Archive for category CGTN Türk
Amerikan silahı – Çin barışı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/03/2024
Uluslararası boyutlu krizlere müdahalede iki model karşı karşıya gelmiş durumda: ABD “silah satarak” krizleri derinleştirirken, Çin “barış masası kurmaya çalışarak” çözüm arıyor. Yani bir taraf krizi harlamanın, diğer taraf ise krizi çözmenin aktörü olarak sahnede…
ABD, mevcut krizlerden bazılarının aynı zamanda sorumlusu durumunda. Örneğin Ukrayna’da…
ABD enerji şirketleri 3 kat kazandı
Emperyalist ABD tekelleri, covid-19 salgınını, savaş ekonomisiyle aşmaya çalışıyor. ABD’nin hem enerji şirketleri hem de silah şirketleri, Ukrayna krizi üzerinden kasalarını dolduruyor.
Önceki yazımda verileri aktarmıştım: ABD’nin petrol ve doğalgaz şirketlerinin kârları, Biden döneminde, yani çoğu Ukrayna savaşı sürecinde, üçe katlandı. İlk 10 şirket, Trump yönetimindeki aynı dönemde 112 milyar dolar birleşik net gelir elde etmişti. Biden yönetiminin ilk üç yılında ise 313 milyar dolarlık birleşik net gelir elde etmiş durumda.
ABD’nin ilk 10 şirketinin toplam piyasa değeri, Trump’ın ilk üç yılındaki yüzde 12’lik düşüşe oranla, bu dönemde yüzde 132 artarak 1,1 trilyon doların üzerine çıktı.
Avrupa silah deposuna dönüştü
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) yayınladığı veriler, benzer tablonun silah endüstrisi için de geçerli olduğunu gösterdi:
Avrupa’nın silah ithalatı 2019-2023 döneminde, 2014-2018 dönemine kıyasla yüzde 94 arttı. Bu iki katlık artış ile Avrupa, ABD’nin istediği gibi silah deposuna dönüşmüş oldu.
Avrupa’nın en çok silah ithal eden ülkesi, yüzde 23 pay ile Ukrayna oldu. Ukrayna’ya en çok silah ihraç eden iki ülke ise yüzde 69 ile ABD ve yüzde 30 ile Almanya oldu.
ABD, 2014-2018 dönemine oranla 2019-2023 döneminde silah ihracatını yüzde 17 artırdı. Fransa ise bu dönemde silah ihracatını yüzde 47 artırarak Rusya’yı geçti ve ABD’nin ardından dünyanın en büyük ikinci silah ihracatçısı oldu. Bu veri, Macron’un Ukrayna’daki şahinliğinin de kaynağı elbette!
ABD’nin silaha ayırdığı pay
ABD silah üretimini ve satışını artırırken, Avrupa’yı silah deposu haline getirirken, medyası da tersinden propagandaya yöneldi geçen hafta: Amerikan medyası, Çin’in savunma harcamalarını bir önceki döneme göre yüzde 7,2 artırma kararını, “Çin Tayvan’a saldırmaya hazırlanıyor” diye propaganda etti.
Oysa Çin’in savunma harcamasını bir önceki döneme göre yüzde 7,2 artırması olağan bir durum. Çünkü hâlâ Çin’in savunmaya ayırdığı pay, gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 1.5 seviyesinde. Oysa ABD’nin savunmaya harcadığı pay, gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 3,5’u düzeyinde…
Yani silaha, savaşa, saldırıya asıl parayı ayıran ABD’dir.
Çin’in barış hamlesi
Evet, ABD Ukrayna krizine silah yığarken, Çin Halk Cumhuriyeti ise bir barış masası kurmaya çalışıyor. Daha önce Ukrayna konusunda 12 maddelik bir barış planı açıklayan Çin, “ikinci tur mekik diplomasisi” başlattı. Çin’in Özel Temsilcisi Li Hui, bu kapsamında geçen hafta sırasıyla Rusya, AB Genel Merkezi, Polonya, Ukrayna, Almanya ve Fransa’yı ziyaret etti.
Çin hem Rusya’nın hem de Ukrayna’nın kabul edileceği, tüm tarafların eşit şekilde katılacağı ve barış planlarının adil şekilde ele alınacağı bir uluslararası barış konferansı öneriyor.
Böylece Çin’in Şubat 2023’te açıkladığı 12 maddelik barış planı, yeniden Avrupa’nın gündemine sunulmuş oldu. “Çin’in Ukrayna Krizinde Siyasi Çözüme Dair Tutumu” başlıklı barış planında öncelikle “düşmanlıkların durdurulması”, “müzakerelerin yeniden başlatılması”, “Soğuk Savaş zihniyetinin terk edilmesi”, “stratejik risklerin azaltılması” ve “tüm ülkelerin egemenliğine saygı gösterilmesi” çağrıları yer alıyor. Plan bunlara ek olarak “insani krizin aşılması”, “tahıl anlaşmasının uygulanması”, “Ukrayna’nın restorasyonu” ve “nükleer santrallerin güvenliğinin sağlanması” konularına işaret ediyor.
Ukrayna krizi ve ABD baskısı nedeniyle büyük ekonomik kayıplar yaşayan Avrupa ülkeleri için Çin’in barış planı, aynı zaman bir çıkış planıdır!
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
12 Mart 2024
AB’de otonomculuk – trans-Atlantikçilik çatışması
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 20/02/2024
Ukrayna savaşının öncesinde AB içinde üç önemli konu öne çıkıyordu:
1) AB otonom / stratejik özerk olmalıydı. Yani Soğuk Savaş dönemindekinden farklı olarak, AB, ABD’den daha bağımsız hareket etmeliydi.
2) AB bunu sağlamak için kendi güvenliğini kendisi üstlenmeliydi. Bu amaçla Avrupa ordusu kurulması konusu el alınmıştı.
3) AB, Çin’le ilişkisini ABD’den ayrı yürütmek istiyordu.
Anımsayalım:
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron AB’nin ABD’ye olan bağımlılığını azaltmasını ve kendi savunma yeteneklerini geliştirmesini, stratejik özerkliği savunuyordu.
AB Konseyi Başkanı Charles Michel, “NATO önemli ama özerk olmanın yollarını arıyoruz” diyordu.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB’nin kendi kaderini kendi ellerine alması gerektiğini, bunun için de stratejik özerklik geliştirmek zorunda olduğunu belirtiyordu.
NATO’DA SAVUNMA PAYI TARTIŞMASI
İşte Ukrayna savaşı bu üç konuyu temel meseleler olmaktan çıkardı. Elbette bu meseleler Avrupa için stratejik meselelerdir ve asla kapanmaz, hatta rafa bile kalkmaz, en fazla gündemdeki yeri şu anda olduğu gibi alt sıralara düşer…
Zira AB’nin bu üç meseleden vazgeçmesi demek, 21. yüzyılın büyük güç mücadelesinde hiçbir iddiası olmaması ve ABD’nin yedeğinde kalması demektir.
Bu nedenle başında beri Ukrayna savaşının çok boyutlu olduğuna işaret ediyoruz: ABD Ukrayna üzerinden Rusya’yı hedef alıyor ama aynı zamanda bu savaş üzerinden Avrupa-Rusya ilişkilerini koparmaya uğraşıyor ve AB üzerinde yeniden tahakküm kuruyor.
Çünkü ABD’nin asıl rakibi Çin’e karşı mücadelesinde AB’ye ihtiyacı var; AB ile trans-Atlantik ilişkileri yeniden sağlamlaştırmasına ihtiyacı var.
NATO bu sağlamlaştırmanın en önemli aracıdır.
İşte NATO tartışmalarını bu kapsamda yorumlamalıyız.
Donald Trump’ın başkanlığı döneminde de şimdi de NATO üyelerini savunma paylarını yüzde 2’ye çıkarmaya zorlayan sözleri, ABD ve AB içinde tepki görse de son tahlilde NATO’culuktur.
Joe Biden cephesinin NATO’yu genişletme programı ise zaten NATO’culuktur.
LEYEN VE STOLTENBERG OTONOMİCİLERİ HEDEF ALDI
ABD, Ukrayna savaşı nedeniyle AB’nin otonomi arayışlarını bir oranda frenledi ama rafa kaldırtamadı.
Münih Güvenlik Konferansı yeniden otonomi tartışmasına sahne oldu. AB’nin otonomicileriyle trans-Atlantikçileri konferansta karşı karşıya geldiler.
Almanya ve AB’nin en Atlantikçi isimlerinin başında gelen AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, otonomicilere karşı şu sözleri kullandı:
“Şimdiye kadar çok ‘Avrupacı’ konuştum ama ben aynı zamanda bir ‘trans-Atlantikçi’yim. Güçlü bir Avrupa inşa etmemiz gerektiğini düşünüyorum ama bu ancak ABD ve Kanada ile el ele yürür.”
Otonomiciler aynı zamanda Avrupa’nın ABD’den bağımsız bir nükleer caydırıcılığa da sahip olmasını istiyorlar. Münih Güvenlik Konferansında onlara yanıtı ise NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg verdi:
“NATO’nun onlarca yıldır işe yarayan nükleer caydırıcı rolü var. Bu, ABD’nin Avrupalı müttefikleriyle yaptığı bir şey. NATO’nun nükleer caydırıcılığının sorgulanması, fayda sağlamaz. Gerçekten inandırıcı bir caydırıcılık ihtiyacı duyduğumuzda NATO’yu baltalayacaktır.”
AB EKONOMİSİNİN ÇİN İHTİYACI
Görünen o ki AB içinde otonomiciler ile trans-Atlantikçilerin çatışması önümüzdeki süreçte biraz ısınacak.
Çünkü Ukrayna’da Atlantikçilerin çabaları tıkanmış durumda. Batı destekli taarruz hiçbir ilerleme kaydetmedi, tersine Ukrayna’nın yeni Genelkurmay Başkanı Aleksandr Sırskiy’nin bazı cephelerden adım adım çekilme stratejisi izleyeceği anlaşılıyor.
Batı’nın mali yardımı da askeri yardımı da, eski Ukrayna Genelkurmay Başkanı Valeriy Zalujni’nin belirttiği “çıkmaza girme” durumunu açacak gibi görünmüyor.
Ukrayna savaşı nedeniyle ekonomileri daralan AB ülkeleri ve bu ülkelerin burjuvazileri, ABD zorlamalı yaptırımların hafifletilmesini ve özellikle Çin’le ticaretin artırılmasını istiyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
20 Şubat 2024
Haydut devlet
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 14/02/2024
Biliyorsunuz, ABD, resmî belgelerinde kimi ülkeleri “haydut devlet” diye niteliyor. Kavram 1970’lere kadar uzanıyorsa da, ABD siyasi literatüründe 11 Eylül 2001’den sonra yaygınlık kazandı.
Evet, Washington yönetimi son 20 yıldır, İran, Irak, Libya, Suriye ve Kore DHC gibi ülkelere “haydut devlet” diyor, böylece bu ülkelere “kovboyluk” yapma hakkı olduğunu savunuyor!
Ancak dünyanın asıl haydut devleti, emperyalist ABD’dir. Hatta ABD’nin yaptıklarını nitelemeye “haydutluk” kavramı bile hafif kalacaktır.
İşgalleri, saldırıları, suikastları, cinayetleri, darbeleri bir kenara, sadece şu yaptıklarına bile haydutluk, eşkıyalık, hırsızlık gibi kavramlar yetmeyecektir.
ABD İRAN UÇAK VE GEMİLERİNE EL KOYDU
1) ABD, İran’ın Venezuela’ya sattığı yolcu uçağına el koydu. Venezuela kargo şirketinin, İran’ın Mahan Hava Yolları’ndan aldığı Boing 747 kargo uçağı, “İran’a yönelik ihracat kısıtlamaları” gerekçesiyle Arjantin’den ABD’ye götürüldü!
2) ABD, 9 Aralık 2022’de el koyduğu İran’a ait Marwan 1 adlı gemideki mermileri, daha sonra Ukrayna Rusya’ya karşı kullansın diye bu ülkeye göndermişti!
3) ABD, 20 Temmuz 2020’de Venezuela’ya giden dört İran tankerine el koydu ve gemilerdeki 1 milyon 116 bin varil petrolü 40 milyon dolara satıp, buna da “tazminat” diye el koydu!
4) ABD 2022’de Yunan adası yakınlarındaki bir İran petrol tankerini durdurup, içindeki petrolü bir başka gemiye aktararak götürdü!
ABD VENEZUELA’NIN ALTINLARINA EL KOYDU
5) Beyaz Saray, Venezuela’nın ABD bankalarında bulunan hesaplardaki kontrol hakkını elinden alarak, bu hakkı kendini devlet başkanı ilan eden Juan Guaido’ya devretti!
6) İngiltere Merkez Bankası, Venezuela’nın yaklaşık 2 milyar dolar değerindeki 31 ton altınına el koydu.
7) Beyaz Saray, “Venezuela Devletinin Varlıklarının Dondurulması” başlığıyla yayımladığı kararname ile bu ülkenin ABD’deki mal varlıklarına el koydu!
8) Almanya’nın en büyük bankası Deutsche Bank, Venezuela’ya ait 20 ton altına el koydu.
DÜZENLİ PETROL HIRSIZLIĞI
Bunlar İran ve Venezuela’ya yönelik “Amerikan haydutluğundan” bazı örneklerdir. Birkaç da başka ülkelere karşı haydutluğundan örnekler anımsatalım:
9) ABD, kuzeydoğusunu işgal ettiği Suriye’nin petrolünü günlük düzenli olarak çalıyor!
10) ABD, Türkiye’ye ait F-35’lere el koydu ve bu uçaklar için ödenen paranın da üstüne yattı!
11) AB ülkeleri, ABD’nin talebiyle Rusya Merkez Bankası’nın 200 milyar avrodan fazla parasını dondurdu. Bu parayı işletip faiziyle Ukrayna’ya yardım etti.
12) ABD, Ukrayna savaşının ilk bir yılında, Ruslara ait 58 milyar dolarlık mal varlığına el koydu.
13) ABD, Rusya vatandaşlarına ait dünyanın çeşitli limanlarında demirli lüks yatlara el koydu.
DAHA ADİL ULUSLARARASI DÜZEN TALEBİ
ABD’nin haydutluklarını sıralamaya bu köşe yetmez, bir fikir vermesi için sadece 13 örnek listeledim.
Peki ABD bu “el koymaları”, “mal varlığı dondurmaları”, “paraları bloke etmeleri” hangi hukuka dayandırıyor? Uluslararası hukukun hangi yazılı kuralı buna izin veriyor?
Elbette uluslararası hukukta bulamazsınız, adres “Amerikan orman kanunu”dur!
Ve aynı ABD, son yıllarda “kurallı dünya düzenini hedef alıyor” diyerek sürekli Çin’den şikâyet ediyor!
Hangi düzen, hangi kural!
Tersine, ABD’nin kendisi var olan kurallara uymuyor; kurallarını kendi yazdığı düzeni bile işine gelmediği durumlarda uygulamıyor.
Ve Çin başta Küresel Güney’in pek çok ülkesi, tam da bu nedenle “daha adil bir uluslararası düzen” talep ediyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
14 Şubat 2024
NATO üyeliği, İsveç yargısını esir aldı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 07/02/2024
Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung’a göre İsveç, Kuzey Akım sabotajıyla ilgili soruşturmayı düşüreceğini açıklayacak (Sputnik, 6.2.2024).
Bu haberi, “NATO üyeliği, İsveç yargısını esir aldı” şeklinde yorumlayabiliriz. Zira NATO sadece bir “askeri ittifak” değil, ABD adına üye ülkeleri eğitiminden yargısına biçimlendirme aygıtıdır.
Bu arada Danimarka ve Almanya’da yürüyen soruşturmalar da bir türlü sonuçlanamadı. Çünkü soruşturma sonuçlanmasın isteniyor, çünkü kanıtlar “olağan şüpheli” diye işaret ettikleri Rusya’yı değil, asıl adresi ortaya koyuyor.
BIDEN: KUZEY AKIMIN SONUNU GETİRECEĞİZ
Kuzey Akım sabotajının aydınlanmamasını en çok isteyen iki ülke, ABD ve İngiltere’dir. Üçüncü ülke de NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in ülkesi Norveç’tir.
Çünkü Kuzey Akım sabotajı, Atlantik medyasının iddia ettiği gibi Rus işi değil, NATO ülkeleri konsorsiyumu işiydi.
Rusya’dan Almanya’ya doğalgaz taşıyan Kuzey Akım’a sabotajdan çıkarı olmayacak iki ülke Rusya ve Almanya’ydı. En çok çıkarı olan ülke ise ABD’ydi.
Anımsayın: ABD Başkanı Joe Biden 7 Şubat 2022’de Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile ortak basın toplantısında, “Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi halinde Kuzey Akım 2 artık ortada kalmaz, sonunu getiririz” demişti. Gazeteci, “Bunu nasıl yapacaksınız çünkü boru hattı projesi Almanya’nın kontrolünde” deyince, Biden gülerek “Size söz veriyorum, bunu becereceğiz” yanıtını vermişti. (Reuters, 7.2.2022)
SEYMOUR HERSH’İN DOSYASI
26 Eylül 2022’deki sabotajda dört ayrı sızıntı oluşmuş, İsveç Ulusal Sismik Ağı (SNSN), boru hatlarındaki sızıntıların yakınında, 2.3 büyüklüğünde depreme benzer iki sarsıntı tespit edildiğini açıklamıştı (AA, 27.9.2022).
Konunun üzerine giden gazeteciler, Moskova izi bulamadı ama Washington izi ortadaydı.
Pulitzer ödüllü ABD’li kıdemli gazeteci Seymour Hersh, doğrudan maddi olgulara yönelerek uzun süre bu konu üzerinde çalıştı ve ulaştığı sonucu dünya kamuoyuyla paylaştı: Kuzey Akım-1 ve 2 boru hatlarını vuran ABD’nin kendisiydi!
Elbette ABD bu sabotajın asıl sahibiydi ama kanıtlar gösteriyor ki, o bölgedeki kimi NATO ülkeleri de ABD’ye taşeronluk yapmıştı.
ABD’NİN ASIL AMACI
Peki ABD neden Kuzey Akım’a karşıydı?
ABD açısından Kuzey Akımı, Rusya-Ukrayna savaşından çok önce bir sorundu. ABD bu hattın yapılmaması için çok uğraştı ama engelleyemedi. Olmayınca açılmaması için uğraştı, yaptırım uyguladı ama işe yaramadı. En sonunda Ukrayna savaşını fırsat bilerek patlattı!
Çünkü ABD açısından Rusya-Almanya enerji işbirliği önlenmesi gereken bir sorundu. Çünkü bu işbirliği Almanya’nın ve haliyle AB’nin ABD’den stratejik özerklik kazanabilmesinin ekonomik zemini demekti. Çünkü bu işbirliği, Avrupa’nın güvenlik mimarisinde Rusya’nın da olması demekti. Çünkü bu işbirliği, ABD’nin Avrupa’ya tahakkümünü sağlayan siyasi zemini gevşetiyordu.
Anımsayın: Daha Trump zamanında ABD Kuzey Akım bünyesindeki şirketlere yaptırım kararı almıştı. Konuyu 26 Aralık 2019’da Cumhuriyet’te, “ABD-Rusya enerji işbirliği” başlığı altında incelemiştim. ABD’nin Berlin Büyükelçisi Richard Grenell kararı şu sözlerle savunuyordu: “Amaç, Avrupa enerji kaynaklarının çeşitliliğini sağlamak ve bir ülkenin ya da bir kaynağın Avrupa üzerinde enerji yoluyla çok güçlü bir nüfuz oluşturmamasını güvence altına almaktır.”
Böyle olduğu için de en başından beri Ukrayna savaşını stratejik düzlemde yorumlarken, ABD’nin NATO’yu genişleterek Rusya’yı geriletmeyi hedeflediğini ve Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinden atarak, yeniden Avrupa’yı tahakkümü altına almak istediğini belirtmiştim.
AB İÇİN ÇIKIŞ YOLU
ABD, “stratejik özerk” bir AB istemiyor. ABD, ayrı bir “Avrupa ordusu” istemiyor. ABD, AB’nin Rusya ve Çin’le bağımsız bir ilişki geliştirmesini istemiyor.
Ukrayna savaşını, NATO belgelerine “Rusya tehdit, Çin baş rakip” diye eklenmesini ve Avrupa-Rusya enerji bağının kesilmesini bir bütün halinde değerlendirmek gerekir.
Sonuç mu?
ABD, Almanya başta Avrupa’ya, Rusya doğalgazının yerine sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) satıyor ama Rusya’nın sattığından yüzde 20-30 daha fazla bir paraya!
Sonuç mu?
Almanya ekonomisi yüzde 0,3 küçüldü! Alman sanayisi büyük kayıplar yaşıyor. Alman Sanayi Federasyonu (BDI) Başkanı Siegfried Russwurm, Financial Times’a verdiği mülakatta, Alman hükümetinin enerji politikalarını “kesinlikle toksik” olarak nitelendirdi (harici.com.tr, 6.2.2024).
Sonuç olarak Ukrayna savaşının asıl kaybedeni Avrupa oldu. ABD, Ukrayna üzerinden Rusya’yı geriletemedi ama NATO ilişkileri üzerinden Avrupa’yı Soğuk Savaş’takine benzer şekilde kendi stratejisine eklemledi.
AB için buradan çıkış elbette mümkün; Çin ile ABD’den bağımsız bir ilişki geliştirebilirse…
Mehmet Ali Güller
CGRN Türk
7 Şubat 2024
İsrail için hesap divanı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 30/01/2024
“İsrail’i hiçbir devlet soykırımla suçlayamaz” dediler, suçlandı. “İsrail Uluslararası Adalet Divan’ına dava edilemez” dediler, edildi. “Divan davayı kabul etmez” dediler, etti. “Bir şey çıkmaz” dediler, “ilk ara karar” çıktı. Şimdi de “ama ara kararda ateşkes çağrısı” yok diyorlar…
Doğru ateşkes çağrısı yok ama “İsrail’in soykırım yaptığına dair makul kanıtlar bulunduğunun” kararlaştırılması az şey mi?
İlk ara kararı inceleyeceğiz ama önce başta işaret ettiğim tablonun neden gerçekleştiğini belirteyim: Çünkü dünya değişiyor, tek kutuplu dünyada değiliz, çok kutuplu dünya inşa oluyor…
Dünyayı hâlâ eskisi gibi okuyanlar için, evet İsrail mahkemeye verilemezdi, mahkeme reddederdi, mahkemeden bir şey çıkmazdı vb. Ama dünya değişti ve İsrail’i “hesap vermeye zorlayan” yeni dengeler ve güç ilişkileri var artık…
ÇOK KUTUPLULUĞUN GETİRİLERİ
Elbette bu güç ilişkileri ve yeni dengeler herkes tarafından anlaşılabilmiş değil.
Kimileri için de “çok kutupluluk” yararsız. O nedenle “çok kutupluluğun dünyaya ne faydası var” diye soruyorlar. Yanıtı geliyor: “Çok kutupluluk şartlarında Afrika Fransa’yı kovabiliyor” örneğin.
“Tamam da çok kutupluluğun bölgemize ne faydası var” diyorlar sonra. Yanıtı geliyor: Çok kutupluluk şartlarında İran ve Suudi Arabistan barışıyor örneğin. Çok kutupluluk nedeniyle ABD eskisi kadar at oynatamıyor örneğin.
Bu kez “iyi de çok kutupluluğun Türkiye’ye ne faydası var peki” diyorlar. Onun da iyi kötü yanıtı var aslında: İktidarın Atlantikçiliğine rağmen, Türkiye çok kutupluluk şartlarında, Rusya ve İran’la işbirliği yapıyor, bu ilişkiye dayanarak Azerbaycan işgal edilmiş topraklarını yıllar sonra kurtarabiliyor örneğin…
Elbette bunlar “tek kutupluluğun” mahvettiği dünyayı düzeltmeye yetmez ama çok kutupluluk sayesinde Küresel Güney’in nefes aldığını, başını kaldırabildiğini, emperyalist ABD ve AB’ye karşı dik durmaya başladığını da görmeliyiz.
ATEŞKES YOK AMA ASKERİ OPERASYONLARA KISITLAMA VAR
Gelelim Uluslararası Adalet Divanı’nın ilk ara kararına…
Evet, memnuniyetsizlerin belirttiği gibi ilk ara kararda “ateşkes” yok, bu elbette eksiklik ama buradan hareketle bardağın dolu tarafını görmezlikten gelemeyiz.
Zira ilk ara kararla Uluslararası Adalet Divanı çok önemli iki sonuca varmış oldu: İsrail’in soykırım işleme niyetinde olduğunu ve soykırım yaptığına dair makul kanıtların bulunduğunu saptadı.
Evet, ilk ara kararda ateşkes yok, askeri operasyonların tamamen durdurulması talebi kabul görmedi ancak tedbir kararları, İsrail’in askeri operasyonlarının ölçeğini ve biçimini kısıtlıyor.
Öte yandan ilk ara kararda “ateşkes” bulunmaması, örneğin Chicago Üniversitesi Profesörü John Mearsheimer’e göre zaten normal. “Çünkü” diyor Mearsheimer: “İsrail Hamas ile savaş halinde ve mahkeme Hamas’a İsrail’e karşı askeri harekatlarını durdurma emri veremez. Fakat Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’e söylediği şey, saldırılarını Hamas’a odaklaması ve sivil halkı hedef almaması gerektiği. Ne de olsa soykırım suçlaması Hamas’a değil İsrail’in Gazze’deki sivil halka yaptıklarıyla ilgili” (harici.com.tr, 29.1.2024).
KARARLAR BAĞLAYICI
Divan altı tedbir açıkladı. Tedbir kararlarından dördü 15’e 2, ikisi 16’ya 1’le çıktı. İsrail’in atadığı yargıç bile altı tedbirden ikisi lehinde oy verdi!
Altı tedbirin altısına da karşı çıkan tek yargıç, Ugandalı Julia Sebutinde’ydi. Uganda’nın Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Adonia Ayebare, “Yargıç Sebutinde’nin Uluslararası Adalet Divanı’nda verdiği karar, Uganda hükümetinin Filistin’deki duruma ilişkin tutumunu temsil etmemektedir” dedi (TRTHaber.com, 26.1.2024). Çünkü Uganda, BM’deki oylamalarda Filistin lehine tutum almıştı.
İsrail, Uluslararası Adalet Divanı’nın ilk ara kararındaki tedbirleri aldığına dair bir ay sonra rapor vermek zorunda. Zira Divanın kararları bağlayıcı nitelikte. Divan kararlarının uygulanmasında, BM Güvenlik Konseyi yetkili. Eğer uyulmazsa, Güvenlik Konseyi hükmün yerine getirilmesini sağlayacak tavsiyeler, önlemler kararlaştırabilir.
Elbette son tahlilde İsrail BM Güvenlik Konseyi’nin alacağı karara da uymayabilir ama bu kez “diplomatik izolasyon” sorunuyla karşı karşıya gelir…
DİVANIN ARA KARARINI KALDIRAÇ YAPABİLMEK
İşte meselenin asıl önemli yanı budur. Yani başta işaret ettiğimiz süreci buraya kadar getirebilen yeni güç dengeleri, süreci ilerletmeyi de zorlayabilir, zorlamalıdır.
Dahası, Küresel Güney, çok kutupluluk şartlarında Uluslararası Adalet Divanı’nın kararını “iki devletli çözümü” mecbur edecek bir kaldıraca dönüştürmelidir. Bunun koşulları mevcuttur.
Çünkü 7 Ekim, Filistin meselesi açısından bir milattır ve bu nedenle ilk günden beri şöyle yazıyoruz: “İki devletli çözüm” yeniden gündem, “iki devletli çözüm” Aksa Tufanı’yla küllerinden doğdu, “iki devletli çözüm” artık kaçınılmaz, Küresel Güney Filistin’i kabul ettirecek, adım adım Filistin devleti…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
30 Ocak 2024
ABD ve AB’yi iki devletli çözüme mecbur etmek
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 23/01/2024
ABD İsrail’i iki devletli çözüme “ikna” etmeye çalışıyor, AB ise biraz daha el yükselterek, “İsrail kabul etmese de iki devletli çözümü hayata geçirmeye çalışacağını” açıkladı.
ABD’nin planı şu: İsrail, iki devletli çözümü kabul edecek, karşılığında da Suudi-İsrail anlaşması sağlanacak.
Netanyahu planı reddetti ama ABD’nin Netanyahu sonrası için hazırlık yaptığı ABD basınına yansıdı. Nitekim İsrail içinde kimi siyasetçiler plana destek açıkladı. Örneğin eski İsrail Başbakanı Barak, ABD’nin teklifini “uygulanabilir tek plan” olarak niteleyerek “İsrail, iki devletli çözüme ilişkin gelecekteki görüşmelere katılmak zorunda kalacak” dedi. İsrail Cumhurbaşkanı Herzog da “Suudi Arabistan’la normalleşmenin Gazze’deki savaştan çıkışın anahtarı olduğunu” savundu.
AB: İSRAİL KABUL ETMESE BİLE…
Bu gelişmeler üzerine AB Dışişleri Bakanları da “iki devletli çözüm” gündemli toplandı. Öncesinde basına açıklama yapan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, “İsrail reddetmekte ısrar etse de, uluslararası toplum tarafından yapılacak baskılarla iki devletli çözümün barış getireceğine inanıyoruz” dedi.
Toplantıda 27 AB ülkesinden 26’sı “iki devletli çözüm” istedi, Macaristan tutumsuz kaldı.
Toplantı sonrası açıklama yapan Borrell “İsrail’in iki devletli çözümü kabul etmemesi halinde bile bu çözüme yönelik görüşmelerin devam edeceğini” söyledi: “Eğer İsrail bu çözümü istemiyorsa, çözüm inşası için yapılacak müzakerelerde yer bulmaları zor olur. Ancak bu, diğer (aktörleri) bunu yapmaktan alıkoymaz. Uluslararası toplum birlikte bir çözüm hazırlamayı başarır, bunu önerir ve bunun üzerinde anlaşma sağlanırsa belli bir pazarlık gücü olur.”
ABD VE İNGİLTERE İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜMDE MUTABIK
Aynı saatlerde bir başka “iki devletli çözüm” görüşmesi de ABD ile İngiltere arasındaydı. ABD Başkanı Joe Biden ile İngiltere Başbakanı Rishi Sunak konuyla ilgili bir telefon görüşmesi yaptı.
İngiltere Başbakanlık Ofisi 10 Numara’dan yapılan açıklamada Biden ile Sunak’ın, “Filistinlilerin ve İsraillilerin barış ve güvenlik içinde yaşayacağı iki devletli çözümün her zamankinden daha önemli hale geldiği konusunda hemfikir olduğu” bildirildi.
Böylece ABD, İngiltere ve AB cephesi, toplu halde “iki devletli çözüm” demiş oldular. Kuşkusuz bu durum İsrail üzerinde büyük bir basınç oluşturacaktır ancak İsrail’de Netanyahu kabinesinin bunu kabul etmesi pek olası görünmüyor.
Ama önemli olan şu ki, İsrail’in yarısı da Netanyahu’yu “siyasi ölü” olarak niteliyor artık. 7 Ekim’den bu yana istifası istenen Netanyahu, artık “seçim kararı almaya” zorlanıyor.
ABD-AB NEDEN MECBUR KALDI?
Kuşkusuz Batı kampındaki bu “yeni durum” önemli ama daha önemlisi Batı’nın neden böyle bir pozisyon değişikliğine gittiğini anlamaktır. Zira bunu çözümlemek, Batı’yı İsrail üzerinde daha büyük baskı uygulamaya zorlayacak siyasi araçları ortaya çıkaracaktır.
1) Filistinlilerin “son Filistinli kalana kadar direnişe devam” kararlılığı, en önemli ve belirleyici faktördür. Diğer tüm faktörler, bu kararlılığın etkisinde şekillenmektedir.
2) Küresel Güney’in siyasi baskısı.
3) Küresel Güney’in sözcüsü olarak Güney Afrika’nın İsrail’in soykırım yaptığı suçlamasını Uluslararası Adalet Divanına taşıması. Bu davaya ülkeler sıra sıra destek vermeye başladı. ABD ve İngiltere’den bir çok uluslararası hukuk uzmanı, İsrailli avukatların savunmasının yetersizliğine işaret etti.
4) AB ülkelerinde Filistin’e destek kamuoyu gittikçe büyüdü ve hükümetleri üzerinde basınç oluşturdu.
5) ABD’de seçim yılı: Biden, bu sorunla gireceği seçimi kazanamayacağını görüyor.
6) Her ne kadar belirleyici aktörler savaşın bölgeselleşmesini istemiyorsa da, sürekli çakmakta olan kıvılcımların her an alev alabilmesi mümkün; kısa sürede söndürülmesi de maliyetli olacaktır. Özellikle Avrupa ülkelerini ilgilendiren ticaret yollarını (Kızıldeniz) etkileyen yeni parametreler, AB devletleri üzerinde basınç oluşturdu.
7) ABD, süreç uzadıkça Körfezi ve Ortadoğu’yu kaybedeceğini görüyor.
8) ABD, uluslararası şartların iki devletli çözümü dayattığını görüyor ve bunun kaçınılmazlığı karşısında kendi planını sahaya sürerek oyun dışı kalmamak istiyor. Zira Küresel Güney’in inisiyatifinde iki devletli çözümün daha çok Filistin yararına olacağını biliyor ve İsrail yararına iki devletli çözüm için harekete geçiyor.
NE YAPMALI?
Özetle ABD ve AB, insani nedenlerle değil, tamamen uluslararası ve devletlerarası baskılar nedeniyle “iki devletli çözüm” diyor. Öyle olduğu için de örneğin ABD hâlâ karar mekanizması oluşturmak yerine “İsrail’i ikna etmeyi” önceliyor.
Peki bu süreci hızlandıracak ve “iki devletli çözüm”de ABD-AB cephesi yerine Küresel Güney’in daha çok ağırlık oluşturmasını sağlayacak etkenler nelerdir?
Pek çok etken içerisinde şu üçü, daha hızlandırıcı etkiye sahip:
1) İsrail’e ticareti kesmek başta her türlü yaptırımı uygulamak.
2) BM’yi sürekli bağlayıcı karar almaya zorlamak ve genel kurul oylamalarında ABD-İsrail’i iyice yalnızlaştıran sonuçlar çıkarmak.
3) Uluslararası Adalet Divanında süren tarihi duruşmaya daha çok ülkeden destek sağlamak.
Zor bir süreç ve Filistin-İsrail sorunu dünyanın en karmaşık sorunu…
Ancak…
Eski dünyada çözülemeyen bu sorun, yeni dünya inşa olurken, elbette çözülecek…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
23 Ocak 2024
Taiwan’da ayrılıkçılık güç kaybetti
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 16/01/2024
Taiwan sorunu, Çin-ABD ilişkilerinde merkezi öneme sahiptir. Dahası, Çin ile ABD’nin 50 yıl önceki normalleşmenin merkezinde de Taiwan vardır.
Şöyle de söyleyebiliriz: Washington, Taiwan’ın bağımsızlığından vazgeçerek ve “tek Çin”i kabul ederek Beijing’le normalleşebilmişti. Çin-ABD ilişkilerinin dayandığı üç temel bildirinin özeti budur.
Ama aynı zamanda geride kalan 50 yılın özellikle ikinci yarısı, ABD’nin “tek Çin” ilkesini kabul etmeyi sürdürmekle birlikte, Taiwan’da ayrılıkçılığı kışkırtmasının da tarihidir. ABD için Taiwan, gelişmekte olan Çin’e karşı kullanılacak bir karttır.
ÜÇ PARTİ – İKİ TEMEL ÇİZGİ
İşte bu nedenle 13 Ocak’ta yapılan seçimler önemliydi.
Taiwan’ın liderliği için üç parti yarıştı: İktidardaki Demokratik İlerleme Partisi, ÇKP önünden kaçarak Taiwan’a sığınan ve ABD desteğiyle orada “Çin Cumhuriyeti” ilan eden Milliyetçi Kuomintang Partisi ve sonradan kurulan Halkçı Parti…
Milliyetçi Kuomintang Parti, her ne kadar Taiwan’da ayrı bir ülke kurmaya kalkan parti olsa da, Demokratik İlerleme Partisine göre daha olumlu bir konumda ve sonraki yıllarda Çin’le daha iyi ilişkileri savunan bir çizgiye oturdu.
Demokratik İlerleme Partisi, Amerikancı bir çizgide ve ABD’nin desteğiyle iktidarını koruyan, ayrılıkçılığı ve bağımsızlığı savunan bir parti. Son seçimde 8 milyon kişinin desteğiyle ve yüzde 57 oyla iktidar olmuştu.
İKTİDAR YÜRÜTMEDE ZAYIFLADI
Seçime Demokratik İlerleme Partisi’nin karşısında Milliyetçi ve Halkçı partilerin ortak aday çıkarması gündemdeydi ama bu hedeflerini hayata geçiremediler ve ayrı ayrı girdiler.
Sonuç da şöyle oldu:
Demokratik İlerleme Partisi: 5,6 milyon oyla yüzde 40
Milliyetçi Kuomintang Parti: 4,7 milyon oyla yüzde 33,4
Halk Partisi: 3,7 milyon oyla yüzde 26,4
İKTİDAR YASAMADA ÇOĞUNLUĞU KAYBETTİ
Görüldüğü üzere eğer hedefledikleri gibi Milliyetçi ve Halkçı Partiler ortak aya çıkarabilselerdi seçimi rahatça kazanabileceklerdi.
Ama bu sonuçlara bakılırsa, ayrı ayrı girmeleri bile Demokratik İlerleme Partisi’nin rahat kazanmasına yetmedi!
Hele de önceki seçimde 8 milyon ve yüzde 57 oy aldığı düşünülürse, iktidardaki partinin 5,6 milyon ve yüzde 40’la hayli gerilediği görülecektir.
Dahası, parlamentoya yansıya tablo, iktidarın yasama organında çoğunluğu kaybettiğini göstermektedir.
113 sandalyeli parlamentoda Milliyetçi Parti 52 sandalyeye, Demokratik İlerleme Partisi ise 51 sandalyeye sahip. 8 sandalye Halkçı Parti’nin, 2 sandalye de bağımsızların.
Bu tablo ABD destekli ayrılıkçı Demokratik İlerleme Partisi’nin kazansa bile çok güç kaybederek kazanabildiğini göstermektedir.
4 SONUÇ
Gelelim bu sayısal sonuçların siyasi analizine…
1) Demokratik İlerleme Partisi’nin ayrılıkçı çizgisinin artık Taiwan’daki ana akım çizgi olmadığını belirtebiliriz.
2) Taiwan’da Çin’le iyi ilişkiler kurulması eğiliminin güçlendiği görünüyor.
3) Demokratik İlerleme Partisi, yüzde 40’ıyla Amerikancı çizgiyi önceki dönemdeki kadar rahat uygulayamayacaktır.
4) ABD elbette Taiwan sorununu kaşımayı bırakmak istemeyecektir. Ancak yüzde 40’la Washington’un elinin zayıfladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. ABD Başkanı Biden’ın seçim sonuçları açıklandıktan hemen sonra yaptığı açıklamada “Taiwan’ın bağımsızlığını desteklemiyoruz” demesi önemle not edilmelidir. ABD’nin seçimden sonra adaya resmi olmayan düşük profilli bir heyet göndermesi de yeni dönemin nasıl şekilleneceğine işaret etmektedir.
Sonuç olarak Taiwan’da ayrılıkçılık güç kaybetti ve Çin’in parçası olarak Taiwan’ın günün sonunda anakarayla birleşmesi kaçınılmazdır.
Mehmet Ali Güller
CGRN Türk
16 Ocak 2024
Arktik Okyanusu’nda büyük güç mücadelesi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 11/01/2024
ABD, Rusya’nın “Arktik LNG 2” projesine yaptırım uygulama kararı aldı.
Çünkü proje tamamlandığında, ABD sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) avantajını kaybetmiş olacak. Rusya halihazırda LNG pazarının yüzde 8’ine sahipken, bu projeyle payı yüzde 20’ye çıkmış olacak.
Rusya ABD’nin projeyi hedef almasına tepki gösterdi. Bir diğer tepki gösteren ülke de Çin. Zira ABD’nin hamlesi, Çin’i de hedef alıyor; daha doğrusu Rusya-Çin enerji işbirliğini hedef alıyor.
Çünkü Arktik LNG 2’ye Çin de ortak. Hatta Japonya ve Fransa da…
Şöyle ki projenin yüzde 60’ı Rus Novatek’in. Çin’in devlet petrol şirketi CNOOC ile CNPC ise yüzde 10’ar paya sahip. Ayrıca Fransız Total Energies ile Japon Mitsui ve COGMEC konsorsiyumu da yüzde 10’ar paya sahip.
ARKTİK OKYANUSU’NUN ÖNEMİ
ABD açısından Arktik Okyanusu, geleceğin en büyük mücadele alanı. Nitekim ABD’nin İsveç ve Finlandiya’yı NATO üyesi yapmak istemesinin nedenlerinden biri de Arktik Okyanusu’dur.
Çünkü buzulların erimesiyle bu okyanus üç açıdan önem kazanıyor:
1) Yeni petrol ve doğalgaz rezerv alanlarının ortaya çıkması.
2) Yeni maden (altın, gümüş, demir, bakır, uranyum, çinko, elmas, kurşun ve nikel) rezervleri potansiyeli.
3) Batı Avrupa ile Çin-Japonya-Kore bölgesi arasındaki deniz yolunun, eski rota (güneyden) yerine, daha kısa olması nedeniyle yeni rotayla (kuzeyden) yapılacak olması.
8 ÜLKE İLE ARKTİK KONSEYİ
Arktik’teki bu güç mücadelesini daha iyi anlamak için çok kısaca bölgeye değinelim:
Arktik bölgesinin yasal sınırları henüz tam olarak belli değil. Şimdilik 66. Kuzey Paraleli ile Kuzey Kutup Noktası arasındaki 27 milyon kilometrekarelik alan Arktik bölge kabul ediliyor. Bunun 9 milyon kilometrekaresi kara bölgedir (ABD’den 2, Avrupa’dan 3.5 kat daha büyüktür.)
Arktik Okyanusu’na kıyısı olan ülkeler Arktik beşlisi olarak adlandırılan Rusya, ABD, Norveç, Danimarka ve Kanada’dır. Okyanusa kıyıları olmamasına rağmen Arktik Dairesi’nde yer alan ülkeler ise İzlanda, İsveç ve Finlandiya’dır.
Kıyıda yer alan beş ve dairede yer alan üç ülke, Arktik sekizlisi olarak bir araya geldi ve Kanada’nın girişimiyle 1996’da Arktik Konseyi’ni oluşturdu. Çin Halk Cumhuriyeti, 2013 yılında Arktik Konseyi’nde gözlemci oldu.
ARKTİK’TE EN BÜYÜK ALAN RUSYA’NIN
Hukuki bir düzenleme olmaması nedeniyle, Arktik Konseyi üyeleri arasındaki sorunlar gün geçtikçe artmaktadır. Çünkü bölgeye dair tek düzenleme, 1982 tarihli Deniz Hukuku Sözleşmesine dayanan düzenlemedir. Ancak orada da şu sıkıntı var: Arktik beşlisinin dört üyesi Deniz Hukuku Sözleşmesini imzaladı ancak ABD imzalamadı.
Mevcut durumda Arktik Okyanusu’na en fazla kıyısı olan ülke Rusya’dır; Arktik Okyanusu kıyılarının yüzde 53’ünde Rus egemenlik alanı vardır.
Ukrayna savaşıyla birlikte Arktik Okyanusu NATO ile Rusya’nın karşılıklı tatbikatlarına sahne olmaya başladı.
REZERVLER VE KUZEY ROTASI
Şu ana kadar yapılan rezerv çalışmalarına göre petrol ABD, Kanada ve Danimarka bölgesinde; doğalgaz ise Rusya bölgesinde fazladır.
Rota meselesine gelecek olursak…
Batı Avrupa ile dünyanın en fazla ticaret yapan ülkesi olan Çin arasındaki geleneksel deniz ulaşımı rotası, güney rotasıdır; bu rota Güney Çin Denizi, Malaka Bağazı, Hint Okyanusu, Kızıldeniz, Süveyş, Akdeniz ve Atlantik’i izlemektedir.
Arktik Okyanusu’ndaki buzulların erimesiyle ise ortaya yeni bir rota, kuzey rotası çıkmış oldu. Bu rota, güney rotasına göre daha kısa. Haliyle bu hem zamandan hem de yakıttan tasarruf demek. (Bu rotayı ilk kez Danimarka şirketi Maerks kullandı ve zamandan ve yakıttan yüzde 40 tasarruf etti.)
Kuzey rotası, büyük oranda Rusya’ya ait bölgeden geçiyor ancak ABD, bu bölgenin iç suyu değil, uluslararası su yolu olmasını savunuyor. Bu da haliyle ABD ile Rusya arasında şimdiden çok önemli bir soruna dönmüş durumda.
ABD İKİ KOLDAN UĞRAŞIYOR
İşte tüm bu sebeplerle ABD Arktik Okyanusu’nda alan kazanmaya çalışıyor.
ABD, iki şekilde Arktik’teki sınırlarını genişletmeye çalışıyor: Birincisi doğrudan satın almalara yönelerek, ikincisi de NATO’yu bu bölgede genişleterek.
İşte, 2019’da ABD başkanı Donald Turmp’ın Danimarka’dan Grönland’ı satın almaya ve İsveç-Finlandiya üzerinden NATO’yu genişletmeye çalışması bu nedenledir. (Danimarka teklifi reddetti.)
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
9 Ocak 2023
49 olmasaydı, 78 olmazdı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 26/12/2023
Sosyalist reform, dışa açılma ve modernleşme inşası üçlü sütununa dayanan Deng Xiaoping Düşüncesi’nin hayata geçmesinin 45. yılı…
Peki 1978’de başlayan reform ve dışa açılmanın 45 yıllık sonuçları nedir?
Çin’in 1978 yılındaki Gayri Safi Milli Hasılası (GSMH) 149,5 milyar dolardı. 2022’de ise GSMH 18.1 trilyon dolara çıktı. Yani 44 yılda 121 kat artmış oldu.
Bunun ne anlama geldiğini daha iyi görebilmek için, ABD’nin aynı dönemdeki ekonomik büyüklükleriyle kıyaslamak gerekir.
ABD’nin 1978 yılındaki GSMH’sı 2,352 trilyon dolardı, yani Çin’in 1978’deki GSMH’sının yaklaşık 16 katıydı. ABD’nin 2022’deki GSMH’sı ise 25.4 trilyon dolar, yani Çin’in 2022’deki GSMH’sının sadece 1,4 katı.
Sonuç olarak 44 yılda ABD ile Çin arasında makas kapanmış durumda. Satınalma Gücü Paritesine göre ise Çin’in ekonomik büyüklüğü ABD’yi geçmiş durumda.
Sizleri sayılara boğmak istemiyorum. Ticaret verilerinden patent sayısına kadar onlarca önemli veri karşılaştırmasına göre ABD ile Çin arasında makas kapanmış durumda. Bazılarında da Çin ABD’yi geçmiş durumda.
İşte 1978’de başlayan reform ve dışa açılmanın somut sonucu budur. Bu sonuç, yine somut olarak 800 milyon Çinlinin yoksulluktan kurtarılması ve 1,5 milyar nüfuslu Çin’in 2021 yılında “orta halli refah toplumu” hedefine ulaşması demektir.
DEVRİM OLMASAYDI, REFORM DA OLMAZDI
Peki bu başarı, sadece 1978’de başlayan reform ve dışa açılma programının başarısıdır mıdır? Baştan belirtelim, kesinlikle değildir.
1949 devrimi olmasaydı, 1978 reformu olmazdı.
Batı, bu devamlılığı yok saymaya uğraşıyor. 1978’i bir başlangıç gibi göstererek, reformları devrimden koparmaya ve bu yolla Marksizm, Leninizm, Mao Zedung düşüncesinin üzerini örtmeye çalışıyor.
Oysa Çin Halk Cumhuriyeti’nin Batı’nın sömürgesi ve yarı sömürgesi olduğu dönemlerden çıkarak dünyanın en büyük ekonomisine dönüşmesi, öncelikle devrimin sonucudur. Devrim olmasaydı, sonrasında reformlar da olmazdı.
BİRBİRİNİN DEVAMI DÖNEMLER
1949’dan 2023’e Çin’de bir kopukluk yok, birbirine bağlı, birbirinin üzerinden yükselen, öncekini kapsayarak aşan dönemler var. Çin’in başarısının en önemli nedeni bu “kapsayarak aşma” dönemleridir.
Özetleyecek olursak:
1949’dan Mao’nun öldüğü 1976’ya kadar olan dönem, “Marxizm-Leninizm ve Mao Zedung Düşüncesi” dönemi diye nitelenir.
1978’den başlayarak 1993’e kadar süren dönem ise “Deng Xiaoping Düşüncesi” dönemi olarak nitelenir. Bu dönem, yukarıda da belirttiğimiz gibi üç sütun üzerinde yükselir: Sosyalist reform, dışa açılma ve modernleşme inşası.
1993-2003 dönemi ise “Jiang Zemin Üç Temsil Düşüncesi” dönemi diye nitelenir; “üretici güçlerin gelişme talebini”, “ilerici kültürün gelişme yönünü” ve “en geniş halk kitlesinin temel çıkarlarını” temsil eder.
2004-2012 dönemi ise “Hu Jintao Bilimsel Gelişme Görüşü” dönemi diye nitelenir. Özellikleri ise şöyledir: “Öncelik: gelişme”, “çekirdek: her şey insan için anlayışı”, “temel talep: kapsamlı ve sürdürülebilir kalkınma”, “temel yöntem: bütüncül yaklaşım.”
2013’te başlayan dönem ise “Xi Jinping Düşüncesi” dönemidir ve 14 prensipten oluşan “yeni çağda Çin karakterinde bir sosyalizm doktrini” ile temsil edilir.
ABD’NİN ÇKP’Yİ MERKEZİ TEHDİT İLAN ETMESİNİN ANLAMI
ÇKP önderliği ile temsil edilen bu dönemler, birbirinin devamı olan ve birbirinin üzerinde yükselen dönemlerdir.
Kabaca Mao dönemini inşa, Deng ve sonraki iki dönemi gelişme ve Xi dönemini de yükselme dönemi olarak sınıflandırabiliriz.
Ve sayılarla ifade edecek olursak, şöyle söylemeliyiz: İnşa sırasındaki yüzde 6 büyümeler olmasaydı, gelişme dönemindeki yüzde 9’lar yakalanamazdı.
Tüm bu süreç, Çin halkına liderliğiyle Çin Komünist Partisi’nin büyük başarısıdır. Öyle olduğunu da en iyi ABD görmektedir.
Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, 2020’de Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan etti.
Joe Biden yönetiminin işbaşı yapması sırasında Atlantik Konseyi’nin yayımladığı 85 sayfalık “Daha uzun telgraf” raporunda şu dört saptama yer alıyordu:
1) Xi Jinping, Çin’i Marksizm-Leninizm’e döndürdü.
2) ÇKP, Xi Jinping önderliğinde “piyasa reformlarını” durdurdu.
3) Özel sektör ÇKP kontrolü altında.
4) Çin, artık statüko gücü değil, revizyonist (düzen değiştirici) güçtür.
ABD’nin Çin’den çok ÇKP’yi ve onun liderliğini hedef almasının anlamı ortada.
Çünkü:
Bugün 130. doğum gününü kutladığımız büyük devrimci öğretmen Mao Zedung’un hayaleti hâlâ Atlantik’i ürkütüyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Aralık 2023
Putin’in saflığının nedeni
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/12/2023
Rus devlet kanalı Rossiya 1’de yayınlanan “Moskova-Kremlin-Putin” programında konuşan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Batı’yla ilişkilerinde saflık yaptığını itiraf etti.
Eğer Putin Batı’yla “Rus tipi” kafa bulmuyorsa ya da bir politik kazanç varsayımıyla saflığı oynamıyorsa veya Batı’nın kurnazlığına dikkat çekmek için böyle bir yol izlemiyorsa, durum Kremlin açısından hayli sorunludur.
Nedeni şu:
PUTİN’İN İTİRAFI
Putin, Batı ile ilişkilerinde saf duygulara sahip olduğunu belirterek şu şaşırtıcı sözleri dile getirdi:
“Bizde de saflık mevcuttu. Geriye dönüp baktığımda, ki size kesinlikle içtenlikle söylüyorum, neredeyse 20 yıl boyunca, Sovyetler Birliği’nin güvenlik teşkilatlarında ve dış istihbaratında çalışmış olmama rağmen, daha sonra da St. Petersburg belediye başkan yardımcılığı, Güvenlik Servisi (FSB) direktörlüğü, Güvenlik Konseyi Sekreteri ve hatta ilk aşamada hükümet başkanlığı görevlerimde dahi Rusya’nın farklılaştığını düşünerek artık Batı ile ideolojik bir çatışmanın hiçbir temeli olmadığına ilişkin saf fikirlere sahiptim.”
Evet, Putin ve diğer Rus yetkililer o kadar saflar ki, kendi ifadesiyle “ABD’nin, Rusya Federasyonu topraklarında ayrılıkçılık ve terörizme destek verdiğini fark ettiklerinde” bile, bunu “ABD’nin SSCB’yle savaşmaya alışmasının bir devamı” olarak yorumluyorlar!
BRZESİNKİ’NİN HARİTASI KREMLİN’DE ANLAŞILMADI MI?
Genel olarak emperyalist Batı’nın ne kadar kurnaz olduğu herkesin malumu ama bunca tecrübeye sahip Putin’in ve Rus devlet adamlarının saflığı ise elbette şaşırtıcı!
90’larda Türkiye’de bile en deneyimsiz komünistin görebildiğini Putin’lerin görememiş olması elbette pek inandırıcı gelmiyor ama Putin’in “içtenlikle söylüyorum” demesine inanmak durumundayız.
Peki bu nasıl olabiliyor? SSCB dağıldıktan sonra Rus devleti nasıl oluyor da emperyalist ABD ile barış içinde yaşayabileceğini sanıyor?
Hadi hepsini geçtik. ABD’nin en önemli stratejistlerinden Zbigniew Bzrezinski’nin 1997’de yayınlanan Büyük Satranç Tahtası kitabını Kremlin’de kimse okumadı mı? Ya da okuyup ciddiye mi almadı?
Brzesinski, Avrupa’nın batısından doğusuna uzanan ve Rusya’nın derinliklerini hedef alan jeopolitik hattı, haritasıyla birlikte kitabında çiziyor: “2010 yılına kadar Fransa-Almanya-Polonya-Ukrayna siyasi işbirliği 230 milyonluk nüfusuyla, Avrupa’nın jeostratejik derinliğini artıran bir işbirliğine dönüşebilir.” (Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, İnkılap, 2005, s.123).

NATO’nun genişletilerek SSCB’den sonra Rusya’nın da çevrelenmesi gizli saklı olmadı ki? 1999’da Çekya, Macaristan ve Polonya NATO üyesi yapılırken, hedef elbette Rusya’ydı.
ABD’nin SSCB’den sonra Rusya’yı da hedef aldığına, Doğu Avrupa’dan ve özellikle Ukrayna üzerinden Rusya’yı geriletmeyi amaçladığına dair o kadar çok veri var ki, insan hakikaten Kremlin’in saf yöneticilerinin 90’larda bunları fark edememiş olmasına şaşıyor!
ÇÜNKÜ PUTİN’LER RUS MİLLİYETÇİSİ
Peki Putin başta Rus devlet aygıtının aktörleri neden bu gerçeği göremediler? Meseleyi Putin’in “saftım” demesiyle açıklayabilir miyiz?
Üzerinde düşündüğümde bulabildiğim açıklama şu oldu:
Putin, bir komünist değil, bir Rus milliyetçisi. SSCB’nin dağılmasının ardından Rus devlet aygıtının kritik koltuklarına oturanların çoğunluğu da Rus milliyetçisi.
Milliyetçi olarak, yıktıkları sosyalist ekonominin yerine Rusya’da Batı tipi kapitalizmi inşa etmeyi hedeflediler. Bu durum belki de onları, Batı’yla aynı ideolojik zeminde olmaları üzerinden aynı cephede bulundukları varsayımına götürdü.
Stalin’den sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) içinde başlayan revizyonizm ve ilerleyen yıllar boyunca partinin bir işçi partisinden bir bürokratlar partisine dönüşmesi ve gittikçe bir “devlet burjuvazisi” sınıfının ortaya çıkması, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni en sonunda dağılmaya götürmüştü.
1989’da SBKP içinde komünistler artık azınlıktı. Ve çoktan SBKP’nin “tam denetiminden” çıkmış olan Kızılordu da, devrimin çökmesini izler konuma düşmüştü; küçük bir girişim dışında devrim yapan ordu devrimini korumaya yeltenememişti.
Bu ideolojik zeminde Rus devlet aygıtını yönetmeye başlayan Rus milliyetçileri de “dünya kapitalist düzeniyle” birleşebileceğini düşündü.
Putin’in saflık olarak açıkladığı süreç, çok özetle böyle…
Neyse ki 2000’lerde Rus devlet aygıtı 1990’lardaki bu “saflıktan” uyandı!
Tarihsel süreç ve ortak organizasyonların gelişimi dikkate alınırsa, bu uyanmada ABD’nin Orta Asya planlarına karşı Çin’in Rusya’yla işbirliği zemini oluşturması ve Çin Komünist Partisi’nin de bir miktar etkisi olmuş olmalı.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
19 Aralık 2023