Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Stratejik kıskaç: Kod 4 Nisan

Önceki yazımda Türkiye’nin Rusyasız ama Polonyalı Karadeniz toplantısının, ABD-İngiltere ikilisinin Polonya merkezli “Küçük Avrupa İttifakı” planıyla uyumuna dikkat çekmiştim.

O toplantının ardından Türkiye bu kez İtalya ve İngiltere savunma bakanlarıyla üçlü görüşme yaptı; Ukrayna’yı ve Akdeniz’i konuştu!

4 Nisan’da Stratejik Mekanizma

4 Nisan’da Türk-Amerikan Stratejik Mekanizması kuruldu. Neden 4 Nisan? Aynı zamanda kuruluş tarihi olduğundan “NATO günü” de olan 4 Nisan, belli ki özellikle seçilmiş. Nitekim NATO günü vesilesiyle hem iktidar NATO’ya bağlılığını teyit eden açıklamalar yaptı, hem de bir kısım muhalefet ABD’ye “biz iktidardan daha NATO’cuyuz” mesajı verdi.

Peki ne yapacak bu Stratejik Mekanizma? ABD’nin teröre desteğine son verecek ve mevcut diğer sorunları mı çözecek? Elbette hayır, Stratejik Mekanizma’nın tek amacı var; ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in 9 Haziran 2021’de ilan ettiği iki hedefi sağlamak: 1. “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.” 2. “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD ile aynı safta olması sağlanmalı.”

Bu iki hedef, Stratejik Mekanizmanı’nın “stratejik kıskaç” olduğunu resmetmektedir.

4 Nisan’da Büyükelçi Beyaz Saray’da

ABD’nin Türkiye’yi “stratejik kıskaca” almak için 4 Nisan’ı özel olarak seçtiği anlaşılıyor. 15 Mart 2021’de Türkiye’nin Washington Büyükelçisi olarak göreve başlayan Murat Mercan, bir yıldan biraz fazla süre sonra, 4 Nisan 2022 günü ABD Başkanı Biden tarafından ilk kez Beyaz Saray’da kabul edildi!

Aynı zamanda AKP kurucusu da olan Mercan, bir süredir “ABD ile ilişkileri düzeltmenin yolu olarak İsrail ile normalleşme”nin çalışmasını yürütüyordu. Mercan bu süreçte pek çok Yahudi etkinliğine katılarak buralarda hem finans dünyasının hem de Yahudi cemaatinin önemli isimleriyle bir araya gelmişti. Nitekim bu süreçte AKP hükümeti hem İsrail ile normalleşmeye başladı hem de ABD, Doğu Akdeniz’de sponsorluğunu yaptığı EastMed projesine desteğini çekerek, “Türkiyeli çözüme” yöneldi; İsrail ve Yunanistan’ı da bu çözüme yöneltti.

Stratejik Mekanizma toplantısı için Türkiye’ye gelen ABD Dışişleri Müsteşarı Nuland, iki gün sonra Yunan gazetesi Kathimerini’ye verdiği röportajda şöyle diyordu: “10 yıl beklememize ve bu şeylere (EastMed boru hattı) milyarlarca dolar harcamamıza gerek yok. Gazı şimdi getirmeliyiz. LNG yoluyla gaz taşınması için Türkiye, Yunanistan, Mısır, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum kesiminin geniş perspektifli bir işbirliği içerisinde olması gerekiyor.”

Nuland’ın 4 Nisan’daki Stratejik Mekanizma kuruluşu ve ilk toplantısının ardından 5 Nisan’da ABD Ticaret Bakanlığı Müsteşarı Marisa Lago başkanlığındaki heyetle yapılan görüşmede, masada “enerji işbirliği” vardı. Toplantının ardından açıklama yayınlayan ABD Büyükelçiliği, “ABD’li şirketlerin Türkiye’yi bölgesel bir merkez olarak gördüğünü” propaganda etti.

4 Nisan haftasında servis edilen mektup

Tam da Stratejik Mekanizma kurulduktan hemen sonra, aslında üç hafta önce ABD Kongresi’ne yazıldığı anlaşılan ABD Dışişleri mektubu basına servis edildi. ABD Dışişleri Bakanlığı Yasama-Kongre İlişkilerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Naz Durakoğlu’nun imzasını taşıyan 17 Mart tarihli mektupla ABD yönetimi Kongre’ye özetle, “Türkiye’ye F-16 satmalıyız” diyordu. Neden mi? Mektupta şöyle gerekçelendirilmiş:

1. “Türkiye, F-35 programından çıkartılarak S-400 konusunda gereken bedeli ödedi. F-16 satışı, ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu ve NATO’nun uzun vadeli birliğine hizmet edecek.”

2. “F-16 satışıyla, Türkiye’nin Ukrayna’ya desteği ve savunma bağları, ‘bölgede kötü niyetli nüfuza karşı önemli bir caydırıcılık’ olacak.”

ABD’nin Avrupa hegemonyası hedefi

Özetle tablo şudur: ABD, Avrupa hegemonyasını sürdürebilmek üzere bir süredir İngiltere, Baltık ve Doğu Avrupa ülkeleri işbirliği üzerinden yürüttüğü “Avrupa güvenlik mimarisini inşa” çabasına, Türkiye’yi de dahil etmeye çalışıyor.

ABD, “stratejik özerklik” isteyen, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” diyen Fransa-Almaya eksenine karşı hareket ediyor; Ukrayna krizini bu hedef için de kullanıyor.

İşin kötüsü, Ankara’da bunu “ABD’yle restorasyon” fırsatı olarak gören ve pozisyon alanlar var!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Nisan 2022

1 Yorum

Akar’ın Rusyasız Karadeniz girişimi

Önceki gün tuhaf bir altılı toplantı vardı. Telekonferans yöntemiyle yapılan toplantıya altı ülkenin savunma bakanları katıldı ve Karadeniz’i görüştü.

Karadeniz’e kıyısı olan altı ülke bulunduğundan yanlış bir çağrışım yapabilir; altılı toplantıda altı Karadeniz ülkesi yoktu, beş Karadeniz ülkesi vardı: Türkiye, Ukrayna, Gürcistan, Bulgaristan ve Romanya.

Ya altıncı ülke? Karadeniz’le ilgisi olmayan Polonya!

Akar’ın mayın toplantısı

Hulusi Akar’ın Milli Savunma Bakanlığı’nın internet sitesindeki açıklamasına göre bu altılı toplantı, Türkiye’nin davetiyle ve koordinasyonunda yapılmıştı.

Yine Akar’ın açıklamasına göre Ukrayna’da acil ateşkes ihtiyacı, sivillerin tahliyesi ve diplomatik çözüm çabaları konuşulmuş ve esasa geçilmiş: “Görüşmede, mayınla mücadele dâhil Karadeniz’de barış, sükûnet ve istikrarın korunması için işbirliğinin önemi bir kez daha dile getirilmiştir.”

Türkiye neden böyle bir toplantıya ev sahipliği yaptı? Rusya’sız altılı Karadeniz toplantısı ne anlama geliyor? Sorgulayalım:

Rusyasız ama Polonyalı Karadeniz işbirliği!

1. Öncelikle Akar’ın bu toplantısı, Ankara’nın Ukrayna ile Rusya arasında yürüttüğü diplomatik çözüm çabalarını gölgeler nitelikte. Zira toplantıda taraflardan biri var ama diğer yok. Dolayısıyla taraflara tarafsız davranılmamış oldu.

2. Türkiye kıyılarına da vuran mayın konusu, açıklığa kavuşmuş değil. Ukrayna Rusya’yı, Rusya Ukrayna’yı suçluyor. Konunun uzmanlarına göre mayınların Ukrayna’ya ait olma olasılığı yüksek, zira Rusya kendi gemilerini gönderdiği yere neden mayın döşesin? Akar, bu altılı mayın toplantısıyla pratikte Ukrayna’nın tezine yaslanmış oldu.

3. Konu Karadeniz’de işbirliği ise neden Rusya yok? Rusya savaş nedeniyle çağrılmadıysa, Ukrayna neden çağrıldı? Bu haliyle toplantı Karadeniz’de işbirliği ama “Rusya’ya karşı işbirliği” mesajı vermiş oluyor.

4. Akar’ın Karadeniz toplantısında Karadeniz ülkesi Rusya yokken, Karadeniz’le ilgisi olmayan Polonya neden var?

Bu soru, bizi bu toplantının ana sponsoruna götürecek türden bir sorudur. Şundan:

Polonya ve Küçük Avrupa İttifakı

Rusya, ABD ve NATO’dan güvenlik garantileri talep ederek bir anlaşma yapmak istediği süreçte, Avrupa’da bir “Küçük İttifak” oluşturuldu: İngiltere, Polonya ve Ukrayna.

Bu “Küçük Avrupa İttifakı”, Almanya ve Fransa’nın ABD-İngiltere ikilisini Ukrayna konusunda frenleme çabasına karşı ortaya çıktı. Berlin-Paris ekseni, NATO’nun Ukrayna cephesine sürülerek Avrupa’nın yangın yerine dönüşmesine itiraz ediyordu. Nitekim bu eksen, ABD’nin Rusya’ya yaptırımlarına da direndi, örneğin enerji yaptırımlarına katılmadı.

Bu süreçte, Polonya’ya NATO silahları taşınmasından yabancı asker transferi geçiş sahası olmasına kadar pek çok görev dayatıldı. (Bu durum, Varşova yönetimi içinde kırılmalar yarattıysa da, Polonya esas olarak ABD-İngiltere stratejisine eklemlendi.)

Özetle, Rusya’yı kuşatmak adına Ukrayna’yı ateşe atan ABD-İngiltere, Baltık bölgesinden Karadeniz’e inen hat boyunca Polonya’yı hedeflediği “uzun savaşın” cephesi yapmaya çalışıyor. ABD bu nedenle müzakereleri baltalıyor, bu nedenle savaşı bitirmenin değil uzatmanın taktiklerini uyguluyor.

ABD-İngiltere stratejisiyle uyumlu

Bu durum haliyle Avrupa güvenliğinin şekillenmesinde iki ana strateji doğuruyor: Bir tarafta ABD’nin Doğu Avrupa’ya yerleşerek Rusya ile Batı Avrupa’yı ayırması, diğer tarafta da coğrafyanın gereği olarak Avrupa ile Asya’nın “bölünmez ve ortak güvenliği.”

Meseleye bu büyük stratejik hedefler düzleminde bakılınca, Akar’ın Rusyasız altılı Karadeniz toplantısı, ABD-İngiltere stratejisiyle uyumlu görünüyor. Almanya-Fransa eksenli Batı Avrupa’ya karşı İngiltere, Polonya ve Ukrayna’dan oluşan “Küçük Avrupa İttifakı”na, Türkiye’nin ve Karadeniz ülkelerinin eklemlenmek istendiği görülüyor. Böylece Karadeniz ve Doğu Avrupa ile Batı Avrupa’yı ABD adına dengeleyerek Büyük Avrasya Ortaklığı’nın önlenmesi hedefleniyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Nisan 2022

1 Yorum

Tunus, İhvan, Macaristan, NATO

İki meclis feshi yaşandı bu hafta: Biri Pakistan’da, diğeri Tunus’ta.

Pakistan’da başbakanın çağrısıyla cumhurbaşkanının meclisi feshetmesini hafta başında yazmıştık. Pakistan yönetimi bu hamlesiyle ABD’nin darbe girişimini -şimdilik- püskürtmüştü.

Diğer meclis feshi ise Tunus’taydı. Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’in bu son kararı, özü itibariyle İhvan’a (Müslüman Kardeşler) karşı yürüttüğü ve 25 Temmuz’da hükümeti feshederek başlattığı mücadeleyi sürdürmek.

Yani Pakistan’da ABD darbe girişimine karşı, Tunus’ta ise İhvan’a karşı bir siyasal tutum var.

Tunus’la İhvan krizi

Bir süredir mezhep ve İhvan temelli dış politikayı terk ettiği savunulan AKP hükümeti için, bu iki gelişme bir turnusol kâğıdı görevi gördü.

Erdoğan, Tunus’ta cumhurbaşkanının meclisi feshetmesine sert tepki gösterdi ve darbe olarak niteledi! Tunus devleti de Erdoğan’ın açıklamasına sert tepki gösterdi. Tunus Dışişleri Bakanlığı, açıklamayı “içişlerine kabul edilemez bir müdahale” olarak değerlendirdi. Ayrıca Tunus Dışişleri Bakanı Othman Jerandi, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile telefonda görüştüğünü ve Erdoğan’ın yorumlarını reddetmek üzere Türk büyükelçisini çağırdıklarını açıkladı.

Özetle, Erdoğan yine İhvan için bir ülkeyle daha kriz yarattı!

Dahası, yine İhvan nedeniyle ilişkilerin bozulduğu Mısır’la normalleşme aranan şu süreçte, İhvan nedeniyle Tunus’la kriz yaşamak, kaçınılmaz olarak Kahire-Ankara adımlarını baltalayacaktır.

İktidar ve muhalefet NATO’culuk yarışında

Neyse ki Erdoğan, Pakistan’daki meclis feshi konusunda bir açıklama yapmadı!

4 Nisan kuruluş tarihi vesilesiyle NATO’culuk propagandalarının zirve yaptığı, ABD’yle ilişkileri düzeltmek için Ukrayna krizinin fırsata dönüştürülmeye çalışıldığı ve Türk-Amerikan Stratejik Mekanizması’nın kurulduğu şu günlerde, Pakistan’daki Amerikancı darbe girişimini boşa düşüren meclis feshine itiraz, Ankara’nın Moskova ve Tahran’dan başlayarak Pekin’e kadar uzanan siyasetlerini sıkıntıya sokabilirdi zira…

Bu arada önemli bir not: İktidarın Amerikancılık/NATO’culuk gazına bastığı şu günlerde, CHP dahil altılı muhalefetin bazı bileşenlerinin de benzer şekilde Amerikancılık/NATO’culuk gazına basması, muhalefetin Washington’a “biz iktidardan daha çok NATO’ya bağlıyız” özetli mesajlar vermesi, iki kere tuhaf.

Birinci tuhaflık şurada: Amerikan düzeni değişiyor. ABD Genelkurmay Başkanı Milley’in de son olarak önemle belirttiği gibi, “Çin ve Rusya yeni bir dünya düzeni inşa etmeye çalışıyor.”

İkinci tuhaflık da şurada: Türk halkı da anketlerde bu eğilimi yansıtan turumlar sergiliyor. Örneğin Ukrayna krizinde ABD/NATO’nun sorumlu olduğunu belirtenler, Rusya’nın sorumlu olduğunu belirtenlerden iki kat fazla. Kısacası Amerikancılık Türkiye’de kaybediyor.

Ancak iktidar da ve daha tuhaf şekilde muhalefet de, NATO’culuk yarışında!

Macaristan’da NATO’culuk kaybetti

Macaristan seçimleri ile Türkiye’de yapılacak seçimleri “tek adama karşı 6 partili muhalefet bloğu” üzerinden benzerlik kurarak yorumlanmasına genel olarak karşıyım. Zira iki ülke arasında en başta ekonomi düzleminde büyük fark var.

Ama ille de bir karşılaştırma yapılacaksa, muhalefetin çıkarması gereken ders üzerinden bir değerlendirme yapılabilir.

Orban Macaristan’da 6’lı muhalefete karşı yine kazandı çünkü:

1) Orban iktidarı Ukrayna krizinde, Rusya’ya yaptırımlarda, NATO’nun Ukrayna’da frenlenmesinde olumlu bir rol oynadı. Tersine Macaristan 6’lı muhalefeti ise NATO’culuk yaptı!

2) Macaristan’ın 6’lısı, Orban’ın karşısına eski bir Orban’cıyı çıkardı!

Buradan hareketle bir Macaristan-Türkiye karşılaştırması yaparsak, Türkiye’deki muhalefetin başarısı NATO karşıtı pozisyon almasında (en azından NATO’culuk yapmamasında) ve Erdoğan’ın karşısına eski Erdoğancı bir ismi ya da Erdoğan’ın pek çok seçimde eskittiği bir ismi sürmemesindedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Nisan 2022

2 Yorum

Pakistan’da darbe, Kazakistan’da suikast girişimi

Ukrayna meselesini, ABD’nin Rusya’yı NATO aracılığıyla kuşatma/boğma girişimine karşı bir “yarma harekâtı” olarak değil de, egemen bir devlete yönelik işgal girişimi olarak yorumlayan kesimler için uyarıcı nitelikte iki olay oldu.

O iki olay ile Ukrayna arasında bir bağ kurabilmek için ABD’nin Rusya’yı batısından ve güneyinden hangi hatlar ile kuşatmaya çalıştığını anımsatmalıyım: Baltık bölgesinden başlayan, Doğu Avrupa’dan Batı Karadeniz’e inen, oradan Karadeniz boyunca Gürcistan üzerinden Kafkaslara uzanan ve şartlar oluştuğunda Kazakistan’a ve Orta Asya’ya ulaştırılmaya çalışılan hat. Ki ABD’nin Çin stratejisi de, Orta Asya, Pakistan ve Hindistan ile Hint Okyanusu’na inen, oradan da Japonya’ya kadar uzanan geniş bir yay ile Çin’i kuşatmak şeklinde.

Artık bahsettiğimiz o iki olaya geçebiliriz:

ABD’nin İmran Han rahatsızlığı

ABD yönetimi 8 Mart’ta, Pakistan’ın Washington Büyükelçisine verdiği bir mektupla darbe girişiminin düğmesine bastı. Mektupta özetle “İmran Han giderse Pakistan affedilecek, aksi halde sonuçları olacak” mesajı vardı. Peki ABD neden Pakistan Başbakanı İmran Han’dan memnun değildi? Sıralayalım:

1. Pakistan, tıpkı Hindistan gibi, BM’deki Rusya karşıtı oylamada çekimser kaldı.

2. İmran Han, Rusya’nın yalnızlaştırılmaya çalışıldığı bu süreçte Moskova’yı ziyaret etti. (Ki ABD’li yetkililer mektupta İmran Han’ın ordu ve dışişlerine rağmen Rusya’yı ziyaret ettiğini iddia ediyordu.)

3. Pakistan, ABD’nin Afganistan sonrası için stediği üsse izin vermedi. Hatta İmran Han, ABD’nin Afganistan savaşına destek verilmesinin büyük hata olduğunu bile söyledi.

4. Pakistan, Rusya’ya karşı başlatılan ABD yaptırımlarına katılmadığı gibi, benzer tavrı gösteren Hindistan’ı da övdü.

5. İmran Han, Rusya’yla ilişkileri bozması için Batılı diplomatların kendisine yazdığı mektuba tepki gösterdi ve “Bu zamana kadar kimseye boyun eğmedim, ulusumun da eğmesine izin vermeyeceğim” yanıtını verdi.

Pakistan bu kez darbeyi önledi

ABD’nin “tehdit mektubu” üzerine, İmran Han’ın başbakanlığını yaptığı koalisyon hükümetini destekleyen toplam 12 vekile sahip üç parti, koalisyondan ayrıldığını ve muhalefet bloğuna geçtiğini ilan etti. 178 üyeli koalisyon böylece 166 üyeye düştü. Meclis çoğunluğu için gereken sandalye sayısı ise 172’ydi. 28 Mart’ta Mecliste “güvensizlik oylaması” önergesi 161 oyla kabul edildi ve 3 Nisan’da hükümetin düşürülmesi kararlaştırıldı.

İmran Han, ABD’nin darbe girişimine karşı destekçilerini alanlara çağırdı. Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Kamar Cavid Bacva, “ABD ile iyi ilişkiler istediklerini ancak bunun diğer ülkelerle ikili ilişkileri riske atma uğruna olamayacağını” belirtti. Diğer yandan İmran Han, ABD darbesi girişimini boşa düşürmek için, Pakistan Cumhurbaşkanı Arif Alvi’ye çağrı yaparak Meclisi feshetmesini ve erken seçime götürmesini istedi.

3 Nisan günü Pakistan Meclis Başkan Yardımcısı Kasım Suri, Anayasa’nın 5. maddesine dayanarak güvensizlik oylamasını reddetti. Ardından da Cumhurbaşkanı Arvi Meclisi feshetti.

Kazakistan’da suikast planı çökertildi

Kazakistan’da biliyorsunuz 2022’nin ilk günlerinde, işçilerin grevlerini ve haklı eylemlerini kullanıp yönünü saptırarak, ABD destekli bir turuncu darbe yapılmaya çalışılmıştı.

Ancak sponsorun o başarısızlığın ardından boş durmadığı anlaşılıyor: Kazakistan Milli Güvenlik Komitesi’nin açıklamasına göre, Kazakistan Cumhurbaşkanı’nı hedef alan ve yabancı bir istihbarat servisine çalıştığı ortaya çıkarılan bir suikastçı yakalandı.

ABD baskısına rağmen Rusya’yla ilişkilerini bozmayan Belarus Cumhurbaşkanı Lukaşenko ile benzer pozisyonda olan Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev’in son iki yılda birer kez turuncu darbe girişimine, birer kez de suikast girişimine uğraması tesadüf değil elbette.

İşte Rusya’nın Ukrayna üzerinden ABD kuşatmasına müdahale etmesini tüm bu gelişmeleri birlikte değerlendirerek ve ABD/NATO’nun kuşatma stratejisi içinde yorumlamak gerekir. Aksi halde içeriksiz ve apolitik bir “savaş karşıtlığı” tuzağına düşülür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Nisan 2022

2 Yorum

Adil ve demokratik yeni düzen

Ukrayna krizi üzerinden artık şu üç tezi ileri sürebilirim:

1) Beş merkezli (ABD, Çin, AB, Rusya, Hindistan) dünya düzeni inşasını başlattı.

2) Asya’nın sorunlu ilişkilerinin çözümünde kolaylaştırıcı rol oynamaya başladı.

3) Doların egemenliğinin sonunun başlangıcı oldu.

ABD-İngiltere’nin Hindistan endişesi

İlk tezim olan “beş merkezli yeni düzeni” uzun süredir yazıyorum. 2019 tarihli Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımda ve bu köşedeki sayısız makalemde ayrıntılı inceledim. O nedenle bugün üstünde durmayacağım. Yalnız 30 Mart’taki Afganistan’a komşu ülkeler toplantısında, Rusya ve Çin dışişleri bakanlarının stratejik ortaklığı daha ileri düzeye taşıma ve “adil ve demokratik yeni bir dünya düzeni kurma” iradesine vurgu yapmalarına dikkat çekeyim…

Ardında da ikinci ve üçüncü tezlere etkisi bakımından, beş merkezden Hindistan’a kısaca mercek tutayım. İşe İngiltere Dışişleri Bakanı Liz Truss’ın şu açıklamasıyla başlayayım: “Hindistan ile ilişkileri güçlendirmek hiç olmadığı kadar önemli çünkü daha güvensiz bir dünyada yaşıyoruz” (1.4.2022).

Anglosakson dünyası adına yapılan bu açıklama, ABD’nin nihai hedefi olan Çin’e karşı Hindistan’ı, stratejisine eklemleme hedefiyle ilgili. Hindistan’ı “kazanamayan” bir ABD’nin Asya’da Çin’e karşı şansı yok. ABD bu nedenle Asya-Pasifik stratejisini Hint-Pasifik stratejisi ismiyle güncellemiş, o nedenle Hindistan, Japonya ve Avustralya’yla dörtlü grubu olan QUAD’ı güçlendirmeye çalışmış, o nedenle Çin-Hindistan tarihi sorunlarını kaşımaya çalışmış, hatta sırf Hindistan’ı bu stratejiye eklemlemek için bu ülkenin Rusya’dan S-400 alımını bile yaptırım dışı tutma sinyali vermişti.

Asya’daki sorunlar çözülüyor

Ancak Ukrayna kriziyle birlikte tersi bir eğilim ortaya çıkmaya başladı. ABD’nin “tarihin yanlış tarafında yer almayın” uyarısına rağmen, Hindistan yaptırıma uymadı ve Rusya’yla petrol anlaşması imzaladı, yeni alım anlaşmalarını da görüşüyor. Başta ilaç şirketleri olmak üzere Hint şirketleri, Rus pazarından çekilen batılı şirketlerin yerini almak istiyor. Rusya ve Hindistan, ulusal para birimleriyle ödeme yapmayı sağlayan bir mekanizma üzerinde çalışıyor.

Diğer yandan Hindistan ile Çin, 2020’de çatışmaya dönüşen sınır ihtilafı üzerine tam 22 aydır sürdürdükleri görüşmelerde, Ukrayna krizi sürecinde bir geçici mutabakata vardılar (13.3.2020). Öte yandan Ukrayna krizi süreci, Hindistan ile Pakistan arasında sıcak mesajlaşmalara sahne oldu. Örneğin Rusya’ya yaptırımlara katılmayan Pakistan, komşusu Hindistan’ın da aynı tutumu almasını övdü. Örneğin 11 Mart’ta Hindistan’dan atılan ve Pakistan’a düşen füze, bu kez Batı’nın beklentisinin tersine, bir tarafın “yanlışlık oldu” özrüyle ve diğer tarafından da anlayışla karşılamasıyla soruna dönüşmeden çözüldü.

Yani Ukrayna krizi, Asya’nın sorunlu ilişkilerinde kolaylaştırıcı bir fonksiyon oldu.

IMF: Doların egemenliği risk altında

“Dolar ile Ruble-Yuan çarpışması” başlıklı makalemde şu tezi öne sürmüştüm: “Ukrayna kriziyle birlikte, doların egemenliğinin zayıflayacağı, ulusal paraların ticarette önem kazanacağı ve alternatif finans sistemlerinin hayata geçeceği bir döneme girmiş olduk.”

IMF’den bu tezi doğrulayan bir açıklama geldi. Kuşkusuz IMF bunu düzen değişikliği bağlamında bir endişe görerek, uyarı niteliğinde yapıyor…

IMF Başkan Yardımcısı Gita Gopinath, Ukrayna krizi nedeniyle Rusya’ya uygulanan finansal yaptırımların, ABD dolarının hakim rezerv para konumunun yavaş yavaş yok olması tehdidi yarattığını açıkladı (31.3.2022).

Rusya’nın “hasım ülkelere” doğalgaz ve petrolü Ruble ile satma kararı ve Suudi Arabistan’ın Çin’e petrolü Yuan ile satma teklifi, doların egemenliğini hızla etkileyecek iki çok önemli gelişme olarak önümüzde duruyor.

Sonucun sonucu olarak; tek kutuplu dünya, tek para düzeniydi, doların saltanatıydı; çok merkezli dünya inşası, tek para düzenini de adım adım değiştirmeye başlıyor. “Adil ve demokratik” bir yeni dünya düzeninin zemini, öncelikle adil ve demokratik bir iktisat düzenidir zaten…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Nisan 2022

1 Yorum

Abromoviç’in rolü, Kalın’ın pozisyonu

Başında beri “Ukrayna sonuç, NATO’nun genişlemesi neden” demiştik. Rusya, Ukrayna’nın NATO üyesi yapılmamasını, tarafsız statüde kalmasını istiyordu. Bunun için ABD’ye güvenlik anlaşması taslağı da sundu. Ancak kabul edilmedi ve Rusya bunu, bu kez silahla yapma yoluna gitti.

Rusya şartlarını kabul ettiriyor

İstanbul’daki Ukrayna-Rusya müzakereleri, Moskova’nın bu şartlarını artık Kiev’e kabul ettirdiğini ortaya koyuyor. Nitekim Zelenski NATO’yu yanında bulamayınca, daha ilk günden itibaren “NATO üyeliği artık hayal” demeye başlamıştı. Moskova şimdi Ukrayna’nın tarafsızlık statüsünü anayasasına işletmeye zorluyor. Kiev ise bunu hem referanduma ama hem de garantörlerin garantisine bağlamaya çalışıyor. Bu garantörlük meselesini açacağız ancak müzakerede kabul ettirilen diğer konuları da sıralayalım:

İstanbul müzakerelerine göre Ukrayna; 1) herhangi bir askeri bloka üye olmayacak, 2) hiçbir tarafla askeri işbirliği yapmayacak, 3) yabancı askerleri topraklarında bulundurmayacak, 4) nükleer silahsız ülke olacak. Karşılığında da Rusya, Ukrayna’nın AB üyesi olmasına karşı çıkmayacak. Bu şartların karşılıklı kabul edildiği anlaşılıyor.

Ukrayna diğer yandan Kırım ile Donbass konularının güvenlik garantilerinin dışında kalmasını kabul ediyor ama konuyla ilgili müzakerelerinin sürmesini talep ediyor. Bu elbette Zelenski yönetiminin “kabul durumunu” içeriye anlatması için zaman kazanma çabası olarak da yorumlanabilir.

Garantörlük sorunu

Türkiye’yi de asıl ilgilendiren konu ise Ukrayna’nın kabul ettiği Rus şartlarına karşı 8-9 ülkeden garantörlük istemesidir. Ukrayna heyetinin sıraladığı garantörler şunlar: BMGK’nin dört üyesi olarak ABD, Çin, İngiltere ve Fransa ile Kanada, Almanya, Polonya, İsrail ve Türkiye…

Ukrayna, tıpkı NATO’nun 5. şartı gibi bir bağlayıcılık istiyor ve bir saldırı karşısında garantör ülkelerin askeri destek garantisi vermesini masaya sürüyor. Aslında bakarsanız konunun hassasiyeti, muhatabın Rusya’dan önce bu 8-9 ülkenin olmasını gerektiriyor. Zira bu garantörlüğe Ankara dışında henüz gönüllü olan da yok. Kaldı ki iktidarın gönüllülüğü de yetmez; konunun içeriği TBMM kararını, hatta referandumu bile gerektirecek durumda çünkü…

Sorunlar şunlar: Birincisi, bu adı geçen 8-9 ülke, bir saldırı karşılığında Ukrayna’da askeri destek güvencesi verebilecek mi? Verebilecek olsaydı, 24 Şubat’tan bu yana zaten veremez miydi? İkincisi, bu 8-9 ülke tek tek mi garantör olacak, yoksa kolektif garantörlük mü olacak? Bağlayıcılığı ne olacak? Örneğin tek tek garantörlük durumunda, diğerlerinin savaşa dahil olmaktan vazgeçmesi halince, garantörlüğü uygulamaya soyunan ülkenin yalnız kalma riski var. Üçüncüsü, Ukrayna’ya garantörlük, Türkiye ile Rusya’nın ilişkilerini şimdiden bozmayacak mı?

Kısacası görünen o ki garantörlük konusu öyle kolayca sonuçlanabilecek bir konu değil herkes açısından.

ABD barış istemiyor

ABD’nin müzakerelerle ilgili pozisyonu ise daha çok sonuçlanmasını arzulamadığı izlenimi veriyor. Örneğin İstanbul müzakeresinin ortasında Doğu Avrupa’ya asker ve uçak gönderme kararı açıklıyor. Örneğin müzakereden hemen önce Rusya’da rejim değişikliği isteğini ilan ediyor. Örneğin Rusya’nın müzakereleri kolaylaştırmak adına Kiev operasyonlarını durdurmasını karşısında “Rusya birliklerini yeniden konumlandırıyor” diyerek müzakereleri torpillemeye çalışıyor.

Kuşkusuz Moskova yönetimi de Washington’un bu tutumunu görüyor. Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov geçen hafta “ABD savaşın bitmesini istemiyor” derken de, dün “Batı, Ukrayna’da ‘ikinci Afganistan’ yaratmaya çalışıyor” derken de o turuma işaret ediyordu.

Müzakerelerin en dikkat çeken yanı ise Abromoviç gibi Sovyet emekçilerinin birikimlerine çökerek zenginleşen bir oligarkın, “kolaylaştırıcı” sıfatıyla görüşmede yer almasıydı. Abromoviç’in rolünü olumlayan Moskova adına da, Kiev adına da, Ankara adına da vahim bir durum bu.

Diğer bir vahim durum ise Ukrayna müzakere heyetinin bile Kırım konusunu kabullenmeye gittiği süreçte, Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın Amerikan medyasına konuşarak “Ukrayna Kırım’ın ilhakını kabul edemez” mesajı vermesiydi! Ukrayna heyetinden çok Ukraynacılık gibi görünen bu çizgi, aslında Amerikancılıktı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Mart 2022

1 Yorum

ABD’li müsteşara göre Ukrayna tezgâhı

Bugün Ufuk Ötesi köşesini Paul Craig Roberts’a ayırıyorum. ABD’nin önde gelen siyasal iktisatçılarından Roberts, Reagan döneminin Hazine Bakanlığı müsteşarıydı.

ABD politikalarına yaptığı önemli eleştirilerle bilinen Paul Craig Roberts, kişisel bloğunda yazdığı bu yorumları, daha sonra kitaplaştırdı. Roberts’ın 2015 yılında yayımlanan Yeni Muhafazakâr Tehdit- Doğu Avrupa’dan Ortadoğu’ya Washington’un Üstünlük Savaşı isimli kitabı, ABD’nin Ukrayna tezgâhını bütün çıplaklığıyla sergiliyor. Söz Paul Craig Roberts’ın:

ABD Ukrayna’nın bağımsızlığını yok ediyor

“Başlangıçta ABD ile AB, Ukrayna’nın bağımsızlığını yok etme ve ülkeyi Brüksel’deki AB hükümetine boyun eğen bir varlığa dönüştürme çabasında işbirliği yapmaktaydı. (…) Washington’un amacı, Ukrayna’yı ABD bankalarının ve kuruluşlarının talanına açmak ve NATO’ya alıp Rusya cephesinde daha sert askeri üs sağlamaktır. (…) Washington, Ukrayna’nın bağımsızlığını yok etmek için protestoları kullanıyor ve bir sonraki hükümetini kurmak için istediği kuklaların listesi hazır.” (12.2.2014)

“Rusya saldırı altında. (…) Washington Ukrayna’da başarılı olursa, Rusya’nın, ABD’nin dünya hegemonyasına bir kısıtlama oluşu ortadan kalkacaktır. Geriye yalnızca Çin kalacaktır. (…) Rusya hiçbir şey yapmazsa durum onlar için katlanılamaz hale gelecektir. Ukrayna NATO üyeliğine ve Rus nüfusun bastırılmasına doğru ilerlerken, Rusya hükümeti önünde sonunda Ukrayna’ya saldırmak ve yabancı rejimi devirmek veya Amerikalılara teslim olmak zorunda kalacaktır.” (14.2.2014)

ABD, Ukraynalı isyancılara ödeme yapıyor

“ABD ile AB Ukraynalı isyancı ve protestoculara ödeme yapıyor. (…) ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Nuland, ABD’nin Ukrayna’daki hedeflerine ulaşılmasına yönelik bir ağ organize etmek amacıyla 5 milyar dolarlık ‘yatırımda’ bulunduğunu açıklamıştır.” (17.2.2014)

“Washington’un dünya hegemonyası dürtüsünün piyonları olan akılsız üniversite öğrencileriyle ücretli protestocuların ve aşırı vatanseverler arasındaki faşist unsurların karışımının, Ukrayna’da sorunlar ve belki de dünyada ölümcül bir savaşa neden olacağına Batı Ukrayna’da bugün şahit olmaktayız. (20.2.2014)

“Protesto ile öldürülen demokrasi: Ukrayna’nın payına entrika ve şiddet düşer. (…) Amerikan medyası işe yaramaz bir haber kaynağıdır. Hükümetin Yalanları Bakanlığı görevi görmektedir. Yozlaşmış propagandacılar, Yanukoviç’in demokratik olmayan yollarla indirilmesini, özgürlük ve demokrasi için bir zafer olarak göstermektedir.” (23.2.2014)

Batı’nın Ukrayna talanı

“Kiev’deki ‘Maiden protestolarının’, aslında seçimle başa gelmiş demokratik hükümete karşı Washington’un düzenlediği bir darbe olduğu artık barizdir. Darbenin amacı, Ukrayna’nın Rusya sınırına NATO askeri üsleri kurmak ve ülkeyi talan etmek için Batı’nın finansal çıkarlarına kılıf görevi gören bir IMF kemer sıkma programını dayatmaktır.” (29.3.2014)

“CIA direktörü, Ukrayna’nın doğu ve güney kısımlarındaki Rus ayrılıkçıların askeri olarak bastırılmasının başlatılması için Kiev’e gönderilmiştir.” (14.4.2014)

“Washington Rusya’nın çökmesini istiyor. (…) Washington düşüşünü tasarlarken, Putin ümitleriyle oturup Batı’nın iyi niyetinin bir çözüm üretmesini mi bekleyecek?” (2.5.2014)

ABD’nin nükleer tehdidi

“Washington, nükleer savaşın kazanılabileceğini düşünüyor ve dünya hegemonyasına herhangi bir meydan okumayı önlemek için Rusya’ya ve belki de Çin’e ilk saldırıyı planlıyor. (…) Rus hükümeti, ABD savaş doktrinindeki değişikliğin ve sınırlarındaki ABD ABM üslerinin Rusya’ya yönelik ve Washington’un Rusya’ya karşı nükleer silahlarla ilk saldırı planladığının göstergeleri olduğunu anlamaktadır. Çin de Washington’un Çin’e karşı benzer niyetlere sahip olduğunu anlamıştır.” (3.6.2014)

“Rusya ile sıcak veya soğuk savaşa bir çerçeve oluşturma amaçlı bu hazırlık propagandasının yanı sıra, NATO komutanı General Breedlove, Avrupa’yı Rus saldırganlığından korumak amacıyla Rusya’ya karşı yıldırım karşılıkları verilmesini mümkün kılmak için Doğu Avrupa’ya devasa askeri konuşlanma planını açıklamıştır.” (24.7.2014)

Ukrayna krizinin gerçeği

Eski ABD Hazine Bakanlığı Müsteşarı Roberts’ın bu saptamaları, saldıranın ABD ve savunanın Rusya olduğunu, Moskova’nın ABD/NATO saldırganlığını Ukrayna’da kesememesi durumunda, büyük yıkıma ve parçalanmaya gideceğini ortaya koymaktadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mart 2022

1 Yorum

Dolar ile yuan-ruble çarpışması

Ukrayna krizinin, nasıl bir “yeni dünya düzeni” inşa edileceğinin çarpışmasını olduğunu belirtmiştik. Yeni dünya düzeni çarpışması, silahlardan öte paraların çarpışmasıdır.

ABD’nin inşa ettiği dünya düzeni, özetle doların egemen olduğu düzendi. Amerikan hegemonyasının zayıflamasıyla paralel olarak, yükselen güçler doların egemenliğine karşı “ulusal paralarla” alışverişi gündemlerine almaya başladılar yavaş yavaş. Ukrayna krizi, işte o süreci hızlandırmış oldu.

Yaptırım, alternatif arayışını hızlandırdı

ABD’nin uyguladığı ve müttefiklerini de uygulamaya zorladığı yaptırımlar, aslında dünyanın geri kalanı açısından Batı’nın güvenilirliğini sarsmaya doğru ilerliyor. Batı bankalarındaki paranızın garantisi yok, Batı’daki mülklerinizin garantisi yok, Batı’daki alacaklarınızın teminatı yok. Batı, Ukrayna krizinde görüldüğü gibi, hukuku hiçe sayarak hepsinin üzerine çökebiliyor.

Bunun ilk örneklerini geride kalan on yılda yaşadık: ABD ve İngiltere, örneğin Venezüella’nın altınına, parasına, denizdeki petrolüne çöktüler. Benzerini İran’a da yaptılar. Kaldı ki ABD bunu müttefiklerine de yapıyor: Örneğin Almanya’nın otomobil şirketine büyük cezalar kesiyor, örneğin Türkiye’den parasını aldığı uçakların üstüne yatıyor…

İşte bu tablo, ABD’nin yaptırımlarına uğrayanları önlemler almaya, yeni alışveriş yolları bulmaya ve toplamda yeni bir finans sistemi inşa etmeye mecbur ediyor.

İki büyük pazarda ruble ve yuan olacak

Bu hafta Ukrayna krizinin ekonomi-politiği olarak da değerlendirebileceğimiz dört kritik olay yaşandı:

1. Rusya Devlet Başkanı Putin, “dost olmayan ülkelere” doğalgaz satışı ödemelerini artık Rus rublesi olarak alacaklarını açıkladı. Rus hükümetinin 7 Mart’ta onayladığı “dost olmayan ülkeler” listesi, ABD başta Rusya’ya yaptırım uygulayan ülkelerden oluşuyor. Putin’in bu açıklamasının ilk etkisi, rublenin değer kazanması oldu. Uygulamanın, enflasyon üzerindeki baskıyı hafifleteceği de belirtiliyor.

2. ABD’nin ünlü finans gazetesi Wall Street Journal’ın 9 Mart tarihli haberine göre, Beyaz Saray, ABD Başkanı Biden ile Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman ve Birleşik Arap Emirlikleri Veliaht Prensi Muhammed Bin Zayid arasında bir görüşme ayarlamaya çalıştı. Biden iki prensten hem Ukrayna’ya destek isteyecekti hem de enerji piyasalarının kontrolü için harekete geçmelerini… Ancak iki prens bu görüşmeyi reddetti. Bitmedi, Wall Street Journall’ın 15 Mart tarihli haberi, ABD açısından daha da can yakıcıydı. Buna göre Suudi Arabistan, petrolü dolar yerine yuan üzerinden satmak için Çin yönetimiyle görüşüyordu.

Yaptırım deliniyor

3. Hindistan, Beyaz Saray’ın “tarihin yanlış tarafında yer almayın” uyarısına rağmen, Rusya’yla haziran teslimatlı yeni petrol anlaşması imzaladı. Yeni alımların süreceği belirtiliyor. Diğer yandan Hint şirketlerinin Rusya’dan ayrılan Batılı ilaç ve diğer ürün üreticilerinin yerine geçmeye hazırlandığı konuşuluyor. Ve Rusya ile Hindistan, ulusal para birimleriyle ödeme yapmayı sağlayan bir mekanizma üzerinde çalışıyor.

4. Almanya’nın başını çektiği Avrupa ülkeleri, ABD’nin yoğun baskısına rağmen, Rusya’dan enerji tedarikini kesmeyeceklerini belirtiyorlar. ABD bu amaçla son olarak AB’yle LNG (sıvılaştırılmış doğal gaz tedariki) anlaşması yaptı ancak buna rağmen Berlin, bunun açığı kapatmayacağını belirterek, enerji işbirliğini sürdüreceğini açıkladı.

Öte yandan Rusya’nın SWIFT sisteminden çıkarılmasının, Fransa, Hollanda ve Avusturya’da on milyarlarca dolarlık bir tehlike oluşturmaya başladığı finans medyasına yansıdı. Fransız şirketlerinin Rusya pazarından çıkmayacağı duyuruldu. Daha ilginci, yine Wall Street Journall’ın belirttiğine göre, Rusya’da faaliyetlerini durdurma kararı alan şirketlerin bir kısmı, buna rağmen ürün sevkiyatına devam ediyor!

Yaptırım, yapanı vuruyor

Sonuç olarak, Ukrayna kriziyle birlikte, doların egemenliğinin zayıflayacağı, ulusal paraların ticarette önem kazanacağı ve alternatif finans sistemlerinin hayata geçeceği bir döneme girmiş olduk.

ABD ve Batı yaptırımının, dönüp ABD ve Batı’yı vuracağı bir süreç yaşıyoruz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Mart 2022

1 Yorum

Ukrayna’da ‘yeni dünya düzeni’ çarpışması

Bu köşede Ukrayna krizini birkaç kez “NATO’nun Rusya’ya doğru genişlemesi” nedeninin bir “sonucu” ama aynı zamanda NATO genişlemesini durdurma özelliğiyle de yeni dünya düzeninin inşası bakımından bir “başlangıç” olarak niteledim.

Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımda da vurguladığım gibi, yeni bir dünya kuruluyor. Bu yeni dünyanın beş büyük merkezi var: ABD, Çin, AB, Rusya ve Hindistan. Bu beş merkezin kendi aralarındaki ittifaklar ve de rekabetler, nasıl bir yeni düzenin inşa edileceğini belirleyecek.

İşte Ukrayna krizi de, esas olarak nasıl bir “yeni dünya düzeni”nin kurulacağının çarpışmasıdır.

Rusya tek kutuplu dünyayı kabul etmedi

Bu sürecin kritik istasyonlarından biri, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2007’de Münih Güvenlik Konferansı’nda emperyalist ABD’yi sert bir şekilde uyarmasıydı.

Putin, ünlü konuşmasında “tek kutuplu dünya”yı “tek güç merkezi, tek egemen, tek efendi” diye tanımlamış ve ABD’ye “tek kutuplu dünya kabul edilemez” resti çekmişti. Putin ayrıca verilen söze rağmen NATO’nun genişlemesinin “ortak güvenliği” tehdit ettiği uyarısını yapmıştı.

Alım gücü paritesine göre Çin ve Hindistan’ın milli gelirinin ABD’nin milli gelirini, BRIC üyelerinin toplam milli gelirinin de AB’nin milli gelirini geçtiğine işaret eden Putin, makasın açılacağını, küresel büyüme merkezlerinin kaçınılmaz olarak siyasi nüfuza dönüşeceğini, bunun da çok kutupluluğu güçlendireceğini belirtmişti.

İşte bugün buradayız! Ve bir not olarak şunu da belirtelim: Türk Genelkurmay Başkanlığı, Putin’in ABD’yi hedef alan bu tarihi konuşmasının tam metnini internet sitesinde yayınlamıştı. Dolayısıyla Türk ordusunu hedef alan ABD destekli Ergenekon-Balyoz kumpaslarına bu veri ışığında da bakmak gerekir.

Çin’den ABD’ye ‘tek başına yönetemezsin’ mesajı

Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ile ABD Başkanı Joe Biden, geçen hafta Ukrayna krizi eksenli bir görüşme yaptı. O görüşmenin bugün incelediğimiz konu bakımından önemi şuydu. Şi, Biden’a bir çağrı yaptı: “Çin ile ABD uluslararası sorumlulukları üstlenmeli ve dünya barışı için çaba göstermeli.”

Bu açıkça Çin’in ABD’ye “artık dünyayı tek başına yönetemezsin” mesajı anlamına gelmekteydi. Bunun Amerikan devlet aygıtı tarafından da böyle anlaşıldığı açık. Nitekim o mesajın ardından Biden “yeni bir dünya düzeninin kurulacağına” işaret ederek, “biz buna önderlik etmeliyiz” dedi.

O düzene kim, nasıl önderlik edecek, göreceğiz ve tartışacağız ancak “düzenin sahibinin” bugün o düzenin değişmekte olduğunu kabullenmesi ve yeni bir düzenin kurulacak olduğunu belirtmesi, çok önemlidir. “ABD yenilmez” hayali içindeki Türkiye ve dünya Amerikancılarının gözünün açılabilme olasılığı nedeniyle bile önemlidir.

Neoliberal kapitalist düzenin sonu

Biden, yeni dünya düzenine “özgür dünyayı birleştirerek” önderlik edebileceklerini belirtiyor. Özgür dünya dediği, Rusya’nın Ukrayna’ya askeri harekâtına tepki olarak başta Dostoyevski ve Tolstoy gibi dünya uygarlığına katkısı olan büyük romancıları sırf Rus diye yasaklayan Avrupa ırkçılığını kastediyor!

Fakat bu da kuşkulu. Şöyle ki, beş merkezden biri olan AB’nin yeni dünya düzeninin inşasında, eskisi gibi ABD’nin bir sözünü iki etmeyen uslu müttefikler gibi hareket etmeyeceği görülüyor. Almanya-Fransa ikilisi, her ne kadar Ukrayna kriziyle kısmen kesintiye uğramış olsa da, ABD’den “stratejik özerk” olma hedefini sürdürüyor. İki ülke, o eğilimi, aslında ABD’nin enerji yaptırımlarına katılmayarak ve şirketlerini Rusya pazarından çekmeyerek de gösteriyor.

Diğer yandan Washington’un Çin’e karşı stratejisine eklemleyebilmek için Asya-Pasifik stratejisinin adını bile Hint-Pasifik stratejisi olarak değiştirip QUAD ittifakına dahil ettiği Hindistan’ın da ABD’yle birlikte hareket edeceği kesin değil. Nitekim Hindistan da ABD baskısına rağmen Rusya’ya yaptırımlara katılmadı. Dahası Rusya’yla yeni enerji tedarik anlaşması yaptı ve hatta Batı’nın boşalttığı alanlarda şirketleriyle varlık göstermeyi hedefliyor.

Görülüyor ki yeni dünya düzeni inşasının iki öncüsü Çin ve ABD olacak. Diğer üç merkez olan AB, Rusya ve Hindistan’ın alacağı pozisyon ise, yönü bir ölçüde belirginleşen düzen inşasının kapsamını tayin edecek. Her halükârda uzun vadede ABD’nin neoliberal kapitalist dünya düzeninin yerini, kamuculuğun öne çıktığı ve doların saltanatının son bulduğu bir iktisadi ortam alacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Mart 2022

1 Yorum

Türkiye yeniden ‘ileri karakol’ olamaz

Ukrayna krizi, Türkiye’deki Amerikancılar açısından, yeniden ABD’yle müttefiklik ilişkisini düzeltebilmek için fırsat olarak görülüyor.

ABD yönetiminin de aynı yaklaşıma sahip olduğu anlaşılıyor. Çeşitli kademede ABD yetkilisi, sıra sıra, Türkiye’nin rolünü öne çıkaran övgüler diziyor.

Ancak esas sorun, bu süreçte ABD’nin krizi fırsata çevirip Türk-Rus işbirliğini sabote etmek üzere bazı hesaplarının olmasıdır.

ABD’den AKP’ye: S-400’leri Ukrayna’ya ver

Reuters’in üç kaynağa dayandırarak yaptığı habere göre ABD, Türkiye’den S-400 hava savunma sistemini Rusya’ya karşı kullanması için Ukrayna’ya vermesini istemiş!

Teklifin çeşitli temaslar sırasında gayri resmi olarak iletildiği, son olarak ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman’ın Türkiye ziyareti sırasında gündeme getirildiği belirtiliyor.

Nitekim Sherman o ziyareti sürecinde 5 Mart’ta Habertürk’e verdiği demeçte şöyle demişti: “Herkesin S-400 konusunun uzun süredir devam eden bir sorun olduğunu bildiğini düşünüyorum ve belki de bu, sorunu çözmek için yeni bir yol bulabileceğimiz bir an.”

Açık ki ABD S-400 teklifiyle birkaç kuş birden vurmayı hedefliyor.

Türkiye’nin NATO’daki önemi!

Ukrayna krizini Türk-Amerikan ilişkileri bağlamında fırsata çevirme görüşünün saray içinde de olduğu anlaşılıyor. AKP hükümeti, krizi fırsata çevirerek Batı nezdinde yeniden önem kazanmanın ve buna bağlı olarak da raftaki bazı sorunları çözebilmenin peşinde…

Daha vahimi, Ukrayna krizinin, Avrupa güvenlik mimarisinin şekillendirilmesi düzleminde NATO’ya alan açtığı, bunun da Türkiye ile Yunanistan’ın güneydoğu kanadı rolünü yeniden önemli hale getirdiğinin savunulmasıdır.

Bu görüş sahipleri, pratikte Türkiye’nin yeniden ABD’nin “ileri karakolu” olmasını savunmaktadırlar.

Peki bu mümkün mü?

40 yıllık çözülme

Doğru, Türkiye NATO ülkesi. Doğru, Türkiye’de NATO ve daha önemlisi ABD üsleri var. Ama Türkiye buna rağmen ABD’nin “ileri karakolu” değil.

Türkiye’nin ne zaman “ileri karakol” olmaktan çıkmaya başladığını incelemek açısından referans alınabilecek en uygun tarih, sanırım 1986 yılıdır.

Çözülme, 1986’da TSK’nin Pentagon planına itirazıyla başladı, TSK’nin 1991’de Bush ve Özal’ın Irak’a karşı kuzeyden cephe açma mutabakatına direnmesiyle sürdü, 28 Şubat’ta büyük sıçrama yaptı. Öyle ki o süreçte ABD “Türk ordusunun hizadan çıktığını” saptıyor ve belgelerine yazıyordu. Erdoğan’ın Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) eşbaşkanlığı üzerinden ABD sürece “Ergenekon” darbesini yaptı. Türkiye yeniden ABD’nin BOP içinde bir “ileri karakolu” yapılmaya çalışıldı. Ancak birincisi BOP’un çökmesi, ikincisi ABD destekli FETÖ’nün yenilmesi nedeniyle Washington’un Türkiye’yi “yeniden ileri karakol yapma” planı hedefine ulaşamadı. Şimdi ABD bir kez daha Ukrayna krizini fırsata çevirerek Türkiye’yi “ileri karakol” yapma hayali kuruyor!

Ancak bu, hem yukarıda özetlediğim 40 yıllık süreç nedeniyle hem de yeni bir dünyanın kurulmakta olduğu gerçeği nedeniyle artık mümkün değil. Üstelik bu durum, AKP iktidarına rağmen bile mümkün değil.

Eski Türkiye’nin dış politikası

Kimileri her ne kadar AKP’nin Ukrayna krizinde aldığı tutumu, “yeni Türkiye”nin dış politikası olarak pazarlasa da, bu aslında AKP’nin yıkmaya çalıştığı “eski Türkiye”nin dış politikasıdır, üstelik sorunlu bir şeklidir.

Açık ki AKP sert gerçeklikle karşı karşıya kalınca, “eski Türkiye”nin dış politikasına sarılmak zorunda kaldı. O dış politikayı kendi ideolojik zaafları nedeniyle sorunlu uyguluyor olsa bile, şu aşamada, sonuç olumludur: Türkiye-Rusya işbirliği, ABD’nin tüm müdahalelerine karşın sürmektedir.

Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov da ABD’nin yaptırım tehdidine rağmen ülkesiyle iyi ilişki sürdüren ülkeler listesinde Türkiye’yi, Çin, Hindistan ve Mısır’la birlikte saymaktadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mart 2021

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın