Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

RESTORASYON HAREKETİ’NİN İFLASI

Ahmet DavutoğluRecep Tayyip Erdoğan tarafından başbakan olarak atandığında, ilk olarak ona “Restorasyon Hareketini” sürdürme sözü verdi!

Nedir Restorasyon Hareketi?

Normalde kelimenin anlamı, bir eseri aslına uygun onarmaktır ancak AK-Restorasyoncular, kelimeyi “yenilemek” anlamında kullanılıyorlar. Daha doğrusu bozarak yeniden yapmaya restorasyon diyorlar. Böylece kelimeyi bile bozuyorlar!

Erdoğanlar için Restorasyon Hareketi, yeni Türkiye’dir, yeni Anayasa’dır, yeni rejimdir, yeni düzendir… 

Ve 6 Ok’u yeniden yorumlayacağız” diyen Yeni-CHP’liler de gerçekte restorasyoncudur!

YÜZYILLIK PARANTEZİ KAPATMA GÖREVLERİ

Erdoğanlar için, Davutoğlu için restorasyon hareketi yüzyıllık parantezi kapatmaktır: “Biz bu toprakları terk etmedik. Geçen yüzyıl 1911’i Trablusgarp için alın 2011, 1912’yi Bulgar, Balkan muhacereti alın 2012, 1917’yi Kudüs’ten ayrılışımızı esas alın 2017 veya Orta Doğu’dan ayrılışımızı esas alın 2018’e, yüzyıl sonra bu parantezi kapatıyoruz. Geçen yüzyıl bizim için bir parantezdi. Bu parantezi kapatacağız. Tekrar Saraybosna’yı Şam’a Bingazi’yi Erzurum’a, Batum’a bağlayacağız.” (CHA, 3 Mart 2013)

Peki Davutoğlu yüzyıllık parantezi nasıl kapatacak, nasıl Saraybosna’yı Şam’a bağlayacak? Üç yıldır yaptığı gibi Esad’ı devirebilsin ve Erdoğan’a Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kıldırabilsin diye Bosna’den Afganistan’a kadar bu coğrafyadan gelen teröristlere sınırları açarak mı?

Bakınız Davutoğlu’nun “yüzyıllık parantez” dediği aslında Türkiye Cumhuriye’tidir; kapatmak istediği parantez ülkemizdir. Çünkü Cumhuriyet 1923’te ilan edildi ama ülkemiz 1920’de kuruldu ve Kurtuluş Savaşı da pratikte 1914’te 1. Dünya Savaşı ile başladı.

Kapatmak istedikleri, hesaplaşmak istedikleri işte bu tarihtir!

MİLİYETÇİLİKLE HESAPLAŞMA GÖREVLERİ

Peki bu tarihle nasıl hesaplaşacaklar, nasıl kapatacaklar bir yüzyılı?

Milletle, ulusla hesaplaşarak! Milliyetçilik ve ulusçulukla hesalaşarak!

O nedenle Erdoğan “milliyetçiliği ayaklarının altına aldığını” söylemiştir ve o nedenle Davutoğlu ulusçulukla hesaplaşma zamanı gelmiştir” demiştir! (Hürriyet, 17 Eylül 2012)

Zira milliyetçilikle hesaplaşmadan milletin ülkesiyle ve rejimiyle hesaplaşamazlardı!

Bu nedenle “Türk tarihinin hakkından gelinmeli” diyen AB komiserlerinden Karen Fogg Restorasyon Hareketi’nin akıl hocalarındandır!

Bu nedenle “ulusalcılık aşılacaktır” diyen Fethullah Gülen Restorasyon Hareketi’nin hocaefendisidir! (Aktüel, 18 Ekim 2005)

Bu nedenle “hem solcu hem ulusalcı olunmaz” diyen Y-CHP’li Rıza Türmen, AKP’nin müzakere ortağı HDP’nin cumurbaşkanı adayıdır!

MİLLİYETÇİLİK AYAKTA VE ATAKTA

Ve milliyetçiliği aşabilmek için Ergenekon tertibi yaptılar; Türkiye’nin milli kuvvetlerine dalga dalga operasyon düzenlediler…

Ancak başaramadılar…

10 Ağustos sonucu kimseyi yanıltmasın; zira Çankaya yıkıcılar için aslında düşülecek zirvedir!

Ve bu nedenle Restorasyon Hareketi artık gerileme eğilimindedir; üstelik hem içeride hem dışarıda…

Dışarıda Şam’ı fethetme, Erbil’i Bağdat’tan koparma, Tahran’ı yalnızlaştırma siyasetleri iflas etmiştir…

Yıkmak istedikleri Irak ve Suriye’de milliyetçilik hareketi başlamış ve Iraklılık ile Suriyelilik bilinci başat düşünceye dönüşmüştür.

İçeride de durum aynıdır: Haziran Halk Hareketi, bir ulusun ayağa kalkmasıdır ve ulusalcıdır! Bu nedenle geniş kitle ulusun bağımsızlık sembolü olan Türk Bayrağı’nın altında birleşmiş ve bu nedenle o ulusun önderi “Mustafa Kemal’in askeri” olunmuştur!

Yani Restorasyon Hareketi’nin “parantezi kapatma” işi Erdoğanlar açısından başarıyla sonuçlanamayacaktır!

Erdoğan ile Davutoğlu, yıkarken yıkılacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ağustos 2014

Yorum bırakın

STRATEJİK GÖREVLİ: DAVUTOĞLU

Bir devlet başkanı, başka bir ülkenin dışişleri bakanını parmağıyla nasıl yanına çağırır? ABD Başkanı Barack Obama ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ilişkisinden bahsediyoruz…

ABD Başkanı Obama, 26 Mart 2012’de Güvenlik Zirvesi nedeniyle bulunduğu Güney Kore’de, BOP eş başkanı Tayyip Erdoğan’la görüştü ve ardından kameraların karşısına çıktı. O esnada işaret parmağıyla “gel gel” yaparak Davutoğlu’nu yanına çağırdı.

Davutoğlu mu? İşretle birlikte Obama’nın yanına koştu!

PARMAĞA KOŞAN BAKAN

Bu hareketten sonra AKP çevreleri ikiye bölündü. Bir bölümü Obama’nın Davutoğlu’nu parmakla çağırmasını aralarındaki samimiyete bağladı! Bir diğer bölümü ise Obama’nın Davutoğlu’nu değil, kendi yardımcısını parmakla çağırdığını iddia etti.

İkisi de vahimdi: Birincisi, Türk Dışişleri Bakanı bir başka devletin başkanı tarafından parmakla çağrılacak kadar nasıl samimi olabilirdi! İkincisi, Obama kendi yardımcısını parmakla çağırdıysa, Davutoğlu neden ondan önce yanına koştu? Bu daha da vahimdi!

Ve her ikisi de devlet adamları arası ilişkiye değil, başka türden ilişkilere işaret ediyordu:

Tayyip Erdoğan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olduğunu 33 ayrı yerde itiraf ediyordu. Abdullah Gül ise ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la gizli bir anlaşma yaptığını itiraf ediyordu. Her ikisi de devletlerarası ilişkilerde başka anlama geliyordu!

Ahmet Davutoğlu ise ABD’yle farklı bir ilişkisi olan Erdoğan ve Gül’ün her dönem özel ve başdanışmanıydı!

GÖREVİ MGK BİLDİRİSİYLE DUYURULDU

Hatta şöyle de diyebiliriz: Gül 2002’de başbakan oldu, Davutoğlu başbakanlık danışmanı yapıldı; Erdoğan 2003’te başbakan oldu, Davutoğlu yine başbakanlık danışmanıydı…

Hatta ABD ve AB yetkilileri, Dışişleri Bakanlığı yerine bizzat onu arıyordu, Türkiye ile temasları onun epostası üzerinden yürütüyordu. Davutoğlu, gelen mesajları sonradan Dışişleri’ne aktarıp kayda geçiriyordu! (radikal.com.tr, 21 Ağustos 2014)

Davutoğlu’nun AKP hükümetleri içinde hep farklı bir pozisyonu vardı. Örneğin Şam’da Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile görüşme görevi MGK bildirisi ile duyuruluyordu! (radikal.com.tr, 21 Ağustos 2014)

ABD’YE ALT BÖLGESEL DÜZEN KURMA VAADİ

Sonrasında Erdoğan tarafından 1 Mayıs 2009’da Dışişleri Bakanlığı’na atandı. Ancak atanmadan önce verdiği mesajlara bakılırsa, atamanın asıl adresi Atlantik ötesindeydi…

Zira Davutoğlu şöyle diyordu: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır.” (Anadolu Ajansı, 21 Mart 2009)

Özetle Ahmet Davutoğlu, 3 Kasım 2002’de AKP’nin iktidar olmasından bu yana hep en üstlerdeydi; Gül’ün de Eroğan’ın da en yakınındaydı…

Yani BOP için Erdoğan eş başkan iken, o da BOP için stratejik görevliydi…

O nedenle ABD’nin küresel düzenine, yani BOP’a, çevresel alt düzenler kurma katkısı yapma sözü vererek bakanlık koltuğuna oturuyordu…

ABD İÇİN KİLİT OYUNCU

AKP çevreleri hep 28 Şubat’a gönderme yapar, askeri vesayet laflarını dillerinden düşürmezler. 28 Şubat nedeniyle başlarına gelmeyen kalmamıştır.

Pek bilinmez: Ahmet Davutoğlu 1998-2002 tarihleri arasında, yani 28 Şubat günlerinde, Silahlı Kuvvetler Akademi ve Harp Akademileri’nde misafir öğretim üyesi olarak ders verebilmiştir!

Şaşırmayın. Erdoğan’ın Yahudi lobilerinden Çevik Bir’le aynı ödülü alabilmesi gibi bir durumdur aslında bu…

Yani Ahmet Davutoğlu ABD için hep stratejik bir görevli olmuştur…

Obama’nın onu parmağıyla çağırabilmesi samimiyetten değil, bu ilişkiden dolayıdır…

Davutoğlu’nun ismi o nedenle ABD raporlarında “Türkiye’deki 5 kilit oyuncudan biri” olarak yer almaktadır. Aydınlık’ın manşetten duyurduğu ABD Kongresi Araştırmalar Merkezi’nin 2012 tarihli “Türkiye, Arka Plan ve ABD ile İlişkiler Raporu” bunlardan sadece biridir…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Ağustos 2014

Yorum bırakın

AÇILIM HEYKELİNİN ANLAMI

PKK komutanlarından Mahsum Korkmaz’ın heykelinin Diyarbakır’a dikilmesi, Açılım açısından yeni bir dönüm noktasıdır.

Heykelin dikilebilmesi de yıkılabilmesi de özel anlamlar taşımaktadır. İnceleyelim:

1) MAHSUM KORKMAZ HEYKELİ, AÇILIM HEYKELİDİR

PKK’nin Diyarbakır’a diktiği Mahsum Korkmaz heykeli Açılım’ın ikinci heykelidir.

İlki Tunceli’ye dikilen Seyit Rıza heykeliydi. Üçüncüsü ise BDP Hakkari Milletvekili Adil Zozan’ın “ant olsun ki onun heykelini Diyarbakır’da bir meydana dikeceğiz” dediği Şeyh Sait heykelidir. Dördüncüsü de Öcalan’ın heykelidir.

İkincisini yıkmak, üçüncüsü ve dördüncüsünün dikilememesi için şarttı.

2) HEYKEL, PKK’YE OTORİTE DEVRİDİR

Heykeller egemenliğin göstergelerinden biridir. Açılım heykeli olarak Mahsum Korkmaz heykeli, yıkılmasaydı, PKK’nin bölgedeki egemenliğine işaret etmiş olacaktı.

Kaldı ki Açılım zaten pratikte ülkemizin bir bölümünün egemenliğini PKK’ye devretmek demekti. PKK’nin gençlik kolları cafelere baskın yapıp kimlik kontrolü yapıyor, PKK asayiş birimleri yol kesiyor, ehliyet kontrolü yapıyor vs.

AKP ile PKK’nin üzerinde mutabık kaldığı bu egemenlik anlaşmasının idari adı özerklikti.

Heykelin bir mahkeme kararıyla yıkılabilmesine kadar geçen zaman, yani dikilebilmesi ve ertesi gün bir törenle açılabilmesi, Açılım’ın sonuçlarından biridir. PKK faaliyetleri AKP eliyle dokunulmazlık kazanmıştır.

3) AKP O HEYKELİN MİMARIDIR

Açılım Koordinatörü Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın heykelle ilgili “HDP’nin katiyen onayladığı, bilgisi olan bir şey değil. Onlar açısından da provokasyondur.” demesi gerçeği yansıtmamaktadır.

Çünkü HDP Diyarbakır milletvekili Nursel Aydoğan ile DBP Eş Genel Başkanları Emine Ayna ve Kamuran Yüksek, heykelin açılış törenindeydi!

Ve bu gerçek “aman Açılım zarar görmesin” diyerek okurlarına sansür uygulayan AK Medya’nın dışındaki tüm medyada yer alıyordu.

Hepsi bir yana, o heykelin herkesin gözünün önünde dikilebilmesi ve bir törenle açılabilmesi, o heykelin mimarının AKP olmasındandır!

4) HEYKEL ÜZERİNDEN KAMPLAŞTIRMA HEDEFİ

Mahsum Korkmaz heykelinin yıkılmasıyla birlikte PKK’lilerin Atatürk büstlerine saldırması, Açılım ikliminin bir başka sonucudur.

PKK’li ele büstü yıkması için balyoz veren doğrudan AKP’dir!

Çünkü Açılım tam da budur: İçeride çözüm değil çözülmedir. Türk ile Kürt’ü ayrıştırmaktır, düşmanlaştırmaktır.

Açılım dışarı da ise Kürt’ü Ortadoğu’da kurşun yapmaktır, Fars ve Arap’a karşı namluya sürmektir.

IŞİD bu hedefin manivelasıdır. IŞİD cepheye sürülerek PKK’ye alan açılmakta ve Irak ile Suiye görevleri için PKK başat güç haline getirilmeye çalışılmaktadır.

PKK Türkiye’de AKP eliyle yasallaştırılırken, Batı’da da terör örgütü listelerinden çıkarılmaya hazırlanmaktadır. IŞİD’e karşı savaşan PKK görüntüsüyle Batı kamuoyu adım adım biçimlendirilmektedir.

5) HEYKELİN YIKILABİLMESİNİN ANLAMI

Mahsum Korkmaz heykelinin dikilebilmesi elbette önemlidir ama mücadelenin yönünü görebilmek açısından asıl önemli olan yıkılabilmesidir!

Çünkü yıkılan AKP-PKK ortaklığının heykelidir, AKP hükümetinin heykelidir.

Heykel, TBMM’de PKK’yi siyasallaştırma yasasını birlikte çıkaran AKP, HDP ve CHP yönetiminin heykelidir.

Mahsum Korkmaz heykeli CHP’nin serdiği halıya basarak yüzde 51’le Çankaya’ya çıkan Erdoğan’ın diktiği heykeldir.

O nedenle yıkılabilmesi, öncelikle AKP’ye mesajdır, Çankaya’ya mesajdır!

Aydınlık’ın dün tarihi manşetinde belirtildiği gibi, o heykeli oraya dikenler de yıkılacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ağustos 2014

Yorum bırakın

AÇILIM’IN MEYVESİ OLARAK DEMİRTAŞ

3 Temmuz sürecinden önce şu gerçeğe dikkat çekiyorduk: PKK’nin bile cumhurbaşkanı adayı var ama Atatürkçülerin adayı yok!

Ve 10 Ağustos’ta o aday yüzde 9,7 oy aldı. Oysa 30 Mart’ta HDP’nin oyları yüzde 7 civarındaydı.

Artan oyların çoğunlukla Ekmeleddin İhsanoğlu ismine kızan kimi sol-laik CHP’liler tarafından verildiği herkesin ortak fikriydi.

İş burada da kalmadı. Seçimden sonra yapılan ilk ankette de PKK oyunun 30 Mart’ın çok üstünde olduğu ortaya çıktı: Yüzde 9! (Andy-Ar anketi, Yeni Şafak, 19 Ağustos 2014)

AÇILIM PKK’Yİ BÜYÜTÜYOR

Aydınlık ilk günden beri uyarıyor: Açılım PKK’yi büyütüyor!

Sadece silahlı militan sayısı bakımından değil, siyasal etki ve bunun bir kitleye yansıması bakımından da…

Bu öylesine bir etki ki, AK Medya’nın da gazıyla Öcalan neredeyse Türkiye’nin en akil adamı ilan edilmiş durumda… En önemli siyasal meselelerde ne dediği, ne düşündüğü merak ediliyor. Daha doğrusu “merak edildiği” yazılıp çizilerek normalleştiriliyor.

Açılım başladığından beri, neredeyse Öcalan’ın yorum yapmadığı önemli bir mesele kalmadı!

AKP: DEMİRTAŞ SÜRECE KATKIDIR

Bakınız Açılım’ın PKK’yi büyüttüğü sadece bizim iddiamız olmaktan da çıkmış durumda…

Bizzat Açılım’ın koordinatörü olan Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay açık açık bunu söylüyor: “Çözüm sürecinin sonuçlarına ilişkin Cumhurbaşkanlığı seçimi iyi bir örnektir. Selahattin Demirtaş’ın adaylığı, üslubu, açıklamaları, Türkiye siyaseti yapması sürecin getirdiği atmosferdir; aynı zamanda sürece katkıdır. İstediğimiz bu zaten. Herkes meselesini bu siyaset ortamında konuşsun.” (Star, 19 Ağustos 2014)

Burada şu aldatmacaya başvuruyorlar: “Herkes meselesini bu siyaset ortamında konuşsun.” Yani silaha değil, siyasete başvursunlar! PKK’nin siyasallaşabilmek için silah kullandığı gerçeğinin üzerinden atlanırsa, elbette gayet normal bile algılanabilir…

Tabi PKK’nin Türkiye’deki hedefine silahla ulaştıktan sonra, Ortadoğu’daki hedefine ulaşabilmek için silahtan vazgeçmeyeceği gerçeği de işin bir başka boyutudur! Ne demişti Öcalan silah bırakılma konusu gündeme geldiğinde?

“Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz. Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu an Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin var.” (İmralı Tutanakları, Milliyet, 28 Şubat 2013).

TAKVİMİ ÖCALAN BELİRLEDİ

Bu arada Beşir Atalay birkaç gündür gazetelere konuşarak, hazırladıkları yol haritası ile ilgili kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Son olarak şu takvimi açıkladı: “Yol haritasını TBMM açılmadan önce yeni hükümete sunmak için çalışıyoruz.” (Star, 19 Ağustos 2014)

TBMM ne zaman açılıyor? 1 Ekim’de… Yani AKP Eylül sonuna kadar yol haritasını hazırlayacak.

Şimdi burada duralım ve birkaç gün öncesine dönelim. İmralı’ya giden HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in aktardığına göre Öcalan şöyle demişti: “Eylül sonuna kadar imza atılmalı!” (ANF, 16 Ağustos 2014)

Yani takvimi bizzat Öcalan belirliyor ve doğrudan AKP hükümetine aktarıyor. Hem de Atalay’ın açıklamasına göre aynen şöyle: “Geçen hafta Perşembe günü ben İmralı’ya giden 3 kişilik BDP heyetiyle uzun bir görüşme yaptım, Cuma günü MİT Müsteşarımız İmralı’ya gitti, heyetiyle birlikte. Cumartesi günü BDP heyeti gitti. Onlarla önümüzdeki günlerde yeniden görüşeceğim. Bu görüşmeler biraz daha sık olacak.” (Star, 19 Ağustos 2014)

AKP’NİN AÇILIM ORTAĞI: CHP!

Artık bu sürecin yeni bir destekçisi daha var!

Açılım’ın ikinci aşamasıyla ilgili “çözüm” paketi sadece AKP ve PKK’nin değil, CHP’nin de desteğiyle Haziran’da çıktı!

Atalay’ın Star’daki uzun açıklamalarına bakılırsa bu durum AKP’yi oldukça rahatlattı. Çünkü böylece terörü bitirme perdesi arkasında Türk ile Kürt’ü ayrıştıran ve düşmanlaştıran bir sürece içeriden de ortak bulmuş oldular!

O nedenle Türkiye’nin artık TBMM dışında bir iktidar odağına ihtiyacı var: Partilerin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin bir araya gelerek oluşturacağı Türkiye Cephesi Türk-Kürt kardeşliği için şarttır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Ağustos 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN PKK MİSYONU

AKP’nin resmi Kürt politikası görüntüde şöyle:

AKP Türkiye’nin Kürt’üyle müzakere yürütüyor, Irak’ın Kürt’üyle müttefik ve hatta onu Irak’tan koparmaya çalışıyor, Suriye’nin Kürt’üyle ise sorunlu bir ilişkisi var.

O sorun, IŞİD ile PYD çatışmasından ve PYD’nin AKP’yi IŞİD’in arkasında olmakla suçlamasından kaynaklanıyor.

Burada tabi şu düzeltmeyi mutlaka yapmalıyız: AKP için Kürt, Türkiye’de PKK, Irak’ta KDP ve Suriye’de PKK’nin kolu olan PYD’dir.

PKK-KDP BİRLİĞİ İHTİYACI

Peki, bu fotoğrafı neden çektik? Bu saptamayı yapmamızın nedeni ne?

1) Erdoğan vizyon belgesi de dahil tüm konuşmalarında önüne iki temel görev koydu:

  1. a)Açılım.
  2. b)Yeni Anayasa ve Başkanlık sistemi.

İki görevin birbirinin tamamlayıcısı olduğu artık daha da somut: Zira Açılım bir çözülme ve ayrışmadır, pratikte üniter devletin yerini özerkliğin ve federasyonun almasıdır. Başkanlık da üniter devletin değil, federatif yapıların idari modelidir.

2) Aydınlık’ta önemle işlediğimiz Center for American Progress (CAP) Raporu, ABD Başkanı Barack Obama’ya bölgedeki ana hedef için “Kürtlerin birliğini” sağlamasını önerdi.

CAP de tıpkı AKP gibi Kürt derken gerçekte PKK ve KDP’yi kastediyor. Çünkü ancak PKK ile KDP yan yana getirilerek Kürt Koridoru ve Büyük Kürdistan hedefine gidilebilir…

KÜRDİSTAN’IN MÜHENDİSİ: ERDOĞAN

Suriye’de Esad karşıtı cephede desteklenen IŞİD’in Irak’a sevk edilip Musul’u işgal etmesi izlenerek, işte bu hedefe bir gerekçe yaratılmış oldu.

Suriye’deki güç mücadelesi nedeniyle çatışmalı olan PKK ve KDP, IŞİD’e karşı mücadele için Irak’ta yan yana getirilmiş oldu.

Şimdi hedefleri bunu Suriye’de de sağlamak…

Tüm bu gelişmeler ana stratejiye uygun taktik manevralardır. Ana stratejide Büyük Kürdistan vardır. Büyük Kürdistan’ın müteahhidi ABD, imza yetkili mühendisi AKP, çalışanı da güç oranına göre sırasıyla PKK ve KDP’dir.

AKP, imzasıyla Türkiye’yi projenin önünde engel olmaktan çıkarmaya yetkili olabildiği için mühendistir!

Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı için önüne temel görev olarak Açılım’ı koyması bundandır!

AÇILIM, PKK-KDP BİRLİĞİ HEDEFİDİR

CAP Raporu’nun Obama’ya “PKK-KDP birliği” sağlanmasını tavsiye etmesi, aynı zamanda Erdoğan’ı görevlendirme anlamındadır.

Kaldı ki Açılım pratikte içeride Türk ve Kürt’ün ayrıştırılması ama dışarıda PKK ile KDP’nin birleştirilmesi demekti… 

Erdoğan’ın kongrelerde Barzani’yi ağırlaması, Diyarbakır’da ona karşılamalar düzenlemesi sadece petrol ortaklığından kaynaklanmamaktadır.

Hatta denilebilir ki, petrol ortaklığının kârı, siyasi ortaklığın fiyatıdır!

ERDOĞAN PKK’Yİ ADIM ADIM İKTİDAR YAPIYOR

Tüm bunları alt alta topladığımızda artık karşımıza çıkan somut sonuç şudur:

Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı, PKK’yi Türkiye’de siyasallaştırıp fiili iktidar ortağı yapmak ve Ortadoğu’da ana stratejiye uygun olarak onu bir başat güç haline getirmek demektir!

Selahattin Demirtaş’ın yüzde 10’u yakalayan cumhurbaşkanlığı adaylığı işte bu görevin tamamlayıcısıdır.

Şöyle: 2010’daki referandumda AKP ile PKK çevreleri, “evet artı boykot eşittir çözüm” demişti.

Bugün de cumhurbaşkanlığı seçimindeki Erdoğan ve Demirtaş oylarının toplamını “yüzde 61 çözüm istiyor” diye sunmaya çalışıyorlar.

Çatı’nın bu işbirliğine işaret eden bir seçim kampanyası yapması, aslında hem bu yüzdeyi çok aşağılara çekecekti, hem de Erdoğansız bir Türkiye’ye pencere açacaktı…

Bu da ayrı ama acı bir konudur…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ağustos 2014

Yorum bırakın

DOSTLAR ARASINDA DİNLEME OLMAZ!

Başlıktaki sözler, Almanya Başbakanı Angela Merkel’indi.

Merkel, ABD’nin kendisini dinlediğinin ortaya çıkmasından sonra söylemişti bu sözleri.

ABD ve Almanya dosttu, NATO’da müttefikti, Atlantik ittifakının en önemli iki üyesiydi, Batı kampının iki temel direğiydi.

Ama ABD Almanya’yı ve Başbakan Angela Merkel’i dinlemişti!

Olay geçen yıl haziran ayında ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) çalışanı Edward Snowden’ın sızdırdığı belgelerle ortaya çıkmıştı.

Ancak o belgelerde bir başka gerçek daha vardı: ABD sadece Almanya’yı değil, bir başka müttefiki Türkiye’yi de dinlemişti!

MÜTTEFİKLER ARASI KİRLİ İLİŞKİ!

Ardından bir başka gelişme daha yaşandı. Alman Dış İstihbarat Servisi (BND) ajanı Markus R’nin çifte ajan olduğu, CIA’ya da çalıştığı ortaya çıktı.

Markus R. Almanya’nın elindeki önemli belgeleri CIA’ya satıyordu…

İşte o belgelerden biri, yeni bir skandala daha yol açtı: Almanya, 2009 yılından bu yana Merkel’in talimatıyla Türkiye’yi izliyor ve dinliyordu!

Almanların dünyaca ünlü dergisi Der Spiegel’in bu haberi, “dostlar arasında dinleme olduğunun” bir başka kanıtıydı…

Ve Almanya sadece Türkiye’yi değil, ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile şimdiki Dışişleri Bakanı John Kerry’yi de dinliyordu.

Peki, ABD’nin Almanya ve Türkiye’yi, Almanya’nın da ABD ve Türkiye’yi dinlemesi ne anlama geliyordu?

DİNLEMELER TİPİK GLADYO FAALİYETİDİR

1) ABD, Almanya ve Türkiye dost değildi! Zaten ülkeler birbirini “hedef ülke” diye niteleyerek dinliyordu.

Kaldı ki devletlerarası ilişkilerde dostluk değil, esas olan çıkar birliğiydi…

2) NATO, ABD’nin müttefiklerini denetleme aracıydı. Gladyo bu nedenle vardı.

ABD, Gladyo ile yani gizli hükümetlerle, denetlediği “müttefiklerini” gerçekte yönetiyordu.

İşte bu dinlemeler, o denetleme işinin bir parçasıydı; Gladyo faaliyetiydi…

ABD bir Gladyo faaliyeti olarak Almanya ve Türkiye’yi dinliyordu.

3) ABD’nin “tek süper devlet” olmaktan çıkmaya başlamasıyla ve çok merkezli bir dünya oluşmasıyla, Almanya da tepesinde sallanan Gladyo kılıcına karşı manevra yapma şansı buldu.

Ancak Almanya’nın uyguladığı yöntem de tipik bir Gladyo yöntemiydi. Almanya ABD’den öğrendiğini, NATO içindeki diğer müttefiklerine uyguluyordu.

EMPERYALİZM’DEN MİLLİ KUVVETLERE DOĞRU DİNLEME

4)  Aslında yukarıdan aşağı uygulanan bu yöntem, Türkiye için de geçerliydi.

Çünkü Türkiye’deki dinleme faaliyetleri de bir Gladyo faaliyetiydi. AKP ile Gülen Cemaatinin bugün karşı karşıya olması bu gerçeği değiştirmez. Zira Türkiye’deki Gladyo’nun siyasi yöneticisi ve operasyonel gücüdürler.

F Tipi yapı dinlemeleri gerçekleştirirken, AKP o dinlemelerden en büyük kazanımı elde ediyordu. AKP o dinlemelerle ana muhalefet partisi CHP’nin liderini tasfiye edebiliyor, o dinlemelerde diğer muhalefet partisi MHP’nin milletvekillerini istifaya zorlayabiliyordu.

Ve daha önemlisi, AKP montajlanmış dinlemelerin de içinde olduğu bir dizi tertiple İP, TSK ve milli kuvvetlere karşı operasyon yapabiliyordu.

Ve AKP o dinlemelerle iktidar oluyor, iktidarını sürdürebiliyordu

5) ABD, Almanya ve Türkiye’deki bu karşılıklı ve iç dinlemelerin ana nedeni, Washington’un zayıflamasıdır. ABD zayıfladığı için taşeronları çatışabilmekte ve kirler ortalığa akabilmektedir.

6) ABD, Almanya ve Türkiye’deki dinlemeler aslında tek yönlüdür.

İç hesaplaşmalar dışındaki ana dinlemeler, emperyalist devletten milli devletlere, milli devletler içinde de Atlantikçi kuvvetlerden milli kesimlere doğrudur…

Bu gerçek, dinlemelerle ilgili en önemli gerçektir!

DİNLEMELERİN SONUÇLAR

Dinlemeler, Atlantik kampı içinde önemli çelişmelere yol açmaktadır.

NATO içinde ABD ile diğer üyeler arasında ortaya çıkan çelişmeler gittikçe derinleşecek ve ABD zayıfladıkça yarılma eğilimi gösterecektir.

Önümüzdeki NATO Zirvelerini artık bu pencereden izlemeliyiz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Ağustos 2014

Yorum bırakın

ESAD İÇİN IŞİD, IŞİD İÇİN PKK

Önce ABD, ardından da önceki akşam olağanüstü toplanan AB Dışişleri Bakanları IŞİD’e karşı savaşan Iraklı Kürt grupları silahlandırma kararı aldı. AB Dışişleri Bakanları silahlandırmanın boyutunu üye ülkelere bıraktı.

ABD’nin ardından önce Fransa, ardında da Çek Cumhuriyeti Iraklı Kürt gruplara askeri malzeme yardımı sağlayacağını ilan etmişti. İngiltere ve Hollanda ise Iraklı Kürt gruplarının silah yardımı talebine olumlu bakacağını açıklamıştı.

Almanya ise yasalarının çatışılan bölgelere silah yardımı yapılmasını yasakladığını belirterek konuya soğuk bakmıştı.

ALMANYA POZİSYON DEĞİŞTİRİYOR

Ancak AB’nin karar almasıyla birlikte durum değişti. Hatta Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, Iraklı Kürt liderlerin ne tür desteğe ihtiyacı olduğunu tartışmak üzere Irak’a gideceğini açıkladı.

Steinmeier ülkesinin yeni pozisyonunu şu sözlerle açıkladı: “İnsanlar orada katledilirken kenarda durup seyredemeyiz. Şu anki tehdit düzeyi devam ederse, silah desteği yapmamız gerekebilir, bu ihtimali dışlayamam.”

Berlin’in tavrı önemli. Bu ani değişikliğe yol açan başka olguları da inceleyeceğiz ama önce çok önemsediğimiz Center for American Progress (CAP) Raporu’nun ana fikrini anımsayalım.

ABD Başkanı Barack Obama’ya yakınlığıyla bilinen Center of American Progress (CAP) birincisi Kürtlerin birliğinin sağlanmasını, ikincisi de PKK’nin yasallaştırılmasını Beyaz Saray’a tavsiye etmişti.

Peki, bu çerçeveden bakarsak durum ne?

PKK’NİN YASALLAŞTIRILMASI HAZIRLIĞI

1) PKK, ABD’nin terör örgütü listesinden çıkmak için bir kampanya başlattı. Kampanya Beyaz Saray’ın internet sitesinden yürütülüyor. PKK’nin dilekçesi 9 Eylül’e kadar 100 bin kişi tarafından imzalanırsa, konu yasa gereği ABD idaresi tarafından gündeme alınacak.

Burada önemli olan PKK’nin terör örgütü listesinden çıkmak için başvurduğu gerekçedir. PKK, IŞİD’e karşı ülke savunması yaptığı için terör örgütü listesinden çıkarılması gerektiğini savunuyor!

2) PKK’nin faaliyetleri 1993 yılından bu yana Almanya’da yasak. Ancak IŞİD’le birlikte bu yasağın kaldırılması konusu da tartışılmaya başladı.

Hatta Almanya Başbakan Yardımcısı Sigmar Gabriel şöyle dedi: “PKK geçmişte öyle hareketlerde bulundu ki onu yasaklamak zorunda kaldık, başka bir seçeneğimiz yoktu. PKK kendisini gözden geçirirse, geçmişte yaptıklarıyla arasına mesafe koyarsa, biz de ona yönelik uyguladığımız yasağı tartışabiliriz.”

Bu açıklama yasağın kalkmasına yeşil ışık olarak yorumlandı.

ABD VE ALMANYA’NIN PKK HEDEFİNDE ORTAKLIK

ABD ve Almanya’nın PKK’nin yasallaştırılması konusunda eşgüdüm halinde hareket ettiği anlaşılıyor. Zira PKK konusundaki çalışmalarıyla bilinen gazeteci-yazar Dr. Nick Brauns şu önemli bilgiyi veriyor:

“IŞİD’in Musul işgalinden sonra Berlin’de Konrad Adenauer Vakfı tarafından Ortadoğu’daki gelişmelere ilişkin yapılan bir konferansta ben de hazır bulundum. Orada federal hükümetin danışmanları ve ABD’li stratejistler PKK’ye yönelik uygulanacak yeni politikanın sinyallerini verdiler. PKK’nin terörist örgütler listesinden çıkartılması ve Almanya’daki yasağın kalkması halinde, bu kez Rojava’da PYD’ye karşı benzer bir siyasetin uygulanabileceğini belirttiler.

Bu önemli bilgi yeniden CAP Raporu’na dönmemizi gerektiriyor. Zira orada Kürtlerin birliği ve PKK’nin yasallaştırılmasından sonra Beyaz Saray’a üçüncü önemli tavsiye de Suriye’de doğrudan PYD ile temas kurmaktı!

ABD, AB VE TÜRKİYE’NİN IŞİD BAHANESİ

Toparlarsak ortaya çıkan sonuç şudur:

ABD Suriye’de Esad’ı devirmek için IŞİD’i kurdu, geliştirdi ve bir tehdit haline getirdi. Şimdi o tehdidi bertaraf edebilmek gerekçesiyle PKK ve KDP’ye yardım ediyor!

Yardımdan öte PKK’yi terör örgütü listesinden çıkarmaya, yasallaştırmaya, silahlandırmaya ve Suriye’deki kolu ile doğrudan “açık” ilişki kurmaya yöneliyor.

Türkiye mi? Açılımla zaten PKK’yi adım adım yasallaştıran AKP, bu gelişmeler karşısında hiçbir şey yapmamayı da IŞİD’in elindeki rehineler üzerinden kamuoyuna gerekçelendiriyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Ağustos 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN VE TÜRK-RUS İLİŞKİLERİ

 

Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesi Türk-Rus ilişkilerine nasıl etkir? Rusya’nın Sesi radyosu düşünce kuruluşları yetkililerine, gazetecilere, akademisyenlere bu soruyu yöneltiyor. Geçen hafta bana da Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin Türkiye’nin ŞİÖ’ye bakışını nasıl etkileyeceğini sordular.

O söyleşide de belirttim: Türkiye ve dünya, kişilerin niyetlerinden ve siyasi yönelimlerinden bağımsız olarak Doğu’ya kayıyor. Doğu’nun ekonomi içindeki payı yükseldikçe, böylesi bir eksen kayması kaçınılmaz oluyor.

ERDOĞAN’IN KARTLARI

Konuyu biraz daha açmak için önce şu iki saptamayı yapalım:

1) Erdoğan döneminde Türkiye’nin ŞİÖ’ye diyalog ortağı olması ve NATO’nun karşı çıkmasına rağmen füze kalkanı ihalesinin, sonuçlandırılmayıp uzatılsa da, şu aşamada Çin’e verilmesi, Erdoğan’ın Batı’ya karşı pazarlık gücünü artırma hamleleridir.

Erdoğan yararcı bir bakış açısına sahip ve şöyle düşünüyor:

  1. a) İran ve Hamas’la ABD’ye rağmen ilişki kuran Erdoğan, bunu ABD’nin yararına da kullanabildiğini biliyor. ABD adına İran ve Hamas’la görüşerek kolaylaştırıcı ve yumuşatıcı misyonunu yerine getiren Erdoğan, aynı şeyi ŞİÖ’yle de yapabileceğini düşünüyor.
  2. b) Erdoğan ŞİÖ’ye üye olmayı, Batı’ya karşı bir denge ve oradan gelecek baskılara karşı bir kart olarak kullanabileceğini hesaplıyor.
  3. c) Son tahlilde Erdoğan, ekonomiyi siyasetin de izleyeceğini ve dünyanın ekseninin Asya-Pasifik merkezli olacağını biliyor.
  4. d) Füze kalkanı Çin’e verileli neredeyse bir yıl oldu ve Erdoğan, bunu kesinleştirmeyi sürekli erteleyerek ve süreyi uzatarak bunu bir pazarlık kartı haline getiriyor ve önündeki engelleri aşmakta kullanıyor. Hatta Erdoğan bu ihaleyi, deliğe süpürülmemenin bir bileti olarak görüyor.

YAPTIRIMLAR ERDOĞAN’A ŞANS OLDU

2) Batı’nın İran’a yatırımları, Erdoğan’a hep şans oldu. Erdoğan 2008 ekonomik krizini, İran’la altın ve gaz ilişkisi kurarak atlatabildi. Bunun İran ve Türkiye’de yarattığı yolsuzluk ekonomisi bir başka yazının konusudur.

Ukrayna krizi sonrası Batı’nın Rusya’ya yaptırıma yönelmesi de yine Erdoğan’a şans oldu. Ukrayna’ya alternatif enerji koridoru olmak ve Rusya’yla patlayabilecek ticaret, Erdoğan için 2014 sonunda olacağı söylenen ekonomik krizi atlatabilmek için bir fırsat doğurdu.

ERDOĞAN MAKAS DEĞİŞTİRİR Mİ?

Peki, siyasi kariyeri ABD’nin BOP eş başkanı olmasına bağlı olan Erdoğan, makas değiştirir mi? ABD, zaman zaman hizadan çıksa da, tabanı olan ve seçim kazanabilen bir Erdoğan’dan vazgeçer mi?

Erdoğan ve ABD cephesinden sorduğumuz bu sorular, kilit sorulardır ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı döneminde Tük-Rus ilişkilerinin seyri bu soruların yanıtlarından geçmektedir.

Tamam, ŞİÖ’yle diyalog ortaklığı gereklidir, Çin’le füze kalkanı ihalesinin bu aşamaya gelmesi bile çok önemlidir ama bu bir makas değişikliği işareti midir?

Değildir ve yukarıdaki iki ana sorunun altındaki şu alt sorular ancak makas değişikliğine işaret edecektir:

1) Zaman zaman BM’yi eleştiren Erdoğan, hakkında tek bir olumsuz söz söylemediği NATO’dan çıkmayı düşünür mü?

2) Erdoğan Suriye’de Esad’ı devirme görevinden vazgeçer mi?

3) Erdoğan ABD’nin son tahlilde Irak’ı bölme ve bağımsız Kürdistan kurma hedefinden sapar mı?

4) Erdoğan ABD’nin önüne koyduğu Kürt, Ermeni ve Kıbrıs açılımlarını çöpe atar mı, ya da en azından rafa kaldırır mı?

5) Erdoğan, ABD’nin neoliberal ekonomik programdan vazgeçer mi?

Erdoğan’ın konumunu asıl bu soruların yanıtları belirler ve yanıtlar ortadadır!

NOT: Bugün evleniyorum. Ataşehir Belediyesi Nikâh Salonu’nda saat 15.45’te yapılacak nikâh törenine Aydınlık okurları davetlidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ağustos 2014

1 Yorum

DAVUTOĞLU’NDAN BAŞBAKAN OLMAZ!

Başbakan kim olacak? Pek çok yorumcu, Erdoğan’ın açıkladığı üç dört kritere bakarak başbakanın Ahmet Davutoğlu olacağını ilan ediyor.

Olabilir. Kaldı ki üç dört kritere de gerek yok. Atlantik’in Erdoğan’a uygulattığı programın en sadık uygulayıcısı Davutoğlu’dur ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığında en iyi başbakanlığı Davutoğlu yapar!

Tabi olabilir dememiz başkadır ama Davutoğlu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne başbakan olmayacağını söylememiz başkadır: Davutoğlu o koltuğa oturabilir ama Davutoğlu’ndan başbakan olmaz! Tıpkı Erdoğan gibi o da BOP memuru olur!

DAVUTOĞLU’NUN ABD’YE VERDİĞİ SÖZ

Kaldı ki Davutoğlu, dört yıldır oturduğu Dışişleri Bakanlığı koltuğunda da zaten BOP’un memuruydu. Üstelik o koltuğa atanmadan hemen önce Atlantik’e BOP için çalışacağının sözünü verdi:

ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır.” (Anadolu Ajansı, 21 Mart 2009).

ABD’nin Erdoğan ve Davutoğlu’nu memur ettiği ve Erdoğan’ın da sayısız kez eş başkanı olduğunu söylediği BOP, küresel yeni düzendi…

Davutoğlu’nun bunun altında kurmaya sözünü verdiği alt bölgesel düzen ise Ortadoğu Birliği’ydi… Daha doğrusu Irak, Suriye ve Lübnan’ı BOP’a uygun hale getirmekti…

Erdoğan o nedenle “kardeşim Esad” diyordu, Davutoğlu o nedenle “komşularla sıfır sorun” diyordu…

Ancak Irak, Suriye ve Lübnan BOP’a itiraz edince ve Erdoğan ile Davutoğlu Atlantik’e verdikleri “alt bölgesel düzen” kurma görevini yerine getiremeyince, bu kez farklı bir taktiğe yöneldiler: Washington’un yönlendirmesiyle, BOP’a direnen Esad’ı devirmeye çalıştılar.

“Kardeş Esad”, “düşman Esed” olmuştu ve Erdoğan ile Davutoğlu onu yıkabilmek için 900 kilometrelik sınırımızı teröre açmıştı. Esad’ı yıkacak terör örgütleri Antalyalarda, Ankaralarda, İstanbullarda toplanıyor, onlardan bir karargâh yapılmaya çalışılıyordu.

Askeri eğitimin merkezi Adana-İncirlik’ti. Eğitilen teröristler gece Hatay-Kilis hattından Suriye’ye giriyor, çarpışıyor ve sabah geri dönüyordu.

Böyle kazanılamayacağı anlaşıldığında ise terörist transfer etmeye başladılar. Afganistan’dan, Çeçenistan’dan, Bosna’dan, Libya’dan deneyimli teröristler getirildi ve Suriye’ye sokuldu.

Ancak yine de Esad’ı deviremediler. Deviremedikleri gibi tüm komşularla sorunlu hale geldiler. Bölgede ve dünyada yalnızlaştılar.

Kısacası Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığı’na atanmadan hemen önce verdiği sözlerin hiçbirini tutamadı.

Washington’a mahcubiyeti bundandır,  kendisini parmağıyla çağıran ABD Başkanı Obama’ya koşturması bundandır!

FİDAN’DAN BAKAN OLMAZ!

Ahmet Davutoğlu Başbakan olunca, MİT Müsteşarı Hakan Fidan da Dışişleri Bakanı olacakmış!

Kuşkusuz olabilir ama Fidan’dan Dışişleri Bakanı olmaz!

Zira o da BOP’un memurudur ve Erdoğan ile Davutoğlu’nun teröre destek işlerini o yapmıştır. MİT,  yardım adı altında Suriye’ye TIR’larla silah sevk etmiştir.

Adana’da yakalanan TIR’ların yüklerinin görüntüleri ve içinden çıkan malzemelerin jandarma ve savcılık tarafından yapılan listesi ortadadır ve TBMM’de de soru önergesidir.

Dahası MİT TIR’larını durduran tüm personel görevden alınmıştır. Türkiye’yi Suriye’yle “açık” bir savaşa sokacak bu tehlikeyi önleyen Jandarma İstihbarat yetkilileri tasfiye edilmiştir.

Dolayısıyla Erdoğan Çankaya’ya çıktı ama Erdoğan’dan cumhurbaşkanı olmaz!

Davutoğlu Erdoğan tarafından başbakan yapılsa da, Davutoğlu’ndan başbakan olmaz!

Hakan Fidan MİT’ten Dışişleri’ne transfer edilse de, Fidan’dan Dışişleri Bakanı olmaz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ağustos 2014

Yorum bırakın

CHP NEDEN KAYBETTİ?

Haluk Koç’un “kaybetmedik” demesi, hatta Gürsel Tekin’in “kazandık” diyebilmesi, CHP açısından 10 Ağustos’u açıklamıyor ama daha önemlisi, siyasi mizaha yol açıyor!

Bir yenilgi olduğu ortada, zira çatı aday, CHP ile MHP’nin 30 Mart’ta aldığı toplam oyun 6 puan altında kaldı.

Peki, tablo neden bu şekilde oluştu?

ASLI VARKEN KOPYASI TERCİH EDİLMEDİ

1) Çatı Aday, fikir olarak doğruydu. Ancak “kazanacak” aday belirlenemeyince yanlış sonuçlandı.

“Kazanamayacak” aday belirlendikten sonra bile, sahaya taktik olarak dördüncü bir aday sürülseydi eğer, durum yine de değişebilirdi. Dördüncü aday Erdoğan’ın ilk turda kazanamamasını garantilerdi. Ardından iki adayın yarışacağı ikinci turda da,  Erdoğan’ın karşısına daha geniş cepheyle ve güçlü çıkılırdı.

2) Çatı Aday, fikir olarak doğruydu ancak Ekmeleddin İhsanoğlu ismi yanlıştı. CHP, AKP’yle yarışın onunla aynı minderde güreşmekten geçtiğini sanıyor. Bu nedenle siyasal İslamcı bir adayın karşısına siyasal İslamcı bir aday çıkarıyor. Haliyle, kopyası aslına tercih edilmiyor.

Oysa seçimler muhafazakârlık zemininde değil, vatanseverlik zemininde yürümektedir. Bu gerçek o kadar ortadadır ki, sadece Erdoğan’a bakarak bile kavranabilir. Erdoğan’ın her seçim öncesinde milliyetçili görüntü vermeye çalışması, bayrak ve İstiklal Marşı’nı kampanyasının merkezine alması ve PKK karşıtlığına oynaması, seçimlerin vatanseverlik zemininde kazanılacağını göstermektedir.

3) CHP, Ekmeleddin İhsanoğlu için ciddi bir kampanya yapmadı. Bunu da İhsanoğlu’nun parti adayı değil, partilerin adayı olmasına bağladı.

Gerekçe gerçekçi değildi. Ekmeleddin İhsanoğlu, kampanyasını kör topal yaptı ve daha seçimlerden önce “ben kazanamam” görüntüsü verdi.

4) Kemal Kılıçdaroğlu, “tıpış tıpış sandığa gideceksiniz” diyerek, her şeye rağmen İhsanoğlu’na oy verecek kitlenin bir bölümünü kızdırdı ve sandığa küstürdü. Zira CHP’nin seçmeni kuzu kuzu denileni yapacak nitelikte değildi.

Kılıçdaroğlu, bugün her ne kadar oy kullanmayan seçmeni doğrudan suçlayarak yenilgisine mazeret arasa da, bu tavrıyla kitleyi boykota zorlayan olduğu için, asıl kendisi suçludur!

F TİPİ ORTAKLIĞI KAYBETTİRDİ

5) F Tipi ortaklığı iki nedenle CHP’ye kaybettirmektedir:

a) CHP’nin, sırf AKP karşıtlığı temelinde, milli kuvvetlere karşı tertipler uygulayan F Tipi yapıyla kurduğu ortaklık, onu vatansever, ulusalcı, Kemalist çevrelerin bir bölümünden uzaklaştırdı.

b) Cemaat arkasından çekildiğinde, AKP’nin oylarında önemli ölçüde bir değişiklik olmadı. Çünkü Cemaatin kadroları devletin sinir merkezlerine yerleşmişti ama kitlesel bakımdan halk içinde bir karşılığı yoktu. Dolayısıyla bu yapının oy anlamında CHP’ye bir katkısı olmadı.

6) Selahattin Demirtaş, oylarını 2-3 puan artırdı. Nereden geldi bu oylar? AKP’den mi, MHP’den mi?

Açık ki CHP’den gitti bu oylar? Ekmeleddin İhsanoğlu ismine tepki gösteren kimi CHP’liler istemeyerek de olsa Demirtaş’a oy verdiler. Zira Alevilik, solculuk ve laiklik gibi kriterleri baz alan bu kitle için Demirtaş, İhsanoğlu’ndan daha yakındı!

SORUMLU KILIÇDAROĞLU

CHP Genel Merkezi’nin 10 Ağustos seçim sonuçlarının faturasını seçmene kesmeye çalışması hem doğru değildir, hem de kendi sorumluluğunu gizleme girişimidir.

Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasının sorumlusu sandığa gitmeyen seçmen değil, kazanacak ve seçmeni sandığa götürecek bir aday belirlemeyen Kılıçdaroğlu’dur!

Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın karşısına Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çıkarak, Aslanlı yolda omuz omuza yürüyen, Silivri’nin duvarlarını yıkmak için 5 Ağustos’ta yan yana mücadele eden ve en sonunda Haziran’da ayaklanan milliyetçi ile solcuyu, Atatürkçü ile sosyalisti, halkçı ile ulusalcıyı bölmüştür!

Yalova modeli uygulansaydı, yani çatı aday cumhuriyetçilerin, milliyetçilerin, ulusalcıların, Atatürkçülerin, halkçıların, solcuların, sosyalistlerin birleşebileceği bir isim olsaydı, açık ki Erdoğan Çankaya’ya çıkamayacaktı.

Erdoğan’ın 30 Mart’tan bu yana neredeyse oyunu hiç artıramaması ve yüzde 51,8’de kalması bile bu gerçeğe işaret etmektedir!

Sonuç olarak 10 Ağustos sonuçları, her CHP’li için önemli derslerle doludur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ağustos 2014

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın