Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
ABD’nin ‘iki cephe’ çıkmazı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/12/2023
Emperyalist ABD iki cephede birden savaşıyor: Ukrayna ve İsrail.
Ukrayna’da aslında Ukrayna ile Rusya değil, ABD/NATO ile Rusya savaşıyor. İsrail’de aslında sadece İsrail ile Filistin savaşmıyor, aynı zamanda ABD-İngiltere-İsrail ile Küresel Güney mücadele ediyor.
İki cephede de savaşı ABD başlattı
Denilebilir ki Ukrayna cephesinde ilk kurşunu Rusya, İsrail cephesinde ilk kurşunu Hamas attı, dolayısıyla savaşı ABD başlatmadı. Perdenin önündeki görüntü elbette öyle ancak:
– ABD 2008’de Ukrayna’ya NATO üyeliği yolu açarak “NATO’yu genişleterek Rusya’yı geriletme” stratejisini başlattı ve 2014’te Ukrayna’da iktidarı darbeyle değiştirerek sıcak savaşı başlattı. ABD darbesini kabul etmeyerek bağımsızlık isteyen Dombas cumhuriyetlerinde, 2014’ten Şubat 2022’deki Rusya müdahalesine kadar zaten savaş vardı.
– 7 Ekim’de ilk kurşunu Hamas atmış olsa da gerçek şu: Filistin toprakları işgal altında, Gazze ağır bir ablukada ve dar bir alana sıkışmış 2.3 milyon insanın belli periyodlarda patlamaması zaten olası değil. 7 Ekim’de olan budur. Ve bu patlamanın suçu ve sorumluluğu İsrail’in “sürekli işgal” ile genişlemesini destekleyen ABD’dir. Biden’in “Ortadoğu’da İsrail olmasaydı, çıkarlarımız için bir İsrail kurmamız gerekirdi” sözleri, ABD ile İsrail arasındaki “ileri karakol” ilişkisine işaret etmektedir.
Biden üç yönden baskı altında
Ancak ABD’nin emperyalist iştahıyla hegemonyası arasında artık doğru bir orantı yok: Amerikan hegemonyası zayıflıyor. ABD bu nedenle Ukrayna ve İsrail cephelerinde üç yönlü baskı altında:
1) İki cephedeki askeri kuvvetler, Rusya’nın ve Filistinli direnişçilerin baskısı altında.
2) İki cephede de uluslararası güç dengesi ABD’nin aleyhine gelişiyor. BM oylamalarında ABD ve İsrail’in yanında sadece 8 devlet kaldı; ikili yalnızlaştı.
3) İki cephe konusunda da ABD halkı ve devleti içinde ayrışma var. ABD Kongresi, İsrail’e ve Ukrayna’ya finans desteğini tıkamış durumda. Gerçi bu tıkamanın açık gerekçesi “güney sınırının güvenliği” sorunu olsa da, hem kimi temsilciler meclisi üyelerinin hem de kimi senatörlerin açıklamalarına bakılırsa, artık Amerikan halkının vergilerinin Ukrayna’da harcanması istenmiyor.
Nitekim Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin “Batı adına savaşıyoruz” diyerek ABD Kongresi’nden para istemesi, hatta “ABD’den acil destek gelmezse savaşı kaybedebiliriz” demesi durumu değiştirmedi: Zelenski Washington ziyaretinden çantası boş döndü. Benzer bir durum da AB cephesinde yaşandı: Macaristan AB’nin Ukrayna’ya 54 milyar dolarlık yardım paketini veto etti.
Biden’ın Netanyahu eleştirisinin anlamı
ABD Başkanı Biden’ın Netanyahu’ya dönük geçen haftaki eleştirilerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. “İsrail dünyanın desteğini kaybetmeye başladı. Netanyahu, İsrail tarihinin en muhafazakâr hükümetini değiştirip güçlendirmeli” diyen Biden, iç ve dış basınç nedeniyle manevra yapıyor, yönetiminde restorasyonla İsrail’i kurtarmaya çalışıyor.
İsrail ise ABD’nin “en kısa zamanda ateşkes” mesajına “tek başımıza kalsak da savaşa devam edeceğiz” yanıtı vererek, ABD’deki ayrışmadan yararlanabilmeye oynuyor.
11 ay sonra yapılacak başkanlık seçimi de dahil bir çok parametresi olan bu ayrışma konusuna rağmen asıl gerçek şudur: ABD’nin siyasi desteği, silah desteği, askeri danışman desteği, bir ucu Kürecik’te bulunan bölgesel istihbarat ağı desteği olmasa, İsrail yönetimi Gazze’de etnik temizliğe soyunamazdı!
Kısacası Ukrayna ve İsrail cephelerinde gerçekte Sömürgeci Kuzey ile Gelişen Küresel Güney mücadelesi yaşanmaktadır. Taktik düzlemdeki günlük gelişmelere ve perdenin önünde görüne göre değil, stratejik düzlemdeki büyük saflaşmaya göre konumlanmak gerekir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Aralık 2023
Vahdettin ve Şeyh Sait meselesinin asıl hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/12/2023
Önce İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’e soruşturma açtılar. İçişleri Bakanlığının soruşturma gerekçesi, İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun 100. yıldönümü kutlamalarında Soyer’in yaptığı konuşmada Padişah Vahdettin’e hakaret etmesiydi!
Hakaret sayılan ve soruşturmaya gerekçe olan sözler, Soyer’in “Sözlerim Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’undan alınmıştır” dediği sözlerdi.
Yani aslında AKP’nin İçişleri Bakanı bir belediye başkanına değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’e soruşturma açıyordu!
Bu elbette sıradan bir olay değildi ve 21 yıllık AKP iktidarının “esas hedefinin” yeni aşamasının da işaretiydi. Nitekim AKP’li siyasal İslamcılar ekranlardan, gazete köşelerinden cumhuriyetçileri, Kemalistleri hedef aldılar, “Kim Vahdettin’e hain derse yargılayacağız” dediler; bir TV programında Ümit Zileli’nin şahsında aydınları tehdit ettiler.
Şeyh Sait’in avukatları: AKP ve DEM
Ardından Şeyh Sait savunuculuğu başladı.
AKP’nin Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine atadığı kayyım, Silvan yolunu Elazığ’a bağlayacak “Şeyh Sait Bulvarı”nın yapım çalışmalarına başladıklarını sosyal medyadan duyurunca, haliyle tepkiler geldi.
İşin ilginci, AKP kayyım atamasa, HDP’li belediye başkanı da şehirde bir yere zaten yine Şeyh Sait’in adını verecekti. (Zaten 2014’te HDP ve AKP Meclis üyelerinin oylarıyla Dağkapı Meydanı’na Şeyh Said Meydanı ismini vermişlerdi.) Bu nedenle AKP’li kayyımın bu icraatına tepkilere göğüs geren ikinci parti DEM (HDP) oldu!
Şeyh Sait’in avukatlığına en önden soyunan ise doğrudan AKP’liler oldu. Örneğin AKP Erzurum Milletvekili Abdurrahim Fırat sosyal medyadan yayınladığı mesajla cumhuriyetçileri hedef aldı: “Şeyh Said onurumuzdur. Bazı terbiyesiz ve ahlaksız zevatın Şeyh Said Efendi için sarf ettiği beyanlar hakkında TCK hükümlerine göre hakaret oluşturan sözler nedeniyle suç duyurusunda bulunacağımızı ve Şeyh Said Efendinin sahipsiz olmadığını kamuoyuna beyan ederim.”
Ya cumhuriyet ya gericilik
Atatürk, TBMM kürsüsünden Vahdettin’i “hain, devlet başkanlığını kirleten, soysuz, alçak, menfaatçi, düşmanın elinde oyuncak, pespaye, entrikacı” diye nitelemiştir (Bkz. Nutuk).
Kaldı ki Vahdettin’in tek başına İngiliz Muhipleri (Dostları) Cemiyeti üyeliği bile bu sıfatları hak etmesine yetmektedir. Zira bu dernek sadece İngiliz mandası istemekle kalmamış, İngiliz parasıyla Anadolu’da karışıklık çıkarıp Kurtuluş Savaşı’nı engellemeye çalışmış, casusluk faaliyetleriyle İngilizlere hizmet etmiştir. Nitekim Vahdettin de en sonunda İngilizlere sığınarak kaçmıştır.
Şeyh Sait’in kalkışması ise 1925 konjonktüründe birkaç boyutlu bir konudur. Gericilikten Musul meselesine kadar çeşitli parametreleri vardır. Feodal kuvvetlerin genç Cumhuriyeti erken boğma hamlelerinden biridir: Ya cumhuriyet kazanacaktır ya gericilik…
Öyle olduğu için de Mustafa Kemal “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz” demiştir.
Tarih önündeki sorumlular
İşte bugünkü Vahdettin meselesi de Şeyh Sait meselesi de aslında budur: Türkiye şeyhler, müritler memleketi mi olacak, laik yurttaşların memleketi mi?
Siyasal İslamcıların Vahdettin ve Şeyh Sait’e “hain” diyene dava açmaları bir hukuk meselesi değildir; siyasal çarpışmadır. Adım adım tırpanladıkları Atatürk’ün laik cumhuriyetine kılıç çekerek “davam” dedikleri “İslam cumhuriyeti”ni inşa edebilmenin yolunu hazırlamaya çalışmaktadırlar. Bunu yaparken de “yeni rejim” için “yeni tarih” yazmaya uğraşmaktadırlar.
Bu saflaşmada siyasal İslamcılara şu ya da bu nedenle destek veren milliyetçiler ve ulusalcılar da, “acılara saygılıyız” diyerek net tutum almaktan çekinen cumhuriyetçiler de tarih önünde sorumlu olacaklardır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Aralık 2023
Amerikan neo-faşizmi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/12/2023
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, görev süresi boyunca yetkisini ilk kez kullanarak BM Şartı’nın 99. maddesini işletti ve BM Güvenlik Konseyi üyelerine 6 Aralık’ta bir mektup gönderdi: “Güvenlik Konseyi üyelerini insani felaketin önlenmesi için baskı yapmaya çağırıyorum ve insani ateşkesin ilan edilmesi talebimi tekrarlıyorum. Bu çok acil.”
Guterres’in bu mektubu, öncelikle ABD-İsrail ikilisinin demokrasi ve insan hakları maskesini indirdi. İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen, sanki neo-faşist saldırganlığıyla Gazze’de etnik temizlik ve soykırım uygulayan ülkesi dünya barışını tehdit etmiyormuş gibi, Guterres döneminin “dünya barışı için tehdit olduğunu” savundu!
Ahlaksız yalnızlık
Guterres’in mektubunun ardından BM Güvenlik Konseyi üyesi Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), yaklaşık 90 ülkenin “eş sunucusu” olduğu karar tasarısını sundu ve düzenlenen acil oturumda tasarı oylandı.
15 üyeli Güvenlik Konseyi’nde bir tek ABD tasarıya karşı çıktı ve veto etti, İngiltere bile çekimser kaldı. Çin, Rusya, Fransa, Birleşik Arap Emirlikleri, Brezilya, Arnavutluk, Ekvador, Gabon, İsviçre, Mozambik, Malta ve Japonya ise tasarıyı onayladı.
Böylece ABD, bir kez daha BM’de yalnızlaştı. Anımsayacaksınız, daha önce yapılan BM Genel Kurulu’ndaki oylamada da 120 evet, 14 hayır, 45 çekimser oy çıkmış ve ABD ile İsrail’e dünyada sadece 12 ülke tam destek verebilmişti.
ABD’nin durumu artık siyaseten yalnızlıktır, üstelik ahlaksız bir yalnızlık. Çünkü ABD’nin BM Daimi Temsilci Yardımcısı Robert Wood;
1) Oylamadan önce, “Yeni bir Konsey kararı faydalı değil. Gazze’de insani durumu düzeltmek için sessiz diplomasiyi tercih ediyoruz” sözleriyle,
2) Oylamadan sonra ortaya çıkan tablo karşısında da tasarıyı “aceleye getirilmiş, gerçeklikten kopuk, ibreyi somut bir şekilde ileriye doğru hareket ettirmeyen, dengesiz bir karar tasarısı” diye niteleyerek, ABD’nin “diplomatik sahtekârlığını”, “siyasi ikiyüzlülüğünü” ve “insani utanmazlığını” sergiledi!
O kadar sergiledi ki Çin’in BM Daimi Temsilcisi Zhang Jun bile diplomatik ifadeleri bir kenara bırakarak ABD’yi açıkça “ikiyüzlülükle” suçladı.
ABD düzeni ile Küresel Güney düzeni çarpışması
BM düzeni, Alman faşizmine karşı kazanılan II. Dünya Savaşı’nın ardından oluşturulan belli ölçülerde bir demokrasi düzeniydi. Ancak ABD, özellikle SSCB’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan tek kutuplu dünya döneminde bu düzeni tahrip etmeye başladı: BM kararlarını veto ederek, yok sayarak, aykırı hareket ederek, BM’den karar çıkartmadan müdahale, savaş ve işgallerde bulunarak “kısmi demokratik düzeni” felç etti.
Çok kutuplu dünyanın inşa olmaya başlamasıyla birlikte ABD’nin bu tahripkâr tutumu frenlenmeye başladı. Öyle ki ABD veto kartını kullansa da, tutumuyla yalnızlaşıyor ve gün geçtikçe bunun “siyasi bedelini” yavaş yavaş ödemeye mecbur kalıyor.
ABD işte bu nedenle bir süredir BM’yi “Küresel Güney”in hâkim olduğu bir yapı olarak nitelemeye ve eleştirmeye başladı. İsrail’in Guterres dönemini “dünya barışı için tehdit dönemi” diye suçlamaya kalkması bundandır.
Çünkü ABD-İsrail ikilisi için “dünya barışı”, “tersyüz ettikleri savaş”tır; istedikleri ülkeye saldırabildikleri, işgalle topraklarını genişletebildikleri, “demokrasi ve insan hakları” maskesiyle “neo-faşist” saldırganlıklarını uygulayabildikleri düzendir.
Bu nedenle Gazze’de sadece İsrail-Filistin savaşı değil, tıpkı Ukrayna’da olduğu gibi, gerileyen “ABD düzeni” ile yükselen “Küresel Güney” düzeni çarpışmaktadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Aralık 2023
Atina kapısı: Atlantik kapısı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/12/2023
Geçen yıl “Benim için Miçotakis bitmiştir, bir daha da görüşmem” diyen Erdoğan neden Atina’ya gidip Miçotakis’le görüştü? Görüşmede mevcut sorunlardan teki bile çözülmemişken, iki ülke ne oldu da “iyi dostluk ve komşuluk bildirisi” imzaladı?
Çünkü Erdoğan, Atina’yı; AB’ye, New York bankerlerine, Londra tefecilerine, F-16 satışını onaylayacak ABD Kongresi’ne, kısacası Atlantik’e açılacak kapı olarak görüyor. Erdoğan bu kapıların anahtarı olan Mehmet Şimşek’i Mayıs 2023 seçiminden sonra Hazine ve Maliye Bakanı atamıştı.
Ancak Atlantik finans kapitali, sıcak para verme karşılığında siyasi tavizler istiyor. İşte meselenin esası budur.
ABD’nin üç hedefi
Önemle belirtiyorum hep: NATO karargâhı üye ülke siyasetlerinin ayarlandığı merkezdir. İşte Erdoğan’ın siyasetleri de Mayıs 2023’ten sonraki ilk NATO zirvesinde, 12 Temmuz’da Vilnius’ta, yeniden ayarlandı: Erdoğan’a Miçotakis’le “normalleşme kapısı” gösterildi.
Erdoğan ile Miçotakis, “sorunların yeni bir perspektifle çözülmesi konusunda fikir birliğine varmış ve dışişleri bakanlarına bu konuda görev vermişti.” Türk ve Yunan dışişleri bakanları da “yeni perspektifle çözüm” için bir araya gelmiş ve “yeni dönemi” başlatmıştı (AA, 5.9.2023).
Washington, Temmuz’daki NATO Zirvesinde, birkaç hedefine birden ulaşmıştı: Erdoğan Miçotakis’le normalleşecek, Ankara’da AB’cilik başlayacak ve Erdoğan İsveç’in NATO üyeliğini onaylayacaktı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 7 Ağustos’ta, 14. Büyükelçiler Konferansı’nda “AB üyeliğini temel hedef” ilan etti. Erdoğan 23 Ekim’de İsveç’in NATO’ya katılım protokolünü imzalayarak onaylaması için TBMM’ye gönderdi. Fidan, 28 Kasım’da NATO Dışişleri Bakanları toplantısında görüştüğü ABD Dışişleri Bakanı Blinken ile İsveç Dışişleri Bakanı Billström’e, TBMM’nin protokolü “birkaç hafta içinde” onaylayacağını söyledi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 30 Kasım’da, “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” dedi.
Ve Erdoğan 7 Aralık’ta Atina’yı ziyaret etti. Çünkü Atina kapısı, AB kapısıydı, Atlantik kapısıydı.
AKP Kıbrıs’ta yeni tavize açık
Türkiye ile Yunanistan arasındaki en önemli sorunların başında Kıbrıs geliyor. Erdoğan ve Miçotakis ortak basın toplantısında bu konuda ne dediler peki?
Erdoğan: “Kıbrıs meselesinin, adadaki gerçekler temelinde, adil, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüme kavuşturulması, tüm bölgenin yararına olacaktır” (AA, 7.12.2023)
Miçotakis: “Kıbrıs meselesinde, Yunanistan için BM Güvenlik Konseyi kararları dışında bir çözüm yok” (AA, 7.12.2023).
Şimdi geriye sararak şunları da anımsayalım: Mehmet Şimşek’in “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” diyerek değerlendirdiği ve “memnuniyetle karşıladığı” AB Komisyonu raporunda “Kıbrıs şartı” da vardı. Şöyle ki Ankara’nın modernizasyonunu istediği Gümrük Birliği’nde müzakereler, AB Konseyi kararıyla 2006’da dondurulmuştu ve gerekçesini de şöyle açıklamışlardı: “Türkiye Gümrük Birliği’nden kaynaklanan yükümlülüklerini tüm AB üyelerine eksiksiz uygulamadıkça bu başlıkta müzakereler açılmayacak.”
Çünkü Rumlar 2004’te AB’ye Kıbrıs Cumhuriyeti olarak girdi, oysa garantörlük anlaşmasına göre Türkiye bunu engelleyebilirdi. AKP Denktaş’ı oyun dışına iterek, Rumların AB üyesi olmasını sağladı, Kıbrıs konusunu da AB meselesine dönüştürdü!
Denilebilir ki üzerinden 20 yıl geçti. Ama öyle değil! Yukarıda Erdoğan’ın siyasetlerinin yeniden ayarlandığı Vilnius’taki NATO zirvesinden bahsetmiştik. Erdoğan oradan döndükten kısa bir süre sonra aynen şöyle demişti: “Samimiyetimizi Annan Planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” (AA, 24.7.2023).
Kapıları açmak için “gerekirse yine” taviz vermeye hazırlar özetle…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2023
Tampon bölge, yine savaş demektir
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/12/2023
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’a “ortak basın toplantısı” yapmayı teklif ettiğini ama reddedildiğini, Gallant’ın ayrı bir basın toplantısı yaptığını yazmıştık…
Kuşkusuz bu İsrail içinde bir iç mücadeleye işaret ediyor. Nitekim ardından bir başka hamle geldi. Kudüs Merkez Mahkemesi, Netanyahu’nun savaş nedeniyle ertelenen yolsuzluk davasına iki aylık aranın ardından “devam” kararı verdi. Böylece İsrail başbakanı, savaşın ortasında, yolsuzluk nedeniyle yargılanmaya devam edecek. Bunun anlamı açık…
Bitmedi…
İsrail’in Kanal 13 televizyonunun haberine göre, önceki akşam toplanan İsrail savaş kabinesi sırasında ilginç bir olay yaşanmıştı: “İsrail Başbakanlık Ofisi’ne bağlı güvenlik ekipleri, toplantıya girerken, ‘dinleme cihazı’ bulundurma ihtimaline karşı İsrail Genelkurmay Başkanı Halevi’nin üstünü ve eşyalarını aramak istedi.”
Başbakan’ın Genelkurmay Başkanı’na güvenmediği, korumaların üzerini aramaya kalktığı bir tablo…
Benzerlerinin artacağını göreceğiz.
Netanyahu’nun Gazze’yi silahsızlandırma hayali
Netanyahu, savaş kabinesi toplantısından sonra iki hedef açıkladı:
Birincisi, Gazze’nin yönetimini kesinlikle Ramallah’taki Filistin Yönetimi’ne bırakmayacaklarını söyledi.
İkincisi, Gazze’yi silahsızlandıracaklarını ama bunu bir uluslararası gücün değil, bizzat İsrail ordusunun yapacağını söyledi.
Ancak İsrail basınına yansıyan haberlere göre, savaş kabinesinin gündeminde asıl “tampon bölge planı” var!
Sürgün planından tampon bölge planına
İsrail’in ilk planı, sürgün/tehcir planıydı. Gazze’nin kuzeyindeki Filistinliler güneye itilecek, oradan da Filistinlilerin bir bölümü Mısır’a, bir bölümü de Ürdün’e yerleştirilecekti.
ABD Dışişleri Bakanı Blinken, İsrail adına bu planı Mısır ve Ürdün yetkilileriyle görüştü ama böyle bir planın kabulü elbette söz konusu olamazdı! Nitekim iki ülke de reddetti, hatta Ürdün savaş sebebi saydı.
Ardından Netanyahu, ABD’ye bu kez “derin tampon bölge” hedefini iletti. İsrail devlet televizyonu KAN, Netanyahu’nun Blinken’e “savaş bittikten sonra Gazze’nin güvenliğini kontrol altına alacağını ve Gazze’de derin bir tampon bölge kuracağını” söyledi.
Ancak ABD yönetimi “Gazze topraklarının küçülmesine neden olacak tüm planlara karşı olduğunu” açıkladı.
Tampon bölge uygulanamaz
İsrail’in Gazze’de tampon bölge planı, daha önce de uygulanmış ama İsrail’in “güvenliğini” sağlayamamıştı.
İsrail 2005’te Gazze’den çekilirken 1 km genişliğinde bir tampon bölge kurmuştu, 2014’teki savaştan sonra ise bu tampon bölgeyi genişletmişti. Yani işe yaramadığı iki kez görüldü. Üçüncü defa daha da genişletilse bile işe yaramayacak. Çünkü:
Bir kere tampon bölge demek, pratikte Filistin topraklarının bir parça daha işgal edilmesi demektir. İsrail-Filistin çatışmasının temel nedeni tam da budur zaten, İsrail’in Filistin topraklarını işgal etmesi. Dolayısıyla tampon bölge demek, yeni savaş demektir orta ve uzun vadede…
Diğer yandan İsrail’in Gazze’de Hamas’ı bitirmesi de Gazze’yi silahsızlandırması da gerçekçi değil. Direniş sürdüğü müddetçe de “tampon bölge” uygulaması işe yaramayacaktır.
Filistin Devleti kabul edilmediği ve İsrail’in işgali sürdüğü müddetçe, Filistinliler o örgütle ya da bu örgütle, roketle ya da taşla direnmeye devam edecekler. Böyle olduğu için de savaşı en sonunda kazanacaklar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Aralık 2023
İsrail devletinde Gazze çatlağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/12/2023
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın neden ayrı basın toplantısı düzenlediğini soran gazetecilere şu yanıtı verdi: “Savunma Bakanına bu akşam bir ortak basın toplantısı düzenlemeyi önerdim. Karar onun kararı” (Sputnik, 2.12.2023).
Peki Başbakan’ın istemesine rağmen Savunma Bakanı neden ayrı bir basın toplantısı düzenlemişti?
Bizi bu sorunun yanıtına götürebilecek iki konu var:
Siyasi hedef – askeri hedef uyumsuzluğu
Gazze için siyasi hedef belirleyen İsrail hükümeti ile o siyasi hedefe hangi askeri hedeflerle ulaşılacağını belirleyen kuvvetler arasında bir çelişki olduğu anlaşılıyor.
İsrail Başbakanı Netanyahu, en başından beri siyasi hedefi “Gazze’den Hamas’ı temizlemek” diye belirlemişti. Nitekim Netanyahu, Gallant’ın reddetmesi nedeniyle tek başına yaptığı ortak basın toplantısında da aynı hedefi yineledi: “Nihayetinde kararları biz veriyoruz ve nihai kararımız Hamas’ı yok etmek.”
Bunun gerçekçi olmadığını sahadaki uygulayıcılar görüyor olmalı ki İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi şöyle söylüyor: “İsrail ordusu, Gazze’deki esirlerin tamamı serbest bırakılıncaya kadar durmayacak” (AA, 28.11.2023).
Böylece ortaya şu tablo çıkmış bulunuyor: İsrail hükümeti “Hamas’ı bitirene kadar savaş”, ordu ise “esirleri kurtarana kadar savaş” diyor.
Gazze’de Hamas’sız seçenek yok
İsrail kabinesi de, İsrail güvenlik birimleri de çok parçalı; bu nedenle hükümet içinde Netanyahu’nun, güvenlik bürokrasisi içinde Halevi’nin söylediklerine katılmayanlar elbette vardır ama resmi açıklamalarla kamuoyuna yansıyan bu…
Sahadaki uygulayıcılar genelde gerçeğe daha yakın olurlar. İsrail ordusunun da Gazze’de Hamas’ın bitirilemeyeceğini hükümet üyelerine göre daha net tespit etmiş olabileceği büyük olasılık.
ABD ile İsrail’in Hamas’tan sonra “Gazze’nin nasıl yönetileceğini” müzakere etmelerini değerlendirdiğim CGTN Türk’teki 14 Kasım tarihli “Gazze senaryoları” başlıklı analizde belirtmiştim: Gazze’de Hamas’sız bir çözüm gerçekçi değil.
Dahası Hamas’ın ideolojisi, Gazzelilerin de ideolojisi…
İsrail’de fatura çatışması
Öte yandan daha önce bu köşede ayrıntılı incelediğimiz gibi, İsrail’de hem hükümetle ordu arasında hem de güvenlik birimlerinin kendi aralarında bir “fatura” çatışması yaşanıyor.
7 Ekim başarısızlığının faturasını kimin ödeyeceği sorunu, bir iç çatışmaya dönmüş durumda. Öyle ki Netanyahu bu konuda güvenlik ve istihbarat birimlerini suçladığı açıklamasını silmek ve kurumlardan özür dilemek zorunda bile kalmıştı.
Güvenlik ve istihbarat birimleri ise gazetelere belge sızdırarak, birbirlerini suçluyorlar.
ABD’nin asıl kaygısı
Özetle İsrail’de hem kabine içinde hem de kurumlar içinde, yani toplamda İsrail devleti içinde Gazze çatlağı yaşanıyor. Sadece İsrail bombalarına ve ölü sayılarına bakarak değil, bütünlüklü bir analiz için meselenin bu yanına da bakmak gerekiyor.
Böylece ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in “ABD, Filistinlilerin zorla tehcir edilmesine hiçbir koşulda izin vermeyecektir” mesajının nedeni de daha iyi anlaşılacaktır.
Washington, İsrail planlarını revize etmediği ve savaşın uzadığı şartlarda, asıl savaşı kaybedeceğini görüyor: Körfez’i, Arapları ve Ortadoğu’yu…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Aralık 2023
Türkiye’yi kapılara bağlama partileri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/12/2023
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yine mesajını İngilizce paylaştı. Neden mi? ABD ve İngiltere pasaportları taşıdığı için değil tabii ki. Yabancılara verdiği mesajın Türkiye’de iyi karşılanmayacağını bildiği için!
Anadolu Ajansı’nın da abonelerine geçtiği haliyle Şimşek’in mesajı aynen şöyle: “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” (AA, 30.11.2023)
Post-Düyunu Umumiye görevlisi
Dikkat ediniz, “AB’yle ilişkileri geliştirmek istiyoruz” ya da “AB’yle tam üyelik için işbirliğini yeniden artırmak istiyoruz” benzeri şeyler söylemiyor; doğrudan “Türkiye’yi AB’ye bağlamak istiyoruz” diyor, hem de “sağlam şekilde bağlamak istiyoruz” diyor…
Türkiye adına ne acı üslup! “Türkiye Cumhuriyeti’ne ABD-İngiliz vatandaşı bakan atanırsa, olacağı bu” denilebilir. ABD ve İngiliz vatandaşlığının üzerine Hazine ve Maliye’den sorumlu bakan kimliği eklenince, Şimşek’i “Post-Düyunu Umumiye görevlisi” olarak da niteleyebiliriz elbette.
Şöyle bir özgeçmiş nadir bulunur çünkü: İngiltere’de ünlü Exeter’de eğitim aldı, Türkiye’ye dönüp 4 yıl ABD Büyükelçiliğine rapor hazırladı, ardından ABD’ye gidip Union Bank of Switzerland’da hisse senedi analizleri hazırladı, Deutsche Bank’ta menkul değerlerde çalıştı, Merrill Lynch’te önce Akdeniz bölge sorumlusu ardından da Avrupa, Ortadoğu ve Afrika bölgesi ekonomik ve stratejik araştırmalar bölümü başkanlığı yaptı.
2007’de AKP’den milletvekili oldu, çeşitli kurulların üyesi oldu, 2011’de Maliye Bakanı, 2015’te Başbakan Yardımcısı oldu. Ve 2023’te de Hazine ve Maliye Bakanı…
Türkiye’nin varlıklarını satma görevi
Post-Düyunu Umumiye görevlisi benzetmem sadece pasaportları ve işleri nedeniyle değil elbette. Aslında bu nitelemeyi kendisi yapıyor.
Bakınız geçen hafta ne dedi: “Ben inanıyorum ki önümüzdeki aylarda özellikle de yerel seçimler sonrasında Türkiye’nin varlıklarına talep çok ciddi bir şekilde artacak. Yani Türkiye’ye fon akışı ciddi bir şekilde artacak” (Yeni Şafak, 24.11.2023).
“Türkiye’nin varlıkları” dediği, Varlık Fonu’na koydukları ve 21 yıldır sattıklarından geriye kalanlar…
Yani ne var ne yok satacaklar. Kime? “Türkiye’ye fon akışı” yapacak olan yabancılara, yani New York bankerlerine, yani Londra tefecilerine, yani 21 yıldır Türkiye’yi borçlandırdıkları adreslere…
Yani borç ödemek için, hatta borcun faizini ödemek için elde avuçta kalan “Türkiye’nin varlıklarını” satacaklar.
İşte bu satışı kolaylaştırmak için de “Türkiye’yi AB’ye sağlam şekilde yeniden bağlamak istiyoruz” diyerek ilgili adreslere “teslimat mesajı” veriyorlar.
Peki bunu yapana “Post-Düyunu Umumiye görevlisi” denmez de ne denir!
MHP’nin rolü
“Türkiye’yi AB kapısına AKP bağlamadı, 1999’daki iktidar bağladı” denilebilir pekâlâ ama bu, şu iki gerçeği değiştirmez:
1) 3 yıl sonra iktidara gelen ve 21 yıldır Türkiye’yi AB kapısında tutan, hatta kendi ifadeleriyle Türkiye’yi Avrupa önünde sığınmacılara karşı “tampon ülke” yapan iktidar AKP’dir ve AKP şimdi o kapıya Türkiye’yi “daha sağlam” bağlamak istemektedir.
2) 1999’da Türkiye’yi AB kapısına bağlayan koalisyonun ortağı MHP’ydi ve Bahçeli de Başbakan Yardımcısıydı. MHP ve Bahçeli, şimdi de Cumhur İttifakı’nın ortağı olarak yine iktidarın parçasıdır. Yani Türkiye’yi AB kapısına bağlama görevinde Erdoğan ile Bahçeli arasında pek bir fark yoktur.
AKP de MHP de Atlantik’e çıpalıdır; “yerli ve milli” propagandası o çıpanın örtüsüdür. İç politikada ne söylerlerse söylesinler, konu Türk-Amerikan ilişkileri, NATO üyeliği ve AB kapısı olduğunda iki parti de o çıpanın gereğini yerine getirmektedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Aralık 2023
AKP’nin siyasetlerini ayarlama merkezi: NATO
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/11/2023
Hep söylüyoruz, NATO askeri bir örgüt olmasından önce siyasi bir örgüttür ve bu yönüyle işlevi, ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutmasıdır.
NATO karargâhı bu bakımdan kapısından içeri girildiğinde üye ülke siyasetlerinin ayarlandığı merkezdir.
NATO-Saray-TBMM üçgeni
Örneğin kendi ülkenizdeyken, hatta NATO karargâhına gitmek üzere uçaktayken bile “İsveç’in NATO üyeliğini onaylamayacağınızı” söylersiniz. Ama karargâhın kapısından girip çıktıktan sonra “İsveç’in NATO üyeliğini onayladığınızı” ilan edersiniz.
Bunun iç politikada sorun yaratmaması için bu kez propaganda aygıtları çalışmaya başlar; “Tamam, Cumhurbaşkanı NATO toplantısında İsveç’in üyeliğini onayladı ama TBMM’ye göndermeyecek, bekletecek” denir.
Sonra NATO karargâhının kapısı kadar önemli olan ABD Dışişleri Bakanı ile kapının kolu durumundaki NATO Genel Sekreteri telefon eder; evrak saraydan TBMM’ye hemen gönderilir.
Sonra yine propaganda aygıtları çalışır; “Tamam, evrak TBMM’ye gönderildi ama onaylanmayacak, oyalanacak” denir. Hatta komisyonda görüşüldükten sonra ertelenmesi “ABD’ye büyük reddiye” diye pazarlanır, “iktidarın ABD’ye kafa tuttuğuna” inanmayanlara, “Bakın gördünüz mü” diye caka satılır.
Ama NATO karargâhı oradadır ve günü geldiğinde yine gidilecektir.
İsveç’e ‘TBMM adına’ verilen söz
Bu kez NATO karargâhına gitme sırası Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dadır. Kapıdan girdikten sonra olanları bu kez muhatabı İsveç Dışişleri Bakanı Tobias Billström açıklar: “Meslektaşım Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile ikili görüşmem oldu. Bana onayın birkaç hafta içinde gerçekleşmesini beklediğini söyledi.”
Dün yazıyı teslim ettiğim saate kadar Dışişleri bu sözleri yalanlamadı. Böylece Fidan’ın “TBMM adına” ABD, NATO ve İsveç’e söz vermiş olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Böylece yasama organı olmaktan çıktığını ve sarayın noteri durumuna dönüştürüldüğünü üzülerek gördüğümüz TBMM’nin, aynı zamanda sarayın pazarlık aracı olarak kullanıldığını da görmüş oluyoruz.
Tabi bu noktada iktidara haksızlık etmemeliyiz, zira TBMM’de pazarlık bile yapılmadan İsveç’in NATO üyeliğinin derhal onaylanmasını arzulayan bir muhalefet de var ne yazık ki…
Söz var, eylem yok
Önemle belirttik: Erdoğan dünyada Gazze konusunda İsrail’e en sert sözler söyleyen siyasetçilerin başında geliyor. Ancak bolca sert söze rağmen, iktidar cephesi kola-kahve dökmek şeklindeki yumuşak eylemlerden öteye gidemiyor. Ne İsrail’e istihbarat sağlayan Kürecik Radarı konusunda adım atılabiliyor, ne İsrail’e mal taşıyan gemiler engelleniyor. O gemilerle ne taşındığı, gemilerin sahiplerinin kimler olduğu şeklindeki soru ve araştırma önergeleri engelleniyor ama!
Kürecik Radarının neden kapatılmadığına verdikleri yanıtlar ise hepimize “devlet nedir” dersi gibi oluyor! Zamanında Ecevit’in, Demirel’in yapabildiğinin neden kendileri tarafından yapılamadığını, “Radar kapatmak tencere kapağı kapatmaya benzemez, orası NATO üssü, devlet ciddiyeti gereği öyle kapattım deyip kapatılamaz” diyerek açıklıyorlar!
Muhalefetin Batıcılık sorunu
Muhalefeti “Londra tefecilerine koşacaklar” diye suçlayıp, Londra tefecilerine de New York bankerlerine de koşanlar kendileri. Muhalefeti Batıcılıkla suçlayıp, Batı’nın stratejik çıkarlarına uyum göstermekte açık ara önde olanlar kendileri.
Neo-Abdülhamitçilik dediğimiz tam da budur: Doğu’ya yaslanarak Batı’yla pazarlık yapıp, bunu iç politikada ve ekonomide kullanıp, günün sonunda Batı’nın çıkarlarına uymak…
Bu kadar açık sergilenen bir oyunun neden bunca zamandır boşa düşürülemediğinin yanıtı ise acıklı: Çünkü muhalefet, iktidarı Batı’ya tam uyumlu olmamakla suçluyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Kasım 2023
İsrail’in üç sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/11/2023
Gazze’de terör, etnik temizlik ve insanlığa karşı savaş suçları işleyen İsrail devleti ve İsrail hükümeti, ABD ve küresel medya desteğine rağmen üç büyük sorunla karşı karşıya:
1. İsrail Batı desteğini kaybediyor
Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkeleri ilk günden itibaren değişik seviyelerde İsrail’e tepkilerini gösteriyorlardı. Ancak gün geçtikçe, Avrupa ülkeleri de İsrail’e karşı pozisyon almaya başladılar.
Nitekim eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett, “Dünya kamuoyu artık bizimle değil” diyerek ve eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, “Avrupa’da kamuoyunu kaybediyoruz, Avrupa’da hükümetleri de kaybetmeye başlayacağız” diyerek uyarmıştı Netanyahu hükümetini…
AB dönem başkanı İspanya’nın başbakanı Pedro Sanches ile 1 Ocak’ta AB dönem başkanlığını alacak Belçika’nın başbakanı Alexander De Croo’nun birlikte gösterdikleri tepki, İsrail’in Avrupa hükümetlerini de kaybetmesinin başlangıcı oldu.
İkili Kudüs’te ayrı ayrı görüştükleri İsrail Cumhurbaşkanı İsaac Herzog ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu açık açık uyardılar. Dahası İspanya Başbakanı Sanches, Refah Kapısı’nda yaptığı konuşmada “AB, Filistin devletini tanımazsa İspanya kendi kararını alacaktır” dedi.
Netanyahu’nun bu durum karşısında sarıldığı argüman ise İspanya ve Belçika başbakanlarını “terörizmi desteklemekle” suçlamak oldu. Tabi İsrail büyükelçileri anında dışişlerine çağrılarak uyarıldı.
2. İsrail kurumları birbirini suçluyor
Savaşların sonucu insan kayıplarıyla ölçülmez. Tarihte daha çok kayıp verenlerin kazandığı da görülmüştür. Filistinliler ise ölüme koşarak vatanlarını savundukları için zaten eninde sonunda kazanacaklar…
İsrail’in kazanamadığının en önemli göstergelerinden biri de şu: İlk kez İsrail hükümeti ile İsrail kurumları arasında ve kurumların da birbirleriyle çatışmaları, bu oranda su yüzüne çıktı. Çünkü İsrail açısından ortada bir 7 Ekim yenilgisi var ve hiç kimse bu yenilginin sorumluluğunu alamıyor. Dahası er geç fatura önlerine konacağı için, kurumlar şimdiden birbirini suçlayarak kendi konumlarını korumaya çalışıyor.
Anımsayacaksınız, İsrail Başbakanı Netanyahu 7 Ekim’i “İsrail tarihinin kara günü” ve “fiyasko” olarak nitelendirmiş, “berbat bir zafiyet olduğunu” söylemiş, hükümetine 7 Ekim öncesinde sadece “Hamas yıldırıldı” türünden istihbaratlar geldiğini belirterek güvenlik ve istihbarat birimlerini suçlamıştı. Ancak tepkiler üzerine güvenlik ve istihbarat birimlerinden özür dileyerek suçlama mesajlarını silmişti.
Bu kez fatura telaşıyla güvenlik ve istihbarat kurumları birbirlerini suçlamaya başladı.
Örneğin bir kesim İngiliz Financial Times üzerinden mesaj verdi: “Hamas’ın büyük bir saldırıya hazırlandığı konusunda İsrail Savunma Kuvvetleri Güney Komutanlığı’nın İstihbarat Başkanı’na detaylı bir rapor sunulduğu ancak yetkilinin raporu ‘hayali senaryo’ olarak gördüğü ortaya çıktı.”
İsrail Savunma Bakanlığı yetkilileri ise Haaretz gazetesi üzerinden verdikleri mesajda, “İsrail askeri istihbaratının bir yıl önce Hamas’ın saldırı planlarından haberdar olduğunu, ilgili bilgilerin İsrail Genel Güvenlik Servisi Şin Bet’e iletildiğini, ancak yetkili organların tehdide gerekli şekilde hazırlanmadığını” belirtti.
Fatura günü yaklaştıkça, bu suçlamalar daha da artacaktır.
3. Natanyahu’ya istifa baskısı
Yargıyı denetimi altına almaya çalışması nedeniyle İsrail halkının bir yıldır protesto ettiği Netanyahu’yu savaş da kurtaramadı. İsrail halkı, savaş gerekçesiyle başbakanının etrafında kenetlenmedi, tersine savaşın ortasında Natanyahu’ya karşı eylemler ve istifa baskıları sürdü, sürüyor.
Netantahu’nun konutu yakınında hemen her gün eylem yapan protestocular, Başbakanın “hemen şimdi” istifa etmesini istiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Kasım 2023
Faiz-servet transferi-rejim inşası ilişkisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/11/2023
Merkez Banası politika faizini yüzde 40’a çıkardı. Karar genel olarak “Erdoğan piyasaya teslim oldu” diye yorumlandı. Haliyle bu yorum, Erdoğan’ı öncesinde “piyasayla mücadele eden” konumuna taşır ki doğru değil.
Elbette politika faizinin yüzde 19’dan yüzde 8,5’e indirildiği süreçle şimdi yüzde 40’a çıkarıldığı süreç arasında bir fark var ama bu fark, piyasa karşıtlığı – piyasacılık farkı değil.
Hatta tersine o aradaki süreci Erdoğan’ın “en” liberal piyasa ekonomisi uyguladığı dönem diye bile değerlendirebiliriz.
Erdoğan’ın dört çeşit doları
Serbest yani liberal ekonomi en sonunda doların serbestliği eksenli ekonomidir; hükümetlerin piyasaya müdahale etmediği, o liberallikte doların egemenliğinde emperyalist merkezlerin ulusal pazarı ele geçirdiği ekonomi modelidir.
Peki Erdoğan’ın “nas ekonomisi” diyerek politika faizini yüzde 8,5’e indirdiği dönemde ne olmuştu? Dolar Türkiye’deki en serbest ve en yasal konumuna ulaşmıştı; piyasa o kadar serbestti ki ulusal pazarda fiilen dört çeşit dolar kuru vardı:
1) Bankaların dolar kuru. 2) Döviz büfelerinin dolar kuru 3) Kapalıçarşı’nın dolar kuru. 4) Merkez Bankası’nın dolar kuru.
Merkez Bankası’nın dolar kuru, “kur korumalı mevduat” projesi ile bir çeşit “Türk doları” haline gelerek, doların Türk hukuku pelerini takmasına neden olmuştu.
Yani ortada bugün piyasaya teslim olan ve haliyle dün piyasaya karşı çıkan bir Erdoğan yok; 21 yıldır “liberal piyasa ekonomisi” uygulayan Erdoğan var.
Erdoğan, Türkiye’nin 24 Ocak 1980’de “liberal piyasa ekonomisine” geçmesiyle başlayan zincirin son halkasıdır; Özal, Çiller, Derviş ve Erdoğan ile 42 yıldır Türkiye “liberal piyasa ekonomisi” uygulamaktadır. Hatta neoliberal programı uygulamak bakımından, Erdoğan’ı seleflerinden çok daha “başarılı” saymalıyız.
Başkanlık rejimi ile nas ekonomisi ilişkisi
2018’de başlayan faiz indirme süreci ile bugün arasındaki farkı açıklamaya gelecek olursak…
Faiz düşürmekle başlayan ve faiz yükseltmekle sonuçlanan son beş yıllık dönem, “piyasa karşıtlığı ve piyasaya teslim olmayla” açıklanamaz. Bu beş yıllık dönemin açıklaması şudur: Rejimi yıkan Erdoğan, yeni bir rejim inşasına başladı. Erdoğan, yeni rejim için kendi sınıf tabanını da oluşturmalıydı; “hâkim sınıfların” bileşenlerinde değişim yapabilmeliydi. İşte bu beş yılda, yani düşürülen faizle yükseltilen faiz arasındaki dönemde Türkiye’de büyük hacimli bir servet transferi yaşandı.
Erdoğan’ın 10 Temmuz 2018 günü yayınladığı 3 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Merkez Bankası üzerinden başlatılan dönüşümün faturası şu: Türk lirası, dolar karşısında beş yılda yüzde 518 değer kaybetti. 24 Haziran 2018’de 5,71 TL olan dolar bugün 28 liranın üstünde. İşte bu fark üzerinden servet transferleri yaşandı. Neoliberalizmin kaçınılmaz sonucu ortaya çıktı: Zenginler daha da zenginleşti, yoksullar daha da yoksullaştı.
Mesele budur; nas ekonomisi propagandası, “faiz sebep, enflasyon sonuç” denklemi, halka “başekonomistim” güvencesi verilmesi gibi “iktisadi olmayan” konular, asıl meselenin örtüleridir…
Erdoğan’ın antitezi
Piyasanın liberalliğinin Batı’da bile eleştirildiği şartlarda, piyasayı “en liberal” hale getiren Erdoğan rejimi yıktı, hacimli bir servet transferi sağladı ama henüz inşasına başladığı rejimi tam olarak oluşturamadı. Yeni Anayasa hedefli politikalar elbette inşa sürecini geliştirmek için…
Dolayısıyla muhalefetin meseleye bir bütün halinde ve stratejik düzlemde bakması gerekiyor. Çünkü Erdoğan’ı yenebilmenin yolu, Erdoğan’la “liberal piyasa” yarışına girmekten değil, “liberal piyasaya” karşı kamuculuğu savunabilmekten geçiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Kasım 2023