Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

SETA ABD’den taşeronluk talep ediyor

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı SETA, AKP’nin düşünce merkezi olarak 2006’da kuruldu. SETA’nın kurucu direktörü İbrahim Kalın, Erdoğan’ın sözcüsü olarak sarayın en etkili adamlarının başında gelir. SETA’nın eski genel koordinatör yardımcısı Fahrettin Altun, iletişim başkanı olarak yine sarayın etkili adamlarından biridir.SETA’yı bugün aynı ekipten Burhanettin Duran yönetmektedir.

Neden mi kısa bir SETA tanıtımı yaptık? SETA’nın analistlerinden Ömer Özkızılcık’ın TRTWorld’de yer alan bir analizi nedeniyle.

SETA ‘Türk modeli’ pazarlıyor

SETA analisti Ömer Özkızılcık, 2 Haziran’da “Türk modeli Doğu Avrupa’da yankılanıyor ve Moskova endişeli” başlıklı bir makale yazdı.

Özkıcılcık, “Türkiye’nin ABD ve Batı Avrupa güçlerinin yardımı olmadan Rusya’yı sınırlayabileceğini gösterdiğini” savunuyor ve bunun da ortaya bir “Türk modeli” çıkardığını belirtiyor. O modeli de şöyle tarif ediyor: “Türkiye’nin Rusya’yı Suriye’de durdurma yeteneği, Türkiye’nin Libya’daki askeri güç dengesini Rus destekli savaş ağası Halife Hafter’e karşı tersine çevirmedeki başarısı ve Türkiye’nin Dağlık Karabağ’da oynadığı önemli rol sadece askeri zaferler değildir; ABD’nin yardımı olmadan Rusya’yı sınırlamak için bir modeldir.”

SETA analisti Özkızılcık, Türkiye’nin “Ukrayna, Azerbaycan, Libya, Suriye Geçici Hükümeti ve Doğu Avrupa’daki ülkelerle ilişkilerini ve işbirliğini geliştirdiğini, bunu yaparak Rusya’yı sınırlamak için küçük bir ittifak kurduğunu” belirtiyor.

Özkızılcık, Doğu Avrupa ülkelerinden Ukrayna ve Polonya’nın, Rusya’yı sınırlandıran “Türk modeli” nedeniyle Ankara’nın Silahlı İnsansız Hava Araçlarına (SİHA) ilgi duyduğunu belirtiyor ve bu iki ülkeyi Macaristan, Romanya ve Baltık ülkelerinin izleyeceğini söylüyor.

SETA’nın Biden’dan beklentisi

SETA analisti Ömer Özkızılcık, Türkiye’nin bu modeli ihraç etmeye başladığını, Rusya’nın da bu nedenle Türkiye’ye yaptırım uyguladığını (uçuş yasağı, tarım vb.) belirtiyor.

Özkızılcık’a göre Moskova yaptırımların işe yaramadığını görecek ve “ya Ankara’yla karşı karşıya gelme riskini alacak, ya da Rusya-Türkiye sınırdaşlığını yöneten yazılı olmayan kurallara göre oynamaya devam etmek için zor bir karar vermek durumunda kalacak.”

Ve Özkıcılcık, analizinin sonunda, buradan hareketle şu iki seçeneğe işaret ediyor: “Moskova’nın ikinci şıkkı seçmesi için Türkiye, Rusya’ya ortak proje gibi teşvikler sunabilir. Veya Biden yönetimi, Varşova Paktı’nın eski üyelerinin ve Sovyetler Birliği’nin Türkiye’de gördüklerini görür ve hesap tamamen değişir.”

SETA’nın Rusya karşıtlığı

Erdoğan ile Biden arasında 14 Haziran’da yapılacak kritik görüşmeden önce bu fikirlerin, hem de TRTWorld’d yayınlanması, meseleyi kişisel bir görüşün ifadesinden öteye taşıyor.

Kaldı ki medyada yer alan SETA’cılar, bir süredir Türk-Rus işbirliğinin karşısına Türk-Amerikan işbirliğini oturtmaya çalışan görüşler yayınlıyorlar.

Örneğin Burhanettin Duran “ABD ve AB’nin Rusya’nın karşısında ve Türkiye’nin yanında İdlib’de devreye girmesini” istiyor; örneğin Kemal İnat “Rusya’nın Türkiye için güvenilir ortak olmadığını” savunuyor. AKP’ye yakın medya, bu türden onlarca görüşle dolu ne yazık ki.

Kısacası Ömer Özkızılcık’ın Washington’a pazarlamaya çalıştığı “Rusya’ya karşı Türk modeli”, uzun bir süredir SETA mutfağında pişiriliyor.

AKP’nin üçüncü taşeronluk hevesi

Doğu Avrupa, Karadeniz, Ortadoğu ve Kafkasya’da Rusya’ya karşı bir model iddiası, haliyle kendisini ABD’nin yanında konumlandıran bir modeldir.

“Rusya’ya karşı Türk modeli” aslında AKP iktidarının SETA üzerinden ABD’den “üçüncü taşeronluk” talebidir. Biden yönetimindeki ABD’nin Çin’e ağırlık vereceği koşullarda, Ankara’nın bölgede kalan işleri ABD adına yüklenmek istemesinin ifadesidir.

Birinci taşeronluk; doğrudan Erdoğan’ın Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanlığı yaptığı dönemdi.

İkinci taşeronluk; Davutoğlu’nun “Küresel düzenin altında alt bölgesel düzenler kurma” diye nitelediği taşeronluktu, komşularla düşmanlığa dönüştü.

Şimdi de Rusya’ya karşı dengeleyici rol üzerinden Washington’un desteğini almaya, ABD’nin bölgedeki işlerinin taşeronu olmaya hevesleniyorlar.

İlk iki taşeronluk gibi bu taşeronluğun hedefi de hamhayaldir; zira Asya çağı başladı, yeni bir dünya kuruluyor ve ayağı doğuda kafası batıda olanların tarihin akışını değiştirme şansı sıfırdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Haziran 2021

2 Yorum

‘Rus S-400 uzmanlarını gönderme’ manipülasyonu

Amerikan medyası Bloomberg, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklamalarından hareketle yaptığı haberde “Türkiye, Rus Füze Uzmanlarını Biden’a Sinyal Olarak Eve Gönderecek” başlığını kullandı (Selcan Hacaoğlu, bloomberg.com, 31.5.2021). Haber, Türk basınına “gönderecek” yerine “gönderdi” diye yansıdı.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov haberleri yalanladı: “Türkiye’de bulunan uzmanlarımızın hepsi, planlı bir biçimde evlerine geri dönüyor, zira Türk personelin eğitimi ve işlerin devri konusundaki görevlerini tamamladılar. Dönüşleri önceden planlanmış olduğu gibi gerçekleşiyor. Bunu bir eve gönderme veyahut kovma şeklinde yansıtmak, kesinlikle yanlış, hiç doğru değil.” (Sputnik, 3.6.2021).

Rus askeri uzman bilmecesi

Moskova yalanladı ama biz bu yazıyı yazıişlerine teslim edene kadar Ankara’dan herhangi bir yalanlama gelmedi.

Oysa basına yansıdığı kadarıyla Çavuşoğlu’nun yaptığı açıklamadan Bloomberg’in sunduğu sonucu çıkarmak olası değil. Çavuşoğlu, 31 Mayıs 2021 günü gazetecileri bilgilendirirken S-400 konusunda şunları söylemiş: “Yüzde 100 bizim kontrolümüzde olacak. O yüzden pek çok mühendisi, teknisyeni Rusya’ya gönderdik eğitim için ve burada hiç Rus askeri ve uzmanı bulunmayacak.”

Bloomberg “Hiç Rus askeri bulunmayacak” sözünü “gönderilecek” diye mi yorumladı, yoksa bunu “Rusya’ya eğitim için gönderilen Türk teknisyenler” ile mi karıştırdı, bilemiyoruz.

Ya da Çavuşoğlu, basına yansıyandan daha fazlasını mı söyledi, onu da bilmiyoruz. Zira Çavuşoğlu bu açıklamayı Atina’da, bir grup gazeteciyle kahvaltıda yaptı ve basına da çok fazla ayrıntı yansımadı. Tabi bu önemde konular, Atina’da bir kahvaltı yerine, Ankara’da derli toplu bir basın bilgilendirme toplantısında açıklansa, çok farklı olurdu!

Elbirliğiyle manipülasyon

Dün gazeteci Ceyda Karan ile bu konuyu Sputnik Radyosunda, Eksen programında konuştuk. Görebildiğim kadarıyla ortada “elbirliğiyle” yapılan bir manipülasyon var:

1. adım. Bloomberg, Çavuşoğlu’nun açıklamasını sorunlu bir şekilde yorumladı.

2. adım: Haber, Türk basınına yansıtılırken “gönderilecek” yerine “gönderildi” denilerek, tamamen çarpıtıldı.

3. adım: Rus uzmanların zaten takvime göre ülkelerine dönüyor olmasının ABD medyası tarafından “Biden’a sinyal” diye, Türk basını tarafından da “gönderildi” diye yorumlanması, Çavuşoğlu ve AKP iktidarını rahatsız etmedi. Çünkü yalanlamadılar.

Bu durumda çarpıtılmış haberin, 14 Haziran’da yapılacak Erdoğan-Biden görüşmesi öncesinde “iyi bir sinyal” olabileceğinin düşünüldüğüanlaşılıyor.

ABD’nin AKP’ye sunduğu alternatif

Nitekim ABD ile AKP arasındaki “non-paper” alışverişi, ortada ciddi bir pazarlığın olduğunu gösteriyor. Çavuşoğlu, 24 Mart’ta Brüksel’de ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’e S-400’le ilgili verdiği “non-paper”ın, “teknik bir öneri” yerine bu kez “siyasi bir öneri” olduğunu belirtiyor (Mehmet Acet, Yeni Şafak, 2.6.2021).

Ya ABD’nin “non-paper”a yanıtı? Ankara’ya gelen ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman’ın CNN Türk’te yaptığı açıklama bir yanıt verdiklerine işaret ediyor: “Alternatif sunduk, tam olarak ne yapmaları gerektiğini biliyorlar. Umarım ortak bir yol bulabileceğiz.” (Sena Alkan, CNN Türk, 28.5.2021).

Türk-Rus işbirliğinin önemi

Ne AKP’nin ABD’ye verdiği non-paper hakkında ne de ABD’nin AKP’ye sunduğu alternatif konusunda doyurucu ayrıntı var. Bildiğimiz, bu konuda pazarlıkların sürdüğü. Görünen o ki AKP 14 Haziran nedeniyle zaman kazanmaya çalışıyor.

“Rusya’yla kendisine alan açan ve bunu ABD’yle pazarlığında kullanan” neo-Abdülhamitçiliğin anlamadığı şu: Bu türden ilişkiler her zaman iki taraftan kazanç sağlamaz, hatta çoğunlukla iki taraftan da kayıpla sonuçlanır!

Türkiye-Rusya ilişkileri taktik düzlemin değil, stratejik düzlemin konusudur ve Karadeniz’den Kafkaslar’a, Doğu Akdeniz’den Ortadoğu’ya kadar pek çok alanda kritik önemdedir. Erdoğan’ın iktidarını sürdürebilmek için ABD’ye verebileceği tavizlere kurban edilemez!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Haziran 2021

2 Yorum

Erdoğan ve Biden için çözüm platformu: NATO

Erdoğan, TRT canlı yayınında aynen şöyle dedi: “NATO ittifakı güçlü bir şekilde devam etmelidir. Macron, NATO’nun beyin ölümünden bahsediyor. O da NATO’nun üyesi olan ülkelerden bir tanesi. NATO’nun bunu hesaba çekmesi gerekir.”

Erdoğan’ın Macron’un NATO’culuğunu sorguladığı, “NATO Macron’dan hesap sormalı” dediği bir tuhaf durum. Sanırsınız NATO’nun bir tatbikatında hedef tahtasına konan Erdoğan değil de Macron!

Libya’dan Doğu Akdeniz’e pek çok konuda Türkiye’nin Fransa ile karşı karşıya gelmiş olması nedeniyle bile olsa, Erdoğan’ın Macron’ıbu şekilde hedef alması, yani Macron’dan çok NATO’culuk yapması, ülkemiz adına büyük talihsizlik…

Çavuşoğlu’nun Blinken’e teklifi

Aynı saatlerde ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de, NATO Dışişleri Bakanları toplantısında “NATO’ya bağlılığımızı teyit ediyoruz” diyordu…

Blinken’in teyidi de, Erdoğan’ın Macron üzerinden NATO’culuğu da, 14 Haziran hedefli…

Erdoğan, 14 Haziran’da başlayacak NATO Zirvesi sırasında ABD Başkanı Biden ile yapacağı görüşmeye hazırlanıyor. Sık sık ABD’ye beyaz sayfa açılması çağrısı yapması da Biden’la yapacağı görüşmenin “yeni bir dönemin habercisi olduğuna inandığını” belirtmesi de 14 Haziran’a nasıl bel bağladığının ifadeleri…

Ancak görünen o ki, iktidarın Biden’a mesajları, laflardan öte olguları da içeriyor: Örneğin ABD’nin ünlü Bloomberg’i, Rus teknisyenlerin gönderilmesini “Türkiye, Rus uzmanları Biden’a sinyal göndermek için eve yolladı” diye haberleştirdi. Örneğin Ankara Washington’a S-400 konusunda yeni bir teklif sundu. Bunu da Çavuşoğlu Atina’da kahvaltı yaptığı gazetecilere şu sözlerle açıkladı: “ABD ile S-400 konusu dahil önerilerimizi nasıl halledeceğimize ilişkin Brüksel’de (Blinken’e) zaten ilettik, bir non-paper verdik.”

NATO 2030 Konsepti

NATO Zirvesi, AKP-ABD ilişkilerini nasıl etkileyecek, göreceğiz.

Ancak NATO Zirvesi, kabul edilecek NATO 2030 Konsepti nedeniyle oldukça önemli. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ifadesiyle, “Çin’in güçlenmesini ve Rusya’yla kötüleşen ilişkileri hesaba katmadığı” gerekçesiyle NATO’nun 2010 stratejik konsepti, 2030 olarak yenileniyor.

İşte ABD bu nedenle 14 Haziran’daki zirvede “ittifakları canlandırma önceliğine” kilitlenmiş durumda. ABD bu amaçla birincisi NATO-AB işbirliğini, ikincisi de NATO’nun Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Güney Kore dörtlüsüyle işbirliğini derinleştirmeyi hedefliyor.

Ankara ve Washington’un NATO umudu

Diğer yandan Biden da Erdoğan da “Türk-Amerikan ilişkilerini kurtarmak” için NATO’yu zemin, 14 Haziran zirvesini de fırsat olarak görüyor.

ABD açısından tablo şu: Beyaz Saray, NATO’nun yeni konseptiyle Çin ve Rusya’yı hedef aldığı koşullarda, NATO üyesi Türkiye’nin Rusya’yla işbirliğini sınırlandıracağını umuyor.

AKP açısından tablo şu: Ak-Saray, Türkiye’nin NATO üyeliği ve NATO içindeki önemi nedeniyle, Türk-Amerikan ilişkilerinin ve Türkiye-AB ilişkilerinin daha kötüye gidemeyeceğinden hareketle düzelmeye başlayacağını umuyor.

Brüksel’deki Çavuğoğlu-Blinken görüşmesi ile Ankara’daki Önal-Sherman görüşmesinden yansıyanlara bakılırsa, Ankara ile Washington, “Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunları paranteze alarak yeni işbirliği alanları oluşturma niyetinde” uzlaşmış durumda…

Sorunlara paranteze sığar mı?

Ancak bu uzlaşma, geçen haftaki yazımızda vurguladığımız şu gerçeği değiştirmiyor: Erdoğan ile Biden/ABD arasında bir beyaz sayfa açılması, Türkiye ile ABD arasında “gerçek” bir beyaz sayfa açılabileceği anlamına gelmiyor.

Çünkü teröre destekten başlayarak hemen her sorun stratejik ve ABD köklü politika değişikliği yapmadan bu sorunların çözümü Türkiye açısından mümkün değil.

Kısacası Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlar bir paranteze sığmayacak büyüklükte…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Haziran 2021

1 Yorum

Erdoğan’ın Biden umudu

Erdoğan, 20 ABD şirketi yöneticisiyle yaptığı telekonferansta, 14 Haziran’da Joe Biden’la yapacağı görüşmeye ilişkin beklentisini açıkladı: “Sayın Biden ile NATO zirvesinde gerçekleştireceğimiz görüşmemizin yeni dönemin habercisi olacağına inanıyorum.”

Bu, Biden seçildiğinden bu yana Erdoğan’ın ABD’ye yaptığı sayısız “beyaz sayfa” çağrısından sonuncusu oldu.

Peki ABD ile Türkiye arasında gerçekten de bir beyaz sayfa açılması olasılığı var mı?

Sorunlar listesi

Baştan belirtelim: Türkiye ile ABD arasında “gerçek anlamda” bir beyaz sayfa açılması olasılığı yok ancak Erdoğan ile Biden/ABD arasında bir beyaz sayfa açılması olasılığı var.

Şundan: Türkiye ile ABD arasındaki sorunların, ABD’nin istediği şekilde çözülmesi olasılığı yok. Bu nedenle de Türkiye ile ABD arasında “gerçek anlamda” bir beyaz sayfa açılamaz.

Çünkü:

– ABD, terör örgütüne verdiği askeri ve siyasi desteği Türkiye’nin kabullenmesini istiyor. ABD Suriye’nin kuzeyinde özerk bir PYD bölgesi kurulmasını istiyor.

– ABD, FETÖ’yü korumayı sürdürüyor.

– ABD, Kıbrıs sorununda Türkiye’nin karşısında konumlanıyor.

– ABD, Ermeni tehcirini “soykırım” ilan ederek, Türkiye’yi suçluyor.

– ABD, Türk-Rus işbirliğini ABD’nin çıkarları açısından en kötü model olarak görüyor ve Türkiye-Rusya-İran’ın Astana Platformunu sabote etmeye çalışıyor. Bu amaçla S-400 baskısını, F-35 ve yaptırım uygulayarak sürdürüyor.

– ABD, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı konumlanıyor.

– ABD, Rıza Zarrap ve Halk Bankası davalarını şantaj kartları olarak elinde tutuyor.

Şimdi bu sorunlardan hangileri çözülme aşamasında ki Erdoğan 15 gün sonra yapacağı görüşmeyi “yeni bir dönem” umudu olarak görebiliyor?

Bu listeye bakınca, Türkiye ile ABD arasında beyaz sayfa açılmasının olası olmadığını kesinlikle söyleyebiliriz ama Erdoğan’ın bu sorunlar nedeniyle Biden’ın şartlarıyla uzlaşmayacağından o kadar emin değiliz! Zira siyasetten ekonomiye oldukça sıkışan Erdoğan, iktidarını koruyabilmek için ciddi desteğe ihtiyaç duyuyor.

Ankara’nın son Moskova mesajları

Son dönemde başta Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın olmak üzere Saray çekirdeğinin ABD’ye “Rusya’yla sorunlu alanlarımız, işbirliği alanlarımızdan daha çok” mesajı vermesi, 14 Haziran’a hazırlık gereği elbette.

Ama daha önemlisi, Ankara’nın son dönemde Moskova’yı hedef alan açıklama ve eylemlerle o mesajın altını doldurmaya başlamış olmasıdır.

İşte onlardan sonuncusu, Ankara’nın Tatar sürgünü açıklamasıydı. Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova bu açıklamaya karşılık “Türkiye’nin benzer sorunlarına dikkat çekebiliriz” uyarısı yaptı.

Yine Ankara’nın sürdürdüğü “Kırım ilhakını tanımıyoruz” çizgisine karşılık olarak da Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Ukrayna’yı Kırım konusunda cesaretlendirmeyi, Rusya’nın toprak bütünlüğüne kastetmek ile eşdeğer gördüklerini Türkiye’ye son derece açık bir biçimde ilettiklerini” söyledi.

Dışişleri Bakanlığı’nın Suriye’nin cumhurbaşkanlığı seçimini gayrimeşru ilan etmesi ise AKP hükümetinin Şam düşmanlığını sürdürmesinin ötesinde, Moskova’yla sorunlar listesini çoğaltılmak istemesine anlamına da geliyor. Putin’in Esad’ı tebrik ederek “Seçim sonuçları yüksek siyasi otoritenizi teyit etti” demesi, bir ölçüde Ankara’nın bu “gayrimeşru” çıkışına yanıttı nitekim.

Yeni dünya kuruluyor

Sonuç olarak, Türkiye ile ABD arasındaki sorunlar stratejik sorunlardır ve o sorunların bir bölümü bile çözülmeden, dahası ABD’nin dayatmalarını kabul ederek beyaz sayfa açmak, çok ciddi bir ulusal güvenlik sorunu olacaktır!

Sarayın iktidarını koruyabilmek adına, o dayatmaları kabul etmesi ise emin olun, iktidarlarını korumaya yetmeyecektir.

Çünkü yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye de AKP’nin frenlerine rağmen orada yerini alıyor, alacak…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Mayıs 2021

2 Yorum

Emperyalizm için İsrail icat etmek

Başta siyasal İslamcılar olmak üzere Türk sağının hemen hemen tüm bileşenleri için yüzyılın en büyük komplosu “ABD emperyalizmini İsrail’in, Türkiye’yi de Yahudilerin yönettiği” iddiasıdır.

“Türkiye’yi Yahudiler yönetiyor” iddiası, tipik bir politik aldatmacadır. Siyasal İslamcılar ve milliyetçi-muhafazakarlar böyle diyerek, Müslüman tabanı avlamaya çalışmıştır yıllarca. Başarılı da olmuşlardır.

Bu komplonun çeşitli türevleri vardır: Atatürk başta olmaz üzere Selanik göçmenlerinin Sabetayist olduğunu iddia ederek “Cumhuriyet ve laiklik” karşıtlığına tuğla örmeye çalışanlardan, İsrail’in Filistin işgalini “din temelli iç politikanın” aracı haline getirmeye çalışanlara kadar…

“ABD emperyalizmini İsrail’in yönettiği” komplosunun bir de İngiliz türevi vardır. ABD emperyalizminin hemen tüm uygulamalarının arkasında bir İngiliz aklı olduğunu iddia ederler. Bunun da yine siyasal İslamcılar tarafından “Atatürk’ün İngiliz ajanı” olduğu yalanına kadar uzanan en alçakça türevleri vardır.

Türk sağının Amerikancılığı

Bu komplo, siyasal İslamcıların ve milliyetçi-muhafazakarların ABD emperyalizmiyle işbirliğinin örtüsüdür aslında…

Antikomünizm üzerinden ABD’nin Gladyo aparatlarına dönüşmüş ve 6. Filo’yu protesto eden devrimci gençliğe saldırmaktan Amerikancı darbeler için ortam hazırlamaya kadar gönüllü kullanılmışlardır…

12 Eylül’ün Türk-İslam sentezi ideolojisi içinde parlatılan tarikat ve cemaatler laik Cumhuriyet’e sabotaj aletlerine dönüştürülmüş; içlerinde ABD’ye en bağlısı olan Fethullahçılar ise en sonunda 15 Temmuz darbe girişimine kadar uzanan Türkiye düşmanlığına soyunmuştur.

BOP eşbaşkanlığı ile Irak, Suriye ve Libya’da ABD’yle birlikte Haçlı ittifakı içinde yer alanlar ise Kemalist Cumhuriyet’in kalan son kalelerini de 19 yıldır iktidar katında karşıdevrimle adım adım yıkıyor…

Siyasal İslamcıların ve milliyetçi-muhafazakarların hemen her türü Amerikancılığa böyle göbekten bağlı olduğu için de, geniş kitle propagandasında ABD’yi İsrail’in ya da İngiltere’nin kullandığı türden örtü hedefli komplolara sarılıyorlar.

Son yıllarda bu komplolara belli ölçülerde kapılan laik-ulusalcı kimi kesimler bile var ne yazık ki… Lenin’in ünlü Emperyalizm- Kapitalizmin En Yüksek Aşaması gibi çok önemli kitaplardan öğrenmek yerine sosyal medyada 240 karakterden ibaret laflarla donananlar, haliyle hangi siyasal akımdan olurlarsa olsunlar, komplolardan fazlasıyla etkileniyorlar.

ABD için İsrail’in gerçek anlamı

ABD emperyalizmini İngiltere’nin yönettiği gibi bir durum yok. “İngiliz aklı” 19. yüzyılda kaldı. Akıl, güç varsa kullanışlıdır. Zayıflayan ekonomisi ve askeri gücü nedeniyle liderliği 20. yüzyılda ABD’ye devretmek sorunda kaldığından bu yana, “İngiliz aklı” artık “belirleyen” olmaktan çıkmıştır.

ABD emperyalizmini İsrail’in yönettiği ise çok daha zayıf bir komplodur. Tersine İsrail, ABD emperyalizminin çıkarları için bölgede karakol olarak, jandarma gibi kullandığı bir alettir. “Yahudi ekonomisinin” ABD’deki gücü bu gerçeği değiştirmez. Nitekim o Yahudi ekonomisi de en sonunda emperyalizmin ekonomisidir.

İsrail devletinin ABD’nin emperyalist çıkarları açısından ne anlama geldiğini aslında en iyi ortaya koyan isim Joe Biden’dır. Biden, Obama’nın yardımcıyken, 1 Ekim 2013’te, J Street adlı Yahudi kuruluşun Washington’da düzenlediği konferansta aynen şöyle demiştir: “Eğer bir İsrail olmasaydı çıkarlarımızın korunabildiğinden emin olmak için bir tane İsrail icat etmek zorunda kalabilirdik.”

Mazlum Filistinlilere yardımın ölçüsü

İsrail-Filistin meselesine dair çözüm işte bu nedenle mutlaka ve mutlaka antiemperyalist olmak zorundadır. Meseleyi bir din meselesi olarak el almak, sonuçları itibariyle Siyonistlerden siyasal İslamcılara kadar uzanan tüm gerici kesimleri siyaseten beslemekte ancak mazlum Filistinlilere yarar sağlamamaktadır.

İşte bu nedenle İsrail’in son Doğu Kudüs ve Gazze saldırısı sırasında “Mehmetçik Kudüs’e” sloganı atanlara ilk günden beri şu yanıtı verdik: Bırakın ucuz propagandayı! İsrail’e yanıt vermek isteyen için yapılacak ilk iş belli: ABD’nin kurduğu, İsrail’in güvenliğini sağlayan Kürecik Radarı’nı kapatmak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Mayıs 2021

2 Yorum

CIA uzmanı gözüyle Kanal İstanbul

Paul Goble: Rusya ve Avrasya uzmanı. ABD Dışişleri Bakanlığında özel danışmanlık yaptı. CIA’da uzman analist olarak çalıştı.

Amerika’nın Sesi’nden Mehmet Toroğlu, dün kendisiyle önemli bir söyleşi yaptı. Goble’ın mesajları özetle şunlar:

– “Girit, İncirlik’in alternatifi değil. Haritaya ya da NATO’nun tarihine bakan herhangi bir kişi, Yunanistan’ın günün birinde Türkiye’nin yerini alabileceğini söylemeye hiç niyet etmez.”

– “Türkiye İncirlik’i kapatmaz, ABD de yakın vadede İncirlik’ten vazgeçmez.”

– “Boğazlar ve Karadeniz’den dolayı kilit bir coğrafi konuma sahip Türkiye ABD için muazzam önemde.”

– “S-400 alımı Türkiye’nin yön değiştirdiği anlamına gelmiyor.”

– “Türkiye Orta Asya’daki nüfuzunu ABD’yle görüşmelerinde masaya getirmeli.”

Fakat önemli bulduğum mesajı başkaydı…

‘Kanal İstanbul Montrö’yü değiştirir’

Kanal İstanbul’un Montrö’yü riske atacağı çokça vurgulandı, en son 104 amiral bu konuda kamuoyunu bilgilendirdi. İktidar ise hem bu görüşleri sindirmek için kamuoyuna “Kanal İstanbul ile Montrö Sözleşmesi’nin bir ilgisi yok” diyor ama hem de “Kanal İstanbul’dan gerekirse savaş gemileri geçirmeyi” savunuyor, “daha iyisi yapılana kadar Montrö’ye bağlıyız” diyerek konuyu müzakere açık hale getiriyor.

CIA analisti Paul Goble, “Kanal İstanbul’la birlikte Montrö’de bazı değişiklikler yapılabilir” diyor ve bunun nasıl olacağını da şöyle açıklıyor: “Ankara Montrö’nün kanal için uygulanmayacağını çok açık ortaya koymuştu ve eğer kanal için uygulanmayacaksa, o zaman aslında şu anki önemini aynı şekliyle sürdürmeyecek anlamına geliyor bu. Dolayısıyla bu durum, Türkiye’yi Karadeniz bölgesinde daha da önemli hale getirecek.”

Bu köşede birkaç kez yazdık: Washington, Karadeniz’i Türkiye-Rusya ilişkilerini bozma konusu olarak görüyor. Erdoğan’ın “Karadeniz Rus gölü olmasın” diyerek NATO’yu bölgeye çağırması ve iktidarın Ukrayna politikaları, ABD’nin işini kolaylaştırıyor. Bu şartlarda Kanal İstranbul’un yapılması ve bu nedenle Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması, Türkiye ve “Karadeniz Barışı” için büyük sorundur.

AKP’nin Patriot rüşveti

Cumhurbaşkanlı Sözcüsü İbrahim Kalın, dün Hürriyet’te Erdinç Çelikhan’a “beş kritik mesaj” açıkladı. Kalın, özetle haziranda NATO Zirvesinde yapılacak Erdoğan-Biden görüşmesinde iktidarın “esneyebileceği” sinyalini veriyor.

Masadaki en önemli konu olan S-400 konusunda Kalın’ın söyledikleri, Türkiye adına vahim: “ABD’yle iki müttefik ve stratejik ortaksak, S-400 konusunu müzakere yoluyla çözebiliriz. Şartlar uygun olursa, S-400’lerin yanında Patriotları da alabiliriz.”

Türkiye ABD’yle S-400’ün nesini müzakere edecek? Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın gündeme getirdiği Girit Modeli’ni mi? AKP medyasında yer alan “S-400 kumandasında ABD’li subayın da olması” modelini mi? Nahcıvan’a taşıma modelini mi?

S-400’ler ABD’yle müzakere edilemez! Hele de ABD’ye karşılığında “patriot rüşveti” hiç verilemez! ABD’ye bu konuda rüşvet teklif etmek, emperyalizme kesinlikle yetinmeyeceği tavizi vermek demektir.

İsrail’e en iyi yanıt: Kürecik

Güya S-400’leri 2020 nisanında çalıştıracaklardı. Kamuoyunu kandırdılar ve hiç ilgisi olmadığı halde “salgın nedeniyle erteledik” dediler. Oysa yaptıkları ortada: Hâlâ S-400’leri ABD’yle pazarlık için kullanıyorlar.

S-400’leri Türkiye’nin hava savunması ihtiyacı için değil de, ABD-AKP sorunlarının çözümünde kullanılacak bir pazarlık kartı olarak almış gibi hareket ediyorlar…

Aynı anlayış İsrail konusuna da yansıyor: “Kudüs’e Mehmetçiği gönderelim”, “TSK öncülüğünde Kudüs’te Barış Gücü oluşturalım” çağrıları AK-medyada…

Üç yıl önce de benzer açıklamaları yapıyorlardı. Hatta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “İslam Dünyası bir karar aldı. Filistinli kardeşlerimizin ve Kudüs’ün korunması için oraya uluslararası bir güç göndereceğiz” demişti. Ne oldu? Hiç! Çünkü maksatları tabanın gazını almak…

Oysa İsrail’e yanıt vermek isteyen için yapılacak ilk iş belli: İsrail’in güvenliğini sağlayan Kürecik Radarı’nı kapatmak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mayıs 2021

1 Yorum

Dış politikada iki zıt model

İktidarın Ortadoğu’daki normalleşme arayışı, 19 yıllık yanlış dış politikadan dönüş çabası olarak -19 yılın kayıplarına ve dönülen noktada artık eski konumu bulamayacak olmaya rağmen- yine de ve elbette olumludur.

19 yıl dememiz şundan: Bu iktidar, iktidar olabilmesinin karşılığı olarak daha ilk günden “yanlış dış politika” uygulamaya başladı çünkü…

Bir de şunun altına çizelim: İktidar 19 yıllık yanlıştan, doğruyu gördüğü için değil, kendi yanlış dış politikasını sürdürebilme şansı artık kalmadığı için taktik nedenlerle dönüyor. Yani şartlar değiştiğinde, yapısal olarak aynı yanlışa dönme potansiyelini fazlasıyla taşıyor.

Türk dış politikasının üç modeli

Son 19 yılda yaşadığımız, kabaca ülkemizin üçüncü dış politika modelinin ikinci dönemiydi.

Birinci model, “aktif kolektivizm” olarak Atatürk’ün dış politika modeliydi.

İkinci model, Batı ittifakı içinde bölge merkezli dış politika modeliydi: İnönü’yle başlayan, Menderes ve Demirel’le ilerletilen, bölge merkezli dış politikayı Batı’yla NATO içinde içinde uygulayan bir modeldi.

Üçüncü model ise “Alt bölgesel düzen kurma” modeliydi: Birinci dönemini Özal, ikinci dönemini Erdoğan uyguladı. Özetle ABD’nin küresel düzeninin altında ve ona bağlı bir alt bölgesel düzen kurma hedefli dış politikaydı. Bu modelin Erdoğan döneminin bir kanadında BOP eşbaşkanlığı, diğer kanadında da neo-Abdülhamitçilik vardı.

Atatürk’ün kolektif güvenlik anlayışı

Birinci model, yani “aktif kolektif güvenlik” modeli, Atatürk’ün “tam bağımsızlık” ve “yurtta barış, dünyada barış” hedeflerinin gereğiydi. Bu iki hedef ise dünyayı emperyalizm ve “mazlum milletler” şeklinde çözümlemenin sonucuydu.

Yurttaki barış ile komşulardaki barış arasında birbirini besleyen ve destekleyen diyalektik bir ilişki kuran bu model, komşuların barış içinde olmasına özen gösteriyordu.

Somutlarsak: Atatürk, Türkiye’nin gücüne dayanarak ve bu gücü ittifaklarla destekleyerek ülkemizin etrafında “barış kuşakları” inşa etti. 1934’te Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ile Balkan Antantı kurarak Türkiye’nin batısının güvenliğini sağladı. 1937’de Irak, İran ve Afganistan’la Sadabad Paktı kurarak Türkiye’nin güney ve doğusunun güvenliğini sağladı. Kuzeyden güvenlik zaten temelleri Kurtuluş Savaşı içinde atılmış Türkiye-SSCB dostluğu ile sağlanmıştı. Özetle Atatürk Türkiye’nin dört bir tarafında “kolektif güvenlik” anlayışı ile barış ve güvenlik kuşakları oluşturdu.

Erdoğan’ın neo-Abdülhamitçiliği

Erdoğan’ın dış politika modeli ise şu dört nedenle kökten Atatürk’ün modeline zıttır:

1) Erdoğan’ın dış politika modeli antiemperyalist değil, tersine emperyalizmin bölgemizi hedef alan Büyük Ortadoğu Projesinin eşbaşkanlığının uygulanmasıdır.

2) Erdoğan’ın dış politikasının hedefi “komşularda barış” değildir. Öyle olmadığı için de “yurtta barış” zaafa uğramıştır. Komşulara müdahale, terör ithali ve büyük sığınmacı sorununa dönüşmüştür.

3) Erdoğan’ın dış politikası, genişlemeyi hedef almaktadır ve bu ihtiyaçla emperyalizmin teorisi olan jeopolitikçiliği uygulamaktadır. Tehdidi, komşulara rağmen, komşuların toprağında asker bulundurarak önlemeye çalışmaktadır. Atatürk ise tehdidi, komşularla birlikte, “kolektif güvenlik” anlayışı içinde önleme yolunu seçmişti. Bu jeopolitikçi yaklaşım haliyle, Hatay’ın güvenliğini Suriye toprağı Afrin’e, Afrin’in güvenliğini daha ilerideki Suriye toprağı İdlib’e bağladı. AKP-MHP ortaklığının Halep’i 82. il ilan eden yaklaşımları, bu jeopolitikçi tutumun kaçınılmaz sonucuydu. (Jeopolitikçilik konusunda Amerikan Hegemonyasının Sonu kitabımda yer alan ilgili bölümü ve Cumhuriyet’teki kimi makalelerimi okumanızı öneririm. Daha geniş bir değerlendirme için ise Hasan Bögün’ün haber2021.com’da yayımlanmakta olan “Jeopolitik emperyalizmin teorisidir” başlıklı yazı dizisini okumanızı öneririm.)

4) Erdoğan, neo-Abdülhamitçi bir dış politika uygulamaktadır: Rusya’yla anlaşarak kendisine alan açmaya çalışmakta, Rusya’yla ilişkisini ABD’yle pazarlıkta kullanmakta ve bu iki gücü de AB’yle dengelemeye çalışmaktadır.

Sonuç

Dış politikadaki “Atatürk modeli”ne zıt yürütülen “Erdoğan modeli”nin iflası ortada. Türkiye’nin ihtiyacı, hükümetin o iflası görerek “taktik dönüşler” yapması değil, “Atatürk modeli”ni bugünün koşullarında kapsamlı bir şekilde uygulayacak yeni bir iktidar anlayışıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Mayıs 2021

3 Yorum

Ortadoğu’da iki zıt normalleşme

Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı “normalleşme” özetle şöyleydi:

– Körfez ülkeleri İsrail’le normalleşecek.

– Bölgede İran’a karşı İsrail-Mısır-Suudi Arabistan ekseni oluşturulacak.

– Bu siyasi ittifakın “Ortadoğu NATO’su” olacak.

Bu konularda oldukça önemli ilerlemeler kat edildi. İsrail Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Sudan ve Fas’la normalleşti. Suudi Arabistan’la gayriresmi olarak zaten normelleşmişti, adım adım resmiyete taşımaya başladı. Oluşturulan yeni ekseni Doğu Akdeniz’e taşıdılar. Hatta Türkiye’nin müttefiki Katar’ı da Körfez-Katar barışıyla sürece dahil ettiler. Bir tek “Ortadoğu NATO’sunu” oluşturamadılar.

İkili normalleşme hamleleri

ABD’nin “İsrail’in güvenliği” ana hedefli bu normalleşme sürecini, şimdilerde zıt yönde bir başka normalleşme süreci izliyor. Özetlersek:

– Suudi Arabistan – İran normalleşme girişimi: Suudi Arabistan ve İran istihbarat şefleri iki kez Bağdat’ta görüştü. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Bin Selman, İran’la iyi ilişkiler kurmak istediklerini söyledi.

– Suudi Arabistan – Suriye normalleşme girişimi: Suudi İstihbarat Şefi Hamid Humeydan Şam’da Devlet Başkanı Beşşar Esad ve Ulusal Güvenlik Büro Başkanı Ali Memlük ile görüştü.

– BAE – Suriye normalleşme girişimi: BAE Şam’daki büyükelçiliğini yeniden açtı. BAE’nin Dışişleri ve Uluslararası İşbirliğinden Sorumlu Bakanı Abdullah bin Zayed el Nahyan, Suriye’nin Arap Ligi’ne dönmesinin “kaçınılmaz” olduğunu söyledi.

– Türkiye – Suudi Arabistan normalleşme girişimi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ramazan bayramı dolayısıyla tebriklerini iletmek üzere” Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz El Suud ile görüştü.

– Türkiye – Mısır normalleşme girişimi: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Ramazan ayını tebrik amacıyla” Mısır Dışişleri Bakanı Semih Şükrü’yü aradı. Ardından iki ülke dışişleri heyetleri 5-6 Mayıs’ta Kahire’de biraraya geldi. Çavuşoğlu,”ilişkileri normalleştirmek için atılabilecek adımlar konusunda görüşmelerin devam edeceğini” açıkladı.

– Türkiye – BAE normalleşme girişimi: BAE’nin Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Enver Gargaş, Türkiye ile karşılıklı olarak egemenliğe saygı çerçevesinde normalleşmek istediklerini söyledi.

Türkiye-Mısır normalleşmesi

Kuşkusuz masadaki tüm sorunların çözümü mümkün değil. Dahası, normalleşme sürecinde, ilk duruma dönme olanağı da artık yok. Ancak her durumda bölgenin istikrarı adına bu ülkelerin belli çıkarlarda ortaklaşarak normalleşmesi, oldukça yararlıdır.

Bu normalleşme girişimleri içinde, sonuca etkisi bakımından bizim için en önemlisi Türkiye – Mısır normalleşme girişimidir. Mısır medyasına göre Kahire’nin masaya koyduğu üç dosya var:

– Türkiye’nin Müslüman Kardeşler (İhvan) dosyasını tamamen kapatması. (Türkiye bu konuda geçen haftalarda bazı adımlar attı ve İhvan’ın yayınlarına kısıtlama getirdi.)

– AKP iktidarının Mısır ve Arap ülkelerinin içişlerine karışmaması.

– Türkiye’nin Libya, Suriye ve Irak’taki askerlerini çekmesi.

En önemli dosyanın üçüncüsü olduğu görülüyor. Ancak müzakereler başlarken masaya pek çok ülkedeki askeri varlığın sorun olarak konulması, “yüksek elle müzakereye başlama” isteğinden öte bir anlam ifade etmiyor. Zamanla sadece Libya’daki askeri varlık konusu müzakere edilecektir. Kahire’yle eşzamanlı Batı da bu konuda baskı yapmaktadır. Son olarak Almanya Başbakanı Angela Merkel, Erdoğan’a “Libya’da bulunan yabancı kuvvetlerin ülkeden çekilmesi” çağrısı yaptı.

Ankara’nın bu konuda Mısır’la normalleşme sürecinde esas alacağı ana çıkarı, Libya’yla yapılan MEB anlaşmasını korumak olmalıdır.

ABD’nin boşluğu fırsat dönemi açtı

Kuşkusuz bu normalleşme, tek tek ülkelerin kendi çıkarlarının gereğidir. Ancak bunun hangi zeminde olabildiği de önemlidir.

O zemin, ABD’nin Ortadoğu’daki ağırlığını azaltmak zorunda kaldığı zemindir. 2,5 savaş konseptinden 1,5 cephede savaş konseptine gerileyen ABD, ağırlığını Çin ve Rusya cephelerine vermeye çalışıyor. İşte bunun gereği olarak Suudi Arabistan’ın Yemen savaşına silah satışını durdurdu, İran’la nükleer müzakere döndü vb.

ABD’nin boşluğunu askeri olarak Rusya’nın, ekonomik olarak Çin’in doldurmaya başladığı yeni bir Ortadoğu şekilleniyor özetle…

Bu, Ankara için de bir fırsat dönemidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mayıs 2021

1 Yorum

Bahçeli’nin on altı sabıkası

2015’te yitirdiğimiz Ergenekon kumpası mağdurlarından değerli hukukçu ve gazeteci Emcet Olcaytu, AKP’nin 2002 yılında tek başına iktidar olmasını sağlayan sürecin sorumlularından birinin de Devlet Bahçeli olduğunu saptayarak, “siyasi sabıkalarını” ortaya koymuştu.

Devlet Bahçeli’nin Dokuz Sabıkası ismiyle Kaynak Yayınları tarafından 2006 yılında basılan kitap, Bahçeli yönetimindeki MHP’nin pozisyonunu en net sergileyen çalışmaların başında geliyordu.

Olcaytu’nun saptadığı dokuz sabıka

Emcet Olcaytu, Bahçeli’nin “siyasi sabıkalarını” madde madde şu sorularla ortaya koyuyor ve belgeleriyle yanıtlarını veriyordu:

1) Bahçeli, küreselleşmeyi mi yoksa ulusal menfaatlarımızı mı savundu?

2) Bahçeli, AB konusunda gerçekçi mi yoksa hayalci mi davrandı?

3) Bahçeli, Kuzey Irak’taki Barzani devletine nasıl yardım etti?

4) Bahçeli, IMF ve Dünya Bankası operasyonlarına nasıl teslim oldu?

5) Bahçeli, ülkücü tabanı neden ve nasıl kandırdı?

6) Bahçeli, Türkçülerle neden ters düştü?

7) Bahçeli, Karen Fogg‘un casusluğuna neden göz yumdu?

8) Bahçeli niçin erken seçim istedi?

9) Bahçeli, Telafer katliamına niçin sessiz kaldı?

Erdoğan’ı başbakan yaptı

Kitap 2006 yılında yayımlandı. Birkaç yıl sonra Emcet Olcaytu Ergenekon kumpasıyla hedef alındı. 26 ay hapis yattı. Ancak sağlığı oldukça bozulmuştu ve gördüğü tedaviye rağmen 2015’te aramızdan ayrıldı.

Zaman zaman Gazeteci Hasan Bögün’le birlikte kendisini evinde ziyaret eder, siyasi gelişmeleri tartışırdık. Bahçeli’nin sabıkalarının artışını, yani kitabının genişletilmesi gerektiğini konuşurduk. Sağlığı elvermedi ne yazık ki…

Oysa Bahçeli’nin sicilindeki “siyasi sabıkalar” 2006’dan sonra daha da artmıştı.

ABD-AB’nin ekonomik krizle ve DSP’yi bölerek yıkamadığı Ecevit Hükümeti’ni koalisyonu bozarak yıkan Bahçeli, sadece Erdoğan’a başbakanlık yolu açmakla kalmamış, adım adım Erdoğan’la birlikte rejimi yıkıma götürmüştü:

Gül’ü cumhurbaşkanı, Erdoğan’ı başkan yaptı

10) Abdullah Gül TBMM’de 367 bulunamadığı için seçilemiyor, dahası artık umut da görmediği için cumhurbaşkanlığı sevdasından vazgeçiyordu. İmdadına Bahçeli yetişti ve 367’yi sağlayarak Gül’ü 2007’de cumhurbaşkanı yaptı.

11) Bahçeli, Kılıçdaroğlu ile birlikte Türkiye’yi Ekmeleddin İhsanoğlu’nu mecbur ederek fiilen Erdoğan’a cumhurbaşkanı olma yolunu açtı.

12) Bahçeli, 7 Haziran 2015 seçimi sonrasında hükümet kuramayacak konuma gerileyen AKP’ye, koalisyon seçeneklerini baltalayarak tekrar erken seçime gitme ve hükümet oluşturacak sayıya kavuşma olanağı sağladı.

13) Bahçeli, hükümet kuramayan AKP’ye, TBMM başkanlığı kazandırdı.

14) Bahçeli pek çok kez başkanlık sistemine karşı olduğunu açıklamasına rağmen ve de AKP de bu sistemi getiremeyeceğini görüp çalışmasını rafa kaldırmışken, Erdoğan’a el uzattı ve raftaki komployu siyaset arenasına indirdi. 2017’de çok sorunlu bir referandumla parlamenter sistem yıkıldı.

15) Bahçeli 2019 seçiminde Cumhur İttifakıyla Erdoğan’ı destekleyerek, tek adam rejiminin biraz daha kurumsallaşmasını ve hukuk devletinden iyice uzaklaşılmasını sağladı.

Bahçeli’nin ‘yeni anayasa’ hamlesi

16) Bahçeli’nin son siyasi sabıkası da yeni anayasa girişimidir. Son dönemde sık sık anayasa mahkemesini kapatmakla tehdit eden Bahçeli, 100 maddeli yeni anayasa hazırladığını ilan etti.

Anayasasının girişini ise Bahçeli şu sözlerle açıkladı: “Başlangıca, ‘Allah’ın lütfu, kardeşlik ruhu ve vatan sevgisiyle varlık bulmuş biz Türk Milleti’ düsturu ile giriş yapılmıştır.”

“Allah’ın lütfu” sözleriyle giriş yapılan bir anayasa laikliğe karşı olmasının ötesinde, bir karşı-devrim sürecinin devamına işaret ediyor: Anımsayın, rejimin yıkılışı ve yeni bir rejimin inşası “Allah’ın lütfu” sözleriyle başlamıştı. Erdoğan 15 Temmuz darbe girişimi için “Allah’ın lütfu” demişti; o lütuf ile Türkiye OHAL ve kararnameler ülkesine dönmüş, o lütuf ile “Türk tipi başkanlık” modeline geçilmiş, o lütuf ile “tek adam rejimi” inşa edilmeye başlamıştı…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Mayıs 2021

2 Yorum

ABD’yle değil, bölgeyle beyaz sayfa açılmalı

Joe Biden ABD başkanı seçildiğinden bu yana, Erdoğan sık sık ABD’yle “beyaz sayfa” açmak istediğini dile getiriyor.

Son olarak Erdoğan, Biden’ın “soykırımı” tanıyarak “Türk-Amerikan defterinin” bir sayfasını daha karaladığı şartlarda, “Haziran’da yeni bir dönemin kapılarını aralayacağımıza inanıyorum” dedi.

Kapkara defter

İnternetten arşivleri taradığınızda göreceksiniz: Erdoğan’ın ABD’ye “beyaz sayfa” çağrıları önceki yıllarda da var. Biden’dan önceki ABD Başkanı Trump’a yapılmış çağrılar örneğin; 2016’da, 2017’de, 2018’de, 2019’da…

ABD ise Erdoğan’ın her “beyaz sayfa” çağrısında “Türk-Amerikan defterinin” bir sayfasını daha karalamış; yaptırımlar eklemiş, davalar eklemiş, Astana’yı eklemiş, Türk-Rus normalleşmesini eklemiş, Türkiye’nin komşusu İran’la ilişkisini eklemiş…

Dahası, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’ye gönderdiği silah ve teçhizat dolu her TIR’da defterin sayfaları forma forma karalanmış…

Kısacası, neredeyse kapkara defterde açılacak beyaz sayfa kalmamış!

Defterde neler var?

Deftere karalanmış ve doğrudan Türkiye’yi hedef alan şu sorunlar çözülmeden, ABD’yle yeni bir sayfa açılamaz:

1) ABD’nin PKK ve FETÖ’yü desteklemeyi sürdürdüğü şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?

2) ABD’nin Kıbrıs Türklerini Rumlarla zorla birleştirme ve Türkiye’nin garantörlüğünü zayıflatma girişimleri sürdüğü müddetçe beyaz sayfa açılabilir mi?

3) ABD’nin “soykırımı” tanıyarak Türk-Ermeni düşmanlığını kaşıdığı şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?

4) ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi karasularına sıkıştırmaya çalıştığı şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?

5) ABD’nin Montrö’yü delerek Karadeniz’i bir NATO gölü yapmaya çalıştığı şartlarda beyaz sayfa açılabilir mi?

Erdoğan, Karadeniz başta bir ikisini kabullenmiş olabilir ama Türkiye bunu kabul edemez!

Doğu Akdeniz’de beyaz sayfa

Türkiye ABD’yle değil, komşularıyla ve bölge ülkeleriyle beyaz sayfa açmak zorundadır:

Türkiye Suriye ve Mısır’la beyaz sayfa açmalıdır. ABD’nin son “soykırım” sopasına siyasi arenada verilecek en iyi yanıt Ankara’nın Şam’la anlaşması olacaktır. Yine Ankara’nın Kahire’yle normalleşmesi Libya’dan Doğu Akdeniz’e olumlu sonuçlar doğuracaktır.

Türkiye ile İsrail arasında beyaz sayfa açılmalıdır. Doğu Akdeniz’deki doğalgazın Avrupa pazarına ulaştırılacağı en ekonomik güzergah hâlâ Türkiye’dir. Eastmed’in çıkmazları ortadadır ve Türkiye-İsrail normalleşmesi, Doğu Akdeniz’deki güzergah çatışmasının bölge yararına çözümünü kolaylaştırır.

Kıbrıs konusunda Türkiye ile İngiltere arasında beyaz sayfa açılmalıdır. Ankara’nın Denktaş karşıtı çizgisi ve AB hayalleri, Kıbrıs’ı bir AB konusu yaptı. Bu da hem Rumların hem de garantörü Yunanistan’ın elini güçlendirdi. İngiltere’nin AB’den ayrıldığı şartlarda Kıbrıs konusunun AB konusu olması, elbette İngiltere’yi çok memnun eden bir durum değil. İşte Ankara bu yeni durumu iyi değerlendirmeli ve KKTC’nin tanınması konusuna odaklanmalıdır. Eski İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw’ın geçen ay “Kıbrıs’ta iki bölgeli, iki toplumlu federal bir yapı artık mümkün değil. Bugün tek çözüm iki devletli bir yapıdır” demesi fırsata çevrilmelidir.

Kafkasya’da beyaz sayfa

Türkiye ile Ermenistan arasında beyaz sayfa açılmalıdır. Öyle AKP’nin “Ermeni Açılımı” gibi değil, ABD ve diğer emperyalistlerin “soykırım” şantajlarını boşa çıkarak şekilde bütünlüklü bir yol haritası uygulayarak…

Şartlar düne göre kolaylaşmıştır üstelik: Dün Türklerin bir bölümünü haklı olarak Ermenistan’la anlaşmaya ikna edemezdiniz, çünkü Azerbaycan’ın toprakları işgal altındaydı, ama o sorun birkaç ay önce çözülmüş oldu. Dahası, beyaz sayfaya asıl ihtiyacı olan Ermenistan’dır; ekonomisi, denize kapalı olması, sıkışmışlığı Ermenistan için Türkiye’nin dostluğunu nesnel olarak değerli kılmaktadır.

Unutulmamalı; Ermenistan’ın resmi lügatinde 1965’e kadar “soykırım” yoktu; 70’lerle birlikte “soykırım” bir emperyalist argüman olarak Türklerle Ermenilerin arasına girdi, ardından da ASALA terörü…

Her şeye rağmen, Ankara ve Erivan, acıları yarıştırmadan, geleceğe ortak çıkarlar ve iyi komşuluk penceresinden bakabilmelidir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Mayıs 2021

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın