Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
NATO bağını ABD kesmez, Türkiye kesmelidir
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/06/2022
Ne zaman Türkiye’nin NATO üyeliğini sorgulasak, karşımıza hep şu argüman çıkar: Türkiye’nin elindeki veto kartı büyük avantaj; dışında olmak yerine içinde olmak lazım.
70 yılda hangi avantajı gördüğümüzün ise tek bir doyurucu yanıtı yok!
Bir de NATO’nun karşısında konumlanarak ortaya atılan bazı tezler var. Örneğin “ABD Türkiye’yi NATO’dan atacak, o nedenle yeni sınır çiziyor; Yunanistan, Ege, Girit, Güney Kıbrıs, İsrail hattı” şeklindeki görüş…
Yeni NATO sınırı
Tartışacağımız görüşle ilgili öncelikle şunu belirtelim: Kuşkusuz NATO’da üye atma mekanizması yok, ancak iş o noktaya gelirse elbette ABD/NATO “hukuku”, kendisi için bir yöntem bulur.
Dolayısıyla tezin bu teknik yanını geçip, esası tartışalım.
ABD Türkiye’yi dışarıda bırakarak NATO’ya yeni bir sınır çiziyor olabilir mi? Yeni NATO sınırı Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail hattı mı olacak?
Doğru, ABD yeni savunma anlaşmasıyla Yunanistan’ı adeta bir “Amerikan garnizonu” haline getirdi; Dedeağaç’tan Girit’e kadar bir askeri yığınaklama yaptı. Doğru, ABD Güney Kıbrıs’a uygulanan yaptırımları adım adım yumuşatarak kaldırma eğiliminde. Doğru, ABD (ne yazık ki AKP’nin onayıyla) 2016’da İsrail’e NATO Genel Merkezi’nde bir daimi ofis verdi.
Peki tüm bunlar “yeni NATO sınırı” anlamına gelir mi?
ABD’nin istemeyeceği tablo
Çözümlemeyi şöyle yapalım: ABD bu “yeni NATO sınırı” ile nelerden vazgeçmiş olur?
1) Türkiye’siz NATO, ABD’nin Karadeniz planının çöp olması demektir; Karadeniz’i NATO gölü yapma hedefinden vazgeçmek demektir. (Ki Türkiyeli NATO’yla bile bunu gerçekleştiremiyor, Ukrayna krizini bu amaçla da kullanmaya çalışıyor).
2) Türkiye’siz NATO, ABD’nin Kafkasya planlarının dağılması demektir. Hattın devamı olarak Orta Asya hedeflerinin de çuvallaması demektir.
3) Türkiye’siz NATO, Rusya–Türkiye-İran işbirliğinin kurumsallaşması ve stratejik ortaklığa ilerlemesi demektir.
4) Türkiye’siz NATO, Türkiye’nin Büyük Avrasya Ortaklığı’nın bir parçası olması demektir.
5) Türkiye’siz NATO, Türkiye’nin ŞİÖ ve BRICS üzerinden yeni dünyaya yazılması demektir.
6) Türkiye’siz NATO, ABD’nin parçalama tehdidiyle Türkiye’yi istediği siyasetlere zorlama olanağını yitirmesi demektir. Zira Avrasya’daki bir Türkiye güçlü savunma olanağına kavuşacaktır.
ABD böyle bir tablo ister mi? Kesinlikle hayır.
ABD’nin Türkiye’yi Batı’ya çapalı tutma hedefi
ABD’nin Türkiye stratejisini anımsayalım; ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 9 Haziran 2021’de iki maddede özetlemişti:
1) “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.”
2) “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı.”
İşte bu nedenle ABD, Türkiye’siz bir NATO düşünmez; NATO bağı üzerinden Türkiye’yi Batı’da tutabilmeyi sürdürme ve “SüperNATO” türü örgütlenmeler ile Ankara’yı denetleyebilmeyi ister.
Bu nedenle “ABD Türkiye’yi NATO’dan atacak”, “ABD Türkiye’siz yeni NATO sınırı çiziyor” gibi yanılsamalar yerine gerçekçi politikalar izlemeliyiz.
Makası Türkiye tutabilir
Yukarıda 6 maddede özetlediğim “ABD’nin istemeyeceği tablo”, Türkiye’nin ihtiyacı olan tablodur. Türkiye Karadeniz’i, Kafkasları, Orta Asya’nın batı kapısını ABD’ye kapatmalı, Büyük Avrasya Ortaklığı’nın ve yeni dünyanın parçası olmalıdır.
Bunun yolu da Türkiye’nin NATO bağını kesmesinden geçmektedir.
ABD o bağı kesmez, kesmek istemez, iplikle de olsa tutmaya çalışır. Dolayısıyla o bağın kesilebilmesi Türkiye’ye bağlıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Haziran 2022
Biden Kissinger’ı dinleyecek mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/06/2022
ABD’nin kıdemli strateji ustası Henry Kissinger’in bu yıl Davos’ta yaptığı uyarılar ve ardından bazı gazetelere verdiği demeçler, acaba Washington’un politikalarına yansıyor mu ya da yansıyacak mı?
Bugün bu konuyu tartışacağız. Tabi önce Kissinger’ın Davos’taki uyarılarını anımsayalım:
Kissinger’ın uyarıları
– “Kiev NATO üyeliği peşinde koşarak bugünkü çatışmaların taşlarını döşedi.”
– “Batı’nın Ukrayna üzerinden Rusya’yla yürüttüğü çatışma iki ay içinde sonlandırılamaması durumunda, kontrolden çıkacak.”
– “Batı, Rusya’yı ezici bir yenilgiye uğratma çalışması peşinde koşmamalı. Rusya’nın 400 yıldır Avrupa’nın ana parçalarından biri olduğu hatırlanmalı.”
– “Ukrayna, savaşın sona ermesi ve barış anlaşmasına varılması için Rusya’ya toprak vermeli” (The Telegraph, 24.5.2022).
Kissinger’ın bu uyarıları Batı’da şaşkınlık yaratmış, Kiev’de ise sert tepkiye neden olmuştu. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin danışmanları, sosyal medyadan Kissinger’a küfürlü yanıtlar vermişlerdi (Birgün, 27.5.2022).
Ancak…
Biden Zelenski’yi suçlamaya başladı
Bir süre sonra Kiev’i şaşırtan ikinci bir açıklama oldu. Bu kez ABD Başkanı Joe Biden şaşırtmıştı Zelenski ve ekibini…
Biden’ın basın toplantısında bir gazeteci “Ukrayna, barış için Rusya’ya toprak vermeli mi?” diye sordu. “Onların toprağı, ben söz sahibi değilim” diye sözlerine başlayan Biden, ardından şunları söyledi: “Ancak bir taviz verilmesi gerekiyor. Barış için Ukrayna’nın toprak konusunda taviz verip masaya oturması gerekebilir” (Yeni Şafak, 5.6.2022).
Böylece Kissinger’dan sonra ABD Başkanı Biden da “barış için toprak tavizi verilmeli” diyenler kervanına katıldı. Arada “Ukrayna barış için toprak versin” çağrısı yapan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da var.
Orada kalmadı. ABD Başkanı bir süre sonra Zelenski’yi suçlamaya da başladı. Biden, “Zelenski’nin savaşın yaklaşmakta olduğu istihbaratını duymak istemediğini” söyledi (AA, 13.6.2022).
Kissinger’ın asıl derdi Çin
Peki ne anlama geliyordu bunlar?
1) Rus ordusunun perişan olduğu, Rusya’nın savaşı kaybettiği ve Ukrayna’nın kazandığı propagandasının sonuydu elbette öncelikle…
2) Emperyalizmin, işini bitirdiğinde piyonlarını kolayca feda edebileceğine işaret ediyordu.
Kuşkusuz bunlar taktik düzlemde sonuçlardı. Stratejik düzlemdeki asıl sonuç ise şuydu:
3) ABD, Çin-Rusya ortaklığını aşamayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor.
Açalım bunu…
Kissinger’ın Washington yönetimine yaptığı yukarıdaki uyarılar, aslında Rusya’yla ilgili değil, Çin’le ilgili uyarılardı. Kissinger, Batı’nın ve Ukrayna’nın Rusya’ya neden taviz vermesi gerektiğini şu sözlerle açıklıyordu Davos’ta: “Aksi taktirde Rusya Avrupa’dan tümüyle kopup Çin’in kalıcı müttefiki haline gelecek.”
Kissinger bu esasa dikkat çeken uyarısını Davos’tan sonra da sürdürdü ve son olarak şu mesajı verdi: “Artık soru, bu savaşın nasıl sona erdirileceği olacak. Sonunda hem Ukrayna hem de Rusya için birer yer bulunmalı, eğer ki, Rusya’nın Çin’in Avrupa’daki ileri karakolu olmasını istemiyorsak” (Times, 11.6.2022). Bu arada ABD’nin önemli siyaset bilimcilerinden Prof. John J. Mearsheimer de “ABD’nin Ukrayna’daki savaş yerine asıl tehdit olan Çin’e odaklanması gerektiği” çağrısı yaptı (TRTHaber, 16.6.2022).
İşte Kissinger için asıl mesele bu, çünkü Kissinger biliyor ki ABD, Çin’e karşı sadece AB’yi değil, hatta ek olarak Hindistan’ı da değil, Rusya’yı bile Batı kampına yazabilmeli; en azından Çin’le ittifakından ayırabilmeli…
Peki bu mümkün mü? Bir başka yazımızda tartışalım.Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Haziran 2022
Anayasaya yeni darbe girişimi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/06/2022
Tarih: 11 Ekim 2016 Salı. Partisinin grup toplantısında konuşan MHP Genel Başkanı Devlet Başkanı, Erdoğan’ı “Anayasayı açıkça ihlal etmekle”, “Anayasayı çiğnemek ve suç işlemekle”, “Hukuksuz, kanunsuz ve Anayasaya tamamen aykırı bir yönetim modeli uygulamakla” suçluyordu.
Peki konuşmanın devamında ne mi oldu?
Anayasaya 2017 darbesi
Bahçeli, Anayasaya aykırılık fiili durumuna hukuki boyut kazandırılması için yol bulunmasını teklif etti! Yani “madem Erdoğan anayasaya uymuyor, anayasayı Erdoğan’a uyduralım” demiş oldu.
AKP de o yolu buldu: Erdoğan’ın fiili durumuna uygun Anayasa için 16 Nisan 2017’de referanduma gidildi. Ancak bu, Anayasa değişikliği adı altında Anayasaya darbeydi; parlamenter sistemin yıkılıp yerine başkanlık sistemi getirilmesi yoluyla rejimin yıkılmasıydı…
Bahçeli karşılığında iktidar ortağı oldu; AKP ile MHP 20 Şubat 2018’de Cumhur İttifakı’nı kurdu.
Anayasa’ya 2023 darbesi
Erdoğan 9 Haziran günü yaptığı açıklamayla, cumhurbaşkanlığına adaylığını ilan etti. Bu, seçimin ne zaman yapılacağına bağlı olarak mümkün ya da değil. Şöyle ki, Anayasa’nın 101. maddesine göre “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” Erdoğan ilki 2014’te, ikincisi 2018’de olmak üzere iki kere Cumhurbaşkanı seçilmişti. Yani seçim 2023 Haziran’ında olursa, Erdoğan’ın üçüncü kez aday olabilmesi mümkün değil.
Erdoğan’ın 3. kez aday olabilmesinin tek yolu var: Anayasanın 116. maddesine göre “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.”
Yani, “TBMM, üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verirse”, Erdoğan üçüncü kez aday olabilir. Erdoğan’ın bunun için 360 vekilin oyuna ihtiyacı var. AKP ile MHP’nin toplam milletvekili sayısı 337 olduğuna göre, Erdoğan muhalefete başvurmak zorunda.
Bu olmadan Erdoğan’ın Anayasa’ya aykırı şekilde Haziran 2023 seçiminde aday olması ve YSK’nin de bunu kabul etmesi, Anayasa’ya yeni bir darbe olacaktır. Anayasa değişiklikleri ile 2010’da yargıyı FETÖ’ye teslim etmek ve 2017’de parlamenter sistemi yıkmak da fiili darbeydi!
‘En fazla iki kez seçilebilir’ şartı
Erdoğan’ın 2014 yılındaki cumhurbaşkanlığının sayılamayacağını, çünkü 2017’de anayasa değişikliğine gidildiğini, o değişiklikten sonra Erdoğan’ın 2018’de ilk kez seçildiğini, dolayısıyla 2023’te bir kez daha seçilebileceğini savunanlar var.
Ancak 16 Nisan 2017’de yeni bir anayasaya yapılmadı, 1982 Anayasasında bazı değişiklikler yapıldı. Yapılan değişiklikler arasında ise Anayasanın 101. maddesindeki “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir” ifadesi yoktu! Bu “iki kez” kısıtlaması, “Cumhurbaşkanının TBMM yerine halk tarafından seçilmesi” değişikliğine gidilen 21 Ekim 2007 tarihli referandumla Anayasanın 101. maddesine girdi.
Dolayısıyla Erdoğan 2014’te ilk kez seçilirken de, 2018’de ikinci kez seçilirken de 101. maddedeki “en fazla iki defa seçilebilir” kısıtlaması vardı, aynıydı!
Mağduriyet bahanesi
Muhalefet cephesindeki “Aman mağduriyet yaratmayalım, Erdoğan’ı sandıkta yıkalım” fikri, bir siyaset yapma biçimi değildir; açıkça hukuk dışılığı ve anayasaya aykırılığı kabullenmektir. Siyasi gerekçelerle Anayasa’ya aykırılığa göz yummak, bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Diğer yandan Erdoğan’ın hep mağduriyetle seçildiği de doğru değildir; Erdoğan mağdur olarak değil, muktedir görünerek/olarak kazandı seçimleri. “Mağduriyet”, Erdoğan’ın “başarılarında” kendi başarısızlıklarını görmek istemeyenlerin bahanesi oldu ne yazık ki.
Seçim, Erdoğan’ın anayasaya aykırı 3. adaylığını kabullenerek değil; Anayasayı savunarak ve Anayasa içinde kalabilmesi yani yasal ve meşru olabilmesi için erken seçimin şart olduğuna Erdoğan mecbur edilerek kazanılır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Haziran 2022
NATO gelmeden yasağı geldi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/06/2022
İsveç Komünist Partisi geçen hafta bir açıklama yaptı: “Seçim Komisyonu’ndan partimize gönderilen mesajda son 40 yıldır seçimlerde bizi temsil eden tanımın -İsveç Komünist Partisi- artık kullanılamayacağı söylendi. Tüm bu zaman boyunca şartlarda hiçbir değişiklik olmamasına rağmen, Seçim Komisyonu bunun için bir diğer partinin kayıtlı tanımına benzemesini mazeret olarak gösterdi ki, o parti genel seçimlere katılmıyor bile.”
İtirazların ardından konu şöyle bağlandı: İsveç Komünist Partisi, 11 Eylül 2022’de yapılacak seçime, partinin kısaltması olan SKP adıyla katılabilecek!
Peki ne oldu da 40 yıldır İsveç Komünist Partisi adıyla seçimlere katılabilen parti, bu kez SKP olarak seçime katılabilecek?
İsveç komünistleri NATO’ya karşı
Olan şu: İsveç yönetimi, ABD’nin baskısıyla apar topar NATO’ya katılma başvurusu kararı aldı. Öyle ki kararın bu kadar hızlı ve tartışılmadan alınması, NATO’ya katılma taraftarı kimi politikacılar tarafından bile eleştirildi.
Ancak asıl tepki, tabi ki İsveç Komünist Partisi’nden geldi. Komünistler İsveç’in NATO’ya girmesine karşı çıktılar ve bu kararı alan iktidardaki Sosyal Demokrat Parti’ye sert tepki gösterdiler. İsveç’in 200 yıllık tarafsızlığını ortadan kaldıran bu girişimi, ihanet olarak yorumladılar.
Haliyle NATO’culuk daha ülkeye girmeye başlamadan, anti-komünist uygulamalar bu seçim yasağıyla başlamış oldu. Yani NATO gelmeden yasağı gelmiş oldu İsveç’e…
NATO’culuk demokrasi düşmanlığıdır
Bir NATO değeri olarak pazarlanan “liberal demokrasi”nin, bir kez daha büyük palavra olduğu sergilenmiş oldu. Liberalizm, 20. yüzyıldan bu yana “sermayeye” özgürlüktür çünkü… Ve NATO da fiilen emperyalist sermayenin önünü açmanın ve “liberal düzen” inşa etmenin askeri organı olmuştur.
NATO’culuk o nedenle halkçılığa, gerçek demokrasiye düşmandır. Bunu ülkelerin durumuna göre bazen anti-komünizm ile bazen anti-millicilik ile uygular. Örneğin Türkiye’de her ikisini de yapmıştır: Hem anti-komünist olmuştur hem de anti-Kemalist.
NATO’culuk anti-komünizm ve anti-Kemalizm için, siyasal İslamcılığı bile panzehir olarak desteklemiş, Türkiye’nin Cumhuriyet yıkıcılığına teslim edilebilmesine kaldıraç olmuştur.
Yunan komünistler ABD garnizonu olmaya karşı
NATO’culuk, esas olarak Amerikancılıktır; bizimki gibi ülkelerde (örneğin Yunanistan’da), “Amerikancı” olma utangaçlığı, NATO’culukla örtülür.
İşte Atina yönetiminin son iki yıldır Yunanistan’ı bir Amerikan garnizonuna çevirebilmesinin yolu, NATO’culukla yumuşatılmıştır; Dedeağaç’tan Girit’e, Yunanistan ABD’nin ayaklarının altına serilmiştir. (Yunanistan Başbakanı Miçotakis, yaptığı anlaşmayı “ABD, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdi” diyerek savunmuştu!)
Şimdi Atina yönetimi, ülkeyi ABD garnizonuna çevirmeyi bir büyük güç desteği olarak yorumlayarak, Türkiye karşıtlığında vites yükseltiyor.
Tıpkı İsveç’te olduğu gibi Yunanistan’da da ABD/NATO’ya en başta komünistler karşı çıkıyor.
ABD iki türlü para kazanır
İsveç, NATO’culukla sadece demokrasini değil, aslında ekonomisini de torpillemiş olacak. Çünkü İsveç ekonomisi, tarafsız olmanın avantajını yaşadı; büyük askeri harcama yapmadı. Şimdi NATO planları gereği gelsin Amerikan füzeleri, uçakları, tankları, topları…
NATO’culuk bunu Yunanistan’a da yaptırıyor: Atina yönetimi Türkiye’ye karşı destek vermesi için ABD’nin silahlarını, Doğu Akdeniz’de destek vermesi için Fransa’nın silahlarını satın alıyor. (ABD bir süre sonra Ankara’ya, Yunanistan’ı havada dengelemek için F-16 satmaya karar verir!)
Kısacası 70 yılın özetidir: NATO’culuk, demokrasinin de ulusal ekonominin de düşmanıdır ve ülkelerin en gerici unsurlarının hamisidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2022
AKP’nin Yunanistan karnesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/06/2022
AKP iktidarının ilk ayları: Batıda “Erdoğan Yunanistan’la sorunları çözerse, TSK üzerinde hakimiyet kurar” tezi işleniyordu.
Erdoğan yönetimi de bu teze uygun hareket ediyordu: 2004’te Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, New York’ta yaptığı açıklamada, Yunanistan’la karşılıklı askeri tatbikatları iptal ettiklerini açıklıyordu (AA, 21.09.2004). 2005’te Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, “Eğitim müfredatımızı değiştirdik aynı şeyi Yunanistan’dan bekliyoruz” diyordu (Zaman, 30 Ocak 2005).
Yunanistan ise fırsattan yararlanıp, Ege’deki bazı adaları işgal etmeye başlıyordu. Buna dikkat çekenlere AKP’liler ekranlardan özetle şu yanıtları veriyordu: “İki keçinin otladığı kayalık için Yunanistan’la savaş mı çıkartalım! Bırakın bu düşmanlıkları!”
Jestleşme dönemi
Yıl 2010. Erdoğan Atina’yı ziyaret etti. Gazeteciler Erdoğan’a, Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun Fener Rum Patriği Bartholomeos’u “Ekümenik” olarak tanımlamasının kendisini rahatsız edip etmediğini sordular. Yanıtı şöyle oldu: “Hayır. Ecdadımızı rahatsız etmemiş, beni de rahatsız etmiyor” (Hürriyet, 15.5.2010).
Erdoğan bir Yunan gazetecinin Ege’deki uçuşlarla ilgili sorusuna şu yanıtı verdi: “Radar üssünde görevli bir teknisyen gibi çalışıyorsunuz. Her gün kaç uçak kalktı onu takip ediyorsunuz. Gazeteciler olarak ortalığı germeyin” (Milliyet, 15.5.2010).
Erdoğan Atina’da Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasından askeri harcamaların karşılıklı azaltılmasına kadar pek çok vaatte bulunmuştu. Öyle ki AKP’nin Gümülcine doğumlu milletvekili Mehmet Müezzinoğlu tabloyu şöyle özetliyordu: “Restleşme dönemi bitti, jestleşme dönemi başladı” (Zaman, 15.5.2010).
AKP tablodan o kadar memnundu ki, neredeyse geride bir tek Türk ordusunun Ege’de Yunanistan’la “it dalaşı” yapması rahatsızlığı kalmıştı. Ondan kurtulmak isteyen AKP’nin bulduğu formül şuydu: “İt dalaşının sonunu getirebilecek adım atıldı, Türkiye ilk kez Yunanistan’ı haziran ayındaki Anadolu Kartalı Tatbikatı’na davet etti” (Vatan, 21.12.2010).
Erdoğan adaların sorulmasını önledi
Bunlar yaşanırken, Yunanistan hem Ege’de ada işgal etmeyi hem de adaları silahlandırmayı artırmaya başladı (Atina geçmişte de silahlandırma çabasına soyunmuş ancak örneğin Ecevit’in hamlesiyle Karamanlis geri adım atmak zorunda kalmıştı). AKP ise bu konuda uyarı yapanları “savaş çığırtkanlığı” ile suçlamayı sürdürüyordu.
Bu meseleyi en yakından takip eden isim Em. Albay Ümit Yalım’dı. E. Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri de olan Yalım, yıl yıl Yunanistan’ın işgal ettiği, silahlandırdığı adalarla ilgili iktidarı uyarıyordu. Dinleyen kimdi!
15 Temmuz oldu. Atina, kaçan FETÖ’cülere kucak açıyordu. Ancak AKP Yunanistan’ın işgal etiği ve silahlandırdığı adaları gündeme getirmemeyi sürdürüyordu. 2019’da Türkiye’yi ziyaret eden Yunanistan Başbakanı Çipras, Heybeliada’ya da uğramıştı. Ümit Yalım, iskelede Çipras’a işgal ettikleri adaları sormuş, haliyle yanıt alamamıştı. Konu Erdoğan ile Çipras’ın basın toplantısında da gündeme gelecekti. Ama Erdoğan önlemişti. Nasıl mı? Yalım’dan dinleyelim: “Erdoğan, hiçbir gerekçe göstermeden soru cevap bölümünü sadece iki soru ile sınırladı. İlk soru, Yunan gazeteci tarafından Çipras’a, ikinci soru da A Haber tarafından Erdoğan’a soruldu. Erdoğan bu yöntemle, Yunanistan’a alenen verilen 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı hakkında soru sorulmasını önledi” (Odatv, 8.2.2019).
20 yılın sonunda!
20 yıldır AKP’nin göz yummasıyla işgal edilen, silahlandırılan adalar 20 yıl sonra gündem! Erdoğan “Yunanistan’ı aklını başına alması konusunda ikaz ediyorum” diyor, “şakamız yok” diyor, “adaları silahlandırmaktan vazgeçin” diyor (9.6.2022).
“Geçiş garantili köprü” ya da “gelire endeksli senet” gibi “oy hedefli dış politika” ile sorun çözebilmek ne mümkün!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Haziran 2022
AKP’den kurtulmak, artık açlık meselesi!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/06/2022
Ankara ile Moskova, “gıda krizine” karşı “tahıl koridoru” çözümünde mutabık. Lavrov-Çavuşoğlu görüşmesine göre, dörtlü (BM, Türkiye Rusya, Ukrayna) mekanizmanın inşası halinde hemen harekete geçilebilecek.
Birinci aşamada, Türkiye’nin de desteğiyle Ukrayna limanlarındaki Ukrayna mayınları temizlenecek, ikinci aşamada da Rusya ve Ukrayna buğday gemileri, Türkiye’nin koordinasyonunda “tahıl koridoru”ndan Batı pazarlarına ulaştırılacak.
Böylece ABD ve İngiltere’nin “gıda krizi” bahanesiyle Karadeniz’e “NATO gücü” sokma planı da boşa çıkarılmış oluyor.
Gıda krizinin sorumluları
“Gıda krizi” bahanesi demişken…
Elbette dünya genelinde, gittikçe krize dönüşme işaretleri veren bir gıda sorunu var. Fakat bu sorunun kaynağını Ukrayna buğdayının ihraç edilememesine indirgemek, tipik bir Batı kurnazlığı…
Çünkü krizin esas kaynağı, emperyalist ABD’nin dayattığı neoliberal politikalar nedeniyle Türkiye vb. ülkelerde tarımın çökertilmesidir. Bunun yanında Ukrayna’nın ihraç edilmeyi bekleyen buğdayının miktarı önemsiz kalmaktadır.
Lavrov, Çavuşoğlu ile basın toplantısında şöyle dedi: “Batılılar bunu bir facia gibi göstermeye çalışıyor. Ukrayna tahıl ürünlerinin piyasadaki payı sadece yüzde 1. Gıda krizi oluşturacak bir durum yok.”
Lavrov’un işaret ettiği “piyasadaki pay” yerine, “üretim payını” bile dikkate alsak, bu değişmez. Çünkü geçen yıl dünyada üretilen toplan 775 milyon ton buğdayın sadece 25 milyon tonu Ukrayna’nın üretimi. Bu da yaklaşık yüzde 3 demek. Oysa Rusya’nın 85 milyon tonluk buğday üretiminin payı yüzde 11. (Bu arada iki ülkenin üretim toplamı yüzde 14-15 civarında ama iki ülkenin ihracat oranı daha yüksek.)
Yani Batı yaptırımları nedeniyle ihraç edilemeyen Rusya buğdayının “gıda krizine” etkisi, ihraç edilemeyen Ukrayna buğdayının etkisinden daha fazla.
Enflasyonda 27 yıl geriledik
Gelelim kendi “gıda krizimizin” bahanesine…
Tarımın en önemli kalemi motorin fiyatıdır. Geçen yıl haziranda motorinin litresi 7 TL idi, şu anda 28 TL. Yani tam dört kat arttı. Benzer oranlar azalarak benzin, doğalgaz ve elektrikte de var. 8 Haziran 2021 günü dolar 8,62 TL’ydi, dün, yani 8 Haziran 2022’de 17 TL’yi geçti. Bu oranlar içtiğimiz sudan, yediğimiz ekmeğe kadar her şeye yansıyor.
Peki bu tablo “dış güçler” için de geçerli mi? Tamam, enerji fiyatları arttı ama dünya bizim kadar zam gördü mü? Elbette hayır.
TÜİK enflasyonu yıllık %73,5 olarak açıklandı. Oysa Bağımsız ENAG’ın açıkladığı enflasyon %160,76. TÜİK’i bile baz alsak, durum vahim. Zira savaşın yaşandığı Ukrayna’da enflasyon %20, Rusya’da %18…
Ve bu “düzeltilmiş” enflasyona rağmen Türkiye tüketici enflasyonunda 1998’e, üretici enflasyonunda 1995 yılına geriledi.
Türkiye’nin çoğunluğu dar gelirli
Bu köşede AKP’nin mali sermaye partisi olduğunu ve zengini zenginleştirdiğini, yoksulu yoksullaştırdığını kaç kere yazdım ama Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin şu sözleri kadar tabloyu iyi anlatamadım: “Bu sistemden dar gelirliler hariç üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyorlar.”
Fakat yanlış anlaşılmasın, “dar gelirliler” geçen on yıllarda olduğu gibi dar bir grup değil artık. Orta gelir grubu da dar gelirli. Türkiye’nin en zengin yüzde 10’u, gelirin yüzde 55’ini alırken, en yoksul yüzde 50’si ise gelirin sadece yüzde 12’sini alabiliyor.
Hızla daha da yoksullaşıyoruz ve hızla orta gelir grubu da dar gelirli oluyor. Kısacası AKP’den kurtulmak, “dar gelirliler” için artık açlık meselesi!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Haziran 2022
Sınır ötesi operasyonun asıl hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/06/2022
Erdoğan’ın adres vererek ilan ettiği olası sınır ötesi operasyonun hedefi ne? Yine Erdoğan’ın açıklamalarına göre birinci hedef terörle mücadele, ikinci hedef de sığınmacıların geri dönüşü için alan açmak…
Bu iki hedef üzerinden konuyu inceleyerek esas hedefi ortaya koymaya çalışalım:
Koridoru kaldırmak mı, daraltmak mı?
Türkiye’nin geçmişteki Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarıyla, ABD’nin Fırat’ın doğusunda inşa ettiği devletçiği batıya doğru uzatarak Akdeniz’e açmasının önünün kesildiği ortada. Ancak bu harekatların Şam yönetimiyle anlaşma olmaksızın yapılması ve AKP’nin bir “ÖSO nüfuz alanı” peşinde olması, Türkiye’nin kestiği koridoru tamamen ortadan kaldırılabilmesini önledi.
Aynı şekilde Türkiye’nin yine Suriye’yle anlaşmadan yeni bir sınır ötesi harekât yapması, ABD/PKK koridorunu ortadan kaldırmaya değil daraltmaya ve karşılığında da AKP’nin “ÖSO nüfuz alanı”nı biraz daha genişletmesine yarar.
Somutlarsak: Türkiye’nin yeni operasyonuyla PKK-YPG sınırın 30 km altına itilirse ne değişecek? PKK-YPG bu kez orada varlığını gösterecek ve Türkiye “nüfuz bölgesiyle” komşu olmayı sürdürecek. Oysa Ankara ile Şam’ın anlaşması ve Suriye ordusunun kendi topraklarında/sınırlarında egemen olmasının önünün açılması, koridorun ortadan kalkmasını sağlayacak. Üstelik Rusya ve İran da bunu destekliyor…
AKP ise Esad yönetimiyle birlikte harekât ederek ABD-PKK koridorunu ortadan kaldırmak yerine koridoru daraltarak kendi nüfuz alanını genişletmek peşinde…
Sığınmacıları nüfuz alanı için kullanmak
AKP’nin olası sınır ötesi harekatının ikinci gerekçesi yaptığı “1 milyon sığınmacı için alan açmak” özetli politikası ise yukarıda özetlediğimiz “koridoru daraltarak nüfuz alanını genişletme” hedefinin kaldıracı anlamına geliyor.
Erdoğan’ın “1 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü geri dönüşü için Azez, Cerablus, El Bab, Tel Abyad ve Resulayn başta olmak üzere 13 bölgede yerel meclislerle çalışıyoruz” sözleri, pratikte “Suriye’nin siyasal birliği ve toprak bütünlüğü” politikasına değil, “Suriye’nin parçalanması” politikasına hizmet etmektedir.
Şam’daki meclis yerine daha önceki sınır ötesi harekatlarla oluşturulan nüfuz bölgelerindeki 13 yerel meclisle çalışmak, buralara yönetici atamak, Türk üniversitesine bağlı fakülte açmak, TL’yi resmi para yapmaya çalışmak şeklindeki pek çok olgu, AKP’nin esas amacına işaret etmektedir.
Şam’daki meclisin karşısına 2017 yılında Türk topraklarında kurdukları 425 üyeli genel meclis ile çok sayıdaki yerel meclisleri koymak; Şam’daki hükümetin karşısına 2017’de ilan edilen Ankara destekli “milli kurtuluş hükümeti” çıkarmak; Şam merkezli Suriye ordusunun karşısında TSK destekli “Özgür Suriye Ordusu / 2017’den itibaren Suriye Milli Ordusu” oluşturmak, Erdoğan’ın “kurucu” fonksiyonu kazanabilmek adına sürdürdüğü “toprak kazanma” hedefinin gereğidir!
Esas olan komşuluk hukuku
Sınır ötesi operasyon konusunda Erdoğan’ın yukarıda özetlediğimiz hedefine, şimdi bir de bunu olası erken seçimde kullanma hedefi eklediği görülüyor.
Üstelik Erdoğan uluslararası şartların elini güçlendirdiğini düşünüyor: Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine veto kartı kullanıyor olması ABD’yi, Ukrayna krizinde Batı yaptırımlarına dahil olmaması da Rusya’yı “sınır ötesi operasyon” konusunda “aktif karşıtlığa” itmeyecek faktörler olarak hesaplanıyor.
Ancak asıl hesap uluslararası şartlar zemininde değil komşuluk hukuku zemini üzerinde yapılmalıdır. Ankara-Şam anlaşması, tüm bölgesel sorunların çözümünün anahtarıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Haziran 2022
AKP’nin NATO karnesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/06/2022
Erdoğan, teröre destek verdiği gerekçesiyle İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerini veto edeceğini belirttiği açıklamalarında, geçmişte Türkiye’nin yaptığı bir hataya gönderme yaparak, “biz aynı hatayı yapmayacağız” mesajı veriyor. O hata, 12 Eylül’de, Evren’in Carter-Rogers talebiyle Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünü “koşulsuz” kabul etme hatasıydı.
Erdoğan haklı. 42 yıl önceki bu taviz büyük hataydı. Peki 42 yıl önceki hatayı örnek gösteren Erdoğan, kendi dönemindeki hataları neden dile getirmiyor?
Döne döne aynı hataların yapılmamasını ummak adına, sondan başlayarak AKP’nin NATO karnesini açalım:
AKP Baltık Planı’nı onayladı
Yıl 2019. ABD, NATO’ya Baltık Planı’nı kabul ettirmeye çalışıyor. Erdoğan onayını şarta bağlıyor: “NATO, YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmezse Baltık Planı’nın karşısında oluruz” (Euronews, 3.12.2019).
Sonuç? NATO YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmiyor ama Erdoğan Baltık Planı’nı onaylıyor!
Onay karşısında AK-medyanın kamuoyuna pazarladığı gerekçe ne oldu peki: Erdoğan açıklamasında, “Eğer gündeme gelecek olursa tavrımız odur” demişti ama konu gündeme gelmemişti!
Yani Erdoğan’ın, “soykırım” diyen ABD Başkanı Biden’a neden tepki göstermediğinin gerekçesini “hamdolsun hiç gündeme gelmedi” diye açıklaması gibi. Gündeme kimin getirmesi gerekiyorsa artık…
AKP İsrail’e NATO ofisini onayladı
Yıl 2016. ABD, NATO üyesi olmayan İsrail’e, NATO genel merkezinde daimi bir ofis tahsis etmek istiyordu.
Peki İsrail, Türkiye’ye rağmen nasıl oda sahibi olabilecekti? Çünkü Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerinin en kötü olduğu dönemdi.
Haaretz gazetesine konuşan üst düzey bir İsrailli yetkili, kararın, Türkiye’nin vetosunu kaldırmasının ardından alındığını söyledi.
Peki Türkiye karşılığında ne alabilmişti? Hiç!
AKP Rasmussen’i onayladı
Yıl 2009. Erdoğan, NATO genel sekreterliği gündeme gelen Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in adaylığına karşı çıktı.
Erdoğan neden karşı olduğuna iki gerekçe gösteriyordu: “PKK’nın yayın organı Roj TV, Danimarka merkezli olarak yayın yapıyor. 4 yıl önce Rasmussen’den bu kanalın durdurulması için talepte bulundum. Ancak Rasmussen durdurmadı. Karikatür krizi sırasında Rasmussen’den, İslam ülkelerinin büyükelçilerini davet edip bir toplantı düzenlemesini istedim, bu isteğimi yerine getirmedi.” (BBC Turkish, 3.4.2009)
Sonuç? AKP’li Cumhurbaşkanı Abdullah Gül onayladı ve Rasmussen 1 Ağustos 2009’da NATO Genel Sekreteri oldu.
AKP Fransa’nın NATO’ya dönüşünü onayladı
Yıl 2009. Fransa, 1966 yılında ayrıldığı NATO’nun askeri kanadına dönmek istiyordu. 2007’de cumhurbaşkanı seçilen Sarkozy’nin en önemli siyasi hedefi buydu.
Diğer yandan Sarkozy, o süreçte Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkıyor, “imtiyazlı ortaklık” öneriyor ve sık sık Gül ve Erdoğan’la karşı karşıya geliyordu. Öyle ki AKP Fransız mallarını boykot kampanyaları düzenliyordu.
Sonuç? 4 Nisan 2009’da toplanan NATO liderleri, Fransa’nın NATO’ya dönüşünü ilan ettiler. Ankara Paris’i de veto etmemişti.
Bu örneklerden de görüldüğü gibi AKP’nin hem NATO bagajı kalabalık hem de veto-pazarlık ilişkisi oldukça sorunlu. Umarım hatalar zincirine bir halka daha eklenmeyecektir!
Not: 30 Mayıs tarihli makalemizde, Polonya Cumhurbaşkanı Duda’nın 2015 tarihli TVP1 konuşmasına atıf yapmıştık. Duda, özetle Ukrayna’dan 1939’a kadar kendilerinin olan toprakların iadesini istemişti. O konuşmanın kaynağı 21 Ekim 2015 tarihli Türkiye gazetesiydi, hâlâ internette de mevcut. Ancak Polonya’nın Ankara Büyükelçiliği bir açıklama yayınlayarak, toprak talebinin gerçeği yansıtmadığını, o haberin doğru olmadığını belirtti. Biz de bir not olarak kaydediyoruz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Haziran 2022
Cumhurbaşkanının hakaret özgürlüğü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/06/2022
Bu köşede Türkiye’nin çıkarlarını gözeterek ağırlıkla dış politika yazıyorum. Türkiye’nin ABD, Çin, Rusya, AB gibi büyük ülkelerle ilişkisinin nasıl olması gerektiğini inceliyorum. Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada itibarını artıracak politikaları tartışıyorum.
Ancak bugün hiç içimden gelmiyor…
Zira biz Türkiye’nin dış dünyadaki itibarını yükseltebilmek, siyasi ağırlığını artırabilmek için kafa patlatıp kalem oynatırken, içeride ulusça itibarımız saldırı altında…
İktidarın Gezi yalanları
Son 20 yılda “kendilerinden olmayan” vatandaşlara neler demediler ki… Liste yapmaya kalksam, köşe yetmez.
Son olarak Erdoğan, Gezi’nin yıldönümü nedeniyle Gezicileri hedef aldığı dünkü grup konuşmasında, Gezicilere “s.rtük” dedi!
Bir cumhurbaşkanının vatandaşlarına terörist demesini, zillet demesini yaşadık gördük ama “s.rtük” sözü ilk oldu.
Ülkemizin düşürüldüğü seviye açısından vahim…
Gezi’nin 9. yıldönümüne gelirsek…
İktidarın Gezi’de iki büyük yalanı vardı:
Birincisi Gezicilerin Dolmabahçe Camisinde içki içtiğinin propagandasını yaptılar.
İkincisi ise deri pantolonlu Gezicilerin Kabataş’ta yanında çocuğu da olan türbanlı bir kadına saldırdığını, topluca üstüne işediklerini iddia ettiler. Öyle uçuk kaçık bir öyküydü ki, inandırıcı olabilmek için görüntüsü olduğunu iddia ettiler. Hatta kimi utanmaz gazeteci meslektaşlarımız görüntüyü izlediklerini bile söylediler. Bazıları sonradan utanıp, olmayan görüntüyü izlemediğini itiraf etti gerçi…
Dolmabahçe Camisi’nde içki içildiği de yalandı tabi. Hatta Dolmabahçe Cami müezzini Fuat Yıldırım şöyle demek zorunda kaldı: “Ben din adamıyım, yalan söyleyemem, camide içki içildiğini görmedim.”
Sonra o müezzinin başına sürgünler, baskılar geldi…
Sarayın genişlettiği ‘kendine’ hak
9 yıllık yalan olmasına rağmen, Erdoğan dünkü grup konuşmasında yine “camide içki içtiler” propagandasına sarıldı. Dahası, “bunlar terörist, bunlar çürük, bunlar s.rtük” dedi.
Aynı saatlerde İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un açıklaması ajanslara düşüyordu. Sarayın iletişimcisi şöyle diyordu: “İfade hürriyeti geçmişte olmadığı kadar bugün genişletilmiştir, güvence altına alınmıştır”
Haklıydı Altun…
İktidar mensuplarından muhalefete hatta vatandaşa yönelik her türlü hakaret, hiç olmadığı kadar artık serbestti, genişletilmişti ve güvence altındaydı!
Sandıktan temiz üslup çıkarmalıyız
Tablo bu ve içimden dış politika yazmak gelmiyor…
Çünkü Türkiye’nin bölgesindeki ve dünyadaki itibarını yükseltebilmeye küçük bir katkı koyabilmek adına yazdığımız dış politika yazılarının tamamı, içeride ulusumuzun itibarını hedef alan bu üslup karşısında anlamsız ve boş iş artık…
100 yılın özeti oldu: Kadına Avrupa’nın pek çok ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkı getiren bir cumhurbaşkanından, kadına “s.rtük” diyen bir cumhurbaşkanına geriledik…
Muhasebesini yapmamız gereken işte budur.
Ve önümüzdeki seçimin ana ekseni şudur: Sandıktan sadece yeni bir cumhurbaşkanı değil, temiz bir üslup çıkarmamız gerekiyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Haziran 2022
ABD-İngiliz planı: Polonya’nın Batı Ukrayna’yı yutması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/05/2022
27 Mayıs günü İstanbul’da ilginç bir toplantı vardı: Türkiye-Polonya-Romanya Dışişleri Bakanları üçlü görüşme yaptı. Çok önemli olmalı ki, üç dışişleri bakanı daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Dolmabahçe’de kabul edildi.
Bir parantez açayım: 9 Nisan’da bu köşede “Akar’ın Rusyasız Karadeniz girişimi” başlıklı bir makale yazmıştım. Milli Savunma Bakanı Akar’ın, “Karadeniz’de barış, sükûnet ve istikrarın korunması için işbirliği” mesajlı toplantısına Karadeniz’e kıyısı olan Türkiye, Ukrayna, Gürcistan, Bulgaristan ve Romanya katılmış ancak Rusya çağrılmamıştı. Haliyle sormuştuk: Savaş nedeniyle Rusya yoksa, Ukrayna neden vardı? Fakat daha önemlisi de toplantıya Polonya’nın davet edilmiş olmasıydı, çünkü Polonya Karadeniz ülkesi değildi!
Polonya Batı Ukrayna’yı istiyor
Evet, Polonya’nın Karadeniz’e kıyısı yoktu ama “denizden denize büyük Polonya” hedefi vardı; Baltık denizinden Karadeniz’e uzanan bir büyük ülke hayali… Polonya 1300’lerden itibaren batısını, 1500’lerden itibaren de tamamını ele geçirdiği Ukrayna topraklarında tarihi hakları olduğunu düşünüyor. Öyle ki geçen yüzyılda hem 1918-1919’da, hem de İkinci Dünya Savaşı’nda iki ülke arasında savaş yaşandı.
Yakın zamanda bile Polonya açık açık Ukrayna’dan toprak talebinde bulunmuştu. Polonya Cumhurbaşkanı Andrey Duda, 20 Ekim 2015’te, devlet kanalı TVP1’de aynen şöyle demişti: “Ukrayna, 1939’a kadar Polonya’ya ait olan Lviv, Ternopil, Ivano-Frankivsk, Volın ve Rivne bölgelerini ‘gönüllü olarak’ iade etmeli.”
Duda toprak istemekle kalmadı, Polonyalıları hakları olan bu topraklar için savaşmaya çağırdı: “Her vatandaşımız, üzerinde çok sayıda Polonyalının yaşadığı ve savunmamıza ihtiyaç duyan topraklarımızı geri almak için savaşmaya hazırlıklı olmalı.”
Bakınız bunlar geçen yüzyılda söylenmiş sözler değil, Polonya’nın halen cumhurbaşkanı olan Duda tarafından birkaç yıl önce söylenmiş sözler bunlar!
‘Yumuşak ilhak’ anlaşması
Gelelim bugüne… 7 yıl önce Ukrayna’nın batısını isteyen Polonya Cumhurbaşkanı Duda, bir hafta önce 22 Mayıs’ta Kiev’de Ukrayna Devlet başkanı Zelenski ile bir anlaşma imzaladı.
Duda ve Zelenski’nin kucaklaşarak duyurduğu anlaşmada neler mi var peki? Ünlü bağımsız gazeteci Pepe Escobar, anlaşma ile “Polonya vatandaşlarının Ukrayna hükümet organlarına seçilebileceğine, hatta anayasa mahkemesine yargıç atanmalarına izin verileceğine” dikkat çekerek, bunu “yumuşak ilhak” olarak yorumluyor!
Burada önemli olan Polonya’nın hayallerinden ziyade, o hayallerin büyük güçlerin planına yarayıp yaramayacağıdır. İşte ABD-İngiliz planı bu açıdan önemlidir. Öyle olduğu için de bir süredir Rus yetkililer Ukrayna’nın Polonya tarafından ele geçirilme hedefine dikkat çekiyorlar. Örneğin bir süre önce Rusya’nın Polonya Büyükelçisi Sergey Andreyev, NATO üyesi Polonya’nın Batı Ukrayna’ya “barış gücü askerleri” olarak girmeyi planladığını açıklamıştı. Örneğin Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR) Başkanı Sergey Narışkin, Polonya ve ABD’nin, Ukrayna’nın bir kısmının Polonya’nın kontrolüne geçmesini öngören planlar yaptığını, bunun Ukrayna’nın bölünmesine yol açacağını belirtmişti.
Türkiye’ye biçilen rol
Gelelim ABD-İngiliz planına…
Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinden bir süre önce İngiltere, Polonya ve Ukrayna ile “küçük ittifak” kurdu. ABD, Arktik-Akdeniz hattı içinde önemli bir yeri olacak bu ittifakı, İngiltere liderliğinde Avrupa içinde genişletmek istiyor. ABD-İngiliz planı gereği “Küçük Avrupa İttifakı”, Baltık, Doğu Avrupa ve Karadeniz ülkeleriyle genişletilmeye çalışılıyor.
Bu planda askeri gücü nedeniyle Türkiye’ye özel önem veriyorlar. Zira ABD-İngiliz planı, önümüzdeki süreçte hem Moldova üzerinden hem de gıda krizini bahane ederek Karadeniz’e yüklenmeyi hedefliyor. Ayrıca Avrupa’nın büyük devletleri Almanya ile Fransa’dan gelebilecek tepkileri dengeleme etkeni olarak da Türkiye’nin sahaya sürülmesi hesaplanıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mayıs 2022