Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
ABD’nin “Asya-NATO’su” çabası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/08/2023
ABD bir süredir askerileştirdiği ve NATO zirvelerine davet ettiği iki müttefikini, Japonya ve Güney Kore’yi, merkezinde kendisinin olduğu üçlü bir ittifakta bir araya getirmeye çalışıyordu. Biden bu amaçla 18 Ağustos’ta Camp Daivd’de Japonya ve Güney Kore liderlerini ağırladı.
Peki toplantıdan “Asya-NATO’su” anlamına gelebilecek bir ittifak çıktı mı?
İttifak değil ortaklık
Ortak bildiriye bakılırsa, Camp David’den “üçlü ittifak” değil, “üçlü ortaklık” çıktı. Elbette “üçlü ortaklık” da önemsiz değil ama onca çabaya rağmen ittifak oluşturulamamasını da küresel güç mücadelesi bağlamında önemle not edelim.
Diğer yandan ABD Başkanı Joe Biden, Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk-yeol ve Japonya Başbakanı Kişida Fumio’nun anlaştığı üçlü ortaklık bildirisi, ABD’nin temel hedefini de açıkça ortaya koyuyor. Zira bildiri Çin’i, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni (Kuzey Kore) ve Rusya’yı hedef alıyor.
Böyle olduğu için de üçlü ortaklık, bölgeyi jeopolitik mücadele alanı haline getirmeye çalışan ve askerileştiren çaba olarak yorumlandı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Winbin, ortaklığı “Dışlayıcı gruplar oluşturmaya, bloklar arası cepheleşmeyi ve askeri blokları Asya-Pasifik’e taşımaya yönelik girişim” (Sputnik, 18.8.2023) diye yorumladı.
ABD’nin üçgenleri, dörtgenleri, beşgenleri
ABD, Çin’i “baş rakip” ilan ettiğinden beri Asya-Pasifik’te bu ülkeye karşı çevreleme uygulamaya çalışıyor. Bunun için de üçgenler, dörtgenler, beşgenler inşa ederek bunları birbirine zincirlemeye çalışıyor.
1. Beş Göz: Bölgede zaten Soğuk Savaş’tan kalma bir organizasyondu. ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın bu ortaklığı, esas olarak bir istihbarat ortaklığıdır.
2. QUAD (Dörtlü Güvenlik Ortaklığı): ABD’nin Hindistan, Japonya ve Avustralya’yla 2007’de oluşturduğu dörtlü ortaklık, “stratejik güvenlik diyalogu”ndan öteye pek geçemedi.
3. AUKUS: ABD, İngiltere ve Avustralya’nın bu ortaklığı, yapısı nedeniyle ABD açısından en ileri organizasyon. Zira üçlü birliktelik, bir nevi “pakt” özelliğinde. Temel hedefi Avustralya’yı Çin’e karşı nükleer üs haline getirmek.
4. Ve yukarıda aktardığımız ABD, Japonya, G. Kore üçlü ortaklığı…
Genel tablo
ABD, Hindistan’dan başlayarak Japonya’ya kadar uzanan geniş bir yay ile Çin’i kuşatmak istiyor. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi Hindistan’a bunu kabul ettirebilmiş değil.
ABD o nedenle şimdi Avustralya’dan Japonya-Güney Kore’ye uzanan bir askeri cephe inşa etmeye çalışıyor. Bunun için de hem AUKUS’u Yeni Zelanda’yla genişletmek hem Japonya ile Güney Kore’yi müttefik yapmak hem de bu iki küme arasındaki bağlantı için Pasifik Adaları’nda üs inşa edebileceği ortaklıklar kurmak istiyor. Blinken-Austin ikilisinin son Pasifik Adaları ziyareti ve burada Papua Yeni Gine’yle yaptıkları anlaşma bunun içindi.
Evet, bardağın dolu tarafında bunlar var ama boş tarafında da ABD stratejisine eklemlenmeyi kabul etmeyen Hindistan; ABD’nin Japonya ve Güney Kore’yle üçlü ittifak kuramayıp üçlü ortaklığa razı olması; Yeni Zelanda’nın AKUSUS’a daveti kabul etmemesi, Pasifik Adalarının çoğunluğunun bölgenin jeopolitik güç alanına dönüştürülmesine karşı çıkması var.
Özetle ABD, “kurallarını kendisinin yazdığı sömürü düzenini” devam ettirebilmek için Asya-Pasifik’te hamleler yapıyor ama zayıflayan hegemonyası nedeniyle istediği sonuçları elde edemiyor. Dolayasıyla genel tabloda bir değişiklik yok; çok kutuplu yeni bir dünya inşası sürüyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ağustos 2023
Neoliberalizme karşı neo-neoliberalizm
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/08/2023
4 Mayıs 2023’te bu köşede “Sullivan’ın itirafı: Neoliberalizm yenildi” başlığıyla incelemiştik: ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, 27 Nisan’da Brookings Enstitüsü’nde yaptığı “Amerikan Ekonomik Liderliğinin Yenilenmesi” başlıklı konuşmasıyla, bir ay sonra Bidenomics diye isimlendirilecek yeni ekonomi-politikalara işaret etmişti.
Sullivan’ın konuşmasından bu yana neoliberalizm üzerinden yoğun tartışmalar var. ABD düşünce kurumlarında ve medyasında ağırlıkla Bidenomics’in Reaganomics’e karşıtlığı işleniyor. Hatta Biden’ın 6 Temmuz’da “ülkeyi onlarca yıldır başarısızlığa uğratan ‘trickle-down’ ekonomisinden kurtulma” hedefini ilan etmesi, kimi iktisatçılarca “neoliberalizmden kopuş” olarak bile yorumlanıyor.
Zira Reaganomics’in trickle-down uygulamasının iddiası, özetle “zenginlere vergi indirimi vb. yollarla ekonomiyi canlandırarak toplumun her tabakasına fayda sağlamak,” böylece ABD’nin küresel hakimiyetini sürdürmekti.
Amerikan kapitalizmini kurtarma çabası
Peki Bidenomics hangi uygulamasıyla Reaganomics’ten ayrılıyor ki? Başkanlığı boyunca 4 triyon doları pandemi vb gerekçelerle ilaç tekellerine, mali sermayeye ve diğer egemen sınıf kesimlerine dağıtan Biden değil mi? Biden döneminde ABD’nin en zenginleri daha da zengin olmadı mı? En zengin yüzde 1’in serveti, bu dönemde yüzde 50’nin servetini geçmedi mi?
Dolayısıyla Bidenomics de Reaganomics gibi, aslında en zenginleri gözeten bir ekonomi-politik programdır ve işleyişi bakımından ikisi de neoliberaldir. Fark, Amerikan kapitalizmini kurtarabilmek için Biden yönetiminin neolibearlizmde bir restorasyona yönelmiş olmasıdır. Bu nedenle Reagomics’e neoliberalizm diyorsak, Bidenomics’e de neo-neoliberalizm demek uygun düşer.
Bu restorasyon, en zenginlerin bile kabullendiği gibi, Amerikan kapitalizmini kurtarmak için şarttır. En zengin 205 milyarderin Davos’a çağrı yaparak “Bizi vergilendirin” demesi, çöken bir sistem altında kalmama, sistemi ayakta tutabilme çağrısıydı.
Bidenomics’in çıkmazı
Nasıl ki neoliberalizm, kapitalizmin 1973 krizine bulduğu çareyse, Biden’ın neo-neoliberalizmi de kapitalizmin 2008’de girdiği ve bir türlü çıkamadığı krizden çıkabilme arayışıdır.
Kuşkusuz Biden, küresel şartlar bakımından Reagan’a göre daha şanssız; zira bu kez çok kutuplu bir dünyada ABD hegemonyasının zayıfladığı, de-dolarizasyon arayışlarının yükseldiği, ikili ticarette yerel para birimlerini kullanma eğiliminin arttığı, “küresel güney”in BRICS etrafında kümelendiği bir süreçteyiz.
Washington o nedenle NATO’yu küreselleştirme yöntemli bir strateji izliyor. ABD’nin Asya-Pasifik’te Çin’e karşı bir Asya-NATO’su kurma çabası bile son tahlilde Amerikan kapitalizmini kurtarabilmek için çünkü…
Şimşek-Erkan rasyonalitesi dedikleri
Sullivanların tespit ettiği gibi neoliberalizmin yenildiği bir realite tabi ki… Asıl vahimi ise “rasyonalite” diyerek Türk ekonomisini Şimşek-Erkan ikilisiyle neoliberalizme tamamen bağlama çabasıdır.
Oysa tersine neoliberalizmin yenilgisi üzerinden; piyasanın tam serbestliğinin yanlışlığından planlamacılığa ve pandemide kamulaştırma ihtiyacının görülmesine kadar, pek çok şey tartışılıyor.
Aslında tartışılan, Türkiye’nin deneyimlediği karma ekonomi özetle…
Erdoğan iktidarı ise 22 yıldır neoliberalizm içinde dönüp duruyor; “nas ekonomisi” de özü itibariyle neoliberalizmdi, şimdi doğurduğu sapmayı düzeltmek için Reaganomics’e sarılmaları da…
İşte muhalefetin asıl tartışması gereken budur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ağustos 2023
Laiklik sınıfsaldır
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/08/2023
Cuma hutbesine “ders ve iş saatlerinin namaza göre ayarlanmasını” ekleyen Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, anayasanın laiklik ilkesini anımsatarak tepki gösterenleri “laikçi yobaz” ilan etti.
Laiklik karşıtlarının kullanmaya başladığı “laikçi” kavramı; budanan, içi boşaltılan, anlamı sulandırılan ve en sonunda “altılı masa muhalefetinin” elinde “tarikatlara özgürlük” bağlamında “özgürlükçü laiklik”e dönüştürülen laikliğin 75 yıllık tersine evriminin geldiği yer ne yazık ki…
Bu dönüşümde laikliğin sınıfsallığını görmeyen ve kavramı dünya işlerini kenara atarak, din ve devlet işlerinin ayrılmasına daraltan laiklerin de payı var elbette.
Laiklik: Köylü, toprak reformu, enstitüler
Laiklik alabildiğine sınıfsaldır ve “laiklik artı halkçılık eşittir gelişmiş demokrasidir.”
Batı’da kilise otoritesine karşı mücadele ve egemenliği göklerden yere indirme işi olarak laiklik sınıfsaldı. Türkiye’de feodal (din-tarım) toplumdan devrimle uluslaşarak sanayi toplumuna geçiş mücadelesinde laiklik sınıfsaldı.
Somutlarsak; Atatürk’ün “köylü milletin efendisidir” çizgisi, toprak reformu çabası ve Köy Enstitüleri laiklikti, halkçılıktı ve sınıf savaşıydı. Sınıf savaşı olduğu için de feodal kalıntılar/toprak ağaları toprak reformuna karşı çıktı ve CHP’den ayrılıp DP’yi kurdu. Sınıf savaşı olduğu için feodal kalıntılar/toprak ağaları Köy Enstitülerine karşı çıktı ve buraları dinsizlikle suçlayarak kapanmaya zorladı.
Emperyalist ABD de 1946’dan itibaren bu sınıflarla işbirliği yaparak önlerini açtı ve geldiğimiz yer Erbaş’ın laikleri “laikçi yobaz” diye suçlamasıdır artık.
Yoksullara sömürüyü kabullendirme görevi
Laikliğin sınıfsal olduğunun en önemli göstergeleri din adamlarının fetvalarıdır.
Örneğin Cübbeli Ahmet Hoca, 11 Aralık 2018’de “fakirlerin zenginlerden önce cennete gireceğini” söylüyor. TÜSİAD, beşli çeteler, İslami sermaye grupları biraraya gelip propaganda kaseti hazırlasalar bu kadarını yapamazlar!
Üstelik Cübbeli Ahmet Hoca propagandayı o kadar ince işliyor ki, “zenginlerin çoğu dinsiz imansız” diyerek, kendisini dinleyen fakirlerden onlara imrenmemesini istiyor. Kısacası “fakirsin fakir kal, ödülün cennet” diyor.
Nitekim Cübbeli’nin kaydının başlığı da şu: “Fakirler, zenginlerden beş yüz sene evvel cennete girecekken nasıl zengin olmak istenir?”
Sadece Cübbeli değil, onlarca, yüzlerce din adamı, hemen her gün cemaatlerine bu türden mesajlar veriyor. Böylece yoksul halk kitleleri, “zenginlerden önce cennete girecekleri” hayaliyle, dünyadaki sömürü düzenini kabulleniyor.
İşte bu sınıfsal ilişkinin örtüsünün kaldırılmaması için laikliğe karşılar. Egemen sınıfı oluşturan kesimlerin ittifak halinde halkı uyutmak için nasıl işbirliği yaptığının görülmemesi için laikliğe karşılar.
Mustafa Fazıl Paşa’dan Atatürk’e
Bu topraklarda 150 yıldır süren demokratik devrim mücadelesi, aynı zamanda bir laiklik mücadelesidir.
O nedenle Mustafa Fazıl Paşa, daha I. Meşrutiyet öncesinde, 1866’da Paris’ten Abdülaziz’e yazdığı ünlü mektubunda şöyle demiştir: “Padişahım, … din ve mezhep ruhta hüküm sürer; bize öte dünyanın nimetlerini vaat eder. Fakat milletin haklarını sınırlayan ve belli eden din ve mezhep değildir. Unutmamak gerekir ki, din ezeli gerçekler arasında durup kalmazsa, yani dünya işlerine karışırsa hepimizi öldürür ve kendi de ölür.”
O nedenle büyük devrimci Atatürk CHP’nin 1931 programında laikliği şu şekilde tanımlamıştır: “Din anlayışı vicdani olduğundan, fırka din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.”
Özetle laikliğin üzerinden atlayarak ne sınıf mücadelesi ne demokrasi mücadelesi ne de aydınlanma mücadelesi olur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ağustos 2023
Filistin’e Suudi elçi hamlesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/08/2023
Suudi Arabistan’ın Filistin’e elçi ataması çok önemli bir gelişmedir. Riyad’ın görevlendirdiği Nayif bin Bender es-Sudeyri, “tam yetkili olağanüstü büyükelçi ve mukim (oturan/yerleşik) olmayan Kudüs Başkonsolosu” olarak görev yapacak (AA, 13.8.2023).
Es-Sudeyri, önceki gün Amman’daki Filistin Büyükelçiliğinde, Filistin Devlet Başkanı Diplomasi Müsteşarı Mecdi el-Halidi’ye güven mektubunu teslim etti.
İsrail rahatsız
İsrail Suudi Arabistan’ın kararından rahatsız. İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen, “Kudüs’te Filistinliler için şu veya bu şekilde fiili olarak bir diplomatik temsilcilik açılmasına izin vermeyeceğiz” dedi (AA, 13.8.2023).
Desin, yine de Suudi Arabistan’ın “mukim olmayan” elçi atayarak önemli bir kapı araladığını söyleyebiliriz.
Nitekim öyle olduğu için de Cohen bunu Riyad’ın taktik hamlesi olarak sunmaya çalışıyor; kararı, Riyad ile Tel Aviv arasındaki normalleşme görüşmeleri nedeniyle, Suudilerin Filistinlilere “sizi unutmadık” mesajı olarak değerlendiriyor. Öyle bile olsa, Suudilerin kararı yine de önemlidir.
Riyad’ın İsrail’le normalleşme şartı
Doğru, ABD şu anda Riyad ile Tel Aviv arasında normalleşme anlaşması sağlamaya çalışıyor. Hatta Wall Street Journal, bu konuda bir ilerleme olduğunu da yazdı. Habere göre normalleşme karşılığında ABD Suudilere güvenlik garantisi verilecek, Suudilerin sivil nükleer kapasite geliştirmesine yardım edilecek ve İsrail de Filistin konusunda taviz verecek.
Wall Street Journal’ın haberi ne kadar doğru bilmiyoruz ama bildiğimiz iki konu var:
1) ABD, Suudi Arabistan’ın Çin’le yakınlaşmasından çok rahatsız ve bunu frenlemek için elinden gelen her şeyi yapıyor, yapacak; bunlara İsrail’i bazı tavizlere zorlamak da dahil.
2) Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, İsrail’le normalleşmenin ön şartının bağımsız Filistin devletinin kabulü olduğunu belirtmişti.
Çin faktörü
Kudüs’e elçi kararının hangi şartlarda alınabildiğini anlamak için hem Suudi Arabistan hem de Filistin cephesinde son dönemde neler yaşandığını anımsamalıyız:
1) Çin, Suudi Arabistan’la başta enerji olmak üzere, ticarette yuan kullanılması dahil çok önemli anlaşmalar yapıyor. Çin diğer yandan mart ayında Suudi Arabistan ile İran arasında arabuluculuk yaparak bu iki ülkenin normalleşmesini sağladı. Devamında İran-Körfez normalleşmesi geldi. Önümüzdeki süreçte de Çin-Körfez zirvesi planlanıyor.
Konuyu incelediğim makalelerimde, Çin’in arabuluculuğundaki Suudi-İran barışının Yemen, Lübnan ve Filistin sorunlarına iyileştirici etki yapacağını belirtmiştim.
2) Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas, iki ay önce Pekin’i ziyaret etti ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile tarihi bir görüşme yaptı. İki lider, stratejik ortaklık ilan ettiler. Çin’in Ortadoğu’da izlediği barışçı rolü öven Abbas, Şi’den Filistin-İsrail meselesinde de arabuluculuk yapmasını istedi. Şi de adil çözüm için üç maddelik bir öneri yaptı. (İsrail Başbakanı Netanyahu da yakında Çin’e gidiyor.)
Çok kutupluluk
Evet, yeni bir dünya kuruluyor, çok kutupluluk inşa oluyor ve bu tablo hemen her ülkeye geniş bir manevra alanı yaratıyor. Suudi Arabistan’ın bundan en çok yararlanan ülkelerin başında geldiğini belirtelim; çok taraflılık ile çok kazanç elde ediyor…
Kısacası, Afrika’da ve Ortadoğu’da son dönemde yaşananlar, “çok kutuplu dünya ne işe yarar?” sorusunun açık yanıtlarıdır.
Tam da bu süreçte, Ankara ise “yine AB tam üyeliği” hedefiyle Atlantik planlarına dahil oluyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ağustos 2023
KKTC’nin tanınmasının önündeki asıl engel
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/08/2023
Rus devlet haber ajansı TASS’ın “KKTC’de konsolosluk hizmeti verileceğini” duyurmasının ertesinde, CRI Türk radyosunda gazeteci Gökhun Göçmen’in sorusuna verdiğim yanıtta şöyle demiştim:
“Bu elbette resmi tanıma anlamına gelmez, zira Rusya konsolosluk açmıyor, konsolosluk hizmeti verecek ofis açıyor. ABD’nin de İngiltere’nin de benzer ofisleri var. Ancak Rusya’nın, hem de şu süreçte ofis açmasıyla, ABD’nin ve İngiltere’nin ofislerinin bulunması aynı şey değil. Rusya’da, KKTC-Donbas benzerliklerinin kurulduğu koşullarda bu karar iki kere önemli. Evet, Rusya’nın bu kararı elbette KKTC’yi tanıması anlamına gelmez ama Türkiye iyi bir politika izlerse, bu tanımaya giden yolun başlangıcı olur.”
Tatar: Tanınma yönünde kilometre taşı
Açıklamalara bakılırsa, KKTC devleti de Rusya’nın kararını benzer şekilde yorumluyor.
Örneğin KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, “Rusya’nın attığı bu adım KKTC’nin tanınması anlamına gelmese de varlığının kabul edilebilir olduğunu gösteriyor” dedi (cumhuriyet.com.tr, 10.8.2023).
Yine KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, gazeteci Ersin Eroğlu’nun sorusuna verdiği yanıtta Rusya’nın kararını “Bizim devletimizin tanınması yönünde önemli bir kilometre taşıdır. En sonunda tanınma da doğal yolla gelecektir” diye yorumladı (10haber.net, 11.8.2023).
Rusya’nın kararı elbette KKTC’de sayıları 50 bine ulaşan Rus vatandaşının sorunlarına pratik çözüm amacı taşıyor. Ancak sorunlara bulunan çözüm yöntemleri, siyasal koşullarla ilgilidir. Dolayısıyla Rusya’nın bu kararı alabilmesindeki koşullar önemlidir.
O koşullardan biri, yukarıda da belirttiğim gibi, Ukrayna savaşının ortaya çıkardığı yeni durum ve Rusların, Donbass’taki Rusları kurtarmayı, Türkiye’nin Kıbrıs’taki Türkleri kurtarmasına benzettiği yeni siyasal iklimdir.
İkincisi ise Rusya’nın “Ortodoksluk” önceliğindeki zorunlu değişimdir. Rus devleti bugüne kadar Kıbrıs meselesine “Ortodoksluk” temelli yaklaşıyordu. Ancak Rusya mevcut Atlantik saldırısı karşısında, Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarından aynı karşılığı görmedi.
Buna üçüncü bir durum olarak, Doğu Akdeniz’deki cepheleşmeyi de eklemek gerekiyor. ABD ve AB’nin Kıbrıs eksenli cephe inşası, Suriye’deki Doğu Akdeniz üssünde Rus gemilerinin bulunduğu şartlarda elbette Rusya’yı da ilgilendiriyor.
AKP’nin ‘gerekirse yine Annan planı’ teslimiyeti!
Bu koşulların anlaşılması şu bakımdan önemli. Evet, Rusya’nın ofis kararı Cumhurbaşkanı Tatar’ın belirttiği gibi “tanınma yönünde kilometre taşıdır” ama ileri sürdüğü gibi tanınma “doğal yolla” gelmeyecektir. Tanınma için doğru konumlanma ve mücadele gerekli çünkü…
Burada da en temel soru şudur: Türkiye’nin AB üyeliğini dış politikasının temel hedefi ilan ettiği koşullarda KKTC’nin tanınması sağlanabilir mi?
Yanıt 2004’te: Türkiye AB hayaliyle Kıbrıs politikasında büyük irtifa kaybetmişti. Annan Planı ve AB üyeliği hayali, Kıbrıs’ı AB üyesi yapmıştı.
Ne zaman o çizginin dışına çıkılmaya başladı, KKTC için olumlu bazı durumlar oluşmaya başladı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 14. Büyükelçiler Konferansında AB üyeliğini temel hedef ilan etmesi (AA, 7.8.2023) ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Samimiyetimizi Annan Planı dahil, şimdiye kadarki tüm süreçlerde gösterdik, gerekirse yine gösteririz” (AA, 24.7.2023) demesi, 19 yıl önceki hataya her an dönülebileceğine işaret ediyor ne yazık ki!
Kısacası, Rusya’nın ofis kararı, KKTC’yi tanıma yolunda kilometre taşıdır ama ABD stratejisine eklemlenerek, AB kapısına yeniden bağlanarak ve Washington-Brüksel’e “gerekirse yeniden Annan Planı” teslimiyeti sergileyerek, KKTC’nin tanınması sağlanamaz!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ağustos 2023
Gaz-politik mücadele
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/08/2023
Sınıflandırırsak eğer, bölgemizde dört temel doğalgaz çıkarılan bölge var: 1) Rusya. 2) Hazar: Azerbaycan, Türkmenistan. 3) Körfez: İran, Katar. 4) Doğu Akdeniz: Mısır, İsrail.
Bu gazlar için en yakın ve en büyük pazar, Avrupa’dır. Ukrayna savaşı, bu gaz-politik denklemi belli oranda değiştirdi. Avrupa’ya ulaşan Rus gazı azaldı. ABD gerek Brüksel’e siyasi şantajla gerekse Kuzey Akım’a sabotajla Avrupalı ülkelerin Rusya’dan gaz alımlarını belli oranda düşürebildi. O boşluğun bir kısmını da kendi pahalı sıvılaştırılmış doğalgazı (LNG) ile doldurdu.
Diğer yandan Doğu Akdeniz’de bulunan rezervler, ayrıca Körfez’de normalleşme adımları ile İran ve Katar ortak havzasındaki doğalgazın önünün açılması, bölgemizdeki genel olarak enerji-politik, özel olarak gaz-politik denklemleri değiştirdi.
Putin: E-ticaret platformu
Türkiye, bu gaz-politik mücadelede bir köprü konumunda. Gaz rezervleriyle Avrupa arasındaki köprü rolünü, terminal rolüne yükseltebilmek ise Türkiye açısından kritik önemde.
Aslında Ukrayna savaşı, Türkiye’nin önüne bu açıdan bir fırsat da doğurmuştu. Rusya, Türkiye’de gaz merkezi kurma önerisi yapmıştı. Böylece Türkiye sadece topraklarından gaz taşınan değil, o gazın depolandığı bir merkez de olacaktı. Haliyle bu başta fiyat belirlemede ortak olmak üzere birkaç avantaj sağlayacaktı.
Ancak doğalgaz merkezi konusu olması gerektiği ölçüde ilerleyemedi. Yakın zamanda Rusya Devlet Başkanı Putin’in bu konudaki sözleri de dikkat çekiciydi: “Gaz dağıtım merkezi konusu gündemde kalmaya devam ediyor, ancak şu bilinmeli ki depolarda gaz depolanmayacak, bu merkez sadece bir e-ticaret platformu olarak faaliyet yürütecek” (cumhuriyet.com.tr, 30.7.2023).
İran’da gaz merkezi çalışması
Putin’in bu açıklaması, Türkiye ile olan projenin seviyesini düşürmekten ziyade, devreye giren yeni gazlar nedeniyle ortaya çıkan yeni rekabete dönük bir taktik hamle olarak değerlendirilebilir.
Zira bölgede ciddi gaz-politik hamleler var. Örneğin Rusya ile İran arasında yeni bir ortaklık inşa edilmeye çalışılıyor.
İran Petrol Bakanı Cevad Ovci, geçen günlerde yaptığı bir açıklamada, Rusya, Türkmenistan ve Katar’ın işbirliğiyle İran’ın güneyindeki Asuliye’de doğalgaz merkezi kurmaya çalıştıklarını açıklamıştı.
Bu açıklamanın ardından bir İran heyeti Rusya’ya gitmişti. İran Petrol Bakan Yardımcısı Mecid Çeğini, “Şu anda uzman ekibimiz Rusya’da bulunuyor. Bu alanda bazı anlaşmalar sağlandı ve her şeyin yolunda gitmesini umuyoruz” demişti (mehrnews, 7.8.2023).
Bölgesel kolektif kazanç
Dolayısıyla ortada biri İran’da diğeri Türkiye’de kurulması planlanan iki doğalgaz merkezi var. Bu ikisinden sadece biri mi hayata geçecek, yoksa iki ayrı doğalgaz merkezi de ihtiyaç mı, göreceğiz…
Hem Avrupa hem de Asya pazarı düşünülürse, aslında iki merkez de ihtiyaç; hatta iki merkezin eşgüdümü, üretenler açısından kolektif kazanç demektir.
Elbette Rusya, İran, Katar ve Türkmenistan gazları için İran’da bir gaz merkezi kurulması, üretenlerin çapları nedeniyle çok önemli. Ancak yine de bu Türkiye’de gaz merkezi kurulması olasılığını ortadan kaldırmaz. Çünkü Türkiye açısından sadece Rusya gazı değil, Mısır-İsrail gazı da önemli bir faktör. Zaten Azeri gazı da var.
Doğu Akdeniz’den Kıbrıs-Girit-Yunanistan boyunca deniz altından doğalgaz boru hattı inşasının gerçekçi olmadığı artık daha net görülüyor. Mısır ve İsrail gazı için hâlâ Türkiye en kısa ve en ekonomik çözüm.
Nitekim İsrail bunu konuşmaya istekli. Hatta sağlık sorunları nedeniyle ertelenmeseydi, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Türkiye ziyaretinin gündem başlıklarından biri de buydu. Öte yandan Mısır’la normalleşmenin başlaması da, Türkiye hattının şansını artıracaktır.
Asıl mesele ise bu projeleri birbirlerine rakip değil, birbirlerine ortak yapabilmektir; bölgesel kolektif kazanç temelli yaklaşımla, bu mümkündür.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2023
Yeni sömürgeciliğe darbe
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/08/2023
Nijer 1960 yılında Fransa’dan bağımsızlığını kazandı ama ülke o tarihten beri aslında yine de tam bağımsız değil. Zira ülkede Fransızca resmi dil, CFA Frangı resmi para birimi, ekonomide Fransa imtiyazlı, üslerde Fransız askerleri var. Dahası ABD’nin de çevre ülkelere karşı kullanmak üzere Nijer’de üssü var. Ve Fransa ile ABD şirketleri Nijer’in altınını ve uranyumunu yıllardır yağmalıyor.
Peki ABD ve Fransa, bu düzeni nasıl sağlayabildi? Nijer’de kendi çıkarlarını koruyacak askeri darbeler yaptırarak!
Ama Atlantik medyasına göre Nijer’in sömürülmesini sürdüren o darbeler konu değildi, geçen hafta yapılan ise darbe ve ağır konu!
Neden? Çünkü bu kez Fransa ve ABD hedef: Fransızcayı yasakladılar, Fransız kanallarını yasakladılar, Fransız ve Amerikan askerlerinin ülkeyi terk etmesini istediler, imtiyazları kesmeye başladılar…
ABD ve Fransa’ya kara tokat
Washington-Paris merkezli medyanın dünyaya servis ettiği şekliyle Nijer’de bir askeri darbe yok, tersine ABD ve Fransa’nın yeni sömürgeciliğine darbe var!
Mesele kavramsa, doğrusunu da belirtelim: Bu darbe değil, ihtilaldir; zira olan bir avuç askerin yönetime el koyması değildir, askerlerin halkla birlikte Batı’nın “yeni sömürgeciliğine” karşı harekete geçmesi ve o yeni sömürgeciliğin aleti durumundaki işbirlikçi yönetimi yıkmasıdır!
Nitekim halk günlerdir ayakta ve “Fransa defol” temalı eylemlerle meydanlarda…
Özetle, darbe-demokrasi bağlamında son 30 yılın en büyük üç dersidir:
1) Emperyalist Batı, kendi darbelerini “renkli devrim” diye pazarlar.
2) Emperyalist Batı açık askeri işgallerini “demokrasi getirmek” diye propaganda eder.
3) Emperyalist Batı, sömürdüğü ülkeden kovulmasına darbe der, “demokrasiye karşı diktatörlük” der.
Komşuları Nijer’in yanında
ABD ve Fransa, şimdi etkileri altındaki “Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWACS)” üzerinden, Nijer’e askeri operasyon tezgahlıyor. Bunu da Türkiye dahil her ülkede nüfuz ettikleri medya üzerinden “darbeye karşı demokrasiyi koruma harekâtı” diye pazarlamaya çalışıyorlar.
Nijer ordusu ise bu tablo karşısında Anavatanı Savunma Ulusal Konseyi kurdu, Mali ve Burkina Faso ile güvenlik işbirliği planı yaptı, komşuları Cezayir, Burkina Faso, Libya, Mali ve Çad’a sınırlarını açtı.
Nitekim bu devletler de olası bir askeri müdahaleye karşı Nijer’i destekleyeceklerini dünyaya ilan ettiler.
Mesele Batı’nın Afrika’dan kovulması
Darbe, demokrasi palavralarını bir kenara bırakarak esasın altını yeniden çizelim: Daha 22 Haziran’da bu köşede “Kara tokat”, yine geçen hafta, 29 Temmuz’da “Yükselen Afrika, alçalan emperyalizm” başlıkları ile asıl konuyu incelemiştik: Afrika ülkeleri, sıra sıra Fransız askerlerini ülkelerinden kovuyor, Fransızcayı yasaklıyor, Fransa’ya imtiyazları buduyor ve aynı şekilde ABD’nin nüfuzunu da kesiyor.
Çad’da, Tunus’ta, Cezayir’de, Mali’de, Orta Afrika Cumhuriyeti’nde ve son olarak Nijer’de olan budur.
Batı açısından mesele şudur: Nijer, son olarak Mali ve Burkina Faso’dan kovulan Fransız askerlerinin üslendikleri ülkeydi. ABD ve Fransa üslerinin Nijer’de de kapatılması, emperyalistlerin Afrika’dan büyük oranda atılmasına gidecek yolu da açmış olacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ağustos 2023
Suriye-Karadeniz-Kafkasya üçgeni
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/08/2023
“Tahıl koridoru anlaşmasının kurtarılmasına en çok kimin ihtiyacı var?” sorusuna yanıt listesi hazırlasak, Türkiye en başlarda olacaktır. Zira tahıl koridoru anlaşması, Türkiye için öncelikle NATO’yu Karadeniz’den uzak tutmanın yoluydu.
Nitekim Rusya’nın kendisiyle ilgili bölüm yerine getirilmediği için bir yıldır süren anlaşmayı sonlandırmasıyla, o tehlike hemen ortaya çıktı. 22 Temmuz’da bu köşede “çatışma koridoru” başlıklı incelememizde o tehlikeye dikkat çekmemizden hemen iki gün sonra, eski NATO Başkomutanı James G. Stavridis formülünü açıkladı:
“Ukrayna tahılını taşıyan gemilere NATO ya da ABD ve İngiltere ile Karadeniz’deki ortaklarının savaş gemileri güvenlik sağlamalı. Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’daki NATO üslerinden kalkan savaş uçakları onlara eşlik etmeli.”
Ankara-Moskova işbirliğinin önemi
Ukrayna’da “uzun savaş” isteyen ABD’nin, Karadeniz’de, Moldova ve Gürcistan’da Rusya’ya yeni cepheler açmak istediği elbette sır değil. ABD 2008’de Ukrayna ve Gürcistan’a NATO üyeliği yolu açtığından bu yana, Karadeniz’i “NATO gölü” yapmak istiyor.
Dolayısıyla baştaki sorumuza dönersek, tahıl koridoru anlaşmasını kurtarmak, Türkiye’nin çıkarınadır. Peki mümkün mü? Evet, mümkün. Türkiye, Rusya’yla işbirliği iradesini sürdürebilirse mümkün.
Ankara’nın Moskova’yla işbirliğinin son beş yılda, Suriye-Karadeniz-Kafkasya üçgeninde hangi kazanımları doğurduğu ortada. Bunu bugün Karadeniz’de tahıl koridoruyla ve Suriye’de Astana aracılığıyla normalleşmede sürdürebilmek kritik önemde.
Erdoğan: Rusya’yla birlikte düşünüyoruz
Erdoğan ile Putin arasında 2 Ağustos’ta yapılan telefon görüşmesi ve dün Erdoğan’ın şu sözleri, Ankara-Moskova işbirliği iradesinin devamına işaret ediyor:
“Tahıl koridoru konusunda Rusya ile birlikte düşünüyoruz. Rusya’dan gelecek tahılın sevkiyatını yapacağız. Tahılın, Afrika’daki fakir ülkelere gönderilmesi konusunda hemfikiriz” (BloombergHT, 4.8.2023).
Türkiye’nin bu konuda “Rusya’yla birlikte düşünüyor” olması üç kere önemli:
1) Türkiye-Rusya işbirliği, tahıl koridorunu kurtararak, “Ukrayna gemilerine Karadeniz’de NATO eskortu” planını bozar.
2) Türkiye-Rusya işbirliği, Hazar-Karadeniz-Doğu Akdeniz- Basra/Arap Körfezi dörtgenindeki “gaz savaşları”nda Türkiye’nin konumuna değer katar.
3) Afrika’da Türkiye-Rusya işbirliği zemini oluşturur.
Bir yıldır süren anlaşma iki boyutluydu: Ukrayna tahılı sevk edilecek ve Rusya tahılının sevk edilmesinin önündeki engeller kaldırılacaktı. Ukrayna tahılı sevk edildi ama Rusya tahılının sevkinin önündeki engeller kaldırılmadı. Rusya da bu nedenle anlaşmayı yenilemedi.
Şimdi Türkiye üzerinden Rusya tahılı Afrika’ya ulaştırılabilirse, bu “küresel Güney”de çok önemli bir girişim olacak. Zira Ukrayna tahılı Afrika’ya değil, Avrupa başta gelişmiş ülkelere gitmişti!
Beyaz Saray’ın sözü(!)
Washington, Ankara-Moskova girişimden, Erdoğan-Putin telefon görüşmesinden hemen sonra haberdar olmuş olmalı. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, “Rusya tahıl anlaşmasına geri dönerse, ihracatını gerçekleştirebilmesini sağlamak üzere ne gerekiyorsa yaparız” dedi (Sputnik, 3.8.2023).
Kremlin Sözcüsü Peskov’un Blinken’e yanıtı netti: “Söz vermesinler, yerine getirsinler. Bu yapılır yapılmaz, anlaşma derhal yeniden yürürlüğe girecektir” (CRI Türk, 4.8.2023).
Kremlin’in Beyaz Saray’ın sözlerine inanmaması için onlarca haklı nedeni var elbette; en başta da “NATO’nun genişlememesi” sözü. Ki tutulmayan o söz, bugün yaşananların esas nedenidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ağustos 2023
Değersiz yalnızlık: AKP-İsrail birlikteliği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/08/2023
Seçim öncesinde, muhalefetin sığınmacı sorunu baskısının da etkisiyle Suriye’yle normalleşme konusunda kimi adımlar atan AKP iktidarı, seçim sonrasında konuya ilgisiz görünüyor.
Hatta AKP’nin kimi uygulamaları, örneğin BM’deki Suriye’nin egemenliğine aykırı oylamada aldığı tutum, örneğin beş bin kişilik yeni bir birliği eğiterek ÖSO saflarına katması, örneğin İdlib ısrarı, normalleşmenin önündeki “katı tutuma” işaret ediyor.
Tahran’da normalleşme konuşuldu
Kuşkusuz Türkiye’nin Suriye’yle normalleşme ihtiyacı, birincisi iç politikadaki sığınmacı sorunu nedeniyle, ikincisi de dış politikadaki “Ortadoğu’daki büyük değişim” gerçeği nedeniyle, aslında AKP’nin karşı-iradesinin üstünde bir ihtiyaçtır.
Ancak o ihtiyacın iç politik mücadele açısından şu anda AKP’ye dayatılamamasında, seçim sonrasında muhalefetin içinde düştüğü girdabın kuşkusuz önemli etkisi var…
Ama dış politikada elbette öyle değil.
Nitekim konu Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdat’ın Tahran ziyaretinde gündeme geldi. İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan normalleşmede ne durumda olunduğunu ortak basın toplantısında şu sözlerle açıkladı:
“Şimdiye dek savunma bakanları ve dışişleri bakanları düzeyinde birkaç tur müzakere yapıldı. Son oturumda ise Türkiye askeri güçlerinin zamanlamaya göre askeri güçlerini sınırlarının gerisine çekmesi önerildi. Suriye Devlet Başkanı da aynı mantık üzerinden ortak sınırların güvenliğinin temin edilebileceğini belirtiyor. Tahran ve Moskova ise garantör ve kolaylaştırıcı aktörler olarak çabalarını sürdürecek (tasnimnews.com, 1.8.2023).
‘Kademeli geri çekilme’ formülü
Konu Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le görüşmesi sırasında gündeme gelmiş ve Esad “Türk askerinin Suriye’den çekilmesini” normalleşmenin şartı olarak ortaya koymuştu.
Moskova ve Tahran ise normalleşme ihtiyacı gereği daha makul bir yol bulmak için, masaya “kademeli geri çekilme” önerisini koymuştu.
Bu öneri önceki görüşmelerde Şam tarafından kabul edildi ancak Ankara yanıtlamış değil…
Tersine, “kademeli geri çekilme” konusuna tepki gösteren Ankara destekli Suriyeli cihatçı örgütlerin eylemleri, bu konuda AKP’nin işaret edeceği kademeleri bile şu aşamada kilitlemiş durumda.
Deyim yerindeyse AKP, kendi yarattığı cihatçı canavarlarıyla bölgesel ortakları arasında sıkışmış durumda…
Bir tek AKP ve İsrail karşı
Ancak Ankara açısından hesabı yapılması gereken şey artık şu:
12 yıl önce AKP’nin liderliğinde Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar başta olmak üzere bölge ülkelerinin tamamı Beşar Esad’ın karşısındaydı.
12 yıl sonra ise durum şu: AKP dışında Beşar Esad karşıtlığını sürdüren bölge ülkesi bir tek İsrail kaldı!
AKP, Astana müttefiklerinin açtığı ve kolaylaştırdığı Suriye’yle normalleşme yolunda ilerlemediği taktirde, bölgede ikinci kez “yalnız” kalmış olacak; üstelik yalnızlığına İsrail’in ortaklığı nedeniyle, bu kez iç kamuoyuna yalnızlığını “değerli” diye pazarlama şansı da olmayacak!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ağustos 2023
ABD’nin hedefi: Avustralya-Japonya hattı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/07/2023
Blinken-Austin ikilisi, geçen haftayı “Hint-Pasifik NATO’su” inşası hazırlığıyla geçirdi. ABD Dışişleri Bakanı Blinken ve ABD Savunma Bakanı Austin, ABD’nin Çin’e kuşatma stratejisine uygun olarak Avustralya’dan Japonya’ya bir askeri hat inşa etmeye çalışıyor.
ABD hem bu iki merkezi birbirine bağlamak ama hem de kendi bölgesinden desteklemek için iki anlaşmaya yöneldi:
1) Japonya’nın Ogasawara Adaları ile ABD’nin Guam bölgesini birbirini bağlayan zincirin güney ucundaki Papua Yeni Gine ile bir anlaşma imzaladı.
ABD’nin Papua Yeni Gine’yle yaptığı anlaşma şöyle: “ABD ordusuna deniz üssü, havaalanı ile limanlar da dahil olmak üzere altı bölgeye 15 yıl süreyle erişim izni verecek. Anlaşma, Amerikan kuvvetlerinin gemilere ve uçaklara yakıt ikmali yapmasına ve erzak stoklamasına izin verecek” (harici.com.tr, 28.7.2023).
2) ABD diğer yandan eylülde sona erecek Marshall Adaları ile anlaşmayı yenilemeye çalışıyor. Zira ABD füze testlerini buradaki üste yapıyor. Marshall Adaları da Hawaii ile Papua Yeni Gine arasında…
AUKUS + QUAD
Japonya, bir süredir ABD’nin “onayıyla” silahlanıyor ve yeniden “gerçek ordu” kuruyor. Japonya başbakanı iki yıldır NATO zirvelerine davet ediliyor. NATO ayrıca Japonya’da ofis açmaya hazırlanıyor.
ABD öte yandan Avustralya ve İngiltere ile “AUKUS”u inşa etti. AUKUS özetle ABD-İngiltere’nin Avustralya’yı Çin’e karşı “nükleer üs” haline getirme anlaşmasıydı.
Blinken Hint-Pasifik turu sırasında Yeni Zelanda’yı da AUKUS’a davet etti, ancak Yeni Zelanda Dışişleri Bakanı Mahuta, ülkesinin “nükleersizlik” duruşunda bir değişiklik olmayacağını belirtti (cumhurişyet.com.tr, 27.7.2023).
ABD işte bu tablo içerisinde AUKUS’u genişleterek ve Japonya-Güney Kore bölgesine uzatarak, ardından içinde Hindistan’ın da olduğu QUAD’la birleştirerek, bir nevi “Hint-Pasifik NATO’su” kurmak istiyor. Ancak Hindistan Başbakanı Modi’nin geçen ayki ABD ziyaretinden, Washington istediği “oluru” alamadı.
ABD’nin bir araya getirmeye çalıştığı Japonya ile Avustralya arasında henüz bir karşılıklı savunma anlaşması yok. Ancak iki ülke ABD’nin sponsorluğunda geçen yıl bir “güç anlaşması” yaptılar. Anlaşma şimdilik sadece eğitimi kapsıyor ancak ABD genişletilmesine uğraşıyor. Nitekim ABD, Japonya ve Avustralya savunma bakanları iki ay önce imzaladıkları anlaşmayla, ortak F-35 eğitimi düzenleme ve üst düzey üçlü tatbikatları artırma konusunda mutabık kaldılar.
Asya’nın yükselmesini önleme çabası
ABD, Çin’e karşı kuşatma stratejisini iki argüman üzerinden yürütüyor: 1) Özgür ve açık bir Hint-Pasifik. 2) Küresel kurallara dayalı düzen.
Bu iki kavramın da ne denli aldatıcı olduğu ortada. Zira ABD Hint-Pasifik’in kendisine “özgür ve açık” olmasını istiyor ve kendi yazdığı küresel düzen kurallarının geçerli olmasını istiyor.
ABD bu aldatmacayı sürdürebilmek için de Çin’in Hint-Pasifik’i “tehdit ettiği” algısını üretiyor.
Sadece ABD mi? Avustralya’yla yaptığı anlaşmadan ABD-İngiltere tarafından kovulan Fransa bile, NATO’nun daha doğuya genişleme vizyonunu kabul etmesiyle birlikte, aynı argümana sarılmaya başladı.
Pasifik’teki Vanuatu adasını ziyaret eden Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Çin’i hedef alarak “yeni emperyalizme karşı bölge ülkeleriyle işbirliği yapacağını” açıkladı. Macron, Fransa’nın önceliğinin bölgede işbirliği yaptığı ülkelerin “bağımsızlığını ve egemenliğini” korumak olduğunu söyledi (cumhuriyet.com.tr, 27.7.2023).
Özetle, bölgeyi birkaç yüzyıl boyunca sömüren “beyaz efendiler”, yeni yalanlarıyla yeniden bölgede etkinlik kurmaya çalışıyorlar. Tüm bunlar ne için peki? Çin’in gelişmesini ve Asya’nın yükselmesini önlemek için. Ya da şöyle ifade edelim: Atlantik sisteminin çöküşünü geciktirebilmek için…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Temmuz 2023