Archive for category CGTN Türk

MOSSAD’ın AKPxCHP operasyonu

İsrail istihbaratçılığı CIA’nın, CIA istibaratçılığı da Nazi istihbaratçılığının üzerinde şekillenmiştir. Yani İsrail, emperyalist ABD’den, ABD de Nazilerden öğrenmiştir. Böylece kirlilikte birbirlerini aşmışlardır… 

Bu mirasın günümüzdeki versiyonu şu: İsrail’in Tahran’da Hamas lideri İsmail Haniye’yi öldürmesi, İran’ı bir açmazda bırakıyor. Çünkü İsrail bu saldırısıyla İran’ı savaş tuzağına çekmeye çalışıyor. İran yanıt vermezse, İsrail öldürmüş ve kazanmış oluyor. İran yanıt verirse, İsrail onu savaş tuzağına çekerek ve ABD ile karşı karşıya getirerek yine kazanmış oluyor. 

İran nisan ayında bu açmaza düşmemek için çok akıllıca hareket etmiş ve hem savaş çıkarmayacak küçüklükte ama hem de İsrail’in dokunulmazlığını delecek büyüklükte ölçülü bir yanıt vermişti. Ama o durumda da CIA ve MOSSAD ile bölge ülkelerindeki aparatları devreye girmiş; İran’ın doğru düzgün yanıt veremediğini, kağıttan kaplan olduğunu, acizlik gösterdiğini propaganda etmişti.

Katz’ın tuzağı

İsrail bu açmazlı-tuzaklı operasyonlarını sadece sahada İran’a değil, diplomaside de Türkiye’ye uyguluyor. Ve ne yazık ki amacına ulaşabiliyor. Ribbentrop’tan çok Goebbels’ten öğrendiği anlaşılan İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, üstelik aynı tuzağı iki kez kurarak istediği sonucu alabiliyor. 

İlkinde Katz, CHP’li İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu mesajına ekleyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef aldı. Katz’ın istediği oldu ve sosyal medyada AKP’liler İmamoğlu’nu hedef aldı, İsrail’in Erdoğan’a karşı İmamoğlu’nu desteklediğini savundu, CHP’yi Filistin’in mücadelesinin karşısında gösteren yayınlar yaptı. İmamoğlu ise Katz’a, Erdoğan’ı da savunan bir yanıt vererek, tuzaktan kurtulmaya çalıştı. 

Aynı tuzağa ikinci kez düşüldü

İlkinin başarılı olduğunu gören İsrail Dışişleri Bakanı Katz, göstere göstere aynı tuzağı ikinci kez kurdu. Bu sefer İmamoğlu’na ek olarak, Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş ile CHP Gençlik Kolları’nın sosyal medya hesabını da ekleyip yine Erdoğan’ı hedef alan bir mesaj paylaştı. 

Ve AKP, sırf CHP’ye karşı fırsat doğdu diye, aynı tuzağa bir daha atladı. AKP’li hesaplar yine sosyal medyada İmamoğlu ve Yavaş’ı İsrail’in “adamları” gibi gösteren yayınlar yaptılar, yine CHP’yi Filistin karşıtı gösteren propagandalara başvurdular. Daha vahimi bu kez AKP Gençlik Kolları da resmi olarak tuzağa atlayıp CHP Gençlik Kollarına karşı harekete geçti, mesajlar attı. Özetle sırf CHP’ye karşı fırsat diye İsrail’in istediğini yaptılar.

Sonuçta ne oldu peki? İsrail, muhalefet ile iktidarı istediği gibi karşı karşıya getirdi. İktidar, tuzağı fırsat görüp muhalefetin İsrailci olduğunu propaganda etmeye çalıştı. Muhalefet de tuzağa düşmemek için Erdoğan’ın arkasına dizildi.

AKP’nin mahkeme propagandası

Aslında gerçek ne peki? Birini anlatalım:

Güney Afrika, kimsenin yapmadığını, yapamadığını yaptı ve Gazze’de soykırım başladığında İsrail’i “soykırımcı” diye Uluslararası Adalet Divanı’na şikayet etti. İsrail Şubat 2023’te “mahkemeyi tanımadığını” açıkladı ama nafile. Mahkeme Ocak 2024’teki ilk ara kararında İsrail aleyhine kararlar aldı, devamı da geldi.

Kısacası “ABD’ye rağmen mahkeme bir şey yapamaz” denilirken, mahkeme çok kutupluluğun da rüzgarıyla önemli işlere imza atmaya başladı. Bunun üzerine AKP hükümeti mayıs ayında, “davaya müdahil oluyoruz” propagandasına geçti.

Hatta geçen ay Washington’da yapılan NATO zirvesi sırasında, Erdoğan basın toplantısında şunu bile söyledi: “İsrail’i Lahey Adalet Divanı’na Güney Afrika ile şikayet ettik.” (AA, 12.7.2024).

Doğru değildi, Güney Afrika tek başına şikayet etmişti ve Türkiye, aylar sonra davaya müdahil olma kararı almıştı. Daha doğrusu “müdahil oluyoruz” demişti ama olmamıştı! Çünkü, daha yeni, 3 Ağustos günü, TBMM Adalet Komisyonu Başkanı ve AKP Milletvekili Cüneyt Yüksel, “Türkiye, İsrail’e karşı soykırım davasına müdahil olmak için resmi başvurusunu birkaç gün içinde yapacak” diyordu (AA, 3.8.2024).

Tabana “İsrail’i Güney Afrika’yla birlikte mahkemeye şikayet ettik” diyorlardı ama gerçekte aylardır davaya müdahil bile olmamışlardı. Ancak sonunda dün Lahey’de müdahillik başvurularını yapabildiler!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2024

, , , , , , , ,

1 Yorum

Bölgesel savaş riski

İran 7 Ekim’den beri savaşın bölgeselleşmesine karşı ölçülü hareket ediyor. İsrail Suriye’deki diplomatik temsilciliğini vurduğunda da yine savaşı bölgeslleştirmeyecek ama İsrail’in dokunulşmazlığını delecek şekilde “ölçülü bir yanıt” vermişti.  

İsrail’in Hamas lideri İsmail Haniye’yi Tahran’da öldürmesi, yine İran’ı yanıt vermeye zorlamaktadır. Üstelik bu kez misafirine suikast düzenlenmesi, sorumluluğu nedeniyle İran’ı daha da öfkelendirmiş durumda.

Yetkililerin açıklamalarından, İran’ın savaşı bölgeselleştirmeyecek ama İsrail’i caydırmakta çok daha etkili olacak bir yanıt vereceği anlaşılıyor.

ABD’nin ikiyüzlü tutumu

Dünya ise diken üstünde. Savaşın bölgeselleştirilmesine İsrail dışında herkes karşı. 

ABD merkezli Batı, savaşın bölgeselleşmemesi için İran’dan yanıt vermemesini istiyor hatta ABD, yanıt halinde İsrail’e yardım edeceğini ilan ediyor. 

İşte savaşın bölgeselleşme riskini artıran da bu yaklaşımdır. Savaşın bölgeselleşmesine karşı görünen ama bir tarafın saldırılarına sponsor olup, gelecek yanıtlara siper olan bu tutum, savaşın bölgeselleşme riskini asıl artıran tutumdur.

Bölgesel bir savaştan doğrudan etkilenecek bölge ülkelerinin “bölgesel savaş riski”ne karşı tutum alması elbette doğrudur ve de hakkıdır. Ama ABD’nin hem İsrail’in Gazze’de soykırım yapmasına sponsor olması, hem İsrail’in bölgede terör ve suikast düzenlemesine gerçekten karşı çıkmaması ama hem de yanıt hakkına karşı tutum açıklaması, ikiyüzlülüktür ve bölgesel savaş riskini artıran asıl etkendir.  

Netanyahu’nun pervasızlığının nedeni

ABD silah desteği vermese, ABD istihbarat desteği vermese, hatta ABD bölgedeki üsleri ve Doğu Akdeniz’deki gemileri aracılığıyla İsrail’i korumasa, İsrail bu kadar pervasız bir şekilde işgali, soykırımı ve bölgesel terörü sürdüremeyecek.

Dolayısıyla bugün İsrail’i Gazze’de ateşkese mecbur edebilecek asıl kuvvet de savaşın bölgeselleşme riskini frenleyebilecek asıl aktör de ABD’dir. 

ABD Başkanı Joe Biden’ın ateşkes isteğine rağmen İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun yeni şartlar ileri sürerek Washington’u olayılıyor oluşu, “İsrail’in ABD’ye bile kafa tutacak güçte olduğu” şeklinde yorumlanıyor. Ancak Netanyahu’nun pervasızlığı ve ABD’yi biraz da seçim sürecinden yararlanarak kullanıyor oluşu İsrail’in gücünden değil, ABD’nin çıkarları gereği İsrail’e biçtiği rolden kaynaklanmaktadır. Yani İsrail güçlü olduğu için değil, ileri karakolu olduğu için ABD tarafından her durumda korunmaktadır. Netanyahu da bunu bildiği için, pervasızca saldırganlığını sürdürmektedir.

Çabaları birleştirmek

İsrail’e soykırım, terör ve suikast sponsorluğu yapanların İran’a “yanıt verme” demesinin hiçbir anlamı ve değeri yok. Savaşı bölgeselleştirme riskini ortadan kaldırmak istiyorlarsa İran’a değil İsrail’e mesaj vermeleri gerekiyor. Mesajdan öte “seni korumayacağız” demeleri gerekiyor ki İsrail saldırganlığını sonlandırsın. Bunu yapmadıkları müddetçe de “bölgesel savaşa karşıyız” açıklamalarının hiçbir anlamı yok.

Peki bu durumda İsrail saldırganlığı durdurulamaz mı? Elbette bir yol daha var. Filistin için büyük çaba sarfeden, her biri ayrı kulvarlarda Filistin için hareket eden ülkelerin çabalarını birleştirebilmeleri. 

Çin 14 Filistin örgütünü Beijing’de biraraya getirerek birlik oluşturmaları ve bir ulusal mutabakat hükümeti kurabilmeleri için uzlaştırdı. 

Güney Afrika, İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırımla yargılatıyor. 

Kolombiya başta kimi ülkeler İsrail’le diplomatik ve ticari ilişkileri kestiler. 

İşte tüm bu çabaların birleştirilmesi gerekir. Ancak…

İsrail’i durdurmak ABD’ye pozisyon almaktan geçiyor

Dikkat edilirse İsrail’e karşı etkili eylem yapan bu ülkelerin hiçbiri bölge ülkesi değil. İşte asıl problem de bu. Bölge ülkeleri bu ülkeler kadar aktif tutum alamıyorlar, almıyorlar. Bunun birçok nedeni var ve dahası Filistin meselesinin bunca yıldır çözülememiş olması da bundan kaynaklanmaktadır. Çünkü bölge ülkelerinin önemli bir kısmı Amerikancı, topraklarından ABD üsleri var. Hem Amerikancı olup hem de İsrail’e karşı işe yarar tutum alabilmek haliyle mümkün olmuyor! Bu nedenle bölge ülkeleri İsrail’e karşı en üst perdeden konuşur ama fiilen pek bir şey yapmazlar yıllardır…

Dolayısıyla bu tablonun değiştirilmesi gerekiyor. Bu tabloyu değiştirebilmek de elbette ABD’nin küresel ölçekte dengelenebilmesine bağlı. ABD başka büyük kuvvetler tarafından dengelenebildikçe, bölge ülkeleri de yukarıda özetlediğimiz bu dar çemberin dışına çıkabilecekler. Aslında çıkmaya başladıklarını da söyleyebiliriz. Çok kutupluluk inşası güçlendikçe, bölge ülkelerinin çok taraflı hareket ettiklerini son birkaç yıldır görebiliyoruz. 

Ancak Gazze’de soykırıma uğrayan Filistinlilerin zamanı yok. O nedenle asıl bölge ülkelerinin risk alması gerekiyor; savaşın bölgeselleşmesi riskine karşı olanların, İsrail’i durdurmak için ABD’ye karşı net bir tutum alması gerekiyor. 

ABD’nin bölgedeki üslerinden hareket kabiliyetini kısıtlamaya başlamak, petrol ve doğalgaz gücünü kullanmaya başlamak vb tutumlar ile Washington’un sponsorluğu durdurulabilir. Washington’un sponsorluğu olmazsa, Tel Aviv de durur. 

Filistinlilerin lafa değil, bu türden eylemlere ihtiyacı var. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
6 Ağustos 2024

, , , , , , , , , ,

1 Yorum

Blinken-Austin ikilisinin son Hint-Pasifik hamlesi

Biden yönetimi, 5 Kasım seçiminden önce, Hint-Pasifik bölgesindeki son önemli hamlesini yaptı bu hafta… 

ABD, Çin’e karşı bölgedeki ortaklarıyla yaptığı anlaşmalarını, her ne kadar “bölgesel güvenlik işbirliği ve anlaşmaları” diye sunsa da, hedefi gereği bu anlaşmalar, bölgesel gerginlik anlaşmaları niteliğindedir. 

“Özgür ve açık Hint-Pasifik” sloganıyla Güney ve Doğu Çin Denizi’nde askeri varlık bulundurmak isteyen ABD, bunu gerekçelendirebilmek için de “Çin tehdidi” iddiasına dayanmaya çalışıyor. 

Üçlü güvenlik işbirliği

ABD Dışişleri ve Savunma Bakanları, Tokyo’da müttefikleriyle üç önemli anlaşma yaptı. 

1) ABD, Japonya ve Güney Kore Savunma Bakanları, 28 Temmuz 2024’te “Üçlü Güvenlik İşbirliği Çerçevesi” belgesini imzaladı. 

ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Japonya Savunma Bakanı Minoru Kihara ve Güney Kore Savunma Bakanı Shin Won-sik’in Tokyo’da imzaladığı İşbirliği Muhtırası, “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin (Kuzey Kore) nükleer füze tehdidine ve bu ülkenin Rusya’yla artan askeri yakınlaşmasına yanıt” diye sunuldu. 

İkili ortak kuvvet karargâhı

2) ABD ve Japonya Dışişleri ile Savunma Bakanları, 28 Temmuz 2024’te “2+2” formatlı toplantı yapılar. 

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Japonya Dışişleri Bakanı Yoko Kamikawa ve Japonya Savunma Bakanı Minoru Kihara’nın Tokyo’daki dörtlü toplantısından çıkan en önemli sonuç, ABD ile Japonya’nın “ortak kkuvvet karargâhı” kurma kararı oldu. 

Böylece ABD bir süredir sürdürdüğü Japonya’yı askerileştirme çabasında yeni bir mevzi daha kazanmış oldu. Japonya ABD’nin isteğiyle yoğun bir silahlanma programı başlatmış durumda. 

Öte yandan ABD, NATO’yu Hint-Pasifik bölgesine genişletmek istiyor ve bu amaçla bir kaç yıldır Japonya ve Güney Kore liderlerini NATO zirvesine davet ediyor. Hatta bu işbirliğini kurumsallaştırabilmek için de Tokyo’da bir “NATO ofisi” açmaya uğraşıyor. Fransa’nın itirazı nedeniyle henüz bu amacına ulaşamayan ABD, ikili, üçlü anlaşmalarla bir nevi “Asya NATO’su” alt örgütleri kurmaya uğraşıyor.

Dörtlü statükoyu savunma toplantısı

3) QUAD dörtlüsü ABD, Japonya, Avustralya ve Hindistan Dışişleri Bakanları, 29 Temmuz 2024’te Tokyo’da toplandılar.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Japonya Dışişleri Bakanı Yoko Kamikawa, Avustralya Dışişleri Bakanı Penny Wong ve Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, siber ve denizcilik girişimlerini genişletme konusunda anlaştılar. 

Dört bakan ortak açıklamasında “Doğu ve Güney Çin denizlerindeki durumdan ciddi endişe duyduklarını” söyleyerek, “statükoyu güç ya da baskı yoluyla değiştirmeyi amaçlayan her türlü tek taraflı eyleme şiddetle karşı olduklarını” belirttiler. 

Dörtlü açıklamada ayrıca “Deniz Alanında Farkındalık” için Hint-Pasifik Ortaklığı’nın kapsamının Hint Okyanusu’na kadar genişletileceği vurgulandı.

Aslında dörtlünün toplantısından çok önemli bir karar çıkmış değil. Belki de o boşluğu doldurmak için olsa gerek, ABD Dışişleri Bakanı Blinken, “Dört ülke arasında eşi benzeri görülmemiş bir stratejik uyumun yaşandığı bir anda olduklarını” söyledi!

ABD ile Çin farkı

Başta da belirttiğim gibi, ABD’nin bölgesel güvenlik işbirliği dediği bu anlaşmalar, gerçekte bölgesel gerginlik anlaşmalarıdır. 

Yukarıda işaret ettiğim üç anlaşma ABD ile Çin’in şu iki temel konudaki zıtlığına işaret ediyor:

1) Çin savunmaya yönelik bir ulusal savunma politikası izlerken, ABD, bölgedeki müttefiklerini de cepheye sürerek, saldırgan bir politika izliyor. 

2) Çin, barışçıl kalkınma yolunu izlerken, ABD bu kalkınmayı bastırabilmek için Çin’i bölgesinde çevrelemeye çalışıyor. 

Özetle ABD, Çin’i çevrelemek, Kuşak ve Yol’u kesebilmek, çevresinde oyalayıcı krizli durumlar oluşturmak, çevresiyle etkileşimini daraltabilmek ve böylece kalkınmasını baltalayabilmek için uğraşıyor. 

Japonya ve Güney Kore kaybedecek

Peki ABD’nin bu hamleleri tarihin gidişatını değiştirebilecek mi? ABD’nin dünya jandarmalığı mümkün mü? Emperyalist ABD çok kutupluluk inşasını önleyebilir mi?

Tüm bu soruların yanıtı “hayır” şeklindedir. 

Çok kutuplu bir dünya oluşuyor ve küresel düzen de buna uygun olarak değişecek, daha adil ve demokratik bir yapıya kavuşacak. ABD’nin Hint-Pasifik stratejisiyle, cepheye sürdüğü müttefikleriyle Küresel Güney’in ayağa kalkışını bastıarbilmesi mümkün değil. 

O nedenle Biden yönetiminin Hint-Pasifik’teki bu ikili, üçlü ve dörtlü anlaşmaları ile ortak kuvvet karargâhı kurma kararları, Çin ve Asya’nın yükselişini önleyemeyecek. Tersine ABD’nin bu politikasına alet olan Japonya ve Güney Kore ekonomisi, yoğun askerileşme programı nedeniyle olumsuz etkilenecek.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
30 Temmuz 2024

, , , , ,

2 Yorum

Çin’in Filistin stratejisi ve Beijing Diyaloğu

ABD İsrail’e sponsorluğunu, her türlü askeri, siyasi ve ekonomik desteğinin dışında, iki yolla yürütüyor: 

1) İsrail-Filistin sorununu “tekelinde” tutuyor; böylece müzakereler ile çeşitli türden anlaşmaların İsrail lehine olmasını ve daha önemlisi çözümsüzlüğü garanti etmiş oluyor

2) Filistin’in bölünmüşlüğünü esas alan bir çizgi izliyor. Böylece iki parçalı, iki yönetimli bir Filistin’in devlet olma şansı bulamayacağından hareketle, İsrail’in elini rahatlatmış oluyor. 

Çin’in Filistin stratejisi, ABD’nin izlediği iki çizgiyi bozmayı hedefliyor: 1) Filistin’de iki parçalılığı ortadan kaldırarak tek yönetim oluşmasına aracılık etmek. 2) İsrail-Filistin sorununu ABD’nin tekelinden çıkararak çözüm yolu açmak.

Birlik bildirisi

İşte Çin Dışişleri Bakanlığı’nın 14 Filistinli grubu uzlaştırma çabasının nedeni bu iki stratejidir. Önce 30 Nisan’da El Fetih ile Hamas’ı biraraya getiren Çin, 21-22 Temmuz’da da şu 14 Filistinli grubun uzlaşmasına arabuluculuk ederek, önemli bir aşama sağlamış oldu:

Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi (Fetih), İslami Direniş Hareketi (Hamas), Filistin Kurtuluş Halk Cephesi, Filistin Kurtuluş Demokratik Cephesi, Filistin İslami Cihad Hareketi, Filistin Halk Partisi, Filistin Halk Mücadelesi Cephesi, Filistin Ulusal Girişim Hareketi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi/ Genel Komutanlık, Filistin Demokratik Birliği, Filistin Kurtuluş Cephesi, Arap Kurtuluş Cephesi, Arap Filistin Cephesi, Halk Kurtuluş Savaşının Öncüleri… 

Bu 14 grup, Çin’in başkenti Beijing’de yapılan görüşmeler sonrasında iki temel konuda anlaşarak “Beijing Diyaloğu”nu imzaladı: 1) Ulusal birlikte ve 2) Geçici uzlaşı hükümeti kurmakta anlaşma.

Beijing Diyaloğu, iki temel mekanizmanın oluşturulmasını hedefliyor: 

1) Seçim yasasına uygun “Ulusal Komisyonu”nun oluşturulması.

2) “Geçici Birleşik Liderlik Çerçevesi”nin yürürlüğe sokulması.

Beijing Diyalogu ayrıca bildirideki hükümlerin uygulanması için bir takvim belirlenmesi konusundan da anlaşmaya varıldığını kayıt altına alıyor.

ABD rahatsız

14 grubun anlaşmaya vardığı törende konuşan Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, “Ulusal çıkarlara bağlı 14 Filistinli grubun” Beijing’de toplanmasını, “Filistin’in kurtuluş mücadelesinde önemli bir tarihi an” olarak niteledi. 

Çin, Filistinli grupların birliğini, Filistin sorununun çözümünü kolaylaştıran önemli bir aşama olarak görüyor. Nitekim Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Cean, “Filistin içinde uzlaşma ve birliğin teşvik edilmesinin Filistin sorununun acil, kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmasına yardımcı olacağına inandıklarını” kaydetti. 

Bu arada Hamas’ın Ulusal İlişkiler Ofisi Başkanı Hüsam Bedran, bir yazılı açıklamayla Çin’e teşekkür etti ve ABD’nin bu anlaşmaya karşı çıktığına işaret etti. 

Filistin Ulusal Girişim Hareketi Genel Sekreteri Mustafa el-Bergusi de Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın geçici bir ulusal birlik hükümeti kurmak için hızla tüm gruplarla istişare görüşmelerine başlayacağını duyurdu.

ABD yine gafil avlandı

Bu söz CIA Direktörü William Burns’e ait. Çin 10 Mart 2023’te büyük bir sürprizle İran ve Suudi Arabistan’ı Bejing’de bir araya getirerek anlaşma sağlamıştı. Burns, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’a “Çin’in aracılığında İran’la anlaşarak bizi gafil avladınız” (WSJ, 7.4.2023) demişti.

Aslında Çin bir süredir Filistin meselesine ağırlık vermeye zaten başlamıştı. 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı’ndan önce, Çin Devlet Başkanı Xi Jingping ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas Beijing’de biraraya gelmiş ve “stratejik ortaklık” ilan etmişlerdi (DGTN Türk, 14.6.2023).

Abbas görüşmede Çin’in Ortadoğu’da izlediği barışçı rolü övmüş ve Xi’den Filistin-İsrail meselesinde de arabuluculuk yapmasını istemişti. Xi Jinping de bu talep üzerine “adil çözüm” için üç öneri açıklamıştı. 

Özetle Çin’in Filistin strateji, Filistin devletinin kabulü için öncelikle içeride birlik sağlanmasını, ardından konunun ABD tekelinden alınmasını içeriyor. 21-22 Temmuz’da 14 Filistinli grubu uzlaştırmak, bu yolda çok önemli bir aşamaydı.

Mehmet Ali Güller
CGTN TÜRK
24 Temmuz 2024

, , , ,

1 Yorum

Egemen sınıf içindeki çelişkinin kurşunu

ABD’de başkanlara suikast bir “iç savaş” geleneğidir. İlk ölümlü suikast Kuzey-Güney savaşının ardından 14 Nisan 1865’te Abraham Lincoln’e yapılmıştı. 

O tarihten bu yana başkanlar James Garfield (2 Temmuz 1881), William McKinley (6 Eylül 1901) ve John F. Kennedy (22 Kasım 1963) ile başkan adayı Robert F. Kennedy (5 Haziran 1968) öldürüldüler. 

Aslında ilk suikast 30 Ocak 1835’te Andrew Jackson’aydı, saldırganın silahı tutukluk yaptı. Suikastlardan yaralanarak veya yara almadan kurtulan diğer başkanlar ise şunlardır: Franklin D. Roosevelt (15 Şubat 1933), Harry Truman (1 Kasım 1950), Gerald Ford (Eylül 1975’te iki kez), Ronald Reagan (30 Mart 1981) ve George W. Bush (10 Mayıs 2005). Diğer yandan Theodore Roosevelt (14 Ekim 1912) ile George Wallace (15 Kasım 1972) adayken suikaste uğrayan ve yaralanan isimler. 

Listeye adayken suikaste uğrayan son isim olarak 13 Temmuz 2024’te Donald Trump eklenmiş oldu.

Biden-Trump farkı

Donald Trump’a suikast; uluslararası ilişkileri siyasetçi, akademisyen ya da gazeteci olarak izleyen hiç kimseyi şaşırtmadı. Nitekim Tele1’deki programlarımda da bugüne kadar pek çok isim, Biden-Trump seçimini analiz ederken “suikast olabilir” uyarısı yapmıştı. 

Peki neden? Donald Trump neden suikasta uğradı? 

Biden ile Trump arasındaki seçim, sıklıkla bir demokrasi-neofaşizm mücadelesi olarak sunuluyor. Trump’ın seçimi tanımadığı ve taraftarlarının 6 Ocak 2021’de Kongreyi bastığı olaylar da anımsatılarak, Amerikan demokrasisinin saldırı altında olduğu savunuluyor. 

Bu anlatı gerçeği resmetmiyor. Biden ile Trump arasında bu kavramlar üzerinden yapılacak bir analiz doğru sonuç vermez. İkisi de bir dönem ABD başkanlığı yaptı ve uygulamaları, en azından dünya halkları nezdinde Biden’ın Trump’tan daha demokrat olduğunu ortaya koymuyor: Ukrayna savaşı da İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım da Biden’ın sponsorluğunda sürüyor.

O zaman farkları ne?

Bush’un 2. döneminde başlayan çelişme

Farkı anlamak için ABD’nin 2001’de başlattığı büyük saldırının hemen arkasına bakmamız gerekiyor: 

2004’te Irak ABD’nin beklemediği şekilde direnmeye başladı. ABD’nin bu yıllarda çeşitli ülkelerde yaptığı “turuncu darbeler” birkaç yıl içinde geri tepti. 2006’da Hizbullah İsrail’e büyük bir ders verdi. 2008’de Rusya, ABD’nin tutuncu darbeli Kafkasya çıkarmasına Gürcistan’dan silah gösterdi. Ve en önemlisi ABD’nin merkezinde olduğu liberal kapitalist düzen 2008’de (hâlâ süren) derin krize girdi. 

İşte bu süreç Amerikan egemen sınıfı içinde çıkar çatışmaları doğurdu. Bazıları ABD’nin savaş aygıtının çalışıyor olmasından kazanıyor, bazıları ise zarar ediyordu. 

2008 krizi çatışmayı iyice derinleştirdi. 

Artık Amerikan egemen sınıfının bir kanadı “geniş Ortadoğu’daki” savaşların ekonomiye zarar verdiğini savunuyor; bu sürecin Çin’e yaradığını söylüyor; ABD’nin yeniden içeride güçlenmesi ve üreten bir ekonomiye dönüşmesi gerektiğini belirtiyor, bunun için de yurtdışındaki, özellikle Çin’deki yatırımları ABD’ye döndürmeyi istiyordu.

Diğer kanat ise özetle şöyle diyordu: Geri çekilirsek dünyadaki çıkarlarımızı tamamen kaybederiz. ABD hâlâ açık ara en büyük askeri güçtür. Yangını çıkaralım, yangından en az zarar gören biz oluruz. 

Egemen sınıf Obama’da uzlaştı

Kasım 2008 seçimi, aslında Amerikan egemen sınıfının bu çelişkisini çözme seçimiydi. 20 Ocak 2009’da George W. Bush’tan görevi devralan Barack Hussein Obama, egemen sınıfın iki kanadının uzlaşmasının başkanıydı. (Bunun tipik göstergelerinden biri, Bush’un 2006’dan beri savunma bakanı olan Robert Gates’in, Obama döneminde de görevine 2011’e kadar devam etmesiydi.)

Bir uzlaşmanın, bir sentezin gereği olarak Obama hem Afganistan ve Irak’tan geri çekilmeyi başlatıyor ama hem de Libya ve Suriye gibi ülkelerde vekalet yoluyla da olsa bulunmaya çalışıyordu. Asıl rakip görülen Çin’e karşı da Asya-Pasifik’te çevreleme stratejisine geçiliyordu.

Trump’ın Kasım 2016 seçiminde kazanması ve Ocak 2017’de başkanlığı devralmasıyla uzlaşma, geri çekilmeciler lehine biraz ağırlık kazansa da, esas olarak sürdü. Trump’ın “Önce Amerika” stratejisi içeri çekilmeyi, içeride güçlenmeyi, yatırımları ABD’ye döndürmeyi, Çin’e hatta rekabet halindeki müttefiklere yaptırım uygulamayı, gümrük duvarlarını yükseltmeyi, Çin’e ticaret savaşı açmayı içeriyordu. Trump, Obama’nın başlattığı Afganistan ve Irak’tan çekilme programını ilerletti, Libya ve Suriye’deki varlığını vekiller üzerinden sürdürdü, İran’la nükleer anlaşmadan çekildi, İran’a karşı Arap-İsrail uzlaşması aradı ve “Kudüs’ü başkent olarak tanıyarak” Filistin’in devlet olma hayalini tamamen ortadan kaldırmaya yöneldi. 

Çelişki derinleşiyor

Kasım 2020’de Trump’a karşı Biden’ın kazandığı ve Trump’ın tanımadığı, taraftarlarının 6 Ocak 2021’de ABD Kongresi’ni bastığı tablo ise şu gerçeğe işaret ediyordu: Amerikan egemen sınıfının iki kanadı arasında çelişki derinleşiyor, uzlaşmazlığa gidiyor. 

Evet, Obama’nın başlattığı, Trump’ın ilerlettiği Irak ve Afganistan’dan çekilme programı sürdürülüyor hatta Afganistan’dan çekilme tamamlanıyor ama diğer yandan da ABD devleti stratejik özerklik arayan AB’yi yeniden tahakküm altına alacak ve ileride kesin hesaplaşmaya gideceği Çin’e karşı harekete geçecekti. Biden, bu hedeflerin gereği Ukrayna’da Küresel Güney’e karşı cephe açtı. 

ABD egemen sınıfının bir kanadının temsilcisi olarak yeniden başkanlığa aday olan Trump ise “önce Amerika” isimli stratejiyi sürdürmek üzere yeniden aday oldu. Adaylığı türlü yollarla kesilmeye çalışıldı; karakolda gözaltına alınan başkan konumuna itildi, mahkemeler yoluyla önü kesilmeye çalışıldı. Olmayınca 13 Temmuz 2024’te öldürülmek istendi. Şimdi 1 cm ile kurtulmuş olmasını seçimi kazanmanın avantajına dönüştürecektir.

Asıl çelişme

Özetle ABD egemen sınıfı içindeki iki kanadın çelişmesi derinleşerek, kongre baskınlarından suikasta kadar geldi. Çelişmenin uzlaşmaz yönü ağır basmaya başladı. ABD’de Teksas ve California gibi zengin eyaletlerdeki ayrılıkçılığın güçlenmesi, bunun İç Savaş isimli Hollywood filmlerine dönüşmesi, göç sorununun Kongre’de ciddi yarılmaya yol açması ve bunun üzerinden ABD dış politikasının zaman zaman rehin alınması, işlerin ABD için daha da zorlaşacağını gösteriyor.

ABD egemen sınıfı içindeki bu çelişmenin nasıl çözüleceği, ne yazık ki ABD’nin küresel konumu nedeniyle tüm küreyi, hepimizi ilgilendiriyor. Ukrayna’da “uzun savaş” isteyen Biden yerine “Ukrayna savaşını bir günde bitireceğim” diyen Trump’ın seçilecek olması elbette Avrupa’daki bağımsızlıkçılardan başlayarak tüm küreyi belli ölçülerde rahatlatacaktır ama son tahlilde asıl çelişme Atlantik Kuzeyi ile Küresel Güney arasındadır. Ve Küresel Güney açısından asıl mesele ABD egemen sınıfının kanatları meselesi değil, toptan Amerikan emperyalist kapitalist sınıfının kendisidir.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
16 Temmuz 2024

, , , , , ,

1 Yorum

Türkiye’yi AB kapısından kurtarmanın anahtarı olarak BRICS

Kemalist kesimlerin bir bölümündeki en büyük zihin bulanıklığıdır: Atatürk’ün “Batıcılığı” miras bıraktığını savunurlar. Oysa Atatürk’ün bıraktığı “siyasi miras” Batıcılık değil, muasır medeniyettir, çağdaş uygarlıktır. 

Çünkü Atatürk tarihi iyi biliyordu, uygarlığın el değiştirdiğini biliyordu. İnsanlık zamanla çoğalan vagonlar gibiydi ve lokomotifi kullananlar sürekli değişiyordu. Lokomotifi uygarlığa öncülük edenler kullanıyordu. Son 400 yüzyıldır da sanayi devrimi, kapitalizm, modernite ve aydınlanma ile uygarlığa Batı liderlik ediyordu. 

Tek dişi kalmış canavar

Ancak Batı, devrimci barutunu tüketmekte, ilerici özelliklerini yitirmekte, gericileşmekteydi. Kuşkusuz bunu Atatürk de görüyordu. Çünkü Batı’nın emperyalizm aşamasında olduğunu biliyor, o nedenle dünyayı ezen milletler – ezilen milletler diye sınıflandırıyor ve hepsinden önemlisi de bizzat emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı veriyordu. 

Özetle, emperyalizmi “tek dişi kalmış canavar” olarak betimleyenler için Batı tek ve hep dönülecek yön değildi ve olamazdı. Elbette gericileşmekte olsa da Batı’nın aydınlanma kazanımları, teknolojik üstünlüğü, kültürü, sanatı, hukuku vb. hâlâ insanlığın önünde 20. yüzyılın başında bir modeldi ve Atatürk de onları aldı. Ama biliyordu ki dünya değişiyordu, Asya’nın uyanmakta olduğunu da bir öncü olarak görüyordu. “Asyai bir milletiz” demesi de ondandır, Batı yerine “çağdaş uygarlık” neredeyse orayı hedef göstermesi de ondandır.

Türk siyasetinin iki paradoksu

Türk siyasetinin önemli paradokslarından biridir: Siyasal İslamcılık Batı’ya dayanarak ve Atlantikçiliğe bağlanarak Kemalist devletle hesaplaştı; Kemalistlerin bir bölümü ise siyasal İslamcılığın panzehirinin Batıcılık olduğunu savunarak politika yapıyor.

Yine Türk siyasetinin önemli paradokslarından biridir: Tehdidin kaynağının Atlantik olduğunu saptarlar ama Türkiye’nin Batı kampında kalarak kendini savunabileceğini düşünürler.

Gazetelerde “tamam Batı bizi hedef alıyor ama yine de yerimiz Betı’dır” diye yazan Kemalist aydınları, akademisyenleri, emekli generalleri gördükçe Doğan Avcıoğlu’nu, İlhan Selçuk’u, Attila İlhan’ı özlemle anıyorum…

Bloklaşmaya karşı çok kutupluluk

Bu konuya şundan girdik: Çok kutupluluk gelişiyor, Batı bloklaşmacılığı sürdürmeye çalışsa da ABD ve Avrupa dışındaki dünya ülkeleri bloklaşmaya karşı çok kutupluluğu savunuyor, bir bölümü çok taraflılık uygulayarak manevra alanını genişletmeye çalışıyor. 

Türkiye mi? Aslında çok taraflılık uygulama potansiyeline en sahip ülke ama neo-Abdülhamitçi çizgiyle uygulanamıyor ve tersine çok taraftan kazanç yerine çok tarafa taviz veriyor.

Yine de hiç kimsenin gidişatın tersine yol alabilmesi mümkün değil. Döne döne. hayat Ankara’nın önüne Asya’yı, BRICS’i, ŞİÖ’yü getiriyor, dayatıyor.

İşte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti sırasında verdiği mesajlar da o dayatma nedeniyleydi. Cumhuriyet gazetesinde o mesajları ayrıntılı değerlendirdim. Ancak dayatmayla da olsa, Türkiye’deki Atlantikçi takım o mesajlardan rahatsız oldu, Türkiye’nin BRICS’e katılma arayışından derin endişe duydu.

Şimşek’in Fidan’a yanıtı

Örneğin Türkiye’nin üç pasaportlu Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Londra’daki Chatham House toplantısında Fidan’ın Çin’le iyi ilişkiler ve BRICS mesajlarına karşı şunları söyledi: 

“Tarihsel olarak Batı’ya doğru bir yönelimimiz var. Avrupa Konseyi üyesiyiz, NATO üyesiyiz, açıkça AB üyeliğine adayız. Dolayısıyla Türkiye’nin Batı’ya doğru yürüyüşü yeni bir şey değil, aslında üç asırlık bir geçmişi var. Avrupalı dostlarımız ve komşularımızla yaptığımız savaşlarda bile, Batı’ya yönelim temel motivasyondu. Şunu söylemeye çalışıyorum; Batı’da Türkiye’nin çıkarlarına daha iyi hizmet eden kural tabanlı bir sistem görüyoruz. Ancak BRICS veya G20, bunların hepsi diyalog platformu. Yani Avrupa Birliği (AB) gibi değil. Bu aşamada söyleyebileceğim tek şey, AB ile olan ilişkimizi takdir ettiğimizdir. AB’yle ayrışmayı göze alamayız.”

Atlantikçilerin BRICS endişesi

Bu sözleri duyan da Türkiye’nin AB üyesi olduğunu ve bu nedenle Şimşek’in AB’den ayrılarak BRICS’e yönelmeye itiraz ettiğini sanır!

Baştan aşağı aldatmaca bu sözler. Türkiye AB üyesi değil, olmayacak, olamayacak. Türkiye’yi 1999’da Asya’ya yönelmesin, Atlantik kampında kalsın diye AB kapısına bağladılar ve AKP sayesinde de orada tutmayı sürdürüyorlar. AB Türkiye’yi sınırlarının önündeki bir “tampon ülke” olarak görüyor ve göç anlaşması gibi anlaşmalarla da bunu hayata geçiriyor.

Türkiye’ye tehditler ABD ve AB’den geliyor: Türkiye’yi hedef alan terör örgütlerini destekliyorlar, darbelere sponsorluk yapıyorlar, Akdeniz’den Karadeniz’e Türkiye’nin çıkarlarına aykırı adımlar atıyorlar, Türkiye’ye yaptırım uyguluyorlar vb.

Dünyanın ekonomik merkezi çoktandır Batı’dan Doğu’ya kaymış durumda, buna paralel olarak siyasetin merkezi de değişecek, değişiyor. Küresel Güney uluslararası meselelere ağırlığını koymaya başladı. 

ABD bu gidişatı Soğuk Savaş’tan kalma bloklaşma anlayışıyla durdurmaya çalışıyor ama nafile. Çok kutupluluk bloklaşmayı dışlıyor. Türkiye bu süreçte kaçınılmaz olarak Küresel Güney’in aktif üyelerinden biri olacaktır. Atlantikçiler bu nedenle BRICS endişesi yaşamaktadır. Çünkü BRICS Türkiye’yi AB kapısından kurtarmanın anahtarıdır. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
25 Haziran 2024

, , , , , ,

3 Yorum

Pentagon’un trolleri

Reuters’in bir araştırması, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un sosyal medyadaki trol hesaplarıyla Çin’e karşı yürüttüğü psikolojik savaşı ortaya koydu. Buna göre Pentagon trolleri, Covid salgını boyunca Çin aşısını kötülemek için Ortadoğu ve Uzakdoğu’da kampanya yaptı: Çin aşısının “domuz jelatini” içerdiğini, “İslam’a aykırı” olduğunu iddia etti. Reuters 300 trol hesabı saptamış, muhtemel ki daha fazladır. 

Pentagon kampanyayı doğrulamak zorunda kaldı. Reuters’e bilgi veren üst düzey bir Pentagon yetkilisi, ABD ordusunun Çin’in aşısını küçümsemek için “gizli propaganda yürüttüğünü” kabul etti, ancak ayrıntı vermeyi reddetti.

Elbette mesele “gizli propaganda” yapmaktan ötedir; kara propagandadır, psikolojik savaştır.

Asıl psikolojik savaş kendi halkına

Reuters’e konuşan Dartmouth Geisel Tıp Fakültesi’nden bulaşıcı hastalık uzmanı Daniel Lucey, “ABD hükümetinin bunu yaptığını duyunca dehşete ve hayal kırıklığına kapıldım” diyor.

Neden hayal kırıklığı? Çünkü liberal kapitalizm, demokrasi, şeffaflık, açık toplum vb. propagandası altında dünyanın en “ahlaklı” devletine ve hükümetine sahip olduklarını sanıyorlar. Pentagon’un ve diğer Amerikan devlet aygıtlarının yürüttüğü asıl psikolojik savaş işte budur, kendi toplumuna karşı olanıdır.

Dahası Pentagon, CIA ve NATO trolleri bu propagandayı müttefiklerine de uygulamakta, diğer ülke vatandaşlarının bir kesimi de bu propaganda altında “Amerikancılık” övücüsüne dönüşmektedir.

Halkın değil Wall Street’in devleti

Pentagon ve başka çalışmalarda ortaya çıkacak diğer Amerikan aygıtlarının bu türden faaliyetleri, şirketlerin kârları içindir. Bu örnekte görüldüğü gibi Pentagon Çin aşısına karşı kara propaganda yaparak, Amerikan Pfizer’ın aşı satışını artırmaya çalışıyor. 

Anımsayacaksınız: Covid salgını sırasında ABD hükümeti halkı değil şirketleri fonlamıştı. Nitekim üç yılın sonunda Amerikan şirketleri, başta mali sermaye olmak üzere, covid salgınından büyük kârla çıkmıştı. 

Çünkü ABD devleti, son tahlilde Amerikan halkının değil Wall Street merkezli büyük sermayenin devletidir.

ABD’nin kirli savaşı

Pentagon trollerini salgında mı kullandı sadece? Elbette değil. Daha trol kavramı bile yokken, ABD devletinin yazılı basında kullandığı yerli-yabancı trolleri vardı. 

Ve yüz yıldır o troller çalışıyor: İhtiyaca göre komünizmi kötülemek için propaganda yapıyorlar, ihtiyaca göre Amerikan saldırganlığını dünyaya haklı göstermek için. İhtiyaca göre uzaylıların çoktan geldiğini ve Ortadoğu’daki medeniyetleri Ortadoğuluların değil uzaylıların inşa ettiğini propaganda ediyorlar, ihtiyaca göre de Çinlilerin, Kuzey Korelilerin, Rusların, İranlıların, Türklerin ne kadar “kötü” olduğunu ileri sürüyorlar. 

Amerikan büyük sermayesinin devleti, eline tutuşturduğu beyaz tozu “Saddam’ın kitle imha silahının kanıtı” diye BM salonunda sallatarak, Dışişleri Bakanı Colin Powell’ı bile trol olarak kullandı! (Powell’ın sonraki yıllarda “kullanıldım (trollendim)” demesi elbette sonucu değiştirmez).

ABD’nin müttefik ülkelerde üst düzey görevlere getirmek üzere yatırım yaptığı ve hatta bazılarının devlet başkanlığına yükseldiği türden piyonları, onların siyasal, ideolojik, reklam kampanyalarını düzenleyen üst-trolleri, o kampanyayı medyada yaygınlaştıran trolleri, kampanyadan nemalanarak Amerikancılık yapan alt-trolleri de var elbette…. (Bu konuda ibretlik itiraftır: Eski İtalya Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga, NATO’nun Gladyo örgütlenmesi üzerinden ABD’nin müttefik ülkelerde nasıl iktidar belirlediğini, yıllar önce gazeteci Nur Batur’a anlattı. Söyleşinin geniş hali için bakınız: Nur Batur, Ortadoğu’nun Şahları, Vezirleri, Piyonları, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2022).

Özetle: ABD devlet aygıtlarının, Amerikan şirketlerinin kârları için Amerikan halkına ve dünya halkalarına söylemeyeceği yalan, yapmayacağı hukuk dışı eylem yok. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
18 Haziran 2024

, , , , , , , , , , ,

1 Yorum

Avrupa Parlamentosunda Amerikancılık kaybetti

Avrupa Parlamentosu (AP) seçim sonuçları, genişçe bir genelleme ile “aşırı sağın zaferi” olarak yorumlanıyor. Elbette oylarını artıran partileri “aşırı sağ” diye nitelemek doğrudur.

Ancak neden-sonuç ilişkisi kurmadan ve “aşırı sağın” neden yükseldiğini analiz etmeden konuyu “faşizm geliyor” darlığıyla yorumlamak da yanlıştır. Çünkü “aşırı sağın” kazanması kadar, hangi ekonomi-politik çizginin kaybettiği de önemlidir.

AP’de 2019 – 2024 değişimi

Cumhuriyet gazetesinin bugün birinci sayfasından verdiği Avrupa Parlamentosu 2019 (705 sandalye) – 2024 (720 sandalye) seçim kıyaslaması grafiğine göre değişim şöyle:

Sol grup 1 sandalye kaybetmiş (37-36).

Sosyalistler ve Demokratlar 4 sandalye kaybetmiş (139-135).

Yeşiller 18 sandalye kaybetmiş (71-53).

Liberaller ve Merkez 23 sandalye kaybetmiş (102-79).

Hristiyan Demokratlar 10 sandalye kazanmış (176-186).

Aşırı sağcı denilen Muhafazakarlar ve Reformistler 4 sandalye kazanmış (69-73).

Aşırı sağcı denilen Kimlik ve Demokrasi grubu 9 sandalye kazanmış (49-58).

Bir gruba dahil olmayanlar ise 38 sandalye artırmış (62-100).

Görüldüğü üzere asıl kaybedenler Avrupa’yı yöneten Liberal, Merkez, Yeşil ve kısmen Sosyal Demokratlardır. 

Ukrayna, ekonomi ve göç kaybettirdi

Peki liberal, merkez, yeşil ve kısmen sosyal demokrat yönetenler neden kaybetti? Hepsi birbirine bağlı üç temel neden olduğu anlaşılıyor:

1) ABD’nin Ukrayna savaşına destek verdiler. 

2) Yönettikleri ülkelerin ekonomileri sıkıntıda.

3) Göç sorunu.

Oylarını artıran partilerin ise neredeyse tamamı ABD’nin stratejisine eklemlenerek Ukrayna’ya destek vermeye itiraz ediyorlar. Ukrayna’nın askeri ve ekonomik olarak desteklenmesine karşı çıkıyorlar. 

Oylarını artıran partilerin bir bölümü Rusya’ya yaptırımları onaylamıyorlar, çünkü bunun ekonomiye faturası olduğunu belirtiyorlar. 

Oylarını artıran partilerin neredeyse tamamı mevcut göç politikasına karşı çıkıyor, bunun ekonomiden demografik değişime bir çok sorun doğurduğunu savunuyolar. 

Görüldüğü üzere üç konu da birbirine bağlı. ABD stratejisine eklemlenerek Ukrayna’ya destek vermek Avrupa ekonomilerini vurdu, Polonya başta bazı ülkeler Ukraynalı göçmenlerden rahatsız. 

Asya, Ortadoğu ve Afrika kaynaklı göçler de son tahlilde emperyalist ABD’nin işgalciliğinin sonucudur. ABD’nin ve ona eklemlenen Avrupa’nın Afganistan, Irak, Suriye, Libya ve Afrika’daki işgal ve müdahaleleri küresel göç krizinin asıl nedenidir. Bu nedene itiraz etmeden ve bu nedeni değiştirecek politikalar savunmadan salt yabancı düşmanlığı yapmak elbette aşırı sağcılıktır, ırkçılıktır, neofaşizmdir. Göç sorunu üzerinden oylarını artıran partilerin bir kısmı o nedene itiraz ediyor, bir kısmı ek olarak o nedeni değiştirecek politikalar savunuyor ama önemli bir kısmı da ne yazık ki sadece yabancı düşmanlığı, renk düşmanlığı, din düşmanlığı yapıyor.

Çare: Stratejik özerklik

Avrupa’yı ABD’nin stratejisine eklemleyerek Ukrayna cephesinde kan kaybettirenler liberal, merkez, yeşil ve kısmen sosyal demokrat iktidarlardır. Bu emperyalist tutumları nedeniyle bu partiler de fiilen aşırı sağcıdır!

Ve daha önemlisi, bu iktidar partilerin ekonomi-politikaları nedeniyle Avrupa’da ırkçılık, yabancı düşmanlığı yükselmektedir: Müziğinden edebiyatına kaba bir Rus karşıtlığı bu iktidarların yönetiminde oldu. Avrupa’ya girmeye çalışan göçmenler bu iktidarların yönetiminde baskı görüyor ve kovuluyor. Türkiye başta kimi sınır ülkelerle fon karşılığı anlaşma yaparak “tampon” oluşturanlar da bu iktidarlardır. Uluslararası hukuku ayaklar altına alarak Rus varlıklarına el koymayı tartışanlar da bu iktidarlardır. ABD’nin savaş aygıtı NATO içinde Rusya’dan Çin’e küresel bir savaş stratejisine soyunan da bu iktidarlardır. Rusya’dan ucuz enerjiyi kesip ABD’den pahalı enerji alarak ve Ukrayna’yı fonlayarak ekonomiyi bozan ve bunun faturasını şirketlere değil halka kesen de bu iktidarlardır. 

Kısacası Avrupa’yı yönetenler, ABD’ye verdikleri savaş desteği ve bunun ekonomi ile göçe faturası nedeniyle oy kaybettiler. “Aşırı sağ yükseliyor” korkusu üzerinden pozisyonlarını korumaya çalışarak değil, ABD stratejisinden koparak tabloyu düzeltebilirler. Çare, stratejik özerkliktir, Avrupa güvenlik mimarisinin inşası konusundan ABD’yi çıkartmaktır, ABD’den bağımsız Çin ve Rusya’yla ilişki yürütmektir.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
11 Haziran 2024

, , , , , , , ,

4 Yorum

Londra-Kiev’in son tezgahı

Singapur’da düzenlenen 21. Shangri-La Diyalogu toplantısı, Londra ile Kiev’in Çin’e karşı son tezgahına sahne oldu. Ancak tezgah o kadar zayıftı ki, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in tekzibiyle bozuldu.

Shapps’ın sunamadığı kanıt!

Önce 23 Mayıs’ta İngiltere Savunma Bakanı Grant Shapps sahneye çıktı ve “Çin ve Rusya, Ukrayna’da kullanılan silahlar konusunda işbirliği yapıyor” dedi. Daha da önemlisi İngiliz Bakan “elimizde kanıt var” dedi. 

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin İngiliz Bakanın açıklamasına tepki gösterdi ve Shapps’ın “temelsiz iddialarla Çin’i sorumsuzca düşmanlaştırmasını” kınadıklarını belirtti. 

İki gün sonra bu kez NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg sahne aldı ve “Çin’in Rusya’yı destekleyerek Avrupa’daki savaşı körüklediğini” savundu. 

Oysa Wang Wenbin’in de önemle belirttiği gibi savaşın daha başında, iki yıl önce Ukrayna ve Rusya anlaşmış ama ABD ve İngiltere Zelenski’ye baskı yaparak imza atmasını engellemişti. Yani Avrupa’da savaşı körükleyen bizzat ABD ve İngiltere’ydi; Wang Wenbin’in ifadesiyle “Ukrayna’daki çatışmanın üzerine benzin döken İngiltere’ydi.” “Beijing, çatışmanın taraflarına silah teslim etmedi, etmeyecek” diyen Çin’in Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilci Yardımcısı Geng Shuang’ın dikkat çektiği gibi “Çin, ABD’nin aksine, krizin uzamasına katkıda bulunmayacaktı.”

Sonuç olarak İngiltere Savunma Bakanı Shapps, “elimizde kanıt var” demesine rağmen günlerce bir kanıt sunamadı, çünkü yoktu.

Borrell’den Shapps’a tekzip

Konu, Singapur’daki 21. Shangri-La Diyalogu toplantısında da gündeme geldi. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek temsilcisi Josep Borrell, İngiltere Savunma Bakanı Shapps’ın aksine, kendilerinin elinde Çin’in Rusya’ya silah verdiğine ya da vermeye hazırlandığına dair bir kanıt bulunmadığını belirtti. 

Borrell sadece Shapps’ın yalanlamakla kalmadı, aynı zamanda Batı blokunun ikiyüzlülüğünü de ortaya koydu. AB Dış Politika Şefi Borrell, “Rus askeri teçhizatında ABD, İngiltere ve AB ülkelerinde üretilen parçalar kullanılıyor” dedi!

Böylece İngiltere’nin Çin’i hedef alan tezgahı, Shangri-La’da bizzat AB yetkilisi tarafından çürütülmüş oldu.

Kiev başarısızlığa sorumlu arıyor

Ancak Londra-Kiev tezgahı bitmedi. Shangri-La’da bu kez Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski sahne aldı ve konuşmasında Çin’i hedef aldı. 

Zelenski, “Çin’in Cenevre Konferansı’na ülkelerin gelmesini engellemek için yoğun çaba sarf ettiğini” iddia etti. 

Oysa bu da düzmeceydi. Çin 15-16 Haziran’da Cenevre’de yapılacak konferansa katılmıyordu ama hiçbir ülkeye de “katılmayın” dediğine dair kanıt yoktu. Kaldı ki ABD Başkanı Joe Biden bile seçim mazeretiyle Cenevre’de olmayacağını açıklamıştı. 

Aslında olan şuydu: Londra-Kiev ikilisi, başarısız olacağı görülen Cenevre Konferansı için baştan “sorumlu” arıyordu. 

Başarısız olacak çünkü konferansta çatışmanın bir tarafı var, diğer tarafı yok. Nitekim Çin, Cenevre’den sonuç çıkabilmesi için Rusya’nın da temsil edilmesini gerektiğini savundu. Bu talebi yerine getirilmeyince de Cenevre’ye katılmama kararı aldı.

Özetle ABD ve İngiltere ikilisi Ukrayna krizinde barış aramıyor; “uzun savaş” ile Rusya’yı yıpratmayı ve AB’yi “Rus tehdidi” üzerinden stratejiisne eklemlemeyi hedefliyor. Çin-Rusya ekonomik ilişkileri ise Washington-Londra ikilisinin “Rus ekonomisini felç ederek Putin’i devirme” planını bozuyor.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
4 Haziran 2024

, , , , ,

Yorum bırakın

Kaza mı, sabotaj mı?

İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın içinde bulunduğu helikopterin 19 Mayıs 2024 günü düşmesi ve 15 saatlik arama kurtarmadan sonra cesetlerine 20 Mayıs’ta ulaşılması, Türkiye de dahil pek çok ülkede komplo iddialarına yol açtı. 

Biri dış, biri iç kaynaklı iki temel iddia üzerinde duruluyor. Ancak eldeki veriler, bu iki iddianın da zayıf olduğunu gösteriyor; olayın kötü hava şartlarına bağlı bir kaza olduğu yüksek ihtimal. 

Fakat yine de iki temel iddianın incelenmesi ve işaret ettikleri yön bakımından İran Cumhurbaşkanı ile Dışişleri Bakanı’nın ölümünün İran ve bölge açısından nasıl sonuçlar doğurabileceği üzerinde durmamız lazım.

İsrail’in rolü iddiası

İlk iddia, Reisi ve Abdullahiyan’ın helikopterinin sabotajla düşürüldüğü yönünde. Olağan şüpheliler öncelikle İsrail, sonra ABD. 

Ülkeler bu tür sabotajları genelde üstlenmezler, sadece yapan ve maruz kalan bilir. Böylece iki ülke birbirine siyasi çıkarları bağlamında olabilecek en güçlü mesajı vermiş olurlar. Ancak İsrail’in yakın zamanda İran tarafından 1700 kilometre uzaklıktan gönderilen füzelerle vurulduğunu hatırlarsak, olayda parmağı varsa, İsrail’in bu sabotajı göstere göstere üstlenececeğini düşünebiliriz.

Ancak İsrail’den ve ABD’den gelen açıklamalar “ilgimiz yok” netliğinde. Kaldı ki mevcut koşullarda ne İsrail’in böyle bir sabotaja girecek durumu var, ne de ABD’nin buna ihtiyacı. Tersine ABD daha yeni Umman’da İran’la gizli bir görüşme yaptı. ABD’nin de İran’ın da savaşın bölgeselleştirilmesinden çıkarı yok ve kıvılcımları söndürmek için 7 Ekim’den bu yana kontrollü temas halindeler.

Taht mücadelesi mi?

İkinci iddia ise iç kaynaklı ve özetle şöyle: “İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney 85 yaşında ve sağlık sorunları var. Yerine en güçlü aday İran Cumhurbaşkanı Reisi’ydi. Reisi’nin ölümüyle Hamaney’in oğlu Müçteba Hamaney’in önü açıldı.”

İran rejimi, babadan oğula iktidar devrine soğuk bakıyor. Rejimin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin bu yönde açıklamaları var. Yerine geçen ve ülkeyi 1989’dan beri yöneten Ayetullah Hamaney de babadan oğula iktidar devrine karşı. Dolayısıyla “baba-oğul Hamaney Reisi’yi devreden çıkardı” özetli bu iddianın zemini yok. Peki sadece oğul? Şu kadarını söyleyelim: İran devleti, ideolojisi ne olursa olsun, geleneği olan güçlü bir devlettir ve bu devlet anlayışında “hızlandırılmış Büyük Ayetullahlık” gibi uygulamaların hayat bulabilmesi çok zordur.

Zarif’in mesajı

Özetle Türkiye’de de, uluslararası kamuoyunda da çok konuşulan bu iki iddianın dayanakları çok zayıf. Gerek olayın olduğu coğrafya, gerek arama kurtarma görüntülerine de yansıyan kötü hava şartlarının varlığı, olayın bir kaza olduğunu gösteriyor. 

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile yaptığı baraj açılışından dönen İbrahim Reisi’nin aniden değişen kötü hava şartlarının kurbanı olduğu anlaşılıyor. 

Tabi buna eklenecek bir faktör de teknolojidir. Eski İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in mesajı önemli: “Cumhurbaşkanı’nın helikopterinin düşmesiyle ilgili trajedide suçlu, Uluslararası Adalet Divanı’nın kararına rağmen uçak/helikopter ve yedek parçaları satışına ambargo uygulayan ABD’dir.”

Bitirirken belirtelim: İran’da cumhurbaşkanı, strateji ve politika belirleyen değil, uygulayan konumdadır. İran’ın rotasını dini lideri çizer ve İran’da güçlü bir devlet vardır. Dolayısıyla bu vahim kazanın kayıpları, İran siyasetini etkilemez. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
21 Mayıs 2024

, ,

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın