ankara’nın belli bir aşamadan sonra Moskova ve Tahran’la işbirliği yapmak zorunda kalmasına rağmen, Şam’la normalleşmemekte ısrar etmesinin nedeni bu.
Ankara’yı, Şam’la barış isteyen yönetebilir
Suriye’de bir “ÖSO nüfuz bölgesi” olması Erdoğanların çıkarına olabilir, ancak Türkiye’nin çıkarına değildir. Bunun geleceğe uzanacak ne boyutta büyük bir yanlış olduğu, Türk ordusunun da gördüğü bir durumdur. Basına emeklilik olarak yansıyan haberler, İdlib’de askeri bakış ile saray niyetinin örtüşmemesinin yansımalarından sadece biridir.
Prof. Dr. Çağrı Erhan’ın başta alıntıladığımız sözleri bu nedenle önemlidir: “Soçi sonrasında Türkiye ve Rusya arasında artacak temasların Ankara-Şam hattında kımıldanmaya yol açması umut edilebilir.”
Umuttan öte, bu olması gerekendir, olmalıdır, olacaktır. Önümüzdeki süreçte Türkiye’yi bu gerekliliği uygulayabilecek bir iktidar yönetebilecektir ancak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ekim 2021
Soçi’nin şifreleri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/10/2021
1) Kremlin Sözcüsü Peskov, Erdoğan-Putin zirvesinin gündeminin “ikili ilişkilerin başlamasından bu yana en kapsamlı gündem olacağını” belirtmişti. Oysa görüşme, 2 saat 40 dakika sürdü. Zamanın yarısının tercümeyle geçtiği düşünülürse, tarafların masadaki konu başlıklarını müzakere etmediği, sadece karşılıklı “mesaj” verdiği anlaşılmalıdır.
2) Önceki zirvelerde, dışişleri ve savunma bakanları, hatta güvenlik bürokrasisi, ele alınacak konuları hazırlar, liderler de son halini verirdi. Bu zirvede ise tersinin olduğu anlaşılıyor. Verilen mesajların gereğini, sonrasında, Putin’in ifadesiyle “devlet mekanizmaları” yerine getirecek.
3) Zirvede bir belgenin imzalanması beklenmiyordu ancak ortak bir açıklama yapılmaması, hatta sonradan Ankara ve Kremlin’in hiçbir açıklama yapmaması, ortada Erdoğan ve AK-Medyanın köpürtebileceği bir kazanımın olmadığına işaret ediyor.
Bu üç çıkarımdan hareketle, Soçi’de kim, ne kazandı peki?
Soçi’de bölgecilik kazandı
Erdoğan ile Putin’in Soçi zirvesinden, Atlantikçilik kaybetti, “bölgecilik” kazandı.
Açalım:
14 Eylül’de Moskova’da bir araya gelen Esad ve Putin’in verdiği mesaj netti: “Amerikan ve Türk askerleri Suriye’den çıkmalı.”
Erdoğan’ın New York dönüşü sırasında, Soçi zirvesi öncesi ve zirveye hazırlık mesajı olduğu belli olan açıklaması da şöyleydi: “ABD Suriye’den çıkmalı.”
İster Biden’dan randevu alamadığı için denilsin, isterse Erdoğan’ın genel tutarsızlığı olarak yorumlansın ama Putin açısından, Erdoğan’ın “ABD Suriye’den çıkmalı” noktasına gelmiş olması, büyük kazançtır. Hele de Erdoğan yıllardır ABD’yi Suriye’ye daha çok varlık bulundurmaya çağırırken!
Denilebilir ki, “Erdoğan taktik manevra yapıyor, ‘ABD çıksın’ diyerek ‘Türkiye’nin Suriye’deki varlığını korumaya çalışıyor.” Olabilir, fakat sahanın gerçeği, düşüncelerden ve niyetlerden güçlüdür.
‘Siyasi rüşvet’
Esasa geçmeden, bir konuya dikkat çekelim:
Erdoğan’ın Soçi dönüşünde Putin’e “İkinci ve üçüncü nükleer santrallerin inşasını” teklif ettiğini açıklaması ise tam bir skandaldır.
Açık ki sıkışan Erdoğan, bunu bir koz gibi ama pratikte “siyasi rüşvet” anlamına gelecek şekilde masaya koymuş. İhale kanununu, olması gereken yolu, yöntemi geçtik, bu bir koz olacaksa bile “siyasi rüşvet” gibi sunulduğu için koz değeri azalmıştır.
Nükleer santralleri başta Çin olmak üzere yapabilecek aktörlere karşı Rusya’nın elini “pazarlıksız” güçlendirmiştir.
İdlib’de olası adım
Erdoğan ile Putin zirvesinin ana konusu İdlib’di. İdlib’in çözülemeyen düğüm hali, Şam’ın Moskova’ya bastırması ile Moskova’nın Ankara’yı Washington’a itmemek için zamana yayması arasında sıkışan bir konu.
Erdoğan’ın şu sözleri, bir parça daha taviz vereceğine işaret ediyor: “Suriye sorununa nihai ve sürdürülebilir çözüm bulma vaktinin geldiğini konuştuk. Bu yöndeki her türlü gerçekçi ve adil adıma açık olduğumuzu belirttik.”
Önümüzdeki haftalarda Türk ve Rus heyetlerinin yapacağı görüşmelerle, bu alanda bazı adımların atılabileceğine dair kimi işaretler var.
Neler olabilir peki? M-4 karayolunun tam kontrolü için Türk ordusunun biraz daha geriye çekilmesi ve Suriye ordusunun Rus hava kuvvetleri desteğiyle otoyolu güvenli hale getirebilmesi olası görünüyor.
Erdoğan’ın hiç istemediği bir durumsa da, bu, Türkiye’nin çıkarınadır ve edindiğim izlenimler, askeri yaklaşımdın da buna yakın olduğudur.
Buradan hareketle, bir sonraki yazımızda İdlib’de çözümü kimlerin istediğini, kimlerin neden karşı olduğunu, İdlib’in Türk-Amerikan ilişkileri ile Türk-Rus ilişkileri bağlamındaki önemini inceleyeceğiz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ekim 2021
Pentagon’un ‘stratejik başarısızlık’ itirafı
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 30/09/2021
ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin yenilgi mi, yoksa yeni bir oyun mu olduğu tartışması medyada sürüyor.
Hâlâ ABD’nin yenilmiş olabileceğine inanmak istemeyenler, bunu kabullenemeyenler var.
Hatta “ABD’nin zaten Afganistan’da göstermelik bulunduğunu, Taliban’la isteksiz savaştığını” savunanlar bile var. Oysa görmek isteyenler için ABD’nin tam 20 yıl Afganistan’da olması gerçeği bile, işgalin “göstermelik” olmadığını görmeye yeter!
Bu tartışmaları sürdüreceğiz. Çünkü ABD’nin “stratejik gerilemesini” görmeden, ülkemiz ve bölgemiz için doğru politika üretemeyiz.
Kissinger ve Brzezinski yıllar önce saptadı
ABD’nin Afganistan’da yenilmesi, toplam bir sürecin içinde ve stratejik gerilemenin parçası olarak anlaşılabilir ancak.
Nitekim, o süreci görmek istemeyenler için ABD’nin büyük stratejistlerinin süreç analizlerini bu köşeye taşımıştım. Önemli olması nedeniyle kısaca anımsamakta yarar var:
Örneğin Henry Kissinger, daha 2014 yılında, “Afganistan ve Irak savaşlarının geri çekilmeyle sonuçlanmakta olduğunu” yazıyordu Dünya Düzeni isimli kitabında.
Örneğin Zbigniew Brzezinski 2012 yılında Stratejik Vizyon- Amerika ve Küresel Güç Buhranı isimli kitabında, ABD’nin güç kaybını ve geri çekilme sürecini inceliyordu ve “Amerikan rüyasının söndüğünü” saptıyordu.
Kissinger ve Brzesinski’nin görüşleriyle paralel onlarca analistin değerlendirmesi var. Çünkü ABD’nin 20 yıldır yaşadığı geri çekilme, öyle “ABD yenilmez” varsayımının arkasına saklanamayacak çıplaklıkta aslında…
Pentagon’un Senato’da ‘yenilgi’ ifadesi
Önceki gün ABD Senatosunun Silahlı Kuvvetler Komitesi, Afganistan’dan çekilme konusunu ele aldı. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley ve ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Org. Kenneth McKenzie, komitede ifade verdi, senatörlerin sorularını yanıtladı.
Pentagon şefi Lloyd Austin’in açıklamaları, “ABD yenilmez, aslında oyun kuruyor” diyenlerin gözünü açacak netlikte. Austin, Taliban’ın Afganistan’dan çekilmeleri için kendilerine 1 Eylül’e kadar süre verdiğini belirterek, bu süreyi aşmalarının oradaki Amerikan askerleri için tehlikeli olacağını düşündükleri için bu zaman diliminde çekilmeyi tamamladıklarını söyledi (AA, 29.9.2021).
Austin’in sözleri bununla sınırlı değil. Hatta devamındaki sözleri, savaş boyunca 4 başkan, 8 genelkurmay başkanı ve onlarca savunma bakanının değiştiğini belirterek bir süreç analizi yapması bakımından daha da önemli: “Böyle bir sonuç son 5 günde veya 20 günde ya da bir yılda ortaya çıkmadı. Bu savaşın sonucu stratejik başarısızlıktı.”
Kesinlikle öyle. 23 Ağustos’ta bu köşede “ABD Afganistan’da yenildi, nokta” başlıklı yazımda da tam olarak bunu anlatmıştım. Çekilmenin öyle Biden yönetiminin hızla aldığı bir karar olmadığını, stratejik başarısızlığın görülerek kararın 2014 yılında Obama döneminde alındığını, Trump döneminde parça parça uygulandığını ve Biden yönetimiyle de sonuçlandırıldığını anlatmıştım.
Egemen sınıfın çıkarı tartışması
Pentagon şefinin itiraf ettiği “stratejik başarısızlık” bir olgu. Emperyalist ABD aslında bu durumu uzun süredir tartışıyor.
Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımda o tartışmaları incelemiştim: Bir grup, ABD’nin geri çekilmesi ve içeride üretimi artırarak ekonomisini büyütmesi gerektiğini, diğer grup da ABD’nin hâlâ en büyük askeri kapasiteye sahip olduğundan hareketle “yangını çıkaralım, en az zarar gören biz oluruz” görüşünü savunuyor.
2008 krizinin de etkisiyle Bush’un ikinci döneminde başlayan bu tartışma, iki görüşün senteziyle sonuçlandı hep: Obama da, Trump da, Biden da o sentezin sonuçlarıdır aslında. Üçünde de “hem kısmen geri çekilme ama hem de yeni çatışma alanları” var. Birinde ilk görüş ağır basarken, diğerinde ikinci görüş öne çıktı. Ama sonuçta o tartışma sürüyor. Çünkü “hangi strateji” tartışması, egemen sınıfın farklı kesimlerinin çıkarlarının tartışması aslında…
O nedenle ABD’nin “stratejik başarısızlıklarını” tespit etmek ve gerilemenin hızını ve boyutunu değerlendirmek, tüm dünya için önemli…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Eylül 2021
Türk-Amerikan ilişkileri Soçi masasında
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 28/09/2021
Erdoğan’ın Biden’la görüşemediği New York ziyaretinin dönüşünde “ABD’nin Suriye’den çıkmasını istemesi”, AKP’nin 11 yıllık Suriye politikasında çok önemli bir değişimdir.
Peki ne oldu da, 11 yıldır ABD’yi Suriye’de yeterince bulunmamakla suçlayan, Beyaz Saray’ı Suriye sorununda elini taşın altına yeterince sokmamakla eleştiren, Suriye topraklarına daha çok Amerikan askeri isteyen, ABD Suriye’ye her füze attığında “yetmez ama evet” diyen AKP iktidarı, bu kez “ABD Suriye’den çıkmalıdır” dedi?
ERDOĞAN’IN TAKTİK HAMLESİNİN NEDENLERİ
–Erdoğan, New York’ta Biden ile görüşemediği için hayal kırıklığı yaşadı. Öyle ki, New York’a ayak bastığı gün Biden’le bölgesel ve küresel meselelerde mutabık olduğunu söyleyen Erdoğan, dönüşte “Bush ile, Obama ile, Trump ile iyi çalıştım ancak Biden ile iyi başlamadık” dedi. Yani Erdoğan, kendisine randevu vermeyen Biden’a, bir kart göstermiş oldu.
-New York dönüşü Soçi’de Putin’le çok kapsamlı bir zirve yapacak olan Erdoğan, Biden’e Suriye kartı çekerek, Moskova’ya mesaj vermiş oldu.
-Afganistan’dan çekilen, Irak’tan bu yılın sonunda çekilecek olan ve er geç Suriye’den de çekilmek zorunda kalacak olan ABD’nin mevcut durumuna uygun olarak, Erdoğan da gitmekte olana, git demektedir.
-Her ne kadar Erdoğan ve Biden, 14 Haziran tarihli NATO zirvesi sırasında yaptıkları baş başa görüşmede Türk-Amerikan sorunlarını paranteze alarak birlikte çalışmayı Kâbil Havalimanı üzerinden sürdürme adımı attıysalar da, 15 Temmuz’da Taliban’ın Kâbil’e egemen olmasıyla başlayan süreç, AKP’nin ABD’yle mutabık kaldığı havalimanı güvenliği sağlama görevini zorunlu olarak askıya aldı. Böylece Türk-Amerikan ilişkilerinin tıkanıklığını bir parça aşacak fırsat da zora girmiş oldu. Dolayısıyla, mevcut sorunların da çözümsüz olduğu şartlarda, Türk-Amerikan ilişkilerinin kısa vadede “kurtarılması” pek mümkün görünmüyor.
ERDOĞAN-PUTİN İKİLİSİNİN ÖNÜNDEKİ DOSYALAR
Erdoğan’ın Soçi’ye giderken Türk-Amerikan ilişkileri açısından kritik önemdeki mesajı “ABD Suriye’den çekilmeli” ile sınırlı değildi; Rusya’dan ikinci parti S-400 alabileceğini de söyledi.
Dolayısıyla Putin’i Türk-Amerikan ilişkileri açısından memnun edecek bir tablo önünde kuruluyor Soçi masası. Ancak tablo yine de pembe değil, hatta yer yer siyah…
Masadaki konu başlıklarına kısaca bakacak olursak:
–Erdoğan ve Putin’in en önemli gündemi İdlib. Düğüme dönen konu, pek çok kez belirttiğimiz gibi Suriye’nin siyasi çözümünü geciktiriyor. Ankara ve Moskova hem mevzisini korumaya çalışıyor hem de birbirini mutabakata uymamakla suçluyor. Putin’in daha önce bu konu tıkandığında yaptığı açma hamlesinin bir benzeri gelebilecek mi, yoksa Erdoğan İdlib konusunda bir parça taviz vermeyi mi seçecek, göreceğiz. Ancak Soçi’den yarın ne çıkarsa çıksın, İdlib en sonunda Şam’ın istediği gibi çözülmek zorunda olacak.
–Erdoğan ile Putin arasındaki bir diğer sorunlu konu Kırım meselesi. Erdoğan New York’ta bu konuda verdiği mesajla, Moskova’yı bir kez daha rahatsız etti. Ankara her ne kadar “Kırım’ın ilhakını tanımıyoruz” politikasını Moskova’ya karşı bir kart olarak görüyorsa da, 25 Eylül’de Cumhuriyet gazetesindeki “Erdoğan-Putin zirvesinin sorunları” başlıklı makalemizde de belirttiğimiz gibi, “Bu kart, aslında bir koz kartı değil. Ceza oyunlarında elde tutulmaması gereken bir kâğıda daha çok benziyor. Elde tutmak yerine, bir an önce elden çıkarılması halinde, daha çok kazanç getirecek bir kart hatta.”
–Erdoğan ile Putin arasındaki sorunlu başlıklardan biri de doğalgaz. Ankara’nın ABD’nin sunduğu sıvılaştırmış doğalgaz alımları nedeniyle, Moskova’nın imzalamak istediği uzun vadeli kontrata yanaşmaması, kış yaklaşırken önemli bir konu.
–Erdoğan ve Putin’in karşı karşıya geldiği konulardan biri de Libya. Berlin Konferansı’ndan çıkan “yabancı silahlı güçlerin ülkeden çıkması” kararı ve üç ay sonra yapılması planlanan seçimler, bu konunun da ikilinin önemli bir gündemi olmasını zorunlu hale getiriyor.
NEO-ABDÜLHAMİTÇİLİK
Soçi masasında Kafkasya, Karadeniz, Afganistan ve Orta Asya konuları da var. Fakat ağırlıklı konu başlıkları yukarıda özetlediğimiz dört konudur.
Ancak…
Türk-Rus işbirliğinin seviyesi ile Türk-Amerikan sorunları arasındaki bağ nedeniyle, Soçi masasında aslında Türk-Amerikan ilişkileri de olacak. Erdoğan’ın “ABD Suriye’den çıkmalı” mesajı da, “Rusya’dan ikinci parti S-400 alabiliriz” mesajı da, işte bu nedenle.
Erdoğan, iki boyutlu bir taktik izliyor: Hem ABD’nin bölgedeki ağırlığını azaltmaya başladığını görerek dümeni Rusya’ya daha çok kırıyor ama hem de Rusya’ya yakınlaşmasını ABD’den taviz koparabilmenin aracı olarak kullanabilmeyi umuyor.
Perdenin önünde iki büyük güç arasında taktik manevralar gibi gözükse de, perdenin arkasında iki büyük güce de gereğinden fazla taviz vermekle sonuçlanacak bir Neo-Abdülhamitçilik bu…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
28 Eylül 2021
Nükleer tehdit
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/09/2021
Her ne kadar ABD Başkanı Joe Biden BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada “yeni bir soğuk savaş” istemiyoruz dediyse de, bu “soğuk barışı” çok istediği anlamına da gelmiyor.
ABD’nin Hint-Pasifik bölgesindeki yeni hamleleri, tersine bölgede açıkça “nükleer tehdit” anlamına geliyor.
Çin’in yanında nükleer üs
Geçen hafta inceledik: ABD, İngiltere ve Avustralya ile Hint-Pasifik’te AUKUS adlı bir ittifak kurdu. Üçlü anlaşmanın merkezinde, Avustralya’yı nükleer denizaltı gücü yapmak var.
AUKUS; birincisi Çin’e karşı Anglosakson birliği niteliği taşıyor, ikincisi de ABD’nin Avustralya’yı Hint-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı bir nükleer üs yapma hamlesi anlamına geliyor.
Gerçi ABD’nin bu hamlesi, Avustralya-Fransa denizaltı anlaşmasını bozduğu için ABD-AB ilişkilerini çok olumsuz etkiledi ancak Pekin yönetimi, yanı başında ortaya çıkan bu nükleer tehdidi sonuçta hafife almıyor.
Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Zhao Lijian, AUKUS’un, üç ülkenin bölgesel barış ve istikrara ciddi şekilde zarar verdiğini, silahlanma yarışını yoğunlaştırdığını ve uluslararası nükleer silahların yayılmasını önleme çabalarına zarar verdiğini söyledi.
Çinli diplomattan Pekin yönetimine çağrı
Çin’in eski BM Genel Sekreter Yardımcısı Şa Zukang ise diplomasiyi bir kenara bırakarak açık açık tehdidin boyutunu ve ne yapılması gerektiğini açıkladı.
Washington’un kurmakta olduğu yeni ittifaklara karşı direnme çağrısı yapan Şa Zukang, ABD, Çin’in yanı başında bir nükleer üs kurarken Çin’in “nükleer silahı ilk kullanan taraf olmama politikasından vazgeçmesi gerektiğini” söyledi!
Şa Zukang, mevcut koşullar nedeniyle Çin’in bu politikasını sürdürebilmesinin ancak “Çin ve ABD, birlikte, nükleer silah kullanacak taraf olmayacakları konusunda anlaşmaya varması halinde” geçerli olabileceğini savundu.
ABD’ye ‘özgür ve açık’ Hint-Pasifik!
Bildiğiniz gibi ABD’nin 15 Eylül’de kurduğu AUKUS dışında, Hint-Pasifik bölgesinde bir başka ittifakı daha var: QUAD.
ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya’dan oluşan QUAD ittifakı, 24 Eylül’de Beyaz Saray’da yüz yüze bir zirve yaptı.
Biden, Modi, Yoşihide ve Morrison, QUAD zirvesinde “Özgür ve açık Hint-Pasifik” hedefi ilan ettiler.
“Özgür ve açık” sıfatlarından kasıt/amaç ise, pratikte Çin’in bölgesini ABD’ye açması demek!
Dikkat: ABD aynı politikayı “özgür ve açık Karadeniz” olarak da uygulamaya çalışıyor!
Savunmada atak
ABD Çin’e karşı QUAD ile siyasi ve ekonomik, AUKUS ile askeri bir ittifak oluşturuyor.
Kuşkusuz Çin’in önemsediği girişimler bunlar.
Ancak daha geniş bir pencereden bakılırsa, aslında QUAD da, AUKUS da, ABD’nin AB’yi Çin ve Rusya karşıtlığına istediği oranda ikna edememesinin sonuçları ve ihtiyaç duyduğu araçlarıdır. ABD, AB’yle olmayınca, Çin’i AB’den ayrılan İngiltere, Avustralya, Hindistan ve Japonya ile çevrelemeye çalışmaktadır.
Dolayısıyla bu hamleleri stratejik düzlemde değerlendirirsek, ABD açısından ilerlemenin ve hegemonya kurmanın değil, gerilemenin ve hegemonya zayıflamasının hamleleridir. Yani “savunmada atak” anlamına gelmektedir.
Lavrov’un Biden’a mesajı
ABD’nin bu gerilemesini ortaya koyan mesajlardan biri Rusya’dan geldi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, katıldığı BM Genel Kurulu “genel siyasi müzakereler” oturumunda şu mesajı verdi:
“ABD Başkanı Joe Biden, geçtiğimiz günlerde kendi deyimiyle ‘diğer ülkeleri değiştirmek’ için artık askeri yöntemlere başvurmayacaklarını duyurdu. ABD’nin bir sonraki adımı atmasını ve yalnızca güç kullanımını değil, aynı zamanda kalkınma modelini dayatmanın diğer yöntemlerinden de vazgeçmesini bekliyoruz.”
Evet, askeri yöntemleri rafa kaldırmak zorunda kalan ABD, kendi modelini siyasi ve ekonomik baskılarla dayatmaktan da eninde sonunda vazgeçecek. İster kendi isteğiyle, ister mecbur edilerek!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Eylül 2021
Erdoğan-Putin zirvesinin sorunları
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/09/2021
Önümüzdeki hafta yapılacak Erdoğan-Putin zirvesi, Türk-Rus ilişkilerinin önündeki sorunlar nedeniyle kritik önemde. Nitekim zirvenin hazırlığını yapan Kremlin Sözcüsü Dimitri Peskov “Görüşmelerin gündemi oldukça geniş olacak” dedi.
“İdlib düğümü” konusu, ele alınacak konuların başında geliyor. AKP iktidarının tutumu nedeniyle Türkiye, Suriye ve Rusya yararına bir türlü çözülemeyen sorun, Suriye sorununun siyasi çözümünü de geciktiriyor. İktidarın “nüfuz bölgesi” oluşturma hedefi, cihatçılarla ilişkisi, Esad yönetimi karşıtlığını sürdürmesi gibi etkenler, İdlib sorunun iki yıldır “düğümlü” kalmasını sağladı.
Şam’ın ısrarı ve Moskova’nın bu ısrarı haklı görmesi nedeniyle, Putin Erdoğan’dan “İdlib düğümü”nü artık çözmesini isteyecek. Esad ve Putin’in 14 Eylül’de bir gece yarısı görüşmesiyle “Türkiye’nin silahlı varlığına itiraz” mesajı vermesi, işte bu amaçlaydı.
Yanlış Kırım politikası
Ankara ile Moskova arasındaki sıcak sorun başlıklarından biri de Kırım konusudur. Özellikle Ankara’nın geçen hafta yapılan seçimlerden sonra “Kırım’ın ilhakını tanımıyoruz” politikasını, “Duma seçimlerinin Kırım sonuçlarını da tanımıyoruz” aşamasına getirmesi, Moskova tarafından “içişlerine müdahale” olarak değerlendirildi.
Kremlin, bugüne kadar AKP’nin Kırım tavrını, iyi giden işlerin yanında kritik olmayan bir sorun şeklinde görüyordu. Ankara’nın her “Kırım’ın ilhakını tanımıyoruz” çıkışına, “Türkiye’nin görüşlerinin değişeceğine inanıyoruz” yanıtı veriyordu.
Fakat konunun yeni boyutu, Kremlin’in rahatsızlığını arttırmış görünüyor. Ancak her şeye rağmen Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova’nın açıklaması, Moskova’nın Ankara’yla işbirliğine verdiği öneme işaret ediyor: “Bu tür açıklamaları asla göz ardı etmiyoruz. Eğer Moskova’dan ilgili kınamaları, hatırlatmaları ve eleştirileri duymaktan yorulmamışlarsa, demek ki sabırlılar. Ancak bu, ikili ilişkilerin gelişmesi lehine olmayan çıkarımlarda bulunmamızdan başka bir şeye yol açmayacak.”
KKTC’nin çıkarı
AKP iktidarının Kırım politikası birkaç boyutlu. Saray, hem savunma-silahlanma anlaşması yaptığı Ukrayna’yla ilişkisini iyi tutabilmek için, hem ABD ve AB’nin Ukrayna cephesi politikasına uyum için, hem de NATO’nun Karadeniz stratejisinin gereği olarak bu politikayı uyguluyor. Ankara aynı zamanda bunu Moskova’ya karşı elinde tutabileceği bir koz kartı olarak görüyor.
Oysa bu kart, aslında bir koz kartı değil. Ceza oyunlarında elde tutulmaması gereken bir kâğıda daha çok benziyor. Elde tutmak yerine, bir an önce elden çıkarılması halinde, daha çok kazanç getirecek bir kart hatta.
Şunu demek istiyoruz: Kırım’ı, “ilhakı tanımıyoruz” diyerek Rusya’ya karşı bir kart gibi görmek yerine, KKTC’nin çıkarına olacak şekilde değerlendirmeliyiz.
Kırım Tatarlarının rahatsızlığı
Ankara’nın soruna bakış açısı da hatalı. Zira ortada bir ilhak yok. Kırım, bir halk oylamasıyla Ukrayna yerine Rusya’ya bağlanmak istedi.
Ankara’nın “ilhak” söylemi, sadece Rusya’yı değil, Kırım Tatarlarını da rahatsız ediyor. Kırım Tatarlarının çeşitli sözcülerinin son iki yılda “Ankara’yı doğru bilgilendirmek istiyoruz” diyerek Erdoğan’a görüşme teklif etmesi, bugüne kadar yanıtsız kaldı.
Oysa Kırım-KKTC hattı içinde üretilecek ince politikalar, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de elini güçlendirecektir.
Geniş işbirliği alanı
Özetle, Rusya Türkiye için, Türkiye de Rusya için oldukça önemlidir. Zaten başka türlü olma şansı da yok. Öyle ya da böyle iki toplum yüzyıllardır komşudur ve karşı karşıya gelmelerinin ikisine zarar verdiği çok sayıda örnek geride kalmıştır. Ankara ve Moskova o örnekler yerine Kemalist-Bolşevik ittifakını önemseyerek hareket etmelidir.
Doğu Avrupa, Karadeniz, Kafkasya, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz, Ankara ve Moskova için rekabet alanı değil, işbirliği alanı olmalıdır. “İdlib düğümü”, bu işbirliğinde kritik virajı alabilmek için artık çözülmelidir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Eylül 2021
Erdoğan para arıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/09/2021
BM Genel Kurulu için ABD’ye giden Erdoğan, programı boyunca sık sık Türkiye ile ABD’nin “stratejik ortak” olduğunu dile getirdi. Erdoğan, iki ülkenin bölgesel ve küresel sorunlarda benzer tutum ve ortak çıkarlara sahip olduğunu belirtti.
ABD Dışişleri Bakanı Blinken ile görüşen Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da Türk-Amerikan ilişkilerini “muhteşem işbirliği” diye niteledi.
Türk-Amerikan ilişkileri “düzeldi” de bizim mi haberimiz yok, yoksa bunlar olası erken seçim sürecinde iktidarda kalabilmek için AKP’nin siyasi ve özellikle ekonomik destek arayışı mı?
Türk-Amerikan çıkarları çatışıyor
İki ülkenin “stratejik ortak” olabilmesi için, ulusal çıkarlarının ortak olması gerekir. Peki Türkiye ile ABD’nin ulusal çıkarları ortak mı? Bakalım:
-ABD’nin Suriye’de çıkarı, bu ülkenin bölünmesinden geçiyor. Suriye’nin kuzeyinde petrol bölgesini kapsayan kendi kontrolünde Akdeniz’e açılacak bir devlet peşinde. Türkiye’nin çıkarı ise Suriye’nin siyasal birliği ve toprak bütünlüğünün korunmasıdır. (AKP’nin Fırat’ın doğusunda özerk PYD bölgesine karşılık Fırat’ın batısında özerk ÖSO bölgesi istemesi ayrı konu.)
-ABD’nin Kıbrıs’ta çıkarı Rumların egemenliğinde federasyon; Türkiye’nin çıkarı ise KKTC’nin bağımsız devlet olarak tanınması özetle. Konu, bir egemenlik sorunun dışında son yıllarda ayrıca bir enerjipolitik mücadele konusu ve Doğu Akdeniz’de ABD ile Türkiye karşı karşıya konumlanıyor.
-ABD’nin Karadeniz’de çıkarı, Montrö’yü delip buraya sınırsızca girebilmesi, yerleşebilmesi, NATO gölü haline getirebilmesi ve böylece Rusya’yı sıkıştırmasıdır. Türkiye’nin çıkarı ise Karadeniz’in Karadeniz’e komşu ülkelere ait bir deniz olarak kalabilmesidir.
-ABD, NATO ülkelerinin kendi ana stratejisine eklemlenmesini istemektedir. ABD’nin ana stratejisi Çin’i batı, güney ve doğusundan; Rusya’yı da batı ve güneybatısından çevrelemektir. Çin ve Rusya’nın çevrelenmesi Türkiye’nin çıkarına değildir; Türkiye’nin çıkarı tersine Çin ve Rusya’yla ilişkilerini geliştirmesidir.
-ABD, kendi silahlarını satmak istemektedir. Türkiye’nin çıkarı ise tek bir ülkeye bağımlı olmamasından, silah envanterini çeşitlendirmesinden geçmektedir. Ve ötesinde asıl çıkarı, teknoloji transferiyle ulusal silahlanmasını geliştirmesidir.
Stratejik ortaklıkta muhteşem işbirliği!
Görüldüğü gibi Türkiye ile ABD’nin ulusal çıkarları en temel küresel ve bölgesel konularda bırakın ortaklığı, aslında çatışmaktadır. Dolayısıyla iki ülke arasında bir “stratejik ortaklık”tan bahsedemeyiz.
Kaldı ki bunu Washington da görüyor. O nedenle de anımsarsanız Blinken Türkiye için “sözde müttefik” nitelemesi yapmıştı.
Peki hal böyleyken Erdoğan’ın Türk-Amerikan ilişkileri için “stratejik ortaklık” nitelemesi ve Çavuşoğlu’nun “muhteşem işbirliği” sözleri ne anlama geliyor? Tek açıklaması var: Erdoğan para arıyor! Şöyle:
Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı olabilmesinin tek yolu, erken seçimden geçiyor çünkü Anayasa’nın 101. maddesine göre “bir kişi iki kez cumhurbaşkanı seçilebilir” ve Haziran 2023’te yapılacak seçimlerde Erdoğan üçüncü kez aday olamaz.
Peki olası bir erken seçimde Erdoğan’ın kazanabilme olasılığı ne? AKP ciddi oy kaybediyor. Ekonomi ve göç sorunu gibi konular, Erdoğan’ın elini zayıflatıyor. Şansını yükseltebilmesi için Batı’nın siyasi ve ekonomik desteğine ihtiyacı var. Saray kredi musluklarının açılabilmesi için Londra tefecilerine ve New York bankerlerine müracaat ediyor sık sık.
New York’ta ABD’li şirketlere çağrı yapan Erdoğan, “Esnek ve yüksek üretim kapasitemiz, özellikle tedarik zincirleri ve arz güvenliği bakımından Amerikan firmaları için birçok fırsat barındırıyor” dedi. Bu para girişi için ucuz işgücü, muafiyet, kolaylık sağlama sözü demek özetle…
Ekonomi tavizlerine dikkat
Sonuç olarak, Türkiye’nin ABD için “stratejik ortak” olabilmesi, AKP hükümetinin Türkiye’nin çıkarlarını hiçe sayarak ABD’nin çıkarlarına uygun konumlanmasına bağlıdır. Erdoğan’ın özellikle Ukrayna’da, Kırım konusu üzerinden yaptığı budur.
Türkiye’nin önündeki tehlike, Erdoğan’ın sırf iktidarda kalabilmek adına bu tür ulusal çıkarlara aykırı pozisyonlar alıp almayacağıdır; yeni tavizler verip vermeyeceğidir…
Kamuoyu, özellikle ekonomi alanını ilgilendiren konularda AKP’nin çıkaracağı yasalara, mevzuatlara önemle dikkat kesilmeli. Zira “ekonomik bağımsızlık” yoksa, siyasi bağımsızlık yarımdır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Eylül 2021
Dünya 5’ten büyüktür: New York’ta 35 katlı Türkevi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 21/09/2021
Erdoğan’ın New York’ta açtığı 35 katlı Türkevi binası, AKP iktidarı açısından betonun sadece bir belediyecilik ve ihalecilik faaliyeti olmadığını, ak-diplomasinin de motoru anlamına geldiğini ortaya koyuyor.
Erdoğancılığın hâkim olduğu çeyrek yüzyılın sonunda İstanbul’un beton-gökdelen siluetine bakarak “bu şehre ihanet ettik” diyen anlayış, gökdelenler şehri New York’un siluetine 35 katlı bir bina kazandırmakla övünüyor ne yazık ki…
Tablo o kadar vahim ki, Türkiye’nin önceki Washington Büyükelçisi Namık Tan durumu şu sözlerle özetledi sosyal medyada: “Beton diplomasisi diye bir kavram kazandırdık literatüre…Zira, New York’a 35 katlı bina dikmek ile övünüyoruz. Tek konu bu… Öylesine abarttık ki, sanki gökdelenler şehrinde bu boyutlarda ilk binayı biz yapmışız. Orada bizimkine benzer onlarca bina var. Lütfen, dönüp etrafınıza bakın.”
NEW YORK’TA DA AYNI ŞİRKET
Kısacası “dünya 5’ten büyüktür” parolasıyla gidilen New York’ta, 35 katlı bina yapmakla övünen bir diplomasi anlayışıyla karşı karşıyayız…
Ancak AKP’nin ihalesinde de diplomasisinde de merkezde hep aynı isimler var. Bir nevi sermayeyi merkezde tutma anlayışı…
291 milyon dolara mal olan New York’taki Türkevi’ni kim yaptı dersiniz?
IC İçtaş İnşaat…
Hani şu Kuzey Marmara Otoyolu ile Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün işletmecisi olan şirket!
GENÇLER YURT BULAMAZKEN
Erdoğan New York’ta 35 katlı binayla övünürken, Türkiye’de öğrencilerin “barınamıyoruz eylemleri” de sürüyordu.
Yurt bulamayan ve kira ödeyecek gücü olmayan binlerce öğrencinin kayıt dondurma durumunda olduğu şartlarda, Erdoğan’ın “hedef 2023” parolasıyla New York’ta 291 milyon dolara 35 katlı bina yaptırması, haliyle büyük tepki çekiyor…
Bu parayla binlerce öğrenci için yurtlar yapılabileceği ortada.
Dahası bu şekilde gençlerimizi FETÖ’vari cemaat yurtlarına düşmekten de kurtarmış oluruz ki bu, konunun parasal boyutundan çok daha önemlidir.
HANGİ ATANIN SÖZÜ!
Erdoğan, büyük şaşaayla açtığı Türkevi’ndeki konuşmasında sık sık 35 katlı bu binayla nasıl da gurur duyduğunu dile getirdi: “Gururluyuz, çünkü bu eserle New York’un siluetine tarihi ve geleneksel mimarimizin güzelliklerini ve zarafetini yansıtıyoruz.”
Fakat daha dikkat çeken sözleri ise şu oldu: “Ülkemizde de sık sık tekrarladığım bir atasözümüzü burada paylaşmak istiyorum. Atalarımız ‘şerefü’l mekan bi’l mekin’ diyor.”
Anlaşılan Erdoğan New York’ta ataları da karıştırmıştı. Zira böyle bir Türk atasözü yok. Dahası söz Türkçe de değil!
TAMPON ÜLKE
BM binasının karşısındaki Türkevi’nin açılışına BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de katıldı.
Gutarres ülkemizin en önemli sorunlarından biri haline gelen göç sorununa değinerek, Erdoğan’ın konuşmasındaki bol “gururluyuz” ruh halini gıdıkladı: “Türkiye’nin ve Türk toplumunun mültecilere yönelik muazzam cömertliğine bizzat aşinayım. Korunmaya muhtaç mültecilere desteği için Türkiye’ye içten teşekkürlerimi sunuyorum.”
Oysa Türkiye’nin övülmeye ve teşekküre değil, bu ağır göç yükünün paylaşılmasına ihtiyacı var!
Kırmızı Kedi Yayınlarından çıkan son kitabın Tampon Ülke- Emperyalizmin Göç Stratejisi, Türkiye’nin geride kalan yıllarda nasıl “övülerek” sırtına bol bol yük yüklendiğinin örnekleriyle dolu…
DÜNYA KESİNLİKLE 5’TEN BÜYÜKTÜR
Evet, dünya kesinlikle 5’ten büyüktür…
Ancak bu politika, sözle ve 35 katlı binayla değil, eylemle hayata geçirilir; komşularla barışarak, Suriye’deki yanlıştan dönerek, emperyalist politikalara alet olmayarak, Kabil’de havaalanı bekçiliğine soyunmayarak, AB’nin geri kabul anlaşmasıyla tampon bölge olmayarak…
Dünya 5’ten kesinlikle büyüktür; Amerikan hegemonyasının zayıfladığı, Amerikan rüyasından uyanıldığı şartlarda, yeni bir dünya kurulurken, dünya çok merkezli bir hale gelirken, Türkiye de o dünyada yerini alarak…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
21 Eylül 2021
Hint-Pasifik cepheleşmeleri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/09/2021
Çok sık vurguladığımız gibi, Hint-Pasifik bölgesi 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin ana güç mücadelesi alanı olacak. ABD’nin temel amacı, Çin’i kendi bölgesinde, müttefikleriyle birlikte çevreleyerek sıkıştırmak; Çin’in Avrupa ve Afrika’ya uzanan Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ni kesebilmek.
Beyaz Saray ve Pentagon’un son yıllardaki temel strateji belgeleri, hep bu hedef üzerine inşa edilmiş durumda. Biden’ın “müttefiklerle ilişkileri onarma” amacı bile, bu hedefin gereği. Zira Washington, Çin’i, hele de Çin-Rusya ikilisini kuşatabilmek için AB’ye ve Asya’daki bazı ülkelere çok ihtiyaç duyuyor. Öyle Avustralya, Japonya ve Güney Kore’yle de bu iş olmayacağından, stratejisine Hindistan’ı eklemlemeye çalışıyor. QUAD yani ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya’dan oluşan dörtlü ittifakın esas amacı buydu.
AUKUS, ABD-AB ittifakını torpilledi
ABD son olarak İngiltere ve Avustralya’yla bölgede AUKUS ittifakını kurdu. Önceki yazımızda incelediğimiz gibi bu yeni “müttefik organizasyonu” ise daha baştan bir başka “müttefik organizasyonunda” önemli hasar oluşturdu. Fransa, AUKUS nedeniyle Avustralya’yla yaptığı denizaltı satış anlaşmasının iptal olmasına çok sert tepki gösterdi. Olayı “ihanet” diye yorumladı, Washington ve Canberra büyükelçilerini çekti, AB’den ayrılan İngiltere’yi “kürkçü dükkanına (ABD’ye)” dönmekle suçladı.
Elbette bu çatışmanın tetiklenmesini sağlayan 40 milyar dolarlık bir anlaşmanın iptaliydi ama aslında Fransa’yla ABD, AB’nin stratejik özerklik kazanması ve bir AB ordusu kurulması gerektiği konularında, son yıllarda sık sık karşı karşıya geliyorlar.
Çin’in ŞİÖ’yü Asya’ya genişletme başarısı
ABD, AUKUS’la Çin’e karşı hamle yaparken, Çin’den de ABD’ye karşı hamle geldi. Çin’in Rusya’yla birlikte liderlik ettiği Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), İran’ı da örgüte üye yaptı.
26 Nisan 1996’da esas olarak terör ve ayrılıkçılığa karşı Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan’ın katılımıyla Şanghay Beşlisi olarak kurulan örgüt, bugün 9 üye, 3 gözlemci ve 6 diyalog ortağıyla Asya’nın neredeyse tamamına genişlemiş durumda.
Türkiye’nin 2007 yılında ŞİÖ’ye üye olma isteğini Rusya ve Kazakistan’a ilettiğini, 2011’de resmi müracaat yaptığını, 2012’de diyalog ortağı olduğunu anımsatalım.
Hindistan’ı kazanma mücadelesi
ŞİÖ artık Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Pakistan, Hindistan ve İran’da oluşan çok büyük bir örgüt.
Burada kritik önemde üyenin Hindistan olduğunu önemle vurgulayalım. Zira ABD, sırf Hindistan’ı kendi stratejisine eklemleyebilmek için Asya-Pasifik stratejisini Hint-Pasifik stratejisi diye güncellemiş, bu ülkenin Çin’le olan sorunlarını kullanmaya çalışmış ve yukarıda da belirttiğimiz gibi QUAD’a dahil etmişti.
Ancak Rusya’nın Hindistan’la ilişkisi, ABD’nin girişimini dengeledi ve bu ülkenin, Çin’in arkaladığı Pakistan’la birlikte ŞİÖ’ye üyeliğini getirdi. Böylece Pekin ve Moskova, Asya’daki önemli bir sorunun tarafları olan Hindistan ile Pakistan’ı aynı örgütte buluşturdu.
Afganistan’a ‘kapsayıcı hükümet’ çağrısı
ŞİÖ’nün son toplantısının gündem konularının başında Afganistan geliyordu. ŞİÖ’nün gözlemci üyesi de olan Afganistan’daki yeni durum, örgütün çok hassas olduğu bir konu.
ŞİÖ, kabul ettiği Duşenbe Deklarasyonu’nda bu konuda şu mesajı verdi: “Üye ülkeler, Afgan toplumundaki tüm etnik, dini ve siyasi grupların katılımıyla Afganistan’da kapsayıcı hükümetin oluşturulmasının gerektiğine inanıyor.”
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping de Afganistan’daki tüm ilgili taraflara “terörü yok etme” çağrısı yaptı.
Yeni dönem
Özetle Hint-Pasifik bölgesinde, güç mücadelesinin cepheleşmeleri sürüyor ve herkes kendi cephesini sağlamlaştırmaya çalışıyor.
Gidişatın yönünü ise ŞİÖ’nün yeni üyesi İran’ın yeni cumhurbaşkanı İbrahim Reisi özetledi: “Dünya yeni bir döneme girdi. Hegemonya ve tek taraflılık ortadan kalkıyor. Uluslararası sistemdeki güç bağımsız devletler lehine değişiyor” (AA, 17.9.2021).
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Eylül 2021