Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
ABD daraldı, Rusya’nın geliri arttı, Çin büyüdü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/05/2022
Ukrayna krizi, başta enerji ve gıda olmak üzere pek çok alanda dünya ekonomisini olumsuz etkiliyor. Bu etkinin artışında kuşkusuz Rusya’ya yaptırımlar ile müttefiklerini baskı altında tutmaya çalışan ABD’nin önemli bir rolü var.
Ancak ABD, topyekûn yaptırımlarla çöküşe götüreceğini varsaydığı Rusya ekonomisi konusunda istediğini elde edemedi. Hatta tersine, fiyatların da artmasıyla birlikte, Rusya’nın nisan ayındaki enerji gelirleri, bir önceki yılın nisan ayındaki gelire göre yüzde 50 arttı!
ABD’nin hesabı tutmadı
ABD’nin bu “ekonomi savaşında” istediğini alamamasının temel nedeni Rusya’yı yanlış okumasıdır. ABD zannetti ki Sovyetler Birliği’nin dağılmasında da rol oynayan Rus devletine yuvalanmış liberal çevreler içeriden çelme takabilir ve yaptırımların etki katsayısını artırabilir. Bu olmadı, tersi oldu ve liberaller bütün entelektüel birikimleriyle milli kanadın hizmetine girdi. Bir kez bu olunca, Rusya’nın engin kaynakları ve teknik birikimi milli ekonominin inşasına ivme kazandırdı.
Bunun yanı sıra ABD, her ne kadar kuru gürültü yapılsa da, dış güçleri hizaya sokamadı: 1) ABD, Almanya liderliğindeki gelişmiş Avrupa ekonomilerini enerji yaptırımlarına mecbur edemedi. Tahılda da yaptırımların kaldırılacağı görünür oldu. 2) ABD, Suudi Arabistan’ı enerji piyasalarını kontrol hedefinde kendisiyle işbirliği yapmaya ikna edemedi. 3) ABD, Çin, Hindistan, Güney Kore ve Türkiye gibi büyük alıcıları engelleyemedi.
Büyümesi beklenen ABD tersine küçüldü
Peki ABD’nin bu ağır saldırganlığının kendisine dönüşü ne oldu?
ABD ekonomisi ilk çeyrekte yüzde 1,5 oranında daraldı! Oysa ABD’nin ilk çeyrekte yüzde 1,1 büyüyeceği öngörülüyordu.
Diğer yandan ABD’de enflasyon rekorlar kırıyor. Yıllık enflasyon şubat ayındaki yüzde 7,9’dan, mart ayında beklentilerin üstünde yüzde 8,5‘e yükseldi ve 40 yılın zirvesine çıktı.
Ve ABD Merkez Bankası FED, üç yıl sonra faiz arttırarak, bu ayın başında faizi yüzde 1’e yükseltti.
Yaptırımlar Rusya’yı çöküşe itmedi
Peki ABD’nin ekonomik saldırısı altındaki Rusya’da durum ne?
Yukarıda da belirttiğimiz gibi nisanda enerji geliri, bir önceki yıla göre yüzde 50 arttı.
Öte yandan Rus rublesi, ABD’nin beklentisinin tersine, dolar karşısında değer kazandı. Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinden önce 77 civarında olan dolar/ruble paritesi, yaptırımların ilk şokuyla 6 Mart’ta 114’e çıktıysa da, 3 Nisan’da yeniden müdahale öncesi konumuna geldi; ardından da her gün güçlenerek 22 Mayıs’ta 57’ye kadar indi. Böylece ruble dolar karşısında, yılbaşından bu yana yüzde 30 değer kazanmış ve son dört yılın en yüksek seviyesine çıkmış oldu.
Rusya Merkez Bankası, ABD ve müttefiklerinin yaptırımları nedeniyle politika faiz oranını 28 Şubat’ta yüzde 9,5’ten yüzde 20’ye çıkarmıştı; önceki gün faizi yüzde 11’e düşürdü.
Çin beklentinin üzerinde büyüdü
Son 20 yılda olduğu gibi, dünya ekonomisinin ne durumda olduğunu belirleyen ana aktör ise yine Çin. Çünkü hacim ve ölçek farklı. Çin’in büyüklüğü, başka ekonomilerdeki daralmalara rağmen dünya ekonomisinin büyümesine neden olabiliyor.
O nedenle ABD’nin yılın ilk çeyreğinde yüzde 1,5 daraldığı şartlarda, Çin’in yüzde 4,2 olan beklentinin de üzerine çıkarak yüzde 4,8 büyümesi, başta Asya-Pasifik bölgesi olmak üzere bütün dünya açısından kritik önemdedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mayıs 2022
Kissinger’ın Batı’ya üç uyarısı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/05/2022
Davos’un bu yılki ağır topu, ABD’nin en kıdemli diplomatı Henry Kissinger’dı. 99 yaşındaki Kissinger, gerek dışişleri bakanı olarak, gerekse ulusal güvenlik danışmanı olarak görev yaptıktan sonra bile, ABD için strateji belirleyen konumunu sonraki yıllarda da korumuş, pek çok başkana danışmanlık yapmıştı.
Tayvan uyarıları
Kissinger’ın ilk uyarısı, son haftalarda ABD’nin kışkırtıcı faaliyetlerine konu olan Tayvan’dı. ABD yönetimi bir yandan resmi olarak “tek Çin” politikasına bağlı olduklarını belirtiyor ancak diğer yandan da “iki Çin” hedefi anlamına gelecek faaliyetler yapıyor.
İşte Kissinger, Joe Biden yönetiminin bu ikili politikasına Davos’ta açık tepki gösterdi ve şu mesajları verdi:
– Deneyimli baş diplomat Kissinger, “ABD, hileyle veya kademeli bir süreçle ‘iki Çin’ çözümü geliştirmemeli” diyerek, açıkça Washington yönetiminin izlediği “hile yoluna” itiraz etti.
– Kıdemli Çin uzmanı Kissinger, “Çin’in şimdiye kadar sergilediği sabrı sergilemeye devam edeceğini” belirtti.
– Ünlü stratejist Kissinger, “ABD’li politikacıların, ABD-Çin çatışmasından kaçınması gerektiğini” öğütledi.
– Ve deneyimli müzakereci Kissinger, “Tayvan konusunun, ABD ile Çin arasındaki müzakerelerin merkezinde olmaması gerektiğini” savundu.
Ukrayna uyarıları
Kissinger’ın sadece ABD’ye değil, bir bütün olarak Batı’ya uyarılarda bulunduğu konu ise Ukrayna konusuydu.
Öncelikle Kissinger, Davos’taki konuşmasında, savaşın sorumlusu olarak Batı’yı ve Ukrayna’yı gördüğüne işaret eden ifadeler kullandı. “Kiev NATO üyeliği peşinde koşarak bugünkü çatışmaların taşlarını döşedi” diyen Kissinger, “Batı’nın Ukrayna üzerinden Rusya’yla yürüttüğü çatışmanın iki ay içinde sonlandırılamaması durumunda, kontrolden çıkacağı” uyarısında bulundu.
Peki çatışma nasıl sonlandırılacak? Kissinger açıkça Ukrayna’nın taviz vermesi gerektiği savunuyor.
Çünkü Henry Kissinger da bir diğer ABD’li kıdemli stratejist Zbigniew Brzezinski’nin savunduğu “daha geniş Batı” fikrine yakın. ABD’nin Çin’e karşı “daha geniş Batı” inşası da elbette Rusya’yla mümkün.
Kissinger bu nedenle “Batı’nın Rusya’yı ezici bir yenilgiye uğratma çalışması peşinde koşmaması gerektiğini” belirterek Davos’ta Avrupalılara şu uyarıda bulundu: “Avrupa ülkeleri büyük resmi akıllarından çıkarmamalı ve Rusya’nın 400 yıldır Avrupa’nın ana parçalarından biri olduğunu hatırlamalı.”
Çin-Rusya ittifakını önleme uyarısı
Neden mi?
Batı’nın en kıdemli strateji uzmanı Kissinger, “Rusya’nın Çin ile kalıcı bir ittifaka sürüklenmemesi için” Avrupa’nın Ukrayna krizi konusunda çok dikkatli olması gerektiğini belirtti.
Ancak bana göre ABD “daha geniş Batı” hedefini çoktan yitirdi. Tersine, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Dan Coats’un Ocak 2019’daki Senato İstihbarat Komisyonu’nda ifade ettiği gibi, “Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda.”
Kissinger “kalıcı” diyerek bunun “geçici” olabileceğine işaret ediyor olsa da, gelişmeler, bırakın Rusya’nın ABD ve AB’yle “daha geniş Batı” oluşturmasını, ABD ile AB’nin “geniş Batı”sının bile risk altında olduğunu gösteriyor.
AB açısından çıkarlarına en uygun yol, ABD’den bağımsız, Rusya’yı da dahil ettiği bir Avrupa güvenlik mimarisi inşasıdır artık…
Yoksa AB’nin 21. yüzyılda güçlü bir merkez olabilme şansı olamayacağı gibi, tek parça kalma şansı bile bulunmayacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Mayıs 2022
ABD’nin NATO kazıkları
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/05/2022
2012-2014 yılları arasında ABD’nin Moskova Büyükelçiliğini yapan Michael Anthony McFaul, katıldığı Munk Forumu’nda, Ukrayna’nın NATO’ya katılma olasılığını tartıştı.
Eski ABD Büyükelçisi McFaul, geride kalan yıllarda NATO’nun doğuya doğru genişlemesi nedeniyle Rusya’nın endişeli olduğunu ama ABD’nin buna rağmen Ukrayna konusunda amigoluk yaptığını söyledi. Mcfaul, “2021’de diplomatlarımız Ukrayna’yı NATO’ya katılabileceğine inandırmak için çok çaba harcadı, diplomatlar yalan mı söyledi?” sorusuna gülerek, “Evet, gerçek hayat böyle” yanıtını verdi!
Büyükelçinin bu itirafı, ABD’nin Ukrayna’yı nasıl ateşe attığını en yetkili ağızdan bir kez daha ortaya koymuş oldu.
Zelenski’nin görevi
Ünlü Rus komedyenler Vovan ve Lexus, bu kez Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski diye kendilerini tanıtarak eski ABD Başkanı Bush ile konuştular:
Sahte Zelenski, oğul Bush’a soruyor: “Moskova, babanız Bush’un başkanlığı döneminde dışişleri bakanı olan James Baker’ın 1990’da Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’a NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceği sözü verdiğini ileri sürüyor. Moskova’nın bu iddiası doğru mu?”
Oğul Bush’un yanıtı şöyle: “Bak, zaman değişiyor. Baker’ın babamın dışişleri bakanı olması yıllar önceydi, yani ABD esnek olmalı, zamana ayak uydurmalı. İşte bu yüzden şimdi ülkenize desteğimizi gösterme çabasındayız.”
Sahte Zelenski, oğul Bush’a, “Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan eden Kosova’nın ABD tarafından tanınmasının, Donbass’taki iki cumhuriyetin Rusya tarafından tanınmasının yolunu açıp açmadığını” da soruyor. Oğul Bush önce afallıyor ve ardından şu yanıtı veriyor: “Galip geldiğiniz zaman, bu çeşit meselelerin çoğu masadan kalkar.”
Oğul Bush, ayrıca sahte Zelenski’ye “görevini” anımsatıyor: “Görevin mümkün olduğu kadar çok Rus askerini yok etmek. Ukrayna’nın hedeflerine ulaşmasına yardımcı olmak için öncülük etmeye devam etmek ABD için çok önemli.”
Miçotakis’in Yunanistan’a kazığı
Tarihten ve emperyalistlerin “kullanma” politikalarından ders çıkaramayan bir başka ülke de Yunanistan…
Yunanistan Başbakanı Miçotakis, bizzat ifade ettiği gibi, ABD’yle imzaladığı savunma anlaşması yoluyla, ülkesini ABD’nin ayağının altına serdi! (Miçotakis’e bir sonraki NATO Genel Sekreteri olma sözü verildiği iddiasını not edelim.)
ABD, mevcut üslere ek üsler kazandı; kuzeyden güneye, Akdeniz’deki Girit Adası’ndaki Suda Üssü’ne kadar ülkeye yayıldı. Bunun ne anlama geldiğini, ABD’nin Arktik-Akdeniz hattı hedefini incelediğim yazımda ortaya koymaya çalışmıştım.
Şimdi Atina yönetimi, Ankara karşıtlığında bir koz olarak düşündüğü Washington hamiliği ile aslında Yunanistan’ı ABD’nin gelecek planlarında ateşe atmasına olanak sağlamış oldu…
İsveç ve Finlandiya’nın tarihi hatası
II. Dünya Savaşı’nın ardından, geride kalan 75 yılda, dünyada en problemsiz yaşayan ülkeler hangileridir diye sorulsa, en başa İsveç ve Finlandiya’yı yazmak gerekir. Bu iki ülke, “tarafsızlık statüleri” sayesinde komşularıyla ve büyük kuvvetlerle sorun yaşamadan varlıklarını sürdürdüler. Ayrıca gerekmeyen büyük askeri harcamalarını da, halklarının refah içinde yaşamasında kullanabildiler.
Şimdi ABD’nin Ukrayna krizini fırsat bilip, Arktik-Akdeniz hattı hedefi gereği bu iki ülkeyi “zorla” NATO’ya üye yapmaya kalkmasına, iki ülkenin yönetimi teslim oldu. İki yönetim de, ülkelerini ateşe atıyor…
Ve ülkemiz…
70 yıllık NATO üyeliğinin Türkiye’ye tek bir getirisi yokken ve darbelerden cinayetlere, ambargolardan teröre desteğe uzanan pek çok götürüsü varken, bizim NATO’cular da ekran ekran dolaşıp NATO güzellemeleri yapmayı sürdürüyorlar!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mayıs 2022
Veto kartı pazarlık kartı yapılmamalı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/05/2022
Mevlüt Çavuşoğlu, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile, İbrahim Kalın da Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile görüştü. Her iki ABD’li de özetle “Türkiye’nin endişelerinin karşılanabileceğini düşünüyoruz” dedi.
Hatta eşzamanlı olarak Finlandiya Dışişleri Bakanı Pekka Haavisto da bir açıklama yaptı ve “Türkiye’nin gündeme getirdiği tüm sorunları çözebiliriz” dedi.
Peki nedir Türkiye’nin gündeme getirdiği sorun ya da endişe? İsveç ve Finlandiya’nın teröre verdiği destek.
Asıl sorun: ABD’nin teröre desteği
Peki İsveç ve Finlandiya teröre destek konusunda Türkiye’ye güvence verirse sorun çözülmüş mü olacak? Ya ABD’nin teröre desteği?
Ki asıl sorun İsveç ve Finlandiya’nın değil, ABD’nin teröre desteğidir. ABD’nin teröre desteği kesilirse, diğerlerinin ki otomatik kesilecek zaten.
Dolayısıyla Türkiye’nin NATO’nun genişlemesi sürecinde yakaladığı bu fırsatı doğru kullanabilmesi, veto kartını doğru adresle müzakere (pazarlık değil) edebilmesine bağlı. Yani İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyeliklerini onaylamanın koşulunu bu iki ülkenin teröre desteğini kesmesine değil, ABD’nin teröre desteğini kesmesine bağlamalı!
Veto kartı Şam’la değerlenir
Teröre desteği kesmesi karşılığında veto kartını kullanmamayı ABD’yle müzakere edebilmeyi kolaylaştırabilmenin yolu ise açık: Ankara, Şam’la anlaştığı taktirde, ABD’nin teröre desteğini kesebilmekte elini güçlendirir.
Ancak Ankara ne Şam’la anlaşmaya niyetli ne de NATO’nun genişlemesini ABD’nin teröre desteği kesmesine bağlama niyetinde. Tersine, NATO’nun genişlemesini engelleyecek veto kartını, AKP-ABD ilişkilerinde sorun azaltacak pazarlık kartı olarak görmekte…
Veto kartını pazarlık kartı yaparak Halkbank davasını düşürmeyi, olmadı S-400 yaptırımından kurtulmayı, olmadı F-16 alabilmeyi, olmadı Batı’dan seçim dönemi için borç para bulmayı hedeflerseniz; iki kere kaybedersiniz. Hem dediğinizi yapamamış olur hem de Batı’nın oyun sahasına düşmüş olursunuz.
Türkiye’nin NATO dışına çıkması elbette ilkesel tercihimizdir. Ancak, mevcut koşullar içerisinde, Türkiye NATO içinde de gücünü mutlaka kullanmalıdır. Nasıl mı?
Türkiye pazarlık yapmaz ve ABD’nin teröre desteğini sürdürdüğü müddetçe NATO’nun genişlemesini engelleyeceğini ortaya koyarsa; NATO içindeki siyasi pozisyonunu güçlendirir. Hırvatistan ve Macaristan başta olmak üzere bazı ülkeleri de yanına alır ve NATO içinde etkili bir odak olur; ABD’nin NATO’daki mutlak hakimiyetini sarsabilir, Almanya-Fransa ekseninin güçlenmesine yardımcı olabilir. O zaman Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisini tasarlama koşulları ortaya çıkabilir ve Türkiye bu konuda söz sahibi konuma yükselir.
Muhalefetin Batıcılık sorunu
İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelikleri konusu, aynı zamanda Türkiye’nin NATO sorununun da parçasıdır. O nedenle konu, iktidarın “ABD’yle ilişkileri düzeltmesinde kullanılacak bir pazarlık kartı” olmaktan ötesidir. Dolayasıyla konu muhalefetin de gündeminde olmalıdır. Ancak ne yazık ki TBMM’deki muhalefet partileri konuyu o önemde ele almıyorlar.
Hatta “Geçen sene İsveç’ten 175 bin, Finlandiya’dan 30 bin turist geldi ama bu sene gelmez” seviyesinde politika yapıyorlar; turizm gelirini terörün önüne koyabilme yanlışına kadar düşüyorlar.
Oysa çeşitli anketlerin de ortaya koyduğu gibi Türk halkının çoğunluğu ABD ve NATO’yla ilişkiler konusunda muhalefetten daha muhalif bir konumda…
Dolayısıyla 2023 seçiminde iktidar olmak isteyenin bu gerçeğe göre siyaset üretmesinde yarar var. Altılı İttifak ise tersine “Batı’yla ilişkileri biz düzeltiriz” görüntüsü içerisinde seçim kazanabileceğini sanıyor. Ancak Batı’yla seçim kazanma dönemi çoktan kapandı…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mayıs 2022
SADAT’ın anayasası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/05/2022
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanlarından Mehmet Uçum, Candaş Tolga Işık’ın sorularını yanıtlarken “yeni anayasa” mesajı verdi. Uçum, “2023 seçimlerinde oluşacak Meclis aritmetiği ile Türkiye’ye, 21. yüzyıla layık dört başı mamur bir anayasa kazandıracağız” dedi.
Yani AKP 2023’te de iktidar olursa, bir “yeni anayasa” daha gündemimizde olacak. (Oysa mevcut anayasa, yapılan değişikliklerle çoktan 12 Eylül anayasası olmaktan çıktı!)
Peki başkanlığı bile halletmişlerken, hâlâ yapmak istedikleri ne kaldı ki onu da anayasa sokmaya çalışıyorlar? Yanıtı SADAT’ın anayasasında…
Gölge Ordu
Erdoğan’ın bir diğer eski başdanışmanı Adnan Tanrıverdi’nin liderliğini yaptığı SADAT, ASDER ve ASSAM, kumpasların tüm ağırlığıyla yaşandığı süreçte, bir anayasa taslağı hazırlamıştı. Adnan Tanrıverdi imzalı anayasa taslağı, 28 Aralık 2011’de TBMM’ye gönderilmişti.
SADAT’ın anayasasında neler mi vardı? Gazeteciler Ersin Eroğlu ve Caner Taşpınar’ın hazırladığı, dört ay önce Kırmızı Kedi Yayınları tarafından basılan ve bugünlerde toplatılma baskısıyla karşı karşıya olan Gölge Ordu kitabından aktaralım:
Anayasa taslağının dikkat çeken birinci yanı, TSK’yi dönüştürmeyi hedef almasıydı: SADAT anayasasında Genelkurmay Başkanlığı ile Kuvvet Komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanıyor, Jandarma Genel Komutanlığı İçişleri Bakanlığı’na bağlanıyor, Yüksek Askeri Şura’nın yapısı değiştiriliyor, Askeri Yüksek Yargı kaldırılıyor, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nden irtica tehdidi çıkarılıyor (s.98-99). Sonuç? “Allah’ın lütfu” dedikleri ve fırsata çevirdikleri 15 Temmuz darbe girişimi ile SADAT’ın anayasasındaki bu talepleri yerine getirdiler.
Hatta Tanrıverdi, bir açıklamasında aynen şöyle dedi: “Anayasa Komisyonu’na sunduğumuz Anayasa teklifindeki Silahlı Kuvvetlerin yeniden yapılandırılmasıyla ilgili tespitlerimizin aşağı yukarı tamamı 15 Temmuz’dan sonra yürürlüğe girmiştir.”
Hedef eyalet sistemi ile federasyon
Anayasa taslağının dikkat çeken ikinci yanı, rejim değişikliğini hedeflemesiydi. SADAT anayasasına göre Türkiye başkanlık sistemi ile yönetilmeydi, cumhurbaşkanı yüzde 50’nin üzerinde bir oyla seçilmeliydi (s.98). Sonuç? Türkiye başkanlık sistemine geçti. Herhalde “TSK’nin dönüştürülmesi sağlanınca, başkanlık sistemi de kolaylaşır” diye düşündüler!
Gelelim, SADAT anayasasındaki henüz gerçekleşmeyenlere… Yine Gölge Ordu kitabından aktaralım:
Anayasa taslağının dikkat çeken üçüncü yanı, artık federasyon aşamasıdır! SADAT anayasasında laikliğin kaldırılması, anadilde eğitime geçilmesi ve tüm etnik gruplara bu hak verilerek çok dilliliğe geçilmesi, idam cezasının getirilmesi, “Türkiye vatandaşlığına” geçilmesi, Türkiye’nin yedi özerk bölgeye ayrılması ve bölgesel yönetim modeline geçilmesi isteniyor (s.100).
Anımsayın, bu anayasa taslağından dört yıl sonra, Tanrıverdi, hazırladığı ASDER-ASSAM raporunda, açıkça “Türkiye’nin eyalet sistemine geçmesini” savunmuştu!
Aynı gemide değil, Bandırma vapurundayız
Ne SADAT sıradan bir güvenlik şirketidir, ne de Tanrıverdi “Mehdi gelecek” türü açıklamaları üzerinden hafife alınacak biridir.
O nedenle, Erdoğan’ın başdanışmanı Mehmet Uçum’un işaret ettiği 2023 anayasası hedefini, Erdoğan’ın eski başdanışmanı Tanrıverdi’nin yarısı hayata geçen ve yarısı da hayata geçmeyi bekleyen anayasasıyla birlikte yorumlanmalıdır!
Tabi bugün 19 Mayıs…
Esas olan her zaman, Mustafa Kemal ve onunla birlikte hareket eden öncülerin devrimci kararlılığını gösterebilmektir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Mayıs 2022
ABD’nin Arktik-Akdeniz hattı hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/05/2022
İsveç ve Finlandiya, ABD’nin baskısı sonucunda NATO üyeliğine başvurmaya hazırlanıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği konusunda olumlu düşünce içinde değiliz” diyerek, bu iki ülkenin üyeliğini veto edebileceğinin sinyalini verdi. Ertesi gün Reuters’e konuşan sözcüsü İbrahim Kalın ise “İsveç ve Finlandiya’ya kapıyı kapatmadık” düzeltmesi yaptı.
Ankara’nın zor, ama birilerinin İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğini veto etmesi, NATO’nun da, Avrupa’nın da, dünyanın da yararına olacaktır.
NATO İskandinavya’ya giriyor
İsveç ve Finlandiya, aslında mevcut “tarafsızlık” statüsünden memnun. Bu statü ile Soğuk Savaş ve sonrasında sorunsuz ilişkiler yürüttüler.
ABD, Ukrayna krizi üzerinden Rusya’yı kuşatma ve Avrupa üzerindeki hegemonyasını yeniden sağlama hedefleri gereği, bu iki ülkenin tarafsızlık statüsünü bozmaya çalışıyor. Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinin başladığı 24 Şubat’tan sonra ABD’den İsveç ve Finlandiya’ya bu yönde baskı gelmeye başladığında, her iki ülke de reddettiler. Anımsayalım:
İsveç Başbakanı Magdalena Andersson; 25 Şubat’ta “NATO üyeliği düşünmüyoruz”, 7 Mart’ta “NATO üyeliği için referanduma gidilmesinde tereddütlerim var”, 8 Mart’ta “NATO’ya başvurumuz, Avrupa’yı daha da istikrarsızlaştıracak” demişti. Hatta İsveç Savunma Bakanı Peter Hultqvist, 10 Mart’ta, “Görevde olduğum sürece NATO’ya katılmayacağız” demişti. Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö de 20 Mart’ta, “NATO’ya katılmamız, Avrupa’daki güvenlik durumunu olumsuz etkiler” demişti.
Özetle gerçekte İsveç ve Finlandiya NATO’ya değil, NATO bu iki ülke üzerinden İskandinavya’ya girmeye uğraşıyor, Arktik Okyanusu’ndaki kıyı uzunluğunu artırmaya çalışıyor.
Yeni Demir Perde
Dikkat ederseniz, İsveç ve Finlandiya yöneticilerinin NATO üyeliğine soğuk olmalarının gerekçesi “Avrupa’nın güvenliği” ile ilgili. Çünkü tablo şu:
Almanya ve Fransa’nın liderlik ettiği AB, ABD’den bağımsız bölge ve dünya politikası geliştirmek istiyor. Buna da “stratejik özerklik” diyorlar. Berlin ve Paris, Avrupa’nın barışının ve güvenliğinin Rusya’sız olmayacağını dile getiriyorlar.
ABD ise Avrupa egemenliğini sürdürebilmek için, Avrupa güvenlik mimarisinin inşasında belirleyici olmak istiyor. Şimdi bu amaçla, Polonya-Ukrayna cephesi üzerinde, İngiltere liderliğinde “ikinci Avrupa” inşa ediyor: Adına “Küçük Avrupa İttifakı” dedikleri üçlü ittifakı, Baltık, Doğu Avrupa, Karadeniz ülkeleriyle genişletmek ve İskandinav ülkelerini de dahil edebilmek istiyorlar. ABD, “ikinci Avrupa” üzerinden Almanya-Fransa’yı yeniden kendi stratejisine teslim alabilmeyi hesaplıyor.
Özetle ABD, Rusya ile Avrupa arasına “yeni demir perde” indirmeye çalışıyor: İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelikleri ile Arktik Okyanusu’ndan başlayan, oradan Baltık ülkelerini kapsayarak Doğu Avrupa’ya inen, Batı Karadeniz, Ege ve Yunanistan üzerinden Doğu Akdeniz’e kadar uzanan bir hat.
Hırvatistan’ın veto olasılığı
Görüldüğü gibi bu hedef Avrupa’nın güvenliğini olumsuz etkileyecek ve kıtayı istikrarsızlaştıracak. Dolayısıyla İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerini önlemek, Avrupa barışı açısından kritik önemdedir.
İki ülkenin NATO’ya başvuracakları kesin ancak üye olabilmeleri henüz çantada keklik değil. Hırvatistan ve Macaristan gibi “yeni demir perde” üzerinde/kıyısında olan ülkelerin veto etme olasılığı var. Zira Hırvatistan Cumhurbaşkanı Zoran Milanoviç, 3 Mayıs’ta, “İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini veto edeceğini” söylemişti.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mayıs 2022
Yunanistan ayaklar altında
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/05/2022
Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in, başlığa taşıdığım sözlerini okuyunca aklıma geldi:
İzmir’in kurtuluşunun ardından Atatürk şehre geldiğinde, konaklaması için İplikçizade Köşkü’ne götürülür. Atatürk merdivenlerde yere serilmiş kocaman bir Yunan bayrağı görür. “Nedir bu” diye sorduğunda, “Yunan Kralı bu eve girerken bu basamaklarda Türk bayrağını çiğnemişti Paşam” derler. Atatürk kaşlarını çatar ve şöyle der: “Hata etmiş! Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak bir milletin şerefidir, ne olursa olsun yerlere serilemez ve çiğnenemez, kaldırınız!”
ABD’nin Yunanistan’daki ayak izi
Yunanistan, Ekim 2021’de bir “yenileme anlaşması” olarak ABD ile Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması imzalamıştı. Yunan parlamentosu, anlaşmanın onaylanması için toplandı önceki gün. İmzaladığı anlaşma için oy isteyen Yunanistan Başbakanı Miçotakis, ABD’nin neden bu anlaşmayı imzalamak istediğini anlatırken şu ifadeyi kullandı: “ABD, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdi.”
Vahim sözler. Miçotakis, açıkça Yunanistan’ı emperyalist ABD’nin ayaklarının altına serdiğini söylüyor. Demek ki ABD Avrupa’da bir Zelenski daha kazanmış! Üstelik ülkesini emperyalizmin çıkarları için kullandırtanların, halklarına nasıl ağır bedeller ödettiği ortadayken…
Ekim 2021’de imzalanan anlaşma sonrasında ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken şöyle demişti: “Bu yenileme, anlaşmanın süresiz olarak yürürlükte kalmasını sağlayacak ve ABD güçlerinin Yunanistan’daki mevcut üslerin dışında ek olarak başka üslerde de eğitim ve faaliyet göstermesine olanak tanıyacak.”
Miçotakis ise parlamentodaki oylama sürecinde, bu anlaşmayla Yunanistan’ın “ABD’nin daha geniş bölgedeki ana ortağı olarak, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de söz sahibi olacağını” savundu!
Ne büyük aldanmaca! Oysa Yunanistan bu anlaşmayla; 1) silah deposu haline geliyor, 2) ABD’nin Rusya’yı hedef aldığı stratejiye eklemlenerek, barışı riske sokuyor, 3) ABD’ye verdiği üslerle bölgede hedef haline geliyor, 4) Kendisini cephe ülkesi haline getirerek, bozuk ekonomisini daha da kötüye götürecek şekilde daha fazla silah satın alan ülke konumuna yuvarlanıyor, 5) Türkiye’ye karşı elinin güçlendiğini varsayıp, çözüm bekleyen sorunları daha da çıkmaza sokarak, aslında kendi ekonomisini baltalıyor…
Komünistler uyardı ve direndi
Emperyalist ABD’yle savunma anlaşmaları, hiçbir zaman sadece savunma anlaşmaları değildir. ABD, güvenlik üzerinden o devletin sinir uçlarına kumanda etmeye başlar adım adım. Oradan da topluma doğru yayılır ve zehirli bir avcı gibi avını zehirleyerek felç edip, etkisizleştirir…
Miçotakis’in anlaşmayı savunması bile bu gerçeği doğrulamaktadır: “ABD ile yapılan anlaşma, sadece savunma ve diplomasiyi değil, aynı zamanda ekonomiyi ve enerjiyi de etkileyen bir anlaşmadır.”
Açık ki ilk zehirlenen, ülkenin sağcı iktidarıdır.
Yunanistan’ı ABD’nin ayaklarının altına seren bu anlaşma, solun itirazına rağmen 300 üyeli parlamentoda 181 oyla geçti. İktidardaki Yeni Demokrasi Partisi ile muhalefetteki Değişim Hareketi Partisi (KINAL) anlaşmaya “evet” oyu verdi. Ana muhalefet partisi Radikal Sol İttifak (SYRIZA), Yunanistan Komünist Partisi KKE ve Mera 25 Partisi ise “hayır” dedi.
Yunanistan Komünist Partisi, ilk günden beri bu anlaşmaya itiraz ediyor ve anlaşmaya karşı kamuoyunu harekete geçirmek için eylemler düzenliyordu. Komünistlerin eylemi oylama günü de sürdü.
Tarih, komünistlerin uyarılarının dikkate alınmadığı durumlarda o ülkelerin büyük bedeller ödediğini yazıyor ne yazık ki!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Mayıs 2022
AKP’nin sığınmacıları kullanma planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/05/2022
Adım adım nüfusun yüzde 10’una ulaşmış sığınmacı sayısının er geç büyük probleme dönüşeceğini Erdoğan görmüyor muydu? Görmemesi mümkün değil.
Peki bu riski neden aldı? Yanıtı, dünkü BOP eşbaşkanlığı görevi ile bugünkü 13 yerel meclisle işbirliği içinde Suriyelileri bölgeye yerleştirme planının bütününde. Anlatalım:
Türkiye’yi genişletme(!) hayali
ABD’nin BOP planının Irak ayağındaki hedefi, bu ülkeyi üç parçaya bölmekti: Kuzeyde Kürtlere, ortada Sünni Araplara, güneyde Şii Araplara devletçik inşa etmekti.
ABD’nin Suriye hedefi de bu ülkeyi dört parçaya bölmekti: Kuzeyde Kürtlere, batıda Nusayrilere, doğuda ve ortada Sünnilere, güneyde de Dürzilere devletçik vermekti.
Sonra Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyindeki devletçikler birleşecek ve Doğu Akdeniz’e bağlanan bir Kürdistan inşa olacaktı. Suriye’nin orta ve doğu bölgesindeki Sünni devletçiği de Irak’ın ortasındaki Sünni devletçiğiyle birleşecekti.
Arap ve Fars faktörüne karşı, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürdistan’ın (en azından bir süreliğine) Türkiye’nin himayesinde olması da ara plandı. Bu ara plan, Erdoğan’ın da işine geliyordu. Böylece Türkiye’yi Kürtlerle Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyine genişletebileceğini düşünüyordu. Hatta Erdoğan açısından işler iyi giderse, ara plan, ana plan bile olabilirdi. İşte içerideki Kürt Açılımı da bu dış politikanın gereğiydi.
Erdoğan’ın ÖSO devletçiği hedefi
Iraklılar da direndi, Suriyeliler de… İran etkisini artırıyor, Rusya sahaya inmeye hazırlanıyordu. Üstelik Amerikan hegemonyası da zayıflıyordu. Sonuçta ABD-İsrail-İngiltere projesi Ortadoğu’da hayata geçemedi. Kuşkusuz büyük tahribat oluşturdu, oluşturmayı da sürdürüyor.
İçeride rejim yıkan ama yerine yenisini inşa etmekte zorlanan Erdoğan’ın, bir fetih tarihi yazabilmeye ihtiyacı vardı. Yeni tabloyu göz önünde bulundurarak hedefini Suriye’nin kuzeybatısında, “Türkiye himayesinde bir ÖSO devletçiği” inşa etmeye çevirdi. İşte Suriyeli sığınmacılar, o inşanın tuğlaları olacaktı. “Lozan hezimettir” dedikleri halde “Misakı Milli”cilik yapmaları da bu hedefin gereğiydi.
ÖSO gruplarını çeşitli bölgelerde iktidar odağı haline getirmeye çalıştılar, iktidar olunan yerlerde yerel meclisler kurdular; ardından Türkiye’nin denetiminde 2017 yılında 425 üyeli bir genel meclis kurdular, o meclisin içinden de “milli kurtuluş hükümeti” çıkardılar.
Erdoğan 2019’da New York Times’a yazdığı “Türkiye Suriye’de İşi Halleder” başlıklı makalesinde, “yerel meclisler” planını ortaya koyuyor ve bu yerel meclislere “danışmanlık” vereceklerini belirtiyordu. Yani Erdoğan ABD’ye, Suriye’nin bir bölümünde “mandater” olmak istediğini söylüyordu.
Geldik 2022’ye… Ne diyor şu anda Erdoğan? “1 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü geri dönüşü için Azez, Cerablus, El Bab, Tel Abyad ve Resulayn başta olmak üzere 13 bölgede yerel meclislerle çalışıyoruz.”
Çözüm önce AKP’yi göndermekte
Görüldüğü gibi, Erdoğan’ın açıkladığı proje, Türkiye’deki sığınmacıları vatanlarına kavuşturma projesi değil, onların bir bölümünü kendi “fetih planında” kullanma projesidir. O nedenle Şam/Esad karşıtlığını sürdürüyor, o nedenle Şam’daki Meclis’e karşı kurdukları yerel meclislerle çalışıyor.
Dolayısıyla kamuoyu Suriyelileri değil, AKP’nin işte bu Suriye politikasını masaya yatırmalıdır. Çünkü Türkiye’nin asıl sorunu sığınmacı sorunu değil, sığınmacı sorunu doğuran AKP dış politikası sorunudur.
Ve AKP’nin yukarıda özetlediğim “fetih planı” nedeniyle, sığınmacıları “gönderebilmenin” yolu da AKP’yi göndermekten geçmektedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Mayıs 2022
Soros istedi, AKP Türkiye’yi ‘tampon ülke’ yaptı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/05/2022
AKP-FETÖ kumpaslarının medya ayağında görev yapmış Nagehan Alçı’nın, Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz gezisine davet edilmesine tepki gösterenlere karşı “ben demokrat yazarım” demesi mi, yoksa mafya lideri Alaattin Çakıcı’nın Ümit Özdağ’ı “Adliye yolu varken sokak kabadayılığı yapmakla” suçlaması mı daha absürt, bilemedim…
Ama bir absürtlük listesi yapılacaksa, AKP yöneticilerinin önüne geleni Sorosçulukla suçlayabilmesini, bu listenin en başına yazabilirim.
Soros’un işaret ettiği o anlaşma
George Soros, kurucusu olduğu Açık Toplum Enstitüsü’nün faaliyetleri ve sığınmacı sorunuyla ilgili temaslar için Kasım 2015’te Türkiye’ye gelmişti. 8 Kasım 2015’te WSJ’den Emre Peker’in sorularını yanıtlayan Soros iki mesaj vermişti:
“1- Sığınmacılar Türkiye’de kalmalı, bu daha ucuz ve verimli çözümdür.
“2- Avrupa’ya giden mültecileri Türkiye’de durdurmak için işbirliği şart ve başta Almanya Başbakanı Angela Merkel olmak üzere Avrupalı liderler bu işbirliği için istekli.”
Soros’un bu mesajından dört ay sonra, AKP hükümeti ile AB arasında, 20 Mart 2016’da “yeni düzensiz göçmenlerin geri kabulü” anlaşması imzalandı. Bu imzayla birlikte, Türkiye’den Avrupa’ya çeşitli yollarla geçen sığınmacılar, 4 Nisan’dan itibaren Türkiye’ye gönderilmeye başlandı!
Soros’un mesajı ve Merkel’in liderliğindeki AB’nin AKP’yle imzaladığı bu anlaşma sonrası, Türkiye iki yönlü sığınmacı akınına uğradı: Hem Suriye’den Türkiye’ye gelişler devam etti, hem de Türkiye’den Avrupa’ya geçenler yeniden Türkiye’ye gönderildi. Böylece Sorosların, Merkellerin isteğiyle AKP Hükümeti Türkiye’yi Avrupa’nın önünde bir “tampon ülke” haline getirdi.
Önceki yazımda dikkat çekmiştim. AKP Hükümeti’nin Başbakanı Binali Yıldırım da, Soros’un işaret ettiği ve Merkel’in imzalattığı bu anlaşmadan sekiz ay sonra, 24 Kasım 2016’da TRT’de şöyle diyordu: “Türkiye olmasa, akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek.”
Sorosçuluk: Toplumları neoliberalizme açma
Soros, “sığınmacılar Türkiye’de kalmalı, Avrupa’ya geçmemeli” diyerek, liderlik ettiği “açık toplum” anlayışının gerçekte ne olduğunu ortaya koyuyordu: Avrupa, sığınmacı Suriyeliler için “açık toplum” değil, ama Türkiye sığınmacı Suriyelilere “açık toplum” olmalı…
Kendine “demokrat yazar” Nagehan Alçı ve benzerleri, çok sevdiği ve işbirliği yaptığı Sorosçuları yıllarca Türk toplumuna “demokrasi, insan hakları, özgürlükçülük” savunucuları olarak pazarlayıp durdular. Bizler ise kısıtlı imkanlarla bunun bir büyük yalan olduğunu anlatmaya çalıştık. Soros’un açık toplumculuğu, pratikte, eski sosyalist ülkeler başta olmak üzere bizimki gibi kamuculuğu bir şekilde hâlâ sürdüren ülkeleri, toplumları dizginsiz bir şekilde neoliberalizme açma işiydi.
Bu bakımdan 3 Kasım 2002’de Sorosların, Bushların desteğiyle daha bir yıllık parti olan AKP’nin sandıktan tek başına iktidar olarak çıkarılması, aslında Gürcistan ve Ukrayna’dan bile önceki, ilk turuncu darbeydi! Nitekim Soros’un Açık Toplum Vakfı’nın Türkiye şubesi de tam bu süreçte, 2001’de faaliyete geçti!
Sonuç mu? AKP’nin Başbakan Yardımcısı olan Ali Babacan 2013’te TBMM’de şöyle övünüyordu: “Bizden öncekiler 8 milyar dolarlık özelleştirebildi, biz tek başımıza 42 milyar dolar özelleştirdik.”
Evet, Sorosçuluk, toplumları neoliberalizme açma işidir ve bu nedenle en Sorosçu olan da AKP iktidarıdır: 2013’te 42 milyar dolarlık Sorosçu olan bu iktidar, 9 yılda üstüne ekledi ve 2022’de 63 milyar dolarlık Sorosçuluk mertebesine yükseldi!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mayıs 2022
Binali Yıldırım ‘sesli istila’ demişti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/05/2022
Sığınmacı sorunu konusunda hazırlanan Sessiz İstila kısa filmi/belgeseli büyük tartışma doğurdu. Öyle ki kısa sürece milyondan fazla kişi tarafından izlenmesi üzerine, iktidar, yapımcısını gözaltına aldırarak belgesele operasyon bile düzenledi! Dahası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Sessiz İstila belgeseli üzerinden Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ı, Türk siyasetinin gördüğü göreceği en düşük seviyede hakaret ve küfürlerle hedef aldı.
Sorunun kaynağı-nedeni
Belgeseli elbette beğenmeyebilirsiniz, konuya yaklaşımını kışkırtıcı da bulabilirsiniz ama önemli bir soruna işaret ettiği ortada: Türkiye gibi ekonomisi kötü olan bir ülkede kısa sürede nüfusun yüzde 10’una ulaşmış sığınmacı sayısı, konuya nasıl bakarsanız bakın, ciddi sorundur. Ve bugün çözülemezse, yarın çok geç olur.
Benim açımdan belgeselin en sorunlu kısmı, “Suriye Dışişleri Bakanı Lavrov” ifadesiydi. Belgeselin sahipleri bu ifadeyle Suriye’yi Rusya’nın sömürgesi gibi göstermeye çalışmışlar. Bu bakış vahim bir siyasi hataya işaret ediyor ve aslında sorunun gerçek nedenini ıskalama riski taşıyor. Şundan:
Rusya, sömürgeci değil, tersine Suriye’yi sömürge yapma ve parçalama hedefiyle işgal etmeye kalkan Atlantik kuvvetlerine karşı Suriye yönetimi tarafından ülkeye davet edilen bir kuvvet. Suriye’den sığınmacı sorunu yaşanmasında neden Rusya değil, birincisi ABD, ikincisi de ABD’nin politikalarıyla işbirliği içerisinde Suriye’de rejim değişikliğine soyunan AKP’dir! Rusya’nın Esad’ın davetiyle sahaya asker sokması ise ABD’nin Suriye’yi parçalamasını ve dolayısıyla sığınmacı sorununun daha da büyümesini önleyen bir faktördür.
AKP: Avrupa’yı istiladan koruyoruz
Sessiz İstila’ya karşı çıkanlar, yukarıda işaret ettiğim yaklaşım yanlışlıkları nedeniyle değil, politik gerekçelerle sığınmacılığı savundukları için belgeseli hedef alıyorlar. İstila kelimesi üzerinde duruyorlar, böyle bir tehlike olmadığını savunuyorlar…
Oysa böyle bir tehlike olduğunu, aslında doğrudan kendileri söylüyorlar. Nasıl mı? Anımsatalım:
Tampon Ülke – Emperyalizmin Göç Stratejisi (Kırmızı Kedi Yayınları) kitabımda önemle dikkat çekmiştim. Başbakanı Binali Yıldırım, 24 Kasım 2016’da TRT’de gazetecilerin karşısında aynen şunları söylemişti: “Düşünün, Türkiye olmasa ne olacak? Bütün bu Ortadoğu’dan, kargaşanın, savaşın yaşandığı bölgelerden akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek ve çok büyük bir sorunla yaşamak zorunda kalacaklar. Türkiye buradan bütün bu sorunları, kendi içerisinde yönetebilen bir ülkedir. Avrupa’nın bunu görmesi lazım.”
Yani AKP’nin Başbakanı Binali Yıldırım, 5-6 milyon mültecinin Avrupa’yı istila etmek yerine kendi yönettiği ülkeyi istila ediyor olmasını, övünülecek bir politika olarak anlatmıştı!
İki yanlış çizgi
Dolayısıyla Sessiz İstila belgeseline kızanlar, aslında Binali Yıldırım’a ve elbette Tayyip Erdoğan’a kızmalıdır; hem de iki kere: Birincisi, rejim değiştirme hedefli yanlış dış politikalarıyla sığınmacı sorununun nedeni oldukları için, ikincisi de imzaladıkları anlaşmalarla Avrupa’yı “istiladan” koruyup, Türkiye’yi bir “göçmen deposu” haline getirdikleri, Avrupa’nın önünde bir “tampon ülke” yaptıkları için…
Kitabımda önemle vurguladım: Sığınmacılara değil, sığınmacı sorunu doğuran politikalara karşı çıkmalıyız. Emperyalizmin Ortadoğu planlarını ve o planlarla işbirliği yapan iktidarın çizgisini hedef almalıyız.
Emperyalizmin göç stratejisini esas almadan “sığınmacı dostluğu” sergileyen “bir tür solculuk” da, sığınmacıların neden değil sonuç olduğunu dikkate almadan işi yabancı düşmanlığına ve ırkçılığa götüren “bir tür sağcılık” da, büyük yanlış içindedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Mayıs 2022