Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Erdoğan’ın ‘yumuşama’ taktiği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/05/2024
AKP ve CHP genel başkanlarının 2 Mayıs buluşması, iki genel başkan tarafından da büyük memnuniyetle değerlendiriliyor. Erdoğan buluşmayı “siyasetin ihtiyacı olan yumuşama sürecinin başlangıcı” olarak yorumlarken, Özel de “Türkiye’de demokrasi açısından bir kilometre taşı” diyerek niteledi.
22 yılı bilmeyen biri için bu sözlerin bir inandırıcılığı olabilir ama 22 yıldır siyasette sertliği, kutuplaşmayı, kumpasları, darbe girişimlerini, cumhuriyetin ve laikliğin tasfiyesini, kişiye özel anayasa değişikliklerini, uyulmayan anayasa mahkemesi kararlarını, demokrasinin çoktan inilmiş bir tramvay olduğunu görmüş kişiler için bu nitelemeler elbette anlamsızdır, aldatmacadır.
Erdoğan’ın ihtiyacı
Erdoğan diyor ki: “Özgür Bey’e ilk fırsatta böyle bir ziyaretin karşılığını yapacağımı söyledim. Türkiye’nin, Türk siyasetinin buna ihtiyacı var. Ve ilk fırsatta da bu ziyareti gerçekleştirerek, Türkiye’de siyasetin yumuşama sürecini başlatalım istiyorum. Bu adımı da atacağız.”
Bırakın 22 yılı, daha 24 saat önce Anayasa’ya aykırı olarak işçi sınıfına ve CHP Genel Başkanına Taksim’i yasaklamış Erdoğan’ın sözleri bunlar…
22 yılı geçtik, 24 saat önceki tutumuyla örtüşen bir açıklama mı bu? Türk siyasetini bile isteye kutuplaştırmış, o kutuplaştırma üzerinden toplumun yarısını “ötekileştirmiş”, ötekileştirmeyi geçtim, terörist ilan etmiş bir Erdoğan’ın “Türk siyasetinin yumuşamaya ihtiyacı var” demesi gerçekçi mi sizce? Siyaseti başkası mı sertleştirdi?
Türk siyasetinin mi yoksa 31 Mart yenilgisi nedeniyle artık daha çok destek gereken yeni hedeflerin mi ihtiyacı var normalleşmeye, yumuşamaya? Daha net soralım: Erdoğan 22 yıl sonra seçim kaybettiği için ve bu nedenle “yeni anayasa” yapabilmeye ikna edilecek daha çok parti ve siyasi zemin gerektiği için mi “yumuşama süreci” istiyor?
Erdoğan’ın 400 formülü
Erdoğan başarılı bir taktisyen. Tabanı dolayısıyla CHP’nin “Erdoğan anayasası”na ikna edilemeyeceğini bilir. Ama asıl meselesinin CHP’yi ikna etmek olmadığını düşünüyorum. CHP’yi ikna etmeyi değil, “yumuşama sürecinde” CHP’nin “yeni anayasaya” muhalefetini yumuşatmayı, hatta CHP içinde ikilik çıkarmayı istiyor. Daha da somutlarsak, CHP’nin bir anayasa karşıtı cephe inşa etmemesini, sadece kendi adına pozisyon almasını sağlamaya çalışıyor. Böylece TBMM’de yeni anayasa için gerekli 400’ü bulacağını umuyor.
Nasılsa CHP’nin listesinden TBMM’ye girenler, daha kapıya bile varmadan Erdoğan’a “yeni anayasa için pazarlığa açık” olduklarını belirtmişlerdi. Nasılsa TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un DEM ziyaretinde verilen mesajlar “DEM’den anayasa sürecine katılım için yeşil ışık” şeklinde yorumlanıyor.
AKP’nin 268 oyu, AKP’nin küçük ortağı olmak dışında siyasette yeri kalmamış MHP’nin 50 oyu, masadan kalktığı anda erimeye başlamış olan İYİP’in 43 oyu ve taviz karşılığında yeşil ışığı sürdürebilecek DEM’in 61 oyu, ihtiyacı aşarak 422 oya ulaşıyor. 22 yılın bir bölümünde DEM’le, bir bölümünde MHP’yle ittifak kurabilmiş bir Erdoğan’ın ikisinden de aynı anda yararlanıp yararlanamayacağı, kuşkusuz bu denklemin en önemli bilinmeyeni.
Erdoğan’ın istediği zemin
Erdoğanizm, zamanı geldiğinde inilecek demokrasi tramvayında sallanan bir takıye bayrağıdır. Erdoğan o bayrağı sallayarak 22 yıl boyunca kendisine müttefik bulabildi. FETÖ’yü, liberalleri, PKK/HDP’yi, MHP’yi, ulusalcıları dönem dönem ve sıra sıra kullanabildi.
Hatta bu nedenle Erdoğan’ın 22 yıl boyunca aslında hiçbir zaman tek başına iktidar olamadığını bile söyleyebiliriz. Mutlaka bir kesime dayanarak, bir kesimi kullanarak iktidarını sürdürebildi.
Ve Erdoğan, partisinin birincilikten düştüğü 31 Mart’la birlikte siyasi hayatının en zayıf dönemine girmiş durumda. İşte böylesi bir durumda birinci partinin erken seçim istememesi ve anayasa planına karşı etkili bir cephe inşa etmekten uzak düşürülebilmesi, hatta içinde ikilik çıkması, Erdoğan’ın istediği siyasi zemindir. İşte yumuşama bu zemin içindir. O nedenle demokrasiyi inilecek tramvay gören ve çoktan inmiş biriyle görüşmeyi “demokrasi için kilometre taşı” sanmak, hatadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Mayıs 2024
Taksim yasak, AKP binası serbest
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/05/2024
Son siyasi tablo özetle şu sonucu doğurdu: Erdoğan, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e 1 Mayıs’ta Taksim’i yasakladı, 2 Mayıs’ta AKP Genel Merkezi’ni açtı.
Oysa Özel, kendisinin ortaya attığı Erdoğan’la görüşme isteği yanlışına rağmen, Taksim yasağına tepki olarak 2 Mayıs görüşmesini reddetse, yine de durumu bir parça telafi edebilirdi.
Ancak hata üzerine hata sayesinde, Erdoğan bir ay içinde 31 Mart sonucunun etkisini kamuoyunun bir bölümü üzerinde dengelemeye yönelmiş oldu.
Erdoğan’a baştan elini açma hatası
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in ilk hatası, 31 Mart sonucunu siyasete uyarlama hatasıydı.
22 yıl sonra AKP ikinci parti konumuna düşmüş, CHP yaklaşık yüzde 38 ile birinci parti olmuştu, bu olağanüstü önemde bir başarıydı. Bu tablonun “en sade” yorumu şuydu: Seçmen fiilen iktidarı muhalefete çekmişti. Erdoğan 10 ay önce anayasaya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanı olmuştu ama 10 ay sonra seçmen, partisini birincilikten indirmişti.
Bu tablo karşısında, birinci parti konumuna yükselmiş bir partinin genel başkanının “erken seçim talebimiz yok” demesi gereksizdi. Ne yazık ki oldu: Özel Erdoğan’a elini baştan açmış ve siyasi tabloyu koz olarak değerlendirmeyeceğini göstermiş oldu.
Yapamayacağı işi yaparım deme hatası
Özel’in ikinci hatası, Erdoğan’la görüşme konusunu kendisinin ortaya atmasıydı. Öyle ki Erdoğan bunu iyi kullanarak “madem çok istiyorsun, gel görüşelim” demiş oldu.
Görüşmeden önceki üçüncü hatasını ise öncesinde ve sonrasında yaptığı hatalarla 1 Mayıs’ta sergiledi. Önce “Türkiye’nin birinci partisiyim, AKP’nin yasağını deler Taksim’e çıkarım” dedi ve partisine, sendikalara ve demokratik kitle örgütlerine “hedef Taksim” dedi. Ama sarayın Unkapanı’ndaki barikatı karşısında geri adım atıp, Taksim’e yürümeye bile çalışmadan geri döndü.
Taksim’e neden yürümediğini de şu sözlerle açıkladı: “Biz şu anda Türkiye’nin birinci partisiyiz. Bunun sorumlulukları var. Polisle itişip kakışmak bana da partime de yakışmazdı.”
Osya siyasetçilerin asıl sorumluluğu, yapamayacağı iş için yaparım dememektir. Çünkü yaparım deyip yapamamak, peşinden gelenleri yarı yolda bırakmak, siyasette büyük zayıflıktır.
Halbuki Özel öncesinde yaptığı görüşmelerden doğru sonuç çıkararak 30 Nisan günü halkı Saraçhane’ye çağırsa, “Taksim’in yanı başından saraya sesleniyorum” diyerek coşkulu 1 Mayıs mitingine vesile olsa, büyük başarı kazanırdı.
Kuvvet kullanma sanatı
Kendisine Taksim yasaklandıktan bir gün sonra AKP Genel Merkezi’nde görüşmeye gidebilmesi ise dördüncü ve daha büyük hatası oldu. Sarayın Özel’e mesajı açıktı: “Seni Taksim’e sokmam ama sen görüşmek istedin diye parti binamda kabul ederim.”
Türkiye’nin birinci partisinin genel başkanının bu duruma düşme hakkı yoktu, ne yazık ki düştü. Erdoğan da böylece bir ay içinde yenilgisini dengelemeye başlamış oldu.
Özel’in görüşmeden önce Erdoğan’a neler söyleyeceğini açıklamış olmasına rağmen görüşme sonrası ne söylediğini kapıda bekleyen gazetecilere açıklamaması, ardından CHP’nin basına “görüşme verimli geçti, mesafe alınacak” mesajı vermesi, belki acemilik olarak yorumlanabilir ancak CHP yöneticilerinin görüşmeyi büyük başarı gibi propaganda etmesi, 31 Mart sonucuna haksızlıktır.
“Erdoğan’ın doğurduğu sorunların Erdoğan’a anlatılmasını” başarı sanmak ve “anlatıldı” diye çözüleceğini ummak, en hafifinden siyasi saflıktır. Erdoğan’ın doğurduğu sorunlar, Erdoğan’a anlatılarak çözülebilseydi, çoktan çözülürdü. Siyasette çözüm aracı kuvvettir, kuvveti doğru kullanabilmektir; sorunlar, hele de sorunun kaynağıyla konuşarak değil, kuvvetli eylemle çözülür. Zaten siyaset kuvvet toplama ve o kuvveti kullanma sanatıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Mayıs 2024
Anayasa bu kez Erdoğan’a uydurulmamalı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/05/2024
1) Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı yok, Erdoğan’ın yeni bir anayasaya ihtiyacı var.
2) Mevcut anayasadaki son büyük değişiklik de yine Türkiye’nin ihtiyacıyla değil, Erdoğan’ın ihtiyacıyla yapılmıştı. Çünkü Erdoğan yine anayasaya uymuyordu, Türkiye’yi anayasada belirlenen kurallara aykırı bir şekilde yönetiyordu. Öyle ki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “Madem Erdoğan anayasaya uymuyor, biz anayasayı Erdoğan’a uyduralım” diyerek “Erdoğan için anayasa” yolunu açmıştı.
Yeni rejime anayasallık kazandırma tuzağı
3) Anayasa dün Erdoğan’a uydurulmuş olsa da bugün yine uymamaktadır. O nedenle yine Erdoğan’a uyan bir yeni anayasa yapılmak istenmektedir. Çünkü anayasa, Erdoğan’a başkanlık yolunu sınırlamaktadır. Zaten anayasaya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanı olan Erdoğan, dördüncüsünü zorlayacak güçte değil, partisi artık ikinci parti. Erdoğan o nedenle yeni anayasa ile kendisine yeniden başkanlık yolu açmak istemektedir.
4) Erdoğan, 22 yılın sonunda rejimi yıktı ve inşa etmekte olduğu yeni rejime yasallık, anayasallık kazandırma peşinde. İkincil olarak da bu nedenle yeni anayasa istemektedir.
“12 Eylül Anayasası” aldatmacası
5) Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı yok, mevcut anayasaya uyan bir iktidara ihtiyacı var.
6) Erdoğan rejimi bir kez daha Taksim Meydanı’nı işçiye, emeğe, demokrasiye yasakladı. Oysa Anayasa Mahkemesi, daha beş ay önce aldığı kararla, Taksim yasağının “Anayasa’nın 34. maddesinin güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının engellenmesi” olduğuna hükmetmiştir.
Erdoğan rejiminin Taksim yasağında ısrarı ideolojiktir, hangi sınıfın sözcüleri olduğuyla ilgilidir. Anımsayın, Erdoğan sürekli uzattıkları OHAL rejimini işçilere karşı kullandıklarını da belirtmişti; patronlara “Bir tane fabrikada grev söz konusu mu? Böyle bir şeyde anında müdahalemizi yapıyoruz. OHAL anında çözüm kaynağı oluyor” diyerek seslenmişti.
Erdoğan Taksim üzerinden sınıfını savunmakta ve Taksim üzerinden işçi sınıfıyla mücadele etmektedir ama Erdoğan aynı zamanda Taksim üzerinden son seçimde yenildiği rakibiyle güç mücadelesi yürütmektedir.
7) 12 Eylül Anayasası, çoğu Erdoğan döneminde olmak üzere değiştirildi. Ancak onca değişikliğe rağmen, YÖK başta 12 Eylül’ün anayasadaki asıl izlerine hiç dokunmadılar. Çünkü AKP de 12 Eylülcüler de son tahlilde Atlantik-neoliberal düzeninin aktörleridir. Bu nedenle “12 Eylül anayasasından kurtulmayı” yeni anayasa ihtiyacına gerekçe yapmaya çalışmaları aldatmacadır.
Anayasa’ya uymayanlarla müzakere edilmez
8) Erdoğan-Bahçeli düzeni anayasa uymamakta, anayasa mahkemesinin kararlarını uygulatmamaktadır. Öyle ki Erdoğan “Anayasa Mahkemesi kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” diyebilmekte, Bahçeli ise kararını beğenmediği Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını isteyebilmektedir.
Dolayısıyla yeni anayasa propaganda ettikleri gibi demokrasinin gereği değildir, tersine bu anlayışa yeni anayasa yaptırtmamak demokrasiyi savunmanın gereğidir.
Sonuç olarak anayasaya uymayanlarla, anayasayı sürekli kendine uydurmaya çalışanlarla, anayasa aykırı bir şekilde işçi sınıfına Taksim’i yasaklayanlarla, Türkiye’nin birinci partisinin genel başkanını Taksim’i sokmayanlarla müzakere edilmez, mücadele edilir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mayıs 2024
Çin’den El Fetih-Hamas barışı hamlesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/04/2024
Reuters duyurdu, Amerika’nın Sesi şu başlıkla haberleştirdi: “Çin, Filistin için birlik görüşmelerinde Hamas ve El Fetih’e evsahipliği yapacak.” (26.4.2024)
Reuters haber ajansına konuşan bir El Fetih yetkilisi, Azzam El Ahmed başkanlığındaki El Fetih heyetinin Çin’e gitmek üzere yola çıktığını söyledi. Bir Hamas yetkilisi de Musa Ebu Marzuk başkanlığındaki müzakere ekibinin gece geç saatlerde Çin’e yola çıkacağını belirtti.
Aynı gün Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin’in olağan basın toplantısı vardı. El Fetih-Hamas toplantısına hiç değinmemiş ama şunu söylemişti: “Filistin Ulusal Otoritesi’nin yetkililerinin güçlendirilmesini destekliyoruz. Tüm Filistin grupların diyalog ve istişare yoluyla uzlaşma sağlamasını ve dayanışmayı artırmasını destekliyoruz.”
Çin ABD’yi gafil avladı
El Fetih ile Hamas’ı bir araya getirmeye çalışan, görüşmeler yapan başka devletler de var ama Çin’in bu konuda hamle yapması iki temel nedenle hepsinden önemli:
1) Bir kere Çin Halk Cumhuriyeti, karşıt ülkeleri uzlaştırabilme becerisini hem de en kritik bir ilişkide gösterdi: İran-Suudi Arabistan barışı.
Çin, sürpriz bir şekilde bu iki ülkeyi Çin’in başkenti Beijing’de bir araya getirmiş ve 10 Mart 2023’te anlaşma sağlamıştı. Servis edilen üç ülke yetkilisinin el ele tutuşma görüntüsü, başta ABD olmak üzere Batı’da şok etkisi yaratmıştı.
CIA Direktörü William Burns Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’a “Suudi Arabistan’ın izlediği dış politika çizgisinden duyduğu hayal kırıklığını” (Harici, 7.4.2023) dile getirmiş, “Çin’in aracılığında İran’la anlaşarak bizi gafil avladınız” (WSJ, 7.4.2023) demişti.
Abbas’ın Xi’den talebi
2) Çin’in bu barış kapasitesi, elbette öncelikle barışa ihtiyacı olan Filistinlilerin ilgisini çekti. Çin’in arabuluculuk ettiği Suudi Arabistan-İran barışından üç ay sonra, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas Beijing’i ziyaret etti. Xi Jinping ve Mahmud Abbas bu ziyaret sırasında “stratejik ortaklık” ilan ettiler (CGTN Türk, 14.6.2023).
Daha önemlisi de şuydu: Çin’in Ortadoğu’da izlediği barışçı rolü öven Mahmud Abbas, Xi Jinping’den Filistin-İsrail meselesinde de arabuluculuk yapmasını istedi.
Xi Jinping bu talep üzerine, “adil çözüm” için üç öneri açıkladı:
i) Filistin sorununu çözecek tek yol, 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan tam egemen ve bağımsız Filistin Devleti’nin kurulması.
ii) Filistin’in ekonomik gereksinimleri ve halkın yaşamına ilişkin talepleri güvence altına alınmalı.
iii) Barış görüşmelerinin doğru yönüne sadık kalınmalı.
İki parçalılık sorununa çözüm
El Fetih ile Hamas arasında uzlaşı sağlayabilmek, bugünün koşullarında kritik önemde. Çünkü iki parçalı (Batı Şeria ve Gazze), iki yönetimli (El Fetih ve Hamas) Filistin’in varlığı, İsrail-ABD ikilisinin ince ince işlediği bir stratejiydi. Çin’in arabuluculuğunda El Fetih-Hamas uzlaşısı, Aksa Tufanı’nın yeniden dünyanın gündemine getirdiği Filistin Devleti’nin tanınması yolunu kolaylaştıracaktır.
Ve daha genel tabloya bakarsak: Küresel Güvenlik İnisiyatifi açıklayan Çin’in kritik düğüm noktalarında barış için peşpeşe hamleler yapması önemli. Nitekim Çin’in Ukrayna-Rusya savaşına barış önerileri de masada…
Bu durum, ABD’nin Çin’le küresel güç ilişkilerindeki şu zıt konumlanışlarını ortaya koyuyor: ABD bir süredir savaşı çıkaran ama barışı kotaramayan büyük ülke konumunda. Çin ise ABD’nin çıkarları için altına benzin döktüğü karşıtlıkları ortadan kaldırmaya çalışan ve bunun için barış masası kurabilen büyük ülke konumunda.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Nisan 2024
ABD’nin “Çin sistemi” rahatsızlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/04/2024
ABD Hazine Bakanı Janet Yellen’den sonra ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de Çin’de. Mesajlarından, Blinken’in da ana gündeminin “ekonomi” olduğu anlaşılıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller’in açıklamasına göre Blinken muhataplarına “Çin’in ticaret politikalarına ve piyasa dışı ekonomik uygulamalarına ilişkin endişelerini” dile getirdi.
Burada anahtar kavram “piyasa dışı ekonomik uygulama.” Yellen’den başlayarak ABD’li yetkililer bunu “kapasite fazlası” diye sunuyorlar; “Çin’in üretim kapasitesi fazlası dünya pazarını olumsuz etkiler” diye propaganda yapıyorlar, Çin’e “üretme, ihracat yapma” diye baskı uyguluyorlar.
ABD kapitalizminin Çin sosyalizmiyle mücadelesi
ABD’nin bu tutumu, en başta “kurallarını kendisinin yazdığı uluslararası ticaret kurallarına” uymuyor. Gerçi ABD için önemli olan çıkarlarıdır; kurallar ya da ilkeler değildir. İşine gelmiyorsa kendi belirlediği kurallara bile uymama konusunda emperyalist ABD dünya şampiyonudur.
Fakat daha önemlisi şudur: Kapitalist dünyanın lider ülkesinin, rakibini “fazla üretmekle” suçlaması, aslında kapitalizm-sosyalizm mücadelesi açısından üzerinde durulması gereken bir konudur.
Washington’un “üretim kapasitesi fazlası” ve “piyasa dışı ekonomik uygulama” dediği, aslında “Çin’e özgü sosyalizm”dir; kamuculuktur, devletin piyasaya müdahaleciliğidir.
Bu konuda en açık sözlü kişinin ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai olduğu görülüyor. Tai, Yellen Çin’deyken dünyaya şu mesajı vermişti: “Çin’in sistemi, bizimki gibi piyasa temelli bir sistemin rekabet etmekte ve ayakta kalmakta zorlanacağı bir sistem. Pekin’in ‘piyasa dışı’ politikalarıyla, uygun ‘karşı önlemler’ yoluyla mücadele edilmediği takdirde ciddi ekonomik ve siyasi zarar görürüz.”
Tai açıkça Çin’e özgü sosyalizmin, Amerikan kapitalizmine üstün gelmeye başladığını, Çin’e özgü sosyalizme karşı mücadele edilmezse hem ekonomik hem de siyasi zarar göreceklerini belirtiyor.
ABD ticaret savaşını kaybediyor
Ticaret savaşını ABD başlattı. Dünyanın en zenginlerinden biri olan Donald Trump’ın başkanlığı döneminde ABD Çin’e karşı kılıcını çekti. Ardından gelen Joe Biden da Çin’e karşı ticaret savaşını sürdürüyor.
Ama ticaret savaşı, Çin’den çok ABD’ye kaybettirdi. Yakın zamanda Apple başta ABD’nin en büyük şirketlerinin CEO’larının Çin’e yaptığı ziyaret ve orada verdikleri mesajlar bile bu gerçeğin göstergesi.
ABD ticaret savaşını kaybediyor ve Amerikan “mali sermaye sınıfı” çıkarları için Çin’e “üretme ve ihracat yapma” baskısı uyguluyor. Bu baskıdan bir sonuç alabilmeleri elbette mümkün değil.
Kaldı ki tüm ekonomik veriler de gösteriyor ki mesele üretim fazlası değil. Zaten Atlantik’in propagandasının tersine, Çin ekonomisi ihracata dayanan, ihracat merkezli bir ülke değil. Son 10 yılın verilerine bakarsak GSYİH içinde ABD’nin ihracatı yüzde 10, İngiltere ve Japonya’nın ihracatı yüzde 15, Çin’in ihracatı da yüzde 20 dolayında. Asıl ihracata dayalı ekonomi ise yüzde 38’e ulaşan Almanya.
Temel fark
Çin ekonomisi ihracat merkezli değil. Yani ABD Çin’in ihracatına engel çıkararak Çin ekonomisine darbe vuramaz.
Çünkü Çin büyük bir iç pazara sahip, çünkü Çin’in iç tüketimi güçlü vb. Ama temel neden ise şu:
Çin ekonomisi, toplumsal eşitsizlikleri bütünüyle ortadan kaldırma stratejik hedefine sahip bir sosyalist ekonomidir; ABD ekonomisi ise bireysel kâr esasına dayandığı için toplumsal eşitsizlikleri gittikçe büyüten özellikte neoliberal kapitalizmdir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Nisan 2024
Esad’ın analizi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/04/2024
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın dünya ve bölge analizi önemliydi. Rus devlet televizyonuna konuşan Esad şu üç saptamayı yaptı:
1) “Rusya’nın Ukrayna’ya özel askeri operasyonu, tarihin gidişatını değiştirmeyecek, düzeltecektir. Rusya, ABD’nin berbat ettiği şeyleri düzeltiyor.
2) Rusya, Suriye’de ve Ukrayna’da ABD’nin iç işlerine müdahalesine direniyor.
3) Rusya, siyasi ve askeri alanda küresel istikrarı güçlendiriyor.” (Sputnik, 21.4.2024)
Bugün Esad’ın bu analizini değerlendirelim:
ABD’nin arzuladığı tarihin gidişatı
ABD’nin nasıl bir tarihi gidişat arzuladığı sır değil. 30 yıldır hem strateji belgelerinde yazdı hem de bizzat bazılarını uyguladı: Yugoslavya’yı parçalara böldü, Afganistan ve Irak’ı işgal etti, Libya ve Suriye’de istikrarsızlık operasyonları yaptı.
Ve ABD’nin arzusu sürdürülebilir olsaydı, bugün bölgemizde Irak ve Suriye etnik ve mezhepsel temelde pek çok parçaya bölünmüş, İran işgal edilmiş, KKTC tasfiye edilip Kıbrıs’ın alt parçası olmuş, Rusya Doğu Avrupa ve Kafkasya’dan gelen saldırılarla gerilere doğru çekiliyor olurdu.
İşte Rusya’nın 2015’te Suriye’de askeri olarak sahaya inmesi ve 2014’te Ukrayna’da başlayan savaşa 2022’de müdahil olması, ABD’nin arzuladığı tarihin gidişatını durdurmuştur. (Elbette başka iç ve dış nedenlere ek olarak.)
ABD Suriye-Ukrayna’da iç işlerine müdahale etti
ABD’nin Suriye’de ve Ukrayna’da bu ülkelerin iç işlerine müdahale ettiği ortada. Esad’ı açık açık devirmeye çalıştılar, iç savaş başlattılar, Suriye’nin petrolünü ve gıdasını çalmayı sürdürüyorlar.
Ukrayna’da da her şey ortada. ABD’nin 2014’te darbe yaptığı Obama’nın TV sözlerine kadar yansımış durumda. Ve yine CIA’nın koordinatörlüğünde, 2014’ten 2022’ye kadar Ukrayna’daki çoğunluğu Rus olan bölgelere karşı bir özel savaş yürütüldüğü, on binden fazla insanın öldürüldüğü de ortada.
Dolayısıyla Esad’ın “Rusya, Suriye’de ve Ukrayna’da ABD’nin iç işlerine müdahalesine direniyor” saptaması yerindedir.
Kuşatmaya karşı yarma harekatları
ABD, SSCB’nin dağılmasının hemen ardından küresel bir saldırı başlattı. ABD’nin Avrupa’nın güneyinde Yugoslavya’yı parçalama saldırısı bir yanıyla yeni bir Avrupa Güvenlik Mimarisi inşa etme çabası ama bir yanıyla da buna bağlı olarak Rusya’yı geriletme amaçlıydı. Moskova o günün şartlarında bu sürece eylemli itiraz edemedi, ABD’nin verilen sözlere rağmen NATO’yu genişletmesini ve etrafında “ölüm kuşağı” oluşturmasını izledi.Hatta “kapitalist Rusya”nın ABD saldırganlığına karşı büyük tavizler verdiğini söyleyebiliriz.
Moskova batısından ve güneyinden turuncu darbelerle “hançerlenmeye” başlanınca ancak “artık yeter” deme noktasına geldi.
Kısacası Rusya, ABD’nin küresel saldırganlığına karşı direnmeye mecbur kaldı, çünkü boynuna dolanan ip artık nefes almasını önlemeye başlamıştı. Böylece 2008’de Kafkasya’da, 2015’te Suriye’de ve 2022’de Ukrayna’da, kendisini boğmaya çalışan bir kuşatmaya karşı yarma harekatları başlatmış oldu.
Lider yok şirket yöneticisi var
Rusya’nın şansı, güçlenen Çin’in bu süreçte ABD’yi dengelemeye başlamasıydı. Böylece ABD’nin baskı kurumlarının karşısında alternatif kurumların inşa olduğu bir çok kutupluluk süreci başlamış oldu. İşte o sürecin avantajıyla ABD’nin arzuladığı tarihi gidişat durduruldu. Artık tarihin gidişatının belirlenmesinde gelişmiş Batının/Kuzeyin değil, gelişmekte olan Güneyin/Doğunun ve zengin azınlığın değil, küresel çoğunluğun ağırlığı etkili olmaya başladı.
Bitirirken yine Esad’a kulak verelim. “Ülkeler şirketlere, ülke liderleri de şirket yöneticilerine dönüştü. Modern politikacılar artık stratejik düşünmüyor, önlerine konulan güncel görevleri çözüyor ve artık sözlerinden sorumlu olmuyorlar” diyen Esad haklı: “Batı’da diyalog kurmak isteyeceğim hiçbir siyasetçi yok.”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Nisan 2024
İsrail Kürecik’ten nasıl yararlandı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/04/2024
İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, “’İran’ın İsrail’e fırlattığı füzeler, Malatya Kürecik’te bulunan radar üssü sayesinde erken tespit edilerek durduruldu’ iddiası doğru değildir” diyerek bir “yalanlama” yaptı ve şunları ekledi: “Kürecik’teki radar sisteminden elde edilen bilgiler, NATO prosedürleri çerçevesinde sadece müttefiklerle paylaşılmaktadır. Bu veri paylaşımının amacı, NATO müttefiki ülkelerin halklarının, topraklarının ve kuvvetlerinin korunmasıdır.”
Bu yalanlama, aslında bir dezenformasyon. İsrail, Kürecik Radarı’ndan yararlandı. Nasıl mı? Madde madde bakalım:
İsrail’e silah veren, istihbarat da verir
Kürecik Radarı, ABD tarafından kurulup NATO üssüne dönüştürülmüştür. Üs, NATO’nun 2010’daki Lizbon Zirvesi’nde alınan karar gereği, balistik füze savunma sisteminin bir unsuru olarak planlandı. Ancak NATO himayesinde değil de ABD himayesinde olacağı için Ankara önce itiraz etti. Üs NATO şemsiyesine alınınca Eylül 2011’de onaylandı ve Şubat 2012’de kuruluşu tamamlandı. İran sınırına 700 km yakınlıktaki üsse AN/TPY-2 tipi radar yerleştirildi. Ancak AN/TPY-2 sonuçta ABD ordusuna aittir ve fiilen ABD tarafından işletilmektedir. Dolayısıyla:
1) Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin “bilgiler İsrail’le değil, sadece NATO müttefikleriyle paylaşılır” iddiası, teorik olarak doğru olsa bile, pratikte doğru değildir. Çünkü İsrail’e para ve silah veren, elbette istihbarat da verir! Bundan şüphe duymak saflık değilse, NATO’körlüktür!
ABD Kürecik verileriyle İran füzeleri düşürdü
2) İran’dan İsrail’e doğru harekete geçen 300 civarındaki SİHA ve füzenin 87’sini, Pentagon’un açıklamasına göre bizzat ABD düşürdü. ABD’nin bölgedeki üslerinde bulunan savunma füzeleri ve uçakları, İran füzelerine karşı İsrail’den önce harekete geçti. ABD bu savunmasında Kürecik Radarı’nın verilerini de kullandı. ABD’nin Kürecik’ten yararlanarak İsrail’e hareket eden İran füzelerini düşürmesi demek, İsrail’in Kürecik’ten “dolaylı” yararlanması demektir.
3) İsrail, Kürecik Radarı’ndan, İran füzelerine karşı harekete geçen Doğu Akdeniz’deki ABD gemileri üzerinden de “dolaylı” yararlandı: “Doğu Akdeniz’deki 2 ABD Aegis muhribin SM3 bataryaları ile balistik füze düşürdüğünü Pentagon açıklamalarından biliyoruz. Bu gemilerin atmosfer dışında önleme yapabilmesine yönelik tespit ve izleme bilgilerini Kürecik’teki radardan aldığı fiziki bir gerçektir. Zira söz konusu NATO Balistik Füze Savunma Sistemi gemilerinin Aegis komuta kontrol sisteminin Avrupa ve Akdeniz havzasında ana bilgi girişlerinden ve ‘yan söyleme’ istasyonlarından birisinin Kürecik Radarı olduğu biliniyor” (Em. Tümamiral Cem Gürdeniz, Veryansın, 21.4.2024).
4) İsrail’in savunmasına sadece ABD değil, İngiltere ve Fransa da katıldı. Kıbrıs’taki üslerden kalkan bu uçaklar da elbette NATO üyesi ülkelerin uçakları olarak Kürecik Radarı’nın verilerinden yararlandı.
İsrail’e NATO’da ofisi AKP onayladı
Dezenformasyonla Mücadele Merkezi “Kürecik’teki radar sisteminden elde edilen bilgiler, NATO prosedürleri çerçevesinde sadece müttefiklerle paylaşılmaktadır” diyor. Peki İsrail’in NATO’yla ilişkisi nedir?
AKP iktidarı, Kürecik Radarı’nın kurulduğu yıl, ABD’nin talebiyle İsrail’in NATO çalışmalarında yer almasını onayladı. 4 Aralık 2012 tarihli o toplantıyla ilgili olarak İsrail gazetesi Jerusalem Post “NATO’nun füze savunma sistemlerinin kurulması kararı, Ankara’nın İsrail’e karşı tavrını yumuşatması için bir kaldıraç olarak kullanıldı” diye yazdı. Ardından AKP, 2016’da da İsrail’in NATO merkezinde daimî ofis sahibi olmasını onayladı.
Özetle, Atlantikçi bir iktidarın İsrail’e karşı sahici bir tutum alabilmesi olası değildir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Nisan 2024
İran’ın ABD’ye üç mesajı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/04/2024
İsrail’in “İran’ın yanıtına” yanıtı çok zayıf oldu. Çünkü İran’ın mesajlarını doğru okuyan ABD, “bölgesel savaş kışkırtmaya” çalışan Netanyahu’yu dizginlemek zorunda kaldı.
Görüldüğü üzere asıl mücadele İran ile İsrail arasında değil, İran ile ABD arasında. Peki neydi İran’ın ABD’ye mesajları? İnceleyelim:
İran’ın askeri mesajı
1) İsrail’in İran’ın 13 Nisan saldırısına yanıtı İsfahan’a zayıf bir dron saldırısı oldu. Çünkü İran, İsrail’in olası sert yanıtına çok daha sert yanıt vereceğini ilan etti. 13 Nisan saldırısı da, asıl saldırının çok sert olacağının ipuçlarıyla doluydu: İran yeni olmayan silahlarıyla saldırmış, 1700 km ötedeki İsrail topraklarına ulaşmış ve istediği hedefleri vurabileceğini göstermişti.
İsrail’in demir kubbesi, ABD uçakları ve bölgedeki ABD füze savunma sistemleri, hatta İngiltere ve Fransa, topluca SİHA’ların ve eski füzelerin çoğunu düşürmüştü ama asıl mesaj şu olmuştu: “ABD’li yetkililere göre en az dokuz füze İsrail üslerini vurmuştu.” (FP, 18.4.2024)
Bu “askeri mesaj” İsrail’den çok ABD’yeydi. İran saldırı kabiliyetinin işaretlerini vererek, ABD’ye, Ortadoğu’daki çoğu üslerine rahatlıkla ulaşabileceğini göstermiş oldu.
İran’ın ticaret mesajı
2) İran, özetle ABD ve İsrail’e niyetinin “stratejik caydırıcılık sağlamak” olduğunu gösterdi. Ama “ticaret mesajı” olarak ikinci mesajı da şuydu: Muhatapları caymazsa, Hürmüz Boğazı’nı ABD ve müttefikleri aleyhine deniz trafiğine kapatabilirdi. Bunu iki saldırı arasında fiili bir uygulamayla da gösterdi: İsrailli işadamına ait kargo gemisine el koydu.
Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları ve ABD deniz koalisyonunun bunu engelleyememesinin küresel ticarete faturası ortadayken, bir de Hürmüz Boğazı’nın kapanması Batı ekonomilerini iyice sıkıntıya sokacaktır. Bu da kaçınılmaz olarak müttefikleriyle ABD arasında yeni bir soruna yol açacaktır.
İran’ın nükleer mesajı
3) İran Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Ahmad Haghtalab, Tahran’ın İsrail’in tehditleri karşısında “nükleer doktrinini” gözden geçirebileceğini söyledi. (Euronews, 18.4.2024)
Bu, İran’ın ABD’ye verdiği en önemli mesajdı. İran’ın nükleer doktrinini değiştirmesi, hızla nükleer silaha kavuşabilme yeteneği, Ortadoğu düzenini değiştirecek niteliktedir. Çünkü Ortadoğu’da nükleer silahlara sahip tek ülke vardır: İsrail. (ABD’nin de bölgedeki bazı üslerinde nükleer başlıkları var)
Evet, İsrail’in nükleer silahları gayri resmidir ama muhataplarınca bilinmektedir. Bu orantısız güç, bazılarının “İsrail’in şımarıklığı” dediği politikaların güvencesidir. Bu orantısız güç, kamuoylarından yükselen “Araplar neden İsrail’e bir şey yapamıyor” sorusunun yanıtlarından biridir. Bu orantısız güç, İsrail’in Gazze’de göstere göstere soykırım yapabilmesinin en önemli nedenidir.
Ortadoğu’daki düzen -değişmeye başladıysa da- esas olarak ABD ve İsrail’in nükleer silahlarının belirlediği düzendir. İran’ın nükleer silah sahibi olması, kaçınılmaz olarak yeni bir düzen demektir.
ABD’nin önündeki zorluk
Dolayısıyla ABD’nin önünde büyük zorluk var: İran’ın nükleer doktrinini değiştirmemesi için hem Trump’ın çıktığı anlaşmayı yenileyebilmesi ama hem de ondan daha önemlisi İsrail’i dizginlemesi gerekiyor.
İsrail’in istediği “çözüm” ise nükleer programını “yok edebilmek” için İran’a savaş açmak. Bakmayın siz “Sıra ABD’nin İran’ı parçalamasına geldi” analizlerine. ABD’nin şu anda en uzak durduğu konu, İran’a savaş açmak. Bu sadece ABD’nin Ukrayna cephesinde yaşadığı zorluklardan kaynaklanmıyor, asıl ABD’nin hegemonyasının zayıflamasından kaynaklanıyor.
Dolayısıyla Biden için asıl mesele, “Kasım seçimine” sorunsuz ulaşabilmek şu anda.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Nisan 2024
Bahçeli büyük oyunu çözdü!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/04/2024
İran füzeleri İsrail semalarında görüldüğü andan itibaren, yine o koro harekete geçti; “tiyatro” dedi, “oyun” dedi, “danışıklı dövüş” dedi…
Olaylara bu tür yaklaşım tutumu son yıllarda fazlasıyla yaygınlaştı. Hiçbir şeye inanmıyorlar, her şey kurgu onlara göre. “Büyük resmi” görüyorlar, “büyük oyunu” çözüyorlar hep.
ABD destekli FETÖ darbe yapmaya kalkıyor, hemen “tiyatro” diyorlar. Böylece tersinden bilerek-bilmeyerek darbedeki “erken doğuma zorlama” konusunu perdelemiş oluyorlar.
Covid-19 çıkıyor, “Çin işi” diyorlar, tutmayınca “dünyayı yöneten ailelerin kontrollü nüfuz temizliği” olduğunu savunuyorlar. Aşısı bulununca, “ne çabuk” diyerek, komplo teorilerine dayanak yapıyorlar. Aynı virüs ailesi grubu nedeniyle aşı çalışmasının yıllar önce başladığını söylediğinizde de “Bill Gates aşıyla vücudumuza çip sokacak” diyorlar. “Bill Gates bilgisayarla evimize, telefonla cebimize zaten çip sokmuş” demeniz nafile!
Çünkü onlar “büyük oyunu” çözebiliyorlar, çünkü onlar “büyük resmi” görüyorlar, çünkü onlar “dünyayı aslında beş ailenin yönettiğini” biliyorlar!
Hükümet medyasının manşetleri
Mesele sadece “onlar” olsaydı üzerinde durmazdım. Ama onlara önemli bir isim eklendi: MHP Genel Başkanı Devlet Başkanı.
TBMM Grup Toplantısında İran’ın İsrail’e saldırısını yorumlayan Bahçeli şöyle diyor: “Gazze katliamının perdelenmesi için iki devletin ön planda olduğu tiyatro gösterisi sahnelenmiştir.” (AA, 16.4.2024)
Böylece İran’ın ilk kez İsrail topraklarını doğrudan vurmasına “tiyatro” diyenler kervanına Bahçeli de katılmış oluyor. Aslında hükümete yakın medyanın manşetlerine bakınca, bunun “ortak bir siyasi tutum” olduğu anlaşılıyor. Kimi “İran İsrail’i vurmuş gibi yaptı”, kimi “savaş tiyatrosu”, kimi de “tam bir fiyasko” diye manşet attı.
Devletler İran’ın figüranı mı yani?
Peki ABD’den AB’ye, Çin’den Rusya’ya pek çok ülkenin alarma geçmesi, ulusal güvenlik konseylerini toplaması, dışişleri bakanlarının gece ve gün boyunca temaslar kurmaları, istihbarat şeflerinin arka kapı trafiği de mi tiyatro? Hepsi bir oyunun parçası mı? “Acem oyunu”nun figüranı mı?
Geçiniz. Ne olduğu ortada. İran, toprağı niteliğindeki diplomatik temsilciliğine yapılan İsrail saldırısına yanıt verdi. O yanıtı da “bölgesel savaş” isteyen Netanyahu’ya koz vermeyecek ama İsrail topraklarını da vurabileceğini gösterecek şekilde seçti.
Yaşanan tiyatro değildi. Tiyatro olmadığı için CIA Başkanı Burns MİT Başkanı Kalın’ı arayıp arabuluculuk yapmasını istedi, tiyatro olmadığı için ABD Dışişleri Bakanı Blinken Dışişleri Bakanı Fidan’ı arayıp “devrede olmasını” istedi.
Madem devlet tecrübesi olan Bahçeli büyük oyunu çözdü ve tiyatro olduğunu saptadı, neden Kalın ve Fidan’ı uyarıp “boşuna temas aramayın” demedi!
AKP-MHP’nin dört gerekçesi
Cumhur İttifakı’nın meseleyi “tiyatro” olarak açıklamasının elbette nedenleri var:
1) Cumhur İttifakı’nın tabanı açısından, konunun “İran’ı Gazze için öne çıkan asıl ülke göstermemek” yanı var. Çünkü sürekli “Gazze’ye en çok sahip çıkan biziz” propagandası yapıyorlar.
2) Cumhur İttifakı’nın liberalleri açısından, konu zaten NATO ortağı İsrail ile İran arasında; haliyle Kürecik Radarından gazete manşetlerine kadar NATO üyeliğinin gereği yapılıyor.
3) Cumhur İttifakı’nın siyasal İslamcıları açısından, konunun Şii-Sünni rekabet zemini var.
4) Cumhur İttifakı’nın milliyetçileri açısından, konunun “Güney Azerbaycancılık” boyutu var.
Bu dört nedenle, İran’ın İsrail topraklarında havaalanları gibi seçilmiş hedefleri vuran ölçülü saldırısını “tiyatro” göstermeye çalıştılar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Nisan 2024
İran İsrail’in dokunulmazlığını deldi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/04/2024
İran’ın 14 Nisan’da İsrail’e yaptığı SİHA ve füze saldırısını 6 maddede inceleyelim:
1) Öncelikle İran’ın saldırısı uluslararası hukuk düzlemi içindedir; İsrail’in 1 Nisan’da Şam’daki İran konsolosluğuna düzenlediği terör saldırısına hukuk temelli yanıttır; BM’nin 51. şartının meşru müdafaa hakkına dayanmaktadır.
İran savaş açmadı, yanıt verdi
2) İran’ın amacı İsrail’e savaş açmak değildi, diplomatik temsilciliğine düzenlenen saldırıya yanıt vermekti. Dolayısıyla verilecek askeri yanıt belli sınırlar içinde olmalıydı.
Yanıt öyle olmalıydı ki hem Netanyahu’ya koz verilmemeliydi, hem de İsrail’e İran’ın yapabilecekleri gösterilmeliydi.
Çünkü Netanyahu’nun amacı zaten İran’ı kışkırtmaktı. İran ölçüsüz yanıt verirse, bu ABD’yi İran’a yanıt vermeye zorlayabilirdi. İsrail’in en büyük arzusu, Ortadoğu’da ABD’nin fiilen kendi yanında gireceği bir bölgesel savaş kışkırtmaktır.
Diğer yandan İran’ın ölçüsüz yanıtı, siyasi çıkmazdaki Netanyahu’ya alan kazandırırdı; Batı ülkeleri İsrail’in etrafında kenetlenirdi. Hem içeride hem dışarıda yalnızlaşan Netanyahu için ölçüsüz bir yanıt, siyasi ilaç olurdu.
3) İran devleti, Netanyahu’nun tuzağına düşmeyen bir alt ölçü ve muhataplarına askeri kabiliyetini gösteren bir üst ölçü arasında yanıt hazırladı: Yakın bölgedeki bir İsrail hedefine değil, doğrudan İsrail’e yöneldi.
Böylece İran meşru müdafa hakkını, ilk kez doğrudan İsrail’e “ulaşarak” kullanma fırsatına çevirmiş oldu. Hem İsrail’e ama daha önemlisi hem de ABD’ye, 2 bin kilometreye yakın uzaklıktaki İsrail topraklarını vurabileceğini gösterdi. Bir savaş durumunda İran’ın İsrail’in her yerini vurabileceği ortaya çıktı. Ama aynı durum, derinliği fazla olan İran için geçerli değil.
İran “caydırıcılık” kazandı
4) İran’ın attığı 200’den fazla SİHA ve füzeden kaçının İsrail’i vurduğunun çok önemi yok. İsrail hükümeti “yüzde 99’unu engelledik” diyor, ABD kaynaklarına göre ise yüzde 7’si hedefine ulaşmış olabilir.
Kaldı ki İsrail’den ziyade İran saldırısını hafifleten ABD’ydi. ABD, İngiltere ve Fransa’yla birlikte, İran füzelerini Suriye’deki, Ürdün’deki üslerinden füzelerle ve uçaklarla engellemeye çalıştı. Unutulmamalı, Türkiye’deki Kürecik Radarı dahil pek çok ABD/NATO tesisi fiilen İran’a karşı İsrail’i savunmaktadır. İran’dan kalkan her füze Kürecik dahil bölgedeki üslerden izlenmektedir.
İran’ın kaç füzesinin hedefini vurduğunun çok önemi yok; asıl önemli olan İran’ın o mesafeden vurabildiğini göstermiş olmasıydı. Artık İsrail ve ABD de biliyor ki İran saldırı ölçeğini büyük tuttuğu anda tablo bambaşka olacaktır. İşte Tahran’ın asıl kazancı bu caydırıcılıktır.
Nitekim ABD yönetiminin İsrail hükümetine “sakın yanıt verme” ültimatomu bundandır, “yanıt vermeye kalkarsan bizim desteğimiz olmayacak” uyarısı bundandır.
Teknik yön
5) İran’ın İsrail’i vurması, Netanyahu’yu Gazze konusunda daha da sıkıştıracaktır. Şimdi özellikle Avrupa ülkeleri, savaşın bölgelleşme riskini görerek, İsrail’i Gazze’de ateşkese zorlayacaktır. Çünkü AB’nin başı, Ukrayna cephesinin zorluklarıyla yeterince dertte zaten.
Netanyahu’nun herşeye rağmen kendi siyasi geleceği için İran’a yanıt vermeye kalkması ise İsrail’de taşları geri dönülmez şekilde yerinden oynanacaktır.
6) İşin teknik boyutu dikkat çekici. İran füzeleri uydu bağlantılı herhangi bir GPS sisteminin güdümünde hedeflerine yönelmediler. Tıpkı ABD’nin Tomahawk seyir füzeleri gibi, hedeflerini, önceden yüklenmiş haritalara göre optik aygıtlarla saptadılar.
1979 düzenine darbe
Sonuç olarak İran, İsrail’i vurarak sadece diplomatik temsilciliğine yapılan terör saldırısına yanıt vermiş olmadı, daha önemlisi İsrail’in ABD kaynaklı dokunulmazlığını delmiş oldu.
Böylece ABD’nin 45 yıldır inşa etmeye çalıştığı 1979 düzeni büyük yara almış oldu.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Nisan 2024