Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Çatışma koridoru

Rusya açısından Ukrayna savışının bir yönü de Karadeniz’i “NATO gölü” yaptırmamaktı.

ABD, 2008’de Bükreş’teki NATO Zirvesinde Ukrayna’ya (ve Gürcistan’a) üyelik sözü vererek, hem Rusya’ya karada NATO komşuluğu sınırını artırmayı, hem de Karadeniz’de NATO sahilini artırmayı hedefledi. Türkiye, Bulgaristan ve Romanya dışında Ukrayna ve Gürcistan da NATO üyesi yapılabilirse, Karadeniz’e kıyısı olan 6 ülkeden 5’i NATO üyesi olmuş olacaktı.

Mesele budur; Ukrayna ve Gürcistan’daki “turuncu devrimler/darbeler” bu iki ülkeyi ABD stratejisine çapalamak, Rusya’nın müdahaleleri de ABD’nin kuşatmasını yarmak içindi…

Anglosakson planı

Rusya’nın Ukrayna’ya özel askeri operasyonuyla birlikte, ABD-İngiltere ikilisi açısından Karadeniz’e girebilmenin bir yolu, “tahıl sorunu”ydu. Batı medyası günlerce “Ukrayna buğdayı gidemediği için Afrika’da açlık yaşanıyor” yalanını çiğnedi.

Nitekim Tahıl Koridoru kurulduktan sonra da görüldü ki, Ukrayna buğdayı Afrika’dan çok Avrupa’ya gidiyordu. Son tablo şudur: Toplam tahılın yüzde 40’ı Avrupa’ya giderken, Afrika’ya yalnızca yüzde 12’si gidebilmişti (AA, 17.7.2023).

Sözde açlıkla mücadele için yapılan asıl Anglosakson plan şuydu: Ukrayna’dan çıkan tahıl yüklü gemilere, NATO üyesi ülkelerin savaş gemileri eşlik edecekti. Haliyle bu önce Montrö’nün delinmesi, Türkiye’nin savaşın tarafı olma tuzağına düşürülmesi ve NATO’nın Karadeniz’e girmesi demekti.

Tahıl Koridoru

O plan hayata geçemedi; Ankara ile Moskova arasındaki Montrö’yü koruma anlayış ortaklığı, yeni bir formül oluşturdu. Türkiye’nin arabuluculuğunda Rusya, Ukrayna ve BM, 22 Temmuz 2022’de ikiz anlaşmalar imzaladılar. Bu anlaşmalardan biri, Ukrayna buğdayının Tahıl Koridoru’ndan taşınması, diğeri de Rusya’nın tahıl ihracatının önündeki yaptırım kaynaklı engellerin kaldırılmasıydı.

Anlaşma’nın Ukrayna bölümü uygulandı ama Rusya bölümünde adım atılmadı. Buna rağmen 18 Kasım 2022’de 120 gün daha, 18 Mart 2023’te 60 gün daha ve 18 Mayıs’ta yeniden 60 gün daha uzatıldı. İkiz anlaşmaların Rusya’yla ilgili kısmında bir ilerleme olmadığı için, Moskova 18 Temmuz’da artık uzatmaya gitmeyeceğini açıkladı.

Tam bu süreçte, ABD’nin verdiği misket bombalarını da kullanan Ukrayna’nın Donbas’a saldırısı, Kırım Köprüsünü vurması, Erdoğan-Zelenski görüşmesi sonrası Nazi Azov Taburu komutanlarının iadesi gibi konular da Moskova’nın Tahıl Koridoru’nu sonlandırma kararı almasında olasılıkla etkili olmuştur.

‘AB kapısı’ aldatmacası

Erdoğan’ın NATO Zirvesinde Biden’le görüşmesinden sonra; 1) bunu Türk-Amerikan ilişkilerinde “yeni bir başlangıç” ilan etmesi, 2) Biden’ın talebini yerine getirerek İsveç’in NATO üyeliğini onaylaması, 3) Yunanistan Başbakanı Mitçotakis’le görüşerek “normalleşme” adımı atması, 4) AB’ye “uyum” mesajları vermesi, açık ki Erdoğan’ın dış politikasında yeni bir sürece işaret ediyor.

NATO’nun son kararlarından da anlaşıldığı üzere, ABD’nin Asya üzerine belirlediği “ilerleme hatlarından” biri Karadeniz. Erdoğan’ın Atlantik’e “tam uyum” işareti verdiği bu yeni süreçte, ABD yeniden Türkiye’ye Karadeniz baskısı uygulayacaktır.

Son Ukraynalı kalana kadar “uzun savaş” isteyen ABD, “Tahıl Koridoru”nu, “Çatışma Koridoru” yapmak isteyecektir.

Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki en sıcak ve yakıcı sorun şu anda budur. Dün Türkiye’yi Atlantik’e çıpalı tutmanın aracı yapılan “AB kapısı” aldatmacası, bu kez Atlantik’i Karadeniz’e sokmanın aracına dönüştürülmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Temmuz 2023

1 Yorum

Biden’ın kucağı

Erdoğan’ın yeni hükümetinin 50 günlük karnesine bakalım bugün…

Özetle 50 günde, ekonomide ve dış politikada, ABD stratejisine eklemlendiler. Ekonomide New York bankerlerine ve Londra tefecilerine (yeniden) bağlandılar; zira o bağ çeşitli nedenlerle bir ölçüde zayıflamıştı; Erdoğan o bağı Şimşek-Erkan ikilisi ile sağlamlaştırıyor.

Bu neoliberalizmin ipine daha çok sarılmak anlamına geliyor haliyle. Nitekim 50 günde yapılan zamlar, “zengini daha da zenginleştirme, yoksulu daha da yoksullaştırma” sonuçlu neoliberal ekonomi-politiğin en sert şekilde uygulanacağına işaret ediyor. (12 Eylül, 24 Ocak kararlarının uygulanabilmesinin sopasıydı, Şimşek-Erkan programının uygulanabilmesi de tek adam rejiminin rijitliğine bağlı olacak.)

Öyle ki zaten verginin vergisini ödediğimiz ülkemizde, vergiye zamlarla emekçilerin beli daha da bükülmüş olacak.

Ki neoliberalizmin felsefesinde zaten “vergi zammı”, iktidarın, büyük burjuvaziden servet ve rant vergisi almamak için, “vergiyi tabana yayma” adı altında halktan haraç almasının ve sistemin çarklarını zenginler lehine döndürebilmek için yoksulu daha da ezmesinin adıdır.

Biden istedi, Erdoğan yerine getirdi

Ekonominin rotasıyla dış politikanın rotası birbirine zıt olamaz. O nedenle ekonomide New York – Londra eksenine yeniden eklemlenmeyi, dış politikada ABD/NATO planlarına dahil olma izledi. Erdoğan, ettiği onca büyük sözlere rağmen, NATO Zirvesinde görüştüğü ABD Başkanı Biden’ı dinledi, isteğini yerine getirdi ve İsveç’in NATO üyeliğini onayladı.

Böylece NATO’da Rogers-Evren işbirliği, Biden-Erdoğan ile güncellendi.

Erdoğan’ın bu süreçte Türkiye’deki Nazi Azov Taburu askerlerini de Ukrayna’ya iade ettiğini, Rusya’nın buna tepki gösterdiğini ve Ankara’yı “anlaşmayı ihlal etmekle” suçladığını hatırlatalım.  

Diğer yandan Erdoğan’ın ABD’yle “yeni başlangıç” ilan ettikten sonra, Yunanistan’la da “normalleşme” işaretleri verdiğini, Mavi Vatan’ı unuttuğunu not edelim.

Ve tüm bu dönüş için de yine “AB kapısının” kullanıma sürüldüğünü işaret edelim.

Bunlardan hareketle de Atlantik medyasının durumu “Erdoğan rotayı yeniden Batı’ya çevirdi” diye yorumladığının altını çizelim.

Kucak tartışmasının sonucu

Evet, 50 günlük karne bu…

Oysa 50 günden önceki 50 günlük seçim süreci boyunca Erdoğan “üst akıl” diyordu, “dış mihraklar” diyordu, muhalefeti Biden’cı diye suçluyordu ve esas olarak güvenlik eksenli bir seçim hattı izleyerek sandıktan galip çıkıyordu.

Evet, iktidar cephesi 50 gün boyunca muhalefeti Londra tefecilerinin maşası ilan ettikten ve “Biden’ın kucağına oturmakla” suçladıktan sonra, ekonomiyi Londra tefecilerine eklemledi ve Biden’dan taktir alarak ABD planlarına dahil oldu!

İktidar cephesinin siyasi literatüre soktuğu bu yakışıksız kavram, yani “Biden’ın kucağı” sözü, kullanıla kullanıla tersine evrildi. Erdoğan-Şimşek-Erkan’ın neoliberal programı ve İsveç’in NATO üyeliğine onay, kucak tartışmasını da netleştirmiş oldu.

Umarım kavramı şehvetle kullanan siyasetçiler de, kavramı sosyal medyada küfür olarak kullanan seçmen de bu sonuçtan dersler çıkarır…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Temmuz 2023

Yorum bırakın

Sincian’da ‘milli dayanışmaya’ ABD sabotajı

CRI Türk Radyosu yorumcuları olarak dört gazeteci; Hasan Bögün, Kamil Erdoğdu, Gökhun Göçmen ve ben, Sincian Uygur Özerk Bölgesi Yönetiminin davetlisi olarak bir hafta boyunca Çin’deydik. Urumçi, Turfan ve Kaşgar kentlerini gezme, yerel yöneticilerle görüşme ve özellikle çarşı gezilerinde halkla temas fırsatı bulduk.

Sincian Uygur Özerk Bölge Yönetimi Sözcüsü ve Dış İlişkiler Ofisi Başkanı Xu Guixiang ile önemli bir söyleşi yaptık.

ABD-terör bağı

Sincian’da ilk terör saldırısı 1990 yılında başlamıştı ve 90’lar boyunca da artarak sürmüştü. 90’lar, SSCB’nin dağıldığı ve ABD’nin Orta Asya’ya yerleşmeye çalıştığı yıllardı. (Anımsayın, ABD, desteklediği terör örgütü Fethullah Gülen Cemaatini de o yıllarda, sözde “Türk okulları” adı altında bölgeye sokmuş ve okullardan mezunları Orta Asya devlet kurumlarına yerleştirerek bölgede Amerikancı bir etkinlik kurmaya çalışmıştı.)

ABD’nin Orta Asya’ya yerleşmeye çalışması ile Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’nde terör saldırıları başlaması arasında bir ilişki var mıydı, Xu ne düşünüyordu?

Sözcü Xu, değerlendirmemi paylaştığını söyledi; başka birkaç nedenle birlikte, ABD’nin Orta Asya’da varlık bulundurmaya çalışmasının da terörün nedenleri arasında olduğunu belirtti.

Önemle hatırlatayım: Çin’in tam da o yıllarda Rusya ve Orta Asya ülkeleriyle birlikte “terörle ortak mücadele” eksenli Şanghay İşbirliği Örgütü’nü kurması, zaten ABD’nin bu faaliyetlerini engelleme amaçlıydı.

Sözcü Xu’ya şu çelişkiyi de sordum: “ABD, Uygur Türklerinin Çin’den ayrılmasını ama zaten ayrı yaşayan Kıbrıs Türklerinin ise Rumlarla birlikte yaşamasını istiyor. Bu çelişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?”

Yanıtı kısa ve netti: “ABD kötü niyetli bir politika izliyor.

Sözcü Xu, “ABD’nin Sincian’da milli dayanışmayı sabote eden, milli uyumu çiğneyen ve barışı kaosa götürmek isteyen bir politika izlediğini” belirtti.

Terörle mücadelede dört ilke

Sincian’da son terör saldırısı 2017’deydi; dolayısıyla Çin’in terör sorununu önemli oranda çözdüğünü söyleyebiliriz.

Sözcü Xu, terörle mücadelede izledikleri yolun ilkelerini şu şekilde anlattı:

1) “Terörle mücadelede hukuka sıkıca bağlı kaldık; özellikle BM terörizmle mücadele ruhu çerçevesinde hareket ettik.”

2) “Terörle mücadele ederken insan haklarını korumaya özen gösterdik. Bu şekilde de terörle mücadelede halkın desteğini alabildik. Teröre darbe indirebilmenin en büyük gücü de budur.”

3) “Terörle mücadele boyunca halkın yaşam şartlarını geliştirmeye çalıştık. Bu da teröre darbe indirebilmenin önemli dayanağıdır.”

4) “Terörle mücadelede başarı için, terörün dinden faydalanmasını önlemeye çok dikkat ettik.”

Türkiye’ye dayanışma selamı

Özellikle bu son maddenin güçlü kanıtlarını da gördük. Urumçi İslam Enstitüsü Şeyhi Abdülrakib Tümniyaz ve Kaşgar İdgâh Cami İmamı Abbas Mehmed ile görüşmelerimizde, Hanefi-Sünni inancındaki Uygurların dini vecibelerini rahatlıkla yerine getirdiğini öğrendik.

Yaklaşık bin öğrenci, Urumçi İslam Enstitüsünde dört yıl yatılı olarak ve üç dille (Arapça, Uygurca, Çince) eğitim alıyor. (Sincian bölgesinde genel eğitim ise Uygurca ve Çince olarak iki dilli, kentteki trafik levhalarından tabelalara kadar her şey iki dilli ve Uygurca Çin parasında da yer alıyor.)

Öte yandan Sözcü Xu, Türkiye’nin de uzun yıllardır terörle mücadele ettiğini, teröre karşı güçlü dayanışmanın çok önemli olduğunu belirterek, Cumhuriyet gazetesi aracılığıyla Türk milletine dayanışma duygularını iletti.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Temmuz 2023

1 Yorum

Banliyö isyanının ekonomi-politiği

Polisin 17 yaşındaki Cezayir kökenli Nahel’i vurması, Fransa’da yeni bir isyana dönüştü. Yine öncekiler gibi, gençler, ırk ayrımına uğradıkları gerekçesiyle kamu kurumlarını, polis binalarını hedef alıyorlar.

Bu nedenle eylemleri “Fransa’daki ırkçılığa isyan” diye niteleyebiliriz. Polisin diğer ırklara karşı daha sert davrandığı, silah kullanma hakkını daha rahat kullandığı istatistiklerden de anlaşılıyor.

Banliyölerde yoksulluk

Bu isyan ne ilk ne de son olacak. Çünkü isyana zemin oluşturan temel sorun, Fransa’da gittikçe büyüyor ve derinleşiyor. O zemin Fransa’da “sosyal devleti” adım adım eriten neoliberalizmdir. Ve neoliberalizm en çok Fransa’daki banliyöleri vuruyor.

Banliyöler, Fransa’da II. Dünya Savaşı sonrasında, 1945-1975 arasında, kent çevrelerine yapılan toplu konutlar. Bu toplu konutlar aslında Fransa’nın orta sınıfı/tabakaları için yapılmış, ancak Cezayir savaşı sonrası yaşanan yüksek işsizlik ve ırksal gerilim gibi nedenlerle düşük gelirli göçmen topluluklarının mekanlarına dönüşmüş (Mustafa K. Erdemol, halktv, 1.7.2023).

Banliyöler Fransa’nın en yoksul yerleri… Banliyölerdeki işsizlik oranı, Fransa genelinin iki katı. Bazı banliyölerde işsizlik yüzde 40’lara kadar çıkıyor. Fransa genelinde yoksulluk sınırının altında yaşayanlar yüzde 14 iken bu oran banliyölerde yüzde 40’ı aşıyor (Ali Rıza Taşdelen, Aydınlık, 2.7.2023).

Fransız sömürgeciliğinin temel rolü

Banliyöler ve burada yaşayan yoksul Afrikalı ve Asyalılar, kuşkusuz Fransız sömürgeciliğinin sonucudur. Bu gerçek, diğer bütün gerçeklerden daha önemlidir ve birinci gerçektir.

Şundan; Fransız sömürgeciliğini “unutarak” ne Fransa’daki göçmen çokluğu anlaşılabilir ne de etki-tepki ilişkisinin bir yansıması olarak Fransız aşırı sağcılığı, ırkçılığı…

Ve elbette bu gerçek atlanarak yapılacak her çözümleme hatalı; haliyle o çözümlemeden çıkacak çözüm önerisi de sorunlu olacaktır.

Neoliberalizm ve sosyal devletin erimesi

İkinci büyük gerçek ise Fransa’da neoliberalizm ve onun sonucu olarak sosyal devletin erimesidir.

Bu erime Macron döneminde daha da arttı. 90’larda banliyölerde hâlâ sosyal devlet vardı. Banliyölerde işsizliği azaltmaya, gençleri topluma kazandırmaya çalışan pek çok dernek ve sosyal kurum vardı. Sosyal devletin araçları olan sosyal kurumlar, neoliberal politikaların sonucu olarak ödeneksizlik nedeniyle hizmet veremez oldu, eridi, kapandı…

Yani neoliberalizm banliyölerde sosyal devleti yok etti. Banliyölerde devlet sadece polis gücü şeklinde kaldı (Doç. Dr. Buket Türkmen, Cumhuriyet, 2.7.2023).

Örgütsüzlük

Özetle, Fransa’daki isyanlar sömürgecilik bakiyesi sorunların yatağında ve neoliberalizmin sosyal devleti öldürmesiyle oluşan siyasal ve sosyal zeminde ortaya çıkmaktadır.

Öncekiler de dahil bu haklı isyanların bir sonuç alamaması ve giderek orta tabakaları bile tepkisine neden olan yakıp yıkma yönü, kuşkusuz isyancıların örgütsüzlüğünden, örgütlü bir siyasal kuvvetin kılavuzluğunda gerçekçi bir hedefe sahip olmamasındandır.

Örgütlü güç eksikliği sorunu, bu ve benzeri her türlü “kendiliğinden” eylemlerin sorunudur zaten…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Temmuz 2023

Yorum bırakın

Göç konusunda Türkiye-Tunus farkı

Anımsarsınız, seçimden sonra İngiliz gazetesi TelegrafAvrupa, Erdoğan’ın zaferiyle rahat bir nefes aldı” demişti. Gazetenin Avrupa editörü James CrispBatılı liderlerin pek çoğu Erdoğan’ın seçilmesinden memnun. Çünkü bu koşullar altında, AB ile imzalanan göç anlaşması gözden geçirilmeyecek” demişti özetle (cumhuriyet.com.tr, 31.5.2023).

Bu değerlendirmeyi anımsatmamın nedeni AB üyesi Polonya’nın Cumhurbaşkanı Duda’nın AB’ye şu tepkisi: “AB Suriyeli göçmenleri kabul eden Türkiye’ye yardım etmek için milyarlarca avro harcarken, Ukrayna’dan milyonlarca göçmeni kabul eden Polonya’ya neden yardım etmek istemediklerini anlamıyorum” (Sputnik, 30 Haziran 2023).

O halde anlatalım:

Kişi başı 20 bin avro

Göç, AB’nin en önemli sorunlarının başında geliyor. AB ülkeleri bu sorun nedeniyle uzun zamandır müzakere yürütüyordu. O pazarlıklar sonuçlandı ve 8 Haziran’da, Polonya ve Macaristan’ın itirazına karşın nitelikli çoğunlukla alınan kararla, tüm AB ülkeleri yeni göç ve iltica kuralları üzerinde anlaştı.

Bu kurallar şöyle:

– Güvenli görülen ülkelerden gelen düzensiz göçmenler, AB üyesi ülkenin sınırını geçtikten sonra, buralarda kurulacak “ilk kabul merkezlerinde” iltica işleminden geçecek.

– İlk kabul merkezindeki iltica başvurusu 3 ay içinde sonuçlandırılacak, kabul edilmeyenler hızla ülkelerine gönderilecek.

Sığınmacıları kabul etmeyen üye ülkeler, kişi başına ev sahipliği yapan ülkelere 20 bin avro ödeyecek.

– Yılda ilk etapta en fazla 30 bin sığınmacı kabul edilecek.

– Sığınmacıların başvurusunun değerlendirilmesi için üst sınır 6 ay olacak.

AB’den Tunus’a para teklifi

Karara karşı çıkan Polonya ise hem AB’nin göç politikasını eleştirdi hem de Almanya’nın “dayanışma” çağrısına tepki gösterdi. Parlamentoda konuşan Polonya Başbakanı Morawiecki “Bize II. Dünya Savaşı tazminatı ödemesi gereken Almanya, bizi dayanışmaya çağırma cüretini göstermemelidir” dedi (Sputnik, 15.6.2023).

Bu arada AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, beraberinde İtalya ve Hollanda başbakanlarıyla Tunus’u ziyaret etti ve “göçle mücadele” konusunu görüştü. Fransa İçişleri Bakanı Gerald Darmanin, göçmenlerin Avrupa kıyısına ulaşmaması için Tunus’a para teklif edeceklerini açıkladı.

AB heyetinin ve Fransa’nın o açıklamasının ardından, Fransa ve Almanya İçişleri Bakanları Tunus’u ziyaret ettiler. Ancak Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said net bir şekilde muhataplarına “Avrupa sınırlarının bekçiliğini yapmayacağız” dedi (Xinhua, 20.6.2023).

“Tampon Ülke”

Evet, Tunus Avrupa sınırlarının bekçiliğini kabul etmedi ama ne acı ki AKP iktidarı etti.

AKP hükümetinin AB’yle fon karşılığı imzaladığı “Geri Kabul Anlaşması” ile Türkiye “göçmen deposu” yapıldı, Avrupa’nın “tamponu” haline getirildi. (Ayrıntılar için bkz. Tampon Ülke, Kırmızı Kedi, 2021).

Dönemin Başbakanı Binali Yıldırım 2016’da “Türkiye olmasa mülteciler Avrupa’yı istila edecek” diyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan da 2019’da yaptığı açıklamada, “Avrupa’nın huzurunu, 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlıyordu.

“Avrupa’nın istilasını önleyen”, “Avrupa’nın huzurunu düşünen” Erdoğan’ın seçim zaferiyle Avrupalı liderler rahat bir nefes almasın da, kim alsın!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Temmuz 2023

1 Yorum

Kamu ordusu – şirket ordusu

Derin çözümlemelere gerek yok: Şirket ordusu, mermisi yeterli gelmediği için cepheyi terk edebilir ama kamu ordusu, eksik mermiyle cephede savaşı sürdürür.

Wagner meselesinin özü budur ve diğer tüm konular, çelişmeler, iç mücadeleler bu özün altındadır.

Sorunun kısa özeti de şudur: Şirket ordusu, özel ordu, özelleştirilmiş silahlı taşeron şirketi vb adına ne derseniz deyin, Wagner, Afrika’daki “başarılı” operasyonlarından sonra, gerçek bir cephe savaşında, zor karşısında “cephane yok, destek yok” diye sürekli şikâyet eden bir konuma geriledi. Geriledikçe de “özel çıkarı” gereği, başına buyruk hareket etmeye ve cephede sorun olmaya başladı.

İsyan ve sürgün

Rusya Savunma Bakanlığı, cephedeki bu iki başlılığa son vermek ve savaşın doğası gereği tek komuta sistemi ve hiyerarşisi içinde hareket edilmesi için, “özel yapıların” 1 Temmuz’a kadar kendisiyle sözleşme imzalaması şartı getirdi. Böylece Rus Genelkurmayı, Wagner üzerinde kontrol elde edebilecekti.

İşte Wagner CEO’su Prigojin’in silahlı ayaklanmasının nedeni ve kısa öyküsü budur; ancak Putin ve Kremlin için alınacak derslerle doludur!

Prigojin’in ilan ettiği gibi 25 bin paralı askerin Moskova’ya girmesi ve Kremlin’de “kafa koparması” elbette mümkün değildi ve Putin “ihanet” demesine rağmen Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko’nun arabuluculuğunda Prigojin’in Belarus’a sürgüne gitmesini ve Wagner askerlerinin de cepheye dönmesini “şimdilik” kabul etti.

Şimdilik diyoruz, zira isyan da isyanı bastırma iradesi de aslında askıda; Wagner gibi özel yapılar, isyan dahil her türlü riske gebedir ve kamu gücü de öyle ya da böyle bu tür isyanları ezmek zorunda kalacaktır.

Tek ordu, tek devlet

Şirket orduları, son 20 yılda ortaya çıktı; ABD’nin Blackwater’ı, Rusya’nın Wagner’i…

Modern devlet kavramının sloganıdır: Tek devlet, tek millet, tek dil. Aslında modern devletin en temel sloganı “tek ordu”dur fiilen; çünkü “tek ordu” varsa, tek devlet, tek millet olur.

Modern devletin en önemli özelliği “şiddet kullanma tekeline” sahip olmasıdır. Bu paylaşılmaz, çünkü iki ordunun varlığı, iki siyasi merkez ve iki statü olur en sonunda.

Kamu/milli ordular, tarih sahnesine Napolyon’un ordusuyla girdi; Fransız devriminin sonucudur ve ulusal devlet inşasının yoludur. Ulusal/milli devletlerin ulusal/milli orduları olur, daha doğrusu ve çoğunlukla ulusal/milli ordular ulusal/milli devletler inşa ederler.

Ulusal devlete yurttaşlık bağıyla bağlı her fert, belli bir yaşta ulusal ordunun parçası olur. Modern devletin ve ulusal ordunun bu özelliği, özellikle son 20 yılda iki şekilde aşındırıldı: Özelleştirilmiş güvenlik şirketleri ve parasını vererek yapılmayan askerlik hizmeti!

Paralı askerlik sorunu

Bu kuramsal çerçeveden Wagner’in silahlı isyan pratiğine bakarsak:

1) Şirket orduları, ulusal ordularının hiyerarşisinin dışındaki konumlarıyla, cephe savaşlarında (en sonunda) sorun olurlar.

2) Şirket orduları, ulusal orduların dışında ve ona paralel bir yapıdır; devletin şiddet kullanma tekeline ortak olarak, uzun vadede bu en önemli devlet olma özelliğini zayıflatırlar.

3) Ulusal ordudan ayrı bir başka ordu; önce güç merkezi olur, siyasi merkez olma eğilimi taşır; bu nedenle de zamanla devlet içinde devlet olmaya çalışır.

4) Paralı ordular, kamuya değil sermayeye bağlıdırlar; bu da tarih boyunca ve modern devletten de önce savaşın en önemli sorunu olmuş; saf değiştiren paralı askerlerin tarihi, tarihin akışını değiştirmiştir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Haziran 2023

1 Yorum

Filistin, Çin’in stratejik ortağı

Çin’in başkenti Beijing, geçen hafta önemli bir diplomasi hamlesine daha sahne oldu. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile çok önemli bir görüşme yaptı.

Xi, konuğunu, “Siz, bu yıl Çin’in ağırladığı ilk Arap ülkesi liderisiniz. Bu, Çin-Filistin ilişkilerinin yüksek seviyeli olduğunu yeterince yansıtıyor” diyerek karşıladı (CRI Türk, 14.6.2023).

İki lider, stratejik ortaklık ilan ederek, “Çin Halk Cumhuriyeti ve Filistin Devleti Arasında Stratejik Ortak İlişkilerin Kurulmasına İlişkin Ortak Açıklama” yayınladılar.

Çin’in 3 maddelik barış planı

Bir diğer önemli konu ise Çin’in Ortadoğu’da izlediği barışçı rolü öven Abbas’ın Xi’den Filistin-İsrail meselesinde de arabuluculuk yapmasını istemesiydi. Filistin böylece, bugüne kadarki barış görüşmelerinin aracısı olan ABD’yi fiilen dışlamış oldu.

Çin daha önceki yıllarda da İsrail ile Filistin arasında arabuluculuk yapmak istemiş ama gerçekleşmemişti. Ancak 2023’te şartlar değişmiş durumda. Bir kere artık Çin’in İran ile Suudi Arabistan’ı barıştırdığı şartlar var Ortadoğu’da; ayrıca Küresel Güvenlik İnisiyatifi ilan ederek küresel sorunlarda barış arayan güçlü bir Çin var dünyada…

Xi, soruna “adil çözüm” için 3 öneri açıkladı:

1) Filistin sorununu çözecek tek yol, 1967 yılında belirlenen sınırlar temelinde, başkentin Doğu Kudüs olduğu ve tam egemenliğe sahip bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasıdır.

2) Filistin’in ekonomik gereksinimleri ve halkın yaşamına ilişkin talepleri güvence altına alınmalı. Uluslararası toplum Filistin’e yönelik kalkınma destekleri ve insani yardımları artırmalıdır.

3) Barış görüşmelerinin doğru yönüne sadık kalınmalı.

Kuşak ve Yol’da barış

Filistin-İsrail sorununa çözüm getirmek kısa vadede mümkün değil. Ama bu meseleyi çözme yolunda en azından bir diyalog süreci başlatabilmek Çin açısından önemli.

Çünkü Çin’in temel Ortadoğu hedefi, Kuşak ve Yol kapsamında enerji kaynaklarının ve ticaret yollarının güvenliğidir. Çin bu nedenle sorunlara barış ya da en azından barışı arayan diyalog istemektedir.

Kuşak ve Yol – Büyük Avrasya Ortaklığı (Kırmızı Kedi, 2022) kitabımda ele aldığım üç tezden biri de buydu: “Kuşak ve Yol İnisiyatifi, ‘birlikte kalkınma’ eksenli olarak rotaları üzerindeki sorunları çözecek, komşuluk ilişkilerini geliştirecek ve bölgesel barış projelerini hayata geçirecektir.

Suudi Arabistan ABD’ye kulak tıkadı

Konu bağlamında çok önemli bir tutuma da işaret edelim. 12 Haziran’da bu köşede “Çok kutupluluğun dönüştürdüğü Ortadoğu” başlığıyla ele aldığımız örneklere de eklenmelidir:

Geçen hafta Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da Çin-Arap İş Konferansı vardı. 10 milyar dolarlık 30 yatırım anlaşmasının imzalandığı konferansta, gazeteciler Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Salman’a, ABD’nin Çin-Suudi ilişkilerine dair yaptığı eleştirileri sordular. Prens bin Salman’ın yanıtı yeni dönemin daha iyi anlaşılmasını kolaylaştıracak netlikteydi: “ABD’nin eleştirilerini tamamen görmezden geliyorum” (Harici, 13.6.2023).

Suudi Bakan’ın gerekçesi önemliydi: “Bugün Çin’in liderliği ele geçirdiği ve liderliği sürdürmeye devam edeceği gerçeğini anladık. Çin ile rekabet etmek zorunda değiliz, Çin ile işbirliği yapmak zorundayız. Suudi Arabistan, sıfır toplamlı oyun denilen şeye girmek zorunda değil. Çok fazla küresel fırsat olduğuna inanıyoruz.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Haziran 2023

Yorum bırakın

Kara tokat

Çad askerlerinin, Fransız askerlerinin silahlarına el koyup diz çöktürdüğü o tarihi fotoğrafı ve videosunu görmüşsünüzdür (cumhuriyet.com.tr, 19.6.2023).

Ne çok şey anlatıyor o kare…

Sömürgeci Batı’nın “efendiliğinin” sonunun geldiğini, Afrika kıtasında kalan son askerlerin de sıra sıra kovulduğunu, çok kutuplu dünyanın inşa olduğunu, “küresel Güney”in ayağa kalktığını gösteriyor o kare…

O kare, Afrika’nın “beyaz efendi”ye, “kara tokat”ı olarak insanlık arşivine giriyor

Hesaplaşma günü

Sadece Çad’ın kara tokatı değil elbette, bakın listede neler var:

– Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun Fransa ile ters düşmemek için Cezayir milli marşından kaldırılan bölümün yeniden eklenmesine karar verdi (cumhuriyet.com.tr, 13.6.2023).

Cezayir Milli Marşı’na yeniden eklenecek o bölüm şöyle: “Ey Fransa, sitem zamanı sona erdi. Ve biz onu bir kitabın sona erdiği gibi sona erdirdik. Ey Fransa, bugün hesaplaşma günüdür, öyleyse cevabımızı almaya hazırlan!

Fransa Afrika’dan kovuluyor

– Orta Afrika Cumhuriyeti, 13 Ağustos 1960’tan bu yana Fransız büyükelçilerine verilen “daimi duayen büyükelçi” unvanını kaldırdı (AA, 10.10.2022).

– Fransa Genelkurmay Başkanlığı, Fransa’nın Orta Afrika Cumhuriyeti (OAC) topraklarındaki son askeri birliğini çektiğini açıkladı (cumhuriyet.com.tr, 15.12.2022).

– Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın “Afrika’ya müdahale projesi Fransafrik’in bittiğini açıkladı (Sputnik, 2.3.2023).

“ABD Afrika’ya demokrasi öğretemez”

– Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Bürksel’de düzenlenen AB – Afrika zirvesinde Avrupa’ya seslendi: “Afrika ülkelerinin yağmalanan servetini iade edin” (TRT Haber, 18.2.2022).

– ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Çin ve Rusya’nın artan etkisini dengelemek üzere Afrika’ya yaptığı ziyaret, Afrika liderlerinin serp tepkisine sahne oldu. Afrikalı liderler, “ABD bize demokrasi öğretemez” dediler (cumhuriyet.com.tr, 4.4.2023).

Afrika’nın barış girişimi

En önemlisi ise Afrikalı liderlerin, Ukrayna-Rusya savaşı 10 maddelik bir barış planı ile bu hafta Kiev ve Moskova’yı ziyaret etmesiydi.

Afrikalı liderler heyeti adına açıklama yapan Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, inisiyatifi, Afrikalı liderlerin ilk defa kıta dışına çıkarak arabuluculuk yapmasından ötürü “tarihi” olarak nitelendirdi (Sputnik, 19.6.2023).

Ramaphosa’nın açıklamasındaki bir diğer vurgu ise bir başka tarihe dikkat çekiyordu. Afrikalı lider, savaşın diplomatik yollarla çözümü için sürdürecekleri çabanın “Bağlantısızlar Hareketi”nin kuruluş ilkeleri doğrultusunda olduğunu belirtiyordu.

Güney, BRICS’te birleşiyor

Özetle, Afrika ayağa kalkıyor…

Bunu bir bütün olarak, Güney Amerika’nın, Afrika’nın, Asya’nın, yani “küresel Güney”in topluca ayağa kalkışı olarak değerlendirebiliriz.

Çok kutuplu/merkezli dünyanın inşa olduğu şartlarda, şimdi Güney ülkeleri BRICS’te birleşiyor…

Yakında BRICS ortak parası, BRICS ödeme sistemi vb uygulamaların hayata geçmesiyle, doların saltanatı da yıkılmaya başlamış olacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Haziran 2023

1 Yorum

CHP’nin ‘dönüşüm’ sorunu

Değişim ve yenilenme genellikle iyidir ama bu, her değişimin ve her yeninin, mutlaka iyi olduğu anlamına gelmez.

Değişim ileriye doğru ise iyidir ve gelişim demektir. Ancak değişim geriye doğruysa, iyi değildir; hatta geriledikçe dönüşür, başkalaşır…

Sonuç değil neden-sonuç önemli

Seçim yenilgisi nedeniyle “CHP’de değişim” konuşuluyor. Ancak ne yazık ki değişim sadece isimler üzerinden konuşuluyor.

Oysa isimlerden ziyade olaylar, hatta fikirler, dolayısıyla program konuşulmalı.

İsimler elbette önemli ama CHP’nin esas sorunu “dönüşüm” sorunudur. Atatürk’ün devrimci CHP’sinin nasıl dönüşüm geçirdiği, gericilikle nasıl uzlaştığı ve en sonunda Türkiye’yi nasıl siyasal İslamcılığa teslim ettiği, CHP üyelerinin asıl üzerinde durması gereken konudur.

Kuşkusuz bu sınıfsal analizler gerektirir. (Öyle olunca “kırsaldan oy alınmaması” seçim sonucunun bir bahanesi olmaktan çıkar, sınıfsal ayıp olarak tartışılır!)

Özetle, muhasebeler, sadece sonuçlar üzerinden değil, neden-sonuçlar üzerinden yapıldığında anlamlıdır ve ileriye taşır.

Neo-neoliberalizm!

Dünyanın ve Türkiye’nin önünde çok ciddi bir problem var: Neoliberal sistem çöküş işaretleri veriyor.

Bu köşede incelemiştik, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan bile “neoliberalizm yenildi” saptaması yapıyor (Cumhuriyet, 4.5.2023).

Kuşkusuz kapitalistler, yenilginin panzehrini yine kapitalizmin içinde ararlar…

Sullivan da öyle yapıyor; çareyi neoliberalizmi yenilemekte görüyor: Bir nevi Neo-neoliberalizm yani!

Mümkün mü? Neo-neoliberalizm elbette mümkün ama çare değil, panzehir değil.

Türkiye’nin önündeki fırsat

Bizim için asıl mesele Türkiye’nin ne yapacağı elbette…

AKP’nin ne yapacağı görülüyor; Mehmet Şimşek- Hafize Gaye Erkan ikilisinin ekonomi-politiği, neoliberalizmin devamıdır.

Peki CHP ne yapmalı?

İşte isimleri değil, bunu tartışmalı CHP öncelikle…

Çünkü dünyanın önünde kapitalizmin yenilgisine karşın bir seçenek ve fırsat duruyor. Aynı seçenek ve fırsat, elbette Türkiye’nin de önündedir:

1) Kamuculuk.

2) Dolarsızlaşma ya da de-dolarizasyon.

Program kendi ismini bulur

Evet, CHP isim değil program tartışmalıdır.

CHP, Asya’nın, Afrika’nın, Güney Amerika’nın tartıştığı kamuculuğu ve dolarsızlaşmayı tartışmalıdır:

Bunu Türkiye’yi 500 milyar dolar borçtan kurtarmanın yolu olarak tartışmalıdır.

Bunu, çalışanları, yarısına yaygınlaşmış asgari ücret utancından kurtarmanın aracı olarak tartışmalıdır.

Bunu, tarımı endüstriyel tarım olarak yeniden ayağa kaldırmanın yöntemi olarak tartışmalıdır.

Bunu, kamu iktisadi kurumları yeniden inşa etmenin zemini olarak tartışmalıdır.

Bunu, zengini büyüten büyümenin değil, yoksulu ve emeği gözeten planlı kalkınmanın işleyişi olarak tartışmalıdır.

Devrimci barut köklerde

Program düzeyinde değişim, isim düzeyinde değişimi getirecektir zaten.

İhtiyaç, devrimci baruttur öncelikle ve o da köklerdedir; Şinasi’de, Namık Kemal’de, Mustafa Kemal’de…

Ha, “dönüşmüş” CHP bunu başarabilir mi, tartışmalı tabii ki…

Ama tartışılmaz olan şudur: Kamuculuk Türkiye’nin ihtiyacıdır ve o ihtiyaç kendi partisini bulur/doğurur ve iktidar yapar en sonunda.

Sosyalistlerin ve Kemalistlerin ittifakı, devrimci cumhuriyeti mutlaka inşa edecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Haziran 2023

3 Yorum

Dervişizm

Seçim süreci boyunca pek çok kez yazdık: İki seçenek arasında birincisi ekonomi-politik açıdan, ikincisi de dış politika bakımından temelde fark yok; iki seçenek de neoliberal ekonomi programı uygulayacak, iki seçenek de NATO’cu…

Somutlarsak, Millet İttifakı’nın ekonomistleri olarak örneğin Ali Babacan ya da Faik Öztrak ile Cumhur İttifakı’nın ekonomiyi teslim ettiği Mehmet Şimşek arasında renk farkı yok, ton farkı var.

Nitekim üç ismi de program düzeyinde Kemal Derviş parantezine alabiliriz. AKP’nin CHP’li Kemal Derviş’in programını devralarak uygulaması bile bu benzeşmenin göstergesidir.

Özetle, Kemal Derviş programı 23 yıldır iktidardır ve Dervişizm Cumhur İttifakı’nın da Millet İttifakı’nın da ekonomi-politiğinin adıdır.

“Yeni CHP” eşittir “eski AKP”

Aslında ideolojik plandaki bu benzeşme halini, yakın dönemdeki iki örnek uygulamada net şekilde gördük: Anımsayacaksınız, iki örneği de iki ayrı yazıda eleştirmiştik.

İlki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Biz hangi yanlışları terk ettiysek, artık Saray tam odur” sözleriydi. Bu sözler şu anlama geliyordu: CHP yenilenmiş “eski AKP” olmuş, AKP de yenilenmiş “eski CHP” olmuştur.

İkinci örnek de seçim cepheleşmesiydi ve bu köşede “karşıtların yan yana, benzerlerin karşı karşıya gelebildiği bir gevşek cepheleşme” diye tarif etmiştik. Her iki tarafta da siyasal İslamcılar, her iki tarafta da milliyetçiler yer alabildi. Hatta daha ilginci, ilk turun üçüncü gelen ittifakı, ikinci turda ikiye bölünüp ayrı ayrı seçenekleri destekleyebildi.

Ve taze örnek: CHP’li Abdüllatif Şener, Kılıçdaroğlu’na oy vermediğini açıkladı! “Yeni CHP”li Şener, zaten “eski AKP”nin kurucusuydu.

Özetle bu tablo bile seçenekler arasında renk değil, sadece ton farkı olduğunu resmetmektedir.

Derviş-Şimşek benzerliği

Daha ilginci de şudur: Erdoğan’ın ekonomiyi teslim ettiği Mehmet Şimşek, aslında daha önce Ali Babacanlarla birlikte hareket etmişti ancak DEVA’ya katılmamıştı. Yani karar değiştirmese ve Millet İttifakı seçimi kazansa, belki de yine ekonomi dümenine geçecekti.

Buna siyasette “benzerlerin benzer davranışları” yasası da diyebiliriz. Dünya Bankası Başkan Yardımcıyken Türkiye’ye gelip ekonominin dümenine geçen Kemal Derviş, anımsayın, önce DSP’yi bölme operasyonunda İsmail Cemlerle hareket etmiş ama kurulan YTP’ye katılmayıp, gidip CHP’ye üye olmuştu.

“IMF’siz IMF programı”

Özetle, hepsi aynıdır, neoliberalizmin pratisyenleridir: Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan, Kemal Derviş’in izleyicileridir…

Daha da somutlarsak, İngiliz vatandaşı Mehmet Şimşek Londra tefecilerinin, CFR üyesi Hafize Gaye Erkan da New York bankerlerinin temsilcisidir.

AKP dönemlerinde adı değişse de, temelde ekonomi programı aynıdır: Şimşek-Erkan ikilisi, Erdoğanizmin oluşturduğu programdaki sapmayı düzeltmeye geldiler; Erdoğan’ın “Hazine ve Maliye Bakanımızın Merkez Bankası’yla atacağı adımları kabullendik” sözü bile bu gerçeğin ifadesidir.

Nitekim kamucu iktisatçılarımızdan Prof. Dr. Aziz Konukman, bunu “IMF’siz IMF programı” diye nitelemiştir (gazetebilim.com.tr, 8.6.2023).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Haziran 2023

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın