Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Siyaseti sertleştirme – CHP’yi yumuşatma
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/05/2024
Aktörlerinin normalleşme ya da siyaseti yumuşatma dedikleri konu, daha önce de belirttiğim üzere, “partisi ikinciliğe gerileyen Erdoğan’ın konumunu sağlam tutabilmek üzere zaman kazanma” taktiğidir.
Kavala’nın bu sürecin anahtarı olmasına MHP’den gelen güçlü itiraz nedeniyle Erdoğan bir başka anahtarı devreye soktu: Siyasi rehin durumundaki beş generali “af” etti. Gerçi Çetin Doğan’ın da belirttiği gibi ortada bir af yok, cumhurbaşkanının anayasal yetkisini üstelik gecikmeli olarak yerine getirmesi var. Yani Özgür Özel’in olayı haber veren Erdoğan’ın özel kalem müdürüne teşekkür etmesini gerektiren bir durum yok.
Teşekkür, sarayın zaman kazanma taktiğinin tuttuğunu gösteriyor. O nedenle ikinci aşamaya geçmiş durumdalar:
Toplumsal eylemleri bastırma hamlesi
İktidar siyaseti sertleştirecek dört önemli hamle yaptı:
1) Kamuoyunda “etki ajanı yasası” diye bilinen tasarı,“devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda…” diye başlıyor ve içerdiği muğlaklık ile iktidarın aleyhine her yorumu “etki ajanlığı” kapsamına alabiliyor.
2) Seferberlik ve Savaş Hali Tüzüğü yürürlükten kaldırıldı, yerine Seferberlik ve Savaş Hali Yönetmeliği getirildi. İlan etme yetkisi artık Cumhurbaşkanında. İki dikkat çeken yönü var: a) “Kalkışma” halleri denilerek her türlü toplumsal eyleme karşı kullanılabilecek. b) 15 Temmuz sonrası OHAL KHK’leri ile TSK’den, kamu görevi veya meslekten ihraç edilenler “yedek er” olarak göreve çağrılabilecekler.
Muhalefeti susturma hamlesi
3) TSK Personel Kanunu teklifi TBMM Başkanlığına sunuldu. Teklif, emekli komutanların televizyon kanallarında yorum yapmasının düzenlenmesini de içeriyor. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler “teklif izin değil komutanlığa bilgi verilmesini içeriyor” dese de “Komutanlık olumsuz yanıtlarsa ne olacak” sorusuna verdiği “Bunun ikincil düzenlemeleri olacak” yanıtıyla asıl amacı ortaya koyuyor.
4) RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin yeni bir yönetmeliğin hazırlandığını ve Cumhurbaşkanlığına gönderildiğini açıkladı. Şahin yeni yönetmelik ile artık haberlere de bip uygulaması geleceğini belirtti. Bunu kendilerine “bir devlet büyüğünün tavsiye ettiğini” söyledi.
“Haberlere bip”, anayasaya aykırı olarak halkın haber alma hakkının sansürlenmesidir, RTÜK eliyle haber bültenlerinin otosansüre zorlanmasıdır.
Yenikapı Ruhu oltası
CHP, Cumhur İttifakı’nın üç partisiyle normalleşirken AKP bu hamleleriyle siyaseti sertleştiriyor. Zaten CHP’nin yumuşatılması AKP’nin siyaseti rahatça sertleştirebilmesi içindir. CHP yumuşadıkça, AKP’nin toplumu baskı altına alacak olan bu türden “siyasi sertlikleri” hayata geçirebilmesi kolaylaşacaktır.
Kuşkusuz Erdoğan’ın asıl hedefi ekim ayında detaylarını müzakere etmeye başlayacağı yeni anayasadır. CHP’yi asıl o süreç için yumuşatmak istemektedir. İşte son “Yenikapı Ruhu” mesajı da bunun içindir.
Erdoğan “CHP, Kılıçdaroğlu döneminde Yenikapı Ruhu’na iki üç hafta dayanabildi” diyerek Özgür Özel’e “Normalleşmemize tepki gösterenlere diren” mesajı vermektedir.
Özel (ve Özel’in normalleşme politikasını benimsediğini açıklayan İmamoğlu) “erken seçim” kartını hızla elinden çıkararak Erdoğan’ın oyun planını kolaylaştırmıştı. Oradan çıkıp kendi oyun planlarını oluşturabilmeleri için elbette geç değil.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mayıs 2024
Atlantik hukuku!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/05/2024
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Kerim Han’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkında tutuklama talebinde bulunması, İsrail kadar ABD’yi de zora soktu. Zira karar hem “Atlantik düzeni”nin ikiyüzlülüğünü resmediyor hem de o düzenin zayıfladığına işaret ediyor.
Nasıl mı? İnceleyelim:
Emperyalist-neofaşist ikili sıkıştı
UCM Başsavcısı Han’ın tutuklama talebinde bulunacağı bir süredir konuşuluyordu. Öyle ki 13 ABD senatörü yayınladığı bir mektupla UCM’yi “akrabalarınız dahil ABD’ye sokmayız” diye tehdit bile etmişti. Ancak tehditler sökmedi ve Başsavcı Han İsrail Başbakanı Netanyahu, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, Hamas yöneticileri İsmail Haniye, Yahya Sinvar ve İbrahim el-Masri hakkında tutuklama talebinde bulundu. Talebi UCM yargıçları karara bağlayacak.
ABD-İsrail ikilisi tutuklama talebinin ardından kırmızı alarma geçti. Çünkü Güney Afrika’nın İsrail’i soykırımcı olmakla suçlayarak Uluslararası Adalet Divanında açtığı ve kabul edilen davadan sonra bir de Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısının İsrail Başbakanı için tutuklama kararı talep etmesi, emperyalist-neofaşist ikili ABD ile İsrail’i dünya kamuoyu nezdinde mahkum ediyor. İkili bu nedenle üç koldan harekete geçti:
Han’ı arayan devlet başkanı
1) CNN televizyonunda Christiane Amanpour’un sorularını yanıtlayan Başsavcı Han çok önemli bir konuyu ifşa etti: “Bir devlet başkanı benimle konuştu ve ‘çok iyi biliyorsunuz ki bu mahkeme Afrika ve Putin gibi haydutlar için kurulmuştur’ dedi.”
O devlet başkanının sözleri, “Atlantik hukuku”nun gerçekte ne olduğunu ortaya koymuş oldu. Emperyalist düzen bu mahkemeleri, rakiplerine, kendinden olmayanlara, hedef aldıklarına karşı kullanılacak bir platform olarak görüyor. (Aslında uzun yıllar böyle de kullanabildiler ama artık bu tür ters kararların çıkabiliyor olması, çok kutupluluğun sonucudur.)
ABD’den mahkemeye yaptırım tehdidi
2) Yukarıda belirtmiştik, Başsavcı Han tutuklama talebinde bulunmasın diye 13 ABD senatörü bir tehdit mektubu yazmıştı. Senatörler Han’ın tutuklama talebinden sonra da doğrudan yaptırım kararı çıkarmaya yöneldiler.
ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesinde Cumhuriyetçilerin lideri olan Senatör James Risch, “UCM’nin bağımsız, meşru ve demokratik hukuk sistemine sahip ülkelerin işlerine burnunu soktuğunu” savunarak, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’den destek istedi. Blinken “partilerüstü bir zeminde sizlerle çalışmak istiyorum” diyerek destek sinyali verdi. 37 senatörün UCM’ye yaptırım içeren bir tasarıyı desteklediği belirtiliyor.
3) ABD-İsrail ikilisinin başvurduğu üçüncü yöntem ise dezenformasyon. Netanyahu, UCM Başsavcısı Han’ın tutuklama talebini “antisemitizm” olarak yaftalamaya çalıştı. 75 yıldır Nazilerin yaptığı soykırımın ve antisemitizmin rantını yiyen ve Filistinlilere karşı her kötülüklerini bu iki kavramın arkasına sığınarak yapan İsrail yönetimi, yine aynı yola başvurmuş oldu.
ABD Dışişleri Bakanı Blinken ise UCM’nin kararının Gazze’de ateşkesi zorlatıracağını söyledi! Tam bir emperyalist aldatmaca: Sanırsınız tam ateşkes yapılıyordu da UCM bozdu! Sanırsınız 8 aydır yapılmayan anlaşmayı UCM baltaladı!
Filistin kazanıyor
Kaç kez yazdım: Bu savaşın sonucu atılan bomba ve ölen sayısıyla ölçülmez. Stratejik düzlemde Filistin kazanıyor, İsrail kaybediyor. İşte bunun son kanıtı da dün geldi: Norveç, İrlanda ve İspanya hükümetleri Filistin Devletini tanıma kararı aldılar. 28 Mayıs’ta yürürlüğe girecek bu karar, Filistin açısından çok büyük bir kazanım olacak, devamı da gelecek.
Çok kutupluluk ile “küresel yönetişim sisteminde başlayan reformlar” dünyayı ezilenlerden yana adım adım değiştiriyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mayıs 2024
ABD-İsrail-İran üçgeninde son durum
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/05/2024
İsrail kabinesi, şimdi de “ertesi gün” krizi yaşıyor.
İsrail Savaş Kabinesi üyesi Benny Gantz, Gazze konusunda 8 Haziran’a kadar bir planı onaylamaması halinde partisinin hükümetten çekileceğini açıkladı. Düzenlediği basın toplantısında Gazze konusunda bir dizi talepte bulunan Gantz’ın tutumu, İsrail basını tarafından “Gantz’dan Netanyahu’ya tehdit” diye yorumlandı.
Gantz aynı zamanda Gazze’nin idaresi konusunda İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya karşı pozisyon alan İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’a destek açıklamıştı. Gallant’ın tutumu ise İsrail basını tarafından “Netahyahu’ya meydan okuma” diye yorumlandı.
Netanyahu-Gallant çatışması
Gallant, 15 Mayıs’ta düzenlediği basın toplantısında, Gazze’de bir askeri yönetim kurulmasına karşı çıkmış, bunu kabul etmeyeceğini ilan etmişti. Gallant “Ordunun planı tartışmaya açılmadı, daha da kötüsü yerine hiçbir alternatif getirilmedi” diyerek de Netanyahu’yu sıkıştırmıştı.
Netanyahu ise Gallant’a verdiği yanıtta “Hamas var olduğu sürece başka hiçbir aktör Gazze’yi yönetemeyecek, kesinlikle Filistin yönetimi değil” dedi. Netanyahu, Gazze konusunda bir “ertesi gün” tartışmasının “anlamsız” olduğunu savundu.
E. Genelkurmay Başkanı’ndan Bakan’a yumruk
İsrail kabinesinde krizli hâl bunlarla sınırlı değil. İsrail’in ırkçı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ile Savaş Kabinesi üyesi ve eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot da karşı karşıya geldi; üstelik iddiaya göre Eisenkot bir de yumruk salladı!
Kabine toplantısında Eisenkot, hükümeti “stratejik karar almamakla” suçladı ve bazı öneriler sıraladı. Ben-Gvir ise “sizi yeterince dinledik General” diyerek araya girdi. Eski Genelkurmay Başkanı bunun üzerinde “sözlerimi kesmeyi bırak” diyerek tepki gösterdi ve bakanın “sınırlarını aşmamasını” istedi.
Ardından ikili arasında süren söz düellosu, eski Genelkurmay Başkanı Eisenkot’un Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir’e “asker kaçağı” deyip, bir yumruk sallamasıyla iyice alevlendi.
Barak: Gazze savaşını kaybettik
Kabinedeki bu kriz ve üyeler arasındaki çatışma, elbette son tahlilde İsrail açısından işlerin iyi gitmemesi ile ilgilidir. Daha önce bu köşede bir kaç kez ifade ettim: Filistin kazanıyor, İsrail kaybediyor. Biliyorum, Gazze’deki yıkıma bakınca öyle görünmüyor ama strateji düzleminde gerçek budur.
Nitekim Eski Mossad Başkan Yardımcısı Ram Ben Barak da önceki gün benzer saptama yaptı: “Bu, hedefi olmayan bir savaş ve bunu açıkça kaybediyoruz. Uluslararası sahnede de kaybediyoruz. ABD ile ilişkilerimiz ciddi bozulmaya sahne oluyor. Gazze savaşını kaybettik ve İsrail ekonomisi çöküyor.”
Umman’da ABD-İran görüşmesi
Anımsayacaksınız, 7 Ekim’den sonra ABD bölgeye savaş gemileri gönderince, “ABD BOP’u tamamlayacak, İran’ı vuracak, Ortadoğu haritasını yeniden çizecek” yorumları yapılmış, ben de bu köşeden itiraz etmiştim. Tersine gemilerin saldırmak için değil, İsrail’i savunmak için geldiğini belirtmiştim.
Bu süreçte İran’ın İsrail’i ilk kez topraklarında vurması da dahil ABD-İsrail-İran üçgeninde pek çok karşılıklı vuruşma oldu. Ancak ABD son tahlilde hegemonyasındaki zayıflama nedeniyle meseleyi daha fazla tırmandırmaktan uzak duruyor.
Son durum mu? İsrail basınının yazdığına göre ABD ve İran heyetleri Umman’da gizli bir görüşme yaptılar. ABD heyetinde Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Ortadoğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü Brett McGurk ile İran Özel Temsilci Yardımcısı Abram Paley buluyor.
Yani ABD İran’la gerilimi tırmandırmayı değil, krizi yatıştırmayı ve uzlaşı aramayı zorunlu olarak tercih ediyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Mayıs 2024
Xi-Putin zirvesinin sonuçları
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/05/2024
Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping zirvesinden, tarihi önemdeki “Yeni Dönemde Kapsamlı Stratejik İşbirliği Ortaklığının Derinleştirilmesi Ortak Bildirisi” çıktı.
Bugün bu ortak bildiriyi inceleyelim:
Tehdit: ABD
Bildiri, öncelikle bir tehdit değerlendirmesi yapıyor. Sadece iki ülkeyi değil, tün dünyayı tehdit eden kuvvetin ABD olduğunu saptıyor.
İki lider, ABD’nin, “askeri üstünlük için stratejik dengeyi bozmaya çalıştığını” belirtiyor. Özellikle ABD’nin bunu “küresel füze savunma sistemi kurma” çabasıyla yerine getirmeye çalıştığına dikkat çekiyor.
ABD özellikle son dönemde Pasifik bölgesini hedef alan askeri hamleler başlatmıştı. Konuyu 13 Nisan 2024’te bu köşede “ABD Asya-Pasifik’i askeleştiriyor” başlığı altında işlemiştik: ABD’nin çeşitli ülkelerle ikili askeri işbirlikleri, Japonya’yla “ortak komuta yapısı” kurma adımı, Japonya ve Avustralya ile “ortak hava ve füze savunma ağı” kurma çabası, üçlü askeri tatbikatlar, USARPAC Komutanı Charles Flynn’in “bölgeye orta menzilli füze yerleştireceklerini” açıklaması vb.
Özetle ABD Çin’le hesaplaşmaya hazırlık olarak Pasifik’i askerileştiriyor, silahlandırıyor, cephe inşa ediyor.
Küresel Güney’in birliği ve gücü
Ortak bildiri ve liderlerin açıklamaları, bu tehdidin panzehirinin “çok kutupluluk” olduğuna işaret ediyor.
Xi Jinping ortak basın toplantısında, “Dünyanın çok kutupluluğa yönelik genel tarihi eğilimi izlemesi ortak stratejik tercihimiz” diyerek Çin ve Rusya’nın ortak hedefine işaret etti.
Kuşkusuz bunda yeni bir şey yok, iki lider de hem daha önceki ortak bildirilerinde, hem de tek tek açıklamalarında bu hedefi defalarca ilan etmişlerdi. Ancak bu seferki yeni ve çok önemli vurgu şu: Xi Jinping, Çin ve Rusya’nın “Küresel Güney’in birliğini ve gücünü tesis edeceğini” ilan etti.
BRICS’in rolü artacak
Peki zaten inşa olmakta olan “çok kutupluluğa” hangi mekanizmalarla ilerlenecek? Ya da Küresel Güney’in birliği ve gücü hangi mekanizmalarla tesis edilecek?
Putin’in önceki yazımda incelediğim Xinhua söyleşisinde de BRICS’e yeni dönemde özel bir rol verileceğine işaret ediliyordu. Nitekim Xi ve Putin’in ortak bildirisinden de o yönde kararlar çıktı.
– BRICS’in küresel meselelerdeki rolü artırılacak.
– BRICS, küresel gündemin şekillendirilmesine katkıda bulunacak.
– BRICS + platformu geliştirilecek.
– BRICS, küresel ticarette dolar yerine ulusal para birimlerinin kullanımını teşvik edecek.
Ortak bildiriye göre çok kutupluluk hedefine ilerlemede yararlanılacak diğer araçlar ise Avrasya Ekonomik Birliği ile Kuşak ve Yol İnisiyatifi. Ancak daha önemlisi, ortak bildiride bu iki mekanizmanın entegrasyonu hedefleniyor!
IMF’den ABD’ye tavsiye/uyarı
ABD’nin Çin ve Rusya’nın inşa etmekte olduğu Xi’nin ifadesiyle “yüksek karakterli ortaklık”tan ne kadar rahatsız olduğu ortada. Tam bu süreçte ticaret savaşı kapsamında Çin’e yönelik yeni yaptırım ve tarife yükseltme kararı alması buna işaret ediyor.
Ama daha önemlisi ise IMF’nin bu ABD hamlesine karşı yaptığı açıklamaydı. IMF Sözcüsü Julie Kozack, 1) ABD’nin Çin’den ithal edilen ürünlere tarife artırmasının açık kapı politikasına aykırı olduğunu, 2) ABD’nin açık ticaret politikalarını sürdürmesinin ülkeye daha iyi hizmet edeceğini ve 3) ABD ile Çin’in ticari gerilimleri çözmek için birlikte çalışması gerektiğini “tavsiye” etti.
IMF’den ABD’ye tavsiye/uyarı gelmesi bile dünyanın değişmekte olduğu gerçeğine işaret etmeye tek başına yeter aslında…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mayıs 2024
Mao-Stalin’den Xi-Putin’e
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/05/2024
Yeniden seçilen Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ilk yurtdışı ziyaretini Çin’e yapıyor. Nitekim yeniden seçilen Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping de ilk yurtdışı ziyaretini Rusya’ya yapmıştı.
Türkiye’de seçilenlerin ilk yurtdışı ziyaretini KKTC’ye yapması gibi örneklerden de görüleceği üzere, dünyada seçilenlerin ilk yurtdışı ziyaretini nereye yaptığı, ilişkilerinin derinliğini anlamak bakımından kritik önemdedir.
Gücün yeniden dağılımı
Xi ve Putin’in karşılıklı ilk ziyaretleri bana Frederick Kempe’nin saptamasını anımsattı. ABD’nin ünlü düşünce merkezlerinden Atlantik Konseyi’nin başkanı Kempe, Xi ve Putin’in 2022’deki o çok önemli “ortak bildirisini” analiz ettiği CNBC’deki yazısında, ikilinin “Mao ve Stalin’in ortaklığını aştığını” belirtmişti.
Kempe, o analizinde, Xi ve Putin’in ortak bildirisiyle “dünyada gücün yeniden dağılımına yönelik bir eğilimin ortaya çıktığını ilan ettiklerini” belirtmişti.
İşte o süreçteyiz: İki lider adım adım çok kutuplu dünyanın yeni düzenini inşa ediyorlar.
Çin ve Rusya’nın dedolarizasyonu
Putin, ziyareti öncesinde Çin’in Xinhua haber ajansının sorularına verdiği yanıtta yeni düzene işaret ediyor. “Adil bir çok kutuplu dünya düzeni inşa etmek için dış politika koordinasyonunu güçlendirmeye çalıştıklarını” ve “küresel yönetişim sisteminin reforme edilmesine katkıda bulunduklarını” belirtiyor.
Putin’in de ifade ettiği üzere, iki ülke, ilişkilerini “kapsamlı stratejik koordinasyon ortaklığı” olarak tanımlıyor. Zira Çin Halk Cumhuriyeti, ilkesel olarak Soğuk Savaş sürecine ait ilişki tanımlarına karşı çıkıyor; ittifak vb kavramları kullanmıyor.
Çin-Rusya ilişkilerinin bu derinliği, elbette ticaretlerine de yansıyor. Putin’in Xinhua söyleşisinde açıkladığı verilere göre, iki ülke beş yılda ticaretlerini ikiye katlamış durumdalar: 2019’da 111 milyar dolar olan ticaret hacmi, 2023’te 228 milyar dolara çıkmış durumda.
“Yeni düzeni” ve dedolarizasyonu anlamak bakımından da belirtelim: Putin ikili ticaretin yüzde 90’ının dolar yerine iki ülkenin ulusal parasıyla olduğunu belirterek, ticaret hacmini bir de o paralar cinsinden açıklıyor: 20 trilyon ruble ya da 1.6 trilyon yuan.
Neo-sömürgeci ABD
Peki neden ve neye karşı yeni düzen? Putin’in yanıtı net: Neo-sömürgeci yöntemlere başvuran ABD’ye ve düzenine karşı…
Putin, ABD ve müttefiklerini 1) medeniyet ve kültürel çeşitliliklere saygı duymamakla, 2) diğer uluslara kimlerle ilişkili kuracakları ya da kesecekleri konusunda baskı yapmakla, 3) diğer ulusların kendi kalkınma modellerini seçmelerine karşı çıkmakla, 4) diğer ülkelerin egemen çıkarlarını göz ardı etmekle, 5) diğer devletler pahasına refahlarını sağlamaya çalışmakla ve 6) bu amaçla neo-sömürge yöntemlere başvurmakla suçluyor.
Yeni düzenin aracı: BRICS
Putin’in Xinhua söyleşisinde “yeni düzen” inşasının aracı olarak önemle işaret ettiği platform ise BRICS…
Putin, birincisi, BRICS’in “uluslararası ilişkilerin daha demokratik, istikrarlı ve adil bir mimarisini teşvik edebilmesi” için kapasitesini geliştirmeye ve küresel ilişkilerde görünürlüğünü artırmaya çalıştıklarını söylüyor.
Putin, ikincisi Küresel Güney ve Doğu ülkelerinin, BRICS’i seslerini daha iyi duyurabilecekleri ve dikkate alınmalarını sağlayacakları bir platform olarak gördüklerini ifade ediyor.
Bitirirken “çok kutupluluk ne işe yarar” sorusuna BRICS üzerinden yanıt verelim: İlk kez BRICS üyesi Güney Afrika İsrail’i soykırımcı diye suçlayarak Uluslararası Adalet Divanı’na dava açtı. Ve Divan, ABD baskısını dengeleyebilen BRICS’in gücünün etkisiyle davayı kabul edebildi.
İşte “neo-sömürgecilerin düzeni” böyle böyle değişiyor…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mayıs 2024
Hem Amerikancı hem İsrail karşıtı olunmaz
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/05/2024
İsrail’in Gazze’deki soykırımı ABD’ye bile yük olmuş durumda. Öyle ki içerideki tepki nedeniyle Biden hükümeti İsrail “karşıtı” bazı adımlar attı: Örneğin -sonuca etkisi olmasa da- açıktan İsrail’in Refah saldırısına karşı çıktı. Örneğin İsrail’e karşı “kısmi” silah ambargosuna gidiyor. Örneğin Dışişleri raporunda İsrail’i hedef alan ifadeler var.
Ancak ABD yine de İsrail’i desteklemeyi ve yalnızlaşmaya gitse bile BM platformunda korumayı sürdürüyor. Peki neden?
Netanyahu Biden’ı neden dinlemiyor?
Sorumuzu şöyle de sorabiliriz: ABD açıktan İsrail’in Refah saldırısına karşı çıktığı halde Netanyahu hükümeti ABD’yi dinlemeyerek nasıl saldırıya başlayabiliyor? Bu sorunun dört yanıtı var:
1) Netanyahu, başkanı ne derse desin ABD’nin son tahlilde Ortadoğu’daki çıkarları gereği İsrail’i savunacağını biliyor.
2) ABD’de seçim yılı ve İsrail’e destek konusunda daha agresif politikalar izleyebilecek Trump’un yeniden başkan olması olası. Netanyahu bu nedenle ABD iç politikasına ve zamana oynuyor.
3) ABD başkanlık seçimleri demokratik bir seçim değildir; gerçekte en çok reklam fonunu kim buluyorsa o aday oluyor ve seçiliyor. Fon konusunda Yahudi lobisinin önemli bir etkisi var ve Netanyahu Kasım seçimi öncesinde bu karta dayanıyor.
4) Biden yönetiminin Refah itirazı, net bir itiraz değil zaten. Biden hem Amerikan kamuoyunun İsrail’e tepkisini hem de İsrail’e sırt dönmenin ABD içindeki maliyetini hesaplayarak denge kurmaya çalışıyor.
Herlz’in işaret ettiği ileri karakol
Sıraladığımız dört nedenin üçü ABD iç politikasını ilgilendiriyor ama işaret ettiğimiz ilk neden hem dış politikayı ilgilendiriyor hem de stratejik düzlemde öneme sahip.
Bu konuda kapsamlı analize gerek yok. Joe Biden, İsrail’in ABD için ne ifade ettiğini çok yalın ve çarpıcı bir şekilde zaten açıklamıştı: “Eğer İsrail olmasaydı, ABD bölgede kendi çıkarlarını korumak için bir İsrail yaratmak zorunda kalacaktı.” İsrail’in ABD için Ortadoğu’da “ileri karakol” olduğunu savunan Biden bu saptamasını senatör iken 1986’da yapmıştı ama başkan olarak 7 Ekim’den sonra da teyit etti.
Aslında “ileri karakol” lafını doğrudan kullanan bir başka isim zaten var: Siyasal Siyonizmin kurucusu, örgütçüsü ve İsrail devleti hedefinin mimarı olan Theodor Herzl, daha yola çıkarken Yahudi devletinin misyonunu “ileri karakol” olarak ilan etmişti. Ünlü Der Judenstaat (Yahudi Devleti) kitabında aynen şöyle diyordu: “Avrupa için biz, orada (Filistin) Asya’ya karşı korunma duvarının bir parçası, barbarlığa karşı uygarlığın ileri karakolu olabiliriz.” (Walter Hollstein, Filistin Sorunu, Yücel Yayınları, 1975, s. 69)
Küresel Güney faktörü
1917 Balfour Deklarasyonu ile hızlanan süreç, emperyalist İngiltere açısından 20. yüzyılın başında ne anlam ifade ediyorsa, II. Dünya Savaşı’nın ardından Ortadoğu’yu İngiltere’den “devralan” emperyalist ABD açısından da o anlamı ifade ediyordu. İsrail emperyalist İngiltere için de emperyalist ABD için de Ortadoğu’daki çıkarlarının ileri karakoldur.
Öyle olduğu için de ABD, Balfour Deklarasyonundan henüz 5 yıl sonra, 21 Eylül 1922 tarihinde Amerikan Kongresi’nin aldığı kararla Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmasını kabul etmiştir. Ardından 3 Aralık 1924 tarihinde İngiltere’nin Filistin üzerindeki mandasını tanıyan Amerika, İngiltere ile bununla ilgili bir anlaşma da imzalamıştır. Bu anlaşmanın 7. maddesi, İngiltere’nin manda rejiminde uyguladığı tüm kararları ABD’nin onayına sunmasını, dolayısıyla ABD’nin bundan sonra Filistin’de yaşanacak her türlü gelişmede söz sahibi olmasını içeriyordu. (Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları, Kronik, 1994, s.37)
Dolayısıyla emperyalist ABD için İsrail mutlaka korunması gereken bir karakoldur. Buradan hem Araplar hem de bölge ülkeleri için çıkacak sonuç ise şudur: İsrail’e geri adım attırabilmenin yolu ABD’ye karşı tutum almaktan geçer. 75 yıldır sonuç alınamamasının nedeni budur: Amerikancılık yaparak sahici bir İsrail karşıtlığı sürdürebilmek olası değildir.
Neyse ki şimdi bu açığı yükselen Küresel Güney kapatıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mayıs 2024
Filistin kazanıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/05/2024
7 Ekim 2023’ten bu yana önemle vurguluyorum: Asırlık İsrail-Filistin sorununun 7 Ekim 2023’te ortaya çıkan yeni aşamasını ve savaşı, atılan bomba sayısı ya da ölü sayısı ile ölçmek yanıltıcıdır. Çünkü Filistinliler, devletlerine kavuşabilmek için zaten “son Filistinli kalana kadar direnişi” seçmiştir.
Öyle olduğu için de Gazze’nin dümdüz edilmesine ve Gazze’de ölen Filistinlilerin sayısına bakarak “İsrail kazandı, Filistin kaybediyor” sonucu çıkarmak yanıltıcıdır; “İsrail kaybediyor, Filistin kazanıyor” sonucu ise şu nedenlerle doğrusudur:
Adım adım Filistin devleti
7 Ekim’den önce “Filistin devleti” konusu unutturulmuştu, “iki devletli çözüm” Aksa Tufanı ile küllerinden doğdu.
Son olarak AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Josep Borrell tarih vererek duyurdu: “İspanya, İrlanda ve bazı AB ülkeleri 21 Mayıs’ta Filistin’i devlet olarak tanıyacak.”
Çok kutuplu dünya şartlarında ve Küresel Güney’in basıncıyla başlayan dalga Avrupa’ya kadar ulaştı. Bu dalga önünde sonunda ABD’yi bu gerçeğe mecbur edecektir. ABD BM’de Filistin’in tanınmasını ne kadar veto ederse etsin, ne kadar geciktirirse geciktirsin, en sonunda tanımaya mecbur olacaktır.
Dolayısıyla Filistinlilerin bu temel hedefi açısından bakılınca, son tahlilde kazanmakta olan Filistin’dir.
İsrail kaybediyor
Ve İsrail de kaybetmektedir. Çünkü:
1) Geçen yüzyılda Hitler faşizminin zulmüne uğrayan, Nazilerin soykırımına uğrayan bir halkın devleti, ne vahim ki bu yüzyılda Gazze’de soykırım yapmaktadır. ABD Uluslararası Adalet Divanı’ndan İsrail’i soykırımcı ilan eden kararın çıkmasını ne kadar engellemeye çalışırsa çalışsın, dünya nezdinde İsrail devleti artık soykırımcıdır.
2) Aksa Tufanı’nın Netanyahu’ya cansuyu olduğu savunuluyordu. Tersine savaşın ortasında bile İsraillilerin yarısı tarafından istenmeyen ve meydanlarda, konutunun önünde sürekli protesto edilen bir siyasetçi konumuna geriledi. Siyasi ömrünü çoktan tamamlamış ve İsrail siyasi tarihine kara bir leke olarak geçmiş durumda. Cesedinin kaldırılması an meselesi…
3) Bir yandan da İsrail mahkemesi, savaşın ortasında bile Netanyahu’yla ilgili davayı sürdürme kararı aldı.
4) Diğer yandan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Netanyahu hakkında tutuklama emri çıkarması bekleniyor. ABD’li 12 Senatör, bu kararı engelleyebilmek için işi UCM görevlilerini bir mektupla tehdit etmeye kadar vardırdılar.
5) Kolombiya başta bazı ülkeler İsrail’le diplomatik ilişkilerini kestiler. AKP hükümeti bile kamuoyu baskısı nedeniyle aylar sonra İsrail’le ticareti kesmek zorunda kaldı. Kısacası İsrail dünyada gittikçe yalnızlaşıyor.
Yeni Ortadoğu düzeni
Avrupa’da 21 Mayıs’ta İspanya ve İrlanda ile başlayacak Filistin’i devlet olarak tanıma dalgası, kısa sürede Belçika, Slovenya, Malta ve Norveç ile yükselecek.
Bir yandan da Çin Halk Cumhuriyeti, Filistin devletinin tanınmasını kolaylaştırmak üzere “iki parçalılığa” son vermek için, Batı Şeria’yı yöneten El Fetih ile Gazze’yi yöneten Hamas’ı tek bir Filistin Ulusal Otoritesi altında uzlaştırmaya çalışıyor. İki heyetin Çin’in arabuluculuğunda Pekin’de yapılan ilk görüşmesi olumlu geçti.
Gidişatın “yeni Ortadoğu düzeni”ne evrildiği ortada. ABD bu tablo karşısında iki hamle arayışında:
1) Washington “ABD-Suudi Arabistan-İsrail üçlü anlaşması” ile “ileri karakoluna” güvence arıyor.
2) Irak’tan çekilme baskısı altındaki ABD, devamında Suriye’den de çekilmek zorunda kalacağını biliyor. O nedenle “boşluğunun kim tarafından nasıl doldurulacağı” üzerinde çalışıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Mayıs 2024
Kavala neyin anahtarı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/05/2024
AKP-MHP’nin 20 Temmuz darbesi ikliminde siyasi rehineye dönüştürdüğü Osman Kavala, şimdi de dışarıda para musluğunun açılabilmesinin ve içeride de siyaseti yumuşatmanın anahtarı haline getirilmiş durumda.
Bir yandan CHP yönetimi Özel-Erdoğan buluşmasına itirazları “Kavala’yı kurtaracağız” diyerek frenlemeye çalışıyor, bir yandan saray medyadaki kalemleri üzerinden “Kavala’yı bırakmanın siyasi maliyetini ölçme sondajı” yapıyor.
Çünkü konu hem AKP hem de Cumhur ittifakı içinde kırılma yaratacak önemde. Nitekim MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Kavala için “kamçılanan sipariş bir süreç ilerletilmektedir” diyerek tavrını koydu. Bunun ne kadar “kesin tavır” olduğu önümüzdeki süreçte netleşecektir.
Ama güncel siyaset açısından asıl ilginci ise Bahçeli’nin Özgür Özel’e söyledikleriydi: “Neymiş? CHP Genel Başkanı Avrupa Parlamentosu’nu ziyarete gittiğinde saati sorunca ‘sen önce Kavala’yı çıkar’ cevabı almış. Özel’in kolunda saat yok mu?”
İç siyasetin anahtarı
Bu sözlerinden yaklaşık iki saat sonra Bahçeli, Özel’i odasında ağırladı. Böylece Özel, Erdoğan’dan sonra Bahçeli ile de görüşmüş oldu.
Erdoğan’ın “Türkiye’nin yumuşamaya ihtiyacı var” demesinin ardından, ortağı Bahçeli de “Kutuplaşmak yerine kucaklaşmak lazım” dedi. Böylece ortaya şu sonuç çıkmış oldu: CHP 2. partiyken kutuplaşma, 1. partiyken kucaklaşma; 2. partiyken “Özgür efendi”, 1. partiyken “Özgür Bey”; 2. partiyken siyasette sertleşme, 1. partiyken siyasette yumuşama!
Bu bir hafta, önümüzdeki sürecin turnusolü olacak: 1 Mayıs’ta Özel’i Taksim’e sokmayan Erdoğan, 2 Mayıs’ta AKP Genel Merkezi’nde kabul etti. 7 Mayıs’ta Özel’i “dış güçler adına Kavala’yı kurtarma operatörü” ilan eden Bahçeli, iki saat sonra TBMM’deki odasında baş başa görüştü.
Başlıktaki soruya dönersek, böylece Kavala “Türk siyasetini yumuşatmanın” anahtarı haline getirilmiş oluyor.
Para musluğunun anahtarı
Ancak asıl önemlisi Kavala’nın “Batı finans kapitalinin musluğunun açılabilmesinin” anahtarı haline getirilmiş olmasıdır. Erdoğan–Şimşek programı, istenilen oranda dış kaynak sağlayamadı. Batı finans kapitali Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek’e “önce Kavala” diyor. Erdoğan, Şimşek’in ihtiyacı ve Bahçeli’nin itirazı arasında bir orta yol bulmaya çalışıyor. Saray, Özel’in birinci parti lideri olarak “erken seçim baskısı” uygulamak yerine Erdoğan ve Bahçeli’ye “gitmeyi” kabul eden tutumunu, şimdi o ortak yolu bulmada kolaylaştırıcı yapmaya çalışıyor.
Böylece herkes açısından kazan-kazan durumu oluşacak: Özel tabanına “Erdoğan’la görüştüm ama Kavala’yı da kurtardım” demiş olacak, Şimşek para musluklarını “bir parça” açtırabilmiş olacak, Erdoğan hem ağır ekonomi baskısından hem de birinci partinin erken seçim basıncından kurtulup zaman kazanmış olacak.
Bahçeli mi? AKP’nin gölgesinde olmak dışında seçeneği kalmadığı için günün sonunda ne kaybettiği pek kimsenin umurunda olmayacak.
Siyaset için hukuk
Adı geçen aktörler açısından bir kazan-kazan durumu olsa da ortada büyük bir kayıp var aslında. Aktörlerin siyasi kazanç haneleri dolsun diye hukuk ayaklar altına alınarak Kavala yıllarca içeride rehin tutuldu, şimdi para muslukları açılsın diye serbest bırakılacak. AKP-MHP “batıya boyun eğmeyiz” diyerek AİHM kararlarını uygulamazken, şimdi ABD dolarları için fiilen “ne hukuku” demiş olacaklar.
Devlet adamlığı, ulusal çıkarlar, hukuk, demokrasi, insan hakları… Hepsi “egemen sınıfın” ihtiyaçlarına göre eğilip bükülen aktör ve kavramlardır sonuçta.
Baksanıza, ben bu satırları yazarken, Marmara Üniversitesinde “İlgasının 100. Yılında Hilafet Çalıştayı” yapılıyordu ve açılışını da “Hilafetin İlgasının Tedaileri ve Boşluğu Doldurma Gayretleri” başlıklı konuşmasıyla CHP ve MHP’nin Erdoğan’a karşı cumhurbaşkanı adayı ilan ettikleri Ekmeleddin İhsanoğlu yapıyordu!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mayıs 2024
Çalkantı ve Dönüşüm
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/05/2024
Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in Fransa ziyareti, birkaç bakımdan kritik önemde. Birincisi Fransa AB ve özellikle NATO içinde “özerkçi” bir konumda. İkincisi Fransa, Çin’le ABD’den ayrı ilişki geliştirilmesini savunan Atlantik ülkelerinin başında geliyor. Üçüncüsü Fransa, ABD-İngiltere ikilisinin küresel siyasetlerinden son zamanlarda en fazla zarar gören ülkelerden biri. Dördüncüsü Fransa, AB içinde Almanya’yla liderlik yarışı yapmakta, ancak bu özellikle Ukrayna konusunda aktif tutum alma çabası içinde tehlikeli boyutlar kazanabilmektedir.
Bu dört özellik hem ABD ile Çin rekabetini, hem de bu rekabet eksenli olarak Atlantik dünyası içindeki çelişkileri ortaya koymaktadır. O nedenle Xi Jinping’in Çin-Fransa-AB üçlü zirvesinde yaptığı şu dünya tahlili, bugüne ve daha önemlisi yarına işaret etmektedir: “Dünya yeni bir ‘çalkantı ve dönüşüm’ evresine girdi.”
Le Figaro’daki makale
Xi Jinping’in Fransa ziyareti öncesinde ünlü Fransız gazetesi Le Figaro’ya yazdığı makale, dünyanın bu yeni evresinde Çin-Fransa ilişkisinin neden bir anahtar görevi görebileceğine işaret ediyordu aslında…
Xi Jinping, birincisi Fransa başta Avrupa’da bir çok ülkeyle üst düzeyde ilişki geliştireceklerini, ikincisi “küresel barış ve istikrar” için Fransa’yla işbirliğini geliştireceklerini belirtti makalesinde.
Özellikle Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un yakın zamandaki Çin ziyaretinin ardından bu kez Çin Cumhurbaşkanı Xi Jingping’in Fransa’yı ziyaret etmesi, ticaret rekabetinden Ukrayna krizine pek çok konuda Beijing-Brüksel hattında geniş bir işbirliği alanının potansiyeline işaret etmektedir.
Ukrayna’da barış, Filistin’de ateşkes
Nitekim Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen arasındaki üçlü zirvede de bu işbirliği alanının önemi ortaya konuldu.
Özetle Xi Jinping Ukrayna’da barış, Filistin’de kapsamlı ateşkes ve iki devletli çözüm ihtiyacına işaret etti.
Xi, Macron ve von der Leyen’e “Ukrayna’da çatışmanın yoğunlaşması ve yayılmasına birlikte karşı çıkmalı, barış görüşmeleri için uygun koşulları yaratarak uluslararası enerji ve gıda güvenliği ile sanayi ve tedarik zincirlerini güvenceye almalıyız” dedi.
Xi Jinping’in İsrail-Filistin sorunu için Fransa ve AB’ye sunduğu çözüm çerçevesini ise dört maddede özetleyebiliriz:
1) Acil görev: Kalıcı ateşkes.
2) Acil öncelik: İnsani yardım.
3) Sorundan çıkışın temel yolu: İki devletli çözüm.
4) Takvim ve yol haritasını belirleme aracı: Uluslararası barış konferansı.
Macron: Avrupa’nın geleceği Çin’le işbirliğine bağlı
Üçü zirvede Macron’un verdiği mesajlar da Xi’nin “çalkantı ve dönüşüm” tahliliyle örtüştü. “Bugün dünya çok sayıda sorunla karşı karşıya ve uluslararası durum kritik bir kırılma noktasında” diyen Macron, bu nedenle “Fransa ve AB’nin her zamankinden daha fazla Çin’le ilişkilerini geliştirmeye ihtiyacı olduğunu” belirtti ve ekledi: “Avrupa’nın geleceği buna bağlı.”
Çok doğru. Bu köşede uzun zamandır ve sıklıkla belirttiğimiz gibi AB’nin ABD’den özerk olabilmesi Çin’le işbirliğini geliştirmesine ve ekonomisini ABD’nin yaptırım baskısından kurtarabilmesinin yolu da ABD’den ayrı Çin’le ilişkilerini sürdürebilmesine bağlıdır. Özetle AB’nin bir küresel merkez olabilmesinin yolu Çin’le ilişkisini nasıl ele alacağına bağlıdır.
Avrupa, Çin’le ilişkisini geliştirirse güçlü bir geleceği, geliştiremezse zayıf geleceği olacaktır.
Çin ve Avrupa işbirliği ise dünyanın “çalkantı ve dönüşüm” evresini daha sorunsuz atlatmasını sağlayacaktır.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk Gazetesi
7 Mayıs 2024
Erdoğan’ın ‘yumuşama’ taktiği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/05/2024
AKP ve CHP genel başkanlarının 2 Mayıs buluşması, iki genel başkan tarafından da büyük memnuniyetle değerlendiriliyor. Erdoğan buluşmayı “siyasetin ihtiyacı olan yumuşama sürecinin başlangıcı” olarak yorumlarken, Özel de “Türkiye’de demokrasi açısından bir kilometre taşı” diyerek niteledi.
22 yılı bilmeyen biri için bu sözlerin bir inandırıcılığı olabilir ama 22 yıldır siyasette sertliği, kutuplaşmayı, kumpasları, darbe girişimlerini, cumhuriyetin ve laikliğin tasfiyesini, kişiye özel anayasa değişikliklerini, uyulmayan anayasa mahkemesi kararlarını, demokrasinin çoktan inilmiş bir tramvay olduğunu görmüş kişiler için bu nitelemeler elbette anlamsızdır, aldatmacadır.
Erdoğan’ın ihtiyacı
Erdoğan diyor ki: “Özgür Bey’e ilk fırsatta böyle bir ziyaretin karşılığını yapacağımı söyledim. Türkiye’nin, Türk siyasetinin buna ihtiyacı var. Ve ilk fırsatta da bu ziyareti gerçekleştirerek, Türkiye’de siyasetin yumuşama sürecini başlatalım istiyorum. Bu adımı da atacağız.”
Bırakın 22 yılı, daha 24 saat önce Anayasa’ya aykırı olarak işçi sınıfına ve CHP Genel Başkanına Taksim’i yasaklamış Erdoğan’ın sözleri bunlar…
22 yılı geçtik, 24 saat önceki tutumuyla örtüşen bir açıklama mı bu? Türk siyasetini bile isteye kutuplaştırmış, o kutuplaştırma üzerinden toplumun yarısını “ötekileştirmiş”, ötekileştirmeyi geçtim, terörist ilan etmiş bir Erdoğan’ın “Türk siyasetinin yumuşamaya ihtiyacı var” demesi gerçekçi mi sizce? Siyaseti başkası mı sertleştirdi?
Türk siyasetinin mi yoksa 31 Mart yenilgisi nedeniyle artık daha çok destek gereken yeni hedeflerin mi ihtiyacı var normalleşmeye, yumuşamaya? Daha net soralım: Erdoğan 22 yıl sonra seçim kaybettiği için ve bu nedenle “yeni anayasa” yapabilmeye ikna edilecek daha çok parti ve siyasi zemin gerektiği için mi “yumuşama süreci” istiyor?
Erdoğan’ın 400 formülü
Erdoğan başarılı bir taktisyen. Tabanı dolayısıyla CHP’nin “Erdoğan anayasası”na ikna edilemeyeceğini bilir. Ama asıl meselesinin CHP’yi ikna etmek olmadığını düşünüyorum. CHP’yi ikna etmeyi değil, “yumuşama sürecinde” CHP’nin “yeni anayasaya” muhalefetini yumuşatmayı, hatta CHP içinde ikilik çıkarmayı istiyor. Daha da somutlarsak, CHP’nin bir anayasa karşıtı cephe inşa etmemesini, sadece kendi adına pozisyon almasını sağlamaya çalışıyor. Böylece TBMM’de yeni anayasa için gerekli 400’ü bulacağını umuyor.
Nasılsa CHP’nin listesinden TBMM’ye girenler, daha kapıya bile varmadan Erdoğan’a “yeni anayasa için pazarlığa açık” olduklarını belirtmişlerdi. Nasılsa TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un DEM ziyaretinde verilen mesajlar “DEM’den anayasa sürecine katılım için yeşil ışık” şeklinde yorumlanıyor.
AKP’nin 268 oyu, AKP’nin küçük ortağı olmak dışında siyasette yeri kalmamış MHP’nin 50 oyu, masadan kalktığı anda erimeye başlamış olan İYİP’in 43 oyu ve taviz karşılığında yeşil ışığı sürdürebilecek DEM’in 61 oyu, ihtiyacı aşarak 422 oya ulaşıyor. 22 yılın bir bölümünde DEM’le, bir bölümünde MHP’yle ittifak kurabilmiş bir Erdoğan’ın ikisinden de aynı anda yararlanıp yararlanamayacağı, kuşkusuz bu denklemin en önemli bilinmeyeni.
Erdoğan’ın istediği zemin
Erdoğanizm, zamanı geldiğinde inilecek demokrasi tramvayında sallanan bir takıye bayrağıdır. Erdoğan o bayrağı sallayarak 22 yıl boyunca kendisine müttefik bulabildi. FETÖ’yü, liberalleri, PKK/HDP’yi, MHP’yi, ulusalcıları dönem dönem ve sıra sıra kullanabildi.
Hatta bu nedenle Erdoğan’ın 22 yıl boyunca aslında hiçbir zaman tek başına iktidar olamadığını bile söyleyebiliriz. Mutlaka bir kesime dayanarak, bir kesimi kullanarak iktidarını sürdürebildi.
Ve Erdoğan, partisinin birincilikten düştüğü 31 Mart’la birlikte siyasi hayatının en zayıf dönemine girmiş durumda. İşte böylesi bir durumda birinci partinin erken seçim istememesi ve anayasa planına karşı etkili bir cephe inşa etmekten uzak düşürülebilmesi, hatta içinde ikilik çıkması, Erdoğan’ın istediği siyasi zemindir. İşte yumuşama bu zemin içindir. O nedenle demokrasiyi inilecek tramvay gören ve çoktan inmiş biriyle görüşmeyi “demokrasi için kilometre taşı” sanmak, hatadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Mayıs 2024